Bodrum

Bodrum

Bodrum’a üç şekilde ulaşabilirsiniz. İsterseniz, öncelikle uçak ile ulaşımı değerlendirelim. İstanbul-Bodrum arası uçak yolculuğu, yaklaşık 1 saat sürüyor. Ankara-Bodrum arasındaki uçak yolculuğu da, yaklaşık 45 dakika sürüyor.

Bodrum için uçaklar; yeni açılan Milas havaalanına iniyorlar. Havaalanı gayet güzel, ferah ve rahat kullanımlı. Alana girince, hemen bagaj bölümü karşınıza çıkıyor ve sonra alanın dışına çıkıyorsunuz.

Buradan, Bodrum merkeze ulaşım ise, 40 km. Yani: yaklaşık olarak 40 dakika sürüyor, Havaş otobüsleri var ve bunlar havaalanı ile Bodrum Otogarı arasında ulaşım sağlıyorlar.
Bu arada: İzmir-Dalaman havaalanı üzerinden de, Bodrum’a ulaşmak mümkün. Ancak: burası, Bodruma uzak, yaklaşık 4 saatlik bir yolculuk gerekiyor.

Evet: diğer alternatif: karayolu ulaşımıdır. Bodrum’a karayolundan ulaşmak için birçok alternatif mümkün. İstanbul-Yenikapı’dan feribot ile Bandırma’ya gelebilirsiniz. Buradan da: sırasıyla, Balıkesir, Manisa, İzmir, Söke, Milas yolunu takip ederek, Bodrum’a ulaşmanız mümkün. İstanbul-Bodrum arası uzaklık: 700 km. Bu yol: otobüsle, 10 saat civarında sürüyor. İzmir-Bodrum arası otobüs yolculuğu ise: 4 saat sürmekte.

Ankara ve bu yöreden, Bodrum’a gelmek isteyenler için ise: Ankara, Eskişehir, Bursa, Balıkesir, Manisa, İzmir, Söke, Milas karayolunu takip ederek ulaşım mümkün. Ama: esas tercih edilen yol: Ankara, Afyon, Denizli, Aydın, Söke, Milas üzerinden Bodrum’a ulaşabilirsiniz. Bu arada: Denizli’den sonra, Kale ilçesi üzerinden Muğla’ya ve oradan da, Yatağan üzeri, Bodrum’a ulaşmak mümkündür.

Ben bu yolu da denedim, harita da nispeten pek iyi bir yol olarak görülmese de, çok da kötü bir yol değil. Ormanlık alanların içinden, yer yer virajlar halinde süregelen bu yolu, dinç bir zamanınızda kullanarak da Bodrum’a ulaşmanız mümkün. Ankara-Muğla arası: 622 km. Muğla’dan Bodrum’a ulaşım ise: 120 km. civarında. Yani: toplam, Ankara-Bodrum karayolu uzunluğu: 750 km. civarında. Bu yolu, Ankara’dan hareket eden otobüsler: yaklaşık 12 saatte alıyorlar.

Aslında, belki de pek ilginizi çekmeyecek bir ulaşım alternatifi daha var. Şöyle ki: Bodrum kalesi önünden, Datça ve Didim’e feribot seferleri yapılıyor.

Tüm bunların yanında: Bodrum’a ulaştığınızda: diğer yakın turistik yerlere olan uzaklıklar ise şöyle: Efes: 180 km., Pamukkale: 280 km., Dalyan: 174 km., Marmaris: 144 km.

Bodrum

TARİHİ SÜREÇ

Bodrum, inanılmayacak kadar zengin bir tarihi geçmişe sahip. Birçok uygarlık ve tarihi olayların içinde veya yakınında olmuş. Evet: bu bölgede yapısal izler bırakan ilk yerleşim yeri: Aziz Peter (St. Peter) kalesinin bulunduğu, günümüzdeki küçük kayalık ada.

Burada ilk yapılan kalenin çevresi, tamamen surlarla çevriliymiş. St. John şövalyeleri: kendi kalelerini inşa etmek için geldiklerinde; MÖ.1100 yıllarında “Dorlar” tarafından yapılmış, daha eski bir kalenin kalıntılarıyla karşılaşmışlar.

Yani: Polonez’in doğu kıyılarından, buraya gelen Dorlar: Bodrum’daki ilk yerleşimi kurmuşlar. Yeni kurdukları şehirlerini: Karyalılar olarak bilinen, bölge yerlilerinin yoğun ve şiddetli saldırılarından korumak için; kale surları yaparlar. Ancak: zamanla, Dorlar ve Karyalılar, dost olurlar ve barış içinde yaşamaya başlarlar.

Karşılıklı ticaret ilişkileri gelişir. Hatta: bir Yunanlı; Salmakis’de bir han açar. (Bu han: günümüzde, Bodrum limanının batısında, şimdiki Bardakçı Koyu’nun suları altında kalmıştır) Antik çağ da açılan bu han hakkında, söylence şöyle: “ Güzellik tanrıçası Afrodit’in delikanlılık çağına gelen oğlu, bir gün, bu handa bulunan çeşmeden akan suyun oluşturduğu gölde yüzer.

Gölün perisi Salmakis: ona aşık olur. Tanrılara; tek vücutta yaşamak istediğini söyler ve yalvarır. Dileği kabul edilir. Tanrılar; Afrodit’in oğlunu: yarı erkek, yarı dişiden oluşan, “Hermanfrodit” haline getirirler. “

Evet: tarihi süreç içindeki kısa yolculuğumuza devam edelim. Tarihe meraklı olanlar varsa bilirler, tarihin babası olarak kabul edilen, ünlü yazar “Heredot”, MÖ. 5’nci yüzyılda, Halikarnas’da doğmuştur.

MÖ. 546 yılında, Persler, kıyılardaki Yunan şehirlerini işgal ederler. Halikarnas’da, diğer şehirler gibi işgal edilir. Pers idaresinde, birçok hanedan şehri yönetir.

Ancak: bunlardan en önemlisi, yani iz bırakanı: MÖ.480 yılında, yönetime geçen: I. Artemis’tir. Özellikle: Yunanistan’ı istila eden, İon ortak donanmasının başındaki Zerzes’in donanmasındaki tavır ve davranışları, yazar Heredot’u etkileyecek ölçüde büyük olmuştur.

Takip eden tarihi süreçte

MÖ.377 yıllarında: Kral Mozolus: Karya ve Halikarnas valisi olarak, bölgeyi yönetir ve büyük izler bırakır. Kral Mozolus dönemine kadar, Halikarnas, küçük bir şehir niteliğinde iken, daha sonra, bölgenin istihkam ve ticaretinde, büyük atılımlar yapılan bir yer haline gelmiştir.

Bölgenin, başkenti; Milasa (günümüzdeki Milas) buraya taşınır. Şehrin çevresine: büyük ve uzun duvarlar inşa edilir. Bu duvarların, günümüze kadar ulaşan bölümleri, halen Bodrum’da görülebilmektedir.

Mozolus; bölge nüfusunu arttırmak için, diğer 6 şehir yerleşim yerini de, buraya taşıtır. Ayrıca: klasik çağda, Bodrum’dan günümüze ulaşabilen tek yapı olan: “Antik Tiyatro” yine, aynı dönemde yaptırılır.

MÖ. 353 yılında, Kral Mozolus ölür. Yerine: karısı Artemis II. geçer. Bu dönemde, tarihi süreci etkileyen en önemli olay: tarihsel çağların, yedi harikasından biri olarak kabul edilen, Kral Mozolus’un mezarının yaptırılmasıdır. (Günümüzde de kullanılan, “Mozole” sözcüğü, buradan alınmıştır) Bu mezar hakkında: yazının takip eden bölümlerinde daha ayrıntılı bilgi vereceğim.

Evet, devam ediyoruz. MÖ.334 yılında: Büyük İskender, Halikarnas’ı ele geçirir. Ancak, burada büyük direnişle karşılaşır. Halkın bu direnişi, İskender’i kızdırır. Yine de, İskender şehri ele geçirdiğinde, ceza olarak, her şeyin yığınlar halinde yakılmasını emreder. Ancak, yerli halka dokunmaz. Yine de: Halikarnas, bir daha eski gücünü kazanamayacak şekilde, tahrip olur.

MS.400 yıllarında, Roma’nın düşüşü ve Hıristiyanlığın yükselişi:

Burayı bir piskoposluk merkezi haline getirir. 13’ncü yüzyıl sonlarına doğru, Karya olarak bilinen bu bölge, Menteşe Beyliğinin eyaletlerinden biri haline gelir.

1392 yılında ise, Sultan Beyazıt tarafından, Osmanlı egemenliğine sokulur. Bu yıllarda: Aziz John şövalyelerinin bölgedeki kalesi: Simirna (bugünkü, İzmir) da bulunmaktadır.

Bu şövalyeler, bulundukları yerden kovulurlar. Ancak: Halikarnas’da yerleşmelerine izin verilir. Şövalyeler: burada, yeni bir kale inşa ederler. Bu yeni kaleyi inşa ederlerken, yazının başında söylediğim gibi; daha önce yapılmış kalenin üzerine, yeni kaleyi inşa etmeyi tercih ederler.

Şövalyeler: yeni inşa ettikleri bu kalede, 100 yıldan fazla kalırlar. 1523 yılında ise, Kanuni Sultan Süleyman tarafından, şövalyeler, Halikarnas dan da kovulurlar.

Yakın tarihi süreçte: Bodrum, 1919 yılında, İtalyan’lar tarafından işgal edilir. Ancak, Kurtuluş Savaşı sonucunda, 1922 yılında, İtalyan’lar, buradan kovulurlar.

GENEL

Bodrum; Türkiye’nin en gözde turistik bölgelerinden birisidir. Bunun en büyük nedeni ise: deniz, güneş ve kumsalın yarattığı ortam ile birlikte; sahip olduğu muhteşem güzellikte ve büyüklükteki mekanlar ile, her türlü eğlencenin mümkün olması ve mevsimsel özellikler.

Yani: burada, yazın en sıcak zamanlarında bile, havanın nemli olmaması nedeniyle, yaşamı sıkıntıya sokacak derecede, aşırı sıcak ve terleme yok. Zaten, insanlar sırf bu nem olmaması nedeniyle burayı tercih ediyorlar.

İklim: Ege ve Akdeniz iklimlerinin sentezini oluşturan bir özelliğe sahiptir. Yarımada olarak: mikro klima alan özelliği gösteriyor. Yaz aylarında; biraz önce de söylediğim gibi hiç nem yok. Bu özelliği: buranın çekiciliğinin en büyük etkenidir. Kış aylarında da, nem oranı düşüktür.

Yaz ayları: sıcak ve kurak, Kış ayları ise: ılık ve yağışlı geçiyor. Buraya gittiğinizde göreceğiniz gibi: büyük bir insan topluluğu, burada uzun süre ve hatta yıl boyunca kalmaya devam ediyorlar. Yani: burası, yalnızca bir yazlık yer olarak kullanılmıyor.

Kışın dahi, burada hayat sürüyor. Çünkü: kışın hava ne çok soğuk, ne de sıcak. Ilıman bir hava hakim. Bu da yaşamı olumlu yönde etkiliyor.

Deniz denince

Evet, Bodrum denizi: soğuk veya belki şöyle demek gerek, tam sıcak değil, biraz serin. Hani: Akdeniz’in o sıcak denizinde bunalanlar için, Bodrum denizinin soğukluğunu görünce, önceleri biraz ürperiyorlarsa da , buranın denizi, soğuk denizi sevenler için ideal bir deniz.

Derinlik mi? Çoğu yerde, birden bire derinleşen bir deniz değil.

Aniden derinleşen yerler de var elbette. Ama, genelde yavaş yavaş derinleşiyor. Dalga var mı? Hayır, buranın denizi dalgalı değil. Çünkü: zaten merkezde, yat limanı aynı zamanda dalgakıran görevi görüyor. Bölgenin koy olması nedeniyle, dalga yok.

Bodrum: pek çok insanda, özel bir yer tutar. Türk sanatçı ve entelektüelleri için popüler bir yer.

Burada yaşadığı bilinen ilk yazar olan “Halikarnas Balıkçısı” lakaplı “Cevap Şakir Karaağaçlı”. 1923 yılında, Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasından sonra, günün politikasına ters düşen görüşleri nedeniyle, Bodrum’a sürülmüş.

Buradaki yaşam hakkında yazmış olduğu roman ve öyküler ise; kendisi gibi romantik olan insanları buraya çekmiş. Adı, Türkiye dışında pek bilinmese de, Cevat Şakir, en az kral Mozolus kadar, Bodrum’da ünlü.

Bodrum’daki “Divan Palmira Otel”:

Dünyaca ünlü Londra kaynaklı otel kataloğu “Conde Nast Johanness” tarafından: “Avrupa’nın En Çekici Oteli” ödülüne layık görülmüş. 2006 yılı için, 9 ayrı kategoride yapılan değerlendirmede: kendi kategorisindeki 380 otelle yarışan bu otelimizin ödüle layık görülmesi; gerçekten güzel bir olay.

Bodrum denince: hemen merkezde bulunan: ülkemizin en büyük askeri kamplarından birini de görmeden geçmek mümkün değil. Merkeze yakın, Bardakçı Koyu ile merkez arasında: Bodrum Askeri Kampı var.

Bunun dışında, Bodrum’da mutlaka vardır ama ben resmi-özel kurumlara ait kamp göremedim. Evet, askeri kamp, dışarıdan bakıldığında: tek ve iki katlı, beyaz badana boyalı moteller, ağaçların altına, yeşilliklerin arasına yerleştirilmiş.

Uzaktan bakıldığında, göze batacak derecede, büyük ve saçma sapan yapı yok. Bu güzel. Kampın: merkeze yakın olması ve merkeze yürüyerek gidilebilmesi büyük avantaj. Gerek denizden yararlanılması ve gerekse merkeze yürüyüş mesafesi kadar yakın olması: kampın en önemli özellikleri.

Bunun yanında: denize; gerek kumsal ve gerekse beton bölümden merdivenlerle girmek mümkün. Kumsalda bulunan ağaçlar, yarattıkları gölge ile güzelliği pekiştirmiş.

Bunun yanında

Kampın hemen güneyindeki tepe üzerinde: yüzme havuzu bulunması ve bu havuzun tüm Bodrum manzarasına hakim olması, güzelliklere güzellik katıyor. Zaten: kampın her noktasından: Bodrum kalesi ve limana giriş çıkış yapan tekne ve yatları görmek ve izlemek mümkün.

Yalnız: sanırım Bodrum merkezli eğlence mekanların, gecenin ilerleyen saatlerindeki yüksek volümlü müzik sesi; kampta kalan ve sakin bir tatil düşleyenler için, sabaha kadar süren bir gürültü kirliliği işkencesi yaratıyor.

Yani: büyük olasılıkla, sabahın ilk ışıklarına kadar, yüksek volümlü müzik sesi, kamp bölgesindeki insanları etkiliyor olsa gerek. Bu arada: kampta yer bulamayanlar için, kampın hemen karşısındaki bölümlerde çok sayıda pansiyon bulunuyor. Bu pansiyonlarda, yalnızca oda karşılığı anlaşmak ve uygun fiyatlarla kalmak mümkün. Sonrası: kamptan.

Bodrum

ALIŞVERİŞ-BODRUM’DAN NE SATIN ALINIR

İskele Meydanından başlayan Kale Caddesinde: çok sayıda, mücevher, derici ve butik bulunuyor. Bodrum’un en ünlü alışveriş caddelerinden bir diğeri ise, Cumhuriyet caddesidir. Burada da: birçok hediyelik-hatıralık eşya, kuyumcu, deri ve kitapçı dükkanı bulmak mümkün.

Burası, Bodrum’un en kalabalık caddesidir. Akşam saatlerinde, yan yana yürümek bile mümkün olmuyor. Bu caddelerin bitiminde: Barlar Sokağı olarak isimlendirilen bölge başlıyor. (Aşağıda, eğlence mekanlarında, ayrıntılı anlattım.)

Bunun dışında: beyaz badanalı evlerin arasında kalan dar sokaklarda, alışveriş yapmanın da zevkini tatmanız gerek. Türk el emeğinin ürünleri, alışveriş yapmama direncinizi kıracaktır. Tatilciler için, en çekici gelen ürünler, elbette: halılar.

Ancak, çeşitli, deri, bakır ve bronz eşyalar, altın ve gümüş, nakış işleri ve ünlü Türk lületaşı ve damarlı akik taşı, pek çok turistin alışveriş listesindedir. Özellikle: yabancı turistler, bunları tercih ediyorlar. Yerli turistler ise: küçük hediyelik veya hatıra eşyaları tercih ediyorlar.

