Ankara Ulucanlar Cezaevi

Ankara Ulucanlar Cezaevi

Ulucanlar Cezaevi, muhteşem bir ziyaretçi akınına uğruyor.

Türk Siyasi Tarihinin en önemli duraklarından biri olan ve açıldığı günden yana 120.000 den fazla kişinin ziyaret ettiği “Ulucanlar Cezaevi Müzesi” koğuşları, tecrit odaları, zindanları ve bu bölümlerde yapılan seslendirmeleriyle ziyaretçilerin büyük ilgisini çekiyor.

Her yaştan insanın gezdiği “Ulucanlar Cezaevi Müzesine en çok hayatının bir bölümünü burada yatmış, yolu bir şekilde buradan geçmiş eski hükümlüler ilgi gösteriyorlar.

Ziyaretçilerin en çok ilgisini çeken bölüm ise: Ulucanlar Cezaevinde yatmış, tanınmış kişilere ait kişisel eşyaların sergilendiği 6’ncı koğuş oluyor.

1925 yılından 2006 yılına kadar faaliyet gösteren Ulucanlar Cezaevinin 6’ncı koğuşu, burada yatan ünlü gazeteci, edebiyatçı ve siyasetçilerin kişisel eşyalarına ev sahipliği yapıyor.

Her kesimden tanınmış pek çok önemli ismin eşyalarının sergilendiği bu koğuşta, Bülent Ecevit’ten Muhsin Yazıcıoğlu’na, Deniz Gezmiş’ten Metin Toker’e, Hüseyin İnan’dan Mustafa Pehlivanoğlu’na, Kasım Gülek’ten Fakir Baykurt’a ve Necip Fazıl Kısakürek’e kadar pek çok kişinin kişisel eşyaları ve bu kişilerin öz geçmiş bilgileri bulunuyor.

Açıldığı günden bugüne Ulucanlar Cezaevi Müzesine bu kadar yoğun bir ilginin gösterilmesinden dolayı çok mutlu olduğunu belirten “Altındağ Belediye Başkanlığı”; gerçekleştirdikleri restorasyon çalışması ile Ankara’nın çok önemli bir merkez kazandığını dile getirmişlerdir.

Evet: bu genel özet girişten sonra, gelelim “Ulucanlar Cezaevi Müzesi” hakkında; ayrıntılı bilgi vermeye. Gezdim-gördüm ve işte izlenimlerim.

Asıl kullanılan adı: Ulucanlar Cezaevi Müze, Kültür ve Sanat Merkezi.

Aslına bakarsanız, gitmeden önce yaptığım araştırma da, burayı bilip, tanıyan birçok kişi tarafından ifade edildiği gibi, ne kadar orijinal olduğu da söylense, buranın pek orijinalliğinin kalmadığını yazmışlar. Ama gittikten sonra anladım ki: burayı ne renge boyarlarsa boyasınlar, o soğuk ve ürkütücü görüntü kesinlikle egemen. Yani: duvarları ne kadar pembeye boyarlarsa boyasından, hayır, o ürkütücü, korkunç ortamı sevimli hale getirememiştir.

Öncelikle, şuna karar vermek gerekir. Buraya niye gitmek istiyorsunuz? Zaten özellikle, çocukların yani ilköğretim çağındaki çocukların buraya götürülmesini kesinlikle önermiyorum. Çünkü: biraz önce de söylediğim gibi, berbat bir ortam.

Yani, buraya çocukları götürüp de, bu rezillik içinde, bir zamanlar, birçok ünlü insanımızın barındırıldığını anlatmak, göstermek kesinlikle saçma. İnsanlar hayatta elbette suç işleyebilirler, ama bunun cezalandırılması, bu tür berbat yerlerde olmaması gerekir.

Bu yüzden: bence ve kesinlikle ilköğretim çağındaki çocukları, okul çocuklarını sakın buraya götürmeyin ve bu kötü ortamı görmelerini sağlamayın.

Hani, denebilir ki, görsünler de, suç işlemekten çekinsinler, kesinlikle alakası yok, hiçbir suçun karşılığı, bu ahırdan berbat yerlerde, insanların cezalandırılmasını gerektirmez.

Yani, cezalandırma, daha insancıl ortamlarda, şartlarda yapılmalı diye düşünmemek elde değil. Her ne kadar burası halen kapalı bulunmasına rağmen, uzun yıllar, burada insanların barındığını bilmek, berbat bir duygu.

Ankara Ulucanlar Cezaevi

Tüm bunların yanında: belli bir yaş düzeyindeki insanların, Türk Siyasi Tarihinde bir çok ünlünün bir süre barındığı ve hatta idam edilerek öldürüldüğü bu mekanı görmesinde fayda olabilir. Hani, o günleri anmak, anımsamak açısından.

