Konya Çumra

Konya Çumra


Çatal Höyük’deki tarih ve medeniyet yanında, tüm Batılıların sahiplendiği Yunan tarih ve medeniyeti, bebek kalır. Buyurun, tek cümle ile buranın özelliği bu.

ULAŞIM

Çumra-Konya arası uzaklık: 44 km. Konya-Karaman demir yolu üzerindedir.

Konya Çumra

TARİHİ

İlçenin tarihi çok eskilere gitmez. 1894 yılında yapımına başlanan ve 1913 yılında bitirilen İstanbul-Bağdat demir yolu yapımı sırasında, Çumra’nın bulunduğu yere, bir istasyon yapılır ve bu istasyon binası, Çumra’ya yapılan ilk bina olarak öne çıkar.

1936 ve 1950 yıllarında, Balkanlardan Anadolu’ya gelen göçmen aileleri, Çumra’ya yerleştirilmişlerdir. Takip eden yıllarda da Hadim, Bozkır, Ermenek gibi İlçeler ve yakın köy ve kasabalardan gelen göçlerle, İlçe gittikçe büyümüş ve bu günkü halini almıştır. Yörede Selçuklu egemenliği bilinmesine rağmen, her hangi bir esere rastlanılmamıştır.

Konya Çumra

GENEL

İlçe ismini, bir rivayete göre: çamurdan almıştır. Diğer bir rivayete göre ise, “cümleniz beraber olun” deyişindeki “cümle” kelimesinden almaktadır. İlçenin denizden yüksekliği 1013 metredir. Ova üzerinde kuruludur. Ova daha çok: çoraklık ve sıcağa dayanıklı bitkilerle kaplıdır.

Yaygın bir yerleşime sahiptir. Yalnızca, çarşı merkezinin bir bölümünde dikey yapılaşma vardır. Onun dışında, çoğunlukla eski ve iki katlı binalar mevcuttur. Mahalleler ise, genelde tek ve iki katlı bahçeli evlerden oluşur. Konya İl Merkezine yakın olması nedeniyle, ilçe merkezindeki işletmeler, il merkezindeki işletmelerle rekabet edememektedirler.

Maddi imkanları yerinde olan aileler, Konya’ ya göç etmektedirler. Bu nedenle, ilçede yatırımlar da olmamaktadır.

Bunun sonucunda, ilçede sosyal yaşam olumsuz yönde etkilenmekte, halk gündüzleri ve boş zamanlarında kahvehanelerde bulunmakta, karanlıktan sonra ise sokaklar tamamen boşalmaktadır.

Konya Çumra

İlçe halkının büyük kısmı: tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. Yaz aylarında: 4000 civarında tarım işçisi, başka il ve ilçelerde, Çumra’ya gelirler.

Çumra’nın ilkleri

Cumhuriyet tarihinin ilk mahalle düzenlemesi yapıldı. Osmanlı döneminde, ilk tapu kadastro işlemleri burada yapılmış. Çumra sulama birliği, Türkiye’nin en büyük sulama birliği.

Kuru fasulye

İlçe, ülkemizin önemli bir kuru fasulye üretim bölgesidir. Ülkemizin kuru fasulye üretiminin: yüzde 10-15 kadarı, yalnızca Çumra tarafından karşılanmaktadır. Bunun yanında: Çumra’nın kavunu da öne çıkmaktadır. Ancak: bu yöreden geçerseniz, mutlaka kuru fasulye almayı ihmal etmeyin. Çumra’dan kuru fasulye alınır.

Meslek Yüksek Okulu

Selçuk Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu, 1992 yılından bu yana Çumra’da bulunuyor.

GEZİLECEK YERLER

Konya Çumra Sırçalı Mesire Yeri

SIRÇALI MESİRE YERİ

Merkeze yakın. Araçlar için geniş bir park yeri ayrılmış. Güzel bir şelale, gezinti yolları ve piknik alanları ve çocuklar için oyun parkları var. Burada: lokantalar da var. Bu lokantalarda: ızgara çeşitleri (pirzola, kuşbaşı) ve canlı alabalık bulabilirsiniz.

Konya Çumra Apa Barajı

APA BARAJI

İlçenin 35 km. güneyinde, Çarşamba Çayı üzerinde ve Apa kasabasındadır. Apa ismi, çok eski bir isim. 3000 yıl önce, Tunç-bronz çağında Anadolu topraklarında yaşamış olan Luvi’lerin dilinde, “Apa” sözcüğü, “su” anlamına geliyor.

1957-1962 yılları arasında, sulama ve taşkınlardan koruma amacıyla inşa edilmiştir. Baraj gölü kıyısında: DSİ ve Selçuk Üniversitesi tesisleri ve piknik alanları bulunuyor. Gölde sazan ve tatlı su levreği balıkları tutulabiliyor. Olta balıkçılığına meraklı iseniz, şartlar uygun.

Konya Çumra Çatal Höyük
Konya Çumra Çatal Höyük
Konya Çumra Çatal Höyük

 

ÇATAL HÖYÜK

Çatalhöyük, günümüzde Konya ilinin Çumra ilçesinin 10 km doğusundadır. Konya il merkezine 50 km uzaklıktadır. 

Konya ovasında, Çarşamba çayının eski yatağına yakın iki höyükten oluşmaktadır. Farklı yükseklikte, iki tepe üzerindedir. Bu iki yükselti nedeniyle, çatal sıfatı almıştır. 

Neolitik dönem eğilimleri, kasaba planlamasında, mimaride, tarımda (hayvancılık dahil), teknoloji ve dinde gelişmeler, Çatalhöyük’te yaklaşık MÖ 6500-5000 tarihli iyi korunmuş 12 yapıda dramatik bir şekilde bir araya gelir. 

Kazı alanı, uygun koşullara sahip bir çevresel ortam olan, Konya Ovasında bulunmaktadır. 

Jeomorfolojik incelemeler neolitik dönemde kasabanın bir ırmak, göl ve bataklıkların yanında bulunduğunu, tepelerin de uzakta olmadığını gösterir. 

2012 yılında, Çatalhöyük, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alındı. 

Çatalhöyük

Çatalhöyük Önemi:

5-8 bin nüfusu sahip ilk yerleşim yeridir.

Dünyada insanlar, ilk kez burada ticaret yaptılar. Hayvanlar ilk kez burada evcilleştirildiler. İlk kez, toprak kapları ve bakırı kullandılar. İnsanlar ilk mühürlü mülkiyet kavramını yaşadılar. Takı, ziynet eşyası ilk kez Çatalhöyük’te yapıldı. 

İlk antik bank kuruldu. Resim ve heykel sanatı, ilk olarak yapılmaya başlandı. Sanat ve dokumacılık yapıldı. Tarım teknikleri ilk kez kullanıldı. İlk fırın yapılarak kullanıldı. 

Evet, ayrıntılara girmeden bölge hakkında bilgi vermek istiyorum.

Burası günümüzden binlerce yıl önce, günümüzdeki bozkır görüntüsünden çok farklı olarak, yeşillik, sulak, bitki ve hayvan dünyası açısından zengin ve tüm özellikleri nedeniyle yaşam için çok elverişli bir bölge olarak önem kazanıyor. 

Neolotik dönemde, insanlığın avcı toplayıcı toplumdan yerleşik düzene geçiş evresini yaşadıkları yerdir.

Buna benzer yani eşdeğer yerler, özellikle Güneydoğu Anadolu bölgemizde bulunmasına rağmen, buranın Orta Anadolu bölgesinde bulunması ilgi çekicidir. 

Ayrıca, Çatalhöyük bölgesinin bağlayıcı bir halka olduğu düşünülmektedir.

Çünkü 12 bin yıl önce, Güneydoğu Anadolu bölgesinde başlayan yerleşik düzen, 7 bin yıl önce buraya ve daha sonra Göller bölgesine ve Ege kıyılarına kadar uzanmıştır. 

Çünkü Ege kıyılarındaki medeniyetler, 3-4 bin yıllıktır.

Çünkü burada komşu yerleşimlerden farklı olarak, üstün bir sanat anlayışı göze çarpmaktadır. Tüm bunların sonucu olarak, Çatalhöyük, o dönemde yaşayan insanların günlük hayatları ve kullandıkları eşyalar hakkında, günümüze ayrıntılı bilgiler yansıtmaktadır. 

Özellikle o dönemde insanlar, Kybele ana tanrıça ve benzeri kadın figürlerine tapmaktadırlar.

Kybele ilginç görüntüsü ile önem kazanmakta olup, günümüzde Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedir. 

Bölgedeki yapılarda kullanılan malzeme, kerpiç, ağaç ve kamıştır.

İlk yapılanların MÖ 6700 yıllarında yapıldığı tahmin edilmektedir.

1050 yıllık zaman dilimi içinde, şehrin yıkıldıkça her biri üzerine inşa edilen 18 farklı yerleşim katmanı tespit edilmiştir. Toplam 1400 yıl boyunca kesintisiz iskan edilen bu alan, döneminin en kalabalık yerleşim merkezlerinden biri olmuştur. 

İlk dönemlerinde 1000’den fazla konuş ve 5-8 bin kişiyi bulan nüfusu ile, Yakın Doğu’nun bilinen en büyük köy ya da kasabalarından biri olduğu düşünülmektedir. 

Kazılarda: saray, tapınak veya yönetici konutu gibi ayrışmış yapılar bulunmamıştır. Tüm evler hemen hemen aynı boyuttadır. Yani, sınıfsız bir toplam yapısı vardı. 

İskeletler üzerinde yapılan incelemelerde, kadın ve erkeklerin benzer gıdalarla beslendiğini ve benzer işlerde çalıştığı görülmüştür. Yani, cinsiyet eşitliği söz konusuydu. Kadının toplum içindeki önemli rolü araştırmacılar arasında ilgi odağı olmuştu. 

Zengin bir sanat dünyası vardı.

Duvar resimleri, özellikle ilgi çekiyordu. Bazı evlerde, onlarca kat duvar resmi ve inanılmaz sayıda figürin (tanrı ve özellikle tanrıça figürleri) bulunuyordu ve bir anda Çatalhöyük çok meşhur oldu. 

Çatalhöyük, 1993 yılından itibaren yeniden kazılmaya başlandı.

Bu kazılarda, yine birçok buluntu ortaya çıkarıldı. Önce büyük bir çadır ve altındaki küçük çadır ile korunan bu buluntular, sergilenmeye ve korumaya alındılar.

Alanda, birçok güzel ve başarılı çalışmalar yapıldı ve hala devam eden çalışmalar sonucunda, yeni birçok buluntuların ortaya çıkarılacağı düşünülmektedir. Yani artık bölgeye gidildiğinde, binlerce yıl öncesine ait buluntular görülebiliyor ve kesinlikle bunlar ilgi çekiyor. 

Çatalhöyük

Kazı alanı doğu ve batı olmak üzere, yan yana iki höyükten oluşur. 

Doğu Höyüğü: bizi burada ilgilendiren neolitik kalıntıları içerirken, batı höyüğünde yerleşim daha  sonraki erken kalkolitik döneme aittir. 

 

Doğu Höyüğü-Asıl Yerleşim yeri:

Bu dönem için olağanüstü geniş olan 13 hektar gibi bir alana sahiptir. Yükseklik 21 m ye ulaşır.

1960’ların başlarında Ankara’daki İngiliz Arkeoloji Enstitüsünden James Mellaart tarafından sadece 0.4 hektarlık kısmı kazılmıştı, ama 1993’de Stanford Üniversitesinden Ian Hodden yönetiminde başlayan kazılarda açığa çıkarılmış alan genişletilmektedir. 

Kasabanın görüntüsü, Güneybatı Amerika Birleşik Devletlerindeki Amerikan yerlilerinin “pueblo” larını andırır ve antik Yakındoğu’da başka bir benzeri yoktur. 

Çatalhöyük evler
Evler:

Konutların, tümüyle tek katlı olarak, kerpiçten inşa edildiği, bitişik düzende, birbirlerine yapışık olduğu (bal peteği şeklinde), sokak ya da geçidin olmadığı, bu yapılarda girişlerin çatıdaki delikten, aşağıya merdiven sarkıtılarak sağlandığı düşünülmektedir. 

Yani sosyal hayat ve ulaşım, tamamen damların üzerinden akardı. Düz çatılar ahşap bir örgünün üzerine kaplanmış kilden meydana geliyordu. Kasaba, eğimli zeminde bulunduğundan çatıların yükseklikleri değişiyordu.

Her ev yaklaşık 25-30 metre kare büyüklüğündeydi ve büyük platformlar, ocaklar ile tahıl depolama alanlarından oluşmaktaydı. Evlerde 5-10 kişi yaşardı. 

Çatalhöyük Evlerin içi

Evin giriş deliği tam fırının üstündeydi. 

Bu stratejik bir tercihti, fırından çıkan duman merdiven deliğinden dışarı süzülürken, içeri giren taze hava fırının yanmasını sağlardı. Bu alan “kirli alan” olarak kabul edilir, günlük işler (yemek pişirme, obsidyen yontma) burada yapılırdı. 

Odanın iç kısımlarına doğru zemin biraz daha yükselir. Bu yüksek platformlar (sekiler) oturma, uyuma ve el işleri için kullanılırdı. Bu alanların tabanı, her zaman daha temiz ve özenle sıvanmış olurdu. 

Duvarlar kerpiçtendi, ayrıca ağaç ve kamış kullanılmıştı.

Ama iç yüzeyleri bembeyaz bir kil ile sıvanırdı. Bazı evlerde 450 kat sıva tespit edilmiştir. Bu da insanların her mevsimde veya her önemli olayda, evlerini yeniden boyayıp tazelediklerini gösterir. 

Çatalhöyük Evler

Evet bu mimari yapı, dışarıdan gelebilecek saldırılara veya vahşi hayvanlara karşı doğal bir sur görevi görüyordu. 

Tipik bir evin nispeten küçük içi, zemin yüzölçümleri toplamı, en fazla 30 metre kare olan bir ana odayla, buna bitişik bir depo odasından meydana geliyordu.

Duvarlarda yüksekte bulunan küçük pencerelerin ışık sağladığı ve tepede normalde bulunan delikle birlikte, ocak ve fırınların dumanının çıkmasına imkan verdiği ileri sürülmüştür.

Her evde bir ana platform ile bunun bir ucunda yükseltilmiş bir sıra olmak üzere, an az 2 alçak platform vardı. 

Bu sabit “mobilyalar” odanın farklı amaçlar, iş veya eğlence için bölünmesini sağlamış olmalı.

Bunlara ek olarak, ölülerin kemikleri de, belki de cesetler dışarıda bırakıldıktan ve etler akbabalarca ayıklandıktan sonra bu platformların altına gömülüyordu. 

Sıra dışı gömülerden birinde: yüzü kırmızıya boyanmış bir  kafatası tutan genç bir kadının kalıntıları vardı.

Bir evin zemininin altında ataların varlığı ilk tarımcıların toprağın ebedi mülkiyetini belirlemek, işgallerini meşrulaştırmak için başvurdukları bir yol olabilir. 

Böyle kent içi gömüler, daha sonraki klasik dönem mezarlıklarının özenle kent dışlarında tutulmasıyla keskin bir tezat oluşturur. 

Yunanlılar ve Romalılara göre, ölüler yaşayanların topraklarını tehdit eder, kirletirdi, dolayısıyla uzakta tutulmaları gerekirdi. 