Bodrum Osmanlı Minyatürleri

Osmanlı Minyatürleri

Öncelikle aklınızda bulundurmanız gereken, size sunulan minyatür ne kadar gerçek ve eski görünürse görünsün, orijinal olmadığıdır. Sultanların emrinde çalışan birkaç ressam tarafından yapılan, bütün orijinal minyatürler müzelerde sergilenmektedir. Ancak, dekoratif amaçlı kullanırsanız, bunlar yine de çok güzel görünüyorlar.

Bu ülkede, güzel sanatlar akademilerinde, eski minyatür resim sanatının tekrar ele alınması ve öğretilmeye başlanması, gerçekten takdir edilecek bir olaydır.

Günümüzde, resimler antik karakterin korunması için, eski kitap sayfalarına yapılmaktadır. Kitapta resmin yapılması gereken sayfa, öncelikle saydam beyazla tamamen boyanır.

Eğer bir resmin gerçek olup olmadığını test etmek isterseniz, minyatürü ışığa tutun. Eski yazının üstüne boyanmış olan siyah yamayı görürsünüz. Yazılı metinleri resimleme geleneği, Türklerin İslamiyet’i kabulünden önceki dönemde, sahip olduğu kültürün bir parçasıdır.

Bodrum Türk Halıları

Türk Halıları

Türkiye’de halı denince akla, düğümlü halılar ve kilim denince ise dokuma halılar gelir. Türkiye’den, evinize götürebileceğiniz en klasik hediye, bir halıdır. Bodrum, Milas, Mumcular İlçelerinin köylerinde: halı ve kilimler, hala geleneksel usulde, elle dokunmaktadır.

İyi bir halı, yüz yıldan fazla bir süre, bozulmadan dayanabilir. Ancak, böyle bir halıya, sanat eseri olarak bakılmalıdır.

Bodrum Bakır Eşyalar

Bakır Eşyalar

Türkiye’de, uzun yıllar önce, sokak köşelerinde, zanaatkarları tarafından üretilen türde, el yapımı bakır eşyalar, hala imal edilmektedir. Bakır eşyaların nasıl yapıldığını İstanbul’daki Kapalı Çarşı’nın ortamında izlemek mümkündür.

Ayrıca, Bodrum yakınlarında, böyle bir bakır köyü var. (Burası, Bakırköy olarak biliniyor) Köyün adı, Kavaklıdere’dir ve Bodrum’un yaklaşık 100 km. doğusunda, Yatağan İlçesinin yakınlarında bulunmaktadır.

Tekstil ve Deri

Deri ve pamuktan yapılan ürünler, geleneksel olarak Türkiye’deki mağazalarda satılıyor. Pamuk, Türkiye’de, hemen her yerde yetiştirilmektedir. Hatta, Türkiye, dünyanın üçüncü en büyük pamuk üreticisi ülkedir.

Bodrum Lületaşı Pipolar

Lületaşı Pipolar

Lületaşını oyarak pipo yapılması, Türkiye’de uzun bir geçmişe sahiptir. Osmanlı dönemlerinde bile, dünyanın her yerinde tanınmakta olan, bu pipolar, aslen Eskişehir İlinde ortaya çıkmıştır.

Bodrum Eğlence Hayatı

BODRUM’DA EĞLENCE HAYATI

Evet, Bodrum: tarihi ve doğal güzellikleri yanında; gece kulüpleri, barları, diskoları, restoranları ve kafeleriyle de, sezon boyunca, Türkiye’nin gözde eğlence yeri olma özelliğini elde etmiş bir yer. Her zevke ve her yaş grubuna göre, eğlence yerleri bulmak mümkün.

Dilerseniz, dünyaca ünlü gece kulüplerinde eğlenebilir ve dilerseniz sahildeki restoran ve kafelerde, daha sakin ve keyifli zaman geçirebilirsiniz.

Sahil boyunca sıralanmış: barlar, restoranlar ve kafeler ile dolu olan, Barlar Sokağında (Dr. Alim Bey Caddesi) keyifli bir yürüyüş yapın.

Arzu ederseniz, hepsi birbirinden alternatifli eğlence mekanlarından birini seçebilirsiniz. Bunları beğenmeseniz; Bodrum’un dünyaca ünlü gece kulüplerinden birine girebilirsiniz.

Bodrum Clup Halikarnas

CLUP HALİKARNAS

Bodrum gece hayatının simgesi olmuş bir yer. Kapasitesi, 5500 kişilik. Dünyanın en büyük, açık hava diskolarından biri. Her yıl: binlerce yerli ve yabancı turist, buradaki şovları ve eğlenceleri izliyor ve katılıyor.

Akşam saat: 22.00 de başlayan eğlence ve şovlar, sabahın ilk ışıklarına kadar sürüyor. Giriş ücretli, aldığınız giriş bileti ile birlikte, ücretsiz herhangi bir yerli içki alabiliyorsunuz.

Bodrum Catamaran Night Club

CATAMARAN NİHGT CLUB

Dünyanın en büyük, yüzen diskosu. Ege’nin büyüleyici güzelliğinde, unutulmaz bir gece geçirmeniz mümkün. Yıllardır, Bodrum’un en gözde eğlence merkezlerinden biri olmuş bir yer. Gecede: 5000 konuk ağırlama kapasitesi var.

Akşam, saat: 22.00 de başlayan eğlence, saat: 01.00 den itibaren, limandan uzaklaşılarak, geride bırakılan Bodrum gece manzarası ile daha muhteşem ve heyecan verici hale sokuluyor.

Zemini tamamen cam olan Katamaran’da, dans ederken, altınızdan gelip geçen balıkları izlemek inanın muhteşem bir keyif.

Bodrum Club Hadigari

CLUB HADİGARİ

Bodrum kalesinin bitişiğinde, deniz kıyısında. Şüphesiz, Bodrum gecelerinin en gözde eğlence yerlerinden biri. Daha çok yerli turistlere hizmet veriyor. Sezon boyunca, caz dinletileri, konserler ve çeşitli aktiviteler var. Yazın sıcaktan bunalanların tercih ettiği bir yer. Hemen deniz kıyısında olması nedeniyle, daha serin bir ortam yaratılmış.

KÜBA BAR

Yarı Türk ve yarı Küba motiflerinin işlendiği bir yer. Sosyetenin rağbet ettiği eğlence merkezlerinden biri olarak, İstanbul gecelerini aratmayacak bir yapısı var. Ağırlıklı olarak, Latin müzikleri çalınıyor. Akşam, saat: 21.00 de başlayan program, sabahın erken saatlerine kadar devam ediyor. Yat Limanı, marinanın hemen karşısında.

GÜMBET BARLARI VE DİSKOLARI

Son yıllarda, giderek popülitesi artan Gümbet, birçok gece kulübü, bar ve diskosuyla, Bodrum gece hayatında önemli bir yer tutmuş durumda. Bodrum-Gümbet arasında, 24 saat çalışan dolmuşlar var.

Ulaşım sorun değil. Değişik bir mekan arayanlar için, Gümbet barları ve diskoları alternatif. Ulaşım problemi olmaması, avantaj.

Bodrum

BODRUM İÇİNDE, DENİZE GİRİLEBİLECEK YERLER

Bodrum Kumbahçe Sahili

KUMBAHÇE SAHİLİ

Kumbahçe Sahili, Bodrum içinden denize girilebilecek bir yer olarak görülüyor. Ancak: sahil içinde demirleyen teknelerin, özellikle hava kararınca denize verdikleri atık suları tam bir rezalet. Özellikle: bu atık sular yüzünden, bir çok sabah, bu sahile denize girmek için gelen insanlar, leş gibi bir görüntü ile karşılaşabiliyor.

Teknelerden denize atılan meyve kabukları, naylon poşetlerdeki tekne çöpleri, bir tuvaleti dahi olmayan bu müthiş halk plajında denize girenlerin, tuvaletlerini denize yaptıklarını ve yanlarında getirdikleri yiyeceklerin çöplerini ise, dönerken taşımamak için kuma gömdükleri, olağan davranış ve görüntüler.

Bana diyeceksiniz ki, madem bu kadar kötü, Bodrum’da, merkezde, nereden denize girilecek. Sonuçta: denize girilecek fazla bir yer yok. Bir de, Paşa Tarlası sahili var. Ama; her iki sahilde de, sahile demirleyen tekneler, hele uzun süre, bazen üç-dört ay burada kalıyorlar ve bu teknelerin sintinelerini yani kirli atıklarını herhangi bir yere atma şansı yok.

Yalnızca: bulundukları yere yani, insanların denize girme şansının kısıtlı olduğu bu sahile bırakıyor oldukları kesin. Ben bunları yazarken, gerek sizleri uyarmak ve kirlilik durumunu kontrol ederek denize girmeniz yönünde uyarmak ve gerekse de, ilgili ve yetkilileri, bu bölgelerin temiz bulundurulması ve aksine hareket edenlerin cezalandırılması yönünden uyarmak için bunları yazdım.

Bodrum Bardakçı Koyu

BARDAKÇI KOYU

Bodrum Limanının hemen dışındadır. Eskiden su satıcılarına “bardakçı” denilirmiş. Bu isim, belki detahihi Salmakis çeşmesinin bardakçısından yani su satıcısından kalmadır. Efsaneyi, daha önce tarihi süreç bölümünde anlatmıştım. Buranın en önemli özelliği: Hermanfroditus’un yani çift cinsiyetli (aynı bedende hem erkek, hem dişi) kişinin, burada yaratılmış olması.

Tanrıça Artemis’in oğlu. Bugün, Bardakçı’da lüks oteller, küçük pansiyonlar ve kumsal boyunca uzanan restoranlar var. Yerel günlük teknelerin uğrak yeri olan Bardakçı’ya, Marina ile Gümbet arasındaki tepeden yürüyerek, birkaç dakikada ulaşmak mümkün. Zeki Müren Müzesi de burada. Askeri Kampın hemen yanında. Arkada kalan tepelerde ise, yel değirmenlerini göreceksiniz, panoramaya değişik bir hava katıyor.

BODRUM MERKEZ İÇİNDE, GEZİ ROTASI

Evet, İskele Meydanı, Bodrum’un en merkezi yeridir. Burası: önemli buluşma yeri ve şehri keşfetmek için önemli bir başlangıç noktasıdır.

Bodrum’da ilk ziyaret etmeniz gereken yer: iskele meydanından 5 dakikalık bir yürüyüşle ulaşabileceğiniz Bodrum Kalesi ve onun dünyaca ünlü, Sualtı Arkeoloji Müzesidir. St. John şövalyeleri tarafından inşa edilen kalenin duvarlarını süsleyen, 250 civarındaki arma ve kitabeler ve çok iyi korunmuş mimarisi nedeniyle, kale, gerçekten ziyaret edilmesi gereken bir yapı.

Ayrıca, kalede, büyük emeklerle oluşturulmuş ve dünyanın en önemli müzeleri arasında sayılan Sualtı Arkeoloji Müzesi de, kesinlikle görülmesi gereken bir yer.

Kaleyi ve Sualtı Arkeoloji Müzesini gezdikten sonra: Bodrum’un ikinci önemli müzesi, şüphesiz, antik çağlarda, dünyanın yedi harikasından biri olma gururunu yaşamış olan, anıtsal kral Mozolos’un Mausoleion’unun (mezarının) kalıntıları. Yat Limanındaki Tepecik Camiinden, yukarı doğru çıkan sokak, sizi, buraya götürecek.

Burayı da gezdikten sonra: kısa bir tırmanıştan sonra, Bodrum’un ünlü antik tiyatrosuna ulaşacaksınız. MÖ. 4’ncü yüzyılda inşa edilen ve günümüzde hemen anayolun yanı başında bulunan, yani ulaşım sorun olmayan tiyatro ve bu noktadan, Bodrum’un muhteşem manzarasından, mutlaka etkileneceksiniz. Gitmeli ve görmelisiniz.

Eğer, antik Halikarnas şehrinin, önemli anıtlarının tümünü görmek isterseniz: Myndos Kapısına da uğrayın. Yakın tarihte restore edilen bu kapı: özellikle, Büyük İskender’in Asya Seferi sırasında, kanlı savaşlarla adından söz ettirmiştir. İşte, şu ana kadar gördükleriniz, antik şehirden günümüze kalan anıtlar.

Şüphesiz, yerli turistler için, mutlaka görmelerini önerebileceğim bir müze daha var. Bu: Türkiye’de, bütün zamanların en çok sevilen ve tanınan Türk Müziği sanatçısı Zeki Müzenin müzeye çevrilen evi.

Ünlü sanatçının, Bodrum’da satın aldığı ve hayatının son dönemlerini geçirdiği bu ev, Kültür Bakanlığının katkıları ile müzeye çevrilmiş. Bu müze evde: Zeki Müren’in şahsi eşyaları, sahnede giydiği kostümler, desenleri, fotoğrafları, hayranlarından gelen mektupları sergileniyor.

Bodrum Antik Tiyatro

ANTİK TİYATRO

Bodrum’un ortasındaki, Göktepe Dağının güney eteklerindeki bu tiyatro: Anadolu’nun en eski tiyatrolarından biridir. Tiyatro her ne kadar; dağın güney eteklerinde kalsa da; zamanınız ve gücünüz varsa; Göktepe Dağına kısa bir tırmanış yapabilirsiniz.

Bu tırmanış sırasında: taştan oyulmuş kaya mezar taşları göreceksiniz. Roma ve Helenistik çağdan kalma, bu oyulmuş mezar taşları, üzerlerinde: bir zamanların ölüm sembollerini taşıyorlar.

Bu sembollerden birisi de: küçük gözyaşı kapları. Bu yüksük büyüklüğündeki kaplar, yas tutanların gözyaşları ile doldurularak, ölü ile birlikte mezara gömülürmüş. Bir kişinin önemi arttıkça, gözyaşı kaplarının sayısı da artmakta imiş.

Biz, yine tiyatroya gelelim. Evet, tiyatro: MÖ.337 yıllarında, ünsü Satrap Kral Mozolus döneminde yaptırılmıştır. At nalı planında. Yamaca dayalı. Toplam seyirci kapasitesi: 13.000 kişi. Her koltuk arasında: 40 cm. lik bir mesafe bırakılmış ve seyircilerin rahat oturmaları sağlanmış.

Tiyatronun ilginç nitelikleri arasında: oyunlardan önce, Tiyatroların koruyucusu olarak kabul edilen Tanrı Diyonyus uğruna; kurbanlar kesilen sunak ve bazı koltukların arasında görülen ve o zamanlarda gölgelik olarak kullanılan objelerin bağlandıkları sanılan deliklerin bulunması.

1960 yıllarında, bir gurup Türk tarafından restore edilerek günümüze kadar ulaştırılmış ve günümüzde ise Bodrum’da ki birçok festivale sahne olmaktadır. Bodrum Müze Müdürlüğü tarafından kamulaştırılan tiyatro: yakın geçmişte, Ericson-Turkcel tarafından restore edilmiş.

Her gün ve günün 24 saati açık olup, ücretsiz gezilebilmektedir. Tiyatroyu gezmeye gelen, yerli ve yabancı turistler; oturup, limana yaklaşan ve limandan çıkan tekneleri izliyorlar, sizlerde gidin bu keyfi yaşayın.

Bodrum Kral Mozolus Mezarı

KRAL MOZOLUS MEZARI

Denizden 50 m. yükseklikte bulunan antik tiyatronun, biraz daha aşağısında.
MÖ.353 yılında dolaylarında, kral Mozolus için, karısı Artemis II. tarafından yaptırılmış.

Mezar: deniz üzerinde, oldukça uzak bir noktadan bakıldığında: 20 katlı bir bina yüksekliğinde görülecek şekilde inşa edilmiş. Bugün; burayı görmeye gittiğinizde, yapıldığı çağlardaki görkemi: yalnızca hayal edebiliyorsunuz.

Çünkü: o görkemli halinden, günümüze pek bir şey kalmamış. Yapıldığı zamandaki özellikleri ise, muhtemelen şöyle imiş: Boyu, eninden uzun ve dört bölümden oluşuyormuş. Sağlam bir taban üzerine yapılmış.

Sıra halinde dizili, 36 kolonluk bir salon ve sonra da 24 basamaklı bir giriş merdiveni. Bu basamakların en üstünde ise; Kral Mozolus’un ve Tanrıça Artemis’in heykelleri bulunan ve dört at tarafından çekilen bir arabanın heykeli de bulunan, büyükçe bir piramit yapı.

Mozole: 1500 yıl boyunca ayakta kalabilmiş ise de; 1308 yılındaki büyük Anadolu depremi sonucu yıkılarak, harabeye dönüşmüş. Daha sonra ise; Aziz John şövalyeleri, buraya geldiklerinde, kendi kalelerini inşa ederken, harabedeki kalıntıları kullanmışlar. Elbette; kalenin duvar taşları olarak.

