Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi

 

Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Öncelikle: müzeye ulaşım önemli. Ziyaretçiler, birçok yoldan müzeye ulaşmayı deniyorlar. Araç ile giderseniz, Ulus semtindeki Atatürk Zafer Anıtının hemen solundaki yolu, doğruca takip edin, “tabelalar” sizi, Müzeye kadar götürecektir.

Ancak: müzeye varmadan hemen 100-150 metre kadar önce, sağınızda otopark bölümü var. Burayı geçmemeli ve aracınızı buraya park etmelisiniz, çünkü yukarı da, yani müze yakınlarında park yeri bulmak sorun.

Otoparktan sonra: yaklaşık 50 basamak civarında bir merdiven çıkarak, müzenin kapısına ulaşıyorsunuz. Yani, en mantıklısı, aracınızı otoparka bırakmak.

Yürüyerek çıkmayı düşünenler için, müze yolu biraz zahmetli.

Bence: Ulus halinin hemen arkasından, sağa rampa yukarı ilerleyen “Samanpazarı” yokuşunu  takip eden ve tepeye vardığınızda, sola dönerek, müzenin kapısına ulaşın. Ama dediğim gibi yol bayağı zahmetli ve özellikle: mutlaka lastik  tabanlı bir ayakkabı giymeniz şart.

Evet, bir şekilde, müze kapısına geldiğinizde: müze kartınızı gösterip ücretsiz girebiliyorsunuz. Müze kartınız yoksa: öğrenci için (yanınızda aynı yıla ait bandrolu bulunan öğrenci kimliğiniz bulunması yeterli) 30 TL. ve tam 120TL. ücretle, bir yıllık ülkemizin bütün müzelerine ücretsiz girmenizi sağlayan müze kartı satın alabiliyorsunuz.

Kart: eğer sistemlerinde bir sıkıntı yoksa, 2-3 dakikada basılıp size veriliyor. Ücreti tam 60 TL ve öğrenci 30 TL. dir.

Müzenin bahçe bölümü: elbette yeşillendirilmiş ve çiçeklerle süslenmiş ve birkaç taş eser konulmuş. Burada, banklara oturarak, dinlenmek mümkün. Bu bankların buraya konulması, yorulan ziyaretçilerin dinlenmesi için olumlu bir girişim olmuş. Güzel bir havada, bahçede mutlaka oturarak dinlenmenizi ve sonra gezinize başlamanızı öneririm. Müzenin bahçesin de bir de kafeterya var, ama elbette fiyatlar biraz yüksek, tercih sizin.

 

MÜZE BİNASI

Burası: Ankara kalesi bölgesi. Bir anlamda ise: “At Pazarı” olarak biliniyor ve isimlendiriliyor. Burada: genellikle Osmanlı döneminden kalma yapılar var. Bu yapılardan: iki tanesi: Mahmut Paşa Bedesteni ve Kurşunlu Han.

Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk: 1921 yılında, Ankara’da bir Hitit Müzesi kurulması emrini verir. Zamanın Kültür Müdürü Hamit Zübeyr Koşay tarafından, bu emir, zamanın Milli Eğitim Bakanına iletildiğinde: bu yukarıda sözünü ettiğim iki tarihi bina satın alınır ve kamulaştırılır. 1938-1968 yılları arasında, restorasyon çalışmaları sürdürülür. 1972 yılına gelindiğinde ise, müze, ziyarete açılır.

 

ÖDÜLLÜ MÜZE

1997 yılında: burası: Avrupa’da “Yılın Müzesi” olarak seçilir. Elbette, ödülün başında, Avrupa kelimesi olması anlamlı. Çünkü: Avrupa’da, özellikle: İtalya, Fransa, İspanya gibi ülkelerde, tarihi özellikler taşıyan, çok sayıda müze var. Bunların arasından sıyrılarak, Yılın Müzesi seçilmek elbette güzel bir olgu. Müzenin içine girdiğinizde, hemen karşıda, bu ödülün sergilendiği bir pano var.

Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi

MÜZE GEZİSİ

Müzenin zemin altı Bodrum Salonu

Buraya ana kapıdan değil, sağ yandan ilerleyerek yan kapıdan giriliyor. Ama müzenin içinden de buraya iniş merdivenleri var. 

Kapıdan salona girince, sol ve sağa uzanan iki koridor bulunuyor. Tam ortada;  bir bronz heykel ilgi çekiyor.

Bronz heykeller önemli, çünkü Helen ve Roma-Bizans dönemlerinde heykeller genellikle mermerden yapılmış, bronz heykel yapımı zor olduğundan bronz heykeller az sayıda ve nadir bulunuyor. Bu yüzden bronz heykeller çok değerli.

Evet bu bronz heykel ülkemizin bahtsız heykellerinden birisidir. Bu heykel çalınmış ve uzun uğraşlar sonucunda mahkeme kararı ile Amerika’dan geri alınmış ve burada sergileniyor. 

Sol yandaki koridora girdiğinizde: müzenin en önemli sergilerinden birisi yani “sikke” koleksiyonu bulunuyor. Burada: Anadolu’da kurulmuş birçok medeniyete ait birçok sikke bulunuyor ki, gerçekten muhteşem bir koleksiyon ve gayet güzel bir şekilde sergilenmiştir.

Dönemlerine ve yıllarına göre sergilenen ve dönemleri ile yılları, aşağıda bir listede yazılı sikkeleri zevkle izleyebilirsiniz.

Aynı bölümde: yine Anadolu’da kurulmuş medeniyetlere ait: seramik, metal objeler, cam objeler, süs takıları bulunuyor.

Süs takıları bölümünde: özellikle yüzük/mühürlerin üzerine işlenmiş görüntülerin, büyütülerek ekrana verilmesi iyi bir uygulama, iyi düşünülmüş, bu görüntüleri normalde görme şansı yok, ekrandan harika görünüyorlar.

Diğer  koridorda ise: Ankara ve çevresinde elde edilen buluntular sergileniyor. Bunlar arasında benim en çok ilgimi çeken: Ankara çevresinde bulunan sikkeler arasında: üzerinde “gemi çıpası” bulunan ve tarihte ilk kez “Ankara” isminin kullanıldığı sikkelerdir.

Deniz bulunmayan bir yerde yani Ankara’da, şehrin simgesinin “gemi çıpası” olması ilginç.

Bunun sebebi: Galadlar denilen savaşçı ve denizci bir topluluğun: İstanbul boğazını geçtikten sonra: dönemin Anadolu’daki o bölgedeki en büyük medeniyeti olan Pontuslar: bölgeye ulaşan Mısır donanması ile denizde savaşmaktadırlar.

Pontus İmparatoru, Galadlar la bir anlaşma yapar ve Galatlar bu savaşta Pontusların yanında savaşa girerler, savaş sırasında Mısır amiral gemisini ele geçiren Galadlar gemide ki çıpayı hatıra olarak yanlarına alırlar.

Savaşın ardından: Pontus imparatoru Galadların isteğini sorduğunda, Galadlar kendisinden yerleşmek üzere toprak isterler. Bunun üzerine, Pontus imparatoru, Galadlara: günümüzde Ankara şehrinin de içinde bulunduğu bölgeyi verir ve bunun üzerine, Galadlar, günümüzde Ankara’nın bulunduğu yerde bir yerleşim kurarlar ve hatıra olarak tam merkeze Mısır gemisinden ele geçirdikleri gemi çıpasını yerleştirirler. Evet: Ankara şehrinin simgesinin çıpa olmasının nedeni budur.

Evet, bu koridorda: Ankara şehir merkezinde: Roma hamamı, Roma tiyatrosu, Balgat Roma mezarı ve diğer birkaç yerde yapılan kazılarda bulunan antik objeler sergileniyor. Ayrıca: yine Ankara yakınlarında, halen Sarıyar barajı suları altında kalan ünlü Roma antik kentinin nekropolünde yani mezarlarında bulunan objeler sergileniyor. Son bölümde ise: Ankara ve çevresinde yaşadığı düşünülen hayvan nesillerine ait kalıntılar sergileniyor.

Bu salondaki geziniz için 1 saat ayırmalısınız. 

 

Şimdi, Müzenin ana kapısından girdikten sonraki bölümler; 

Evet: müze binasına girdiğinizde, özellikle tatil günlerinde, mutlaka ziyaretçi kalabalığı ile de karşılaşıyorsunuz. Zamanınız uygunsa: müzeye hafta içi günlerde (pazartesi hariç, çünkü kapalı) gitmelisiniz. Çünkü, ancak o zaman, sakin bir gezi yapabilirsiniz.

Ana kapıdan müzeye girdikten sonra: sağ yönde ilerleyin. Çünkü, müzedeki objelerin sergilenmesi, zamanlara göre yapılmış ve en eski eserler, sağdaki ilk bölümde sergileniyor. Daha sonra, yine dönemlere göre ve uygarlıklara göre düzenleme yapılmış.

Evet, burada: sizi ilk karşılayacak panolarda-vitrinlerde:

Önce bir Türkiye haritası ve bu harita üzerindeki antik yerlerin ışıklı gösterimi, sonraki panolarda: Anadolu’dan toplanmış: paleolitik, neolitik dönemlere yani, günümüzden 2 milyon yıl önce başlayan ve 10 bin yıl önce biten zaman dilimine ait, kalıntıların sergilendiği vitrinler var.

