
Çatal Höyük’deki tarih ve medeniyet yanında, tüm Batılıların sahiplendiği Yunan tarih ve medeniyeti, bebek kalır. Buyurun, tek cümle ile buranın özelliği bu.
ULAŞIM
Çumra-Konya arası uzaklık: 44 km. Konya-Karaman demir yolu üzerindedir.

TARİHİ
İlçenin tarihi çok eskilere gitmez. 1894 yılında yapımına başlanan ve 1913 yılında bitirilen İstanbul-Bağdat demir yolu yapımı sırasında, Çumra’nın bulunduğu yere, bir istasyon yapılır ve bu istasyon binası, Çumra’ya yapılan ilk bina olarak öne çıkar.
1936 ve 1950 yıllarında, Balkanlardan Anadolu’ya gelen göçmen aileleri, Çumra’ya yerleştirilmişlerdir. Takip eden yıllarda da Hadim, Bozkır, Ermenek gibi İlçeler ve yakın köy ve kasabalardan gelen göçlerle, İlçe gittikçe büyümüş ve bu günkü halini almıştır. Yörede Selçuklu egemenliği bilinmesine rağmen, her hangi bir esere rastlanılmamıştır.

GENEL
İlçe ismini, bir rivayete göre: çamurdan almıştır. Diğer bir rivayete göre ise, “cümleniz beraber olun” deyişindeki “cümle” kelimesinden almaktadır. İlçenin denizden yüksekliği 1013 metredir. Ova üzerinde kuruludur. Ova daha çok: çoraklık ve sıcağa dayanıklı bitkilerle kaplıdır.
Yaygın bir yerleşime sahiptir. Yalnızca, çarşı merkezinin bir bölümünde dikey yapılaşma vardır. Onun dışında, çoğunlukla eski ve iki katlı binalar mevcuttur. Mahalleler ise, genelde tek ve iki katlı bahçeli evlerden oluşur. Konya İl Merkezine yakın olması nedeniyle, ilçe merkezindeki işletmeler, il merkezindeki işletmelerle rekabet edememektedirler.
Maddi imkanları yerinde olan aileler, Konya’ ya göç etmektedirler. Bu nedenle, ilçede yatırımlar da olmamaktadır.
Bunun sonucunda, ilçede sosyal yaşam olumsuz yönde etkilenmekte, halk gündüzleri ve boş zamanlarında kahvehanelerde bulunmakta, karanlıktan sonra ise sokaklar tamamen boşalmaktadır.

İlçe halkının büyük kısmı: tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. Yaz aylarında: 4000 civarında tarım işçisi, başka il ve ilçelerde, Çumra’ya gelirler.
Çumra’nın ilkleri
Cumhuriyet tarihinin ilk mahalle düzenlemesi yapıldı. Osmanlı döneminde, ilk tapu kadastro işlemleri burada yapılmış. Çumra sulama birliği, Türkiye’nin en büyük sulama birliği.
Kuru fasulye
İlçe, ülkemizin önemli bir kuru fasulye üretim bölgesidir. Ülkemizin kuru fasulye üretiminin: yüzde 10-15 kadarı, yalnızca Çumra tarafından karşılanmaktadır. Bunun yanında: Çumra’nın kavunu da öne çıkmaktadır. Ancak: bu yöreden geçerseniz, mutlaka kuru fasulye almayı ihmal etmeyin. Çumra’dan kuru fasulye alınır.
Meslek Yüksek Okulu
Selçuk Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu, 1992 yılından bu yana Çumra’da bulunuyor.
GEZİLECEK YERLER

SIRÇALI MESİRE YERİ
Merkeze yakın. Araçlar için geniş bir park yeri ayrılmış. Güzel bir şelale, gezinti yolları ve piknik alanları ve çocuklar için oyun parkları var. Burada: lokantalar da var. Bu lokantalarda: ızgara çeşitleri (pirzola, kuşbaşı) ve canlı alabalık bulabilirsiniz.

