Trabzon Sümela Manastırı

2017.07.18-1.Sümela manastırı.1a
Trabzon Sümela Manastırı
2017.07.18-1.Sümela manastırı.1b
Trabzon Sümela Manastırı
2017.07.18-1.Sümela manastırı.2a
Trabzon Sümela Manastırı

 

Trabzon Sümela Manastırı: Burası: Rum manastır ve kilise kompleksidir.

Trabzon ve çevresinde, sayıları hayli çok olan eski manastırların en ünlüsüdür.

“Türkiye’yi yurt dışında tanıtan on turistik fotoğraf seçin” deseler, onlardan biri mutlaka Sümela Manastırı olur.

Evet, bu yazı, bu tarih hazinesini size en iyi anlatacak ve Sümela Manastırı’ndaki gezinize en iyi şekilde yardımcı olacaktır.

Maçka deresinin hemen kıyısındaki bu küçük ve yeşillik alanda: 1-2 kafe, hediyelik eşya satıcıları ve mısır satıcıları bulunuyor ve hatta bu satıcıların, manastırın restorasyonunda çalışan geçici işçiler olduğu söyleniyor.

Yani: aşağıdaki satırları okuyun, Sümela manastırını tanıyın ve eğer uzaktan da olsa fotoğrafını çekmek isterseniz, tepenin yamacına kadar yolculuk yapabilirsiniz.

Yazıyı okuyun ki, bu manastırın nasıl ilginç bir geçmişi olduğunu bilin, çünkü ülkemiz toprakları içindeki bu manastırın tarihi değerini bilmek gerekir.

Trabzon Sümela Manastırı

ULAŞIM

Uçakla ya da ülkemizin her yerinden otobüsle, Trabzon’a ulaştıktan sonra, manastıra varmak zor sayılmaz.

Bir alternatif: bir araç kiralayarak Trabzon’dan 30 km. civarında uzaklığı bulunan Maçka’ya ve oradan da, 20 dakikada manastıra ulaşmak mümkündür.

Fakat ulaşımın en kolay yolu şöyle: her gün sabah saat: 10.00’da başlayıp, her saat başı: Sümela’ya çalışan 21 tane araç var. Bunlar: Trabzon içinden kalkıyorlar.  

Manastıra gitmek isteyenler için en uygun yol bu, bu minibüsler nerede mi? Trabzon şehir içinde sorduğunuzda, herkes bunların yerini sizlere gösterecektir. (Bu araçların son durumunu ve ücreti bilmiyorum, çünkü manastır bölgesine tur otobüsü ile gittim.)

Milli park içinde bulunan tesislerde konaklamak mümkündür. Burada, hemen manastır çıkış yolunun başında bungalov tarzı evler bulunuyor. Ayrıca, Maçka içinde, 5 yıldızlı bir de otel var. Maçka’ya yarım saat uzaklıktaki Zigana Dinlenme Tesislerinde konaklamak, gezinize bir başka boyut katabilir.

Trabzon Sümela Manastırı

İsmi

Manastırın ismi birçok kaynakta “Meryem Ana Manastırı” olarak geçmektedir. Sümela ismi sonradan verilmiştir. Bu ismin kelime anlamı: “Mela” siyah ya da kara demektir.

Kurulduğu dağın ismi “Karadağ” dır. “Stau” orada anlamındadır. “Saumelas” Karadağda, Karadağ’ın göbeğinde anlamına gelmektedir. Altındere Vadisini çevreleyen yüksek dağlar, özellikle sabah ve akşam saatlerinde gölgede kalıp koyu siyah bir görünüme bürünürler. 

Hatta “Panagia Sümela” veya “Theotokoz Sümela” denir. Karadenizli Rumlar: Mela dağındaki mucizevi Panagia ikonundan bir şey diledikleri zaman “Stou Mela” derlermiş. Saumelas kelimesinden “melas” ın “s” si düşer, “sau” sü olar ve “Sümela” kelimesi ortaya çıkar.

Kelimenin Türkçe anlamı “siyahtaki” demektir. Manastıra “Karadağ’ın yani Mela dağının bakiresi” de denilmektedir.

Trabzon Sümela Manastırı

Sümela manastırının bulunduğu yer

Trabzon ili, Maçka ilçesi, Altındere köyü sınırları içindeki, Panagia (Meryemana) deresinin, batı yamacında, Mela (Yunanca: siyah) Tepesi üzerindedir.

Manastır denizden 1200 metre yüksekliktedir. Vadinin dibinden akan suyun ise 300 metre yükseğindedir.

Dimdik denilebilecek kadar sarp bir yamacın ortalarında, oldukça geniş ve yüksek bir mağara, daha doğrusu bir kovuk, manastır tesisinin çekirdeğini oluşturur.

Bu erişilmesi zor ve yorucu kovuk önündeki dar çıkıntı, zamanla burada büyüyen, genişleyen ve zenginleşen manastıra zemin oluşturmuştur.

Trabzon Sümela Manastırı

Manastırın içindeki mağara kilisenin yapılış öyküsü

Hz İsa’nın 12 tane havarisi vardır. Bunlardan bir tanesi “Luka” dır. Luka: İncil yazarlarından biridir. Luka: İsa çarmıha gerildikten ve Meryem, Kudüs şehrini terk ettikten sonra, Roma’ya doğru yola çıkar.

Çünkü onlara verilen göre, İsa’nın öğretilerini dünyaya yaymaktır. Bu yolculukları sırasında Yunanlı bir öğrencisi olur. Luka: ahşap bir tahta parçası üzerine Meryem ve çocuk İsa figürü yani ikonası çizer ve yanından hiç ayırmaz.

Ancak öldükten sonra, o tahta parçası Yunanlı öğrencisine miras kalır. Yunanlı öğrenci, bu tahta parçasını Yunanistan’a götürür, Atina şehrinde kurduğu manastır ve kilisede muhafaza etmeye başlar.

Eskiliğine ve hastalıkları iyileştirme, bolluk ve bereket getirme gibi mucizelerine inanılan bu ikona Lukas takipçileri tarafından, kuşaktan kuşağa aktarılır.

Çünkü: hastalıkları iyileştirmesi ve bereket getirmesi için kutsal kabul edilen her şey ikona olarak kutsal kabul edilmeye başlanır. Luka’nın tahta parçası, yani ikona, bunu duyan herkes tarafından ziyaret edilmeye başlanır.

Ancak  rivayetlere göre, 370’li yıllara doğru, bu tahta parçası, bulunduğu manastırdan birden kaybolur. Rivayete göre: melekler tarafından gökyüzünde uçurularak, Trabzon yöresindeki dağlarda, bu mağaranın kovuğuna getirilir ve bir taşın üzerine konur.

Uzunca bir süre sonra: Atinalı Barnabas ve Sophromios isimli iki keşiş: birbirlerinden habersiz aynı rüyayı görürler ve yine aynı tarihte Trabzon şehrine gelirler. Burada karşılaştıklarında, gördükleri rüyayı birbirlerine anlatırlar.

Bu rüyada: “Kara bir dağın üzerinde bulunan Meryem ana, kendilerine bana gel” demektedir. Bunun üzerine, her iki keşiş rüyalarındaki detayları düşünürler ve ikonu aramaya başlarlar.

Bir gün, Maçka deresinin kenarında uyandıklarında, karşı dağda, kayaların ortasında bir ışık onlara doğru parlamaktadır. Işığı takip ederler ve küçük bir mağara bulurlar ve kayıp ikon o mağaranın içindedir. 

Karadağ’ın 300 metre yükseklikteki sarp yamacında, ikonu buldukları mağarada ise, 4-5 yıllık çalışmanın ardından ilk kiliseyi yaparlar. (tahmini zaman 375-395 yılları arasıdır)

İkon hakkında bilgi

İkon: uzun yıllar boyunca mucizeler yaratan bir obje olarak muhafaza edilmiştir. Ancak, ikonun hangi dönemde ve kimler tarafından yapıldığı net değildir.

Sadece, ikonun eskiden çekilmiş ve oldukça iyi bir fotoğrafından anlaşıldığına göre: üzerinde herhangi bir çizgi, boya veya daha doğrusu  resme benzeyen unsur bulunmadığı, simsiyah, çatlak ve ayrıca da ortadan ikiye ayrılmış bir tahtadan ibaret olduğu anlaşılmaktadır.

İkonun çevresini belirten gümüş çerçeve ise, motiflerden ve yazılardan anlaşıldığına göre: 1700’lü yıllara aittir ve alelade bir işçilik ürünüdür.

Evet, ikon hakkındaki bu kısa bilginin ardından, yine bulunduğu mağaranın kilise yapılmasından söz edelim.

Takip eden süreçte: Mela dağının sarp kayalığında bulunan bu küçük mağara: zamanla, yüzyıllar boyunca oyularak büyütülmüş ve diğer eklentileriyle birlikte, günümüzde görülen, kartal yuvasına benzeyen manastır ortaya çıkmıştır.

Bu yapım çalışmalarında 100 kişinin çalıştığı söylenir. Zamanla mağarayı daha doğrusu ikonu bulan iki keşiş ölür.

Maçka’daki rahipler buraya gelirler ve burada, manastır hayatı başlar. Kutsal ikonun burada bulunduğunu duyan ve medet umanlar, hastalıklarından kurtulmak isteyenler, buraya gelmeye başlarlar. Cennette kendilerine yer arayanlar, buraya bağışta bulunurlar ve burası zenginleşmeye başlar.

Ayrıca: Roma teşvikleri vardır. Roma’nın Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmesinin ardından: manastırlara teşvikler verilir, manastırlarda yaşayanlar askere gitmezler, vergi vermezler, hapse girmezler ve böyle olunca, özellikle zenginler ve çocukları, eğitim almak için manastıra gelirler.

600’lü yıllara gelindiğinde: Sümela manastırı iyice zenginleşir ve 640 yılında yağmalanır, yakılır, yıkılır. Manastırda bulunan rahipler ve öğrenciler, buradan ayrılarak yakınlardaki Vazelon manastırına kaçarlar.

642 yılında: Christopher isimli bir çiftçi: rüyasında Meryem Ana’yı görür ve bunun üzerine manastırı ziyaret etmeye gittiğinde, manastırın bulunduğu yerde bir harabe görür, ardından Vazelon manastırına gider ve rahiplerle görüşerek, onları Sümela manastırının tekrar ayağa kaldırılması için ikna eder.

Bu arada: manastırdaki ikonanın kopyalarını yapar, bu kopyalar Rusya’dan Kudüs şehrine kadar her yerde satılmaya başlar ve çevreden gelen yoğun bağışlarla birlikte 644 yılında, Sümela manastırı yeniden ayağa kaldırılır ve manastırın 2’nci kurucusu olarak çiftçi Christopher anılır.

Evet: yukarıda anlattığım öykü, hayli egzotiktir. Yani tamamen söylentilere dayalı, gerçekle pek alakası olmayan bir öyküdür. Mağaranın bulunduğu yerin bir manastır kompleksine dönüşmesi hakkındaki varsayım ise şöyledir.

Bölgede: 1100’lü yıllarda, pek etkili olmayan Türk akınları söz konusu olur. 1200’lerde Moğollar buraya saldırır, hatta ikonayı parçalayıp dereye attıklarından söz edilir.

Ancak 1204 yılında İstanbul’u işgal eden Latin-Haçlılardan kaçan Kommenoslar sülalesi: Trabzon’a yerleşir ve Pontus Rum Prensliğini kurarlar ve Trabzon ve çevresinde hakim duruma geçerler.

Trabzon prensleri, kendilerini, Bizans imparatorluğunun gerçek varisi olarak görürler ve kendilerini imparator olarak tanıtırlar. Yeniden İstanbul’a sahip olarak, eski Bizans devletini ihya edeceklerine inanırlar.

Trabzon Kommenoslarından Prens III. Alexios (1349-1390): bu manastırın esas kurucusu olarak kabul edilmektedir. 2 kız kardeşi çevredeki Türk beyleriyle evli olan ve kendi 4 kızını da yine komşu Türk beylerine veren III. Alexios’un Sümela’ya özel bir ilgi gösterdiği: kaynak, belgeler ve manastırda bulunan fresko resimlerden anlaşılmaktadır.

Buradaki keşiş hücrelerine: onun büyük dedesi, dede ve babasının; bazı bağışlarda bulunduğu bilinmektedir. Alexios’un büyük dedesi II. Loannes (1280-1285) zamanında, burada bir dini merkez vardır. Kommenoslar, ellerindeki en kutsal ve değerli yer olan bu manastıra sahip çıkarlar.

Büyük bir kasırga sırasında, Meryem tarafından, Prensin canı kurtarılmıştır. Bunun üzerine, Prens; sadece mağara kilisenin bulunduğu burada yeni tesis yaptırmaya karar verir.

Bu imar çalışmalarında: burası 17 metre yükseklikte, 40 metre uzunlukta ve 14 metre genişlikte, 72 odalı bir manastır kompleksi haline getirilir. Bir Orta çağ şatosunu andıran yapının dış tarafında bir duvar bulunur.

Duvar, aşağı dereden çekilen taşların kırılmasıyla yapılmıştır. Burada: öğrenci ve misafir odaları, kütüphaneler bulunur. Aşağı tarafta ise, birçok pencere görülür. İç tarafta, kayaların içine oyulmuş kilisenin önünde avlu bulunur. Ayrıca, zengin vakıflar bağışlar ve bir ferman ile bu vakıfları sağlam esaslara bağlar.

1360 tarihli, 5 mısralık, manzum bir kitabede “III. Alexios, bu tesisin kurucusu (Ktetor), Doğu ve Batı’nın hakimi imparator” olarak gösterilmiştir. (Bu kitabe: 1650 yılına kadar manastırın dış kapısı üstünde bulunmuştur)

Prens III. Alexios: taç giyme törenini burada düzenleniş ve 1361 yılında, bir güneş tutulmasında, burada yani Sümela manastırında bulunmuştur. Hatta, Prens tarafından bastırılan sikkelerde görülen güneş resminin; bu olayla ilgili olduğu kabul edilmektedir.

Prens: 1365 yılındaki vakfiyesinde: manastırın bütün idari şartlarını, arazisini, gelirlerini düzene koyar. Ardından: Trabzon’a gelecek bir tehlikeyi yani Türk akınlarını önlemek üzere, buradaki keşişlerin daima uyanık olmalarını bildirir.

Prens öldükten sonra yerine geçen oğul III. Manuel (1390-1417): babası gibi dini tesislere bağlı bir kişidir. Tahta çıktığı yıl: saray hazinesinde bulunan değerli bir stavroteği (içinde İsa’nın çarmıhının bir parçası bulunduğu iddia edilen haç) Sümela manastırına hediye eder.

Trabzon ve çevresi, Türk idaresine geçtikten sonra, Osmanlı sultanları, Aynaroz’da, Sina ve daha birçok manastırda olduğu üzere, Sümela’da da eski hak ve hukuku korumuşlardır.

Hatta buraya çeşitli imtiyazlar vermişler ve bazı hediyeler yollamışlardır.

1460 yılında Trabzon şehrini ele geçiren Sultan II. Mehmet’e gelerek bağlılıklarını sunan papazlar, kendisinden bir ferman alırlar. Bu fermana göre “Ben tahtta oturduğum sürece, Osmanlı ayakta kaldığı sürece, burası eğitime devam edecek, kimse buraya dokunmayacak” yazar.

Ardından 9 Osmanlı sultanı (Sultan II. Beyazıt, I. Selim, II. Selim, III. Murat, İbrahim, IV. Mehmet, II. Süleyman, Mustafa ve III. Ahmet) tarafından verilmiş fermanlar da vardır.

Bu fermanlar manastır kütüphanesinde, uzun yıllar muhafaza edilmiştir. Yavuz Sultan Selim, şehzadelik döneminde Trabzon şehrinde valilik yapar.

Kendisi av meraklısıdır ve dağlara geyik avına çıkarak 15-20 gün boyunca arazide kalır.

Bir av sırasında, yağmur hiç durmaz, şehzade hastalanır ve en yakın yer olan Sümela manastırına getirilir, 3 gün boyunca burada tedavi görür ve kendine geldiğinde buradan çıkıp giderken, kendisini iyileştirenlere ” Ben ki tahta geçersem bunun karşılığını kat be kat ödeyeceğim” der.

Yavuz Sultan Selim, tahta geçtikten sonra, Şah İsmail’e karşı bir sefer söz konusudur. Buraya gelirler, Trabzon merkezde ordusunu toplar, Erzurum üzerinden aşağıya inecektir, rahipler onu ziyaret gelirler.

Sultan Selim, rahiplere durumu anlatır ve “Yarın gidiyorum” der, sefere çıkacaktır, buradaki rahiplerden bir tanesi der ki “Çok iyi etmişsiniz Sultanım, biz de bir söz vardır, bugünün işini yarına bırakma”.

Sultan Selim, bu seferden geri dönerken beraberinde ganimetler vardır. Bunlardan: 9 kollu, iki tane som altından yapılmış şamdanı Sümela manastırına hediye eder. (Bu şamdanlar günümüzde kayıptır, 1877 yılında çalınmıştır.)

Ayrıca “altın” da hediye edecektir, ancak manastırda bulunanlar altın kabul etmezler, bunun üzerine, imar yardımında bulunur, su yolunu onarttırır, ön tarafa muhafız odaları yaptırır.

1749 yılında, İgnatios isimli bir piskopos, duvarların bütün satıhlarını yeniden fresko resimleriyle süslemiştir.

Sümela’nın gezgin keşişleri, bütün Anadolu, Kafkasya, Balkanlar ve hatta Rusya’da dolaşarak: burada bulunan Meryem ikonasının kopyalarını satıyorlardı. Toplanan paralar ise, Sümela manastırına getiriliyordu.

Bir zaman, bu keşişlerden bir tanesi, üzerinde 40 bin kuruşluk servetle dolaşırken Kayseri’de öldürülür. Osmanlı yetkilileri katilleri yakalar ve idam ettirir, çalınan paralar da manastıra geri teslim edilir.

1916-1918 yılları arasında, Trabzon Ruslar tarafından işgal edilir. Bu işgal döneminde Sümela manastırı, Ruslar tarafından silah ve cephane deposu olarak kullanılır.

Ancak Ruslar buradan ayrılırken silah ve cephaneleri götürmezler ve burada yaşayan Rum toplumunda, Hıristiyan Pontus devletinin yeniden kurulması hayalleri canlanır.

Çevredeki manastırlarla beraber, Sümela manastırı da Rum milislerin karargahı olarak kullanılır, silahlı mücadeleye başlarlar. Bu mücadele, bölgedeki Türk milis güçleri tarafından bastırılır. 

Kurtuluş savaşı sonrasında, 1924 yılında, bölgede yaşayan Rumlar: Anadolu’da birçok yerde yaşayan ve birlikte yaşadıkları halka ihanet eden Rumlar gibi: karşılıklı mübadeleye tabi tutulurlar ve buradan ayrılarak Yunanistan’a gönderilirler.

Ancak, manastırda görevli papazlar: gitmeden önce, Kutsal Meryem ikonu ve bazı kıymetli eşyaları, manastırın 400 metre uzağındaki “Agia Barbara” isimli küçük bir şapele saklarlar.

15 Ağustos 1931 tarihinde, Yunanistan-Kalatvryta’da bulunan Megalo Spileoda Panagia kilisesinde: katılanların çoğunun Pontuslu Rum olduğu bir dini kutlama yapılır.

Tören bittikten sonra: Anadolu’da iken, ordu piskoposu olan, o tarihte ise Gümülcine Piskoposu olan Folycarpos Psomiades: Yunan Başbakanı Venizelos’a: kutsal ikonu, Karadeniz’de nasıl ve nerede gömdüklerinin hikayesini anlatır.