 

Melleart’ın kazıları döneminde:

Yüksek yeraltı su düzeyi sayesinde; organik kalıntılar, beklenmedik derecede iyi korunmuş durumdaydı.

Yakın zamanlarda, yerel çiftçilik sektöründeki gelişmeler nedeniyle buradaki mevcut su düzeyi dramatik derecede düşmüştür, bunun sonucunda muhtemelen arkeolojik buluntuların korunması olumsuz etkilenebilir. 

Çatalhöyük’te yetiştirilen bitkiler arasında tahıllar (arpa ve buğday gibi), kabuklu yemişler (fıstıklar ve bademler) ve baklagiller (bezelye ve acı fiğ) vardı.

Büyük ölçüde vejetaryan beslenme, sığır, koyun ve keçi etiyle destekleniyordu. 

Sığır kemikleri üzerinde yapılan analizler, sığırların evcilleştirilmiş olduğunu gösteriyor, ki bu Batı Asya’da bilinen en eski örneklerden biridir.

Avlanan yaban hayvanları arasında ise kızıl geyik, yaban domuzu, yabanı sığır ve koyunlar sayılabilir. (Gerçi yünlü tekstillerin varlığı, yün evcilleştirilmiş hayvanlardan elde edilen bir ürün olduğundan, evcilleştirilmiş koyunların varlığını göstermektedir.)

 

Zanaatkarlar:

Çatalhöyük’ün sakinleri arasında yetenekli zanaatkarlar da vardı. 

Basınçla parçalanmış, güzel obsidiyen mızrak uçları, ok uçları ve çakmaktaşından hançerler, yontma taş aletleri yapanların becerilerinin bir göstergesiydi.

Kurşun kolyeler ve bakır cürufunun bulunmuş olması metalurji bilgisine işaret eder.

Çömlekçi çarkı kullanılmadan hep elde yapılmış çömlekler, en erken düzeylerden itibaren mevcuttur, ama ahşap kase, kupa ve kutular bulunması normalde yok olabilir materyallerden (deri, sepetler ve ahşap) kapların da gündelik yaşamda aynı derecede önemli bir rol oynadığını anımsatır. 

Yünlü ve belki de keten tekstillerin varlığı, tıpkı yakılarak korunan ahşap nesneler gibi alışılmışın dışında erken tarihli örneklerdir. 

Örgüde kullanılan desenler, buradaki duvar resimlerinde tasvir edilmiş olabilir. 

Çatalöyük, obsidiyenin kilit bir mal olduğu kapsamlı bir ticaret şebekesinin parçasıydı. 

Burada bolca obsidiyen bulunması, Orta Anadolu’daki Karaca Dağ ve Hasan Dağ gibi volkanik dağlar düşünüldüğünde, şaşırtıcı değildir. 

Daha uzak mesafelerden gelen nesneler arasında, özellikle boncuk olarak değerli Akdeniz’den deniz kabukları ve Sina’dan turkuvaz vardı. 

Çatalhöyük Duvar Resimleri

Duvar resimleri;

Bir neolitik kasabasında yaşamı göstermeleri açısından duvar  resimleri özellikle ilgi çekicidir. 

Resim tekniği, beyaz sıvadan bir arka plan üzerine yağla karıştırılmış doğal pigmentlerden oluşan boyanın uygulanması şeklindeydi. 

Resim konuları arasında yukarıda sözü edilen tekstil desenleri, başsız insanlara saldıran akbabalar, sığır ve geyik avları ile insanlarca inatla kovalanan yaban boğaları sayılabilir. 

Çatalhöyük Duvar Resimleri

Bir duvar resmi, patlayan bir volkanın altında kasaba olabilecek bir şeyin stilize bir temsilini gösterir. (Bu konudaki ayrıntılı bilgi aşağıdadır.)

Belli resimler alçı doldurularak yapılmış, üç boyutlu rölyefler tarzındadır. 

Çatalhöyük Duvar Resimleri

Bunlar boğa veya koç başlarını (genellikle rölyefe katılmış gerçek boynuzlarla), bazen leoparları ve bir de ayıyı ( daha önce bir kadın figürü olarak teşhis edilmişti) temsil ediyorlardı.

Serbest figürler de benzer şekilde hayvanların büyülü gücüne ve bereket arzusuna vurgu yapar.

Çatalhöyük Ölüler

 

ÖLÜLER:

Aile üyeleri öldüğünde, evin içindeki sekilerin altına gömülürlerdi.

Bazen bir sekinin altında, 30 dan fazla iskelet bulunabiliyordu.

Cenazeler genellikle hocker (ana rahmindeki gibi büzülmüş) pozisyonda gömülür ve üzerleri sıkıca kil ile kapatılırdı. Bilim insanları, bu kadar sıkı kapamanın koku yapılmasını önlemek için yapıldığını düşünmektedirler.

Bazı özel durumlarda, bir süre sonra mezar açılır, ölünün kafası gövdesinden ayrılır ve evin içinde bir hatıra olarak saklanır veya özel törenlerde kullanılırdı. Bu, atalarına duydukları derin saygının bir göstergesiydi.

 

ZİYAFETLER

Kazılarda evlerin arasında büyük hayvan kemiği yığınları bulunmuştur.

Bu da gösteriyor ki, Çatalhöyük te sadece çekirdek aile yemekleri değil, tüm mahallenin katıldığı büyük ziyafetler düzenleniyordu.

Boğa kesilmesi, genellikle bu tür toplumsal törenlerin merkezindeydi.

 

 

DİŞ SAĞLIĞI

Çatalhöyük te insanların dişlerinde yoğun karbonhidrat tüketimine bağlı olarak çürükler tespit edilmiştir. Ancak ilginçtir ki, buğdayı öğütürken kullanılan taşlardan karışan tozlar nedeniyle dişleri çok hızlı aşınıyordu, bu aşınma bazen çürüğün ilerlemesini engelleyecek kadar şiddetliydi.

 

ÇATALHÖYÜK NEDEN TERK EDİLDİ.

Çatalhöyük ün terk edilmesi tek bir büyük felaketten (savaş, deprem, yangın) ziyade: yaklaşık 150-20 yıla yayılan, yavaş bir süreç sonunda olmuştur.

Şehrin boşaltılması, aslında bir çöküş değil, insanların değişen dünya koşullarına uyum sağlama çabasıdır.

Halk, aynı noktada 1200 yıl boyunca yaşadı. Bu kadar uzun süre aynı bölgeyi sömürmek doğayı yordu.

Ev yapmak, kireç yakmak ve yemek pişirmek için devasa miktarda odun gerekiyordu. Zamanla yakın çevredeki ormanlar yok oldu, insanlar odun getirmek için çok uzak mesafelere gitmek zorunda kaldılar.

Sürekli aynı alanlarda yapılan tarım, toprağın verimini düşürdü.

İklim değişikliğiyle birlikte bölgedeki sulak alanlar çekilmeye veya bataklığa dönüşmeye başladı, bu da tarım ve sağlığı zorlaştırdı.

Çöplerin hemen evlerin dışındaki boşluklara atılması haşere ve kemirgenlerin çoğalmasına neden oldu.

İnsanlar ve hayvanlar arasındaki yakınlık, zoonotik (hayvanlardan geçen) hastalıkların yayılmasını hızlandırdı. İskeletler üzerinde yapılan incelemeler, geç dönemde enfeksiyon hastalıklarının arttığını göstermektedir.

8000 kişinin kuralsız ve bu kadar sıkışık düzende, hiyerarşi olmadan yaşaması, bir süre sonra sosyal çatışmaları tetiklemiş olabilir.

Tüm bunların ardından, insanlar devasa bir merkezde toplanmak yerine, daha küçük guruplar halinde farklı bölgelere dağılmayı tercih ettiler.

Doğu höyük (asıl büyük yerleşim) terk edilirken, hemen karşısındaki Batı Höyük te yeni bir yerleşim kuruldu.

Ancak buradaki evler artık bitişik değil, birbirinden ayrıydı ve sokaklar oluşmaya başlamıştı.

 

En ilginç olan şudur.

Çatalhöyük terk edildiğinde insanlar evlerini temizleyip, fırınlarını kapatıp, girişleri mühürleyerek çıktılar. Yani kaçmadılar taşındılar.

 

BULUNTULAR:

Çatalhöyük Kenevir Kumaş

9000 YILLIK KENEVİR KUMAŞI:

2021 yılında yapılan bir keşifte, bir bebek iskeletine sarılı halde, dünyanın en eski dokuma kumaşlarından biri bulundu. Analizler bunun kenevir lifinden yapıldığını gösterdi. Bu da bitki liflerini işleme konusundaki ustalıklarını kanıtlıyor.

Keten bitkisinden elde edilen liflerden, oldukça ince kumaşlar dokuyorlardı.

Bir görüşe göre, bu dokumaların kenevir veya keten değil, meşe ağacı kabuğu liflerinden yapıldığıdır.

Çatalhöyük Obsidiyen Aynalar

 

OBSİDİYEN AYNALAR:

Sıradan bir taşın, hiçbir modern alet olmadan nasıl bu kadar pürüzsüz ve yansıtıcı bir ayna haline getirildiği hala hayranlık uyandırıyor. Bu aynalar sadece süslenmek için değil, muhtemelen ritüellerde kullanılıyordu.

Evet, dünyanın bilinen en eski aynaları Çatalhöyük te bulunmuştur. Obsidyen yüzeyin titizlikle perdahlanmasıyla elde edilen bu aynalar, kişisel bakıma verilen önemi kanıtlar.

Çatalhöyük Manzara Resmi

MANZARA RESMİ

Bir evin duvarında, arkasında patlayan bir volkan (muhtemelen Hasan Dağı) ve önünde kuşbakışı bir şehir planı (Çatalhöyük ün kendisi) olduğu düşünülen bir resim bulundu.

Çatalhöyük Manzara Resmi

Bu, insanlık tarihinin ilk şehir planı veya ilk manzara resmi olarak kabul edilir.

Çatalhöyük sıvalı kafatasları

SIVALI KAFATASLARI:

Bazı mezarlarda, kafataslarının yüz hatlarının kille şekillendirildiği görüldü. Göz çukurlarına deniz kabukları yerleştirilmişti. Bu, atalarına olan bağlılığın ve onları yaşatma arzusunun ürkütücü ama büyüleyici bir örneğiydi.

 

 

ZİYARET

Geçmişte ülkemize gelen özellikle yabancı ziyaretçilere, Türkiye’nin en önemli ören yerlerinden biri olan Çatal Höyük gösterilmesine rağmen, insanların burayı ziyaret etmesi önerilmezdi.

Çünkü, Anadolu Medeniyetleri Müzesinde buradan çıkarılan muhteşem koleksiyonlar, sergilenmesine rağmen, burada, yani Çatal Höyük yöresinde, insanların görebileceği herhangi bir etkinlik veya kalıntı yoktu.

Ancak, 1960’lı yıllardan, 1990’lı yıllara kadar unutulan Çatal Höyük, 1993 yılından itibaren yeniden kazılmaya başlandı.

Bu kazılarda: yine birçok buluntu ortaya çıkarıldı.

Çatalhöyük

Günümüz:

Önce büyük bir çadır ve altındaki küçük çadır ile korunan bu buluntular, sergilenmeye ve korunmaya alındılar.

Alanda, birçok güzel ve başarılı çalışmalar yapıldı ve hala devam eden çalışmalar sonucunda, yeni birçok buluntuların ortaya çıkarılacağı düşünülüyor.

Yani, artık bölgeye gidildiğinde, binlerce yıl öncesine ait buluntuları görebilirsiniz ve kesinlikle, bunlar ilginizi çekecektir.

Kuzey ve Güney koruganları, kazı alanlarının üzerini örten devasa çelik yapılar altındaki ev kalıntılarını görebilirsiniz.

 

Replika evler:

Girişin hemen yanında, arkeologların o dönem teknikleriyle inşa ettiği, içine girip o atmosferi (kokusu ve darlığıyla) hissedebileceğiniz replika evleri gezebilirsiniz. Evlere damdaki delikten girmeyi, fırının yerini, duvarlardaki boynuzları ve insanların yattığı platformları (sekiler) burada görebilirsiniz. İçerideki is kokusu ve dar alan, o dönemin sıcak atmosferini hissetmenizi sağlar.

 

Güney Korugan-Kazı Alanı:

Çatalhöyük ün kalbi burasıdır.

Dev bir çelik çatı ile korunan bu devasa çukur, neolitik yerleşimin tabakalarını görmeyi sağlar.

 

Neler görülür:

Evlerin birbirine nasıl bitişik olduğunu, o meşhur kerpiç duvarları ve iç içe geçmiş odaları, yukarıdan seyredebilirsiniz.

Burası James Melleart ın ilk kazılarını yaptığı ve en ünlü duvar resimlerini bulduğu alandır.

 

Kuzey Korugan-Modern Kazı Alanı:

Burada evlerin nasıl zamanla üst üste bindiğini (höyük formunun nasıl oluştuğunu) çok net görebilirsiniz.

Ian Hodder dönemindeki kazıların çoğu burada yoğunlaşmıştır.

Bazen şanslıysan, arkeologları fırçalarla titiz bir çalışma yaparken görebilirsin.

 

Ziyaretçi Merkezi ve Sergi Alanı:

Küçük ama oldukça doyurucu bir müzedir.

Kazılardan çıkan önemli buluntuların kopyalarını, o meşhur leopar koltuklu kadın figürünün replikasını, duvar resimlerinin canlandırmalarını ve Çatalhöyük insanının yaşamına dair grafik anlatımları burada inceleyebilirsin. (orijinal parçalar Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesindedir.)

 

Çatalhöyük Manzarası:

Höyüğün tepesine çıktığında (Kuzey koruganın orada) uçsuz bucaksız Konya ovasını seyredebilirsin.

9000 yıl önce bu ovanın çok daha sulak, yeşil ve vahşi hayvanlarla dolu olduğunu hayal edebilirsiniz.

 

SONUÇ

Sizler tarihi binlerce yıl öncelerine kadar giden ve muhteşem bir uygarlık kurulmuş olan insanlık tarihinin bu ilk yerleşim yerlerinden biri olan bölgeyi, mutlaka ziyaret edin.

Hatta, burası ile birlikte Anadolu Medeniyetleri Müzesinde, buradan çıkarılan muhteşem eserlerden oluşan büyük koleksiyonu da görün.

 

Bu koleksiyonun en önemli eserleri:

O dönemde kadına verilen önemi ifade ede ve müzenin en prestijli eserlerinden olan “Ana Tanrıça Kybele” heykelidir.

Bu heykel, günümüzden 9000 yıl önce yapılmış ve binlerce yıl, insanlar tarafından tapınılmıştır.

Çatalhöyük te kadınlara ayrı bir önem ve değer verilmiş ve bu önem, UNESCO raporunda da özellikle şehirdeki adil yönetim olarak ifade edilmiştir.

 

Çatalhöyük Ana Tanrıça Figürü (Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedir)

EN MEŞHUR BULUNTU

İki leopar arasında oturan kilolu kadın figürü, aslında arkeoloji dünyasının en büyük tartışma konularından birisidir.

James Mellaart’ın 1960’larda bu heykelciği bulmasıyla başlayan “Ana Tanrıça” teorisi, modern araştırmalarla bambaşka bir boyuta taşınmıştır.

