


Trabzon Sümela Manastırı: Burası: Rum manastır ve kilise kompleksidir.
Trabzon ve çevresinde, sayıları hayli çok olan eski manastırların en ünlüsüdür.
“Türkiye’yi yurt dışında tanıtan on turistik fotoğraf seçin” deseler, onlardan biri mutlaka Sümela Manastırı olur.
Evet, bu yazı, bu tarih hazinesini size en iyi anlatacak ve Sümela Manastırı’ndaki gezinize en iyi şekilde yardımcı olacaktır.
Maçka deresinin hemen kıyısındaki bu küçük ve yeşillik alanda: 1-2 kafe, hediyelik eşya satıcıları ve mısır satıcıları bulunuyor ve hatta bu satıcıların, manastırın restorasyonunda çalışan geçici işçiler olduğu söyleniyor.
Yani: aşağıdaki satırları okuyun, Sümela manastırını tanıyın ve eğer uzaktan da olsa fotoğrafını çekmek isterseniz, tepenin yamacına kadar yolculuk yapabilirsiniz.
Yazıyı okuyun ki, bu manastırın nasıl ilginç bir geçmişi olduğunu bilin, çünkü ülkemiz toprakları içindeki bu manastırın tarihi değerini bilmek gerekir.

ULAŞIM
Uçakla ya da ülkemizin her yerinden otobüsle, Trabzon’a ulaştıktan sonra, manastıra varmak zor sayılmaz.
Bir alternatif: bir araç kiralayarak Trabzon’dan 30 km. civarında uzaklığı bulunan Maçka’ya ve oradan da, 20 dakikada manastıra ulaşmak mümkündür.
Fakat ulaşımın en kolay yolu şöyle: her gün sabah saat: 10.00’da başlayıp, her saat başı: Sümela’ya çalışan 21 tane araç var. Bunlar: Trabzon içinden kalkıyorlar.
Manastıra gitmek isteyenler için en uygun yol bu, bu minibüsler nerede mi? Trabzon şehir içinde sorduğunuzda, herkes bunların yerini sizlere gösterecektir. (Bu araçların son durumunu ve ücreti bilmiyorum, çünkü manastır bölgesine tur otobüsü ile gittim.)
Milli park içinde bulunan tesislerde konaklamak mümkündür. Burada, hemen manastır çıkış yolunun başında bungalov tarzı evler bulunuyor. Ayrıca, Maçka içinde, 5 yıldızlı bir de otel var. Maçka’ya yarım saat uzaklıktaki Zigana Dinlenme Tesislerinde konaklamak, gezinize bir başka boyut katabilir.

İsmi
Manastırın ismi birçok kaynakta “Meryem Ana Manastırı” olarak geçmektedir. Sümela ismi sonradan verilmiştir. Bu ismin kelime anlamı: “Mela” siyah ya da kara demektir.
Kurulduğu dağın ismi “Karadağ” dır. “Stau” orada anlamındadır. “Saumelas” Karadağda, Karadağ’ın göbeğinde anlamına gelmektedir. Altındere Vadisini çevreleyen yüksek dağlar, özellikle sabah ve akşam saatlerinde gölgede kalıp koyu siyah bir görünüme bürünürler.
Hatta “Panagia Sümela” veya “Theotokoz Sümela” denir. Karadenizli Rumlar: Mela dağındaki mucizevi Panagia ikonundan bir şey diledikleri zaman “Stou Mela” derlermiş. Saumelas kelimesinden “melas” ın “s” si düşer, “sau” sü olar ve “Sümela” kelimesi ortaya çıkar.
Kelimenin Türkçe anlamı “siyahtaki” demektir. Manastıra “Karadağ’ın yani Mela dağının bakiresi” de denilmektedir.

Sümela manastırının bulunduğu yer
Trabzon ili, Maçka ilçesi, Altındere köyü sınırları içindeki, Panagia (Meryemana) deresinin, batı yamacında, Mela (Yunanca: siyah) Tepesi üzerindedir.
Manastır denizden 1200 metre yüksekliktedir. Vadinin dibinden akan suyun ise 300 metre yükseğindedir.
Dimdik denilebilecek kadar sarp bir yamacın ortalarında, oldukça geniş ve yüksek bir mağara, daha doğrusu bir kovuk, manastır tesisinin çekirdeğini oluşturur.
Bu erişilmesi zor ve yorucu kovuk önündeki dar çıkıntı, zamanla burada büyüyen, genişleyen ve zenginleşen manastıra zemin oluşturmuştur.

Manastırın içindeki mağara kilisenin yapılış öyküsü
Hz İsa’nın 12 tane havarisi vardır. Bunlardan bir tanesi “Luka” dır. Luka: İncil yazarlarından biridir. Luka: İsa çarmıha gerildikten ve Meryem, Kudüs şehrini terk ettikten sonra, Roma’ya doğru yola çıkar.
Çünkü onlara verilen göre, İsa’nın öğretilerini dünyaya yaymaktır. Bu yolculukları sırasında Yunanlı bir öğrencisi olur. Luka: ahşap bir tahta parçası üzerine Meryem ve çocuk İsa figürü yani ikonası çizer ve yanından hiç ayırmaz.
Ancak öldükten sonra, o tahta parçası Yunanlı öğrencisine miras kalır. Yunanlı öğrenci, bu tahta parçasını Yunanistan’a götürür, Atina şehrinde kurduğu manastır ve kilisede muhafaza etmeye başlar.
Eskiliğine ve hastalıkları iyileştirme, bolluk ve bereket getirme gibi mucizelerine inanılan bu ikona Lukas takipçileri tarafından, kuşaktan kuşağa aktarılır.
Çünkü: hastalıkları iyileştirmesi ve bereket getirmesi için kutsal kabul edilen her şey ikona olarak kutsal kabul edilmeye başlanır. Luka’nın tahta parçası, yani ikona, bunu duyan herkes tarafından ziyaret edilmeye başlanır.
Ancak rivayetlere göre, 370’li yıllara doğru, bu tahta parçası, bulunduğu manastırdan birden kaybolur. Rivayete göre: melekler tarafından gökyüzünde uçurularak, Trabzon yöresindeki dağlarda, bu mağaranın kovuğuna getirilir ve bir taşın üzerine konur.
Uzunca bir süre sonra: Atinalı Barnabas ve Sophromios isimli iki keşiş: birbirlerinden habersiz aynı rüyayı görürler ve yine aynı tarihte Trabzon şehrine gelirler. Burada karşılaştıklarında, gördükleri rüyayı birbirlerine anlatırlar.