Yoksa: inanın, ben yabancıların yani turistlerin bile burayı ziyaret etmelerini istemem, çünkü, uzun yıllar, cezaevi olarak hizmet etmiş bu mekan, inanın çok ürkütücü, soğuk ve insan yaşamına uygun değil.

Sayın Bülent Ecevit’in, Sayın Talat Aydemir’in, Sayın Deniz Gezmiş’in, Sayın Nazım Hikmet’in ve daha birçok insanımızın: insan yaşamına uygun olmayan bu yerde nasıl yaşadığını görmek, bilmek ziyaretçiye ne kazandırır.

Orayı gezip çıktığınızda, tek duygunuz “bu berbat yerde, bu insanlar nasıl yaşamış?” Bu nedenle: ben bir kez gittim ve bir kez daha asla gitmem, hani derler ya “Allah düşürmesin, ama hiçbir şekilde” Buradan çıktığınızda, özgürlüğün ve yaşamınızın gerçek tadını daha iyi hissedeceksiniz.

Ankara Ulucanlar Cezaevi

YERİ

Ulucanlar cezaevi Müzesi: Ankara-Altındağ semtinde, Ulucanlar Mahallesindedir. Burası: Ulus semtinde, tarihi kent merkezinin kıyısında, Ankara kalesinin doğusundaki bir tepe üzerindedir.
Müzenin girişi: Ulucanlar caddesi üzerindedir.

Yani: Ulus-Bent deresi caddesi üzerinde, Ankara Hastanesinin hemen arkasında, Ulucanlar caddesi üzerindedir. Ulucanlar caddesi üzerindedir ve zaten kime sorsanız gösterirler. Ulus-Samanpazarı Hacettepe Hastanesi arkasındaki caddeden ulaşabilirsiniz. Dikimevi Opera binasının önündeki caddeden ilerleyerek ulaşabilirsiniz.

Ankara Ulucanlar Cezaevi

MÜZENİN TARİHİ

Müze olarak tanzim edilen “Ulucanlar cezaevi”: ilk olarak; 1925 yılında açılmıştır. Öneri: şehir plancısı Alman Carl Christoph’dan gelmiştir.

İlk açılışını takiben: “Cebeci Tevkifhanesi, Cebeci Umumi Hapishanesi, Cebeci Sivil Cezaevi, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi olarak kullanılmış ve son olarak Ulucanlar Cezaevi olarak kullanılıyor iken, Sincan cezaevinin açılması nedeniyle, 1 Temmuz 2006 tarihinde kapatılmıştır.

2006 yılına kadar, tam 81 yıl boyunca insanların içinde hapis edildiği, çok zor günler geçirdiği, infaz edildiği, ana babaların kapısında günlerce haber beklediği soğuk ve karanlık bir hapishane olarak hafızalarda yer edindi.

81 yıllık tarihi boyunca: cezaevinde yapılan infazlardan bazıları: Fethi Gürcan, Talat Aydemir, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Necdet Adalı, Mustafa Pehlivanoğlu, Erdal Eren, Fikri Arıkan, Ali Bülent Okran.

Cezaevinin, Cumhuriyetin ilk yıllarında inşa edilmiş olması, buranın önemini arttırmaktadır. Açık bulunduğu, 81 yıllık süreçte: Türk siyasi tarihindeki pek çok ünlü kişi, burada, bir süre cezalarının infazı için bulunmuşlardır.

Ayrıca: koğuşların yakılması, isyanları, çekilen sinema filmleri de, ünlü konukları kadar önem kazanmıştır.

MÜZENİN HAZIRLANMASI

Müze, Ulucanlar cezaevinde yapılan yoğun restorasyon çalışmaları sonucu: 2009 yılında başlayan restorasyon çalışmaları tamamlanmış ve ziyarete açılmıştır. Bu restorasyonda birlikte çalışan kurumlar: Adalet Bakanlığı, Altındağ Belediyesi, Ankara Barosu ve Mimarlar Odasıdır.

Ancak, cezaevi, tarihi süreç içinde, 2 kez yangın geçirdiği için, pek çok belgeye ulaşılamamıştır. Yalnızca, burada yatan eski mahkumlar, görev yapan görevliler ve idam edilenlerin geride kalan yakınlarında bulunan bilgi ve belgeler ve kişisel eşyalar; burada sergilenmek üzere toplanmıştır. Ayrıca: Mamak ve Sincan cezaevlerindeki bir kısım belge ve kişisel eşyalar da, toplanarak buraya getirilmiştir.