Bir süre sonra, Türkiye Başbakanı İsmet İnönü, Eylül 1931 tarihinde, Balkan Oyunlarını izlemek için, Atina şehrine gelir.

Yunan Başbakanı Venizelos, ondan “Bir Rum papazı, Karadeniz’e gönderip, gömülü ikonu çıkarmaları için izin” ister. Bu durum uygun görülür ve Venizelos ve Piskopos Chrysantos: Sümela manastırına gitmek üzere Ambrosios isimli bir papazı görevlendirir.

Ambrosios, Makedonya’ya gider ve ikonu gömen papaz İremias’ı bulur ve konuşur. Daha sonra: 1921 yılında, resmi görevle yola çıkarak, Trabzon’a ulaşır.

Trabzon’da polis ve asker eşliğinde, Agia Barbara Şapeline gidilir, gömülü ikon ve diğer eşyalar bulunur ve alınarak, Atina’daki Bizans Müzesine götürülür, teslim edilir.

Mübadele sonucu Yunanistan’a gönderilen Rumlar, eski hatıralarına bağlılıklarının bir belirtisi olarak, Ağustos 1951 tarihinde, Makedonya’da Verria yakınlarında Kastania’da; aynı isimle (Sümela manastırı) yeni bir manastır kurarlar ve buraya modern bir Meryem Ana resmi yani ikonu yerleştirerek, eski geleneği yaşatmayı sürdürürler.

Kutsal ikon ise, 1952 yılında Bizans Müzesinden alınarak, Manastıra getirilir. Bunun dışında: Trabzon Prensi Emmanuel Kommenos’un kutsal haçı ve Oisios Christoforos’un el yazmaları da (644 yılına tarihlenir) bu manastıra getirilir.

Her yıl “Ağustos” ayında, tıpkı geçmişte, Trabzon Sümela Manastırında yaptıkları gibi, yeni manastır çevresinde, geniş katılımlı şenlikler düzenlerler.

Bu arada: Trabzon’da bulunan gerçek Sümela manastırı, sahipsiz ve kontrolsüz kalır. Tesis hızla harap olmaya başlar. 1930 yılında bir yangın, ahşap kısımların tamamen yanıp yok olmasını sağlar.

Bu arada: gizli define avcıları, define aramak bahanesiyle, burada büyük tahripler yaparlar ve yangında yok olmayan kagir kısımlar yakılır.

Burada, ilk bakışta dikkati çeken husus, darmadağın bir harabe görünüşü ve duvarlardaki freskoların, ustalıklı bir şekilde, muntazam kareler halinde kesilerek yerlerinden sökülüp götürülmüş, çalınmış olmasıdır.

Son derece zor olan bu işin, başarılı bir şekilde yapılması, bunu yöre insanının değil, bu çeşit hatıralara meraklı ve gerekli bilgiye sahip, bilgili yabancı ziyaretçiler tarafından yapıldığı ifade etmektedir.

Alman tarihçi ve gezgin Jacop Philipp Fallmerayer’in (1790-1861) Trabzon izlenimleri

Bu izlenimler, Sümela manastırı hakkında, karanlık bir dönemin aydınlatılmasına yardımcı olmuştur.

Yazarın 1840 yılında yaptığı Sümela manastırı gezisi sonrasında yazdığı “Tüm dünyada, Kolhis’in Mela Dağındaki bu manastır kadar güzel dini yapı yoktur” yorumu, manastırdan ne kadar etkilendiğini göstermektedir.

Fallmerayer’in anılarında: Havari Lukas’a ait olduğu öne sürülen ikona ve Kommenosların fermanının hikayelerine ait ilginç detaylarda yazılıdır.

” …………………. başrahip bizi sıcak karşıladı. Bize, yol gösterici olarak davrandı ve manastırın kutsiyetini anlattı. Bu mukaddes despotların ikametgahları, sade ve huzurluydu. Binanın yüksek katları, onlara ait olup, hizmetçilerin odaları, odunluk misali küçük hücrelerdi.

Binanın yapımı, hiç de düzenli olmayıp, birbirinden alçak, gelişigüzel bir biçimde yapılmıştı. Su ihtiyacı, tavandan bir kuyuya damlayan bir gözden sağlanıyordu. Sonraları, Trabzonlu bir zengin tarafından yaptırılan su yolu yardımıyla, manastır gümüş gibi temiz bir suya kavuştu.

Mabedin yabani ve tuzlu duvarları, 1360’lı yıllarda, güzel freskolarla süslenmişti. Papaz; Meryem Ana ikonasının getirilmesini söyledi. Harikalar yaratan ikonayı getirdiler. Bir tahta parçası üzerine, Grek zevkine göre bir Bizanslı tarafından yapılan bu resim, Lukas’ın sanat yeteneğinden şüphe etmeye yeterliydi. Papazların düşüncesine göre, bu ikona Lukas’ın elinden çıkma bir ikonaydı.

Gümüş bir çevre ile çevrilmiş ikona Sümela’nın hazinesi olarak kabul edilirdi. Bunun kredisiyle, papazlar geçinir ve manastırın çevresinde de kutsal koruyucu olarak algılanırdı.

Bu ikonanın kutsallığı, Anadolu’nun içlerine kadar yaygın olup, fakirliği, ihtiyarlığı bir yana iterek, Müslüman ve Hıristiyanlar birlikte, bütün Kolkid çevresinde olduğu gibi, Kapadokya, Paflagonya ve Ermenistan’dan hacılar, akın akın buraya gelir, hediyeler ve kurbanlar sunarlardı.

Sabahın erken saatlerinde, akrabalarıyla birlikte Bayburt gibi uzak bir yerden gelen Müslüman kadınlar da gördüm.

Dünyanın hiçbir yerinde eşine rastlanmayan manastırın doğal güzelliği yanında efsanevi kuruluş ve eski kaderi hakkında inanılmaz masallar üretilmişti.

Manastırdaki Meryem Ana ikonasının kutsiyeti, papazların beslenmeleri için bir gelir kaynağı halini almıştır. Bununla yetinmeyen papazlar, edindikleri bu dilencilik mesleğini: Rusya, Tuna boyları ve Anadolu’nun içlerine kadar genişlettiler.

Ellerine aldıkları, sahte ikonalarla, akçeler elde ettiler. Trabzon’da bulunduğum sırada, böylesi bir dilenci papazı Kayseri’de öldürüp 40 bin kuruşunu almışlar, yapılan araştırmalar sonucunda paranın bir kısmı geri alınabilmiştir.

Bu ikonadan biraz farklı olarak, İsa’nın çarmıha gerildiği odunun bir parçası olarak kabul edilen ve III. Manuel tarafından Trabzon hazinesinden Sümela manastırına hediye edilen gümüş kaplamalı bir haç da vardı. Her ayın ilk Pazartesi günü bu haç ile takdis edilen su, uygun bir fiyatla inançlılara dağıtılıyordu.

Manastırın genel durumunu gözden geçirdikten sonra, baş keşiş ile birlikte, onun dairesine çıktık. Biraz sonra, oraya manastırın idarecilerinden 2 kişi, ellerinde, Alexios’un fermanıyla birlikte geldiler. İşte, uğruna bunca masraf ettiğim ve çok uzaklardan geldiğim, siyah-kırmızı ve mavi yazılar ile doldurulmuş paçavra.

Bu cinsten gördüğüm ilk vesika idi. Ve keşişler, bu tomarı açtığında imparator ve karısı Theodora’nın harika, göz kamaştırıcı renklerdeki taçlı ve kırmızı elbiseli portrelerini gördüğüm, tezniyat içine girift biçimde yazılmış metni okumaya çalıştığım zaman, gösterdiğim aceleciliği anlayamadılar. “

Evet Fallmerayer’in anıları bunlardan ibarettir. Manastırda, o dönemdeki yaşam biçimini yansıtması açısından önemlidir.

Trabzon Sümela Manastırı

GEZİ ROTASI

Sümela manastırının bulunduğu ve araçların park edildiği yerde 2 yol bulunmaktadır.

Bunlardan bir tanesi manastıra çıkmak için kullanılan dolmuşların yolu ve diğeri ise patika yürüyüş yoludur.  

Manastıra yürüyerek çıkmak isterseniz, bu patika yürüyüş yolunu kullanabilirsiniz. Patika yol: ziyaretçilerin daha rahat ve güvenli olarak manastıra ulaşabilmeleri için yakın zaman önce doğal yapı bozulmadan genişletilmiştir. Bu patika yol, normal bir yürüyüşle, yarım saat sürer.

Sık ağaçların arasından, tepeye tırmanılıyor. Tırmandıkça, yamaçlardan inip vadideki nehre karışan çağlayanların seslerini daha az duyar hale geleceksiniz. Bacaklarınızın yorulmaya başladığını hissettiğiniz anda, yeşil yaprakların arasından manastırı göreceksiniz.

88 basamaklı, çok sıkı emniyete alınmış, dar ve uzun bir merdivenle manastırın girişine ulaşılıyor.  

Evet 88 basamaklı, çok sıkı emniyete alınmış, dar ve uzun bir merdiven manastırın girişine ulaşır. Merdivenin yanında yamaca yaslanmış ve buraya su getiren büyük su kemeri var. Kemerin büyük bölümü günümüzde yıkıktır. 

Manastıra ulaştınız. İşte restorasyon sonucunda bu 5 durak, şu an manastırda gezilebilecek kısımları kapsıyor. 

1-Giriş: Uzun merdiven, muhafız odalarından içeri girin.

2-Avlu: Su kemerleri, dış cepheye bakın.

3-Ana Kaya Kilisesi (Mağara Tapınak): En eski freskler burada, iyice inceleyin.

4-Şapeller: Kutsal Haç Şapeli, cennet-cehennem sahnelerini görün.

5-Üst katlar ve manzara terası: Keşiş hücreleri, kütüphane, çıkışta manzarayı görün.

 

Trabzon Sümela Manastırı


Evet ilk durak: kapıcı hücreleri (muhafız odaları) geçiliyor.  

Trabzon Sümela Manastırı

MUHAFIZ ODALARI-KAPICI HÜCRELERİ:

Bu bölümde, manastıra gelen misafirleri karşılamakla görevli baş rahip veya manastır yöneticisi ile muhafızların odaları var.

Yani, burası sadece bir bekçi kulübesi değil, aynı zamanda manastıra gelen ziyaretçilerin ilk karşılandığı, güvenlik kontrolünün yapıldığı resmi bir giriş-karşılama noktasıdır.

Buranın yapımı da ilginç: manastıra yardımda bulunmak isteyen bir hayırsever, altın bağışını manastır sakinleri kabul etmezler. Bunun üzerine su yolunu onarttırır ve giriş cephesine muhafız odaları yaptırır.

Odaların içinde şömineler duvara gömülü şekilde inşa edilmiştir.

Buradan bir merdivenle küçük iç avluya inilir. 

 

KÜÇÜK İÇ AVLU:

Burası kompleksin kalbini oluşturur ve çevresi farklı işlevlere sahip yapılarla çevrilidir. 

Giriş kapısından sonra, yaklaşık 3 metrelik dar bir tünelden geçilir. Bu tünelin sol tarafındaki küçük boşluk, manastır bekçilerinin, vadiyi gözetlemek için üst kısımdaki noktalara çıkmalarını sağlıyordu. 

Tünelden sonra, dik merdivenlerden avluya inilir. 

 

Mutfak ve Yaşam Alanları:

Avluya girdiğinizde, mağara tapınaktan önce, mutfak bölümü bulunur. Avlunun sol tarafındadır. 2 katlı bir yapıdır. İçinde yaklaşık 1.5 metre derinliğinde, 2 metre genişliğinde bir ekmek fırını var. Fırının yanında yemek pişirmek için kullanılan bir ocak var. 

Mutfağın kapısı oldukça alçaktır. İçeri girerken başınızı eğmeniz gerekir. Bu durum tesadüfi değildir. Manastır yaşamında nimete/rızka saygı gösterilmesi büyük önem taşıdığından, kapı bilinçli olarak bu şekilde tasarlanmış olmalıdır. 

Mutfağın ocak duvarlarına yapışmış, katranımsı renkte, kasvetli görünümlü duman lekeleri vardır. Bu izler, yüzyıllar boyunca burada sürdürülen günlük yaşamın (yemek pişirme, ısınma) somut bir tanığı niteliğindedir. 

Sadece mimari değil, aynı zamanda o dönemin gündelik hayatına dair duygusal bir iz de taşır. 

Son bir not: ziyaretçilerin ve hacıların keşişlerle birlikte yemek yemesine izin verilmez, yabancılar ayrı bir yerde yemek yerdi. 

 

Fırın:

Fırının inşasında kullanılan tuğlalar, 2 farklı türdendir. Bir kısmı delikli, bir kısmı deliksizdir. Bu ayrın önemli bir ipucu veriyor. Delikli tuğla nispeten yakın çağın bir buluşu olduğundan, fırının yakın dönemde bir tamirat/onarım geçirdiği anlaşılıyor. Yani gördüğümüz fırın, özgün fırının üzerine zaman içinde yapılan müdahalelerle bugüne ulaşmıştır.

 

Kiler:

Mutfağın hemen yanındadır. Erzak ve malzemeler burada saklanırdı.

 

Müştemilat Binaları:

Mutfağın hemen yanındadır. Mutfağa bağlı diğer yardımcı yapılardır. 

 

Su kuyusu-Ayazma:

Mutfağın önündedir.

Hz Meryem’e ithaf edilmiş manastırın ortak bir özelliği olarak, Sümela da da kutsal bir su kaynağının bulunması, bir gelenek gereğidir.  Bu sadece bir su ihtiyacı için değil, aynı zamanda dini-sembolik bir anlam da taşır.

Kil borularla manastıra taşınan su, ayazmada toplanıyordu. Aynı zamanda üzerindeki 100 metre yükseklikteki kaya bloğundan yaz kış üçer-dörder damla halinde su damlacıkları düşerdi. Bu, manastırın su ihtiyacının iki kaynaktan karşılandığını gösterir.

Ayazmanın penceresi:

Ayazmanın penceresinin denizcilik taşında, ilginç bir detay var.

İçeriden su çekilirken, kovaların bağlı olduğu iplerin bıraktığı izler hala görülebilir. Bu ip izleri, ayazmanın ne kadar uzun süre kullanıldığına dair somut bir fikir verir. Yüzyıllar boyunca aynı noktadan tekrar tekrar geçen iplerin taşta bıraktığı bu aşınma, görülmeye değerdir.

Gelelim günümüze: dilek tutmak isteyen ziyaretçiler, kadim bir alışkanlığı devam ettirerek, ayazmaya madeni para atmaya devam etmektedir.

 

Şadırvan:

Kutsal suyun toplandığı şadırvan, sivri kemerleriyle Türk mimarisinin karakterini taşır. Bu, manastırın Osmanlı döneminde gördüğü onarım ve eklemelerin bir izidir. Yani ayazmanın bugünkü hali, Bizans temelli bir yapının üzerine Osmanlı dönemi zanaatkarlarının kattığı bir unsuru yansıtıyor.

 

Başrahibin Odası:

Ayazmanın hemen bitişiğindedir.

Bu yakın konumlandırma tesadüf değildir. Su kaynağının, manastırın en yüksek dini otoritesinin yaşam alanına bu kadar yakın olması, ayazmanın manastır hiyerarşisi içindeki önemine işaret eder.

Büyük kısmı kayaya oyulmuş, oldukça küçük (3 kişinin zor sığabileceği) bir oda var. Bu manastırı yöneten başrahibin (hegumenos) yaşam alanıdır.

Batı yönünde: taşa oyulmuş bir seki/sedir yani oturma-uzanma yeri var.

Kuzey, mağara tapınak yönünde: küçük bir şömine var. Kitap ve mum konması için oyulmuş raflar var. Bu hücremsi yaşam alanı, aslında 2 kattan oluşur.

Üst kata çıkış için günümüzde bir merdivene ihtiyaç duyulması, eskiden buraya portatif yani taşınabilen bir merdivenle çıkıldığını gösterir. Yani sabit bir merdiven yerine ihtiyaç halinde yerleştirilip kaldırılabilen bir sistem kurulmuş olmalıdır. Bu hem güvenlik hem de mahremiyet açısından anlamlıdır.

Odadan çıktıktan hemen sonra, güney kapısının üzerinde “Meryem in ölümü” sahnesinin bulunduğu bir geçitten geçilerek, doğrudan “Anakaya Kilisesine” (Mağara Tapınağa) girilir.

Yani Başrahibin odası, günlük yaşam alanları ile en kutsal mekan arasında bir tür ara geçiş noktası konumundadır.

 

Yemekhane:

Şapellerin arkasında, restore edilmiş, toplu yemek alanı var.

Bu manastırın, birçok bölümü gibi zaman içinde hasar görmüş ve modern restorasyon çalışmalarıyla korumaya alınmış bir alandır.

Yemekhanenin, daha çok geniş katılımlı toplantılarda kullanıldığı düşünülüyor.

Bazı kaynaklarda ilginç bilgiler var.

1840 larda Alman gezgin Fallmerayer’e göre: ziyareti sırasında manastırdaki rahip ve keşişlerin birbirinden bağımsız yaşadığı ve toplu olarak yemek yemediğini yazmıştır.

Bizans manastır geleneği: Özellikle 12 yüzyıl sonrasında kurumsallaşan Bizans manastır uygulamasına göre, manastır yemekhanelerinde, başrahip, yardımcıları ve keşişler yemeklerini belirli bir düzen içinde, birlikte yerlerdi. Bu yemeklerde sessizlik kuralı geçerliydi, konuşulmazdı.

 

AVLUNUN SAĞ TARAFI: 

Giriş tünelinde, avluya inen merdivenlerin üzerinde, sağ taraftadır. Yani giriş kapısından içeri girip, avluya inerken, bu bölümle karşılaşılır. Mağara tapınağa yani ana kaya kilisesine ulaşmadan öncedir.

 

Kat Tuvaletleri:

Merdivenlerin orta kısmına varıldığında, sağ tarafta kat tuvaletleri var.

Burası ziyarete kapalı.

Manastır kısmının en uç noktasına doğru ilerlerken, dar ve dik merdivenlerle inilen bir koridor, bu tuvaletlerin önünde biter.

Yol boyunca ana kaya kütlesinde suyu toplayıp, dışarı tahliye eden kil boruların gömülü olduğu duvarlar, zamanla yıkıldığından, bu geçit güçlü bir su sızıntısına maruz kalır.

10 yıl öncesine kadar yıkılmakta olan duvarlar restore edilerek ayakta tutulmuştur.

Üst kattaki tuvaletlerin girişinde, vadiye bakan katın zemininden başlayarak insan boyu yüksekliğe ulaşan, üst tarafı kemerli bir pencere bulunur.

Bu pencereden bakıldığında, meşelerin ve diğer yapraklı ağaçlarla açık-iğne yapraklı çamların oluşturduğu koyu yeşil bir örtüye bakılır.

Aşağıda Meryemana deresinin (Piksites) binlerce yıldır süren muazzam uğultusu duyulur.

 

Kütüphane ve Okuma Salonu:

Merdivenlerin bitim noktasına yakın, sağ tarafta kütüphanenin okuma salonu var. Önceleri çatısı ahşap olduğu anlaşılan bu binada binlerce kitap muhafaza ediliyormuş. Burada ceylan derisi üzerine yazılmış 17 kitap varmış. Bu kitapların cilt ve yazarları belliymiş. Ayrıca İstanbul’un fethine kadar, Bizans İmparatorluğunun ve Pontus İmparatoru Davit ile Osmanlı Padişahlarının yazdığı çeşitli ferman ve beratlar burada muhafaza ediliyormuş. 