Bunun yanında: Mozole ilk yapıldığında, duvarların dört bir yanı: zamanın en büyük ustalarının freskleriyle bezenmiş. Zaten, mozolenin bu derece muhteşem bir yapı olmasının en büyük nedeni de; bu duvar freskleriymiş. Bunların bazı parçaları: günümüzde, İngiltere’deki British Museum’da bulunuyor.

19’ncu yüzyılda, bu muhteşem anıtı, Bodrum evlerinin altında bulan, Sir Newton, anıta ait: birçok kabartma, heykel ve mimari parçayı, İngiltere’den gönderilen özel bir gemiye yükleyerek çalıp götürmüş.

Günümüzde

Buraya, yalnızca: bir kısım sütun ayakları ve bloklar görebileceksiniz. Kral Mozolus’un mezar odasının temel kalıntılarını da görmek mümkün. Volkanik kayalar kesilerek temelleri atılan “Mausoleion” un, mimari parçalarının bir kısmı, ama çok küçük bir kısmı. Burada: yerel bir müze de var. Hem antik Halikarnas’ın planını ve hem de anıtın mimari parçalarının resimlerini göstermesi açısından, bu müze önemli.

Bir de, Bodrum Kalesini gezerken, biraz önce de söylediğim gibi, kalenin duvarlarındaki taşlara iyi bakın, bu taşların bir kısmının farklı olduğunu hissedeceksiniz, evet bu farklı taşlar da, mozole’den getirilip, kalenin sur duvarlarının yapımında kullanılmış. Aklınıza şu soru gelebilir. Herhangi bir şey görmeyeceksem, buraya neden gideyim?

Gerçekten, burada sizi bekleyen, büyük antik kalıntılar yok. Yalnızca: gittiğiniz ve gördüğünüz bu alanda, bir zamanlar, gerçekten dünyanın yedi harikasından biri olan, kocaman bir yapının bulunduğunu hayal edin, inanın, tarihe merakınız varsa, bu hayal bile güzel gelecek size.

Bodrum Antik Şehir Duvarları

ANTİK ŞEHİR DUVARLARI

Kral Mozolus döneminde inşa edilmiş ve yaklaşık 8 km. uzunluğunda. Günümüze kadar iyi korunarak gelmiş ve görmek mümkün. Şehrin, bu duvarlar üzerinde bulunan çok önemli iki kapısından biri olan: Milas kapı ise tamamen tahrip olmuş. Ama: Myndos kapısı, bütün ihtişamı ile, günümüze kadar ulaşmış.

Duvarlar; yer yer tahrip olmuş olsa da, bir çok yerde, bütün ihtişamı ile karşınıza çıkıyor. MÖ. 4’ncü yüzyılda inşa edilmiş antik kent duvarlarının aradan geçen 2500 yılın ardından, günümüze kadar ulaşması, gerçekten muhteşem.

Bodrum Myndos Kapısı

MYNDOS KAPISI

Büyük İskender’in seferinde sözü edilen kapı. Bu kapının bulunduğu yerde: çok kanlı çatışmaların geçtiği; antik çağ tarih yazarlarının eserlerinde yazılı.
Evet, bu muhteşem kapı: Turkcel-Erıcson firmalarının katkıları ile restore edilmiş.

Bodrum Kalesi
Bodrum Kalesi
Bodrum Kalesi
Bodrum Kalesi

 

BODRUM KALESİ

Bodrum’un simgesi haline gelmiş bir yapı. Bodrum’da hemen gözünüze çarpacak ve merkezde bulunduğunuz her noktadan görebileceğiniz bir yapı.

Kale: Pazartesi günleri kapalı oluyor. Diğer günler ise: 08.00-12.00 ve 15.00-19.00 saatleri arasında ziyarete açık. Ücret ödeyerek gezilebiliyor. Günümüzde: Sualtı Arkeoloji Müzesi olarak kullanılıyor. Özellikle: burada sergilenen; Doğu Roma Batığı, Cam Batığı, Uluburun Batığı, Karya Prensesi Ada Salonları görülmeye değer.

Bu müze; 1995 yılında, Avrupa’da, “Yılın Müzesi” ödülüne layık görülmüş.

Kalenin ilk yapımı; Halikarnas’ın ilk yerleşimcileri olan: Dorlar. Daha sonra; bölgeye gelen şövalyeler tarafından, eski kalenin kalıntıları üzerine, yeni yani günümüzde görülen kale inşa edilmiş. Kim bu şövalyeler? Aziz John şövalyeleri organizasyonu : 11’nci yüzyılda, basit bir kurum olarak başlamış.

Başlangıçta; Kudüs’te, yalnızca dini amaçları olmasına rağmen, daha sonraki süreçte, büyük bir askeri güç haline gelirler. Kutsal topraklara giden insanlara: yiyecek ve sağlık hizmetleri verip, aynı zamanda güvenliği sağlarlar. Amaçları: haç yapan Hıristiyanlara yardım etmektir.

Kendilerine: İsa’nın askerleri ve kutsal yerlerin koruyucuları adını verirler. Zamanla: savaşlarda başarılar kazanırlar ve üne ve paraya kavuşurlar. Kudüs ve kutsal topraklar, Arapların eline geçince, ilk önce Kıbrıs’a ve daha sonra ise, 1309 yılında, Rodos adasına çekilirler.

Bu süreçte: Ege bölgesinde, birçok yere kaleler inşa ederler. Ama; bunların en önemlisi, İzmir-Kadifekale’de inşa edilir. Ancak: Osmanlı Padişahı, Yıldırım Beyazıt, Moğol İmparatoru Timur’un ordularına yenilip, İzmir’den çekilmek zorunda kalınca, şövalyeler de, İzmir’den çekilirler ve Halikarnas’a gelirler. Buradaki kaleyi inşa ederler. İnşa tarihi olarak: 1406-1523 yılları arasındaki dönem tahmin ediliyor.

Kale: iki liman arasında, kayalık bir alan üzerine kurulmuş. Antik çağda: önce ada olan bu alan, sonraları kente bağlanarak yarımada haline getirilmiş. Kale: kare planlı olarak yapılmış. Ölçüleri: 180 x 185 m. 33.5 dönümlük bir arazi üzerine kurulmuş.

İç kalede, değişik ülke adları verilmiş kuleler var. En yüksek kule: deniz seviyesinden 47.5 m. yükseklikte olan Fransız kulesidir. Diğer kuleler ise: İtalyan kulesi, Alman kulesi, Yılanlı kule ve İngiliz kulesidir.

Kalenin; doğu duvarı dışında kalan bölümleri: çift beden duvarları olarak inşa edilmiş. İç kaleye: 7 kapı geçilerek ulaşılıyor. Kapılar üzerinde: armalar var. Bu armaların sayısı: 249 adet. Armalar: kulelerin savaş stratejilerinin gelişmesiyle, yapılan eklentiler ve onarımların yapılış tarihlerini belirtmesi açısından, önem taşıyor. Armalar üzerinde ise: haçlar, düz ve yatay bantlar, ejder ve aslan figürleri bulunuyor.

Ayrıca: 14 sarnıç var. Kalede, göze çarpan ve görülmesi gereken yerler: kale korugan, çiftli duvarlar arasında su hendeği, asma köprü, kontrol kulesi, Sultan II. Mahmut Tuğrası.

Bodrum Kalesi

KALE GEZİ PLANI

Bodrum kalesi ve müzesi hakkında, en güzel gezi planı şöyle olabilir. Müze ana giriş kapısına gelip, ücret ödedikten sonra, kapıdan giriyorsunuz. Hemen sonra, sol yanda: Amfora parkı var.

Bodrum Kalesi Amforalar

AMFORALAR

Bunlar: antik çağlarda: şarap, tahıl, zeytin, zeytin yağı taşımak için kullanılan ve değişik form ve ebatlarda üretilen amforalar. Aslında: amfora: iki kulplu, “taşınabilir testi” anlamına geliyor. Kulpları ve sivri dipleri nedeniyle, gerek taşımada ve gerekse depolamada kolaylık sağlıyorlar.

Bu nedenle de; antik çağlarda, çok yoğun olarak kullanılmışlar. Depolama sırasında: çalı ve hasır gibi şeylere sarılıyorlar ve halatlarla bağlanarak, geminin gövdesine zarar vermeleri önleniyor.

Evet;: amforaların izolasyonunda, içinde taşındıkları nesneye göre: mum, sakız veya reçine kullanılıyor. Ağızları; pişmiş toprak tıpalarla kapatılıyor. Kulpları üzerine: şarabın imal edildiği şehir veya taşınan kargo için verilen garantiyi gösteren damgalar vuruluyor.

Bunların, su altı arkeoloji müzesine en büyük katkıları ise: arkeologlara yol göstermeleridir. Deniz dibinde yatan ve kumlarla kaplı, binlerce batığın, görünen yüzü amforalar olmuş. Formları, kulplarındaki damgaları ve taşıdıkları kargo ile, arkeologlara, daha kazı yapmadan, çok büyük bilgiler verirler.

Evet, iç kalede gezdiğiniz her yerde: sizi: tavus kuşları, güvercinler, firavun tavukları karşılayacak. Renk renk begonviller, karanfiller, çeşitli kaktüsler, çam gölge ağaçları, Akdeniz iklimine uygun her türlü çiçek ve ağaçları ise, doğal bir görüntü güzelliği oluşturuyor. Sanki: doğal bir parka girdiğinizi düşünüyorsunuz.

Dut ağacının gölgesindeki şapel; gotik tarzda yapılmış. Kalenin en güzel yapısıdır. Bu şapel içinde: Doğu Roma Batığı sergileniyor.

Bodrum Doğu Roma Batığı Salonu

DOĞU ROMA BATIĞI SALONU

Şövalyelerin inşa ettiği İspanyol Şapelinin içinde; bir gemi batığı ve batıktan ele geçirilen eserler sergileniyor.

Turgutreis yakınlarındaki Yassıada’nın yakınlarında, gemi tuzağı olarak isimlendirilen sığlıkta, kayalara çarparak battığı sanılan birçok gemi batığının bulunduğu tespit edilmiş. Yüzyıllar boyunca, adeta bir gemi mezarlığına dönüşmüş olan bu tehlikeli bölgede yapılan araştırmalarda, birçok batığa rastlanılmış.

Özellikle: 4’ncü yüzyıl, 7’nci yüzyıl ve 16’ncı yüzyıl batıklarının bulunduğu bu bölgede: amfora parçaları ve bir Osmanlı gemisinin topları da bulunmakta. Bu batıklara, son olarak, 1993 yılında, bir Lübnan gemisi de eklenmiş.

Evet: Yassıada’nın 75 metre güneyinde, denizin dibinde, bu bölgedeki kayalara çarparak batan bir gemi: günümüzde, burada sergileniyor. Sergilenen gemi batığı: 7’nci yüzyıla ait. Geminin: 1/1 ölçeğindeki ve zamanında gemi yapım tekniğinin uygulanması ile yapılan “kıç tarafı” şapel içinde sergileniyor.

Geminin baş tarafı ise: amforalarla dolu olarak gösterilmiş. Yaklaşık 900-1000 amfora taşıyan, 20 metre uzunluğunda, 5 metre genişliğinde bir gemi. Geminin: MS.626 yılında, Bizans imparatorluğu savaşlarla sarsılırken, adanın bu bölgesinde battığı sanılıyor. Yaklaşık: 60 ton taşıma kapasitesine sahip olduğu sanılıyor.

Gemi batığı: 1961-1964 yılları arasında, arkeolog George Bass ve ekibinin gerçekleştirdiği, 3553 dalışla, bilimsel bir şekilde incelenmiş. Hiçbir obje yerinden oynatılmadan, sert fırçalar ile temizlenmiş ve etiketlenmiş. Eğimli bir yamaçta ve 32 ile 36 metre arasında değişen bir derinlikte, yayılmış halde bulunan batığa ait eserler: 18 yıl süren çalışmalar sonucu temizlenmiş ve çıkarılarak tarihlendirilmiş.

Kazı çalışmaları yapılan alan: 12 x 6 metre büyüklüğünde ve tamamen amforalarla kaplı. Bu eğimli ve kumlu arazinin üst tarafında, geminin çapaları, alt tarafında ise geminin mutfağına ait çatı kiremitleri ve geminin ocağına ait tuğla parçaları bulunmuş. Bu buluntular ve ele geçirilen çanak-çömlek, gemide bir mutfak olduğunu işaret etmekte ve geminin özelliğini daha da üst seviyeye çıkarmakta.

Gemide bulunan diğer eşyalar arasında: balık ağlarını, mutfak çanak-çömlek parçalarını, balık avlamakta kullanılan zıpkını, üzerinde “Georgios” yazılı büyük bir kantar var. Antik çağlardan, günümüze ulaşmış kantarlar arasında, en büyüğü olma onuruna sahip bu kantarın üzerinde, geminin kaptanı veya sahibinin olduğu tahmin edilen kişinin ismi (Georgios) yazılı.

İsmin arkasında ise, birkaç haç şekli var. Kantarın yanında bulunan bir ağırlık seti, geminin marangozuna ve geminin lostromosuna ait ve odun toplamaya ve su için kazmaya yarayan aletler, oldukça ilginç. Bunları görebileceksiniz.

Geminin Karadeniz’den veya Costantinapolis yakınlarındaki bir limandan, son yolculuğuna çıktığı sanılıyor.

Gemide bulunan ve imparator Heraklitus dönemine tarihlenen 15 adet altın ve tunç para, geminin tarihlendirilmesine yardım etmesi açısından, büyük önem taşıyor.

Perslerin ve Arapların, birbiri ardına Bizans’a savaş açtıkları bu sorunlu döneme ait olan paralar, geminin tarihlendirilmesini sağlamış. Diğer buluntular ve özellikle paraların yardımı ile, batığın battığı tarihin: MS.626 yılları olduğu sanılıyor.

Gemide bulunan diğer ilginç buluntular ise şunlar: amforaları eğmeden içinden şarap çekmeye yarayan ve şarap hırsızı diye adlandırılan alet. Geminin kıç tarafındaki mutfak bölümünde ise, çok sayıda pişmiş toprak kaplar, 24 adet kandil ve hatta bakır kaplar bulunmuş ve sergileniyor.

Ayrıca: batıkta ele geçirilen kurşun levhalar ve kurşun eritme potası, yolculuk sırasında bile, balık ağlarına takılan kurşun ağırlıkların üretildiğini göstermesi bakımından ilginç.

Şapelden çıkıyorsunuz, hemen sağında , Türk Hamamı göreceksiniz. Sonra: Şapelin solundaki yoldan, amfora parkının yanından, yukarı doğru yürüyün. Karşınıza gelen yapı: Cam Salonu.

CAM SALONU

Bu Salon: Paşabahçe Şişe Cam Fabrikasının katkıları ile açılmış.

Bu salonda: MÖ.14’ncü yüzyıl ve MS.11’nci yüzyıl arasına tarihlenen, su altı ve toprak altı cam objeler var. Bodrum yarımadası ve çevresindeki antik şehirlerden gelen cam eşyaların yanı sıra, su altı kazılarda ele geçirilmiş objelerde bu salonda sergileniyor. Özellikle, altlarından yapılan ışıklandırmalı sergileme yöntemiyle, muhteşem bir renk cümbüşü sunuyor.

Buradaki en eski parçalar: MÖ.1400 yıllarına tarihlenen cam külçeler (ingotlar) dir. Ayrıca: Kaunos antik kentinden, Stratonikea kentinden ve Serçe Limanı batığından bulunan cam eşyalarda sergileniyor.

Cam salonunda: 1:20 ebatlarında yapılmış olan akvaryum göreceksiniz. Burada, su altı çalışmalarının nasıl gerçekleştirildiği gösteriliyor. Yassıada Doğu Roma batığı kazısı canlandırılmış.

Bodrum Uluburun Batığı
Bodrum Uluburun Batığı
Bodrum Uluburun Batığı

Bodrum Gelidonya Batığı

GELİDONYA BURNU VE ULUBURUN BATIKLARI

Antalya körfezinin en batı ucundaki Gelidonya Burnu (Cape Gelidonia-Hicra Akra) günümüzdeki ismiyle Taşlık Burnunun güneyinde sıralı 5 adadan en büyüğünün güneydoğusunda kayalara oturmuştur.

İlk kez Bodrumlu sünger avcısı Aras tarafından bulunmuş ve haber verdiği Amerikalı gazeteci ve armatör arkeolog Throckmorton tarafından 1959 yılında gerçekleştirilen dalışla keşfedilmiştir.