Müzenin genel yapısı ise: biraz önce de belirttiğim gibi, burada yatan mahkumlar ve görevlilerin beyanına göre düzenlendiği söylense de; daha sonra burayı ziyaret eden eski mahkumlar: cezaevinin orijinal halinden uzaklaşıldığı ve sevimli bir görüntü yaratıldığı, halbuki kesinlikle böyle bir sevimliliğin söz konusu olmadığını ısrarla söylemişlerdir.

Yani: genel bir alışkanlığımız olarak, restorasyon adı altında, eskiyi tamamen ortadan kaldırmak, eskiye olan talebi yıkıyor, insanlar eskiyi görmek üzere buraya geliyorlar ama bir bakıyorlar ki; burada eskiyi anımsatan, sadece yapı desem, yapıda da birçok değişiklik yapılmış.

Bu restorasyon faaliyetlerinde: cezaevi koğuşlarında, ranzalar ve koğuş duvarlarının boyanmış olması uygun olmamışsa da, aslına uygun olarak düzenlendiği söyleniyor. Koğuş ve tecrit odalarında, 22 adet bal mumu heykel kullanılarak: cezaevinin içindeki düzenin görülmesi sağlanmış, ayrıca: koridorlarda ve çeşitli yerlerde, ses düzeni ile, mahkum çığlıkları ve görevlilerin sesleri-bağırmaları verilerek, görselliğin yanında, işitsel gerçekçilik de yaratılmaya çalışılmıştır.

Koğuşlarda bulunan bal mumu heykellerde: biri yemek yiyor, biri bağlama çalıyor ama yüzlerinde hüzün ifadesi bulunmaması dikkatimi çekiyor. Burası cezaevi, bu bal mumu heykelleri yapanlar, yüzlerde hüznü ifade etmeliydiler diye düşünmemek elde değil.

Bunların yanında: cezaevinde, bir kısım mimari değişikliklerin de yapıldığı söyleniyor. Hani, ben veya buranın eski halini bilmeyenler gezerken bunu hissetmiyorlar. Ama, yaptığım araştırmada öğrendiğime göre, eski mahkumlar, buranın mimari yapısında da büyük değişiklikler yapıldığını ifade etmişlerdir.

Hatta: kadınlar koğuşunun kaldırılıp yerine kafeterya yapıldığı söyleniyor. En büyük görsel değişikliğin ise bahçede olduğu, eskiden yalnızca kavak ağaçlarının bulunduğu bahçenin, günümüzde yemyeşil, çim ve çiçeklerle bezeli olmasının, cezaevi görüntüsünü değiştirdiğini söylüyorlar.

Evet, tüm hazırlıklar bitirildiğinde, Ulucanlar Cezaevi Müzesi, 17 Haziran 2011 tarihinde ziyarete açılmıştır.

Ankara Ulucanlar Cezaevi

MÜZE GEZİSİ

Müze bölgesine aracınız ile giderseniz, müzenin içine girerek aracınızı park edebiliyorsunuz. İçeride yer yoksa, hemen müzenin yanındaki boşluğa, 20 TL. karşılığında aracınızı park etmeniz mümkündür.
Aracınızı park ettikten sonra, hemen solda, camlı bölmeden, giriş ücreti ödeyerek müzeye giriliyor. 65 yaş üstü ücretsiz.

Önce karanlık bir koridordan ilerliyoruz ve sonra “Adnan Menderes Bulvarı” ve ardından; Hilton olarak isimlendirilen, 9 ve 10 numaralı koğuşların bulunduğu bölüme varıyoruz. Bu koğuşlarda, 7-8 kişinin kalmış olması bir lüks. Çünkü, diğer koğuşlarda, 60-70 yatak kapasitesi olmasına rağmen, çoğu kez, 100-120 kişi kaldığı oluyormuş.

Müze içinde “Gezi için devam ediniz” şeklinde tabelalar var ve bu tabelalar geziyi gayet olumlu şekilde yönlendiriyor. İyi bir uygulama.

Ankara Ulucanlar Cezaevi

Burada: çelik merdivenlerden üst kata çıkıyoruz ve karşılıklı iki koğuş görülüyor. Bu koğuşlar, çok büyük değil. Ancak: her iki koğuşunda pencereleri şehir manzaralı ve güneş tamamen içeriye giriyor. Zaten, bu nedenle, bu koğuşa “Hilton koğuşları” ismi verilmiştir. Buradan, çelik merdivenle tekrar aşağıya indiğimizde, zemin katta, yine karşılıklı iki koğuş bulunuyor.

Ankara Ulucanlar Cezaevi
Ankara Ulucanlar Cezaevi

 

Bu Hilton koğuşlarında, bir zamanlar: Bülent Ecevit, Nazım Hikmet, Osman Bölükbaşı kalmışlar. Bunların resimleri, yattıkları ranzalara asılmıştır. Ancak, bunlar elbette aynı anda kalmamışlar ve farklı dönemlerde cezaevinin bu koğuşunda kalmışlardır.