APA BARAJI
İlçenin 35 km. güneyinde, Çarşamba Çayı üzerinde ve Apa kasabasındadır. Apa ismi, çok eski bir isim. 3000 yıl önce, Tunç-bronz çağında Anadolu topraklarında yaşamış olan Luvi’lerin dilinde, “Apa” sözcüğü, “su” anlamına geliyor.
1957-1962 yılları arasında, sulama ve taşkınlardan koruma amacıyla inşa edilmiştir. Baraj gölü kıyısında: DSİ ve Selçuk Üniversitesi tesisleri ve piknik alanları bulunuyor. Gölde sazan ve tatlı su levreği balıkları tutulabiliyor. Olta balıkçılığına meraklı iseniz, şartlar uygun.



ÇATAL HÖYÜK
Çatalhöyük, günümüzde Konya ilinin Çumra ilçesinin 10 km doğusundadır. Konya il merkezine 50 km uzaklıktadır.
Konya ovasında, Çarşamba çayının eski yatağına yakın iki höyükten oluşmaktadır. Farklı yükseklikte, iki tepe üzerindedir. Bu iki yükselti nedeniyle, çatal sıfatı almıştır.
Neolitik dönem eğilimleri, kasaba planlamasında, mimaride, tarımda (hayvancılık dahil), teknoloji ve dinde gelişmeler, Çatalhöyük’te yaklaşık MÖ 6500-5000 tarihli iyi korunmuş 12 yapıda dramatik bir şekilde bir araya gelir.
Kazı alanı, uygun koşullara sahip bir çevresel ortam olan, Konya Ovasında bulunmaktadır.
Jeomorfolojik incelemeler neolitik dönemde kasabanın bir ırmak, göl ve bataklıkların yanında bulunduğunu, tepelerin de uzakta olmadığını gösterir.
2012 yılında, Çatalhöyük, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alındı.

Çatalhöyük Önemi:
5-8 bin nüfusu sahip ilk yerleşim yeridir.
Dünyada insanlar, ilk kez burada ticaret yaptılar. Hayvanlar ilk kez burada evcilleştirildiler. İlk kez, toprak kapları ve bakırı kullandılar. İnsanlar ilk mühürlü mülkiyet kavramını yaşadılar. Takı, ziynet eşyası ilk kez Çatalhöyük’te yapıldı.
İlk antik bank kuruldu. Resim ve heykel sanatı, ilk olarak yapılmaya başlandı. Sanat ve dokumacılık yapıldı. Tarım teknikleri ilk kez kullanıldı. İlk fırın yapılarak kullanıldı.
Evet, ayrıntılara girmeden bölge hakkında bilgi vermek istiyorum.
Burası günümüzden binlerce yıl önce, günümüzdeki bozkır görüntüsünden çok farklı olarak, yeşillik, sulak, bitki ve hayvan dünyası açısından zengin ve tüm özellikleri nedeniyle yaşam için çok elverişli bir bölge olarak önem kazanıyor.
Neolotik dönemde, insanlığın avcı toplayıcı toplumdan yerleşik düzene geçiş evresini yaşadıkları yerdir.
Buna benzer yani eşdeğer yerler, özellikle Güneydoğu Anadolu bölgemizde bulunmasına rağmen, buranın Orta Anadolu bölgesinde bulunması ilgi çekicidir.
Ayrıca, Çatalhöyük bölgesinin bağlayıcı bir halka olduğu düşünülmektedir.
Çünkü 12 bin yıl önce, Güneydoğu Anadolu bölgesinde başlayan yerleşik düzen, 7 bin yıl önce buraya ve daha sonra Göller bölgesine ve Ege kıyılarına kadar uzanmıştır.
Çünkü Ege kıyılarındaki medeniyetler, 3-4 bin yıllıktır.
Çünkü burada komşu yerleşimlerden farklı olarak, üstün bir sanat anlayışı göze çarpmaktadır. Tüm bunların sonucu olarak, Çatalhöyük, o dönemde yaşayan insanların günlük hayatları ve kullandıkları eşyalar hakkında, günümüze ayrıntılı bilgiler yansıtmaktadır.
Özellikle o dönemde insanlar, Kybele ana tanrıça ve benzeri kadın figürlerine tapmaktadırlar.
Kybele ilginç görüntüsü ile önem kazanmakta olup, günümüzde Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedir.
Bölgedeki yapılarda kullanılan malzeme, kerpiç, ağaç ve kamıştır.
İlk yapılanların MÖ 6700 yıllarında yapıldığı tahmin edilmektedir.
1050 yıllık zaman dilimi içinde, şehrin yıkıldıkça her biri üzerine inşa edilen 18 farklı yerleşim katmanı tespit edilmiştir. Toplam 1400 yıl boyunca kesintisiz iskan edilen bu alan, döneminin en kalabalık yerleşim merkezlerinden biri olmuştur.
İlk dönemlerinde 1000’den fazla konuş ve 5-8 bin kişiyi bulan nüfusu ile, Yakın Doğu’nun bilinen en büyük köy ya da kasabalarından biri olduğu düşünülmektedir.
Kazılarda: saray, tapınak veya yönetici konutu gibi ayrışmış yapılar bulunmamıştır. Tüm evler hemen hemen aynı boyuttadır. Yani, sınıfsız bir toplam yapısı vardı.
İskeletler üzerinde yapılan incelemelerde, kadın ve erkeklerin benzer gıdalarla beslendiğini ve benzer işlerde çalıştığı görülmüştür. Yani, cinsiyet eşitliği söz konusuydu. Kadının toplum içindeki önemli rolü araştırmacılar arasında ilgi odağı olmuştu.
Zengin bir sanat dünyası vardı.
Duvar resimleri, özellikle ilgi çekiyordu. Bazı evlerde, onlarca kat duvar resmi ve inanılmaz sayıda figürin (tanrı ve özellikle tanrıça figürleri) bulunuyordu ve bir anda Çatalhöyük çok meşhur oldu.
Çatalhöyük, 1993 yılından itibaren yeniden kazılmaya başlandı.
Bu kazılarda, yine birçok buluntu ortaya çıkarıldı. Önce büyük bir çadır ve altındaki küçük çadır ile korunan bu buluntular, sergilenmeye ve korumaya alındılar.
Alanda, birçok güzel ve başarılı çalışmalar yapıldı ve hala devam eden çalışmalar sonucunda, yeni birçok buluntuların ortaya çıkarılacağı düşünülmektedir. Yani artık bölgeye gidildiğinde, binlerce yıl öncesine ait buluntular görülebiliyor ve kesinlikle bunlar ilgi çekiyor.

