Balıkesir Bandırma

Balıkesir Bandırma

Bandırma denilince, elbette: yurdumuzun en eski ve köklü tatil yörelerinden biri olan, Erdek’e geçerken uğranılan veya içinden geçilen bir yer olarak düşünülüyor. Son yıllarda ise, İstanbul ile sağlanan deniz yolu ulaşımı, Bandırma yöresini önemli hale getirildi.

Buraya: son olarak, 2015 yılında sadece gelip-geçmek için değil, birkaç gün kalmak için zaman ayırdım. Liman bölgesinde, deniz kıyısında dolaştım. Dalgakıran bölgesinde gezindim. İlçe içinde, sokaklarda gezindim. Güzel bir yer, zamanınız olursa, mutlaka gezin. Tam bir şehir görüntüsü var. Ancak, özellikle deniz kıyısında, liman ve dalgakıran bölümlerinde, sürekli esen rüzgar var, tedbirli olmanızı öneririm. Tarih meraklıları için: burada, halen kazıların devam ettiği, iki tane antik kent kalıntısı var.

Balıkesir Bandırma

ULAŞIM

Bandırma, sahip olduğu ulaşım imkanlarıyla, ulaşımı kolay bir yerdir. Denizyolu ulaşımında, son derece rahat bir konumdadır. Bandırma Limanı, gelişmiş ve donanımlı tesisleriyle, Marmara bölgesinde önemli bir yer tutmaktadır. 1998 yılından bu yana: İstanbul-Bandırma arasında, hızlı feribot ve deniz otobüsü seferleri düzenlenmektedir. İstanbul-Bandırma arasındaki mesafe, yaklaşık 2 saatte alınmaktadır.

Bandırma-Balıkesir arası uzaklık: 99 km. Bandırma-Erdek arası uzaklık: 19 km. Bandırma-Manyas arası uzaklık: 46 km. dir. Bandırma-Bursa arası uzaklık: 108 km. Bandırma-Çanakkale arası uzaklık: 162 km. Bandırma-İzmir arası uzaklık: 272 km. Bandırma-İstanbul arası uzaklık: 351 km. Bandırma-Ankara arası uzaklık: 490 km.

Balıkesir Bandırma

TARİHİ

Bandırma yöresinde yapılan araştırmalarda: bölgedeki ilk yerleşimcilerin MÖ.6.bin yıllarında, buraya geldikleri öğrenilmiştir. MÖ.4000 yıllarında, burada, Troia kültürünün izleri görülür. MÖ.1200 yıllarından sonra ise, Ege ve Balkanlardan gelen göçmenlerin, buradaki yerleşimleri oluşturduğu izleniyor.

Daha sonraki dönemlerde ise: Frigler, Lidyalılar, Mysialılar, Traklar, Persler, Makedonlar, Roma ve Bizanslılar egemenliği ele geçirirler. MÖ.550-334 yıllarında ise, Persler burada görülüyorlar. Büyük İskender, Persleri yenince, MÖ.334 yılında, Makedonyalılar, burayı ele geçirirler.

Yöreye Türklerin girişi: Kutalmışoğlu Süleyman Bey’in, 1076 yılındaki mücadeleleri sonucu gerçekleşir. Ancak, takip eden dönemde, haçlılar bölgedeki mücadelelere katılırlar. 12.yüzyılda, Selçuklu uç Beyleri, buranın egemenliğini ele geçirirler. Bandırma, Karesi Beyliğinin hakimiyeti altına girer. Karesi Beyliği, Balıkesir merkezli olarak bölgeyi yönetirken, Marmara ve Çanakkale sahilleri ve Karabiga’yı ele geçirirler.

Türkler, bölgede iken, Bizanslılar, Türk ilerleyişini engellemek için, İspanyadan Katalanlar olarak bilinen paralı askerler getirerek, buraya yerleştirirler.

Takip eden dönemde: Osmanlı Padişahı çavuşlarından Haydar Çavuş, Bandırmaya yerleşir. Bazı kaynaklara göre, Bandırmaya sürgün olarak gönderildiği ileri sürülen Haydar Çavuş: burada, kendi adına cami, medrese, hamam ve birkaç ev ile dükkan yaptırır.

Evet, Bandırma: 1830 yılında, Erdek ilçesine bağlanır. 1874 yılındaki büyük yangın sonucunda: büyük kısmı tahrip olur. Ancak, daha sonra yeniden onarılır ve 1876-1878 yılları arasında, Osmanlı-Rus savaşı sonrasında, Kırım ve Romanya’dan göç eden Tatarlar, buraya yerleşirler. 1878 yılında, Balıkesir’e bağlı, bir ilçe olarak görülüyor.

Balıkesir Bandırma

GENEL

Bandırma, Balıkesir ilinin bir ilçesi olmasına rağmen, bir hayli gelişmiştir. Türkiye genelindeki ilçeler arasında, gelişmişlik bakımından, 30. sırada bulunmaktadır.

Burada bulunan, Bandırma Limanı, önemli bir deniz ulaşım merkezi konumundadır. Arazi yapısı, ulaşımdaki zorlukları ortadan kaldırmıştır.

İlçe: Marmara denizinin kıyısında konumlanmıştır. Önemli bir liman kenti olarak öne çıkmaktadır. Gelişmiş ve donanımlı limanı ile, İstanbul’un giriş kapısı olma özelliğini taşır. Sayısal rakamlar olarak, liman, Marmara Denizindeki ikinci büyük limandır. Derinlik: 12 metre olup, 15 gemi, aynı anda yanaşarak, yükleme-boşaltma yapabilirler.

Arazi yapısı: genellikle, deniz kıyısından uzaklaşıldıkça, dağlık ve engebelidir. Kapıdağ: Bandırma ve Erdek körfezleriyle çevrilmiş, bir yarımada durumundadır.

İklim: bölgede, Akdeniz ve Karadeniz iklimi, birlikte görülür. Nem oranı yüksektir.

Bandırma bölgesinde: Türk Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı “6’ncu Ana Jet Üssü” bulunmaktadır.

NE YENİR. NE İÇİLİR

Deniz kıyısındasınız, doğal olarak, tam bir balık cenneti olan yerdesiniz. Burada, her türlü deniz balığını yiyebilirsiniz.

Özellikle İdo iskelesinin yanında, güzel balık restoranları bulunuyor.

 

GEZİLECEK YERLER

Balıkesir Bandırma Kuş Cenneti-Gölü

KUŞ CENNETİ-GÖLÜ

Bandırma körfezinin 15 km. güneyindedir. Ortalama derinliği: 2-3 metredir. Manyas gölü, kuş cenneti hakkındaki ayrıntılı bilgiyi, yine bu sitede, Manyas gölü kuş cenneti başlığı altında bulabilirsiniz.

 

Balıkesir Bandırma Ulu Cami

ULU CAMİ

İlçe merkezindedir. Abdullah Efendi tarafından, 1382 yılında, yaptırılmıştır. Yapı: dikdörtgen planlıdır ve cephesinde taş ve tuğla süslemeler dikkati çekmektedir.

Balıkesir Bandırma Atatürk Parkı

ATATÜRK PARKI

Bandırma limanının arkasında, Erdek yolu üzerindedir. Burada, halk, gezi ve piknik yapmaktadır.

 

KURTULUŞ SAVAŞI ŞEHİTLER ANITI

1974 yılında tamamlanmıştır. Anıt: 28 metre çaplı, daire bir zemin üzerinde yükseliyor. Yüksekliği: 25 metredir. Yanlarında: 8 adet, çatılmış silah bulunmaktadır. Çatılmış silahlar: Kurtuluş savaşında, düşmana son kurşunların atıldığını ve silahların çatıldığını, çünkü zaferin kazanıldığını ifade etmektedir. Anıt: 2002 yılında onarılmıştır.

Bu onarımda: anıt beyaz boyanmış, zemin mermerle kaplanmış ve çelenk sunma platformu yapılmış ve buradaki çatışmalarda şehit olan 80 şehidin isimleri, kitabelere yazılmıştır. Ayrıca: geceleri aydınlatılan anıt, gayet heybetli olarak, uzak mesafelerden dahi, görülebilmektedir.

 

Kyzikos

KYZİKOS  

Bugün halk arasında Belkıs (Balkız) adıyla bilinen Kyzikos, Propontis (Marmara Denizi) kıyısında, anakaraya dar bir boyunla bağlanan Arktonnesos’un (Kapıdağı yarımadası) güneyinde bugünkü Erdek-Bandırma Karayolunun 9 km de yer almaktadır.

Erdek-Bandırma karayolu üzerinde Düzler Mevkiindedir.

 

Kuruluşu:

Kyzikos, ilkin MÖ 756, ikinci olarak MÖ 679 yılında Miletos kolonisi tarafından kurulmuştur. Kyzikos’ta yapılan kazılar, kentin MÖ 7 yüzyılın ilk çeyreğinde kurulduğunu desteklemektedir.

Şehir başlangıçta bir tarım topluluğu olarak kurulmuştur.

Adını, Argonotlar efsanesinde geçen ve şehri savunurken kazara genç yaşta öldürülen Dolion Kralı Kyzikos’tan alır. Mitolojiye göre, Karadeniz’in Kolkhis (Gürcistan) ülkesine kaçırılan altın postu aramak için, yola çıkan Argonautlar (Argonlu gemici kahramanlar) yolda Kyzikos’a uğrarlar. Kral Kyzikos Argonautları ağırlar ve yanlarına bol kumanya vererek uğurlar. Gemileriyle yola çıkan Argonautlar o gece fırtınaya yakalanıp tekrar karaya çıkmak zorunda kalırlar. Gece karanlığında tekrar Dolonia topraklarına çıktıklarını fark etmeyen Argonaotlar, Kral Kyzikos’u ve yanlarındakileri düşman zannederek saldırırlar. Bu çarpışmada Kral Kyzikos ölür ve şehir Kyzikos adını alır.

 

Yıkılışı:

MS 543 yılında gördüğü büyük bir deprem nedeniyle, Antik dönem de dünyanın sekizinci harikası olarak anılan Hadrian Tapınağıı, Kyzikos Amfitiyatrosu yıkılmış, üç limanı, şarap, zeytinyağı, buğday, mermer, sikke ve parfümleri ile ünlü kent terk edilmiştir.

 

Önemi:

Antik dönemde Mysia bölgesi sınırları içinde yer alan Kyzikos, Anadolu’nun en güçlü ve en güzel kentlerinden biriydi.

25 kilometre karelik alanı ile Efes’ten daha büyük bir kent olup, bölgenin başkenti olma özelliğine de sahipti.

Kentin bir kısmı düzlükte bir kısmı Arkton Oros (Ayılar dağı) eteğindedir.

Önemli bir ticaret ve kültür merkezi olarak kabul gören kent, Propontis’in güney kıyısındaki konumu itibarıyla de Anadolu’nun batıya açılan kapısı niteliğindedir.

Şehir, MÖ 546 yılından sonra Perslerin eline geçmiştir.

MÖ 410 yılında Alkibiades tarafından ağır vergiye tabi tutulan kent, MÖ 362 yılından sonra II Attika-Delos birliğine girmiştir.

Bu tarihten sonra önemli bir ticaret merkezi olan Kyzikos, MÖ 334 yılından sonra İskender idari açıdan özgürlük tanır.

MÖ 280 yılından sonra Pergamon ile kurulan iyi ilişkiler, Kyzikos un daha da güçlenmesine katkı sağlar.

Florus, kentten şöyle bahsetmiştir. “Kyzikos kenti, binalarının lüksü, limanlarının zenginliği, kalesi, surları ve mermerden kuleleriyle, Asya kıyısını onurlandırır.”

Kyzikos aynı zamanda bilim ve kültür alanında tarihe ışık tutan düzeyde bir antik kenttir. Dönemin en ünlü filozofları, matematikçileri, astronomi bilginleri, ünlü tarihçi ve edebiyatçıların yanı sıra zamanın en ünlü coğrafyacısı ve  deniz bilimcisi Kaşif Eudeksos da Kyzikos da yetişmiştir.

 

Roma İmparatorluğu dönemi:

Şehir Roma nın Mysia eyaletine bağlı olmakla birlikte uzun süre yarı özerk bir konumunu korudu.

Augustus döneminden itibaren kentte Roma nın desteği arttı.

MS 1 ve 2 yüzyıllarda Neokoros unvanını aldı. Bukentin imparator kültünün resmi merkezi olarak tanındığı anlamına geliyordu ve Asya eyaletinde son derece prestijli bir statüydü. Kent, bu unvanı birden fazla kez taşıdı.

Roma İmparatorluğu döneminde, özellikle İmparator Hadrianus zamanında zirveye ulaşmış, bilim, kültür ve sanat merkezi haline gelmiştir.

 

Komşusu Daskyleion şehri ile olan ilişkisi:

Daskyleion şehrinin dış dünyaya açılan kapısıydı.

Marmara Denizindeki en büyük ve en güvenli limanlardan birine sahipti.

Daskyleion daki Pers valilerinin ihtiyaç duyduğu lüks mallar, mühürlerin basıldığı papirüsler ve askeri mühimmat Kyzikos limanından gelirdi.

Kyzikos, zengin bir ticaret şehri olduğu için siyasi olarak çok kurnaz davranmak zorundaydı.

Kyzikos, Daskyleion daki Pers Satraplığının gölgesinde yaşıyordu.

Zaman zaman Perslere vergi ödemek ve gemi sağlamak zorunda kaldılar.

Ancak Kyzikos halkı kültürel olarak Gerek kökenliydi.

Fırsat buldukça Daskyleion daki Pers otoritesine karşı Atina ile iş birliği yapmaya çalışırdı.

Daskyleion ne kadar güçlü olursa, Kyzikos üzerindeki Pers baskısı o kadar artardı.

 

Elektron Sikkeler;

Kyzikos şehrinin gücünü yansıtan en önemli unsur, üzerinde “ton balığı” resmi olan elektron (altın ve gümüş karışımı) sikkelerdir.

Mysia bölgesindeki kentler içinde en erken sikke basan Kyzikos un elektron sikkelerinin Anadolu nun kuzeybatısı dışında Bulgaristan, Romanya ve Güney Rusya da kullanılmış olması, kentin ekonomik gücünün en büyük göstergesidir.

Ekonomik yönden böylesine güçlü olan Kyzikos un Pers yönetiminde iken altın sikke basması, Sinope ve Byzantion gibi ticaret merkezi olması, ekonomik yönden önemlidir.

Evet Kyzikos, antik dünyanın “doları” sayılan elektron sikkeleri (stater) ile ünlüydü.

Daskyleion’daki Pers valileri, askerlerinin maaşlarını ödemek ve bölgedeki ticareti döndürmek için bu Kyzikos sikkelerini kullanırlardı.

Kazılarda Daskyleion da bulunan çok sayıda Kyzikos sikkesi, bu iki kentin ekonomisinin ne kadar iç içe geçtiğini kanıtlıyor.

Yani Deskyleion yönetiyor, Kyzikos ise finanse ediyordu.

 

Daskyleion şehrinin çöküşü-Kyzikos yükseliği:

Büyük İskender in gelişiyle dengeler tamamen değişti. Pers idari sistemi çökünce, Daskyleion o eski başkent parıltısını kaybetmeye başladı. Şehir yavaş yavaş bir tarım ve yerel yerleşim yerine dönüştü.

 

ŞEHRİN DEVASA YAPILARI:

Kyzikos, özellikle MÖ 334-30 yıllarında Helenistik Çağda ve yine Roma dönemlerinde, mimaride ve sanatta özellikle heykeltıraşlık alanlarında erişilmez bir düzeye ulaşmıştır.

Kapıdağ’da çıkarılan rengarenk mermerleri büyük bir ustalıkla nakşeden Kyzikoslu heykeltıraşların, o dönemin birçok kral ve imparatorluklarına saraylar, saray süslemeleri, dönemin Tanrıları adına tapınaklar, mezar süslemeleri, sütun başlıkları, köprüler, su kemerleri yaptıkları bilinmektedir.

Bugün Ege’de Efes, Söke, Milet ve Bergama’daki çeşitli mabetlerin sütun başlıkları ile süslemelerinin Kyzikoslu mimarlarca yapıldığı biliniyor.

 

Evet: Kyzikos’tan geriye kalan ve bilinen tarihi mimari zenginlikler şunlardır.

1-Hadrianus Tapınağı.

2-Kyzikos Amphitiyatrosu,

3-Altıköşeler Kulesi.

4-Bouletarion,

5-Bergama Kraliçesi Apololonis’in adına oğulları tarafından yaptırılan tapınak.

6-Hazine adı verilen ve her biri bir mimarın gözetimindeki üç depo,

7-Kirazlı Yayla Manastırı

8-Palata çeşmesi.

9-Agios Nikolas Kilisesi

10-Muhle Kalesi,

11-Seyitgazi Tepesi ve Kalesi.

12-Zeytin Adasında bulunan kilise.

Kyzikos’da yapılan binaların hemen hepsinin güzelliği kadar büyük bir itina ile yapıldığını binaların içinde ve dışında bulunan işlenmiş mermerler ve frizlerle süslenmelerinden anlaşılmaktadır. En çok rastlanan friz örnekleri: Medusa başı ve öküz kafasıdır.

Kyzikos

AKROPOL VE SARAY:

Günümüzde kazılarak ortaya çıkarılmamış olsa da Akropol, kentin kuzeyinde, kuzey, doğu ve batısı kent surlarıyla çevrili en düşük seviyesi denizden ortalama 50 m yüksekliğinde olan kentin en yüksek bölümünde yer almış olmalıydı.

Bu kısımda batı sur duvarında, Akropol Kapısı olarak tanımlanan 1.22 m genişliğinde ve 2.64 m yüksekliğinde, üstü kemerli kapı vardır.

Akropol kapısının doğusunda, duvar kalınlıkları ortalama 1 m olan ve oldukça büyük yapıya ait bazı duvar kalıntıları tespit edilmiştir ki, bu yapı muhtemelen ölçüleri açısından Saray yapısı olmalıdır.

Kyzikos

SURLAR:

Belirlenen sur duvarları kalıntıları, Kyzikos kentinin güçlü savunma sistemine sahip olduğunu göstermektedir.

Kentin çevresindeki güçlü sur duvarları farklı dönemlerde inşa edilmiş ve birçok kez onarılmıştır.

Sur duvarları 1.50-2.00 m arasında değişen kalınlığı sahip, kaplamaları yer yer dökülmesine karşılık bazı kısımlarda 4 m yüksekliğe kadar kalabilmiştir.

MS 4 yüzyılda sağlam sur duvarlarının olduğu kabul edilmektedir.

Sur duvarlarının üzerinde, 3 tanesi deniz kenarında, 2 tanesi kara kısmında olmak üzere 5 kapı yer almaktaydı. Bunlardan Akropol, Hytos, Hadrian Tapınağının doğusundaki Kapı ve Thrakia Kapısına ait kalıntılar günümüze ulaşmıştır.

 

LİMANLAR:

Ünlü coğrafyacı gezgin Strabon, böylesine güçlü sur duvarlarıyla çevrili kentin, 2 limanının olduğunu bildirmesine karşılık, 3 limana sahip ender kentlerden biri olarak tespit edilmiştir.

Şehir rüzgara karşı korunaklı, üç farklı limana sahipti, bu da onu büyük bir ticaret devi yapıyordu.

 

Hytos Limanı-Batı Limanı:

Hadrian Tapınağının güneydoğusunda, bugün Erdek körfezine açılan altıgen kulenin güneyindedir.

Yarımadanın kuzeye bakan kıyısında, Propontis in açık sularına dönük bir konumdadır. Bu liman Kyzikos un Karadeniz, Trakya ve Konstantinopolis ile bağlantısını sağlayan ana kapısıydı.

Evet 1 Liman kentin birincil ticaret limanı olarak işlev görüyordu.

Tahıl, zeytinyağı, şarap ve tekstil ve değerli madenler başta olmak üzere, uzun mesafeli deniz ticaretinin büyük bölümü buradan yürütülüyordu.

Kyzikos un ünlü elektrum sikkeleri de büyük ölçüde bu liman aracılığıyla dolaşımı giriyordu.

Evet Hytos Limanı, 200 gemiyi barındırabilecek kapasiteye sahipti.

Bu antik limanın, antik çağdan Osmanlı İmparatorluğuna kadar kullanıldığı tahmin edilmektedir.

 

Altıgen Kule:

Batı limanı gözetleme kulesidir.

 

Panormos Limanı:

Thrakia kapısının batısındadır.

Yarımadanın güneye bakan kıyısında, Propontis in daha korunaklı sularına açılan bu liman, kuzeyin açık deniziyle karşılaştırıldığında çok daha sakin bir su alanı sunuyordu.

Kent ada formundayken, ana karaya en yakın nokta olması nedeniyle Mysia bölgesine erişimi kolaylaştırırken, Bandırma-Erdek körfezi güzergahını kullanan gemiler için yarımadaya dönüştüğü zamanlarda da kullanılmaya devam edilen liman görevi görmüştür.

Güney Liman, ağırlıklı olarak balıkçılık, yerel kıyı ticareti ve küçük teknelerin barınması için kullanılıyordu. Kyzikos balıkçılığı antik kaynaklarda özellikle vurgulanmaktadır. Özellikle ton balığı avcılığı kentin ekonomisinde önemli bir yer tutuyordu.

 

 

Thrakikos Limanı:

Thrakia kapısının doğusunda, Bandırma körfezine açılan bölümdedir.

Muhtemelen yarımadanın en korunaklı koyunda konumlanmıştı ve diğer ikisinden farklı olarak ağırlıklı biçimde askeri amaçlara tahsis edilmişti.

Antik deniz kuvvetleri geleneğinde askeri limanların sivil limanlardan ayrılması yaygın bir uygulamaydı. Atina nın Pire limanı sistemi bu açıdan en bilinen örnektir.

Bu limanda savaş gemilerinin çekilip muhafaza edildiği kapalı tersane yapıları bulunuyordu.

Askeri liman, Kyzikos un deniz tarihindeki en kritik anlarda belirleyici rol oynadı.

MÖ 410’da ünlü Kyzikos Deniz Muharebesinde Alkibiades komutasındaki Atina donanması Sparta kuvvetlerini tam burada bozguna uğratmıştı.

 

 

Günümüz:

 Ne yazık ki, üç limanın fiziksel kalıntıları, günümüzde büyük ölçüde yok olmuş durumdadır. Kıyı şeridinin binlerce yıl içinde değişmesi, deniz seviyesindeki dalgalanmalar ve sonraki dönemlerde yapılan iskeleler ile dolgu çalışmaları, antik liman yapılarını büyük ölçüde tahrip etmiştir.

Kyzikos Hadrian Tapınağı

HADRİAN TAPINAĞI:

Kyzikos kentinde tespit edilmiş 4 tapınağın en büyük ve en önemlisidir.

Bandırma-Erdek karayolu üzerinde Düzler Mahallesi girişinde, yolun hemen kuzeyindedir.

Karayoluna yaklaşık 300 metre içeridedir.

Tapınak, bazı araştırmacılar tarafından “Dünyanın 8 Harikası olarak” nitelendirilmiştir.

Hadrian Tapınağı sadece bir dini yapı değil, aynı zamanda Kyzikos’un Roma İmparatorluğu içerisindeki politik ve ekonomik gücünün bir simgesiydi.