Ankara Ulucanlar Cezaevi
Ankara Ulucanlar Cezaevi
Ankara Ulucanlar Cezaevi

 

Hilton koğuşlarını gezdikten sonra, hemen yan tarafta, farklı bir bölüme giriyoruz. Buraya girince, hemen dikkati çeken, fonda verilen sesler. Bunlar: işkence çeken insanların sesleri. Hiç hoş değil ve hatta iğrenç, zaten en başta da belirttiğim gibi, buraya okul öğrencilerinin götürülmesi bence uygun değil.

Buradaki loş koridorun sol yanında: tek kişilik hücre şeklinde odacıklar var. Bu odaların içi karanlık olduğu için görülmüyor. Ancak: çelik kapıların üzerinde küçük bir gözetleme kapıcığı var. Buradan içeriye baktığınızda, içeride bal mumu heykeller şeklindeki mahkumları göremiyorsunuz. Fotoğraf makinesi ışığı ile görmek mümkündür. Gerçekten, hücrelerdeki havayı tam yansıtmışlar, fonda bağırmalar, görüntüler ürkütücü.

Bir zamanlar: yani cezaevi faal iken, burada, ağır ceza mahkumlarının cezaları infaz ediliyormuş. Yani, bir anlamda tecrit odaları. Bu odalar: küçük, kapalı, havasız, tuvaleti olmayan ve farelerin cirit attığı yerler olarak biliniyorlar.

Bu arada, cezaevinin bir kısım bölümünde sergilenen bal mumu heykellerden söz etmek istiyorum. Bu bal mumu heykeller, yurt dışında yaptırılmıştır. 22 heykel, 4 aylık bir süreç sonunda, tüm ayrıntılar yapıldıktan sonra, önce İstanbul’a ve sonra Ankara’ya getirilerek, buraya yerleştirilmiştir.

Ankara Ulucanlar Cezaevi

Gezimize devam ediyoruz. Buradan sonra: önce havalandırma avluları ve sonra koğuşlar olan bölümlere geçiyoruz. Her koğuşun önünde, avlusu bulunuyor. Bu avlunun, bir kıyısında, koğuşlar görülüyor. Avlular arasında ise, kapılar var. Avlularda da, cezaevinde yatan mahkumların çeşitli büyük boy fotoğrafları asılmıştır.

4 numaralı koğuşa girdiğimizde, içerisi tam Türk filmlerini anımsatır görüntüler sunuyor. Özellikle: bal mumu heykeller ve çeşitli teçhizatlar yerleştirilmiş koğuşlarda, cezaevi görevlilerinin, soğukta, elektrik sobası ile ısınmaya çalışması, günümüzde bile, bu cezaevinin soğuk görüntüsünün en büyük kanıtıdır.

Koğuşta: ranzalar ve üzerinde yatak takımları, battaniyeler yerleştirilmiş, büyük ve ilginç görüntülü sobalar var. Duvarlarda ise, halı-kilim ve bir kısım resimler asılmıştır. Yine bal mumu heykeller, görüntüye ayrı bir canlılık kazandırıyor. Özellikle, cezaevi çaycısı ve cezaevi ağasının betimlendiği heykeller ilginçtir.

Daha sonra, 5 numaralı koğuşa geliyoruz. Burada, yine cezaevinde kalan, tanınmış kişilerin ranzaları ve fotoğrafları görülüyor.

Ankara Ulucanlar Cezaevi
Ankara Ulucanlar Cezaevi
Ankara Ulucanlar Cezaevi
Ankara Ulucanlar Cezaevi

 

Şeftali sokağından sonra: 6’ncı koğuştayız. Burası en kapsamlı koğuş olarak hazırlanmıştır. Hemen girişte fotoğraflar ve mahkumların mektupları var.
İçeride ise: Yılmaz Güney’in gıravatı, Bülent Ecevit’in şapkası ve gıravatı, idam edilen Mehmet Pehlivanoğlu’nun kardeşine yazdığı mektup, ayakkabısı ve takım elbiseleri, Deniz Gezmiş’in hırkası, kendi el yazısı ile tuttuğu “Roma Hukuku” ders notları, sigarası, kibriti ve üzerinden çıkan madeni paralar, Yusuf Aslan’ın kaşkolu, Hüseyin İnan’ın idamının ardından üzerinden kesilerek çıkarılan fanilası, Muhsin Yazıcıoğlu’nun namaz takkesi, seccadesi, süveteri gibi kişisel eşyalar görülüyor.