Bu rüyada: “Kara bir dağın üzerinde bulunan Meryem ana, kendilerine bana gel” demektedir. Bunun üzerine, her iki keşiş rüyalarındaki detayları düşünürler ve ikonu aramaya başlarlar.
Bir gün, Maçka deresinin kenarında uyandıklarında, karşı dağda, kayaların ortasında bir ışık onlara doğru parlamaktadır. Işığı takip ederler ve küçük bir mağara bulurlar ve kayıp ikon o mağaranın içindedir.
Karadağ’ın 300 metre yükseklikteki sarp yamacında, ikonu buldukları mağarada ise, 4-5 yıllık çalışmanın ardından ilk kiliseyi yaparlar. (tahmini zaman 375-395 yılları arasıdır)
İkon hakkında bilgi
İkon: uzun yıllar boyunca mucizeler yaratan bir obje olarak muhafaza edilmiştir. Ancak, ikonun hangi dönemde ve kimler tarafından yapıldığı net değildir.
Sadece, ikonun eskiden çekilmiş ve oldukça iyi bir fotoğrafından anlaşıldığına göre: üzerinde herhangi bir çizgi, boya veya daha doğrusu resme benzeyen unsur bulunmadığı, simsiyah, çatlak ve ayrıca da ortadan ikiye ayrılmış bir tahtadan ibaret olduğu anlaşılmaktadır.
İkonun çevresini belirten gümüş çerçeve ise, motiflerden ve yazılardan anlaşıldığına göre: 1700’lü yıllara aittir ve alelade bir işçilik ürünüdür.
Evet, ikon hakkındaki bu kısa bilginin ardından, yine bulunduğu mağaranın kilise yapılmasından söz edelim.
Takip eden süreçte: Mela dağının sarp kayalığında bulunan bu küçük mağara: zamanla, yüzyıllar boyunca oyularak büyütülmüş ve diğer eklentileriyle birlikte, günümüzde görülen, kartal yuvasına benzeyen manastır ortaya çıkmıştır.
Bu yapım çalışmalarında 100 kişinin çalıştığı söylenir. Zamanla mağarayı daha doğrusu ikonu bulan iki keşiş ölür.
Maçka’daki rahipler buraya gelirler ve burada, manastır hayatı başlar. Kutsal ikonun burada bulunduğunu duyan ve medet umanlar, hastalıklarından kurtulmak isteyenler, buraya gelmeye başlarlar. Cennette kendilerine yer arayanlar, buraya bağışta bulunurlar ve burası zenginleşmeye başlar.
Ayrıca: Roma teşvikleri vardır. Roma’nın Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmesinin ardından: manastırlara teşvikler verilir, manastırlarda yaşayanlar askere gitmezler, vergi vermezler, hapse girmezler ve böyle olunca, özellikle zenginler ve çocukları, eğitim almak için manastıra gelirler.
600’lü yıllara gelindiğinde: Sümela manastırı iyice zenginleşir ve 640 yılında yağmalanır, yakılır, yıkılır. Manastırda bulunan rahipler ve öğrenciler, buradan ayrılarak yakınlardaki Vazelon manastırına kaçarlar.
642 yılında: Christopher isimli bir çiftçi: rüyasında Meryem Ana’yı görür ve bunun üzerine manastırı ziyaret etmeye gittiğinde, manastırın bulunduğu yerde bir harabe görür, ardından Vazelon manastırına gider ve rahiplerle görüşerek, onları Sümela manastırının tekrar ayağa kaldırılması için ikna eder.
Bu arada: manastırdaki ikonanın kopyalarını yapar, bu kopyalar Rusya’dan Kudüs şehrine kadar her yerde satılmaya başlar ve çevreden gelen yoğun bağışlarla birlikte 644 yılında, Sümela manastırı yeniden ayağa kaldırılır ve manastırın 2’nci kurucusu olarak çiftçi Christopher anılır.
Evet: yukarıda anlattığım öykü, hayli egzotiktir. Yani tamamen söylentilere dayalı, gerçekle pek alakası olmayan bir öyküdür. Mağaranın bulunduğu yerin bir manastır kompleksine dönüşmesi hakkındaki varsayım ise şöyledir.
Bölgede: 1100’lü yıllarda, pek etkili olmayan Türk akınları söz konusu olur. 1200’lerde Moğollar buraya saldırır, hatta ikonayı parçalayıp dereye attıklarından söz edilir.
Ancak 1204 yılında İstanbul’u işgal eden Latin-Haçlılardan kaçan Kommenoslar sülalesi: Trabzon’a yerleşir ve Pontus Rum Prensliğini kurarlar ve Trabzon ve çevresinde hakim duruma geçerler.
Trabzon prensleri, kendilerini, Bizans imparatorluğunun gerçek varisi olarak görürler ve kendilerini imparator olarak tanıtırlar. Yeniden İstanbul’a sahip olarak, eski Bizans devletini ihya edeceklerine inanırlar.
Trabzon Kommenoslarından Prens III. Alexios (1349-1390): bu manastırın esas kurucusu olarak kabul edilmektedir. 2 kız kardeşi çevredeki Türk beyleriyle evli olan ve kendi 4 kızını da yine komşu Türk beylerine veren III. Alexios’un Sümela’ya özel bir ilgi gösterdiği: kaynak, belgeler ve manastırda bulunan fresko resimlerden anlaşılmaktadır.
Buradaki keşiş hücrelerine: onun büyük dedesi, dede ve babasının; bazı bağışlarda bulunduğu bilinmektedir. Alexios’un büyük dedesi II. Loannes (1280-1285) zamanında, burada bir dini merkez vardır. Kommenoslar, ellerindeki en kutsal ve değerli yer olan bu manastıra sahip çıkarlar.
Büyük bir kasırga sırasında, Meryem tarafından, Prensin canı kurtarılmıştır. Bunun üzerine, Prens; sadece mağara kilisenin bulunduğu burada yeni tesis yaptırmaya karar verir.
Bu imar çalışmalarında: burası 17 metre yükseklikte, 40 metre uzunlukta ve 14 metre genişlikte, 72 odalı bir manastır kompleksi haline getirilir. Bir Orta çağ şatosunu andıran yapının dış tarafında bir duvar bulunur.
Duvar, aşağı dereden çekilen taşların kırılmasıyla yapılmıştır. Burada: öğrenci ve misafir odaları, kütüphaneler bulunur. Aşağı tarafta ise, birçok pencere görülür. İç tarafta, kayaların içine oyulmuş kilisenin önünde avlu bulunur. Ayrıca, zengin vakıflar bağışlar ve bir ferman ile bu vakıfları sağlam esaslara bağlar.