Hadrian, şehre “Neokoros” (Tapınak koruyucusu) unvanını vererek burayı bölgenin dini merkezi haline getirmiştir.

Kyzikos Hadrian Tapınaığı
Yapımı:

Tapınağın yapımına: MS 1 yüzyılda Jüpiter (Zeus) adına yapımına başlanmıştır.

İmparator Augustus’un kente verdiği serbestiyi İmparator Tiberius’un kaldırmasıyla ortaya çıkan mali sıkıntılar nedeniyle, tapınağın inşası uzun yıllar devam etmiş ve bitirilememiştir.

Tapınak hakkında ilk bilgiler, MS 2 yüzyıl yazarlarından Skolast Lucianus tarafından verilmiştir.

Lucianus, tapınağın MS 2 yüzyılda İmparator Hadrian’ın yaptığı yardımlarla tamamlandığından bahseder.

MS 117 yılında meydana gelen depremle kent tahrip olur.

MS 124 yılında Anadolu gezisine çıkan İmparator Hadrian, Kyzikos şehrine geldiğinde, kentin onarılmasına ve tapınağın inşasına maddi yardımda bulununca, yeni bir tapınağın inşasına başlanmıştır.

Böylece Kyzikos: Anadolu’da Pergamon ve Smyrna’dan sonra İmparator tapınağı yapan kent olmuştur.

Muhtemelen başlangıçta Zeus (Jupiter) adına yapılan tapınak, parasal desteği nedeniyle İmparator Hadrian’a adanmış olmalıdır.

MS 167 de Hadrian Tapınağının kuzeyindeki Agora da yaptığı bir konuşmada, Aristides, tapınağın alınlığında yapının Hadrian a ithaf edildiğini belirten bir yazıtın olduğunu bildirmiştir.

Öte yandan: tapınağın alınlığında İmparator Hadrian’ın kabartması bulunmuştur, ancak bu kabartmanın Zeus’a da ait olabileceği öne sürülmüştür.

Kilise tarihçisi Sokrates, tapınağın cellasında bulunan heykelinden dolayı Hadrian’ı Olympos’un 13 tanrısı olarak kabul eder.

Tapınak, MS 155 yılındaki depremde büyük zarar görmüştür.

Antoninler döneminde yeniden onarılmıştır. Aelius Aristides, tapınağın açılışında yaptığı konuşmada, böyle bir anıtsal bir tapınak için gerekli olan mermerin bu bölgeden sağlanabileceğini ve bunu ancak Kyzikosluların başarabileceğini, tapınağın 3 katlı yapısı ile denizcilere bile yok gösterdiğini belirtir.

Kyzikos Hadrian Tapınağı
Mimari özellikleri-ölçüleri:

Korint düzeninde inşa edilen tapınak, işçiliğindeki detaylar ve mermer kalitesiyle ün kazanmıştır.

Tapınağın uzunluğu 120 metreye yakın, genişliği ise yaklaşık 70 m dir.

Korint sütun başlıklarına ve 85 x 105 cm ölçülerindeki mermer çatı kiremitlerine sahip yapı, bu özellikleriyle Roma dönemi Anadolu’sunun en büyük boyutlu tapınağıdır.

Sütunlarının yüksekliği 21 m bulduğu tahmin edilmektedir. Sütun tamburlarının çapı 2.10 m dir.

Sütun başlıkları yaklaşık 2.5 m yüksekliğindedir ve bu yükseklik Roma dünyasının en büyüklerinden kabul edilir.

Dönemindeki diğer devasa yapılarla (Efes Artemis Tapınağı) yarışacak büyüklüktedir.

Kyzikos Hadrian Tapınağı
Tapınağın yıkılması:

Bölgedeki şiddetli depremler (özellikle MS 160 ve sonrasında) yapıya büyük zarar vermiştir.

Orta Çağda yaşanan büyük İstanbul depremleri ve yerel sarsıntılar, tapınağın tamamen yıkılmasına neden olmuştur.

Yıkılan tapınağın devasa mermer blokları ve sütunları, yüzyıllar boyunca çevre yerleşimlerde (Özellikle İstanbul daki Osmanlı yapılarında) inşaat malzemesi ve kireç yapımı için kullanılmıştır.

Kyzikos Hadrian Tapınağı
Son çalışmalar ve Kazılar:

Modern kazılar, tapınağın neden “Dünya Harikası” adayı olduğunu kanıtlayan veriler sunmuştur.

Kazılarda bulunan Korint tarzı sütun başlıkları, yaklaşık 2.5 metre yüksekliktedir.

Bu, Anadolu da bulunan en büyük sütun başlıklarından biridir.

Tapınakta nadir bulunan ve çok değerli olan sarı mermerlerin kullanıldığı tespit edilmiştir.

Tapınağın devasa ağırlığını taşıyabilmesi için altında birbirine paralel tonozlu galeriler inşa edilmiştir. Bu galerilerin bir kısmı günümüzde de görülebilmektedir. Sonuçta, bugün sadece 3 galeri görülebilmektedir.

Son çalışmalarda tapınağın devasa friz kuşakları ve mitolojik sahnelerin betimlendiği kabartmalar gün ışığına çıkarılmaya devam ediliyor.

Kazılar sonucunda tapınağın çevresinin düz mermer bloklarla döşenmiş olduğu belirlenmiştir.

Tapınak alanı şu anda devasa mermer blokların ve sütun başlıklarının toplandığı bir taş tarlası görünümündedir.

Tapınağın büyüklüğünü anlamak için tonozlu alt yapıyı ve sergilenen dev sütun başlıklarını mutlaka görün.

 

Hazine:

2010 yılındaki kazı sezonunda; 196 sikke içeren Geç Roma Dönemine ait hazine bulunmuştur.

Yapılan kazılar sonucunda, kumaşla sarılı olduğu düşünülen hazine, Geç Roma dönemine ait 196 sikke içermektedir.

Bunlardan 113 tanesi tanımlanabilmiş, geri kalan 83 sikke düşük kondisyonlarından dolayı tanımlanamamıştır.

2011 yılında Bandırma Müzesinde işleme tabi tutulan sikkelerin temizliği sırasında, çoğunda korozyonun bir çeşidi olan bronz hastalığı tespit edilmiştir. Birkaçının yüzeyi tamamen aşınmış olduğu için üzerlerindeki lejantlar ve simgeler görülmemektedir.

Definedeki sikkeler incelenip tasnif edildiklerinde toplam 6 İmparator ve 1 İmparatoriçe saltanat yıllarını kapsadığı görülmüştür. Ayrıca darphaneleri ve darp yılları belirlenmiştir. Bunların çoğunluğunun Delmatius sikkesi olduğu anlaşılmıştır. En erken tarihli sikkenin MS 307 yılına, en geç tarihli sikkenin ise MS 337 yılına ait olduğu anlaşılmıştır.

Definede en fazla sikkesi olan darphane Kyzikos tur. Kyzikos darphanesinde darp edilen 94 sikke bulunmuştur.

Kyzikos darphanesi, İmparator II Claudius zamanında (MS 268-270) açılmıştır. Zeno’nun iktidarı zamanında (MS 476-491) kapanmıştır.

Kyzikos Amfitiyatro

KYZİKOS AMFİTİYATROSU:

Kyzikos’da bulunan bazı yazıtlarda gladyatörlerden ve arenaya özgü organizasyonlardan söz edilmektedir.

Bu durum kent sınırları içinde ya da yakınlarında böyle bir yapının varlığına işaret etmektedir.

Antik kentin topoğrafyası incelendiğinde, amfitiyatronun muhtemelen yarımadanın iç kesimlerinde, tiyatro ve diğer kamusal yapılardan görece uzak bir alanda konumlandırılmış olduğu düşünülmektedir.

Roma kentlerinde amfitiyatrolar genellikle kentin merkezinde değil, çeperlerine yakın yerlerde inşa edilirdi.

Bu hem yapının büyüklüğü hem de etkinliklerin yarattığı kalabalık ve gürültü göz önünde bulundurulduğunda anlaşılır bir tercihti.

Evet, Amphitiyatros, iki yamaç arasında bulunan bir dere vadisinde inşa edilmiştir.

Amphitiyatroların, gladyatör oyunlarından başka, su balesi ve deniz savaşı sahnelerinin temsil edilmesinde de kullanıldığı antik kaynaklardan anlaşılmaktadır.

Bunun için gerekli su, arenanın altından dere suyunun bentlerle biriktirilmesiyle sağlanmıştır.

Kyzikos amfiteatr ın Pergamon örneği gibi dere yatağına inşa edilmiş olması nedeniyle, gladyatör oyunlarının yanı sıra deniz savaşı oyunlarının oynanması için de kullanıldığı anlaşılmıştır.

Buna ait gösterge: Hamamlı-Belkıs yolunun dere yatağından geçişi sağlayan köprünün güneyinde, amfitiyatro dan yaklaşık 200 m yukarıda suyun önünü keserek oyunları sırasında burada suyun toplanmasını sağlamak için inşa edilmiş olduğu tahmin edilen güçlü bir duvara ait parçalar bulunmaktadır.

Kyzikos Amfitiyatro
Mimari özellikleri-sayısal ölçüleri:

Evet Kyzikos amfitiyatrosunun inşasına, MS 117 depreminden sonra başlanmıştır.

MS 155 yılında meydana gelen depremden sonra onarılmış veya tamamlanmış olmalıdır.

Kyzikos amfitiyatrosunun uzunluk ve çapraz dış ölçüleri 180 x 155 m dir.

Bu ölçülerle en büyük ve en ünlü amfitiyatrolar arasına girmektedir.

Elips şeklinde olup doğu ve batı yöndeki oturma basamakları yamaca, dere yatağından dolayı güney ve kuzey yönlerdekiler ise güçlü ayakların taşıdığı tonozlar üzerine oturtulmuştur.

Evet, şehirde inşa edilen tiyatro: Roma şehrindeki Colosseum ile yarışacak büyüklüktedir.

Kyzikos Amfitiyatro
Günümüz:

Günümüzde kalıntıların en dikkat çekeni, çok uzaklardan görülebilen, derenin doğusunda bulunan, yaklaşık 25 m yüksekliğindeki tonoz ayağıdır.

Birinci ve ikinci katın tonoz başlangıçları görülebilen ayağın birinci katının dış yüzü, yaklaşık 0.40 m kalınlığında, uzunlukları farklı, dış yüzü hafif bombeli granit bloklarla kaplanmıştır.

Bu tonoz ayağı ile hemen doğusunda bulunan ayak arasındaki boşluk 7.60 m dir.

Diğer kısımlarda da bazı tonoz ayakları günümüze ulaşmıştır.

 

AGORALAR

Kyzikos kentinde, 2 agora tespit edilmiştir.

 

Güney Agora:

Hytos limanının doğusunda Güney Agora bulunmaktadır ve kenti güneyden kuşatan surun bitişiğindedir. Sur duvarı, aynı zamanda Güney Agora nın duvarı olarak kullanılmıştır.

Agoranın içten uzunluğu 220 m, genişlik ise 67 m dir.

Agora dikdörtgen planlıdır.

Buradaki yapılan kazılarda bulunan bir bezeme: MS 1 yüzyıl ortalarını, sütun başlığının üslubu ise MS 2 yüzyılın ilk yarısını tarihlemektedir.

 

Hadrian Agorası:

Hadrian Tapınağının kuzeybatısındadır.

Genişliği yaklaşık 82 m dir. Ancak aşırı tahribat nedeniyle uzunluğu tespit edilememiştir.

 

DARPHANE:

Kyzikos darphanesinin kökleri, MÖ 6 yüzyıla, hatta bazı araştırmacılara göre, daha da erken dönemlere uzanmaktadır.

Liydialıların elektrum sikke basımını icat etmesinin hemen ardından Kyzikos bu teknolojisi benimsedi ve kendi özgün para sistemini geliştirdi. Darphane, kentin Miletos kolonisi olarak kurulmasından kısa süre sonra faaliyete geçmiş olmalıdır.

Antik dünyada “Kzyikene” olarak bilinen elektron (altın-gümüş karışımı) sikkeleri, dönemin rezerv para birimi kabul edilirdi.

Neden bu kadar güvenilir olmuştur?

Kzkinenosun uluslararası güvenilirliğinin temelinde birkaç kritik etken yatmaktadır. Her şeyden önce Kyzikos darphanesi alaşım saflığı konusunda yüzyıllar boyunca son derece tutarlı bir standart korudu.

Bu durum tüccarların sikkeyi güvenle kabul etmesini sağladı.

Bunun yanı sıra her sikke serisi farklı bir ön yüz tasarımına sahipti ve bu çeşitlilik sahtecilik ile mücadelede etkili bir araç oldu.

Kentin deniz ticaretindeki merkezi konumu da sikkenin yaygınlaşmasını kolaylaştırdı.

Evet Kyzikos darphanesi: MS 3 yüzyılın sonlarına ya da 4 yüzyılın başlarına kadar aktif kaldı.

Konstantinopolis in kurulması ve imparatorluk para sisteminin merkezileşmesiyle sürecinde pek çok eyalet darphanesi gibi Kyzikos darphanesi de kapandı ya da faaliyetlerini büyük ölçüde kısıtladı.

Böylece yaklaşık 800 yıllık bir üretim tarihi sona erdi.

 

NEKROPOL-MEZAR ANITLARI

Kyzikos şehrinde, iki tane nekropol yani mezarlık alanı var. Bunlar, genellikle şehirlerin dışına yapıldıkları için, define avcıları tarafından, kazılarak tahrip edilmişlerdir. Bu şehirde de, güney ve batı arasındaki iki nekropol alanında: Roma dönemine ait, lahit ve lahit parçaları bulunmuştur. En çok bulunan eserler: mezar stelleridir.

Ancak, bölgede, arkeologlar tarafından en çok bulunmaya çalışılan mezar: kentin kurucusu olan kral Kyzekos’un mezarıdır. Halen bulunamamış olan bu mezarın: Erdek-Bandırma karayolu üzerinde, Çanakkale yol ayırımından sonra, yolun solunda yer alan Tümülüs içinde bulunduğu kabul ediliyor. Ancak, herhangi bir kazı yapılmadığından, bu düşünce kesinleşmemiş.

Hani belli mi olur, yakın zaman sonra veya şu an, burada kaçak define arayıcıları kazı yapıyor olabilirler, onlar işini bitirince de, televizyon kameraları olay yerinden birkaç gün yayın yapar ve sonra her şey unutulur gider. Lütfen gerekli tedbirler alınsın.

Kyzikos

GÜNÜMÜZE KALANLAR:

Maalesef yüzyıllarca Kyzikos kalıntıları mermer ocağı olarak kullanılmış ve birçok taşı İstanbul’daki yapıların (Süleymaniye Camii gibi) inşasında kullanılmıştır.

Evet, bugün Bandırma ve Erdek arasındaki bu tarihi aks, hala o dönemin izlerini taşıyor.

Daskyleion’un sessiz ve gizemli akropolü ile Kyzikos’un devasa sütun kalıntıları, aslında aynı madalyonun iki yüzü gibidir.

Günümüzde her ne kadar yapıların çoğu yıkıntı halinde olsa da, yerdeki devasa sütun tamburları ve ormanın içindeki Hadrian Tapınağı galerileri inanın size antik dünyanın ihtişamını hissettirecektir.

Kyzikos
GEZİ YOLU:

Tapınak ile tiyatro arasındaki 1.5 km lik güzergahın “Antik Gezi Yolu” olarak düzenlenmesi ve açık hava müzesi haline getirilmesi planlanmaktadır.

 

Kyzikos
AMFİ TİYATRO:

Erdek yolu üzerindedir.

Bölgenin dağlık alanında bulunan antik amfiyatro kalıntılarını bulmaya çalışın, doğanın antik kenti nasıl geri aldığına şahit olacaksınız.

Öte yandan, kentin tiyatrosu, diğer anıtsal yapılar gibi ağır bir tahribata uğramıştır. Bizans döneminde yapı taşları sökülerek başka inşaatlarda kullanılmıştır. Osmanlı döneminde de bu süreç devam etmiş, bölgedeki köy ve kasabaların yapımında antik malzemeler yoğun biçimde kullanılmıştır. Ayrıca bölgedeki sismik hareketlilik ve depremler de yapıya büyük hasar vermiştir.

Günümüzde görünür kalıntılar son derece azdır, yanının büyük bölümü toprak altındadır.

Çünkü arkeolojik çalışmalar özellikle Hadrianus Tapınağına yoğunlaşmıştır.

Bugün amfitiyatro kalıntılarının en dikkat çekeni, çok uzaklardan görülebilin, derinin doğusunda bulunan yaklaşık 25 m yüksekliğindeki tonoz ayağıdır.

Bu devasa tonoz kalıntısı, amfitiyatronun oturma bölümünü taşıyan destek yapısının günümüze ulaşmış tek büyük unsurudur ve kentin ne denli görkemli bir geçmişe sahip olduğunu somut biçimde gözler önüne sermektedir.

 

LİMAN DALGAKIRANLARI:

Kentin güneyinde yer alan Hytos Limanı tamamen dolmuştur ve dikkatle bakılınca denizin içinde dalgakıranın kalıntıları görülebilir.

Bugün kumsaldan denizin içine doğru yaklaşık 84 m devam eden dalgakıran yaklaşık 0.80 x 1.50 m ölçülerinde taşlarla inşa edilmiştir.

Kentin güneyinde bulunan Panormos Limanının dalgakıranı düz şekilde güneybatıya yaklaşık 115 m devam etmektedir.

Kentin kuzeydoğusunda yer alan Thrakikos Limanının dalgakıranı ise, Aşağıyapıcı Köyü ne giden karayoluna kadar görülmektedir.

Bu kalıntılar suya bakarak ya da kıyı boyu yürüyerek gözlemlenebilir.

 

BANDIRMA ARKEOLOJİ MÜZESİ:

Kazılarda bulunan en değerli eserlerin birçoğu bugün Bandırma Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.

 

 
Daskylepion

DASKYLEİON

Ergili köyü yakınlarında, Manyas gölü (antik adıyla Daskylitis gölü) kıyısındadır. 

Daskyleion antik kenti, Bandırma ilçesi, Manyas Kuş Gölü’nün güney-doğu ucunda Hisartepe üzerinde yer almaktadır. 

Antik dönemde bu bölge, Misya olarak anılmaktadır. 

 

TARİHİ:

Daskyleion un geçmişi MÖ 3 binlere kadar uzanır.

Günümüzden yaklaşık 5 bin yıl öncesine ait prehistorik çağlarda bu yöredeki yerleşimi kanıtlayan taş baltalar ve çakmak taşından dilgiler bulunmuştur.

Bunların yanında MÖ 1700-1800 yıllarına tarihlene, steatit’ten yapılmış bir Babil ürünü silindir mühür de hem yörenin, hem de Anadolu’nun bu tarihlerde Ön Asya kültürleriyle olan ilişkilerine işaret etmektedir.

MÖ 8 yüzyılın sonlarına tarihlenen kireç taşından yapılmış Kybele Tapınak Modeli, Kybele Tapınağı Temeli, üstü plaka taşlarla örtülü bir kült kanalı, kült eşyaları, Frig dilinde yazıtlar, bezemeli ve grafitolu seramikler ile kenti çevrelediği düşünülen sur duvarı, Daskyleion da Friglerin MÖ 8 yüzyıldan başlayıp Helenistik döneme kadar yaşadıklarını kanıtlamaktadır.

Trakya dan Anadolu ya göç eden Friglerin bu yörede yerleştiklerini gösteren hem yazılı belgeler hem de onların kullandıkları seramikler kazılarda bulunmuştur.

Bir Frig adak yazıtını içeren, kırık haliyle bile boyu 1 m yi geçen mermer blok, Frigya bölgesinin sınırlarının yeniden değerlendirilmesine yol açmıştır.

Frig, Lidya, Pers, Helenistik ve Roma dönemlerine ait buluntular verir.

 

Şehrin adının kökeni:

Efsaneye göre, Lydia kralı Ardys, oğlu Sadyattes ve çok güvendiği sağ kolu Daskylos ile birlikte başkent Sardis te hüküm sürmüştür.

Sadyattes, babasının Daskylos a duyduğu güveni kıskanarak onu öldürür.

Bu sırada Daskylos un Phryg li karısı hamiledir.

Kendisinin ve çocuğunun canının tehlikede olduğunu düşünerek babasının  yönettiği Manyas Gölü kıyısındaki kente kaçar.

Daskylos un annesi saray entrikaları sebebiyle Sardis ten Hellespontiake Phrygi a ya kaçmış, sonradan Daskyleion adını alacak olan kente yerleşmiş ve çocuğunu burada doğurmuştur.

Kentin önceki ismi bilinmemektedir.

 

Lidyalılar:

Lidya döneminde Sardes merkezli Krallar Yolu’nun önemli duraklarından biri olan Daskyleion, av ve dinlenme alanları olarak kullanılmıştır.

MÖ 7 yüzyılda Daskylos adıyla bilinen ünlü Lydia Kralı Sardis ten hanedan kavgaları nedeniyle buraya gelmiş ve kent onun adından esinlenilerek Daskyleion adını almıştır.

Daskyleion’da doğan oğlu Gyges daha sonra Lydia’ya geri çağrılmış ve Lydia’ya kral olduktan sonra şehre Daskyleion denilmiştir.

 

Pers Satraplığı dönemi-Eyalet Başkenti:

Daskyleion, Perslerin Satraplık (valilik) merkezi olarak tarih sahnesinde yer almıştır.

Dünyada Pers satraplık merkezi olarak bilinen tek kazı alanıdır ve aynı zamanda bilinen en eski Zerdüşt tapınağına ev sahipliği yapmıştır.

Pers valileri burada meyve ağaçları ve av hayvanlarıyla dolu “cennet bahçesi” anlamına gelen devasa parklar “Paradeisos” kurmuşlardır.

Ayrıca, dünyada bilinen en erken tarihle Zerdüşt tapınaklarından biri buradadır.

 

Jeopolitik Önemi:

Persler kenti Anadolu’nun batıya açılan kapısı olabilecek uygunlukta bir bölgede kurmayı hedeflemişlerdir.

Bunun için Manyas Kuş Gölü nün güneydoğusunda konumlanmış Hisartepe ve çevresini seçmişlerdi.

Bölge, Trakya, Boğazlar, Marmara Denizi, Karadeniz ve Küçük Phrygia bölgelerinin kesiştiği coğrafyaya hakimdir.

Persler Yunanistan’a yapacakları seferlerde burayı bir lojistik üs ve istihbarat merkezi olarak kullandılar.

 

İyon isyanı (MÖ 499-494)

Batı Anadolu’daki Yunan şehirleri Perslere isyan ettiğinde, Daskyleion bu isyanı bastırmak için kullanılan ana merkezlerden biri oldu.

Ayaklanmanın baş mimarı Miletos Tiranı Aristagoras tır.

Öncesinde şöyle bir gelişme yaşanır.

Naksos adasını ele geçirmek isteyen Aristagoras, Pers satrabı Artaphernes’i (Artafernes) bu konuda ikna etti ve büyük bir Pers-İyon ortak seferi düzenledi. (MÖ 500)

Ancak sefer başarısızlıkla sonuçlandı.

Aristagoras hem Perslerin gözünden düştü hem de büyük mali yük altına girdi.

Bu çıkmazdan kurtulmak için Aristagoras tiran unvanından vazgeçerek Miletos’ta demokratik bir yönetim ilan etti ve İyon kentlerini Pers egemenliğine karşı ayaklanmaya çağırdı.