Gordion’u kazan Young’ın maddi ve bilimsel desteğiyle 1960 yılında kazılara başlamıştır.

İlk su altı bilimsel kazısıydı. Young’un verdiği en önemli  destek, en iyi öğrencilerinden olan Bass’ı kazılara göndermesi oldu. Bu bilimci daha sonra Uluburun Batığını da üstlenecektir.

Evet dünyanın en eski ticaret gemisi olarak bilinen ve son 100 yılın en önemli 10 arkeolojik keşfinden biri olmayı hak eden ünlü batık, 11 sezonluk toplam 22.400 dalışla ortaya çıkarılmıştır.

 

Gelelim batık gemilerin tanıtımına:

Gelidonya Burnu batığının tarihi yaklaşık MÖ 1220’dir. Bu tarihleme, gemideki ağır yüke yataklık etmesi amacıyla tekne zeminine yerleştirilen çalı çırpının analizinden çıkmıştır.

1982 yılında, Kaş yakınlarındaki 8.5 k m güneydoğuda, Uluburun açıklarında, derin sularda (40-60 metre) bulunan diğer gemi ise MÖ 14’ncü yüzyıl sonlarında batmıştır.

Bu geminin gövdesi Gelidonya batığınınkinden çok daha iyi durumdaydı.

 

Gemileri yapım tekniği:

Her iki gemi de “önce gövde” yöntemiyle yapılmıştı.

Gemiye, gövdeyi oluşturan tahtaların eklendiği bir omurgayla başlamak yerine, gemi ustaları önce gövdeyi yapıyordu.

Önce gövdenin tahtalarını yerleştiriyor, tahtaların uçlarını zıvanalarla birleştiriyor, tahta çivilerle yerlerine sabitliyor ve son olarak da omurgaya karşılık gelen iç destekleri ekliyorlardı.

MÖ 26’nci yüzyıldan itibaren Mısırlılarca ve daha sonra Yunanlılar ve Romalılarca da benzer bir teknik kullanılırdı.

Bu uygulamaya MÖ 14’ncü yüzyıl sonlarında rastlamak çok ilgi çekici.

Modern, “önce omurga” sistemine ilk olarak ortaçağlarda, Marmaris’in batısındaki Serçe Limanında bulunan bir MS 11’nci yüzyıl batığında rastlanır.

 

Gemilerin maiyeti:

Gemilerden biri ya da ikisi Kenanlı olabilir, ama gemilerin milliyeti tartışmalara yol açmış ve bazı uzmanlar Mykenaili olduklarını savunmuştur.

Geleneksel olarak yabancı ülkelerde en kolay göze çarpan nesnelerden biri Mykenai çömlekleriyken, Levand kökenli nesnelere Ege’de pek rastlanmamıştır.

Bu nedenle, özellikle tarih öncesi Ege uzmanları, Mykenai gemilerinin egemen olduğu bir Doğu Akdeniz ticareti tablosu çizmeye meyilli olmuştur.

Bu görüşe karşı olanlar ise, bunun arkeolojik kalıntıların korunma derecelerinden kaynaklanan bir tuhaflık olduğunu düşünür.

Levantlıların, Mykenai çömlekleri ve içeriklerine karşılık olarak verdikleri maddelerin, özellikle de tüketilen (gıda gibi) veya imalatta kullanılan ham maddelerin arkeolojik kayıtlarda iz bırakmayabileceğine inanırlar.

Gelidonya Burnu ve Uluburun’dan elde edilen sonuçlar, ham madde ticaretinin gerçekten de önemli olduğunu ve Kenanlılar ile  diğer Levantlıların deniz ticaretine katıldığını göstermiştir.

Deniz ticareti Mykenaililerin tekelinde değildi.

 

Gemilerdeki eşyalar:

Gelidonya Burnu batığı denizcilerin şahsi eşyaları Yakındoğu kökenliydi.

Suriye ve Mısır’dan ağırlıklar, bir Kenan lambası, silindir bir mühür gibi.

Asıl yükü oluşturan mallar metaldi.

Kıbrıs’tan öküz derisi şekilli külçeler, yine Kıbrıs’tan hurda tunç aletler ve kaynağı bilinmeyen kalay külçeleri gibi.

Aslında Mykenai kökenli nesneler, sadece geç tunç çağı Ege çömlekçiliğine özgü olan iki üzengi kulplu küptü.

Dolayısıyla Kenanlı kaptan ve tayfalarıyla birlikte geminin bir Levant veya Kıbrıs limanından yola çıkmış ve Gelidonya Burnu açıklarında battığından Ege’ye doğru yol alıyor olması ihtimali güçlüdür.

Uluburun batığı da benzer özelliklere sahiptir. Ama bu gemi Gelidonya’dakinden daha büyük (yaklaşık 10 metreye karşılık 17 metre), yükü daha zengin ve çeşitliydi. Eni ise 5 metreydi.

Geminin tarihi olan MÖ 14’ncü yüzyıl Mykenai çömleklerinden ve Ahenaton’un eşi Mısır kraliçesi Nefertiti’nin adı yazılı bir altın bok böceğine dayanarak tespit edilmiştir. Gemide Firavun Akheneton’un karısı Nefertiti’ye ait altın bir mühür de bulunmuştur. Bu mühür, adı geçen kraliçenin günümüze kadar ulaşabilen tek mührü olması açısından ilginçtir.

Yük, Kıbrıs’tan gelen toplam 1 ton ağırlığındaki 318 adet dört kulplu bakır külçelerdi. Ayrıca: 1 tonluk kalay külçeleri olmak üzere metal ağırlıklar vardı. Yani, geminin silah yapımında kullanılan ana malzemeyi taşıdığı düşünülür.

Suriye-Filistin’den yola çıkmış gemi, batmadan önce son olarak Kıbrıs limanına uğramıştır.

Diğer hammaddeler arasında şunlar vardı: Çeşitli renklerde 170’den fazla cam külçe, bulunan en eski örneklerdir. Fildişi; fillerin dişi gibi oyulmak üzere su aygırı dişleri, kaplumbağa kabukları, Afrika’dan siyah ağaç odunu, devekuşu yumurtası kabukları ve Kenanlı amforalarda, anlaşıldığı kadarıyla özellikle Mısırlılarca tütsü ve Mykenaililerce de parfüm olarak kullanılan 150 testi içinde 1.5 ton  menengiç reçinesinin kalıntıları, 160 adet tartı ağırlıkları, havanlar ve bir adet bilezik.

Burada en önemli husus: cam üretimi Mykenai’den önce Ortadoğu’da idi ve deniz ticaretiyle de aynı şekilde Akdeniz’in doğu kıyılarında gelişmişti.

Yükün önemli kalemlerinden biri de Kıbrıs çömlekleriydi.

Yeni Kıbrıs çanak ve küpleriyle dolu birkaç pithos vardı.

Bulunan besin maddeleri arasında incir, zeytin, üzüm, badem, nohut, nar ve sumak ile kişniş gibi baharatlar yer alıyordu.

Bu şaşırtıcı envanterde işlenmiş ürünler de vardı.

Kenanlı ve Mykenai tarzı kılıçlar, çeşitli yerlerden mühürler, gümüş bilezikler, kehribar boncuklar ve yukarıda bahsedilen Nefertiti’nin altın bok böceği gibi mücevher ve değerli eşyalar.

Yakındoğu veya Kıbrıs tipi 24 taş çıpa.

Ayrıca minik bir diptik ile bir ikincisinin tek tarafı da bulunmuştu.

Her sayfasında yeni bir ileti yazılmak istendiğinde düzlenerek silinebilecek mum için oyuklar bulunan bu fildişi menteşeli katlanır ahşap kitaplar, bu tür yazım araçlarının en eski örnekleridir. Ancak ne yazık ki, gemide bulunan defterin balmumu sayfaları erimişti, bu yüzden defterde neler yazıyordu, en ilginç bilgiler içeriyordu bilinmiyor.

Gemideki hammaddeler, bu geminin de Gelidonya Batığı gibi yolculuğuna Levant’ta başladığını ve Kıbrıs yolu ile batıya doğru yol aldığını ima eder.

Uluburan batığındaki nesnelerin heterojenliği, geminin bandırasını belirlemeyi zorlaştırır.

Bu konuda çeşitli görüşler vardır. Belki Gelidonya batığı gibi bu da Kenanlı idi, ama Ege’ye dönüş yolundaki bir Mykenai gemisi de olabilir.

Doğrusu ne olursa olsun, her iki gemi batığı da geç tunç çağında Akdeniz’deki ham ve işlenmiş madde ticaretinin uluslararası doğasını ve karmaşıklığını açıkça ortaya koyar.

Sonuç:

Elde edilen bulgular, 1999 yılında yeniden modellenerek Bodrum Sualtı Müzesinde sergilenmektedir. Batıktan çıkan eserler, Kasım 2008-Mart 2009 tarihleri arasında Amerikan Metropolitan Müzesinde de sergilenmiştir.

 

TEKTAŞ BURNU BATIĞI

1999 ve 2001 yılları arasında, Çeşme’nin güneyindeki Tektaş Burnunda, klasik döneme tarihlenen bir batık bulunur. Çeşme ve Sığacık arasındaki kıyı şeridinde bulunan bu batık: klasik dönemde batan ve bu döneme ait bilgileri günümüze iletmesi açısından önem taşır.

Bu batıktaki en önemli buluntulardan biri: antik çağ vazolarının üzerinde görülen, ama bu batıkta fiilen ele geçirilen: göz imajıdır.

GÖLCÜK KAYIĞI

2001 yılında, Ödemiş yakınlarındaki Gölcük gölünün su seviyesi, 2 metre azalınca, bu kütük kayık ortaya çıkar ve yapılan çalışmalar sonucu, buraya getirilerek sergilenir.

Evet: kayık: o yıllarda Uğur ve Rose Bengisu tarafından bulunur ve Ödemiş Müze Müdürlüğüne haber verilir. Bu arada: kayığı kendi bahçelerine çeken Bengisu çifti: sürekli ıslak kalabilmesi için, yaş bezlerle ve otlarla kaplayıp korumaya çalışırlar.

Daha sonra. Kültür Bakanlığının kontrolü altında, kayık, Bodrum’a taşınır.

Kayık: kestane ağacının gövdesinin içi oyularak yapılmış. Uzunluğu: 4.40 metre ve genişliği ise 0.75 metre. Yüksekliği: 0.38 metre. Yapımı: MS. 13’ncü yüzyıla tarihleniyor.

Köşeli burnu, basık ve genişleyen arka kısmı dikkate alındığında, balıkçılık ya da nakliye işlerinde kullanıldığı tahmin ediliyor.

Yaklaşık 700 yıl su içinde kalan bu kütük kayık, yine, su içinde sergilenmek zorunda. Suya doymuş ahşap: su içinde korunmadığı takdirde, kısa bir süre sonra parçalanır ve toz olur. Bu nedenle: su dolu bir akvaryum içinde sergileniyor.

Bu akvaryum içinde: 17 tane de balık göreceksiniz. Bunlar, kütük kayığı larvalardan koruyorlar. Aynı salonda: yani burada: Apollo Tapınağı (Didim) ve Kral Mozolus’un saray kalıntılarının da sergilenmesi düşünülüyor.

Bunun yanı sıra, dünyada, yalnızca 3 örneği bulunan, Roma imparatorluğu dönemine ait, bir tunç çapa da, ilerde sergilenecekmiş.

Cam Salonundaki güzelliklerden çıkıyorsunuz. Karşınıza gelecek olan, dikdörtgen görünümlü taş yapı: 11’nci yüzyıl, Serçe Limanı Batığının sergilendiği salon.

Ancak: yapıya girmeden önce, öndeki duvar kalıntılarının, MÖ. 4’ncü yüzyılda yapıldığı sanılan Kral Mozolus’un sarayının temelinin kalıntılarının olduğu sanılmakta. Bu duvar kalıntılarını izlerken, bu özelliğe dikkat edin.

Bodrum Serçe Limanı Batığı Sergi Salonu
Bodrum Serçe Limanı Batığı Sergi Salonu

 

SERÇE LİMANI BATIĞI SERGİ SALONU

Marmaris yakınlarında, Serçe Limanında, 1977 yılında, bir cam batığı bulunur. Gerek taşıdığı kargo ve gerekse geminin gövdesinin korunması açısından, dünyanın en önemli batıklarından birisidir.

Batık: 16 metre uzunluğundadır. Alt tabanı düz olması nedeniyle, sığ sularda seyreden nehir gemilerini andırır. Yaklaşık: 35 metre derinlikte bulunan cam batığı kazısında, arkeologlar, 100 ton kumu temizlemişler ve kazıyı gerçekleştirmişlerdir.

11 nci yüzyıla tarihlenen gemi, cam eşyaların yanı sıra, 2 tona yakın cam külçe ve 1 ton civarındaki kırık cam taşımakta imiş. Arkeologlar, geminin güney Suriye’den yola çıkıp, Karadeniz’e, Kırım’a veya Güney Tuna boylarına doğru gittiğini düşünüyorlar.

Gemide: 110 amfora bulunmuş. Bunların çoğunda: şarap ve gemideki yolcular ve mürettebat için: su ve yiyecek taşındığı sanılıyor. Gemide ele geçen: ıslama paralar ve eşyalar: geminin bir Müslüman gemisi olduğunu gösteriyor.

Öte yandan, gemide bulunan domuz kemikleri ve üzerinde Hıristiyan azizlerinin bulunduğu bazı eşyalar ise, gemide aynı zamanda Hıristiyan yolcuların da bulunduğunu göstermesi açısından ilginç.

Serçe Limanı Batığının sergilendiği salondan çıkıyorsunuz. Sağ tarafa dönün, bir sarnıç göreceksiniz. Bu sarnıç: Kral Mozolus döneminden günümüze kalmış.

Evet; devam ediyorsunuz. Birkaç basamak çıkıyorsunuz, sağ tarafınızda, iki yüksek kule görünüyor. Bunlar: İtalyan ve Fransız kuleleri. Bu kulelerin bulunduğu alana: gotik tarz, kaburgalı bir tonozdan geçeceksiniz.

Burası: Bodrum’u, Ege Denizindeki İstanköy Adasına kadar görebileceğiniz en güzel manzaranın bulunduğu bir köşe. Evet: tonozlu bölümü geçin ve karşınıza, Karyalı Prenses Ana bölümü geliyor.

Bodrum Karyalı Prenses Ada Salonu

KARYALI PRENSES ADA SALONU

Kralın ve eşinin ölümü üzerine, iktidara gelen İdrieus; Prenses Ada’yı, Alinda kentine sürgüne gönderir. Ancak: Büyük İskender’in bölgeye gelişi sırasında, İskender ile Alinda’da görüşen Prenses Ada, İskender’in Halikarnas’ı ele geçirmesi üzerine, yönetime geçer.

Kırk yaşlarında öldüğü sanılan (MÖ.379 yılında doğmuş ve 330 lu yıllarda ölmüş olmalı) Prenses Ada’nın; Karya’da ne kadar süre Satraplık yaptığı bilinmiyor

1990’lı yıllarda, şehrin kuzeyinde, tesadüfen bir mezar bulunuyor. Mezar odasının eşsiz güzelliği ve burada sergilenen mücevherler, bu mezarın önemli birine ait olduğuna işaret ediyor. Yapılan çalışmalar sonucu, özellikle de iskeletin kafatasının, İngiltere’de Manchester Üniversitesinde etlendirilmesi sonucu, tesadüfen bulunan mezarın, Prenses Ada’ya ait olduğu ortaya çıkıyor.

Evet, günümüzde, İtalyan kulesinin hemen altındaki odada, mezar buluntuları sergileniyor. Burada: altın taç ve kıymetli takılar göreceksiniz.. Ama: Bodrum kalesinde, sonsuza kadar, ziyaretçilerini ağırlayacağı kesin. Burayı görmeden sakın kaleden ayrılmayın.

Gerçekten, Prenses Ada’nın tamamen gerçeğe yakın görüntüsünü yansıtan manken ve lahit; görülmesi gereken objeler. Lahit içinde, küçük bir fare iskeleti göreceksiniz, hemen ayak ucunda, dikkatli bakarsanız görmemek mümkün değil. Tabii, bu fare iskeletini görmek değil de, onun lahde nasıl girdiği tam bir muamma.

Prenses Ana, salonundan çıkıyorsunuz. Sola dönün, merdivenleri çıktığınızda, İngiliz kulesinin önüne geleceksiniz. Avlu: bir ortaçağ bahçesi gibi düzenlenmiş. Kendinizi, ortaçağda yaşayan biri gibi hissedeceksiniz. Ortaçağ giysileriyle giydirilmiş mankenler ve ortaçağ müziği, duvarlara işlenmiş yazılar, sizi bir anda o günlere götürecek.

