Yunanistan Olympia

Olympia Zeus Heykeli

 

Evet önce Olympia hakkında bilgiler vererek başlamak istiyorum;

Altis diye de bilinir.

Ortam, binaları ve hatta kişiliği açısından Delphoi’dekinden çok farklıdır.

Ancak, tıpkı Delphoi gibi Olympia da anaakım Yunan iktidar mücadelelerinin dışında kalır.

Burası da 4 yılda bir düzenlenen atletizm yarışmalarının Yunan dünyasının her köşesine uzanan cazibesiyle tüm Yunanlılar için kutsal bir mekan haline gelmiştir.

Olympia, Peloponnesos’un kuzey batısında, denizden 12 km uzaklıkta, doğusunda Arkadya Dağları bulunan, düz, bereketli, ormanlık bir ovada yer alır.

Bu çekici nokta, kuzeyde konik Kronos Tepesi ile temenos’un güneybatısında birleşen Kladeos ve Alpheios adlı iki ırmak gibi belirgin coğrafi özelliklerle çevrilidir.

Bol miktarda adanan saç ayaklar üzerindeki pahalı, geniş tunç kazanlardan anlaşıldığı kadarıyla, Olympia MÖ 8’nci yüzyılda önem kazanmaya başladı.

Gerçekten de, antik Yunanlılar Olimpiyat Oyunlarının MÖ 776’da başladığına inanıyordu ve bu yıl kayıtlı tarihlerinin başlangıç noktası olarak seçilmişti.

Daha sonraki yüzyıllarda, Olympia Hera ve Zeus’a adanan iki ünlü tapınak da dahil, çeşitli binalarla donatılmıştı.

Romalıların ilgisi sayesinde Olympia’nın zenginliği antikçağların sonuna kadar, MS 393’te Hıristiyan imparator Büyük Theodosius pagan kültlere karşı genel bastırma kampanyasının parçası olarak oyunları sona erdirene kadar devam etti.

Ama bölge zaten MS 4’ncü yüzyılda büyük depremde yıkıldı.

Daha sonra Orta çağda Alpheios ve Kladeos’un taşması sonucu harabeler birkaç metrelik bir silt tabakası altında kalacaktı.

1766 yılında İngiliz eski eser meraklısı Richard Chandler tarafından tekrar keşfedilen Olympia, modern zamanlarda büyük ölçüde Alman Arkeoloji Enstitüsünün 1875’ten bu yana sürdürdüğü kazılarla ortaya çıkarılmıştır.

Tipik şekilde, kutsal bölge alçak bir duvarla belirlenmişti.

Ritüeller iki yende odaklanıyordu.

Olympia’nın efsanevi kralı Pelepos’un mezarı ve adete kültün uzak geçmişine uzanan kadim kökenlerine vurgu yapmak istercesine taş yerine yakılan sunuların küllerinden yapılan ana sunak.

Bunun iki yanında tapınaklar dururdu.

Kronos Tepesinin dibinde, kuzeyde erken arkaik döneme ait Hera Tapınağı ile güneyde, yapay bir platform üzerinde klasik Yunan’ın başlıca binalarından biri olan daha büyük Zeus Tapınağı.

İki büyük tapınak ve büyük sunağa ek olarak temenos’ta ayrıca Kronos Dağının eteklerinde düzgün şekilde sıralanmış bir dizi hazine de vardı.

Çoğu Sicilya ve Güney İtalya’daki Yunan şehir-devletlerince yaptırılmıştı.

Hiçbiri günümüze iyi durumda gelmemiştir ve hiçbiri Delphoi’deki Siphnos Hazinesinin düzeyinde karmaşık süslemelere sahip değildi.

 

OLİMPİA VE OLİMPİYAT OYUNLARI

Evet yukarıda da sözünü ettiğim gibi, burası: Güney Yunanistan’ın batı kısmında; bir tapınma yeriydi.

Hatta: Tanrılar kralı Zeus’un tapınağı ve sunağı oradaydı. İnsanlar, Yunan dünyasının her yerinden, bu kutsal yere hac ziyaretine geliyorlardı. Burada yapılan dinsel törenlerin önemli bir parçası ise, spor yarışmalarıydı.

Haberciler: oyunlara davet etmek için, Yunan uygarlığının en uzak yerlerine kadar giderlerdi. Sicilya-Kyrene-Suriye-Mısır-Makedonya-Asya: bilinen dünyanın her köşesinden gelen sporcular: bu oyunlar için “Olmpia” da toplanırlardı.

Ancak: oyunların kökeninde dinsel törenler bulunduğundan, oyunlara katılanların Yunan soyundan olmaları şarttı. Yunanlı olmayanlar, Zeus tapınağında tapınamazlar ve oyunlara katılamazlardı. Oyunlar süresince: Yunan şehir devletleri arasındaki savaşlara ara verilirdi.

Zeus tapınağının sınırlarının hemen dışındaki Stadium, aşağıda anlatacağım.

PELOPONNESOS-PELOPS ADASI

Yunanistan’ın güneyindeki kara parçası, bu isimle bilinirdi. Olimpiyat oyunlarının ortaya çıkışı: Pelops’a bağlanır. Bölgenin batısındaki “Pisa” isimli küçük krallıkta: söylenenlere göre:
“Kral Oinomaos hüküm sürüyormuş.

Tanrıların kralı Zeus ile Toprak Ana’ya adanmış verimli Olmpia arazisi: onun toprakları içindeymiş. Bu tanrılara tapan birçok kişi: oraya gidip, hasatlarının bereketi için tanrılardan yardım dilerlermiş. Bu sırada: kral Oinomaos: bir kahin tarafından “damadı” tarafından öldürüleceği yolunda uyarılır. Bu yüzden, kral kızının, evlenme çağına gelmiş olması nedeniyle huzursuzdur.

Bunun üzerine, kral kızı için gelen her talipten: Olympia’dan deniz tanrısı Poseidon’un tapınağına kadar kendisiyle araba yarıştırmasını şart koşar. Tapınak: 80 mil kadar kuzeydoğuda, Korinthos yakınında İsthmia’dadır. Yarışı kazandığında Hippodameia ile Pisa tahtını da kazanması; ama yarışı kaybederse yani kral onu geçerse, ölmesi kararlaştırılır. Bu işi kabul eden 13 talibin, hepsi yarışı kaybeder ve öldürülür.

Sonunda: genç Pelops ortaya çıkar. Kimileri: Pelops’un: tanrılaştığını, kimileri ise dingil milini balmumundan bir mille değiştirmesi için seyise rüşvet verdiğini söyler. Sonuçta: kral Oinomaos araba kazasında ölür, Pelops ise Hippodameia ile evlenerek tahta çıkar. “

Evet: pek çok Yunanlı; diğer oyunlarla birlikte Olympia’da başlatılan araba yarışlarının, Pelops’un tahta çıkışına yol açan zaferin anısını kutlamaya yönelik olduğuna inanırlar.

Günümüzde: bu sportif oyunların, çoğunlukla cenaze törenleriyle ilgili olduğu bilinmektedir. Bu oyunlar, yas tutanların kederlerini dağıtırdı. Çünkü: Olympia’daki oyunlar, büyük ihtimalle Pelops’un mezarı civarındaki bölgede yaşayan Yunanlılar tarafından bir anma töreni olarak başlatıldı.

Bu insanlar: böylece tanrılarının gözüne girmiş oldular. Pelops’un mezarı: kutsal yapı gurubunun tam ortasındaydı. Zamanla ise durum değişti, oyunlar Zeus’un onuruna kutlanır olunca Pelops’un payı azaldı.

 

YUNANLILARIN TANRI GÖRÜŞLERİ

Yunanlıların kendilerine özgü bir tanrı görüşleri vardır. Onlara göre, tanrıların insanların işine doğrudan karışması gayet normaldi.

Tanrıların evinin: Olympia’nın 175 mil kuzeyinde, Teselya’daki Olympos Dağı’nın zirvesinde olduğuna inanılırdı. Tanrıların kralı Zeus; sınırsız bir doğa gücü olan, adil ve sevecen bir baba idi. Bir taraftan, elinde yıldırım demetleriyle göklerde gürler, diğer taraftan karşı cinse düşkünlüğüyle kraliçesi Hera’yı çileden çıkarırdı.

Ama, aynı zamanda ziyafetlerde kendisine adaklar sunulan konuksever tanrıydı. Olympia: Zeus’un ikinci eviydi ve oyunlar nedeniyle, bin yılı aşkın bir zamandır, Zeus’un dinsel merkezi olmuştu.

Günümüzde: Alpheios ırmağının Kladeos ırmağı ile birleştiği yerdeki verimli vadi: Zeus Kutsal Alanının korusunu barındırır ve burayı yöre insanı tarafından uğrak yeridir. Buraya günümüzde de akın eden turistler, bu büyük kutsal yerin kalıntılarına hayran kalırlar.

1829 yılından bu yana: arkeologlar; bu bölgedeki bazı yerleri ortaya çıkardılar. Bunlar: dört yılda bir oyunlar için toplanan sporcuların işlevsel gereksinimlerini karşılayan yapılar ve dinsel anıtlardır. Gymnasion ile Stadion: dinsel tapınakların hemen yanındadır. Kazanan sporcuların ve sponsorların minnettarlıklarını belirtmek için sundukları adaklar, kutsal alandadır.

Olympia: bir şehir değildir; tapınmaya ve oyunlara katılmaya gelenlerin gereksinimlerini karşılayan yapılar kümesinin bulunduğu kutsal bir yerdir.

Yunanlılar: oyunların ilk olarak MÖ.776 yılında başladığına inanırlar ve bu tarihi, geçen yüzyılları saymak için temel alırlar. Ancak; arkeologlar, insanları Olympia bölgesinde, çok daha eski tarihlerden itibaren tapındıklarını ortaya çıkarmışlardır.

En eski yapılar: tahta ve kerpiçten yapılmıştır. Uygarlıklar gelişip eski yapılar çökünce: bunların yerini, daha büyük ve taş yapılar ve anıtlar almaya başlamıştır. İçlerindeki en görkemlisi ise “Zeus”a adanan tapınaktır.

Olympia Hera Tapınağı

HERA TAPINAĞI:

Yaklaşık MÖ 600 yılına tarihlenir. Dor köşe sütununa; başka bir çözüm bulunmuştu. Tıpkı Thermo’daki gibi bu tapınak da taş temeller üzerine kerpiç ve ahşaptan yapılmıştı. Thermon’daki tapınağın aksine, burada sütunların durdukları yerler biliniyor, ki cevap da burada yatıyor.

Köşe sütunları içeri çekilmiş, esas köşe konumundan hafifçe içeri doğru yerleştirilmiş, yanındaki sütun ile arasındaki mesafe normalinden biraz daha az bırakılmıştır.

Bunun sonucunda, sondaki metoplar diğerleriyle aynı uzunlukta kalsa da köşe triglifin dış kenarı, altındaki sütunun dış kenarıyla aynı hizada olacaktı.

Yüzyıllar içinde bu tapınağın ahşap sütunlarının yerine, her biri güncel modaya uygun tarzda başlığa sahip olan taş versiyonları yerleştirilmişti. Biraz karma bir görüntü ortaya çıkmış olmalı, bugün bile farklı boy ve tarzlarda sütun başlıklarını görmek mümkündür.

MS 2’nci yüzyılda Yunanlı doktor ve gezi yazarı Pausanias, Olympia’yı ziyaret ettiğinde ahşap sütun hala duruyordu.