Aristagoras önce Sparta kralı Keleomenes’e giderek destek istedi.

Kleomenes, Susa’nın Ege’den ne kadar uzakta olduğunu öğrenince yardım etmeyi reddetti.

Ardından Atina’ya gitti. Atinalılar 20 gemi ve Eretria ise 5 gemi göndermeyi kabul etti.

Bu destek sembolik düzeyde kalsa da siyasi açıdan son derece önemliydi.

Zira Perslerin gözünde bu kentler artık düşman sayılacaktı.

Herodotos bu gemileri “Hellas’a getirilen kötülüklerin başlangıcı” olarak niteler.

MÖ 498 yılında, İyon kuvvetleri ve Atinalı müttefikler, Pers satraplığının başkenti Sardes’e yürüdü.

Kenti ele geçirdiler ancak Artaphernes komutasındaki Pers garnizonu, Akropol’de tutundu.

Kentte çıkan yangın (kaynakların büyük çoğunluğu bunu İyonlara bağlar) Sardes’i büyük ölçüde tahrip etti.

Persler geri çekilen İyon kuvvetlerini takip ederek Efes yakınlarında büyük bir bozguna uğrattı.

Atinalılar bu yenilginin ardından geri döndü ve bir daha aktif destek vermedi.

MÖ 497-496. Yayılma Dönemi:

Ayaklanma sadece İyon kıyılarıyla sınırlı kalmadı.

Karia, Likya, Hellespontos bölgelerindeki kentler de katıldı.

Kıbrıs’taki Yunan kentleri de isyan etti.

Ancak Kıbrıs cephesi kısa sürede bastırıldı.

 

MÖ 496-495 Pers karşı Saldırısı

Persler sistematik bir strateji izledi.

Üç ayrı ordu kolu İyon kentlerini tek tek kuşatmaya ve geri almaya başladı.

Kuzey kolu Hellespontos ve Propontis’i, orta kol Lydia’yı, güney kol ise Karia’yı hedef aldı.

Kentler birer birer Pers egemenliğine geri döndü.

Sonuç:

Pers Kralı Dareios, Atina ve Eetria’nın verdiği desteği unutmadı. Rivayete göre, her gün bir hizmetkarına “Atinalıları unutma” dedirtti.

Bu intikam duygusu, doğrudan MÖ 490 Matarhon Seferini (I. Pers Seferi) tetikledi.

Ardından MÖ 480 Pers İstilası (II Pers Seferi) geldi.

İyon ayaklanması böylece Yunan-Pers savaşlarının gerçek başlangıç noktası oldu.

 

Spartalı Pausanias:

Pers savaşlarının ünlü ismi Spartalı General Pausanias’ın bir dönem Perslerle gizli pazarlıklar yapmak için Daskyheion u bir buluşma noktası olarak kullandığı iddia edilmektedir.

Pausaniak’ın düşüşünün asıl nedeni, Pers Kralı Kserkes ile gizli yazışmalar yürüttüğü iddiasıdır.

Antik Kaynaklar (başta Thuyydides) şunları aktarır.

Pausanias, Kserkes’e mektuplar yazdı ve Yunanistan’ı Pers egemenliğine sokmaya çalıştığını ima etti.

Karşılığında Kserkes’in kızıyla evlenmeyi ve Yunanistan üzerinde Pers adına hükmetmeyi talep etti.

Bir Pers soylusuyla evlilik yaptığı ya da planladığı öne sürüldü.

Sparto bu ihbar üzerine onu ilk kez yargıladı. Ancak suç kanıtlamadı ve serbest bırakıldı.

 

Sparta Kralı Agesilaos un şehri kuşatması (MÖ 395)

Daskyleion tarihindeki en meşhur askeri olaylardan biri, Sparta kralı Agesilaos’un Anadolu seferiydi.

Spatalılar, Pers satrapı Pharnabazos un yönettiği Daskyleion u ele geçirmek için bölgeye geldiler.

Satrap Pharnabazos, Peloponnesos savaşı sırasında, Sparta’ya mali destek vermiş, deneyimli bir Pers yöneticisiydi. Ancak şimdi karşı saflardaydı.

Agesilaos, kuvvetlerini Hellespontos Frigyası içine sürdü. Spartalı ordu bölgeyi sistematik biçimde yağmaladı.

Köyler yakılıp yıkıldı. Geniş tarım arazileri tahrip edildi. Büyük miktarda ganimet toplandı. Pharnabazos’un Saray ve Av parkları (paradeisos) yakılıp yıkıldı.

Pharmnabazos, açık savaştan kaçındı.

Süvari baskınlarıyla Spartalıları taciz etmeyi tercih etti.

Daskyleion’un kendisi doğrudan ele geçirilip uzun süre tutulmadı ama çevresi büyük tahribata uğradı.

Agesilaos’un kuvvetleri yağma ile meşgulken, Pharnabazos’un süvarileri ani bir baskınla Spartalı önce kuvvetlerine ağır kayıplar verdirdi.

Bu, Spartalıların süvari zaafiyetini açıkça ortaya koydu.

 Agesilaos MÖ 394 yılında Anadolu’da büyük başarılar elde etmeye devam ederken, Sparta’dan acil bir haber geldi.

Korinthos savaşı başlamıştı. (MÖ 395-387)

Atina, Korinthos, Argos ve Baiotia Sparta’ya karşı ittifak kurmuştu.

Üstelik Persler bu ittifaka para ve diplomatik destekle besliyordu. Bu süreç Ksenophon’Un ifadesiyle şöyle özetlenebilir: Persler Agesilaos’un on bin okçuyla yendiler. Yani on bin Pers altın sikkesiyle. Üzerinde okçu figürü olan sikkelerle.

Agesilaos Anadolu’yu terk ederek Avrupa’ya geçmek zorunda kaldı.

Trakya ve Makedonya üzerine yürüyerek MÖ 394 yılında Koroneia Muharebesinde Boiotialıları yendi.

Aynı yıl Pers parasıyla donatılmış Atinalı komutan Konon, Knidos Deniz Muharebesinde Sparta donanmasını yok etti. Sparta’nın deniz gücü bir anda çöktü.

Agesilaos ömrünün sonuna kadar Anadolu seferini yarıda bırakmış olmanın hüznünü taşıdı ve Pers’e duyduğu düşmanlığı hiç yitirmedi.

 

Büyük İskender in gelişi: (MÖ 334)

Dasklyleion un kaderini değiştiren en büyük olay, Büyük İskender in Pers İmparatorluğuna karşı başlattığı seferdir.

MÖ 334 yılında Büyük İskender yaklaşık 35-40 bin kişilik bir orduyla Hellespontos’u (Çanakkale Boğazını) geçti.

Pers’in MÖ 480’de Atina’yı ve Yunan tapınaklarını yakmasının öcü alınacaktı.

Daskyleion
Granikos Savaşı (MÖ 334 Mayıs):

Bölgedeki Pers satrapları Büyük İskender’i Hallespontos yakınlarında durdurmaya karar verdiler.

Pers kuvvetleri Granikos Çayı (bugünkü Biga Çayı) kıyısında mevzi aldı.

Yunan paralı asker komutanı Mennon: son derece önemli bir taktik öneri sundu.

Geri çekilin, araziyi yakın, İskender’i ikmal sıkıntısıyla bunaltın.

Açık muharebeden kaçının.

Ancak Pers satrapları bu öneriyi reddetti.

Gerekçeleri hem pratik hem de onur meselesiydi.

Kendi topraklarını yakmak kabul edilemezdi ve İskender’den kaçmak zayıflık sayılırdı.

İskender, tartışmalı bir kararla doğrudan nehri geçerek saldırdı.

Komutanı Parmenion temkinli davranılmasını önermişti ama İskender bunu kabul etmedi.

Çarpışma son derece şiddetli oldu.

İskender bizzat ön saflarda savaştı.

Bir noktada Lydia Satrapı Spithridates neredeyse onu öldürüyordu.

Spithridates kılıcını İskender’in başına indirirken Kleitos (Kara Kleitos) Pers satrabının kolunu keserek İskender’i kurtardı.

Sonuçta, Makedonya süvarisi ve piyade üstünlüğü belirleyici oldu.

Pers kuvvetleri bozguna uğradı. Lydia Satrapı Spithridates savaş alanında öldürüldü. Daskyleion satrabı Arsites savaştan kaçtı, daha sonra kendi eliyle hayatına son verdi.

Memnon kaçmayı başardı.

Yunan paralı askerler ise en trajik akıbete uğradı.

İskender onlara neredeyse hiç şans tanımadı.

Büyük çoğunluğu kılıçtan geçirildi.

Bir kısmı zincire vurularak Makedonya’ya maden işçisi olarak gönderildi.

İskender bunu bilinçli bir mesaj olarak kullandı. Yunanlar Pers safında savaşamazlar.

Granikos zaferinden hemen sonra İskender kuvvetlerini kuzeye, Daskyleion’a yöneltti ya da komutanlarından birini gönderdi.

Daskyleion büyük bir direniş göstermeden teslim oldu.

Makedonyalı komutan Kalas, Daskyleion’a satrap olarak atandı.

Evet, Daskyleion’un teslimi, 150 yılı aşkın süredir devam eden Pers egemenliğinin Hellespontos Frigyasında sona erişinin simgesiydi.

 

Helenistik ve Roma dönemi çatışmaları:

İskender in ölümünden sonra generalleri arasındaki güç savaşlarında Daskyleion yine bir satranç tahtasına dönüştü.

Lysimakhos ve Seleukos arasındaki mücadelelerde kent defalarca el değiştirdi.

Roma döneminde ise, askeri önemini yitirmeye başlasa da, Pontus kralı VI Mithradates in Romalılara karşı yürüttüğü savaşlarda bölge yine bir harekat alanı oldu.

Daskyleion

Pers dönemi mimarisi-Paradeisos ve Saray Yaşamı:

Persler, fethettikleri topraklarda kendi yaşam kültürlerini dayatmak yerine, yerel mimariyi kendi estetik anlayışlarıyla harmanlamıştır.

 

Satraplık Sarayı:

Daskyleion’da Pers valilerinin (Satrap) yaşadığı saray, tipik bir Apadana (çok sütunlu saray) yapısında değil, daha çok yerel Anadolu gelenekleriyle birleşmiş bir yapıdadır.

Pers saray mimarisinin en karakteristik unsuru olan çok sütunlu kabul salonları, Daskyleion’da da mevcuttu.

Bu salonlar satrabın resmi kabuller düzenlediği, elçi kabul ettiği ve hiyerarşik törenleri icra ettiği mekanlardı.

Sütun başlıkları ve bazı mimari elemanlar, hem Pers hem de Yunan etkisini birlikte yansıtır.

Saray, kentin en yüksek noktası olan akropolde yer alır ve göle bakan muazzam bir manzaraya sahiptir.

 

Sarayda Yaşam:

Daskyleion Sarayı, bir yanda aristokrat yaşamın merkezi, öte yanda karmaşık bir bürokratik aygıtın kalbi gibi işliyordu.

Satraplık her yıl merkeze (Susa ya da Persepolis’e) belirlenmiş miktarda vergi göndermek zorundaydı.

Bu vergi hem nakit hem de ayni olarak toplanırdı.

Sarayda görevli katipler, denetçiler ve hazinedarlar bu karmaşık ekonomik işleyici yönetirdi.

Sarayın belki de en ilginç özelliği, kozmopolit yapısıydı.

Sarayda Persler, Frigyalılar, Lidyalılar, İyonyalı Yunanlılar, Trakyalılar ve daha pek çok topluluktan insan bir arada yaşıyordu. Dil olarak eski Farsça, Aramice ve Yunanca kullanılıyordu.

Yunanlı paralı askerler vardı.

Daskyleion Kabartmalar
Daskyleion Kabartmaları:

Sarayın en çarpıcı arkeolojik bulguları arasında bunlar özel bir yere sahiptir.

Bu kabartmalar, MÖ 5 yüzyıla tarihlenmekte olup Pers saray yaşamını, dini ritüelleri ve gündelik aristokrat yaşamını belgeleyen eşsiz görsel kaynaklar sunar.

Kabartmalarda öne çıkan sahneler şunlardır:

Rahiplerin ateş sunağı başında ritüel törenleri, Magların (Pers din adamlarının) dini pratikleri, at arabası sahneleri, av sahneleri ve ziyafet tasvirleridir.

Özellikle Mag kabartmaları, Pers Zerdüşt din pratiğini belgeleyen nadir görsel kaynaklarıdır.

Rahipler ağızlarını paitidana adı verilen bir örtüyle örtmektedirler ki bu Zerdüşt ritüelinde kutsal ateşin nefesle kirlenmemesi için uygulanan bir pratiktir.

Bu kabartmalar, günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.

Daskyleion İçme suyu hattı
İçme suyu hattı:

Kentte yürütülen kazılarda, 10 m uzunluğunda, yaklaşık 2500 yıllık su hattına ulaşılmıştır. Pişmiş topraktan yapılmış, kalın su borusu olan künklerin, MÖ 4 yüzyıla ait olduğu belirtilmiştir. Söz konusu su boruları, o dönemde Manyas gölü tarafında henüz yeri tespit edilemeyen bir kaynaktan suyun şehre taşınmasını sağlıyordu.

Künklerde yer yer kontrol noktaları saptanmıştır. Bu kontrol noktaları, künklerde suyun kirecinden dolayı bir tıkanma olursa, bu noktalar sayesinde bir tel vasıtasıyla veya bir başka aletle bu künklerin tekrar kullanıma açılması, suyun rahatça akmasını sağlıyor.

Bu yapı kesinlikle bir su altyapı sistemidir ve içme suyu sağlamaya yöneliktir. Bu dönemdeki künkler pişmiş topraktan imal ediliyordu ve kireçten harçlarla birlikte birbirine tutturuluyordu.

Daskyleion

Paradeisos (Cennet Bahçeleri):

Pers mimarisinin en özgün parçası binalar değil, çevre düzenlemesidir.

Daskyleion paradeisosu, Manyas gölü ve çevresindeki geniş alanları kaplıyordu.

Mutlaka surlarla ya da hendeklerle çevrili bir alandı.

Bu sınır hem pratik bir işlev görüyor (av hayvanlarının kaçmasını önlüyordu) hem de sembolik anlam taşıyordu.

İçerisi satrabın düzenlediği, kontrol ettiği, mükemmelleştirdiği bir dünyaydı.

Paradeisos’un vazgeçilmez unsuru su yönetimiydi.

Kanallar, havuzlar ve sulama sistemleri hem bahçeleri besliyor hem de gölün sunduğu su kaynaklarını düzenli biçimde kullanıyordu. Pers bahçe geleneğinde su, hayat, bereket ve iktidar simgesiydi.

Düzenli aralıklarla dikilmiş sedir, servi, çınar ağaçları, meyveli ağaçlar, itina ile budanmış çalılıklar.

Bu düzen Pers bahçe felsefesinin özüydü.

Geyik, yaban domuzu, ayı, aslan gibi av hayvanları burada besleniyor ve korunuyordu.

Satrap misafirlerine büyük av partileri düzenlerdi, bu organizasyonlar hem zevk hem de statü göstergesiydi.

Agesilaos MÖ 395’te Daskyleion çevresini yakarken Paradeisos u da tahrip etti. Bu salt bir askeri eylem değildi. Satrabın iktidar sembolüne, prestijine ve kimliğine yönelik bilinçli bir saldırıydı.

 

Sarayda ziyafet Kültürü:

Pers aristokrasisinde ziyafet son derece kodlanmış bir sosyal pratikti.

Satrap sofrası hiyerarşik bir düzende kurulurdu.

Satrabın yanında oturmak onur ve ayrıcalık göstergesiydi, uzaklık ise daha düşük statüye işaret ederdi.

Müzik ve dans da ziyafetlerin ayrılmaz parçasıydı, sarayda müzisyenler ve dansçılar istihdam edilirdi.

Daskyleion Mutfaklar

Lidya Mutfağı:

Kazılarda: MÖ 600’lü yıllara tarihlenen Lidyalılara ait 2 mutfak bulundu.

Mutfakta antik döneme ait tohumlar, balık kılçıkları ve ocak kalıntıları tespit edilmiştir.

Evet Daskyleion’daki Lidya Mutfağı, arkeoloji dünyasında büyük heyecan uyandıracak bir keşif olmuştur çünkü genellikle antik kentlerde tapınakları veya sarayları bulmak mümkündür.

Ancak insanların ne yediğini ve nasıl pişirdiğini bu kadar net görmek çok nadirdir.

Mutlak, kentin surlarına yakın bir bölgede, kerpiçten yapılmış bir yapının içinde bulunmuştur.

Mevcut kalıntılardan anlaşıldığı kadarıyla alan, çatısının bir yangınla çökmesi nedeniyle tekrar düzenlenmiş olup, en az iki evreyi içeriyor.

Mutfakların MÖ 600 ve 540 yıllarına ait olduğu anlaşılmıştır. İki mutfak ta çıkan yangınla çökmüştür. Bu mutfaklar birbiri üzerinde bulunmuştur. Biri yangınla çökmüş, üzerine diğer mutfak yapılmış ancak bu da yangınla çökmüştür.

 

Ocaklar ve Fırınlar:

Mutfaklarda farklı dönemlere ait iki ocak ile çeşitli formlarda kaplar, balık kılçığı, hayvan kemiği, tohum gibi organik kalıntılar ile bazalt taşından havan bulunmuştur.

Mutfak ocakları sağlam ele geçmiştir. Kap kacak içinde kalmış istiridye kabukları da bulunmuştur.

 

Mutfak Gereçleri:

Kazılarda çok sayıda seramik tabak, kase, balık pişirme tavaları ve saklama küpleri (pithos) bulunmuştur. Bu kapların bir kısmının üzerinde hala yemek artıkları ve is izleri duruyordu.

 

Menüde ne vardı.

Arkeobotanik (bitki kalıntıları) ve arkeozooloji (hayvan kemikleri) çalışmaları sayesinde Lidya döneminde Daskyleion’da neler tüketildiği bilinmektedir.

 

Balık Ziyafetleri:

Manyas Gölünün hemen kıyısında olduğu için mutfakta çok miktarda balık kılçığı ve pulu bulunmuştur. Özellikle yayın balığı ve sazanın o dönemde de favori olduğu anlaşılıyor.

 

Et Tüketimi:

Sığır, koyun ve keçi kemiklerinin yanı sıra, Pers etkisinin de bir yansıması olarak yaban domuzu ve geyik gibi av hayvanlarının kemiklerine de rastlanmıştır. Ayrıca iki kedi ve fare kemiklerine de rastlanmıştır. Bu buluntu, Lidyalıların farelerden kurtulmak için kedi beslediklerini göstermiştir. 2023 yılı kazılarında ise köpek kemikleri bulunmuştur. Bu durum, Lidyalıların köpek tükettiklerini göstermektedir.

 

Tahıllar ve Baklagiller:

Yanmış halde bulunan tohumlar arasında buğday, arpa, burçak ve nohut öne çıkıyor.

 

Lidya Mutfağının Gurme Dokunuşu.

Lidyalıların ünlü “Kandaulos” yemeğini (et, peksimet, peynir ve dereotu ile yapılan bir tür antik güveç/kebap) burada pişirmiş olma ihtimalleri oldukça yüksektir.

Yine araştırmalara göre, Lidyalıların ekmek rendesi çorbası yaptıkları belirlenmiştir.

 

Sonuç:

Mutfaktaki kapların bazılarında bulunan Lidya alfabesiyle yazılmış işaretler, belki de aşçıların hangi kabın kime ait olduğunu ve içinde ne olduğunu not ettiklerini gösteriyor.

 

Din ve ritüel:

Saray yaşamının merkezinde Zerdüşt dini pratikler yer alıyordu.

Daskyleion kabartmalarında görülen Mag sahneleri, bu pratiklerin görsel belgesidir.

Kutsal ateş sarayda sürekli yanık tutulurdu.

Maglar bu ateşin bakımından sorumlu din adamlarıydı.

Büyük dini törenler ve takvim ritüelleri saray yaşamının ritmini belirlerdi.

 

Ateş Tapınağı ve Kültü:

Persler ateşe, suya ve toprağa büyük saygı duyarlarmış.

Kentte bulunan ve MÖ 5 yüzyıla tarihlenen ateş sunağı, Zerdüşt dinindeki ateş kültünün burada aktif olarak uygulandığını kanıtlar.

Bu sunaklarda kutsal ateşin hiç sönmemesine dikkat edilirdi.

 

Mezar Stelleri:

Bu taşların üzerinde genellikle Satrap’ın günlük hayatından sahneler, av partileri, ziyafetler veya atlı alaylar resmedilir.

Bu stellerde kullanılan üslup “Anadolu-Pers sanatı” olarak literatüre geçmiştir.

Figürlerin kıyafetleri Pers tarzı (pantolon ve tunik) iken, işleniş biçimi yerel Anadolu ustalarının elinden çıkmıştır.

 

Kurban ritüelleri:

Kabartmalarda boğa ve koç gibi hayvanların kurban ediliş sahneleri yer alır.

Ancak bu kurbanlar, Yunan dünyasındaki gibi açık havada değil, genellikle rahiplerin gözetiminde belirli kurallarla yapılırdı.

Daskyleion Lidya Surları

Lidya ve Pers Surları:

Höyük, Manyas gölü kıyısında hafif yükseltilmiş bir plato üzerindedir.

Bu konum doğal bir savunma avantajı sunuyordu.

Kuzey ve batı cepheleri: göl ve bataklık araziye bakıyordu.

Bu kesimlerden saldırı son derece güçtü.

Güney ve doğu cepheleri ise, daha açık araziye yöneliyordu ve asıl savunma yatırımlarının bu yönlerde yoğunlaştığı anlaşılmaktadır.

Bununla birlikte, Daskyleion hiçbir zaman sadece askeri bir kale değildi.

Sur sistemi: bir saray kenti ve idari merkezi koruma işlevi görüyordu.

Dolayısıyla hem stratejik hem de temsili bir boyutu vardı.

Evet, kazılarda bulunan devasa surlar, kentin neden bu kadar zor ele geçirildiğini açıklıyor.

 

Lidya sur tekniği:

Lidya mimarisinin en karakteristik özelliği büyük işlenmiş taş blokların kullanılmasıdır.

Lidyalılar, hem düzensiz poligonal taş dizimleri hem de daha düzenli yatay sıralı duvar örgüsü kullandılar.

Sur duvarlarında “testere dişi” denilen çıkıntılar kullanılmıştır. Bu, kuşatmacıların sur dibine yaklaşmalarını engelleyen ve savunmacılara yanlardan ateş etme imkanı tanıyan ileri bir askeri mimaridir.

Akropolün etrafındaki teraslar, bir saldırı anında düşmanın yukarı tırmanmasını neredeyse imkansız hale getiren diklikte inşa edilmiştir.

Daskyleion’un erken tabakalarında bu tekniklerin izlerine rastlanmaktadır.

Duvarlar oldukça kalın tutuluyordu, bazı kesimlerde 3-5 m kalınlık saptanmıştır.

MÖ 547-546’da Kyros’un Lidya’yı fethetmesiyle birlikte, Daskyleion’de Pers egemenliğine girdi.

Persler mevcut Lidya altyapısını büyük ölçüde devraldı ve üzerine inşa etti.

