Gürcistan Batum

Gürcistan Batum

Gürcüler buraya: “Batumi” diyorlar.

Kahve, Manolya, Akordeon. Batum’un yamaçlarını, parklarını, kırlarını bir cennet bahçesine çeviren manolya çiçekleri: kentin sembolü.

TBMM’nin ilk oluşumuna Batum temsilci göndermiş, ancak daha sonra gelişen olaylar nedeniyle, Ruslara bırakılmış bir kent.

Özellikle: sınır çizilirken, yine bir kısım art niyetli insanlar yüzünden, sınır çizgisi üzerinde kalan olumlu iklim koşullarına sahip bir kısım yaylalar, Gürcülerin tarafında bırakılmış.

Halbuki: Artvin ve yöresinde, 6 ay boyunca yerden kalkmayan kar ve hayvanları beslemek için taze ot bulunamaması, bugün için bölgenin en büyük ve başlıca sorunu.

ULAŞIM

Karayolu ile Batum’a gitmek mümkün. Batum Artvin Hopa ilçesine sadece 15 km uzaklıktadır.

Bunun yanında: 2007 yılında, Batum Havalimanı açılmış olup: Hopa ve yöredeki diğer Türk vatandaşları da: Batum havaalanından vizesiz olarak, Türkiye içi uçuşlara katılırlar. Yani: Türk vatandaşları, pasaport ve vize olmaksızın, Batum Havaalanına inerek, Hopa ilçesine gelebilmektedirler.

Hopa ilçesinde: transit hava alanı işlemlerinin yapıldığı bir merkez var. Burada: işlemler yapılıyor ve özel otobüsler ile, Batum Havaalanına transfer yapılıyor.

Havaş otobüsleri, yolcularını aldıktan sonra otobüse bir polis biniyor ve doğrudan Batum havaalanına veya Hopa’ya gidiliyor. Yani ülkemiz sınırları içinde olmayan Batum havaalanı, ulaşım için kullanılıyor.

Bunun dışında: Trabzon-Batum arasında da, her gün düzenli otobüs seferleri düzenleniyor. Trabzon-Sarp sınır kapısı arası yolculuk, yaklaşık 3 saat.

GÜMRÜK İŞLEMLERİ

Sarp Sınır Kapısı:

Artvin Kemalpaşa ilçesine bağlı sınırdaki Sarp köyündedir. Gürcistan tarafındaki karşılığı ise sınır köyü Sarpi dir. Deniz seviyesinden yaklaşık 252 m yüksekliktedir. Artvin Hopa ilçesine uzaklık 15 km dir.

Sınır kapısı 1989 yılında açılmıştır. 2011 yılından bu yana, Türk ve Gürcü vatandaşları, pasaporta gerek kalmadan sadece kimlik belgesiyle geçiş yapmaktadırlar. (ayrıntıyı aşağıda açıklayacağım)

Gümrük işlemleri hakkında bilgi vermeden önce, şunu bilmenizde yarar var. Eğer Batum’a geçmeyi düşünüyorsanız, gümrük kapısında: uzun bir kuyrukta uzunca bir süre (en az 2 saat)  beklemeyi göze almanız gerekiyor. Bence sabahın erken saatlerinde veya akşam saatlerinde sınır kapısından geçiş yapın.

Sınır kapısı, tam bir izdiham, Türk tarafında: Türkiye’den dönen Gürcüler ayrı bir kapıdan ve Türkler ayrı bir kapıdan geçerken: genelde olduğu gibi sıralar karışıyor, sıraların arasına girmeye çalışan bir sürü insanla özellikle Gürcülerle karşılaşacak, itilecek, ittirileceksiniz. Eskiden Türkler Batum’a alışveriş yapmaya giderdi, son dönemlerde Lari nin değer kazanmasıyla Gürcüler daha ucuz olarak düşündükleri Türkiye ye alışverişe geliyorlar. Ellerinde büyük torbalar ve çuvallarla sınır kapısına üşüşüyorlar.

Dönüşte, yine Gürcü tarafından Türk tarafına geçerken, yine Türkiye’ye çalışmaya veya alışverişe gelen Gürcülerin oluşturduğu büyük kalabalıklar ve izdihamla karşılaşıyorsunuz.

Burada, tek çıkış var ve Gürcü-Türk karışık, tabii Gürcülerin sıraya tahammülü olmayan tutumları bir çok sıkıntıyı da beraberinde getiriyor.

Yani: Batum’a geçmeyi düşünenler, sınır kapısında gerek giriş ve gerekse çıkışta sıkıntı çekmeyi, beklemeyi göze almalıdırlar.

1 Haziran 2011 tarihinden itibaren: sadece kimlik kartınızı yani nüfus cüzdanınızı göstererek, Batum yani Gürcistan’a geçebiliyorsunuz. Yani: vize karşılıklı olarak kaldırıldı. Yanınıza, yeni tip nüfus cüzdanınızı alın yeter.

Çok daha önemli bir husus ta, yanınızda çocuk bulunması durumunda, çocukların nüfus cüzdanında kesinlikle fotoğraf olmasını istiyorlar. (Bu arada önemli bir not: eğer yeni nüfus cüzdanı çıkartmak için müracaat ettiniz, yeni nüfus cüzdanınız gelmedi, bu durumda eski nüfus cüzdanı ile Batum’a geçemiyorsunuz. Batum’a gitmeyi düşünenler bu önemli ama sadece sınır kapısında yazılı hususa dikkat etsinler)

Geçişler için sadece yurt dışı çıkış harcı  ödeniyor.

Bunu, hemen sınır kapısının yanındaki vezneden almak mümkündür. Ama bence önceden banka kanalıyla bu ödemeyi yapın.

Kağıt Form:

Ayrıca: küçük bir kağıt form veriliyor ve dolduruluyor.

Bu formda: sadece ad-soyadı ve vatandaşlık numarası yazılıdır. Gerek Türk tarafından çıkarken ve gerekse Batum tarafına girerken, bu küçük form ilgililer tarafından damgalanıyor. Aman bu kağıdı kaybetmeyin, dönüşte yine Batum ve Türk güvenlik görevlileri, pasaport gibi bu formu damgalıyorlar, eğer bu kağıdı kaybederseniz, çıkış yapamazsınız ve Batum’daki Türk Konsolosluğundan bunun yenisini çıkarttırmak için bir hayli uğraşmanız gerekecektir.

 

 

İlaç:

Bazen yanınızda bulunan çantalar aranıyor ama çoğu kez de aranmıyor. Özellikle: birçok uyarı “Gürcü tarafına ilaç geçirmeyin” gibisinden yapılıyor. Ancak: gümrük kapısındaki uyarı yazısı daha mantıklı ve yanınızda, her türlü ilacın makul bir seviyesi üzerinde olanların geçirilmesinin yasak olduğu belirtiliyor.

Yani: sürekli ilaç kullananlar, ilaçlarını yanlarında geçirme durumunda kalırsa, 1 veya 2 günlük doz alın, ayrıca ilacın kutusunu da yanınızda bulundurun. Daha da ötesi: Batum tarafına girişte: ciddi bir arama yapılmıyor. Ama bu yapılmayacak anlamına gelmiyor, hani Gürcü memurlarının kafasına eser, bavul ve çantalarınızda arama yapar, ilaç bulurlar ve bu ilaçların reçetelerini memura gösteremezseniz, çok sıkıntı yaşarsınız, bence tedbirli olun, sadece kalacağınız süre kadar zorunlu ilaçlarınızı yanınızda bulundurun.

Geri dönüşte Türk tarafına girişte ise, pasaport kontrolünden sonra gümrüklü sahada, w-ray cihazından bavul ve çantalar geçiriliyor, ama buradaki en büyük husus, sanırım içki arıyorlar, yani fazla içki kesinlikle almayın, en fazla 2 şişe alabilirsiniz.

Bir de, Gürcü free shop mağazasında satılan elektronik sigara tütünleri, bu tütünlerin kullanımı Türkiye’de yasak ve kaçak yüksek fiyatla satılıyor, yani bunları Gürcistan’dan alıp yanınızda Türkiye’ye sokmak kesinlikle yasak, diğer sigaralar gibi 3 karton izni bile yok.

 

Dutty Free mağazaları:

Türkiye tarafında: Duty Free, yeme içme alanları, market, ATM, sigorta acentası ve tuvalet var.

Gürcistan tarafında ise Duty Free mağazası var.

Batum’a girişte bir Türk Duty Free mağazası vardır. Çıkışta ise, yani Türkiye’ye girişte ise: iki Gürcü ve bir Türk Duty Free mağazası vardır. Dikkat: Gürcü mağazaları, Türk mağazasından 4-5 Euro kadar ucuz, ancak onlar Euro kurunu yüksek tutuyorlar ve böylece aslında fiyatlar eşitlenmiş oluyor.

Gürcü mağazası, Euro kurunu Türk mağazalarında uygulanan kurdan daha düşük tutuyor ve böylece fiyatlar eşitleniyor, o yüzden ucuz diye Gürcü mağazasını tercih etmeyin.

Evet: Sarp Sınır Kapısından, Gürcistan ülkesine giriş yaptıktan sonraki yolculuğunuz hakkında da bilgi vermek istiyorum.

 

 

BATUM’A GİRDİNİZ

Sınır kapısında, Türk ve Gürcü makamlarının kontrolünden geçtikten sonra, Batum tarafına geldiğinizde: bir meydan var. Burası Batum şehir merkezi değil, buradan Batum şehir merkezine yaklaşık yarım saatlik yolunuz var.

Bu meydanda: birçok minübüs ve otobüs ile taksi bekliyor. Bunlara binerek, Batum şehrine veya şehirde ulaşmak istediğiniz veya gezmek istediğiniz yerlere gidebiliyorsunuz.

Burada yeni bir husus var. Türkiye’den Batum a giden turlar, kendi otobüsleriyle Batum a geçemiyorlar, kendi otobüsler Türkiye tarafında kalıyor, burada rehber tarafından tutulan Gürcü otobüslerine biniliyor ve Batum turu Gürcü otobüsleriyle yapılıyor.

Yine değişik bir husus, buradan tur gurubuna Gürcü rehber dahil ediliyor, yani hem Türk rehber, hem Gürcü rehber var.

Bu sözünü ettiğim meydanda çok miktarda döviz alıp satan bürolar da bulunuyor.

Sınır kapısından itibaren: ilk anda, pek lüks binalar ve yapılar yok.

Sadece: sol yanda, Karadeniz kıyısında denize giren insanları görebiliyorsunuz.

Bir de, Batum şehir merkezine ulaştığınızda, bir zamanlar Sovyet askeri üssü olan ancak günümüzde tamamen bir yeşil alan olarak kullanılan bir boşluk göreceksiniz.

Duyduğuma göre bu boşluğu, büyük alanı Gürcü devleti Araplara satmış, ancak Gürcü rehber buranın altının bataklık olduğunu söyledi. Zaten ön tarafta büyük okaliptus ağaçları var, malum bunlar bataklık kurutmak için özel olarak dikilmiş ağaçlarmış. Şu anda burada Ruslar tarafından daha önce kullanılan yer altı depo yapıları var, ama bunları görmek mümkün değil, sadece bir yeşil alan.

Buradaki plajlara “Gonio plajları” deniliyor. Burası Doğu Karadeniz bölgesinin en büyük kumsalıdır. Çoruh nehrinin, Karadeniz’e döküldüğü noktada kurulu Gonio küçük bir sahil kasabasıdır.

Kasaba sahilinde: Apsaros Kalesi var. Kale ile ilgili ayrıntılı bilgiyi aşağıda vereceğim. Kaleden sonra, yolun devamında: Uluslar arası Batum Hava alanın yanından geçerek, şehir merkezine çıkacaksınız.

Gürcistan Batum
batum.genel.3
Gürcistan Batum

TARİHİ

Şehrin ilk kuruluşu, bir Yunan kolonisi olarak ve Batis veya Bathus ismi ile olduğu sanılıyor. Ortaçağ’a kadar, Gürcü krallarının ve prenslerinin yönetiminde kalmış. 13.yüzyılda ise, Moğol egemenliğine girmiş.

1564 yılında, Kanuni Sultan Süleyman, bölgeyi Osmanlı topraklarına bağlar. 314 yıl süren Osmanlı egemenliğinden sonra: 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonunda, bölge, Rus işgaline uğrar. Daha sonra ise: Ayastefanos ve Berlin Anlaşmaları ile, Rusya’ya bırakılır. Mondros Mütarekesi ile: önce İngilizlere ve daha sonra Gürcistan’a bırakılır.

Evet: Demokratik Gürcistan sınırları içinde kalan Artvin ve Ardahan geri alınırken, Misak-ı Milli sınırları içinde kabul edilmeyen Batum: Moskova anlaşması sonucu, Gürcistan’a terk edilir.

Gürcistan’ın 1991 yılında bağımsızlığını ilan etmesinden sonra, Acara Özerk Cumhuriyeti yönetiminin başına Aslan Abaşidze isimli siyasetçi gelir ve Batum’da ikamet ederek, bölgeyi bir diktatör gibi yönetir. Mayıs 2004 tarihinde ise, Abaşidze iktidarı, merkezi yönetimin desteğindeki halk hareketi ile son bulur.

Gürcistan Batum
batum.1
Gürcistan Batum

GENEL

Gürcistan’ın: Karadeniz kıyısında, Acara Özerk Cumhuriyetinin yönetim merkezi olan liman kenti. Turizm özellikleri ağır basan bir yer.

Mikro klima özelliği ile, Akdeniz iklimini kuzeyde yaşatan en güzel Karadeniz şehridir. Uygun iklim şartları nedeniyle: bölgede, bol miktarda meyve ve çay yetiştiriliyor. Petrol rafinericiliği ve gemi yapımcılığı da ekonomik anlamda öne çıkıyor.

Kentte Hıristiyan nüfus yanında, Müslüman nüfus ta barınıyor. Sovyetler Birliği döneminde, Rusya’nın Antalya’sı olan kent: turizme yelken açmış.

Şu anda, Batum şehir merkezinde, birçok beş yıldızlı otel var. Daha da yapılıyor. Tabii tüm bunlar: turizmin, kumarhane ve seks boyutlarına da hizmet edecek şekilde devam ediyor.

Çünkü: Gürcistan Devlet Başkanı, Batum’u Kafkasya’nın Las Vegası yani kumarhaneler şehri yapma düşüncesinde.

Tüm bunların yanında: Batum, günümüzde dahi, fuhuş cenneti tabirini çoktan alan bir yer olarak da öne çıkıyor. Zaten bir yandan da Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle Batum şehrine birçok Ukraynalı yerleşmiş, Gürcü rehberin söylediğine göre Batumlu Gürcüler bunlardan rahatsız, çünkü özellikle gece her köşe başını tutuyorlar şeklinde bir beyanda bulundu. Ukraynalı bayanların köşe başını tutmalarının sebebini sanırım anladınız, fuhuş.

Plajlar ve deniz çok gözde.

Yöre insanları: yaz döneminde, caddelerde, kıyıda ve birçok yerde: deniz kıyafetleri, mayoları ile dolaşmaktan, bulunmaktan çekinmiyorlar.

Hatta, Gürcüler yanında, Ermeniler bile; Ermenistan’dan buraya, plaja geliyorlar.

İnsanlar: kıyıya yakın yerlerde denize giriyorlar. Çünkü: kum yok, taşlık. Sahile inene kadar: taşlık bölgede yürümek zorunda kalıyorsunuz.

 

Batum’da Türk imajı:

Türklerin ; Batum’da imajı pek iyi değil.

Türkleri: daha çok, uyuşturucu, yalan, hırsızlık gibi olgularla yan yana düşünüyorlar. Batum’da bir kısım Türk’ün oldukça büyük yatırımı, özellikle otel-casino yatırımları bulunuyormuş.

Bunun dışında Gürcülerle anlaşmak pek zor değil. Sonuçta, bavul ticaretinin büyük etkisi var. Türkçeyi tam olarak bilmeseler de, büyük çoğunluğu konuşulanları anlıyorlar. Yani: yine de, her şeye rağmen, Türklere sempatik yaklaşıyorlar. İngilizce pek kullanılmıyor, çünkü Gürcüler İngilizce bilmiyorlar.

Evet burada sigorta kavramı olmadığından ve insanlar ucuz ücretlerle çalıştığından, özellikle Türk iş adamları, burada başta tekstil olmak üzere birçok üretim yeri açmışlardır. Gürcü erkekleri, bu üretim yerlerinde çalışırlar, kadınlar bu yüzden pazarlarda sebze-meyve satarlar. Gürcü insanı sakindir, kavgacı değildir, büyük çoğunluğu Türkleri sever.

Gürcistan Batum Ne Yenir-Ne İçilir

NE YENİR-NE İÇİLİR 

Batum şehrinde: lokantacılık sektörü Türklerin elinde. Lokanta eksiğini bizimkiler, lokanta açarak kapatmışlar. Tabii Batum’a kadar gidip Türk yemekleri yemek ne kadar anlamlı, tercih sizin. Ben elbette yerel lezzetleri yani Gürcü yemeklerini tercih ettim.

Pastane ise, hiç yok. Çünkü: yerel insanların pastaneye gitme imkanları yok. Ekonomik gelirleri çok düşük.

Ama, şehirde bolca kahvehane var. Çünkü: aşağıda ayrıntılı belirteceğim gibi, Batumlular kahveye aşırı düşkünler. Ülkemizdeki çay tarımı gibi, burada çay tarımı yapılmıyor.

Bunun yanında: yemeklerde dikkati çeken hususlar şunlar. Bizim ülkemizde de yaygın olan lavaş ekmeği yiyorlar. Ayrıca: haçapuri denilen bir kahvaltılıkları var. Peynirli pide gibi. Domuz eti bulunmaması nedeniyle, Türkiye’den giden turistlerin baş tercihi.

Bunların yanında: limonad denen bir içecekleri bayağı bol tüketiliyor. Bu limonata değil, armut-üzüm-elma meyvelerinin aromalarından yapılan bir gazlı içecek. Tadı fena değil. Kolanın yaygınlaşmasına muhalefet için üretmişler. Geleneksel ve ucuz. Ayrıca: Batum şehrinde bir tür alkollü bira olan “Kbac” çok yaygın.

Gürcistan Batum Alışveriş
batum alışveriş.1
Gürcistan Batum Alışveriş

ALIŞVERİŞ-PARA-NE SATIN ALINIR

 

Para:

Batum’da en merak edilen konu, kullanılan para durumu. Evet Batum’da Türk Lirası kabul edilmiyor hatta esnaftan Türk Lirası kabul edenlere büyük yaptırımlar yani cezalar uygulandığı söyleniyor. Bu yüzden, ben alışverişte hiç Türk Lirası vermeyi teklif etmedim. Ancak birkaç istisna oldu. Örneğin: rehber, Batum’da tekne turunu tanıdığı bir kaptana, Türk Lirası karşılığında yaptırdı, kişi başı 300 Lira verildi. Lari olarak ise, tekne gezisi 20 Lari yani 350 TL karşılığı. Başka bir yerde TL kullanmadım.

Evet Batum’da yerel para birimi: Lari. Türk Lirası karşılığına gelince, Ağustos 2026 tarihi itibarıyla, 1 Lari: 0.015 TL olarak size satılıyor. Alırken ise 0.010 TL olarak satın alıyorlar. Yani, ben 800 TL verdim, 60 Lari aldım.

Peki, Batum’da size Lari lazım olacakmı?

İşte birkaç örnek: tuvalete girmek 1 Lari, küçük bir şişe su bazı yerlerde 1 Lari, bazı yerlerde ise 3 Lari oluyor. Onun haricinde Türk Lokantası değil de Gürcü restoranına giderseniz, muhtemelen yine yemek bedelinizi Lari olarak ödemeniz gerekecektir.