Tapınak ayrıca, çatının zirvesine yerleştirilen iki geniş terakota kursla da bezenmişti. Akroter adı verilen bu tür çatı süsleri de son derece popüler hale gelecekti. Soyut desenlerin veya çiçek desenlerinin yanı sıra insan figürleri de barındıracaklardı.

Olympia Zeus Tapınağı

ZEUS TAPINAĞI

Zeus Tapınağı, yaklaşık MÖ 471-457 yılları arasında, yakınlardaki Elis kasabasından mimar Libon tarafından tasarlanarak yapılacaktı.

64 x 28 metre boyutlarındaki tapınak, zamanında Yunanistan’ın ana karasının en büyüğüydü.

Katıksız Dor tasarımı, standart kat planına, kolonada (uçlarda altışar, uzun yanlarda on üçer sütun) ve frizlere sahipti.

İnşaat malzemeleri arasında yalancı mermer ile kaplı yerel bir çakıllı kireçtaşı çakıl kayası ve heykeller ile çeşitli mimari ayrıntılar için kullanılan Paros mermeri vardı.

Ayrıca, yapımda kullanmak için değişik bir yerel taş seçmiştir. Bu yerel taş, fosilleşmiş deniz kabukları içeren konglomera’dır. Bu taş, doğa tanrısı Zeus’un şanına yakışır doğal bir oluşumdur.

Mimarisi etkileyici olmasına rağmen, bina kötü şekilde tasarlandı.

Bu tapınağın modern zamanlardaki ünü, iyi korunmuş durumundaki heykelli dekorasyonuna dayanır.

Alınlık heykelleri ve kolonadın hemen içinde bulunan, pronaos ve apisthodomos girişlerinin üzerinde altışarlı duran, 12 heykelli metope vardır.

Öte yandan, tapınağa antik çağlardaki ününü kazandıran, Zeus’un dev boyutlu altın ve fildişinden yapılmış kült heykeli artık mevcut değildir.

Anlattıkları öykülerin duygusal ve düşünsel olarak çok etkileyici olması açısından iki alınlıktaki heykeller gurubu: antik Yunan sanatının en büyüleyici eserleri arasında sayılır.

Her bir cephe, Yunanlılara Persler karşısındaki zaferleriyle ilgili önemli bir mesaj iletir.

Adaletin zaferine inanç (batı alınlıkta), ama gelecekte pusuda yatan bilinmeyen tehlikeler karşısında endişe (doğu alınlıkta)

Doğu Alınlık:

Tapınağın girişinin üzerindeki doğu alınlıkta: Olympia’nın mitik tarihinden bir öykü tasvir edilmiştir.

Sahne, sakin gibi görünmekle beraber, ardında figürlere trajik bir görkem katan karanlık bir öykü yatar.

Öyle ki, bu öyküyü bilmek bu alınlığı takdir etme açısından önemlidir.

Olypia Kralı Oinomaos, kızı Hippodomeia’nın son talibiyle yarışmak üzeredir.

Sihirli atları ve silahlarıyla yine yarışı kazanacağından ve talibi öldüreceğinden emindir.

Meydan okuyan Pelops ise, kralın arabacısına tekerleklerin metal pimlerinin yerine mumdan pimler koyması için rüşvet verdiğinden kazanacağına inanmaktadır.

Arabacının kendisinin de Hippodameia’ya aşık olması olayı daha da karmaşıklaştırır.

Alınlıkta iki yarışçı; yarış başlamadan önce görülür.

Adaklar sundukları ve karşısında hile yapmayacaklarına yemin ettikleri Zeus’un iki yanında durmaktadırlar.

Oinomaos’un karısı Sterope ile kızı Hippodomeia kral ve Pelops’a eşlik eder.

Onların da arkasında arabalar ile hizmetkarlar yarışı bekler.

Alınlığın köşelerinde yaklaşmakta olan trajediyi önceden ima eden figürler vardır.

Sağda oturan, sarkık göğüslü ve kel bir yaşlı adam, sağ eli yüzünün yanında sıkılmış olarak endişeyle bakmaktadır.

En köşelerde, Olympia’nın iki ırmağı Alpheos ve Kladeos’u temsil eden iki figür sakin bir şekilde olayı izler.

Bazen bir kahin gibi tanımlanan, yaşlı adam korkmakta haklıdır.

Araba yarışı sırasında mumdan pimler erir, araba çöker ve Oinomaos ölür.

İhanet eden arabacı Hippodameai’ya niyetlendiği zaman, Pelops onu denize fırlatır.

Adam ölmeden önce Pelops’a ve soyundan gelenlere bir lanet okur.

Bu; Arreus hanedanı boyunca hissedilen ve çok büyük bir Yunan trajedisi döngüsünü harekete geçiren bir lanettir.

Batı Alınlığı:

Bunun aksine, Batı alınlık konusunun en hareketli yerini tasvir eder.

Teselya’da (Kuzey Yunanistan) geçen bir başka mitolojik sahnede: yarı at, yarı insan olan kentauroslar Teselya’nın ilk insan sakinleri olan Lapithlerin kralı Perithoos’un düğününe davet edilmişlerdir.

Kentauroslar içkiyi fazla kaçırır ve Lapith kadınlarına saldırırlar.

Öfkeye kapılan Lapith erkekleri, Perithoos ve arkadaşı Theseus önderliğinde karşılık verir.

Alınlık kavganın en kızıştığı anı, kentauroslar, Lapithler ve Lapith kadınları birbirlerini ısırıp, çekiştirip mücadele ederken gösterir.

Kentaurosların şekilden şekle giren suratları kavganın heyecan ve çabasını açıkça yansıtırken, Lapithlerin yüzleri pek doğal olmayan bir halde sakindir.

Ama Lipithler ile kentauroslar daha büyük bir meseleyi temsil ediyorlardı.

Tıpkı Siphnos Hazinesindeki tanrılar ve devler gibi, düzen güçlerinin kaos ve barbarlığa karşı mücadelesini simgeleyen Lapithler ile kentauroslar da en çok başvurulan figürlerdendi.

Olay hızla çözüme kavuşacak gibi durmamaktadır.

Alınlığın ortasında duran Apollon, sağ kolunu uzatarak kavganın durmasını emreder.

Apollon’un temsil ettiği akıl, hukuk ve medeniyet sonuçta muzaffer olacaktı.

Batı alınlığının güven verici mesajı buydu.

 

Tapınağın dış cephesindeki diğer mimari heykeller:

Diğer mimari heykeller kümesi olan metoplarda ise, gözler kahraman Herakles üzerine çevrilidir.

On iki metop, Herakles’i Argos kralı Eurystheus’un talep ettiği 12 işi yerine getirirken gösterir.

Metopun biçimi ve konayla kısıtlanan heykeltıraş, kompozisyon ve duygusal ifadeleri ustaca çeşitlendirmiştir.

Burada tekrarlama yoktur.

Herakles önce genç, daha sonra ise olgun ve sakallıdır.

Bazı sahnelerde Herakles eylem hakimiyken, bazılarında işi tamamlamış dinlenir.

Bazı yerlerde Athena cesaretlendirmek veya rahatlatmak için görünürken bazı levhalarda yoktur.

Olympia Zeus Heykeli

ZEUS HEYKELİNİN YAPIMI

Pheidas: Atina şehrindeki Akropolis için, zaten iki tane büyük heykel yapmıştır. Bunlardan birincisi: açık havada duran dev bir tanrıça Athena heykelidir. Yaklaşık 10 metre yüksekliğinde olan bu heykelin altın miğferini, açık denizlerdeki gemicilerin görebildiği söylenir. İkincisi ise: Atina Akropolis’inde Parthenon için altın ve fildişinden yapılmış kült heykeliydi.

Kendisi: Atina şehrinde, altın ve fildişinden çok büyük heykeller yapmaya imkan veren bir teknik geliştirmişti.

Önce heykelin duracağı noktaya, heykelin bitmiş haline tıpatıp uyan ahşap iskelet dikilirdi.

Ten bölümlerine takılacak ince fildişi levhalar yontulur, kumaş kıvrımları ile diğer ayrıntılarda kullanılacak değerli madenler, kalıpta şekillendirilirdi.

Bunlar, sonra iskelet üzerinde birleştirilir, heykelin dış kaplaması ortaya çıkardı. Bitmiş heykelin: yekpare bir görünüm vermesi için, her bir parça dikkatle yanındakine uydurulur, ek yerleri özenle gizlenirdi.

Pheidas: MÖ.438-437 yılları arasında; gözden düştü ve Atina şehrini terk etmek zorunda kaldı ve Olympia şehrine geldi.

Zeus heykelini nasıl tasarladığı sorulduğunda, şöyle anlatır; heykeltıraş; destan şairi Homeros’un bir baş hareketiyle bütün Olympos Dağı’nı sarsan sert bir Zeusu anlatan dizelerini aktarır” Bu dizelerden: Zeus’un bilinen sıfatları sıralanır ki bunlar: baba ve kral, kentlerin koruyucusu, dostluk ve arkadaşlık tanrısı, yakaranların koruyucusu, bolluk veren….”

Evet: Zeus’un bütün bu yönleri heykelde bulunur ve Pheidias’In yaptığı portre seçimiyle, tanrının değişken karakteri vurgulanmaktadır.

 

Evet şimdi Zeus heykelinin genel özelliklerine gelelim;

Kült heykelinde Zeus, tahtında oturur tasvir edilmişti.

Tümü ahşap bir iskelet üzerine altın ve fildişinden yapılış olan heykel o kadar büyüktü ki tanrının başı çatının tepesine geliyordu.

Antik hacıların yarı karanlık cella’da, bu tepeden bakan varlık karşısında hayranlığa gark olduğu hayal edilebilir.

Heykel, tapınak tamamlandıktan çok sonra, 430’larda Atinalı heykeltıraş Pheidias tarafından yapılmıştı.

Hatta Pheidias’ın; Olympia’daki atölyesi keşfedilmiştir.

Bu tarihe gelindiğinde, Pheidas Atina Akropolisindeki büyük tapınaktaki fildişinden Athena Parthenos kült heykelini artık bitirmişti.

Ama tanrıçanın heykeli için verilen altınların bir kısmını zimmetine geçirdiği iddialarıyla namı lekelenmiş ve Atina’yı şaibeli bir şekilde terk etmişti.

Helenistik dönemde dünyanın 7 harikasından biri olarak nitelenen Zeus Heykeli de Constantinus tarafından çekicilik katmak için getirildiği yeni başkent Konstantinopolis’te ömrünü dolduracaktı.

MS 476’da içinde bulunduğu Lauseion binası yandığında heykel de yok olacaktı.

 

HEYKELİN GÖRÜNÜMÜ HAKKINDAKİ VERİLER

Bu heykelin, antik dönemdeki görüntüsü hakkında yapılan araştırmalarda, komşu Elis kentinin sikkeleri üzerindeki resimler yol gösterir.

Strabon

Sinoplu ünlü gezgin: heykel hakkında, MS.1’nci yüzyıl başlarında şunları yazmıştır:
“ Tapınak çok büyüktür, ama fildişinden yapılmış heykel öyle bir iriliktedir ki, oranlamayı doğru yapmadığı için heykeltıraş eleştirilebilirdi. Zeus’u oturur durumda göstermiştir, ama tanrının başı neredeyse tavana değer. Öyle ki, Zeus yerinden kalkacak olsa tapınağın çatısını delip geçer.”