Kütüphane ise, bu okuma salonunun üst katındadır.

Eskiden bu kütüphaneye merdivenle çıkılıyordu. Alman gezgin Fallmerayer, 1840 yılında kütüphaneyi ziyaret etmiş ve o dönemde oldukça bakımsız halde olduğundan söz etmiştir. 20 yıl öncesine kadar, kütüphanenin vadiye bakan duvarının iç bölümünde, yarım daire şeklinde yazıyla “Bibliotekha Soumela” (Sümelanın Kütüphanesi) yazıtı bulunuyordu.

1937 yılında büyük yangın, manastırın ahşap ağırlıklı birçok bölümünü (teras evleri, misafir odaları dahil) tamamen yok etmiştir.

 

Okuma Salonu:

Örtü sistemi, beşik tonozludur. Sıra kemerlerle desteklenmiştir. Yarım metre kalınlığındaki duvarlara gömme dolaplar ve mum, kitap gibi eşyaların konulabilmesi için raflar yapılmıştır. Her odanın ön cephesinde, duvara monte edilmiş İtalyan şömineler var. Yani hem ısıtma, hem de kitapların/el yazmalarının korunması düşünülerek tasarlanmış bir mekandır.

 

Büyük Balkonlu Bölüm:

Merdivenlerin bitim noktasına yakın, sağ tarafta kütüphanenin okuma salonu var.

Kütüphane ise, bu okuma salonunun üst katındadır.

Eskiden bu kütüphaneye merdivenle çıkılıyordu. Alman gezgin Fallmerayer, 1840 yılında kütüphaneyi ziyaret etmiş ve o dönemde oldukça bakımsız halde olduğundan söz etmiştir. 20 yıl öncesine kadar, kütüphanenin vadiye bakan duvarının iç bölümünde, yarım daire şeklinde yazıyla “Bibliotekha Soumela” (Sümelanın Kütüphanesi) yazıtı bulunuyordu.

1937 yılında büyük yangın, manastırın ahşap ağırlıklı birçok bölümünü (teras evleri, misafir odaları dahil) tamamen yok etmiştir.

 

 

Okuma Salonu:

Örtü sistemi, beşik tonozludur. Sıra kemerlerle desteklenmiştir. Yarım metre kalınlığındaki duvarlara gömme dolaplar ve mum, kitap gibi eşyaların konulabilmesi için raflar yapılmıştır. Her odanın ön cephesinde, duvara monte edilmiş İtalyan şömineler var. Yani hem ısıtma, hem de kitapların/el yazmalarının korunması düşünülerek tasarlanmış bir mekandır.

 

Büyük Balkonlu Bölüm:

Kütüphaneden sonra, vadiye asılı vaziyette, ahşap malzemeden yapılmış teras evleri, bunun hemen bitişiğinde muhteşem balkonlar, balkonların ardından öğrenci odaları var.

Yine sağda, yamacın ön yüzünü kaplayan, büyük balkonlu bölüm var.

Balkonlar, kaya bloğunun üzerine ana binadan yaklaşık 3 metre ileriye çıkma yapılarak inşa edilmiştir.

Sanki sırf balkon için dışarı doğru çıkıntı yapmış bir kayaya oturtulmuş gibidir.

4 kattan oluşur.

1-2 kat: yığma taştan kemerler ve demir bağlantılarla güçlendirilmiş, sütunlar üzerine oturtulmuştur.

3-4 kat: üst iki katın sütun başlıkları süslüdür. Kenar sütunlar İyon tarzında, orta sütunlar kıvrımlı süslemeleriyle Korint tarzına yakındır.

Balkon kemerleri, yaklaşık 1.5 m açıklığa sahiptir.

Zeminleri ahşap döşemedir.

Ana yapı malzemesi, buz tutmayan kahverengi kesme taşlardır. Bu taş türü manastır civarında bulunmadığından Santa Yaylaları yöresinden getirilmiş olmalıdır.

Bu bölüm ne için kullanılıyordu:

1916 yılında Trabzon’u işgal eden Çarlık Rusya Kuvvetlerinin komutanı S.P. Mintslov, günlüğünde manastırı ziyaretini anlatırken, bu çekme balkonu ve manzarasını tasvir etmiştir. Burasının misafirlere ayrılan bölüm olduğunu doğrulamıştır. Ayrıca 1840 yılında Manastırı ziyaret eden Alman gezgin Fallmerayer de bu balkonlarda konaklamış ve hayranlıkla bahsetmiştir.

Burası: keşiş odaları ve misafir odaları olarak kullanılmıştır. Bunlar 1860 yılına tarihlenir.

Burası: manastırın en görkemli ve mimari açıdan en zengin işçilikli kısımlarından biridir.

 

Şömineler:

Bölgenin kışın çok soğuk olması nedeniyle, her odanın ısıtılması büyük önem taşıyordu. Bu yüzden şömineler duvara gömülü şekilde yapılmıştır.

Şöminelerin dolap şeklinde yapılmasının amacı; ahşap kısımların yangından korunmasını sağlamaktı. İlginç bir önlem, çünkü nihayetinde 1937’deki büyük yangın, bu ahşap ağırlıklı bölümleri tamamen yok etmiştir.

 

Öğrenci-Keşiş Odaları:

Balkonların hemen bitişiğindedir. Avlunun ilerisinde dar bir koridor var. Bu koridor, kayalığın önündeki ensiz bir çıkıntı üzerinde uzanıyor. Burada, doğrudan yamaca yaslanmış, gösterişli bir bina durur. Bu binada keşişler barınıyordu. Sümela manastırının uzaktan görünüşünde bu kısım, daima ön plana çıkıyor. Dağın kayalıklarında, uzaklardan beyaz bir leke gibi görünüyor. 

Bu kışla biçimli yapıda, 3 esas kat ve ayrıca altta birkaç sıra mahzen vardır. Üstte de, bir çekme kat var. Saçak dibinde sıralanan kemerli galeriler, heybetli bir görünüm ortaya çıkarıyor. Ancak günümüzde sadece dört duvardan ibarettir. 

Çünkü çatısı, iç bölgeleri ve ahşap katları yok olmuştur. Burada dışarıda bir çıkıntı yapan ortadaki kuleden aşağıya bakarsanız, bu binanın yapıldığı yerin baş döndürücü yüksekliğini çok iyi hissedebilirsiniz. 

Manastırda toplam 72 oda bulunduğu söyleniyor.

Kaya yüzeyinin yapısına göre bu kısım, balkonlardan yaklaşık 2 metre geri çekilerek inşa edilmiştir.

Manastırın kalabalık olduğu dönemlerde, öğrenciler ve rahiplerin bu alanı ortak kullandığı düşünülür.

Duvarlarda oda numaraları ve üst kata çıkan merdiven kalıntıları hala görülebilir.

 

AVLUNUN SOL TARAFI:

Solda, manastırın esasını oluşturan ve kiliseye dönüştürülen mağaranın önünde, çeşitli manastır binaları var.

Bu, kompleksin en önemli ve en eski bölümüdür.

 

Trabzon Sümela Manastırı

MAĞARA TAPINAK-KAYA KİLİSE-ANA ŞAPEL:

Kaya kilisesi, manastırın kurulduğu doğal mağaranın içine oyularak yapılmıştır. Avluya doğru çıkıntı yapan bir şapele bitişik bu kilisenin, gerek iç duvarları ve gerekse avludan görülen dış duvarları tamamen fresko resimlerle kaplıdır. 

Mağaranın diğer tüm bölümleri (keşiş hücreleri, kütüphane, misafirhane) bu kutsal mağaranın etrafına sonradan eklenmiştir.

Zemin, duvarlar ve tavan yer yer düzensiz, kayanın doğal formunu taşır.

Mağaranın ağzı, dıştan taş duvarlarla kapatılmış ve üzerine kemerli pencereler ile bir dış cephe eklenmiştir. Bu dış cephe de tamamen freskolarla kaplıdır.

Efsaneye göre, Meryem Ana ikonasının (Panagia Sumela) bulunduğu söylenen nokta, kilisenin en kutsal köşesini oluşturur ve manastırın kuruluş efsanesinin merkezindedir. Evet, mağaranın içindeki bir kovuk ta duruyordu.

 

İkonanın bugünkü yeri:

1931 yılında Türkiye-Yunanistan arasındaki görüşmelerle Panagia Soumela İkonası ve diğer kutsal eşyalar, Atina’daki Benaki Müzesine taşınmıştır.

Ardından Yunan hükümeti, Vermion dağında yeni bir manastır inşa ettirip adını yine Sümela Manastırı koymuş ve ikonayı buraya yerleştirmiştir. Bu yeni manastır bugün Kastoria/Vermion (Neo Sumela) bölgesinde, Selanik yakınlarında bulunuyor.

Bugün Sümela Manastırında ikonanın bir replikası sergileniyor.

 

Freskolar:

Kaya kilisenin iç ve dış duvarlarını kaplar.

Freskolar, ıslak sıva üzerine doğal pigmentlerle yapılan geleneksel Bizans fresko tekniğiyle üretilmiştir. Kırmızı, lacivert ve altın yaldız gibi renkler öne çıkar.

Farklı dönemlere ait 13-18 arası, katmanlar halinde yapılmıştır.

Konular: İncil sahneleri, Hz İsa nın yaşamı, Meryem Ana, azizlerin hayatları, Cennet ve Cehennem tasvirleri, Adem ile Havva nın cennetten kovuluşu gibi sahneler işlenmiştir.

Yıllar içinde hem doğa koşulları hem de vandalizm (isim kazımalar, çizikler gibi) nedeniyle zarar görmüşlerdir. Restorasyon çalışmalarıyla bir kısmı korunmaya çalışılmıştır.

Dış cephedeki freskolar özellikle hava koşullarından daha çok etkilenmiş durumdadır.

Asıl kilisenin apsis kısmında, güney duvarında, yukarıda “Meryem’in doğuşu ve mabede sunuluşu, tebliğ, İsa’nın doğuşu ve mabede sunuluşu ve hayatı, altta İncil’den resimler görülür. Güney kapısında, Meryem’in ölümü ve havarilerin resimleri vardır. 

 

Trabzon Sümela Manastırı

Şapeller:

Avlunun çevresinde, birçok küçük şapel görülür. Bu küçük şapellerden bir tanesinde 14 ve 15 yüzyıllara ait olduğu tahmin edilen resimler bulunmuştur. 

İç avlunun kenarında, 18 yüzyıldan kalma bir kilise var. Kilisenin doğu cephesindeki giriş yolu, manastırın çan kulesi ile desteklenmiştir. Bu kilise, kutsal mağaranın iç satıhlarının düzeltilmesi ve ağzının düz bir duvarla kapatılması sonucu elde edilmiştir. Bu duvara bitişik, bir çıkıntı yapan küçük bir şapel var. Burada iç ve dış satıhlar, üst üste fresko resimlerle süslenmiştir. 

Ama bu resimlere dikkat ederseniz, birkaç tabaka halindedir. Bazı yerlerde, üç tabaka görmek mümkündür. En alttaki tabaka renkleri ve kalitesi bakımından, üstteki tabakalardan çok farklı ve daha mükemmeldir. Her tabakada değişik konular işlenmiştir. 

Kilisenin kapısında “1741 Haldiye’li (Kuzey Gümüşhane) Misobu (Papazbaşı) emriyle tayin ettirilmiştir’ yazılıdır. 

 

 

Trabzon Sümela Manastırı

Türk etkileri

Evet, avlunun çevresindeki binalarda gezerken, yer yer Türk sanatının etkilerini görebilirsiniz. Nitekim: odalarda dolaplar, hücreler ve ocaklar, bu küçük mekanlara, bir Türk etkileri havasını yansıtıyor.

Fakat: en dikkat çekici nokta, bazı duvarlarda, koyu kırmızı boya ile yapılmış duvar süslemeleridir ki bunlar 18’nci yüzyıl Türk binalarındaki tuğla derz süslemelerinin boya ile yapılmış taklitleridir.

Sümela manastırından çalınan objeler ve bulundukları yerler

Manastırın kütüphanesinde: evvelce kataloğu yapılan ve çoğunluğu 17-18′ nci yüzyıllara ait çeşitli el yazmalarından 66 tanesi, Ankara Müzesinde, içinde minyatürler olan ve Bizans eseri 1000 tanesi İstanbul’da Ayasofya Müzesindedir.

Ayrıca 150 kadar da taş baskı kitap vardır. Kilise hazinesindeki değerli eşyadan, Trabzon Prensi III. Manuel’in hediye ettiği gümüş salip (stavrotek) ile el yazması bir eser ve çok sayıda belge, Atina’da Bizans Eserleri Müzesine, manastıra ait “Güllü Meryem” olarak adlandırılan ikona, İrlanda da Dublin de National Gallery’ye kaçırılmıştır.

Sultan Selim’in hediye ettiği gümüş şamdanlar, 1877 yılında çalınmıştır. Manastıra ait başka bir Meryem İkonası da, Amerika-Oxford’da bir özel koleksiyondadır. Buradan çıkartılmış, üzerinde “Hıristiyan Üçlemesi” tasvir edilmiş, gümüş madalyon ile 1438 tarihli işlemeli, gümüş bir örtü de (epitaphios) Atina-Benaki Müzesindedir.

Maçka tanıtımı.

 

 

Rize Çamlıhemşin

Rize Çamlıhemşin

Rize’nin deniz kıyısında bulunmayan bir ilçesi. Ama: aynı zamanda: turizmin çok öne çıktığı bir ilçedir. Fırtına deresinin kıyısındaki bu küçücük yer: özellikle Ayder yaylası ile ünlüdür. İlçe merkezinde, derenin kıyısına teraslar yapılmıştır, teraslarda Fırtına deresinin manzarası izlenebiliyor.

Rize Çamlıhemşin

ULAŞIM

Çamlıhemşin, Rize’nin doğusunda. Pazar’ı geçip, Ardeşen’e varmadan ve deniz kıyısında bulunmayan bir ilçe. Kıyı yolundan, sapaktan dönünce 21 km. içeride.
Rize-Çamlıhemşin arası uzaklık: 65 km.

TARİHİ

Yöre: 1071 yılında, Malazgirt Savaşından sonra, Alpaslan tarafından, Selçuklu topraklarına dahil edilmiş. 1072 yılında, Alpaslan savaş sonrasında, bölgeye 70 bin yaylacı ve göçer Türk yerleştirir.

Daha sonra: 1184 yılında, bölgede kurulan Trabzon Pontus İmparatorluğu sınırları içinde kalan Hemşin bölge halkı, arazinin dağlık olmasından dolayı, Pontusluların işgalinden etkilenmezler. Türk kimlik ve gelenekleriyle, yaşamlarını, günümüze dek sürdürürler.

Çamlıhemşin adını: İlçenin kuruluşundan sonra alır. Yukarı vice (Yukarı Çamlıca) ve Aşağı vice (Aşağı Çamlıca) mahalleleriyle, bazı köylerin birleşme noktası olan bu yerleşim yeri: “vice altı” olarak bilinmekteydi. Çamlıca: 1957 tarihinde İlçe yapılarak, Çamlıhemşin adını alır.

Yavuz Sultan Selim, Trabzon’dan hareketle, sahil gezisinde olduğu bir gün, Ardeşen girişinde, Fırtına Deresine dikkat çeker. Hızlı ve heybetli akan deresin sularında, işlenmiş ağaç ve karışık orman ürünlerinin su tarafından sürüklendiğini görür. Bunun üzerine: “Buranın ardı şen olmalı” der.

Gezi boyunca, Fırtına havzasında kimlerin, ne şekilde yaşadıklarını incelemek ve yönetimine bağlamak üzere, bir miktar kuvvet gönderir. Yöreye gelenler, buranın tabii güzelliklerini, çamlık ve yoğun ormanlıklarını görünce, Padişahın ilk teşhisini kanıtlarcasına,” hem de şen” diye söylenirler. Çamlıhemşin adının, bu şekilde oluştuğu söylenir.

Rize Çamlıhemşin

GENEL ÖZELLİKLERİ

Çamlıhemşin: Doğu Karadeniz bölgesinde, Rize ilinin ilçesidir. Denize sınırı yoktur. Denizden, kıyıya doğru, 22 km. lik kara yolu uzaklıktadır. Kıyıdan içeride, fırtına deresi vadisindedir. Vadinin: deniz tabanından yüksekliği: 300 metredir. Bazı mahallelerde ise, bu yükseklik 700 metreye kadar çıkar.

Yani: dağınık ve tepelik alanlardan oluşmaktadır. Düz alanlar, hemen hemen yok gibidir. Arazinin meyilli olması nedeniyle, ilçedeki akarsular, 70 km. lik bir uzaklıktan, 3000 metre rakımdan, sıfır rakıma düşmektedir. Bu nedenle, akarsuların muhteşem bir hızla aktığı görülür.

ORMANLAR:

İlçenin alanının: % 80 i ormanlarla kaplıdır.

DAĞLAR:

İlçenin, güneyi, doğu-batı doğrultusunda kavis çizen ve denize paralel, yükseklikleri: 2000-4000 metreyi bulan “Kaçkar Dağları” ile çevrilidir. Kaçkar Dağları üzerinde: birçok irili-ufaklı krater gölleri bulunmaktadır.

İKLİM:

Her mevsim yağışlıdır. Sıcaklık kışın, bir hayli düşer. Havadaki nem oranı ise, yüksek seyreder. Sıcaklık kışın eksi 7 dereceye kadar düşer.

KONUT SORUNU:

İlçenin en büyük sorunlarının başında, konut sorunu gelir.

EKONOMİK HAYAT:

İlçede: çay tarımı, hayvancılık ve orman işleri yapılmaktadır. Kültür balıkçılığı ve arıcılık da önemli uğraştır. Ayrıca, ilçede turizm faaliyetlerinden geçimini sağlayanların sayısı da hızla artmaktadır. Ayder Turizm bölgesi, 1200 yatak kapasitesine sahiptir.

NE YENİR:

Buraya has “Mısır Ekmeği” çok meşhur. Mısır ve mısır unundan yapılan bu ekmeği mutlaka tadın. Ayrıca: turşu kavurma, pazı dolması, kara lahana dolması, hamsili ekmek, hamsi çığırtması, hamsili pilav, hamsi köftesi, mıhlama, laz böreği, mutlaka tatmanızı önereceğim yiyeceklerdir.

Rize Çamlıhemşin Zil Kale

GEZİLECEK YERLER

ZİLKALE

İlçe merkezinin 15 km güneyinde, Fırtına deresinin batı yamaçlarında Avut dağı üzerine kurulmuştur. Kaçkar dağları Milli Parkı içindedir. Bölgenin en dikkate değer eserlerinden birisidir.

Kalenin üzerine inşa edildiği sarp kaya kütlesi, denizden 750 metre ve dere yatağından ise 100 metre yüksekliktedir. Savunma hendeği durumundaki Zil deresine, merdivenle inilir. Ahşap olan iç konstrüksiyon zamanla yok olmuştur.

Zilkale: Varoş kale, Pazar kalesi: ilk bakışta aynı elden çıkmış ve aynı amaçla yapılmış izlenimi vermektedir. Trabzon imparatorluğu döneminde ya bizzat Komnenoslar ya da İmparatorluğu bağlı yerli Lordlar (örneğin: Zilkale için Hemşin Lordu Arhakel) tarafından yaptırıldıkları tahmin edilmektedir. Çünkü bölgenin gerek ilk çağları ve gerekse orta çağları karanlıktır.

Evliya Çelebi: “kalenin alt ucu, tepelerin üzerinde başka kalelere ve eski bir kilise kalıntıları bulunan Fırtına Deresine kadar uzanır” diyerek gözlemlerini anlatırken, yazık ki kale tarihi hakkında bilgi vermemektedir.