Hemen koridorun köşesinde ise: yine aynı dönemlerde yaşayan insanların, yaşam yerlerinin betimlendiği bir yer, bire-bir maket olarak hazırlanmış.

Burada: dikkatinizi çekecek olan, insanlar ölülerini yaşadıkları yerde gömmeleri ve yaşam alanlarının, yerin altına doğru kazılması ve merdivenle inilmesi. Yani, evler, zemin altında, toprak içinde. Ayrıca, evlerinin dekorasyonunda, boğa başı heykelleri kullanmışlar.

Devam ediyoruz ve hemen karşımıza: yine aynı döneme ait, yani binlerce yıl öncelerine ait: mağara duvar resimleri, kemik kalıntıları, kullanılan aletlerin örneklerinin sergilendiği vitrinler var.

Devam ettiğimizde: karşımıza müze koleksiyonunun en değerli parçalarından biri çıkıyor.

Ana tanrıça Kybele heykeli. Her gittiğimde: bu heykelciğin karşısına geçip, 7-8 dakika izliyorum. Siz de izleyin, çünkü, düşünün ki, Anadolu’da, yaşadığımız bu topraklarda, bizlerden binlerce yıl önce yaşamış insanlar, bu heykele yüzlerce yıl tapınmışlar. Heykel, o kadar özel ki, vücudunun çeşitli bölümlerinin ölçüleri aşırı büyük olarak betimlenmiş.

Elbette bunun nedeni, ana tanrıça yani doğurganlığı ve bereketi simgelemesi. Aynı zamanda, dikkatimi çeken şu oldu: Anadolu’da, tapınılan en büyük tanrının, bir tanrıça olması yani bir kadına ait olması da, kadına verilen önemin ifadesi açısından bence önemli.

Gezimize devam ettiğimizde: bu kez karşımıza, Anadolu’da yine büyük bir uygarlık kuran, Hititler ve onların öncülleri, Hattiler bölümü geliyor.

Burada da, müzenin sembol eserlerinden: güneş kurslarını görebiliyorsunuz. Özellikle: hemen soldaki, kırmızı zemin üzerine yerleştirilen, güneş kursu muhteşem. Hemen solunda: yine içinde, o dönemlerde kutsal olarak kabul edilen, geyik heykelleri bulunan güneş kursları sergileniyor.

Siz bunları görünce elbette hemen Ankara Sıhhiye Meydanındaki Anıtı hatırlayacaksınız. Evet, bunlar bir zamanlar Ankara Belediyesi tarafından “simge” olarak kabul edilmiş ve daha sonra ise vazgeçilmiştir.  

Evet, gezimize devam ediyoruz.

Bu güneş kursları: Hattiler döneminde, dinsel ayinlerde kullanılmıştır. Zaten: Çorum ilimizin Alaca ilçesinde, Alacahöyük yöresinde, Hatti kral mezarlarında, mezar hediyesi olarak bulunmuştur.

Bunlar, cenazenin mezara nakli sırasında, cenaze alayında, ucuna uzun bir sopa  takılarak kullanılmış ve üzerindeki hareketli parçalar, yürüyüş sırasında, çıkardıkları sesler ile, cenaze alayında mistik bir müzik oluşmasını sağlamış ve cenaze gömülürken, bu güneş kursu da cenaze ile birlikte gömülmüş ve yakın zaman önceki arkeolojik kazılarda bulunarak, müzede sergilenmeye başlamıştır.

Bunları izlerken: yapıldıkları ve kullanıldıkları dönemi  düşünün, günümüzden binlerce yıl öncesinde, bu topraklarda yaşayan insanların, bunları yapabilecek düzeyde bir kültüre ve gelişime sahip olduklarını düşünün. O zaman bunlar daha çok anlam ifade ediyor.

Güneş kurslarının bulunduğu yerde, hemen solda aşağıya doğru inen bir merdiven var. Bu merdivenle aşağıya indiğinizde, yukarıda belirttiğim müzenin en alt bodrum katı sergi salonları bulunuyor. 

Evet, aşağıdaki bölümü gezdikten sonra merdivenle yine yukarı bölüme çıkabilirsiniz. 

Yukarıda sonraki bölümde, Hititlerden sonra, yine Anadolu’da büyük bir uygarlık kurmuş olan, Friglerin günümüze ulaşan eserlerinin sergilendiği bölüm geliyor. Burada: özellikle, tam koridorun köşesindeki, sağ bölümde, bir çivi yazısı ile  tablet üzerine yazı yazan kişinin betimlendiği, maket var.

Hemen solunda ise, Asurlular ve Hititlerden günümüze kalan, çivi yazılı tabletler var. Bunlar arasında, özellikle görmenizi istediğim: Anadolu’daki iki kralın birbirlerine yazdıkları tablet, evlilik belgesi yazılı tablet ve özellikle, bir boşanma belgesi mahiyetindeki  tablet.

Boşanma belgesi tabletinde: boşanma halinde, kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduklarının yazılı olması, mutlaka ilginizi çekecektir.

Günümüzden binlerce yıl öncesi, kadının bu topraklardaki önemi, rolü ve eşit haklara sahip olmasını düşünün.

Devam ediyoruz. Hemen ortadaki ilk panolar: ahşap Frig dönemi eserlerine ait. Özellikle: ahşap masaların güzellikleri büyüleyici.

Daha sonra: Urartu uygarlığı, yani Doğu Anadolu medeniyetleri eserleri var. Özellikle, sol yanda: bir at başını süsleyen, o dönemlere ait “at başı kuşamı” ilginç. Ayrıca, bir kalkan var.

Evet: şimdi bu koridorda, biraz geri gelin ve hemen soldaki kapıdan girerek, orta bölüme geçin.

Orta bölümde: taş eserler sergileniyor ve ayrıca: Sinevizyon gösterileri düzenleniyor. Hoş ne zaman düzenlendiği meçhul, ben bu müzeye, 8-9 kere gittim ve hiçbirinde bu gösterilere rastlayamadım.

Neyse, taş eserler ilginç elbette, çünkü, bulundukları yerlerden çıkarılıp buraya getirilmeleri çok mantıklı. Hattuşaş yani Hititlerin başkentindeki, aslanlı kapının her iyi yanındaki aslanlar burada sergileniyor.

Ayrıca: Hitit askerleri, Hitit tanrıları, Hitit prensleri, muhteşem taş eserler var. Bunları: gezin, hatta ve hatta günümüzden binlerce yıl önce yapılmış bu eserlere bu kadar yakın olabilmek muhteşem bir duygu.

Burada, Alacahöyük’ten getirilen özellikle kapı stelleri muhteşem güzel, bunlar bulundukları yerden sökülerek buraya getirilmiş. Sergileme de oldukça güzel, sergilenen objelerin hemen altlarında ayrıntılı açıklamalar yazılı.

Evet, müze gezisi burada bitiyor.

Müzeye girişte kullandığınız ana kapıdan, müze dışına, yani bahçeye çıkılıyor. Bahçedeki banklarda yine kısa bir mola verebilir ve müzenin tuvaletlerini kullanabilirsiniz. Tuvaletler oldukça temiz ve müzeye yakışır şekilde düzenlenmiş.

Son olarak, şunu belirtmekte yarar var.

Müzeyi her ziyaret ettiğimde, farklı objelerin sergilendiğini gördüm, çünkü müzenin depolarında bulunan objelerin hepsinin aynı anda sergilenmesi mümkün olmuyormuş, umarım Ankara’ya, Anadolu’nun muhteşem geçmişine yakışır, büyük ve ayrıntılı bir başka müze binası en kısa zamanda yapılır.

Ayrıca: müzede bazı eserlerin yerinde bir yazı göreceksiniz ki, bu yazı, bazı eserlerin başka yerlerdeki geçici sergilere götürüldüğü yazılı. 

Sonuç olarak, Ankaralı iseniz veya Ankara’yı ziyaret ederseniz, bence mutlaka gidin ve bu müzeyi ziyaret edin.

 

Ankara Etnografya Müzesi

Ankara Etnografya Müzesi

Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk: yeni Cumhuriyetin kuruluş aşamasında, devrimlerle, Türk toplumunu ileri düzeye taşırken, Anadolu insanının geleneksel yaşamının bir parçası olan ürünleri de: tamamen tarih sahnesinden silmek yerine, böyle bir müze kurarak, sergilenmesinden yana tavır koymuştur.

Özellikle: o dönemde, halkın: “fabrika yok, para yok, hastane yok, yol yok müze nemize gerek gibi” tenkitlerine aldırmadan, Atatürk, burayı yaptırmış ve günümüze intikal ettirmiştir.

Hatta: günümüzde, müzenin yeterli gelmediği, depolarda 30 bin civarında eser varken bunların çok az kısmının sergilenebildiği söyleniyor.

Yani: şapka devrimiyle, yeni tür şapkalar kullanılmaya başlanırken, geçmişe saygı gereği, şapka yerine uzun yıllar Anadolu’da kullanılan objeler toplanarak, burada sergilenmeye başlamıştır.

Müze içinde, o dönemdeki fotoğraflara iyi bakın ve özellikle kadınlarımızın, giydikleri kıyafetlerin ne kadar modern ve şık olduğunu hemen anlayacaksınız.

Özellikle: Ankara ve çevre illerden Ankara’yı gezmek için gelenler: Etnografya Müzesini ( bu aradan hemen yanındaki Resim-Heykel Müzesi de gezilebiliyor) mutlaka gezi programlarına dahil etmelidirler.