Kallamakhos

Heykelin yapılışından, (MÖ.305-240) 200 yıl sonra, bu şairin bir şiirinde, heykel hakkında şu bilgiler verilmektedir:
“ Heykelin toplam uzunluk ve genişliği: kazılmış tapınağın tabanı üzerinde de ölçülebilir. Kaide 6.65 metre eninde, yaklaşık 10 metre derinlikte ve yüksekliği 1 metrenin üzerindeydi. Heykelin kendisi 13 metreydi ve 3 katlı bir yapı kadar yüksekti. Tapınağın batı yakasını kaplayan ve kutsal alanın her yanında varlığı hissedilen, dev bir heykeldi.”

Pausanias

MS.2’nci yüzyılda yaşamış bu Yunanlı: gördüğü şehirlerdeki anıtlar hakkında ender bulunur bir belge bırakmıştır. Bu şehirler artık yok olduğundan, onun yazdıklarını değerlendirmek gerekir.
“ Başında zeytin dallarından bir çeleng vardır. Sağ elinde fildişi ve altından yapılmış bir “Zafer Tanrıçası” heykeli tutar. Tanrının sol elinde, üzerine türlü türlü madenler kakılı asası vardır. Asanın yanına bir kartal tünemiştir. Tanrının sandaletleri de giysisi gibi altındandır. Giysisine hayvan ve zambak figürleri oyulmuştur. Taht, altın ve değerli taşlarla, abanoz ve fildişiyle süslenmiştir.”

Tapınağın batısında: ana kutsal alanın hemen dışındaki bir yapı: bu dev heykeli yaratan Pheidias’ın atölyesi olarak, MS.174 yılında, Pausanias’a gösterilmiştir. 1958 yılında yapılan kazılarda, bu yapıya ait kalıntılar bulundu. Bu kalıntılar arasında: bu tür bir heykel üzerinde çalışmaya uygun aletler bulundu. Yapı kalıntısının temelinde: MÖ.5’nci yüzyılın özenli harfleriyle “Pheidias’a aitim” yazan kırık bir testi bulunmuştur.

Evet, biz yine, Pausanias’ın anlattıklarına bakalım. Onu en çok taht etkilemişti. Çünkü: sanatçı, tüm yontuculuk yeteneğini, tahtta bol bol kullanmış olmasının yanında, tapınağın iç kısmının loş ortamında, tahtın daha kolay seçilmesinin de kuşkusuz payı vardır. Yapının çatısı, yarı saydam mermerlerle kapatılmış olsa da, Zeus heykelinin üst tarafını ayrıntılarıyla görmek zor olmalıydı.

Tahtın ayaklarını, sırt sırta konmuş kanatlı Zafer Tanrıçası figürleri süslüyor. Öndeki her iki ayağının üst tarafında “Sfenks’in kaptığı Thebai’li çocuklar” konulu sahneler bulunuyor. Kadın başlı, aslan gövdeli ve kartal kanatlı bir canavar olan Sfenks: Orta Yunanistan’daki Thebai’li delikanlıları, bilmecesine yanıt vermezler se öldürürdü. Sorduğu bilmece şuydu: “ iki ayaklı, üç ayaklı ve dört ayaklı olan ve en çok ayağı olduğu zaman en güçsüz durumda bulunan yaratık hangisidir?”

Tahtın diğer destekleri üzerinde: Herakles ile arkadaşlarının, Amazonlarla savaşması gösterilmiştir. Bu desteklerin: heykeltıraşlık süslemelerinin gerçekten etkileyici parçaları olduğunu vurgulamış, orada iki gurup halinde 29 figür bulunduğunu belirtmiştir. Bu figürlerdeki dalgalı hareketler ve savaşanların giysilerindeki kıvrımların dönüşü, Pheidias’ın ince yontu sanatının da özelliğidir.

Zeus heykelini taşıyan büyük kaide: mavi-siyah Eleusis mermerinden yapılmıştır.
Pausanias’ın anlatımı: heykeli gerçek bir Yunan mitolojisi hazinesi olarak gösteren ayrıntılarla doludur.

Heykel hakkındaki son tanımlaması şu şekildedir

“ Heykel: yapıldığı andan başlayarak, klasik heykeltıraşlığın altın çağının başyapıtı olarak hayranlık toplamıştır. Heykelin bakım işleri: Pheidias’ın soyundan gelen “cilacılar”ın elinde bulunuyordu. Heykelin üstüne zeytinyağı dökme adeti; tapınağın nemli ortamında oluşan fildişi çatlakları nedeniyle ortaya çıkmış olabilir.

MÖ.2’nci yüzyıl ortalarında, durum kötüleşince; heykelin onarılması için, güneydeki Mesense şehrinden heykeltıraş Damophon çağırılmıştır. Tahtın altına, üstteki muazzam heykelin ağırlığı ile çökmemesi için dört sütun yerleştirilmiştir.

 

HEYKEL BİTTİKTEN SONRA YAŞANANLAR

Heykel tamamen bittiğinde, Pheidias, yapıtı beğendiyse bir işaret göndermesi için yakarır Zeus’a. Söylenenlere göre: bugün tunç bir sürahinin kapladığı noktaya, hemen bir yıldırım düşer. Heykelin önündeki tüm zemin: siyah mermer döşelidir. Paros mermerlerinden, daire biçimindeki bir çerçeve çekilerek kenarları yükseltilmiştir. Burası, heykelin üzerine dökülen zeytinyağı için, havuz görevi yapmıştır.

 

OLİMPİYAT OYUNLARI-STADİUM

Evet, bu bölümde, Olimpiyat oyunlarının tarihine ait ayrıntılı bilgiler vereceğim, Ayrıca yine Olypia şehrinde düzenlenen oyunların yapıldığı yerleri anlatacağım.

Temenos’un sınırlarının hemen dışında, atletik egzersiz ve yarışmalarda kullanılan yapılar durur. Günümüzde burayı ziyaret ettiğinizde, genellikle bu yapıların gayet mütevazi olduğunu görecek ve şaşıracaksınız. Çünkü, modern Olimpiyat oyunlarının (1896’da başlatılan) görkemli tesisleri insanlarda antikçağlarda da benzer şekilde tesislerle karşılaşma beklentisi yaratır.

Günümüzde görülen Stadium yaklaşık MÖ 350’de inşa edilmiştir. Temenos’un dışında kalır. Daha önceki pist veya yarışların düzenlendiği sade alan, kutsal bölgenin kısmen içindeydi. Bu değişim, bazılarının dediği gibi dini bağlantıların azalan önemini veya sırf daha büyük bir yer ihtiyacını yansıtıyor olabilir.

Stadyumun 192.27 metre ya da 600 Olimpik adım uzunluğu, efsaneye göre ilk olarak Herakles tarafından belirlenmişti. Kumla kaplı, dikdörtgen biçimli kil pistin başında, her iki ucunda ayak parmakları için oyuklar bulunan taştan başlama çizgisi vardır. Tüm yarışlar düz olarak ileri geri koşulur, ama mesafe ne olursa olsun batıda, kutsal bölgeye en yakın noktada sonlanırdı.

Pisti çevreleyen taştan bir su kanalı, bu gölgeliksiz alanda yaz sonu sıcaklarında ve kaybedenlerin su içebilmesi için aralıklarla çanaklar yerleştirilmişti. Pistin çevresine inşa edilmiş eğimli toprak setler, burada oturan veya ayakta duran yaklaşık 40.000 seyirciye görüş kolaylığı sağlıyordu. Daha sonraki stadlarda, doğal tepe yamaçlarıyla veya düz toprak üzerine inşa edilmiş tonozlu odalar (bu Roma mimarisine has bir uygulamaydı) üzerinde duran taş oturma yerleri olacaktı.

Çoğu yarışma stadyumda yapılırdı. Ama araba yarışları hipodrom adı verilen ayrı bir alanda yapılırdı. Pausanias hidopromun temenos’un bayağı dışında, stadyumun güneyinde olduğunu söyler. Ne yazık ki, Alpheios Irmağının taşkınları tüm izleri silmiştir.

Atletik eğitimler gymnasium ve palaestra’da gerçekleşirdi ve normalde Yunan kentlerinde bunların her ikisi de bulunurdu. Bu yapılar aynı zamanda toplumsallaşma ve erkek çocuklar için okul işlevi de görürdü.

Gymnasium sözcüğünün çıplak anlamına gelen gymnos’tan gelmesi, Yunanlıların çıplak egzersiz yapma adetlerini hatırlatır. Palaestra Yunanca güreşmek anlamındaki sözcükten gelmektedir.

Gymnasium ve palaestra’nın ortasında bir açık hava alanın çevresinde kolonadlı revaklar ve bazen de ek odalar bulunurdu.

Gynasium genellikle koşu için özel tesislerle donatılmış kamusal bir kompleksti, ama bunun dışında gymnasium ile palaestra arasındaki ayrım genellikle muğlaktı.

Olympia’da, temenos’un hemen dışında her ikisinden de bir tane bulunur. Her ikisi de Helenistik dönemdendir. MÖ 2’nci yüzyıldan kalma olan gymnasium’un doğu tarafında üstü kapalı, her hava koşulunda kullanılabilecek ve stadyumla aynı uzunlukta bir koşu pisti vardı. Çok daha küçük olan palaestra ise MÖ 3’ncü yüzyıla ait olup, Dor tarzı bir kolonadla çevrili bir avlu ile bunun üç yanındaki odalardan meydana gelir. Güney kolonadın üç sırası (İon) ve giriş sundurması için İon ve Korent tarzı sütunlar kullanılmıştır.

Gymnasium’lar ve palaestralar’da basit yıkanma tesisleri de olabiliyordu. Atletler egzersizden önce bedenleri zeytinyağı ile kaplar ve sonrasında stright adı verilen özel bir tunç aletle yağı ve kiri kazırlardı. Sadece soğuk suyla yıkanan Yunanlılar, klasik dönemde istemeye istemeye sıcak su kullanmaya başladılar. Ama Romalılar utanıp sıkılmadan sıcak su keyfini çıkarır ve halk hamamlarını en önemli kamusal kurumları arasında sayarlardı.

Atletizm yarışları kutsal festivaller olarak başlamıştı ve her zaman dini merkezlerde düzenlenirdi. Oyunlarıyla ünlü olan 4 temenos itibarlı periodos’u yani turneyi meydana getirirdi. Olympia, Delphoi, İshmia ve Ne-meia.

Başka temenoslar’da daha yerel cezibesi olan oyunlar düzenlenebiliyordu. Olympia ve Nemeia’da Zeus’un gözetiminde oyunlar düzenlenir ve atletler ona dua ederdi. Delphoi’de Apollon, İsthmia’ya Poseidon hükmederdi. Zafer ödülleri, Olympia’da kutsal bir zeytin ağacının dallarından yapılmış bir taç örneğinde olduğu gibi basit olsa da itibar çok büyüktü. Yarışmacının kenti ise ek armağanlar ve para sunardı. Atinalılar dört oyundan birini kazananı yaşam boyu bedava yemekle ödüllendirirdi. Altis’in kendisinin de şükranlarını sunan galiplerin adaklarıyla dolu olması şaşırtıcı değildir.