Kazı alanı doğu ve batı olmak üzere, yan yana iki höyükten oluşur.
Doğu Höyüğü: bizi burada ilgilendiren neolitik kalıntıları içerirken, batı höyüğünde yerleşim daha sonraki erken kalkolitik döneme aittir.
Doğu Höyüğü-Asıl Yerleşim yeri:
Bu dönem için olağanüstü geniş olan 13 hektar gibi bir alana sahiptir. Yükseklik 21 m ye ulaşır.
1960’ların başlarında Ankara’daki İngiliz Arkeoloji Enstitüsünden James Mellaart tarafından sadece 0.4 hektarlık kısmı kazılmıştı, ama 1993’de Stanford Üniversitesinden Ian Hodden yönetiminde başlayan kazılarda açığa çıkarılmış alan genişletilmektedir.
Kasabanın görüntüsü, Güneybatı Amerika Birleşik Devletlerindeki Amerikan yerlilerinin “pueblo” larını andırır ve antik Yakındoğu’da başka bir benzeri yoktur.

Evler:
Konutların, tümüyle tek katlı olarak, kerpiçten inşa edildiği, bitişik düzende, birbirlerine yapışık olduğu (bal peteği şeklinde), sokak ya da geçidin olmadığı, bu yapılarda girişlerin çatıdaki delikten, aşağıya merdiven sarkıtılarak sağlandığı düşünülmektedir.
Yani sosyal hayat ve ulaşım, tamamen damların üzerinden akardı. Düz çatılar ahşap bir örgünün üzerine kaplanmış kilden meydana geliyordu. Kasaba, eğimli zeminde bulunduğundan çatıların yükseklikleri değişiyordu.
Her ev yaklaşık 25-30 metre kare büyüklüğündeydi ve büyük platformlar, ocaklar ile tahıl depolama alanlarından oluşmaktaydı. Evlerde 5-10 kişi yaşardı.