İlk kazıları yapan, Melleart: bu figürleri gördüğünde doğrudan bir “Ana Tanrıça Kültü” olduğunu iddia etti.

Kadının iri vücut hatları (geniş kalçaları ve büyük göğüsleri) bereketin ve yaşamın kaynağı olarak görülüyordu.

İki yanındaki leoparlar (veya aslanlar) kadının doğa üzerindeki gücünü ve kontrolünü temsil ediyordu.

Kadının kutsal bir varlık olarak toplumun merkezinde yer aldığı düşünülüyordu.

 

Diğer görüş:

1993 sonrası kazılarda Ian Hodder ve ekibi, bu heykelciklerin sadece “Tanrıça” olmadığını, daha gündelik ve sosyal bir anlamı olabileceğini ortaya koydu.

Bu heykelcikler sadece genç ve doğurgan kadınları değil, genellikle yaşlı kadınları temsil ediyor.

Bu da Çatalhöyük te yaşlı kadınların toplumda büyük bir saygınlığa bilgi birikimine ve karar alma yetkisine sahip olduğunu gösteriyor.

Heykelciklerin çoğu: tapınaklarda değil, evlerin içinde, tahıl ambarlarının yanında veya çöplüklerde bulundu.

Bu da onların “tek bir kutsal ilah” tan ziyade, evi koruyan veya bereketi çağıran kişisel tılsımlar olduklarını düşündürüyor.

 

Bir diğer görüş:

Bazı araştırmacılar, bu kilolu tasvirlerin o dönemde ulaşılan “refahın” bir sembolü olduğunu savunuyor.

Herkesin kıtlık çektiği bir dünyada, kilolu olmak, sağlıklı ve varlıklı olmanın işaretiydi.

 

Heykelin gizli detayları:

Sırtındaki Delikler:

Bazı heykelciklerin sırtında küçük delikler bulunur. Araştırmacılar burada gerçek saç, kemik veya bitki sapları takılmış olabileceğini düşünür. Yani, bunlar aslında “kişiselleştirilmiş” kuklalar veya totemler olabilir.

Çoğu kilden yapılmıştır, ama en kıymetli olanları mermer veya kireçtaşından oyulmuştur.

Birçoğunun yüzü çok detaylı işlenmemiştir. Odak noktası yüz değil, vücudun sembolize ettiği güç ve varlıktır.

 

Şimdi Anadolu Medeniyetleri Müzesindeki Oturan Kadın Heykeli:

MÖ 5700-6000 yıllarına tarihlenir.

Yaklaşık 20 cm boyundadır.

Pişmiş topraktan yani kilden yapılmıştır.

Üzerindeki semboller çok derin anlamlar taşır.

Heykel bulunduğunda baş kısmı eksikti. Bugün müzede görülen baş kısmı, orijinaline uygun olarak restoratörler tarafından tamamlanmıştır.

 

Leopar Koltuğu;

Kadın figürü, iki yanında duran ve kolçak görevini gören iki leopar (veya aslan) figürünün arasında oturmaktadır.

Bu, kadının vahşi doğayı evcilleştirdiğini ve üzerinde mutlak bir otorite kurduğunu gösterir.

 

Doğum Sahnesi:

Dikkatlice bakıldığında, kadının bacaklarının arasından bir çocuk başının çıktığı görülür.

Bu, heykelin sadece bir kadın değil, “Doğuran Ana” yani yaşamın kaynağı olduğunu kanıtlar.

 

Vücut Hatları:

Heykelin oldukça kilolu tasvir edilmesi, o dönemde bolluk, bereket ve sağlıklı bir nesil yetiştirebilme gücünün simgesidir.

 

Heykel nereden bulundu:

Heykel, 1961 yılında arkeolog Öamer Mellaart tarafından Çatalhöyük teki bir evin, tahıl ambarında bulundu.

Tahıl ambarına konulması tesadüfi değildir. İnsanlar, hasat ettikleri ürünün bozulmaması ve bir sonraki yılın bereketli geçmesi için bu kutsal figürün ambarı “koruduğuna” inanıyorlardı.

 

Neden müzedeki en değerli eser:

Dünyada insan formunda yapılmış en eski ve en detaylı tanrıça figürlerinden birisidir.

 

 

 

 

Karaman tanıtımı.

Çorum İskilip

Çorum İskilip: Çorum iline bağlı olmasına rağmen, bunu pek kabullenememiş bir yöremizdir. Zaten, ilçede göreceğiniz araçların birçoğunun plakası 06’dır. İskilip’te bir kez bulundum. İlçenin görüntüsüne bakınca, önce İskilip kalesi ve arkada Yivlik kayası, ilginç bir görünüm sunuyor.

Çorum İskilip

ULAŞIM

İskilip, il merkezi olan Çorum’a ; 55 km. uzaklıktadır. İskilip-Ankara arasındaki uzaklık ise: 210 km. dir. İskilip-Kastamonu arasındaki uzaklık: 140 km. İskilip-Osmancık arasındaki uzaklık: 92 km. İskilip-Bayat arasındaki uzaklık: 33 km.

TARİHİ

İskilip yöresinin tarihi geçmişine bakıldığında: buranın Hitit imparatorluğunun kayıp kentlerinden “İskala” olduğu tahmin ediliyor. Ayrıca: yazılı kaynaklarda, buranın Paflagonların son krallık merkezi ve Galatların ise, Ankara’dan sonraki ikinci krallık merkezi olduğu biliniyor. Paflagonyalılar, demir atlılar ülkesi olarak da bilinir.

MÖ.625 yıllarına gelindiğinde: bölgenin Lidya kralı Ardis tarafından fetih edildiği görülür. MÖ.550 yıllarında Persler ve MÖ.333 yılında ise İskender, bölgede hakimiyeti ele geçirir. MÖ.300-200 yılları arasında, bu kez: yukarıda sözünü ettiğim gibi Galatlar görülür.

1785-395 yılları arasında Romalılar var. 395-1071 yılları arasında ise, Bizanslılar. 1074 yılında,  Türkler bölgede görülürler. 1381 yılında, Kadı Burhaneddin Devleti yöreyi ele geçirir.

1866 yılında, Rus çarlığı tarafından sürgün edilen Çerkezlerin bir kısmı, İskilip yöresine gelerek yerleşirler. 1872 yılında, İskilip’te belediye teşkilatı kurulur. 1908 yılında, yörede büyük bir deprem yaşanır.

İlçenin tarihi süreç içindeki isimleri: İskila, İskelib, İmad, Direklibel olarak geçer.

 

İSKİLA

Hitit ve antik Mısır kayıtlarında geçen bu isim, bölgenin bir Kaşka/Hatti yerleşimi olduğunu gösterir.

Bazı teorilere göre, İskalılar, tarım ve bağcılıkta o kadar ileri gitmişlerdi ki, Mısır firavunlarının özellikle bu bölgeden ziraat bilen insanlar talep ettiği söylenir.

Kent aynı zamanda Asklpepios (Sağlık Tanrısı), Andrapa, Neoklaudiopolis, Blocium ve Osmanlı döneminde İmad gibi farklı isimlerle anılmıştır.

 

Hitit ve Hatti Dönemi:

İskilip, Hitit Başkenti Hattuşa’ya oldukça yakın (yaklaşık 2 saatlik uzaklıkta) bir konumdadır.

Bu durum, antik kentin Hititler için hem bir savunma hattı hem de lojistik bir merkez olduğunu kanıtlar.

Yivlik Kayası üzerinde bulunan geometrik figürler ve işaretlerin bu dönemden kaldığı düşünülür.

 

Çorum İskilip

GENEL

İskilip hakkında genel özellikleri verirken belirtmek istediğim ilk husus: deprem bölgesinde bulunmasıdır. Tarihi süreç içinde, burada birçok kez deprem olmuştur. Tarih boyunca depremlerle yıkılan şehir, defalarca yeniden kurulmuştur.

Evet, İskilip: İç Anadolu ve Karadeniz bölgesinin birleştiği yerde geçiş bölgesindedir. İlçe merkezinin çevresi yüksek dağlarla çevrilidir. İklim düşünüldüğünde: yazları sıcak ve kurak kışları ise soğuk ve yağışlı bir iklim egemendir.

Merkezin denizden yüksekliği: 720 metredir. Ekonomi: tarıma dayanmaktadır. Özellikle: yem bitkileri, sanayi bitkileri ve baklagiller yetiştirilmektedir. Ancak iklimin uygun olması nedeniyle, özellikle “ceviz” üretimi de yaygındır. Çünkü: İskilip, ceviz üretimi için çok uygun şartlar oluşturmaktadır.

İlçe içinden: Meydan çayı geçer ve Kızılırmak’a dökülür.

İskilip her ne kadar Anadolu’nun merkezinde olsa da, buradaki insanların ve özellikle bayanların beyaz tenli ve renkli gözlü oldukları görülüyor. Bununla ilgili şöyle bir hikaye anlatılıyor. Yıldırım Beyazıt, Timur ile savaşmadan önce, yöreden asker ister.

Birçok belde asker göndermesine rağmen, İskilip yöresi, o sıralarda olan bir düğünü bahane ederek asker göndermez. Bunun üzerine, Yıldırım Beyazıt ordusu yenilip, tarihi süreç içinde yeniden toparlanınca, bu yöredeki insanları yurdun diğer yörelerine sürer ve Trakya’daki vatandaşları buraya yerleştirir.

Yöre: turizm açısından pek de azımsanmayacak özellikler taşıyor. Özellikle: tarihi evleri dikkate değer. Ama, maalesef yöre, turizme gerekli özeni ve dikkati göstermemiş ve bunun sonucunda turistik yönlerini öne çıkaramamıştır.

Yoksa, gerek Safranbolu ve gerekse Beypazarı evlerini anımsatan tarihi evleri görülmeye değerdir. Evet, yörede, ilginizi çekebilecek: ahşap evler, asırlık çeşmeler ve tarihi yapılar var. Bu çeşmelerden, 19 tanesi, geçen yıllarda, restore edilmiştir. Hatta, 200 yıllık bir çarşı bile var. Bu tarihi çarşıda: 24 dükkanda; semerciler,  dikiciler ve ayakkabıcılar var. Son aylarda, bu tarihi çarşının restore edileceği söyleniyor.

NE YENİR-NE İÇİLİR

İskilip yöresine yolunuz düşerse, yerel lezzetler içinde öncelikle önereceğim: İskilip dolması. Sonra: keşkek olabilir. Bu arada, İskilip yöresinde “turşu” da çok meşhur. İlginizi çekerse.

NE SATIN ALINIR

İskilip yöresinde, zamanı uygunsa “ceviz” satın alabilirsiniz. Aslına bakarsanız, bu ceviz olayı, İskilip yöresinde II. Dünya savaşı öncesine kadar çok çok daha önemliydi. Ancak: II. Dünya Savaşından sonra, büyük ihtimalle bilinçli olarak, ceviz kütüklerine büyük paralar verildi ve yöredeki insanlar, bu büyük paralara kanarak, bütün ceviz ağaçlarını kestiler ve kütüklerini Fransa’ya ihraç edilmek üzere, gönderdiler.

Ama sonradan öğrenildi ki bu kütükler, Fransa’ya ihraç olma yanında, denize atılarak ortadan kaldırılmışlardı. Yani, amaç ceviz kütüğü değil, bu yöreye has, meşhur cevizin sonunu getirmekti. Evet, hikaye bu. Ama günümüzde, yine de yörede ceviz yetiştirilmeye çalışılıyor ve bir zamanlar dünyaca meşhur İskilip cevizi, yine eski günlerine dönmeye çalışıyor.

KONAKLAMA

İskilip Öğretmenevi    30 oda 55 yatak kapasitelidir.  Meydan Mahallesi. Dr. Sadık Ahmet Caddesi.No.12    Telefon: 364-5118576

GEZİLECEK YERLER

İskilip Kalesi

İSKİLİP KALESİ

İlçe merkezindedir.

Kentin kalbi sayılan İskilip Kalesi, yaklaşık 100 m yükseklikteki yekpare bir kaya kütlesinin üzerine inşa edilmiştir. 

Kalenin üç yanı sarp kayalıklarla çevrilidir. bu da onu ele geçirilmesi zor bir kale haline getirir. 

Yapılan son arkeolojik çalışmalarda, kalede 2 bin yıllık bir su sarnıcı ve bu sarnıcın altında 30 m uzunluğunda, basamaklı bir dehliz keşfedilmiştir. Taş basamaklı bu tünel muhtemelen, Roma askerlerinin kale kuşatma altındayken düşmana görünmeden su kaynağına ulaşmak veya kalenin alt kısımlarına güvenle inmek için bu yolu kullandıkları düşünülüyor. 

İskilip Kalesi

Dehlizler tamamen el işçiliğiyle, ana kayaya oyularak yapılmıştır. Bu, Roma döneminde İskilip’te ciddi bir taş işçiliği ve mühendislik bilgisi olduğunu kanıtlar. Su sarnıcı, kuşatma sırasında şehrin su ihtiyacını karşılamak için tasarlanmıştır. Sarnıcın  duvarları, su sızdırmaması için horasan harcı denen, o dönemin en dayanıklı su geçirmez malzemesiyle sıvanmıştır. 

Kalenin alt kodlarında Roma döneminde zindan veya erzak deposu olarak kullanıldığı düşünülen odalar tespit edilmiştir. 

İskilip kalesinde bayrak direği dikmek için yapılan kazı sırasında tesadüfen bulunan bu Roma dehlizleri, kentin hala keşfedilmemiş devasa bir yeraltı ağına sahip olabileceğini düşündürmektedir.

Kale çevresindeki surlar ise, onarılarak günümüze kadar ulaştırılmıştır.

Çorum İskilip Yivlik Kayası

YİVLİK KAYASI

İlçeyi bir bekçi gibi görüyor. Yivlik isminin nereden geldiği düşünülürse, bu konuda şöyle bir gerçek var. 1400’lü yılların başında: Osmanlılar ve bu yörede egemenlik kuran Kadı Burhaneddin Devleti arasında çatışma çıkar ve yapılan savaş sonunda: Osmanlı ordusu yenilir. Bunun üzerine, Kadı Burhaneddin, yörede büyük kıyımlara girişir.

Özellikle: Osmanlı yanlısı İskilip halkına büyük işkenceler yapar. Takip eden  dönemde, Akkoyunlulardan Türkmen boy beylerinden Kara Yüllük Osman Bey: Sivas yakınlarında Kadı Burhaneddin ordusunu yener ve kendisini de öldürür

Bunun üzerine İskilip halkı, bir minnet düşüncesiyle, bu görkemli kayaya, Osman Bey gibi heybetli olduğu gerekçesiyle “Kara Yüllük” ismini verir. Zamanla sözcüğün önündeki “kara” kelimesi unutulmuş ve burası Yüllük (Yivlik) kayası olarak anılmaya başlanmıştır.

Evet, Yivlik tepesine gidebilirsiniz. Buraya giderseniz de: mutlaka yivlik suyundan içmelisiniz. Bu suyun şifalı olduğuna inanılıyor. Zaten efsanelerden başladık ya, biraz daha hikayeleri genişletelim. Eski dönemlerde İskilip halkı, büyük bir gölün ortasında bulunan kalede yaşıyormuş ve surların dışına çıkamıyorlarmış.