Kalenin, hem yörenin ve hem de Bayburt’a ulaşımı sağlayan önemli bir kervan yolu üzerinde bulunduğu ve güvenliği sağlamak amacıyla yapıldığı düşünülüyor.

Osmanlı döneminde Zir Kale olup “Aşağı” anlamına gelmektedir. Kalenin ilk kez, Rize kalesiyle eş zamanlı olarak 5’nci yüzyılda ahşap bir yapıyla inşa edildiği tahmin edilmektedir. Taş temeli mevcut kale, 3’ncü yüzyılda yapılmış dış surlar, orta avlu ve dört katlı olan iç surlardan oluşur.

Bizans döneminde, Doğu yönünden gelebilecek tehlikelere karşı bir gözetleme kalesi olarak kullanılmıştır. Osmanlı döneminde, ticari ve askeri açıdan önemli olan Doğu yolunun gözetlenmesi ve ticaret kervanlarının konaklaması amacına hizmet etmiştir.

Kale-i Bala, Ciha kalesi, Pazar Kız Kalesi ve Rize kalesinden oluşan 4 önemli haberleşme merkezi arasında kilit noktada yer almaktadır. Osmanlı döneminde kervanların konaklama ya da sığınma yeri olarak görev yaptığı tahmin edilmektedir. Osmanlı döneminde burada 30 asker barınıyormuş.

Kalede 1979 yılında bulunan 26 cm uzunluk ve 4.5 cm çapında, pirinç döküm 2 el topu: Trabzon müzesinde sergilenmektedir. Birbirinin aynı olan bu iki objenin ortak özelliği: pirinçten döküm olarak yapılmalarıdır. Gövde üzerinde, arkada ateşleme deliği bulunur. Ayrıca, toplardan birinin gövdesi ve namlusu üzerinde, 7 süs halkası vardır. Bu toplar: Osmanlı dönemine tarihlenmektedir.

Kale 3 bölümden oluşur. Bunlar: dış surlar, orta surlar ve iç kaledir. Dış kalenin kapısına: kuzeybatı yönünden bir patika ile ulaşılır. Kuzeydeki kapının taşları sökülmüştür. Bir teras yardımıyla, orta surlar seviyesine çıkılır. Buradan, ikinci bir kapıdan kalenin içine girilir.

Rize Çamlıhemşin Zil Kale

Rize Çamlıhemşin Zil Kale

 

Giriş kapısı

Ana yoldan, yaklaşık 54 metre uzaklıktadır. Giriş kapısı: 3.78 cm boy ve 1.75 cm genişliğe sahiptir. Kapı duvarlarının kalınlığı 1.70 cm dir. Kapının iç yanında, kapı arkası sürgü boşlukları bulunmaktadır. Ölçülerinden anlaşıldığı kadarıyla bu kapıdan: yüklü katırlar ve kervanlar giriş yapmış olmalıdır.

 

Depo:

4.60 x 2.70 m ölçülerinde ve tahminen 3 metre derinliğindeki boşluk, kapıdan geçen yük hayvanlarının ve değerli olmayan yüklerin emanet olarak bırakıldığı bir depo olarak kullanılmış olmalıdır.

Rize Çamlıhemşin Zil Kale Orta kale

Orta kale

Burada: 3 önemli yapı vardır. Bunlar: muhafız binası, şapel ve baş kuledir.

 

Muhafız Odası:

Doğu yönündeki kapıdan bir merdivenle girilen 12 x 6 m ölçülerindeki odanın içinde ikinci bir bölüm vardır.

Kaleye giren çıkan kişiler ve eşyalar burada bulunan memurlar tarafından kayıt altına alınmış olmalıdır.

Girişin karşısında bulunan çukur bölge, muhafız odasının deposu olarak kullanılmıştır. Odanın güney duvarının üst katında bir aydınlatma penceresi vardır. Kapı girişinin bulunduğu kuzey bölüm, 2 katlıdır ve ikinci katın yatakhane olarak kullanıldığı düşünülür. Odanın üstü tek çatı ile kapatılmıştır.

 

Şapel-İbadethane:

Doğu batı istikametinde 7.25 x 4.30 m ölçülerindedir. Kapısı doğu yönündedir. Üzerinde bir aydınlatma penceresi vardır. Osmanlı döneminde bu odanın ibadethane olarak kullanıldığı düşünülür.

 

Başkule:

İlk yapıldığında 4 katlıdır. (hatıl izlerinden anlaşılıyor)

Kulenin yüksekliği yaklaşık 22 m dir.

Kulenin doğu yönünde 4 tane gözetleme penceresi var.

Duvarlar üstünde, doğu yönünde kemerli pencereler var.

Diğer tarafta mazgal delikleri var.

Kuleye: avludan basamaklarla ulaşılıyor.

Kulede, şimdi mevcut olmayan bir ahşap merdivenle çıkılan, 4 tane gözetleme noktası ve kumandan için bir oda bulunuyormuş.

Evet bugün kulenin iç döşemeleri yok olmuştur.

Kulenin üstü, bir teras şeklindedir. Kalenin manzarasını terastan da izlemek mümkündür.

Duvarlar içindeki dikey uzanan boru yuvaları, belki de kapanmış sarnıçlara su akıtıyordu.

 

İç kale

Güneydeki duvarlarla çevrili alan iç kaledir. Burada, batı tarafta, dikdörtgen planlı bir burç bulunur.

Rize Çamlıhemşin

 

Sonuç

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından, Zil Kale, Türkiye’nin en görkemli 13 kalesi arasında sayılmıştır. Dünya Doğayı Koruma Vakfı da Fırtına Vadisinde bulunan Zilkale’yi korunması gereken 200 ekolojik saha arasında ilk sırada göstermiştir.

Evet: Zilkale’yi gördüğünüzde: gayet yeni bir yapı olduğunu hemen hissedeceksiniz. Çünkü: yapılan restorasyonda, doğallığa pek dikkat edilmemiştir. Ancak, yine de bulunduğu konum itibarı ile, bütün çevreye hakim ve özellikle, hemen aşağısından geçen vadiye hakim konumu ile, büyük ilgi çekmektedir.

Bu yüzden: zamanın büyük bölümünde, yağmurlu, sisli ve nemli bu kaleyi mutlaka ziyaret etmenizi öneririm. Ancak: elbette yağmura ve kalenin taşlarının kaygan olmasına karşı tedbir almalısınız. Kalenin uzaktan görüntüsü ne kadar heybetli ise, kaleye girdiğinizde aşağıdaki vadinin görüntüsünün de o kadar heybetli ve muhteşem güzel olduğunu göreceksiniz.

Evet, Zilkale’ye mutlaka uğrayın. Kalenin içine girin ve bölümlerini gezin, pek tarihi özellik taşımasa da, inanın buradan izleyeceğiniz manzaranın etkisinde kalacaksınız. Kaleyi gezerken: gerek inip çıkmalar ve gerekse nemli ortam nedeniyle yorulduğunuzda ise: kalenin kapısının hemen yanındaki kafeteryada mutlaka bir mola verin ve bence “Laz böreği” tadına bakın. Kalenin girişinde, uçurumun kenarına kurulmuş Kaledibi Cafe ilginizi çekecektir.

Son bir not: bu kafeteryanın tuvaletinde asılı isim panosuna da dikkat edin, ilginç şeyler yazıyor.

Unutmayın, Zil Kale, her yıl yaklaşık 400 bin kişi tarafından ziyaret ediliyor.

Rize Çamlıhemşin Palovit Şelalesi

Rize Çamlıhemşin Palovit Şelalesi

2017.07.20-9.Palovit şelalesi.2d
Rize Çamlıhemşin Palovit Şelalesi

Rize Çamlıhemşin Palovit Şelalesi

 

PALOVİT ŞELALESİ

Zil kaleden devam eden yolu takip ettiğinizde, Palovit Şelalesine varacaksınız. Kaçkar dağları Milli Parkı içindeki doğal güzelliklerden biri olan Palovit şelalesi, Rize ilindeki şelaleler içerisinde en yüksek debiye sahip olanıdır. Zil kale harabesini geçtikten sonraki yol ayırımında başlayan Palovit Vadisinin duraklarından biri olan heybetli şelale 15 metre yüksekliğindedir.

Doğa yürüyüşü yapan guruplar için, şelalede verilen molanın ardından yürüyüş Çinçiva köprüsünden devam eder.

Muhteşem güzel bir şelale, yeşillikler içinden akıyor. Bir köprü ile, uzunca bir merdiven inmeniz gerekiyor ki şelalenin düştüğü yere ulaşabilesiniz.

Bence bu yorgunluğa katlanın ve aşağıya inin, şelalenin düştüğü yer bir başka güzeldir. Ancak havanın nemli olması nedeniyle aşırı terleme riski elbette yorgunluğunuzu arttıracaktır.

 

KALE-İ BALA (YUKARI KALE) 

İlçeye, 40 km. uzaklıkta, Hisarcık köyü sınırları içinde, Fırtına Deresinin kaynaklarına hakim bir noktada kurulmuştur. Kaynaklarda geçen bir diğer adı: Varoş kaledir.

Kalenin ana planı: dikdörtgendir. Doğu, güney ve kısmen kuzeyi sarp kayalıktır. Batı tarafı ise: eğimli bir arazi üzerine kurulmuştur. Giriş kapısı: kuzey batıdandır. Kesme ve moloz taştan yapılmıştır. 70 x 25 metre ölçülerindedir. Duvarların kalındığı: 50 cm. ile, 1.5 metre arasında değişmektedir.

Kalenin kurulduğu yer ve duvar işçiliği bakımından: Zil kale ile ilişkisi açıktır. Zil kale ile aynı tarihlerde yapıldığı düşünülmektedir. Osmanlı döneminde de kullanılmıştır. Kalenin duvarları oldukça harap bir durumdadır.

2017.07.20-10.Çinçiva köprüsü.1a
Rize Çamlıhemşin Çinçiva Köprüsü

Rize Çamlıhemşin Çinçiva Köprüsü

Rize Çamlıhemşin Çinçiva Köprüsü

ŞENYUVA KÖPRÜSÜ-ÇİNÇİVA KÖPRÜSÜ

Eski adıyla, Cinciva köprüsüdür. Bölgenin yaygın taş köprülerinden biridir. Tek bir kemerle, Fırtına Deresi geçilmiştir. Ayrıca: korkuluk duvarı tamir edilerek, üzerine demir bir kısım ilave edilmiştir. 1699 yılında yapıldığı, rivayet edilmektedir.

Bölgenin en eski köprülerinden biridir. Kitabesinin, 1946 yılındaki selde kaybolduğu söyleniyor. Batı ayağının menba yönünde, bir koruma duvarı bulunmaktadır. Kuzeybatı tarafında ise, eski bir mezarlık bulunmaktadır. Bu mezarlıkta sanat değeri yüksek eski mezar taşları bulunmaktadır. Hemen kara yolunun kenarında bulunan köprüyü önce uzaktan izlemenizi ve sonra köprünün üstünü yürüyerek geçmenizi öneririm. İlginç bir köprüdür.

KÖPRÜKÖY KÖPRÜSÜ

Fırtına deresi üzerinde kurulmuştur. Taş köprüdür. Köprünün batı ayağına, küçük bir tahliye kemeri ilave edilmiştir. Genişliği, korkulukla birlikte 2.90 metredir.

Tabliyesi iki yandan dik olan köprünün korkuluk duvarı, kısmen yıkılmıştır. Köprünün: 90-100 yıl önce, Türk ustalar tarafından yapıldığı bilinmektedir. Korkuluk duvarı üzerindeki kitabesi silinmiştir.

AŞAĞI ÇAMLICA VE ÜLKÜKÖY KOÇ HEYKELLERİ

Aşağı Çamlıca köyündeki koç heykeli, Hacı Sırtı mevkiinde, çalılıklar içindedir. 1.50 m. boyunda, 60 cm. yüksekliğindedir. Mahalli, beyazımsı bir taştan yapılmıştır. Baş ve boyun kısımları detaylandırılmış, diğer kısımlar  kaba olarak bırakılmıştır. Boyun uzun tutulmuş, baş kısmında boynuzlar volüt, gözler ise daire şeklinde sitilize edilmiştir.

Ülkü köydeki koç heykeli, üç parça halinde kırılmıştır. Geçtiğimiz yıllarda, Rize Müzesine götürülerek, envantere kaydedilmiştir. Yaklaşık olarak, 1.30 m. uzunluğunda, 45 cm. yüksekliğindedir. Bu heykelde de, boyun uzun tutulmuştur. Boynuz kıvrımları daha belirginleştirilmiş olup, ağız sivri bir şekilde son bulmaktadır.

At, koyun ve koç heykelleri, Orta Asya kaynaklıdır. İslam öncesi dönemlerde, Türkler tarafından mezar taşı olarak kullanılmışlardır. Bu gelenek, İslami dönemde de devam etmiştir. Bugün, Azerbaycan’da, Doğu Anadolu’da Karakoyunlu ve Akkoyunlu yerleşmelerinde birçok at, koyun ve koç heykelleri bulunmaktadır. Çamlıhemşin koç heykelleri de bu bakımdan önemlidir. Bölgenin tarihine ışık tutacak arkeolojik buluntulardır.

Rize Çamlıhemşin Fırtına Deresi ve Vadisi

FIRTINA DERESİ VE VADİSİ

Rize Çamlıhemşin Fırtına Deresi ve Vadisi

İlçe merkezinden geçer. Elevit Deresi ve Palovit Deresinin birleşimidir. Vadideki yıllık yağış miktarı: 2000 mm. nin üzerindedir. Yüksek kesimler, sürekli olarak sis altındadır. Fırtına deresi, Rize’nin Ardeşen ilçesinin yaklaşık 2 km batısında Karadeniz’e dökülür. Kaynaklara göre uzunluğu yaklaşık 57 km dir.

Fırtına vadisi ormanları, sahip oldukları flora bakımından: WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı) tarafından, Avrupa’da acil korunması gereken 100 ormandan biri olarak ilan edilmiştir.

Fırtına vadisi: Kaçkar dağları ile birlikte, 537 odunsu bitki, 136 kuş, 30 memeli, 21 sürüngen ve 116 endemik bitki türüne ev sahipliği yapar. Fırtına, Hemşin ve Çağlayan Dereleri, her yıl Karadeniz’den iç kısımlara göç ederek yumurtadan çıktıkları yere yumurtlayan, deniz ala balıklarının da yuvasıdır.

Rafting:

Fırtına deresi rafting için son derece elverişli parkurlara sahiptir. Ortalama debisi 28.4 m saniye olan dere, özellikle Mayıs ayında dağlardaki karların erimesiyle debisi artar, rafting için en ideal dönemi oluşturur. Parkur uzunluğu yaklaşık 23 km dir.

 

Beyaz Köpüklenme:

İlginç bir doğa olayı olarak, yoğun yağışların ardından derede zaman zaman beyaz köpüklenme görülüyor. Bu dereye karışan yaprak, dal ve bitkisel organik kalıntıların suyla etkileşimi sonucu oluşan tamamen doğal bir süreçtir. Ekosisteme zarar vermez. Sadece görsel kirlilik izlenimi verir.

 

Sonuç:

Yakın zamana kadar; yöredeki dereler içinde el değmeden kalabilen tek akarsu olan Fırtına Deresi, başta hidroelektrik santraller olmak üzere, yol inşaatları, turizm ve çarpık gelişimin tehdidi altındadır. Özellikle, sayıları ve boyutları giderek artan taş ve kum ocakları, alüviyal akarsu ormanlarının hem akışı düzenleme, hem de alabalıklar ve diğer canlılar için yaşam alanı oluşturma işlevine büyük darbe vurmaktadır. Kıyıya yakın kesimdeki sahil ve bataklıklara, nehir ağzındaki bitki topluluklarına ve nadir habitatlara, büyük ölçüde zarar verilmiştir.

Rize Çamlıhemşin Ayder Yaylası

Rize Çamlıhemşin Ayder Yaylası

Rize Çamlıhemşin Ayder Yaylası

Rize Çamlıhemşin Ayder Yaylası

 

20170720_154452
Rize Çamlıhemşin Ayder Yaylası

20170720_154502
Rize Çamlıhemşin Ayder Yaylası

Rize Çamlıhemşin Ayder Yaylası Gelintülü Şelalesi

AYDER YAYLASI VE GELİNTÜLÜ ŞELALESİ

İlçenin, 19 km. güneydoğusunda, 1350 metre yüksekliktedir. Burası: sırtını Kaçkar dağlarına dayamış bir cennet gibidir. Önceleri, burada yayla evleri ve kaplıca vardı. İnsanlar, kaplıcanın şifalı sularından yararlanmak için buraya gelirlerdi. Zamanla gelen giden artınca: burası Bakanlar Kurulunun kararıyla 1987 yılında “Turizm Merkezi” ilan edilmiştir.

Bunun üzerine: bölgeye İl Özel İdaresi ve özel kuruluşlar tarafından: otel ve kaplıca tesisleri yapılmıştır. Konaklama tesisleri, yayla evi tipindedir. Tesislerde yaklaşık 700 kişilik yatak kapasitesi vardır. Yani: yayladaki yayla evleri: pansiyonlara ve ardından gelenlerin sayısının artmasıyla birlikte otellere çevrilmiştir.

Ayder yaylasını ziyaret ettiğinizde, asfalt yolda ilerlerken, hemen sağ yanınızda kaplıca tesislerini göreceksiniz.

 

Gelintülü Şelalesi:

Daha sonra: üst bölümlere doğru ilerleyin ve Gelin tülü şelalesini görün.

Bu şelale, tepelerden aşağıya akarken, aynen bir gelin tülü gibi, açılarak akmaktadır.

Şelale, 15 m yüksekten akmaktadır ve kaynağı Kavron deresidir. Rakımı 1320 m dir.

Kaçkar zirvesinden beslenen Kavron deresi ne müthiş bir ivmeyle düşen şelalenin ana kaynağı, yükseklerde eriyen kar kümeleridir.

Bazı kaynaklara göre yaklaşık 1500 metrelik dik bir akışla süzülüyor, ancak son kademede yaklaşık 15 metrelik bir düşüşle dereye katılıyor.

 

İsminin anlamı:

Bir efsaneye göre, şelalenin suları bir gelinin duvağını andırdığı için bu adı almıştır. Gerçekten de yukarıdan ince, beyaz bir tül gibi süzülerek aşağıya iner.

 

Şelaleyi gördükten sonra, yürüyerek yokuş aşağıya inebilirsiniz.

 

Bu asfalt yolun her iki kıyısı da, hediyelik eşya satış yerleri, restoran ve lokantalar ve pansiyon ve otellerle doldurulmuştur. Bunların hemen arkasında ise yemyeşil yükselen tepeler ve hatta genellikle bu tepelerin belli yüksekliklerinde beyaz sis bulutları göreceksiniz. Zaten, hava genellikle yağmurludur, ortam ise nemlidir. Buranın yani Ayder yaylasının en dikkat çeken özelliği ise, bu tabiat güzellikleri yanında, bolca Arap turist bulunmasıdır.

Arap turistler, iklim nedeniyle burayı yoğun olarak tercih ediyorlarmış. Hatta: hemen sol yanda bulunan, hafif bayırlık ve çimenlik sahada, yağmurun altında, çimenlerin üstüne oturarak piknik yapıyorlar. Yani, sanırım hayatlarında pek yağmur görmediklerinden, burada yağan yağmurun altında ıslanmayı pek sevmişe benziyorlar. Bu piknik işini büyüten, mangal yakan, bir şeyler yiyip, bir şeyler içenleri de görebilirsiniz.