Evet, İngiliz kulesinden çıkın ve sonra batıya doğru ilerleyin.

Karşınıza, küçük bir kule çıkacak. Alman kulesi. Tıpkı İngiliz kulesi gibi, ortaçağ şövalyelerinin yaşamını anımsatacak şekilde düzenlenmiş. Daha sonra göreceğiniz yılanlı kulede ise: doğum, yaşam ve ölüm üçlemesini anlatan bir salonu var.

Alman kulesinin arkasından dönüp, Osmanlı dönemine ait tuvaletlerin bulunduğu bölgeye geçin. Karşınıza: ortaçağ vahşetini, tüm detaylarıyla gösteren zindan (işkence odası) çıkıyor.

Evet, burayı da gördükten sonra, manzarayı içinize çeke çeke, dönüş yoluna geçin. Alman kulesinin hemen yanındaki kafeteryada, küçük bir mola verebilir veya çiçeklerin arasından, Şapelin bulunduğu yere kadar yürür ve sonra arka bahçeye geçebilirsiniz.

Ağaçların üzerinde asılı olan tüm levhalar, sizi mitoloji dünyasına götürür. Kalenin kuzeybatısında, birinci kapının bulunduğu kısımda, festivallerin, konserlerin yapıldığı, bir zamanlar top koruganı olarak kullanılmış, şimdi ise, Bodrumlu sanatseverlere hizmet veren sanat galerisi bulunuyor.

Bodrum Zeki Müren Müzesi

ZEKİ MÜREN MÜZESİ

Son yıllarını geçirdiği Bodrum ve insanı çok seven Zeki Müren: Bardakçı Koyunda bir ev satın alır. Bodrum insanı da, ölümü üzerine, bu koya: Zeki Müren Koyu ismini verir.

Evet, Zeki Müren, ölümünde: evinin hemen üstünde bulunan, Yalıkavak tepelerindeki yel değirmenlerinin yakınında gömülmek istediğini söylermiş. Ama, mezarı, günümüzde burada değil, Bursa’da.

Bu müze: yılda, yaklaşık 40 bin turist tarafından ziyaret ediliyor. Burada: Zeki Müren’in: eşyaları, sahne kostümleri, kendi yaptığı tabloları, ödülleri ve yaşamına ait her şey sergileniyor. Ayrıca: Müze bahçesinde, sanatçının dev bir heykeli de görülüyor.

Yaşı, belli bir ortalamanın üzerinde olanlar: Zeki Müren’in sağlığında, gününüm büyük bölümünü evinde geçirirken bir bölümünü de, Bodrum caddelerindeki kafelerde geçirdiğini bilirler. Yani: Zeki Müren, kafelerde, yanındaki insanlarla konuşurken, bir yanı daima boş bulunurdu.

İnsanlar; bu yana oturup, resim çektirmeyi, Zeki Müren ile birlikte resim çektirmeyi bir alışkanlık haline getirmişlerdi. O büyük sanatçı, sanatının en zirvesinde olduğu o anlarda, bu istekleri asla kırmaz ve insanlara çok mütevazi görünürdü. O yıllarda, Bodrum’a gitmiş olanların, Zeki Müren ile büyük olasılıkla resimleri vardır.

Evet, Bodrum: Türkiye’nin en güzel, en kalabalık ve canlı: tatil ve eğlence bölgelerinin başlıcalarından biri.

Gerçekten: güzel, serin ve dalgasız deniz, güneş, kumsal ve 24 saat eğlence arıyorsanız, cadde ve sokaklarındaki hareketi, canlılığı yaşamak istiyorsanız, barlar sokağında, barlardan sokağa taşan müzik ve eğlencenin tadını çıkarmak istiyorsanız, dünyaca ünlü eğlence mekanlarındaki şovları yaşamak istiyorsanız ve en önemlisi, yazın en sıcak günlerinde bile, terlemeden, nem den boğulmadan bu aktiviteleri yaşamak istiyorsanız, Bodrum’a gidin.

Sakin bir tatil düşlüyorsanız, hayır Bodrum size göre değil. Bodrum’da, 24 saat hareket, canlılık ve eğlence var.

Güzel bir günde:

Bodrum Marina sahilinde  dolaşın, dükkanlara bakın, yeşil alandaki banklara oturup, gelip-geçeni izleyin, sonra: sahildeki caddenin kıyı tarafında kalan kafeteryalara oturun, bir şeyler yiyip-için, bu sırada, büyük bir olasılıkla mutlaka ünlü birileriyle karşılaşacaksınızdır.

Kahve içmek isterseniz “Starbucks” olabilir, ancak: diğer bölümdeki Starbucks tercih etmenizi öneririm, çünkü: tam deniz kıyısında ve deniz seyrederken kahvenizi yudumlayabilirsiniz.

Canınız bir şeyler yemek isterse “Sünger Pizza” uygun bir seçim olacaktır. Muhteşem bir pizza, salata veya deniz mahsullerinden oluşan bir şeyler yiyebilirsiniz. Bu sırada, aynı mekanda, mutlaka ünlü birilerini görebilirsiniz.

Sonra: yürümeye devam edin, sahilin diğer bölümüne geçmeden önce: çarşıya uğrayın. Özellikle: birçok markanın taklit, çanta-ayakkabılarını, fiyatlarının düşüklüğüne hayret ederek izleyin, bir diğer caminin bulunduğu yere vardığınızda: bence “Denizciler Derneği” lokalinde, açık havada, uygun fiyatları dikkate alarak, bir şeyler yiyip-için.

Buradan sahilden yürümeye devam ederseniz, hemen solunuzda bir iki dakika sonra kale girişi var. Hayır: Dernekten çıkıp, iç kesime doğru yürürseniz, bu kez “Barlar Sokağı” denilen yere ulaşacaksınız. Burayı gündüz gezerseniz: nispeten sakin bir ortam göreceksiniz.

Sokağın sağ yanında, deniz kıyısında barlar ve kafeler var. Burada: Starbuck’a uğrayıp, deniz kıyısında kahve içebilirsiniz. Sokağın sol yanında ise dükkanlar var. Yürümeye devam ettiğinizde: birçok oturacak mekan bulabilirsiniz.

İyice ilerlediğinizde ise, sağ yanda kumsal ve denize girenler, sol yanda ise yine restoranlar ve kafeler görülüyor.

İşte:

Bodrum şehir merkezindeki gezimiz böyle olabilir. Tarihi yerleri gezmenin dışında, şehir merkezinde, bu tür bir gezi, terletmeyen yani sıcak olmasına rağmen nemli olmayan bir havada: inanın muhteşem bir keyif.

Ama: gelelim tenkitlere, keşke: sahilde, bu denli bol tekne demirlemiş olmasa.

Sahilde yani kıyıda yürürken: kıyıya yanaşmış teknelerden (Marina haricindeki bölgeden söz ediyorum, çünkü Marina sonuçta teknelerin yanaşması için düzenlenmiş bir yer) denizi, manzarayı görmek mümkün değil.

Bu teknelerin yanaşacağı başkaca yerler olmalı, çünkü gerçekten deniz yöresinde, denizi tekneleri arasından, birkaç santimlik yerlerden görebiliyorsunuz.

Sonuç olarak: Bodrum: gerek ülkemiz sosyetesi tarafından ve gerekse dünya turizm sektöründe bilinen ve tanınan bir yer olarak önem kazanıyor.

Tatil için burayı tercih ederseniz: her düzeyde gelire uygun kalma yeri bulabilir, eğlenmek için yine her düzeyde eğlenmeye uygun yerler bulabilirsiniz.

Çünkü: Bodrum, yılın tümünde burada yaşayan binlerce insanın yılın tümünde hareketlendirdiği, özellikle yaz aylarında ise eğlencenin doruğa çıktığı bir yer olarak önem kazanıyor.

Çanakkale Troya

Çanakkale Troya;

Çanakkale Troya: Çanakkale’ye uzaklık: Ankara’dan 653 km., İstanbul’dan 320 km. ve İzmir’den ise 325 km. dir.

Yalnız: Troya şehri, Çanakkale’den 20 km. uzaklıkta. Tevfikiye ve Çıplak Köyleri arasındaki Hisarlık Tepesi mevkiinde.

İzmir’den gelirken, bu bir avantaj, daha yakın ama diğer şehirlerden gelirken, bu mesafeyi, Çanakkale’ye olan uzaklığa eklemek gerekiyor. Çanakkale-Ezine-Ayvacık istikametinde. Bu yol üzerinde, belki ilginizi çeker, aynı zamanda: Asos ve Behramkale antik yerleşim yerleri de bulunmakta. Yani; bu bölgeye gelmişken, Troya antik kenti yanında, Asos ve Behramkale’yi görmeyi de sakın ihmal etmeyin. Evet: buyurun Truva, Turoy, Troia antik kentini birlikte gezelim, görelim.

Çanakkale Troya

ŞEHRİN İSMİ

Çanakkale Troya;

Çanakkale Truva:  kelimesi; Hititçe: Vilusa, Truvisa, Yunancada: Tpoia, Troia, İlion, Latincede: Troia, İlium olarak kullanılmıştır. Günümüzde ise, Fransızcanın etkisiyle, bu dildeki, Troie kelimesinin okunuşundan etkilenerek, Türkçeye Truva olarak geçmiştir.
Ancak; Anadolu’daki bir kentin adının, Fransızca ile ne ilgisi var? Lütfen, kendimizi alıştıralım ve bu şehir, bu bölge, burası için: Troya adını kullanalım.

Evet: Turuva, Truva, Troia, İlion değil; Troya.

Çanakkale Troya

GENEL

Çanakkale Troya: Gezimize başlamadan önce; buranın önemi, tarihsel süreç, bu süreç içinde burası hakkında kulaktan kulağa günümüze gelen efsaneler, kazılar ve hazinelerden bahsetmek istiyorum. Bunları bilirseniz, inanıyorum ki, burada yapacağınız gezi, daha anlamlı olacaktır.

Ayrıca: Troya’yı bilmemizin başka bir önemi daha var. Batılılar, yüzlerce yıldır, Troya ve Akhalıların mücadelelerini; Doğu-Batı mücadelesi olarak değerlendirmişlerdir. Savaşın sonunda ise, Akhalıların hile ile kazandıkları başarı, onlara saçma sapan bir gurur yaşatmıştır. Bugün, günümüzde bile sürdürülen bu doğu-batı mücadelesinin temeline yatırdıkları olayın, gerçek yüzünü öğrenmeli ve Troya kültürümüze sahip çıkmalıyız.

Evet: Troya kenti; coğrafi açıdan, oldukça stratejik bir noktada. Çünkü: Çanakkale boğazından geçen gemileri kontrol edebilecek bir konumda ve ayrıca; Anadolu’dan Avrupa’ya açılan tüm ticaret yollarının, kıtalar arası geçişinin sağlandığı, İstanbul’dan sonraki tek nokta. Çanakkale boğazından geçme durumunda olan gemiler, yeterli rüzgar bulunmadığında veya ters rüzgar olduğunda, Troya’nın liman ve kıyılarında günlerce beklemek ve vergi vermek zorunda kalıyorlardı.

Bunun dışında; Çin’den gelen ticaret yolları; buradan, karşıya yani Trakya’ya ve sonrada Avrupa’ya ulaşıyordu. Bu konumu ile: Troya güçlü bir ticaret ağıda yarattı. Şöyle ki: Karadeniz’den: atlar, kılıçlar, sofra takımları, Ege’den: zeytinyağı, şarap ve karayolundan ise, Çin’e kadar uzanan bölgelerden gelen yeşim taşı alım ticareti yapılıyordu. Troya ise; dışarıya, altın, gümüş ve kereste satıyordu. Öyle ki; İstanbul’u kuran Konstantin’in; kurmadan önce, şehri, burada yani Troya’da kurmayı bile düşündüğü rivayet edilmekte. Yani; o ölçüde, stratejik ve kritik bir noktada.

Evet; Troya, çok zengin bir şehirdi. Değerli madenleri bol bir bölgenin eteğinde, verimli topraklar üzerinde kurulmuştu. Ama; Troya kenti yani Hisarlık Tepesi, bir zamanlar, deniz kıyısına daha hakim bir noktada iken, zamanla Karamenderes (Skamendros) ırmağı sürüklediği alüvyonlarla limanı ve deniz kıyısını doldurur.

Günümüzdeki Troya şehri; daha içerilerde yani kıyıdan 5-6 km. içeride kalır. Troya şehrinin, arkeologlar tarafından uzun yıllar bulunamamasının en büyük nedeni de budur. Çünkü: arkeologlar, Troya şehrini hep deniz kıyısında ararlar.

Şehir; tarihi süreçte, birçok kez: özellikle deprem olmak üzere doğal afetler, yangınlar ve savaşlar geçirir. Batı Anadolu’da halen egemen olan kuzey-güney yönlü yerkabuğu hareketlerinden etkilenerek, yüzyıllar boyunca, aralıklarla depremler görür. Bunun sonucunda şehir; gerek depremlerde, gerek yangınlarda ve gerekse savaşlarda çok çabuk yıkılır.

Çünkü: halkın oturduğu ve şehrin genelini oluşturan evler; kerpiçten yapılır. Yazın güneşte kavrulan ve çatlayan, kışın yağışta ise eriyen kerpiç: en fazla 15-20 yıl dayanmaktadır. En basit sarsıntıda yıkılmakta, en basit yangında tüm şehir yanmakta ve tabanda yalnızca bir çamur tabakası kalmaktadır.

Bunun sonucunda ise: şehir, her yerle bir olduğunda; kısa sürede, aynı yere, yeniden kurulmuştur. Öyle ki; aynı tepe üzerinde, birbiri üzerine kurulmuş 9 yerleşim evresi tespit edilir.

Çanakkale Troya: Troya denince, bir yandan, akla hemen efsaneler geliyor. Özellikle: Homeros ve İlyada. Aslında kör olduğu rivayet edilen ve de var olduğunu yazdığı Troya savaşını, yaklaşık 500 yıl sonra, İlyada destanında hikayeleştiren bu yazar; aslında yazdıkları ile gerçeğe çok yakın betimlemeler yapmıştır.

Ama; bu betimlemelere yıllarca inanılmamış ve özellikle Avrupalı bilim adamları tarafından, bunların hayal ürünü olduğu öne sürülmüştür. Ki, bir Alman, Heınrıch Schlieman ortaya çıkana kadar.

Aslında, bu adamın hikayesini burada anlatmaya kalksam, sanırım sayfalar doldurulması gerekecek kadar çok renkli bir hayatı var. Ama; amaç bölgeye gezmeye gelen sizlere kısacık bilgi vermek. O yüzden; Schlieman hakkında ve bulduğu hazine hakkında, kısada olsa bilgi vermek istiyorum. Çünkü: Troya denince Schlieman, Schlieman denince arkeolojide Troya akla geliyor. Bunların doğal sonucu olarak da, elbette bir hazine olayı var.

Çanakkale Troya

TROYA KENTİNİN BULUNMASI

Çanakkale Troya:  Schlieman, 1824 tarihinde, Almanya’da doğar. Küçük yaşta, babası tarafından kendisine hediye edilen, Troya mücadelelerine ait kitabı, adeta ezberler ve daha o yaşlarda, Troya kentini bulacağını söyler. Aradan yıllar geçer, çok zengin olur, bütün dünyayı gezer, okur, öğrenir, ama bu zenginlikler onu ideallerinden uzaklaştırmaz. Tek ideali olan, Troya kentini bulmak, aslında kenti değil, onun derdi hazine imiş, hazineyi bulmaktır.

Homeros’un İlyada destanını elinden düşürmez, adeta ezberler. Destanın gerçekliğine sonsuz inanır. 46 yaşında iken, 1870 yılında, bölgeye gelir. Düz bir arazide gezerken, 30 metre yüksekliğindeki bir tepe ilgisini çeker. Tepe; dümdüz bir ovanın üzerinde yükselir ve insan eliyle yapılmış gibi görünmektedir. Destanda sözü geçen, sıcak ve soğuk su pınarlarını bulur.

Öyle ki; destanda sözü geçen ve şehrin batı kapısındaki meşe ağacının izini sürer ve Homeros’un Troya’sını eliyle koymuş gibi bulur. Hemen kazılara başlar. Ama; arkeoloji bilgisi olmadığından veya belki de kasıtlı olarak, bu yapılanlar normal kazı boyutlarında olmayıp, doğrudan antik alana girmek, yarmak şeklinde yapılan kazılardır.