Evin giriş deliği tam fırının üstündeydi.
Bu stratejik bir tercihti, fırından çıkan duman merdiven deliğinden dışarı süzülürken, içeri giren taze hava fırının yanmasını sağlardı. Bu alan “kirli alan” olarak kabul edilir, günlük işler (yemek pişirme, obsidyen yontma) burada yapılırdı.
Odanın iç kısımlarına doğru zemin biraz daha yükselir. Bu yüksek platformlar (sekiler) oturma, uyuma ve el işleri için kullanılırdı. Bu alanların tabanı, her zaman daha temiz ve özenle sıvanmış olurdu.
Duvarlar kerpiçtendi, ayrıca ağaç ve kamış kullanılmıştı.
Ama iç yüzeyleri bembeyaz bir kil ile sıvanırdı. Bazı evlerde 450 kat sıva tespit edilmiştir. Bu da insanların her mevsimde veya her önemli olayda, evlerini yeniden boyayıp tazelediklerini gösterir.

Evet bu mimari yapı, dışarıdan gelebilecek saldırılara veya vahşi hayvanlara karşı doğal bir sur görevi görüyordu.
Tipik bir evin nispeten küçük içi, zemin yüzölçümleri toplamı, en fazla 30 metre kare olan bir ana odayla, buna bitişik bir depo odasından meydana geliyordu.
Duvarlarda yüksekte bulunan küçük pencerelerin ışık sağladığı ve tepede normalde bulunan delikle birlikte, ocak ve fırınların dumanının çıkmasına imkan verdiği ileri sürülmüştür.
Her evde bir ana platform ile bunun bir ucunda yükseltilmiş bir sıra olmak üzere, an az 2 alçak platform vardı.
Bu sabit “mobilyalar” odanın farklı amaçlar, iş veya eğlence için bölünmesini sağlamış olmalı.
Bunlara ek olarak, ölülerin kemikleri de, belki de cesetler dışarıda bırakıldıktan ve etler akbabalarca ayıklandıktan sonra bu platformların altına gömülüyordu.
Sıra dışı gömülerden birinde: yüzü kırmızıya boyanmış bir kafatası tutan genç bir kadının kalıntıları vardı.
Bir evin zemininin altında ataların varlığı ilk tarımcıların toprağın ebedi mülkiyetini belirlemek, işgallerini meşrulaştırmak için başvurdukları bir yol olabilir.
Böyle kent içi gömüler, daha sonraki klasik dönem mezarlıklarının özenle kent dışlarında tutulmasıyla keskin bir tezat oluşturur.
Yunanlılar ve Romalılara göre, ölüler yaşayanların topraklarını tehdit eder, kirletirdi, dolayısıyla uzakta tutulmaları gerekirdi.
Melleart’ın kazıları döneminde:
Yüksek yeraltı su düzeyi sayesinde; organik kalıntılar, beklenmedik derecede iyi korunmuş durumdaydı.
Yakın zamanlarda, yerel çiftçilik sektöründeki gelişmeler nedeniyle buradaki mevcut su düzeyi dramatik derecede düşmüştür, bunun sonucunda muhtemelen arkeolojik buluntuların korunması olumsuz etkilenebilir.
Çatalhöyük’te yetiştirilen bitkiler arasında tahıllar (arpa ve buğday gibi), kabuklu yemişler (fıstıklar ve bademler) ve baklagiller (bezelye ve acı fiğ) vardı.
Büyük ölçüde vejetaryan beslenme, sığır, koyun ve keçi etiyle destekleniyordu.
Sığır kemikleri üzerinde yapılan analizler, sığırların evcilleştirilmiş olduğunu gösteriyor, ki bu Batı Asya’da bilinen en eski örneklerden biridir.
Avlanan yaban hayvanları arasında ise kızıl geyik, yaban domuzu, yabanı sığır ve koyunlar sayılabilir. (Gerçi yünlü tekstillerin varlığı, yün evcilleştirilmiş hayvanlardan elde edilen bir ürün olduğundan, evcilleştirilmiş koyunların varlığını göstermektedir.)
Zanaatkarlar:
Çatalhöyük’ün sakinleri arasında yetenekli zanaatkarlar da vardı.
Basınçla parçalanmış, güzel obsidiyen mızrak uçları, ok uçları ve çakmaktaşından hançerler, yontma taş aletleri yapanların becerilerinin bir göstergesiydi.
Kurşun kolyeler ve bakır cürufunun bulunmuş olması metalurji bilgisine işaret eder.
Çömlekçi çarkı kullanılmadan hep elde yapılmış çömlekler, en erken düzeylerden itibaren mevcuttur, ama ahşap kase, kupa ve kutular bulunması normalde yok olabilir materyallerden (deri, sepetler ve ahşap) kapların da gündelik yaşamda aynı derecede önemli bir rol oynadığını anımsatır.
Yünlü ve belki de keten tekstillerin varlığı, tıpkı yakılarak korunan ahşap nesneler gibi alışılmışın dışında erken tarihli örneklerdir.
Örgüde kullanılan desenler, buradaki duvar resimlerinde tasvir edilmiş olabilir.
Çatalöyük, obsidiyenin kilit bir mal olduğu kapsamlı bir ticaret şebekesinin parçasıydı.
Burada bolca obsidiyen bulunması, Orta Anadolu’daki Karaca Dağ ve Hasan Dağ gibi volkanik dağlar düşünüldüğünde, şaşırtıcı değildir.
Daha uzak mesafelerden gelen nesneler arasında, özellikle boncuk olarak değerli Akdeniz’den deniz kabukları ve Sina’dan turkuvaz vardı.