En eğlendiricilerden biri, şimdi Olympia Müzesinde sergilenen 143.5 kg ağırlığındaki bir taştır. Taşta şöyle yazılıydı. “Pholos oğlu Bibon beni tek eliyle başının üzerinden fırlattı.” Taş fırlatma Olympia’daki temel yarışlardan biri değildi, yine de Bibon’un başarısı heyecan yaratmış olmalıydı.

Olimpiyat oyunları, 4 yılda bir, yaz sonunda, orta günü yaz gündönümünden sonraki ikinci veya üçüncü dolunaya denk gelecek şekilde düzenlenirdi. Olympia’nın bağlı olduğu yakınlardaki Elis kentinden haberciler, Yunan dünyası boyunca yol alarak festivalin tarihlerini duyurup, katılımcıları davet eder ve özel Olimpiyat ateşkesini ilan ederlerdi. Daha sonra 3 aya tamamlanacak olan bir aylık dönem boyunca yarışmacı gönderen şehir-devletler silahlarını bırakmayı ve tartışmalarını askıya almayı kabul ederlerdi. Olimpiyat Oyunlarının uzun tarihi boyunca siyasal tartışmaların yarışmayı tehlikeye sokacak kadar kızışmasına nadiren rastlanırdı. Bunun aksine, Nemeia Oyunlarında yakın devletlerin rekabetine daha sık rastlanırdı.

Olimpiyat oyunları başlamadan önce yarışmacıların bir ay boyunca Elis’te antreman yapmaları gerekiyordu. Festivalden hemen önce, görevliler, atletler ve kafileleri Olympia’ya yürürler, 58 km lik yolculuk iki gün sürerdi. Bu sırada da seyirciler ile onlara yemek, kalacak yer, adaklık armağanlar ve hatıra eşyaları sağlayanlar her köşeden Olympia’ya akın ederdi.

Oyunların uzun tarihi boyunca etkinlik programı değişikliklere uğradı. Ancak ilk gün, her zaman dualara, kurbanlara ve yarışmacılar, erkek akrabaları ve antrenörlerine Bouleuterion yani Halk Meclisi Binasındaki Zeus Horkeios (Yeminlerin Zeus’u) heykeli önünde, dürüst yarışma yemini etmelerine ayrılmıştı. Yarışmalar 3 ile 5 gün arasında sürer, bunu kapanış törenleri ile zafer taçlarının kazananlara verilişi izlerdi. Etkinlikler arasında çeşitli mesafelerde koşu yarışları, yarışmacıların zırh giydikleri bir koşu yarışı, boks, güreş, güreş ve boksun her şeyin serbest olduğu bir bileşimi olan pankration, disk fırlatma, uzun atlama, cirit, koşu ve güreş olmak üzere 5 daldan oluşan pentatlon ve 2 ve 4 atlı takımların katıldığı araba yarışları bulunurdu.

Sporcuların çoğu günümüzdekilere benzer olmasına rağmen, kullanılan ekipmanlar ve yapılış tarzları tuhaf görünebilirdi. Örneğin: uzun atlayıcılar kendilerini iki ellerinde tuttukları ağırlıkların yardımıyla öne fırlatırken, boksörler ellerini sadece deri şeritlerle korurdu. Helenistik dönemde hafifçe korumalı eldivenler ortaya çıkacaktı. Günümüzden farklı olarak yarışmacıların hepsi çıplaktı. MÖ 8’nci yüzyıl sonlarında yerleşen bu uygulama, sevimli ama pek tatmin edici olmayan antik halkı çok etkilemesiyle başlamıştı.

Yarışmacılar Yunan şehir-devletlerinin erkek yurttaşlarıydı. Kadınlar, yabancılar ve köleler yarışlara katılamazdı. Bir kadın ancak bir araba takımının sponsoru olarak uzaktan kazanabilirdi. Kyniska adlı Spartalı bir kadın bunu başarmış ve Olympia’da başarısına iki anıt diktirmişti. Anıtlardan daha büyük olanının üzerindeki yazıtta şöyle deniyordu.

“Sparta’nın kralları benim, babalarım ve kardeşlerimdi. Ama arabam ve fırtına gibi atlarımla ben, Kyniska. Kazandığım için ödülü, heykelimi buraya yerleştiriyorum. Ve gururla ilan ediyorum ki, Tüm Yunanlı kadınlar arasında tacı ilk takan bendim.”

Sadece belli kadınların yarışları seyretmesine izin veriliyordu. Varlığı gerekli olan hasat tanrıçası Demeter Chamyne’nin başrahibesi ve rahibeleriyle zaman içinde bakire olmayan bekar kadınlar ve Dio Chrysostom’a göre “namusundan emin olmayan kadınlar”.

Evli kadınların izleyici olması katı şekilde yasaktı. Bu tuhaf kurallar, oyunlar ile bereket ritüelleri arasında eski bir bağlantıya işaret ediyor olabilir. Dört yılda bir Olypia’da tanrıça Hera’nın onuruna Herala adı verilen, kadınların katıldığı oyunlar düzenlenirdi. Tek etkinlik, üç farklı yaş gurubundan kızların katıldığı koşu yarışıydı.

Daha geç klasik dönemde, MÖ 4’ncü yüzyılda, oyunların dini anlamı azalmaya başlamıştı. Olympia’da bu eğilim kendisini kutsal bölge içinde siyasal bir anıtın yapılmasıyla gösterir. MÖ 330’larda yapılan, şık şekilde donatılmış yuvarlak bir bina olan Philippeion, Yunanistan fatihi Makedonyalı II Plilippos’un ve ailesinin altın ve fildişinden heykellerini barındırıyordu. Atletlerin profesyonelliği de artıyordu, öyle ki Roma döneminde atletler geçimlerini halkı eğlendirmeye yönelik çok sayıda festivalden oluşan bir turneyi sürdürerek kazanıyorlardı. Ama Hıristiyanlara göre bu tür yarışmalar pagan tanrılarıyla bağlantıları yüzünden lekelenmişti ve yasaklanmaları gerekiyordu. MS 393’de, I Theodosius’un emriyle Olimpiyat Oyunları da dahil tüm pagan festivalleri yasaklandı.

 

SONUÇ

Heykel: uzun yıllar, Zeus’a inananlara korku ve hayranlık uyandırmayı sürdürdü. Yapılışından 450 yıl sonra: bölgeyi yağmalayan Romalılar arasında, Roma imparatoru Caligula (MS. 37-41) heykeli, Roma şehrine götürmek istedi. Hatta: heykeli taşıyacak araçları kurmak için ustalar gönderdi, ama heykel, ansızın “ öyle bir kahkaha koy verdi ki, yapı iskelesi çöktü, işçiler de kaçtı”
Ancak, heykel, dokunulmazlığını sonsuza kadar sürdüremedi. MS.391 yılında: Hıristiyan kilisesinin rahipleri: İmparator I. Theodosius’u: pagan kültlerini yasaklatmaya ve tapınaklarını kapatmaya razı ettiler. Olympia’daki oyunlar durduruldu, büyük Olympia kutsal alanı terk edildi.

Takip eden süreçte: 800 yaşını geçen kült heykel: sonundan Constantinopolis’teki bir sarayı süslemek üzere tapınağından taşınmıştır. Pheidias’ın atölyesi ise; bir Hıristiyan kilisesine çevrildi. Tapınak: 425 yılı civarında, bir yangında ağır hasar gördü. MS.6’ncı yüzyıla gelindiğinde ise; Alpheios ırmağının yatağı değiştirildi.

Bakımsız kalan Olympia kutsal alanı; toprak kaymaları, depremler ve taşkınlar sonucu yerle-bir oldu ve 1000 yılı aşkın bir süre: kalın bir kum, çamur ve döküntü tabakasıyla kaplı kaldı.

Heykel, biraz önce söylediğim gibi, başka yere götürülmüştü ve bu felaketlerden korunmuştu. Ama, 462 yılında: Constantinopolis şehrinde, büyük bir yangın çıkınca, heykelin bulunduğu saray yıkıldı. Olympia kutsal alanı Peloponnesos’ta bakımsızlıktan toprağa karışırken, klasik heykeltıraşlığın en büyük yapıtı olarak görülen bu olağanüstü heykel de Boğaziçi kıyılarında yok oldu.

Evet: son not: heykelin ayrıntılarını görebilmek için hiçbir kopyası bulunmamaktadır. Heykelin bıraktığı izlenimi: Pausanias gibi yazarların yazıları aracılığıyla paylaşma olanağı bulmak bile büyük şanstır.

Yolu buralara yani Yunanistan ülkesinin güneyinde, Olympia bölgesine düşenler, bu kutsal alanı ziyaret edebilir ve bir zamanlar, antik dünyanın en büyük sanat yapıtı olan heykelin bulunduğu yeri, heykel olmasa da görebilirler.
Bu arada: Olimpiyat oyunları: 1896 yılında yeniden hayata döndürülmüştür.

Irak Babil

Babil Asma Bahçeleri

 

Yazının hemen başında belirtmeliyim ki: “Babil’in Asma Bahçeleri” olarak, Dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen yeri; gören, bilen yoktur. Hatta: dönemin sikkelerinde ve yine o dönemde, o yörede bolca bulunan çivi yazılı tabletlerde bile, buranın herhangi bir resmi veya resmi bilgi bulunmamaktadır.

Burası hakkındaki bilgilerimiz: antik dönem yazarlarının aktardıklarından ibarettir ve elbette kesinliği tartışmalı, kanıtlanmamış bilgilerdir. Ama: Dünyanın 7 harikası seçilirken, burası da o harikalar listesine dahil edilmiş ve kabul edilmiştir.

Evet: öncelikle “Babil” şehrinden ve şehirde ve çevresinde kurulan uygarlıktan söz etmek istiyorum. Söylediğim gibi, bu doğruluğu kanıtlanmamış bilgiler, antik dönem yazarlarından ve daha sonra bu bölgede kazı yapan bilim adamlarının buluntular eşliğindeki yorumlarından kaynaklanmaktadır.

Yine en başta belirtmekte yarar var. Babil şehri UNESCO tarafından 2019 yılında Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.

Babil

BABİL:  

Babil şehri, Basra körfezinin kuzeybatısında ve Akdeniz’in doğusunda, günümüzde Irak ülkesi sınırları içinde, Fırat ırmağının üzerinde yer almıştır. Bağdat şehrinin 85 km güneyindedir. Modern El-Hillah şehrinin yakınındadır.

Babil veya Tanrıların Kapısı, antik Yakındoğu’daki en ünlü kentlerden biridir.

Pek çok Mezopotamya kenti gibi uzun bir geçmişe sahiptir.

Hammurabi

İlk olarak Erken Hanedanlar döneminde yerleşilen Babil, MÖ 18’nci yüzyılda Hammurabi’nin saltanatı sırasında önem kazandı. Kendisi: Hammurabi ismini sonsuza dek yaşatacak ve günümüzde Paris Louvre müzesinde sergilenen ünlü “Hammurabi Kanunları” ile gündeme gelmiştir.

Hammurabi döneminden sonra ise, şehirde inişli çıkışlı bir gelişme görülür.

Babil
TARİHÇE:

Demir çağı boyunca Babil Krallığının kuzeydeki Asurlarla çalkantılı bir ilişkisi oldu.

Kent Semharib tarafından MÖ 689 yılında yıkıldı, ama oğlu Asurahiddina (saltanatı MÖ 680-669) tarafından büyük oranda tekrar inşa edildi.

MÖ 612’de, Asur devleti yıkıldığında, muzaffer Medler ve İskitler, gözlerini kuzeye çevirerek Babil’i Orta ve Güney Mezopotamya’nın hakimi durumunda bıraktı.