Çünkü: burada, gerçekten kültürümüzün geçmişindeki kalıplaşmış bazı uygulamalar, yüzlerce yıl kullanılmış objeler, giysiler, silahlar, mutfak gereçleri gibi birçok obje sergileniyor.

Bunların ziyaretinde: geçmişte bu topraklar üzerinde yaşayan büyüklerimizin, yaşam tarzlarını, adet, gelenek ve göreneklerini, sanatta ulaştıkları üst düzeyleri görüp, günümüzdeki değişimler ile birlikte yorumlayabiliriz.

Hatta ve hatta: yazının hemen başında, Ankara’yı veya ülkemizi ziyaret eden yabancı devlet erkanı ve yabancı protokolün ziyaret planlarında dahi, lütfen “Etnografya Müzesi” ve hemen yanındaki Resim-Heykel Müzesini ekleyelim ve insanların, özellikle yabancı ziyaretçilerin, geçmişimizde ulaştığımız kültür ve sanat seviyesini görmelerini sağlayalım.

Etnografya Müzesi, gerçekten çok güzel ve her yaştan insanın ilgisini çekebilecek objelerle dolu bir yer.

Bu yüzden: buranın özellikle okul öğrencileri tarafından gezilmesini teşvik etmek, gerek öğrencilerin istekleri ve gerekse öğretmenlerin gerekli imkanları yaratarak, öğrencilerin bu müzeyi gezmelerini sağlamalıyız.

İyi de: sayın müze yetkilileri: hemen yandaki Devlet Resim ve Heykel Müzesine giriş ÜCRETSİZ iken, Etnografya Müzesine giriş niye ÜCRETLİ. Bunun izahı mümkün mü?

Ankara Etnografya Müzesi

YERİ

Müze: Ankara-Ulus ile Kızılay semtleri arasında, Opera bölgesinde, Talat Paşa bulvarı üzerindedir. Atatürk Bulvarından da, yani Kızılay veya Ulus merkezinden kısa bir (15-20 dakika) yürüyüş ile, müzeye ulaşabilirsiniz.

Zaten: gerek Etnografya Müzesi ve gerekse hemen yanındaki Resim-Heykel Müzesi, bulundukları yer itibarıyla nispeten yüksekte kalıyorlar ve hemen görülebiliyorlar.

Yani: müzeye özel aracınız veya bir toplu taşım aracı ile giderseniz, müzenin hemen arkasındaki otoparka aracınızı park edip, müzeye girebilirsiniz.

Yürüyerek gitmeyi düşünürseniz, müzenin arka cephesindeki giriş kapısından, her iki müzenin bulunduğu bölgeye girip, sonra Etnografya müzesine yönelmeniz gerekiyor.

Ankara Etnografya Müzesi

MÜZENİN TARİHÇESİ

Müze: Ankara’nın “Namazgah” semtindedir.

Namazgah isminin kaynağı: Kurtuluş savaşı sırasında “Cuma” namazları, burada topluca kılınıyor ve asker için, topluca dua ediliyormuş.

Buradaki tepede, ayrıca, yine o yıllarda, Müslüman mezarlığı bulunuyormuş.

Genç Türkiye Cumhuriyetinde, müzecilik fikirleri ortaya çıkıp benimsenince, 1925 yılında, bu alan, müze yapılmak üzere, Milli Eğitim Bakanlığına tahsis edilir.

Burada bir müze kurulmasına karar verilir ama ilk anda, arkeoloji müzesi kurulması düşünülür.

Daha sonra “resim-heykel” müzesi düşünülürken, son olarak “Etnografya Müzesi” nde karar kılınır.

Ankara Etnografya Müzesi Arif Hikmet Koyunoğlu Büstü

Buradaki müze binası: Cumhuriyetin ilk yıllarındaki en önemli mimarlarımızdan, Arif Hikmet tarafından yapılır.

Yapı: dikdörtgen planlıdır ve tek kubbelidir. Alınlık kısmı mermerdir ve üzeri oyma süslerle bezenmiştir.

İdare kısmı: müzeye bitişik, 2 katlı bir yapıdadır.

Yapı: betonarmedir.

Bodrum katı: koyu renk ve üst kısımlar açık renk, düzgün kesme taşlarla kaplanmıştır.

Kullanılan mermerler: Marmara Adasından, büyük zorluklarla getirilmiştir. Kubbe, dışarıdan kurşun kaplıdır. Sonuç olarak: yapı en ince ayrıntısına kadar planlanmış ve zor koşullar altında, büyük bir özveriyle çalışılmıştır.

Ankara Etnografya Müzesi Atatürk Heykeli

Müze binasının önünde: at üzerinde duran, bronz bir “Atatürk Heykeli” görülüyor. Heykel: 1927 yılına, İtalyan heykeltıraş Conanica tarafından yapılmıştır.

Atatürk, heykelin kendisine çok benzediğini söylemiştir. Yine, burada, bir başka söylentiden söz etmek istiyorum.

Fikriye Hanım’ın mezarının, bu heykelin altında bulunduğu söylenmektedir. Bu çok hassas ve özel bir bilgi, ama elbette gerçekliği kanıtlama şansı olan bir bilgi değil.

Fikriye Hanım, Atatürk’e yakın olmak için, burada gömülmeyi istemiş olabilir, yani gerçek olma şansı yüksek bir bilgi.

Bu sırada: Milli Eğitim Bakanlığı, ilk anda, bu konuda bilgi sahibi, dünyanın çeşitli yerlerindeki kişilerle görüşmeyi denemiş ve sonuçta, Macaristan’da, Etnografya Müzesini kuran, Meszaroş ile irtibata geçilmiştir.

Meszaroş’un : yeni müzenin kurulması ile ilgili verdiği rapor doğrultusunda: özel bir komisyon kurulmuş ve 1925-1927 yılları arasındaki 2 yıllık dönemde: bu komisyon tarafından, 1250 adet eser, satın alınarak, müzede sergilenmeye başlanmıştır.

15 Nisan 1928 tarihine gelindiğinde ise, bu kez: Büyük Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk; müzeyi ziyaret eder.

Resmi açılış ise: Afgan kralı Amanullah Han’ın, ülkemizi ziyaretinde yani 18 Temmuz 1930 tarihinde yapılır.

1938 yılına gelindiğinde, müze tarihindeki hüzünlü süreç başlar. Ülkemizin kurtarıcısı ve Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk: 10 Kasım tarihinde ölümünü takiben, tahnit (koruma önlemleri alınmış) naaşı; müzenin iç avlusunda, geçici kabir olarak ayrılan yerde muhafaza edilmeye başlanmıştır.

Naaş: 1953 yılında, Anıtkabir’e defnedilene kadar, 15 yıl boyunca, burada muhafaza edilmiştir.

Sanırım, bu tepenin daha önce Müslüman mezarlığı olması, naaşın burada muhafaza edilmesine sebep olmuş olabilir.

Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından, böyle bir karar verilmiştir. Ancak, bir yandan da, Atatürk’ün pek hoşlanmadığı bir yer olarak biliniyor.

Bu bölüm: günümüzde de, Atatürk’ün hatırasına: sembolik bir kabir şeklinde muhafaza edilmektedir ve üzerinde, beyaz mermere yazılmış bir kitabe görülmektedir.

Tabii: bu 15 yıllık süreçte, burası, müze işlevinden çok: Atatürk’ün mezarının bulunması nedeniyle; gerek yabancı devlet başkanları, elçiler ve heyetler ve gerekse halkın yoğun ziyaret yeri olmuştur. Hatta, devlet törenleri, burada yapılmıştır.

Atatürk’ün naaşı, Anıtkabir’e taşındıktan sonra ise, 14 Kasım 1956 tarihinde, müze, tekrar müze olarak halkın ziyaretine açılmıştır.

MÜZE GEZİSİ

Müze girişinde: 28 basamaklı bir merdiven bulunuyor.

Merdivenlerden çıkınca: dört sütun ve üçlü bir giriş var. Uzaktan bakıldığında, güzel bir görüntü ortaya çıkıyor. İlk yapıldığı yılları düşünmelisiniz. Bomboş bir arazi ve bu arazide muhteşem bir yapı.

Müzede: 10 salon bulunuyor.

Hemen girişte: Şeref Holü var. Burada: müzenin en seçkin eserleri sergileniyor ve ayrıca, Atatürk’ün naaşının konulduğu katafalk bulunuyor.

Dedektör kontrollü kapıdan girdiğinizde, hemen sağ tarafınızda, görevlilerin bulunduğu bir yer var. Burada: müze hakkında hazırlanan gayet güzel bir broşür alabiliyorsunuz.

Güzel bir uygulama. Sonra: gurup olarak geldiğinizi söylerseniz: gayet bilgili ve müze hakkında gerekli tüm bilgileri ziyaretçilere aktarmayı, büyük bir memnuniyetle yapan bir “görevli-rehber” size eşlik etmeye başlıyor.

Müze gezisi, elbette, bir bilenin anlattığı bilgiler ile, çok daha keyifli ve güzel bir hale geliyor.

Hayret etmemek elde değil, hemen yandaki Resim-Heykel Müzesinde yapılamayan bir uygulama, ama neyin eksik olduğu meçhul, yani niye yapılamaz, niye bir rehber veya broşür olmaz, Resim-Heykel müzesinin eksiği nedir, niye bunlar olmaz?