Çoluk çocuk, çimenlerin üzerinde, yukarıdan aşağıya koşuyor, yuvarlanıyorlar. Hemen karşıda ise, yine yemyeşil tepeler ve sıra sıra yapılar görülüyor. Bence, burası aşırı yapılaşmış, yani bir anlamda yayla vasfını yitirmiş denilebilir. Siz, buraya giderseniz, bu temiz ve oksijeni bol havada, ama aynı zamanda yağmurlu, sis ve nemli havada, çimenlerin üzerinde veya asfalt yolda yürüyüş yapabilirsiniz.

Rize Çamlıhemşin Kaplıca Tesisleri

Eğer akşam olduğunda canlı müzik olan bir yere girmek ve tulum eşliğinde horon tepmek isterseniz, benden öneri, fiyatları kontrol ederek girin, çünkü Arap turistler, buradaki her türlü raici yani fiyatları bir hayli yükseltmişler, hatta tesislerde kalacak yer için çok önceden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor, yani, buraya gitmeden önce mutlaka gece kalacak yerinizi ayarlayın.

Son bir not: Ayder’i çevreleyen çam ormanları, 1999 yılında World Wide Fund for Nature tarafından “Avrupa Ormanlarının Sıcak Noktaları” olarak tanımlanan, kıtanın en değerli ve acil korunması gereken 100 ormanından biri olarak listelenmiştir.

 

KAPLICA TESİSLERİ 

Yaz aylarında: yerli ve yabancı turistler: 260 m derinlikten gelen, 55 derece sıcaklıkta, yer altından gelen şifalı suları olan kaplıcalardan yararlanmaktadırlar.

Kaplıca: romatizmal hastalıklar, iç hastalıkları, kadın hastalıkları ve cilt hastalıklarına iyi gelmektedir. Bu modern tesislerde: doktor kontrolünde gerekli tedaviler sürdürülmektedir. Ayrıca, tesislerde: ayrı ayrı 50 kişinin girebileceği havuzlar, dinlenme salonları, yataklı, özel kabinler, duş kabinleri, basınçlı su bölümleri, fizik tedavi bölümleri bulunmaktadır. Osmanlı döneminde bu suların güzelliği kayıtlara geçmiş ve o zamandan beri şifa arayanların uğrak noktası olmuştur.

Rize Çamlıhemşin Kavrun Yaylası

KAVRUN YAYLASI

Rize Çamlıhemşin Kavrun Yaylası

2240 metre yüksekliktedir. Buraya ulaşım: 3 saat sürmektedir. Rize ilinin en büyük yaylasıdır. Kaçkar dağları eteklerindedir. Araba yolunun çıktığı, en yakın yayla olması nedeniyle, yayla turizminde ön sırada yer alır. Burada: 240 tane yayla evi bulunmaktadır. Burada: Ağustos ayında başlayan ve Eylül ayının ilk haftasına kadar süren “Vartevor” şenliklerinde: yaklaşık 2500-5000 kişi arasında, ziyaretçi söz konusu olmaktadır.

Kavrun yaylası: 5000 yıl önce, buzullarla kaplı bir vadiymiş. Kaçkar dağları eteklerinde bulunan büyük ve küçük buzulların, Ayder yaylasına kadar inermiş.

Rize Çamlıhemşin Elevit Yaylası

ELEVİT YAYLASI

Rize Çamlıhemşin Elevit Yaylası

1800 metre yüksekliktedir. Çoğunlukla, büyük kentlere göçmüş yöre insanının, yaz sezonunda iki-üç aylığına bölgeye geldiğinde kullandığı, tipik yayla evleri var. Yayla: iki bölgeden oluşuyor. Bu bölümlerin en büyüğü: evlerin sayıca fazla olduğu vanağın bölgesidir. Diğer bölge ise: Tafteni olarak bilinen ve Haçevanak yaylasına geçenlerin durağı olan bölgedir.

Elevit: yayla olarak bilinmesine rağmen, Muhtarlığı olması nedeniyle, köydür. Yeni adı: Yaylaköy’dür. Ama, bu yeni ismi pek kullanılmaz. Yaylada: geleneksel yayla evlerinin yanında, modern evlerde bulunmaktadır. Burada eğlence, her yıl Ağustos ayının 15’nden sonra yapılır. Eğlence denince, akla horon geliyor.

Rize Çamlıhemşin Elevit Yaylası

Gündüz: yayla gezisi, piknikler ve futbol maçları olur. Akşam saatlerinde ise, horon zamanı gelir. Horonun zaman kısıtlaması olmaz. Gençler yorulana, horon evindeki tahtaları kırana ve sevdalılarına attıkları türküler bitene kadar horon olur.

Elevitli, her sene buraya gelmek ister. Çünkü, buraya horon oynamak için gelenler, toplam olarak gelenlerin % 90 dır. Hatta: günü birlik gelip, akşam horonunu oynadıktan sonra, köyüne ya da şehrine dönenler olmaktadır.

AMLAKİT YAYLASI

Kotençur’dan Amlakit yaylasına doğru giderken, yaylacıların geleneksel horon yeri Poşgut Düzünden geçilir. Patika takip edilince, ormanın hemen bitiminde kurulmuş, Paloviç deresinin ikiye böldüğü, Amlakit yaylasına ulaşılır.

Amlakit yaylası: coşkuyla kutlanan Vartavor şenlikleriyle ünlüdür. Ayrıca: bal ambarı olarak bilinen, Mego’ya geçiş noktasındadır. Bu vadiye geçişle birlikte, Palovit’in en tehlikeli bölgelerine girilmiş olur.

Bitki örtüsü: zaman zaman insanlarının ulaşımını aksatır. Amlakit yaylasına: 5 yıl önce yapılan araç yolu, daha çok insanın yaylaya gelmesine imkan sağlamıştır. Ancak: bu da, vadinin ekolojik dengesini tahrip etmektedir.

Rize Çamlıhemşin Palovit Yaylası

PALOVİT YAYLASI

Trovit yaylasını geçtikten sonra, aşağı doğru inilerek ulaşılan bir yayladır. Çamlıhemşin’e 4 saatlik bir araba yolu uzaklığındadır. Karşısında: Meleskur yaylası bulunuyor. Çamlıhemşin’in sınırında olmasına rağmen, arka Hemşin tabir edilen, Hemşin ilçesinin kullandığı bir yayladır.

Rize Çamlıhemşin Palovit Yaylası

Burada: günümüzde hayvancılık faaliyetleri yürütülmektedir. Mimari yapı: geleneksel taş işçiliğinden örnekler taşımaktadır. Ancak, buraya çıkan araba yolunun etkisi sonucu: bu geleneksel özellikler hızla bozulmaktadır.

Rize Çamlıhemşin Avusor Yaylası

AVUSOR YAYLASI

Ayder’den Kavrun’a giderken, ilk sola sapıldığında, Avusor yaylası yoluna girilir. Avusor yaylasının aşağı bölümü, ahşap evleriyle birlikte, genelde taş evlerden oluşmaktadır. Özellikle, soğuğa karşı tezekle örtülen bu evler: 50 civarındadır. Kemerli Kaçkar dağının alt yerleşkesi olup, adını verdiği “Avusor Gölü” ile ünlüdür.

Rize Çamlıhemşin Kaçkar Yaylası

KAÇKAR YAYLASI

Evleri taştandır. 2400 metre yüksekliktedir. Kaçkar yukarı yayla olarak da bilinir. Tar deresinden, 6 saatlik yürüme yolu ile ulaşılır. Bir diğer ulaşım yolu ise: Ayder’den 1 saatlik araba yolu ve ondan sonra 2 saatlik yaya yolu ile ulaşılır.

Bir zamanların en gözde yaylası idi. Günümüzde ise, soğuk havası ile, pek uzak bir görünüm vermektedir. Yaylada: 10-12 hane vardır. Bunlar da, yayla aşkından, Kaçkarlardan hiç kopamamış, yaşı ilerlemiş, senelerin yaylacılarıdırlar.

Halbuki zamanında: 350-400 civarında hane bulunmaktaymış. Vertevor şenlikleri sırasında: her Ağustos’ta 1 ay süre ile horon eğlenceleri düzenlenmektedir.

Yayla kültürünü, fazlasıyla yansıtan bir yayladır. Kaçkar dağlarının en yüksek zirvelerinden olan ”Altınparmak” mevki de buradadır. Turizm adına pek gelişmemesine rağmen, gelen turistler yaylacılar tarafından, en iyi şekilde ağırlanmaktadırlar.

Rize Çamlıhemşin Kaçkar Dağları Milli Parkı

KAÇKAR DAĞLARI MİLLİ PARKI

Çamlıhemşin ilçesinin büyük bir kısmı, 1994 tarihinde, Kaçkar Dağları Milli Parkı olarak ilan edilmiştir. Milli Park: Rize il sınırları içinde olup, parkın kuzey kısmı Çamlıhemşin ilçe merkezinden 16 km. uzaklıktadır.

Güneyde Fırtına Deresini takip eden Milli Park sınırı, Karagöl buzulunu da içine alıp, güneye kıvrılır. Bölgenin Milli Park olarak ilan edilmesinin nedeni: Kaçkar Dağlarında bulunan buzullardır. Ayrıca: burada, buzul gölleri ve buzul vadileri bulunuyor.

Ayrıca: Kaçkar Dağlarının batısındaki Fırtına Deresi ve doğusundaki Hemşin Deresi; zengin bir flora ile kaplıdır.

Kaçkar Dağları Milli Parkında: en önemli gelişmenin dağ turizmi olacağı değerlendirilmektedir. Parkta: birçok yayla olması nedeniyle, bölgenin yaz kampçılığı bir merkez olması planlanmaktadır.

Parkta: kamp alanları, günübirlik ziyaret yerleri, dağcılık ve yayla turizm alanları bulunacaktır. Bu tip düzenlemeler ile: çok sayıda turist, dağcı ve akademisyenin, önümüzdeki yıllarda bölgeyi ziyaret edeceği beklenmektedir.

Kemer

Kemer

 

Ulaşım:

Ülkemizin en önemli turizm merkezlerinden biri olan Kemer, Antalya’ya 45 km. uzaklıktadır. Geçen yıllarda yapılan karayolu, güzel ve bakımlı olup, yol üzerinde yeni yapılan tüneller, nispeten virajları ortadan kaldırmıştır.

Güzel ve rahat bir yol. Yalnızca: akşam saatlerinde, Kemer-Antalya yolu bayağı yoğun oluyor. Sanırım: otellerde çalışanların şehre dönüş saatlerinde, servis araçları yani büyük vasıtalar, trafiği biraz olumsuz etkiliyor.

 

Coğrafi Konumu:

Kemer; Batı Toros Dağlarının eteklerinde, kıyı boyunca uzanan, şirin bir yerleşim yeridir. Kıyı boyunca, irili-ufaklı koylar vardır. Denizin maviliği ve ormanın yeşilliği ile dağlar çok güzel bir görünüm oluşturur.

Denizin berraklığı, ormanın yeşilliği, deniz dalgalarının çam ağaçlarına kadar uzanması ve çam ağaçlarının, plajlarda gölgelik olarak kullanılabilmesi, oldukça cazip gelmekte.

 

Tarihi-Geçmişi:

Yörenin ilk hali olan köy : 1916-1917 yılları arasında, Toros dağlarından gelen Yörükler tarafından kurulmuştur.

Kurulan köyü korumak amacıyla; Kızılcık dağının eteklerine 23 km. uzunluğunda, taştan duvar şeklinde bir koruma kemeri örülür. Bu duvar; kemere benzetilerek, kurulan köy, daha sonraki yıllarda, Kemer ismi ile anılmaya başlanır.

1960’lı yıllara kadar, Kemer’in çevresiyle arasında karayolu bağlantısı yoktu.

Ulaşım, sadece deniz yolu ile sağlanırdı.

1980’li yıllardan sonra ise, gelişerek ve büyüyerek, Türkiye’nin gözde turizm merkezlerinden biri haline geldi. Şehircilik konusunda tüm alt yapı faaliyetleri tamamlanmıştır.

Dünyaca ünlü turistik tesisleri, önemli bir turizm merkezi olmasındaki, en büyük etkendir.

Bölgenin çekiciliklerinin başında: doğal güzellikleri gelir. Deniz, orman ve dağlar; bir noktada birleşir. Tarihi yapılar ise, ayrı bir renk katar.

 

Gezilecek yerler:

Bunlar: Phaselis Antik Kenti, Çıralı (Yanartaş), Selçuklu Av Köşkü ve İdyros Antik Kenti.

 

 

Genel özellikleri:

Kemer halkı tarafından, zamanla kemer ovası ve ağva ovası arasındaki bataklıkların islah edilmesi sonucu, bölge ticaretinde önemli bir yer tutan, ünlü kemer portakalı üretilmeye başlanır.

Ana yoldan ayrılıp, Kemer’e döndüğünüzde, yol kıyısındaki otellerle karşılaşacaksınız. Bir süre ilerledikten sonra ise: Kemer merkezinde, dükkanlardan oluşan çarşı ile karşılaşacaksınız.

 

İklim:

Yaz ayları (Mayıs-Ekim) sıcak ve güneşlidir,  deniz suyu 26-28 dereceye ulaşır. Bölge ikliminin en büyük özelliği “nem” olmamasıdır ki bu durum bölge için çok önemli, yani burada bulunduğunuz süreçte, terlemeyeceksiniz. Sonuç olarak, en iyi ziyaret zamanı: Haziran-Eylül arası yoğun sezon olmakla birlikte, Mayıs ve Ekim ayları hem daha serin hem de daha sakin bir tatil arayanlar için idealdir.

Kemer

Deniz özellikleri:

Evet, Kemer’de: denize girebilirsiniz. Özellikle: Ayışığı (Moonlite) plajının bulunduğu bölgeden denize girebilirsiniz. Burada: üzerinde şemsiyesi olan bir şezlong kiralayabilirsiniz.

Duş almanız da mümkün. Veya, hemen plajın bitiminde, hatta kumsalın üzerinde kurulu kafelerden birinin masalarına oturup, gerek denize girebilir ve gerekse bir şeyler içebilirsiniz. Tertemiz tuvaletlerin bulunması büyük imkan.

Deniz ise: durgun, çünkü burası bir koy. Genel anlamda deniz oldukça berrak ve temizdir. Ancak hızla derinleşir. Kıyıdan birkaç metre içeride bile derinlik artmaya başlayabilir. Bu yüzden küçük çocuklu aileler için bazı plajlarda dikkat etmek gerekir.

Gelelim kumsala, plajlara:

Kemer’in büyük çoğunluğu çakıl ve iri taşlı plajlardır, ince kum yoktur. Bölgenin dağlık-kayalık coğrafyası nedeniyle plajlar genelde çakıllı, bazı yerlerde de irice çakıl-taş karışımı şeklindedir. Bu yüzden kesinlikle deniz ayakkabısı kullanmanızı öneririm. Yanınızda yoksa, çarşıda birçok yerde deniz ayakkabısı uygun fiyatla satılıyor. (2026 yılı güzel bir deniz ayakkabısı 500 TL. dir.)

Kemer Yat Limanı-Marina

KEMER YAT LİMANI

Kemer, yat turizmi bakımından da önemli bir yere sahip. Yaz ve kış aylarında, çeşitli ülkelerden gelen yatların bir merkezi. Gelen yatlar, burada günübirlik kalabildikleri gibi, uzun süre de kalabilmekteler.

Marina, 1985 yılında Turban A.Ş. tarafından inşa edilmiş ve 1986 yılında “Turban Kemer Marina” adıyla hizmete açılmıştır. Bu, marinanın Kemer’in en eski ve köklü işletmelerinden biri olduğunu ortaya koymaktadır.

19 Ocak 2016 tarihinde Mavi Yeşil Uluslararası Turizm tarafından tüm hakları satın alınarak “G-Marina Kemer” adı altında faaliyete devam etmektedir.

Yat limanı; 140 karada ve 230 denizde olmak üzere, toplam 370 yat kapasitelidir. Uluslararası standartlara sahip olan marina, güvenlik ve deniz hizmetleri, akaryakıt, elektrik, su ikmal hizmetleri, marina çarşısı, alışveriş merkezi, yat bakım-onarım üniteleri ve 60 ton kapasiteli tekne karaya alma aracı ile yat sahiplerinin her türlü ihtiyacına cevap vermektedir.

Marina içinde 2.5-5 metre arası derinlik mevcuttur. Tonozlarla bağlanan marinada elektrik, su ve TV servisi verilir. Marinanın 45 tonluk liftinin yanında 10 tonluk taşıyıcı da teknelere servis verir.

Marina 1994 yılından itibaren kesintisiz olarak her yıl Mavi Bayrak almaktadır.

Mavi bayrakla belgelendirilen iki plaj, marinanın her iki yanında yer almaktadır. Ayrıca marina yardımcı mendirek üzerinde sadece marina ziyaretçilerine tahsis edilmiş özel yüzme platformu mevcuttur. Uluslararası zevki hitap eden Navigator Restaurant-Bar da marina içinde hizmet vermektedir.

Marina aynı zamanda Türkiye’nin yurt dışına çıkış ve giriş işlemlerinin yapıldığı  resmi bir Deniz Giriş Kapısı olup ilgili tüm yetkililer marina girişindeki ofiste görev yaparlar.

İngiltere’nin Yat Limanı Derneği (Yatch Harboor Association) tarafından “Beş Altın Çıpa” ödülüne layık görülmüştür.

GEZİLECEK YERLER:

Kemer Ayışığı Parkı

AYIŞIĞI PARKI-MOONLİGHT PARKI:

İlçe merkezinde Merkez Mahallesi Yalı caddesinde Kemer Marina’nın hemen yanındadır. Kemer merkezden buraya ulaşmak için 10 dakika yürümek gerekir. Yani yürüme mesafesindedir.

Ayışığı Parkı, 1988 yılında inşa edilmiştir. Olimpos Beydağları Sahil Milli Parkı ile çevrilidir. Yani hilal biçiminde bir görüntü verir, sahil uzunluğu 500 metredir. Park alanında, yüz yıllık çam ve palmiye ağaçları bulunmaktadır.

Ayışığı koyunda kurulu park alanının: 10 metre karelik bölümü kumsaldır. Kalan bölümde ise: havuz, amfi tiyatro, üstü açılır gece kulübü ve disko bulunmaktadır. Ayrıca: mavi bayraklı plajı vardır.

Çam, palmiye ve okaliptüs ağaçlarının eşsiz bir koyla buluştuğu, huzurlu ve neşeli bir lokasyondur. Park, aynı isimli Ayışığı Plajı ile doğrudan iç içedir, plajın hemen arkasında uzanır.

Park, ağaçlara hiç dokunulmadan restore edilmiş, çam ağaçlarının altında küçük bir orman dokusu oluşturulmuştur. Ağaçların gölgesinde gizlenmiş ahşap kafeler ve yürüyüş yolu kenarlarını süsleyen çiçekler parka renk katıyor.

Park alanında ücretsiz otopark, ücretsiz duş, masa ve şemsiyeleri olan birkaç beach club da bulunuyor. Tekne ve bot kiralama noktaları mevcut.

Günde ortalama 4000 kişi tarafından ziyaret ediliyor. Akşamları daha sakin ve yürüyüş alanı iken, gündüzleri özellikle yaz aylarında oldukça kalabalık ve gürültülü olabiliyor.