Nabopolassar ve Nabukadnezar (saltanatı: MÖ 604-562) adlı krallar yönetiminde Yeni Babilliler, kentlerini tekrar inşa ederken tapınaklara özel bir ağırlık verdi, ticaret şebekelerini tekrar canlandırdı ve refahlarını tehdit eden komşu devletlerle savaştılar. Suriye, Filistin ve Mısır üzerine seferler düzenlediler.

Bu seferler sırasında, MÖ 597 yılında İncil’de sözü edilen “Yahuda kralı Yehoyakin ve pek çok esirin Babil’e sürülmesi, daha sonra ise Kudüs şehrinde bulunan tapınağın yıkılması ve Yahudilerin son olarak MÖ 586’da toptan Babil şehrine sürülmesi eylemleri, onun zamanında olmuştur.

Nabukadnezar, bu seferler dışında ülkesinde iken, yorulmak bilmeyen bir inşaatçı olarak tanınırdı. Muazzam bir işgücüyle ürettiği kerpiçler ile, kraliyet mimarlarının denetiminde, saraylar, tapınaklar, kapılar ve görkemli surlar yaptırdı. En heybetli anıtlar, mavi sırlı tuğlalarla kaplanmıştı.

Böylece, başkentleri Babil, siyasal, kültürel, düşünsel ve dini bir merkez haline geldi.

Daha sonraki hükümdarlar zayıftı.

MÖ 556’da tahta çıkan meraklı, ilginç, entellektüel Nabunaid’in büyüyen Pers İmparatorluğunun dinamik kralı Büyük Kyros’un çağdaşı olmak gibi bir talihsizliği vardı.

MÖ 539’a gelindiğinde, Babil’i kuzey ve doğudan saran Persler, Ege’den Afganistan’a kadar uzanan geniş bir bölgeye egemendi.

Persler Babil’e saldırdığında, Nabunaid’in oğlu Belşazar yönetimindeki Babil güçleri dağıldı ve Persler bu büyük kenti savaşmadan ele geçirdi.

Antik Mezopotamya’nın bağımsız devletlerinin sonuncusu da böylece ortadan kalkmış oldu.

Babil
KENT PLANI:

850 hektarlık bir alan kaplayan Babil, Ninive (750 hektar) ve Ur (60 hektar) gibi şehirlerin yanında antik Mezopotamya’nın en büyük kentiydi.

İç kent bile, dev gibiydi.

Yaklaşık 400 hektar.

Orta ve Güney Mezopotamya’da kentsel nüfusları belirlemekte yararlanılan standart, hektar başına 200 kişi ölçüsü kullanılırsa, iç kentin nüfusu 80.000 olarak tahmin edilir.

Kent, iç içe iki müstahkem kısımdan oluşur ve kentin içinden kuzey-güney doğrultusunda akan Fırat, bu savunma sisteminin önemli bir öğesini meydana getirir.

Dış tahkimatlar, bir yanı Fırat’ın kendisi olan dev bir üçgen biçimindeydi.

Doğuya uzanan diğer iki cephe ise üç sıra duvardan ve bir hendekten oluşuyordu.

Bu üçgenin içinde, ayrıca tahkim edilmiş olarak dikdörtgen bir çekirdek halinde iç kent yer alırdı.

Babil Surlar

İÇ KENT:

Bunun bir öğesi, kentin başlıca anıtlarının bulunduğu kent merkeziydi, Kraliyet Sarayı, kült merkezleri ve eski yerleşim bölgesi buradaydı.

Babil’in dikdörtgen çekirdeği, Fırat ırmağının doğu kıyısında müstahkem bir kare olarak doğdu.

Bu alan Nabukadnezar tarafından batıya doğru genişletildi ve yaklaşık 1.6 x 2.4 km lik bir alanı kaplar hale geldi.

Tahkimatlar içteki 6,5, dıştaki 3.7 metre kalınlığında, iki sıra kerpiç tuğla duvardan meydana gelirdi.

Aralarındaki boşluk yol işlevi görürdü.

Duvarların dışında Fırat’a bağlı bir hendek kazılmış ve ırmaktan giriş demir parmaklıklarla engellenmişti.

Suyla temas eden duvarlar koruyucu bitümle yapıştırılmış pişmiş tuğlalarla desteklenmişti.

Kente girilen 8 kapıya, köprülerle ulaşılıyordu. En görkemli kapı “İştar Kapısı” ydı.

 

 

KENT PLANI:

Kent bir ızgara plan içinde, ırmağa paralel düz sokaklar halinde inşa edilmişti.

Böyle düzenli bir yerleşim Orta ve Güney Mezopotamya’da pek görülmeyen bir şeydi.

Tabletlerden semtler, çok sayıda kült mekanı ve diğer topoğrafik öğelerle birlikte bazı sokakların adları da bilinmektedir.

Sokak adları çarpıcıdır.

Bazıları sokakların çıktığı kapılara ismini veren tanrıların adını taşırdı.

Örneğin: “İştar, adamları (insanları) adına aracı.”

Diğer adlar ahlakidir. “İkizler sokağı” ve “Dar Sokak” (Ey kibirli, yere eğil” in alternatif adı)

Babil’in kent planı, ana dini yapılara önemlerini geri kazandırması açısından, tipik Yeni Asur kentsel yerleşim düzeninden ayrılır.

Sarayların ihtişamlı olduklarına kuşku yoktur.

Ama kentin merkezinde saray değil, Marduk Tapınağı ve zigurat yer alır.

Saraylar birbirinden ayrı, İç Kent’in kenarlarındadır.

Yeni Asur uygulamalarından bir başka farklılık da, dini merkez ve saray bölgelerinin yükseltilmemiş ve kentin geri kalanıyla aynı, düz zemin üzerinde bulunmasıdır.

 

ÖZEL EVLER

Özel evler, geleneksel Mezopotamya türüdür.

İki veya üç katlıdır ve ortasında bir avlu yer alır.

Bu evlerin, hatta Uruk ile Ur’daki aynı dönemden örneklerin olağanüstü büyüklükleri MÖ 6’ncı yüzyılda bölgenin refah düzeyini gösterir.

Babil Tanrısı Marduk

TÖREN YOLU VE MARDUK TAPINAĞI:

Dini merkeze, kuzeydeki İştar Kapısının önünden başlayan bir Tören Yolu ile ulaşılıyordu.

Mart veya Nisan aylarındaki Yeni Yıl Festivali sırasında bu yol boyunca tanrıları suretleri taşınırdı.

Sokak, daha sonra, Kuzey Sarayının yüksek duvarları ile karşısındaki burç arasında bulunan, aşk ve savaş tanrıçası İştar’ın sembolü olan aslan figürleriyle bezeli sırlı tuğladan kapıya ulaşırdı.

Babil İştar Kapısı

İştar Kapısı:

İştar Kapısının korunma durumu ilginçtir.

Nabukadnezar’ın sırlı tuğlalarla dekore edilmiş üçüncü ve son versiyonundan, sokak döşemesinden yukarı pek bir şey kalmamıştır.

Ancak, kapının 15 metre kadar derine inen temelleri, kutsal yapılara uygun şekilde, temiz kuma gömülü ve tanrı Marduk’un sembolü ejderler ve Adad’ın sembolü boğaların tasvir edildiği düz (sırlanmamış) tuğla rölyeflerle bezeliydi.

Bugün ziyaretçilerin gördüğü açığa çıkarılmış kısmı ve Berlin şehrinde Bergama Müzesindeki rekonsrüksiyonun dayanağını oluşturan bu duvarlardır.

Orijinal kapının yüksekliği muhtemelen 23 metre idi ve hem iç hem de dış surları kapsıyordu.

Berlin şehrindeki rekonstürsiyonda da görülebileceği gibi, kapı ve yanındaki duvarlar parlak mavi bir akaplan üzerine bazıları düz, bazıları rölyef olarak renkli sırlı tuğlalardan yapılmış aslan, boğa ve ejderlerce korunuyordu.

Birbirini izleyen krallar, bu kapıdan tantanalı törenlerle geçerek şehre girerlerdi.

Evet sırlı kobalt mavisi tuğlalardan inşa edilen ve boğalar ve ejderhalarla süslenmiş şehir kapısında, Nebukadnezar’a atfen bir yazıt yer alır: “Geçitlere vahşi boğalar ve vahşi ejderhalar yerleştirdim ve böylece onları görkemli bir ihtişamla süsledim ki, insanlar onlara hayranlıkla bakabilsin”

 

Zigurat:

Tören Yolu, İştar kapısı ve saraydan güneye doğru, zigarutı da içeren Etemenanki kompleksine doğru devam ediyordu.

Bu zigurat, Kitabı Mukaddes’deki Babil Kulesine karşılık gelir, ama pek çok defa yeniden inşa edilmiştir.

Ne yazık ki, bu yapının sadece yaklaşık 91 metre karelik bir alanı kaplayan temelleri günümüze ulaşmıştır.

Ama başka yerlerde daha iyi korunmuş örnekleri bulunan ziguratlara benzediği kuşkusuzdur.

Herodotos’a göre, 8 basamaklı, tepesinde tek odalı bir tapınak bulunan bir kuleydi.

Bu odada Marduk’un yatıp uyutulduğu bir divan ve yanında altıdan bir masa bulunurdu.

Muhafızlık görevi, bir kadına aitti.

Babil şehri hakkında en ünlü hikayelerden biri, bazı İncil bilginlerinin yanlış bir çevriye veya ustaca bir kelime oyununa dayandığına inandığı Babil Kulesiydi.

Tekvin Kitabı, Büyük Tufan’dan kurtulanların göğe ulaşacak bir kule inşa etmek istediklerini, ancak Tanrı’nın inşaatçıları kibirlerinden dolayı cezalandırdığını ve Dünya’da birçok farklı dil konuşmaya zorlandıkları bir yer olan Babil Kulesini anlatır.

Hikaye, Babel isminin karışıklık veya karıştırma anlamına gelen İbranice kelimeden türediğine dair bir İbrani inancından kaynaklanmaktadır. İronik bir şekilde, bu yorumun kendisi bir dil karışıklığıdır. Akadca Babylon ve Babel kelimelerinin kökü karıştırmak anlamına gelmez, tanrıların kapısı anlamına gelir.

Arkeologlar, İncil hikayesinde bahsedilen kulenin Marduk’a adanmış Babil’deki dev bir ziggurat olan Etemenanki olabileceğine inanıyorlar. İsmi, hikayede bahsedilen isimlerle örtüşen “göklerin ve yerin temelinin tapınağı” anlamına gelir.

1913’te araştırıldığında Etemenanki göğe kadar ulaştığı varsayılan kulenin gerçekte 61 metreye yakın bir yükseklikte olduğu ortaya çıkarıldı.

 

Evet tören yoluna devam edelim.

Sokak, buradan batıya dönerek Fırat’a ve batı yakasına yönelirdi.

Etemenanki ile kentin baş tanrısı Marduk’un tapınağı Esagila (veya E-sangil), “Başını kaldıran Tapınak” arasından geçerdi.

E-sangil’in planına ulaşmak kolay değildi, çünkü daha sonraki yerleşimlere ait 21 metre derinliğinde moloz ve bu noktanın dini geleneğini sürdüren bir Müslüman türbesinin altında bulunuyordu.