Ancak, kaleye kuzey ve güney yönünde, 3 km. uzunluğunda iki gizli geçit ile ulaşılıyormuş. Aynı dönemde, Yivlik kayasının eteklerinden çıkan su, çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılıyormuş. Hastalar: bu yer altı tünellerinden geçirilerek kaleden çıkarılıyor ve Yivlik kayanın eteklerinden çıkan bu şifalı suya ulaştırılıyorlarmış.

Gelemeyen hastalar için ise, Yivlik suyu, tahtadan yapılmış büyük fıçılara konularak kaleye taşınıyor ve hastalara veriliyormuş. Suyun özellikle ruhsal rahatsızlıkları olanlara şifalı geldiği söyleniyor.

 

İskilip Redif Binası

REDİF KIŞLASI

Osmanlı Padişahı II Mahmut döneminde 1826’da Yeniçeri Ocağı kaldırıldıktan sonra, dönemin “Meclis-i Şurası” 1834 yılında ülke genelinde Redif Askeri Kışlaları kurulmasına karar verdi. 

Bu karar çerçevesinde İskilip ilçesinde Meydan Mahallesinde 720 metre karelik alan üzerine taştan 3 kat olarak inşa edilen Redif Kışlası, Balkan, Birinci Dünya, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşlarında faal olarak kullanıldı.

Kışlanın 1945 yılına kadar kullanılmaya devam ettiği biliniyor. 

Kışla, Osmanlı döneminde savaş dönemlerinde askerlerin toplanma, eğitim ve sevk merkezi olarak hizmet verdi. Uzun yıllar askerlik şubesi olarak kullanıldıktan sonra kaderine terk edildi. 

İskilip Redif Binası

Orta Karadeniz Kalkınma Ajansı desteğiyle yürütülen Redif Kışlası Restorasyon Projesinde bugünkü değeriyle 10 milyon TL yi aşan ajans desteği sağlandı. İş artışı nedeniyle tasfiye edilen restorasyon projesinde çalışmalar 2023 yılında yeniden başladı. 

Yaklaşık 7 yıl süren restorasyon sürecinin ardından tarihi bina, 265 koltuk kapasiteli konferans salonu, sahne, depo ve kulis odalarıyla Misak-ı Milli İlkokulu ek binası olarak hizmet vermeye başladı. 

Kısacası yaklaşık 150 yıllık geçmişe sahip bu tarihi yapı, birçok savaşa  tanıklık etmiş ve uzun bir restorasyon sürecinin ardından kültür ve eğitim merkezi olarak İskilip halkına yeniden kazandırılmıştır. 

 

İskilip Şeyh Muhiddin Yavsi Camii

ŞEYH MUHİDDİN YAVSİ CAMİSİ

İlçenin en eski camisidir. İlçe merkezinde, Meydan çarşısındadır.

İskilip’in en eski yapısı olan cami, Osmanlıların önemli şahsiyetlerinden olan ve Kanuni Sultan Süleyman devrinde Şeyhülislamlığa kadar yükselen Ebussuud Efendi tarafından, babası Şeyh Yavsi adına muhtemelen 16 yüzyıl ortalarında yaptırılmıştır. 

Caminin 1569 tarihli Ebusuud Efendiye ait vakfıyesine göre köprü, ebesten, mektep ve handan oluşan bir külliyenin ayakta kalan tek yapısı olduğu bilinmektedir. 

İskilip Şeyh Muhiddin Yavsi Camii

Şeyh Yavsi kimdir?

Türk din alimidir. Şeyhülislam Ebussuud Efendinin babası ve II Beyazıt’ın öğretmenidir. Asıl adı Muhyiddin Muhammed olan Şeyh Yavsi’nin doğum yeri İskilip olmakla birlikte doğum yılı için kesin bir tarih yoktur. Şeyh Yavsi: İskilip, Amasya ve İstanbul’da öğrenim yaparak yetişti. O zamanın Amasya valiliği yapan Şehzade II Beyazıt’a öğretmenlik yaptı. II Beyazıt’a yakınlığı nedeniyle “Hünkar Şeyhi” olarak da anılmaktadır. 

Caminin mimari özelliklerine gelince:

Cami, kuzeyde eşit büyüklükte kubbeli iki kare mekan ile güneyde bunlara orta aks üzerinde birleşen daha küçük kubbeli bir mekan ve son cemaat yerinden oluşmaktadır. 

Cami ters “T” planlı zaviye camilere benzemekte olup güneydoğusunda Şeyh Yavsi’nin iki bölümden oluşan türbesi yer almaktadır. 

Anadolu’da pek de rastlanmayan orijinal bir mimari eser olan ters “T” planlı bu cami, oldukça özgün bir yapı niteliği taşımaktadır. 

Türbeye gelince: Şeyh Yavsi, daha sonra memleketi İskilip’e dönüp burada açtığı tekkede vefat etti. Türbesi İskilip’te kendi adıyla anılan caminin bitişiğindedir.

 

Çorum İskilip Kaya Mezarları

KAYA MEZARLARI

İskilip’in Roma dönemindeki önemini gösteren en somut yapılar, kalenin güney ve güneydoğu eteklerindeki kaya mezarlarıdır.

MS 2 yüzyıla tarihlenen bu mezarlar, sütunlu girişleri ve içlerindeki ölü sekileriyle klasik Roma ölü gömme geleneklerini yansıtır.

Mezar girişlerindeki aslan figürleri ve kabartmalar, kentin o dönemdeki sanatsal gelişmişliğini de ortaya koymaktadır.

Bazı mezarların sütun başlıklarında, gücü ve koruyuculuğu simgeleyen aslan kabartmaları vardır.

Bu, mezarın yüksek statülü bir yöneticiye veya zengin bir aileye ait olduğunu işaret eder.

Girişin üzerinde, klasik tapınak mimarisini andıran üçgen alınlıklar bulunur.

 

Kızlar Kayası:

Mezarlar halk arasında “Kızlar Kayası” veya benzeri isimlerle anılan hikayelere de konu olmuştur.

Anlatılanlara göre, çok eski zamanlarda İskilip Kalesinde yaşayan nüfuslu bir beyin (bazı anlatılarda kale komutanı veya kralın) dünyalar güzeli bir kızı vardır. Bu genç kız, gönlünü kalede çalışan veya kasabada yaşayan fakir bir gence kaptırır. Ancak statü farkı nedeniyle bu aşkın bir geleceği yoktur ve babası bu birlikteliğe şiddetle karşı çıkar. Kızının bu sevdadan vazgeçmesi için kalenin en yüksek ve sarp noktasına hapseder. Ancak iki genç, gizli yollarla haberleşmeye devam ederler. Sonunda, bir gece vakti kaleden kaçmaya karar verirler. Kız, kalenin sarp kayalıklarından bir şekilde aşağı inmeyi başarır ve sevdiği gençle buluşur. Peşlerine düşen askerlerden kaçarken, tam kurtulacaklarını sandıkları bir anda köşeye sıkışırlar. Kız, çaresizlik içinde Tanrı ya yalvarır “ Allahım beni bu zalimlerin eline düşürme, ya beni kuş yap uçur, ya da taş yap dondur “der.

Efsaneye göre kızın duası kabul olur ve oracıkta bugün Kızlar Kayası olarak bilinen bölgedeki kayalıklarla birleşerek taş kesilir. Halk o bölgedeki bazı kaya oluşumlarının ve mezar girişlerindeki figürlerin bu genç kıza benzediğine inanır.

Kalenin hemen altındaki sokaklarda yürürken, bu devasa yapıları görmek mümkündür.

Mezarların yüksekte olmasının sebebi, hem gökyüzüne yani tanrılara yakın olma isteği, hem de mezarların korunmasını sağlamaktır.

 

Günümüz:

Günümüzde mezarlar, akşamları yapılan ışıklandırmalarla mistik bir hava yaratmaktadır. Eğer ziyaret etmeyi düşünüyorsanız, kaleye çıkan merdivenlerin hemen başlangıcında bu yapıları yakından görebilir, içlerine kadar girebilirsiniz.

 

 

Kastamonu tanıtımı.

Osmancık tanıtımı.

Bayat tanıtımı.

Çorum tanıtımı.

 

Karaman

Karaman

Uzun yıllar, bu ülkede yaşayan insanların hafızalarında: “Karamanlıyım” diyen birine “Konya-Karaman mı ?” diye, klasik soru yöneltilmiştir.

Ancak, Karaman, 1989 yılından bu yana, bir il. Ama, havası bisküvi kokan bir il. Özellikle, organize sanayi bölgesinde, mutlaka bu bisküvi kokusunu hissedeceksiniz.

Dümdüz bir arazide bulunan, gayet modern bir il. Burada, bulunduğum iki gün içinde, en güzel anı: Hatuniye Medresesinde yediğim muhteşem yemek ve harika ortamdı.

Siz de: Karaman şehrine giderseniz, Hatuniye Medresesine uğramayı sakın ihmal etmeyin.

Karaman

ULAŞIM

Kara yolları otobüs terminali: kent merkezine, yaklaşık 3 km. uzaklıktadır. Terminalden, kent merkezine: birçok araç bulunmaktadır.

Karaman-Konya arasındaki uzaklık: 105 km. Karaman-Ankara arasındaki uzaklık: 364 km. Karaman-İstanbul arasındaki uzaklık: 771 km. Karaman-Antalya arasındaki uzaklık: 518 km. Karaman-İzmir arasındaki uzaklık: 656 km. MÖ. 8000’li yıllardan günümüze kadar iskan edilen Karaman ve çevresi: yer altı şehirleri, mağaraları, dini inanç merkezleri ile tarihe ışık tutmaktadır.

Karaman

TARİHİ

MÖ. 8000’li yıllardan günümüze kadar iskan edilen Karaman ve çevresi: yer altı şehirleri, mağaraları, dini inanç merkezleri ile tarihe ışık tutmaktadır.

Karamanlılar: Oğuz Türklerinin Avşar boyunun mensuplarıdırlar. Ancak, Anadolu’ya ne zaman geldikleri net olarak bilinmemektedir. Ancak: Karaman ve Menteşoğullarının, kalabalık bir toplum halinde, Tuğrul Bey ile birlikte, Anadolu’ya geldikleri ve Tuğrul Bey’in geri dönmesinden sonra, burada kalarak, bölgeye yerleştikleri biliniyor.

Özellikle: Anadolu Selçuklu Sultanı, I. Alaeddin Keykubat tarafından, 1228 yılında, “Karemeddin” denilen “Ermenek” taraflarındaki, önceki dönemde Ermeni yerleşim yeri olan bir yere yerleştirilirler.

Anadolu Türkmen Beyliklerinin en önemlisi, en büyüğü ve en kudretlisidir. Karaman Türkmen Beyliği: 1250 yılından, 1487 yılına kadar, yaklaşık 237 yıl boyunca, yörede egemenliğini ve varlığını sürdürmüştür. Bu dönemde: Anadolu’da bir çok yörede varlıklarını hissettirmişler ve üzerinde etkinlik kurdukları topraklarda, yaklaşık 2 milyon civarında insan yaşamıştır.

Karamanoğulları Beyliği yıkıldıktan sonra, Karamanlılar, Osmanlı imparatorluğunun çeşitli bölgelerine yerleştirilerek, asimile edilirler. Hatta: Atatürk’ün annesinin dahi, bir kısım yazılı kaynakta, Karaman’dan Rumeli’ye göçmüş bir ailenin ferdi olduğu söylenir.

Evet, Osmanlılar yörede egemenliği ele geçirince “Larende” yani “Karaman” şehri: Konya şehrine bağlı bir ilçe merkezi olur. Ancak, eski güzel günler geride kalmış, Osmanlılar döneminde, bölge mütevazi bir yerleşim yeri olarak durumunu muhafaza etmiştir.

Çünkü: Fatih Sultan Mehmet, bu yöreyi ele geçirince, burada yaşayanları, bir daha böyle güçlü bir devlet kurmasınlar diye, Ege ve Rumeli yörelerine sürgün eder. Yerlerine ise, bu yörelerde yaşayan Rumları getirir.

Ancak, sonuçta, bu yörede; Karamanlı Rumlar denen  “Türkçe konuşan bir Rum toplumu” ortaya çıkar. Ancak, Cumhuriyetin ilanından sonraki tehcir döneminde, bunlar da bölgeden ayrılırlar. Hatta ve hatta, Yunanistan siyasetinin önde gelen isimlerinden “Konstantin Karamanlis” in atalarının, buradan göç ettiği hakkında bir rivayet bulunmaktadır.

Evet: biraz önce sözünü ettiğim gibi, şehrin “Larende” olan isminin, önceki dönemlerde, yani 18.yüzyıl öncesinde, Karaman olduğu bilinmektedir.

1964 yılında, şehirde büyük bir yangın çıkar ve 3 gün süren bu yangın sonucunda, yanan 254 dükkanın sahibi, iflas etmesi nedeniyle, Almanya’ya gitmiştir.

Karaman: 1989 yılında, ülkemizin 70’nci ili olmuştur.

Karaman

GENEL

Karaman: İç Anadolu bölgesinin güneyindedir. Toprakların büyük bölümü: Konya kapalı havzasının güneyindedir. Toros dağları ise, İl topraklarının güneyini çevrelemektedir. Yöredeki kraterlerin en büyüğü olan “Karadağ” bölgededir. Sönmüş bir yanardağ konisi olan Karadağ yüzeyinde, lavlar yüzey şekillerini oluşturmuştur.

İl topraklarının küçük bir kısmı yani % 22’si ormanlıktır. Bunun dışında kalan bölümler ise, makiliktir. Ormanların büyük kısmı, zaman içinde tahrip edilmiştir.

Bölgede: karasal iklim hakimdir. Buna göre, yazları sıcak ve kurak, kışları ise soğuk ve kar yağışlı geçer.

İl’in ekonomik faaliyetleri: tarımsal ağırlıklıdır. Bunun dışında, hayvancılık ve turizm de sürdürülmektedir. Yetiştirilen tarımsal ürünler olarak: buğday, arpa, şeker pancarı, nohut, patates başta gelir. Özellikle: bulgur başta olmak üzere, Karaman ili, Anadolu’nun tahıl deposudur.

Eğitime önem verilen bir şehir olarak öne çıkıyor. 2009 yılı, ÖSS şampiyonu olan şehirdir. Özellikle: en kalabalık bölgelerinde bile, dersliklerinde en fazla 35 öğrenci bulunması ve okulların büyük bölümünde, tam gün eğitim verilmesi, sanırım bunda ki en büyük etken. Eğitim  dedim de, Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi buradadır.

Şehirde öne çıkanlar: Hatuniye Medresesi, Yerköprü Şelalesi, Karaman koyunu, Türkiye’nin bisküvi üretim merkezi olması ve Karaman elmasıdır. Bu konularda: aşağıda ayrıntılı olarak bilgi vereceğim.

Karaman Devleti Türk Dili-Türk Dil Bayramı

KARAMAN DEVLETİ-TÜRK DİLİ-TÜRK DİL BAYRAMI 

Karamanlıca dili: Karamanlı Türkçesi olarak bilinir. Türkçenin 12 ağzından biridir. Bu dili kullananlar: Türkleşmiş Rumlar ve Hıristiyanlığı benimsemiş Türklerdir.

Karaman: Karamanoğlu Beyliği döneminde başkent ilan edilince, kurulan devletin resmi dili olarak “Türkçe” seçilmiş ve tarih sahnesinde bir ilk olarak yerini almıştır.