Duvar resimleri;
Bir neolitik kasabasında yaşamı göstermeleri açısından duvar resimleri özellikle ilgi çekicidir.
Resim tekniği, beyaz sıvadan bir arka plan üzerine yağla karıştırılmış doğal pigmentlerden oluşan boyanın uygulanması şeklindeydi.
Resim konuları arasında yukarıda sözü edilen tekstil desenleri, başsız insanlara saldıran akbabalar, sığır ve geyik avları ile insanlarca inatla kovalanan yaban boğaları sayılabilir.

Bir duvar resmi, patlayan bir volkanın altında kasaba olabilecek bir şeyin stilize bir temsilini gösterir. (Bu konudaki ayrıntılı bilgi aşağıdadır.)
Belli resimler alçı doldurularak yapılmış, üç boyutlu rölyefler tarzındadır.

Bunlar boğa veya koç başlarını (genellikle rölyefe katılmış gerçek boynuzlarla), bazen leoparları ve bir de ayıyı ( daha önce bir kadın figürü olarak teşhis edilmişti) temsil ediyorlardı.
Serbest figürler de benzer şekilde hayvanların büyülü gücüne ve bereket arzusuna vurgu yapar.

ÖLÜLER:
Aile üyeleri öldüğünde, evin içindeki sekilerin altına gömülürlerdi.
Bazen bir sekinin altında, 30 dan fazla iskelet bulunabiliyordu.
Cenazeler genellikle hocker (ana rahmindeki gibi büzülmüş) pozisyonda gömülür ve üzerleri sıkıca kil ile kapatılırdı. Bilim insanları, bu kadar sıkı kapamanın koku yapılmasını önlemek için yapıldığını düşünmektedirler.
Bazı özel durumlarda, bir süre sonra mezar açılır, ölünün kafası gövdesinden ayrılır ve evin içinde bir hatıra olarak saklanır veya özel törenlerde kullanılırdı. Bu, atalarına duydukları derin saygının bir göstergesiydi.
ZİYAFETLER
Kazılarda evlerin arasında büyük hayvan kemiği yığınları bulunmuştur.
Bu da gösteriyor ki, Çatalhöyük te sadece çekirdek aile yemekleri değil, tüm mahallenin katıldığı büyük ziyafetler düzenleniyordu.
Boğa kesilmesi, genellikle bu tür toplumsal törenlerin merkezindeydi.
DİŞ SAĞLIĞI
Çatalhöyük te insanların dişlerinde yoğun karbonhidrat tüketimine bağlı olarak çürükler tespit edilmiştir. Ancak ilginçtir ki, buğdayı öğütürken kullanılan taşlardan karışan tozlar nedeniyle dişleri çok hızlı aşınıyordu, bu aşınma bazen çürüğün ilerlemesini engelleyecek kadar şiddetliydi.
ÇATALHÖYÜK NEDEN TERK EDİLDİ.
Çatalhöyük ün terk edilmesi tek bir büyük felaketten (savaş, deprem, yangın) ziyade: yaklaşık 150-20 yıla yayılan, yavaş bir süreç sonunda olmuştur.
Şehrin boşaltılması, aslında bir çöküş değil, insanların değişen dünya koşullarına uyum sağlama çabasıdır.
Halk, aynı noktada 1200 yıl boyunca yaşadı. Bu kadar uzun süre aynı bölgeyi sömürmek doğayı yordu.
Ev yapmak, kireç yakmak ve yemek pişirmek için devasa miktarda odun gerekiyordu. Zamanla yakın çevredeki ormanlar yok oldu, insanlar odun getirmek için çok uzak mesafelere gitmek zorunda kaldılar.
Sürekli aynı alanlarda yapılan tarım, toprağın verimini düşürdü.
İklim değişikliğiyle birlikte bölgedeki sulak alanlar çekilmeye veya bataklığa dönüşmeye başladı, bu da tarım ve sağlığı zorlaştırdı.
Çöplerin hemen evlerin dışındaki boşluklara atılması haşere ve kemirgenlerin çoğalmasına neden oldu.
İnsanlar ve hayvanlar arasındaki yakınlık, zoonotik (hayvanlardan geçen) hastalıkların yayılmasını hızlandırdı. İskeletler üzerinde yapılan incelemeler, geç dönemde enfeksiyon hastalıklarının arttığını göstermektedir.
8000 kişinin kuralsız ve bu kadar sıkışık düzende, hiyerarşi olmadan yaşaması, bir süre sonra sosyal çatışmaları tetiklemiş olabilir.
Tüm bunların ardından, insanlar devasa bir merkezde toplanmak yerine, daha küçük guruplar halinde farklı bölgelere dağılmayı tercih ettiler.
Doğu höyük (asıl büyük yerleşim) terk edilirken, hemen karşısındaki Batı Höyük te yeni bir yerleşim kuruldu.
Ancak buradaki evler artık bitişik değil, birbirinden ayrıydı ve sokaklar oluşmaya başlamıştı.
En ilginç olan şudur.
Çatalhöyük terk edildiğinde insanlar evlerini temizleyip, fırınlarını kapatıp, girişleri mühürleyerek çıktılar. Yani kaçmadılar taşındılar.
BULUNTULAR:

9000 YILLIK KENEVİR KUMAŞI:
2021 yılında yapılan bir keşifte, bir bebek iskeletine sarılı halde, dünyanın en eski dokuma kumaşlarından biri bulundu. Analizler bunun kenevir lifinden yapıldığını gösterdi. Bu da bitki liflerini işleme konusundaki ustalıklarını kanıtlıyor.
Keten bitkisinden elde edilen liflerden, oldukça ince kumaşlar dokuyorlardı.
Bir görüşe göre, bu dokumaların kenevir veya keten değil, meşe ağacı kabuğu liflerinden yapıldığıdır.

OBSİDİYEN AYNALAR:
Sıradan bir taşın, hiçbir modern alet olmadan nasıl bu kadar pürüzsüz ve yansıtıcı bir ayna haline getirildiği hala hayranlık uyandırıyor. Bu aynalar sadece süslenmek için değil, muhtemelen ritüellerde kullanılıyordu.
Evet, dünyanın bilinen en eski aynaları Çatalhöyük te bulunmuştur. Obsidyen yüzeyin titizlikle perdahlanmasıyla elde edilen bu aynalar, kişisel bakıma verilen önemi kanıtlar.

MANZARA RESMİ
Bir evin duvarında, arkasında patlayan bir volkan (muhtemelen Hasan Dağı) ve önünde kuşbakışı bir şehir planı (Çatalhöyük ün kendisi) olduğu düşünülen bir resim bulundu.

Bu, insanlık tarihinin ilk şehir planı veya ilk manzara resmi olarak kabul edilir.

SIVALI KAFATASLARI:
Bazı mezarlarda, kafataslarının yüz hatlarının kille şekillendirildiği görüldü. Göz çukurlarına deniz kabukları yerleştirilmişti. Bu, atalarına olan bağlılığın ve onları yaşatma arzusunun ürkütücü ama büyüleyici bir örneğiydi.
ZİYARET
Geçmişte ülkemize gelen özellikle yabancı ziyaretçilere, Türkiye’nin en önemli ören yerlerinden biri olan Çatal Höyük gösterilmesine rağmen, insanların burayı ziyaret etmesi önerilmezdi.
Çünkü, Anadolu Medeniyetleri Müzesinde buradan çıkarılan muhteşem koleksiyonlar, sergilenmesine rağmen, burada, yani Çatal Höyük yöresinde, insanların görebileceği herhangi bir etkinlik veya kalıntı yoktu.
Ancak, 1960’lı yıllardan, 1990’lı yıllara kadar unutulan Çatal Höyük, 1993 yılından itibaren yeniden kazılmaya başlandı.
Bu kazılarda: yine birçok buluntu ortaya çıkarıldı.