Araştırmacıların derin deneme çukuru, teşhise yardımcı yazıtlar bulunan döşeli bir zemine rastlayınca, tapınak şans eseri bulunmuş oldu.

Duvarları boyunca tüneller kazan işçiler, boyutları ortaya çıkardı.

86 x 78 metre ve doğuya doğru iki açık avlu.

İçerisine dair pek ayrıntı yoktur.

Herodotos’a göre, tapınakta tümü altından olmak üzere tanrının oturan bir heykeli, bir masa, bir taht ve kaidesi bulunuyordu.

Ama bu değerli eşyalardan hiçbir iz kalmamıştır.

NABUKADNEZAR’IN GÜNEY SARAYI:

Nabukadnezar’ın 3 ana sarayı vardı.

Kuzey Sarayı: şehir surlarının hemen ötesinde kurulmuştu. Yazlık saray ise, diğerlerine nazaran daha küçüktü. En önemli saray, bir odalar ve daireler labirentiyle çevrili, 5 büyük avlu içeren, Güney Sarayıydı.

Devasa Güney Sarayı pişmiş tuğladan yükseltilmiş bir platform üzerine inşa edilmişti.

Kamusal ve özel odaların bir eksen üzerinde dizili düz hatlı avlular (bu sarayda 5 adet) çevresine gruplanması Asur tarzını yansıtıyordu.

Babil Kral Sarayı taht odası

Avluların en büyüğünden girilen, dikdörtgen biçim Taht odasına, uzun yanındaki 3 girişten girilirdi.

Bu saray; hatta belki de bu odayı, Kitabı Mukaddes’teki Daniel Kitabında ölümsüzleştirilen Baltazar’ın şöleninin ve 200 yıl sonra Büyük İskender’in ölümünün gerçekleştiği yer olarak düşünülebilir. MS 323 yılında Nebukadnezar’ın sarayında ölen İskender, Babil’i İmparatorluğunun başkenti yapmayı planlıyordu.

Taht odasının dış duvarı, geometrik desenler, ağaçlar ve hayvanların tasvir edildiği sırlı tuğladan panellerle süslenmişti.

Asurlardan farklı olarak, Yeni Babilliler odaları taş ortostatlarla donatmamış veya girişleri devasa bekçi lamasularla korumamışlardı.

Gerçekten de, sırlı tuğlalar dışında, MÖ 6’ncı yüzyıl Babil’inin harabelerinde sanat veya zanaat adına pek bir şey bulunmamıştır.

Ancak metinler bizlere odaların kaliteli ahşapla donatılmış ve altın veya tunç ile süslenmiş olduğunu söyler.

Sarayın en kuzeydoğu ucunda, olağanüstü kalın bir duvarla çevrili ve zincirli kovalarla su çekilmek üzere tasarlanmış gibi görünen yan yana 3 çukurdan oluşan, değişik bir kuyu içeren 14 ufak, tonozlu depo odasının meydana getirdiği, müstakil bir öbek, akıl karıştırıcıdır.

Bu odalar, bir tür lüks çatı katı bahçesi olan, ünlü Asma Bahçelerinin temelleri olabilir.

MÖ 3’ncü yüzyıl tarihçisi Bel-Usur’a göre: bu bahçeler Nabukadnezar tarafından, Med eşinin kuzeydeki yurdunun ormanlarına duyduğu özlemi tatmin etmek için yaptırılmıştı.

Bu, Yunanlıları o kadar etkilemişti ki, Asma Bahçeleri Dünyanın 7 Harikasından biri olarak kabul edilmiştir.

 

KENTİN YAPIMI-İŞGÜCÜ VE MASRAFLARI KARŞILAYACAK PARA:

Bu kadar çok sayıdaki inşaat projesi için büyük miktarda insan gücüne ihtiyaç vardı.

Bu büyük ölçüde zaferle sonuçlanan seferlerden sonra Babil’e getirilmiş vasıflı ve vasıfsız yabancı işçilerle karşılanıyordu.

Antik Yakındoğu’da, insanların sürülmesi sık görülen bir olaydı ve isyan ihtimalini azaltmak için başvurulan bir yöntemdi.

Kudüs’ün MÖ 586’da ele geçirilmesinden sonra Babil’e sürülüne İbraniler bu açıdan yalnız değillerdi.

Ama genellikle, belli bir proje bittikten sonra böyle yabancıların daha iyi koşullarda yaşamalarına, toprak sahibi olarak toplumsal statülerini yükseltmelerine izin verilirdi.

Bu projeler için para da gerekliydi.

Ama o kadar kolayca bulunamıyordu.

MÖ 6’ncı yüzyıl ortalarına gelindiğinde, Babil ekonomisi zorlanmaya başlamıştı.

Zira ele geçirilen topraklar artık eski düzeyde katkıda bulunmuyordu.

Bunun sonucunda nüfus üzerinde oluşan baskı, istilacı Persler ve Büyük Kyros’un lehine önemli bir avantaj olmuş olabilir.

 

ŞEHRİN SONU:

İbrani geleneğinde Nebulkadnezar bir tiran, Babil ise işkenceydi. Kral, MÖ 6’ncı yüzyılın başlarında Kudüs’ü fethetmiş ve İbranileri Babil’e sürmüştü. İncil, onun Yahudi tapınağından kutsal eşyaları çalıp Babil’e götürüp Marduk Tapınağına yerleştirdiğini söyler. Saygısızlığını cezalandırmak için İncil, Daniel Kitabında Nebukadnezar’ın soyunun nasıl sona ereceği hatırlatılır. Hikayede: tahtın varisi Balşatsar, Kudüs’den yağmalanan kutsal kaplarla bir ziyafet verir. Şenlikler sırasında hayalet bir el belirir ve duvarda şu gizemli sözcükleri oluşturan tuhaf bir yazı belirir: Mene, Mene, Tekel, Ufarsin.

Sürgündeki Daniel, dehşete kapılmış kral tarafından duvardaki yazıyı yorumlaması için getirilir. Daniel yazıyı şöyle okur “Tanrı krallığının günlerini saydı. Medler ve Persler’e verdi”

Daniel’in tahmini gerçekleşti. MÖ 539 yılında Babil, Pers Kralı Büyük Kyros’un eline geçti ve Yahudiler sürgünden döndüler.

 

SADDAM HÜSEYİN:

1980’lerde Irak diktatörü Saddam Hüseyin, kraliyet sarayını yeniden inşa etmeye koyuldu. Selefleri gibi o da inşaat projelerinde yazıtlar bıraktı. Bazı tuğlaların üzerine Hüseyin Arapça olarak şunları yazmıştı: “Irak’ı yüceltmek için Nebukadnezar oğlu Saddam tarafından inşa edildi.”

 

Babil şehrinde bulunan Cyrus silindiri
CYRUS SİLİNDİRİ:

Kile oyulmuş, kama şekillerinden oluşan erken bir yazı biçimi olan çivi yazısıyla yazılmış bu silindirik kil belge, Kiros Silindiridir. Mezopotamya, Babil’de keşfedilen bu belge, MÖ 6’ncı yüzyıla tarihlenir ve en eski insan hakları bildirgelerinden biri olarak kabul edilir.

 

 

ŞİMDİ DE ANTİK DÖNEM YAZARLARININ BABİL ŞEHRİ HAKKINDAKİ YAZDIKLARI;

 

Heredotos

MÖ.490-480 yılları arasında doğan ve “Tarihin Babası” olarak anılan yazar: Marduk tapınaklarını şu şekilde anlatmaktadır.
“ Babil şehrinin her iki yakasında, birer kule vardı. Bu kulelerin birinde: çok sağlam bir surla çevrili “kraliyet sarayı” ve diğerinde ise: Babil’in Zeus’u olarak bilinen “Bel” in tapınağı bulunurdu.

Tapınak: her kenarı 400 metre uzunluğunda olan kare şeklinde bir yapıydı. Kapıları tunçtan yapılmıştı. Tapınak kompleksinin tam ortasında: 200 metrekarelik bir kule bulunuyordu. Bu kulenin üstünde bir ikincisi, onun üstünde ise üçüncüsü dikilmiş ve böylece toplam 8 kuleye ulaşılmıştı.

Sekiz kulenin hepsine: dıştan bütün yapıyı dolaşan sarmal biçimli bir merdivenle çıkılıyordu. Yolun hemen yukarısında, yukarıya çıkmakta olanların dinlenmesi için oturma yerleri bulunuyordu. En üstteki kulenin tepesinde ise: büyük bir tapınak gökyüzüne doğru yükseliyordu.

Tapınakta: işlemeli örtüler yayılmış, geniş bir divan, yanında da altın bir masa vardı. Bu kutsal yerde, hiç heykel yoktu. Eğer Bel rahipleri olan Kaldeliler’e inanacak olunursa: tanrının seçmiş olduğu Asurlu bir kadın dışında, orada kimse geceleyemezdi. Tanrının bizzat tapınağa girip, yatakta dinlendiği söylenir.”

Evet: Zigurat (tapınak kulesi): Mezopotamya uygarlığının en belirgin özelliğidir. Heretodos’un anlattığı gibi, tepesinde küçük bir tapınak bulunan, kerpiçten yapılmış, basamaklı bu kulenin işlevi, insanları mümkün olduğunca tanrıya yaklaştırmaktır.

Mısırlıların, Teb’de anlattığı buna benzer bir öykü vardır. “ Orada, Teb’li Zeus’un tapınağında da her zaman bir kadın geceler ve söylediklerine göre: Babil tapınaklarındaki kadın gibi, onunda erkeklerle cinsel ilişkiye girmesi yasaktır.”

Lykia şehri Patara’da da yine böyle bir örnek vardır: “ Orada da her zaman bir kahin bulunmadığı için, gerektiğinde kahinin yerine konuşan bir rahibe, gece boyunca tapınağa kapanırmış”

Babil Tapınaklarında: aşağıda ikinci bir kutsal yer bulunurdu. Burada: altın tahta oturan, tamamı altından yapılma büyük bir “Bel” heykeli: yanında da altın bir masa bulunurdu. Kaldelilerin anlattıklarına göre, bunların hepsini yapmak için 22 tondan fazla altın kullanılmıştır.

Evet, bu bölümde, yazının başında belirttiğim gibi, antik dönem yazarlarının “Asma Bahçeleri” hakkında, eserlerinde belirttikleri hususları anlatalım.

 

Berossos

Bu yazar, Büyük İskender’in çağdaşıdır. Yani: MÖ.350 yılında doğmuş olmalıdır. Kendisi: Kalde kökenli bir “Bel” rahibidir. Sonradan: Babil şehrinden ayrılarak, yaşamının kalan bölümlerini sürdürmek için “Kos” adasına yerleşmiştir. Burada: MÖ.280 yılında “Babil Tarihi” isimli bir kitap yazmış ve Yunanlıların, Mezopotamya ve Babil medeniyeti hakkındaki merak ettikleri hususları açıklamıştır.

Evet: yazar “Asma Bahçeleri” konusunu “II. Nabukadnezar” ile bağdaştırır.

“Sarayın: dağ biçimi verdiği ve üzerine her türlü ağacı diktiği “taş tepeler” vardır. Ayrıca: bitkilerin ekildiği bir cennet kurdu. Çünkü: Med ülkesinden gelmiş olan karısı Amytis’in, anavatanındaki manzaranın özlemini çekiyordu.”