Yalnız şunu unutmamak gerekir. Lari, uluslararası geçerliliği olan bir para değil. Yani, Gürcistan dışında herhangi bir yerde kullanma imkanı yok, Batum da harcayamazsanız, çıkışta gümrük ten çıkarken Free Shop mağazasında kullanabilirsiniz. Ama yukarıda söz ettiğim gibi oldukça düşük kurdan geri alıyorlar, hatta bozuklukları metal paraları hiç almıyorlar.

Benim size önerim: Yanınızda Lari kalırsa, Türk free shop mağazasında da yaptığınız alışverişte Lari kabul ediyorlar ama düşük kurdan, ancak başka çare yok, Free Shop mağazasında mutlaka harcayın. Tabii tekrar Gürcistan’a gelmeyi düşünüyorsanız, Lari leri muhafaza edebilirsiniz.

 

Kredi Kartı:

Kredi kartı konusunda kullanmadığım için bir şey söyleyemeyeceğim. Çünkü kredi kartından komisyon kestikleri söylendi. Ayrıca, kredi kartı dolandırıcılığından çekindiğim için, kredi kartı kullanmayı tercih etmedim.

 

Ne satın alabilirsiniz:

Kendiniz veya yakınlarınız için hediyelik olarak: çok ucuz olan içkilerden, özellikle Gürcü şaraplarından satın alabilirsiniz. Özellikle: Bagrationi marka. Birçok şarap markası var, ortalama bir şişe şarap 20-25 Lari civarında.

Ayrıca: peynir çeşitleri, küme, füme balık, iç ceviz satın alabilirsiniz. Ama biraz önce de söylediğim gibi, dünyaca ünlü olan, Gürcü şarapları var. Hediyelik eşya için: bulvardaki seyyar satıcılar veya Milli Park içindeki akvaryum girişindeki marketten, değişik objeler satın alabilirsiniz.

Bunların dışında herhangi bir alacak şey bulamasınız, çünkü her şey Türkiye’den ithal. Bu arada: Gürcüler, pazarlığa açıklar, alışveriş yaparken, pazarlık yapmayı unutmayın.

 

 

GÜVENLİK VE POLİSLER

Yeni Gürcü yönetimi, 2008 yılından itibaren polis için halk üzerindeki rüşvet ve şiddet kaygılarını gidermek için, bütün mevcut polis karakollarını yıktırmış ve şeffaflığın sağlanması için dışı camla kaplı yeni polis karakolları yaptırmıştır. Şehirde ve otoyolda bolca polis görebilirsiniz.

Polis arabaları Skoda modelidir ve sık devriye gezerler. Polis kişilere kibar davranır. Umarım aksi bir durumla karşılaşmazsınız. Bu arada, yine polisle ilgili bir hususa değinmek istiyorum, buraya kendi özel aracı ile gidenler, şehir merkezinde ana caddeler üzerine araç bırakmayın, kesinlikle polis hemen aracınızı çektirir.

 

Gürcistan Batum Konaklama

KONAKLAMA

Gürcistan yönetimi, 2008 yılından sonra ülkeyi turizme açarken, şehirde birçok yabancı menşeli otel de açılmıştır. Hilton, Sheraton, Radisson gibi oteller, gecelik yüksek fiyatlarla misafir ağırlarken, bunların rakipleri olan Türkler tarafından açılan ve genellikle butik otel tarzındaki yapılar ise, genellikle daha uygun ücret karşılığı misafirleri ağırlamaktadır.

Oteller temiz ve rahattır. Ama şehir dışındaki otelleri tercih ederken, gece şehir merkezindeki eğlenceli ortama uzak kalacağınızı unutmayınız. Şehir merkezindeki otellerin birçoğunda Casino var. Yeni o kadar çok otel ve bina yapılmış ki, eski Sovyet döneminden kalma derme çatma evler yanında, son derece lüks ve yüksek binalar yan yara duruyor.

Gürcü rehberin söylediğine göre Sovyet döneminden kalma eski evler yıkılacak ve yerlerine modern binalar yapılacakmış.

Gürcistan Batum Gezilecek Yerler

GEZİLECEK YERLERİ

Batum bir liman kenti olarak öne çıkıyor. Ama aynı zamanda, önemli bir tatil merkezi. Burada: botanik bahçeleri ve tropikal bitkiler açısından çok zengin parklar bulunuyor. Ayrıca: çok güzel binalar var.

Evet, Batum bir günde gezilebilecek bir yer değil.

Modern yapıların sıralandığı, sahil kesimindeki evlerde hakim renk: beyaz. Batum’u tanımanın en iyi yolu: geniş bulvarları ve caddeler boyunca uzun yürüyüşler yapmak. Parklarda, sabaha kadar süren, havuzlardaki su fıskiyelerinin dansını izleyebilirsiniz.

Yazının başında belirttiğim gibi, Batum’un simgesi manolya çiçekleri. Parfümden, ilaç ve temizlik sanayine kadar pek çok alanda kullanılan manolya çiçeğinin yanı sıra: kahve kültürüyle de ünlü Batum. Hemen her köşe başında bir kahvehane, kahve ve aksesuar satan dükkan ya da atölye var. Batum halkı için: kış ayları dışında yılın üç mevsimi, kapı önlerinde, sokaklarda ve kahvehanelerde, Karadeniz rüzgarı eşliğinde uzun kahve sohbetleri yapmak, yaşamın önemli bir parçası olmuş. Aromatik olanlardan, hot black’e kadar tat, koku ve sertlik derecelerine göre onlarca çeşide ayrılan Batum kahvelerinin sihirli bir zindelik verdiğine inanılıyor.

BATUM ŞEHRİNDE GEZİLECEK YERLER:

saint andrew heykeli.1
Gürcistan Batum Saint Andrew Heykeli

SAİNT ANDREW HEYKELİ-AZİZ ANDREW AYDINLANMA YOLU:

Anıt/büst, Sarp’tan Batum şehrine giderken, Sarp sınır kapısı yakınındaki Sarp Şelalesinin yanında, yol kenarındadır.

Batum şehrine yaklaştığınızda, göreceğiniz ilk turistik obje, bu heykel olacaktır. Turlar genellikle heykel yanında durmuyor, rehber heykelin önemini anlatıyor, önünden geçerken heykeli görebilirsiniz.

Heykel: Gürcistan’a ilk gelen Hıristiyan olan Georgiana ithaf edilmiştir. Havari Andreas (Aziz Andrew) ile ilgili bu anıt, Hıristiyan geleneğinde Gürcistan’a (özellikle Acara-Batum bölgesine) ilk Hıristiyanlığı getiren kişi olarak anılır.

Aydınlanma yolu tabiri de bu din/misyoner bağlama işaret eder. Yani, Aziz Andrew’in bölgeye Hıristiyanlığı getirdiği güzergahı simgeliyor.

Heykelin yeni evli çiftlere şans getirdiğine inanılmaktadır ve yeni evli çiftler tarafından ziyaret edilir. Heykelin hemen yanında şelale bulunuyor.

ganio apsaros kalesi.1
Gürcistan Batum Gonio Apsaros Kalesi
gonio asparos kalesi.1
Gürcistan Batum Gonio Apsaros Kalesi
gonio asparos kalesi.2
Gürcistan Batum Gonio Apsaros Kalesi

GONİO APSAROS KALESİ

Gürcistan ülkesinin bu en eski kalesi, Batum şehrinin 12 km güneyinde, Çoruh nehrinin Karadeniz’e döküldüğü yerde bulunan Gonio kasabasında Karadeniz kıyısındadır. Osmanlı döneminde Gonio telaffuz edilemediği için buraya Gönye kalesi adı verilmiştir.

Kalenin isminin “Apsaros” isimli “Argonotlar” hakkındaki efsaneden geldiği söylenmektedir. Apsaros kelimesinin kökeni: Yunanca değildir, muhtemelen Farsça ya da “ab” formunda geçen Santkritçe “ap” (su) ve “ksar” (akmak) kelimeleriyle ilişkilendirilir.

Efsaneye göre: Kral Aeet’in oğlu Jason tarafından öldürülen Apsyrtus burada gömülmüştür.

Kale 1’nci yüzyılda Romalılar tarafından yapılmıştır. Ancak tarih boyunca birçok kez el değiştirmiştir. 1478 yılında Osmanlılar tarafından ele geçirilen kale, 1878 yılında yapılan Ayestefanos anlaşması ile Osmanlılardan çıkıp, Rusların eline geçmiştir. 1991 yılında Gürcistan bağımsızlığını ilan edince, kale, Gürcistan Acara bölgesinde kalmıştır.

Kalenin toplum sur uzunluğu 900 metredir. Surların yüksekliği ise 5 metredir. Başlangıçta 7 metre yükseklikte 22 kule varken, günümüzde bunlardan sadece 18 tanesi kalmıştır.

Bir söylentiye göre:

Hz İsa’nın 12 havarisinden biri olan Aziz Mathias’ın mezarı buradadır.

Mezarın çevresi, çevrilerek korumaya alınmış ve mezarın çevresinin kazılmasını yasaklamıştır.

Mathias, Gürcistan’da Hıristiyanlığı yayan ilk kişidir. Ayrıca, Gürcistan, dünya üzerinde Hıristiyanlığı kabul eden ilk devlet olarak bilinmektedir.

Evet, mezar konusundaki iddia kesin değildir. Gürcü arkeologlar tarafından yakın dönemde yapılan kazılarda bu iddiayı doğrulayan kanıtlara rastlanmamıştır.

Buranın bir  diğer özelliği: MS 328 yılında, ilk sulama kanalları ve alt yapı çalışmalarının burada inşa edilmiş olmasıdır. Üstelik bu sulama kanalları çömlekten yapılmış ve yüzyıllardır sağlamlığını korumuştur. Kale içinde gezerseniz, çömlekten yapılmış sulama borularını görebilirsiniz.

Yine bir gelenek: yeni evli çiftler buraya gelerek su kuyusundan su içerler. Suyu, kuyudan damat çıkarır, ancak suyu damada gelin içirir.

Kale içinde yapılan kazılarda, birçok döneme ait paralar bulunmuştur. Bu buluntular, buranın uyun yıllar bir ticaret merkezi olarak kullanıldığını kanıtlamaktadır. Bu paralar, günümüzde müzede sergilenmektedir. Ayrıca yine kalenin girişindeki bir tanıtım levhasında: kaledeki arkeolojik kazılarda bulunmuş, Helenistik döneme ait bir altın at heykelinin, Batum Müzesinde sergilendiği yazılıdır.

Kalenin içinde: kivi, mandalina ve palmiye ağaçlarıyla süslü bir yürüyüş parkuru da var. Bunun dışında: üzüm bağından, mısır tarlasına ve lahana bahçesine kadar birkaç çeşit sebze ve meyveler, kalenin içinde sizi karşılıyor. Bunun dışında: arkeolojik çalışmalar da sürdürülüyor.

Gürcistan Batum Orta Camii
orta camii.0
Gürcistan Batum Orta Camii

ORTA CAMİSİ-BATUM MERKEZ CAMİİ

Cami, Türk egemenliğinin hüküm sürdüğü yıllarda yapılan 3 camiden günümüze ulaşan tek camidir. Diğer camilerin ortasında olduğundan: Orta Cami diye isimlendirilmiştir. Diğer camilerin isimleri: Aziziye ve Ahmediye camileridir.

Batum Valide Sultan Camii de denilmektedir.

Cemaat Cuma ve Bayram namazlarını, yetersiz kalan mekan nedeniyle zaman zaman sokak ve kaldırımlarda kılarlar.

Caminin Acara Beyi Haşimoğlu Aslan Bey tarafından, 2 Laz ustaya 1866 yılında yaptırıldığı bilinmektedir. Daha fazla ayrıntılı bilgi yok. Çünkü Komünizm döneminde, burada bulunan ibadethaneler kapatılmış ve arşivleri yok edilmiştir.

Özellikle ahşap iç mekan büyüleyicidir. Ahşap işçiliği yanında, ahşabın boyanması da ilgi çeker.

Gürcistan’da Acaristan Özerk Cumhuriyetinin eski lideri Aslan Abaşidze’nin Moskova’ya kaçmasının ardından 12 yıl aradan sonra hoperlörle ezan okunmuştur.

Ancak, Batum Camiinde, Rusya döneminden bu yana, sadece iç ezan okunmaktadır. Batum şehrindeki Hıristiyanların şikayeti üzerine böyle bir karar alınmıştır. Cami: Acara Devlet Müzesi tarafından koruma altına alınmıştır. Giriş ücretsizdir. Cami karşısında yerel halkın ve turistlerin buluştuğu bir park var. Park çevresinde kafeler, restoranlar ve mağazalar bulunuyor.

 

Gürcistan Batum Acara Devlet Müzesi

ACARA DEVLET MÜZESİ

Burada: Acara hakkında, Etnografik ve tarihi bilgiler almak mümkün.

Dört katlı, geniş ve son derece iyi düzenlenmiş müzede: 150 bin obje sergileniyor ve arşivlenmiş durumda. Doğa Müzesi de, aynı çatı altında.

Burada: Karadeniz’de 147 tür balık çeşidi bulunduğunu ve 200 metre derinliğin altında yaşam bulunmadığını öğreneceksiniz. Ayrıca: Çoruh nehrinin denize döküldüğü yerde yapılan ıslah çalışmaları anlatılmış.

Evet, müze geçen yıllarda, 100 yaşını kutlamış ve bunun şerefine, bahçeye: Gürcü balıkçılar tarafından avlandığı söylenen bir balina iskeleti konulmuş. Müzeye: devlet müzesi statüsüyle birlikte, 2005 yılında, tarihçi ve etnograf Khariton Akhvlediani’nin ismi verilmiş.

Gürcistan Batum Botanik Bahçesi
botanik bahçesi.1
Gürcistan Batum Botanik Bahçesi

BATUM BOTANİK BAHÇESİ

Şehir merkezinden 8-10 km uzaklıktadır.

Buraya minübüsler ile gidebilirsiniz. Dünyanın ikinci büyük botanik bahçesidir. İncil sayfalarında geçen Eden’in gerçek bahçesine benzetilmektedir.

Botanik bahçesi 1912 yılında ünlü botanikçi ve coğrafyacı Andrey Krasnov tarafından kurulmuştur. Güneydoğu Asya’da kendisinin liderliğindeki iki büyük seferde getirilen fidelerle kurulmaya başlanmıştır.

Dünyanın en nadir, tuhaf ve güzel bitkilerinden örnekler toplanmıştır. 2000’den fazla ağaç türü vardır. Bunlardan sadece 104 tanesi Kafkaslarda yetişmektedir ve diğerleri dünyanın çeşitli yerlerinden getirilmiştir.

Bahçe 111 hektardır ve Doğu Asya, Kuzey Amerika, Yeni Zellanda, Güney Amerika, Himalayalar, Meksika, Avustralya ve Kafkas nemli subtropikal olmak üzere 9 fito coğrafi bölgeden filora içermektedir.

Bütün parkı gezmek yaklaşık 2 saati alıyor.

Özellikle manolya ağaçları muhteşem güzelliktedir. Bir de “küstüm çiçeği” yani “mimoza” yı görmenizi öneririm.

Bu çiçek, dokunduğunuzda kapanıyor.  Ayrıca: binlerce ladin, okaliptüs, köknar, çam ve pavlonya, sakura gibi bitkiler görebilirsiniz.

Bahçe yürüyerek ya da kiralanan araçlarla gezilebiliyor. Bir de telesiyej var, ancak bu telesiyej bakımsız, gittiğinizde çalışır bulurmusunuz bilmiyorum. Ancak parkın büyüklüğü gözünüzü korkutmasın, yürüyüş yollarını gayet güzel yönlendirmişler.

Binlerce ladin, okaliptüs, köknar ve çam. Bunların dışında: Pavlonya, sakura gibi bitkiler de görebilirsiniz.

 

BATUM DEVLET PARKI-MİLLİ PARK 

Karadeniz kıyısında bulunuyor. Bir binalar tarlasına benzeyen kentin ortasında, yemyeşil bir ada gibi.

Kentte: taçsız kral olarak nitelenen şair İlya Çavçavadze ile Gürcü yazar ve devlet adamlarının heykellerinin süslediği park: uzun yürüyüş parkurları, plajları ve sahil kahveleriyle, dev bir gezi alanı. Parkın bitişiğindeki Batum Üniversitesi ise, Çarlık Rusya’sının mirası.

Bu arada: parkın içinde: Dolpinarium (yunus gösteri merkezi) var.

Gösteri akvaryumu 1966 yılında açılmıştır. Yunus gösterileri ise 1975’te başlamıştır. Bir süre kapalı kaldıktan sonra 2011’de yeniden açılmış ve unutulmaz gösterileriyle ziyaretçileri ağırlamaya başlamıştır.

Akvaryum iki bölümden oluşuyor.

Biri gösteri bölümü, diğeri deneylerin yapıldığı kısımdır. Toplam su miktarı yaklaşık 200 bin litredir ve özel filtreler sayesinde kapalı sistem ve biyolojik denge sağlanmaktadır.

Akvaryumda Karadeniz ve Gürcistan tatlısu türleri ile birlikte yaklaşık 100 çeşit süs balığı sergilenmektedir.

Gelelim Yunus gösterisine: Gösteri 10 yunusun katıldığı ve Gürcüce ve İngilizce olmak üzere 2 dilde sunulan eğitici bir performanstır. Gösteri her hava koşulunda gerçekleşir. Gösterinin ortalama süresi 35 dakikadır. Amfitiyatro 4 sektörden oluşur ve 795 seyirci kapasitelidir.

Bilet fiyatları kişi başı 30 GEL dir. Haftada bir gün (Pazartesi) kapalıdır. Ama güncel programı, resmi internet sitesinden takip etmenizi öneririm.

 

ESKİ POSTANE BİNASI

Avrupa Meydanındadır, şehrin en önemli tarihi ve mimari simgelerinden biridir. Onlarca yıldır ayakta duran Eski Postane Binası, meydanın en gerçek/otantik karakterlerinden biri olarak öne çıkmaktadır.

20. yüzyılda yapılmasına karşın, Gürcü mimari karakterini yansıtması açısından ilginçtir.

Yörenin karakteristik yapılarından biridir. Bina hem gündüz hem de gece ışıklandırılıyor.

1921’de Osmanlı-Gürcistan çatışmaları sırasında, 17 Mart 1921 tarihinde Osmanlı ordusu Batumi Merkez Posta Binasını ve diğer stratejik yapıları ele geçirmiş, bu olay Osmanlıların asıl amacının bölgeyi işgal etmek olduğunun kanıtı olarak görülmüştür.

Kentin iki merkez caddesi olan: Baratashvili ve Abashidze caddelerinin kesiştiği noktada yükseliyor.

Gürcistan Batum Virgin Mary Kilisesi

VİRGİN MARY KİLİSESİ

Bu görkemli kilise, Batum şehrinin panoramasında hemen fark edilmektedir. Batum şehrinin en büyük ve en görkemli kilisesidir.

Bu dini yapı, oldukça trajik bir tarihe sahiptir. Üç büyük kubbesi ve Avrupai görünümüyle ziyaretçileri adeta büyülüyor.

Çünkü Sovyet döneminde çok sıklıkla yeniden inşa edilmiştir.

İlk olarak 1898-1903 yılları arasında inşa edilmiştir.

Bazen yanlışlıkla bir Ortodoks kilisesi olarak kullanılmış ve neredeyse hiç kimse başlangıçta bir Katolik kilisesi olarak inşa edildiğini hatırlamamıştır.

Rus İmparatorluğu tarafından buradaki Katolik kilisesi inşa edildiğinde, çoğunluğu Katolikliği savunan, farklı ulusların temsilcileri buraya akın etmiştir.