Osmanlı devletinden izin almadan yürüttüğü bu kazılarda; tepenin kuzeye bakan sırtlarında, 11 metre derinliğinde, büyük bir çukur açtırır. Ama açtırdığı bu çukur öyle kötü açılır ki, arkeolojiyle ilgisi olmayan bir kazma yöntemi.
Doğal olarak; antik kalıntıların büyük bölümü tahrip veya yok olur. O anda anlaşılamayan bu tutumu, şu anda değerlendirmek daha kolay belki de.

Bu adamın yaptığı, kazı değil, antik eserleri, buluntuları çıkarmak değil, alenen define, hazine avcılığı. Evet: bu kazılar sonunda, Troya antik kentini bulur ve yer yerinden oynar. Çünkü: yüzyıllardır Homeros’un destanlarını ciddiye almayan Batılı aydınlar ve arkeologlar şok olur. Schlieman Troya antik kentini bularak, arkeoloji tarihine adını yazdırsa da, burada çıkan hazineyi çalarak yaptığı hırsızlık ile, bu tarihin yine çok özel bir sayfasında yerini bulmuştur.

Çanakkale Troya
Çanakkale Troya
Çanakkale Troya

 

TROYA HAZİNESİ

Çanakkale Troya: Alman Schlieman; Troya’da yapılan kazılar sırasında, ikinci şehrin duvarlarının dibindeki bir kovukta, günün birinde, paha biçilemez bir hazine bulur. Bu hazinenin; Troya savaşlarına da katılmış olan kral Priamos’un hazinesi olduğunu sanır. 8700 parçalık bu hazine, altından yapılmış, kolye, küpe ve duvaklardan meydana gelen değerli süs eşyalarıdır.

Hazineyi; karısı Sofya’nın yardımı ile, zamanın Osmanlı idaresinin büyük ihmalkarlıklarını da değerlendirerek, Yunanistan’a kaçırır.

Halbuki; bu hazine, kral Priamos’dan 1000 yıl önce aynı yerde yaşamış başka birine aittir. Sonuçta; paha biçilmez bu hazine, bir şekilde, Atina’ya ulaşır. Osmanlı idaresi bu adamı mahkemeye verir. Mahkeme, Osmanlı idaresini haklı bulur ve Schliemanın 10 bin frank ceza ödeyerek, hazineye sahip olabileceğine hükmeder.

Schlieman, elbette, güle oynaya, Osmanlı idaresine 50 bin frank öder. Çünkü: hazinenin gerçek değerinin 1 milyon frank olduğunu bilmektedir. Ama; malum Osmanlılar asla bu tür şeylere önem vermediklerinden, 50 bin frank alınır ve konu kapanır. Bunu niye anlatıyorum? Çünkü; günümüzde, hazineyi elinde bulunduranlar, Osmanlı idaresinin aldığı bu para ile, hazine üzerinde söz hakkının bulunmadığını söylemektedirler. Takdiri size kalmış, 10 bin frank. Ama; sonuçta, kabullenilmiş bir para, ne söyleyeceğimi bilmiyorum.

Evet; devam edelim. Schlieman; hazineyi Yunanlılara teklif eder, kabul görmez. Sonra Almanlar. Evet; Almanlar kabul eder ve hazine Berlin Müzesine yerleştirilir.

2’nci Dünya Savaşında, hazine Müze yanındaki hayvanat bahçesinde saklanır ve savaş bitiminde, hazineden bir daha haber alınamaz. Derken; 1991 yılında, binlerce parçadan oluşan hazinenin en değerli parçalarının, Rusya-Moskova’da Puşkin Müzesinde bulunduğu açıklanır.16 Nisan 1996 tarihinde ise; hazine, Ruslar tarafından, Almanya’dan alınan kurşun geçirmez vitrinlerde sergilenmeye başlanır.

Olağanüstü güvenlik önlemleri alınır. Hırsızlıkla elde ettikleri hazinenin, ellerinden çalınmasından korkmaktadırlar. Sonuçta: Ruslar ve Almanlar arasındaki hazine pazarlığı, Rusların şu sözleri üzerine biter: Şöyle ki, Ruslar ” Hitler’in 2’nci Dünya savaşında, Ruslara verdiği zararların tazminatı olarak hazineyi aldıklarını ” söylerler. Bakın, görüyor musunuz, Ruslar ve Almanlar arasında, hazinenin sahipliği için kıyasıya rekabet olurken, hazinenin anavatanı Anadolu’yu düşünen, Türkiye’nin fikrini soran yok. Düşünebiliyor musunuz ki, bu hazine bir Rus veya Alman topraklarından çıkarılmış ve bir Türk tarafından çalınmış olsun, nasıl gürültü koparacaklarını bir düşünün lütfen.

Evet: amacı yalnızca hazine bulmak olan bir Alman, Heınrich Schlieman tarafından bulunan Troya kenti. Savaş biter, normal şartlarda, savaş meydanında kazanılamayan mücadele, büyük bir hile ile, Akhalılar tarafından kazanılır.

Hemen akla şu geliyor. Bizler; tarihi süreç içinde savaş meydanlarında yenilmediğimiz çoğu zamanlarda, masa başında veya başka türlü hileler ile yenilmişiz. Troya’da aynen böyle. 10 yıllık kuşatmaya dayanıyor, ama saçma sapan bir hileyle yeniliyorlar. Neyse; devam edelim. En başta söylediğim gibi, Batılılar ve özellikle Avrupalılar; Helen uygarlığını ve geçmişini, kendileri de sahiplenmektedirler.

Çünkü; kendilerine ait bir geçmiş uygarlık söz konusu değildir. İngiltere’ye giderseniz, oradaki müzelerinde, 100 bilemediniz 200 yıl önce kullandıkları ütüleri koymuş olduklarını görürsünüz. Bunun dışında, müzelerindeki objelerin çoğu: Mısır, Anadolu vb. yerlerden çalınma eserlerdir. Yani; asla, 200-300 yıldan daha geriye gidebilen bir kültürleri söz konusu değildir.

Bu nedenle; Helen kültürüne sahip çıkarlar. Bu kültürün yazarların yazdıklarına sahip çıkarlar. Homeros’un İlyada destanında yazdığı gibi; Troya savaşını bir Doğu-Batı mücadelesi şekline sokarlar ve Batının Doğuya karşı zafer kazandığını iddia ederler. Özellikle: Akhalı Arşil ile Troyalı Hektor mücadelesini, bu iddianın temeline oturturlar.

Arşilin Hektoru öldürmesini, gururlanarak Batının Doğuya karşı kazandığı bir zafer gibi düşünürler. Ve, bu iddialarını, yüzlerce yıl sürdürmekten de hiç çekinmezler. Tarihte, bu iddialarını zaman zaman karşımıza da çıkarırlar. Şöyle ki: I. Dünya Savaşı sonunda yenildiğimizde, imzaladığımız Mondros Antlaşması bile, İngilizlerin Agamemnon zırhlısında imzalanır.

Yani: bizim utanç belgemiz, onların tarihi süreçte sahiplendikleri Akha kralı, Troya’da hile ile kazanan, kral Agamemnon’nun ismini taşıyan bir zırhlıda. Evet, tarihte tesadüf yoktur, tarih tekerrürden ibarettir.

Bu arada, tarihsel süreçte, bizim atalarımız tarafından da; Homeros’un İlyada sı ve Troya savaşlarının unutulmadığını hissettirecek gelişmeler yaşanır. Fatih Sultan Mehmet; 1462 yılında, Troya kenti harabelerine gelir. Anıları ve kahramanlıkları saygı ile anar ve şöyle der: ” Tanrı, bunca yıl sonra da olsa, bu şehrin ve sakinlerinin öcünü almayı bana bahşetti. O zaman ve daha sonraki yıllarda, biz Asyalılara yapılan haksızlık, benim gayretlerimle telafi oldu.”

Troya antik kenti: 1998 yılında, UNESCO tarafından, Dünya Kültür Mirası listesine alınır. Bugün, Troya antik kentindeki kazılar, Kültür Bakanlığı denetiminde yürütülmektedir.

Bu arada; sanırım herkesin büyük olasılıkla seyrettiği Troya filminin niçin burada çekilmediğini merak ediyorsunuz veya çekilmediği için filmi çeken şirkete kızıyorsunuzdur. Troya filmi niye burada, yani Troya kentinin bulunduğu yerde çekilmedi? Evet, Troya filminin plato yani açık alan çekimlerinin çoğu, Fas’ta çekildi. Bunun başlıca sebebi ise; Fas’ın, güneş ışınlarının dik olarak geldiği, dünyadaki başlıca ülkelerden biri olması, yani objeler üzerinde gölge olmuyor ve dolayısı ile gerek fotoğraf ve gerekse film çekimlerinde, ilave bir ışık kaynağı gerekmiyor.

Büyük bir imkan. Sonuç olarak, Troya filminin, açık alanda çekilen çekimlerinin çoğunluğu ( bir kısmı Malta) Fas’ta çekilmiş. Yani: Troya kenti bölgesinde çekilmemesinin en büyük sebebi bu.

Çanakkale Troya

TARİHİ SÜREÇ

Evet, Troya şehrinde, daha önce, 9 yerleşim olduğunu söylemiştik. Şehirde: ilk yerleşimin; MÖ.3000 yıllarına değin ulaştığını ve birbirini izleyen uygarlıkların, Roma dönemine kadar devam ettiği sanılıyor. Günümüzden 5000 yıl önce kurulduğu sanılan şehirde, 3500 yıl boyunca yerleşim sürmüş.

Şehrin, ilk kez, boğazlar yolu ile Anadolu’ya geçen Traklar tarafından kurulduğu sanılıyor. Bir başka söylentiye göre ise, kim oldukları tam olarak belli olmayan, Tros yada Dardanos adındaki bir kral tarafından, şehrin kurulduğu rivayet ediliyor.

Bu bölgede; Troyalılar, 505 yıl boyunca egemenlik sürdürmüşler. Daha sonra ise; Lidya Krallığı, Kimmerler, Frigyalılar, Miletliler ve onlardan sonra da, MÖ.546 yıllarında Persler, bölgede egemenlik kurmuşlar.

Evet, şehirde, 9 yerlerim evresinin üst üste kurulduğunu söylemiştim. Kısaca bu evrelerden söz etmek gerekirse:

1.DÖNEM: MÖ.3000-2500 yılları arasını kapsar. Erken, Orta, Genç Troya 1 olarak biliniyor. 16 metre yüksekliğinde, ana kaya üzerine kurulmuş. Çevresinde 90 metre çapında surlarla çevrili. Ancak, halk yalnızca savaş zamanında surun içine sığınmış. Surun çeşitli yerlerinde, kuleleri ve giriş kapıları var. Döneme özgü: balıksırtı şeklinde örülmüş duvarlar var. Bakır ve bronz ağırlıklı aletlerin kullanıldığı görülüyor. Taş temeller üzerinde, kerpiçten yapılmış evler bulunmuş.

2.DÖNEM: Erken Tunç çağına ait başlıca düzeydir. Duvarların çevrelediği kabaca dairesel alanın çapı 110 m dir. Daha evler Troya I’dekilerde olduğu gibi, bu duvarlar da taş temeller üzerine güneşte kurutulmuş kerpiç üstyapı şeklinde inşa edilmişti. Sadece küçük, kaba taşlardan yapılmış 2 metre yüksekliğindeki temeller günümüze gelmiştir. Dış yüzeylerinin şevli, yani eğimli olması, Troya duvarlarının her dönem tipik bir özelliğidir. 10 metre aralıklarla kuleler vardır. Günümüzde ziyaretçiler özellikle güneybatı kapıyı beğenirler. Dış ve iç kapı ile ortalarında bir oda olmak üzere üç parçalı plana sahip kapıya uzun ve dik rampayla çıkılırl Bu tür bir plan, giren ve çıkanların denetlenmesini sağlar.

Troya II’nin inçindeki ana yapılara, Homeros’tan esinlenerek megaron adı verilmiştir. Buradaki megaronlar, bir ön sundurma ve arkasında daha geniş dikdörtgen bir odadan meydana gelen basit, uzun yapılardır. Daha geç tarihli Mykenai megaronlarından farklı olarak Troya II’deki örnekler daha geniş bir saray kompleksinin içinde değil tek başlarınadır. Kuzeydoğudan güneybatıya uzanan bir eksen üzerinde birbirlerine paralel biçimde dururlar. En büyükleri Megaron II A olarak adlandırılmıştır. Batı kısmının çoğu, nereyi kazdığını fark edene kadar, Schlieman tarafından tahrip edilen megaron’un boyutlarının yaklaşık 30 x 10 metre olduğu anlaşılıyor. Duvarlar büyük kaba taştan temeller üzerinde yükselen güneşte kurutulmuş kerpiç tuğlalar ve bunları destekleyen ahşap kirişlerden oluşuyordu. Mykenai megaronundaki ocağın atası olan daire biçimli kilden bir platformun kalıntıları dövülmüş kilden zeminin ortasında bulunmuştur. Yapı, kirişler üzerine kil ve sazdan yapılma düz çatının merkezi bir sütun dizisince desteklenmesini gerektirecek kadar geniştir. Muhtemelen sütunlar ahşaptı, ama bunlara dair herhangi bir iz kalmamıştır. Yüzyıllar geçtikçe, büyük megaronların önündeki açık alanların daha küçük evlerle dolmuş olması, müstahkem alan içinde daha çok insan barındırma ihtiyacının gittikçe artmış olabileceğini akla getirir.

Bu dönemin en büyük özelliği: çark kullanılmaya başlanması. Altın, gümüş ve elektrondan yapılmış takılar, süs eşyaları, kap formları bulunmuş. Schliemanın bulduğu hazine, bu döneme ait, buradaki sur dibinde bulunmuş.

3.DÖNEM: Diğer dönemler kadar gelişme görülmüyor. Bilgi ve belge az.

4-5 DÖNEM: MÖ.2200-1800 yılları arasını kapsıyor. Herhangi bir bilgi ve belge yok. Yalnızca, ev ve duvar kalıntıları görülüyor.

6.DÖNEM: Kalenin tarihinde bir sonraki önemli dönem olan Troya VI, önceki kentlere göre daha çok daha geniş bir alan kaplıyordu. Yine kabaca daire biçimliydi, ama çapı neredeyse 200 metre idi. Çoğu yok olmuştur. Ama günümüze ulaşan çeşitli bölümlerden inşaat kalitesinin arttığını görebiliyoruz. Duvarlar özellikle çarpıcıdır. Modern ziyaretçileri karşılayan ilk yapılar doğu duvarı, kule ve saptırıcı giriştir. Yüksek duvarların taş temelleri bazı yerlerde 9 metreye kadar ulaşır ve 8 metre yüksekliğinde kare biçimli geniş kulelerle tahkim edilmiştir. Taşlar Troya II duvarlarındakinden biraz daha geniştir ve artık gayet düzgün sıralar halinde, iyi kesilmiş ve harçsız olarak yerleştirilmişlerdir. Daha önceki duvarlarda olduğu gibi, dış yüzey aşağı inildikçe dışarı doğru eğimlidir. Ayrıca duvarların cephesinde, sık sık duvarın yönünü değiştiren dikey hafif çıkıntılar vardır, belki de bu sadece, sürekli kıvrılan duvarların daha şık bir versiyonudur. Genelde olduğu gibi, kerpiçten üstyapı burada da kayıptır.

Kuzeydoğudaki saptırıcı giriş, iyi savunma sağlar. Duvar doğuya doğru uzanarak duvarın güneye doğru uzanan kısmıyla örtüşür. Birbirine paralel iki duvar arasından geçerek askerlerin yukarıdan, her iki taraftan da denetleyebilecekleri bir giriş koridoru yaratır. Bunun aksine, kalenin ana girişi olan çok hasarlı Güney Girişi, basit bir plana sahiptir. Sadece duvarda 3.30 metre genişliğinde bir açıklık ve zamanla bir tarafına eklenmiş bir kuleden oluşur. Kapıdan içeri tepeye doğru döşeli bir sokak çıkıyordu.

Troya VI’nın merkezi daha sonraki klasik dönem inşaatları ve ilk kazılarla yok edilmiştir. Orada bir saray olsa, o çevreye egemen noktada bulunurdu. Kenarlarda bazı evler veya yapılar kalmıştır. Bunlardan çarpıcı bir örnek: Sütunlu ev adı verilendir. Troya II’de olduğu gibi bu yapılar genellikle tek başlarına durur ve taş temeller üzerine tuğla duvarlara sahiptirler. Kimi durumlarda destek olarak ahşap kirişlerden yararlanılırdı. Bu evlerin çoğunun hafifçe yamuk biçimli oluşu çok değişik ve ilgi çekici bir özelliktir. Evlerin kaledeki merkezi bir noktaya yönelmiş oldukları anlaşılan yan duvarları birbirine paralel olmayıp tümseğin merkezine  doğru birbirine yaklaşır. Evlerin bu yanlara dik diğer iki yanı ise birbirine paraleldir. Bu planın amacı açık değildir. Belki de, Dörpfeld’in dediği gibi, mimarlar kaleye çıkan yolların genişliğini sabit tutmak istemiş olabilirler. Ama Troya VI’nın günümüze gelen zemin planı pek de düzenli olmadığından Dörpfeld’in savını doğrulamaz.