Karaman

Karamanoğlu Mehmet Bey; 15 Mayıs 1277 tarihinde bir ferman yayınlayarak: “Bugünden sonra, hiç kimse, sarayla, divanda, meclislerde ve seyranda, Türk  dilinden başka dil kullanmaya” demiştir. Bu fermanın aslı, günümüzde yok. Ancak, böyle bir ferman olduğu: “İbn-i Bibi”nin bir yazılı eserinden öğrenilmektedir.

 

KARAMANIN KOYUNU, SONRA ÇIKAR OYUNU

  1. Karamanoğlu Beyi’nin bir sözü var: “ Biz yıl değil, yel üzerine yemin ettik”
  2. Karamanoğulları ve Osmanlılar: savaşa tutuşurlar ve bu savaş, yıllarca sürer. O devrin arabulucuları toplanır ve “bu kardeş kavgasını bitirelim” diye kurultay toplarlar. Karamanbey’i ve Osmanlı beyi: Konya’ya çağırılırlar. Her iki taraf dinlenir, sözler tatlıya bağlanır, her iki bey de, bir daha savaş yapmamaları için yemin ettirilirler. Karaman Beyi, yemin ederken, elini kalbinin üstüne götürür ve “bu can burada kaldıkça, Osmanlıyı kardeş bilip, kılıç çekmeyeceğim” diye yemin eder. Fakat: kurultaydan çıktıklarında, Karaman Beyi, kaftanının altından bir kuş çıkarır ve salıverir, ardından da, şunu söyler: “işte can çıktı, söz bitti” der.
  3. Selçuklu ordusu, 1243 yılında, Kösedağ savaşında bozguna uğradıktan sonra geri çekilir. Bunun üzerine, Moğol ordusu, Anadolu’yu işgal etmeye başlar. Moğollar, Müslüman olmadıkları için, Müslüman Türklere eziyet etmektedirler. Konya’yı işgal ettikten sonra, Karaman üzerine yürürler.

Bunun üzerine, Karamanoğulları telaşa düşer.

Putperest Moğolları yenmek için çare ararlar. Neticede, bir çare bulunur. Moğollara baskın yapmayı planlarlar.

Moğol ordusu, Konya üzerinden Karadağ’a ilerlerken: ormanlarla kaplı olan Karadağ’da, Karaman askerleri koyun postuna bürünürler ve koyun sürüsü arasına karışırlar.

Sürü ile birlikte Moğol ordusuna yaklaşan Karamanoğlu askerleri, gece olduğunda, üstlerindeki koyun postlarını atarak, Moğol ordusuna saldırırlar ve orman içinde gizlenen Karamanoğlu asıl ordusu ile birleşerek, tüm Moğol ordusunu, ağır bir yenilgiye uğratırlar.

Bu saldırıdan kurtulan Moğol askerleri, çevrede, bu deyimi “Karamanın koyunu, sonra çıkar oyunu” yayarlar.

 

ATATÜRK’ÜN BABA TARAFI

Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım ve babası ise Ali Rıza Efendidir. Baba tarafından dedesi: Kızıl Hafız Ahmet Efendidir. Anne tarafından dedesi: Sofuzade Feyzullah Efendidir.

Kardeşleri ise: Fatma, Ömer, Ahmet, Makbule ve Naciye. Evet, Atatürk’ün baba tarafı: Karaman’dan gelerek, Manastır Vilayetinin Debre-i Bala Sancağına bağlı, Kocacık nahiyesine yerleşmişlerdir.

Aile, sonradan Selanik’e göç eder. Dedesi Ahmet ve dedesinin kardeşi Hafız Ahmet’in taşıdığı “kızıl” lakabı ve yerleştikleri nahiyenin adı olan “Kocacık”ın da gösterdiği gibi, Atatürk’ün baba tarafından soyu, Anadolu’nun Türkleşmesinde önemli roller oynayan “Kızıl-Oğuz” veya Kocacık Yörükleri, Türkmenlerinden gelmektedir.

Karaman

MEVLANA’NIN ANNESİ

Mevlana’nın annesi Mümine Hatun ve babası ise Bahaeddin Velet.

Büyük Türk Mutasavvıfı Mevlana Celaleddin: Gevher Hatun ile, 1225 yılında, Karaman’da evlenmiş ve Oğlu Sultan Veled ve Alaeddin Çelebi, Karaman’da doğmuştur.

Ağabeyi Muhammet Alaeddin, Karaman’da vefat etmiştir.

 

YUNUS EMRE

Hayatı ve şahsiyeti hakkında az bilgi bulunmaktadır. Ancak, 13.yüzyıl ortaları ile 14.yüzyıl başlarında, Anadolu’da yaşamış bir şair olduğu bilinmektedir. Uzun süre, Hacı Bektaş-ı Veli dergahında çile doldurmuş ve dergaha hizmet etmiştir.

Ancak; yaşadığı yıllar: Anadolu Türklüğünün, Moğol akınları, yağmalar, iç çekişmeler ve kavgalar, siyasi otoritenin zayıflığı, kıtlık ve kuraklıkla geçmiştir. Şiirlerinde: tasavvuf yolunu seçmiş, iyi bir öğrenim görmüştür.

Anadolu kentlerini dolaşmış, Azerbaycan ve Şam’a gitmiş, Mevlana ile görüşmüştür. Şiirlerinde: sadece halk ve  tekke şiirini değil, divan şiirini de etkilemiştir. Şiirlerinde: sevgiyi temel almıştır. Dizelerinde: insanın kendisiyle, nesnelerle, Allah ile ilişkilerini işlemiş, ölüm, doğum, yaşama bağlılık, ilahi adalet, insan sevgisi gibi konuları ele almıştır.

Doğduğu yer konusundaki tartışmalar: Eskişehir-Mihalıçcık ilçesine bağlı Sarıköy ve Karaman üzerinde yoğunlaşmaktadır. Ancak, mezarı olduğu iddia edilen birçok mezar ve türbe vardır.

Bunlar: Eskişehir-Mihalıçcık ilçesine bağlı Sarıköy, Karaman, Bursa, Aksaray-Ortaköy ilçesi, Ünye, Kula, Erzurum, Isparta-Gönen, Afyon-Sandıklı, Sivas, Tokat-Niksar. Ancak: yapılan araştırmalarda: Yunus Emre’nin mezarının: Eskişehir-Mihalıçcık ve Karaman’da bulunması ihtimallerinin yüksekliği ortaya çıkmıştır.

Zaten, ünlü gezgin Evliya Çelebi de: Yunus Emre’nin Karamanlı olduğunu ve mezarının burada bulunduğunu belirtmektedir.

 

BİSKÜVİ

Karaman, Türkiye’nin bisküvi üretim merkezidir. Şehirdeki ilk fabrika: 1962 yılında açılmıştır. İlk açıldığında: kara tavalarda, bisküvi pişirmekle başlanan üretim; günümüzde, binlerce çalışan ve her türlü teknolojik gelişmenin üretime yansıtılmasıyla sürdürülmektedir. Ülkemizdeki, sayılı büyük bisküvi fabrikalarındandır.

Buranın satış mağazasından: bisküvi, gofret gibi ürünleri, uygun fiyattan satın alabilirsiniz.

 

BULGUR

Bulgurculuk: yörede, ilk kez: 1935 yılında başlamıştır. İlk başladığında: açık havadaki  kazanlarda kaynatılarak, kaputlar üzerinde kurutulan bulgurculuk, günümüzde, teknolojik imkanlar kullanılarak yürütülmekte ve bulgur üretimi konusunda: Türkiye sathında, önemli bir konumda bulunmaktadır.

Karaman Doğan Kuşu Figürü

DOĞAN KUŞU FİGÜRÜ

Doğan kuşu olarak bilinen figür: Karamanoğulları Beyliğinden kalma bazı paralar üzerinde görülmektedir. Doğan kuşları: kanat açmış, başı sağ tarafa bakar şekilde resmedilmiştir. Ayrıca, üzerinde: 6,7 ve 9 nokta bulunmaktadır.

Karamanoğulları devleti, bu bölgede kurulan, 8’nci devlettir.

Doğan kuşu simgesi: Hatuniye Medresesi kapısında da, kanatlarını açmış olarak işlenmiştir. Bu da, büyük ihtimalle: Karamanoğulları’nın simgesinin “Doğan kuşu” olduğunun ifadesidir.

KARAMAN KOYUNU

Hani, mutlaka duymuşsunuzdur “Karamanın koyunu, sonra çıkar oyunu” diye, bir özdeyiş vardır. Bunu incelemek gerek diye düşündüm. Karaman aslında, koyunu ile ünlü bir yöre.

Koyunları: dudaklarının geniş olması nedeniyle, her şartta otlayabilmesiyle ünlüdür. Yani: açlığa, kuraklığa ve kötü hava şartlarına dayanıklıdır.

Aynı zamanda: yünleri ve sütleri çok verimli. Fiziksel özellik olarak ise: kuyruklarının büyük olmasıyla tanınırlar. Kuyrukları: 5-6 kg. civarında gelir.

Karaman Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi

KARAMANOĞLU MEHMETBEY ÜNİVERSİTESİ

1992 tarihinde, Karaman İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi kurularak oluşturulmuştur. 2006 yılında ise: Edebiyat Fakültesi ve Fen Fakültesi ilave edilmiştir. Ancak, bu iki fakülte, halen eğitime başlamamıştır. Halen faaliyetini sürdüren okullar: Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek okulu, Kazımkarabekir Meslek Yüksek okulu, Sağlık Yüksek okulu, Beden Eğitimi ve Spor Yüksek okulu.

 

TURİZM

Karaman, insanlık tarihinde bilinen ilk yerleşim yerleri olan: Pınarbaşı ve Canhasan yörelerini bünyesinde barındırıyor.

Ayrıca: Hıristiyanlığın, Anadolu topraklarında ilk yayıldığı yerlerden olan ve St. Paulos’un da bir süre yaşadığı: Derbe şehrinin, yeri net olarak bilinmese de, büyük ihtimalle burada bulunduğu tahmin ediliyor.

Ayrıca: Taşkale Tahıl Ambarları, Manazan Mağaraları ve İncusu Mağarası da, yörenin eski kültürel geçmişinin en büyük izlerini barındırıyor.

 

NE YENİR. NE İÇİLİR

Karaman yöresinde, yiyebileceğiniz yöresel tatlar, bir hayli fazla. Bunlar: calla, etli ekmek, arabaşı, batırık, küncülü helva, üzüm helvası, guymak ve cevizli bandırma. Bunlardan: hangisini bulabilirseniz, mutlaka tadın. Ama özellikle, calla’yı öneriyorum. Bu arada: Karaman yöresinde, elma da çok meşhur.

NE SATIN ALINIR

Karaman merkezinde, bulgur ve un satın alabilirsiniz. Taşkale kasabası bölgesine giderseniz: buradan halı, seccade, yolluk veya halı minder satın almalısınız. Ben: küçük bir halıdan yapılmış minder satın aldım. Muhteşem güzel.

GEZİLECEK YERLER

Karaman Müzesi

KARAMAN MÜZESİ

Günümüzde kullanılan müze binası, 1980 yılında tamamlanarak, ziyarete açılmıştır. Hatuniye Medresesi arkasındadır. Bina:2 katlıdır.

1.KAT: Burada, idari bölüm, müze sanat galerisi ve arkeolojik-Etnografik-sikke eserlerinin sergilendiği sergi salonu var. Sergi salonunda: vitrinler içinde: Canhasan höyüğü kazısının buluntuları sergileniyor.

Bunlar: çanak-çömlekler, insan ve hayvan figürleri, taştan baltalar, bazalttan öğütme taşları, obsidiyenden aletler, kemik aletler, yüzücü aletler, iğneler ve bızlar. Bunların dışında, diğer vitrinlerde:

Roma dönemine ait: pişmiş topraktan yapılmış hayvan ve insan figürleri, kandiller, tabaklar ve hayvan biçimli törensel içki kapları var. İnsan figürleri içindeki: terra kota kadın heykelciği: Bayır köyünde bulunmuştur.

Bu heykelcikle betimlenen kadının: bu bölgeye yaptığı bir gezi  sırasında, Orta Toros dağlarında ölen, Kraliçe Faustina Junior’a ait olduğu önem kazanıyor.

Karaman Müzesi

Salonun ortasında: Kazımkarabekir ilçesinde bulunmuş ve Sağlık Tanrısı Asklepios’un taştan bir heykeli ve Taşkale Kasabası yakınlarındaki Manazan Mağaralarında bulunmuş, tüme yakın, genç bir bayan cesedi (mumyası) sergileniyor.

Sikke Koleksiyonu: 4 vitrinde sergilenen sikkeler, devirlerine göre sıralanmışlar. Yunan ve Venedik sikkeleri, Roma ve Bizans sikkeleri, Beylikler dönemine ait sikkeler ve Karamanoğulları, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine ait sikkeler. Sikkeler: altın, gümüş ve bronzdan yapılmış olup biraz önce söylediğim gibi, dönemlerine göre, kronolojik olarak sergileniyorlar.

Etnoğrafik Sergi Salonu: Buradada, Selçuklu, Karamanoğlu ve Osmanlı dönemlerine ait: çini mozaik, sır altı ve sır üstü çiniler, alçı kabartmalar ve Çanakkale-Kütahya çinileri sergileniyor.

Alt Kat

Burada: geniş kapsamlı sergi salonu, arkeolojik-etnoğrafik eser depoları, müze kitaplığı, fotoğrafhane, arşiv ve laboratuvar bulunuyor.

Müze çevresinde

Yeşil alan üzerinde, Roma dönemine ait mezar stelleri, Bizans ve Türk-İslam dönemlerine ait taş eserler sergileniyor.

Müzede, özellikle görmenizi önereceğim eserler: Canhasan Höyüğünden bulunan eserler ve sikke koleksiyonudur.

Karaman Hatuniye Medresesi

HATUNİYE MEDRESESİ

Tarihçe ve yapım süreci

Hatuniye Medresesi, Karamanoğlu Alaeddin Bey’in hükümdarlığı döneminde, Osmanlı Sultanı Murad Hüdavendiğar’ın kızı olan eşi Melek Hatun (Nefise Sultan) tarafından 1381 yılında mimar Nüman b. Hoca Ahmed’e yaptırılmıştır.

Cumhuriyetin ilanına kadar eğitim yeri olarak kullanılan medrese, Macar Hoca isimli bir kişi tarafından ders verilmesinden ötürü halk arasında “Macar Mektebi” olarak da tanınmıştır.

Günümüzde Karaman Müzesinin bünyesinde ziyarete açık olan yapıda sergi, toplantı, şiir ve müzik dinletileri gibi etkinlikler yapılmaktadır.

Karaman Hatuniye Medresesi

Mimari özellikleri:

İki eyvanlı, tek katlı ve revaklı avlusunun üstü açık medrese plan şemasındadır.

Avlunun güney kanadında dışa taşkın ve yüksek ana eyvan yer alır.

Kesme taştan inşa edilen yapının revakları, altışar adet devşirme sütuna dayanır.

Farklı yüksekliklerde olan elips şeklindeki iki sütun ile başlıklarının aynı hizaya getirilmesi için farklı yüksekliklerdeki kaideler kullanılmıştır.

Ortasında bir havuz bulunan avluda iki kenarda dörder, girişin karşısında da ikişer yuvarlak ve oval kemerlerle birbirine bağlı bölümler bulunmakta olup bunun üzeri bir kubbe ile örtülüdür. Buradaki sütunlar antik bir yapıdan getirilmiştir.