19’ncu yüzyılda, Batum şehrinde hiçbir Katolik tapınağı bulunmadığından, bu  dinin temsilcileri, burada bir kilise inşa ettirmek için yetkililere başvurmuştur.

Tapınağın yapımında zengin petrol üreticisi Stefan Zubalashvili’nin katkısı çoktur ve tapınak 1902 yılında tamamlanmış ve 1903 yılında kutsanmıştır.

2000 yılında Gürcü Ortodoks kilisesine devredilmiştir. Gürcistan bağımsızlığını kazandıktan sonra Ortodoks kilisesine iade edilen yapı, günümüzde Batum’un en büyük ana katedralidir.

Gotik tarzda inşa edilen kilise, Gürcistan ülkesinin en güzel kiliselerinden birisidir.

Ana girişin iki yanında da havariler görülür. Ancak günümüzde, bu heykellerin kimlere ait olduğu tartışmaları sürmektedir. Kilisenin eşsiz özelliği: Fransız Gotik mimarisinin en güzel örnekleriyle rekabet edebilecek güzellikteki, büyük vitray pencereleridir.

Eğer burayı ziyaret etmek isterseniz: içeride fotoğraf çekmek yasaktır, içeride ayin varken uygunsuz zamanlarda girmeyin, bayan ziyaretçilerin başörtüsü ve ilave etek takması zorunludur. (Bunlar girişte veriliyor)

Gürcistan Batum Batum Limanı

BATUM LİMANI

Limanın önemi, doğal bir liman olması ve Karadeniz ticaretinde, önemli bir rol oynamasıdır. Limanın tarih boyunca önemini korumasının temel nedeni doğal özellikleri, derin doğal sularda yer aldığı için büyük tonajlı gemileri ağırlayabiliyor. Ayrıca limana girmek için kanal geçmeye gerek yoktur.

Kendin turistik merkezi konumunda. Burada, yıl boyu kahve tiryakileri, sokak müzisyenleri, şairler ve balıkçılar var. Rıhtımda, sokak aralarında, ya da kentin herhangi bir köşesinde, kulaklarınıza, mutlaka çalınacak bir akerdeon tınısı gelecektir.

Öte yandan, liman da birçok günlük gezi teknesi var. Hatta: bu gezi tekneleri yanında, lüks araba modeli denizde yüzen tekneler, jet sky ler var. Bunlar limanda müziğin sesini o kadar yüksek açıyorlar ki tam bir curcuna var. Hatta, günlük gezi teknelerine bindiğinizde mutlaka Türk gurubu olduğunu öğrendiklerinde Türk müzikleri hemen yerini alıyor, özellikle “Erik dalı” çalıyorlar.

 

AVRUPA MEYDANI:

 

Gürcistan Batum Altın Postlu Koç Heykeli

ALTIN POSTLU KOÇ HEYKELİ

Medea (Altın Post) heykeli, Batum’un Avrupa Meydanında, gökyüzüne yükseliyor ve şehrin hemen her yerinden görülebiliyor.

Heykeltıraş David Khmaladze tarafından yapılmıştır.

Medea’nın boynundaki kolye ve başındaki taç da altın kaplamalı olup, bölgede yaşamış Kolhida Krallığının binlerce yıllık usta altın işlemeciliğini işaret ediyor.

Heykel resmi olarak 6 Temmuz 2007 tarihinde dönemin Gürcistan Cumhurbaşkanı Mikhell Saakashvili tarafından açılmıştır. Turkuaz renkte ve altın detaylarla süslenmiş olan heykelin maliyeti 1 milyon Lari yi bulmuştur.

Gelelim heykelin hikayesine:

Heykelin elindeki “Altın Post” aslında bir koçun postudur ve arkasında ilginç bir Yunan mitoloji hikayesi vardır.

Efsaneye göre: Boeotya Kralı Athamas’ın çocukları Phrixus ve Helle, üvey anneleri İno tarafından istenmezler. İno bir komplo kurar, tarlalara zarar verir ürünlerin yok olmasına neden olur ve rahiplere rüşvet vererek kralın çocuklarını kurban etmesi gerektiğini söyletir. Kral Athamas, bu kurbanı gerçekleştirmekte tereddüt etse de danışmanları baskı yapar. Ancak çocukların öz annesi Nephele, onları korumak için tanrılardan yardım ister ve altın postlu bir koç (Koç-Aries burcuyla ilişkilendirilir) gönderir.

Bu altın postlu koç, Phrixus ve Helle’yi sırtına alarak Anadolu’ya, oradan da Kolhis’e (bugünkü Batı Gürcistan) götürür. Sonrasında Yunan kahramanı İason, kral olma hakkını geri kazanmak için amcası Pelias’ın verdiği görev gereği, 50 kürekli Argo gemisiyle bu Altın Postu ele geçirmek üzere Kolhis’e doğru efsanevi yolculuğa çıkar, bu yolculuk Argonautika destanının konusudur.

Evet: Altın postlu koç heykeli; gücü, sonsuzluğu, egemenliği ve dünya liderliğini sembolize ediyor.

Kim bu altın postlu koçu yenerse: dünyayı yöneteceği söyleniyor.

Antik dönemde, hatırlayanlarınız olabilir: biraz önce yukarıda sözünü etmiştim.

Yunan kolonilerinden, Ege denizinden yola çıkan bir kısım Yunanlı, bu postu aramak üzere, bölgeye gelirler ve hatta buraya gelirken de, Trabzon Yoson Burnunda, bir kilise inşa ederler, bu kilise günümüzde de büyük bir ziyaretçi çekmektedir.

Evet: bu altın postlu koç efsanesi, günümüzde de büyük inanır topluluğu çekmektedir.

Hatta: Amerika ve Rusya’nın altın postlu koçu yenerek, dünya egemenliğini ele geçirme düşünceleri sonucu, Gürcistan’a yardım yaptıkları düşünülebilir.

avrupa meydanı.1
Gürcistan Batum Piazza Meydanı

PİAZZA MEYDANI

Batum şehrinin en güzel yerlerinden birisidir. Ayrıca şehrin en canlı ve popüler buluşma noktalarından biridir.

Ancak adında anlaşılacağı üzere, İtalyan sistemi, Gürcistan için biraz uyumsuzluk göstermektedir.

Yani, İtalyan mimari stili kullanılarak yapılmıştır.

Türünün tek örneği olan mozaik ve vitray sanatı ilgi çekmektedir.

2010 yılında tamamlanan meydanın baş mimarı Vazha Orbeladze’dir.

Meydan yaklaşık 5700 metre karelik bir alanı kapsıyor ve burada bir otel, birkaç restoran, bir kafe ve bir pub bulunuyor.

La Brioche denen mekanda, canlı müzik yapılıyor.

Meydan, genellikle Batum şehrini ziyaret eden dünyaca ünlü müzisyenlerin konserlerine ev sahipliği yapıyor.

Evet özellikle akşam gün batımında burayı ziyaret etmenizi öneririm. Yerel lezzetlerden khinkali ve khachapuri tadabilirsiniz. Gece geç saatlere kadar açık olan mekanlar sayesinde akşam gezmeleri için idealdir.

Evet bugün meydanın mimari özellikleri şunlardır:

1-Saat kulesi

2-Vitray sanatı

3-Dev Mozaik

 

Batum Saat Kulesi

SAAT KULESİ:

Meydanın mimari açıdan en dikkat çekici yapısı olup, Venedik’teki ünlü San Marco Meydanındaki saat kulesinden ilham alınarak tasarlanmıştır.

Yapının çatısını süsleyen terrakota ve saman rengi unsurlar, yaldızlı levhalarla kaplanmış ve bunların çevresi beton ile demir dışı metalden yapılmış dekoratif Gotik unsurlarla çevrelenmiştir.

Kulenin merkezine Fransız yapımı güzel bir saat yerleştirilmiştir. Çift kanatlı bir kapının üzerinde konumlanan bu saat, belirli zamanlarda geleneksel Gürcü kıyafetleri giymiş figürlerin ortaya çıkmasını sağlayan bir mekanizmayı harekete geçiriyor. Batum’daki kule Venedik’teki saat konseptini yorumlarda, mekanik hayvan/insan figürleri yerine geleneksel Gürcü kıyafetli figürleri kullanılarak yerel bir kimlik katmıştır.

 

VİTRAY SANATI:

Estonyalı sanatçı Dolores Hoffman, meydanın benzersiz vitray pencerelerini tasarlamış ve yaratmıştır. Meydanın en özgün ve göz alıcı detaylarından biridir.

 

DEV MOZAİK:

Avrupa’nın en büyük figüratif mermer mozaiği olarak kabul ediliyor ve meydanın en çarpıcı özelliğidir.

Mozaik 106 m karelik alanı kaplıyor. Eserin sahibi Gürcü İsviçreli tasarımcı Natali de Pita Amirejibi dir. Mozaik 2010 yılında Pita nın orijinal eskizlerine göre Abu Dabi deki Fantini Mosaici atölyesinde üretilmiştir. Tamamlandıktan sonra parçaları Batum a taşınmış ve Ağustos 2010 da Pita Amirejibi nin kişisel gözetiminde parça parça bir araya getirilmiştir.

Mozaiğin ayrı parçaları 10 günde inşa edilmiştir. Mozaik 1 cm kare boyutunda 88.244.735 kesilmiş ve işlenmiş plakadan oluşuyor. Bu etkileyici eser dünya çapında 15 farklı ülkeden getirilen mermerden yapılmıştır.

Mozaiğin konsepti deniz unsurları ile durmaksızın devam eden modern kentsel genişleme arasındaki uyumu yansıtıyor. Kompozisyon, iç içe yerleştirilmiş sekiz daireden oluşuyor, bu da deniz yüzeyindeki girdapları hatırlatıyor. Sesiz süslü daire, denizin sakin yüzeyini yansıtıyor. Tasarımcıya göre, konsept, denizin ebedi hareketiyle modern kentsel alanın sürekli gelişimini birleştiriyor.

Mozaiği meydanda ayakta dururken tam olarak görmek mümkün değildir. Bu yüzden meydana bakan gizli bir balkondan görmek gerekir.

Batum Miracle Park

MİRACLE PARK-MUCİZE PARKI:

Batum sahil bulvarının başlangıcında, limanın hemen yanında yer alan ve şehrin en ikonik simgelerini bir araya toplayan modern bir açık hava mekanıdır.

Miracle Park, şehir merkezinde modern mimari yapıları ve Sahil Bulvarına bağlı altyapısıyla tamamen farklı ve etkileyici bir mekandır. Proje çok kısa bir sürede hayata geçirildiği için “Miraca Park” (Mucize Parkı) adını almıştır. Parkta yaz ve kış sezonlarında elektronik müzik festivalleri gibi çeşitli etkinlikler yapılıyor ve güzel bir deniz manzarası görülüyor.

Parkta bulunanlar:

1-Alfabe Kulesi.

2-Batum Fener Kulesi.

3-Ben, Sen ve Batum Heykeli.

4-Ali ve Nino Heykeli

5-Dönme Dolap

6-Çhacha Kulesi.

7-Japon Bahçesi

 

alfabe kulesi.1
Gürcistan Batum Alfabe Kulesi-Alphabet Tower
alfabe kulesi.2
Gürcistan Batum Alfabe Kulesi-Alphabet Tower

ALFABE KULESİ-ALPHABET TOWER

Batum şehir merkezinde, Miracle parktadır.

Gürcü alfabesi, 5’nci yüzyıl sonlarında yapılmıştır. Modern versiyon ortaya çıkmadan önce, birçok değişiklik yapılmıştır.

Burada, dünyadaki 14 yazı sisteminden biri olan Gürcü alfabesi görülür.

Kule: Gürcü alfabesine adanmıştır.

2012 yılında İspanyol mimar Alberto Domingo Cabo tarafından yapılmıştır.

130 metre yüksekliktedir. Çapı 31 metredir.

Bir “DNA” şeklinde, demir konstrüksiyondur.

Çifte sarmal desenle, bilindik DNA tasarımını kombine ediyor. Bunun anlamı: Dil bir milletin genetik kodudur ifadesini güzel bir şekilde somutlaştıran DNA yapısına benziyor. Bu Gürcü dilinin ulusal kültürel DNA’sına ne kadar derinden işlendiğinin mükemmel bir metaforudur.

İki sarmal şerit, Gürcü alfabesinin 4 metrelik alüminyumdan yapılmış, 33 harfini taşıyarak kulede yükseliyor. Yapının ortasında, tepesine kadar uzanan görünür bir asansör boşluğu bulunuyor. Yapının tepesinde ise devasa gümüş bir top yerleşiktir.

Bina inşa edildiğinden beri neredeyse terk edilmiş halde kalmıştır. 2014 yılı itibarıyla asansör bozuktur, katlarda yüzlerce ölü kuşa rastlamak mümkün iken, son yıllarda restoranın açılmasıyla durum iyileşmeye başlamıştır.

Dördüncü kat, kuleden benzersiz manzaranın keyfini çıkarmak için bir gözlem güvertesi olarak tasarlanmıştır. Beşinci kat ise ziyaretçilere “ayarlı kütle sönümleyicinin” (mekanik titreşimleri azaltmak için yapılara monte edilen elli tonluk bir alet) nasıl çalıştığını gösteren bir katmandır. Yukarı çıkmak için 2 asansöre binmek gerekir. İkinci katta ana gözlem güvertesi bulunuyor. Üçüncü katta ise küçük bir oyun alanı var.

Kulenin tabanında ise bir ziyaretçi bilgi merkezi bulunuyor.

Kuleye çıkma ücreti 20 Laridir.

Kulenin tepesinde panaromik Batum manzarasını ve Karadeniz’i görebileceğiniz döner “Atmosphere” restoranı bulunuyor.

Kuleye, bir asansörle çıkılmakta ve Batum ile Karadeniz’in panoramik manzarası izlenmektedir.

Batum Fener Kulesi

BATUM FENER KULESİ:

Batum limanının tarihi simgelerinden biri olup, 3 farklı imparatorluk döneminden izler taşıyan ilginç bir geçmişe sahiptir. Fener, 1863 yılında Osmanlı İmparatorluğu zamanında inşa edilmiştir. İlk yapı, üzerine diyoptrik bir lambanın monte edildiği dökme demir bir sütundur. 1878 yılında Batum’un Rusların eline geçmesiyle fener yeniden inşa edilmiştir. Bu ikinci yapıda Rusların imzası vardı. 1882 yılında yani günümüzdeki hali ise, Fransız inşaatçılar tarafından yeniden yapılmıştır.

Sekizgen taş bir fener kulesi inşa edilmiş ve tepesine aydınlatma cihazının yerleştirildiği küçük silindirik bir kule eklenmiştir. Günümüzde 21 metre yüksekliğindeki bu fener, 1882 yılında Fransız mühendisler tarafından inşa edilmiştir.

Evet fener 150 yıldır Karadeniz’e giren gemilere yol gösteriyor. Işığı 14  deniz mili menzile ulaşıyor. Önce beyaz ışıkla aydınlanan fener, günümüzde kırmızı ışıklarla aydınlanıyor.

Batum ben, sen ve Batum heykeli

BATUM BEN, SEN VE BATUM HEYKELİ:

Sıcak ve samimi bir atmosfere sahip metal/bronz heykeldir. Parka adım atar atmaz karşılayan bu heykel, metal ve bronzdan yapılmış, kahve için bir adam ve kadın figürlerinden oluşur. İlk bakışta basit gibi görünse de, yaklaştıkça içindeki davet hissediliyor. “Ben, sen ve Batum” fikri kulağa çok tanıdık geliyor. Çünkü bu şehir, yalnız gezene de eşlik ediyor, çift gezenin fotoğraflarını da hikaye ekliyor, arkadaş gurubuna da bir anı bırakıyor.

 

ali ve nino.1
Gürcistan Batum Ali ve Nino Heykeli

ALİ VE NİNO HEYKELİ

Ali ve Nino hareketli heykeli, Batum şehrinin en şaşırtıcı ve unutulmaz mekanlarından birisidir. 2010 yılında yerleştirilmiştir. Heykel başlangıçta kıyıya daha yakın bir konumdaydı ancak 2015 yılında bir fırtınada tabanı hasar görmüştür. Bu nedenle günümüzdeki konumuna taşınmıştır.

Heykel uluslararası sonsuz sevgi ve anlayışı tasvir etmektedir.

Eserin orijinal ismi daha genel bir isim olan “Man and Woman” dı. Ancak güçlü edebi çağrışımı nedeniyle, kısa sürede romanın kahramanının isimleri esere yapıştırılmıştır.

Azerbaycanlı bir yazar olan Kurban Said tarafından yazılan ünlü “Ali ve Nino” romanından esinlenilerek yapılmıştır.

Kitap ilk kez 1937 yılında, Avusturya’da Almanca olarak yayınlanmış ve o tarihten sonra 32 farklı dile tercüme edilmiştir.

Müslüman bir Azerbaycanlı erkek Ali Servansir ile bir Hıristiyan Gürcü Prenses olan Nino Kapiani arasındaki sevginin hikayesi anlatılmaktadır. Hikayeleri kültürlerin çatışmasını ve aşkın ölümsüzlüğünü araştırıyor. Çift olabilmek için sayısız sınavdan geçiyor, ancak kontrolleri dışındaki koşullar nedeniyle kalp kırıcı bir ayrılıkla karşı karşıya kalıyorlar.

Roman, Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki Kafkaslar ortamını yansıtmaktadır.

8 metre yükseklikteki heykel, bir adamın bir kadının heykelidir. Kompozisyon segmentli metal plakalardan yapılmış iki figürden oluşuyor. Gündüz hareketsiz, birbirine karşı duruyorlar, ama her akşam sihir başlıyor, figürler hareket etmeye başlıyorlar. Otomatik performans yaklaşık 10 dakika sürüyor.

Heykel: 1968 doğumlu Tiflis kökenli Gürcü sanatçı Tamara Kyesitadze tarafından yapılmıştır.

Heykelin arkasındaki gerçek ilham kaynağı, sanılanın aksine roman değil, sanatçının kişisel hayatıymış. Kimse Ali ve Nino hikayesinin Kvesitadze’nin heykeliyle nasıl ilişkilendirildiğinden tam olarak emin değil, Sanatçının kendisi hiçbir zaman romana atıfta bulunmamıştır. Ancak buna aldırış etmiyor gibi görünüyor ve insanların kendi yorumları olduğunu kabul ediyor. Kendisi için bu daha kişisel bir eser “Onu incindiğim bir anda tasarladım, bu yüzden birisiyle bir an için birlikte olmak ve sonra onu kaybetmek fikrimi yaratmak istedim” demiştir.

Heykel 2010 yılında yapılmış olup, Avrupa ve Asya arasındaki sevgi ve aşkın sembolü olmuştur.

Yaklaşık yarı şeffaf olan Ali ve Nino’nun çelikten yapılmış figürleri, yavaş yavaş birbirlerine doğru ilerliyorlar ve bir an tek parça oluyorlar.

Bu nefes kesen süreç, her 10 dakikada bir tekrarlanıyor.

Batum Dönme Dolap

DÖNME DOLAP:

Ali-Nino heykelinin hemen yanındadır. 55 metre yükseklikteki bu etkileyici yapı, Batum’daki fitüristik Miracle Park ın tam kalbindedir. İtalyan mimarlar tarafından kurulmuştur. Biniş ücretli kişi başı 10 Laridir.

Dönme dolap, ziyaretçilere 360 derecelik panaromik bin manzara sunuyor. Buradan sonsuz Karadeniz, Acara dağ silsileleri ve genellikle Dubai veya Las Vegas a benzetilen şehrin ilginç mimarisi gözler önüne seriliyor.

Ziyaretçilerin kullanımına konforlu kapalı kabinler var. Bu kabinler 10-15 dakikada tam bir tur tamamlıyor. En büyük sıkıntı, hareket halindeyken atlamak gerekiyor, bu durum özellikle çocuklu aileler için çok zor bunu dikkate almalısınız.