Daskyleion Sur Duvarları
Pers sur tekniği:

İki temel malzeme: taş temel ve kerpiç üst yapıdır.

Kazıların ortaya koyduğu verilere göre, Pers dönemi sur hattı, höyüğün doğal topoğrafyasını izleyerek düzensiz bir poligon oluşturuyordu.

Topoğrafyaya uyum sağlamak hem inşaat maliyetini düşürüyor hem de doğal engelleri savunma sistemine dahil ediyordu.

Sur hattı boyunca belirli aralıklarla dikdörtgen kuleler yerleştirilmişti.

Sur hattında en az bir ana kapı tespit edilmiştir.

Kapı düzenlemeleri Pers geleneğinde genellikle iki kule arasına yerleştirilen ve içeri girişi kontrol eden karmaşık yapılardı.

MÖ 395 yılında Agesilaos, bölgeyi büyük ölçüde tahrip etti.

Sur yapılarının da bu tahribattan nasibini aldığı kuvvetle muhtemeldir.

Arkeolojik tabakada yanma izleri ve yakım katmanları tespit edilmiştir.

 

Daskyleion

KAZILAR:

Daskyleion da arkeolojik kazılar, 1950 li yıllarda Ekrem Akurgal tarafından başlatılmıştır ve günümüzde de sürdürülmektedir.

Kazılarda: saray yapıları, depo alanları, tapınak kalıntıları ve savunma sistemleri gün yüzüne çıkarılmıştır.

Son dönemde bulunan Pers dönemi duvar resimleri, Anadolu da Pers sanatıyla ilgili eşsiz örnekler arasında yer almaktadır.

Daskyleion

GÜNÜMÜZDE GÖRÜLEBİLEN KALINTILAR;

Kazılar hala aktif olarak sürmekte, alanın büyük bölümü toprak altında kalmaktadır.

Ören yerine vardığınızda ilk karşılaşacağınız, höyüğün kendisidir.

Manyas gölü kıyısında yükselen bu doğal görünümlü tepe, aslında binlerce yıllık insan yerleşiminin üst üste birikmesiyle oluşmuş yapay bir yükseltidir.

Daskyleion Sur Duvarları

Lidya Suru ve Mutfağı:

Son kazılarda, MÖ 7 yüzyıla tarihlenen 157 metre uzunluğunda görkemli bir Lidya suru ile saray kompleksi içinde olduğu düşünülen bir mutfak alanı bulunmuştur.

Frig suru 2 yüzlü bir duvar şeklinde yapılmıştır.

Duvarın dış yüzünde kuru taş tekniğiyle küçük boyutlu kesme taşlar kullanılmıştır.

İç yüzünü ise moloz taşlar koyarak 3 metre kalınlıkta, sağlım bir duvar yapmaya çalışılmıştır.

Lidya suru ise büyük bloklu taşlar ile daha büyük ve görkemli yapılmıştır.

Şu an da kuzey kısmında duvarın 47 nci metresinde çalışmalar sürdürülmektedir.

Andezit ve kireç taşından inşa edilen surun, 6.5 m yüksekliğe ulaşan kalıntıları vardır. Söz konusu surun, 6.5 metre derinlikte korunduğu ve bu uzunluğun daha da devam etme potansiyeli bulunduğu söylenmektedir. Surun 72 metrelik kısmı ortaya çıkarılmıştır.

Bu duvar hem bir savunma hattı hem de höyüğün kaymasını önleyen destek duvarı niteliğindedir.

Lidya surlarını ve restorasyonu devam eden tapınak temellerini yakından görebilirsiniz.

 

Saray alanı kalıntıları:

Höyüğün üst platosunda, saray kompleksine ait temel izleri, taş blok parçaları ve mimari elamanlar görülebilir. Bunlar sütun tamburları, işlenmiş taş bloklar ve çeşitli yapı kalıntılarını kapsar.

 

Mezarlık Alanları:

Höyüğün çevresinde, özellikle güney ve doğu yönlerinde Pers ve Helenistik döneme ait mezarlık alanları bulunmaktadır. Bazı mezar yapılarının izleri yüzey seviyesinde görülebilir. Bu mezarlar farklı gömü geleneklerini yansıtmaktadır.

 

Frig yazıtları:

Bölgenin “Helhespontine Phrygia (Çanakkale Boğazı Frigyası) olarak adlandırılmasını sağlayan önemli Frigce yazıtlar ve kült eşyaları çıkarılmıştır.

Daskyleion Dionysos Maskı

Dionysos Maskı:

Kentin Akropolünde bulunan antik Yunan tanrısı Dionysos’un maskının bir adak maskı olduğu düşünülmektedir. MÖ 4 yüzyıla tarihlenmektedir. Pişmiş topraktan yapılmıştır.

Daskyleion Bullalar

Bullalar:

Antik dönemde resmi belgeler (papirüs veya parşömenler) rulo yapılıp sicimle bağlanır, bu sicimin üzerine de yumuşak bir çamur topağı konurdu. Yetkili kişi kendi mühür yüzüğünü bu çamura bastırırdı. İşte bu kuruşum çamur baskılarına “bulla” demir.

Belge açıldığında mühür kırıldığı için, bullaların bozulmamış olması belgenin gizliliğinin korunduğunu gösterirdi.

Kazılarda bulunan 400’den fazla mühür baskısı, Daskyleion’un Pers İmparatorluğunun batıdaki en önemli idari merkezi olduğunu tescillemiştir.

Mühürlerin üzerinde Aramice (Perslerin resmi diplomasi dili), Eski Persçe ve Grekçe yazıtlar bir arada bulunur. Bu durum kentin kozmopolit yapısını ve farklı milletlerin bir arada çalıştığını gösterir.

Bu minik çamur parçaları, o dönemin sanatını ve ideolojisini yansıtan birer tablo gibidir.

 

Kraliyet Sahneleri:

Aslanla mücadele eden kahraman kral figürü çok yaygındır. Bu, kralın kaos üzerindeki zaferini simgeler.

Daskyleion Bullalar
Günlük yaşam ve av:

Atlı avcılar, geyik avı sahneleri ve ziyafetler sıkça işlenmiştir.

 

Dini Semboller:

Kanatlı güneş kursu (Ahura Mazda sembolü) gibi Zerdüştlük öğelerine rastlanır.

 

Koleksiyondaki en heyecan verici parçalardan biri,

Bizzat Pers Kralı Kserkses’e (Xerxes) ait olduğu düşünülen mühür baskısıdır. Üzerindeki Eski Persçe, Elamca ve Babilce dillerinde “Ben Kral Kserkses” im yazdığı tahmin edilmektedir. Bu, merkezin (Susa veya Persepolis) doğrudan temas halinde olduğunu kanıtlar.

 

Bunlar neden günümüze kadar ulaşmıştır.

Normalde çamur zamanla ufalanıp yok olur.

Ancak Daskyleion’daki arşiv binası antik dönemde bir yangın geçirmiştir.

Bu yangın, kağıt (papirüs) belgelerini yok etse de üzerindeki çamur mühürleri “pişirerek” seramikleştirmiş ve günümüze kadar taş gibi sağlam ulaşmalarını sağlamıştır.

Arkeolojinin en ironik durumlarından biri budur.

Bir felaket (yangın) tarihi bilgiyi korumuştur.

 

 

İSTANBUL ARKEOLOJİ MÜZESİ:

Daskyleion’un en önemli buluntuları burada sergilenmektedir. Mag kabartmaları, ziyafet sahnesi kabartmalar ve Pers saray yaşamını belgeleyen diğer taş eserler bu müzenin koleksiyonundadır.

 

BANDIRMA ARKEOLOJİ MÜZESİ

İlçe merkezinde, Paşabayır Mahallesindedir. 2003 yılında ziyarete açılmıştır. Bina, yapı olarak çatısındaki fener görüntüleriyle, Osmanlı dönemi mimarisini anımsatmaktadır.

Müze binasında, iki teşhir salonu, bir laboratuvar, kütüphane ve konferans salonu bulunmaktadır. Müzede sergilenen eserler arasında: Anadolu Pers sanatının özelliklerini taşıyan mezar sitelleri, kazılarda bulunan pişmiş toprak kaplar ve Kyzikos antik kenti ve çevresinde bulunan mezar sitelleri sergilenmektedir.

Bunun dışında, genel değerlendirilme yapılırsa: eski Tunç çağından başlayıp, 20.yüzyıl başlarına kadar bölgede hüküm süren uygarlıklara ait buluntular sergileniyor. Eserlerin ağırlıklı dönemi ise: Pers ve Roma dönemleridir.

Müzede, mutlaka görmenizi önereceğim objeler: Phryg dilinde yazı bulunan, Manes adlı kişiye ait mezar steli, Aramca yazıtlı, Anadolu-Pers stilinde, kapı şeklindeki mezar sitelidir.

Sonuç:

Höyükte yürürken, Pers satraplarının 200 yıl boyunca yönettiği, Agesilaos’un yıktığı, İskender’in fethettiği bu kadim mekanın katmanlarını ayaklarınızın altında hissedebilirsiniz.

 

 

 

 

 

Erdek tanıtım yazısı.

Balıkesir tanıtım yazısı.

Bursa tanıtım yazısı.

 

 

Samsun Ladik

Samsun Ladik

Ladik, il merkezi Samsun’a uzaklık: 76 km. Ladik, Taşova arası uzaklık: 48 km. Ladik, Suluova arası uzaklık: 29 km. Ladik, Kavak arası uzaklık: 31 km. Ladik, Amasya arası uzaklık: 54 km.

TARİHİ

Ladik: 1414 yılında Kubatoğulları Beyliğinin Osmanlıya katılmasıyla Sivas sancağına bağlı Amasya ilinin bir beldesi olmuştur. Bu arada: Amasya’da valilik yapan şehzadeler, bu yöreyi mesire yeri olarak kullanmıştır.

Ancak yöredeki tüm tarihi eserler, 1943 yılındaki depremde yıkılarak yok olur. Yani, Ladik ilçesinin tarihindeki en büyük olay, 1943 yılında yaşanan depremdir. Bu depremde, Kaymakamlık binası da yıkılıp yok olmuştur.

Samsun Ladik

İlçenin isminin kökeni

İlçenin isminin nereden geldiği hakkında kesin bilgiler yoktur. Ancak çeşitli rivayetler vardır. Bunlara göre: ilçenin Amasya hükümdarı VIII Büyük Mitridat’ın (MÖ 131) eşi Laodikya tarafından kurulduğu ve sonradan bu ismin zaman içinde değişerek “Ladik” olduğu söylenmektedir.

Evliya Çelebi de, Seyahatnamesinde: şehri: Amasya Kayserlerinden Havik denilen zat yaptırmıştır. Şehrin ismine ise: “La (hayır) dik Sancağı” der.

Bunun üzerine bu konuşma, kalenin ismi yani “Ladik” olur. Başka bir rivayete göre, ilçenin isminin, Türk kabilelerinden olan Melik Alımcı Gazi’nin İladik Hatun ismindeki kızından geldiği ve buna atfen ilçeye “Ladik” denildiği yönündedir.

Samsun Ladik

GENEL

İlçenin rakımı 950 metredir. Kara iklimi hüküm sürer, buna bağlı olarak kışlar uzun ve sert, yazlar ise serin geçer. Bölge engebeli bir araziye sahiptir. Güney bölümünde, bir kısmı Amasya il sınırları içinde uzanan Akdağ bulunur.

Kuzeyinde ise Canik dağları uzanır. İlçenin en önemli akarsuyu, Yeşilırmak nehrinin bir kolu olan Tersakan çayıdır. Ladik gölünden doğar, ilkbahar ve kış mevsimlerinde bol su ile Yeşilırmak nehrine ulaşır.

Ters akışından dolayı “Tersakan” ismini almıştır.

LADİK YAYLA ŞENLİKLERİ

İlçe merkezine 7 km uzaklıktaki Ladik yaylasında yapılan şenliklerin temel amacı: Ladik’in turizm potansiyelini yükseltmektir.

Şenlikler her yıl Temmuz-Ağustos aylarında yapılır. Şenliklerde: buzağı yarışması, koç yarışması, bal yarışması, uçurtma yarışması, yamaç paraşütü gösterileri, çim kayağı yarışmaları, planör uçuş gösterileri yapılır.

GEZİLECEK YERLER

Samsun Ladik Kültürevi Müzesi-Alibey Konağı

KÜLTÜREVİ MÜZESİ-ALİBEY KONAĞI

İlçe merkezinde Yenicami mahallesinde, Bülbül Hatun cami karşısındadır.

Konak; 1889 yılına yapılmış ve 1943 yılındaki depremde yıkılmamıştır.

Eski Ladik Kaymakamlığı Yazı İşleri Müdürü Firdevs Işık Yeten’e ait olan tarihi ev, ailenin mirasçısı kalmaması nedeniyle müzeye dönüştürülmüştür.

Samsun Ladik Kültür Evi Müzesi-Alibey Konağı

Yapının 2012 yılında restorasyonu tamamlanır ve Ladik Kaymakamlığı tarafından “Kültürevi” olarak düzenlenir.

Binanın tasarımı, yukarıdan aşağıya doğru çiftli kapılar kapatılarak ikiye bölünerek yapıldı, iki ailenin yaşayabileceği bir konsept şeklinde düzenlendi. Çatısı Osmanlı tipi kiremitle örülen konağın içerisinde giyotin modeli şeklinde 26 pencere bulunuyor.

Osmanlı dönemi kültürünü yansıtan eşyalar ve figürlerle donatılan Alibey Konağı Kültür Evi’ni gezdiğinizde ilginç objelerle karşılaşacaksınız. Burada, Ladik ilçesinin tarihini, geçmişini göreceksiniz.

Kimi zaman insanlar, evlerinde bulunan antika eşyaları, buraya getirerek hibe ediyorlarmış ve bu eşyalar burada sergileniyor.

Samsun Ladik Saat Kulesi

SAAT KULESİ

Saat kulesinin üzerinde bulunan kitabeye göre: Saat kulesi: 1889 yılında Kaymakam Reşit Bey tarafından yaptırılmıştır.  

Samsun Ladik Saat Kulesi

Kule, 3 katlı bir platform üzerindedir. 14 metre uzunluğunda ve yuvarlak gövdeli, şerefelidir. Kule, 1943 yılındaki depremde hasar gördü, sökülen saat mekanizması Ladik Belediyesinde muhafaza edildi, daha sonra restore edilen saat kulesine yeniden monte edildi.

Yapıda: kızıl kahverengi renkli düzgün kesme taş malzeme kullanılmıştır. Kulenin gövdesinde bezeme yoktur. Sadece şerefe altında, şerit halinde kabartma kuşaklara yer verilmiştir. Kulede şerefe üstü bölümün, dört yüzüne yuvarlak kadranlı birer saat yerleştirilmiştir.

Osmanlı rakamlı saatlerin çapı 150 cm. dir. Ancak kulede bulunan antika saat, 2004 yılında durdu ve çalar fonksiyonlarını kaybetti. Birçok saat ustası uğraşıp çalıştıramayınca, Bursa’dan getirilen antika saat ustası, 2019 yılında, 1 aylık çalışmanın sonucunda saati yeniden çalıştırmayı başardı.

Ustanın söylediğine göre, saat kulesi içinde Alman mekanizması olan, çeyrek çalar ve 100 yaşın üstünde bir mekanizma vardır. Saat: çeyrek, yarım, kırk beş ve saat başı çalar fonksiyonlara sahiptir.

Samsun Ladik Akpınar Eğitim Müzesi

AKPINAR EĞİTİM MÜZESİ

İlçe merkezinde Akpınar mahallesinde; Köy Enstitülerinden gelen köklü bir okul olan Ladik Akpınar Fen Lisesinde hizmete girmiştir.

Müzede: Köy Enstitüleri ve ülkenin eğitim geleneği görülür. Müzede 74 yıldır faaliyette olan Akpınar Öğretmen okulunda eğitim gören öğrencilere ait resimler, kitaplar, müzik aletleri ve atölyelerde kullanılan aletler sergileniyor.

Samsun Ladik Akpınar Eğitim Müzesi

1941 yılında ünlü ozan Aşık Veysel Şatıroğlu’da burada memur olarak görev yapmış, 45 gün süreyle müzik kursunda eğitim vermiştir. Cumartesi ve Pazar günü hariç her gün saat 08.00-17.00 arasında açık olan müzeye giriş ücretsizdir.

Samsun Ladik Sunullah Paşa Türbesi

SUNULLAH PAŞA TÜRBESİ

İlçe merkezinde Bahşi Mahallesindedir.

Yapıya ait bir kitabe yoktur. Vakfıyesi de bulunmamıştır. Bir belgede “Sadullah Paşa Türbesi” şeklinde kaydedilen yapının adı, bazı belgelerde ve halk arasında “Sunullah Paşa” şeklinde geçer. Yapının isminde geçen Paşa ifadesi, Osmanlı dönemine işaret eder.

Ayrıca Ladik Osmanlı döneminde saray ve yakın çevresinin sayfiye yeridir ve birçok Paşa sarayı buradadır. Böylece yapının bu dönemlerden kalmış olabileceği kesindir. Tüm veriler değerlendirildiğinde, türbe yapısının 15’nci yüzyılın ikinci yarısında yapıldığına karar verilmiştir.

Yapı: 1943 yılındaki depremde büyük hasar görmüş ve uzun süre ciddi bir restorasyon yapılmamıştır. 1993 yılında restorasyon gerçekleşir. Türbe halen bakımlı olup kilitli bulundurulmaktadır. Birkaç basamakla çıkılan türbenin giriş kapısı dikdörtgen bir çerçeve içerisinde yuvarlak kemerlidir.

Önüne iki sütunun taşıdığı bir revak eklenmiştir. Türbenin sekizgen köşelerine, üzerlerinde birer aynalık olan dikdörtgen söveli pencereler yerleştirilmiştir. Yapının kubbesi yıkılmış ve sonradan aslına uygun olarak yeniden yapılmıştır.

Yapının içerisinde hiçbir süsleme unsuru, yazıt ve sanduka yoktur. İçinde sanduka yoktur, sadece bir adet mezar bulunur.  

Samsun Ladik Dikilitaş Türbesi

DİKİLİTAŞ TÜRBESİ

İlçe merkezinde bulunan türbe, Dilek Türbesi olarak da bilinir.

Türbenin içinde iki sanduka bulunur. Türbe mimari olarak Selçuklu dönemi özelliklerini yansıtır. Ancak günümüze kadar birçok kez onarım gördüğünden, türbenin orijinal mimarisi hakkında bilgi yoktur.

Samsun Ladik Seyyid Ahmet-i Kebir Türbesi

SEYYİD AHMET-İ KEBİR TÜRBESİ

İlçenin batısında, Şehre Küstü Mahallesindedir.

Yapıya ait inşa kitabesi yoktur. Kapı açıklığı üzerinde bir “tecdid” yani yenileme kitabesi bulunur. Mermer kitabenin zemini: siyah: harfler, kartuş ve rozetler sarı yaldız boyalıdır.

Kitabeye göre, yapı: Sultan I. Abdülhamid döneminde (1774-1789) Sultan’ın baş çukudarı Nuri Efendi oğlu Seyyid Abdullah Ağa tarafından, 1778 yılında yenilendiği anlaşılır. Ancak bundan önceki yapının kim ve ne zaman yapıldığı bilinmez.

Yapı çeşitli yayın ve kaynaklarda: “Seyyid Ahmet-i Kebir Türbesi” adıyla anılmaktadır. Rufai tarikatının kurucusu olarak bilinen Ahmed el-Rıfai’nin torunlarından veya halifelerinden olabileceği düşünülmektedir.

Seyyid Ahmet’in, 1240-1335 yılları arasında yaşamış olduğu varsayıldığında buradaki ilk yapının, 14’ncü yüzyıl başlarında yapıldığı tahmin edilmektedir. Türbenin içinde bulunduğu duvarlarla çevrili, büyükçe bir hazireyi de içine alan avluda, biri dış kapıda, diğeri türbeye çıkan basamaklı yolun sağ başında olmak üzere, iki çeşme kitabesi vardır.
Bu çeşmelerin tekke kompleksine dahil olabilecekleri değerlendirilmektedir. Türbede gömülü kişi ile ilgili bir başka rivayet daha var: Selçuklu kumandanlarından Seyyid Ahmet Kebir; Ladik yöresinde yapılan savaşta şehit düşünce, vasiyeti üzerine buraya gömülmüştür.
Samsun Ladik Seyyid Ahmet-i Kebir Türbesi

Türbe: kesme taş ve tuğladan yapılmıştır. Kare planlı ve sivri çatılıdır. Saçakları ahşaptır. İçinde, 7 sanduka bulunur. Önde: iki ahşap sütunlu sundurma vardır. İç kısmı sıvalıdır. Girişi basık kemerli, ahşap kapılıdır. Kemerin üzerinde kitabe vardır.

Mimarisi, Beylikler dönemi eserlerine benzer. Erkek çocuğu veya hiç çocuğu olmayanlar türbeyi ziyaret ederler. Son bir not: Ladik ilçesinde duyduğuma göre 2 bin kişinin ismi “Seyit Ahmet” imiş.

Samsun Ladik Ayva Tekke

AYVA TEKKE

İlçeye bağlı Kirazpınar Mahallesinde, Aydın Bükü mevkiinde, büyük bir mezarlık içindedir.

Türbe; taştan yapılmıştır. Kare planlıdır. Çatı, ahşap direklerle desteklenmiştir. Türbe içinde 9 mezar bulunur. Bu sandukalar: Horasan Erenlerinden olduğu düşünülen, Evladı Haydar Ali Baba oğlu adıyla anılan Seyyid Ahi Efendi (ölümü: 1876), eşi Neslihan, evladı Ahi Ali Efendi (ölümü: 1884) ve torunlarına aittir. Hıdırellez ve dini günlerde, yöre halkı burayı ziyaret eder ve kurbanlar kesilir.

Çünkü Seyyid Ahi Efendinin aile kökeni, Osmanlı kayıtlarında “Hz Muhammed” ile soy bağı onay görmüştür.

Samsun Ladik Hamamayağı-Hilas Kaplıcası

HAMAMAYAĞI (HİLAS) KAPLICASI

İlçe merkezine 13 km uzaklıktadır. Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde Hamamayağı kaplıcasından söz etmiş ve burayı “Gençlik suyu” olarak tanımlamıştır. 1935 yılında yapılan incelemeler sonucunda suyunun maden suyu özelliğinde olduğu tespit edilmiştir.

Samsun Ladik Hamamayağı-Hilas Kaplıcası

Kaplıca tesisi: Belediye tarafından 29 yıl için, Ladikli Sanayici ve İş Adamları Derneğine (Laysiad) kiralanmıştır.

Suyunun ısısı sabit 37 derecedir. Yani vücut ısısına eşittir.

Kaplıca suyunun iyi geldiği söylenen rahatsızlıklar: müzmin romatizma, nevralji, nevrite gibi cilt hastalıkları, sinir ve kas yorgunlukları, eklem kireçlenmesi, sinirsel hastalıklar ve ameliyat sonrası yorgunluklardır.

Mevcut tesisler yıkılarak yapılan yeni kaplıca tesisi, 4 yıldız konforlu ve 205 yatak kapasiteli olarak 2018 yılında faaliyete geçmiş ve her mevsim çevre il ve ilçelerden gelenler tarafından ziyaret edilir.

