Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi

 

Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Öncelikle: müzeye ulaşım önemli. Ziyaretçiler, birçok yoldan müzeye ulaşmayı deniyorlar. Araç ile giderseniz, Ulus semtindeki Atatürk Zafer Anıtının hemen solundaki yolu, doğruca takip edin, “tabelalar” sizi, Müzeye kadar götürecektir.

Ancak: müzeye varmadan hemen 100-150 metre kadar önce, sağınızda otopark bölümü var. Burayı geçmemeli ve aracınızı buraya park etmelisiniz, çünkü yukarı da, yani müze yakınlarında park yeri bulmak sorun. Son gittiğimde, Mayıs 2026 tarihinde bu otoparkta yaşadığım bir durumdan söz etmek istiyorum. Burası, Altındağ Belediyesi tarafından işletilen bir otopark, buranın görevlileri otopark ta yer yok diye, sizi diğer özel otoparklara yönlendiriyorlar, buna dikkat etmenizi öneririm. 

Otoparktan sonra: yaklaşık 50 basamak civarında bir merdiven çıkarak, müzenin kapısına ulaşıyorsunuz. Yani, en mantıklısı, aracınızı otoparka bırakmak.

Yürüyerek çıkmayı düşünenler için, müze yolu biraz zahmetli.

Bence: Ulus halinin hemen arkasından, sağa rampa yukarı ilerleyen “Samanpazarı” yokuşunu  takip eden ve tepeye vardığınızda, sola dönerek, müzenin kapısına ulaşın. Ama dediğim gibi yol bayağı zahmetli ve özellikle: mutlaka lastik  tabanlı bir ayakkabı giymeniz şart.

Evet, bir şekilde, müze kapısına geldiğinizde: müze kartınızı gösterip ücretsiz girebiliyorsunuz. Müze kartınız yoksa: ücretli girebilirsiniz, giriş ücretleri sürekli değiştiği için rakam yazmıyorum, en iyisi müze kart sahibi olmanız. 

Müzenin bahçe bölümü: elbette yeşillendirilmiş ve çiçeklerle süslenmiş ve birkaç taş eser konulmuş. Burada, banklara oturarak, dinlenmek mümkün. Bu bankların buraya konulması, yorulan ziyaretçilerin dinlenmesi için olumlu bir girişim olmuş. Güzel bir havada, bahçede mutlaka oturarak dinlenmenizi ve sonra gezinize başlamanızı öneririm. Müzenin bahçesin de bir de kafeterya var, ama elbette fiyatlar biraz yüksek, tercih sizin.

 

MÜZE BİNASI

Burası: Ankara kalesi bölgesi. Bir anlamda ise: “At Pazarı” olarak biliniyor ve isimlendiriliyor. Burada: genellikle Osmanlı döneminden kalma yapılar var. Bu yapılardan: iki tanesi: Mahmut Paşa Bedesteni yani Kapalı çarşı ve Kurşunlu Han yani Kervansaray. Bunlar 15 nci yüzyıldan kalma yapılar. 

Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk: 1921 yılında, Ankara’da bir Hitit Müzesi kurulması emrini verir. Zamanın Kültür Müdürü Hamit Zübeyr Koşay tarafından, bu emir, zamanın Milli Eğitim Bakanına iletildiğinde: bu yukarıda sözünü ettiğim iki tarihi bina satın alınır ve kamulaştırılır. 1938-1968 yılları arasında, restorasyon çalışmaları sürdürülür. 1972 yılına gelindiğinde ise, müze, ziyarete açılır.

 

ÖDÜLLÜ MÜZE

1997 yılında: burası: Avrupa’da “Yılın Müzesi” olarak seçilir. Elbette, ödülün başında, Avrupa kelimesi olması anlamlı. Çünkü: Avrupa’da, özellikle: İtalya, Fransa, İspanya gibi ülkelerde, tarihi özellikler taşıyan, çok sayıda müze var. Bunların arasından sıyrılarak, Yılın Müzesi seçilmek elbette güzel bir olgu. Müzenin içine girdiğinizde, hemen karşıda, bu ödülün sergilendiği bir pano var.

Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi

MÜZE GEZİSİ

Müzenin zemin altı Bodrum Salonu

Buraya ana kapıdan değil, sağ yandan ilerleyerek yan kapıdan giriliyor. Ama müzenin içinden de buraya iniş merdivenleri var. 

Kapıdan salona girince, sol ve sağa uzanan iki koridor bulunuyor. Tam ortada;  bir bronz heykel ilgi çekiyor.

Bronz heykeller önemli, çünkü Helen ve Roma-Bizans dönemlerinde heykeller genellikle mermerden yapılmış, bronz heykel yapımı zor olduğundan bronz heykeller az sayıda ve nadir bulunuyor. Bu yüzden bronz heykeller çok değerli.

Evet bu bronz heykel ülkemizin bahtsız heykellerinden birisidir. Bu heykel çalınmış ve uzun uğraşlar sonucunda mahkeme kararı ile Amerika’dan geri alınmış ve burada sergileniyor. 

Sol yandaki koridora girdiğinizde: müzenin en önemli sergilerinden birisi yani “sikke” koleksiyonu bulunuyor. Burada: Anadolu’da kurulmuş birçok medeniyete ait birçok sikke bulunuyor ki, gerçekten muhteşem bir koleksiyon ve gayet güzel bir şekilde sergilenmiştir.

Dönemlerine ve yıllarına göre sergilenen ve dönemleri ile yılları, aşağıda bir listede yazılı sikkeleri zevkle izleyebilirsiniz.

Aynı bölümde: yine Anadolu’da kurulmuş medeniyetlere ait: seramik, metal objeler, cam objeler, süs takıları bulunuyor.

Süs takıları bölümünde: özellikle yüzük/mühürlerin üzerine işlenmiş görüntülerin, büyütülerek ekrana verilmesi iyi bir uygulama, iyi düşünülmüş, bu görüntüleri normalde görme şansı yok, ekrandan harika görünüyorlar.

Diğer  koridorda ise: Ankara ve çevresinde elde edilen buluntular sergileniyor. Bunlar arasında benim en çok ilgimi çeken: Ankara çevresinde bulunan sikkeler arasında: üzerinde “gemi çıpası” bulunan ve tarihte ilk kez “Ankara” isminin kullanıldığı sikkelerdir.

Deniz bulunmayan bir yerde yani Ankara’da, şehrin simgesinin “gemi çıpası” olması ilginç.

Bunun sebebi: Galadlar denilen savaşçı ve denizci bir topluluğun: İstanbul boğazını geçtikten sonra: dönemin Anadolu’daki o bölgedeki en büyük medeniyeti olan Pontuslar: bölgeye ulaşan Mısır donanması ile denizde savaşmaktadırlar.

Pontus İmparatoru, Galadlar la bir anlaşma yapar ve Galatlar bu savaşta Pontusların yanında savaşa girerler, savaş sırasında Mısır amiral gemisini ele geçiren Galadlar gemide ki çıpayı hatıra olarak yanlarına alırlar.

Savaşın ardından: Pontus imparatoru Galadların isteğini sorduğunda, Galadlar kendisinden yerleşmek üzere toprak isterler. Bunun üzerine, Pontus imparatoru, Galadlara: günümüzde Ankara şehrinin de içinde bulunduğu bölgeyi verir ve bunun üzerine, Galadlar, günümüzde Ankara’nın bulunduğu yerde bir yerleşim kurarlar ve hatıra olarak tam merkeze Mısır gemisinden ele geçirdikleri gemi çıpasını yerleştirirler. Evet: Ankara şehrinin simgesinin çıpa olmasının nedeni budur.