Günümüz:
Önce büyük bir çadır ve altındaki küçük çadır ile korunan bu buluntular, sergilenmeye ve korunmaya alındılar.
Alanda, birçok güzel ve başarılı çalışmalar yapıldı ve hala devam eden çalışmalar sonucunda, yeni birçok buluntuların ortaya çıkarılacağı düşünülüyor.
Yani, artık bölgeye gidildiğinde, binlerce yıl öncesine ait buluntuları görebilirsiniz ve kesinlikle, bunlar ilginizi çekecektir.
Kuzey ve Güney koruganları, kazı alanlarının üzerini örten devasa çelik yapılar altındaki ev kalıntılarını görebilirsiniz.
Replika evler:
Girişin hemen yanında, arkeologların o dönem teknikleriyle inşa ettiği, içine girip o atmosferi (kokusu ve darlığıyla) hissedebileceğiniz replika evleri gezebilirsiniz. Evlere damdaki delikten girmeyi, fırının yerini, duvarlardaki boynuzları ve insanların yattığı platformları (sekiler) burada görebilirsiniz. İçerideki is kokusu ve dar alan, o dönemin sıcak atmosferini hissetmenizi sağlar.
Güney Korugan-Kazı Alanı:
Çatalhöyük ün kalbi burasıdır.
Dev bir çelik çatı ile korunan bu devasa çukur, neolitik yerleşimin tabakalarını görmeyi sağlar.
Neler görülür:
Evlerin birbirine nasıl bitişik olduğunu, o meşhur kerpiç duvarları ve iç içe geçmiş odaları, yukarıdan seyredebilirsiniz.
Burası James Melleart ın ilk kazılarını yaptığı ve en ünlü duvar resimlerini bulduğu alandır.
Kuzey Korugan-Modern Kazı Alanı:
Burada evlerin nasıl zamanla üst üste bindiğini (höyük formunun nasıl oluştuğunu) çok net görebilirsiniz.
Ian Hodder dönemindeki kazıların çoğu burada yoğunlaşmıştır.
Bazen şanslıysan, arkeologları fırçalarla titiz bir çalışma yaparken görebilirsin.
Ziyaretçi Merkezi ve Sergi Alanı:
Küçük ama oldukça doyurucu bir müzedir.
Kazılardan çıkan önemli buluntuların kopyalarını, o meşhur leopar koltuklu kadın figürünün replikasını, duvar resimlerinin canlandırmalarını ve Çatalhöyük insanının yaşamına dair grafik anlatımları burada inceleyebilirsin. (orijinal parçalar Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesindedir.)
Çatalhöyük Manzarası:
Höyüğün tepesine çıktığında (Kuzey koruganın orada) uçsuz bucaksız Konya ovasını seyredebilirsin.
9000 yıl önce bu ovanın çok daha sulak, yeşil ve vahşi hayvanlarla dolu olduğunu hayal edebilirsiniz.
SONUÇ
Sizler tarihi binlerce yıl öncelerine kadar giden ve muhteşem bir uygarlık kurulmuş olan insanlık tarihinin bu ilk yerleşim yerlerinden biri olan bölgeyi, mutlaka ziyaret edin.
Hatta, burası ile birlikte Anadolu Medeniyetleri Müzesinde, buradan çıkarılan muhteşem eserlerden oluşan büyük koleksiyonu da görün.
Bu koleksiyonun en önemli eserleri:
O dönemde kadına verilen önemi ifade ede ve müzenin en prestijli eserlerinden olan “Ana Tanrıça Kybele” heykelidir.
Bu heykel, günümüzden 9000 yıl önce yapılmış ve binlerce yıl, insanlar tarafından tapınılmıştır.
Çatalhöyük te kadınlara ayrı bir önem ve değer verilmiş ve bu önem, UNESCO raporunda da özellikle şehirdeki adil yönetim olarak ifade edilmiştir.