Samsun Ladik Ambarköy Açık Hava Müzesi ve Konakları

AMBARKÖY AÇIK HAVA MÜZESİ VE KONAKLARI

İlçe merkezine 2 km uzaklıktaki Ambar köy: içinden akan deresi, gölü, su değirmeni, seyir kulesi, ahşap oyuncaklar bulunan çocuk oyun alanı, ahşap ve zincirli köprüleri ve külliyesiyle doğal yaşamı yansıtan bir açık hava müzesi olarak düzenlenmiştir.

Samsun Ladik Ambarköy Açık Hava Müzesi ve Konakları

Köyde, ayrıca geçmişte insanların günlük hayatlarında kullandığı çeşitli aletler, eşyalar ve müzeye dönüştürülen samanlık bulunur.

Samsun Ladik Ambarköy Açık Hava Müzesi ve Konakları

Ambar han ise, restoran olarak düzenlenmiştir. Han: eski külliyeleri andırır, mimarisi ilgi çeker.

Samsun Ladik Akdağ Yaz ve Kış Sporları Merkezi-Kayak Merkezi

AKDAĞ YAZ VE KIŞ SPORLARI MERKEZİ-KAYAK MERKEZİ

Kayak merkezi tesisleri, ilçe merkezine 6 km uzaklıktaki Akdağ dağının zirvesinde, 1788 metre rakımlı Uzunyazı Tepesi ile 1404 rakımlı Yemişen Tepe arasında 2009 yılında kurulmuştur.

Samsun Ladik Akdağ Yaz ve Kış Sporları Merkezi-Kayak Merkezi

Kayak merkezinin bulunduğu Akdağ’ın isminin nereden geldiği bellidir. Çünkü kış aylarında bembeyaz bir görüntüye büründüğü için buraya Akdağ denmiştir. Kayak merkezinde, kış sporları ve çim kayağı yapılır.

Akdağ kayak merkezi pistleri: 6 tanedir ve pistlerin uzunlukları 1600 metre ve 3500 metre arasındadır. Kayak yapmaya yeni başlayanlar ve çocuklar için, eğimi az olan pist vardır.

Tesiste: 87 sandalye kapasiteli ve 1365 metre uzunluğunda telesiyej  var. Ayrıca: 21 yataklı otel vardır.

Orta Karadeniz bölgesinin tek kayak tesisi olması nedeniyle fazlaca rağbet görmektedir. Özellikle hafta sonlarında yaklaşık 5 bin kişi tarafından burası ziyaret edilir.

Samsun Ladik Gölü

LADİK GÖLÜ

Ladik gölü, ilçenin en büyük doğal gölüdür. İlçe merkezine 7 km uzaklıktadır.

Gölün bir kısmı sazlık ve bataklıktır. Üzerinde yüzen adacıklar bulunur.

Samsun Ladik Gölü

Devlet Su İşleri, göl yatağında 1933 yılında yaptığı ıslah çalışmaları sonucunda, 1951 yılında Kıranboğaz ve Mazlumoğlu köyleri arasında bir regülatör yapmıştır. Böylece göl su seviyesi 3.10 metreye yükseltilmiş ve su toplama kapasitesi arttırılmıştır.

Samsun Ladik Gölü

Gölde: turna, tatlı su levreği, tahta balığı, sazan ve kızıl kanat gibi balık türleri barınır. Bu balıkların içinde en meşhur olanı turna ve tatlı su levreğidir.

Göl kıyısında yine birçok kuş çeşidi bulunur ve kuş gözlemcileri tarafından burası kuş gözlemek için tercih edilir. Tabii gölün en orijinal özelliği, yüzen adalardır. Gölde günümüzde yelkenli tekne yarışları düzenlenmektedir.

Samsun Ladik Yaylalar

YAYLALAR

Ladik yaylası

İlçe merkezine 7 km uzaklıkta ve 1500 metre yüksekliktedir. Yolu stabilizedir, burada yayla evleri ve su vardır. Yukarıda belirttiğim gibi, burada her yıl geleneksel yayla şenlikleri yapılır.

Aktaş yaylası

950 metre yükseklikteki yaylanın ilçe merkezine uzaklığı 9 km. dir.

Yayla evleri ve su vardır. Ayrıca yayladan Ladik gölü görülebilir. Çam ağaçları ile kaplı ve her yer kır çiçekleriyle doludur. Yayla mesire alanı olarak yoğun kullanılır.

Küpecik yaylası

1600 metre yükseklikteki yayla, ilçe merkezine 23 km uzaklıktadır. Yolun 9 km lik kısmı asfalt, kalanı stabilizedir. Ulaşım mümkündür. Burada yayla evleri ve bol su mevcuttur. Bu yaylanın suyunun: halk arasındaki söylentiye göre böbrek taşlarını erittiği söylenir.

Samsun Kavak hakkındaki gezi yazım için  Kavak

Konya

Konya


Konya: İnsanlık tarihinin ilk yerleşim yerlerinden biri olan Çatalhöyük’ü bağrında barındıran Konya, tarihi akışı içinde, birçok medeniyetin izlerini taşımaktadır.

Konya

ULAŞIM

Ankara-Konya arası uzaklık: 258 km. İstanbul-Konya arası uzaklık: 668 km. İzmir-Konya arası uzaklık: 550 km. Antalya-Konya arası uzaklık: 323 km. Adana-Konya arası uzaklık: 356 km. Mersin-Konya arası uzaklık: 348 km. dir.

23 Ağustos 2011 tarihinde, Konya-Ankara arasında, hızlı tren seferleri başladı. Bu yüzden, sanırım Konya ilinin turizm potansiyeli zamanla artacak. Özellikle: Ankara insanının, Konya’yı tanıması, sık sık Konya şehrine gitmesi sağlanacak.  Bence, gerek ulaşım ve gerekse turizm açısından, büyük bir hamle. Mutlaka 1 gün zaman ayırın ve Konya’ya gidin, Konya gerçekten turizm açısından, yani gezilip-görülmesi gereken yerler açısından çok zengin.

Şehir merkezinden 15 km. uzaklıktaki otogardan şehir merkezine: dolmuş, otobüs, tramvay ve taksi ile ulaşmak mümkündür. Ama özellikle, tramvay kullanmanızı öneriyorum.

Konya’ya hava yolu ile de ulaşmak mümkün. Her gün karşılıklı olarak: İstanbul-Konya-İstanbul seferleri yapılmaktadır. Şehir merkezinden hava alanına, THY servisleri ve taksi ile ulaşabilirsiniz.

GENEL

İlin topraklarının büyük bölümü, İç Anadolu’nun yüksek düzlükleri üzerine rastlar. Güney ve güneybatı bölümleri, Akdeniz bölgesine dahildir. Nüfus yoğunluğu bakımından: Türkiye’nin beşinci büyük ilidir. Yüzölçümü bakımından değerlendirildiğinde ise: Türkiye’nin en büyük yüzölçümüne sahip olan ilidir. İl sınırları içinde: Türkiye’nin en büyük: aliminyum (boksit) ve magnezit yatakları bulunmaktadır. Rakım ortalama: 1011 metredir.

Konya, tarihi İpek Yolu’nun en önemli ticaret ve konaklama merkezlerinden biri olmuştur.

Konya Selçuk Üniversitesi

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ

Selçuk Üniversitesinin tarihini yazarken 12 Şubat 1907 tarihine kadar geriye gitmek mümkündür. Bu tarihte açılan Konya Hukuk Mektebi, Konya’da Üniversite tarihi için ilk önemli adım sayılabilir. Dönemin Anadolu’sundaki tek hukuk mektebi olan bu okul, 15 Mart 1919 tarihinde kapanmıştır. 

Selçuk Üniversitesi, 1962’de açılan Selçuk Eğitim Enstitüsü ve Yüksek İslam Enstitüsü ile üniversite olma yolunda ilk adımı atmış, 1975 yılında yürürlüğe giden 1873 sayılı kanun ile resmen kurulmuştur. 

İlk olarak Fen ve Edebiyat Fakülteleri olmak üzere 2 fakülte, 7 bölüm, 327 öğrenci ve 2 öğretim üyesi ile eğitim-öğretim hayatına başlayan üniversite, bugün dev bir eğitim kurumuna dönüşmüştür. 

Bugün üniversite bünyesinde 23 fakülte, 7 Enstitü, 5 yüksekokul, 1 devlet konservatuvarı, 23 meslek yüksek okulu ve 53 araştırma merkezi bulunmaktadır. Öğrenci sayısı 70 binin, personel sayısı ise 7 binin üzerindedir. 

Keykubat Kampüsü:

Konya şehir merkezindedir. 14.5 milyon metrekare büyüklüğündedir. Bu haliyle Türkiye’nin en büyük kampüslerinden biri olma özelliği taşımaktadır. Kütüphane 1977 yılında kurulmuş olup akademisyen Hamdi Ragıp Atademir’in 26 bin ciltlik kişisel kitap koleksiyonunu Selçuk Üniversitesine bağışlamasıyla oluşturulmuştur. 

Öğrenci Yaşam:

Her yıl Mayıs ayında, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramını da içine alacak şekilde 6 gün süren Selçuk Üniversitesi Bahar Şenliği düzenlenmektedir. 

 

KONAKLAMA

Konya’da, iki adet beş yıldızlı otel, beş adet dört yıldızlı otel, altı adet üç yıldızlı otel ve ayrıca, çeşitli otel ve moteller, pansiyonlar bulunmaktadır.

 

TURİZM

Konya’ya: 2015 yılında, 1.500.000 ve 2016 yılında, 1.400.000 civarında turist gelmiştir. Gelen turistlerin büyük bölümü yerli turist olup, yabancı turistlerin oranı: yüzde 25 civarındadır. Özellikle: Japonlar, Koreliler ve Almanlar geliyorlar.

Konya

TARİHİ

Konya tarihi süreç içinde: Hitit, Frig, Lidyalılar ve daha sonra İskender’in istilasına uğramıştır. Daha sonraları ise, Anadolu’da Roma hakimiyeti sağlanınca, Konya İkonium olarak varlığını sürdürmüştür. Antalya’dan Anadolu’ya çıkan Hıristiyan azizlerden St. Paul ; önce Antiochia (Yalvaç) ve daha sonra İkonium (Konya)a gelmiş. Çünkü, bu dönemde: bölgede: Lystra-Derbe (Hatunsaray), Laodika (Ladik) ve Sille, önemli Bizans yerleşim yerleridir.

İslamiyet’in Anadolu’da yayılması ile Bizans’a Arap akınları başlar. Emeviler ve Abbasiler, bu akınları, Konya üzerinden yaparlar.

Roma döneminde: kent, Romalı Valiler tarafından yönetilir. Yerli halk, Roma egemenliği altında, yüzyıllar boyunca yaşar. Siyasal hakimiyet kurulduktan sonra, kent biraz büyür ve ek işlev kazanmaya başlar. Roma imparatorluğunun parçalanması ve Doğu Romanın Bizans ismiyle siyasal alanda boy göstermeye başlamasıyla, Konya garnizon olarak yıllarca idare edilir.

MS. 1077 yılında, Kutalmışoğlu Süleyman Bey tarafından, Bizans’ın elinden alınır. Daha sonra, 1097 yılında, I. Haçlı seferi sırasında İznik kaybedilince, başkent, Konya’ya taşınır. Böylece: İslam-Türk Medeniyeti Tarihi başlamış olur. Bunun sonucunda, şehirde, büyük bayındırlık etkinlikleri başlar, medreseler, camiler, kütüphaneler yapılır.

1190 yılında, 3.Haçlı seferinde, Alman imparatoru Friedrik Barbarossa, Konya’yı kuşatırsa da şehri ele geçiremez. Konya, Selçuklular tarafından ele geçirildiğinde, şehir, Alaaddin Tepesi ve civarındaki dar bir alanda bulunuyordu. Pazar yerleri, hanlar, ham madde satan dükkanlar ile bunları işleten sanatkarlar, işlevlerini bu dar alanda yürütüyorlardı. Şehir kısa zamanda gelişince, oturum alanları batıya doğru uzar ve şehrin savunması zorlaşır.

Takip eden tarihi süreçte: Konya, bir süre Karamanoğlu egemenliği altında kalır. Ancak: burayı ele geçirmek için mücadele eden; Karamanoğlu-Osmanlı çekişmeleri, burada, yüzyıllarca sürecek olan karanlık günlerin başlangıcı olur.

1387 yılında, Osmanlı Padişahı I. Murad, şehrin önlerine gelir. 1398 yılında oğlu Yıldırım Beyazıt, şehre girip, Karaman Devletine son verir. Ancak, 1402 Ankara Savaşı felaketinden sonra, Karamanoğlulları Beyliği, yeniden kurulur. Konya, Fatih Sultan Mehmet’in Karamanoğulları Beyliğini ortadan kaldırdığı 1465 yılına kadar Osmanlı-Karaman mücadeleleri devam eder.

Fatih, 1470 tarihinde, imparatorluğun 4’ncü eyaleti olarak, Karaman Eyaletini, merkezi Konya şehri olmak üzere kurar. Eyalete, ilk zamanlarda, Osmanlı şehzadeleri, vali olarak atanır. 17’nci yüzyılda, eyalet, 11 sancaklı ve 80 metre kare büyüklüğe ulaşır. Tanziman döneminde, eyalet için Karaman adı yerine “Konya” kullanılmaya başlar.

Anadolu-Bağdat demir yolu: 1895-1896 yıllarında Konya’ya ulaşır ve 1901 yılında, Avlonya’lı Ferit Paşanın Konya’ya vali olarak tayin edilmesiyle hız kazanır. Şehrin fiziki dokusu değişir. 1912 yılında, başlamak üzere, mimari tarzında çatılı ve kagir binalar inşa edilir. Ulaşıma atlı tramvay dahil edilir ve 1924 yılında, ilk elektrik fabrikası açılır.

1950 yılından itibaren şehirde yenilik hareketleri başlar. Şehrin sanayileşmesi ile bugünkü modern Konya’nın hazırlanmasına yardımcı olmuştur.

Bugün, Türkiye’nin sayılı büyük şehirlerinden olan Konya, milyonluk nüfusu, fabrikaları, köprüleri, yolları ile modern bir şehirdir.

 

KONYA HAKKINDA EFSANE: ŞEHRİN İSMİ

Bir zamanlar, bu şehre “Medüz” denilen bir canavar musallat olur. Tanrı Zeus’un oğlu Perse; Medüz’un başını keserek, şehri kurtarır. Şehir halkı da: Perse’nin bir heykelini, şehrin meydanına dikerler. Bundan sonra: şehrin ismi, “heykel şehri” demek olan “İkonium” olur. Konya ilinin Latincede adı: Iconium’dur.

NE YENİR

Konya’nın dışarı yemekleri olarak üç yiyecek dikkati çeker. Bunlar: Fırın kebabı, etli ekmek, peynirli pide. Bu üç yiyecek, Konyalıların olduğu kadar, yabancıların da ilgisini çeken yiyeceklerdir.

Fırın kebabı: kilo ile satılıyor. Arzunuza göre: 100 gr. İsteyerek, tadına bakabilirsiniz, yanında kuru soğan ile servis ediliyor. Etli ekmek ise: üç türü var. Bunlar: içindeki malzemeye göre değişen: Bıçakarası, Mevlana, peynirli.

Bunun dışında yöreye has yemekler şunlardır: Bamya çorbası, Çebiç (kuzu etinden yapılır), su böreği, Sac arası (bir tür tatlı)

Hiçbir yiyecek, Konya’da etli ekmekle rekabet edemez. Her ne kadar ülkemizin çoğu yerinde, etli ekmek yapan bir kısım restoran açılsa da, Konya’da yapılanı inanın bir başka.

Eğer kırmızı ete karşı sıkıntınız yoksa, Fırın Kebabı deneyin, aksi halde, etli ekmek. Ama; etli ekmek demelisiniz, etli pide derseniz, size ters ters bakarlar.

Konya

KONYA ŞEHİR İÇİ GEZİ PLANI

1.GÜN

Şehir gezimize: bulunduğunuz yerden, herhangi bir araç ile ulaşacağınız: Zafer Meydanından başlamalısınız. Zafer Meydanı: Konya’daki Selçuklu dönemi izlerinin en yoğun görülebileceği bir yer. Meydan: tamamen 12’nci yüzyıl eserleriyle dolu.

Bunlar

1. Alaaddin Camii.
2. Karatay Medresesi.
3. İnce Minare,
4. Selçuklu Köşk kalıntısı.

Meydanın tam ortasında: Alaaddin Camii var. Alaaddin Tepesinden şehre bakan caminin hemen alt tarafında, Selçuklu köşkü bulunuyor.

Konya Alaeddin Tepesi

ALAEDDİN TEPESİ

Konya ovasının batı kenarındaki dağların son yamaçlarına yakın bir mevkide yer alan, 450 x 350 m boyunda, 20 m yüksekliğinde oval planlı bir höyüktür. Şehrin tarihi boyunca gelişimi bu  tepenin çevresinde şekillenmiştir. 

Bizanslılar zamanında iç kale bu tepede idi ve surları tepenin eteklerini kuşatıyordu. 

Gelelim Selçuklu dönemine:

Konya, Selçukluların başkenti olunca, Sultan Alaeddin bir cami yaptırmak ister. Bunun için; şehir meclisi, şehrin ortasında bir tepe oluşturulmasını ve bu tepenin üzerine, cami yapılmasını kararlaştırır. Bu tepenin oluşturulması için: bir toprak vergisi konur.

Şehirde oturan herkes, hissesine düşen toprağı: çuval ve torbalarla getirir ve Alaeddin Tepesi ortaya çıkar. Caminin inşaatına başlanır. Bir gün, Sultan Alaeddin, tepeye çıkar ve şehre bakar. Şehir halkının evlerinin damlarında, yarı çıplak yattıklarını görür. Bunun üzerine: tepeye yalnız caminin yapılmasını, Sarayının ise, tepenin eteklerine yapılmasını ister.

Şehrin en merkezi yeridir. Dümdüz ovanın içinde, yapay bir tepedir. Eski kalenin ve Sarayın bulunduğu yer, kaleden kalma birkaç taş hala ayaktadır. İçerisinde, harika çay bahçeleri vardır.

Konya Alaeddin Camii

ALAEDDİN CAMİİ

Alaeddin Tepesinde ve şehrin iç kalesini oluşturan höyüğün kuzey-doğu yamacında yer alan eser, avlusundaki iki türbeyle beraber bir külliyeden ibarettir. Konya’daki Selçuklu yapılarının en büyük ve anıtsal örneğini teşkil eden yapı, aynı zamanda Selçuklu başkentinin de en eski camii olup vakfıye ve vesikalarla “Cami-i Atik”, “Cami-i Sultan” gibi isimlerle de anılmaktadır. 

Yapımı iki aşamada gerçekleşmiştir. İlk aşama: I Mesud döneminde başlayıp onun ölümünden sonra yerine geçen II Kılıçarslan’ın caminin avlusuna bir kümbet inşa etmesiyle son bulmuştur. Yaklaşık 26 yıl sonra I İzzeddin Keykavus yapıyı genişletmeye başlamış, ölümü üzerine yarım kalan inşaat I Alaeddin Keykubad’ın saltanatının ilk yıllarında tamamlanmıştır. Caminin esas cümle kapısı üstündeki 3 satırlık Arapça kitabede de eserin Sultan Alaeddin Keykubad zamanında 617 (1220) yılında Atabeg Ayaz’ın nezaretinde tamamlandığı bildirilmektedir. 

Mimarı:

Caminin mimarı Suriye’den Anadolu’ya gelen ve bazı Selçuklu devlet adamlarının yaptırdığı mimari eserlerde de çalışmış bir mimar olan Muhammed Havlan ed-Dımaşki’dir. Mimarın adına biri Alaeddin Camii, diğeri Konya-Aksaray yolu üzerindeki Sultan Han kitabelerinde olmak üzere iki kitabede rastlanmaktadır. 

Konya Alaeddin Camii
Mimari özellikleri:

Alaeddin Camii, günümüzde düzgün olmayan avlulu, doğu-batı doğrultusunda uzanan bir dikdörtgen plana sahiptir. Yapıya daha sonra eklenen bölümler, tepenin topoğrafik özelliklerinden ötürü asimetrik plana dönüşmüştür. Yapıya giriş dört yönden  sağlanır, kapılardan biri harimin doğu cephesinde, diğer üç kapı kuzey avlu duvarındadır. 

İki farklı dönemde inşa edilen yapıda 3 farklı iç mekan düzenlemesi görülür. I Mesud döneminde başlayıp II Kılıçarslan’ın saltanat döneminde tamamlanan mekan kubbe ile örtülüdür. Batıda ve doğudaki bölümlerin yapısını ise I İzzeddin Keykavus döneminde başlanmıştır. I Alaeddin Keykubad döneminde tamamlanmıştır. Bu bölümlerdeki düz toprak dam örtüyü taşıyan tuğla kemerler, farklı dönemlere ait çeşitli sütun ve sütun başlıkları ile taşınmaktadır. 

Konya Alaeddin Camii
Minber:

Caminin içinde çok değerli ahşap bir minber vardır. Bu minber abanoz ağacından Ahlatlı Usta Hacı Mengüberti tarafından yapılmıştır. Minberin küfi yazılı kitabelerinde Sultan I Mesud ile oğlu II Kılıçarslan’ın adları ile sanatkar ustanın ismi yer almakta, ayrıca burada 550 (1155) tarihi de tespit edilmektedir. 

 

Mihrap ve süslemeler:

Mihrap payandalarla desteklenmiş olup dışa taşkın olarak inşa edilmiştir. Yapının portalı renkli taşlar ve mermer kullanımıyla zenginleştirilmiş, geometrik geçmelerle hareketlendirilmiştir. Mimari süslemeler bakımından yapının en önemli yeri kubbeli mekandır. Kıble duvarındaki mihrabın orta bölümünde, Osmanlı çağının sonlarına doğru ve Sultan II Abdülhamid zamanında Konya valisi Sururi Paşa tarafından 1889 yılında mermer bir mihrap kütlesi ilave edilmiş, mihrabı çevreleyen bordür ve silmelerdeki dökülmüş çini mozaik kaplamanın yerine de alçı üzerine kalem işi boyalamalar yapılmıştır. 

 

Avlu ve Türbeler:

Avlu, caminin kuzeyinde olup kesme taştan yapılmış duvarla çevrilmiştir. Avlu içerisinde II Kılıçarslan ile I İzzeddin Keykavus’un inşa ettirdiği iki kümbet bulunmaktadır. Kümbetler, harimin genişletilmesi sırasında kısmen cami içerisinde kalmıştır. Doğudaki ongen kümbet, II Kılıçaslan’a aittir. 

II Kılıçarslan’ın caminin avlusuna inşa ettirdiği kümbet, Selçuklu hanedanının büyük kısmının mezarı olmuştur. İçinde günümüzde sekiz sanduka vardır. Sandukalardan birinin II Kılıçarslan’a ait olduğu bilinir. 

Osmanlı dönemi ve restorasyon:

Alaeddin Camii, II Abdülhamid tarafından yaptırılan tamir ve bazı değişikliklerden sonra, savaş yıllarında askeri işlere tahsis edilerek kapatılmıştır. En son 1980 yılında başlayan uzun ve köklü bir restorasyon çalışmasıyla ibadete kapanan cami, 1996 yılında tamamlanarak hizmete açılmış olup halen ibadete açıktır. 