Evet, bu koridorda: Ankara şehir merkezinde: Roma hamamı, Roma tiyatrosu, Balgat Roma mezarı ve diğer birkaç yerde yapılan kazılarda bulunan antik objeler sergileniyor. Ayrıca: yine Ankara yakınlarında, halen Sarıyar barajı suları altında kalan ünlü Roma antik kentinin nekropolünde yani mezarlarında bulunan objeler sergileniyor. Son bölümde ise: Ankara ve çevresinde yaşadığı düşünülen hayvan nesillerine ait kalıntılar sergileniyor.

Bu salondaki geziniz için 1 saat ayırmalısınız. 

 

Şimdi, Müzenin ana kapısından girdikten sonraki bölümler; 

Evet: müze binasına girdiğinizde, özellikle tatil günlerinde, mutlaka ziyaretçi kalabalığı ile de karşılaşıyorsunuz. Zamanınız uygunsa: müzeye hafta içi günlerde (pazartesi hariç, çünkü kapalı) gitmelisiniz. Çünkü, ancak o zaman, sakin bir gezi yapabilirsiniz.

Ana kapıdan müzeye girdikten sonra: sağ yönde ilerleyin. Çünkü, müzedeki objelerin sergilenmesi, zamanlara göre yapılmış ve en eski eserler, sağdaki ilk bölümde sergileniyor. Daha sonra, yine dönemlere göre ve uygarlıklara göre düzenleme yapılmış.

Evet, burada: sizi ilk karşılayacak panolarda-vitrinlerde:

Önce bir Türkiye haritası ve bu harita üzerindeki antik yerlerin ışıklı gösterimi, sonraki panolarda: Anadolu’dan toplanmış: paleolitik, neolitik dönemlere yani, günümüzden 2 milyon yıl önce başlayan ve 10 bin yıl önce biten zaman dilimine ait, kalıntıların sergilendiği vitrinler var.

Hemen koridorun köşesinde ise: yine aynı dönemlerde yaşayan insanların, yaşam yerlerinin betimlendiği bir yer, bire-bir maket olarak hazırlanmış.

Burada: dikkatinizi çekecek olan, insanlar ölülerini yaşadıkları yerde gömmeleri ve yaşam alanlarının, yerin altına doğru kazılması ve merdivenle inilmesi. Yani, evler, zemin altında, toprak içinde. Ayrıca, evlerinin dekorasyonunda, boğa başı heykelleri kullanmışlar.

Devam ediyoruz ve hemen karşımıza: yine aynı döneme ait, yani binlerce yıl öncelerine ait: mağara duvar resimleri, kemik kalıntıları, kullanılan aletlerin örneklerinin sergilendiği vitrinler var.

Devam ettiğimizde: karşımıza müze koleksiyonunun en değerli parçalarından biri çıkıyor.

Ana tanrıça Kybele heykeli. Her gittiğimde: bu heykelciğin karşısına geçip, 7-8 dakika izliyorum. Siz de izleyin, çünkü, düşünün ki, Anadolu’da, yaşadığımız bu topraklarda, bizlerden binlerce yıl önce yaşamış insanlar, bu heykele yüzlerce yıl tapınmışlar. Heykel, o kadar özel ki, vücudunun çeşitli bölümlerinin ölçüleri aşırı büyük olarak betimlenmiş.

Elbette bunun nedeni, ana tanrıça yani doğurganlığı ve bereketi simgelemesi. Aynı zamanda, dikkatimi çeken şu oldu: Anadolu’da, tapınılan en büyük tanrının, bir tanrıça olması yani bir kadına ait olması da, kadına verilen önemin ifadesi açısından bence önemli.

Gezimize devam ettiğimizde: bu kez karşımıza, Anadolu’da yine büyük bir uygarlık kuran, Hititler ve onların öncülleri, Hattiler bölümü geliyor.

Burada da, müzenin sembol eserlerinden: güneş kurslarını görebiliyorsunuz. Özellikle: hemen soldaki, kırmızı zemin üzerine yerleştirilen, güneş kursu muhteşem. Hemen solunda: yine içinde, o dönemlerde kutsal olarak kabul edilen, geyik heykelleri bulunan güneş kursları sergileniyor.

Siz bunları görünce elbette hemen Ankara Sıhhiye Meydanındaki Anıtı hatırlayacaksınız. Evet, bunlar bir zamanlar Ankara Belediyesi tarafından “simge” olarak kabul edilmiş ve daha sonra ise vazgeçilmiştir.  

Evet, gezimize devam ediyoruz.

Bu güneş kursları: Hattiler döneminde, dinsel ayinlerde kullanılmıştır. Zaten: Çorum ilimizin Alaca ilçesinde, Alacahöyük yöresinde, Hatti kral mezarlarında, mezar hediyesi olarak bulunmuştur.

Bunlar, cenazenin mezara nakli sırasında, cenaze alayında, ucuna uzun bir sopa  takılarak kullanılmış ve üzerindeki hareketli parçalar, yürüyüş sırasında, çıkardıkları sesler ile, cenaze alayında mistik bir müzik oluşmasını sağlamış ve cenaze gömülürken, bu güneş kursu da cenaze ile birlikte gömülmüş ve yakın zaman önceki arkeolojik kazılarda bulunarak, müzede sergilenmeye başlamıştır.

Bunları izlerken: yapıldıkları ve kullanıldıkları dönemi  düşünün, günümüzden binlerce yıl öncesinde, bu topraklarda yaşayan insanların, bunları yapabilecek düzeyde bir kültüre ve gelişime sahip olduklarını düşünün. O zaman bunlar daha çok anlam ifade ediyor.

Güneş kurslarının bulunduğu yerde, hemen solda aşağıya doğru inen bir merdiven var. Bu merdivenle aşağıya indiğinizde, yukarıda belirttiğim müzenin en alt bodrum katı sergi salonları bulunuyor. 

Evet, aşağıdaki bölümü gezdikten sonra merdivenle yine yukarı bölüme çıkabilirsiniz. 

Yukarıda sonraki bölümde, Hititlerden sonra, yine Anadolu’da büyük bir uygarlık kurmuş olan, Friglerin günümüze ulaşan eserlerinin sergilendiği bölüm geliyor. Burada: özellikle, tam koridorun köşesindeki, sağ bölümde, bir çivi yazısı ile  tablet üzerine yazı yazan kişinin betimlendiği, maket var.

Hemen solunda ise, Asurlular ve Hititlerden günümüze kalan, çivi yazılı tabletler var. Bunlar arasında, özellikle görmenizi istediğim: Anadolu’daki iki kralın birbirlerine yazdıkları tablet, evlilik belgesi yazılı tablet ve özellikle, bir boşanma belgesi mahiyetindeki  tablet.

Boşanma belgesi tabletinde: boşanma halinde, kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduklarının yazılı olması, mutlaka ilginizi çekecektir.

Günümüzden binlerce yıl öncesi, kadının bu topraklardaki önemi, rolü ve eşit haklara sahip olmasını düşünün.

Devam ediyoruz. Hemen ortadaki ilk panolar: ahşap Frig dönemi eserlerine ait. Özellikle: ahşap masaların güzellikleri büyüleyici.

Daha sonra: Urartu uygarlığı, yani Doğu Anadolu medeniyetleri eserleri var. Özellikle, sol yanda: bir at başını süsleyen, o dönemlere ait “at başı kuşamı” ilginç. Ayrıca, bir kalkan var.