“Ve, bu sarayın içine diktirdiği yüksek taş teraslarda, dağ manzarasını aynen kopya etti. Bunları: her çeşit ağaçlarla donatıp “Asma Bahçeler” denen yapıyı kurarak, benzerliği tamamladı. Çünkü: Med ülkesinde büyümüş olan karısı, dağlık yerlere tutkundu.”

Yerel kaynaklar: Nabukadnezar’ın bu karısından hiç söz etmezler. Ama, Babil ve Medler arasında, bir hanedan evliliği, tarihsel açıdan akla yatkındır. Berossos’un yazdıklarına göre: bu Med prensesinin ismi “Amytis” tir.

 

Diodoros

Bu yazar Sicilyalıdır. MÖ.1’nci yüzyıl ortalarında yaşamıştır. Onun “Asma Bahçeleri” konusundaki tanımları şunlardır:

“ Akropolisin yanında “Asma Bahçeleri” dedikleri yer vardır. Bunu “Semiramis” değil, daha sonraki bir kral: Suriyeli odalığını hoşnut etmek için yaptırmıştır. Çünkü: Pers ırkından olan ve ülkesinin dağlarındaki yeşilliklerin özlemini çeken kadın; kraldan; Pers ülkesindeki doğal manzaraya benzeyen bir bahçe yapılmasını istemiştir.”

“Bahçe alanı: her bir kenarda, 4 plethron’a erişiyordu. Bahçenin yolu: yamaç gibi eğimli olduğundan ve yapının birkaç bölümü kat-kat birbirinin üstünde yükseldiğinden; tiyatroya benzeyen bir görüntü ortaya çıkıyordu. Teraslar yükselirken: bunların altında, bahçenin bütün ağırlığını taşıyan ve kademeli olarak birbirinin üstüne binen galeriler yapılmıştır.”

“50 kübit yükseklikteki en üst galeri: bahçenin en yüksek katını oluşturuyordu ve şehir surlarının kuleleriyle aynı yükseklikteydi. Şehir surları: 22 ayak kalınlığında ve her iki sur arasındaki geçit ise, 10 ayak eninde idi.” (Yani, şehir iki sıra sur ile korunuyordu)

“ Galerilerin tepesi: 16 ayak uzunluğunda ve 4 ayak genişliğinde taş kirişle kapatılmıştı. Bu kirişlerin üstünde, çatı olarak belirlenen bölüm bulunuyordu. Çatıda: birinci tabakada: katranla döşenmiş bir kamış tabakası, bunun üzerindeki ikinci tabakada: çimento ile yapılmış iki sıra pişmiş tuğla ve üçüncü tabakada ise: topraktan gelen nem aşağı inmesin diye kurşundan yapılmış bir kaplama vardır.

Bu üç sıra kaplamanın üstünde: toprak yığılmış ve zemin düzleştirilmiştir. Çünkü: büyük ağaçların kökleri için yeteri kadar derin bir toprak tabakası gerekiyordu ve her türden ağaç sık aralıklarla dikilmişti. Bu ağaçlar: büyüklükleriyle ve çekicilikleriyle görenlere keyif veriyordu. Işık alan galerilerde ise, kraliyet köşkleri bulunuyordu.

Bir de: en üst kattan gelen açmaların ve bahçelerin su gereksinimlerini karşılayan makinelerin bulunduğu galeri vardı. Makineler, Fırat ırmağından bolca su çekerler, ancak bunu dışarıdan kimse göremezdi.”

 

Quintus Curtius Rufus

Yazar “İskender Tarihi” isimli kitabında, “Asma Bahçeleri” hakkında şunları belirtmektedir.

“ İç kalenin zirvesinde “Asma Bahçeleri” vardır. Bu bahçelerin yükseklikleri: şehir surlarına denktir. Buradaki ulu ağaçlar, güzel gölgeler verirler. Ağaçların gövde çevresi 12 ayak ve yükseklikleri 50 ayak kadardır. Bu ağaçlar, anavatanlarında bile, bu kadar büyüyemezlerdi. Bu ağaçlar: birbirinden 20 ayak uzaklıktaki, 20 kalın duvar tarafından taşınırlar.

Bu duvarlar: taş paye dizileriyle yükseltilmişlerdir. Duvarların üstünde, ayrıca: sulama için getirilen suyu taşıyan sağlamlıkta, taş kaldırım bulunmaktadır.

Bahçelere uzaktan bakanlar: bunları, dağlarında uyuklayan ormanlar sanırlar. Çünkü: dev ağaçlarla tepeleme dolmuş olan bu muazzam yapı, hala ayaktadır.”

 

Strabon

Aslen Sinoplu olan ünlü yazar “Coğrafya” adlı eserinde “Asma Bahçeleri” hakkında şunları yazmıştır.

“ Babil şehrinde surların çevresi 385 stadiondur. Kalınlıkları ise, 32 ayaktır. Surların üzerinde bulunan kulelerin arası 50 kübit, yükseklikleri ise 60 kübittir. Surların üstündeki yoldan: karşılıklı 4 atlı araba, rahatlıkla geçebilirdi.

Asma Bahçeleri: dörtgen şeklindedir. Her bir kenarın uzunluğu: 4 plethrondur. Küp benzeri temeller üzerine, kat-kat sıralanmış, kemerli tonozlardan oluşur. Pişmiş tuğla ile asfalttan yapılmış olan, içleri oyuk temeller, en büyük ağaçların dikilmesine imkan veren derinlikte, toprakla doldurulmuştur.

Temeller: tonozlar ve kemerler de: pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştır. Üstteki teraslara, bir merdivenle çıkılıyordu. Basamakların yanında ise oyuklar vardı. Fırat ırmağından çekilen su; bu işle görevlendirilenler tarafından, bu oyukların içinden, yukarıya itiliyordu. Çünkü: 1 stadion enindeki ırmak, şehrin ortasından akıyor ve bahçe de ırmak kıyısındaydı”

 

Philon

MÖ.250 yılları civarında yaşamış olan yazar, Byzantionludur. Yazar “Asma Bahçeleri” hakkında şunları yazmıştır.

“ Yer düzeyinde dikilmiş, bitkiler vardır. Ayrıca: bir teras tepesine: kökleri toprağın derinliklerine gömülmüş ağaçlar bulunmaktadır ki Asma Bahçelerinin yapım tekniği budur.

Bütün kitle: taş sütunlarla desteklenmiştir. Alttaki tüm alan: oyuk sütun kaideleriyle kaplanmıştır. Sütunlar: çok dar aralıklarla yerleştirilmiş kirişler taşırlar. Kirişler: palmiye gövdelerinden yapılmıştır. Çünkü: palmiye gövdesi tahtası: çürümez ve ıslakken ağır bir baskıya maruz kaldığından, yukarı doğru kıvrılır.

Üstelik: kıvrım ve yarıkları içine yabancı maddeler alabildiğinden: köklere besin sağlarlar. Bu yapı: geniş bir toprak kitlesini taşır ve bu toprak kitlesi içinde: geniş yapraklı ağaçlar, çeşit çeşit çiçekler ve kısacası göze hoş gelen her türlü bitki bulunur.

Bütün alan: yerdeki toprak gibi sürülmüştür. Toprak: aşılamaya ve çoğaltmaya çok uygundur. Böylece: alttaki sütunlar arasında gezinenlerin başları üstünde: sürülü bir tarla uzanır. Toprağın en üst düzeyi: ayaklar altında ezilirken, alttaki sıkı toprak bozulmadan kalır. Yukarıdaki havuzlara çekilen suyun bir kısmı: eğimli kanallardan, düz bir çizgide aşağıya akar.

Bir kısmı da, spiraller yoluyla ve mekanik güçlerle itilerek yukarı doğru fışkırır. Böylelikle: yüksek bir seviyedeki çıkış yerinde bir araya getirilen sular: bahçenin tümünü sulayarak, bitkilerin derinlerdeki köklerini ıslatır, toprağı sürekli nemli tutar.

Bunun için: çimenler hep yeşildir ve nemle irileşip dolgunlaşan ağaç yaprakları; esnek dallara sımsıkı bağlanarak büyürler. Kök ıslak tutulduğu için; zeminin altındaki kanal ağında dolaşarak her yana dağılan su yukarıdan emildiği için ağaçların yerleşik düzeni ve kalitesi korunurdu.

Evet: bu; kraliyet lüksünün bir sanat yapıtıdır ve en çarpıcı yanı da: tarım emeğinin izleyicilerin başının üstünde asılı olmasıdır. “

 

Byron

Bu yazar “koyun sürüsüne çullanan bir kurt gibi gelen Asurlu” olarak “Sanherib”(MÖ.704-681)i tanımlamaktadır.

Sanherib: botaniğe meraklı bir kraldır. Ninovada’ki sarayının yanında: uçsuz bucaksız bir bahçe düzenlemiştir. Bu bahçeyi, askeri seferlerinde: uzak yerlerden topladığı nadir ve egzotik fidanlar, otlar ve ağaçlarla donatırdı. Eğer anlatımda kullanılan “yün üreten ağaçlar” biçimindeki garip deyim doğruysa; Hindistan’dan “pamuk” bile getirdiğine inanılmaktadır.

Sanherib: kuşatma olasılığına karşın, önlem almak için olsa gerek: Ninova’ya gereken su stoğunu güvenceye almak amacıyla: “Khosr ırmağı” na bent çektirmiştir. Hatta: hala izleri görülen erken tarihli bir yapının yerine birkaç millik su kemerler bile yaptırmıştır. Bu nedenle: bahçelerine yeterli sulama sağlamak için özenle önlem aldığına da emin olabiliriz.

Babil Çivi Yazılı Tabletlerinde: Bahçeler Hakkındaki Bilgiler:

Asur kralı I. Tiglat-Pileser (MÖ.1115-1077): bereketli bahçeleri ve meyve ağaçlarıyla gurur duymaktadır.

Kral II. Asurnasirpal (MÖ.883-859): iç kale ile Dicle ırmağı yanındaki kraliyet bahçelerini nasıl kurduğunu, bunları askeri seferlerde yabancı bölgelerde elde edilen bitki türleriyle nasıl donattığını “Asurnasirpal Steli” nde belirtmektedir. “

Yukarıdan gelen su kanalları bahçelere akar. Patikalar, güzel kokularla doludur. Zevk bahçesinin çağlayanları, gökteki yıldızlar gibi parlar. Asmalar gibi salkım salkım meyveler kuşanmış nar ağaçları, bu zevk bahçesindeki esintileri zenginleştirir. Ben, Asur-nasir-apli, sevinçler bahçesindeki bir sincap gibi boyuna meyve toplarım”

Evet:”Asma Bahçeleri” nin varolup olmadığı konusundaki bu yazıtlardan sonra: eğer varsa, bu bahçelerin Babil şehrinin neresinde kurulduğu hakkındaki teorilerden söz edelim.

Arkeolog Koldeway’e göre

“Babil’in Asma Bahçeleri” olarak düşünülen yer: tonozlu yapı olarak bilinen, Güney Sarayının kuzeydoğu köşesindeki yerdir. Burada: tonozlu dört ova ve bir yer altı avlusu bulunmaktadır ki bu yapı Koldeway tarafından şöyle tanımlanır:

“ Bir orta geçidin her iki yanında: birbirini dengeleyen, aynı ölçü ve şekildeki 14 odacık, sağlam bir duvarla çevrilidir. Bu bölümün çevresinde, bir koridor dolanır. Bunun kuzey ve doğu tarafı: iç kalenin dış duvarını oluşturur. Batıdaki odacıkların birinde: hem Babil ve hem de eski dünyanın başka herhangi bir yerinde görülmeyen bir “kuyu” bulunur.