Önce, sağ yanda, galeriye girmeden önce, müze hakkında bilinmesi gereken bir kısım bilgi vermek istiyorum.

Burası yazının en başında da söz ettiğim gibi: aslında eskiden Namazgah Tepesidir.

Yağmur duasına çıkılan ve bayramlarda topluca namaz kılınan bir yerdir.

Ayrıca: burası şehitliktir.

Sakarya Meydan savaşında ölen şehitlerin bir kısmı buraya gömülür.

Daha sonra ise, şehitlerin mezarları buradan alınıp “Cebeci mezarlığına” götürülür.

Daha sonra Atatürk, yeni müzenin yapılması için burayı seçer. Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu’na; Türk kültürünü yansıtan bir bina yapılmasını ister.

O yüzden, binanın özelliği “açık avlulu Selçuklu Medresesi” tipidir.

Selçuklularda medreseler yüksek öğrenim kurumudur.

Hem bir eğitim kurumu olması hem de müzeye gönderme yapılması açısından böyle bir plan seçiliyor.

Normalde: orijinalinde: hemen girişin bulunduğu yerde, Atatürk’ün 15 yıl boyunca gömülü bulunduğu alanın üstü açık olarak yapılmıştır.

Hatta: yine aynı yerde, bir şadırvan bulunmaktadır.

Ama, Atatürk vefat edince, insanlar onun naaşını, burada saklarken, açık olan bölümün kapatılmasına karar vermişler, buradaki şadırvan ise, buradan alınarak, başka yere/arkaya konulmuştur.

Burası: Atatürk’ün geçici kabri olarak yapılıyor. Daha sonra, naaşı, Anıtkabir’e taşınıyor.

1927 yılında, Atatürk, Afgan kralı Amanullah Han onuruna müze açılıyor.

Çünkü, I. Dünya savaşında, Afganistan’daki insanlar, parmaklarındaki yüzükleri dahi çıkararak, bize gönderiyorlar.

Atatürk, bu yüzden, Amanullah Han’ı onore etmek için açılışı ona yaptırıyor. Ama esas halka açılışı, 1930 yılıdır.

Şimdi, müze aslında iki bölümdür. Bu tarafı daha çok: halk bilimi-etnoloji, diğer taraf ise, sanat tarihi konularıdır.

Müzenin en büyük özelliği: “Ulusal Müze” olmasıdır.

Bunun anlamı, Türkiye’nin her yerinden getirilmiş eserlerin burada sergileniyor olmasıdır.

Genellikle: Etnografya Müzeleri, yöresel özelliklidir ve bulundukları yörenin Etnoğrafik eserlerinin sergilenmesinde kullanılır.

Ama, burası, biraz önce de söylediğim gibi, Ulusal düzeyde yani tüm Türkiye’den getirilen Etnoğrafik objelerin sergilendiği bir müze olarak bir ilk ve tektir.

Sağ bölüme doğru ilerlediğimizde,

1. Bölüm: GİYİM SALONU

Karşımıza çıkan ilk vitrin: Ankara yöresinin kadın ve erkek giysileridir. Bunlar: genellikle: özel günlerde yani, düğün, bayram, nişan gibi günlerde giyilirdi.

Evet, bunlar sonradan yapılma değil, o dönemden kalma orijinal giysilerdir. İlk etapta toplanan objelerdir. Yine aynı vitrin içinde: ortada bir sedef kakma sehpa görüyoruz.

Üstünde, Türk cam sanatından (Beykoz Cam Fabrikasında yapılmış) bir örnek görüyoruz. Aynı vitrinde; sağda abdest almada kullanılan: gümüş işlemeli leğen-ibrik var. Abdest, ya bir ağaç altında yada leğen altında alınırdı. Abdest almak için leğen ve ibrik kullanıldı ise, abdest sonrası, leğende kalan suyun: yine bir canlı yani ağaç dibine dökülerek, israf edilmemesi sağlanıyor.

Ankara Etnografya Müzesi Giyim Salonu

Devamında: Ege yöresi erkek giysilerinin sergilendiği vitrin görülüyor. Burada: giysiler, silahlar, kamçılar, boyunlarına taktıkları nazarlıklar var. Genellikle: Efelerin başlıkları, fesleri, iğne oyalı oluyordu, bunlara dikkat ediniz.

Sonraki vitrin: genellikle şehirli hanımların kullandıkları mücevherler, küpeler, bilezikler, saatler, broşlar sergilenen bir yerdir.

Daha sonra: Ankara yöresi ve daha çok Beypazarı yöresine ait: bir kına töreninin canlandırıldığı vitrin var. Burada: kına yakılan gelin adayı ve iki kişi daha var. Ayrıca: kına odasında bulunan eşyalar (mangal, çeyiz sandığı, mücevher kutusu gibi) canlandırılmıştır.

Hemen karşıda: ilginç bir bölüm var. Burası, tüm malzemeleri orijinal, bir berber dükkanıdır. Burada ise: damat tıraşı canlandırılmıştır. Malum: düğün öncesinde, gerek kına gecesi, gerek gelin hamamı ve gerekse damat tıraşı gelenekleri, uzun yıllar, Anadolu’da olagelmiş ve günümüzde de süregelen adetlerdir.

Bu bölümün son vitrininde: Erzurum yöresine ait, erkek giysileri ve aksesuarları sergileniyor.

Devam ettiğimizde,

2.Bölüm: İŞLEMELER SALONU

Burada: Anadolu kadınlarının el sanatları görülüyor. Anadolu’nun çeşitli yerlerinden toparlanan işlemeler, yatak örtüleri, çeyizlik takımlar, mühür, para keseleri, saat keseleri sergileniyor. Burada: bir kadın “enstrüman” çalıyor olarak betimlenmiştir. Bunlar el işidir ve üzerleri işlemelidir.

Her genç kız, kendisi işler. Bu enstrüman, dikkatli bakarsanız “kanun” dur. Ayrıca, burada, yine hamamda kullanılan peştemaller ve diğer objeler sergileniyor. Bu sahne: gelin hamamı şeklinde betimlenmiştir. Sabunlar, gümüş taslar, hepsi orijinal.

Ankara Etnografya Müzesi Halı ve Kumaş Salonu

Bir sonraki bölüm,

3.Bölüm: HALI VE KUMAŞ SALONU

Burada: Osmanlı dönemine ait halı ve kilimler sergileniyor. Sergilenen halılar: Milas, Ladik, Hakkari ve Osmanlı sarayları için özel dokunan Hereke ipek halı örnekleridir.

Bunlar: ilginç şekilde sergileniyorlar. Bir raylı sistem üzerine yerleştirilmişler ve bu raylı sistem geri çekildiğinde, arkadan başka halıların bulunduğu pano görülüyor. Yani: aynı yerde, birçok halı örneği görme şansı var.

Aslında: bu durum, halıların ziyaretçiler tarafından tahrip edilmesine neden olabilir mi diye düşünmemek elde değil. Ancak: bu halıların kapalı ortamda muhafaza edilemediğini, halıların nefes alması için açık alanda muhafaza edildikleri söylendi.

Ancak, ben yine de önlerine bir cam pano yapılmasının yararı olacağını düşünüyorum, çünkü bir zarar verildiğinde, bunların bir benzeri yok ki, yerine yenisini koyabilesiniz?

Ankara Etnografya Müzesi Halı ve Kumaş Salonu

Hemen karşıda, çok büyük bir halı var. Bu halı: 17’nci yüzyıldan kalma, Uşak yöresine aittir ve Türkiye’de iki tanedir, dünya üzerinde başka benzeri bulunmamaktadır. Bu halı: büyük uğraşılar sonucu onarılmış, orijinal haline sadık kalınarak, restorasyondan geçirilmiştir.
Burada: bir de dokuma tezgahı var. Tezgah orijinal değil, sonradan yapılmıştır. Ayrıca, eğirme ve iplik haline getirme işlemleri de, tanıtılıyor.

Ankara Etnografya Müzesi Metal Eşyalar Salonu

Bir sonraki bölüm,

4.Bölüm: METAL EŞYALAR SALONU

Burada: Anadolu metal işçiliği sergileniyor. Anadolu bakır işçiliğinin örnekleri var. Mankenler ile, bir bakırcı ustasının çalışması canlandırılmıştır. Çünkü: o dönemlerde, bakır en modern kap olarak kullanılmıştır. Ayrıca: bronz ve demir kap ve kacaklar da sergileniyor.

Vitrinin: bir bölümü Osmanlı, ortada Memlük ve diğer bölümü, Selçuklu metal işlemeciliğine ayrılmıştır. Sergilenen eserler: 12’nci yüzyıl ile, 19’ncu yüzyıl arasındaki dönemi kapsamaktadır.

Sergilenen eserler arasında: Osmanlı şerbet kazanları, Memlük kazanları, sini, leğen, sahanlar, taslar, güğümler görülüyor. Ayrıca: yemek taşımada kullanılan sefer tasları, şifa tasları (bunlar, genellikle çocuklar doğumdan sonra kırkını doldurduğunda kullanılırdı, ayrıca içlerine okunmuş su konulup hastalara içirilirdi), nisan kazanları (bunlar tekkelerde bulunurdu, ilk nisan yağmurları yağdığında, bunların içinde toplanan yağmur suları, okunur ve şifa niyetine tekkelerde bulunanlara içirilirdi).
Ayrıca: yine aynı vitrinde, fenerler ve mum söndürmede kullanılan mum makasları sergileniyor.