Evet: şimdi bu koridorda, biraz geri gelin ve hemen soldaki kapıdan girerek, orta bölüme geçin.

Orta bölümde: taş eserler sergileniyor ve ayrıca: Sinevizyon gösterileri düzenleniyor. Hoş ne zaman düzenlendiği meçhul, ben bu müzeye, 8-9 kere gittim ve hiçbirinde bu gösterilere rastlayamadım.

Neyse, taş eserler ilginç elbette, çünkü, bulundukları yerlerden çıkarılıp buraya getirilmeleri çok mantıklı. Hattuşaş yani Hititlerin başkentindeki, aslanlı kapının her iyi yanındaki aslanlar burada sergileniyor.

Ayrıca: Hitit askerleri, Hitit tanrıları, Hitit prensleri, muhteşem taş eserler var. Bunları: gezin, hatta ve hatta günümüzden binlerce yıl önce yapılmış bu eserlere bu kadar yakın olabilmek muhteşem bir duygu.

Burada, Alacahöyük’ten getirilen özellikle kapı stelleri muhteşem güzel, bunlar bulundukları yerden sökülerek buraya getirilmiş. Sergileme de oldukça güzel, sergilenen objelerin hemen altlarında ayrıntılı açıklamalar yazılı.

Evet, müze gezisi burada bitiyor.

Müzeye girişte kullandığınız ana kapıdan, müze dışına, yani bahçeye çıkılıyor. Bahçedeki banklarda yine kısa bir mola verebilir ve müzenin tuvaletlerini kullanabilirsiniz. Tuvaletler oldukça temiz ve müzeye yakışır şekilde düzenlenmiş.

Son olarak, şunu belirtmekte yarar var.

Müzeyi her ziyaret ettiğimde, farklı objelerin sergilendiğini gördüm, çünkü müzenin depolarında bulunan objelerin hepsinin aynı anda sergilenmesi mümkün olmuyormuş, umarım Ankara’ya, Anadolu’nun muhteşem geçmişine yakışır, büyük ve ayrıntılı bir başka müze binası en kısa zamanda yapılır.

Ayrıca: müzede bazı eserlerin yerinde bir yazı göreceksiniz ki, bu yazı, bazı eserlerin başka yerlerdeki geçici sergilere götürüldüğü yazılı. 

Sonuç olarak, Ankaralı iseniz veya Ankara’yı ziyaret ederseniz, bence mutlaka gidin ve bu müzeyi ziyaret edin.

 

MÜZENİN EN ÜNLÜ ESERLERİ

Son bölümde, müzenin en ünlü eserlerinden söz edeceğim. Müze büyük tamamını gezmek isterseniz en az 3-4 saat gerekli, ama kısa süreli bir müze gezisi için, müzede bulunan en ünlü eserlerden bazıları hakkında bilgi vereceğim.

Alacahöyük Güneş Kursları

ALACAHÖYÜK GÜNEŞ KURSLARI:

MÖ 2500-2000 yılları arasına tarihlenen Erken Tunç çağına ait bronz ve altın alaşımlı törensel objelerdir.

Çorum Alacahöyük kazı alanındaki kraliyet mezarlarında bulunmuştur.

Ağırlıklı olarak bronz dan yapılmıştır. Üzerlerine altın ve gümüş kaplamalar vardır. Bazı örneklerde elektrum yani altın-gümüş doğal alaşımı kullanılmıştır.

Ana gövde: yuvarlık, disk ya da çember şeklindedir. Üzerlerinde geyik, boğa, öküz gibi hayvan figürleri vardır.Alt kısmı, çatal şeklinde sap vardır. Bir yere saplanarak dikildiğine işaret eder.

Çapları genellikle 20-60 cm arasında değişir.

Evet gelelim bunların ne anlamı olduğuna

Astronomik semboldür. Çünkü dairesel form ve simetrik kollar, güneş, ay ve yıldızları temsil ediyordur. Bazı araştırmacılara göre, ilkel bir takvim ya da astronomik gözlem aracıdır.

Diğer bir görüşe göre, sadece kraliyet mezarlarında bulunmaları, bunların hükümdarların otoritesini ve ilahi statüsünü simgeleyen prestij nesneleri olduğuna işaret eder.

At kısmındaki çatal sap sayesinde toprağa ya da sırığa takılarak, savaş ya da tören alaylarında taşınmış olabilir.

 

Sonuç:

Anadolu da metal işçiliğinin ne denli ileri bir düzeye ulaştığını kanıtlar. Türkiye’nin en önemli ulusal simgelerinden biri haline gelmiştir.

Kybele Ana Tanrıça heykeli

KYBELE ANA TANRIÇA HEYKELİ

Çatalhöyük te bulunmuş. Bu eser, Güzel Venüs adıyla da anılmaktadır.

İngiliz arkeolog James Mellaart tarafından 1958 yılında bulunmuştur.

MÖ 6 binli yıllara tarihlenen yapı katmanındaki, kutsal alan içinde bulunan tahıl deposunda toplam 9 tane pişmiş toprak kadın heykelciği bulunmuştur.

Bu heykelcikler arasında hem boyutu hem de bir taht üzerinde betimlenmiş olmasıyla diğerlerinden öne çıkan ve Ana Tanrıça Heykelciği olarak tanımlanan, pişmiş toprak kadın heykelciği, sahip olduğu özellikleriyle son derece önemli bir örnek kabul edilmektedir.

Pişmiş topraktan yapılmış olan ve 2 aslanın koruduğu bir tahtta oturan, çıplak tanrıça heykeli çok ünlüdür.

Göğüsleri, kalçaları ve karnı abartılı şekilde, iri olarak yapılmış tanrıça, anaerkil iktidarın tahtında, doğam ve bereketi yönetmektedir.

Pişmiş topraktan ve taştan yapılan bu heykelcik, bolluk ve bereketi temsil etmektedir.

Kadının kollarını koyduğu yerde, aslan, leopar ya da kaplan kabartması var.

Tanrıça bacaklarının arasında bir çocuk başı vardır.

Bu, aynı zamanda doğurganlığı ve doğa ile özdeştirildiği özelliğini temsil eder.

Figürde bir özellik daha göze çarpar.

Kadının oturduğu tahtta yer alan hayvan figürleri, Anadolu da yaygın olan vahşi hayvanların egemeni motifini uygulaması bakımından önemlidir.

Bu hayvanlar, tanrıçanın doğa üzerindeki egemenliğinin bir göstergesidir.

Kybele Taş Heykeli

FRİG DÖNEMİ TAŞ KYBELE HEYKELİ:

Müzenin en ilgi çeken parçalarındandır.

Frig sanatının anıtsal gücünü yansıtır.

Simetrik yapısı ve sert hatlarıyla sessiz güç fikrini işleyen heykel, bireysel bir karakterden ziyade, zamansız ve kutsal bir varlığı betimlemektedir.

Heykelin formunda görülen sert hatlar, Frig sanatının karakteristik özelliğini taşırken, Geç Hitit ve Asur sanatından da gelen simgesel etkiler dikkat çekmektedir.

Özellikle kabartmalarda görülen simetri ve stilazyon, Kybele nin politik ve kültürel simge olarak kullanıldığını gösterir.

Kültepe çivi yazılı tabletler

KÜLTEPE ÇİVİ YAZILI TABLETLER:

MÖ 1970 ile 1750 yılları arasına tarihlenen bu tabletler, Anadolu nun en eski çivi yazılı belgeleridir.