Bunlar: koğuşun sağ yanında, cam vitrinler içinde, yeterli açıklamalar yazılarak sergileniyor. Ayrıca, yine bu bölümde hemen tam karşıda: bir piyano ve sinema film makinesi dikkati çekiyor.

Hadi, kömürlü film makinesini anladım, mahkumlara çeşitli eğitici filmler izlettiriliyormuş ama bu piyanoyu anlayamadım. Söylenenlere göre, Atatürk, bu piyanoyu, cezaevinde yatan bir mahkum çocuğa hediye etmiş. Yine de, böyle kötü bir ortam ile piyano, hiç bağdaşmıyor.

Sol yanda ise, yine ranzalar ve bu ranzalarda yatan mahkumların resimleri ve hayat hikayeleri anlatılmıştır.

Buradan çıktıktan sonra, 4 tane disiplin hücreleri yani zindan bölümünden geçiyoruz. Burası da, toplum içinde yüz kızartıcı suç işlemiş ve koğuşunda kendisine verilen ihtarları ve uyarıları dinlemeyen mahkumların atıldığı yerlerdir. Odaların içleri karanlık, yani normal şartlarda göremiyorsunuz, bu olumsuz bir durum, karanlık ve göremediğim odanın içinin aydınlatılması gerekir diye düşünüyorum.

Buradan sonra: avluya çıkılıyor. Avlu bölümünde, ses yayın cihazından, müzik yayını yapılıyor. Avlunun bir köşesinde, mahkumların banyo yaptıkları hamam bölümü görülüyor.

Bu hamam bölümü restore edildikten sonra, aslına uygun olarak düzenlenmiştir. Hatta, bu bölümü yalnızca bir banyo yeri olarak düşünmemek gerek, çünkü geçmişte birçok mahkum buradan kaçma girişiminde bulunmuştur.

Ankara Ulucanlar Cezaevi Darağacı

Diğer yanında ise “darağacı” denilen ve idam cezalarının infaz edildiği yer var. Bu darağacı, daha önce “Ulu kavak” adıyla anılan ağacın önünde iken, günümüzde aynı ağacın arkasına yerleştirilmiştir. Bu darağacı, her ne kadar boyanıp cilalanmış olsa da, burada, cezaevinin açık bulunduğu yıllarda, 18 kişi asılarak idam edilmiştir.

Restorasyon sırasında, bu darağacının, çatıda bulunduğu söyleniyor. İdam edilenler arasında bulunanlardan bazıları: İskilipli Atıf Hoca, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Mehmet Pehlivanoğlu var. Ancak, burada asıldığı öne sürülen İskilipli Atıf Hoca’nı aslında burada değil, şehir meydanında asıldığı da bir gerçektir.

Ayrıca, Deniz Gezmiş’in asılmadan önce, oturtularak idam sehpasını seyrettiği müdür odası, günümüzde mutfak olarak düzenlenmiştir. Günümüzde, darağacı, bir çelik kafes içine alınarak sergileniyor. Üzerinde ise, bir yazı hemen dikkati çekmektedir “Türkiye’de idam cezası 2004 yılında kaldırılmıştır”. Hemen sol yanda ise, bu darağacında idam edilenlerin isimleri yazılıdır.

Ankara Ulucanlar Cezaevi

İdam sehpasının hemen arkasındaki odalarda: kapalı görüş odası olarak kullanılmıştır. Küçük odacıklar şeklindeki yerleşim ilgi çekiyor.

Avlunun bu bölümünde, hamamın hemen yanında: küçük bir oda: hediyelik eşya satışına ayrılmıştır. Aslında, burayı da gezdim, güzel birkaç şey var (kupalar, kalemler, anahtarlıklar gibi) ama, yazının en başında belirttiğim gibi, burayı, buradaki perişanlığı hatırlamak istemiyorum, bu objeleri o yüzden almadım. Bu oda, cezaevi açık iken, çamaşırhane olarak kullanılıyormuş.

Yine avlunun bir kenarında: çay-kahve içilebilecek bir yer yapılmıştır. Buradan sonra kütüphaneyi görebilirsiniz. Müze kütüphanesi, Türkiye’nin demokrasi mücadelesinin unutulmaz isimlerinin yazmış olduğu kitaplar, çeşitli dönemlere ait önemli yayınlar, dönemin aktörlerinin mahkeme kayıtları, mahkumiyet tutanakları ve yine değeri kendisine münhasır günümüzde bulunması çok güç olan yayınların ilk baskıları ile tarihi bir arşiv niteliği taşıyor.

Müzede, açık bulunduğu dönemlerde, birçok film çekilmiştir. Bunlardan özellikle: senaryosunu Feride Çiçekoğulu’nun yazdığı: “Uçurtmayı Vurmasınlar” isimli film hafızalardadır. Ancak, bu filmin çekildiği “Kadınlar koğuşu” günümüzde, kafeterya olarak düzenlenmiştir.