Karaman Hatuniye Medresesi

Taç Kapı ve Süslemeler:

Giriş portalı stalaktitli beyaz mermerden yapılmıştır.

Üzeri geometrik bezemeli yazı ve bitkisel dekorlarla hareketlendirilmiştir.

Girişin sağ ve solunda bitkisel motifli, duvara dayalı iki sütun, iç kısmında iki mihrap nişi, portalin ortasında da stalaktitler arasında kanatlarını açmış bir kuş figürü bulunmaktadır.

Bu kuş figürü orijinal olmayıp benzerine uygun biçimde yeniden yapılmıştır.

Altı mermer, üstü sarımtırak kireç taşından yapılan kavsaralı mukarnaslı taç kapının cephesi geometrik, bitkisel ve yazılı bordürlerle kuşatılmıştır.

Hatuniye Medresesini önemli hale getiren sadece mimari yazı özellikleri değil, aynı zamanda iç ve dış mekanda yoğun biçimde kullanılan taş süslemelerindeki rumi ve palmetlerden oluşan bitkisel ve geometrik motiflerdir.

Karaman Hatuniye Medresesi

Mimari Üslup

Selçuklu geleneğine bağlı kaldığı görülen Hatuniye Medresesinde Osmanlı mimarisinden de esinlenilmiş ve örtü sisteminde kubbeye yer verilmiştir.

Dışa taşkın iri bitkisel süslemeler ise, Beylikler dönemi özelliklerini yansıtmaktadır.

Karaman Kalesi

KARAMAN KALESİ

Kalenin kesin yapım tarihi bilinmiyor.

Ancak Karaman’ın tarihiyle yaşıt olduğu ve her dönemin şartlarına göre yeniden yapıldığı kabul edilmektedir.

En önemli yapımlar 1156-1187 yılları arasında Selçuklu Sultanı II Kılıçarslan ile oğlu I Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde gerçekleşmiştir.

Kendin iç surları II Kılıçarslan döneminde, dış surları ise I Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde yenilenmiştir.

Karamanoğulları döneminde iç kale, beylerin yaşadığı yer haline geldi.

Şehir Osmanlı hakimiyetine girdiğinde harap durumdaki kale, şehirdeki bazı binaların yıkılması sonrasında ortaya çıkan malzemelerle yeniden inşa edildi.

 

Mimari Yapı:

Karaman kalesi iç içe 3 surdan oluşmaktadır.

Dış, orta ve iç kale.

İç kale: Bronz Çağ, Roma ile Bizans dönemlerine ait izler yansıtmaktadır.

Kale, beşi dört köşe, dört tanesi ise yuvarlak olmak üzere toplam 9 kuleden meydana gelmiştir.

Dörtgen planlı kalenin kuzeybatı ve güneydoğu köşelerinde prizmatik, kuzeydoğu ve güneybatı köşelerinde ise silindirik birer burç bulunur.

Kuzey cephesinin ortasında dikdörtgen planlı bir burç, bununla kuzeydoğu köşesinin arasında da görece daha küçük boyutlu ve dikdörtgen planlı bir burç vardır.

 

Osmanlı dönemi ve tahribat:

1465 yılında Gedik Ahmet Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunun Karamanoğlu İbrahim Beyi yenmesiyle kentte büyük bir tahribat yaşanmıştır.

Bazı seyyahların aktarımlarına göre “Gedik Ahmet Paşa, Karaman’da taş üstüne taş bırakmadı” ifadesi bu tahribatın büyüklüğünü gözler önüne serer.

 

Arkeolojik Kazılar:

8 Temmuz 2013 tarihinde başlayan arkeolojik kazılarda, 14 yüzyıla kadar etkin bir şekilde kullanılan ve Karamanoğullarına ait idari bir yapı olduğu düşünülen yapı kompleksi tespit edilmiştir.

Kompleksin kabul ve taht salonu, hazine odası, mescidi, harem odası, konuk odaları, hamamı, mutfağı, çamaşırhanesi ve tuvalet bölümleri açığa çıkarılmıştır.

Restorasyon çalışmaları 2018 yılında tamamlanmıştır.

 

Evliya Çelebinin Tanıklığı:

1648 yılında Karaman’a gelen Evliya Çelebi, dış kale çevresinin 700 adım olduğunu, 140 kulesinin ve 9 kapısının bulunduğunu, orta kale çevresinin 1700 adım olduğunu, 400 kulesinin ve 2 kapısının bulunduğunu ve hendekle çevrili olduğunu belirtmektedir.

Karaman Kalesi

Günümüzdeki Durumu:

Günümüzde dış kale tamamen kaybolmuştur. Orta kale surlarının bazı bölümleri ve iç kale surları, sağlam olarak gelmiştir.

Kale, 1961 ve 1975 yıllarında birer restorasyon geçirmiştir.

1981 yılında Tarihi Kentsel Sit Alanı olarak tescillenmiştir.

1988-1991 yılları arasında iç kale çevresindeki konutlaşma ortadan kaldırılarak alan yeşil alana dönüştürüldü, iç kaleye sahne ve seyirci koltukları inşa edilerek tiyatro ve etkinlik merkezi olarak kullanılmaya başlandı.

Karaman Aktekke Camii

AKTEKKE-AKTEKKE CAMİSİ 

Diğer ismi: Aktekke Camii (Mader-i Mevlana Camii) dir.

 

Önemi:

Karaman’ın en önemli dini ve kültürel mirası olan Aktekke Camii, hem Mevlana’nın ailesiyle derin bağı hem de Karamanoğulları mimarisinin en güzel örneklerinden biri olmasıyla mutlaka görülmesi gereken bir eserdir.

 

İsimleri ve Anlamları:

İnşasında Ak taş kullanıldığı için halk arasında “Aktekke” olarak da anılan yapı, ilk banisi Kalemioğulu Ahi Muhammet Bey’e izafeten “Kalemiye Zaviyesi” olarak da adlandırılmışıtr.

1584 tarihli vakıf tahrirlerinde “Zaviye-i Kalemi” olarak kaydedilmiştir.

Belgelerde ise daha çok Mevlana’nın annesine nispetle “Maderimevlana” ve “Valide Sultan”, Mevleviliğe ait olması sebebiyle de “Mevlevi Tekkesi” olarak anılmıştır.

Karaman Aktekke Camii

Tarihi ve Banisi:

1370 yılında Karamanoğlu Alaaddin Bey tarafından yaptırılmıştır.

Büyük Türk mutasavvıfı Mevlana Celadeddin-i Rumi 1222 yılında ailesiyle birlikte Karaman’a gelmiş, burada evlenmiş ve 7 yıl kalmıştır.

Ahmet Eflaki’nin aktarımına göre, Mevlana’nın torunu Ulu Arif Çelebi’nin müridi Kalemioğlu Ahi Muhammet tarafından, şeyhinin emriyle Mevlana’nın annesi Mümine Hatun ile ağabeyi Muhammet Alaettin’in mezarlarının bulunduğu yere birer türbe ve tekke olarak yaptırmıştır.

 

Mimari yapısı:

Cami merkezi bir kubbe ve dört küçük kubbeden oluşmaktadır. Pencere kemerleriyle giriş kapısı kemerleri renkli taş ve beyaz taşla almaşık düzendedir. İçte mahfil sütunları, mihrap ve minber, dışta giriş kapısı, son cemaat revakı sütunları ile pencere söveleri mermerden yapılmıştır.

Son cemaat revakının kemer gergileri ahşaptandır. Üst örtü tümüyle kurşunla kaplıdır.

 

Türbe ve Mezarlar:

Caminin türbesinde Mümine Hatun’un, Alaaddin Çelebi’nin, Karamanoğlu Seyfettin Süleyman Bey’in başta olmak üzere 21 adet mezar bulunmaktadır.

 

Külliye Yapısı:

Cami, çevresinde hamamı, derviş hücreleri, güney ve batısında haziresi (mezarlığı) ve içerisinde türbe ve mezarlarıyla bir külliye şeklinde düzenlenmiştir.

Karaman Aktekke Camii

Osmanlı dönemindeki durumu:

Karaman’ın Osmanlıların eline geçtiği sırada yapının kullanılmaz durumda olduğu anlaşılmaktadır.

Ancak Fatih Sultan Mehmet, Aktekke’nin vakıf hükümlerini aynen sürdürmüştür.

16 yüzyıl ortalarında onarılmış, 1817-1820 tarihleri arasında ise türbe, semahane ve caminin kapsamlı tamiri için harcamalar Karaman Valisi Seyit Hüseyin Paşa tarafından karşılanmıştır.

Karaman Yunus Emre Camii

YUNUS EMRE CAMİSİ

Yunus Emre Camii ve türbesi, Karaman şehir merkezindeki Kirişiçi Mahallesinde, Yunus Emre Caddesi üzerindedir.

 

Diğer İsimleri:

Yapı, tarihi belgelerde “Kirişçi Baba Camii” ve “Kirişçi Baba Zaviyesi” olarak da anılmaktadır.

Ünlü seyyah Evliya Çelebi 1648 yılında Karaman’a geldiğinde Seyahatnamesinde Yunus Emre’nin türbesinin Kirişçi Baba Camiinde bulunduğunu kaydetmiştir.

Karaman Yunus Emre Camii

Tarihi ve Yapılış Dönemi:

Karaman’daki Yunus Emre Camii ve Türbesinin inşa tarihi konusunda kesin bilgi yoktur.

Ancak yapının Karamanoğulları dönemine ait olduğu tespit edilmiş olup yapılış yılı olarak 1349 tarihi üzerinde durulmaktadır.

Bir vakıf eseri olarak Karamanoğulları döneminde 1382 yılında İsmail oğlu Yunus Emre tarafından yaptırıldığına dair kayıtlar da mevcuttur.

Karaman Yunus Emre Camii

Mimari Yapısı:

Kesme taş malzemeden inşa edilmiş yapı, cami ve türbe kısmından oluşmaktadır.

Cami: üzeri kubbe ile örtülü beş gözlü bir son cemaat yeri ve bunun güneyinde üzeri kubbe ile örtülü kare bir harim kısmından oluşmaktadır.

Son cemaat yeri, dört sütun üzerinde, ortada oval yanlarda yuvarlak beş küçük kubbe ile örtülü, kare bir harim kısmından oluşmaktadır.

Merkezi kubbenin sağında iki kemer açıklıklı dikdörtgen planlı bir zikir yeri, batı duvarı bitişiğinde ise Yunus Emre’ye ait türbe bulunmaktadır.

Yapının tuğladan inşa edilmiş, tek şerefeli minaresi, türbe kısmının kuzeyinde yer almaktadır.

Caminin merkezi kubbesi önceleri yuvarlak ve taş kaplama iken, Karaman Belediyesi tarafından piramit biçiminde taş çatı eklenerek özgün mimarisi bozulmuştur.

 

Türbe ve Sandukalar:

Caminin batı tarafında yer alan türbenin tamamı kesme taştan yapılmış olup üzeri beşik tonoz örtülüdür.

Türbenin içinde Yunus Emre, Taptuk Emre, Yunus Emre’nin oğlu İsmail ve kızına ait 4 sanduka bulunmaktadır.

Cami ile batısındaki türbe kısımları arasındaki boşluk sonradan kapatılarak zikir yeri olarak adlandırılmış ve mescide dahil edilmiştir.

Karaman Yunus Emre Parkı Yunus Emre Heykeli

Yunus Emre Şiir Parkı:

Caminin hemen yanında yer alan bölge, Yunus Emre Parkı Şiir Bahçesi olarak düzenlenmiştir.

Bu kısımdaki duvarlarda Yunus Emre’ye ait şiirler yazılı mermerler bulunmaktadır.

Park; koruluk alanları, yeşil alanları, spor alanları, çocuk oyun gurupları, basketbol ve voleybol sahalarıyla ziyaretçileri ağırlamaktadır. Parkta doğal yapının korunmasına büyük önem verilerek düzenlemelerde ayrıca ahşap büfeler, doğal bir gölet ve dere, yapay kayadan şelaleli bir havuz ile ahşap köprüler de bulunmaktadır.

Park içinde Yunus Emre’nin büyük bir heykeli yer almakta olup, bu heykel hem yerli hem de yabancı turistlerin fotoğraf çektirdiği popüler noktalardan biridir.

Karaman İmaret Camii

İMARET CAMİ

İbrahim Bey İmareti olarak da bilinir.

 

Banisi ve İnşa Tarihi:

Karaman il merkezinde yer alan İmaret Camii, 1451 yılında Karamanoğlu II İbrahim Bey tarafından yaptırılmıştır.

Yapının nasıl ve ne amaçla kullanılması gerektiğini kurallara bağlayan 1431 tarihli vakfıyede tüm ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını karşılıksız sağlayabileceği belirtilmiş ve bunlar katı kurallara bağlanmıştır.

Karaman İmaret Camii

Mimari Yapı:

Kesme taştan, merkezi kubbeli, kapalı avlulu, iki katlı bir yapıdır. Kuzey-güney doğrultusunda, dikdörtgen planlı ve çift katlı olan yapıda, dört eyvan vardır. Taçkapıdan girilen bölüm, kubbeyle örtülü kare planlı bir avluya açılmaktadır.

Avlunun üst kısmında sekizgen kasnaklı aydınlık feneri bulunur. Cami bütünüyle kesme taştır. Taçkapıda yer yer mermer kullanılmış olup minare ve giriş kapısında renkli taşlara yer verilmiştir. Taçkapı üzerinde ve minarede mukarnaslı süslemelere yer verilmiştir.

 

Ahşap İşçiliği:

Giriş kapısının ve kubbeli odaların ahşap kapı kanatları, 15 yüzyıl Karamanoğlu ahşap işçiliğinin en ünlü örneklerini oluşturması bakımından görülmeye değer güzel bir eserdir.

Yapının mimarı bilinmemekle birlikte ahşap işleri yapan ustanın “İlyas oğlu Hacı Ömer” olduğu belgelerden anlaşılmaktadır.

Karaman İmaret Camii Minaresi

Çini Mihrabı:

Yapı, çift katlı planı, taş süslemeleri, renkli sır tekniğindeki çini mihrabı, Selçuklu geleneğini sürdüren ahşap kapısı ve figürlü bezemelere sahip ahşap pencere kanadıyla Ortaçağ Türk mimarisi örnekleri arasında özel bir yere sahiptir.

 

Külliye Yapısı ve İşlevi:

İmaret Camiinin kuzeybatı köşesine bitişik olarak inşa edilen kümbet Karamanoğlu II İbrahim Bey’e aittir.

Kare bir plan üzerine inşa edilen kümbet, sekizgen piramidal sivri bir külahla örtülmektedir. Kümbetin sekizgen kasnağı üzerinde bulunan mukarnaslı silme, pencerelerin pahli silme çerçeveleriyle giriş kapısındaki süslemeler dikkat çekicidir. Alçıdan yapılan sandukaların üzerlerindeki yazı, geometrik süsler, bitkisel motifler ve kabartmalar görülmeye değerdir.

 

Vakfiyesi:

Vakfiyelerin ilki 1431-1432 ve diğerleri sırasıyla 843, 849, 851 ve 870 tarihli olup hepsi tomar halinde birbirine bağlı, uzunluğu 7 m bulan bir tek belgedir. Ayrıca medresenin içinde, kapı alınlıklarında yedişer satır halinde taşa işlenmiş iki vakfıye özeti yer almaktadır.