1360 tarihli, 5 mısralık, manzum bir kitabede “III. Alexios, bu tesisin kurucusu (Ktetor), Doğu ve Batı’nın hakimi imparator” olarak gösterilmiştir. (Bu kitabe: 1650 yılına kadar manastırın dış kapısı üstünde bulunmuştur)
Prens III. Alexios: taç giyme törenini burada düzenleniş ve 1361 yılında, bir güneş tutulmasında, burada yani Sümela manastırında bulunmuştur. Hatta, Prens tarafından bastırılan sikkelerde görülen güneş resminin; bu olayla ilgili olduğu kabul edilmektedir.
Prens: 1365 yılındaki vakfiyesinde: manastırın bütün idari şartlarını, arazisini, gelirlerini düzene koyar. Ardından: Trabzon’a gelecek bir tehlikeyi yani Türk akınlarını önlemek üzere, buradaki keşişlerin daima uyanık olmalarını bildirir.
Prens öldükten sonra yerine geçen oğul III. Manuel (1390-1417): babası gibi dini tesislere bağlı bir kişidir. Tahta çıktığı yıl: saray hazinesinde bulunan değerli bir stavroteği (içinde İsa’nın çarmıhının bir parçası bulunduğu iddia edilen haç) Sümela manastırına hediye eder.
Trabzon ve çevresi, Türk idaresine geçtikten sonra, Osmanlı sultanları, Aynaroz’da, Sina ve daha birçok manastırda olduğu üzere, Sümela’da da eski hak ve hukuku korumuşlardır.
Hatta buraya çeşitli imtiyazlar vermişler ve bazı hediyeler yollamışlardır.
1460 yılında Trabzon şehrini ele geçiren Sultan II. Mehmet’e gelerek bağlılıklarını sunan papazlar, kendisinden bir ferman alırlar. Bu fermana göre “Ben tahtta oturduğum sürece, Osmanlı ayakta kaldığı sürece, burası eğitime devam edecek, kimse buraya dokunmayacak” yazar.
Ardından 9 Osmanlı sultanı (Sultan II. Beyazıt, I. Selim, II. Selim, III. Murat, İbrahim, IV. Mehmet, II. Süleyman, Mustafa ve III. Ahmet) tarafından verilmiş fermanlar da vardır.
Bu fermanlar manastır kütüphanesinde, uzun yıllar muhafaza edilmiştir. Yavuz Sultan Selim, şehzadelik döneminde Trabzon şehrinde valilik yapar.
Kendisi av meraklısıdır ve dağlara geyik avına çıkarak 15-20 gün boyunca arazide kalır.
Bir av sırasında, yağmur hiç durmaz, şehzade hastalanır ve en yakın yer olan Sümela manastırına getirilir, 3 gün boyunca burada tedavi görür ve kendine geldiğinde buradan çıkıp giderken, kendisini iyileştirenlere ” Ben ki tahta geçersem bunun karşılığını kat be kat ödeyeceğim” der.
Yavuz Sultan Selim, tahta geçtikten sonra, Şah İsmail’e karşı bir sefer söz konusudur. Buraya gelirler, Trabzon merkezde ordusunu toplar, Erzurum üzerinden aşağıya inecektir, rahipler onu ziyaret gelirler.
Sultan Selim, rahiplere durumu anlatır ve “Yarın gidiyorum” der, sefere çıkacaktır, buradaki rahiplerden bir tanesi der ki “Çok iyi etmişsiniz Sultanım, biz de bir söz vardır, bugünün işini yarına bırakma”.
Sultan Selim, bu seferden geri dönerken beraberinde ganimetler vardır. Bunlardan: 9 kollu, iki tane som altından yapılmış şamdanı Sümela manastırına hediye eder. (Bu şamdanlar günümüzde kayıptır, 1877 yılında çalınmıştır.)
Ayrıca “altın” da hediye edecektir, ancak manastırda bulunanlar altın kabul etmezler, bunun üzerine, imar yardımında bulunur, su yolunu onarttırır, ön tarafa muhafız odaları yaptırır.
1749 yılında, İgnatios isimli bir piskopos, duvarların bütün satıhlarını yeniden fresko resimleriyle süslemiştir.
Sümela’nın gezgin keşişleri, bütün Anadolu, Kafkasya, Balkanlar ve hatta Rusya’da dolaşarak: burada bulunan Meryem ikonasının kopyalarını satıyorlardı. Toplanan paralar ise, Sümela manastırına getiriliyordu.
Bir zaman, bu keşişlerden bir tanesi, üzerinde 40 bin kuruşluk servetle dolaşırken Kayseri’de öldürülür. Osmanlı yetkilileri katilleri yakalar ve idam ettirir, çalınan paralar da manastıra geri teslim edilir.
1916-1918 yılları arasında, Trabzon Ruslar tarafından işgal edilir. Bu işgal döneminde Sümela manastırı, Ruslar tarafından silah ve cephane deposu olarak kullanılır.
Ancak Ruslar buradan ayrılırken silah ve cephaneleri götürmezler ve burada yaşayan Rum toplumunda, Hıristiyan Pontus devletinin yeniden kurulması hayalleri canlanır.
Çevredeki manastırlarla beraber, Sümela manastırı da Rum milislerin karargahı olarak kullanılır, silahlı mücadeleye başlarlar. Bu mücadele, bölgedeki Türk milis güçleri tarafından bastırılır.
Kurtuluş savaşı sonrasında, 1924 yılında, bölgede yaşayan Rumlar: Anadolu’da birçok yerde yaşayan ve birlikte yaşadıkları halka ihanet eden Rumlar gibi: karşılıklı mübadeleye tabi tutulurlar ve buradan ayrılarak Yunanistan’a gönderilirler.
Ancak, manastırda görevli papazlar: gitmeden önce, Kutsal Meryem ikonu ve bazı kıymetli eşyaları, manastırın 400 metre uzağındaki “Agia Barbara” isimli küçük bir şapele saklarlar.
15 Ağustos 1931 tarihinde, Yunanistan-Kalatvryta’da bulunan Megalo Spileoda Panagia kilisesinde: katılanların çoğunun Pontuslu Rum olduğu bir dini kutlama yapılır.
Tören bittikten sonra: Anadolu’da iken, ordu piskoposu olan, o tarihte ise Gümülcine Piskoposu olan Folycarpos Psomiades: Yunan Başbakanı Venizelos’a: kutsal ikonu, Karadeniz’de nasıl ve nerede gömdüklerinin hikayesini anlatır.
Bir süre sonra, Türkiye Başbakanı İsmet İnönü, Eylül 1931 tarihinde, Balkan Oyunlarını izlemek için, Atina şehrine gelir.