Bu döneme ait bölümde; çevre ile ticaretin belirtilmesi açısından, ithal Miken ve Kıbrıs kapları bulunmuş. Özellikle: erken Hellas seramiği buluntuları, bu dönemde, Troya’nın, Yunanistan ile ilişkisi olduğunu kesinleştiriyor. Bu tabaka; 1893 tarihinde yapılan kazılarda, gün yüzüne çıkarılmış. Şehir surları iyi korunmuş.

7.DÖNEM: Bu döneme ait, ilk kurulan tabakada: büyük bir yangının izleri görülüyor. Ayrıca: bu dönem, Troya savaşlarının yapıldığı dönem olarak özel. Büyük olasılıkla, izleri görülen yangında, Akhalıların yarattıkları vahşetin izi olsa gerek. Bu dönemin ikinci evresinde, kent terkedilir.

8.DÖNEM: Şehrin kuzeydoğusunda, muhteşem Athena Tapınağının ve iki altarın kalıntıları bulunmuş. Bu tapınak; Bergama’daki Athena Tapınağına benzeşiyor. Ancak; defineci Schlieman tarafından, bu tapınak yok edilmiş. Evet, bu dönemin, MÖ.7’nci yüzyıldan daha eskiye gitmediği tahmin ediliyor. Kazılarda, buranın çok küçük bir bölümü ortaya çıkarılmış. Bu tabakaya ait, görülebilecek en güzel yer: harabenin batısındaki ibadethane. Burası dini anlamda, kurban kesme yeri olarak kullanılmış.

9.DÖNEM: Roma döneminde iskan edilen bir yer. Bu döneme ait, önünde mozaik parçası bulunan roma hamamı kalıntısı, meclis binası ve tiyatro bulunmuş. Oldukça etkileyici yapılar. En geniş alanı kapsayan tabaka.

Kral Priamos devrinde (7.Dönem); Midilli adasından Frigya’ya kadar olan bölge, Troyalıların egemenliği altına alınmış. Ancak; Homeros’un destanlarında dile getirilen ve MÖ.1194-1184 yılları arasında yapıldığı sanılan Troya savaşları, bu parlak dönemi sona erdirmiş.

 

ARKEOLOJİ VE TROYA SAVAŞI:

Yüz yıldan fazla süredir, Hisarlık’taki hangi yerleşim düzeyinin Priamos’un Akhalarca yağmalaman kenti olduğu belirlenmeye çalışılmıştır. Tartışmalar günümüzde de devam ediyor. Troya savaşının tarihselliğine inananlar için iki seçenek vardır.

Birinci Seçenek:

Troya VII-a’dır. VII-a’nın sakinleri VI’nın duvarlarını tekrar inşa etmişti. En önemlisi de, bu yerleşim bir kuşatmanın izlerini taşır. VI gibi, sadece kalenin kenarlarındaki evler kalmıştır. Ama kalanlar bir arada duran, ortak duvarlara sahip evlerdir ve olağanüstü miktarda pithos veya kil saklama kabı, çoğunlukla evlerin zeminlerine yerleştirilmiş olarak bulunmuştur. Bu yerleşim, yangın sonucu yok olmuştur. Kalıntılar arasında çok olmamakla birlikte bir miktar insan iskeleti bulunmuştur. Blegen’in gözünde bu kanıtlar, istilaya maruz kalan bir kasabaya işaret ediyordu. Sakinler, çevredeki kırsal bölgeden müstahkem kaleye çekilmiş, aceleyle barınaklar inşa etmiş ve gıda stoklamışlardı. Sonunda ise kasaba ele geçirilmiş ve yakılmıştı.

İkinci Seçenek:

Troya VII-a’nın bitiş tarihi de uygun görünüyor. Blegen’e göre: tarihlendirilebilir Mykenai çömlek buluntularına dayanarak bu dönem (yani MÖ 1260 civarı), Mykenai Yunanistan’ının (Akhalı saldırganlar) en müreffeh dönemiydi. Ama mevcut görüşler, Dörpfeld’in uygun gördüğü düzeye dönmüştür. Troya VI, Troya VI’nın yıkımı insn veya deprem etmenlerine bağlanmıştır. Aslında ikisi birden etkili olmuştur. Bir deprem Troya kentini savunmasız bırakmış, etrafını kuşatan işgalcilerin işini kolaylaştırmıştı.

Blegen’in tarihleri de sorgulanmıştır. Bu tür revizyonlar belli bir avuç parçanın üzerindeki süslemelerin farklı yorumlarına dayanır. Hatta kimilerine göre, VI’nın sonu, MÖ 13’ncü yüzyıl ortalarına, VII-a’nın sonu ise 12’nci yüzyıl başlarına denk düşer. Bu senaryoya göre, kuşatma altındaki VII-a, MÖ 13’ncü yüzyıl sonları ve 12’nci yüzyılda Doğu Akdeniz’i birbirine katan istilacı halkların çok büyük ölçekli hareketleri sırasında yok edilmiş oluyordu.

Troyalılar yazılı belge bırakmamıştır. Mykenaililer yazı kullanıyordu ancak böyle bir çatışmadan  bahsetmiyorlar. Hitit kaynaklarında da buna doğrudan rastlanmıyor. Hitit kaynaklarındaki alakalı yer ve katılımcılara dair muhtemel ifadeler bu yüzden kışkırtıcıdır. “Ahhiyawa”, “Wilusa” ve “Aleksandrus” Akhalılar, İlios ve Alexandros’a (Priamos’un oğlu Paris) mi karşılık geliyor. Eğer bu doğruysa, bu bilgi kırıntıları savaşın nasıl ve ne zaman olduğunu anlamamıza yardımcı olabilir mi. Bu konuların tümü de tartışmalıdır. Ege dünyası Hititlerin doğrudan denetim bölgesi dışındaydı. Troyalılar ile Hititler aynı karaparçasında, Anadolu’da yaşamalarına rağmen, Hititlerin egemen olduğu orta yayla, kıyı bölgelerinden fiziksel ve psikolojik açıdan uzaktı.

TROYA İLE İLGİLİ ÖYKÜLER-EFSANELER

ŞEHİR İLE İLGİLİ ÖYKÜ

Bir gün, Troya kralı Priamos’un karısı Hekabe; çok kötü bir rüya görür. Rüyasında; karnından ateşler çıkmakta ve ateşin dumanı, bütün Troya surlarını sarmaktadır. Hakabe, bu rüyasını önce kocasına ve daha sonra bir kahine anlatır. Kahin; hamile olan Hakabe’nin doğuracağı çocuğun, ilerde Troya’nın başına büyük dertler açacağını söyler. Bu nedenle; bu çocuk doğar doğmaz öldürülmelidir. Bu kehanete inanan kral Priamos, doğduktan sonra bebeği, öldürülmek üzere, bir adamına teslim eder ve İda dağına ormana gönderir.

Adam, bebeği öldürmez, vahşi hayvanların öldüreceğini düşünerek, İda dağına bırakır ve geri döner. Bir çoban; bebeği dağda görür, alır, sahiplenir ve büyütür. Aradan yıllar geçer, Paris bir çoban olarak yaşamını sürdürmektedir.

TROYA SAVAŞININ ÇIKMASI İLE İLGİLİ ÖYKÜ

Deniz tanrıçası Thetis, çok güzel ve alımlıdır. Kahinler; Thetis’in doğuracağı erkek çocuğun; babasından daha güçlü ve akıllı olacağını söylerler. Bu yüzden, tanrıların kralı Zeus ve denizler tanrısı Poseidon; Thetis’i, Teselya kralı Peleus ile evlendirmeye karar verirler.
Teselya dağında, bütün tanrılar ve tanrıçaların katılımı ile bir düğün şöleni yapılır. Ancak; nifak tanrıçası Erins, bu şölene çağrılmaz, unutulur. Bunun üzerine, şölen yerine gizlice gelen Erins; üzerinde:” Tanrıçaların en güzeline ” yazan, altın bir elmayı, şölen masasının üzerine gizlice bırakır. Bir anda, şölene katılanlar arasında bir huzursuzluk başlar. Erins, adıyla uygun olarak nifak tohumlarını saçmıştır. İşte; bu nifak tohumları, yıllarca sürecek Troya savaşlarının başlamasına neden olacaktır.

Şölendeki huzursuzluk had safhaya ulaşır. Gök tanrıçası Hera, zeka tanrıçası Athena ve aşk tanrıçası Afrodit arasında, bir seçim yapılmasının zorunlu olduğunu gören, tanrılar kralı Zeus, olaya müdahale eder. Bu üç tanrıça arasındaki seçimin bir ölümlü tarafından yapılmasını düşünür.

Seçimin: Olmpos dağının en uzak bölümünde oturan ve her şeyden habersiz sürülerini otlatan bir çoban, Paris tarafından yapılmasına karar verir. Paris için gerçekten çok zor bir seçimdir. Çünkü. üç tanrıçada çok güzeldir. Paris kararsızlık içinde iken, üç tanrıça, onu etkilemek için, belki de tarihin ilk rüşvetini teklif ederler.

Gök tanrıçası Hera: Asya’nın en güçlü krallığını teklif eder. Zeka tanrıçası Athena: onu, dünyanın en bilge kişisi yapacağını söyler. Aşk tanrıçası Afrodit ise: ona, dünyanın en güzel kadınını vaat eder.

Paris: dünyanın en güzel kadınına sahip olabilmek uğruna, tercihini aşk tanrıçası Afrodit’ten yana kullanır ve altın elmayı ona verir. Hera ve Athena ise, kendilerini seçmediği için, Paris’e çok kızarlar ve intikam alma yemini ederler.

Aradan günler geçer. Paris, ailesinin yanına döner. Bir gün; elçi olarak gönderildiği Sparta kralı Meneleos’un ülkesinde, genç ve güzel karısı Helen’i görür ve aşık olur. Aşk tanrıçası Afrodit’in yardımı ile, Helen’i ülkesi Troya’ya kaçırır.

Tabii arkasından; Meneleos ve kardeşi Agamemnon ve tüm yunan krallıklarının orduları, Troya’ya saldırır ve 10 yıl süren savaş başlar. Tanrılar ve tanrıçalar da, bu savaşa katılırlar.

Elbette; Hera ve Athena, Akhalı’ların tarafını tutar. Afrodit ise Troyalılara yandaş olur. Bir Troyalılar, bir Akhalı’lar üstünlük sağlar ama 10 yıl boyunca Troya kenti düşmez. Sonuçta ise; Akhalı’lar büyük bir hile ile, kenti ele geçirirler, yakıp yıkarak, tarih sürecindeki vahşi kimliklerini alırlar.

TAHTA AT İLE İLGİLİ ÖYKÜ

Troyalılar ve Akhalılar, yıllar süren mücadelelerle savaşa devam etmektedirler. Akhalılar için, umutsuz geçen günlerin ardından, tanrıça Athena, Akhalılara bir fikir verir. Bu fikre göre Akhalılar hemen harekete geçerler. Kocaman tahta bir at yaparlar, bu atın içine askerlerini sokarlar ve sonrada savaşı bırakıyormuş gibi, bulundukları yerden çekilip giderler. Aslında; çekildikleri yer, yalnızca Bozcaada’nın arkasıdır. Yani; geri gelmek üzere çekilirler. Ayrılmadan önce, tahta atın yanına, Sinon isimli bir askeri bağlarlar.
Troyalılar ertesi gün, Akhalıların çekildiklerini gördüklerinde, onların terk ettikleri kıyıya inerler. Kıyıda; tahta atı ve Sinon’u görürler.

Sinon; daha önce kendisine öğretildiği üzere, şöyle ağlar, sızlar ve konuşur: ” Yunanlılardan nefret ediyorum, geri dönüşleri için gerekli rüzgarın çıkması adına, beni kurban seçerek, burada bıraktılar. Tahta at, tanrıça Athena adına, kutsal sunak olarak yapıldı, büyük olmasının sebebi, Troyalıların onu şehirlerine sokamamasını ve tahta atı yakıp yıkmalarını sağlamak, böylece tanrıça Athena’nın öfkesi Troyalıların üstüne gelecek ” der. Barış özlemiyle yanıp tutuşan Troyalılar, bunun üzerine, tanrıça Athena’nın lütfunun kendi üstlerine gelmesini sağlamak için, tahta atı, şehre sokarlar. Aynı gün ve gecesi, tüm şehir, biten savaşı kutlamaktadır. Ancak; gece yarısı, tüm şehir halkı sızdığında, tahta atın içindeki Akhalı askerler çıkar ve şehrin kapılarını açarak, dışarıdaki Akha ordusunun şehre girmesini sağlarlar. Sonrası malum, tam bir vahşet, binlerce ölü insan ve yanıp, yıkılmış ve talan edilmiş bir şehir.

TROYA ANTİK ŞEHRİ GEZİ PLANI

Evet, Hisarlık Tepesine çıktığınızda, önce sizi tahta at karşılayacak. Troya atı hakkında, günümüze ulaşmış herhangi bir bilgi, belge veya resim yok. Bu yüzden, burada göreceğiniz tahta at; hayal gücü ile yapılmış. Yüksekliği için; 12.5 metre olan Troya surlarından esinlenilmiş. İda, günümüz adıyla Kaz dağından elde edilen çam kerestelerinden yapılmış. 1975 yılından beri burada duruyor.

Troya savaşının kazanılmasında büyük rol oynayan bu tahta atın, simgesel yapılmış dev bir maketi, ören yerinin girişinde karşınıza çıkıyor. Basamaklarından çıkarak, tahta atın, karın boşluğuna yani içine girmeniz mümkün. Atın karın boşluğunda, oturma yerleri var. Pencerelerden dışarıya bakabilirsiniz. Evet; burada, tahta atın önünde, yukarısında fotoğraf çektirin. Ama, lütfen tahta atın içinde sakın sigara içmeyin ve herhangi bir yazı yazma, şekil çizme, kazınma olmasın. Çünkü: her tarafı karalandıkça, turistik özellikleri kayboluyor.

Tahta atın yanında, Troya Müzesi var. Küçük bir müze. 1955 yılında hizmete açılmış. Troya’yı gösteren bir maket ve panoda fotoğraflar var. Alman Schlieman tarafından çalınan hazine, umalım da, bir gün ülkemize iade edilsin ve burada, kocaman bir müze yapılarak, gelenlere gösterilsin.

Evet; bu güzel hayalden sonra, gezimize devam ediyoruz. Hemen karşınızda, 4’ncü Dönem Troya kentinin surları var. 90 metre uzunluğunda, 8 metre yüksekliğinde ve 5 metre enindeki bu surların önünden geçiyorsunuz ve ören yerine giriyorsunuz.

Troya I. surları, büyük ölçüde restore edilmiş. Surların önünde, dört köşe planlı, bir kule kalıntısı var. Sur duvarlarının arasında kalan kapıdan geçip, merdivenlerden çıkarak, sola dönünde, 7’nci döneme ait Troya evlerinin temellerini görebilirsiniz. Troya evleri denince: tarihte bilinen en eski megaron ( bir çeşit ev tipi) burada görülüyor. Ön tarafından bir oda, arkada ortada ocak bulunan bir salon, dar ve uzun bir ev tipi. Burada, bunun temellerini görebileceksiniz.

At nalı biçiminde tiyatro var. Burası, 9’ncu dönem, yani Romalılardan kalma. İlyum kale duvarının tam önünde. Surlar ve ovaya doğru uzanan burun üzerindeki, kuzeydoğu terasında. Kuzeydoğudaki tepenin yamacına yaslanmış. Ovaya ve denize hakim konumdaki bu tiyatro, 10 bin seyirci kapasiteli imiş. Yapıdan geriye çok az kalıntı kalmış. Sahne binasının ve orkestranın bir kısmı açığa çıkarılmış. Oturma sıralarının bulunduğu yamaç, henüz kazılmamış.

Güneye doğru inildiğinde, tarlaların içinde kalmış, anıtsal çeşme (nimfeum) yapısı var. Burada, insan ve hayvan figürleriyle süslü, döşeme mozaiklerine rastlanmış. Aynı yönde,500 metre ileride ise, 6’ncı Döneme ait mezarlık var.