 

chacha kulesi.1
Gürcistan Batum Chacha Kulesi

CHACHA KULESİ

Çaça kulesi olarak da bilinen kule: Batum şehir merkezinde erken 20’nci yüzyıl binasının bir kopyasıdır.

Chacha, şarap yapımından arka kalan üzüm posasından damıtılan güçlü bir içkidir. Gürcistan’ın yaklaşık 800 yıllık antik şarapçılık tarihine yakından bağlıdır. Söylentiye göre Chacha, Gürcülerin dünyada şarap yapan ilk halk olmasının temel nedeniydi.

Ünlü Gürcü üzüm votkası “Chacha” her 10-15 dakikada bir dökülüyor.

Evet kulenin en özgün özelliği, tasarımının su yerine alkol akıtması için düşünülmüş olmasıdır.

25 metrelik saat kulesi, dört çeşme havuzuyla çevrilidir. Oldukça alışılmadık ama son derece Gürcüce bir şekilde, her gün saat 19.00’da 10 dakika boyunca çeşmelerden Chacha (güçlü Gürcü alkolü) akıyordu. İçeceğin tadı her seferinde farklı bir şirket tarafından  sunulduğu için değişiyordu. Bu cömert atraksiyon, hayranların kuyruk oluşturmasını önlemek için sabit bir programda çalışmıyordu.

18 metre yükseklikte bir kronometre bulunuyor, bu yüzden kule bazen “saat kulesi” olarak da anılıyor.

Evet, burası 2012 yılında tamamlanmış özgün bir saat kulesidir.

Ana kubbe 25 metrelik bir yüksekliğe ulaşır.

Diğer kubbeler 5 metre yüksekliktedir.

Ne yazık ki, bu hikaye mutlu sonla bitmiyor. Kulenin chacha hayranları için bir cazibe merkezi olma işlevi kısa ömürlü olmuştur. 2015’deki raporlara göre çeşmeler artık çalışmıyordu. Bir zamanlar hareketli bir turizm bilgi merkezine ev sahipliği yapan Chacha Kulesi, o günden beri daha az elvirişli günler geçiriyor. Kule günümüzde biraz ihmal edilmiş durumda, minimal bakımsızlık belirtileri var ve saati artık çalışmıyor. Çevredeki çeşmeler artık su bile püskürtmüyor ve kapalı yapı ihmal edilmiş, kullanılmıyor görünüyor. 10 yıl önce, dört çeşmesinden serbestçe akacak chacha vaadiyle inşa edilmişti ama bu vaat gerçekleşmedi.

 

Tasarımı, 1901 yılında Fransız mimar Raymond Pere tarafından tasarlanan İzmir’deki Osmanlı tarzı saat kulesinin bilinçli bir kopyasıdır. Bu ünlü 1901 İzmir Saat Kulesini tasarlayan Fransız Raymond Pere, Batum’daki bu replikayı görse muhtemelen hayal kırıklığına uğrardı, çünkü orijinal amacından çok farklı bir işlev üstlenmiştir.

Kulenin 18’nci metresinde bir saat vardır.

İnşaat, özel olarak yerleştirilmiş, duyusal ekipman yardımı ile içeceğin aktığı 4 bölümle çevrilidir.  Kuleyi akşam veya gece, ışıklandırma açıkken ziyaret etmenizi öneririm. Bu saatlerde yapı büyüleyici derecede güzel görünüyor. Kule sarı, kırmızı, yeşil, mavi ve mor renklerde aydınlatılıyor.

 

JAPON BAHÇESİ:

Batum bulvarı üzerinde, şehrin gürültüsünden uzak, huzurlu ve otantik bir dinlenme köşesidir. Bahçe, Şota Rustaveli Devlet Üniversitesine yakındır.

Batum Bulvarının en çok ziyaret edilen yerlerinden biridir. 2015 yılında oluşturulmuştur. 1000 metre karelik bir alana dikilmiş olup Japon bahçelerine özgü peyzaj tasarımı ve unsurlarıyla planlanmıştır. Japon kültürünün unsurları (torli (kapı), gölet, şelaleler, doğal taş yollar, kasugi (fener) ve Japon tarzı ağaç, bitkiler) ziyaretçileri sahil kenarında gerçek bir Japon dünyasına götürür.

Bahçeye giriş ücretsizdir.

 

 

avrupa meydanı.1
Gürcistan Batum Avrupa Meydanı-Europe Square

AVRUPA MEYDANI-EUROPE SQUARE

Batum şehrinde kaldığınız sürece,  defalarca buradan geçeceksiniz. Şehir merkezinin en güzel yerlerinden birisidir. Buranın ismi: Batum’un Avrupa Bölgeler Meclisine katılmasından geliyor. Gürcistan’ın Avrupa’ya yönelik özlemini vurguluyor.

Burada: meydanın ortasında Avrupa dünyasının eski Gürcü dünyasıyla bağlantısının sembolü olan “Medea Heykeli” bulunuyor. Meydan, gerek turistler ve gerekse yerli halk arasında popüler bir alandır. Meydanda restore edilmiş cephelerin ve modern mimarinin enfes birleşimi görülüyor. Yine bu meydanda: çeşitli konserler yapılmaktadır. (Jose Carreras, Andrea Bocelli, Bueno Vistal Social Club ve diğerleri gibi) 2011 yılında Enrique Iglesias konserinde, meydanda 50 bin kişinin bulunduğu söyleniyor. Yılbaşı kutlamaları da burada yapılıyor. Medea heykelinin hemen yanında bisiklet kiralama noktası vardır.

altınpost heykeli.1
Gürcistan Batum Medea Heykeli
medea anıtı.1
Gürcistan Batum Medea Heykeli
medea anıtı.2
Gürcistan Batum Medea Heykeli
medea anıtı.5
Gürcistan Batum Medea Heykeli

MEDEA HEYKELİ

Medea: Kafkasların mitolojik yüzüdür. Medea ve Jason, Argonauts efsanesinin figürleridir. Efsane: MÖ 3’ncü yüzyılda Rodoslu Apollonius tarafından yazılmıştır.

Prenses Medea: Yunan mitolojisinde bugünkü Batı Gürcistan’da Kolkheti (Colchis) Kralı Aeetes’in kızıdır. Çoğu hikayelerde büyücü olarak bilinir ve genellikle Tanrıça Hecatenin bir rahibesi ya da cadı olarak tasvir edilir. Kendisi Circenin yeğeni, Güneş tanrısı Heliosun torunu ve daha sonra kahraman Jasonun eşidir. Corinth kralı Creon, kızı Glaucei Jasona sununca: Jason Medea’yı terk eder ve Medea, kocasının ihanetine karşılık, intikam için çocuklarını öldürür. Mitolojik hikayede: Jason’un efsanevi “Golden Fleece” yani “Altın Post” u çalmasına yardım etmiştir. Buradan anlaşıldığına göre: Kolkitian halkı: Avrupa’da bilinmeyen dönemde, metallerin ergitilmesi ve dökülmesi konusunda uzmandır. Bu durum, yani halkın bu özelliği, altın dahil doğal kaynakları aramak için, buraya, krallığa seyahat eden Jason ve Argonotlar gibi Yunan tüccarlarının ve maceraperestlerinin ilgisini çekmiştir.

Koklhi halkı, bu altın postu oluşturmak için ilginç bir yol kullanmıştır. Bir koyun postu, ahşap bir desteğe tutturulur ve dağdan hızla akan bir akarsuya asılarak bırakılır. Akarsu içindeki altın parçacıkları, koyun postunun yünü içine toplanır. Daha sonra bu post, sarsılmadan ve taranmadan kuru bir ağaca asılır. Altın toplamak için kullanılan bu yöntem, Jason efsanesi ve altın arayışında kullanılan keçe ve benzeri tekniklerin esasını teşkil etmiştir.

Davit Khmaladze tarafından yapılan heykel, 2007 yılında açılmıştır.

boulevard parkı.2
Gürcistan Batum Batumi Boulevard-Seaside Park
boulevard parkı.1
Gürcistan Batum Batumi Boulevard-Seaside Park
boulevard parkı.4
Gürcistan Batum Batumi Boulevard-Seaside Park
boulevard parkı.3
Gürcistan Batum Batumi Boulevard-Seaside Park

BATUMİ BOULEVARD-SEASİDE PARK

Burada: alışveriş, yürüyüş ve hatta yüzme molası verebilirsiniz. Burası, sahil şeridinde, sahil boyunca yeşil alanı bol bir yerdir. Çocuk parkından, konser alanına kadar pek çok aktivite vardır. Parkın içinde: buzdolabı süsü, su, hediyelik eşya satan seyyar satıcılar bulunuyor. Türk parası alıyorlar. Şehrin en işlek plajı buradadır ve ayrıca yine park alanında pek çok şirin heykel bulunuyor.

Gelelim buranın yapılış hikayesine: Batum bölgesi valisi tarafından deniz kıyısı yanında bir park oluşturmak üzere, 1881 yılında bir Alman bahçıvan atanmıştır. Günümüzde, Batum Bulvarının uzunluğu yaklaşık 7 km kadardır. Yaklaşık olarak eski ve yeni bulvar olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Park alanında: orijinal ve modern heykeller, tezgahlar ve havuzlar bulunuyor. Yaz sezonu boyunca: sahil kafeteryalar, restoranlar, plaj barları ve kulüplerle doludur. Sezon dışında ise, sadece güzel deniz kıyısı bulunuyor. Günün herhangi bir saatinde, sabah veya sıcak bir öğle saatinde burada yürüyüş yapabilirsiniz. Ancak buraya özellikle gün batımı saatinde gelmenizi öneririm. Çünkü güneş, denizin hemen üstünde batıyor ve görüntü muhteşemdir.

 

astronomik saat.0
Gürcistan Batum Astronomik Saat-Astronomic Clock
ASTRONOMİK SAAT-ASTRONOMİC CLOCK

Prag ve Venedik şehirlerindekine benzer astronomik saat, Gürcistan Ulusal Bankasının eski binasının kulesine yerleştirilmiştir. Tam ve yarım saatlerde, melodik bir zil sesi duyuluyor. Günün saati dışında, burada astronomik bilgiler de gösteriliyor. Güney ve ay, ayın evreleri, meridyen ve ufuk yerleşimi bilgileri görülüyor. Ay, dünyanın döngüsünde önemli rol oynadığından, astronomik saatten elde edilen bilgiler, sadece ilginç değil aynı zamanda yararlıdır.

 

 

Trabzon Sümela Manastırı

2017.07.18-1.Sümela manastırı.1a
Trabzon Sümela Manastırı
2017.07.18-1.Sümela manastırı.1b
Trabzon Sümela Manastırı
2017.07.18-1.Sümela manastırı.2a
Trabzon Sümela Manastırı

 

Trabzon Sümela Manastırı: Burası: Rum manastır ve kilise kompleksidir.

Trabzon ve çevresinde, sayıları hayli çok olan eski manastırların en ünlüsüdür.

“Türkiye’yi yurt dışında tanıtan on turistik fotoğraf seçin” deseler, onlardan biri mutlaka Sümela Manastırı olur.

Evet, bu yazı, bu tarih hazinesini size en iyi anlatacak ve Sümela Manastırı’ndaki gezinize en iyi şekilde yardımcı olacaktır.

Maçka deresinin hemen kıyısındaki bu küçük ve yeşillik alanda: 1-2 kafe, hediyelik eşya satıcıları ve mısır satıcıları bulunuyor ve hatta bu satıcıların, manastırın restorasyonunda çalışan geçici işçiler olduğu söyleniyor.

Yani: aşağıdaki satırları okuyun, Sümela manastırını tanıyın ve eğer uzaktan da olsa fotoğrafını çekmek isterseniz, tepenin yamacına kadar yolculuk yapabilirsiniz.

Yazıyı okuyun ki, bu manastırın nasıl ilginç bir geçmişi olduğunu bilin, çünkü ülkemiz toprakları içindeki bu manastırın tarihi değerini bilmek gerekir.

Trabzon Sümela Manastırı

ULAŞIM

Uçakla ya da ülkemizin her yerinden otobüsle, Trabzon’a ulaştıktan sonra, manastıra varmak zor sayılmaz.

Bir alternatif: bir araç kiralayarak Trabzon’dan 30 km. civarında uzaklığı bulunan Maçka’ya ve oradan da, 20 dakikada manastıra ulaşmak mümkündür.

Fakat ulaşımın en kolay yolu şöyle: her gün sabah saat: 10.00’da başlayıp, her saat başı: Sümela’ya çalışan 21 tane araç var. Bunlar: Trabzon içinden kalkıyorlar.  

Manastıra gitmek isteyenler için en uygun yol bu, bu minibüsler nerede mi? Trabzon şehir içinde sorduğunuzda, herkes bunların yerini sizlere gösterecektir. (Bu araçların son durumunu ve ücreti bilmiyorum, çünkü manastır bölgesine tur otobüsü ile gittim.)

Milli park içinde bulunan tesislerde konaklamak mümkündür. Burada, hemen manastır çıkış yolunun başında bungalov tarzı evler bulunuyor. Ayrıca, Maçka içinde, 5 yıldızlı bir de otel var. Maçka’ya yarım saat uzaklıktaki Zigana Dinlenme Tesislerinde konaklamak, gezinize bir başka boyut katabilir.

Trabzon Sümela Manastırı

İsmi

Manastırın ismi birçok kaynakta “Meryem Ana Manastırı” olarak geçmektedir. Sümela ismi sonradan verilmiştir. Bu ismin kelime anlamı: “Mela” siyah ya da kara demektir.

Kurulduğu dağın ismi “Karadağ” dır. “Stau” orada anlamındadır. “Saumelas” Karadağda, Karadağ’ın göbeğinde anlamına gelmektedir. Altındere Vadisini çevreleyen yüksek dağlar, özellikle sabah ve akşam saatlerinde gölgede kalıp koyu siyah bir görünüme bürünürler. 

Hatta “Panagia Sümela” veya “Theotokoz Sümela” denir. Karadenizli Rumlar: Mela dağındaki mucizevi Panagia ikonundan bir şey diledikleri zaman “Stou Mela” derlermiş. Saumelas kelimesinden “melas” ın “s” si düşer, “sau” sü olar ve “Sümela” kelimesi ortaya çıkar.

Kelimenin Türkçe anlamı “siyahtaki” demektir. Manastıra “Karadağ’ın yani Mela dağının bakiresi” de denilmektedir.

Trabzon Sümela Manastırı

Sümela manastırının bulunduğu yer

Trabzon ili, Maçka ilçesi, Altındere köyü sınırları içindeki, Panagia (Meryemana) deresinin, batı yamacında, Mela (Yunanca: siyah) Tepesi üzerindedir.

Manastır denizden 1200 metre yüksekliktedir. Vadinin dibinden akan suyun ise 300 metre yükseğindedir.

Dimdik denilebilecek kadar sarp bir yamacın ortalarında, oldukça geniş ve yüksek bir mağara, daha doğrusu bir kovuk, manastır tesisinin çekirdeğini oluşturur.

Bu erişilmesi zor ve yorucu kovuk önündeki dar çıkıntı, zamanla burada büyüyen, genişleyen ve zenginleşen manastıra zemin oluşturmuştur.

Trabzon Sümela Manastırı

Manastırın içindeki mağara kilisenin yapılış öyküsü

Hz İsa’nın 12 tane havarisi vardır. Bunlardan bir tanesi “Luka” dır. Luka: İncil yazarlarından biridir. Luka: İsa çarmıha gerildikten ve Meryem, Kudüs şehrini terk ettikten sonra, Roma’ya doğru yola çıkar.

Çünkü onlara verilen göre, İsa’nın öğretilerini dünyaya yaymaktır. Bu yolculukları sırasında Yunanlı bir öğrencisi olur. Luka: ahşap bir tahta parçası üzerine Meryem ve çocuk İsa figürü yani ikonası çizer ve yanından hiç ayırmaz.

Ancak öldükten sonra, o tahta parçası Yunanlı öğrencisine miras kalır. Yunanlı öğrenci, bu tahta parçasını Yunanistan’a götürür, Atina şehrinde kurduğu manastır ve kilisede muhafaza etmeye başlar.

Eskiliğine ve hastalıkları iyileştirme, bolluk ve bereket getirme gibi mucizelerine inanılan bu ikona Lukas takipçileri tarafından, kuşaktan kuşağa aktarılır.

Çünkü: hastalıkları iyileştirmesi ve bereket getirmesi için kutsal kabul edilen her şey ikona olarak kutsal kabul edilmeye başlanır. Luka’nın tahta parçası, yani ikona, bunu duyan herkes tarafından ziyaret edilmeye başlanır.

Ancak  rivayetlere göre, 370’li yıllara doğru, bu tahta parçası, bulunduğu manastırdan birden kaybolur. Rivayete göre: melekler tarafından gökyüzünde uçurularak, Trabzon yöresindeki dağlarda, bu mağaranın kovuğuna getirilir ve bir taşın üzerine konur.

Uzunca bir süre sonra: Atinalı Barnabas ve Sophromios isimli iki keşiş: birbirlerinden habersiz aynı rüyayı görürler ve yine aynı tarihte Trabzon şehrine gelirler. Burada karşılaştıklarında, gördükleri rüyayı birbirlerine anlatırlar.

Bu rüyada: “Kara bir dağın üzerinde bulunan Meryem ana, kendilerine bana gel” demektedir. Bunun üzerine, her iki keşiş rüyalarındaki detayları düşünürler ve ikonu aramaya başlarlar.

Bir gün, Maçka deresinin kenarında uyandıklarında, karşı dağda, kayaların ortasında bir ışık onlara doğru parlamaktadır. Işığı takip ederler ve küçük bir mağara bulurlar ve kayıp ikon o mağaranın içindedir. 

Karadağ’ın 300 metre yükseklikteki sarp yamacında, ikonu buldukları mağarada ise, 4-5 yıllık çalışmanın ardından ilk kiliseyi yaparlar. (tahmini zaman 375-395 yılları arasıdır)

İkon hakkında bilgi

İkon: uzun yıllar boyunca mucizeler yaratan bir obje olarak muhafaza edilmiştir. Ancak, ikonun hangi dönemde ve kimler tarafından yapıldığı net değildir.

Sadece, ikonun eskiden çekilmiş ve oldukça iyi bir fotoğrafından anlaşıldığına göre: üzerinde herhangi bir çizgi, boya veya daha doğrusu  resme benzeyen unsur bulunmadığı, simsiyah, çatlak ve ayrıca da ortadan ikiye ayrılmış bir tahtadan ibaret olduğu anlaşılmaktadır.

İkonun çevresini belirten gümüş çerçeve ise, motiflerden ve yazılardan anlaşıldığına göre: 1700’lü yıllara aittir ve alelade bir işçilik ürünüdür.

Evet, ikon hakkındaki bu kısa bilginin ardından, yine bulunduğu mağaranın kilise yapılmasından söz edelim.

Takip eden süreçte: Mela dağının sarp kayalığında bulunan bu küçük mağara: zamanla, yüzyıllar boyunca oyularak büyütülmüş ve diğer eklentileriyle birlikte, günümüzde görülen, kartal yuvasına benzeyen manastır ortaya çıkmıştır.

Bu yapım çalışmalarında 100 kişinin çalıştığı söylenir. Zamanla mağarayı daha doğrusu ikonu bulan iki keşiş ölür.

Maçka’daki rahipler buraya gelirler ve burada, manastır hayatı başlar. Kutsal ikonun burada bulunduğunu duyan ve medet umanlar, hastalıklarından kurtulmak isteyenler, buraya gelmeye başlarlar. Cennette kendilerine yer arayanlar, buraya bağışta bulunurlar ve burası zenginleşmeye başlar.