Yunan Başbakanı Venizelos, ondan “Bir Rum papazı, Karadeniz’e gönderip, gömülü ikonu çıkarmaları için izin” ister. Bu durum uygun görülür ve Venizelos ve Piskopos Chrysantos: Sümela manastırına gitmek üzere Ambrosios isimli bir papazı görevlendirir.
Ambrosios, Makedonya’ya gider ve ikonu gömen papaz İremias’ı bulur ve konuşur. Daha sonra: 1921 yılında, resmi görevle yola çıkarak, Trabzon’a ulaşır.
Trabzon’da polis ve asker eşliğinde, Agia Barbara Şapeline gidilir, gömülü ikon ve diğer eşyalar bulunur ve alınarak, Atina’daki Bizans Müzesine götürülür, teslim edilir.
Mübadele sonucu Yunanistan’a gönderilen Rumlar, eski hatıralarına bağlılıklarının bir belirtisi olarak, Ağustos 1951 tarihinde, Makedonya’da Verria yakınlarında Kastania’da; aynı isimle (Sümela manastırı) yeni bir manastır kurarlar ve buraya modern bir Meryem Ana resmi yani ikonu yerleştirerek, eski geleneği yaşatmayı sürdürürler.
Kutsal ikon ise, 1952 yılında Bizans Müzesinden alınarak, Manastıra getirilir. Bunun dışında: Trabzon Prensi Emmanuel Kommenos’un kutsal haçı ve Oisios Christoforos’un el yazmaları da (644 yılına tarihlenir) bu manastıra getirilir.
Her yıl “Ağustos” ayında, tıpkı geçmişte, Trabzon Sümela Manastırında yaptıkları gibi, yeni manastır çevresinde, geniş katılımlı şenlikler düzenlerler.
Bu arada: Trabzon’da bulunan gerçek Sümela manastırı, sahipsiz ve kontrolsüz kalır. Tesis hızla harap olmaya başlar. 1930 yılında bir yangın, ahşap kısımların tamamen yanıp yok olmasını sağlar.
Bu arada: gizli define avcıları, define aramak bahanesiyle, burada büyük tahripler yaparlar ve yangında yok olmayan kagir kısımlar yakılır.
Burada, ilk bakışta dikkati çeken husus, darmadağın bir harabe görünüşü ve duvarlardaki freskoların, ustalıklı bir şekilde, muntazam kareler halinde kesilerek yerlerinden sökülüp götürülmüş, çalınmış olmasıdır.
Son derece zor olan bu işin, başarılı bir şekilde yapılması, bunu yöre insanının değil, bu çeşit hatıralara meraklı ve gerekli bilgiye sahip, bilgili yabancı ziyaretçiler tarafından yapıldığı ifade etmektedir.
Alman tarihçi ve gezgin Jacop Philipp Fallmerayer’in (1790-1861) Trabzon izlenimleri
Bu izlenimler, Sümela manastırı hakkında, karanlık bir dönemin aydınlatılmasına yardımcı olmuştur.
Yazarın 1840 yılında yaptığı Sümela manastırı gezisi sonrasında yazdığı “Tüm dünyada, Kolhis’in Mela Dağındaki bu manastır kadar güzel dini yapı yoktur” yorumu, manastırdan ne kadar etkilendiğini göstermektedir.
Fallmerayer’in anılarında: Havari Lukas’a ait olduğu öne sürülen ikona ve Kommenosların fermanının hikayelerine ait ilginç detaylarda yazılıdır.
” …………………. başrahip bizi sıcak karşıladı. Bize, yol gösterici olarak davrandı ve manastırın kutsiyetini anlattı. Bu mukaddes despotların ikametgahları, sade ve huzurluydu. Binanın yüksek katları, onlara ait olup, hizmetçilerin odaları, odunluk misali küçük hücrelerdi.
Binanın yapımı, hiç de düzenli olmayıp, birbirinden alçak, gelişigüzel bir biçimde yapılmıştı. Su ihtiyacı, tavandan bir kuyuya damlayan bir gözden sağlanıyordu. Sonraları, Trabzonlu bir zengin tarafından yaptırılan su yolu yardımıyla, manastır gümüş gibi temiz bir suya kavuştu.
Mabedin yabani ve tuzlu duvarları, 1360’lı yıllarda, güzel freskolarla süslenmişti. Papaz; Meryem Ana ikonasının getirilmesini söyledi. Harikalar yaratan ikonayı getirdiler. Bir tahta parçası üzerine, Grek zevkine göre bir Bizanslı tarafından yapılan bu resim, Lukas’ın sanat yeteneğinden şüphe etmeye yeterliydi. Papazların düşüncesine göre, bu ikona Lukas’ın elinden çıkma bir ikonaydı.
Gümüş bir çevre ile çevrilmiş ikona Sümela’nın hazinesi olarak kabul edilirdi. Bunun kredisiyle, papazlar geçinir ve manastırın çevresinde de kutsal koruyucu olarak algılanırdı.
Bu ikonanın kutsallığı, Anadolu’nun içlerine kadar yaygın olup, fakirliği, ihtiyarlığı bir yana iterek, Müslüman ve Hıristiyanlar birlikte, bütün Kolkid çevresinde olduğu gibi, Kapadokya, Paflagonya ve Ermenistan’dan hacılar, akın akın buraya gelir, hediyeler ve kurbanlar sunarlardı.
Sabahın erken saatlerinde, akrabalarıyla birlikte Bayburt gibi uzak bir yerden gelen Müslüman kadınlar da gördüm.
Dünyanın hiçbir yerinde eşine rastlanmayan manastırın doğal güzelliği yanında efsanevi kuruluş ve eski kaderi hakkında inanılmaz masallar üretilmişti.
Manastırdaki Meryem Ana ikonasının kutsiyeti, papazların beslenmeleri için bir gelir kaynağı halini almıştır. Bununla yetinmeyen papazlar, edindikleri bu dilencilik mesleğini: Rusya, Tuna boyları ve Anadolu’nun içlerine kadar genişlettiler.
Ellerine aldıkları, sahte ikonalarla, akçeler elde ettiler. Trabzon’da bulunduğum sırada, böylesi bir dilenci papazı Kayseri’de öldürüp 40 bin kuruşunu almışlar, yapılan araştırmalar sonucunda paranın bir kısmı geri alınabilmiştir.
Bu ikonadan biraz farklı olarak, İsa’nın çarmıha gerildiği odunun bir parçası olarak kabul edilen ve III. Manuel tarafından Trabzon hazinesinden Sümela manastırına hediye edilen gümüş kaplamalı bir haç da vardı. Her ayın ilk Pazartesi günü bu haç ile takdis edilen su, uygun bir fiyatla inançlılara dağıtılıyordu.