 

Konya Selçuklu Köşkü

SELÇUKLU KÖŞKÜ-II KILIÇARSLAN KÖŞKÜ:

Selçuklu köşkü, Alaeddin Tepesi diye de bilinen höyük alanını çevreleyen Selçuklu surlarının bir kulesi üzerine yerleştirilmiştir. Bu köşk aynı zamanda sarayın da cihannüması (seyir yeri) şeklindedir. Malzeme olarak kesme taş ve tuğladan yapılmış olan köşkün çevresi balkon ile çevrilidir. 

İç kalenin kuzey eteğinde bulunan Sultan Kılıçarslan Köşkü, muhtemelen II Kılıçarslan’a aittir. Köşk, Alaeddin Keykubat I zamanında genişletilerek tamir edilmiş, kare bir plan üzerine harç ve tuğlalarla 2 kat olarak yapılmış, altı kat kerpiç ve molozlarla takviye edilmiştir. Evliya Çelebi’nin aktardığına göre: bir deprem görmüş, aldığı hasar sonucu da Alaeddin Keykubat döneminde hem onarılmış hem de genişletilmiştir. Bu nedenle Alaeddin Köşkü olarak da adlandırılmaktadır. 

Mimari Özellikleri:

İki katlı olanak inşa edilen yapının alt katında hizmet odaları ve depo bölümleri bulunurken, üst kat daha çok dinlenme ve sosyal amaçlar için kullanılmıştır. Köşkün planı oldukça düzenli ve simetrik bir yapıya sahiptir. Odalar arasında geniş bir salon bulunur. Bu salon Sultan ve misafirler için bir araya gelme yeri olarak tasarlanmıştır. 

Sultan II Kılıçarslan tarafından, İç kale kısmındaki sur kuleleri içinden bir tanesi genişletilip yaklaşık 10 m uzunluğunda bir köşk yaptırılmıştır. Ancak bu köşke ait doğu duvarının bir kısmı dışında günümüze gelebilen başka bir kısmı olmamıştır. 

 

Eşsiz Çini süslemeleri:

Anadolu’da 12 yüzyıl ortaları gibi erken tarihlerden itibaren izlenebilen çinilerin en önemlileri saray kazılarında ortaya çıkarılmıştır. Bu kapsamda en erken örnekler, Konya II Kılıçraslan köşkü kalıntılarında ele geçmiştir. Burada bulunan “minai tekniğindeki” çini kaplamalar, İslam sanatında nadir görülür. 

Sır üzerinde kullanılan mine boyalar dolayısıyla “Ninai” olarak adlandırılan bu teknik, çok renkliliğinden dolayı “heft renk (yedi renk)” tekniği olarak bilinir. Sekiz köşeli yıldız, altı köşeli yıldız, haçvari ve kare formlu levha çiniler üzerindeki bitkisel süslemeler ve sarayla ilgili sahneler tasvir edilmiştir. Tahtında oturan hükümdarlar, atlı avcılar, kadın figürleri ve fantastik yaratıklar gibi devrin zengin ve renkli dünyası yansıtılmıştır. 

Geometrik çerçeveler ise süslenmiş süvari figürü ile büyük kare çiniler minai tekniğinde yapılmıştır. Bazılarında insan tasvirleri olup oturup çalgı çalan insanlar ile kanatlı aslan figürleri de gene çinilerde kullanılmıştır. 

 

Günümüzdeki Durumu:

Köşk bugün harap olmuş bir duvar parçasından ibarettir. Son olarak 1961 yılında bu tek duvarın beton bir şemsiye ile muhafazası yoluna gidilmiştir. Yapıda bulunan çinilerin günümüze kadar gelebilen bazı kısımları koruma altına alınarak Konya Müzesine taşınmış ve o alanlarda sergilenmektedir. 

Konya Karatay Medresesi

KARATAY MEDRESESİ/MÜZESİ

Alaeddin Tepesi eteğinde Kemaliye Medresesi karşısında yer alan yapı, merkezi avlusunu örten kubbesi ve çini dekorasyonundaki zenginlik ve incelik bakımından diğer medreselerden ayrılır. 

Merkezi kubbeli medreselerden biri olan Karatay Medresesi, mimarisi ve iç yüzeylerindeki çini kaplamaları ile Anadolu Selçuklu mimarisinin en güzel örneklerinden biri olarak Konya’da yaklaşık 40 yıl devlet hizmetinde bulunan Celaleddin Karatay bin Abdullah tarafından inşa ettirilmiştir. 

Medreseyi inşa ettiren Celaleddin Karatay’ın Selçuklu hükümdarları tarafından azat edilerek Konya’ya yerleşen ailenin çocuğu olduğu iddia edilmiştir. Vakfıyede isminin yanında geçen “eş-şehri” ifadesinden Konyalı olduğu anlaşılmaktadır. 1254 yılında Kayseri’de hastalanarak öldükten sonra Konya’ya getirilmiş ve medrese içinde kendisi için hazırlanan türbeye defnedilmiştir. 

Medresenin Selçuklu devrinde Konya’nın kültür hayatında önemli bir yer tuttuğu, Mevlana Celaleddin-i Rumi çağı derviş ve fakihlerinin bir buluşma ve toplantı yeri olduğu kaynaklardan anlaşılmaktadır.

İnşa Tarihi:

Çini Eserler Müzesi olarak kullanılan Karatay Medresesi, Selçuklu Sultanı II İzzeddin Keykavus zamanında Emir Celaleddin Karatay tarafından 1251 yılında yaptırılmıştır. Mimarının Muhammed bin Havlan olduğu tahmin edilmektedir. 

Konya Karatay Medresesi
Mimari Yapısı:

Medrese, Selçuklular devrinde hadis ve tefsir ilimleri okutmak üzere “Kapalı avlulu medrese” gurubunda beden duvarları taştan, kubbe ve tonozlar tuğladan inşa edilmiştir. Sille taşından inşa edilmiştir. Tek katlıdır. 

Kapalı avlulu ve tek eyvanlı medreseler gurubundandır. Medresenin doğu cephesinin güney ucunda bulunan taç kapı, beyaz ve gri mermerlerle kaplanmıştır. Gerek mimari kuruluşu, gerekse malzeme ve kompozisyonu ile Türkiye Selçuklu portal geleneğinden ayrılarak farklı bir karakter ortaya koymaktadır. 

Medresenin sanat literatüründe en iyi tanınan eserlerin başında yer almasının başlıca sebeplerinden birisi de bu taç kapının estetiği, süslemedeki sadelik ve olgunluğu, taşçılık sanatının bütün güzellik ve inceliğini ihtiva etmesidir. 19 yüzyıldan beri seyyah ve araştırmacıların eserlerini süslemiş, bazen gravür, bazen suluboya, çoğunlukla da fotoğraflarla tanıtılmıştır. 

Konya Karatay Medresesi
Eşsiz Kubbe ve Çini süslemeler:

Medrese avlusunun üzeri, merkezinde aydınlık feneri bulunan ve mozaik çinilerle kaplı kubbe ile örtülüdür. Kubbe kasnağında duvarların üst kısımlarındaki bordürlerde ve hücre kapıları üzerindeki panolarda ayetler yazılıdır.

En alttan başlayarak tepe açıklığına kadar büyük bir düzen içinde istiflenen 24 kollu yıldızlar farklı düğümlerle birbirine bağlanarak sistemi tamamlamaktadır. Karatay Medresesinin kubbesi grafik düzeni ve renk seçimi bakımından son derece anlamlıdır. Parıldayan yıldızlarla gökyüzü izlenimi, bir yandan kozmogonik bir anlamı vurgularken öte yandan mozaik çini tekniğinin ulaşabileceği sınırları göstermektedir. Çinilerde kullanılan renkler turkuaz (firuze), lacivert ile siyahtır. 

 

Türbe:

Eyvanın güneyindeki kubbeli hücre Celaleddin Karatay’ın türbesidir. Eyvanın kuzeyindeki kubbeli hücre daha önce yakılmış olup 2006 yılında yapılan kurtarma kazısı ve restore çalışmalarından sonra tamamlanmıştır. 

Konya Karatay Medresesi Çini Eserler Müzesi
Çini Eserler Müzesi

Karatay Medresesinin Konya’nın merkezinde bulunan, Kubadabat Sarayı kazılarından çıkarılan ve çevre illerden derlenen çini eserlerin sergilenmesi amacıyla kurulmuş ve 17 Aralık 1955 tarihinde ziyarete açılmıştır. 

Konya Karatay Medresesi Çini Eserler Müzesi

Müzenin Karaya Medresesinde kurulmasının başlıca sebebi, bu Selçuklu binasının özellikle çok zengin çini süslemeleri yönünden başlı başına bir müze niteliğinde olması, böylece sergilenen eserlerle sergilendikleri mekan arasında tam bir uyum sağlanmasıdır. Müzede 5000 dolayında çini, seramik ve stuko (alçı kabartma) bulunmakta, ancak bunların yarıdan fazlası sergilenmektedir. 

Konya Karatay Medresesi Çini Eserler Müzesi
Müzede sergilenen eserler:

Müzede: Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemine ait çini ve seramikler, özellikle Kubat-Abad Sarayı çinileri, alçı süsleri, dolaplar, çini tabaklar ve kandiller teşhir edilmektedir. 

Ayrıca Orta Asya hayvan üslübunun İslami devirde de devam ettiğini gösteren av köpeği, panter, tavşan, antilop, dağ keçisi, eşek, ayı, at, sincap, ördek ve avcı kuşlar gibi hayvanlar da bolca resmedilmiştir. Çoğu Kabadabad’dan gelen çini kaplar genellikle derin kaseler ve yayvan tabaklar şeklinde olup daha çok sır altı tekniğinde yapılmıştır. 

Müzede ayrıca Büyük Saray’da bulunan geniş cam tabağın ortasında bitkisel bir rozet, kenarda ise yazı sıraları dolaşmakta, altın yaldıza da bolca yer verildiği dikkati çeken cam eserler de sergilenmektedir. 

 

İNCE MİNARE MEDRESESİ-TAŞ VE AHŞAP ESERLER MÜZESİ

İnce Minareli Medrese, Selçuklu ilçesinde, Alaeddin Tepesinin batısındadır. Beyhekim Mahallesindedir. 

Anadolu medreseleri içindeki bilimsel işlevinin yanında mimarisiyle de ayrı bir öneme sahip olan bu medrese, estetik açıdan özellikle taç kapısı ve minaresiyle dikkat çeker. 

Selçuklu Sultanı II İzzeddin Keykavus döneminde Vezir Sahip Ata Fahrettin Ali tarafından hadis ilmi öğretilmek üzere, 1264 yılında inşa ettirilmiştir. Yapının mimarı Keluk bin Abdullah’tır.

 

 

Konya İnce Minare Medresesi-Taş ve Ahşap Eserler Müzesi

 

Mimari Yapısı:

Darü-l Hadis olarak bilinen medrese, Selçuklu Devrinin kapalı avlulu medreseleri gurubundandır. Fazla abartılı şekilde öne doğru 5.5 m çıkıntı yapan portal kütlesi, adeta bir eyvan gibi düzenlenmiş sıra dışı özelliğe sahip giriş koridoru ve iç kapısıyla değişiklik gösterirken, girişin karşısındaki ana eyvan ve bitişiğindeki kubbeli hacimler, havuzlu iç avlunun üstündeki aydınlık fenerli kubbesi ve yanlarda karşılıklı sıralanan öğrenci odalarıyla geleneklere bağlı bir plan şeması ortaya koymaktadır. 

Kubbe alanına geçişte pandantifler kullanılmıştır ve kubbe kasnağında “El-Mülkü-Lillah” ile “Ayet’el Kürsi” yazısı görülmektedir. 

Konya İnce Minare Medresesi-Taş ve Ahşap Eserler Müzesi

 

Eşsiz Taç Kapısı:

Eni 6, boyu 10 m yi aşan taç kapının cephesindeki geometrik ve bitkisel bezemenin nefis bir sülüs yazıyla tamamlanarak mükemmel bütünlüğe ulaştığı bir başka benzerine rastlamak mümkün değildir. 

Üst tarafta yuvarlak iki madalyon içinde, medresenin mimarı Kelük bin Abdullah’ın ismi vardır.

Selçuklu taş işçiliği şaheserlerinden olan taç kapı üzerindeki kabartmalı geometrik ve bitkisel bezemelerle birlikte Selçuklu sülüsüyle yazılmış “Yasin ve Fetih” sureleri vardır.

“Selçuklu taç kapılarının Türklerin göçebe devrindeki konutlarını oluşturan süslü çadır kapılarının taşa uyarlanmış şekli olduğu” düşüncesiyle İnce Minareli Medrese’nin taç kapısıyla çok daha yakın bir örtüşme göstermekte, gerek buradaki tasarım gerekse arkasındaki aydınlık fenerli kubbesiyle Orta Asya çadır çeşidi olan “topak ev” i çağrıştırmaktadır. 

 

Minare:

Medrese binasına adını vermiş olan minare bölümünde alt kısımdaki kaide kesme taş kaplamalıdır. Minarenin gövdesi tamamen tuğla ile örülmüş olup turkuaz renkli beyaz hamurlu tuğlalarla örtülmüştür. Minarenin binanın yapıldığı dönemde iki şerefeli inşa edildiği bilinmekle birlikte, 1901 senesinde binaya düşen yıldırım nedeniyle şerefenin biri zarar görmüştür. 

Yıldırım isabetiyle minaresi ile birlikte yıkılmış olan mescidi, son cemaat mahfeli ile bir hücresi aslına uygun olarak restore edilmiştir. 

 

Tarihsel Süreç ve Restorasyonlar:

18 yüzyıl başlarında Konya’da yaşanan depremde zarar gören medrese, 1714 yılı ve sonrasında çeşitli onarımlar geçirmiştir. 20 yüzyılın başlarına kadar zor şartlar altında olsa da eğitim-öğretim görevini sürdürmüştür. 1924 yılında Kanunla kapatılınca kaderine terk edilerek hızla yıpranmaya başlamıştır. 1954’de başlayan 2 yıllık onarımla tekrar kullanılır hale getirilen medrese, 1956 yılında “Taş ve Ahşap Eserler Müzesi” olarak hizmete açılmıştır. 

Konya İnce Minare Medresesi-Taş ve Ahşap Eserler Müzesi

Müzede sergilenen eserler:

Medresenin güneyinde özel bir sundurma altında tutulan eserlerin büyük bölümü, Konya ve çevresinden derlenen Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemlerine ait mezar taşları ile yıkılmış türbelerden getirilen lahitlerdir. Bunların çoğu I Alaeddin Keykubat’ın yaptırdığı Konya dış surlarından ve şehir merkezindeki Akıncı Mescidi, Şekerfüruş Mescidi gibi Selçuklu yapılarından gelmiştir. 

Müzede Selçuklu ve Karamanoğlu devrine ait taş ve mermer üzerine oyma tekniğiyle yazılmış inşa ve tamir kitabeleriyle Konya Kalesine ait yüksek kabartma rölyefler sergilenmektedir.

 

Çift Başlı Kartal ve Kanatlı Melek

Başkenti Konya olan Selçukluların sembolü çift başlı kartal ve kanatlı melek figürlerinin en güzel örnekleri de müzede sergilenmektedir. 

 

Ahşap Eserler:

Bu koleksiyon son restorasyon sırasında taç kapı ile minare arasında ortaya çıkarılan bir odada sergilenmektedir. Eserler Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı yapılarından alınan kapı-pencere kanatları ile Osmanlı dönemi evlerinin tavan göbeklerinden oluşmaktadır. Ahşap oyma mimari parçalar Beyhekim Mescidi, Eşrefoğlu Camii ve Mevlana Dergahı gibi çeşitli yapılardan getirilmiştir. 

 

Müzenin önemi:

Artık tamamıyla yok olarak günümüze ulaşmayan Konya Kalesinin figürlü taş kabartmaları ile kitabeli parçaları müzeye ayrı bir zenginlik katmış, farklı bir değer kazandırmıştır. Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemlerine ait 200 civarında taş ve ahşap eser sergilenmektedir. 

 

Konya Mevlana Müzesi

Evet, buradan “Mevlana Müzesi” bölgesine geçiyoruz. Sırada: Mevlana Müzesi gezisi var. (Mevlana Müzesi, sitede başka bir sayfada ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Oradan inceleyebilirsiniz)

Mevlana Müzesi ayrıntılı tanıtımı yazıma ulaşmak için.

 

Konya Arkeoloji  Müzesi

2.GÜN

Evet, bugün sabah: Arkeoloji Müzesini gezin. Müzede: ünlü Herakles Lahdi ve Konya ve çevresinden çıkarılan birçok antik dönem eseri görebilirsiniz.

Tek katlı bir yapı olan müze binası, küçük olduğu için, bahçesinde de eserler var.

Zafer tanrıçası Nike, Doğanhisar-Lystra-İconium yazıtları, Muzur tanrı Pan kabartması, Müze Bahçesinde görebileceğiniz eserler. Ayrıca, müze bahçesinde, Roma dönemi lahitleri mermer işçiliğini görecek ve tek kelimeyle büyüleneceksiniz.

Özellikle: MS.250-260’lı yıllara ait Herakles Lahdi, sidamara tipinde. Yine lahidin kapağında, Herakles’in figürü bulunuyor. Ayrıca lahit çevresi, Herakles’in tanrılar tarafından verilen görevleri yerine getirişini gösteren figürlerle donatılmış. Muhteşem bir sanat ve işçilik örneği olarak orada duruyor. Gidin görün.

Konya Arkeoloji Müzesi

ARKEOLOJİ MÜZESİ

Anadolu’da kurulan ilk arkeoloji müzesi ve İstanbul Arkeoloji Müzesinden sonra Türkiye’de açılan ikinci arkeoloji müzesidir. Özellikle Roma dönemine ait mermer lahitler açısından dünyaca ünlü bir müzedir. Müzede 12.284 arkeolojik, 539 adet mühür baskısı olmak üzere 12.823 adet eser sergilenmekte ve 12.013 adet eser de depolarda muhafaza edilmektedir. 

 

 
Konya Arkeoloji Müzesi

 

Sergi Salonları:
1-Prehistorik Eserler Salonu- Neolitik çağ eserleri (MÖ 6500-5300) :

Erbaa, Süberde ve Çatalhöyük kazılarında bulunan eserlerle birlikte, elde yapılmış pişmiş toprak kaplar, obsidyen ve çakmak taşından yapılmış ok ve mızrak uçları vardır. Eski Tunç Çağı eserleri (MÖ 3000-1950) çoğunlukla Sızma ve Karahöyük kazılarından çıkarılan eserlerdir. 

Konya Arkeoloji Müzesi
2-Demir çağı salonu:

Konya’nın merkezindeki Alaeddin Tepesinde bulunan üzeri figürlü Frig devri kaplar, Konya’nın Karapınar ilçesinin 20 km kuzeydoğusundaki Kıcıkışla’da çıkarılan yine Frig devri boyalı kaplar, Urartulara ait bronz fibulalar ve üzeri figürlü plakalar bulunur. 

Konya Arkeoloji Müzesi
3-Roma çağı ve Bizans Salonu:

Beyşehir ilçesi Yunuslar köyünde bulunan Sidemara tarzı sütunlu mermer Herakles Lahdi (MS 250-260) ile Konya’daki İocnium nekropolünde bulunan Sidemara tarzı sütunlu ve Pamphylia tipi girlandlı mermer lahit (MS 2-3 yüzyıl) burada göze çarpan eserlerdir. Ayrıca bir tane Poseidon heykeli ve pişmiş toprak lahitler bulunur.

Roma Teşhir Salonunda ayrıca Poseidon heykeli, Afrodite heykelciği, sağlık tanrısı Asklepios erkek ve kadın büstleri, pişmiş toprak lahitler, kandiller, koku şişeleri, camdan yapılmış parfüm şişeleri, bilezikler, altın yüzükler ve küpeler ile fildişinden tarak sergilenmektedir. 

Bizans Dönemi Salonu: Bizans devrine ait bronz kapı tokmakları, kazan kulpları, haçlar, markalar, rölikerler (azizlere ait eşyaların saklandığı kutu) ve ok uçları sergilenmektedir. 

Tatköy Manastır Kazısı ile Alibeyhöyük Kilise kazılarında bulunan MS 6 yüzyıla tarihlenen Bizans çağına ait taban mozaikleri kazı yerinden kaldırılarak Arkeoloji Müzesine taşınmış restorasyonu yapılıp Roma teşhir salonunda sergilenmektedir. 

 

Müze Bahçesi:

Müze bahçesinde, Roma ve Bizans dönemlerine ait taş ve mermerden yapılmış sütunlar, heykeller, lahitler, mezar sandukaları, steller, sunaklar, amforalar ve yazıtlar da sergilenmektedir. Bu yazıtlardan St Paul’ün ziyaret ettiği şehirler olan Iconium, Derbe ve Lystra yazıtları çok önemlidir. 

Konya Arkeoloji Müzesi Harakles Lahdi
En önemli eser-Herakles Lahdi:

Konya Arkeoloji Müzesinde görülmeye değer başlıca eserleri Roma lahitleridir. Burada sergilenen lahitlerin en muhteşeme Beyşehir Yunuslar köyünde bulunan Sidemara tipi 8 ton ağırlığındaki ince işçiliği ve kusursuz kompozisyonuyla muhteşem olan mermer Herakles Lahdidir. 

Roma Lahitleri konusunda Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve İstanbul Arkeoloji Müzesinden sonra 3 sırada gelmektedir. 

 

Çatalhöyük Buluntuları:

Müzede MÖ 7000’lere tarihlenen Çatalhöyük’ten çıkarılan kase, tuzluk, çömlek gibi buluntular, mızraklar, ok uçları gibi savaş malzemeleriyle kolyeler, yüzükler ve duvar resimleri  görülebilir. Buradaki en ilgi çekici buluntu ise dizleri karınlarına kadar çekik bir biçimde gömülmüş, kolundaki bilezik ve ayak bileğindeki halhalkan bir kız çocuğuna ait olduğu anlaşılan iskelettir. 

 

Yazıtlar Koleksiyonu:

Konya şehir merkezinden ve çevre bölgelerden toplanan yazıtların sergilenmesine de ev sahipliği yapmaktadır. Bunların 91 tanesi Konya’dan olmakla birlikte, geri kalanı çevredeki diğer yerlerden gelen 231 yazıttan oluşmaktadır. 

Konya Meram

MERAM

Meram, kelime olarak “istek, amaç, gaye, maksat” gibi anlamları içerir. 

Merak, Takkeli dağın güney-doğu eteklerindeki vadide kurulmuştur. Eski Meram Bağları şehrin 5-6 km batısından başlayıp Dereye ulaşan yeşil vadiye kadar uzanır. 

Konya Meram
Tarihçe:

Meram, 1987 yılında Konya ilinin büyükşehir statüsüne kavuşturulmasıyla 08.08.1988 tarihinde resmen kurulmuşutr. 

Konya Meram
Meram Bağları:

Meram Bağları, Konya şehir merkezine 8 km uzaklıkta Meram Çayının bulunduğu türkülere konu olmuş eşsiz bir mesire yeridir. Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde gezip gördüğü yerler arasında bağ bahçe, bostanlardan söz ederken bağlık-bahçelik yerlere her defasında “Bağ-ı Meram” ifadesini kullanmaktadır. Meram çayının her iki yanını çay bahçeleri ve lokantalar süslüyor. Çayın içinde gezindi tekneleri bulunuyor. Aydın Çavuş Tepesine çıkarak tüm Konya şehrini kuşbakışı görmek mümkündür. 