Evet, avludaki gezimiz bittikten sonra, çıkış kapısından dışarı çıkıyoruz ve gezimiz bitiyor.

Ankara Ulucanlar Cezaevi

ÖZEL TECRİT ODASI

Ulucanlar Cezaevi Müzesi Proje Genel Koordinatörü Deniz Yavuz tarafından yapılan bir açıklamayı, hayretle okudum ve ilginç bulduğum bu açıklama hakkında sizlere de bilgi vermek istiyorum. Deniliyor ki: müzeyi ziyaret eden vatandaşlardan gelen istek üzerine: Tecrit odalarının üst bölümünde, özel bir tecrit odası oluşturulmuştur.

Bu odanın anlamı: cezaevindeki tecrit şartlarını görmek ve yaşamak isteyen ziyaretçilerin, bu isteklerinin karşılanmasıdır. Ancak: kişiler, bir ücret ödeyerek, bu odaya alınacaklar, belirlenen saat kadar kalacaklar ve üzerlerindeki saat, cep telefonu gibi objeler de alınacak ve kelepçelenerek, gardiyan eşliğinde, bu tecrit odasına konulacaklardır.

İlginç bir uygulama ve özellikle böyle bir talebin vatandaşlardan gelmiş olmasını anlamak mümkün değil. Kim, böyle bir durumu yaşamak ister? Anlamak mümkün değil.

Evet, sonuç olarak: cezaevinin kapalı bölümlerinin restorasyonunun tamamlandığı belirtiliyor. Açık bölümlerin restorasyonu ise devam ediyormuş ve bu açık bölümlerde: restorasyon faaliyetleri tamamlandığında, bu bölümlerde: Ankaralı sanatçıların; sanatsal ve kültürel faaliyetlerine yönelik çalışmalar yapmalarına imkan sağlanacakmış.

Müze gezinizde, şuna dikkat etmenizi öneririm. Müze bölgesi bayağı geniş ve kapanış saati geldiğinde, görevliler içeride kim var kim yok demeden, kapıları kapatıp gidiyorlarmış ve bu nedenle, birkaç kez, içeride mahsur kalan ziyaretçiler, cep telefonlarından itfaiyeyi arayarak yardım istemişler ve müze kapılarının açılması ile, özgürlüklerine kavuşabilmişlerdir. Bu nedenle, çıkış saatini takip ediniz ve çıkış saatinden önce mutlaka müzeden çıkınız.

Ankara Hazine Müzesi

Ankara Hazine Müzesi

Önce müzenin yerinden söz edeceğim; Müzeye, Ulus semtinde eski Sümerbank binasının hemen sol yanında bulanan kapıdan girilerek ulaşılır.

Yani, Ulus meydanına yürüyerek sadece birkaç dakika uzaklıktadır.

Müzenin açık olduğu günler ve saatler: Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma günleri, saat: 13.30 ile 16.00 arasında ziyarete açıktır.

Ankara Hazine Müzesi

Evet, şimdi gelelim müzenin bulunduğu bina ve müze hakkında bilgiler vermeye:

Erken Cumhuriyet döneminin ilk binalarından olan ve halen Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Rektörlüğü tarafından kullanılan yer, 1926 yılında inşa edilmiştir.

Başvekalet ve Maliye Vekaleti binası olarak yapılmıştır.

Bu bina, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Hazine Dairesine de ev sahipliği yapmaktadır.

 

Rektörlük Binası

Hazine Müzesine ev sahipliği yapmakta olan ve Üniversitenin Rektörlük biriminin olduğu bina, 1926 yılında inşa edilmiştir.

Cumhuriyetin ilk bakanlık binasıdır.

Mimar Halim Mehmet ve Mühendis İrfan tarafından tasarlanmıştır.

1928 yılında İş Bankası binasına doğru ikinci ve üçüncü bloğu Mühendis İrfan ve Mütahit Mimar Yahya Ahmet tarafından eklenmiştir.

Bu tarihten sonra orta bloğu Başbakanlık, sağ bloğu Gümrük Müsteşarlığı ve sol bloğu Maliye Bakanlığı olarak hizmet vermiştir.

1950’li yılların sonlarına kadar Başbakanlık makamının bulunduğu bina bunu takip eden yıllarda Maliye Bakanlığına ev sahipliği yapmıştır.

2001 yılında sonra Gümrük Müsteşarlığınca kullanılmıştır.

Türk mimari üslubundan öğeler barındıran bu eşsiz bina, yeşilliklerle ve heykel süslemeli havuzlarıyla arka cephesinde geniş ve keyifli bir bahçeye sahiptir.