 

Günümüzdeki durumu:

Yapı bugün cami olarak kullanılmaktadır.

Karamanoğulları döneminin en kapsamlı ve çok işlevli külliyelerinden biri olan İmaret Camii, Karaman’ı ziyaret edenlerin mutlaka görmesi gereken bir tarihi eser olarak öneriyorum.

Karaman Taşkale Kasabası

TAŞKALE KASABASI

Taşkale Kasabası, Tahıl Ambarları, Manazan Mağarası ve İncesi Mağarası ve Gürlük Mesire yeri hakkında, yine bu sitede: “Taşkale” adı altında, ayrıntılı olarak anlattım. Lütfen, Karaman bölgesi ziyaretinizden önce, o yazıyı da, mutlaka inceleyin ve hatta yanınızda bulundurun. Çünkü: Taşkale Kasabası, Karaman yöresinde mutlaka ve mutlaka görmeniz gereken bir yer.

Taşkale hakkındaki ayrıntılı tanıtım yazım için

Karaman, Taşkale

Karaman Derbe

KLAUDİODERBE-DERBE

Konya Karaman yakınlarındadır. (Kerti Höyük)

Klaudioderbe adı, Roma İmparatoru Claudius döneminde Derbe antik kentine verilen özel bir unvandır.

Bu unvan, 2 yüzyıla ait kentte darp edilen antik sikkelerin üzerinde görülmektedir.

Kerti Höyük adıyla da bilinen Derbe 450 x 250 m ölçülerinde büyük bir höyüktür.

Höyük üzerinde yapılan yüzey araştırmalarında Bronz çağı, Demir çağı, Hellenistik, Roma ve Bizans devrine ait çanak-çömlek parçaları bulunmuştur.

Kladoioderbe-Derbe

Tarihi:

Bu şehir hakkındaki ilk bilgiler, ünlü Romalı yazar Çiçero’nun eserlerinde görülür. Buna göre, Derbe şehri, Çiçero’nun dostu olan ünlü tiran Antipatros’un hakimiyet kurduğu bölgenin idari merkezi olan bir şehirdir.

Ancak MÖ 25 yılında, yöredeki hakimiyet Amyntas tarafından ele geçirilir. Ancak devam eden süreçte, Amyntas öldürülür ve bunun üzerine Roma İmparatoru Augustus, tüm yöresel krallıklara son verir ve Anadolu’da yeni bir “Eyalet” sistemi oluşturulur. Bu dönem bölge, Kapadokia bölgesine bağlanır.

Yani gerek Çiçero ve gerekse ünlü coğrafya bilgini ve gezgin Strabon’un yazdıklarına göre, Derbe kentinin İsauria ve Kappadokia bölgeleri arasında ve büyük ihtimalle Güney Lykaonia ve Laranda (Karaman) arasında bir yerlerde olması gerekmektedir. Veya en azından buralarda bir yerde aranması gerekmektedir.

Evet tarihi sürece devam edelim. MS 41-54 yılları arasında, Roma İmparatoru Claudius döneminde, bölgede hızlı bir Hıristiyanlaşma görülür. Çünkü Hıristiyanlığın ilk misyonerlerinden Tarsuslu Apostel Paulus, bu yeni dinin yayımımı için bölgede geziler yapmaktadır.

Hatta, bu yaptığı gezilerde tuttuğu günlükler, gönümüze kadar korunarak gelmiştir.

Aziz Pavlus Hıristiyanlığı anlatmak ve yaymak için önce Yalvaç’a, ardından Konya’ya gelir. Konya’da taşlanarak şehir dışına çıkarılır. Lystra’da da ayrı akibete uğrar. Bunun üzerine Derbe kentine gider, orada taşlanmaz ve bir süre vaaz gererek geri döner.

St Paulus Derbe şehrini ilk ziyaretini Barnabas ile birlikte yapmış ve şehirde, halk tarafından yakın ilgi ve konukseverlikle karşılaşmıştır.

Takip eden süreçte, Derbe şehri hakkında herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.

MS 138-161 yılları arasında ise, Roma İmparatoru Antonius Pius döneminden kalma ve Derbe şehrinden söz eden bir yazıt, günümüzdeki Ekinözü köyü yakınlarındaki Kerti Höyük’te bulunmuştur.

MS 452 yılında Anadolu’daki kuraklık ve kıtlık ile, 542 yılında Mısır’dan çıkıp, tüm Anadolu’yu olumsuz etkileyen veba salgını, Derbe şehrinde yaşayanları da olumsuz etkiler. Ayrıca 7 yüzyıldan itibaren yörede Arap saldırıları görülür ve şehir birkaç kez Araplar tarafından yağmalanır. Bu saldırılar sonucunda önemini yitiren Derbe şehri 11 yüzyılda bölgenin Türkler tarafından ele geçirilmesini takiben, tamamen küçülür ve bir köy olarak karşımıza çıkar.

Ancak, bu dönemde ortaya çıkan ve Dervi olarak isimlendirilen köy, antik dönemdeki Derbe şehri midir değil midir, bu durum kesin bilinmiyor.

 

Kladoioderbe-Derbe

Hıristiyanlık tarihi ile bağlantısı

Derbe kenti, Hıristiyanların kutsal kitabı olan İncil’de üç yerde geçmektedir. Çünkü burada MS 41 yılında Hz İsa’nın havarilerinden Aziz Pavlos ve Barnabas tarafından yaptırıldığı söylenen kilisenin, Hıristiyanlığın ilk kilisesi olduğu söylenir.

Hıristiyanlığın ilk yıllarında piskoposluk merkezi olan Derbe, tüm Hıristiyanlık dünyası tarafından kutsal kabul edilmekte ve Anadolu’da Hıristiyanlığın yayılmasında önemli bir merkez olmuştur.

Kilise tarihi içinde İstanbul’da toplanan 381 konsilinden başlayarak 451 Kadıköyv e 692 Konstantinopel toplantılarına Derbe temsilcisinin katıldığı kesin olarak bilinmektedir.

Aziz Pavlus’a bazı seyahatlerinde eşlik eden ve toplanan bağışları Kudüs’teki kiliseye götüren Gallus’un memleketi de Derbe’dir.

Kladoioderbe-Derbe

Yazıtlar:

Derbe’nin bu bölgede olduğuna dair en büyük kanıt, 1957 ve 1958 yıllarında biri Derbe höyükte, biri de Sudurağı beldesinden gelen iki yazıttır.

Bu yazıtlardan biri Konya Arkeoloji Müzesinde, diğeri ise Karaman Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.

 

Konya Arkeoloji Müzesindeki yazıt:

Konya Arkeoloji Müzesine kayıtlı MS 157 yılına ait kalker taşından yazıt, 105 cm yükseklikte, 69 cm genişlikte ve 68 cm kalınlıktadır.

Yazıt, 16 satırlık bir heykel kaidesidir. Yazıtta: Eyalet valisi Sexius Cornelius Dexter’in heykelinin, Derbe halkı tarafından dikilerek, kendisinin onurlandırıldığı belirtilmektedir.

“Derbe’nin belediye ve halkı, Antoninus Plus’un ve Cornelius’un valiliği, Aulus Lulius’un belediye başkanlığı zamanında……..”

Evet bu yazıt genel olarak şu bilgileri içermektedir.

İmparator Antoninus Plus’un yönetim dönemine atıfta bulunması, kentin belediye ve halkına dair resmi bir kayıt, dönemin valisi Cornelius ve belediye başkanı Aulus Lulius’un adları, kentin adının açıkça “Derbe” olarak geçmesi.

Yazıtta adı geçen Antoninus Pius (MS 86-161) Roma İmparatorluğunun “Beş iyi İmparator” döneminin dördüncüsü olup, MS 138-161 yılları arasında ılımlı ve basiretli bir yönetici olarak görev yapmıştır.

Müzenin açık avlusunda sergilenen bu eser, kireç taşından yapılmış bir blok üzerine kazınmış bir yazıttır. Müzede sergilenen 230’dan fazla yazıt arasında Derbe yazıtı özel bir öneme sahiptir.

1956 yılında İngiliz arkeolog Michael Ballance, MS 157 yılına tarihlenen bu yazıtı inceleyerek Derbe antik kentinin bugünkü Kerti Höyük’te, Karaman’ın yaklaşık 24 km kuzeydoğusunda olduğunu kesin biçimde belirlemiştir. Bu yazıt, kentin tam yerini ortaya koyan en önemli arkeolojik kanıt niteliğindedir.

 

Karaman Müzesindeki yazıt:

İkinci yazıt, 1958 yılında İngiliz Arkeoloji Enstitüsü araştırmacısı Alan S. Hall tarafından Sudurağı Köyü yakınlarında, Ekinözü ve Sudurağı sınırlarının kesiştiği Devri Mevkiinde bulunmuştur. Köy halkından bir kişi, höyük üzerinde yazılı büyük bir taş olduğunu bildirmiş ve bu taş üzerinde Derbe adının geçtiği saptanmıştır.

Yazıt daha sonra M. H. Ballance tarafından incelenerek Anatolian Studies 14 (1964) dergisinde yayınlanmıştır.

Yazıt: 0.65 x 0.85 m boyutlarında, 0.10 m kalınlığında, gök mermerden yapılmıştır.

Üzerinde beş çizgili daire içinde altı satırlık Yunanca metin kazılıdır.

Karaman Müzesinin bahçesinde sergilenen yazıtta şu ifade yer almaktadır.

“Burada Allah tarafından çok sevilen Derbe Piskoposu Michael yatmaktadır. 14 Indiktion yılının 8 Haziran’ı”

Yazıt: MS 4-6 yüzyıllara ait bir Bizans dönemi eseridir.

İçeriğinde “14. Indiktion yılı” ifadesi geçmektedir.

İndiktion, Roma ve Bizans dönemlerinde kullanılan 15 yıllık bir vergi döngüsüdür ve kesin yıla işaret etmek yerine dönem içindeki yılı belirtir.

Evet yazıt, günümüzde müzenin bahçesindeki en önemli eserler arasındadır.

 

Yazıtın Tarihi önemi:

Bu yazıt iki açıdan son derece önemlidir.

1-Derbe’nin konumunun kanıtlanması: Konya müzesindeki Roma dönemi yazıtıyla birlikte, Derbe antik kentinin bugünkü Kerti Höyük’te bulunduğunu kesin biçimde ortaya koymaktadır.

2-Piskoposluk Merkezini belgelemek: Bizans dönemine ait bu yazıt, Derbe adlı şehrin varlığını kanıtlamakta ve kentin önemli bir piskoposluk merkezi olduğunu belgeleyen tek somut arkeolojik kanıt niteliğindedir.

 

Piskopos Michael kimdir.

Hz İsa dan sonra dini lider olarak kabul edilen Michael, Derbe’de yatmakta olup bu durum Derbe’yi Hıristiyanlık açısından önemli bir hac durağı kılmaktadır.

Bazı yerel kaynaklara göre Derbe Kilisesi, MS 41 yılında inşa edilmiş olup dünyanın ilk inşa edilen kiliselerinden biri olarak kabul edilmekte ve Efes’teki Meryem ana kilisesinden 13 yıl önce yapıldığı öne sürülmektedir.

Kladoioderbe-Derbe

Kazı çalışmaları:

2013 yılında ilk kazı çalışmaları başlamıştır.

Kazılarda dini bir yapıyla karşılaşıldı, yapının kuzey ve doğu taraf apsisinin bir bölümü ortaya çıkarıldı.

Bulunan yapının Pavlus’un MS 1 yüzyılda ziyaret ettiği ve ilk Hıristiyan cemaatinin oluştuğu kentteki erken dönem bir Hıristiyan kilisesi olduğu düşünülmektedir. Ancak bu henüz doğrulanmamıştır.

Öte yandan, yapının büyük bölümü yok edilmiştir. Günümüze ancak iki tarafın apsis (yarım daire biçimli mihrap bölümü) kalıntısına ulaşılmıştır.

Yapı içinde kerpiç ve taşla örülmüş duvarlar tespit edilmiştir. Duvarların içinde mezarlar ve iskeletler bulunmuştur. Arkeologlar, bu iskeletler üzerinde antropolojik çalışmalar yaparak yaş, cinsiyet ve ölüm nedenlerini belirlemeyi planlamıştır. Sonuç mu; yok veya ben bilmiyorum.

Evet devam edelim. Çalışmalara göre, büyük bir tahribat görülmektedir. Kullanılan mimari malzemelerin çoğu sökülerek başka yerlerde kullanılmıştır. Adeta burası bir taş ocağı gibi görülmüştür. Bu durum, yapının asıl boyutlarını ve planını tespit etmeyi son derece güçleştirmektedir.

Ancak ödenek yetersizliğinden dolayı kazılara devam edilmemiştir.

Halbuki, Derbe Hıristiyanların hac yerleri arasında sayılmakta olup inanç turizmi için önemli adaylar arasındadır. Yeterince tanıtılmadığı için gereken uluslararası ilgiyi henüz görememiştir.

Öte yandan, buranın bulunduğu köy muhtarının ifadesine göre, buraya hala ziyaretçiler gelmeye devam etmekte, başlarını kapatıp ağlayarak dua etmektedirler ve bazıları hacı olduklarını söylemektedir.

Karaman Fisandon Kilise Camii-Dereköy Kilisesi

FİSANDON KİLİSESİ CAMİİ-DEREKÖY KİLİSESİ

Karaman şehrinin 7 km güneyinde, Dereköy köyü içerisinde kayalık bir tepe üzerindedir.

 

Adının Kökeni:

“Pis Andon” adlı bir Hıristiyanın çiftliği olarak kurulan ve halk arasında zamanla “Fisandon” olarak telaffuz edilen köyün içinden dere geçmesi nedeniyle bu köye “Dereköy” denilmiştir.

Aslında Bizanslı bir komutanın adı olan Fisandon olduğu tüm belgelerde sabittir ve burası bir Hıristiyan malikanesi olarak kurulmuştur.

 

Tarihi:

Fisandon Kilisesinin kitabesi yoktur.

Ancak kapalı Yunan Haçı kiliselerinin Anadolu’da yaygın biçimde görüldüğü 9-11 yüzyıllar arasındaki dönem göz önünde bulundurulduğunda, bu yapının mimari özelliklerine dayanılarak 9-10 yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır.

Bu yapıdan ilk kez Bizans sanat tarihçisi Strygoxski söz etmiştir.

Kilise 1573-1574 yıllarında Yusuf Sinan Paşa tarafından camiye çevrilmiştir.

Vakıf kayıtlarında “Allah’ın kapısı budur. Salih kimseler buraya girer” yazdırılmıştır.

 

Mimari Yapısı:

Kilise, İstanbul Bizans mimarisinin Yunan Haçı biçimindeki klasik planına sahip olmakla birlikte, üst yapısının İstanbul mimarisinden tamamen farklı bir uygulama ile yapıldığı görülür.

Haçın kolları üzeri beşik, aralarda kalan köşk hücreleri ise çapraz tonozlarla örtülmüştür.

16 yüzyılda Karaman Beylerbeyi Sinan Paşa tarafından kuzey bölümüne bir giriş kısmı ve minare eklenerek camiye dönüştürülmüştür.

İçinde dört kare kesitli paye, haçın ana noktasını oluşturduğu gibi kubbeyi de desteklemektedir.