Manastırın genel durumunu gözden geçirdikten sonra, baş keşiş ile birlikte, onun dairesine çıktık. Biraz sonra, oraya manastırın idarecilerinden 2 kişi, ellerinde, Alexios’un fermanıyla birlikte geldiler. İşte, uğruna bunca masraf ettiğim ve çok uzaklardan geldiğim, siyah-kırmızı ve mavi yazılar ile doldurulmuş paçavra.
Bu cinsten gördüğüm ilk vesika idi. Ve keşişler, bu tomarı açtığında imparator ve karısı Theodora’nın harika, göz kamaştırıcı renklerdeki taçlı ve kırmızı elbiseli portrelerini gördüğüm, tezniyat içine girift biçimde yazılmış metni okumaya çalıştığım zaman, gösterdiğim aceleciliği anlayamadılar. “
Evet Fallmerayer’in anıları bunlardan ibarettir. Manastırda, o dönemdeki yaşam biçimini yansıtması açısından önemlidir.

GEZİ ROTASI
Sümela manastırının bulunduğu ve araçların park edildiği yerde 2 yol bulunmaktadır.
Bunlardan bir tanesi manastıra çıkmak için kullanılan dolmuşların yolu ve diğeri ise patika yürüyüş yoludur.
Manastıra yürüyerek çıkmak isterseniz, bu patika yürüyüş yolunu kullanabilirsiniz. Patika yol: ziyaretçilerin daha rahat ve güvenli olarak manastıra ulaşabilmeleri için yakın zaman önce doğal yapı bozulmadan genişletilmiştir. Bu patika yol, normal bir yürüyüşle, yarım saat sürer.
Sık ağaçların arasından, tepeye tırmanılıyor. Tırmandıkça, yamaçlardan inip vadideki nehre karışan çağlayanların seslerini daha az duyar hale geleceksiniz. Bacaklarınızın yorulmaya başladığını hissettiğiniz anda, yeşil yaprakların arasından manastırı göreceksiniz.
88 basamaklı, çok sıkı emniyete alınmış, dar ve uzun bir merdivenle manastırın girişine ulaşılıyor.
Evet 88 basamaklı, çok sıkı emniyete alınmış, dar ve uzun bir merdiven manastırın girişine ulaşır. Merdivenin yanında yamaca yaslanmış ve buraya su getiren büyük su kemeri var. Kemerin büyük bölümü günümüzde yıkıktır.
Manastıra ulaştınız. İşte restorasyon sonucunda bu 5 durak, şu an manastırda gezilebilecek kısımları kapsıyor.
1-Giriş: Uzun merdiven, muhafız odalarından içeri girin.
2-Avlu: Su kemerleri, dış cepheye bakın.
3-Ana Kaya Kilisesi (Mağara Tapınak): En eski freskler burada, iyice inceleyin.
4-Şapeller: Kutsal Haç Şapeli, cennet-cehennem sahnelerini görün.
5-Üst katlar ve manzara terası: Keşiş hücreleri, kütüphane, çıkışta manzarayı görün.

Evet ilk durak: kapıcı hücreleri (muhafız odaları) geçiliyor.

MUHAFIZ ODALARI-KAPICI HÜCRELERİ:
Bu bölümde, manastıra gelen misafirleri karşılamakla görevli baş rahip veya manastır yöneticisi ile muhafızların odaları var.
Yani, burası sadece bir bekçi kulübesi değil, aynı zamanda manastıra gelen ziyaretçilerin ilk karşılandığı, güvenlik kontrolünün yapıldığı resmi bir giriş-karşılama noktasıdır.
Buranın yapımı da ilginç: manastıra yardımda bulunmak isteyen bir hayırsever, altın bağışını manastır sakinleri kabul etmezler. Bunun üzerine su yolunu onarttırır ve giriş cephesine muhafız odaları yaptırır.
Odaların içinde şömineler duvara gömülü şekilde inşa edilmiştir.
Buradan bir merdivenle küçük iç avluya inilir.
KÜÇÜK İÇ AVLU:
Burası kompleksin kalbini oluşturur ve çevresi farklı işlevlere sahip yapılarla çevrilidir.
Giriş kapısından sonra, yaklaşık 3 metrelik dar bir tünelden geçilir. Bu tünelin sol tarafındaki küçük boşluk, manastır bekçilerinin, vadiyi gözetlemek için üst kısımdaki noktalara çıkmalarını sağlıyordu.
Tünelden sonra, dik merdivenlerden avluya inilir.
Mutfak ve Yaşam Alanları:
Avluya girdiğinizde, mağara tapınaktan önce, mutfak bölümü bulunur. Avlunun sol tarafındadır. 2 katlı bir yapıdır. İçinde yaklaşık 1.5 metre derinliğinde, 2 metre genişliğinde bir ekmek fırını var. Fırının yanında yemek pişirmek için kullanılan bir ocak var.
Mutfağın kapısı oldukça alçaktır. İçeri girerken başınızı eğmeniz gerekir. Bu durum tesadüfi değildir. Manastır yaşamında nimete/rızka saygı gösterilmesi büyük önem taşıdığından, kapı bilinçli olarak bu şekilde tasarlanmış olmalıdır.
Mutfağın ocak duvarlarına yapışmış, katranımsı renkte, kasvetli görünümlü duman lekeleri vardır. Bu izler, yüzyıllar boyunca burada sürdürülen günlük yaşamın (yemek pişirme, ısınma) somut bir tanığı niteliğindedir.
Sadece mimari değil, aynı zamanda o dönemin gündelik hayatına dair duygusal bir iz de taşır.
Son bir not: ziyaretçilerin ve hacıların keşişlerle birlikte yemek yemesine izin verilmez, yabancılar ayrı bir yerde yemek yerdi.
Fırın:
Fırının inşasında kullanılan tuğlalar, 2 farklı türdendir. Bir kısmı delikli, bir kısmı deliksizdir. Bu ayrın önemli bir ipucu veriyor. Delikli tuğla nispeten yakın çağın bir buluşu olduğundan, fırının yakın dönemde bir tamirat/onarım geçirdiği anlaşılıyor. Yani gördüğümüz fırın, özgün fırının üzerine zaman içinde yapılan müdahalelerle bugüne ulaşmıştır.
Kiler:
Mutfağın hemen yanındadır. Erzak ve malzemeler burada saklanırdı.
Müştemilat Binaları:
Mutfağın hemen yanındadır. Mutfağa bağlı diğer yardımcı yapılardır.