Ankara Etnografya Müzesi Metal Eşyalar Salonu

Evet, hemen karşıda: tek bir vitrin içinde: Müzenin “prestij eseri” yani “yıldızı” sergileniyor.

Vitrinde, tek başına sergilenen bu eser: Selçuklu dönemine aittir. Yapılış yılı ve yapan bilinmemektedir. Ancak: Konya-Beyşehir-Eşrefoğlu camiinden getirilmiştir. Acun tekniğiyle yapılmıştır.

Yanlarında: boğa başları bulunmaktadır. Üzerinde, üst bölümde “Ayetel Kürsü” yazısı işlenmiştir. Bu obje, tavana asılıp, içinde mum yakıldığında, tavana “Ayetel Kürsü” yansımaktadır.

Gerçekten inanılması güç ve muhteşem bir işçilik örneğidir. Bu yönü ile, dünya çapında ünlü olduğu ve literatüre girdiği belirtiliyor. Dünya üzerinde eşi-benzeri yoktur.

Bir sonraki bölüm;

5. Bölüm: KÜLTÜR SALONU

İlk vitrinde: kaşıklar görülüyor. Mutfaklarda kullanılan kaşık örnekleri: sedef, fildişi, kaplumbağa kabuğu, ahşap kaşıklar.

Daha sonra: Anadolu’da kahve: hazırlanması ve sunulması ile özel şartlara tabidir ve mankenler, mangal, cezve ile bu kültür canlandırılmıştır. Bizim kültürümüzde, kahvenin çok önemli yeri vardır. Hatta “bir fincan kahvenin 40 yıl hatırı olduğu” söylenir. Kahvenin özel bir sunum şekli vardır.

Japonların çay içme törenleri gibi. Önce mangalda pişirilir, lokum eşliğinde ikram edilir. Vitrinde: sunumla ilgili objeler görülüyor. Fincanların: porselen, tophane çamuru ve hatta kaplumbağa kabuğundan yapılmış örnekleri görülüyor. Ayrıca: kahve yapımı ile ilgili objeler var. Kahve ocağı var, kahve kavurmak için kahve tavaları, kahve değirmenleri sergileniyor.

Ankara Etnografya Müzesi Kültür Salonu

Bir başka vitrinde ise: sünnet odası, sünnet çocuğu yatağı ve hemen yanı başında bekleyen bir bayan görülüyor. 17’nci yüzyıla ait bu betimlemede: Ankara evine ait; tavan ve dolap kapakları orijinaldir. Sünnet yatağı üzerindeki işlemeli objeler ve hatta yerdeki halı üzerinde, çeyrek altın örnekleri görebilirsiniz.

Ankara Etnografya Müzesi İç Avlu

 

Buranın devamında karşımıza çıkan yer: İÇ AVLU

İç avlu bölümü: Selçuklu mimari tarzında yapılan yapının, açık avlulu ilk halini göstermektedir. Ancak: yapıldığında, buranın üstü açık ve ayrıca şadırvanlı bir havuz bulunuyormuş. Ama, Atatürk ölünce, ölmeden önce, sürekli olarak geldiği bu yerde, naaşının muhafaza edilmesine karar verilmiştir. Ancak: naaş burada muhafaza edilirken, avlunun üstü kapatılmış, havuz ise, buradan alınarak, arka bölümde bir yere yerleştirilmiştir.

Atatürk’ün naaşı

15 yıl süresince, burada, ilaçlanarak ve sarılarak muhafaza edilmiştir. Yani, bir anlamda mumyalanmıştır. Anıtkabir tamamlandığında ise, 1953 yılı mezunu Harbiyeliler tarafından törenle taşınarak, Anıtkabir’de, günümüzdeki yerine götürülmüştür.
Atatürk’ün naaşının 15 yıl boyunca bulunduğu bu yer: günümüzde de, Atatürk’e saygı adına, öylece muhafaza ediliyor.

Duvarlarda ise, sol yanda: Atatürk’ün naaşının, Dolmabahçe’den alınıp, trene bindirilinceye kadar olan fotoğraflar, diğer yanda ise, Ankara içindeki törenlere ait fotoğraflar, duvarları süslüyor. Bunlar arasında ilginç olan: ilk bölümde, Atatürk’ün ölümü üzerine, Anadolu Ajansı tarafından, dünya ajanslarına çekilen “Telgraf örneği” dir. Bu ilginç, görmeden geçmeyin.

Ankara Etnografya Müzesi Cam, Çini ve Seramik Salonu

 

Devam ettiğimizde, hemen karşıda: Cam, Çini ve Seramiklerin sergilendiği bir salon görülüyor.
Burada: Selçuklu dönemi seramik ve çinileri sergileniyor. Bunların bazıları, vitrinin en solundakiler, Osman Hamdi Bey tarafından, günümüzde Suriye sınırları içinde kalmış, eski Selçuklu toprağı olan “Rakka” bölgesinden getirilmiştir.

Ortada: 16’ncı yüzyıldan kalma, Selçuklu çinileri görülüyor. Ancak, bunlar genellikle halkın kullanımı için yapılmamıştır. Bunlar: Sarayın kullanımı için yapılmış kaplardır. Daha sonra, Kütahya çinileri görülüyor.

Burada: daha önceki ziyaretimde görmediğim, daha sonra buraya konulan bir objeden söz etmek istiyorum ki, bu obje: daha önce yurdunuzda, İstanbul’daki bir camiden çalınarak Fransa’ya kaçırılan ve resmi makamların uzun uğraşlar sonucu Fransa’dan geri aldıkları çini tablodur. Bunu mutlaka görmelisiniz, tam bir sanat eseri.
Devam ettiğinizde, bu kez: 17 ve 18’nci yüzyıllar arasındaki döneme ait: Osmanlı cam sanatı örneklerinin bulunduğu yere geliyoruz.

Ankara Etnografya Müzesi Osmanlı Cam Sanatı Örnekleri

 

Burada özellikle görmenizi önereceğim objeler: Tophanelerdir. Bunların üzerindeki sarı bölümler, altın kaplamadır. Bir zamanlar çok popüler olmalarına rağmen, porselen ile rekabet edemediği için, zamanla üretimi durdurulmuş ve ortadan kaybolmuştur.

Vitrinin devamında: Yıldız Porselen Fabrikasında üretilen, porselen objeler görülüyor. Vazoların üzerindeki resimler, tamamen el yapımı ve imzalıdır. Bunlar da, halk kullanımı için değil, saray için üretilmiş, çok değerli ve nadide eserlerdir.
Devamında: Beykoz Cam Fabrikasının ürettiği objeler, yani çeşitli cam örnekleri görülüyor. Çanakkale seramik fabrikası eserleri de var. Bu fabrika, 1915 yılında bombalanınca, yok olmuş.

Buranın devamında, tören kıyafetleri ve tören silahlarının sergilendiği bir vitrin var. Kurşun kalıpları, mataralar, miğferler, barutluk, üzerinde yarı değerli taşlar bulunan tüfekler görülüyor. Ayrıca, bir mankenin üzerinde zırh ve elinde kalkan görülüyor.

Ankara Etnografya Müzesi

Bu vitrinin hemen karşısında: yine müzenin prestij eserlerinden olan ve “Uygur” bölgesinden getirilen, iki adet obje var. Bunlar: ayrı vitrinlerde sergileniyorlar. Üzerlerindeki resimler muhteşem. Görmeden sakın geçmeyin. Günümüzden yüzlerce yıl önce yapılan bu resimler: özellikle yapıldıkları zemindeki saman parçaları ile dikkat çekiyor.

Sonra: BESİM ATALAY SALONU

Besim Atalay, bir dönem “Milli Eğitim Bakanlığı” ve “Türk Dil Kurumu Başkanlığı” yapmıştır. Burada da, Besim Atalay’ın, müzeye hediye ettiği koleksiyon sergileniyor. Bu vitrin onun anısına yapılmıştır.
Bu koleksiyon içinde: yazmalar ve hat sanatının nadir örneklerini görebilirsiniz. Burada: özellikle, kocaman el yazması “Kuran-ı Kerim” dikkat çekmektedir. Ayrıca: çeşitli fermanlar ve levha örnekleri görülüyor.

Ankara Etnografya Müzesi Besim Atalay Salonu

Duvardaki: bir tablo içinde: “kufi yazı tekniğiyle “Allah” yazısını görmelisiniz. Bu teknik: çok erken dönem, Selçuklu dönemine ait, köşeli bir yazı türüdür.

Devamında: Peygamberimizin kişisel özelliklerini anlatan (gül simgesi bulunan, huyunu, sevdiklerini, yani fiziksel ve ruhsal özelliklerini anlatan) bir tablo var. Bu çoğu evde asılı olurmuş.

Devamında: AHŞAP ESERLER SALONU

Burada: Selçukluların en etkileyici sanatları olan: “kündekari” tekniğiyle yapılmış ve çeşitli camilerden getirilmiş: minber, mihrap ve kapılar sergileniyor.

Bunlar: herhangi bir yapıştırıcı veya çivi kullanılmadan, ahşap malzemenin oyulup birbiri içine geçirilmesiyle yapılan bir sanat türünün örnekleridir.