Ayrıca: Roma teşvikleri vardır. Roma’nın Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmesinin ardından: manastırlara teşvikler verilir, manastırlarda yaşayanlar askere gitmezler, vergi vermezler, hapse girmezler ve böyle olunca, özellikle zenginler ve çocukları, eğitim almak için manastıra gelirler.

600’lü yıllara gelindiğinde: Sümela manastırı iyice zenginleşir ve 640 yılında yağmalanır, yakılır, yıkılır. Manastırda bulunan rahipler ve öğrenciler, buradan ayrılarak yakınlardaki Vazelon manastırına kaçarlar.

642 yılında: Christopher isimli bir çiftçi: rüyasında Meryem Ana’yı görür ve bunun üzerine manastırı ziyaret etmeye gittiğinde, manastırın bulunduğu yerde bir harabe görür, ardından Vazelon manastırına gider ve rahiplerle görüşerek, onları Sümela manastırının tekrar ayağa kaldırılması için ikna eder.

Bu arada: manastırdaki ikonanın kopyalarını yapar, bu kopyalar Rusya’dan Kudüs şehrine kadar her yerde satılmaya başlar ve çevreden gelen yoğun bağışlarla birlikte 644 yılında, Sümela manastırı yeniden ayağa kaldırılır ve manastırın 2’nci kurucusu olarak çiftçi Christopher anılır.

Evet: yukarıda anlattığım öykü, hayli egzotiktir. Yani tamamen söylentilere dayalı, gerçekle pek alakası olmayan bir öyküdür. Mağaranın bulunduğu yerin bir manastır kompleksine dönüşmesi hakkındaki varsayım ise şöyledir.

Bölgede: 1100’lü yıllarda, pek etkili olmayan Türk akınları söz konusu olur. 1200’lerde Moğollar buraya saldırır, hatta ikonayı parçalayıp dereye attıklarından söz edilir.

Ancak 1204 yılında İstanbul’u işgal eden Latin-Haçlılardan kaçan Kommenoslar sülalesi: Trabzon’a yerleşir ve Pontus Rum Prensliğini kurarlar ve Trabzon ve çevresinde hakim duruma geçerler.

Trabzon prensleri, kendilerini, Bizans imparatorluğunun gerçek varisi olarak görürler ve kendilerini imparator olarak tanıtırlar. Yeniden İstanbul’a sahip olarak, eski Bizans devletini ihya edeceklerine inanırlar.

Trabzon Kommenoslarından Prens III. Alexios (1349-1390): bu manastırın esas kurucusu olarak kabul edilmektedir. 2 kız kardeşi çevredeki Türk beyleriyle evli olan ve kendi 4 kızını da yine komşu Türk beylerine veren III. Alexios’un Sümela’ya özel bir ilgi gösterdiği: kaynak, belgeler ve manastırda bulunan fresko resimlerden anlaşılmaktadır.

Buradaki keşiş hücrelerine: onun büyük dedesi, dede ve babasının; bazı bağışlarda bulunduğu bilinmektedir. Alexios’un büyük dedesi II. Loannes (1280-1285) zamanında, burada bir dini merkez vardır. Kommenoslar, ellerindeki en kutsal ve değerli yer olan bu manastıra sahip çıkarlar.

Büyük bir kasırga sırasında, Meryem tarafından, Prensin canı kurtarılmıştır. Bunun üzerine, Prens; sadece mağara kilisenin bulunduğu burada yeni tesis yaptırmaya karar verir.

Bu imar çalışmalarında: burası 17 metre yükseklikte, 40 metre uzunlukta ve 14 metre genişlikte, 72 odalı bir manastır kompleksi haline getirilir. Bir Orta çağ şatosunu andıran yapının dış tarafında bir duvar bulunur.

Duvar, aşağı dereden çekilen taşların kırılmasıyla yapılmıştır. Burada: öğrenci ve misafir odaları, kütüphaneler bulunur. Aşağı tarafta ise, birçok pencere görülür. İç tarafta, kayaların içine oyulmuş kilisenin önünde avlu bulunur. Ayrıca, zengin vakıflar bağışlar ve bir ferman ile bu vakıfları sağlam esaslara bağlar.

1360 tarihli, 5 mısralık, manzum bir kitabede “III. Alexios, bu tesisin kurucusu (Ktetor), Doğu ve Batı’nın hakimi imparator” olarak gösterilmiştir. (Bu kitabe: 1650 yılına kadar manastırın dış kapısı üstünde bulunmuştur)

Prens III. Alexios: taç giyme törenini burada düzenleniş ve 1361 yılında, bir güneş tutulmasında, burada yani Sümela manastırında bulunmuştur. Hatta, Prens tarafından bastırılan sikkelerde görülen güneş resminin; bu olayla ilgili olduğu kabul edilmektedir.

Prens: 1365 yılındaki vakfiyesinde: manastırın bütün idari şartlarını, arazisini, gelirlerini düzene koyar. Ardından: Trabzon’a gelecek bir tehlikeyi yani Türk akınlarını önlemek üzere, buradaki keşişlerin daima uyanık olmalarını bildirir.

Prens öldükten sonra yerine geçen oğul III. Manuel (1390-1417): babası gibi dini tesislere bağlı bir kişidir. Tahta çıktığı yıl: saray hazinesinde bulunan değerli bir stavroteği (içinde İsa’nın çarmıhının bir parçası bulunduğu iddia edilen haç) Sümela manastırına hediye eder.

Trabzon ve çevresi, Türk idaresine geçtikten sonra, Osmanlı sultanları, Aynaroz’da, Sina ve daha birçok manastırda olduğu üzere, Sümela’da da eski hak ve hukuku korumuşlardır.

Hatta buraya çeşitli imtiyazlar vermişler ve bazı hediyeler yollamışlardır.

1460 yılında Trabzon şehrini ele geçiren Sultan II. Mehmet’e gelerek bağlılıklarını sunan papazlar, kendisinden bir ferman alırlar. Bu fermana göre “Ben tahtta oturduğum sürece, Osmanlı ayakta kaldığı sürece, burası eğitime devam edecek, kimse buraya dokunmayacak” yazar.

Ardından 9 Osmanlı sultanı (Sultan II. Beyazıt, I. Selim, II. Selim, III. Murat, İbrahim, IV. Mehmet, II. Süleyman, Mustafa ve III. Ahmet) tarafından verilmiş fermanlar da vardır.

Bu fermanlar manastır kütüphanesinde, uzun yıllar muhafaza edilmiştir. Yavuz Sultan Selim, şehzadelik döneminde Trabzon şehrinde valilik yapar.

Kendisi av meraklısıdır ve dağlara geyik avına çıkarak 15-20 gün boyunca arazide kalır.

Bir av sırasında, yağmur hiç durmaz, şehzade hastalanır ve en yakın yer olan Sümela manastırına getirilir, 3 gün boyunca burada tedavi görür ve kendine geldiğinde buradan çıkıp giderken, kendisini iyileştirenlere ” Ben ki tahta geçersem bunun karşılığını kat be kat ödeyeceğim” der.

Yavuz Sultan Selim, tahta geçtikten sonra, Şah İsmail’e karşı bir sefer söz konusudur. Buraya gelirler, Trabzon merkezde ordusunu toplar, Erzurum üzerinden aşağıya inecektir, rahipler onu ziyaret gelirler.

Sultan Selim, rahiplere durumu anlatır ve “Yarın gidiyorum” der, sefere çıkacaktır, buradaki rahiplerden bir tanesi der ki “Çok iyi etmişsiniz Sultanım, biz de bir söz vardır, bugünün işini yarına bırakma”.

Sultan Selim, bu seferden geri dönerken beraberinde ganimetler vardır. Bunlardan: 9 kollu, iki tane som altından yapılmış şamdanı Sümela manastırına hediye eder. (Bu şamdanlar günümüzde kayıptır, 1877 yılında çalınmıştır.)

Ayrıca “altın” da hediye edecektir, ancak manastırda bulunanlar altın kabul etmezler, bunun üzerine, imar yardımında bulunur, su yolunu onarttırır, ön tarafa muhafız odaları yaptırır.

1749 yılında, İgnatios isimli bir piskopos, duvarların bütün satıhlarını yeniden fresko resimleriyle süslemiştir.

Sümela’nın gezgin keşişleri, bütün Anadolu, Kafkasya, Balkanlar ve hatta Rusya’da dolaşarak: burada bulunan Meryem ikonasının kopyalarını satıyorlardı. Toplanan paralar ise, Sümela manastırına getiriliyordu.

Bir zaman, bu keşişlerden bir tanesi, üzerinde 40 bin kuruşluk servetle dolaşırken Kayseri’de öldürülür. Osmanlı yetkilileri katilleri yakalar ve idam ettirir, çalınan paralar da manastıra geri teslim edilir.

1916-1918 yılları arasında, Trabzon Ruslar tarafından işgal edilir. Bu işgal döneminde Sümela manastırı, Ruslar tarafından silah ve cephane deposu olarak kullanılır.

Ancak Ruslar buradan ayrılırken silah ve cephaneleri götürmezler ve burada yaşayan Rum toplumunda, Hıristiyan Pontus devletinin yeniden kurulması hayalleri canlanır.

Çevredeki manastırlarla beraber, Sümela manastırı da Rum milislerin karargahı olarak kullanılır, silahlı mücadeleye başlarlar. Bu mücadele, bölgedeki Türk milis güçleri tarafından bastırılır. 

Kurtuluş savaşı sonrasında, 1924 yılında, bölgede yaşayan Rumlar: Anadolu’da birçok yerde yaşayan ve birlikte yaşadıkları halka ihanet eden Rumlar gibi: karşılıklı mübadeleye tabi tutulurlar ve buradan ayrılarak Yunanistan’a gönderilirler.

Ancak, manastırda görevli papazlar: gitmeden önce, Kutsal Meryem ikonu ve bazı kıymetli eşyaları, manastırın 400 metre uzağındaki “Agia Barbara” isimli küçük bir şapele saklarlar.

15 Ağustos 1931 tarihinde, Yunanistan-Kalatvryta’da bulunan Megalo Spileoda Panagia kilisesinde: katılanların çoğunun Pontuslu Rum olduğu bir dini kutlama yapılır.

Tören bittikten sonra: Anadolu’da iken, ordu piskoposu olan, o tarihte ise Gümülcine Piskoposu olan Folycarpos Psomiades: Yunan Başbakanı Venizelos’a: kutsal ikonu, Karadeniz’de nasıl ve nerede gömdüklerinin hikayesini anlatır.

Bir süre sonra, Türkiye Başbakanı İsmet İnönü, Eylül 1931 tarihinde, Balkan Oyunlarını izlemek için, Atina şehrine gelir.

Yunan Başbakanı Venizelos, ondan “Bir Rum papazı, Karadeniz’e gönderip, gömülü ikonu çıkarmaları için izin” ister. Bu durum uygun görülür ve Venizelos ve Piskopos Chrysantos: Sümela manastırına gitmek üzere Ambrosios isimli bir papazı görevlendirir.

Ambrosios, Makedonya’ya gider ve ikonu gömen papaz İremias’ı bulur ve konuşur. Daha sonra: 1921 yılında, resmi görevle yola çıkarak, Trabzon’a ulaşır.

Trabzon’da polis ve asker eşliğinde, Agia Barbara Şapeline gidilir, gömülü ikon ve diğer eşyalar bulunur ve alınarak, Atina’daki Bizans Müzesine götürülür, teslim edilir.

Mübadele sonucu Yunanistan’a gönderilen Rumlar, eski hatıralarına bağlılıklarının bir belirtisi olarak, Ağustos 1951 tarihinde, Makedonya’da Verria yakınlarında Kastania’da; aynı isimle (Sümela manastırı) yeni bir manastır kurarlar ve buraya modern bir Meryem Ana resmi yani ikonu yerleştirerek, eski geleneği yaşatmayı sürdürürler.

Kutsal ikon ise, 1952 yılında Bizans Müzesinden alınarak, Manastıra getirilir. Bunun dışında: Trabzon Prensi Emmanuel Kommenos’un kutsal haçı ve Oisios Christoforos’un el yazmaları da (644 yılına tarihlenir) bu manastıra getirilir.

Her yıl “Ağustos” ayında, tıpkı geçmişte, Trabzon Sümela Manastırında yaptıkları gibi, yeni manastır çevresinde, geniş katılımlı şenlikler düzenlerler.

Bu arada: Trabzon’da bulunan gerçek Sümela manastırı, sahipsiz ve kontrolsüz kalır. Tesis hızla harap olmaya başlar. 1930 yılında bir yangın, ahşap kısımların tamamen yanıp yok olmasını sağlar.

Bu arada: gizli define avcıları, define aramak bahanesiyle, burada büyük tahripler yaparlar ve yangında yok olmayan kagir kısımlar yakılır.

Burada, ilk bakışta dikkati çeken husus, darmadağın bir harabe görünüşü ve duvarlardaki freskoların, ustalıklı bir şekilde, muntazam kareler halinde kesilerek yerlerinden sökülüp götürülmüş, çalınmış olmasıdır.

Son derece zor olan bu işin, başarılı bir şekilde yapılması, bunu yöre insanının değil, bu çeşit hatıralara meraklı ve gerekli bilgiye sahip, bilgili yabancı ziyaretçiler tarafından yapıldığı ifade etmektedir.

Alman tarihçi ve gezgin Jacop Philipp Fallmerayer’in (1790-1861) Trabzon izlenimleri

Bu izlenimler, Sümela manastırı hakkında, karanlık bir dönemin aydınlatılmasına yardımcı olmuştur.

Yazarın 1840 yılında yaptığı Sümela manastırı gezisi sonrasında yazdığı “Tüm dünyada, Kolhis’in Mela Dağındaki bu manastır kadar güzel dini yapı yoktur” yorumu, manastırdan ne kadar etkilendiğini göstermektedir.

Fallmerayer’in anılarında: Havari Lukas’a ait olduğu öne sürülen ikona ve Kommenosların fermanının hikayelerine ait ilginç detaylarda yazılıdır.

” …………………. başrahip bizi sıcak karşıladı. Bize, yol gösterici olarak davrandı ve manastırın kutsiyetini anlattı. Bu mukaddes despotların ikametgahları, sade ve huzurluydu. Binanın yüksek katları, onlara ait olup, hizmetçilerin odaları, odunluk misali küçük hücrelerdi.

Binanın yapımı, hiç de düzenli olmayıp, birbirinden alçak, gelişigüzel bir biçimde yapılmıştı. Su ihtiyacı, tavandan bir kuyuya damlayan bir gözden sağlanıyordu. Sonraları, Trabzonlu bir zengin tarafından yaptırılan su yolu yardımıyla, manastır gümüş gibi temiz bir suya kavuştu.

Mabedin yabani ve tuzlu duvarları, 1360’lı yıllarda, güzel freskolarla süslenmişti. Papaz; Meryem Ana ikonasının getirilmesini söyledi. Harikalar yaratan ikonayı getirdiler. Bir tahta parçası üzerine, Grek zevkine göre bir Bizanslı tarafından yapılan bu resim, Lukas’ın sanat yeteneğinden şüphe etmeye yeterliydi. Papazların düşüncesine göre, bu ikona Lukas’ın elinden çıkma bir ikonaydı.

Gümüş bir çevre ile çevrilmiş ikona Sümela’nın hazinesi olarak kabul edilirdi. Bunun kredisiyle, papazlar geçinir ve manastırın çevresinde de kutsal koruyucu olarak algılanırdı.

Bu ikonanın kutsallığı, Anadolu’nun içlerine kadar yaygın olup, fakirliği, ihtiyarlığı bir yana iterek, Müslüman ve Hıristiyanlar birlikte, bütün Kolkid çevresinde olduğu gibi, Kapadokya, Paflagonya ve Ermenistan’dan hacılar, akın akın buraya gelir, hediyeler ve kurbanlar sunarlardı.

Sabahın erken saatlerinde, akrabalarıyla birlikte Bayburt gibi uzak bir yerden gelen Müslüman kadınlar da gördüm.

Dünyanın hiçbir yerinde eşine rastlanmayan manastırın doğal güzelliği yanında efsanevi kuruluş ve eski kaderi hakkında inanılmaz masallar üretilmişti.

Manastırdaki Meryem Ana ikonasının kutsiyeti, papazların beslenmeleri için bir gelir kaynağı halini almıştır. Bununla yetinmeyen papazlar, edindikleri bu dilencilik mesleğini: Rusya, Tuna boyları ve Anadolu’nun içlerine kadar genişlettiler.

Ellerine aldıkları, sahte ikonalarla, akçeler elde ettiler. Trabzon’da bulunduğum sırada, böylesi bir dilenci papazı Kayseri’de öldürüp 40 bin kuruşunu almışlar, yapılan araştırmalar sonucunda paranın bir kısmı geri alınabilmiştir.

Bu ikonadan biraz farklı olarak, İsa’nın çarmıha gerildiği odunun bir parçası olarak kabul edilen ve III. Manuel tarafından Trabzon hazinesinden Sümela manastırına hediye edilen gümüş kaplamalı bir haç da vardı. Her ayın ilk Pazartesi günü bu haç ile takdis edilen su, uygun bir fiyatla inançlılara dağıtılıyordu.

Manastırın genel durumunu gözden geçirdikten sonra, baş keşiş ile birlikte, onun dairesine çıktık. Biraz sonra, oraya manastırın idarecilerinden 2 kişi, ellerinde, Alexios’un fermanıyla birlikte geldiler. İşte, uğruna bunca masraf ettiğim ve çok uzaklardan geldiğim, siyah-kırmızı ve mavi yazılar ile doldurulmuş paçavra.

Bu cinsten gördüğüm ilk vesika idi. Ve keşişler, bu tomarı açtığında imparator ve karısı Theodora’nın harika, göz kamaştırıcı renklerdeki taçlı ve kırmızı elbiseli portrelerini gördüğüm, tezniyat içine girift biçimde yazılmış metni okumaya çalıştığım zaman, gösterdiğim aceleciliği anlayamadılar. “

Evet Fallmerayer’in anıları bunlardan ibarettir. Manastırda, o dönemdeki yaşam biçimini yansıtması açısından önemlidir.

Trabzon Sümela Manastırı

GEZİ ROTASI

Sümela manastırının bulunduğu ve araçların park edildiği yerde 2 yol bulunmaktadır.

Bunlardan bir tanesi manastıra çıkmak için kullanılan dolmuşların yolu ve diğeri ise patika yürüyüş yoludur.  

Manastıra yürüyerek çıkmak isterseniz, bu patika yürüyüş yolunu kullanabilirsiniz. Patika yol: ziyaretçilerin daha rahat ve güvenli olarak manastıra ulaşabilmeleri için yakın zaman önce doğal yapı bozulmadan genişletilmiştir. Bu patika yol, normal bir yürüyüşle, yarım saat sürer.

Sık ağaçların arasından, tepeye tırmanılıyor. Tırmandıkça, yamaçlardan inip vadideki nehre karışan çağlayanların seslerini daha az duyar hale geleceksiniz. Bacaklarınızın yorulmaya başladığını hissettiğiniz anda, yeşil yaprakların arasından manastırı göreceksiniz.

88 basamaklı, çok sıkı emniyete alınmış, dar ve uzun bir merdivenle manastırın girişine ulaşılıyor.  

Evet 88 basamaklı, çok sıkı emniyete alınmış, dar ve uzun bir merdiven manastırın girişine ulaşır. Merdivenin yanında yamaca yaslanmış ve buraya su getiren büyük su kemeri var. Kemerin büyük bölümü günümüzde yıkıktır. 

Manastıra ulaştınız. İşte restorasyon sonucunda bu 5 durak, şu an manastırda gezilebilecek kısımları kapsıyor. 

1-Giriş: Uzun merdiven, muhafız odalarından içeri girin.

2-Avlu: Su kemerleri, dış cepheye bakın.