Müzenin bulunduğu Maliye Vekaleti, setler halinde Çankırı Caddesine inan yeşilliklerle kaplı bir bahçe içinde yer alır.

Yaklaşık olarak 1929’da düzenlendiği düşünülen bahçede heykeller ile süslü elips biçimli iki havuz bulunur.

Ankara Hazine Müzesi

Yapılması

Hazine Dairesi, Yeni Cumhuriyetin altın ve para rezervlerini güvende tutmak için yapılmıştır.

Almanya menşeli Ostertag firmasına Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle verilen sipariş doğrultusunda 1928 yılında Maliye Bakanlığının ek binasının yapılı ile eş zamanlı olarak çevresinde bir güvenlik çemberi kurularak inşa edilmiştir.

Ankara Hazine Müzesi

Müzede

Geç Osmanlı Dönemi ile Erken Cumhuriyet Dönemi iktisadi belgelerin, Uluslararası hükümet ve şirket istikrazları ve poliçelerin tıpkı basımları sergilenmektedir.

Hazine Kasa Dairesinin memurları tarafından tutulan Hazine-i Evrak’a ait defter örnekleri, burada altın ve para dışında Geç Osmanlı Dönemi ile Erken Cumhuriyet döneminden iktisadi belgelerin korunduğunu gösterir.

Ankara Hazine Müzesi

1930 yılında Merkez Bankasının kurulmasıyla, Hazine Dairesi, önemli evrak ve nesnelerin korunduğu bir mekana dönüşmüştür.

Ankara Hazine Müzesi

Diğer özellikleri

Evet, Hazine kasa dairesinin girişinde sürekli bir muhafızın beklediği demir parmaklıklı kapı bulunmaktadır.

Hazine dairesinin 6 tane farklı anahtarı bulunuyor.

Kasa dairesinin kullanıldığı dönemde bu altı farklı anahtar, altı farklı kişiye verilerek güvenlik sağlanıyordu.

Bir kişinin kasayı açabilmesi için 5 kişiden izin alması gerekiyordu.

Ayrıca, kasa dairesine girebilmek için de üç aşamalı giriş sisteminin tamamlanması gerekiyordu.

Evet, Hazine Kasa Dairesi, Cumhuriyet dönemindeki tüm ekonomik işlemlerin yürütüldüğü, paraların basıldığı ve kıymetli eşyaların saklandığı bir yapıdır.

Böyle bir mekanda olmak, insana tarihle iç içe olmayı hissettiriyor.

Ayrıca Cumhuriyetin nasıl kurulup ve ne şekilde bu günlere geldiği görülüyor.

Bu kapının açılmasının ardından, kasa dairesinin etrafında sürekli nöbetçilerin gezdiği bir koruma şeridinden geçiliyordu.

Bu şerit sayesinde yangın, sel ve benzeri durumların, hazineye ulaşması engelleniyordu.

Son bir not: burası Müze haline getirilmeden önce, buradaki evrak, belge ve diğerleri ne oldu? Bu soru elbette kafanızı meşgul edecektir. Burada bulunan her şey, paketlenmiş ve Milli Kütüphaneye gönderilmiştir.

Ankara Kuğulu Park

Ankara Kuğulu Park

Ankara denilince, özellikle yaşı belli bir düzeyin üstünde olan tüm Ankaralılar tarafından tanınan ve bilinen bir parktan söz etmek istiyorum ki, şehir dışından gelenler de, bu yazdıklarımı okuyunca, bu şehrin merkezi yerindeki parkta, biraz zaman geçirmeyi düşüneceklerdir.

II. Dünya savaşı, çatışmaların en yoğun olduğu günlerde, Nazi Almanya’sı, Çekoslovakya ülkesini istila ettiğinde, Ankara’da bulunan Alman Büyükelçisi Franz Von Papen: Çekoslovakya Büyükelçilik binası ve arazisinin kendisine tahsis edilmesini ister ve bu isteği uygun görülür.

Ancak: bir süre sonra, bu kez, Nazi güçleri, Polonya ülkesini işgal ederler ve bu kez, yine Alman Büyükelçisi tarafından, bulundukları yerin hemen yanındaki Polonya Büyükelçilik binası ve arazisinin kendilerine verilmesi istenir.

Fakat, bu kez, bu istek: dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından kabul edilmez ve uzun yıllar boyunca, Nazi Almanya’sının Büyükelçisi tarafından, hemen karşılarında bulunan Polonya bayrağı seyredilmek zorunda kalınır.

İşte, Polonyalılar, Türkiye Cumhuriyeti tarafından kendilerine yapılan bu jesti unutmazlar ve 1960’lı yılların başına gelindiğinde: Tunalı Hilmi Caddesi ile İran Caddesi arasında kalan bölümde, kendilerine ait olan bahçenin bir bölümünü, park yapılmak üzere, Belediyeye bağışlarlar.