Yani: Selçuklunun, sanatta ulaştığı boyutu sergilemektedirler. Ancak, Selçuklu bu muhteşem eserleri yaparken, çivi kullanmamış olmasına rağmen, bu eserler sergilenirken, çivi kullanılmıştır.

Burada: ayrıca: küçük türbe kapıları (küçük olmasının nedeni, insanların saygı belirtisi olarak, eğilerek içeri girmelerini sağlamak için) ve büyük cami kapıları örnekleri görülüyor.

Yine burada, müzenin prestij eserlerinden olan: 12’nci yüzyıl yapımı: Siirt Ulucami minberi, 13’ncü yüzyıl yapımı: Selçuklu Sultanı III. Keyhüsrev’in tahtı, 14’ncü yüzyıl yapımı: Ahi Şerafettin’in sandukası, 12’nci yüzyıl yapımı: Merzifonlu Çelebi Sultan Medresesi kapısını görebilirsiniz.

Ankara Etnografya Müzesi Ahşap Eserler Salonu

Sanduka: Ankara-Ahi Şerafettin camisinden getirilmiştir. Güzel restore edilmiştir.

Ankara Etnografya Müzesi Ahşap Eserler Salonu

Yine bir Selçuklu Sultanına ait, taht var. Ankara-Kızılbey camisinden (şu anda yıkılmış, yoktur) getirilmiştir. Camide, vaaz kürsüsü olarak kullanılmıştır. Taht olduğu, üzerinde, kenarında yazmaktadır. Yani, tam anlamıyla bir taht.

Ankara Etnografya Müzesi Ahşap Eserler Salonu

Nevşehir-Ürgüp-Taşhunpaşa camisinden getirilmiştir. Gül veya ardıç ağacı veya ıhlamur ağacı olduğu söyleniyor. Dünyada, eşi benzeri yoktur. Üstünde, Ayetel Kürsü yazılıdır. Yapan usta belli değil. Yapılış yılı belli değil. Yapan usta, üstüne ismini yazmamıştır.

Ayrıca: yine bu bölümde: çeşitli camilerden getirilen merdivenli kürsüler görülüyor ki, bence etnografya müzesinin bu bölümü tam bir sanat cennetidir. Kenardaki oturma yerlerine oturun ve yapımı birçok yıla dayanan bu muhteşem sanat eserlerini izleyin.

Ankara Ulucanlar Cezaevi

Ankara Ulucanlar Cezaevi

Ulucanlar Cezaevi, muhteşem bir ziyaretçi akınına uğruyor.

Türk Siyasi Tarihinin en önemli duraklarından biri olan ve açıldığı günden yana 120.000 den fazla kişinin ziyaret ettiği “Ulucanlar Cezaevi Müzesi” koğuşları, tecrit odaları, zindanları ve bu bölümlerde yapılan seslendirmeleriyle ziyaretçilerin büyük ilgisini çekiyor.

Her yaştan insanın gezdiği “Ulucanlar Cezaevi Müzesine en çok hayatının bir bölümünü burada yatmış, yolu bir şekilde buradan geçmiş eski hükümlüler ilgi gösteriyorlar.

Ziyaretçilerin en çok ilgisini çeken bölüm ise: Ulucanlar Cezaevinde yatmış, tanınmış kişilere ait kişisel eşyaların sergilendiği 6’ncı koğuş oluyor.

1925 yılından 2006 yılına kadar faaliyet gösteren Ulucanlar Cezaevinin 6’ncı koğuşu, burada yatan ünlü gazeteci, edebiyatçı ve siyasetçilerin kişisel eşyalarına ev sahipliği yapıyor.

Her kesimden tanınmış pek çok önemli ismin eşyalarının sergilendiği bu koğuşta, Bülent Ecevit’ten Muhsin Yazıcıoğlu’na, Deniz Gezmiş’ten Metin Toker’e, Hüseyin İnan’dan Mustafa Pehlivanoğlu’na, Kasım Gülek’ten Fakir Baykurt’a ve Necip Fazıl Kısakürek’e kadar pek çok kişinin kişisel eşyaları ve bu kişilerin öz geçmiş bilgileri bulunuyor.

Açıldığı günden bugüne Ulucanlar Cezaevi Müzesine bu kadar yoğun bir ilginin gösterilmesinden dolayı çok mutlu olduğunu belirten “Altındağ Belediye Başkanlığı”; gerçekleştirdikleri restorasyon çalışması ile Ankara’nın çok önemli bir merkez kazandığını dile getirmişlerdir.

Evet: bu genel özet girişten sonra, gelelim “Ulucanlar Cezaevi Müzesi” hakkında; ayrıntılı bilgi vermeye. Gezdim-gördüm ve işte izlenimlerim.

Asıl kullanılan adı: Ulucanlar Cezaevi Müze, Kültür ve Sanat Merkezi.

Aslına bakarsanız, gitmeden önce yaptığım araştırma da, burayı bilip, tanıyan birçok kişi tarafından ifade edildiği gibi, ne kadar orijinal olduğu da söylense, buranın pek orijinalliğinin kalmadığını yazmışlar. Ama gittikten sonra anladım ki: burayı ne renge boyarlarsa boyasınlar, o soğuk ve ürkütücü görüntü kesinlikle egemen. Yani: duvarları ne kadar pembeye boyarlarsa boyasından, hayır, o ürkütücü, korkunç ortamı sevimli hale getirememiştir.

Öncelikle, şuna karar vermek gerekir. Buraya niye gitmek istiyorsunuz? Zaten özellikle, çocukların yani ilköğretim çağındaki çocukların buraya götürülmesini kesinlikle önermiyorum. Çünkü: biraz önce de söylediğim gibi, berbat bir ortam.

Yani, buraya çocukları götürüp de, bu rezillik içinde, bir zamanlar, birçok ünlü insanımızın barındırıldığını anlatmak, göstermek kesinlikle saçma. İnsanlar hayatta elbette suç işleyebilirler, ama bunun cezalandırılması, bu tür berbat yerlerde olmaması gerekir.

Bu yüzden: bence ve kesinlikle ilköğretim çağındaki çocukları, okul çocuklarını sakın buraya götürmeyin ve bu kötü ortamı görmelerini sağlamayın.

Hani, denebilir ki, görsünler de, suç işlemekten çekinsinler, kesinlikle alakası yok, hiçbir suçun karşılığı, bu ahırdan berbat yerlerde, insanların cezalandırılmasını gerektirmez.

Yani, cezalandırma, daha insancıl ortamlarda, şartlarda yapılmalı diye düşünmemek elde değil. Her ne kadar burası halen kapalı bulunmasına rağmen, uzun yıllar, burada insanların barındığını bilmek, berbat bir duygu.

Ankara Ulucanlar Cezaevi

Tüm bunların yanında: belli bir yaş düzeyindeki insanların, Türk Siyasi Tarihinde bir çok ünlünün bir süre barındığı ve hatta idam edilerek öldürüldüğü bu mekanı görmesinde fayda olabilir. Hani, o günleri anmak, anımsamak açısından.

Yoksa: inanın, ben yabancıların yani turistlerin bile burayı ziyaret etmelerini istemem, çünkü, uzun yıllar, cezaevi olarak hizmet etmiş bu mekan, inanın çok ürkütücü, soğuk ve insan yaşamına uygun değil.

Sayın Bülent Ecevit’in, Sayın Talat Aydemir’in, Sayın Deniz Gezmiş’in, Sayın Nazım Hikmet’in ve daha birçok insanımızın: insan yaşamına uygun olmayan bu yerde nasıl yaşadığını görmek, bilmek ziyaretçiye ne kazandırır.

Orayı gezip çıktığınızda, tek duygunuz “bu berbat yerde, bu insanlar nasıl yaşamış?” Bu nedenle: ben bir kez gittim ve bir kez daha asla gitmem, hani derler ya “Allah düşürmesin, ama hiçbir şekilde” Buradan çıktığınızda, özgürlüğün ve yaşamınızın gerçek tadını daha iyi hissedeceksiniz.

Ankara Ulucanlar Cezaevi

YERİ

Ulucanlar cezaevi Müzesi: Ankara-Altındağ semtinde, Ulucanlar Mahallesindedir. Burası: Ulus semtinde, tarihi kent merkezinin kıyısında, Ankara kalesinin doğusundaki bir tepe üzerindedir.
Müzenin girişi: Ulucanlar caddesi üzerindedir.

Yani: Ulus-Bent deresi caddesi üzerinde, Ankara Hastanesinin hemen arkasında, Ulucanlar caddesi üzerindedir. Ulucanlar caddesi üzerindedir ve zaten kime sorsanız gösterirler. Ulus-Samanpazarı Hacettepe Hastanesi arkasındaki caddeden ulaşabilirsiniz. Dikimevi Opera binasının önündeki caddeden ilerleyerek ulaşabilirsiniz.

Ankara Ulucanlar Cezaevi

MÜZENİN TARİHİ

Müze olarak tanzim edilen “Ulucanlar cezaevi”: ilk olarak; 1925 yılında açılmıştır. Öneri: şehir plancısı Alman Carl Christoph’dan gelmiştir.

İlk açılışını takiben: “Cebeci Tevkifhanesi, Cebeci Umumi Hapishanesi, Cebeci Sivil Cezaevi, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi olarak kullanılmış ve son olarak Ulucanlar Cezaevi olarak kullanılıyor iken, Sincan cezaevinin açılması nedeniyle, 1 Temmuz 2006 tarihinde kapatılmıştır.