Kültepe de 70 yıldır yapılan kazılarda, bugüne kadar 23. Bin tablet bulunmuştur.

Boyutları değişen kare veya dikdörtgen bu tabletlerin üzerine yazı, tabletlerin hammaddesi ıslak kilin özelliğinden yararlanılarak, sivri uçlu bir kamış vasıtasıyla yazılıyordu.

Islak kil tablete, önce satırlar çiziliyor, ardından bu satırlara çivi yazısı metinler yazılıyordu.

Tabletlerde ilginç bir detay, özellikle mektup, mahkeme kararı veya kontratlar, genellikle zarfa konulmuştur.

Kağıdın henüz bilinmediği bir dönemde, ikinci bir kil katman şeklinde uygulanarak kurutulan zarfların varlığı oldukça şaşırtıcıdır.

EN ÖNEMLİ TABLET-SARGON TABLETİ:

En önemli tablet Akadlı Sargon a aittir.

MÖ 19-18 nci yüzyıllara tarihlenen bu tablet, Akad devletinin kurucusu Sargon a aittir.

Eski Asurca yazılmış metinler bulunmaktadır.

Kral Sarrukin, Akad Kralı, Dört cihanın kralı, kuvvetli kral sözleriyle başlayan tablet, Akadlı Sargon un seferlerini anlatmaktadır.

Kendi döneminden önceki bir dönemi anlatan bu tablet, adeta bir tarih kitabı niteliğindedir.

Hitit dönemi fildişi aslan heykelciği

HİTİT DÖNEMİ FİLDİŞİ ASLAN HEYKELCİĞİ:

Altıntepe tapınağında ortaya çıkarılan bu aslan heykelciği, kalçaları üzerine oturur biçimde tasvir edilmiş olup, yükseklik 10 cm dir.

Aslan başını sola çevirmiş ve hırlar durumda betimlenmiştir.

Yüzde ürkütücü bir ifade vardır.

Heykelciğin alt kısmında bulunan delik, eserin bir başka nesneyi süslemek amacıyla kullanıldığına işaret etmektedir.

Hitit kral kapısı

HİTİT KRAL KAPISI:

Hattuşa dan bir savaşçının rölfefini taşıyan orijinal kral kapısıdır.

Kral kapısı, Hattuşa şehrinin güneybatısında, Yukarı şehir surları üzerindedir.

Konumu, biçimi ve boyutları açısından Hattuşa nın en iyi korunan yapısı olan Kral kapısı nın bir kapı odası ve yaklaşık 5 m yüksekliğinde olduğu tahmin edilen, sivri kemer biçimli içte ve dışta iki geçidi bulunmaktadır.

Bu kapı geçitleri, ortadaki odaya doğru açılan çift kanatlı ahşap kapılarla kapatılmaktaydı.

Kapının iç yüzünde, silahlı tanrının görkemli biçimde kabartma olarak işlendiği görülür.

Kılıç ve balta taşıyan tanrı kabartması, kapıya adını veren en önemli unsurdur.

Figür: sivri miğfer, uzun elbise ve belinde kılıçla tam teçhizatlı bir savaşçı/tanrı olarak betimlenmiştir.

Başının üzerinde kanatlı güneş kursu vardır. Bu tasvir, Hitit sanatında tanrısal gücü ve kraliyet otoritesini simgeler.

Evet anıtın boyu 2.25 metredir.

Hurri ve Şerri

HURRİ VE ŞERRİ

Hititlerin fırtına tanrısının boğalarıdır.

Boğa biçimli kaplar, Anadolu nun özel törensel kap formlarıdır.

Boğalar bir çift olup, sadece kuyruklarının baktığı yönle birbirinden ayrılır.

Sırtlarındaki doldurma deliği ve akıtacakları ağızları, sunu kabı olduklarını gösterir.

Bu iki kült kabı, muhtemelen Fırtına Tanrısı Teşup un oğulları Hurri ve Şerri dir.

Kutsal sıvı, boğa küplerin içine sırtlarındaki deliklerden aktarılır.

Burunlarındaki çifte deliklerde sıvının akması sağlanırmış.

Bu muhteşem eserler MÖ 16 yüzyıla aittir.

Bu boğaların biri iyiliği, diğeri ise kötülüğü temsil eder.

Hurri ve Şerri kelimeleri, gece ve gündüz anlamına gelir.

Büyük olasılıkla, Fırtına Tanrısı Teşup un boğaları olarak tasvir edilen Hurri ve Şerri nin Hitit toplumsal hayatında önemli bir yeri vardır.

Tarım işlerinde kullanılan bu hayvanlara verilen önem, yaptıkları eserlerde çok sık boğa figürünü işlemelerinden anlaşılmaktadır.

Tanrı Tarhunda nın (Teşup) un arabasını çeken bu boğalar, Hurri (Gündüz) ve Şerri (Gece) olarak bilinirler.

Türkçeye geçen iki deyim var. Hurri “Hayır” Şerri “Şer” demektir. Yani biri hayırlı, diğeri kötü anlamındadır. 

Kral Midas ın ahşap Masası

KRAL MİDAS’IN AHŞAP MASASI

Yaklaşık MÖ 740 yılına tarihlenen bu ahşap Frig masası, Gordion antik kentindeki Büyük Tümülüs te bulundu.

Kazılarda en az 50 parça Frig mobilyası ve 70 den fazla küçük objeden oluşan olağanüstü bir ahşap buluntu gurubu ortaya çıkarıldı.

Masa: ardıç, şimşir ve ceviz ağacından, kakma işiyle üretilmiş, ilginç kıvrımları olan bir sanat eseridir.

Krala ait mezarda bulunan tahta parçaları, 6 yıllık bir çalışma ile birleştirilmiş ve bunun aslında Efsanevi Kral Midas ın çalışma masası olduğu ortaya çıkarılmıştır.

Yaklaşık 2700 yıllıktır.

Kral mezarından çıkarılan mobilyaların masa ve sehpaların tablası cevizden, ayakları şimşirden yapılmıştır.

Şimşir üzerindeki kakmalar ise güzel kokulu ardıç ağacındandır.

Helenistik dönem Medusa kolyesi

HELENİSTİK ALTIN MEDUSA KOLYESİ

Altın örme zincir ucunda, Medusa başı yer alan bu kolye Helenistik döneme aittir.

Tarihi, MÖ 3 ile 1 yüzyıllar arasındadır.

İlk bakışta estetik bir takı gibi görünse de, Medusa figürü antik çağ da koruyucu bir tılsım olarak kabul edilirdi.

Altın örgü zinciri inceliği ve Medusa başının işçiliği, dönemin kuyumculuk sanatındaki ustalığı gözler önüne serer.

 

 

HİTİT ÇİVİ YAZISIYLA YAZILMIŞ TUNÇ TABLET

Anadolu daki tek metal anlaşma belgesidir.

Hitit Kralı 4 Tuthaliya ile Tarhuntaşya ülkesi kralı Kurunta arasındaki MÖ 1235 tarihli anlaşmadır.

1986 yılında Hattuşa kazılarında bulunmuştur. Sfenksli kapının 35 m batısında bulunmuştur.

Bronz tablet, 23.5 cm ile 35 cm ebadındadır.

5 kg ağırlığındadır.

Ön ve arka yüzünde, 4 sütun halinde 350 satırlık Asur çivi yazısı ile yazılmıştır.

Anlaşma metni, bazen gümüşten fakat genellikle bronz ya da demirden olan metal bir t ablet üzerine çivi yazılı ile yazılmıştır.