Kemer Delfinaryum

Delfinaryum:

Tesis Ayışığı Parkı sınırları içindedir ve yunusların her türlü tehlikeden korunduğu özel bölümlere sahiptir. Gösteri havuzunun etrafı şeffaf duvarlarla çevrili, böylece su yüzeyindeki değil, su altındaki gösteriler izlenebiliyor. Havuzun derinliği 6 m olduğu için yunuslara tam bir hareket özgürlüğü sağlanıyor. Geniş havuzlarda yunusların yanısıra foklar da sahne alıyor, foklar top çemberden geçirme gösterileri yapıyor, hatta resim bile çizebiliyorlar. Tesis alanında ayrıca kaplumbağa ve balık akvaryumları, alkolsüz içecek barı ve satın alma yapılabilecek yerler var.

Gösteri yaklaşık 45 dakika sürüyor ve rehberler bu süreçte yunuslar hakkında ilginç bilgiler aktarıyorlar. Yunuslarla yüzme deneyimi, deneyimli eğitmenler suda rehberlik ediyorlar. İhtiyaç halinde can yelekleri sağlanıyor. Böylece yüzme bilmeyenler de katılabiliyorlar. Katılımcılar yunusların yüzgeçlerine tutunarak onların sevdiği oyunlara katılıyorlar.

Evet gelelim ücretlendirmeye, 2026 yılı itibarıyla giriş ücreti 35 euro. 4 yaş altı çocuklar ücretsizdir. Yunuslarla yüzmek için ayrı bir ek ücret ödemek gerekiyor.

 

 

Kemer Ayışığı Koyu Plajı

AYIŞIĞI KOYU PLAJI:

Plaj, parkın deniz tarafında bulunuyor. Yani doğrudan parkla bütünleşiktir. Kemer merkezden yürüyerek 10 dakika uzaklıktadır. Sahil yolunu takip ederek ulaşılır. Araçla gelenler için yakında ücretli ve ücretsiz otopark seçenekleri vardır.

Plajın uzunluğu 350 metre, genişliği 25 metredir. Denize sıfır konumdadır.

Aşışığı plajı genel olarak altın sarısı, ince kumlu olarak tanınıyor. Ancak denize giriş kum olmakla birlikte yer yer büyükçe çakıl taşları bulunyor. Yani tamamen pürüzsüz değil, kum-çakıl karışımı bir zemin var.

Mavi Bayrak ödüllü, berrak turkuaz sulara sahiptir. Deniz sığdan derine doğru kademeli olarak ilerler. Bu sayede çocuklu aileler için nispeten güvenli bir yüzme alanı bulunuyor. Denizin dalgasız oluşu sayesinde özellikle sabahları yüzmek daha keyifli oluyor.

Plajda şezlong ve şemsiye kiralama hizmeti var. Duş, soyunma kabinleri ve tuvalet mevcut. Plaja giriş ücretsiz, ziyaretçiler kendi havlularını getirip kumda ücretsiz olarak kalabiliyorlar.

Plajda jet ski, parasailing, deniz bisikleti ve su kayağı gibi su sporları yapılabiliyor. Kemer Yat limanından kalkan günlük tekne turlarıyla Sıçan Adası, Phaselis antik kenti ve Üç adalar gibi koyları keşfetmek mümkün.

Kemer Yörük Parkı

YÖRÜK PARKI:

Burası bir açık hava müzesidir.

Kemer merkezinde, yat limanının arka tarafında çamlarla kaplı, denize doğru yaklaşık 300 metre uzayan Küçükburun Yarımadası üzerinde kuruludur. Ayışığı Plajı ve Koyu’nun hemen yanı başında, tepe konumunda yer alıyor.

Evet, park: Devlet Ormanı ve Milli Park Statüsündeki yarımada olan Küçükburun üzerinde kuruludur. Kemer Yat Marinasının arkasında, çamlarla kaplı bir tepededir. Tepeye 20-30 basamaklı merdivenden çıkılır. Giriş ücretlidir.

 

Kuruluş ve Tarihçesi:

1982 yılında Özel Turizm Belgeli bir tesis olarak kurulmuş ve aynı zamanda tescilli bir markadır. İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi mezunu Kutsal İyicil tarafından kurulmuştur. Şu anda oğulları tarafından işletiliyor.

Kutsal Bey, Termesos Milli Parkının kuruluş çalışmalarını gerçekleştirmiş ve aynı yerde Türkiye’nin ilk ulusal park müzesini oluşturmuştur. Öğrenciliği sırasında rastladığı bir Yörük çadırındaki konukseverlik ve doğal-mistik ortam onu derinden etkilemiş ve bu deneyim Yörük Parkı projesinin temelini oluşturmuştur.

 

 

Kemer Yörük Parkı

 

Konsept ve İçerik:

Müze, Akdeniz’de 700 yılı aşkın geçmişi olan Yörük kültürünü günümüze taşıyan küçük bir etnoğrafya müzesi şeklinde tasarlanmış bir mekandır. Kıl çadırda cansız mankenlerle birlikte Yörüklerin günlük yaşantısını, sosyal-kültürel ortamlarını ve gelenek-göreneklerini yansıtan eşyalar ve aletler sergileniyor. Gezerken eşlik eden geleneksel-folklorik müzikler, dönemin atmosferini daha gerçekçi hissettiriyor.

Park alanında: 3 tane çadır bulunmaktadır. Bu çadırlarda: birinde saç böreği yapılmaktadır. Diğerinde dinlenilir ve diğerinde ise küçük bir Etnoğrafya müzesi bulunmaktadır.

Yörük toplumunda her topluluğun bir lideri varmış. Liderin evi diğer çadırlardan daha büyük ve ferahmış. Önemli kararların alındığı ve misafirlerin ağırlandığı bu evler ziyaretçilere açıktır.

Tavuk, horoz, tavşan, kuş, köpek ve kediler de mekanın özgün bir parçasıdır.

Evet, burada: özellikle yabancı turistlere yönelik yemekler, folklorik müzik, geleneksel aperatifler sunulmaktadır.

Gastronomi:

Öne çıkan lezzetler arasında odun ateşinde yapılan gözleme çeşitleri, serpme kahvaltı, saç kavurması, kuzu şiş, ev yapımı ayran ve limonata var. Ayrıca taze balık ta sunuluyor.

 

Kemer Yörük Parkı

Manzara ve Yürüyüş Parkurları:

Panaromik yürüyüş parkurlarından hem deniz kenarında 600 metre hem de denizin ortasında 300 metre orman yürüyüşü yapılabiliyor. Parktaki kafede dinlenirken bir yandan yat limanını, diğer yandan ünlü Ayışığı Plajının eşsiz manzarasını görebilirsiniz. Ziyaretin devamında 25 yıllık orman parkurunda doğa yürüyüşü ile tamamlanıyor.

Kemer İdyros

İDYROS ANTİK KENTİ VE ÇALIŞ TEPE:

Kemer koyu, Ayışığı Parkı ile balıkçı barınağı arasında yer alıyor. Kemer merkeze 10 dakika yürüyüş mesafesindedir. Günümüzde kentleşmenin ortasında kalmış durumdadır.

Evet, burası Kemer’in antik dönemdeki ismidir.

 

Tarihçe ve kuruluşu:

İdyros, Pamphylia ve Likya sınırında, doğusunda ttaleia (Antalya), batısında Phaselis bulunan önemli bir antik liman yerleşimidir. Kazılarda elde edilen buluntular arasında MÖ 5-4’ncü yüzyıllara ait seramik kalıntıları tespit edilmiştir. Bu buluntulardan hareketle kentin tarihinin Helenistik döneme kadar uzandığı biliniyor. Bazı kaynaklara göre kentin tarihi muhtemelen, MÖ 690 yılına kadar dayandığı ve Phaselis’i kuran Rodoslu I Oleios tarafından kurulduğu tahmin ediliyor.

Antik dönem kayıtları ve kazılar sırasında tespit edilen Klasik Dönem Nekropolü, kentin Klasik, Helenistik ve Roma dönemlerine ait iskanlarının da olduğunu gösteriyor. Kentin denizci bir özellik taşıdığı, denize çok yakın konumu nedeniyle Akdeniz ticareti yapan gemilerin uğrak noktası olduğu düşünülüyor. Çalış Kalesindeki Helenistik dönem sur duvarları ve 5000 metre karelik iç alanı, bölgenin askeri önemini gösteriyor.

 

Ertuğrul Tabyası:

I Dünya Savaşı dönemine ait Ertuğrul Tabyası da bölgenin yakın tarih açısından stratejik önemini gösteriyor. Bugünkü Ayışığı Koyu-Çalıştepe civarında I Dünya savaşında görev yapan Mustafa Ertuğrul’un topçu bataryasının konuşlandığı mevzilerdir.

13 Ocak 1917 günü Kemer Ağva Limanında emrindeki askerleriyle Fransızların “Paris II” kruvazörünü batırdı. Ayrıca 8 Mart 1918 günü Ağva burnu önünde Fransızların “Alexandria” isimli bir kruvazörünü, portakal ve dinamit yüklü bir yelkenliyle tuzağa düşürüp batırdı. Paris II bir balıkçı gemisi olarak Fransa’da inşa edilmiş 50 m boyunda 8 m eninde bir gemiydi. Sonradan silahlandırılıp savaş gemisine çevrilmişti. Mustafa Ertuğrul, gemiyi topçu ateşiyle denize gömdü, gemi komutanı dahil tüm mürettebatını esir aldı. Paris II hala Akdeniz’in derinliklerinde yatıyor.

Eski adı Ağva olan bugünkü Kemer’de, Fransız Tatil Köyü Club Med’in ilerisindeki kayalık tepe üzerinden batırdığı Paris II ile ilgili mevziler hala tatil köyünün içinde bozulmamış olarak duruyor, ancak oraları görmek bugün Fransızların iznine tabi.

 

Günümüzde Kalıntılar:

Günümüze antik İdyros şehrinden Bizans dönemine ait olduğu düşünülen bir kilise (IV-VII yüzyıl) ve bu kiliseye bağlı olduğu sanılan III yüzyıla ait bir bazilika, Erken Roma dönemine ait bir gözetleme kulesi, amacı tam bilinmeyen yapılar ve bir köprü kalmıştır.

Kalıntı olarak bir Roma köprü ayağı, marinanın kuzeyindeki yüksek tepede bir gözetleme yeri ve MS IV yüzyıla ait haçlı planlı, mozaikli bir kilise kalıntısı bulunuyor.

 

 

Kemer İdyros antik kenti kilisesi mozaik taban

Bizans Kilisesi

Kilise ve kompleksinin kazıları sırasında bulunan küçük buluntu ve sikkelerden, bu kompleksin MS 4 ile 7 yüzyıllar arasında kullanıldığı anlaşılıyor. Alt seviyedeki moloz taş duvarların MS 4 yüzyıla, bunun üzerine yapılan kilisenin ise MS 6 yüzyıla ait olduğu, 7 yüzyılda bir tadilat yapılarak narteksin önüne bir eksonarteks ve kuzeyine vaftizhane ilave edildiği tespit edilmiştir.

Evet, dikdörtgen planlı Bizans Kilisesi, 25 x 11.5 metre boyutlarındadır. İdyros şehrinden günümüze kalan başlıca iki eserden biri bu kilise ve diğeri gözetleme kulesidir.

Kilise Yunan bazilika planında yapılmış, ortasında apsisli bir orta nef, narteks, eksonarteks bulunduran, kuzeyinde bir vaftizhane, güneyinde bir şapel içeren bir dini yapıdır. MS 6 yüzyılda Anadolu’da görülen aynı plandaki kiliselerin özellikleri taşımaktadır. Üç nefli kilisenin narteks, orta ve yan nefleri taban mozaiği ile kaplıdır. Kilisenin çatısı ahşaptan yapılmıştır.

Kilisenin mevcut duvar yükseklikleri ortalama 80 cm dir. Apsiste bu yükseklik 120 cm ulaşır. Narteks ve Vaftizhanede freskli sıva parçalarının bulunması, bu duvarların fresklerle süslü olduğunu gösterir.

 

Kemer İdyros antik kenti Bizans kilisesi

Kilise kazılarında tabanı turuncu, beyaz, gri ve kiremit renkli taşlarla yapılmış mozaik zemin bulunmuştur. Geometrik motiflerin hakım olduğu mozaik süslemeleri kalp şeklindeki bitkisel bordürlerle çevrilidir. Tabanı iri taneli mozaiklerle süslenmiştir.

 

Şapel-Güneydeki ek yapı:

Kilisenin güneyinde bir şapel bulunmaktadır. Şapel, kilise apsisinin daha ilerisine doğru çıkmakta ve 7.55 x 5.20 m boyutlarında dikdörtgen bir yapıdır. Kilisenin güney nefinin apsise yakın bir yerinden açılan bir kapıdan sonra bir koridor gelir, bu koridor şapelin narteksine açılmaktadır. Koridorun tamamı ile narteksin bir kısmı mozaik ile kaplıdır, bu mozaikler geometrik motiflidir. Narteksin diğer kısımlarına ise tuğla döşenmiştir.

 

Vaftizhane-Baptisterium-Kuzeydeki ek yapı:

Kilisenin kuzeyinde Vaftizhane bulunmaktadır. 7.35 x 6.65 m boyutlarında dikdörtgen bir oda şeklindedir. Kiliseye kuzey nefin apsise yakın bir yerinden kapı ile bağlantısı vardır. Vaftizhane altında da mozaik döşeme bulunur.

 

Çevresindeki yapılar:

Kurtarma kazılarında kilisenin etrafında birbiriyle irtibatlı bazı odalar ortaya çıkarılmıştır. Bunlar kilise müştemilatına ait hizmet odalarıdır. Kilisenin ve önündeki caddenin batısında, aynı dönem özelliğini gösteren duvarlardan yapılmış, ev planı göstermeyen, birbiriyle ilişkili yan yana odalar bulunmaktadır. Bunlar sivil mimariye ait yapılardır.

Kemer İdyros antik kenti gözetleme kulesi

GÖZETLEME KULESİ:

Erken Roma döneminden kalmadır. Gözetçi kulesi, marinanın kuzeyindeki yüksekliğin güney ucunda yer almaktadır. Detaylı poligonal örgü tekniğiyle işlenmiş duvarlarla çevrili olup, güney tarafından iki kule ile bir girişe, kuzeydoğu tarafta ise bir kuleye sahiptir.

Poligonal örgü tekniği, büyük masif kayaların kabaca şekillendirilmiş, kesilmiş ya da kesilmemiş şekilde örülmesiyle oluşturulan, antik Yunan coğrafyasında yaygın bir duvar yapım tekniğidir. Bu duvarlar 1 metrenin altından 2-3 metre küp hacme, yarım tona kadar varan ağırlıkta taşlardan oluşabilir. Bu teknik, yapının kronolojik olarak erken döneme ait olduğunu gösteren önemli bir ipucudur.

Erken Roma dönemine tarihlenen bu yapı, muhtemelen kentin denizden gelebilecek tehditlere karşı gözetleme ve erken uyarı amacıyla inşa edilmiş stratejik bir savunma yapısıydı. Bizanslı Stefanos’un Hekataios’a dayanarak verdiği bilgilere göre İdyros, ilk dönemlerde deniz ulaşımında önemli bir paya sahipti. Mısır ve Yakın Doğu’dan Likya’nın batısına giden yelkenli gemiler, Nil nehrinden İdyros limanına kadar geliyordu. Bu denizcilik geçmişi göz önüne alındığında, kulenin liman trafiğini gözetlemek ve kenti muhtemel deniz saldırılarına karşı korumak amacıyla inşa edildiği düşünülür.

Kule, kilisenin Bizans dönemini temsil etmesine karşılık, kentin daha erken-Roma dönemine ait nadir kalıntılardan biri olması açısından önemlidir. İdyros’un katmanlı tarihini somut olarak gösteren iki ana yapıdan biridir.

Sonuç: bu gözetleme kulesi de, Ertuğral Tabyası mevzileri gibi özel mülkiyet/inşaat sahası sınırları içinde kalıyor. İnşaat faaliyetleri nedeniyle güvenlik açısından buranın kapalı olması muhtemel, ancak ayrıntılı bilgi yok.

 

 

 

Kemer Halk Plajı

KEMER HALK PLAJI-KINDIL:

Kemer ilçe merkezine sadece 700 metre mesafede, eskiden Mustafa Ertuğrul Aker Parkındaki ücretli plaj alanıydı. Belediye tarafından düzenlenip halka ücretsiz olarak açıldı. Kemer’in en iyi plajlarından biri olup geniş ve kalabalık, oldukça temiz bir plajdır. İnce, açık renkli çakıllardan oluşan bir zemini var ve berrak turkuaz suya sahip, ancak yiyecek seçenekleri sınırlıdır. Sezon Nisan sonunda Ekim’e kadar sürer, yaz aylarında deniz suyu sıcaklığı 26-28 derece arasında olur.

Halk plajının devamında ise, 3.7 km uzunluğunda sahil şeridi boyunca otellerin plajları bulunmaktadır. Halk plajının uzunluğu 270 metre, genişliği 20 metredir. Plaj Mavi Bayraklıdır.

Kemer Kındılçeşme Piknik alanı ve Halk Plajı

KINDILÇEŞME PİKNİK VE HALK PLAJI:

Beydağları Sahil Milli Parkı içinde bulunan Kındılçeşme: bir zamanların en meşhur çadır kampıdır. Burada uzun boylu çam ağaçlarının altında, cırcır sesleri eşliğinde, piknik yaparken, sıcak bastığında insanlar denize girip ferahlardı.

Kemer Kındılçeşme

İsmini ise: hakkında çeşitli rivayetler bulunan “Kındıl Dede” den almıştır.

Burası Kemer’in ilk kamp alanıydı. 1978 yılında alan hem çadırlı hem de karavanlı bir piknik alanı olarak kullanılıyordu ve dönemin Orman Bakanlığı tarafından işletiliyordu. Çamaşırhanesi, mutfağı, bulaşıkhanesi olan bakımlı bir tesisti. 1980’li yıllara kadar burada Hıdırellez şenlikleri yapılırdı, Kemerlilerin Ayışığı Koyu  dışındaki tek gidebilecekleri yerlerden biriydi.

Alan 2004 yılında Milli Parklar tarafından ihaleye çıkarıldı. 2009 yılındaki Beydağları Uzun Devreli Gelişim Planı revizyonu ile kamp alanı, günübirlik tesisler adı altında yapılaşmaya açılarak bir yatırımcıya tahsis edildi.

2015’te yapılan bir incelemede, bungalovlara ahşap dolap ve televizyon ünitesi monte edildiği, denizle kamp alanı arasındaki istinat duvarının yükseltildiği, kafeterya binasında demir çatı işlerinin sürdüğü tespit edildi. Bakanlık firmaya inşaatı durdurması tebligatı yapmasına rağmen şirket izinsiz inşaata devam edince suç duyurusunda bulunuldu. Evet sahil ile kamp alanı arasına bir istinat duvarı örülmüş ve zamanla yükseltilmişti.

Fazla uzatmadan gelelim sonuca: alan, 2018 yılında işletmeci firmadan geri alınarak tekrar Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğüne geçti. 80 dönümlük alanın 15 dönümlük bölümü, yıllardır  süren davalar nedeniyle bir türlü açılamayan alanda, 2020’de düzenlenen bir organizasyonla halkın kullanımına açıldı. Ancak alanın tamamı hala kapalıydı. 20 Eylül 2024 tarihinde yapılan ihale sonucu, yapılaşma nedeniyle tahrip edilen bu sahil bölgesi, başka bir kuruma tahsis edildi. 90 bin metre karelik alan bir otel zincir halkasına verildi. Yani süreç kapanmış değil, tekrar otelcilik yatırımına dönmüş durumdadır.

 

 

Kemer Selçuklu Av Köşkü

SELÇUKLU AV KÖŞKÜ:

Antalya-Kumluca karayolunun Kemer girişinde ormanlık alan içindedir. Araçla ulaşım mümkündür, Kemer’den yaklaşık 10 dakika uzaklıkta ve girişler ücretsizdir.