Bu bölümün üstü kubbe ile örtülmüştür.

Kuzey cephesi orijinal görünüm ve özelliklerini korumaktadır, burada beşik tonozu yansıtan duvarların içerisine iki niş ve bir pencereden oluşan mimari cephe düzeni bozulmadan günümüze gelebilmiştir.

Karaman Fisandon Kilise Camii-Dereköy Kilisesi

Sanatsal Önemi:

Fisandon Kilisesi, Orta Anadolu Hıristiyan devri yapılarının en önemlilerinden olduğu kadar Bizans sanatı yönünden de üzerinde durulacak bir eserdir.

Dış cephelerinin hareketli ve oldukça kalabalık biçimde tezyin edilmesi onu bölgedeki diğer kiliselerden ayırmaktadır.

Yalnız kesme taş kullanılmakla birlikte ortada bir kubbe bulunan yapının dış yüzeyleri, bazıları kör bazılarının içlerinde pencereler açılmış, dizi halindeki kemerlerle hareketlendirilmiştir.

Karaman Fisandon Kilise Camii-Dereköy Kilisesi

Günümüzdeki Durumu:

Yapının duvarlarının üst kenarları yükseltilmiş ve sonradan üzerine beton dökülerek yapının üstü korunmuştur.

Ancak bu örtü yapıyı korumakla birlikte estetiğini de ortadan kaldırmıştır.

Karaman’da kiliseyken camiye çevrilmiş tek yapısı olan Fisandon Kilisesi, günümüzde hala aktif olarak cami olarak kullanılmaktadır.

 

Karaman Can Hasan Höyükleri

CAN HASAN HÖYÜKLERİ

İl merkezinin 15 km. doğusunda, Canhasan (Alacan) köyündedir. Burada: 3 tane, birbirine yakın höyük var. Bu höyüklerden: I. ve III. numaralı olanlarında, 1961-1970 yılları arasında, bilimsel kazılar yapılmıştır.

En önemli husus: bu höyüklerde tespit edilen insan yaşamının: günümüze kadar tespit edilenlerin en eskisi olduğu sanılıyor. Yani, ilk insan, burada yaşamış.

I.Numaralı Höyük

Çapı: 400 metredir. Bu höyükte yapılan kazılarda: 7 yerleşim katı tespit edilmiştir. Bunlardan: 7-4 arası katlar: Geç Neolitik dönem, yani: MÖ.6000 yıllarına kadar inmektedir. 3-1 arası katlar: Kalkolik döneme yani, MÖ.5500-3000 yıllarına kadar inmektedir.

Buradaki yerleşimciler, kerpiç kullanarak, dikdörtgen ve kare şeklinde odalar yapmışlar ve buralarda yaşamışlardır. Yapılarda: ağaç desteği ve payanda duvarları kullanılmıştır. Her evin, kendisine ait duvarları vardır.

Duvar ve tabanlar, çamur sıva ile sıvanmıştır. Evler, 2 katlıdır. Alt katta, depolama ve üst katta ise, günlük yaşam sürdürülmüştür. Burada: 3-1 katlarda: bakır madeni ve bol miktarda seramik bulunmuştur.

Bunun dışında bulunanlar ise: kıymetli taşlardan gerdanlık, midye kabuğundan kolyeler, kemikten yapılmış bilezik ve süs eşyalarıdır.

Burada yaşayan insanların, özellikle Mersin bölgesiyle ilişkileri tespit edilmiştir. Ekonomileri ise, tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır.

Höyük: MÖ.4300 yılında terk edilmiş ve uzun bir süre boş kaldıktan sonra, Roma ve Bizans dönemlerinde yeniden yerleşime açılmıştır.

III.Numaralı Höyük

Çapı: 100 metredir. MÖ.6500 yılına tarihlenmektedir. Buradaki evler: dikdörtgen planlı ve taş temeli olmayan, kerpiç duvarlarla örülmüştür. Yapımda: ağaç destekler kullanılmış, duvar ve tabanlar: çamur sıva ile kaplanmıştır. Sert zemin üzerine: çakıl taşları kuvvetle bastırılarak, çeşitli dekorlar kullanılmıştır.

Höyükteki yerleşimde yaşayanlar: bazı büyükbaş ve küçükbaş hayvanlar ile yabani hayvanları, besin olarak tüketmişlerdir. Ayrıca: ekmek buğdayı, arpa, mercimek, ceviz kalıntılarının bulunması, burada yaşayanlar tarafından, ziraata dayalı bir yaşam tarzının varlığını ortaya koymaktadır.

Bunların yanında: höyükte: obsidiyenden yapılmış aletler, bizler, saplı bıçaklar, çok sayıda kemik aletler, büyük kaşıklar, iğne ve spatulalar, boru şeklinde ve kemikten yapılmış kolyeler bulunmuştur.

Karaman Değle

DEĞLE

Değle ören yeri, Karaman’ın kuzeyinde, sönmüş Karadağ volkanının zirve kesimlerinde, deniz seviyesinden yaklaşık 1386 m yüksekte yer almaktadır. Şehir merkezine 35 km mesafede bulunan ören yerine şahsi araçla gitmek daha kolaydır.

Karaman Değle

Tarihi ve Önemi:

Doğu Roma (Bizans) Döneminde önemli bir piskoposluk merkezi olarak kullanıldığı düşünülen yerleşim, MS 4-9 yüzyıllara tarihlenen mimari kalıntılarıyla dikkat çeker.

Karadağ’nın Hititler tarafından kutsal kabul edilmiş olması, Mahalaç Tepesinde bulunan hiyeroglif kitabe ve Başdağ’da bulunan askeri yapılar, buradaki yerleşimlerin Bizans devrinden çok daha önce var olduğunu kanıtlamaktadır.

Aziz Paul tarafından ziyaret edilmesi nedeniyle yabancı turistlerin de yoğun ilgi gösterdiği ören yeri, kültürel turizm açısından son derece değerli bir konumdadır.

Karaman Değle

Kiliseler ve Dini Yapılar:

Değle Ören Yerinde 5 adet bazilikal planlı kilise, 1 adet piskoposluk sarayı, 1 adet manastır, 6 adet şapel (küçük kilise) ve din görevlileriyle hizmetkarların yaşadığı çok sayıda konut kalıntısı bulunmaktadır.

31 Numaralı bazilika, Üçkuyu köyüne çıkan yolun doğusunda yer almaktadır.

2014 yılında Karaman Müze Müdürlüğü tarafından yapılan çalışmalarla açığa çıkarılan kilisenin giriş bölümü, bodur ve yassı bir sütunla ayrılan at nalı ikiz kemerli bir işçiliğe sahip olduğu anlaşılmıştır.

Kilise, iki sütun sırası ile üç nefli olup orta nefinde blok taşlardan oluşmuş zemin döşemesi ortaya çıkarılmıştır. Kilisenin iç mekanları sağlam ve ayakta olmasından dolayı ziyaretçilerin gezebileceği konuma getirilmiştir.

32 Numaralı bazilika ise diğer kiliselerden farklı olarak bazilikal haç planlıdır.

Bölgedeki diğer kiliseler gibi Doğu-Batı uzantılı olan bu yapı, Değle ören yerinin en büyük kilisesidir.

Karaman Değle

Mezar Alanları:

Değle Nekropol Alanında Doğu Roma Dönemine ait kaya mezarları, mezar kapakları ve tepenin doğu yamaçlarında piramidal örtülü, kesme taşla inşa edilmiş oda mezarlar bulunmaktadır.

Binbir Kilisedeki çok sayıda dini yapının önemli bir bölümünü de mezarlar oluşturmaktadır.

Tespit edilen beş mezar türü içerisinde en yaygın olanlar kaya oygu mezarları ile taşınabilir lahitlerdir.

Bunların yanı sıra anıt mezar ve kaya ostoteki de birer örnekle temsil edilmektedir.

Karaman Değle

Gizemli Sunak ve Kabartma:

Bizans öncesine tarihlenen büyük bir sunak da alanın önemli unsurlarındandır.

Bu sunak, Bizans döneminde kaya mezara dönüştürülmüş ve üzerine işlenen “tohum saçan adam” kabartmasıyla bereket ve tarım inancını simgelemektedir. Önde bir figür sol eliyle bir tas tutmakta, sağ eliyle tohum saçmaktadır. Arkasında iki hayvanla çift süren bir başka figür bulunmaktadır. Adam ve hayvan figürleri profilden işlenmiştir.

 

Arkeolojik Çalışmalar:

Bölgede ilk kazı çalışmaları 19 yüzyılda İngiliz Arkeolog veya diğer adıyla casus Gertrude Bell tarafından yapılmıştır. 2014-2015 yıllarında Karaman Müze Müdürlüğü tarafından temizlik çalışmaları yapılarak ortaya çıkarılmıştır.

Karaman Değle

 Sonuç:

Değle Ören Yeri, Hitit, Roma, Bizans ve erken Hıristiyan medeniyetlerinin katman katman iz bıraktığı, Karaman’ın en gizemli ve keşfedilmeyi bekleyen açık hava müzelerinden birisidir.

Karaman Binbir Kilisesi-Maden Şehri

BİNBİR KİLİSE (MADEN ŞEHRİ)

Binbirkilise: Karadağ yanardağının kuzey yamaçlarında, İl merkezi Karaman’ın yaklaşık 30 km kuzeyinde yer almaktadır.

Kilise kalıntıları, Madenşehri, Üçkuyu ve Değle ören yerinin içinde ve çevresinde bulunmaktadır.

 

İsminin Kökeni:

“Binbir gece masalları”,  “Binbir direk sarnıcı” gibi halkın kullandığı “binbir” kelimesi burası için de Osmanlı döneminden itibaren kullanılmaktadır.

Seyyahlarda “Binbir direk” , “Binbir kilise” terimlerinin burası için söylendiğini aktarmaktadır.

Karaman Binbir Kilisesi-Maden Şehri

Tarihi ve Önemi:

Binbir Kilise, Avrupa’dan Kudüs’e gidin Hıristiyan hacıların uğrayarak buradaki azizleri ziyaret ettiği bir yer ve Geç Antik dönemin en önemli üç merkezi arasında gösterilmektedir.

Karaman’a 37 km uzaklıkta bulunan Madenşehri Köyünde volkanik bir dağ kütlesi olan Karadağ üzerinde 4 ve 9 yüzyıllar arasında Bizans döneminde yapılmış kilise ve manastırlar ile mezarlar bulunmaktadır.

Bu bölge 12 yüzyıldan itibaren gezginler tarafından ziyaret edilmiştir.

En önemli buluntular Bizans dönemine aittir. Binbirkilise’nin Bizans döneminde bölgenin en önemli dini merkezi olduğu bilinmektedir. Bölgede 9 yüzyılda görülen Arap akınlarından etkilenen yerleşimler, 12 yüzyılda Türk hakimiyetine geçmiştir.

Karaman Binbir Kilisesi-Maden Şehri

Yapı Sayısı ve Türleri:

Yapılan araştırmalarda 40 adet kilise binasının olduğu tespit edilmiştir.

Bu yapılar bazilika, yonca yapraklı kilise, serbest haç planlı kiliseler, Latin haçı kiliseler ve yuvarlak binalar olmak üzere farklı tiplerdedir. Bölgede başlıca dikkat çeken Madenşehri ve Değle ören yerlerinde 4 ve 9 yüzyıllar arasında yapılmış çok sayıda kilise, manastır, sarnıç, mezar yapıları, askeri yapılar ve konutlar yer almaktadır.

 

1 Numaralı Bazilika-En Büyük Yapı:

Madenşehri Köyünün girişinde, sağda bulunan bu bazilika, Binbirkilise arasında en iyi durumda günümüze gelebilen yapı olduğu gibi yöredeki en büyük bazilikadır.

Bazilikanın önünde üç bölümlü bir narteks bulunmaktadır. Bunlardan yanlardaki iki bölüm tamamen kapalı mekanlar halindedir. Büyük olasılıkla bu mekanlar narteks üzerindeki galeriye çıkışı sağlayan merdivenler için yapılmıştır. Kilisenin orta kısmında bir sütunun ayırdığı ve çift kemerli olarak tasarlanan kapıdan girilen 1 Numaralı bazilikada tekse taşlar kullanılmıştır. Sol nefin üstünü örten beşik tonoz örtüsü halen ayaktayken, sağ nef ve sütun dizisi tamamen yıkılmıştır.

 

Hitit Sunağı:

Binbirkilisenin önünde kayadan oyulmuş bir koltuğa benzer üç oturma alanı yer almaktadır.

35 Numaralı bazilikanın önünde bulunan oturma alanının, Hititler döneminden kaldığı düşünülen bir sunak olabileceği iddia edilmektedir.

 

Karaman Binbir Kilisesi-Maden Şehri

Mimari Özellikleri:

Bölgede ahşap eksikliği nedeniyle, binalar düz ahşap çatılar yerine taş kubbeli çatılarla örtülmüştür.

Yan neflerin üzerinde, üst sütun sırasının arkasında matroneumlar (kadınlar mahfili) inşa edilmiştir. Apsislerde çift katlı aydınlık pencereleri bulunmaktaydı. Narteksler çoğunlukla çift kemerlidir ve ortada tek bir sütun tarafından desteklenir. Özellikle Madenşehrinde olmak üzere bazı kiliselerde duvar resimlerinin kalıntıları görülebilir.

Karaman Binbir Kilisesi-Maden Şehri

Yıkılış Nedeni:

Binbirkilisedeki yapıların 1880 ile 1905 yılları arasındaki depremde büyük oranda yıkıldığı anlaşılmıştır. İnsan eliyle zarar görme durumu yok, doğa olaylarının etkisiyle binalar yıkılmıştır. Bu kiliselerin harap durumda olmalarının bir diğer nedeni de çevre köylülerinin bu yapıların taşlarından yararlanarak kendilerine ev yapmalarıdır.

 

Yeni Keşifler:

Son arkeolojik çalışmalarda 6 yeni kilise yapısı tespit edildi ve envantere kaydedildi. Madenşehrin de 20 lahit ve kapağı tespit edildi. Değle ören yerinde de keşiş hücreleri, geçitler ve farklı dini ritüellerin yapıldığını gösteren mimari unsurlar bulundu.

 

Uluslararası İlgi:

Binbirkilise harabeleri, 19 yüzyılın başlarından itibaren özellikle Batılı Seyyahların dikkatini çekmiştir.

1826 yılında L.Laborde, 1834 yılında Ch Texier, 1837 yılında W.Hamilton gibi seyyahlar tarafından ziyaret edilmiş ve gravürleri yayınlanmıştır. Vatikan Üniversitesi öğretim üyesi Bizans tarihi profesörü Vincenzo Ruggieri bölgeyi incelemiş ve “Ben ömrümde böyle bir yeri ilk defa görüyorum, muhteşem” diyerek buradaki araştırmaların çok önemli bilgilere ulaştırılacağını belirtmiştir.

 

Sonuç:

Binbirkilise ve Maden Şehri, Hitit, Helenistik, Roma, Bizans ve Osmanlı medeniyetlerinin katman katman üst üste geldiği, Anadolu’nun en önemli açık hava müzelerinden biridir.

Hıristiyan dünyasının kutsal haç yolu güzergahında yer alan bu alan, henüz tam anlamıyla keşfedilmeyi beklemektedir.

Karaman Ayrancı