2006 yılına kadar, tam 81 yıl boyunca insanların içinde hapis edildiği, çok zor günler geçirdiği, infaz edildiği, ana babaların kapısında günlerce haber beklediği soğuk ve karanlık bir hapishane olarak hafızalarda yer edindi.

81 yıllık tarihi boyunca: cezaevinde yapılan infazlardan bazıları: Fethi Gürcan, Talat Aydemir, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Necdet Adalı, Mustafa Pehlivanoğlu, Erdal Eren, Fikri Arıkan, Ali Bülent Okran.

Cezaevinin, Cumhuriyetin ilk yıllarında inşa edilmiş olması, buranın önemini arttırmaktadır. Açık bulunduğu, 81 yıllık süreçte: Türk siyasi tarihindeki pek çok ünlü kişi, burada, bir süre cezalarının infazı için bulunmuşlardır.

Ayrıca: koğuşların yakılması, isyanları, çekilen sinema filmleri de, ünlü konukları kadar önem kazanmıştır.

MÜZENİN HAZIRLANMASI

Müze, Ulucanlar cezaevinde yapılan yoğun restorasyon çalışmaları sonucu: 2009 yılında başlayan restorasyon çalışmaları tamamlanmış ve ziyarete açılmıştır. Bu restorasyonda birlikte çalışan kurumlar: Adalet Bakanlığı, Altındağ Belediyesi, Ankara Barosu ve Mimarlar Odasıdır.

Ancak, cezaevi, tarihi süreç içinde, 2 kez yangın geçirdiği için, pek çok belgeye ulaşılamamıştır. Yalnızca, burada yatan eski mahkumlar, görev yapan görevliler ve idam edilenlerin geride kalan yakınlarında bulunan bilgi ve belgeler ve kişisel eşyalar; burada sergilenmek üzere toplanmıştır. Ayrıca: Mamak ve Sincan cezaevlerindeki bir kısım belge ve kişisel eşyalar da, toplanarak buraya getirilmiştir.

Müzenin genel yapısı ise: biraz önce de belirttiğim gibi, burada yatan mahkumlar ve görevlilerin beyanına göre düzenlendiği söylense de; daha sonra burayı ziyaret eden eski mahkumlar: cezaevinin orijinal halinden uzaklaşıldığı ve sevimli bir görüntü yaratıldığı, halbuki kesinlikle böyle bir sevimliliğin söz konusu olmadığını ısrarla söylemişlerdir.

Yani: genel bir alışkanlığımız olarak, restorasyon adı altında, eskiyi tamamen ortadan kaldırmak, eskiye olan talebi yıkıyor, insanlar eskiyi görmek üzere buraya geliyorlar ama bir bakıyorlar ki; burada eskiyi anımsatan, sadece yapı desem, yapıda da birçok değişiklik yapılmış.

Bu restorasyon faaliyetlerinde: cezaevi koğuşlarında, ranzalar ve koğuş duvarlarının boyanmış olması uygun olmamışsa da, aslına uygun olarak düzenlendiği söyleniyor. Koğuş ve tecrit odalarında, 22 adet bal mumu heykel kullanılarak: cezaevinin içindeki düzenin görülmesi sağlanmış, ayrıca: koridorlarda ve çeşitli yerlerde, ses düzeni ile, mahkum çığlıkları ve görevlilerin sesleri-bağırmaları verilerek, görselliğin yanında, işitsel gerçekçilik de yaratılmaya çalışılmıştır.

Koğuşlarda bulunan bal mumu heykellerde: biri yemek yiyor, biri bağlama çalıyor ama yüzlerinde hüzün ifadesi bulunmaması dikkatimi çekiyor. Burası cezaevi, bu bal mumu heykelleri yapanlar, yüzlerde hüznü ifade etmeliydiler diye düşünmemek elde değil.

Bunların yanında: cezaevinde, bir kısım mimari değişikliklerin de yapıldığı söyleniyor. Hani, ben veya buranın eski halini bilmeyenler gezerken bunu hissetmiyorlar. Ama, yaptığım araştırmada öğrendiğime göre, eski mahkumlar, buranın mimari yapısında da büyük değişiklikler yapıldığını ifade etmişlerdir.

Hatta: kadınlar koğuşunun kaldırılıp yerine kafeterya yapıldığı söyleniyor. En büyük görsel değişikliğin ise bahçede olduğu, eskiden yalnızca kavak ağaçlarının bulunduğu bahçenin, günümüzde yemyeşil, çim ve çiçeklerle bezeli olmasının, cezaevi görüntüsünü değiştirdiğini söylüyorlar.

Evet, tüm hazırlıklar bitirildiğinde, Ulucanlar Cezaevi Müzesi, 17 Haziran 2011 tarihinde ziyarete açılmıştır.

Ankara Ulucanlar Cezaevi

MÜZE GEZİSİ

Müze bölgesine aracınız ile giderseniz, müzenin içine girerek aracınızı park edebiliyorsunuz. İçeride yer yoksa, hemen müzenin yanındaki boşluğa, 20 TL. karşılığında aracınızı park etmeniz mümkündür.
Aracınızı park ettikten sonra, hemen solda, camlı bölmeden, giriş ücreti ödeyerek müzeye giriliyor. 65 yaş üstü ücretsiz.

Önce karanlık bir koridordan ilerliyoruz ve sonra “Adnan Menderes Bulvarı” ve ardından; Hilton olarak isimlendirilen, 9 ve 10 numaralı koğuşların bulunduğu bölüme varıyoruz. Bu koğuşlarda, 7-8 kişinin kalmış olması bir lüks. Çünkü, diğer koğuşlarda, 60-70 yatak kapasitesi olmasına rağmen, çoğu kez, 100-120 kişi kaldığı oluyormuş.

Müze içinde “Gezi için devam ediniz” şeklinde tabelalar var ve bu tabelalar geziyi gayet olumlu şekilde yönlendiriyor. İyi bir uygulama.

Ankara Ulucanlar Cezaevi

Burada: çelik merdivenlerden üst kata çıkıyoruz ve karşılıklı iki koğuş görülüyor. Bu koğuşlar, çok büyük değil. Ancak: her iki koğuşunda pencereleri şehir manzaralı ve güneş tamamen içeriye giriyor. Zaten, bu nedenle, bu koğuşa “Hilton koğuşları” ismi verilmiştir. Buradan, çelik merdivenle tekrar aşağıya indiğimizde, zemin katta, yine karşılıklı iki koğuş bulunuyor.

Ankara Ulucanlar Cezaevi

Ankara Ulucanlar Cezaevi

 

Bu Hilton koğuşlarında, bir zamanlar: Bülent Ecevit, Nazım Hikmet, Osman Bölükbaşı kalmışlar. Bunların resimleri, yattıkları ranzalara asılmıştır. Ancak, bunlar elbette aynı anda kalmamışlar ve farklı dönemlerde cezaevinin bu koğuşunda kalmışlardır.

Ankara Ulucanlar Cezaevi

Ankara Ulucanlar Cezaevi

Ankara Ulucanlar Cezaevi

 

Hilton koğuşlarını gezdikten sonra, hemen yan tarafta, farklı bir bölüme giriyoruz. Buraya girince, hemen dikkati çeken, fonda verilen sesler. Bunlar: işkence çeken insanların sesleri. Hiç hoş değil ve hatta iğrenç, zaten en başta da belirttiğim gibi, buraya okul öğrencilerinin götürülmesi bence uygun değil.

Buradaki loş koridorun sol yanında: tek kişilik hücre şeklinde odacıklar var. Bu odaların içi karanlık olduğu için görülmüyor. Ancak: çelik kapıların üzerinde küçük bir gözetleme kapıcığı var. Buradan içeriye baktığınızda, içeride bal mumu heykeller şeklindeki mahkumları göremiyorsunuz. Fotoğraf makinesi ışığı ile görmek mümkündür. Gerçekten, hücrelerdeki havayı tam yansıtmışlar, fonda bağırmalar, görüntüler ürkütücü.

Bir zamanlar: yani cezaevi faal iken, burada, ağır ceza mahkumlarının cezaları infaz ediliyormuş. Yani, bir anlamda tecrit odaları. Bu odalar: küçük, kapalı, havasız, tuvaleti olmayan ve farelerin cirit attığı yerler olarak biliniyorlar.

Bu arada, cezaevinin bir kısım bölümünde sergilenen bal mumu heykellerden söz etmek istiyorum. Bu bal mumu heykeller, yurt dışında yaptırılmıştır. 22 heykel, 4 aylık bir süreç sonunda, tüm ayrıntılar yapıldıktan sonra, önce İstanbul’a ve sonra Ankara’ya getirilerek, buraya yerleştirilmiştir.

Ankara Ulucanlar Cezaevi

Gezimize devam ediyoruz. Buradan sonra: önce havalandırma avluları ve sonra koğuşlar olan bölümlere geçiyoruz. Her koğuşun önünde, avlusu bulunuyor. Bu avlunun, bir kıyısında, koğuşlar görülüyor. Avlular arasında ise, kapılar var. Avlularda da, cezaevinde yatan mahkumların çeşitli büyük boy fotoğrafları asılmıştır.