 

Tarihçesi ve Önemi:

Yapı, 1230-1248 yılları arasındaki döneme tarihleniyor. Bilinen 3 Selçuklu av köşkünden biri olmakla birlikte, bölgenin tek Selçuklu yapısı ve Türk-İslam sanat geleneğinin tek örneği olma özelliğini taşıyor. Yani Anadolu genelinde sadece 3 örneği bilinen bir yapı türü ve Kemer bölgesindeki tek örnek olması onu özellikle değerli kılıyor.

 

Mimari Özellikleri ve Sembolizm:

Köşkün çatısında bulunan mühür ile aynı zamanda Tekelioğlu Beyliğinin (1400) bayrağında yer alan altıgen yıldız kabartmalı taş merdiven, Selçuklu döneminden kalan en güzel örneklerden biri sayılıyor.

 

Köşkün giriş kapısı ve ona yakın duvar yıkılmış olsa da çatı ve duvarların büyük bölümü iyi durumdadır.

 

 

Kemer Selçuklu Av Köşkü Hz Süleyman Mührü

Köşkün çatı kısmında, Hz Süleyman’ın mührü olarak bilinen, iki eş kenar üçgenin bileşimiyle oluşan yıldız figürü vardır. Bu figür, Hz Süleyman’ın mührü olarak tanınır ve Hz Süleyman’ın yüzüğünde bulunur.

Ayrıca, bu simgenin, Hz Süleyman’ın hayvanlarla konuşup, iletişim kurabilmesinin sebebi olarak varsayılmaktadır. Ayrıca, mührün “Dünyaya hükmetmek yetisine” sahip olduğuna inanılır.

Kemer Selçuklu Av Köşkü Hz Süleyman Merdivenleri

 

Arkeolojik Bulgular:

Köşkte yürütülen kazı çalışmalarında önemli bulgulara ulaşılmış, sarnıç ve kanalizasyon sistemi ortaya çıkarılmıştır. Harç örneklerinden köşke 1925-1930 yıllarında bir çalışma yapıldığı ve duvarlardaki harçların cumhuriyet dönemi sonrasına ait olduğu  tespit edilmiştir. Ortaya çıkarılan sarnıç ve kanalizasyon sisteminin dönemine göre oldukça nadir görülen bir yapıda olduğu, kazılar tamamlandığında özel olarak sergilenmesinin planlandığı bildiriliyor.

Kemer Selçuklu Av Köşkü

Güncel Durum:

Yıllarca atıl kalan köşk için son dönemde yeniden harekete geçilmiştir.

Kemer Molla Deliği Mağarası

MOLLA DELİĞİ MAĞARASI:

Kemer’in batı kıyısı boyunca uzanan ve Olimpos dağı olarak bilinen Tahtalı Dağının 910 metre rakımlı yamaçlarında yer almaktadır.

Bu mağaraya Kemer-Kumluca karayolu üzerinde bulunan Aşağı Kuzdere veya Tekirova köylerinden ancak yaya olarak ulaşmak mümkündür. Ancak Kuzdere ve Beycik köylerinden başlayan yürüyüş parkuru yaklaşık 4 saat sürmektedir. Yol boyunca çam ormanları ve dağ manzaraları görmek mümkündür.

Mağara, karstik yapının hakim olduğu bölgede kireçtaşlarının zamanla aşınması sonucu oluşmuştur. Yağmur sularının kayaların içine sızarak mineralleri çözmesi ve binlerce yıl boyunca şekillendirmesiyle ortaya çıkan doğal bir oluşumdur.

Gelelim mağaranın içine:

İçeri girildiğinde, doğanın binlerce yıllık sürecinin bir ürünü olan sarkıtlar ve dikitler ziyaretçileri karşılar. Mağaranın içinde serin ve nemli hava hemen hissedilir. Dışarıdaki sıcak, Akdeniz ikliminden sonra bu doğal serinlik oldukça etkileyicidir.

 

Tarihi izler ve Efsane:

Mağarada antik dönemlerden kalma izlere rastlamak mümkündür. Bu da onu tarih meraklıları için de ilgi çekici kılar. Halk arasında dolaşan bir efsaneye göre: mağaranın sonunda bir gölet bulunuyor, ancak bugüne kadar hiçbir ziyaretçi bu noktaya ulaşamamış, bu gizem mağaranın çekiciliğini arttırıyor.

 

Ziyaret:

Yetkililer, rehber eşliğinde yapılan turlar sayesinde ziyaretçilerin hem güvenli şekilde mağarayı gezebildiklerini hem de bölgenin doğal ve tarihi zenginliklerini yakından tanıma fırsatı bulduklarını belirtirler. Son bir not: mağaranın isminin neden Molla Deliği olduğu hakkında herhangi bir bilgi bulamadım.

 

 

Kemer Paris II Batığı

PARİS II BATIĞI:

Kemer Marinası açıklarında, 1.5 km açıkta, 33 metre derinlikte kum bir  zemin üzerindedir. Batık 1995 yılında keşfedildikten sonra dalgıçların ve sualtı fotoğrafçılarının ilgi odağı haline geldi. Batık 18 metre derinlikte başlayıp 31 metre derinlikte son buluyor ve tamamen kumdan oluşan bir zemin üzerinde yatıyor.

Paris II batığı, 1917 yılında Türk zabiti Mustafa Ertuğrul tarafından topla batırılan Paris II adlı Fransız gemisine aittir. Topçu Yüzbaşı Ertuğrul komutasındaki Topçu Bataryası tarafından 13 Aralık 1917 tarihinde batırılmıştır. Geminin batırılmasının ardından Antalyalılar, gemideki yaralı Fransızlara yardım etmişlerdir.

Geminin boyu 50 metre, eni 8 metre, ağırlığı 551 grostondur. Gemi 6 adet uçaksavar topuna ve 2 torpil kovanına sahiptir. Buharlı bir gemidir.

 

Dalış turizmi:

Birçok uluslararası dergi tarafından dünyadaki en iyi dalış bölgelerinden biri olarak adlandırılıyor. Dünyada 100 dalış bölgesinden biri olarak gösteriliyor. Günümüzde zengin deniz yaşamına ev sahipliği yapan batık, renkli mercan ve çeşitli balık türleriyle adeta bir sualtı müzesi niteliğindedir. Paris II batığına dalış yapacaklar ıçin 3 yıldız dalış sertifikası şartı geçerlidir. 1 ve 2 yıldız sertifikalı dalgıçlar sadece çakar bölgesinde reef dalışı yapabiliyorlar.

 

 

Kemer Paris II Batığı

Anma Etkinlikleri:

Her yıl Akdeniz Üniversitesi öncülüğünde uluslararası bir dalış etkinliği düzenleniyor. Etkinlik Mustafa Ertuğrul Aker’in mezarının ziyaret edilmesiyle başlıyor ve katılımcılar Paris II batığına anlamlı bir dalış gerçekleştiriyorlar. Etkinliğin son gününde Paris II savaş gemisini batırmak için topların konuşlandığı siperlere tırmanılıp dönemin askeri stratejisi katılımcılara aktarılıyor.

 

 

 

Kemer Kesme Boğazı

KESME BOĞAZI KANYONU:

Kesme Boğazı Kanyonu, Olimpos Beydağları Sahil Milli Parkı içinde 3 derenin birleşimiyle oluşan bir doğa alanıdır. Kemer ilçesi Kuzdere Mahallesinde yer alıyor. Antalya şehir merkezine 45 km, Kemer ilçe merkezine yaklaşık 10 km uzaklıkta, Altınyaka istikametinde bulunuyor.

Kesme Boğazı Kanyonu özel bir işletme tarafından işletiliyor ve giriş ücreti alınıyor.

Oluşumu ve Doğal Yapısı:

Kanyon, çevresindeki zengin florası ve rengarenk çiçekleriyle dikkat çekiyor. Suyun kaynağı dağlardan geliyor, dağlardaki tatlı su kaynaklarının oluşturduğu doğal havuzlar,  her yıl yüzlerce turisti ağırlıyor. Buz gibi suyun aktığı su yolları üzerinde oluşan küçük havuzlar tatilcilerin serinlemesine yardımcı oluyor.

 

Endemik Bitki Türleri:

Bilimsel açıdan da önemli bir yerdir. Bilim dünyasına iki önemli bitki türü kazandırmıştır. Olimpos Safranı ve Kemer Orkidesi. Bu iki endemik tür sadece bu bölgede yetişiyor ve ekolojik açıdan korunması gereken nadir türler arasında gösteriliyor.

 

 

Kemer Kesme Boğazı Roma Köprüsü

 

Tarihi önemi ve Roma Köprüsü:

Antik dönemlerde Likya ile Pisidia ve Attaleia (Antalya) arasında önemli bir bağlantı noktası olan Kesme Boğazı, tüccarlar ve askeri birlikler tarafından aktif olarak kullanılmıştır. Tarih boyunca stratejik bir geçit olma işlevi görmüştür.

Kanyonun en dar noktasında, Ağva deresi üzerinde inşa edilmiş tek kemerli taş köprü, Roma İmparatorluk dönemine aittir. 22 metre uzunluğunda ve 4 metre genişliğindeki bu köprü, Osmanlı ve Erken Cumhuriyet döneminde de onarımlardan geçirilerek günümüze ulaşmıştır. Köprü birkaç yıl önce restore edilmiş ve günümüzdeki görünümünü kazanmıştır. Günümüzde buraya jeep safari turları ve doğa yürüyüşleri düzenleniyor.

Tarihi Roma köprüsünün hemen yamacında, kayalar üzerine yapılan ahşap çardaklar ilgi çekmektedir. Çardakların hemen yanında ise, dere kenarında taşlarla yapılan setle oluşturulmuş doğal bir havuz bulunmaktadır. Bu havuzda yüzmek mümkündür.

Kemer Gedelma Kalesi

KADREMA-GEDELMA KALESİ:

Bölücektepe Orman kulesinden 1.8 km uzaklıktadır Kemer merkezin 12 km batısındadır. Buraya ulaşmak için: Kuzdere Mahallesi Kesme Boğazı Mevkiinden asfalt yol bulunmaktadır.

Ancak Gedelme yaylasına çıkan yollar biraz zorludur. Kesme boğazından geçerek Toroslara doğru çıkılır ve bir zamanlar bu yollarda “Dünya Ralli Şampiyonası” yapılıyormuş, artık yapılmıyor.

Güneşli-Gedelma yerleşimi içinde, çok iyi korunmuş bir Orta Bizans kalesi bulunur. Kale: MS 9’ncu yüzyıla tarihlenir.

Kale, doğu ve güney yönlerinde düzgün duvarlı ve kuleli, batı ve kuzeyde ise arazinin kayalık ve biçimsiz yapısına göre duvarlar örülmüştür. Ve gerekmediğinden kule de yapılmamıştır.

Toplam 5 kule vardır. Bunlardan 4 tanesi dışa çıkık, 1 tanesi de kayalıklarda yer olmadığından, içtendir. Kale: MS 9’ncu yüzyıla tarihlenir. Kalenin bu kesiminden geçen Roma yollarının ve stratejik alanların kontrolünü elde bulundurabilmek için Roma geçmişi olabilecekken, daha öncesine ait hiçbir buluntu yoktur.

Ve zaten topoğrafya ya erken yerleşime elverişli değildir. MS 6’ncı yüzyıl coğrafya sözlüğü olan Ethnika’ya göre “tahıl phrygmos’u (tahıl kurutma, tahıl koruma” anlamındadır. Ayrıca “hububat çukuru” da denir.

Yani: buranın sadece Gedelma için değil aynı zamanda bölge için bir depo kale niteliğinde olduğu belirtilmiştir. Kalenin içindeki magazin formlu bölümler de farklı amaçlı depolardır. Ancak yaşama amaçlı birimler de görülmektedir. Sonuçta buranın tahıl koruma kalesi olduğu kesindir.

Kalenin çevresindeki turizm yapıları, kalenin duvarlarının dibine kadar gelmiştir. Kaleye özel arazi nedeniyle, bu kesimden girilip çıkılamamaktadır.

 

 

Çınar Ağacı:

Kale kalıntılarının önünde, kuzey dibinde, surların dibinde bulunan ve 2500 yaşını aştığı söylenen dev çınar ağacının altında, Gedelme köylüleri sergiler açarak ziyaretçilere hediyelik eşyalar satıyorlar. Bu dev ağacı mutlaka görmelisiniz.

Çünkü dünyanın en büyük çınar ağacı olduğu söyleniyor. Çınarın göğüs kol hizası çevresi, 22.40 metredir. Hatta alt kök kısımları, daha da geniştir. Gölge çapı 30 metredir. (Bu çınar ağacı maalesef koruma altına alınmamıştır.)

Kemer Peynir Deliği Mağarası

Peynir Deliği Mağarası:

Kalenin güneyinde ziyarete açık olan bir mağara bulunur. Köy merkezinden mağaraya gitmek için sadece 5 dakikalık bir yol yürümek gerekiyor.

Kalenin hemen yanında bulunan mağaranın toplum uzunluğu 74 metredir. Mağaranın girişe göre en derin yeri 19 metredir. Bu yüzden yani dik bir şekilde inildiğinden, mağara içinde oldukça fazla dikkat göstermek şarttır.

Mağaranın büyük bölümünün kuru olduğu bilinmektedir, sadece sonunda en derin yerinde bir küçük göl bulunduğu söyleniyor. Mağara içinde; sarkıt, dikit ve sütunlar bulunuyor.

 

LYKAİ/BÖLÜCEKTEPE:

Bölücektepe, Kemer merkezine yaklaşık 12 km batısında, Kuzdere Mahallesi Kesme Boğazı mevkiindedir. Bölgeye ulaşım Kuzdere Mahallesi Kesme Boğazı Mevkiinden geçen asfalt yol ile sağlanır.

Stadiasmus’a göre: Kossara’dan Lykai’ye giden yol buradan Kitanaura ve Pygela yönlerinde iki güzergaha ayrılıyordu. Lykai’den 60 stadia uzaklıkta Kitanaura bulunmaktaydı.

Orman kulesi yapımıyla yerleşim tam orta yerinden büyük tahribata uğramıştır. Kulenin güneydoğu ve kuzeydoğu eteklerinde, Helenistik ve Roma dönemi izleri taşıyan kalıntılar bulunur. Kuzeydoğu etekte 2 eksedra, 4 lahit, 1 ostothek, eksedra içinde bir tropaion ve tanımlanamayan başka kalıntılar bulunur.

Eksedralardan birinin sadece köşesi görünür. Hemen yanında diğer eksedra ise çoğunlukla korunmuştur. 2.50 m genişliğinde ve 1.60 m derinliğindedir. Nitelikli kesme taşlarla yarım yuvarlağa yakın formda yapılmıştır. Yangın kulesinin güneydoğu eteğinde ise güçlü erken karakterli duvarları olan yapı kalıntıları vardır. Bu kesimde çok sayıda çatı kiremidi bulunmuştur.

Yangın kulesinin hemen önünde ana kayaya oyulmuş bulunan yapı tabanları görülür. Yangın kulesi daha önce orada bulunan bir yapının orijinal tabanı üstüne, daha da genişletilerek inşa edilmiştir. Kulenin hemen arkasında yükselen tepenin kule tarafında yine yoğun kalıntılar bulunur. Burada çok sayıda defineci kazısı yapılmıştır. Defineci artıkları içerisinde ok ve  mızrak ucu, kilit mekanizmaları, spatula gibi çok sayıda metal buluntu, 5 adet pişmiş toprak ağırşak, 1 adet lykion parçası, bıçak ucu yanında, bir de bulla benzeri çok küçük kurşundan yapılmış bir obje bulunmuştur.

Eliptik formlu objenin bir yüzünde “Appolonios”a anlamında Eski Yunanca bir sözcük diğer yüzünde ise mızrak kabartması vardır. Bu obje, bölgede örneği az bilinen ve simgesel olarak değerlendirebilecek sapan taşıdır.

Kemer Ovacık Tümülüsü

OVACIK TÜMÜLÜSÜ

Altınyaka yolunda, Kemer yol ayrımından 4.2 km sonra Bölücek dağına dönülür. Bu yolun 3.5 km sonrasında Yığılıtaş mevkiinde bir kalıntı vardır.

Küçük taşlarla, 17 m çapında yuvarlak bir yığma alan oluşturulmuştur. Bu alan kuru moloz duvarlarla çevrelenmiş ve tümülüs yığma tepeciği çevreden sınırlandırılmıştır. Tamamı defineciler tarafından açılmış ve tahrip edilmiştir.

Yığmanın içinde, doğudan açılan uzunca bir dromosla girilen mezar odası görülür. Mezar odası ve uzun dromos da örme duvarla oluşturulmuştur. Mezar odasının uzunluğu, dromosla birlikte 9 m dir. Yuvarlak planlı mezar odasının çapı yaklaşık 2.5 m dir. Duvarlar 1.80 m yüksekliğe kadar korunmuştur. Bu bölgede ele geçen bilinen ilk tümülüs olmasından dolayı çok önemlidir. Mezar odasının yuvarlak formu da özgündür.

Bu tip tümülüslere, Lydia’da rastlanmamış olduğundan dolayı Çağıl (Taş Yığma) Tümülüslerinin bölgeye özgü bir mimari düzenleme olması gerektiği düşünülür.

Çevresinde bir yerleşim kalıntısı bulunmamaktadır. Yığma tepeler altına mezar yapma geleneğinin alıntı kaynağı Lydia olmalıdır. Dönemi de MÖ 7 ile 5’nci yüzyıl arasında yoğunlaşır.

Ovacık: Mnara egemenlik alanındaki Mizir’de (Potamos Meizoares) bulunan 5 adak yazıtı burada Irmak Tanrısı Meizoares’e adaklar adanan bir kült yeri olduğunu göstermektedir. Tabii yığma tepenin, defineciler tarafından tamamen tahrip edilmesi, tam anlamıyla talan edilmesi de ülkemizdeki tarihi yağmacılığın boyutlarını gözler önüne sermektedir. Kimbilir buradan neler çaldılar, bu çaldıkları şimdi kim bilir nerelerde?

Keimer Mnara

MNARA-MARMARA

Aslında buraya ulaşmak son derece zor ama bölgenin tarihi geçmişi hakkında bilgi vermek için, araştırmamın sonuçlarını özetle burada sizlere sunacağım.

Önce konumu:

Evet burası Kemer ilçesinin kuzeyine yönlenen ve Kesme Boğazının 23 km kuzeyinde bulunan Kaplan dağı üzerindeki Kosara ile Antalya’nın 37 km güneybatısında, bugünkü Bölümcektaş Tepesi üzerindeki Lykai arasındaki Kavak dağı üzerindedir. Kentin bulunduğu tepe, kuzey-güney doğrultusunda uzanan, oldukça izole ve sarp bir yükseltidir. Bu doğal konum o kadar korunaklı ki kentin ayrıca surlarla tahkim edilmesine bile gerek kalmamıştır.

Evet, Türkiye’nin ulaşımı en zor antik kentlerinden biri olarak biliniyor. Araçla gidilemiyor, sedir ormanları arasından ortalama 3-4 saatlik zorlu bir tırmanış gerekiyor. Ziyaretçilere bol su-yiyecek, iyi bir fiziksel hazırlık ve tercihan gurup halinde gitmeleri öneriliyor.

 

İsim ve Kimliği:

Antik kaynaklarda bölgenin adı Mnarike, kentin adı ise Mnara olarak geçer. Büyük İskender’in ordusu tarafından Yunanca “Blok kaya” anlamına gelen Marmara ismiyle de anılmıştır. Kentin adından yola çıkarak halkının Luvi kökenli olabileceği düşünülür. Luviler Anadolu’da MÖ 2000’lerden itibaren görülen kadim bir halktır.