Eski çağlarda bu tür tabletlerin sık sık çalındığı ve ikinci kez kullanıldığı bilinmektedir. Bu yüzden bu parça nadirdir.

Tunç gibi dayanıklı bir malzeme üzerine yazılması, anlaşmanın kalıcılık ve bağlayıcılık iddiası taşıdığını gösterir.

 

Anlaşmanın içeriği:

Anlaşma: 4 Tuthaliye nın Kurunta ya verdiği yetkileri, toprak sınırlarını ve sadakat şartlarını detaylı şekilde içermektedir.

Anlaşmanın giriş kısım şu şekildedir:

Hatti ülkesi kralı büyük kral kahraman,  tabarna Tathalya şöyle der: “Hattı ülkesi kralı büyük kral Kahraman III Tuthalya nın neslinden, Hatti ülkesi kralı büyük kral kahraman I Şuppiluliuma nın torununun oğlu, Hatti ülkesi kralı büyük kral kahraman III Murşili nin torunu, Hatti ülkesi kralı büyük kral kahraman III Hattuşili nin oğlu, büyük kral kahraman tabarna 4 Tuthalya…..

Frig dönemi minyatür savaş arabası

FRİG DÖNEMİ MİNYATÜR SAVAŞ ARABASI

Gordion çocuk tümülüslerinden çıkmıştır.

Tümülüs, muhtemelen Frig kraliyet ailesinden bir prens veya prensese ait bir çocuk mezarıdır. Mezarda 4/5 yaşlarında bir çocuğu ait iskelet bulunmuştur.

Ahşap mezar odasında ele geçen ve çocuğun ikinci yaşamı için sunulmuş etkileyici lüks eşyalar arasında, geometrik motifli çok ince kakma işçiliği sahip mobilyalar ve belki de oyuncak olarak yapılmış ahşap ve seramik hayvanlar bulunmuştur.

Araba çift tekerlekli olup, 4 at koşulmuştur. Savaş arabalarının minyatür bir modeli olan bu eser, çocuk oyuncağı olarak yapılmış olmalıdır.

Evet, tunçtan yapılmış eser, MÖ 770 yılına aittir.

Hitit dönemi Sistrum

SİSTRUM

Anadolu’da kullanılan ilk metalden yapılmış müzik aletidir.

Tunç, Tokat Horoztepe MÖ 3 binin sonu,

Dinsel törenlerde bir müzik aleti olarak kullanılmış olmalıdır.

Mezarda ölü hediyesi olarak bulunmuştur.

Bir çerçeve, bir tutacak ve sarsıldığında şangırdayan metal çubuklardan oluşur.

Sistemin çevresinde çanlar tutturulmuş iki yada üç paralel çubuk bulunur.

Çerçeve sallandığında çanlar ses çıkarır.

Bu eşsiz Anadolu eseri, geyik ve ceylan tasvirleriyle süslenmiştir.

Törenlerde uzun bir sopanın ucuna takılan bir metal eserdir.

Tunç hançer

HANÇER:

Hitit öncesi dönemin en önemli buluntularından biri, Kaniş-Kültepe kralı Anitta ya ait çivi yazılı tunç hançer.

Asur ticaret kolonileri dönemine tarihlenir. Yani MÖ 1950-1750

Anitta, MÖ 1800 lü yıllarda Kaniş merkezli bir şehir krallığının hükümdarıdır. Birçok Anadolu devletini fethetmiştir. Adı bilinen en eski Anadolu krallarından biri olması nedeniyle büyük tarihsel öneme sahiptir.

Hançe tunçtan yapılmıştır. Üzerinde Akadça çivi yazısı vardır.

Bu yazı, silahın Kral Anitta ya ait olduğunu açıkça belirtmektedir.

Bu özelliği onu Anadolu da bilinen bir hükümdara ait olduğu kanıtlanmış en eski yazılı kişisel eserlerden biri yapar.

İnandık vazosu

İNANDIK VAZOSU

Vazo: Hititlerin Hanhana (bugün Çankırı İnandık köyü)’da bir tapınakta 1966 yılında bulunmuştur.

Üzerindeki resim, kutsal tanrıların evlilik törenini anlatır.

 

Dış yüzü kabartmalı ve renklidir.

Üzerindeki kabartmalı motifler, tek tek incelendiğinde, her bir figürün ve motifin birbirini tamamladığı görülür.

Bütün olarak ise, kutsal bir töreni, muhtemelen dini bir evlilik töreni yansıtır.

Figürlerin hemen hepsi, tören için bir şeyler yaparlar.

 

VAZONUN ÖNEMİ:

Vazo üzerinde evlilikleri resmedilen çift: Hitit mitolojisinin önemli figürlerinden tanrıça İnanma ve tanrı dumuzi.

Vazonun tarihi: MÖ 1650-1450 yılları.

Üzerinde düğün ve yaşam figürleri bulunan dünyanın ilk vazolarından biridir.

Hitit kültürünü çok iyi yansıtır.

Yükseklik 82 cm, çapı ise 43 cm. dir.

Çark tekniğiyle yapılan vazo, çarkta şekillendikten sonra astarlanarak koyu kırmızı bir renk kazanmıştır.

Vazonun üstündeki figürlerin, önce kalıpla yapılıp sonra vazoya tutturulduğu düşünülür.

Balon tipli oval gövdeye sahiptir.

Omuz bölümünde, simetrik olarak yerleştirilmiş, 4 adet tutma yeri yani kulp bulunur.

Bu kulplar, vazonun tutulmasını ve içindekilerle birlikte rahatça taşınmasını sağlar.

Ağız kısmının kenarında, yuvarlak kesimli, dışa doğru şişkin, kalın çizgi biçiminde, kanalımsı bir yapı vardır.

Bu kanalın üstünde: kabın içene doğru dönük duran ve ağızları delik olan 4 adet boğa başı figürü vardır.

Vazonun en üst kısmında bulunan ve üstü açık olan ağız kısmına boşaltılan sıvı: boğaların ağız kısmından vazonun içine doğru akar.

Bu kendine has ve değişik doldurulma tekniği nedeniyle, vazonun o dönemde kutsal içki sunma kabı olduğu düşünülür.

Evet: boğa gökyüzünü temsil eder, boğanın ağzından akan su, göğün bereketi olan yağmurdur.

 

EN ALTTAN ÜSTE DOĞRU:

1.FRİZ:

Törende kullanılacak yemek ve çanak-çömlek hazırlanmaktadır.

Müzisyenler lir ve saplı lut çalarken, tanrıların yemeği betimlenmiştir.

Bu arada iki rahip de dans etmektedir.

Bu frizin bir diğer özelliği de iki kişi tarafından çalınan büyük lir in varlığıdır.

 

 

2.FRİZ:

Daha dardır ve geometrik desenlerle süslenmiştir.

Bir boğa heykeli ve boğayı hançerleyen bir erkek figürü var.

Kutsal törenlerde kurban kesme bir gelenek olarak kabul edildiğinin göstergesidir.

Ayrıca kral lir eşliğinde Fırtına Tanrısına gaga ağızlı bir kaptan boğa kanı sunmaktadır.

Gaga ağızlı testi: kapların hayvan figürleriyle süslendiği.

Tanrıya içki sunulması, içkinin kutsal bir önem ifade ettiği.

 

3.FRİZ:

Kutsal izdivaç yatağı üzerinde oturan tanrı ve tanrıça figürleri var.

Damat, gelinliğin duvağını açmaktadır.