Su kuyusu-Ayazma:
Mutfağın önündedir.
Hz Meryem’e ithaf edilmiş manastırın ortak bir özelliği olarak, Sümela da da kutsal bir su kaynağının bulunması, bir gelenek gereğidir. Bu sadece bir su ihtiyacı için değil, aynı zamanda dini-sembolik bir anlam da taşır.
Kil borularla manastıra taşınan su, ayazmada toplanıyordu. Aynı zamanda üzerindeki 100 metre yükseklikteki kaya bloğundan yaz kış üçer-dörder damla halinde su damlacıkları düşerdi. Bu, manastırın su ihtiyacının iki kaynaktan karşılandığını gösterir.
Ayazmanın penceresi:
Ayazmanın penceresinin denizcilik taşında, ilginç bir detay var.
İçeriden su çekilirken, kovaların bağlı olduğu iplerin bıraktığı izler hala görülebilir. Bu ip izleri, ayazmanın ne kadar uzun süre kullanıldığına dair somut bir fikir verir. Yüzyıllar boyunca aynı noktadan tekrar tekrar geçen iplerin taşta bıraktığı bu aşınma, görülmeye değerdir.
Gelelim günümüze: dilek tutmak isteyen ziyaretçiler, kadim bir alışkanlığı devam ettirerek, ayazmaya madeni para atmaya devam etmektedir.
Şadırvan:
Kutsal suyun toplandığı şadırvan, sivri kemerleriyle Türk mimarisinin karakterini taşır. Bu, manastırın Osmanlı döneminde gördüğü onarım ve eklemelerin bir izidir. Yani ayazmanın bugünkü hali, Bizans temelli bir yapının üzerine Osmanlı dönemi zanaatkarlarının kattığı bir unsuru yansıtıyor.
Başrahibin Odası:
Ayazmanın hemen bitişiğindedir.
Bu yakın konumlandırma tesadüf değildir. Su kaynağının, manastırın en yüksek dini otoritesinin yaşam alanına bu kadar yakın olması, ayazmanın manastır hiyerarşisi içindeki önemine işaret eder.
Büyük kısmı kayaya oyulmuş, oldukça küçük (3 kişinin zor sığabileceği) bir oda var. Bu manastırı yöneten başrahibin (hegumenos) yaşam alanıdır.
Batı yönünde: taşa oyulmuş bir seki/sedir yani oturma-uzanma yeri var.
Kuzey, mağara tapınak yönünde: küçük bir şömine var. Kitap ve mum konması için oyulmuş raflar var. Bu hücremsi yaşam alanı, aslında 2 kattan oluşur.
Üst kata çıkış için günümüzde bir merdivene ihtiyaç duyulması, eskiden buraya portatif yani taşınabilen bir merdivenle çıkıldığını gösterir. Yani sabit bir merdiven yerine ihtiyaç halinde yerleştirilip kaldırılabilen bir sistem kurulmuş olmalıdır. Bu hem güvenlik hem de mahremiyet açısından anlamlıdır.
Odadan çıktıktan hemen sonra, güney kapısının üzerinde “Meryem in ölümü” sahnesinin bulunduğu bir geçitten geçilerek, doğrudan “Anakaya Kilisesine” (Mağara Tapınağa) girilir.
Yani Başrahibin odası, günlük yaşam alanları ile en kutsal mekan arasında bir tür ara geçiş noktası konumundadır.
Yemekhane:
Şapellerin arkasında, restore edilmiş, toplu yemek alanı var.
Bu manastırın, birçok bölümü gibi zaman içinde hasar görmüş ve modern restorasyon çalışmalarıyla korumaya alınmış bir alandır.
Yemekhanenin, daha çok geniş katılımlı toplantılarda kullanıldığı düşünülüyor.
Bazı kaynaklarda ilginç bilgiler var.
1840 larda Alman gezgin Fallmerayer’e göre: ziyareti sırasında manastırdaki rahip ve keşişlerin birbirinden bağımsız yaşadığı ve toplu olarak yemek yemediğini yazmıştır.
Bizans manastır geleneği: Özellikle 12 yüzyıl sonrasında kurumsallaşan Bizans manastır uygulamasına göre, manastır yemekhanelerinde, başrahip, yardımcıları ve keşişler yemeklerini belirli bir düzen içinde, birlikte yerlerdi. Bu yemeklerde sessizlik kuralı geçerliydi, konuşulmazdı.
AVLUNUN SAĞ TARAFI:
Giriş tünelinde, avluya inen merdivenlerin üzerinde, sağ taraftadır. Yani giriş kapısından içeri girip, avluya inerken, bu bölümle karşılaşılır. Mağara tapınağa yani ana kaya kilisesine ulaşmadan öncedir.
Kat Tuvaletleri:
Merdivenlerin orta kısmına varıldığında, sağ tarafta kat tuvaletleri var.
Burası ziyarete kapalı.
Manastır kısmının en uç noktasına doğru ilerlerken, dar ve dik merdivenlerle inilen bir koridor, bu tuvaletlerin önünde biter.
Yol boyunca ana kaya kütlesinde suyu toplayıp, dışarı tahliye eden kil boruların gömülü olduğu duvarlar, zamanla yıkıldığından, bu geçit güçlü bir su sızıntısına maruz kalır.
10 yıl öncesine kadar yıkılmakta olan duvarlar restore edilerek ayakta tutulmuştur.
Üst kattaki tuvaletlerin girişinde, vadiye bakan katın zemininden başlayarak insan boyu yüksekliğe ulaşan, üst tarafı kemerli bir pencere bulunur.
Bu pencereden bakıldığında, meşelerin ve diğer yapraklı ağaçlarla açık-iğne yapraklı çamların oluşturduğu koyu yeşil bir örtüye bakılır.
Aşağıda Meryemana deresinin (Piksites) binlerce yıldır süren muazzam uğultusu duyulur.
Kütüphane ve Okuma Salonu:
Merdivenlerin bitim noktasına yakın, sağ tarafta kütüphanenin okuma salonu var. Önceleri çatısı ahşap olduğu anlaşılan bu binada binlerce kitap muhafaza ediliyormuş. Burada ceylan derisi üzerine yazılmış 17 kitap varmış. Bu kitapların cilt ve yazarları belliymiş. Ayrıca İstanbul’un fethine kadar, Bizans İmparatorluğunun ve Pontus İmparatoru Davit ile Osmanlı Padişahlarının yazdığı çeşitli ferman ve beratlar burada muhafaza ediliyormuş.
Kütüphane ise, bu okuma salonunun üst katındadır.