Bu kuyunun hemen yanında, birbirine yakın üç çukur vardır. Bu çukurların ortada olanı kare, diğer ikisi ise, dikdörtgen şeklindedir. Bundan çıkarılan sonuç: burada bir mekanik hidrolik sistem bulunduğudur. “

Bu sistem: bizim zincir tulumbamız ile aynı ilkede çalışmaktadır. Zincire asılı kovalar, duvarın üzerine yerleştirilen bir çarkın üzerinde dönüyordu. Bugün bu yörede kullanılan ve dolap denilen bu düzenek, sürekli bir su akışı sağlıyordu.

Tonozlu yapı, tüm özellikleri dikkate alındığında, Babil şehrindeki yapılar içinde, oldukça farklıdır. Yapıda, taş kullanılmıştır. Bu taş kullanımı da, yapının özelliğini ortaya koymaktadır. Zaten, tüm şehir kazılarında, çok sayıda yontma taşın çıkarıldığı iki yer bulunmaktadır.

Buralar: tonozlu yapı ve sarayın kuzey duvarıdır. Ancak: Asma Bahçeleri hakkındaki tüm yazıtlarda, şehirde taşın kullanıldığı yalnızca iki yerden söz edilmiştir ki, bunlar: sarayın kuzey duvarı ve Asma Bahçeleridir.

Tonozlu yapının “Asma Bahçeleri” olarak düşünülmesi için, Koldeway şunları öne sürmektedir.
“ 1. Başka yerde hemen hemen hiç olmayan yontma taş kullanılması,
2. Ağır bir üst yapıyı tutmak için planlandığı anlaşılan, ender kalınlıktaki duvarlar.
3. Hiç görülmemiş tipte bir kuyunun varlığı. “

Tonozlu yapıda sonradan yapılan kazılarda elde edilen bulgular şunlardır: “tonozlu yapıdaki kemerli odalar gurubunun, daha sonra sıradan işlerde kullanıldığı tespit edilmiştir. Orada: Nebukadnezar’ın MS. 10 ve 35’nci yıllara tarihlenen bir çivi yazısı tablet arşivinin bulunduğu yani bir depo olarak kullanıldığı anlaşılmıştır.

Bu çivi yazılı metinlerde: o dönemde, Babil şehrinde tutsak olarak bulunan yabancı sürgün guruplarına ayrılan yiyecek payı, yağ ve arpa listesi bulunuyordu. Tabletlerden birinde: Yahudi kralı Yehoyakin ile maiyetinin ismen anılması yeterince şaşırtıcı olup, çivi yazılı kaynaklar ile “İncil” arasındaki uyumlu bağlantının örneği görülmektedir.

Ayrıca: bu duvarların gerçekten bir bahçeyi taşımaya yetecek güçte olup olmadığı kuşkuludur ve bu duvarların Tören yolunun devamını destekleme işlevi yürüttüklerine karar verilmiştir.

En önemli sorun: tonozlu yapının, su stoklarına ve ırmağa olan uzaklığıdır. Burada: özellikle Strabon’un bahçelerin ırmak kıyısında bulunduğunu net olarak söylediğini unutmamak gerekir.

Yine, kazılarda görevli “Wiseman” isimli arkeolog: Asma Bahçelerinin, Nabukadnezar ile kraliçenin oturmuş oldukları “Batı Sarayı” ile “Fırat ırmağı” arasında, dış kısımdaki Batı Savunma Yapısının (110×230 metre) üzerine ve kuzeyine yerleştirildiği görüşünü öne sürmektedir.

Şöyle der: “ Batı savunma yapısındaki kazılar, yazlık saray ya da köşk olabilecek saray benzeri bir yapının alt düzeylerini açığa çıkardı. Ama girişi yoktu, demek ki giriş doğrudan saray platformundan yüksek bir yol ya da köprüyle gidilen daha yüksek bir düzeyde olmalıydı.”

Evet, bu bahçelerin Fırat ırmağının doğu kıyısındaki teraslarda bulunması, batıdan esen çöl rüzgarlarına açık olacaklarından ve hiçbir güzellikleri bulunmayacağından uygun olarak düşünülmemektedir. Asma Bahçelerin: surlarla korunan teraslar üzerinde, kuzeye doğru devam eden, saraydan görülebilecek amfitiyatro benzeri bir düzen oluşturularak yapıldıkları düşünmek en mantıklıdır.

Bu varsayım: kalenin dışında, kuzeye doğru uzanan bahçelere kolayca erişim avantajı sağlamaktadır. Kazılarda: burada, büyük çapta sulama için uygun olan derin kanallar bulunmuştur. Ancak, bunlar, büyük olasılıkla, surların dışındaki hendek sistemine su sağlayan, su kanalları olarak da değerlendirilmektedir.

Son olarak: Iraklı bilim adamı Dr. Mu’ayyad Damerji: ırmak kıyısındaki; 25 metre kalınlıktaki iki büyük duvarın, zift ve hasırla kaplı basamaklardan oluşan, teraslar şeklinde yapıldığına dikkat çekmektedir. Nabukadnezar: kraliyet bahçelerini tarif ederken “büyük bir savunma duvarına benzer” demekle, yapay bir dağ manzarasını ifade etmiş olabilir.

 

BABİL ŞEHRİNDEKİ KAZILAR

1900’lü yılların başında, Alman Arkeolog Robert Koldewey tarafından: Babil şehrinin büyük bölümü gün yüzüne çıkarılmıştır.

Kazılarda elde edilen en önemli buluntular içinde: o dönemde kralların ağzından yazılan çivi yazılı tabletlerdir. Bu çivi yazılı tabletlerde: krallar, yapılarının inşaat programlarını, yaptıkları onarımları ve getirdikleri yenilikleri, uzun uzun anlatıyorlardı. Çünkü, tek düşünceleri, yapıtlarının tanrının aklında kalmasını sağlamaktır.

Ama, yazının başında belirttiğim gibi, bu çivi yazılı tabletlerde birçok bilgi olmasına rağmen “Asma Bahçeleri” hakkında herhangi bir bilgi bulunamamıştır. Ancak: öte yandan kazıların halen sürdüğü ve her an bunlar hakkında bilgiler veren bir kısım tablet bulunup bulunmayacağı da meçhuldür.

Çünkü: Yunanlı ve Romalı antik dönem yazarlarının anlattıkları gerçekten etkileyicidir. Bu nedenle: “Babil şehrinde bulunduğu öne sürülen Asma Bahçeleri” çeşitlilikleri ve büyüklükleri, konumları nedeniyle “Dünyanın 7 harikası” listesine dahil edilmişlerdir.

Ankara Peçenek köyü piknik alanı

Ankara Peçenek köyü piknik alanı

 

2013 yılı yaz dönemi içinde: Pursaklar yakınlarındaki “Peçenek Köyü” nün hemen ilerisindeki boşluk alanda “Peçenek köyü Piknik Alanı” adı altında: büyük bir piknik alanı açıldığı, Ankara-Altındağ Belediyesi tarafından bir kısım reklamlar ile, Ankaralılara duyuruldu.

Önce ulaşımdan söz etmek istiyorum

İlk önce, piknik alanı ile ilgili Altındağ Belediyesinin internet sitesinde: alanın Altındağ merkezine yalnızca 20 dakika uzaklıkta olduğunu okuyunca, şehir merkezine bu kadar yakın yerde, piknik alanı oluşturulmasını takdirle karşıladım.

Çünkü: bizim insanımızın kültüründe “mangal” büyük bir yer ve önem taşıyor ama mangal kültürü maalesef iyi bir şekilde gelişmemiş, yani insanlar şehir merkezinde mangal yakmaya kalktığında, yerleşim yerlerinde yoğun bir duman ve et kokusu barınıyor ve bu elbette ve kesinlikle hoş olmuyor.

Öte yandan, şehir yakınlarındaki yeşil alanların azlığı da mangal kültürünü olumsuz etkileyen en büyük etken. Sonuç olarak: şehir yakınlarında bu tür piknik alanları açılması, kamu hizmeti açısından gerçekten takdire şayan.

Ama: ben Altındağ merkezine yaklaşık 18 km. uzaklıkta olduğu söylenen bu piknik alanına ulaşmak için, EGO’nun 313 numaralı otobüsüne (Orhangazi-Peçenek-Tatlar) otobüsüne bindiğimde, 20 dakikada oraya ulaşamadık. Bir başka otobüs daha olduğu söyleniyor, bu da 315 numaralı (Kavaklı-Aydıncık-Peçenek-Tatlar) otobüsü, bu arada yolculuk yaklaşık 30 dakika civarında sürüyor.

Bu arada: özel arabası ile buraya gidecekler için şu söylenebilir, Pursakları (Esenboğa hava alanı yolu) geçtikten sonra: Altınova-Orhangazi yönünde ilerlerseniz, bir süre sonra Peçenek köyüne varırsınız ve köyün devamında piknik alanı bulunuyor.

Piknik alanına kendi aracınız ile giderseniz, gayet güzel bir otopark var. Otopark 300 araç kapasitelidir.

Evet: geldiniz piknik alanına, ilk sürprizi burada yaşıyorsunuz. Çünkü giriş ücreti biraz yüksek geldi. Buraya gelmek isteyen aileler, Belediye otobüsünü kullanırlarsa otobüs ücreti de ödeyecekler ve böylece bayağı pahalıya gelecektir.

Ankara Peçenek köyü piknik alanı
Ankara Peçenek köyü piknik alanı
Ankara Peçenek köyü piknik alanı
Ankara Peçenek köyü piknik alanı

Gelelim piknik alanına

Piknik alanı olarak ayrılan yer bayağı büyük, yaklaşık 400 dönümlük bir arazide kurulduğu söyleniyor. Alan: daire şeklinde düzenlenmiş, birbiri içindeki küçülerek devam eden daireler var ve bunların üzerinde: 300 kamelya ve 300 barbekü yani mangal yeri bulunuyor.

Ama bunların en büyük özelliği, alanın büyük olmasından yararlanılarak düzenlenmiş olmaları, yani aralarında belli bir mesafe bırakılmış, ferah bir ortam var, piknikçiler iç içe oturmak zorunda kalmıyorlar.

Bunun dışında: alt yapı hizmetleri de yürütülmüş ve 4 tuvalet ile 1 mescit düzenlenmiştir.

Yeşillik ise bayağı güzel, piknik alanına 35 bin bitki, 3750 ağaç dikildiği ve 170 bin metre karelik bir yeşil alan yaratıldığı söyleniyor ki, bu ağaçlar büyüdüğünde daha güzel olacağı kesin.

Güvenliğe gelince: piknik alanının 4 ayrı yerinde güvenlik noktaları oluşturulmuş ve güvenlik elemanları, piknik alanında güvenliği sağlamak üzere geziyorlar.

Piknik alanında çocuklar da unutulmamış. Büyük alanın 5 farklı yerinde çocuk oyun alanları yapılmış ve ayrıca: voleybol, basketbol ve hatta futbol sahaları da düzenlenmiştir.

Gerek ulaşım ve gerekse giriş ücretinin yüksek olması nedeniyle: şimdilik bu kamelyalarda yer bulmak mümkün. Kamelya ya oturuyor ve barbekü yerinde mangalınızı yakıp, temiz hava almanın keyfini yaşayabilirsiniz.