3-Ana Kaya Kilisesi (Mağara Tapınak): En eski freskler burada, iyice inceleyin.

4-Şapeller: Kutsal Haç Şapeli, cennet-cehennem sahnelerini görün.

5-Üst katlar ve manzara terası: Keşiş hücreleri, kütüphane, çıkışta manzarayı görün.

 

Trabzon Sümela Manastırı


Evet ilk durak: kapıcı hücreleri (muhafız odaları) geçiliyor.  

Trabzon Sümela Manastırı

MUHAFIZ ODALARI-KAPICI HÜCRELERİ:

Bu bölümde, manastıra gelen misafirleri karşılamakla görevli baş rahip veya manastır yöneticisi ile muhafızların odaları var.

Yani, burası sadece bir bekçi kulübesi değil, aynı zamanda manastıra gelen ziyaretçilerin ilk karşılandığı, güvenlik kontrolünün yapıldığı resmi bir giriş-karşılama noktasıdır.

Buranın yapımı da ilginç: manastıra yardımda bulunmak isteyen bir hayırsever, altın bağışını manastır sakinleri kabul etmezler. Bunun üzerine su yolunu onarttırır ve giriş cephesine muhafız odaları yaptırır.

Odaların içinde şömineler duvara gömülü şekilde inşa edilmiştir.

Buradan bir merdivenle küçük iç avluya inilir. 

 

KÜÇÜK İÇ AVLU:

Burası kompleksin kalbini oluşturur ve çevresi farklı işlevlere sahip yapılarla çevrilidir. 

Giriş kapısından sonra, yaklaşık 3 metrelik dar bir tünelden geçilir. Bu tünelin sol tarafındaki küçük boşluk, manastır bekçilerinin, vadiyi gözetlemek için üst kısımdaki noktalara çıkmalarını sağlıyordu. 

Tünelden sonra, dik merdivenlerden avluya inilir. 

 

Mutfak ve Yaşam Alanları:

Avluya girdiğinizde, mağara tapınaktan önce, mutfak bölümü bulunur. Avlunun sol tarafındadır. 2 katlı bir yapıdır. İçinde yaklaşık 1.5 metre derinliğinde, 2 metre genişliğinde bir ekmek fırını var. Fırının yanında yemek pişirmek için kullanılan bir ocak var. 

Mutfağın kapısı oldukça alçaktır. İçeri girerken başınızı eğmeniz gerekir. Bu durum tesadüfi değildir. Manastır yaşamında nimete/rızka saygı gösterilmesi büyük önem taşıdığından, kapı bilinçli olarak bu şekilde tasarlanmış olmalıdır. 

Mutfağın ocak duvarlarına yapışmış, katranımsı renkte, kasvetli görünümlü duman lekeleri vardır. Bu izler, yüzyıllar boyunca burada sürdürülen günlük yaşamın (yemek pişirme, ısınma) somut bir tanığı niteliğindedir. 

Sadece mimari değil, aynı zamanda o dönemin gündelik hayatına dair duygusal bir iz de taşır. 

Son bir not: ziyaretçilerin ve hacıların keşişlerle birlikte yemek yemesine izin verilmez, yabancılar ayrı bir yerde yemek yerdi. 

 

Fırın:

Fırının inşasında kullanılan tuğlalar, 2 farklı türdendir. Bir kısmı delikli, bir kısmı deliksizdir. Bu ayrın önemli bir ipucu veriyor. Delikli tuğla nispeten yakın çağın bir buluşu olduğundan, fırının yakın dönemde bir tamirat/onarım geçirdiği anlaşılıyor. Yani gördüğümüz fırın, özgün fırının üzerine zaman içinde yapılan müdahalelerle bugüne ulaşmıştır.

 

Kiler:

Mutfağın hemen yanındadır. Erzak ve malzemeler burada saklanırdı.

 

Müştemilat Binaları:

Mutfağın hemen yanındadır. Mutfağa bağlı diğer yardımcı yapılardır. 

 

Su kuyusu-Ayazma:

Mutfağın önündedir.

Hz Meryem’e ithaf edilmiş manastırın ortak bir özelliği olarak, Sümela da da kutsal bir su kaynağının bulunması, bir gelenek gereğidir.  Bu sadece bir su ihtiyacı için değil, aynı zamanda dini-sembolik bir anlam da taşır.

Kil borularla manastıra taşınan su, ayazmada toplanıyordu. Aynı zamanda üzerindeki 100 metre yükseklikteki kaya bloğundan yaz kış üçer-dörder damla halinde su damlacıkları düşerdi. Bu, manastırın su ihtiyacının iki kaynaktan karşılandığını gösterir.

Ayazmanın penceresi:

Ayazmanın penceresinin denizcilik taşında, ilginç bir detay var.

İçeriden su çekilirken, kovaların bağlı olduğu iplerin bıraktığı izler hala görülebilir. Bu ip izleri, ayazmanın ne kadar uzun süre kullanıldığına dair somut bir fikir verir. Yüzyıllar boyunca aynı noktadan tekrar tekrar geçen iplerin taşta bıraktığı bu aşınma, görülmeye değerdir.

Gelelim günümüze: dilek tutmak isteyen ziyaretçiler, kadim bir alışkanlığı devam ettirerek, ayazmaya madeni para atmaya devam etmektedir.

 

Şadırvan:

Kutsal suyun toplandığı şadırvan, sivri kemerleriyle Türk mimarisinin karakterini taşır. Bu, manastırın Osmanlı döneminde gördüğü onarım ve eklemelerin bir izidir. Yani ayazmanın bugünkü hali, Bizans temelli bir yapının üzerine Osmanlı dönemi zanaatkarlarının kattığı bir unsuru yansıtıyor.

 

Başrahibin Odası:

Ayazmanın hemen bitişiğindedir.

Bu yakın konumlandırma tesadüf değildir. Su kaynağının, manastırın en yüksek dini otoritesinin yaşam alanına bu kadar yakın olması, ayazmanın manastır hiyerarşisi içindeki önemine işaret eder.

Büyük kısmı kayaya oyulmuş, oldukça küçük (3 kişinin zor sığabileceği) bir oda var. Bu manastırı yöneten başrahibin (hegumenos) yaşam alanıdır.

Batı yönünde: taşa oyulmuş bir seki/sedir yani oturma-uzanma yeri var.

Kuzey, mağara tapınak yönünde: küçük bir şömine var. Kitap ve mum konması için oyulmuş raflar var. Bu hücremsi yaşam alanı, aslında 2 kattan oluşur.

Üst kata çıkış için günümüzde bir merdivene ihtiyaç duyulması, eskiden buraya portatif yani taşınabilen bir merdivenle çıkıldığını gösterir. Yani sabit bir merdiven yerine ihtiyaç halinde yerleştirilip kaldırılabilen bir sistem kurulmuş olmalıdır. Bu hem güvenlik hem de mahremiyet açısından anlamlıdır.

Odadan çıktıktan hemen sonra, güney kapısının üzerinde “Meryem in ölümü” sahnesinin bulunduğu bir geçitten geçilerek, doğrudan “Anakaya Kilisesine” (Mağara Tapınağa) girilir.

Yani Başrahibin odası, günlük yaşam alanları ile en kutsal mekan arasında bir tür ara geçiş noktası konumundadır.

 

Yemekhane:

Şapellerin arkasında, restore edilmiş, toplu yemek alanı var.

Bu manastırın, birçok bölümü gibi zaman içinde hasar görmüş ve modern restorasyon çalışmalarıyla korumaya alınmış bir alandır.

Yemekhanenin, daha çok geniş katılımlı toplantılarda kullanıldığı düşünülüyor.

Bazı kaynaklarda ilginç bilgiler var.

1840 larda Alman gezgin Fallmerayer’e göre: ziyareti sırasında manastırdaki rahip ve keşişlerin birbirinden bağımsız yaşadığı ve toplu olarak yemek yemediğini yazmıştır.

Bizans manastır geleneği: Özellikle 12 yüzyıl sonrasında kurumsallaşan Bizans manastır uygulamasına göre, manastır yemekhanelerinde, başrahip, yardımcıları ve keşişler yemeklerini belirli bir düzen içinde, birlikte yerlerdi. Bu yemeklerde sessizlik kuralı geçerliydi, konuşulmazdı.

 

AVLUNUN SAĞ TARAFI: 

Giriş tünelinde, avluya inen merdivenlerin üzerinde, sağ taraftadır. Yani giriş kapısından içeri girip, avluya inerken, bu bölümle karşılaşılır. Mağara tapınağa yani ana kaya kilisesine ulaşmadan öncedir.

 

Kat Tuvaletleri:

Merdivenlerin orta kısmına varıldığında, sağ tarafta kat tuvaletleri var.

Burası ziyarete kapalı.

Manastır kısmının en uç noktasına doğru ilerlerken, dar ve dik merdivenlerle inilen bir koridor, bu tuvaletlerin önünde biter.

Yol boyunca ana kaya kütlesinde suyu toplayıp, dışarı tahliye eden kil boruların gömülü olduğu duvarlar, zamanla yıkıldığından, bu geçit güçlü bir su sızıntısına maruz kalır.

10 yıl öncesine kadar yıkılmakta olan duvarlar restore edilerek ayakta tutulmuştur.

Üst kattaki tuvaletlerin girişinde, vadiye bakan katın zemininden başlayarak insan boyu yüksekliğe ulaşan, üst tarafı kemerli bir pencere bulunur.

Bu pencereden bakıldığında, meşelerin ve diğer yapraklı ağaçlarla açık-iğne yapraklı çamların oluşturduğu koyu yeşil bir örtüye bakılır.

Aşağıda Meryemana deresinin (Piksites) binlerce yıldır süren muazzam uğultusu duyulur.

 

Kütüphane ve Okuma Salonu:

Merdivenlerin bitim noktasına yakın, sağ tarafta kütüphanenin okuma salonu var. Önceleri çatısı ahşap olduğu anlaşılan bu binada binlerce kitap muhafaza ediliyormuş. Burada ceylan derisi üzerine yazılmış 17 kitap varmış. Bu kitapların cilt ve yazarları belliymiş. Ayrıca İstanbul’un fethine kadar, Bizans İmparatorluğunun ve Pontus İmparatoru Davit ile Osmanlı Padişahlarının yazdığı çeşitli ferman ve beratlar burada muhafaza ediliyormuş. 

Kütüphane ise, bu okuma salonunun üst katındadır.

Eskiden bu kütüphaneye merdivenle çıkılıyordu. Alman gezgin Fallmerayer, 1840 yılında kütüphaneyi ziyaret etmiş ve o dönemde oldukça bakımsız halde olduğundan söz etmiştir. 20 yıl öncesine kadar, kütüphanenin vadiye bakan duvarının iç bölümünde, yarım daire şeklinde yazıyla “Bibliotekha Soumela” (Sümelanın Kütüphanesi) yazıtı bulunuyordu.

1937 yılında büyük yangın, manastırın ahşap ağırlıklı birçok bölümünü (teras evleri, misafir odaları dahil) tamamen yok etmiştir.

 

Okuma Salonu:

Örtü sistemi, beşik tonozludur. Sıra kemerlerle desteklenmiştir. Yarım metre kalınlığındaki duvarlara gömme dolaplar ve mum, kitap gibi eşyaların konulabilmesi için raflar yapılmıştır. Her odanın ön cephesinde, duvara monte edilmiş İtalyan şömineler var. Yani hem ısıtma, hem de kitapların/el yazmalarının korunması düşünülerek tasarlanmış bir mekandır.

 

Büyük Balkonlu Bölüm:

Merdivenlerin bitim noktasına yakın, sağ tarafta kütüphanenin okuma salonu var.

Kütüphane ise, bu okuma salonunun üst katındadır.

Eskiden bu kütüphaneye merdivenle çıkılıyordu. Alman gezgin Fallmerayer, 1840 yılında kütüphaneyi ziyaret etmiş ve o dönemde oldukça bakımsız halde olduğundan söz etmiştir. 20 yıl öncesine kadar, kütüphanenin vadiye bakan duvarının iç bölümünde, yarım daire şeklinde yazıyla “Bibliotekha Soumela” (Sümelanın Kütüphanesi) yazıtı bulunuyordu.

1937 yılında büyük yangın, manastırın ahşap ağırlıklı birçok bölümünü (teras evleri, misafir odaları dahil) tamamen yok etmiştir.

 

 

Okuma Salonu:

Örtü sistemi, beşik tonozludur. Sıra kemerlerle desteklenmiştir. Yarım metre kalınlığındaki duvarlara gömme dolaplar ve mum, kitap gibi eşyaların konulabilmesi için raflar yapılmıştır. Her odanın ön cephesinde, duvara monte edilmiş İtalyan şömineler var. Yani hem ısıtma, hem de kitapların/el yazmalarının korunması düşünülerek tasarlanmış bir mekandır.

 

Büyük Balkonlu Bölüm:

Kütüphaneden sonra, vadiye asılı vaziyette, ahşap malzemeden yapılmış teras evleri, bunun hemen bitişiğinde muhteşem balkonlar, balkonların ardından öğrenci odaları var.

Yine sağda, yamacın ön yüzünü kaplayan, büyük balkonlu bölüm var.

Balkonlar, kaya bloğunun üzerine ana binadan yaklaşık 3 metre ileriye çıkma yapılarak inşa edilmiştir.

Sanki sırf balkon için dışarı doğru çıkıntı yapmış bir kayaya oturtulmuş gibidir.

4 kattan oluşur.

1-2 kat: yığma taştan kemerler ve demir bağlantılarla güçlendirilmiş, sütunlar üzerine oturtulmuştur.

3-4 kat: üst iki katın sütun başlıkları süslüdür. Kenar sütunlar İyon tarzında, orta sütunlar kıvrımlı süslemeleriyle Korint tarzına yakındır.

Balkon kemerleri, yaklaşık 1.5 m açıklığa sahiptir.

Zeminleri ahşap döşemedir.

Ana yapı malzemesi, buz tutmayan kahverengi kesme taşlardır. Bu taş türü manastır civarında bulunmadığından Santa Yaylaları yöresinden getirilmiş olmalıdır.

Bu bölüm ne için kullanılıyordu:

1916 yılında Trabzon’u işgal eden Çarlık Rusya Kuvvetlerinin komutanı S.P. Mintslov, günlüğünde manastırı ziyaretini anlatırken, bu çekme balkonu ve manzarasını tasvir etmiştir. Burasının misafirlere ayrılan bölüm olduğunu doğrulamıştır. Ayrıca 1840 yılında Manastırı ziyaret eden Alman gezgin Fallmerayer de bu balkonlarda konaklamış ve hayranlıkla bahsetmiştir.

Burası: keşiş odaları ve misafir odaları olarak kullanılmıştır. Bunlar 1860 yılına tarihlenir.

Burası: manastırın en görkemli ve mimari açıdan en zengin işçilikli kısımlarından biridir.

 

Şömineler:

Bölgenin kışın çok soğuk olması nedeniyle, her odanın ısıtılması büyük önem taşıyordu. Bu yüzden şömineler duvara gömülü şekilde yapılmıştır.

Şöminelerin dolap şeklinde yapılmasının amacı; ahşap kısımların yangından korunmasını sağlamaktı. İlginç bir önlem, çünkü nihayetinde 1937’deki büyük yangın, bu ahşap ağırlıklı bölümleri tamamen yok etmiştir.

 

Öğrenci-Keşiş Odaları:

Balkonların hemen bitişiğindedir. Avlunun ilerisinde dar bir koridor var. Bu koridor, kayalığın önündeki ensiz bir çıkıntı üzerinde uzanıyor. Burada, doğrudan yamaca yaslanmış, gösterişli bir bina durur. Bu binada keşişler barınıyordu. Sümela manastırının uzaktan görünüşünde bu kısım, daima ön plana çıkıyor. Dağın kayalıklarında, uzaklardan beyaz bir leke gibi görünüyor. 

Bu kışla biçimli yapıda, 3 esas kat ve ayrıca altta birkaç sıra mahzen vardır. Üstte de, bir çekme kat var. Saçak dibinde sıralanan kemerli galeriler, heybetli bir görünüm ortaya çıkarıyor. Ancak günümüzde sadece dört duvardan ibarettir. 

Çünkü çatısı, iç bölgeleri ve ahşap katları yok olmuştur. Burada dışarıda bir çıkıntı yapan ortadaki kuleden aşağıya bakarsanız, bu binanın yapıldığı yerin baş döndürücü yüksekliğini çok iyi hissedebilirsiniz. 

Manastırda toplam 72 oda bulunduğu söyleniyor.

Kaya yüzeyinin yapısına göre bu kısım, balkonlardan yaklaşık 2 metre geri çekilerek inşa edilmiştir.

Manastırın kalabalık olduğu dönemlerde, öğrenciler ve rahiplerin bu alanı ortak kullandığı düşünülür.

Duvarlarda oda numaraları ve üst kata çıkan merdiven kalıntıları hala görülebilir.

 

AVLUNUN SOL TARAFI:

Solda, manastırın esasını oluşturan ve kiliseye dönüştürülen mağaranın önünde, çeşitli manastır binaları var.

Bu, kompleksin en önemli ve en eski bölümüdür.

 

Trabzon Sümela Manastırı

MAĞARA TAPINAK-KAYA KİLİSE-ANA ŞAPEL:

Kaya kilisesi, manastırın kurulduğu doğal mağaranın içine oyularak yapılmıştır. Avluya doğru çıkıntı yapan bir şapele bitişik bu kilisenin, gerek iç duvarları ve gerekse avludan görülen dış duvarları tamamen fresko resimlerle kaplıdır. 

Mağaranın diğer tüm bölümleri (keşiş hücreleri, kütüphane, misafirhane) bu kutsal mağaranın etrafına sonradan eklenmiştir.

Zemin, duvarlar ve tavan yer yer düzensiz, kayanın doğal formunu taşır.

Mağaranın ağzı, dıştan taş duvarlarla kapatılmış ve üzerine kemerli pencereler ile bir dış cephe eklenmiştir. Bu dış cephe de tamamen freskolarla kaplıdır.

Efsaneye göre, Meryem Ana ikonasının (Panagia Sumela) bulunduğu söylenen nokta, kilisenin en kutsal köşesini oluşturur ve manastırın kuruluş efsanesinin merkezindedir. Evet, mağaranın içindeki bir kovuk ta duruyordu.

 

İkonanın bugünkü yeri:

1931 yılında Türkiye-Yunanistan arasındaki görüşmelerle Panagia Soumela İkonası ve diğer kutsal eşyalar, Atina’daki Benaki Müzesine taşınmıştır.

Ardından Yunan hükümeti, Vermion dağında yeni bir manastır inşa ettirip adını yine Sümela Manastırı koymuş ve ikonayı buraya yerleştirmiştir. Bu yeni manastır bugün Kastoria/Vermion (Neo Sumela) bölgesinde, Selanik yakınlarında bulunuyor.

Bugün Sümela Manastırında ikonanın bir replikası sergileniyor.

 

Freskolar:

Kaya kilisenin iç ve dış duvarlarını kaplar.

Freskolar, ıslak sıva üzerine doğal pigmentlerle yapılan geleneksel Bizans fresko tekniğiyle üretilmiştir. Kırmızı, lacivert ve altın yaldız gibi renkler öne çıkar.

Farklı dönemlere ait 13-18 arası, katmanlar halinde yapılmıştır.

Konular: İncil sahneleri, Hz İsa nın yaşamı, Meryem Ana, azizlerin hayatları, Cennet ve Cehennem tasvirleri, Adem ile Havva nın cennetten kovuluşu gibi sahneler işlenmiştir.

Yıllar içinde hem doğa koşulları hem de vandalizm (isim kazımalar, çizikler gibi) nedeniyle zarar görmüşlerdir. Restorasyon çalışmalarıyla bir kısmı korunmaya çalışılmıştır.