EN MEŞHUR BULUNTU
İki leopar arasında oturan kilolu kadın figürü, aslında arkeoloji dünyasının en büyük tartışma konularından birisidir.
James Mellaart’ın 1960’larda bu heykelciği bulmasıyla başlayan “Ana Tanrıça” teorisi, modern araştırmalarla bambaşka bir boyuta taşınmıştır.
İlk kazıları yapan, Melleart: bu figürleri gördüğünde doğrudan bir “Ana Tanrıça Kültü” olduğunu iddia etti.
Kadının iri vücut hatları (geniş kalçaları ve büyük göğüsleri) bereketin ve yaşamın kaynağı olarak görülüyordu.
İki yanındaki leoparlar (veya aslanlar) kadının doğa üzerindeki gücünü ve kontrolünü temsil ediyordu.
Kadının kutsal bir varlık olarak toplumun merkezinde yer aldığı düşünülüyordu.
Diğer görüş:
1993 sonrası kazılarda Ian Hodder ve ekibi, bu heykelciklerin sadece “Tanrıça” olmadığını, daha gündelik ve sosyal bir anlamı olabileceğini ortaya koydu.
Bu heykelcikler sadece genç ve doğurgan kadınları değil, genellikle yaşlı kadınları temsil ediyor.
Bu da Çatalhöyük te yaşlı kadınların toplumda büyük bir saygınlığa bilgi birikimine ve karar alma yetkisine sahip olduğunu gösteriyor.
Heykelciklerin çoğu: tapınaklarda değil, evlerin içinde, tahıl ambarlarının yanında veya çöplüklerde bulundu.
Bu da onların “tek bir kutsal ilah” tan ziyade, evi koruyan veya bereketi çağıran kişisel tılsımlar olduklarını düşündürüyor.
Bir diğer görüş:
Bazı araştırmacılar, bu kilolu tasvirlerin o dönemde ulaşılan “refahın” bir sembolü olduğunu savunuyor.
Herkesin kıtlık çektiği bir dünyada, kilolu olmak, sağlıklı ve varlıklı olmanın işaretiydi.
Heykelin gizli detayları:
Sırtındaki Delikler:
Bazı heykelciklerin sırtında küçük delikler bulunur. Araştırmacılar burada gerçek saç, kemik veya bitki sapları takılmış olabileceğini düşünür. Yani, bunlar aslında “kişiselleştirilmiş” kuklalar veya totemler olabilir.
Çoğu kilden yapılmıştır, ama en kıymetli olanları mermer veya kireçtaşından oyulmuştur.
Birçoğunun yüzü çok detaylı işlenmemiştir. Odak noktası yüz değil, vücudun sembolize ettiği güç ve varlıktır.
Şimdi Anadolu Medeniyetleri Müzesindeki Oturan Kadın Heykeli:
MÖ 5700-6000 yıllarına tarihlenir.
Yaklaşık 20 cm boyundadır.
Pişmiş topraktan yani kilden yapılmıştır.
Üzerindeki semboller çok derin anlamlar taşır.
Heykel bulunduğunda baş kısmı eksikti. Bugün müzede görülen baş kısmı, orijinaline uygun olarak restoratörler tarafından tamamlanmıştır.
Leopar Koltuğu;
Kadın figürü, iki yanında duran ve kolçak görevini gören iki leopar (veya aslan) figürünün arasında oturmaktadır.
Bu, kadının vahşi doğayı evcilleştirdiğini ve üzerinde mutlak bir otorite kurduğunu gösterir.
Doğum Sahnesi:
Dikkatlice bakıldığında, kadının bacaklarının arasından bir çocuk başının çıktığı görülür.
Bu, heykelin sadece bir kadın değil, “Doğuran Ana” yani yaşamın kaynağı olduğunu kanıtlar.
Vücut Hatları:
Heykelin oldukça kilolu tasvir edilmesi, o dönemde bolluk, bereket ve sağlıklı bir nesil yetiştirebilme gücünün simgesidir.
Heykel nereden bulundu:
Heykel, 1961 yılında arkeolog Öamer Mellaart tarafından Çatalhöyük teki bir evin, tahıl ambarında bulundu.
Tahıl ambarına konulması tesadüfi değildir. İnsanlar, hasat ettikleri ürünün bozulmaması ve bir sonraki yılın bereketli geçmesi için bu kutsal figürün ambarı “koruduğuna” inanıyorlardı.
Neden müzedeki en değerli eser:
Dünyada insan formunda yapılmış en eski ve en detaylı tanrıça figürlerinden birisidir.