Bu sahneye de yine müzisyenler eşlik etmektedir.

İki erkeğin elinde, törenleri başlatmak için kullanılan ve hem çalgı hem de libasyon kabı işlevi gören boynuz ya da kılıç bulunur.

Kerpiçte yapılmış mabet.

O çağda yerleşimde mimarinin ne şekilde olduğunu gösterir.

 

 

4.FRİZ:

Daha dardır ve geometrik desenlerle süslenmiştir.

Lir, saplı lut, simbal gibi çalgılar çalan müzisyenler var.

Bunların arasında akrobatik gösteriler yapan 2 figür bulunur.

Ortam bir sirk sahnesini hatırlatır.

Bu esnada: kutsal evlilikle bağlanmış kadın ve erkek, üreme ve bereketin ifadesi olarak, cinsel penetrasyon halindedir.

Ancak erkeğin ilgisi eşinden ziyade sunular gösteriye yönelik gibidir.

 

SONUÇ:

Tüm frizlerde, lir ve çalpara çalan figürler var.

Bunlar müziğin ve eğlencenin önemini gösterir.

 

 

 

Ankara Kalesi

 

Ankara Kalesi

Ankara kalesine son olarak Temmuz 2023 tarihinde gittim, kalenin video çekimlerini görmek isterseniz: Youtube “Orhan Meral” ismiyle mevcut sitemde bulabilirsiniz. En altta ise bağlantı var.

Dik yamaçlar üzerine, bir kartal yuvası gibi inşa edilmiş. Şüphesiz ki: başkentin görülmeye değecek yerleri arasında ilk sırada. Zamanında: Ankara, 3 önemli akarsu (Hatip, Çubuk, İncesu) nun birleştiği noktada, hakim bir tepe üzerinde kurulmuştur.

Burada: tarih süreci içinde: Galatlar Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Haçlılar ve sonra yine Selçuklular ve ardından Osmanlılar hakimiyeti ele geçirmişlerdir. Ancak: ilk yapılışının: Galatlar döneminde olduğu sanılıyor.

Galatlar: daha önce birkaç yazımda sözünü etmiştim, Ankara şehrinin ilk yerleşimcileri, kurucusu olarak tanınıyorlar. Hatta, Ankara yöresine “Galatia” denilmektedir.

Kısaca söz etmek gerekirse

Galatlar, Balkanlar-Avrupa yöresinden gelmişler ve İstanbul’da bir süre yaşamışlar. Hatta: İstanbul’daki Galata kulesinin, bunlar tarafından yapıldığı söyleniyor. Bunlar, zamanla İstanbul boğazını geçerler ve Anadolu içlerinde ilerlerken: Karadeniz kıyısında, Pontus kralına, Mısır  donanması ile yapılan savaşta yardımcı olurlar ve Mısırlılar yenilir. Bunun üzerine, Pontus kralı, Galatlara, ne istediklerini sorar.

Galatlar: kraldan, yerleşim yeri isterler ve bunun üzerine, Ankara ve çevresindeki bir kısım arazi: kendilerine verilir. Bunun üzerine, Galatlar, Ankara yöresine yerleşirler ve buradaki ilk yerleşimci olarak isimleri tarih sahnesine yazılır. Hatta: yenilgiye uğrattıkları bir Mısır gemisinden ele geçirdikleri, büyük bir çıpayı; yanlarında getirirler ve yeni kurdukları şehrin (Ankara) tam orta yerine koyarlar.

Evet: Ankaralılar ve Ankara’yı ziyaret edenler, günümüzde hemen Ankara kalesi kapısının önünde ve “Armada” Alışveriş Merkezi önündeki büyük “çıpa” nın, denizi olmayan Ankara şehrinde ne anlama geldiğini belki düşündüler. İşte, anlamı bu, yani, ilk kuruluş aşamasında Ankara şehrinin simgesi, bir çıpa.

Evet, biz yine kaleye gelelim. Dediğim gibi, kale, muhteşem bir yerde. Yani, konum olarak, tam bir kartal yuvası gibi. İlk yerleşimciler, buraya kale kurarlar ve tepenin eteklerinde yerleşirler. Daha sonra: Frigler görülüyor.

Hatta: Frigya kralı Midas, bir gün bir rüya görür. Rüyasında: bir gemi çıpasının bulunduğu yere şehir kurması söylenir. Bunun üzerine, araya-araya gemi çıpasını bulurlar ve buraya, yani Ankara’ya yerleşirler. Evet, Galatlardan sonraki karanlık dönemi takiben, burada bir sürede Frig yerleşimi olduğu söyleniyor.

Hatta: bu döneme ait şehirde bir kalıntı bile söz konusu. Günümüzde: Ulus-Hacıbayram Camisine bitişik, Augustus Tapınağının bulunduğu yerde, daha önce, pagan döneminde, bir Frig tapınağı bulunduğu söyleniyor.

Kale: her ne kadar ilk kez Galatlar döneminde yapılmış olsa da, bugünkü görünümü: Roma-Bizans ve Selçuklu dönemlerinden kalma. 110 metre yükseklikteki tepe üzerine: iç ve dış kale olmak üzere, iki bölümlü yapılmış. Dış kale surları, zamanla yıkılmış, günümüzde ise iç kale surlarının bir kısmı görülüyor.

Özellikle: hemen giriş kapısının bulunduğu yerdeki surların taşları arasında görülen, devşirme taşlar, kalenin yapımında, çevredeki: heykel, lahit ve sütun başlıklarından da yararlanıldığını gösteriyor.

Roma imparatoru Caracaila, 217 yılında, kalenin surlarını onattırmıştır. 222-260 yılları arasında ise, İmparator Severus Alexander, Perslere yenilince kale kısmen tahrip olur. Ancak, 7’nci yüzyılın ikinci yarısında, Romalılar, kaleyi yeniden onarırlar.

Roma imparatoru Konstantinos, 688 yılına gelindiğinde, dış kaleyi yaptırır. İmparator IV. Leon ise, 740 yılında, kale duvarlarını onarttırır ve bu sırada, iç kale surlarını da yükselttirir. İmparator Nikephoros ve İmparator Basileios ise, 9’ncu yüzyılda, kaleyi yine onartırırlar.

Evet, dediğim gibi, iç surlar günümüze ulaşmış. Bu surlar: MS. 630 yılında, Roma imparatoru Heraklius döneminde yapılmıştır. Ancak: özellikle günümüzde görülmeyen dış surların: o dönemdeki Arap saldırılarını engellemek için, MS. 859 yılında, Bizans İmparatoru III. Mikhael tarafından onarıldığı biliniyor.

O dönemdeki dış surların uzunluğunun: 350 metre ve iç surların uzunluğunun ise: 180 metre olduğu biliniyor. İç kale: dikdörtgen planlıdır ve yöresel Ankara taşından, yani bazalt taşından yapılmıştır. Özellikle: bent deresi yönünde , yani bölgenin en korunaklı bölümünde, 110 metre yükseklikte “Ak burç” bulunuyor.

Akkale

Selçuklu döneminde yapılmıştır. Sarp bir damaca dikilmiştir ve buranın surları, bölgenin en yüksek noktasındadır. Cumhuriyet tarihinin ilk müzesi olan Eti Müzesi, 1921 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle burada açılmış ve 1948 yılına kadar faaliyet göstermiştir.

Ancak, burası günümüzde ziyarete kapalı. Sanırım: üstünde görülen çok miktardaki telsiz-radyo-televizyon alıcı-vericisi nedeniyle ziyarete izin verilmiyor. Ama: çok uzaklardan görülen şanlı Türk Bayrağımız, burada dalgalanıyor.