4 numaralı koğuşa girdiğimizde, içerisi tam Türk filmlerini anımsatır görüntüler sunuyor. Özellikle: bal mumu heykeller ve çeşitli teçhizatlar yerleştirilmiş koğuşlarda, cezaevi görevlilerinin, soğukta, elektrik sobası ile ısınmaya çalışması, günümüzde bile, bu cezaevinin soğuk görüntüsünün en büyük kanıtıdır.

Koğuşta: ranzalar ve üzerinde yatak takımları, battaniyeler yerleştirilmiş, büyük ve ilginç görüntülü sobalar var. Duvarlarda ise, halı-kilim ve bir kısım resimler asılmıştır. Yine bal mumu heykeller, görüntüye ayrı bir canlılık kazandırıyor. Özellikle, cezaevi çaycısı ve cezaevi ağasının betimlendiği heykeller ilginçtir.

Daha sonra, 5 numaralı koğuşa geliyoruz. Burada, yine cezaevinde kalan, tanınmış kişilerin ranzaları ve fotoğrafları görülüyor.

Ankara Ulucanlar Cezaevi

Ankara Ulucanlar Cezaevi

Ankara Ulucanlar Cezaevi

Ankara Ulucanlar Cezaevi

 

Şeftali sokağından sonra: 6’ncı koğuştayız. Burası en kapsamlı koğuş olarak hazırlanmıştır. Hemen girişte fotoğraflar ve mahkumların mektupları var.
İçeride ise: Yılmaz Güney’in gıravatı, Bülent Ecevit’in şapkası ve gıravatı, idam edilen Mehmet Pehlivanoğlu’nun kardeşine yazdığı mektup, ayakkabısı ve takım elbiseleri, Deniz Gezmiş’in hırkası, kendi el yazısı ile tuttuğu “Roma Hukuku” ders notları, sigarası, kibriti ve üzerinden çıkan madeni paralar, Yusuf Aslan’ın kaşkolu, Hüseyin İnan’ın idamının ardından üzerinden kesilerek çıkarılan fanilası, Muhsin Yazıcıoğlu’nun namaz takkesi, seccadesi, süveteri gibi kişisel eşyalar görülüyor.

Bunlar: koğuşun sağ yanında, cam vitrinler içinde, yeterli açıklamalar yazılarak sergileniyor. Ayrıca, yine bu bölümde hemen tam karşıda: bir piyano ve sinema film makinesi dikkati çekiyor.

Hadi, kömürlü film makinesini anladım, mahkumlara çeşitli eğitici filmler izlettiriliyormuş ama bu piyanoyu anlayamadım. Söylenenlere göre, Atatürk, bu piyanoyu, cezaevinde yatan bir mahkum çocuğa hediye etmiş. Yine de, böyle kötü bir ortam ile piyano, hiç bağdaşmıyor.

Sol yanda ise, yine ranzalar ve bu ranzalarda yatan mahkumların resimleri ve hayat hikayeleri anlatılmıştır.

Buradan çıktıktan sonra, 4 tane disiplin hücreleri yani zindan bölümünden geçiyoruz. Burası da, toplum içinde yüz kızartıcı suç işlemiş ve koğuşunda kendisine verilen ihtarları ve uyarıları dinlemeyen mahkumların atıldığı yerlerdir. Odaların içleri karanlık, yani normal şartlarda göremiyorsunuz, bu olumsuz bir durum, karanlık ve göremediğim odanın içinin aydınlatılması gerekir diye düşünüyorum.

Buradan sonra: avluya çıkılıyor. Avlu bölümünde, ses yayın cihazından, müzik yayını yapılıyor. Avlunun bir köşesinde, mahkumların banyo yaptıkları hamam bölümü görülüyor.

Bu hamam bölümü restore edildikten sonra, aslına uygun olarak düzenlenmiştir. Hatta, bu bölümü yalnızca bir banyo yeri olarak düşünmemek gerek, çünkü geçmişte birçok mahkum buradan kaçma girişiminde bulunmuştur.

Ankara Ulucanlar Cezaevi Darağacı

Diğer yanında ise “darağacı” denilen ve idam cezalarının infaz edildiği yer var. Bu darağacı, daha önce “Ulu kavak” adıyla anılan ağacın önünde iken, günümüzde aynı ağacın arkasına yerleştirilmiştir. Bu darağacı, her ne kadar boyanıp cilalanmış olsa da, burada, cezaevinin açık bulunduğu yıllarda, 18 kişi asılarak idam edilmiştir.

Restorasyon sırasında, bu darağacının, çatıda bulunduğu söyleniyor. İdam edilenler arasında bulunanlardan bazıları: İskilipli Atıf Hoca, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Mehmet Pehlivanoğlu var. Ancak, burada asıldığı öne sürülen İskilipli Atıf Hoca’nı aslında burada değil, şehir meydanında asıldığı da bir gerçektir.

Ayrıca, Deniz Gezmiş’in asılmadan önce, oturtularak idam sehpasını seyrettiği müdür odası, günümüzde mutfak olarak düzenlenmiştir. Günümüzde, darağacı, bir çelik kafes içine alınarak sergileniyor. Üzerinde ise, bir yazı hemen dikkati çekmektedir “Türkiye’de idam cezası 2004 yılında kaldırılmıştır”. Hemen sol yanda ise, bu darağacında idam edilenlerin isimleri yazılıdır.

Ankara Ulucanlar Cezaevi

İdam sehpasının hemen arkasındaki odalarda: kapalı görüş odası olarak kullanılmıştır. Küçük odacıklar şeklindeki yerleşim ilgi çekiyor.

Avlunun bu bölümünde, hamamın hemen yanında: küçük bir oda: hediyelik eşya satışına ayrılmıştır. Aslında, burayı da gezdim, güzel birkaç şey var (kupalar, kalemler, anahtarlıklar gibi) ama, yazının en başında belirttiğim gibi, burayı, buradaki perişanlığı hatırlamak istemiyorum, bu objeleri o yüzden almadım. Bu oda, cezaevi açık iken, çamaşırhane olarak kullanılıyormuş.

Yine avlunun bir kenarında: çay-kahve içilebilecek bir yer yapılmıştır. Buradan sonra kütüphaneyi görebilirsiniz. Müze kütüphanesi, Türkiye’nin demokrasi mücadelesinin unutulmaz isimlerinin yazmış olduğu kitaplar, çeşitli dönemlere ait önemli yayınlar, dönemin aktörlerinin mahkeme kayıtları, mahkumiyet tutanakları ve yine değeri kendisine münhasır günümüzde bulunması çok güç olan yayınların ilk baskıları ile tarihi bir arşiv niteliği taşıyor.

Müzede, açık bulunduğu dönemlerde, birçok film çekilmiştir. Bunlardan özellikle: senaryosunu Feride Çiçekoğulu’nun yazdığı: “Uçurtmayı Vurmasınlar” isimli film hafızalardadır. Ancak, bu filmin çekildiği “Kadınlar koğuşu” günümüzde, kafeterya olarak düzenlenmiştir.

Evet, avludaki gezimiz bittikten sonra, çıkış kapısından dışarı çıkıyoruz ve gezimiz bitiyor.

Ankara Ulucanlar Cezaevi

ÖZEL TECRİT ODASI

Ulucanlar Cezaevi Müzesi Proje Genel Koordinatörü Deniz Yavuz tarafından yapılan bir açıklamayı, hayretle okudum ve ilginç bulduğum bu açıklama hakkında sizlere de bilgi vermek istiyorum. Deniliyor ki: müzeyi ziyaret eden vatandaşlardan gelen istek üzerine: Tecrit odalarının üst bölümünde, özel bir tecrit odası oluşturulmuştur.

Bu odanın anlamı: cezaevindeki tecrit şartlarını görmek ve yaşamak isteyen ziyaretçilerin, bu isteklerinin karşılanmasıdır. Ancak: kişiler, bir ücret ödeyerek, bu odaya alınacaklar, belirlenen saat kadar kalacaklar ve üzerlerindeki saat, cep telefonu gibi objeler de alınacak ve kelepçelenerek, gardiyan eşliğinde, bu tecrit odasına konulacaklardır.

İlginç bir uygulama ve özellikle böyle bir talebin vatandaşlardan gelmiş olmasını anlamak mümkün değil. Kim, böyle bir durumu yaşamak ister? Anlamak mümkün değil.

Evet, sonuç olarak: cezaevinin kapalı bölümlerinin restorasyonunun tamamlandığı belirtiliyor. Açık bölümlerin restorasyonu ise devam ediyormuş ve bu açık bölümlerde: restorasyon faaliyetleri tamamlandığında, bu bölümlerde: Ankaralı sanatçıların; sanatsal ve kültürel faaliyetlerine yönelik çalışmalar yapmalarına imkan sağlanacakmış.

Müze gezinizde, şuna dikkat etmenizi öneririm. Müze bölgesi bayağı geniş ve kapanış saati geldiğinde, görevliler içeride kim var kim yok demeden, kapıları kapatıp gidiyorlarmış ve bu nedenle, birkaç kez, içeride mahsur kalan ziyaretçiler, cep telefonlarından itfaiyeyi arayarak yardım istemişler ve müze kapılarının açılması ile, özgürlüklerine kavuşabilmişlerdir. Bu nedenle, çıkış saatini takip ediniz ve çıkış saatinden önce mutlaka müzeden çıkınız.