Dış cephedeki freskolar özellikle hava koşullarından daha çok etkilenmiş durumdadır.

Asıl kilisenin apsis kısmında, güney duvarında, yukarıda “Meryem’in doğuşu ve mabede sunuluşu, tebliğ, İsa’nın doğuşu ve mabede sunuluşu ve hayatı, altta İncil’den resimler görülür. Güney kapısında, Meryem’in ölümü ve havarilerin resimleri vardır. 

 

Trabzon Sümela Manastırı

Şapeller:

Avlunun çevresinde, birçok küçük şapel görülür. Bu küçük şapellerden bir tanesinde 14 ve 15 yüzyıllara ait olduğu tahmin edilen resimler bulunmuştur. 

İç avlunun kenarında, 18 yüzyıldan kalma bir kilise var. Kilisenin doğu cephesindeki giriş yolu, manastırın çan kulesi ile desteklenmiştir. Bu kilise, kutsal mağaranın iç satıhlarının düzeltilmesi ve ağzının düz bir duvarla kapatılması sonucu elde edilmiştir. Bu duvara bitişik, bir çıkıntı yapan küçük bir şapel var. Burada iç ve dış satıhlar, üst üste fresko resimlerle süslenmiştir. 

Ama bu resimlere dikkat ederseniz, birkaç tabaka halindedir. Bazı yerlerde, üç tabaka görmek mümkündür. En alttaki tabaka renkleri ve kalitesi bakımından, üstteki tabakalardan çok farklı ve daha mükemmeldir. Her tabakada değişik konular işlenmiştir. 

Kilisenin kapısında “1741 Haldiye’li (Kuzey Gümüşhane) Misobu (Papazbaşı) emriyle tayin ettirilmiştir’ yazılıdır. 

 

 

Trabzon Sümela Manastırı

Türk etkileri

Evet, avlunun çevresindeki binalarda gezerken, yer yer Türk sanatının etkilerini görebilirsiniz. Nitekim: odalarda dolaplar, hücreler ve ocaklar, bu küçük mekanlara, bir Türk etkileri havasını yansıtıyor.

Fakat: en dikkat çekici nokta, bazı duvarlarda, koyu kırmızı boya ile yapılmış duvar süslemeleridir ki bunlar 18’nci yüzyıl Türk binalarındaki tuğla derz süslemelerinin boya ile yapılmış taklitleridir.

Sümela manastırından çalınan objeler ve bulundukları yerler

Manastırın kütüphanesinde: evvelce kataloğu yapılan ve çoğunluğu 17-18′ nci yüzyıllara ait çeşitli el yazmalarından 66 tanesi, Ankara Müzesinde, içinde minyatürler olan ve Bizans eseri 1000 tanesi İstanbul’da Ayasofya Müzesindedir.

Ayrıca 150 kadar da taş baskı kitap vardır. Kilise hazinesindeki değerli eşyadan, Trabzon Prensi III. Manuel’in hediye ettiği gümüş salip (stavrotek) ile el yazması bir eser ve çok sayıda belge, Atina’da Bizans Eserleri Müzesine, manastıra ait “Güllü Meryem” olarak adlandırılan ikona, İrlanda da Dublin de National Gallery’ye kaçırılmıştır.

Sultan Selim’in hediye ettiği gümüş şamdanlar, 1877 yılında çalınmıştır. Manastıra ait başka bir Meryem İkonası da, Amerika-Oxford’da bir özel koleksiyondadır. Buradan çıkartılmış, üzerinde “Hıristiyan Üçlemesi” tasvir edilmiş, gümüş madalyon ile 1438 tarihli işlemeli, gümüş bir örtü de (epitaphios) Atina-Benaki Müzesindedir.

Maçka tanıtımı.

 

 

Rize Çamlıhemşin

Rize Çamlıhemşin

Rize’nin deniz kıyısında bulunmayan bir ilçesi. Ama: aynı zamanda: turizmin çok öne çıktığı bir ilçedir. Fırtına deresinin kıyısındaki bu küçücük yer: özellikle Ayder yaylası ile ünlüdür. İlçe merkezinde, derenin kıyısına teraslar yapılmıştır, teraslarda Fırtına deresinin manzarası izlenebiliyor.

Rize Çamlıhemşin

ULAŞIM

Çamlıhemşin, Rize’nin doğusunda. Pazar’ı geçip, Ardeşen’e varmadan ve deniz kıyısında bulunmayan bir ilçe. Kıyı yolundan, sapaktan dönünce 21 km. içeride.
Rize-Çamlıhemşin arası uzaklık: 65 km.

TARİHİ

Yöre: 1071 yılında, Malazgirt Savaşından sonra, Alpaslan tarafından, Selçuklu topraklarına dahil edilmiş. 1072 yılında, Alpaslan savaş sonrasında, bölgeye 70 bin yaylacı ve göçer Türk yerleştirir.

Daha sonra: 1184 yılında, bölgede kurulan Trabzon Pontus İmparatorluğu sınırları içinde kalan Hemşin bölge halkı, arazinin dağlık olmasından dolayı, Pontusluların işgalinden etkilenmezler. Türk kimlik ve gelenekleriyle, yaşamlarını, günümüze dek sürdürürler.

Çamlıhemşin adını: İlçenin kuruluşundan sonra alır. Yukarı vice (Yukarı Çamlıca) ve Aşağı vice (Aşağı Çamlıca) mahalleleriyle, bazı köylerin birleşme noktası olan bu yerleşim yeri: “vice altı” olarak bilinmekteydi. Çamlıca: 1957 tarihinde İlçe yapılarak, Çamlıhemşin adını alır.

Yavuz Sultan Selim, Trabzon’dan hareketle, sahil gezisinde olduğu bir gün, Ardeşen girişinde, Fırtına Deresine dikkat çeker. Hızlı ve heybetli akan deresin sularında, işlenmiş ağaç ve karışık orman ürünlerinin su tarafından sürüklendiğini görür. Bunun üzerine: “Buranın ardı şen olmalı” der.

Gezi boyunca, Fırtına havzasında kimlerin, ne şekilde yaşadıklarını incelemek ve yönetimine bağlamak üzere, bir miktar kuvvet gönderir. Yöreye gelenler, buranın tabii güzelliklerini, çamlık ve yoğun ormanlıklarını görünce, Padişahın ilk teşhisini kanıtlarcasına,” hem de şen” diye söylenirler. Çamlıhemşin adının, bu şekilde oluştuğu söylenir.

Rize Çamlıhemşin

GENEL ÖZELLİKLERİ

Çamlıhemşin: Doğu Karadeniz bölgesinde, Rize ilinin ilçesidir. Denize sınırı yoktur. Denizden, kıyıya doğru, 22 km. lik kara yolu uzaklıktadır. Kıyıdan içeride, fırtına deresi vadisindedir. Vadinin: deniz tabanından yüksekliği: 300 metredir. Bazı mahallelerde ise, bu yükseklik 700 metreye kadar çıkar.

Yani: dağınık ve tepelik alanlardan oluşmaktadır. Düz alanlar, hemen hemen yok gibidir. Arazinin meyilli olması nedeniyle, ilçedeki akarsular, 70 km. lik bir uzaklıktan, 3000 metre rakımdan, sıfır rakıma düşmektedir. Bu nedenle, akarsuların muhteşem bir hızla aktığı görülür.

ORMANLAR:

İlçenin alanının: % 80 i ormanlarla kaplıdır.

DAĞLAR:

İlçenin, güneyi, doğu-batı doğrultusunda kavis çizen ve denize paralel, yükseklikleri: 2000-4000 metreyi bulan “Kaçkar Dağları” ile çevrilidir. Kaçkar Dağları üzerinde: birçok irili-ufaklı krater gölleri bulunmaktadır.

İKLİM:

Her mevsim yağışlıdır. Sıcaklık kışın, bir hayli düşer. Havadaki nem oranı ise, yüksek seyreder. Sıcaklık kışın eksi 7 dereceye kadar düşer.

KONUT SORUNU:

İlçenin en büyük sorunlarının başında, konut sorunu gelir.

EKONOMİK HAYAT:

İlçede: çay tarımı, hayvancılık ve orman işleri yapılmaktadır. Kültür balıkçılığı ve arıcılık da önemli uğraştır. Ayrıca, ilçede turizm faaliyetlerinden geçimini sağlayanların sayısı da hızla artmaktadır. Ayder Turizm bölgesi, 1200 yatak kapasitesine sahiptir.

NE YENİR:

Buraya has “Mısır Ekmeği” çok meşhur. Mısır ve mısır unundan yapılan bu ekmeği mutlaka tadın. Ayrıca: turşu kavurma, pazı dolması, kara lahana dolması, hamsili ekmek, hamsi çığırtması, hamsili pilav, hamsi köftesi, mıhlama, laz böreği, mutlaka tatmanızı önereceğim yiyeceklerdir.

Rize Çamlıhemşin Zil Kale

GEZİLECEK YERLER

ZİLKALE

İlçe merkezinin 15 km güneyinde, Fırtına deresinin batı yamaçlarında Avut dağı üzerine kurulmuştur. Kaçkar dağları Milli Parkı içindedir. Bölgenin en dikkate değer eserlerinden birisidir.

Kalenin üzerine inşa edildiği sarp kaya kütlesi, denizden 750 metre ve dere yatağından ise 100 metre yüksekliktedir. Savunma hendeği durumundaki Zil deresine, merdivenle inilir. Ahşap olan iç konstrüksiyon zamanla yok olmuştur.

Zilkale: Varoş kale, Pazar kalesi: ilk bakışta aynı elden çıkmış ve aynı amaçla yapılmış izlenimi vermektedir. Trabzon imparatorluğu döneminde ya bizzat Komnenoslar ya da İmparatorluğu bağlı yerli Lordlar (örneğin: Zilkale için Hemşin Lordu Arhakel) tarafından yaptırıldıkları tahmin edilmektedir. Çünkü bölgenin gerek ilk çağları ve gerekse orta çağları karanlıktır.

Evliya Çelebi: “kalenin alt ucu, tepelerin üzerinde başka kalelere ve eski bir kilise kalıntıları bulunan Fırtına Deresine kadar uzanır” diyerek gözlemlerini anlatırken, yazık ki kale tarihi hakkında bilgi vermemektedir.

Kalenin, hem yörenin ve hem de Bayburt’a ulaşımı sağlayan önemli bir kervan yolu üzerinde bulunduğu ve güvenliği sağlamak amacıyla yapıldığı düşünülüyor.

Osmanlı döneminde Zir Kale olup “Aşağı” anlamına gelmektedir. Kalenin ilk kez, Rize kalesiyle eş zamanlı olarak 5’nci yüzyılda ahşap bir yapıyla inşa edildiği tahmin edilmektedir. Taş temeli mevcut kale, 3’ncü yüzyılda yapılmış dış surlar, orta avlu ve dört katlı olan iç surlardan oluşur.

Bizans döneminde, Doğu yönünden gelebilecek tehlikelere karşı bir gözetleme kalesi olarak kullanılmıştır. Osmanlı döneminde, ticari ve askeri açıdan önemli olan Doğu yolunun gözetlenmesi ve ticaret kervanlarının konaklaması amacına hizmet etmiştir.

Kale-i Bala, Ciha kalesi, Pazar Kız Kalesi ve Rize kalesinden oluşan 4 önemli haberleşme merkezi arasında kilit noktada yer almaktadır. Osmanlı döneminde kervanların konaklama ya da sığınma yeri olarak görev yaptığı tahmin edilmektedir. Osmanlı döneminde burada 30 asker barınıyormuş.

Kalede 1979 yılında bulunan 26 cm uzunluk ve 4.5 cm çapında, pirinç döküm 2 el topu: Trabzon müzesinde sergilenmektedir. Birbirinin aynı olan bu iki objenin ortak özelliği: pirinçten döküm olarak yapılmalarıdır. Gövde üzerinde, arkada ateşleme deliği bulunur. Ayrıca, toplardan birinin gövdesi ve namlusu üzerinde, 7 süs halkası vardır. Bu toplar: Osmanlı dönemine tarihlenmektedir.

Kale 3 bölümden oluşur. Bunlar: dış surlar, orta surlar ve iç kaledir. Dış kalenin kapısına: kuzeybatı yönünden bir patika ile ulaşılır. Kuzeydeki kapının taşları sökülmüştür. Bir teras yardımıyla, orta surlar seviyesine çıkılır. Buradan, ikinci bir kapıdan kalenin içine girilir.

Rize Çamlıhemşin Zil Kale

Rize Çamlıhemşin Zil Kale

 

Giriş kapısı

Ana yoldan, yaklaşık 54 metre uzaklıktadır. Giriş kapısı: 3.78 cm boy ve 1.75 cm genişliğe sahiptir. Kapı duvarlarının kalınlığı 1.70 cm dir. Kapının iç yanında, kapı arkası sürgü boşlukları bulunmaktadır. Ölçülerinden anlaşıldığı kadarıyla bu kapıdan: yüklü katırlar ve kervanlar giriş yapmış olmalıdır.

 

Depo:

4.60 x 2.70 m ölçülerinde ve tahminen 3 metre derinliğindeki boşluk, kapıdan geçen yük hayvanlarının ve değerli olmayan yüklerin emanet olarak bırakıldığı bir depo olarak kullanılmış olmalıdır.

Rize Çamlıhemşin Zil Kale Orta kale

Orta kale

Burada: 3 önemli yapı vardır. Bunlar: muhafız binası, şapel ve baş kuledir.

 

Muhafız Odası:

Doğu yönündeki kapıdan bir merdivenle girilen 12 x 6 m ölçülerindeki odanın içinde ikinci bir bölüm vardır.

Kaleye giren çıkan kişiler ve eşyalar burada bulunan memurlar tarafından kayıt altına alınmış olmalıdır.

Girişin karşısında bulunan çukur bölge, muhafız odasının deposu olarak kullanılmıştır. Odanın güney duvarının üst katında bir aydınlatma penceresi vardır. Kapı girişinin bulunduğu kuzey bölüm, 2 katlıdır ve ikinci katın yatakhane olarak kullanıldığı düşünülür. Odanın üstü tek çatı ile kapatılmıştır.

 

Şapel-İbadethane:

Doğu batı istikametinde 7.25 x 4.30 m ölçülerindedir. Kapısı doğu yönündedir. Üzerinde bir aydınlatma penceresi vardır. Osmanlı döneminde bu odanın ibadethane olarak kullanıldığı düşünülür.

 

Başkule:

İlk yapıldığında 4 katlıdır. (hatıl izlerinden anlaşılıyor)

Kulenin yüksekliği yaklaşık 22 m dir.

Kulenin doğu yönünde 4 tane gözetleme penceresi var.

Duvarlar üstünde, doğu yönünde kemerli pencereler var.

Diğer tarafta mazgal delikleri var.

Kuleye: avludan basamaklarla ulaşılıyor.

Kulede, şimdi mevcut olmayan bir ahşap merdivenle çıkılan, 4 tane gözetleme noktası ve kumandan için bir oda bulunuyormuş.

Evet bugün kulenin iç döşemeleri yok olmuştur.

Kulenin üstü, bir teras şeklindedir. Kalenin manzarasını terastan da izlemek mümkündür.

Duvarlar içindeki dikey uzanan boru yuvaları, belki de kapanmış sarnıçlara su akıtıyordu.

 

İç kale

Güneydeki duvarlarla çevrili alan iç kaledir. Burada, batı tarafta, dikdörtgen planlı bir burç bulunur.

Rize Çamlıhemşin

 

Sonuç

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından, Zil Kale, Türkiye’nin en görkemli 13 kalesi arasında sayılmıştır. Dünya Doğayı Koruma Vakfı da Fırtına Vadisinde bulunan Zilkale’yi korunması gereken 200 ekolojik saha arasında ilk sırada göstermiştir.

Evet: Zilkale’yi gördüğünüzde: gayet yeni bir yapı olduğunu hemen hissedeceksiniz. Çünkü: yapılan restorasyonda, doğallığa pek dikkat edilmemiştir. Ancak, yine de bulunduğu konum itibarı ile, bütün çevreye hakim ve özellikle, hemen aşağısından geçen vadiye hakim konumu ile, büyük ilgi çekmektedir.

Bu yüzden: zamanın büyük bölümünde, yağmurlu, sisli ve nemli bu kaleyi mutlaka ziyaret etmenizi öneririm. Ancak: elbette yağmura ve kalenin taşlarının kaygan olmasına karşı tedbir almalısınız. Kalenin uzaktan görüntüsü ne kadar heybetli ise, kaleye girdiğinizde aşağıdaki vadinin görüntüsünün de o kadar heybetli ve muhteşem güzel olduğunu göreceksiniz.

Evet, Zilkale’ye mutlaka uğrayın. Kalenin içine girin ve bölümlerini gezin, pek tarihi özellik taşımasa da, inanın buradan izleyeceğiniz manzaranın etkisinde kalacaksınız. Kaleyi gezerken: gerek inip çıkmalar ve gerekse nemli ortam nedeniyle yorulduğunuzda ise: kalenin kapısının hemen yanındaki kafeteryada mutlaka bir mola verin ve bence “Laz böreği” tadına bakın. Kalenin girişinde, uçurumun kenarına kurulmuş Kaledibi Cafe ilginizi çekecektir.

Son bir not: bu kafeteryanın tuvaletinde asılı isim panosuna da dikkat edin, ilginç şeyler yazıyor.

Unutmayın, Zil Kale, her yıl yaklaşık 400 bin kişi tarafından ziyaret ediliyor.

Rize Çamlıhemşin Palovit Şelalesi

Rize Çamlıhemşin Palovit Şelalesi

2017.07.20-9.Palovit şelalesi.2d
Rize Çamlıhemşin Palovit Şelalesi

Rize Çamlıhemşin Palovit Şelalesi

 

PALOVİT ŞELALESİ

Zil kaleden devam eden yolu takip ettiğinizde, Palovit Şelalesine varacaksınız. Kaçkar dağları Milli Parkı içindeki doğal güzelliklerden biri olan Palovit şelalesi, Rize ilindeki şelaleler içerisinde en yüksek debiye sahip olanıdır. Zil kale harabesini geçtikten sonraki yol ayırımında başlayan Palovit Vadisinin duraklarından biri olan heybetli şelale 15 metre yüksekliğindedir.

Doğa yürüyüşü yapan guruplar için, şelalede verilen molanın ardından yürüyüş Çinçiva köprüsünden devam eder.

Muhteşem güzel bir şelale, yeşillikler içinden akıyor. Bir köprü ile, uzunca bir merdiven inmeniz gerekiyor ki şelalenin düştüğü yere ulaşabilesiniz.

Bence bu yorgunluğa katlanın ve aşağıya inin, şelalenin düştüğü yer bir başka güzeldir. Ancak havanın nemli olması nedeniyle aşırı terleme riski elbette yorgunluğunuzu arttıracaktır.

 

KALE-İ BALA (YUKARI KALE) 

İlçeye, 40 km. uzaklıkta, Hisarcık köyü sınırları içinde, Fırtına Deresinin kaynaklarına hakim bir noktada kurulmuştur. Kaynaklarda geçen bir diğer adı: Varoş kaledir.

Kalenin ana planı: dikdörtgendir. Doğu, güney ve kısmen kuzeyi sarp kayalıktır. Batı tarafı ise: eğimli bir arazi üzerine kurulmuştur. Giriş kapısı: kuzey batıdandır. Kesme ve moloz taştan yapılmıştır. 70 x 25 metre ölçülerindedir. Duvarların kalındığı: 50 cm. ile, 1.5 metre arasında değişmektedir.

Kalenin kurulduğu yer ve duvar işçiliği bakımından: Zil kale ile ilişkisi açıktır. Zil kale ile aynı tarihlerde yapıldığı düşünülmektedir. Osmanlı döneminde de kullanılmıştır. Kalenin duvarları oldukça harap bir durumdadır.