 

Su Kaynakları:

Mukbil ve Beypınarı, Meram’a Halik’ın ayrı bir lütfudur. İki temiz ve tatlı su kaynağı Meram ile Dere köyü arasındadır. Yüzyıllar boyunca sahipsiz olarak akıp Meram Çayına karışmışlardır. 

Altınapa Barajından gelerek şehre su veren Meram Çayı da üzerindeki tarihi köprü ile ayrı bir ilgi kaynağıdır. 

Konya Meram Tavus Baba Türbesi
TAVUSBABA TÜRBESİ:

Meram’ın en çok ziyaret edilen yerlerinden birisidir. Türbenin üzerindeki kitabe Tavus Mehmet El-Hindi adını işaret etse de türbede yatanın kadın mı yoksa erkek mi olduğu bilinmiyor. Bazı kaynaklara göre, kabirde yatan asıl memleketi Hindistan olan bir şeyh, bazılarına göre de Alaeddin Keykubat döneminde yaşamış bir evliya. Konya’nın Sufizm felsefesinin bir yansıması olan türbe her yıl mistik havasıyla yerli yabancı turistleri ağırlıyor. 

Konya Meram Ateşbazlı Veli Türbesi
ATEŞBAZLI VELİ TÜRBESİ;

Ateşbazlı Veli Şemsettin Yusuf 1285 yılında Hakk’a yürür. Türbesi, Selçuklu asırlarının Meram yolu üzerindedir. Semtin adı “Aşıkan” yani “Aşıklar” dır. Burası bir huzur köşesidir. Sade ve mütevazi türbesi gördüğü tamirlere rağmen Selçuklu özelliklerini korumaktadır. Yanında bir de zaviyesi var. Uzaktan yakından gelenlerin kalması, dinlenmesi ve istifade etmesi için. 

Konya Meram Aziz Pavlus Kilisesi
AZİZ PAVLUS KİLİSESİ:

Tarihi bir roma Katolik Kilisesi olan Aziz Pavlus Kilisesi buradadır. Fransız gotik mimari özellikleri gösteren kilise, 1910 yılında inşa edilmiştir. 1963 yılında bakım ve onarım çalışmaları yapılan kilise, bugün de görevine devam ediyor. 

Konya Meram Altınapa Barajı
ALTINAPA BARAJI

İlçenin kuzey ve batısı dağlar ve tepelerle çevriliyken güney kısmı açık ve ovalıktır. Sulama ihtiyacı büyük ölçüde ilçe sınırları içinde bulunan Altınapa barajından karşılanmaktadır. 

Konya Meram Kozağaç Parkı
KOZAĞAÇ PARKI:

Meram ilçesinde ziyaretçilerini ağırlayan park, oldukça geniş ve ağaçlarla dolu bir alana sahiptir. Parkın tertemiz havası eşliğinde güzel bir yürüyüş yapabilir, çocuk oyun alanlarında ailece keyifle vakit geçirebilir ve belirlenmiş yerlerde mangal yakabilirsiniz. 

Konya Meram Aydın Çavuş Tepesi

AYDIN ÇAVUŞ TEPESİ

Buraya çıkarak, tüm Konya’yı kuşbakışı görebilirsiniz. Aslında, Konya güzelliklerini gösterme konusunda, Aydın Çavuş’a oldukça cömert davranıyor. Meram’a geldiğiniz takdirde, Konya’nın yöresel yemeklerini de, doğa eşliğinde tadabilirsiniz.

Konya Selçuklu Kulesi ve İş merkezi

SELÇUKLU KULESİ VE İŞ MERKEZİ

Konya’nın Kulesite Ticaret Merkezi içinde yer alan 42 katlı bir gökdelendir. 2006 yılında tamamlanan, döneminde Türkiye’nin en yüksek 11’nci gökdeleni ve Konya ile İç Anadolu Bölgesinin en yüksek binası unvanını taşıyordu. Kulenin resmi yüksekliği 163 m olup zemin üstünde 42 kat bulunmaktadır.

Evet kule bilinçli olarak Konya’nın araç plakası numarası nedeniyle 42 katlı olarak inşa edilmiştir. 

Kulenin en üst 2 katı, saatte bir tam tur atan ve böylece günde 24 tur dönen bir restorana ev sahipliği yapmaktadır. Bu restoran şehrin panoramik manzarasını 360 derece sunmaktadır. 

Konya Selçuklu Kulesi ve İş merkezi

Konya Büyükşehir Belediyesinin Eski Otogar dönüşüm projesi kapsamında yaptırılan kule, 50 bin metre karelik arsa üzerinde, 42 katlı ana blok ve alışveriş merkezi binasından oluşmakta olup toplam 110 bin metre kare inşaat alanına sahiptir. 

Türkiye’nin önde gelen alışveriş ve eğlence merkezlerinden biri olan Kulesite, Konya’nın modern yüzünün en görkemli yapısı olarak dikkat çekmekte olup 2004 yılında hizmete girmiştir. Yapıda: 2 kat mağaza girişleri, 1 sanal eğlence katı, 1 seyir katı ve 1700 araçlık otopark bulunmaktadır. 

 

Konya Sırçalı Medrese

SIRÇALI MEDRESE-MEZAR ANITLARI MÜZESİ

Taç Kapısındaki kitabeye göre 1242 yılında Selçuklu Emiri Bedreddin Muslih tarafından yaptırılmıştır. Ana eyvandaki çini kitabede ustasının mimar Muhammed et-Tusi olduğu belirtilmiştir. 

Taç kapısının basık kemerli kapı açıklığının üzerindeki sülüs hatla yazılmış 7 satırlık Arapça kitabesindeki bilgilere göre “Selçuklu Sultanı II Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında Bedreddin Muslih tarafından 1242/1243 yılında Hanefi mezhebine göre hareket eden fıkıh alimleri ve talebeleri için inşa ettirilmiştir. 

İçindeki sırlı tuğla ve çini süslemelerden dolayı Sırçalı Medrese olarak tanınan yapı, kurucusundan dolayı Muslihiyye Medresesi adıyla da anılmaktadır. 

Sırçalı Medrese, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde medrese olarak kullanılmıştır. 17 yüzyılda terk edilmiş olan medresenin talebe odaları yıkılmıştır. 19 yüzyılda ise kerpiçle yapılan bu odalarda eğitime devam edilmiştir. 1943-1954 yılları arasında tekrar onarıma alınmıştır. 1960 yılında Konya Müzesine bağlı Mezar Anıtları Müzesi olarak ziyarete açılmıştır. Müzenin bahçesinde toprak altında olan Bizans devrine ait katakomp da onarılarak ziyarete açılmıştır. 

Mimari Özellikleri:

İsmini çini süslemelerinden alan Sırçalı Medrese, plan düzeni, taş işçiliği ve tezyinat özellikleriyle Anadolu Selçuklu sanatının en gösterişli yapılarından biridir. Dengeli plan düzeni ve taş işçiliğinin yanında geometrik süslemeler, bitki ve yazı örneklerini abidevi ölçüde bir araya getiren çinileriyle Anadolu Selçuklu sanatının en gösterişli yapılarından biridir. 

Medrese, kesme taştan 2 katlı açık avlulu, eyvanlı, simetrik ve dengeli planı ile Selçuklu medreselerinin ilk örnekleri arasındadır. Duvarların çoğu moloz taştandır. Aralarına yer  yer ahşap kuşak ve hatıllar yerleştirilmiştir. İç kısımlardaki bazı duvarlarla kemerler, tonoz ve kubbeler tuğladan yapılmıştır. 

Konya Sırçalı Medrese Taç Kapı
Taç Kapı:

Silmelerle yanlardan ve üstten kuşatılan sivri kemer gözü halinde cepheye açılan bir eyvan şeklinde tasarlanmıştır. Taç kapının basık kemerli kapı açıklığını örten kemer örgüsünde, geçme tekniğinde birbirine kenetlenmiş çift renkli taşlar bulunur. 

Konya Sırçalı Medrese ana eyvan
Ana Eyvan;

Yapının en süslü ve gösterişli yeri olan ana eyvan bugün oldukça sağlam durumdadır. Eyvan bir basamakla avludan ayrılır. Cephesi çeşitli şekillerde ve görünüşlerde çinilerler ve yazılarla bezelidir. Bu yazılar Kuran’dan alınmış surelerdir. Kemer içinde yer alan altıgenin ortasında binanın mimarının kitabesi bulunmaktadır. Medreseyi Tuslu Mehmet Ustanın yaptığı yazılıdır. 

 

Türbe ve Hücreler;

Giriş kapısından sonra beşik tonozlu eyvan gelir. Sağ tarafta türbe, solda ise medrese odası vardır. Türbe kubbemsi tonoz örtülü olup, bir penceresi cepheye, diğeri avluya açılmaktadır. Duvarları ve örtüsü, sırlı tuğlalarla balık sırtı şeklinde örülmüştür. 

Konya Sırçalı Medrese Mezar Taşları Koleksiyonu
Mezar taşları koleksiyonu:

Anadolu Selçuklu Devleti dönemi, Beylikler dönemi ve Osmanlı İmparatorluğu dönemine göre düzenlenen mezar taşları, şekil, motif ve yazı karakterleri dikkate alınarak sıralanmış ve ziyarete açılmıştır. 

Müzenin en büyük mezar anıtı Konya’nın eski valilerinden Süleyman Paşa’ya aittir. Gri mermerden olan 1775 tarihli bu anıtın dikdörtgen gövdesinin iki ucunda baş ve ayak şahideleri yükselmekte, daha yüksek tutulan baştaki şahidede 15 satırlık sülüs yazı yer almaktadır. Rozetin içi iç içe gülbezeklerle bezelidir. 

Muhtemelen Karamanloğulları Beyliğine ait 750/1349 tarihli bir mezar taşı ile 15 yüzyıla ait diğer birkaç örnek aynı üslup özelliği gösterir. Küçük ölçekli bu şahidelerin sade ve düz gövdeleri yanlardan  burmalı birer sütunce ile sınırlanmış, tepeleri de dilimli birer kemer ve palmetle tamamlanmıştır. 

Bizans Dönemi Katakomp:

1988-1990 yılları arasında restorasyon sırasında, bahçe kısmında Bizans dönemine ait katakomp (Hıristiyanların kayaları oyarak ya da yerin altına dehliz kazarak yaptıkları mezarlık-tapınak) bulunmuş ve onarılarak ziyarete açılmıştır. Bu katakomp müzeyi çok katmanlı bir kültürel miras alanına dönüştürmüştür. 

Konya Etnografya Müzesi

KONYA ETNOĞRAFYA MÜZESİ

Müzedeki koleksiyonların çekirdeği 1899 yılında kurulan Müze-i Hümayun Konya Şubesi ile Mevlana Müzesinden devralınan etnografik eşyalar teşkil etmektedir. 1975 yılında Konya Etnografya Müzesi adıyla ziyarete açılan müze, zaman zaman Konya Türk-İslam Sanatları Müzesi diye de anılmaktadır. 

Başlangıçta eğitim amaçlı olarak inşa edilen bina, zamanla Konya ve çevresinin geleneksel yaşamını, el sanatlarını, gündelik hayat nesnelerini ve kıyafet kültürünü tanıtan kapsamlı bir koleksiyona ev sahipliği yapmaktadır. 

Üç katlı müze binasında satın alma, bağış, hediye veya başka müzelerden devir yolu ile elde edilen Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerine ait başta halı-kilim ve savaş malzemeleriyle yöresel el sanatları ürünlerinden oluşan 6000 den fazla etnografik eser bulunmaktadır. 

Konya Etnografya Müzesi
Bina ve Kat Planı:

1975 yılında açılan Konya Etnografya Müzesi bodrum ve zemin katlarıyla birinci kattan oluşmaktadır. Zemin katta girişin solu Müze Teşhir Salon, sağı Dr Mehmet Önder Konferans Salonu, bodrum katı halı bölümü olup birinci katta ise idari hizmet büroları ile eser depoları yer almaktadır. 

Konya Etnografya Müzesi
Geleneksel Kıyafetler ve Tekstil:

Etnografik eserler arasında kadın kıyafetlerini oluşturan bindallı, salta, cepken, kaftan, işlik ve şalvarlar başta gelir. Onları bohçalar, peşkirler, yağlık ve mendiller, uçkurlar, yazmalar, yemeniler, çoraplar, keseler ve eldivenler takip eder. Teşhirde kadın giysilerinden kadife, seten, atlar üzerine sim sırma, kordon tutturma ve kasnak işlemeli bindallı cepken, kaftan, yelek ve entarilerin tamamlayıcısı olarak pafın ve gümüş ziynet eşyaları, bilezik, küpe, tepelik, yüzük gibi takılar, kemer tokaları ile sim sırma, tel kırma, sarma işlemeli bohçalar, peşkirler, uçkurlar, yastık ve yatak takımları yer alır. 

Kadın Süs eşyaları ve takılar:

Bu bölümde sergilenen kadın süs eşyalarından oyalar, gümüş gerdanlık, hamail, bilezik, kaşbastı, tepelik gibi eserler Osmanlı dönemindin en güzel örneklerindendir. 

Konya Etnografya Müzesi
Kenan Özbel Koleksiyonu-193 Parça

Toplam 193 parçadan meydana gelen eserlerin büyük bir bölümü hercai, sümbül, küpe ve karanfil çiçeklerini örnek alan çeşitli iğne oyaları oluşturmaktadır. Genellikle 19 yüzyıldan kalma sevai, serenk, seraser, kutnu, kemha, çatma gibi kumaş parçaları çeşitli boyutlardadır ve çerçeveli olarak sergilenmektedir. Para, tütün, saat ve mühür keselerinin de renk ve motif bakımından çok değişik örnekleri bulunmaktadır. 

 

Refet Yardımcı Koleksiyonu-90 Parça

90 parçadan oluşan Refet Yardımcı Koleksiyonunda 19 yüzyıl kadın ve erkek kıyafetleri ile takılar başta olmak üzere çok çeşitli etnografik eşyalar yer almaktadır. 

 

Günlük hayat eşyaları:

Salonda günlük hayatta kullanılan birçok eşya tipolojik sırayla düzenlenmiştir. Kahve takımları, kahve soğutucuları, tesbihler, tütün tabakaları, ağızlıklar, sofra takımları, nakışlı ve yazılı kaşıklar, ağaç ve tunç havanlar, bakır kazanlar, tencere ve tabaklar, porselen mutfak kapları, ibrikler, buhurdanlık ve gülabdanlar, aydınlatma araçları bunlardan bazılarıdır. 

 

Silah Koleksiyonu:

Etnografya Müzesinin en ilgi çeken bölümlerinden biri Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerine ait ateşli ve ateşsiz silahlar, ok, yay, sadak, hançer, kılıç örnekleri ile çakmaklı, kapsüllü tabancalar ve tüfeklerin sergilendiği alandır. 

Konya Etnografya Müzesi
Halı Kilim bölümü-Bodrum Kat.

Müzenin en özgün bölümlerinden biri alt katında bulunan Halı-Kilim bölümüdür. Burada Konya çevresindeki kadim eserlerden intikal eden ve özellikle Selçuklu dönemine tarihlendirilen nadir halı parçaları görülebilir. Bunların arasında Konya Alaeddin Camii, Mevlana Dergahı, Selimiye Camii ve Beyşehir Eşrefoğlu Camiinde bulunan karakteristik Türk halıları en önemli örneklerdir. 

Beyşehir Eşrefoğlu Camiinden gelen 13 yüzyıl yıldızlı halı parçası, yine aynı camiden gelen bir 15 yüzyıl halısı ile bazı Kula, Ladik, Karapınak ve Gördes halıları bunların başlıcalarıdır. 

Konya’nın meşhur Derbent, Karapınar, Kavak, Küçükmuhsine, Ladik ve Sille halıları ile Bergama, Gördes, Kula, Mucur ve Uşak gibi önemli halı örnekleri de müzede yer almaktadır. 

Konya Atatürk Müzesi

KONYA ATATÜRK MÜZESİ

Mimari açıdan oldukça ilgi çekici olan 2 katlı bu bina, 20 yüzyıl başlarında Konya’da yaşayan Murunilerden Yusuf Şar isimli bir tüccar tarafından 1912 yılında konut olarak inşa ettirilmiştir. Muntazam kesme taş ve tuğladan inşa edilen yapı, 1923 yılında hazine adına tescil edilerek bu tarihten itibaren Vali Konağı olarak kullanıldı ve Gazi Mustafa Kemal’in Konya’ya yaptığı ziyaretlerde ona tahsis edildi. 

Atatürk Evi, Zafer Alanından Anıt Alanına çıkan Atatürk Caddesinin kuzey tarafında yer almaktadır. Zemin katı ile birlikte 3 katlı olan evin dış duvarlarında kesme ve moloz taş kullanılmıştır. Üst örtüsü çatılı ve kiremitle kaplanmış olan evin her katında 4 oda ile mutfak bulunmaktadır. 

 

Atatürk’ün Konya Ziyaretleri:

Atatürk, Milli Mücadeleyi başlatmak üzere Anadolu’ya geçtikten ve Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisini açtıktan sonra 3 Ağustos 1920 tarihinde Konya’ya gelerek bir gece kalmış, Konyalılarla görüşmeler yapmıştır. Bu tarihten ölümüne kadar Konya’ya 12 kez gelen Atatürk, çoğu gelişlerinde Konyalıların kendisine hediye ettiği bu 2 katlı köşkte kalmıştır. 

Gazi Mustafa Kemal, 20 Mart 1923 tarihinden itibaren eşi Latife Hanım ile birlikte Konya’ya yaptıkları ziyarette 4 gün, 3 Ocak 1925’te başlayan ziyaretlerinde ise 11 gün bu köşkte konakladı. Müzede kayıtlara göre Gazi Mustafa Kemal, burada toplam 53 gün konakladı.

Konyalıların Hediyesi:

Konya Belediyesi tarafından 1927 yılında satın alınan bina, 19 Temmuz 1928 tarihinde Konyalıların bir şükran ifadesi olarak tescil edilerek tapusuna Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya Konyalıların  hediyesidir kaydı konulmuştur. 

 

Müzeye dönüşüm süreci:

1963 yılına kadar Vali Konağı olarak kullanılan ev, aynı yıl Konya Müze Müdürlüğüne devredilerek onarılmış ve bir yıl sonra 17 Aralık 1964 tarihinde “Atatürk Evi-Kültür Müzesi” adıyla ziyarete açılmıştır. Atatürk Müzesi, Atatürk’ün doğumunun 100 yılında İl Kutlama Komitesi Başkanlığının talepleri üzerine, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restore edilerek 17 Nisan 1982 tarihinde “Atatürk Müzesi” adıyla yeniden ziyarete açılmıştır. 

Konya Atatürk Müzesi
Zemin Kat-Sergi Salonu:

Müzenin giriş katında yer alan vitrinlerde Atatürk’ün kullandığı palto, yağmurluk, spor kıyafeti, hasır şapka ile sütlük ve çatal-bıçak takımları sergilenmektedir. Panolarda ise Cumhuriyet öncesine ait belge ve fotoğraflarla, Atatürk’ün Konya ziyaretleri ve Birinci Meclis’te milletvekili olarak görev yapan Konyalılar tanıtılmıştır. 

Zemin kat, Cumhuriyet öncesi döneme ait belgeler ve Atatürk’ün Konya ziyaretlerini aktaran fotoğraflar ile çeşitli belgeler, fotoğraflar, gazete küpürleri ve bu evde tuttuğu günlük notlarını gösteren panoları barındırmaktadır. 

Konya Atatürk Müzesi
Üst Kat-Yaşam alanları ve kişisel eşyaları:

Müzenin ikinci katında yer alan vitrinlerde Atatürk’e ait samur kürk, sabahlık, daktilo, oyun masası ile Anıtkabir Müzesinden alınan ipek paravan ile mutfak eşyaları sergilenmektedir. Panolarda, Atatürk’ün Konya’ya gelişlerinin ve şehirde ziyaret ettiği yerlerin fotoğrafları, hastalığında Dolmabahçe Sarayında kullandığı koltuk ve yatağı ile ölümü üzerine dünyanın değişik ülkelerinden önemli kişilerin Atatürk için söyledikleri yer almaktadır. 

 

Pul koleksiyonu ve özlü sözler:

Vitrinlerde Atatürk’ün kullandığı kişisel kıyafetleri, giyimleri ve eşyaları sergilenmektedir. Müzede ayrıca vitrinlerde Atatürk pulları koleksiyonu bulunmakta ve panolarda onun bazı özlü sözlerine yer verilmektedir. 

Konya Atatürk Anıtı
Atatürk Anıtı:

Atatürk’ün İstanbul Sarayburnu’nda Gülhane Parkına yerleştirilen heykelinden sonra ikincisi Konya’da yapılmıştır. Anıt: 65. m yüksekliğinde mermer kaide ve 2.80 m yüksekliğinde bronz Atatürk figüründen oluşmaktadır. Atatürk mareşal üniformasıyla ayakta, sol eliyle kılıcının kabzasını tutar, hafifçe öne uzanmış sağ eliyle ayaklarının dibinde yükselmekte olan bir demet buğday başağına dokunur biçimde betimlenmiştir. 

Konya İplikçi Camii

İPLİKÇİ CAMİİ

Konya kent merkezinde Alaeddin Tepesinin doğusunda, Kürkçük Mahallesinde Alaeddin Caddesi üzerinde İplikçiler Çarşısı yakınlarındadır. 

1202 yılında Selçuklu döneminden bu yana tarihi iz taşıyan Konya’nın ilk medresesi olan İplikçi Camiinin inşa tarihi 13 yüzyıl olarak bilinmektedir. Pek çok kez farklı isimlerle anılan cami, yapı önceleri ilk inşa eden Ebülfazi, daha sonrasında Ahmet Bey Camii olarak anıldı. Eskiden bitişiğinde yer alan Altun-aba Medresesinin 1202 tarihli vakfıyesinde belirtilen İplikçi Necibüddin Ayaz’ın medresesinin mütevellisi olması ve yakınında da İplikçiler Çarşısının bulunması neticesinde her iki yapı da önce İplikçiler, ardından İplikçi adıyla meşhur olmuştur. 

Konya İplikçi Camii

Kapı üzerindeki kitabeye göre yapıyı 733 yılında Recep ayı ortasında (1333 Nisan başı) Kişçi (Somuncu) Mesudzade Hacı Ebubekir genişleterek yenilemiştir. Yapı 1945 yılında Müzeler Müdürlüğü tarafından yapılan restorasyonla son şeklini almıştır. 1951 yılında Konya Müzesi Klasik Eserler Bölümü olarak hizmete sokulan bina 1960 yılının Şubat ayında tekrar cami olarak açılmıştır. 

Alaeddin-Adliye arasında uzayıp giden tramvay hattının geçtiği bu caddenin zamanla dolması sebebiyle yapı, yol seviyesinden 1.5 m kadar çukurda kalmıştır. Bu nedenle günümüzde camiye giriş, 10 basamaklı bir merdivenden inilerek sağlanmaktadır. Bu durum camiye adeta bir “gömülü hazine” havası katmakta, ziyaretçilerin merdivenle aşağı inerek asırlık bir mekana adım atmasını sağlamaktadır. 