Eskiden bu kütüphaneye merdivenle çıkılıyordu. Alman gezgin Fallmerayer, 1840 yılında kütüphaneyi ziyaret etmiş ve o dönemde oldukça bakımsız halde olduğundan söz etmiştir. 20 yıl öncesine kadar, kütüphanenin vadiye bakan duvarının iç bölümünde, yarım daire şeklinde yazıyla “Bibliotekha Soumela” (Sümelanın Kütüphanesi) yazıtı bulunuyordu.
1937 yılında büyük yangın, manastırın ahşap ağırlıklı birçok bölümünü (teras evleri, misafir odaları dahil) tamamen yok etmiştir.
Okuma Salonu:
Örtü sistemi, beşik tonozludur. Sıra kemerlerle desteklenmiştir. Yarım metre kalınlığındaki duvarlara gömme dolaplar ve mum, kitap gibi eşyaların konulabilmesi için raflar yapılmıştır. Her odanın ön cephesinde, duvara monte edilmiş İtalyan şömineler var. Yani hem ısıtma, hem de kitapların/el yazmalarının korunması düşünülerek tasarlanmış bir mekandır.
Büyük Balkonlu Bölüm:
Merdivenlerin bitim noktasına yakın, sağ tarafta kütüphanenin okuma salonu var.
Kütüphane ise, bu okuma salonunun üst katındadır.
Eskiden bu kütüphaneye merdivenle çıkılıyordu. Alman gezgin Fallmerayer, 1840 yılında kütüphaneyi ziyaret etmiş ve o dönemde oldukça bakımsız halde olduğundan söz etmiştir. 20 yıl öncesine kadar, kütüphanenin vadiye bakan duvarının iç bölümünde, yarım daire şeklinde yazıyla “Bibliotekha Soumela” (Sümelanın Kütüphanesi) yazıtı bulunuyordu.
1937 yılında büyük yangın, manastırın ahşap ağırlıklı birçok bölümünü (teras evleri, misafir odaları dahil) tamamen yok etmiştir.
Okuma Salonu:
Örtü sistemi, beşik tonozludur. Sıra kemerlerle desteklenmiştir. Yarım metre kalınlığındaki duvarlara gömme dolaplar ve mum, kitap gibi eşyaların konulabilmesi için raflar yapılmıştır. Her odanın ön cephesinde, duvara monte edilmiş İtalyan şömineler var. Yani hem ısıtma, hem de kitapların/el yazmalarının korunması düşünülerek tasarlanmış bir mekandır.
Büyük Balkonlu Bölüm:
Kütüphaneden sonra, vadiye asılı vaziyette, ahşap malzemeden yapılmış teras evleri, bunun hemen bitişiğinde muhteşem balkonlar, balkonların ardından öğrenci odaları var.
Yine sağda, yamacın ön yüzünü kaplayan, büyük balkonlu bölüm var.
Balkonlar, kaya bloğunun üzerine ana binadan yaklaşık 3 metre ileriye çıkma yapılarak inşa edilmiştir.
Sanki sırf balkon için dışarı doğru çıkıntı yapmış bir kayaya oturtulmuş gibidir.
4 kattan oluşur.
1-2 kat: yığma taştan kemerler ve demir bağlantılarla güçlendirilmiş, sütunlar üzerine oturtulmuştur.
3-4 kat: üst iki katın sütun başlıkları süslüdür. Kenar sütunlar İyon tarzında, orta sütunlar kıvrımlı süslemeleriyle Korint tarzına yakındır.
Balkon kemerleri, yaklaşık 1.5 m açıklığa sahiptir.
Zeminleri ahşap döşemedir.
Ana yapı malzemesi, buz tutmayan kahverengi kesme taşlardır. Bu taş türü manastır civarında bulunmadığından Santa Yaylaları yöresinden getirilmiş olmalıdır.
Bu bölüm ne için kullanılıyordu:
1916 yılında Trabzon’u işgal eden Çarlık Rusya Kuvvetlerinin komutanı S.P. Mintslov, günlüğünde manastırı ziyaretini anlatırken, bu çekme balkonu ve manzarasını tasvir etmiştir. Burasının misafirlere ayrılan bölüm olduğunu doğrulamıştır. Ayrıca 1840 yılında Manastırı ziyaret eden Alman gezgin Fallmerayer de bu balkonlarda konaklamış ve hayranlıkla bahsetmiştir.
Burası: keşiş odaları ve misafir odaları olarak kullanılmıştır. Bunlar 1860 yılına tarihlenir.
Burası: manastırın en görkemli ve mimari açıdan en zengin işçilikli kısımlarından biridir.
Şömineler:
Bölgenin kışın çok soğuk olması nedeniyle, her odanın ısıtılması büyük önem taşıyordu. Bu yüzden şömineler duvara gömülü şekilde yapılmıştır.
Şöminelerin dolap şeklinde yapılmasının amacı; ahşap kısımların yangından korunmasını sağlamaktı. İlginç bir önlem, çünkü nihayetinde 1937’deki büyük yangın, bu ahşap ağırlıklı bölümleri tamamen yok etmiştir.
Öğrenci-Keşiş Odaları:
Balkonların hemen bitişiğindedir. Avlunun ilerisinde dar bir koridor var. Bu koridor, kayalığın önündeki ensiz bir çıkıntı üzerinde uzanıyor. Burada, doğrudan yamaca yaslanmış, gösterişli bir bina durur. Bu binada keşişler barınıyordu. Sümela manastırının uzaktan görünüşünde bu kısım, daima ön plana çıkıyor. Dağın kayalıklarında, uzaklardan beyaz bir leke gibi görünüyor.
Bu kışla biçimli yapıda, 3 esas kat ve ayrıca altta birkaç sıra mahzen vardır. Üstte de, bir çekme kat var. Saçak dibinde sıralanan kemerli galeriler, heybetli bir görünüm ortaya çıkarıyor. Ancak günümüzde sadece dört duvardan ibarettir.
Çünkü çatısı, iç bölgeleri ve ahşap katları yok olmuştur. Burada dışarıda bir çıkıntı yapan ortadaki kuleden aşağıya bakarsanız, bu binanın yapıldığı yerin baş döndürücü yüksekliğini çok iyi hissedebilirsiniz.
Manastırda toplam 72 oda bulunduğu söyleniyor.
Kaya yüzeyinin yapısına göre bu kısım, balkonlardan yaklaşık 2 metre geri çekilerek inşa edilmiştir.
Manastırın kalabalık olduğu dönemlerde, öğrenciler ve rahiplerin bu alanı ortak kullandığı düşünülür.
Duvarlarda oda numaraları ve üst kata çıkan merdiven kalıntıları hala görülebilir.