1073 yılına gelindiğinde: kale, bu kez Selçuklular tarafından ele geçirilir. Bu dönemde, kaleye yeni ilaveler yapılır.

Ankara Kalesi

KALENİN GENEL ÖZELLİKLERİ

Ankara kalesinde, yükseklikleri: 14-16 metre arasında değişen, beşgen şekilli 42 kule var. Dış surlar: kuzey-güney doğrultusunda ve yaklaşık 350 metre, doğu-batı doğrultusunda ise, yaklaşık 180 metredir. İç kalenin güney ve batı duvarları, dik açı oluşturur. Doğu duvarı, tepenin girinti ve çıkıntılarını izler.

Ankara Kalesi

KALE GEZİSİSaman pazarı yönünden çıkarak veya doğrudan Ulus semtinden-Atatürk Anıtının hemen yanındaki yolu, dümdüz takiben buraya ulaşabilirsiniz. Bayağı dik bir yokuş var. Buna hazırlıklı olmalı ve özellikle, ayaklarınız da lastik tabanlı ayakkabı giymelisiniz.

Ankara Kalesi Saat Kulesi

Saat Kulesi

Kale kapısına ulaştığınızda: hemen sol yanda, bir saat kulesi var. Bu kule: Osmanlı Sultanı II. Abdülhamit zamanında, saltanatının 25’nci yılı anısına, her ile yaptırılan saat kulelerinden biridir. Kale, surlarına ilave edilerek yapılan saat kulesinin üstünde: halen faal bir saat var.

Ankara Kalesi Çukurhan

Çukurhan

Burada: dikkatinizi çekmek istediğim bir yapı daha var. Çukur han.

Burası: UNESCO tarafından, dünya üzerinde mutlaka kurtarılması gereken 100 anıttan biri olarak listeye dahil edilmiş, yani bu derece önemli bir yapı.

Çünkü: Çukur han: 16’ncı yüzyılda yapılmış. Yani, yaklaşık 500 yıllık bir yapı. Burası: Osmanlı döneminde cezaevi ve daha sonra ise kervansaray olarak kullanılmış.

Son bir-iki yıldır burada büyük bir restorasyon çalışması vardı, son gittiğimde bittiğini gördüm, gayet güzel yapılmış, ön cephesinden gördüğüm kadarı ile, güzel bir restorasyon geçirmiş.

Emeği geçenlere  teşekkürler. Ama bir yandan da, şunu düşünmemek elde değil. Bu tarihi yapı: Kültür Bakanlığı tarafından özel sektöre kiralanmış. Otel olarak kullanılacakmış. Bilmiyorum, sahip çıkabilirler mi, günün birinde, yandı diye haber alırsanız, şaşırmayın. Umarım, yeterli tedbirler alınmıştır.

Kale kapısından içeri giriyorsunuz: daracık yollar, sokaklar ve bu sokaklarda ilerlemeye çalışan araçlar. Egzoz kokuları ve araba kim geçecek öncelik kimde derken, bir şekilde ilerliyorsunuz ama elbette sıkıntılı.

Evet, devam edelim. Kale içi Sit alanı olarak kabul edildiğinden, çivi bile çakılmıyor. Restorasyon çalışmaları ise, özel izinle yapılıyor. Zaten, kale içindeki derme-çatma konutların çoğu, günümüzde, Ankara’nın pahalı eğlence mekanları, restoranları ve kafeleri olarak kullanılıyor. Bunun dışında ise, birçok ev.

Kale içinde, günümüzde 600 ev bulunduğu söyleniyor. Hatta, ilk yerleşim, söylenenlere göre, Osmanlı döneminde olmuş. Çünkü: daha önceki dönemlerde, aslen iç kale içlerinde yerleşime izin verilmez, halk kale dışında yerleşir ve tehlike halinde, iç kaleye girilirdi. Ama: şu an, burada yüzlerce ev var. İnanmak mümkün değil.

Sizler bu dar sokaklarda ilerlemeye çalışırken, hedefinizi “sur üstü” olarak belirleyin. Bulamazsanız, çevredeki çocuklardan yardım alabilirsiniz.

Sur üstüne geldiğinizde, 50-60 basamaklı bir merdivenden yukarı çıkıyorsunuz, çıkarken elbette birçok satıcı görüyorsunuz. Sur bölümüne geldiğinizde demir bir kapıdan geçtiğinizde, bir avlu ve bu avludan yine gayet tehlikeli bir merdivenle, yukarı çıkıyorsunuz.

Burada, özellikle belirtmek istiyorum, unutmayın ki: yanınızda özellikle çocuk varsa, yukarıda çok büyük tehlike bekliyor. Çünkü: sur bölümünde, kenarlarda herhangi bir koruma yok, yani kesinlikle  dikkatli olmanız, belki kendiniz için bile şart.

Sur bölümüne çıktığınızda, muhteşem bir Ankara manzarası sizi bekliyor. 360 derece, yani ne tarafa dönerseniz, Ankara’nın değişik bir yeriyle karşılaşıyorsunuz. Göz alabildiğine uzanan bir şehir ve gökyüzü. Gerçekten muhteşem bir manzara ve her Ankaralının bunu  tatmasını öneririm.

Özellikle: buradan, güneşin batışını mutlaka izleyin. Ayrıca: Ankara kalesi, Ankara’nın turizm potansiyelinde öne çıkarılmalı, çünkü, ben son gittiğimde (Temmuz 2022) burada, birçok çok az sayıda turist gördüm. Demek ki gerekli tanıtım yapılamıyor.

Evet: Ankara kalesi. Kalenin dar sokaklarında, gezinin ve bu sırada kale surları taşları arasındaki, önceki dönemlere ait devşirme heykel, lahit, sütun parçalarını görün. Biraz önce anlattığım gibi, sur bölümüne çıkın ve Ankara’nın muhteşem manzarasını ve özellikle güneşin batışını izleyin.

Bu gezinizi, kalenin hemen biraz altındaki, Anadolu Medeniyetleri Müzesi gezisiyle birleştirebilirsiniz. Müze hoşunuza gitmezse: kalenin kapısından çıktığınızda, sol bölüm istikametinde ilerlerseniz, Ankara’nın otantik ara sokaklarını gezebilirsiniz.

Ankara Kalesi Alaaddin Camii

Alaattin Camii

Bu arada: iç kalede bir de cami görülüyor. “Alaattin Camisi”, Evliya Çelebi’nin notlarına göre, eskiden kilise imiş. Evliya Çelebi, iç kalede: bağsız-bahçesiz 600 hane bulunduğunu belirtiyor.

Caminin “Alaattin Keykubat” tarafından yapıldığı kabul edilse de, minberindeki yazıt 1178 tarihini ve Musut I’in adını veriyor. Caminin: 1361 tarihinde, Orhan Gazi ve 1433 yılında Şerife Sünbül Hatun tarafından onarımı yaptırılmıştır.

Gündüz yaşanan bu güzelliği, arzu ederseniz, kaledeki restoranlardan birinde “akşam yemeği” yiyerek noktalayabilirsiniz.

ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER

Bir yetkili çıkıp ta, bu kalenin içine araç girmesini niye engelleyemez bilmiyorum. Gelişmiş ülkelerde, bu tür tarihi yapıların içine bırakın araç girmesine izin vermeyi, insan yaşamasına bile müsaade etmiyorlar.