2017.07.20-10.Çinçiva köprüsü.1a
Rize Çamlıhemşin Çinçiva Köprüsü

Rize Çamlıhemşin Çinçiva Köprüsü

Rize Çamlıhemşin Çinçiva Köprüsü

ŞENYUVA KÖPRÜSÜ-ÇİNÇİVA KÖPRÜSÜ

Eski adıyla, Cinciva köprüsüdür. Bölgenin yaygın taş köprülerinden biridir. Tek bir kemerle, Fırtına Deresi geçilmiştir. Ayrıca: korkuluk duvarı tamir edilerek, üzerine demir bir kısım ilave edilmiştir. 1699 yılında yapıldığı, rivayet edilmektedir.

Bölgenin en eski köprülerinden biridir. Kitabesinin, 1946 yılındaki selde kaybolduğu söyleniyor. Batı ayağının menba yönünde, bir koruma duvarı bulunmaktadır. Kuzeybatı tarafında ise, eski bir mezarlık bulunmaktadır. Bu mezarlıkta sanat değeri yüksek eski mezar taşları bulunmaktadır. Hemen kara yolunun kenarında bulunan köprüyü önce uzaktan izlemenizi ve sonra köprünün üstünü yürüyerek geçmenizi öneririm. İlginç bir köprüdür.

KÖPRÜKÖY KÖPRÜSÜ

Fırtına deresi üzerinde kurulmuştur. Taş köprüdür. Köprünün batı ayağına, küçük bir tahliye kemeri ilave edilmiştir. Genişliği, korkulukla birlikte 2.90 metredir.

Tabliyesi iki yandan dik olan köprünün korkuluk duvarı, kısmen yıkılmıştır. Köprünün: 90-100 yıl önce, Türk ustalar tarafından yapıldığı bilinmektedir. Korkuluk duvarı üzerindeki kitabesi silinmiştir.

AŞAĞI ÇAMLICA VE ÜLKÜKÖY KOÇ HEYKELLERİ

Aşağı Çamlıca köyündeki koç heykeli, Hacı Sırtı mevkiinde, çalılıklar içindedir. 1.50 m. boyunda, 60 cm. yüksekliğindedir. Mahalli, beyazımsı bir taştan yapılmıştır. Baş ve boyun kısımları detaylandırılmış, diğer kısımlar  kaba olarak bırakılmıştır. Boyun uzun tutulmuş, baş kısmında boynuzlar volüt, gözler ise daire şeklinde sitilize edilmiştir.

Ülkü köydeki koç heykeli, üç parça halinde kırılmıştır. Geçtiğimiz yıllarda, Rize Müzesine götürülerek, envantere kaydedilmiştir. Yaklaşık olarak, 1.30 m. uzunluğunda, 45 cm. yüksekliğindedir. Bu heykelde de, boyun uzun tutulmuştur. Boynuz kıvrımları daha belirginleştirilmiş olup, ağız sivri bir şekilde son bulmaktadır.

At, koyun ve koç heykelleri, Orta Asya kaynaklıdır. İslam öncesi dönemlerde, Türkler tarafından mezar taşı olarak kullanılmışlardır. Bu gelenek, İslami dönemde de devam etmiştir. Bugün, Azerbaycan’da, Doğu Anadolu’da Karakoyunlu ve Akkoyunlu yerleşmelerinde birçok at, koyun ve koç heykelleri bulunmaktadır. Çamlıhemşin koç heykelleri de bu bakımdan önemlidir. Bölgenin tarihine ışık tutacak arkeolojik buluntulardır.

Rize Çamlıhemşin Fırtına Deresi ve Vadisi

FIRTINA DERESİ VE VADİSİ

Rize Çamlıhemşin Fırtına Deresi ve Vadisi

İlçe merkezinden geçer. Elevit Deresi ve Palovit Deresinin birleşimidir. Vadideki yıllık yağış miktarı: 2000 mm. nin üzerindedir. Yüksek kesimler, sürekli olarak sis altındadır. Fırtına deresi, Rize’nin Ardeşen ilçesinin yaklaşık 2 km batısında Karadeniz’e dökülür. Kaynaklara göre uzunluğu yaklaşık 57 km dir.

Fırtına vadisi ormanları, sahip oldukları flora bakımından: WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı) tarafından, Avrupa’da acil korunması gereken 100 ormandan biri olarak ilan edilmiştir.

Fırtına vadisi: Kaçkar dağları ile birlikte, 537 odunsu bitki, 136 kuş, 30 memeli, 21 sürüngen ve 116 endemik bitki türüne ev sahipliği yapar. Fırtına, Hemşin ve Çağlayan Dereleri, her yıl Karadeniz’den iç kısımlara göç ederek yumurtadan çıktıkları yere yumurtlayan, deniz ala balıklarının da yuvasıdır.

Rafting:

Fırtına deresi rafting için son derece elverişli parkurlara sahiptir. Ortalama debisi 28.4 m saniye olan dere, özellikle Mayıs ayında dağlardaki karların erimesiyle debisi artar, rafting için en ideal dönemi oluşturur. Parkur uzunluğu yaklaşık 23 km dir.

 

Beyaz Köpüklenme:

İlginç bir doğa olayı olarak, yoğun yağışların ardından derede zaman zaman beyaz köpüklenme görülüyor. Bu dereye karışan yaprak, dal ve bitkisel organik kalıntıların suyla etkileşimi sonucu oluşan tamamen doğal bir süreçtir. Ekosisteme zarar vermez. Sadece görsel kirlilik izlenimi verir.

 

Sonuç:

Yakın zamana kadar; yöredeki dereler içinde el değmeden kalabilen tek akarsu olan Fırtına Deresi, başta hidroelektrik santraller olmak üzere, yol inşaatları, turizm ve çarpık gelişimin tehdidi altındadır. Özellikle, sayıları ve boyutları giderek artan taş ve kum ocakları, alüviyal akarsu ormanlarının hem akışı düzenleme, hem de alabalıklar ve diğer canlılar için yaşam alanı oluşturma işlevine büyük darbe vurmaktadır. Kıyıya yakın kesimdeki sahil ve bataklıklara, nehir ağzındaki bitki topluluklarına ve nadir habitatlara, büyük ölçüde zarar verilmiştir.

Rize Çamlıhemşin Ayder Yaylası

Rize Çamlıhemşin Ayder Yaylası

Rize Çamlıhemşin Ayder Yaylası

Rize Çamlıhemşin Ayder Yaylası

 

20170720_154452
Rize Çamlıhemşin Ayder Yaylası

20170720_154502
Rize Çamlıhemşin Ayder Yaylası

Rize Çamlıhemşin Ayder Yaylası Gelintülü Şelalesi

AYDER YAYLASI VE GELİNTÜLÜ ŞELALESİ

İlçenin, 19 km. güneydoğusunda, 1350 metre yüksekliktedir. Burası: sırtını Kaçkar dağlarına dayamış bir cennet gibidir. Önceleri, burada yayla evleri ve kaplıca vardı. İnsanlar, kaplıcanın şifalı sularından yararlanmak için buraya gelirlerdi. Zamanla gelen giden artınca: burası Bakanlar Kurulunun kararıyla 1987 yılında “Turizm Merkezi” ilan edilmiştir.

Bunun üzerine: bölgeye İl Özel İdaresi ve özel kuruluşlar tarafından: otel ve kaplıca tesisleri yapılmıştır. Konaklama tesisleri, yayla evi tipindedir. Tesislerde yaklaşık 700 kişilik yatak kapasitesi vardır. Yani: yayladaki yayla evleri: pansiyonlara ve ardından gelenlerin sayısının artmasıyla birlikte otellere çevrilmiştir.

Ayder yaylasını ziyaret ettiğinizde, asfalt yolda ilerlerken, hemen sağ yanınızda kaplıca tesislerini göreceksiniz.

 

Gelintülü Şelalesi:

Daha sonra: üst bölümlere doğru ilerleyin ve Gelin tülü şelalesini görün.

Bu şelale, tepelerden aşağıya akarken, aynen bir gelin tülü gibi, açılarak akmaktadır.

Şelale, 15 m yüksekten akmaktadır ve kaynağı Kavron deresidir. Rakımı 1320 m dir.

Kaçkar zirvesinden beslenen Kavron deresi ne müthiş bir ivmeyle düşen şelalenin ana kaynağı, yükseklerde eriyen kar kümeleridir.

Bazı kaynaklara göre yaklaşık 1500 metrelik dik bir akışla süzülüyor, ancak son kademede yaklaşık 15 metrelik bir düşüşle dereye katılıyor.

 

İsminin anlamı:

Bir efsaneye göre, şelalenin suları bir gelinin duvağını andırdığı için bu adı almıştır. Gerçekten de yukarıdan ince, beyaz bir tül gibi süzülerek aşağıya iner.

 

Şelaleyi gördükten sonra, yürüyerek yokuş aşağıya inebilirsiniz.

 

Bu asfalt yolun her iki kıyısı da, hediyelik eşya satış yerleri, restoran ve lokantalar ve pansiyon ve otellerle doldurulmuştur. Bunların hemen arkasında ise yemyeşil yükselen tepeler ve hatta genellikle bu tepelerin belli yüksekliklerinde beyaz sis bulutları göreceksiniz. Zaten, hava genellikle yağmurludur, ortam ise nemlidir. Buranın yani Ayder yaylasının en dikkat çeken özelliği ise, bu tabiat güzellikleri yanında, bolca Arap turist bulunmasıdır.

Arap turistler, iklim nedeniyle burayı yoğun olarak tercih ediyorlarmış. Hatta: hemen sol yanda bulunan, hafif bayırlık ve çimenlik sahada, yağmurun altında, çimenlerin üstüne oturarak piknik yapıyorlar. Yani, sanırım hayatlarında pek yağmur görmediklerinden, burada yağan yağmurun altında ıslanmayı pek sevmişe benziyorlar. Bu piknik işini büyüten, mangal yakan, bir şeyler yiyip, bir şeyler içenleri de görebilirsiniz.

Çoluk çocuk, çimenlerin üzerinde, yukarıdan aşağıya koşuyor, yuvarlanıyorlar. Hemen karşıda ise, yine yemyeşil tepeler ve sıra sıra yapılar görülüyor. Bence, burası aşırı yapılaşmış, yani bir anlamda yayla vasfını yitirmiş denilebilir. Siz, buraya giderseniz, bu temiz ve oksijeni bol havada, ama aynı zamanda yağmurlu, sis ve nemli havada, çimenlerin üzerinde veya asfalt yolda yürüyüş yapabilirsiniz.

Rize Çamlıhemşin Kaplıca Tesisleri

Eğer akşam olduğunda canlı müzik olan bir yere girmek ve tulum eşliğinde horon tepmek isterseniz, benden öneri, fiyatları kontrol ederek girin, çünkü Arap turistler, buradaki her türlü raici yani fiyatları bir hayli yükseltmişler, hatta tesislerde kalacak yer için çok önceden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor, yani, buraya gitmeden önce mutlaka gece kalacak yerinizi ayarlayın.

Son bir not: Ayder’i çevreleyen çam ormanları, 1999 yılında World Wide Fund for Nature tarafından “Avrupa Ormanlarının Sıcak Noktaları” olarak tanımlanan, kıtanın en değerli ve acil korunması gereken 100 ormanından biri olarak listelenmiştir.

 

KAPLICA TESİSLERİ 

Yaz aylarında: yerli ve yabancı turistler: 260 m derinlikten gelen, 55 derece sıcaklıkta, yer altından gelen şifalı suları olan kaplıcalardan yararlanmaktadırlar.

Kaplıca: romatizmal hastalıklar, iç hastalıkları, kadın hastalıkları ve cilt hastalıklarına iyi gelmektedir. Bu modern tesislerde: doktor kontrolünde gerekli tedaviler sürdürülmektedir. Ayrıca, tesislerde: ayrı ayrı 50 kişinin girebileceği havuzlar, dinlenme salonları, yataklı, özel kabinler, duş kabinleri, basınçlı su bölümleri, fizik tedavi bölümleri bulunmaktadır. Osmanlı döneminde bu suların güzelliği kayıtlara geçmiş ve o zamandan beri şifa arayanların uğrak noktası olmuştur.

Rize Çamlıhemşin Kavrun Yaylası

KAVRUN YAYLASI

Rize Çamlıhemşin Kavrun Yaylası

2240 metre yüksekliktedir. Buraya ulaşım: 3 saat sürmektedir. Rize ilinin en büyük yaylasıdır. Kaçkar dağları eteklerindedir. Araba yolunun çıktığı, en yakın yayla olması nedeniyle, yayla turizminde ön sırada yer alır. Burada: 240 tane yayla evi bulunmaktadır. Burada: Ağustos ayında başlayan ve Eylül ayının ilk haftasına kadar süren “Vartevor” şenliklerinde: yaklaşık 2500-5000 kişi arasında, ziyaretçi söz konusu olmaktadır.

Kavrun yaylası: 5000 yıl önce, buzullarla kaplı bir vadiymiş. Kaçkar dağları eteklerinde bulunan büyük ve küçük buzulların, Ayder yaylasına kadar inermiş.

Rize Çamlıhemşin Elevit Yaylası

ELEVİT YAYLASI

Rize Çamlıhemşin Elevit Yaylası

1800 metre yüksekliktedir. Çoğunlukla, büyük kentlere göçmüş yöre insanının, yaz sezonunda iki-üç aylığına bölgeye geldiğinde kullandığı, tipik yayla evleri var. Yayla: iki bölgeden oluşuyor. Bu bölümlerin en büyüğü: evlerin sayıca fazla olduğu vanağın bölgesidir. Diğer bölge ise: Tafteni olarak bilinen ve Haçevanak yaylasına geçenlerin durağı olan bölgedir.

Elevit: yayla olarak bilinmesine rağmen, Muhtarlığı olması nedeniyle, köydür. Yeni adı: Yaylaköy’dür. Ama, bu yeni ismi pek kullanılmaz. Yaylada: geleneksel yayla evlerinin yanında, modern evlerde bulunmaktadır. Burada eğlence, her yıl Ağustos ayının 15’nden sonra yapılır. Eğlence denince, akla horon geliyor.

Rize Çamlıhemşin Elevit Yaylası

Gündüz: yayla gezisi, piknikler ve futbol maçları olur. Akşam saatlerinde ise, horon zamanı gelir. Horonun zaman kısıtlaması olmaz. Gençler yorulana, horon evindeki tahtaları kırana ve sevdalılarına attıkları türküler bitene kadar horon olur.

Elevitli, her sene buraya gelmek ister. Çünkü, buraya horon oynamak için gelenler, toplam olarak gelenlerin % 90 dır. Hatta: günü birlik gelip, akşam horonunu oynadıktan sonra, köyüne ya da şehrine dönenler olmaktadır.

AMLAKİT YAYLASI

Kotençur’dan Amlakit yaylasına doğru giderken, yaylacıların geleneksel horon yeri Poşgut Düzünden geçilir. Patika takip edilince, ormanın hemen bitiminde kurulmuş, Paloviç deresinin ikiye böldüğü, Amlakit yaylasına ulaşılır.

Amlakit yaylası: coşkuyla kutlanan Vartavor şenlikleriyle ünlüdür. Ayrıca: bal ambarı olarak bilinen, Mego’ya geçiş noktasındadır. Bu vadiye geçişle birlikte, Palovit’in en tehlikeli bölgelerine girilmiş olur.

Bitki örtüsü: zaman zaman insanlarının ulaşımını aksatır. Amlakit yaylasına: 5 yıl önce yapılan araç yolu, daha çok insanın yaylaya gelmesine imkan sağlamıştır. Ancak: bu da, vadinin ekolojik dengesini tahrip etmektedir.

Rize Çamlıhemşin Palovit Yaylası

PALOVİT YAYLASI

Trovit yaylasını geçtikten sonra, aşağı doğru inilerek ulaşılan bir yayladır. Çamlıhemşin’e 4 saatlik bir araba yolu uzaklığındadır. Karşısında: Meleskur yaylası bulunuyor. Çamlıhemşin’in sınırında olmasına rağmen, arka Hemşin tabir edilen, Hemşin ilçesinin kullandığı bir yayladır.

Rize Çamlıhemşin Palovit Yaylası

Burada: günümüzde hayvancılık faaliyetleri yürütülmektedir. Mimari yapı: geleneksel taş işçiliğinden örnekler taşımaktadır. Ancak, buraya çıkan araba yolunun etkisi sonucu: bu geleneksel özellikler hızla bozulmaktadır.

Rize Çamlıhemşin Avusor Yaylası

AVUSOR YAYLASI

Ayder’den Kavrun’a giderken, ilk sola sapıldığında, Avusor yaylası yoluna girilir. Avusor yaylasının aşağı bölümü, ahşap evleriyle birlikte, genelde taş evlerden oluşmaktadır. Özellikle, soğuğa karşı tezekle örtülen bu evler: 50 civarındadır. Kemerli Kaçkar dağının alt yerleşkesi olup, adını verdiği “Avusor Gölü” ile ünlüdür.

Rize Çamlıhemşin Kaçkar Yaylası

KAÇKAR YAYLASI

Evleri taştandır. 2400 metre yüksekliktedir. Kaçkar yukarı yayla olarak da bilinir. Tar deresinden, 6 saatlik yürüme yolu ile ulaşılır. Bir diğer ulaşım yolu ise: Ayder’den 1 saatlik araba yolu ve ondan sonra 2 saatlik yaya yolu ile ulaşılır.

Bir zamanların en gözde yaylası idi. Günümüzde ise, soğuk havası ile, pek uzak bir görünüm vermektedir. Yaylada: 10-12 hane vardır. Bunlar da, yayla aşkından, Kaçkarlardan hiç kopamamış, yaşı ilerlemiş, senelerin yaylacılarıdırlar.

Halbuki zamanında: 350-400 civarında hane bulunmaktaymış. Vertevor şenlikleri sırasında: her Ağustos’ta 1 ay süre ile horon eğlenceleri düzenlenmektedir.

Yayla kültürünü, fazlasıyla yansıtan bir yayladır. Kaçkar dağlarının en yüksek zirvelerinden olan ”Altınparmak” mevki de buradadır. Turizm adına pek gelişmemesine rağmen, gelen turistler yaylacılar tarafından, en iyi şekilde ağırlanmaktadırlar.

Rize Çamlıhemşin Kaçkar Dağları Milli Parkı

KAÇKAR DAĞLARI MİLLİ PARKI

Çamlıhemşin ilçesinin büyük bir kısmı, 1994 tarihinde, Kaçkar Dağları Milli Parkı olarak ilan edilmiştir. Milli Park: Rize il sınırları içinde olup, parkın kuzey kısmı Çamlıhemşin ilçe merkezinden 16 km. uzaklıktadır.

Güneyde Fırtına Deresini takip eden Milli Park sınırı, Karagöl buzulunu da içine alıp, güneye kıvrılır. Bölgenin Milli Park olarak ilan edilmesinin nedeni: Kaçkar Dağlarında bulunan buzullardır. Ayrıca: burada, buzul gölleri ve buzul vadileri bulunuyor.

Ayrıca: Kaçkar Dağlarının batısındaki Fırtına Deresi ve doğusundaki Hemşin Deresi; zengin bir flora ile kaplıdır.

Kaçkar Dağları Milli Parkında: en önemli gelişmenin dağ turizmi olacağı değerlendirilmektedir. Parkta: birçok yayla olması nedeniyle, bölgenin yaz kampçılığı bir merkez olması planlanmaktadır.

Parkta: kamp alanları, günübirlik ziyaret yerleri, dağcılık ve yayla turizm alanları bulunacaktır. Bu tip düzenlemeler ile: çok sayıda turist, dağcı ve akademisyenin, önümüzdeki yıllarda bölgeyi ziyaret edeceği beklenmektedir.