AVLUNUN SOL TARAFI:
Solda, manastırın esasını oluşturan ve kiliseye dönüştürülen mağaranın önünde, çeşitli manastır binaları var.
Bu, kompleksin en önemli ve en eski bölümüdür.

MAĞARA TAPINAK-KAYA KİLİSE-ANA ŞAPEL:
Kaya kilisesi, manastırın kurulduğu doğal mağaranın içine oyularak yapılmıştır. Avluya doğru çıkıntı yapan bir şapele bitişik bu kilisenin, gerek iç duvarları ve gerekse avludan görülen dış duvarları tamamen fresko resimlerle kaplıdır.
Mağaranın diğer tüm bölümleri (keşiş hücreleri, kütüphane, misafirhane) bu kutsal mağaranın etrafına sonradan eklenmiştir.
Zemin, duvarlar ve tavan yer yer düzensiz, kayanın doğal formunu taşır.
Mağaranın ağzı, dıştan taş duvarlarla kapatılmış ve üzerine kemerli pencereler ile bir dış cephe eklenmiştir. Bu dış cephe de tamamen freskolarla kaplıdır.
Efsaneye göre, Meryem Ana ikonasının (Panagia Sumela) bulunduğu söylenen nokta, kilisenin en kutsal köşesini oluşturur ve manastırın kuruluş efsanesinin merkezindedir. Evet, mağaranın içindeki bir kovuk ta duruyordu.
İkonanın bugünkü yeri:
1931 yılında Türkiye-Yunanistan arasındaki görüşmelerle Panagia Soumela İkonası ve diğer kutsal eşyalar, Atina’daki Benaki Müzesine taşınmıştır.
Ardından Yunan hükümeti, Vermion dağında yeni bir manastır inşa ettirip adını yine Sümela Manastırı koymuş ve ikonayı buraya yerleştirmiştir. Bu yeni manastır bugün Kastoria/Vermion (Neo Sumela) bölgesinde, Selanik yakınlarında bulunuyor.
Bugün Sümela Manastırında ikonanın bir replikası sergileniyor.
Freskolar:
Kaya kilisenin iç ve dış duvarlarını kaplar.
Freskolar, ıslak sıva üzerine doğal pigmentlerle yapılan geleneksel Bizans fresko tekniğiyle üretilmiştir. Kırmızı, lacivert ve altın yaldız gibi renkler öne çıkar.
Farklı dönemlere ait 13-18 arası, katmanlar halinde yapılmıştır.
Konular: İncil sahneleri, Hz İsa nın yaşamı, Meryem Ana, azizlerin hayatları, Cennet ve Cehennem tasvirleri, Adem ile Havva nın cennetten kovuluşu gibi sahneler işlenmiştir.
Yıllar içinde hem doğa koşulları hem de vandalizm (isim kazımalar, çizikler gibi) nedeniyle zarar görmüşlerdir. Restorasyon çalışmalarıyla bir kısmı korunmaya çalışılmıştır.
Dış cephedeki freskolar özellikle hava koşullarından daha çok etkilenmiş durumdadır.
Asıl kilisenin apsis kısmında, güney duvarında, yukarıda “Meryem’in doğuşu ve mabede sunuluşu, tebliğ, İsa’nın doğuşu ve mabede sunuluşu ve hayatı, altta İncil’den resimler görülür. Güney kapısında, Meryem’in ölümü ve havarilerin resimleri vardır.

Şapeller:
Avlunun çevresinde, birçok küçük şapel görülür. Bu küçük şapellerden bir tanesinde 14 ve 15 yüzyıllara ait olduğu tahmin edilen resimler bulunmuştur.
İç avlunun kenarında, 18 yüzyıldan kalma bir kilise var. Kilisenin doğu cephesindeki giriş yolu, manastırın çan kulesi ile desteklenmiştir. Bu kilise, kutsal mağaranın iç satıhlarının düzeltilmesi ve ağzının düz bir duvarla kapatılması sonucu elde edilmiştir. Bu duvara bitişik, bir çıkıntı yapan küçük bir şapel var. Burada iç ve dış satıhlar, üst üste fresko resimlerle süslenmiştir.
Ama bu resimlere dikkat ederseniz, birkaç tabaka halindedir. Bazı yerlerde, üç tabaka görmek mümkündür. En alttaki tabaka renkleri ve kalitesi bakımından, üstteki tabakalardan çok farklı ve daha mükemmeldir. Her tabakada değişik konular işlenmiştir.
Kilisenin kapısında “1741 Haldiye’li (Kuzey Gümüşhane) Misobu (Papazbaşı) emriyle tayin ettirilmiştir’ yazılıdır.

Türk etkileri
Evet, avlunun çevresindeki binalarda gezerken, yer yer Türk sanatının etkilerini görebilirsiniz. Nitekim: odalarda dolaplar, hücreler ve ocaklar, bu küçük mekanlara, bir Türk etkileri havasını yansıtıyor.
Fakat: en dikkat çekici nokta, bazı duvarlarda, koyu kırmızı boya ile yapılmış duvar süslemeleridir ki bunlar 18’nci yüzyıl Türk binalarındaki tuğla derz süslemelerinin boya ile yapılmış taklitleridir.
Sümela manastırından çalınan objeler ve bulundukları yerler
Manastırın kütüphanesinde: evvelce kataloğu yapılan ve çoğunluğu 17-18′ nci yüzyıllara ait çeşitli el yazmalarından 66 tanesi, Ankara Müzesinde, içinde minyatürler olan ve Bizans eseri 1000 tanesi İstanbul’da Ayasofya Müzesindedir.
Ayrıca 150 kadar da taş baskı kitap vardır. Kilise hazinesindeki değerli eşyadan, Trabzon Prensi III. Manuel’in hediye ettiği gümüş salip (stavrotek) ile el yazması bir eser ve çok sayıda belge, Atina’da Bizans Eserleri Müzesine, manastıra ait “Güllü Meryem” olarak adlandırılan ikona, İrlanda da Dublin de National Gallery’ye kaçırılmıştır.
Sultan Selim’in hediye ettiği gümüş şamdanlar, 1877 yılında çalınmıştır. Manastıra ait başka bir Meryem İkonası da, Amerika-Oxford’da bir özel koleksiyondadır. Buradan çıkartılmış, üzerinde “Hıristiyan Üçlemesi” tasvir edilmiş, gümüş madalyon ile 1438 tarihli işlemeli, gümüş bir örtü de (epitaphios) Atina-Benaki Müzesindedir.

































