Evet, araçlar o daracık sokaklara girince, o araçları kullananlar, topu topu, yürümek zorunda oldukları, 150-200 metrelik yoldan tasarruf ediyorlar, hayır, bırakın yürüsünler, kalenin içine araç girmemesi için lütfen tedbir alın.

Bunun dışında, yine gelişmiş ülkelerde, yapılan bir uygulama, bu tür tarihi yapıların içi kamulaştırılır, buralarda yaşayan insanlara, en harika konutlar tahsis edilir ve daha uygun yerlerde yaşamaları sağlanarak, tarihi yerler, tamamen ziyaretçilerin serbestçe-rahatça ziyaretlerine açılır.

Sonra: Ankara’da turizm gelişmiyor demenin bir anlamı yok.

THE ANKARA CİTADEL:

The citadel sits on a hilltop overlooking the modern city and has no generally accepted date of completion. İt is known, however, that its existence goes back as far as the second century BC and the Galatian period. Afterwards, it was restored by the Romans who upgraded the building and defences.

The citadel has outer and inner walls, the latter of which were probably built by the Byzantines. Worn down by continuous Arab assaults, the castle went through a comprehensive restoration in 900  AD at the hands of the Byzantines. It is not known when the outer wall was completed. Following the conquest of the castle by the Seljuk Turks in 1073, the citadel underwent further renovation during the Ottoman era. The early Republican period saw more refurbishment and a strengthening of the citadel walls.

The outher citadel contains 20 towers dotted along the walls, which are pierced by two main gates: the Outer Gate, facing west, and the Citadel Gate facing south. An old Persian inscription dating back to 1330, the era of İlhanlılar (a Turkish principality), can be seen engraved over the citadel gate.

The inner wall is built around a rectangular base and was completed partly with Ankara stone and other materials, 42 pentagonal towers, the heights of which vary from 14-16 meters, stand along the inner wall. Old houses and the Alaeddin Mosque, dating from the Ottoman period, are still found in good shape inside the citadel itself, and the area has a charming village-like atmosphere.

Ankara Karyağdı ve Kesikbaş Türbesi

Ankara Karyağdı ve Kesikbaş Türbesi

KARYAĞDI TÜRBESİ

YERİ

Ankara’da Ulus semtinde, İtfaiye Meydanındadır. (Opera Meydanı)

NEDEN YAPTIRILMIŞTIR

Olay, 15’nci yüzyılda yaşanır. Hikaye şöyledir: “ Ankara’nın en güzel kızlarından biri gelin olur. Vakit gelir, hamile kalır. Olacak ya, hamile gelinin canı, öyle bir şey ister ki, bulup buluşturmak çok zordur. Herkes yazın güneşinden buram buram terlerken, o Ağustos ayında, kar ister. Kar bu; her mevsimde bulunmaz ki. Gidip uzaklardan getirmek de mümkün değil. O zaman, şimdiki gibi kolaylıklar yok.

Kadıncağız, gündüz hayalinde kar helvaları yemiş. Her gece, rüyasında kar yağmış. Bir an gelmiş, artık dayanamaz olmuş. Herkesin uykuya daldığı bir gece, bahçeye çıkıp hem ağlamış, hem istemiş. “ Allah’ım demiş: Her şey senin elinde. Sen, ol deyince gökyüzünden kar da yağar, nur da yağar. Ver Allah’ım. Lapa lapa kar ver. Avuç avuç kar yiyeyim. İçimin şu bitmez yangını sönsün. Kar ver Allah’ım.”

Evet, nasıl olmuşsa olmuş, lapa lapa kar yağmaya başlamış o gece. Yerler bembeyaz olmuş. Gelin şükretmiş Allah’a. Avuç avuç yemiş karlardan. Ertesi sabah Ankara’yı bembeyaz karlar içinde görenler büyük bir şaşkınlığa uğramış.

Görenler der ki “ Türbenin üstünde her gece, herkesin derin uykulara vardığı saatlerde, bir şey yağar. Yere düşmeden kaybolur gider. Kar mı yağar, nur mu yağar, bilinmez.”

Efsane böyle, şimdi gelelim, türbenin mimari özelliklerine.

Ankara Karyağdı Türbesi

GENEL ÖZELLİKLERİ

Kapısının üstünde: kaba bir yazı ve onun altında: 1477 tarihi görülmektedir.

Halk arasında: türbede yatanın bir kız olduğuna dair rivayetler vardır.

Sekizgen planlı, kubbeli bir türbedir. Duvarları: bir sıra kesme taş, üç sıra tuğla ile örülmüştür. Taşların arasına da, dikey birer tuğla konulmuştur. Cephelerin beşinde, kesme taş çerçeveli, sağır sivri kemerli birer alt pencere vardır. Bir sıra taş, üç sıra tuğla ile örülen kemerlerin aynalıkları tuğladır.

Pencereler, lokmalı demir parmaklıklıdır. Yedi cephede hemen sağır kemerlerin üzerinde bulunan, yuvarlak tuğla kemerli küçük üst pencereler, alçı şebekelidir.

Güneydeki sağır cephelerin içerisinde, birer mihrabiye ve niş vardır. Duvarlar: iki sıra, kurt dişi ile sona erdirilir. Kubbesi: kurşun kaplamalıdır. Bir çok kez onarılmış olmasına rağmen, kurşunları kısmen dökülmüş ve kubbesi çatlamış durumdadır.

Türbenin kapısı doğudadır. Kapının eşik ve söveleri yekpare taştandır. Üstte, dilimli taşlarla örülü sivri bir kemerin içinde dikdörtgen bir mermere yazılmış kitabenin altında, basık kemerli giriş kapısı bulunmaktadır.

Türbenin içinde, bir sanduka vardır. İçten yükselen kubbesi, küçük bir kapısı vardır. Kızlar: kısmetlerinin açılması amacıyla, Karyağdı Türbesini ziyaret ederek, adak adarlar. Türbenin içine doldurulan gereksiz eşyalar nedeniyle, manevi havası bozulmuştur.

Ankara Kesikbaş Türbesi

KESİKBAŞ TÜRBESİ

YERİ

Ankara Karyağdı ve Kesikbaş Türbesi: caminin biraz ilerisinde ve At pazarı Yokuşu üzerinde bulunmaktadır.

ÖZELLİĞİ

Türbenin kime ait olduğu bilinmemektedir. Rivayete göre: bu zat: “savaşta başı gövdesinden ayrılmış olmasına rağmen, kopan başını koltuğunun altına alarak, savaşmayı sürdürmüş, daha sonra bugünkü mezarının bulunduğu yere gelerek, şehit olmuştur.”

GENEL ÖZELLİKLERİ

Aslanhane cami ve türbesine çok yakın olan türbe, kare ve küçük bir platform üzerinde, dört sütunlu, üzeri kubbeli açık türbelerdendir. Dört köşede bulunan mermer sütunlar üzerinde, köşeleri pahlanmış sütun başlıkları ve bu başlıklara bakan sivri tuğla kemerleri bulunmaktadır. Dört kenarındaki kemerler üzerinde, pandantifli bir kubbe bulunmaktadır.

Dış kenarlarda, kemerler üzeri kirpi saçaklıdır. Gerek pandantifler ve gerekse kubbe içi, son yapılan tamirat sırasında, beyaz badanalı bir sıva ile kaplanmıştır. Türbenin ortasında, beton sıvalı bir lahit bulunmaktadır. Kemerler, başlıkların üzerinde gergi ağaçları ile birbirine bağlanmaktadır.