Konya İplikçi Camii gizli Selçuklu Mihrabı
Caminin en önemli özelliği-Gizli Selçuklu Mihrabı

Tamamen sıvayla örtülen iç mekanda 19 yüzyıla ait barok karakterli bir mihrap görülmekle birlikte asıl mihrabın kalıntısı bunun ve döşemenin altında Selçuklu üslubu ile kendini belli etmektedir. Alttaki mihrap, Anadolu Selçuklu sanatına ait en eski örnek olarak tanımlanmaktadır. Firuze ve mor çinilerle geometrik kompozisyonlu çerçeve, yine bunun yanında firuze ve lacivert çinilerle rumi kompozisyonlu ikinci bir çerçeve görülür. Mihrabın çini işçiliği, renk ve desen zevki, 13 yüzyıl başlarına tarihlendirilebilecek bir anlayış ve üslubu yansıtmaktadır. 

Nitekim caminin 1945-1947 yıllarındaki onarımında bugünkü mermer mihrabın altında ve 1.10 m aşağısında caminin eski mihrabı bulunmuştur. Çini mozaik tekniğindeki mihrap kalıntısında geometrik kompozisyonlar geniş bir bordür oluşturan firuze ve mor renkli çinilerin yarım sekizgen ve zikzaklarla ortadaki karelere halkalandığı, daha dar olan diğer bitkisel bordürlerde ise firuze ve lacivert çinilerden kesilmiş kıvrık dal ve rumilerin girift bir kompozisyon oluşturduğu görülmektedir. 

Konya İplikçi Camii
Şadırvanın Sırlı Akustiği

Üzerinde kubbesi ve 8 sütunu bulunan şadırvanın birbirine karşıt aynı hizadaki sütunlar arası konuşmalarda oluşan akustik nedeniyle ses sanki yukarıdan aşağıya doğru çok yakından, hoperlörden geliyormuş gibi bir his uyandırıyor. Sütuna yaslanıldığında sanki elinde ahize almışçasına karşı sütundaki başka birinin sesini net bir şekilde işitme imkanı veren bu şadırvanın kim tarafından yapıldığı bilinmiyor. Yapılan araştırmalarda akustik ses olayının nasıl gerçekleştiği dair de bir tespitte bulunulamıyor. Bu olağanüstü akustik özellik, Konyalıların ve şehre gelen misafirlerin en çok ilgisini çeken konulardan biridir. Siz de Konya’yı ziyaret ederseniz, bu camiye gidip bu akustiğe şahit olabilirsiniz. 

 

Konya Selimiye Camii

 

SELİMİYE CAMİİ

Cami, Karatay semtindedir. Aziziye Camiinin  batısında, şehrin ticaret merkezinde yer almaktadır. Mevlana Müzesinin y anındadır. 

Cami, 16 yüzyılda tamamlanmış olup Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin türbesinin (bugünkü Mevlana Müzesi) yanına inşa edilmiştir. Cami, 1558 yılında, II Selim tarafından sancak beyi olarak görev yapan Şehzade iken yaptırılmıştır. Sultan Selim’in Konya Valiliği sırasında başlanan caminin yapımı, yaklaşık 9 yıl sürmüş ve 1567 yılında tamamlanmıştır. 

Cami, Mimar Sinan’ın baş mimarlık görevinde bulunduğu sırada yapılmış olmasına rağmen, hiçbir biyografisinde yer almaz. Yapı, Selim’in padişah olmasından sonra 1570 yılında tamamlandı. 

Kuzeyinde: altı sütuna istinat ettirilmiş, yedi kubbeli son cemaat yeri ve basık kemerli cümle kapısı var. Ahşap kapı kanatlarından, sağdakinde “Mesciti Mümin, suda balık gibidir.” İbaresi yazılıdır.

Mimari Özellikleri:

Klasik Osmanlı cami mimarisinin Konya’daki en önemli örneği olan Selimiye Camii, merkezi kubbeli bir plan şemasına sahiptir. Kareye yakın dikdörtgen harimi ve kuzeyindeki son cemaat revakları, bunların uçlarında yükselen iki minaresi ile dikkat çeker. Harim mihrap tarafına yakın haçvari planlı iki kalın ayakla, aynı eksende iki sütunçe ve kuzey duvarına bitişik daha kalın ayakların taşıdığı ortadaki merkezi kubbe ile kapatılmış kıble tarafına da bir yarım kubbe eklenmiştir.

Konya Selimiye Camii
İç Mekan Süslemeleri:

Caminin iç mekanı özellikle kalem işi ile tezyin edilmiştir. Bu tezyinatlar caminin duvarlarına yapılmış ve  dini motiflerle süslenmiştir. Bu süslemeler caminin dini atmosferini ve estetik değerini arttırmaktadır. Mimarına dair herhangi bir kayda rastlanmayan eser bazı araştırmacılarca Mimar Sinan’a isnat edilmektedir. 

Konya Aziziye Camii

AZİZİYE CAMİİ

İlk kez Osmanlı Padişahı VI Sultan Mehmet’in muhasibi olan Damat Mustafa Paşa tarafından yaptırılmıştır. Yapımına 1671 yılında başlanan ve 5 yılda tamamlanan cami, 1867 yılında çıkan büyük Konya yangınında ağır hasar görmüş ve altındaki dükkanlarla birlikte kullanılmaz hale gelmiştir. 1867 yılındaki yangının ardından Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevnihal Hatun’un 28 bin liralık yardımı ile vakıf gelirleri de kullanılarak inşaata 1872 yılında yeniden başlanmış ve 1874 yılında tamamlanarak Aziziye ismi verilmiştir. 

Konya Aziziye Camii
Mimari özellikleri:

Aziziye Camiine değişik bir görünüm veren kubbe kasnağının etrafında sıralanan sivri külahlı ağırlık kulecikleri ile dört köşede yükselen değişik biçimli ve başlı başına bir mimariye sahip olan dört büyük ağırlık kulesi dikkat çekmektedir. Yivli gövdeli çifte minare de nisbetleri ve şerefe biçimleri bakımından klasik Türk minarelerinden farklıdır. 

Cami tek katlıdır. Tamamen Gödene taşından inşa edilmiş olup yüksek bir binadır. Temellerinde ve duvarlarında bütün cephelerde düzgün yontu taşı uygulanmıştır. 

Caminin en önemli özelliklerindin biri, pencerelerinin kapısından dana büyük ve gösterişli olmasıdır. Bu sayede kış aylarında da cami içerisinde oldukça aydınlık bir atmosfer hakimdir. 

Caminin iki yan duvarında beşer adet giriş kapısı bulunmaktadır. Bu, Türk mimarisinde örneğine rastlanmayan bir özelliktir. 

 

İç Mekan Süslemeleri:

Kıble duvarının ortasında yer alan mihrap, yöresel bir malzeme olan gök mermerden yapılmıştır. Süsleme kompozisyonunda ampir üslup özelliği gösteren altın yaldız renginde boya kullanılmıştır. 

Dönemin zevkine uygun zengin süslemeleri ve kusursuz mermer işçiliğiyle minber, camiye ayrı bir ahenk katmaktadır. 

Konya Aziziye Camii minareleri
Minareler.

Caminin en özgün yanı minarelerin şerefelerinin sütunlarla ayakta tutulmuş dairesel balkonlar şeklinde inşa edilmesidir. Bu tasarım klasik Osmanlı minarelerinden tamamen ayrılarak Avrupai bir görünüm ortaya koymaktadır.

 

Sultan Abdülaziz’in Tuğrası Meselesi

Caminin batı kapısının üzerinde yer alan Sultan Abdülaziz’in tuğrası zamanla silinmeye çalışılmıştır. Bu tarihi iz, Osmanlının siyasi tarihine dair önemli bir tanıklık sunmaktadır. 

Konya Şerafeddin Camii

ŞERAFETTİN CAMİİ

Konya’nın en hareketli noktasında, Konya Valilik binasının güney cephesinde konumlanmıştır.

İlk olarak 1214 tarihli Devlet Hatun’un vakfiyesinde adı Şerafeddin mescidi olarak geçmektedir. Selçuklu devrinde 13 yüzyılın başlarında Çeşnigir Şerafeddin Osman tarafından yaptırıldığı belirtilmektedir. 

12 yüzyılda Şeyh Şerafeddin tarafından yaptırılan cami, 1444 yılında II Karamanoğlu İbrahim Bey tarafından tamir ettirilmiştir. Zamanla harap olan cami, 1636 yılında Mehmet Çavuşoğlu Nemi Bey tarafından yıktırılarak yeniden yaptırılmıştır. 

Konya Şerafeddin Camii
Mimari özellikleri:

Caminin gövdesinde kesme taşlar kullanılmış olup üst kısım büyük bir kubbe ile örtülmüştür. Güney kısım hariç, diğer yönlerde ikinci kat mahfelleri bulunmaktadır. İkinci kattaki ahşap tavanlar ve kalem işi süslemeli küçük kemerli sütun sistemi, gerçekten görülmeye değer bir işçilik ortaya koymaktadır. 

Minare:

Tek şerefelidir ve yan giriş kapısının güneyindedir. Önceleri iki şerefeli olan minare defalarca yıkılmış ve yeniden yapılmıştır. 

Minarenin alemindeki 5 okun sırrı:

Şerafeddin Camii minaresinin alemindeki okların anlamını öğrenmek amacıyla Karatay İlçe Müftülüğü tarafından araştırma yapılmıştır. Bu araştırma sonucuna göre, cami minaresinin 1876 yılında yıkıldığı, mevcut minarenin II Meşrutiyetten önce yapıldığı ve söz konusu 5 oklu alemin de o tarihlerde minareye yerleştirildiği belirtilmiştir. Minare alemindeki metallerin siyasi bir partiyle ilgisi olmadığı gibi korumu kurulu onaylı projesinde minare alemi mevcut haliyle korunmaktadır. 

Şeyhin Türbesi:

Caminin güneyinde ilk caminin banisi Şeyh Şerafeddin’in medfun olduğu bir türbenin olduğu bilinmektedir. Bu türbe 1925 yılında belediye tarafından istimlak edilerek yıktırılmıştır. 2003 yılında buradaki türbede kazı çalışması yapılmış, daha sonra özgün planına bağlı kalınarak yeniden bir türbe inşa edilmiştir. Günümüzde türbenin tarihi ve sanatsal bir değeri yoktur. 

Konya Şerafeddin Camii
Eski çiniler ve Selçuklu izleri:

İlk yapının çinilerle süslü olduğu ve eski yapının çinilerinin günümüzdeki caminin dış yüzünde kullanıldığı ifade edilmektedir. Bu detay, Şerafeddin camiinin Selçuklu döneminden Osmanlı dönemine uzanan kesintisiz tarihsel katmanlarını somut biçimde gözler önüne sermektedir. 

Konya Kapu Camii

 

KAPU CAMİİ-İHYAİYYE CAMİİ

Konya’da Hükümet Konağının güneyindedir ve asıl adı İhyaiyye camiidir. Konya kalesinin Arpazarı ile Telli Kapıları arasında kaldığı için Kapu Camii adıyla anılar olmuştur. 

Kapu Camii, Konya’nın sembol camilerinden biridir. Bir asrı aşan bir süredir hatimle teravih kılınan ve kıldırılan tek camidir. 

Konya’nın en büyük camilerinden biridir. 1658 yılında dönemin Konya Mevlevi Dergahı postnişi Şeyh Hüseyin Efendi tarafından inşa ettirilmiştir. İhyaiyye ve banisine nispetle Çelebi Hüseyin Efendi Camii olarak da adlandırılmaktadır. 

İlk kez 1658 yılında Mevlana’nın torunlarından Konya Mevlevi Dergahı Postnişi Pir Hüseyin Çelebi tarafından yaptırılmıştır. 1811 yılında harap olan ilk cami, Eşenlerli Köse Müftü adıyla bilinen Abdurrahman Efendi tarafından yenilenmiştir. Ancak bu yapı, 1867 Konya Çarşısı yangınında tamamen yanmış, bu tarihten sonra yaklaşık 2 yıllık bir süreçte Konya Kalesinden sökülen taşlarla bugünkü cami inşa edilmiştir. 

Konya Kapu Camii
Mimari özellikleri:

Ticari alan içerisinde bir platform üzerine taş malzemeden, avlusuz olarak inşa edilen ve kuzey cephesinde alt katında 8 adet dükkan yapılarak ticari doku ile bütünleşmesi sağlanan Kapu Camii, hem ticari faaliyete katkı sağlamakta hem de çarşı esnafının ibadetgahı olarak büyük bir önem taşımaktadır. 

Konya Kapu Camii
Üç kapı-Merdiven sistemi:

Konya’da platform üzerinde inşa edilmiş birkaç yapıdan biri olan Kapu Camiinin merdivenlerle ulaşılan üç girişi bulunmaktadır. Kuzeyde yer alan ana giriş, dükkanların oluşturduğu alana bakmakta olup, burada 10 adet mermer sütunla taşınan son cemaat yeri bulunmaktadır. Batı girişi dükkanların arasında kalan ufak bir meydana açılırken, doğu girişi ise caminin hemen yanından geçmekte olan Sarraflar Caddesine açılmaktadır. 

1997-1998 Restorasyonu:

1997-1998 yıllarındaki restorasyon sırasında kubbe içleri ve pencere alınlıklarındaki kalem işleri ve hat yazıları yenilenmiş, sütunlar niteliksiz ahşap malzeme ile kaplanmış ve taş mihrap çini mihrap ile yenilenmiştir. Bu müdahale mimari kamuoyunda tartışmalara yol açmış, orijinal taş mihrabın çiniyle kaplanması tarihi değer açısından bir kayıp olarak değerlendirilmektedir. 

 

Konya Kapu Camii

SADRETTİN KONEVİ CAMİİ VE TÜRBESİ

Sadrettin Konevi, 13 yüzyılda Mevlana Celaleddin-i Rumi ile aynı dönemde ve mekanda yaşamış, Türk-İslam düşüncesini, Anadolu İslam anlayışını ve özellikle Osmanlı toplumunun ilim ve kültür hayatını derinden etkileyen fikirleri üreten tarihi bir şahsiyettir. 

Giriş kapısındaki kitabede adı geçen Sadrettin Konevi aslen Malatyalı olup, Konya’ya yerleşmiş, zamanının tanınmış bilginlerindendir. Muhyiddin İbni Arabi’den tahsil ve terbiye görmüş, Konya’daki hanekahında hadis ilimleri okutmuştur. Mevlana’ya derin bir sevgi ile bağlanmıştır. 

1274 yılında vefat ettikten sonra, vasiyeti üzerine bugünkü türbesi yaptırılmıştır. 

Konya Kapu Camii
Kitabenin Sırrı:

Caminin güneyindeki giriş kapısı üzerinde 2 kitabe bulunmaktadır. Bunlardan alttaki dikdörtgen biçimli kitabe inşa kitabesi olup Selçuklu sülüsüyle kabartma tekniğinde Arapça olarak yazılmıştır. Üç satırlık kitabe maelen şöyledir.” Burası, Muhakkık ve Rabbani alim Muhammed oğlu İshak’ın oğlu Şeyh, İmam Muhammed Sadreddin’in türbesi ve onun mübarek imaretidir.”

Konya Kapu Camii
Caminin mimari özellikleri:

Konya’nın Meram ilçesinde bulunan Şeyh Sadrettin Konevi Camii ve Türbesi, günümüzde yolun zemin kotunun yükselmesi sebebiyle çevresine göre çukurda kalmıştır. Cami düz bir arsa üzerinde kuzey-güney doğrultusunda kagir olarak inşa edilmiştir. 

Torunlara ait Sandukalar:

Mahfile çıkan merdivenin altında, etrafı ahşap kafesle çevrilmiş olan 3 sanduka dikkat çeker. Sandukaların Sadreddin Konevi’nin torunlarına ait olduğu bilinmektedir. 

Çilehane Nişi:

Caminin içinde doğu duvarının kuzeye yakın kısmında 150 x 90 x 60 cm ölçülerinde bir niş vardır. Araştırmacılar bu nişten çilehane olarak söz ederler. 

Konya Kapu Camii Mihrap

 

En önemli unsur-Çini Mozaik Mihrap:

Caminin doğu kanadındaki ibaret mekanının kıble duvarında mihrap, Selçuklu çağının en dikkat çekici çini mozaik örneklerinden biridir. Kıble duvarından taşan mihrap, farklı genişlik ve profellerdeki silme ve bordürlerle yanlardan ve üstten çevrelenen dikdörtgen prizmal bir kütledir. Turkuaz ve patlıcan moru sırlı çini mozaiklerden oluşan geometrik ve bitkisel bezemelerle kuşatılmış mihrap nişi, zar başlıklı silindirik köşe sütunceleriyle donatılmıştır. 13 yüzyılın karakteristik özelliklerini taşıyan çini mihrabı mavi ve siyah renkli çinilerle süslenmiştir.

Konya Sadreddin Konevi Cami ve Türbesi
Türbe:

Türbe caminin doğu duvarına bitişiktir. Kare planlı açık türbeye içinde havuzu besleyen kapalı bir avlu üzerinden ulaşılarak açık bir avludan girilmektedir. Türbe, açık türbeler tipinin ayakta kalan tek örneğidir. Türbenin şekli, Selçuklu kümbetlerine benzer. Gövde açık, kaidesi mermer işleme olan türbenin üzerinde köşeli bir tambura oturan kafes şeklinde ahşap bir külah vardır. 

Sadreddin Konevi’nin vasiyetnamesinde “Kabrimin üstünde hiçbir mamure ve dam yapmayınız” demiştir ve isteğine uygun türbe yapılmıştır. 

Konya Şems-i Tebrizi Camisi

ŞEMS-İ TEBRİZİ CAMİİ VE TÜRBESİ

Şems-i Tebrizi (1185-1247), İranlı mütasavvıf olup Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin gönül dünyasında büyük değişikliklere sebep olan ve Mevlana tarafından yazılan ilahi aşk şiirlerinden oluşan “Divan-ı Şems-i Tebrizi” adındaki eserin ilham kaynağı olan sohbet şeyhidir. 

Şems’in Gizemli Kayboluşu;

Şems, Hicri 645, Miladı 1247 tarihinde Mevlana’da meydana gelen büyük değişikliği hazmedemeyenler tarafından mı öldürüldü yoksa geldiği gibi kimseye haber vermeden Konya’yı terk mi ettiği bilinmemektedir. 

1247 yılından sonra bir daha kendisine rastlanılmamıştır. Türbe içinde bulunan sandukanın boş mu yoksa Şems’in gerçekten sandukada medfun olup olmadığı bilinmemektedir. 

Bu zaviyede bulunan türbeden başka Niğde’de Kesikbaş Türbesi, İran’ın Hoy şehrinde Şems Minaresi yanında, Tebriz’de Geçil denilen mezarlıkta ve Pakistan’da Mültan şehrindeki Pir Şah Şemseddin-i Tebrizi Türbesi gibi Şems-i Tebrizi’ye izafet edilen başka türbeler de mevcuttur. 

Konya Şems-i Tebrizi Camisi
Caminin tarihçesi:

Şems Makanı olarak da adlandırılan cami ve külliyenin 13 yüzyılda yapıldığı düşünülmekte ancak kim tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir. 1510 yılında Abdürrezzakoğlu Emir İshak Bey tarafından restore edilmiş ve batı kanadına iki oda eklenerek ihtiyaç sahiplerinin konaklamasına sunulmuştur. 

Şehrin merkezinde yer alan Şems-i Tebrizi türbe-semahanesi eskiden pir evi, Konya Mevlana Dergahına bağlı beş Mevlevi zaviyesinin en önemlisidir. Mevlelikte Konya Şems-i Tebrizi Zaviyesi “Makam-ı Şems” diye adlandırılmış ve önemli bir ziyaretgah kabul edilmiştir. 

 

Caminin mimari özellikleri:

Birbirine bitişik durumdaki cami ve külliyede içten ahşap tavanlı olup, direkler üzerinde gerilen sütun kasnağıyla taşıyıcı sütunların üst kısmı sekizgen tambur şeklini almıştır. Yapı, 1997 yılında yeniden restore edilmiştir. 

Konya Şems-i Tebrizi Türbesi
Türbe:

Konya Alaeddin Tepesinin doğusunda, geniş bir park içinde bulunan Şems-i Tebrizi Türbe ve Mescidi birbirine bitişiktir. Türbe, klasik Selçuklu kümbetleri tipindedir. Üstü sonradan örtülen kurşun bir çatı ile kaplıdır ve kubbenin altında büyük bir sanduka mevcut olup burada Şems-i Tebrizi’nin naaşının olduğu kabul edilmektedir. 

Kubbenin altında bulunan sandukanın altında önceleri kuyu olduğu düşünülse de, bugün kuyu yerine Şems-i Tebrizi’nin naaşının olduğu düşünülmektedir. 

Konya Tahir ile Zühre Mescidi ve Türbesi

TAHİR İLE ZÜHRE TÜRBE VE MESCİDİ

Yapının inşa kitabesi olmadığı için banisi, yapım tarihi ve mimarına ilişkin kesin bilgiler yoktur. Ancak alanın uzmanlarınca Selçuklu Veziri Sahip Ata Fahreddin Ali tarafından 13 yüzyılın ikinci yarısında yaptırıldığı kabul edilir. Bu nedenle Sahip Ata Mescidi diye de anılan yapı, Konya Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu tarafından 1982 yılında kültür varlığı olarak tescil edilmiştir. 

Ayrıca Arzu ile Kamber ve Dön Baba Mescidi olarak da bilinir. Yapı, Konya kalesinin kapılarından çeşme kapısının önünde, bugün Zafer Meydanı çevresinde bulunan Beyhekim Mahallesindedir.

 

Mimari özellikleri:

Yapı: mescit, türbe ve medhal olmak üzere 3 bölümden meydana gelir. Mescit ve türbe kubbe ile, dikdörtgen planlı medhal kısmı ise basık tonoz ile örtülüdür. Mescit bölümünde büyük oranda tahrip olmuş çini mozaik bordürlerle çevrili sivri kemerli bir kapı ile medhal kısmına girilir. 

En önemli unsur-Kubbe merkezindeki çini madalyon

Kubbenin merkezindeki dairesel çinili bir madalyon vardır. Madalyonun dışta patlıcan moru dairesel bir bordür sınırlamaktadır. Madalyonun ortasında ise beyaz zemin üzerine turkuaz renkli çini mozaik parçalarla oluşturulmuş kufi hatlı bir yazı vardır. Merkezde bir beşgen oluşturacak şekilde düzenlenen bu yazı kompozisyonunda “Allah ve dört halifenin” isimleri yer almaktadır. 

Konya Tahir ile Zühre Mescidi ve Türbesi
Türbe:

İçinde iki sandukası bulunan mekanın kriptası yoktur. Sandukaların geç tarihte buraya konulduğu ileri sürülür. Bu mekanın asıl haliyle türbe fonksiyonuna sahip olduğunu gösteren herhangi bir delil yoktur. İki sandukanın Tahir ile Zühre’ye ait olduğuna inanılmaktadır. Günümüzde biri Konya’da, diğeri Malazgirt’e bağlı Banu köyünde bulunan iki mezar, bu aşıkların türbesi olduğu inancıyla ziyaret edilmektedir.