 

Şehir hakkında antik dönem yazarlarının yazdıkları:

Evet, antik dönem yazarlarının söyledikleri, şehri daha iyi anlamak açısından önemlidir.

Diodoros:

“Oldukça yüksek ve ulaşılması güç bir kayalık tepe üzerindedir. Lykia sınırında, korunaklı olması ve sağlamlığıyla dikkat çeken büyük bir tepeyi iskan eden Marmaralılar, İskender’in bölgeden geçişi sırasında Makedon ordusunun destek birliklerine saldırırlar, kölelerle birlikte yük hayvanlarını yağmalarlar.

Bunun üzerine İskender bölgeyi kuşatır, ama cesareti takdire şayan Marmaralılar, bu kuşatmaya korkusuzca göğüs gererler.

Marmara’nın yaşlıları 2 gün süren kuşatmanın ardından İskender’in tepeyi ele geçirmeden gitmeyeceğini anlar ve gençlere, henüz güçleri varken İskender ile anlaşmayı önerirler.

Fakat gençler teslim olmaktansa vatanın özgürlüğü için ölmeyi onur saydıklarını söylerler. Bunun üzerine eli silah tutanlar: çocuk, kadın ve yaşlıları öldürdükten sonra kuşatmayı yararak yakındaki dağlık alana kaçmayı düşünürler.

Bunun üzerine aileleriyle birlikte akşam yemeği yemek üzere 600 kişi toplanırlar. Yemekten sonra gençler evlerine çekilirler. Ne var ki yakınlarını öldürmeye elleri varmadığı için içindekilerle birlikte evlerini yakmaya karar verirler ve yakarlar. Kararlaştırdıkları üzere, herkesi kendi ocaklarına gömdükten sonra, kendileri de henüz gece vaktiyle düşman kuşatmasını yararak dağlık alana kaçarlar.”

Sonrasında İskender ve birlikleri şehre girer. Marmara/Mnara bu işgal sonrasında Phaselis topraklarına katılır.

Arrianos:

“Phaselis yakınlarında yaşayan bu barbar halkın, sık sık Phaselis’e saldırdığını ve yağma yaptığını” anlatır.

 

Tarihi:

Muhtemelen Helenistik dönemde kurulmuş, Roma döneminde de iskan görmeye devam etmiştir. Büyük İskender’in Asya seferi sırasında, Mnaralılar Makedon ordusunun arka hatlarına baskınlar düzenleyip erzak çalmışlar, bunun üzerine İskender şehri kuşatmış ve ele geçirmiştir. Bu kuşatma normal Likya kentlerine göre uzun sayılan 2 gün sürmüş, çünkü kentin doğal konumu onu neredeyse ele geçirilmez kılıyordu. İskender sonrası Phaselis toprağının bir parçası haline gelmiş, aralarında bir çeşit ortak vatandaşlık ilişkisi kurulmuştur.

Erken Bizans döneminde küçülmüş, 8 yüzyılda tamamen terk edilmiştir. 2004 yılında kazılar başlamış ve halen devam etmektedir. 2008 yılında 1 Derece Sit alanı olarak tescil edilmiştir.

 

Genel özellikleri:

Topoğrafik yapısı, blok kayadır. Yapıları, örgü teknikleri ve şehircilik açısından bakıldığında Helenistik’ten beri polis statüsünde bir yerleşim olduğu kabul edilir. Roma döneminde de önemini korumuştur. Okunan bir onurlandırma yazıtı: “Mnara demosu tarafından İmparator Caligula ve eşi Messalina” ya adanmıştır.

Patara Yol Klavuz Anıtında anılan “Mnarike” bölgesinin de merkezidir. Çok sarp ve ulaşılmaz kayalık akropol ve eteğindeki yapı kalıntılarından oluşur. Tepenin doğal ulaşılmazlığı nedeniyle gerek duymadıklarından olsa gerek su kalıntılarına rastlanmaz. Sadece tepenin alt kotunda, denizi ve vadiyi gören noktada kule benzeri bir kalıntı görülür.

 

GÜNÜMÜZE ULAŞAN KALINTILAR;

Batı yamaçta, doğu-batı doğrultusunda yaklaşık 100 m uzunluğunda ve 2.5 m kalınlığında sur duvarı kalıntıları izlenir. Diğer yönleri sarp doğal yapısı nedeniyle sura ihtiyaç duyulmamıştır. Kalıntılar Göynük vadisine bakan kuzey uçta doğu-batı doğrultusunda, diğer alanlarda ise yamaca paralel kuzeydoğu-güneybatı doğrultusunda, teraslar üzerinde sıralanır. Yapılanı çoğu Helenistik ve Roma dönemlerindendir. Bizans dönemine ait herhangi bir veriye rastlanmamıştır.

 

AGORA:

Yerleşimin kuzeybatı ucundadır.

Agoraya ulaşım sağlayan yol, güneyden yükselerek gelir ve burada basamaklı bir sokağa dönülerek, agora üst kotundaki yapılara uzanır. Agoranın meydanı yamacın eğimi nedeniyle güneydoğu ve güneybatıda oldukça anıtsal bir görüntü sergileyen teras duvarıyla oluşturulmuştur.

Güneybatı duvarı 4.5 m yüksekliğe kadar korunmuştur.

Güneydoğudaki teras duvarının üzeri, 3 m genişliğinde düzgün bloklarla podyum oluşturacak şekilde örülmüştür. Gerek podyum ve gerekse de duvar dibinde görülen profilli kaideler bu duvarın yazıtlı heykel altlıklarıyla donatıldığını gösterir.

 

AGORA ÇEVRESİNDEKİ YAPILAR:

Agora meydanının kuzeybatısında üç odalı bir yapı kalıntısı bulunur. Yapının cephesinde üç giriş tespit edilmiştir. Girişler, yarım sütunlarla vurgulanmıştır. Geç dönem girişlerin moloz taşlarla örülerek kapatıldığı görülür.

Agoranın bir üst kotunda, kuzey ve doğu yönde, çok sayıda yapı kalıntısı görülür. Bazıları ana kayaya dayandırılarak kesme bloklarla örülürken, bazıları ise düzgün olmayan taşlarla örülü duvarlardan oluşmaktadır. Duvar kalınlıkları: 0.8 ile 05. m arasındadır. Yapılar arasından geçen ve ulaşım sağlayan sokaklar birçok yerde görülür. Görülen bazı sarnıçların, tekil bir yapıda olmadığı, çevresindeki yapılar dikkate alındığında, ortak kullanım söz konusu olduğu anlaşılır.

Agoranın kuzeydoğu üst kotunda, tepenin Göynük vadisine bakan uç kısmında bulunan yapı dikkat çeker. Batı uçta, ana kayadan yararlanılarak oluşturulmuş mekanın zemini düzgün kesilmiş blok taşlarla oluşturulmuştur. Hemen kuzeydoğusunda ise, nitelikli bloklarla örülmüş ikinci bir yapı bulunur.

 

TİYATRO/GÖSTERİ SERAMONİ YAPISI:

Yerleşimin güneyinde, uçurum kenarında, Attaleia’dan ve Phaselis’e kadar tüm sahil panoramasına hakim bir konumdadır. Güneybatı-kuzeydoğu doğrultusu dikdörtgen yapı, tek yönlü 11 adet oturma sırasından oluşur. 5.80 x 6.25 m ölçülerindedir. Oturma sıraları kısmen ana kayadan, çoğunlukla da blok taşlardan oluşmuştur. Üstünün örtülü olduğuna dair iz yoktur. İlk oturma sırası ile 6.5 m güneydoğusunda, uçuruma yakın yerde örülen teras duvarı arasında kalan düzlük, orkestra/sahne olarak kullanılmış olmalıdır. Yaklaşık 130 kişi kapasiteli yapı, bu formuyla bölgede benzersizdir. Kentteki her türlü açık hava toplantı/tören ve gösteri için kullanılmış olmalıdır.

 

MECLİS BİNASI:

Agora ile aynı kotta, toplanma yapısının batısındadır. Cephesi güneybatı yönündedir ve arka duvar kuzeydoğudaki kaya kütlelerine dayanır. Arka duvara ilişkin çok az blok sırası izlenir. Güneydoğu duvarın cepheye yakın bölümü, kısmen korunmuş, arka yarısı büyük oranda tahrip olmuştur. Cephe, tek sıra ve dört adet düzgün kesilmiş iri bloklardan oluşur. Cephedeki blokların yükseklikleri 1.65 m, kapı sövesi iç yüksekliği 2.40 m dir. Kapı açıklıkları, cephenin hemen güney ve kuzey köşelerine bitişiktir. Bu tasarıma göre: girişler oturma sıralarının merdivenlerine karşı olmalıdır. Cepheyi oluşturan iri blokların tümünde birer pencere bulunur. İkinci pencere hariç, diğerlerinde içeri sızan suyun dışarı akıtılması için ince bir kanal bulunur.

Yapının içi günümüzde: arkada bulunan yüksek kayalıktan kopup gelen iri kütlelerle ve yıkılan arka duvarın bloklarıyla doludur. Bu yıkıntı cepheye doğru alçalır ve kapı eşiğinde biter. Bu haliyle yapı, içinde oturma sıralarının varlığını düşündürse de buna ilişkin iz yoktur. Bu durum dikkate alındığında, yapının toplantıya yönelik bir işleve sahip olduğunu söylemek mümkündür.

 

TAPINAK;

Yerleşimin güney ucundadır. Defineciler tarafından oldukça fazla tahrip edilmiştir. Tapınaktan arta kalan kalıntılar içinde: kabartma ve heykel parçaları izlenir. Kalan parçalar üzerindeki izler: heykellerin toynaklı, pençeli hayvanlar ve sadece ayak kısımları kaldığından kime ait olduğu belli olmayan insan/tanrı heykelleri olduğunu gösterir.

Evet, tapınak “Apollon Lykios Tapınağı” olarak tanımlanır. Bulunmuş bir onurlandırma yazısı “Zeus ve tüm tanrılara” ifadesini taşır. Buna istinaden ise, tapınak Zeus’a atfedilir. Rhodiapolis kazılarında bulunan bir ev sunağı ise bu konuda daha açıklayıcı bilgi verir. Sunar üzerinde “Mnara Artemis’ine” adandığı yazar. Artemis’in bölgedeki baskın yaygınlığı, bulunan heykel parçalarının pek çok hayvan toynağı içermesi ve Rhodiapolis gibi uzak bir yerleşimde adı anılan bir Tanrı olması nedeniyle bu tapınağın, Neapolis vee Kelbessos’ta bulunan tapınaklara benzer planlarıyla bir Artemis Tapınağı olma ihtimali yüksektir.

 

MEZARLAR:

Yerleşimde çeşitli mezar tipleri tespit edilmiştir. Ticari agoranın güneybatısında geniş bir alan, nekropol olarak kullanılmıştır. Yerleşimin genelinde yapılar arasında da mezarların bulunduğu görülür. 13 tanesi sayılabilen lahitler ve khamosorionların sayısı yerleşim büyüklüğüne göre oldukça azdır.

 

Kemer Üçoluk Yaylası

 

 ÜÇOLUK YAYLASI:

Kemer merkeze 37 km uzaklıktadır. Beycik yaylası üzerinden ulaşılır. Beldenin trekking ve kamp rotası üzerindedir.  Ancak çam ağaçlarının içinden geçen yolu stabilizedir.

Yaz sezonunda: Kemer, Beldibi, Konyaaltı, Antalya Merkez ve benzeri yerlerde oturanlar, serinlemek için burada konaklarlar. Bu yüzden, Üçoluk köyünün sosyal hayatı, yaz sezonunda hareketlilik gösterir.

Kemer yöresinin doğal güzelliklerini gezmek isteyenler tarafından tercih edilmektedir. Yaylada, eski yayla evleri vardır. Bunlar, sedir ve ardıç ağaçlarıyla bütünleşmiş, muhteşem bir panorama ortaya çıkmaktadır.

Yaylanın rakımı 1500 metredir. Yaylada kamp kurmak mümkündür. Ancak elektrik ve telefon gibi alt yapı hizmetleri yoktur.

 

BEYCİK-FIRINCIK/GAVURPAZARI

Kemer ilçesi Beycik köyü sınırlarında, Tahtalı Dağı eteklerinde, 1100 m rakımda bulunan Fırıncık’ta bazı kalıntılar vardır. Beycik’ten 8 km araba ile gidildikten sonra, doğuya, ortalama 45 dakikalık yürüyüşle kalıntılara ulaşılır.

GENEL

Fırıncık yerleşimi ana güzergah üzerinde olmadığından, Patata Yol Klavuz Anıtında adı geçmez. Çok dik bir yamaca konumlanan yerleşimden, Olympos rahatlıkla görülür. Muhtemelen Olympos’un egemenlik alanındaydı. Beycik’teki bir lahit yazıtında: “cezanın Olympos’a ödeneceği” yazılıdır. Eğer Beycik Olympos’un egemenlik alanı altında ise, onun hemen yakınındaki Fırıncık da bu alana dahil olabilir.

Fırıncık kalıntılarının yakın çevresinde, Olympos’un alternatifi olarak Phaselis varsa da aralarındaki vadi iki kentin sınırı gibi görünür.

KALINTILAR:

Kalıntılar bir tepe ve doğusundaki çanakta dağılıdır. Bazı kesimlerde oluşturulan yüksek yapı terasları, aynı zamanda koruma sisteminin bir parçası olmuştur. Yerleşimin en güneyinde bir yapı kalıntısı var. Giriş yanlarında İon başlıklı plasterler ve kapı lentosu üzerinde aslan kabartması bulunur. Muhtemelen Heroon ya da Propylon olduğu düşünülür. Bir diğer düşünce ise bu yapının Bouleuterion olduğudur.

Dik yamacın her yeri teraslanarak yapılaşmaya uygun hale getirilmiştir.

Yerleşimde 80 yapının yanı sıra, agora, stoa, tapınak, bouleuterion gibi önemli yapılar bulunuyordu. Tepe yerleşimindeki çok sayıda yapının güneydoğusunda agora ve uzun kolunda 5 mekan bulunan “L” biçimli stoanın Helenistik Dönemde Dor tarzında yapıldığı anlaşılmıştır.

Agora alanında bir tapınak kalıntısı vardır. Agoranın kuzeyindeki yapılar işlik olarak düşünülür.

Yamaçta çok sayıda çiftlik evi ve işlik tespit edilmiştir. Roma Dönemine ait khamosorion mezar, şimdiye dek kent içinde tespit edilmiş tek mezardır. Nekropol, kentin güneybatı aşağısında yerleşimin dışındadır. Tahrip edilmiş çok sayıda mezar bulunmaktadır.

Kentteki kalıntılar Helenistik dönemdendir. Kalıntıların tamamen Helenistik dönemden olması, 2 ya da 1’nci yüzyılda geçirilen büyük bir depremden sonra terkedilmiş olduğunu kanıtlamaktadır.

Belki de bu ve benzeri küçük şehirler, Korsan Zeniketes’e destek verdikleri için Romalı General Servilius Vatia tarafından cezalandırıldıkları için Roma Döneminde fazla büyüyememiştir. Belki de Beycik’teki Roma kalıntıları, Fırıncık’ın terkedilmesinin sonrasında, aynı topluluk tarafından yapılmıştır. Gavurpazarı adından yola çıkılarak bu yerleşime “korsanlık döneminde erkek ve kadın yabancıların (kölelerin) satış yeri” olduğu da düşünülür. Ancak gerçeklik payı bilinmemektedir. Ayrıca Zeniketes’in korsanlık merkezi, Olympos Limanında var olması gereken asıl köle pazarları düşünüldüğünde, bu dağlık ve sapa pazara da köle satışı için gerek bulunmamaktadır. Zaten Gavurpazarı da günümüzde verilen bir isimdir.

 

ÇALIŞDAĞ

Çalışdağ vericisi için yapılan orman yolundan ulaşılır.

Batı, kuzey ve doğu yamaçların çoğu, ulaşılmaz uçurumlar ile çevrilidir.

Kayalık tepe, çıkılabilir durumda olan güney ve güneydoğu yönden sağlam sur duvarlarıyla çevrilidir.

Bu yönden, denize alçalarak uzayan burun Kocaburun (Ağva) olarak adlandırılır.

Kayalık tepenin tamamına kurulan kaleyi 2.20 x 2.40 m arasında değişen kalınlıklarda güçlü duvarlar çevirir.

Çoğu kesimde 2-3 m civarında yükseklikleri korunmuştur.

Ana tasarım tepenin topoğrafyasına göre şekillenmiş gözükse de sur duvarı olan kesimlerde topoğrafya kale biçimini çok etkilememiştir.

Surlar güney boyunca dümdüz uzanır ve doğu kesimde kuzeye saparak yaklaşık dikdörtgen bir plan oluşturur.

Tüm kalede, üç yerden kapı açıklığı vardır. Diğerlerinden daha farklı ve nitelikli olan ana kapı güney yüzdedir. Bu kapı güneybatı kesimde yüksek kayalığı inen kaya merdivenlerinin başlangıcına yönelmektedir.

Kaya merdivenleri çok nitelikli bir kaya işçiliğiyle açılmıştır ve bu kesimde dönerek uçurumun dibine kadar inmektedir.

Güney uzun yüzde bulunan ana kapının hemen doğu yanında ikinci bir açıklık bulunmaktadır. İkinci kapı, kuzeydoğu köşede yarım yuvarlak biçimli kulenin içine açılır. Görülebilen son kapı, kalenin kuzeybatı köşesinde Kemer’e bakan kuleye açılmaktadır.

Kale duvarlarında üç kulenin varlığı görülür. İkisi dikdörtgen biri yarım yuvarlaktır. Bunlardan birisi: iki tarafından sur duvarlarıyla bağlanmaktadır. Bu kuzeydoğu köşeyi oluşturan yarım yuvarlak planlı olandır. Diğer ikisi birer yanından uçurumla bağlanmaktadır.

1 ve 3’ncü kule arasında duvar bağlantısı yoktur. Arada çok derin çıkılmaz uçurumlar vardır. Kale içinde herhangi bir yapı kalıntısı yoktur. Duvar örgü sistemi Helenistik Dönem özellikleri gösterir.

Ancak kalenin kapladığı yaklaşık 5 bin metre karelik alan, Lykia klasik dönem yerleşimlerine göre çok daha büyüktür.

Lykia’nın en önemli kentlerinde bile Klasik akropolleri bu boyutlarda değildir.

Asıl sorun, bu kalenin antik adının ne olduğudur. Daha önce burası İdyros olarak adlandırılmış ve sonrasında ise Olbia olarak isimlendirilmiştir. Bu kalenin Olbia olduğunu gösteren bir yazıt ya da başka bir belge yoktur. Ayrıca tepede Klasik Dönem duvarları bulunmaktadır. Olbia’nın Klasik Dönemde varlığını işaret eden herhangi bir belge yoktur. Kaldı ki Olbia körfezin kuzeybatı köşesinde düşünülür. Sonuçta Çalışdağ kalıntılarının antik adı henüz bilinmemektedir.

Kocaburun yolu üzerindeki kilise kazılmış ve İdyros kapsamında değerlendirilmiştir. Kilisenin nartheks mozaiğinde bulunan yazıtta: “Başrahip Plistarkhianos 55 Drahmi verdi, Keşiş Zosimos 51 Drahmi verdi, Vaiz Heraklios 52 Drahmi verdi” yazmaktadır.

 

Ulupınar gezilecek yerler

Phaselis gezilecek yerler

Kiriş-Çamyuva gezilecek yerler

Göynük gezilecek yerler

Tekirova gezilecek yerler

Çıralı gezilecek yerler