Ankara Kuğulu Park

Polonya Büyükelçiliğinin bahçesinin bulunduğu bu bölümden, o dönenme küçük bir dere geçmekte ve derenin kıyısında kavak ağaçları bulunmaktadır. Bu nedenle; semt “Kavaklıdere” olarak isimlendirilir.

Evet, Polonya Büyükelçiliğinin bahçesinin bir bölümü, park olarak bağışlandıktan sonra: bu park alanında, yeşillikler ve yüzyıllık ağaçların gölgesinde, biraz önce sözünü ettiğim derenin suyundan yararlanılarak bir suni göl oluşturulur.

Yine aynı dönemde: Çin ülkesinin Pekin şehrinden, Ankara’ya hediye olarak kuğular gönderilir ve bu kuğular, yaşam alanı olarak bu parkta beslenmeye başlarlar.

Böylece: Kuğulu Park ortaya çıkmış olur.

Kuğulu park, gerek merkezi konumu ve gerekse, yeşil ve doğal güzellikleri ve suyun üzerinde nazlı nazlı süzülerek yüzen kuğuları ile Ankaralıların kısa sürede ilgisini çeker ve park, yoğun ziyaretçi akınına uğrar. İnsanlar, bu parkta, banklar ve yeşillik alan üzerinde oturarak, güzel günlerin tadını çıkarmaya ve özellikle daha önce pek bilinen ve tanınmayan kuğuları izlemeye gelirler.

Kısa sürüde, büyük ilgi çeken bu park alanı: I. Derece Sit alanı ilan edilerek koruma altına alınır.

Ancak, 2006-2007 yılları arasına gelindiğinde: çevresinden geçen yollar ve yapılacak alt geçitler (Kuğulu I ve Kuğulu II Alt geçitleri, bu geçitlerin yüzey duvarlarında da kuğu resimlerini görebilirsiniz) nedeniyle, bu doğal güzellik alanı, her ne kadar Sit olarak ilan edilerek koruma altına alınsa da, bir anda, minik minik tahribatlara uğratılarak, bir anlamda, tıraşlanır ve küçültülür.

Elbette, sürekli büyüyen ve gelişen Ankara şehri için, yol ve geçit gerekli, ama öte yandan, günümüze kadar ulaşması yüzyıllar süren ağaçların, bir anda yok edilmesi de kabul edilebilir gibi değil. Sanırım, bu yol çalışmaları için, Polonya Büyükelçiliğinin halen mevcut bahçesinden yer talep edilseydi, Polonyalı dostlar yine jest yaparak bir kısım arazilerini bağışlayabilirlerdi, çünkü: halen bu Büyükelçilik bahçesinin ne kadar büyük olduğunu görebilirsiniz, özellikle, ben her gün buradan geçen bir Ankaralı olarak sürekli boş duran tenis kortunu gördükçe, arazinin gerçekten çok büyük ve atıl durumda olduğunu hissedebiliyorum.

Sona gelmeden önce, bu parkın kuğuları yanında, heykellerinin de önem kazandığından söz etmek istiyorum. Parkın içinde, hemen yan bölümdeki caddeye adını veren “Tunalı Hilmi” Bey’in 2006 yılında, Çankaya Belediyesi tarafından dikilen heykeli var.

Parkın öbür yanında, yani Atatürk bulvarı kıyısındaki metal ve ilk bakıldığında anlamsız gibi görünen heykel ise, aslında duyduğuma göre, büyük bir olayı sembolize ediyormuş.

Söylenenlere göre: gerçekten bir zamanlar büyük aşklara şahitlik eden Kuğulu Parkın bu kıyısında, 1960’lı yıllarda, bir çift öpüşürken, park bekçisinin kurşunlarına hedef olurlar ve ölürler. İşte bu heykel, onları sembolize ediyormuş, metal heykele dikkatlice baktığınızda,

Neyse: söylediğim gibi, Kuğulu Parkın ağaçlarının bir kısmı yok edildi ve yol yapıldı. Böylece: park alanı küçüldü. Hani, okurlardan Ankara dışından gelenler ve bu parkı ilk kez görecek olanlar, çok büyük bir park bekler iken, karşılarına küçük bir park çıkınca şaşırabilirler.

Ancak, unutulmaması gereken şu dur ki, bu park alan olarak küçük olsa da, inanın Ankaralıların hafızalarında, anılarında yeri büyüktür. Bu yüzden, siz de, zaman ayırıp, bu küçük parkı görmeli, havasını teneffüs etmeli, göletteki kuğuları ve ördekleri izlemelisiniz.