Evet, sonra Meclis Binası (Buluteryon) görülebilir. Önde, dörtgen planlı bir girişi var. Arkasında, yarım daire şeklinde, bir orkestrası ve bunun gerisinde oturma sıralarının bulunduğu bölüm var. Giriş holünün, 6’ncı dönem duvarı üstünde, oturtulmuş tek parçalı mermer eşiktaşı, halen görülebilmekte.

Roma hamamının önündeki, mozaik döşemeli yer kalıntısını mutlaka görün, dikkat çekici.

Basamakla inilen kuyu, Athena Tapınağı yeri. 2’nci dönem Troya’sının meşhur rampalı kapısı, dini alan, kurban kesme yeri, Helenistik devirden kalan sunak yeri, taş köprü, mermer kitabeler, sütunlar, mimari parçalar gibi birçok kalıntı gezildikten sonra, başlangıç yerine, yani tahta atın bulunduğu yere dönüyoruz.

Evet: burada göreceğiniz kalıntılar belki size çok anlamlı gelmeyecek. Ama, şunu unutmayın ki, insanlar burada 3500 yıl yaşamışlar. Bir zamanlar, burada çok büyük ve güçlü medeniyetler kurulmuş. O kahraman insanların, o yüksek medeniyet kurabilmiş insanların yaşadıkları bu yerlerde gezerken, bunu hissedin, onların bu topraklar üzerinde yaşarken yaşadıklarını elbette hissedemeyeceksiniz.

Ama, onların yaşadıkları bu topraklar üzerinde bulunmanın heyecanını hissedin, çevrenize bakın, uçsuz bucaksız ovalarda, hisarlık tepesini düşünün. Buradan çıkarken; geriye dönüp bir an bakın. Akhalılar, buradan çıkıp giderken, geride yanmış, yıkılmış bir şehir ve binlerce ölü insan bıraktılar, tam bir vahşet. Siz, geriye dönüp bakın, gerçekten bu küçücük tepe üzerinde, tarihte çok büyük uygarlıklar kurulmuş.

Ve, bu uygarlıkları kuran insanlar; Anadolu’nun bağrında binlerce yıl yaşamış insanlar, bunlar bizim ortak kültürümüzün bir parçası, bununla, kurulan medeniyetlerin büyüklüğü ile, yalnızca gurur duymamız gerek.
İşte, çıkıp giderken, geriye dönüp bakın ve bu gururu yaşayın.

İyi yolculuklar.

Çanakkale şehri tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için.

Gelibolu tanıtımı. 

Asos-Behramkale tanıtımı.

Altınoluk tanıtımı.

Edremit tanıtımı.

Kıbrıs Gazimağusa

 

Kıbrıs Gazimağusa

Kıbrıs Gazimağusa:

Kıbrıs adasının en güney doğu kıyısında bulunan şehir, Doğu Akdeniz’deki en güzel ortaçağ mimarisini barındıran bir yer olarak önem kazanmaktadır.

Şehir, Karpaz yarımadası ile güneyde Poyraz Burnu arasında, kuzey ve güney rüzgarlarına kapalı Gazimagusa körfezinin güneye daha yakın bir noktasındadır.

Gazimagusa şehrinin kuzeyinde 7 km uzaklıkta antik Salamis ve Enkomi kentleri ve ilk yapılışı 500 yıllarına tarihlenen St Barnabas manastırı vardır.

Gazimagusa, tam karşısında bulunan Suriye kıyılarına 90 mil uzaklıktadır. Lefkoşa şehrine 60 km. Girne şehrine 86 km ve Güzelyurt şehrine 101 km uzaklıktadır. Gazimagosa-Lefkoşa arasındaki yol, kısa bir süre önce iyileştirilmiş ve ulaşım kolaylaştırılmıştır.

Yani, yol oldukça güzel, çift şeritli gidiş ve geliş olarak düzenlenmiş, viraj yok, dümdüz bir yol.

Adanın başlıca iki nehrinden biri olan Pedias nehri, yıllarca Salamis ve Gazimagosa arasındaki bölgeden denize dökülmüş ve önce Salamis Limanı ve sonrasında Gazimagosa limanının dolmasında etkili olmuştur.

Yazın suyunun az olduğu zamanlarda ise, bu alana yayılarak bataklığa dönüşmesini sağlamıştır.

İngiliz döneminde, nehrin ağzına baraj yapılarak ve bataklık alan ağaçlandırılarak, bu durum engellenmiş ve kentin sağlık koşulları iyileştirilmiştir.

MAGOSA ŞEHRİNE GAZİ ÜNVANI VERİLMESİ SEBEBİ

Kıbrıs Gazimağusa;

Barış harekatından önce: şehir, 11.000 Kıbrıslı Türk tarafından, şehri kuşatan Kıbrıslı Rumlara karşı günlerce ve kahramanca savunulur ve bunun anısına şehre “Gazi” unvanı verilir.

TARİHİ

Kıbrıs Gazimağusa;

Gazimagosa’nın MÖ 285-247 yılları arasındaki Mısır kralı Ptolemeus Philadelphus tarafından kurulduğu ve kralın yeni şehre kız kardeşi Arsinoe’nin ismini verdiği söylenir.

MS 1291 yılında, Batı Hıristiyanlığının Ortadoğu’da elinde tutabildiği tek yer olan “Akka” nın düşmesinin ardından, birçok Frenk soylusu ve işadamının Kıbrıs’a gelmesine izin verilir ve bunlar Magusa şehrine yerleşerek, şehri, işlek bir liman ve ticaret merkezi haline getirirler.

Lüzinyanlar döneminde (1192-1571) adada, Lefkoşa’dan sonra ikinci büyük şehir konumuna gelir ve ismi Frenklerin diliyle “Famagusta” diye anılmaya başlanır.

Kıbrıs bu dönemde, doğu ve batı arasında bir ticaret istasyonu haline gelmiştir. Doğu ülkelerinden Suriye kıyılarına getirilen birçok kıymetli ticari eşya: Magosalı tüccarlar tarafından Magosa üzerinden Avrupa ülkelerine sevk edilmeye başlanır.

Bu tüccarların kazançları da çok büyüktür. Öyle ki, sadece bir seferde elde ettikleri karın bir bölümü ile bir kilise inşa ettirmeyi adet haline getirmişler ve bu yüzden, şehirde kısa sürede 365 kilise yaptırıldığı bilinmektedir.

Günümüzde hala mevcut olan, farklı stildeki birçok kilise: bu tüccarlar tarafından yaptırılmıştır. İnsanların zenginliği de yaptırdıkları kiliseler ile ölçüldüğünden Sur içi “Kiliseler Mahallesi” durumuna gelir.

Aynı zamanda bu zenginlik, yaşadıkları mekanları da etkiler. Kiliseler ve manastırlar şehri Magosa, büyük kazanç ve lükse düşkünlük sonucu, ahlak kurallarına karşı umarsızlık yaratılan bir yaşamı da beraberinde getirir.

Kutsal toprakları (Kudüs) ziyarete giderken, şehre uğrayan kimi dindar Avrupalılar tarafından bu durum yadırganır.

Hatta bir keresinde, İsveçli bir azize tarafından, şehir lanetlenerek çok kısa sürede mahf olacağı kehanetinde bulunulmuştur. St Bridget isimli bu kadının laneti, kısa sürede gerçekleşir.

1372 yılında Venedik-Ceneviz savaşı, Ceneviz üstünlüğü ile sonlanır ve şehir Ceneviz kanunları ile yönetilmeye başlanır.

Şehir, tamamen bir askeri bölge olarak kullanılır ve bu şehrin kozmopolit tüccar sınıfının ve canlı ticaret hayatının sonu olur.

Şehir: MS 1372 yılında, bir yüzyıl kadar Cenevizlilerin, MS 1489-1571 yılları arasında Venediklilerin ve MS 1571-1878 yılları arasında Osmanlıların hakimiyetine girer.

Osmanlılar, 1 Ağustos 1571 tarihinde adayı ele geçirirler. Osmanlı döneminde zengin tüccarların ve varlıklı soyluların konakları ve sarayları yıkılır ve Kıbrıs’ın ticari ve ekonomik etkinlikleri, Larnaka şehrine kayar.

Şehir, Osmanlılar tarafından uzun süre kuşatma altında tutulur. Bu kuşatma sırasında şehirdeki birçok bina hasar görür. Hatta: İngilizler, Süveyş kanalı ve Port Said Limanı oluşturmak için bu taşları kullanmışlardır.

Limanın da dolmasıyla, Magosa bölge içindeki kentsel ve ekonomik tüm özelliklerini kaybederek ölü bir şehir haline gelir.

Şehirde sadece çoğu asker olan 400-500 kişilik nüfus kalır.

Bu dönemde: Müslüman olmayan nüfusun surların dışına taşınmaya mecbur edilmesiyle, kentin güneye doğru gelişmeye başladığı görülür.

Maraş ve Aşağı Maraş bölgelerinde, ilk yerleşimlerin oluşumu da bu döneme rastlar. Kent o dönemde: daha çok önemli politik suçlular için bir sürgün yeri olur. Namık Kemal, Suphi Ezel ve Kutup Osman, bu sürgünlerin sadece birkaçıdır.

1878 yılında, adanın İngilizlere kiralanmasıyla başlayan yeni dönemde: liman önem kazanır. Birçok insan, limanda ve limana bağlı depolarda işçi olarak çalışır. Bu dönemde, genelde Türkler sur içine, Rumlar ise Maraş ve Aşağı Maraş bölgelerine yerleşirler.

Özellikle 1969-1970 yılları arasında, Beyrut’ta süren savaştan dolayı, Beyrut’un önemini kaybetmesiyle, Maraş dünyanın en ünlü eğlence ve turizm merkezlerinden birisi olarak gelişim gösterir.

Barış harekatından önce: şehir, 11.000 Kıbrıslı Türk tarafından, şehri kuşatan Kıbrıslı Rumlara karşı savunulur.

1974 Barış Harekatının hemen sonrasında, kentin en dinamik bölgesi olan Maraş’ın yerleşime kapanmasıyla, kent gelişimi önemli ölçüde durur. Maraş günümüzde yani 2022 yılında bir bölümü halka açılmıştır. Bir cadde yürüyüş ve bisikletliler için açılmış, ayrıca bir halk plajı faaliyete sokulmuştur.

1986 yılında Doğu Akdeniz Üniversitesinin kurulmasıyla, kentin sosyo-ekonomik yapısında büyük değişim görülür. Kente: üniversite öğrencisi ve çalışanları gibi, farklı yeni bir nüfus eklenir.

Bunun yanında, 2022 yılındaki ziyaretimde gördüğüm ilginç bir durum var, Kıbrıs Afrikalı dolmuş, duyduğuma göre üniversiteler, Afrikalı öğrencilere kontenjan açmışlar, burs vermişler, umarım bu uygulamanın ileride sıkıntıları olmaz.

Günümüzde KKTC’nin en büyük limanı ve tek Serbest Liman buradadır.

DOĞU AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ

Doğu Akdeniz Üniversitesi, şehrin 3 km kuzeybatısında, Karpaz yolu ile Eski Lefkoşa yolu arasında yer alan bölgededir.

Eğitimin yanında, sosyal ve kültürel birçok alanda kentin gelişimine katkıda bulunan üniversite, 10 bin öğrenci kapasitesiyle, kentin ekonomik lokomotifidir.

TURİZM DEĞERLERİ

Kıbrıs Gazimağusa:

Şehri bir baştan bir başa çevreleyen 3 kilometre uzunluğundaki Venedik Surları, Gotik tarzın en güzel örneklerinden birisi olan Lüzinyan krallarının Kudüs krallığı tacını giydikleri St Nicholas Ketedrali (Lala Mustafa Paşa camisi), Osmanlı döneminde vatan şairi Namık Kemal’in 38 ay boyunca sürgünde kaldığı zindan, Gazimagusa şehrinin zengin tarihinin ve kültürel mirasının sadece birkaçıdır.

Gazimagosa şehrinin hemen kuzeyinde, Kıbrıs adasındaki antik şehir krallıklarından biri olan Salamis antik şehri vardır.

Roma dönemini yansıtan gymnasium, tiyatro ve hamam yapıları görülmeye değerdir. Salamis Sit alanı içinde bulunan ve inanç turizmi açısından önemli bir değer ise St Barnabas Manastırıdır.

Hıristiyanlık dünyasının önemli azizlerinden biri olan ve Kıbrıs kilisesinin kurucusu olan St Barnabas’ın mezarı ve ona atfen yapılan manastır, önemli çekim merkezlerinden biridir.

Duyduklarıma göre, Barnabas yani İncil yazarlarından biri olan bu kutsal kişi, öldüğünde elinde yazdığı İncil ile birlikte bulunur, uzun süre elinden İncili almaya çalışırlar ama alamazlar.

ALIŞVERİŞ

Magosa şehrinde: alışveriş yapmak isterseniz:

Şehir merkezindeki; 1001, Mr Paund ve Lemar gibi alışveriş merkezlerini ziyaret edebilirsiniz. Bu alışveriş merkezlerinden: Mr Paund, çok miktarda ıvır-zıvır obje satılmakta olup, bütün her şey sadece 25 TL. (paund yükselince bu rakam da yükseliyor.) dır.

Burada: İngiliz malı, şampuan ve diğer mallar ilginizi çekebilir.

Lemar: (eski ve yeni olmak üzere iki tane Lemar var.) Türkiye’de bolca bulunan AVM lerden birine benzemektedir.

1001 ise, adından da anlaşılacağı üzere, çok miktarda yine ıvır-zıvır ürünün satıldığı bir yer olarak dikkat çekiyor.

Bunların dışında Çin pazarı (inanın satılan ürünlerin hiçbiri Çin malı değil ama böyle bir isim verilmiş) var.

Ayrıca: City Mall isimli bir AVM var. Burasıda oldukça modern bir ortamda 10-15 civarında marka mağazalarının bulunduğu bir yer.

Buralar gezebilirsiniz. Ancak unutmamak gerekir ki, özellikle döviz fiyatlarının yükselmesiyle bu mekanlardaki ürünlerin fiyatları da yükselmiş, yani önceki yıllardaki gibi ucuzluk yok, yurt dışından ürünler oldukça az, çoğu satılan ürün, ülkemizden İstanbul ve Gaziantep yörelerinden giden ürünler.

Peki burada ne satın alınır?

Bence: Kıbrıs’a özgün dantelli porselen takımlar satın alabilirsiniz. Çünkü, bunların orijinal İngiliz malı olanları ilgi çekiyor. Ayrıca, Kıbrıs son yıllarda çanta cenneti olmuş, her tür markanın orijinal olmayan benzerleri burada oldukça uygun fiyatlara satılıyor, yani her yan çanta satan yerlerle dolu.

Yine burada: üzerinde Kıbrıs haritası ve yazısı olan, bambudan yapılmış sepetler, tepsiler, çay bardağı altlıkları bulunuyor.

Bunun dışında elektronik meraklıları için: Magosa şehrinden cep telefonu satın alabilirsiniz, ancak fiyatını birkaç yere sormadan sakın almayın, fiyat değişiyor ve pazarlık yaparak almayı tercih edin, çıkış kağıdı veya pasaporta işleterek Türkiye’ye sokabiliyorsunuz. (Her kişi, 2 yılda bir telefon alıp Türkiye’ye sokabiliyor, ilave vergi ödemeniz gerekiyor, yıllara göre değiştiği için rakam yazmıyorum. )

Son bir not: son olarak burayı ziyaret ettiğimde cep telefonlarında da ucuzluğun tamamen ortadan kalktığını öğrendim, bence hiç cep telefonu aramayın, almaya uğraşmayın.

GEZİ PLANI

Açık hava müzesi durumundaki Gazimagosa şehrini: Deniz kapısından (Porte Del Mare) başlayarak adım adım gezebilirsiniz.

Lüzinyan krallarının Kudüs krallık tacını giydikleri St Nicholas Katedrali (günümüzdeki ismiyle Lala Mustafa Paşa Camisi) Ortadoğu’daki en mükemmel taş işçilikle yapılan katedral olup, Gazimagosa surları içinin merkezindedir. Bu meydan Lüzinyan, Venedik ve Osmanlı döneminin izlerini taşır.

St Nicholas Katedralinin önündeki katedralle yaşıt (2017 yılı itibarı ile 718 yaşında) Kıbrıs’ta yaşayan en eski cümbez ağacı (Ficus Sycomorus) görülebilir.

Shakespeare’in Othelle trajedyasına konu olan “Othelle kalesi” sizlere “Desdemona” nın trafik hikayesini anımsatacaktır.

MÖ. 1184 yılından başlayarak MS. 9’ncu yüzyıla kadar 21 yüzyıl iskan gören ve uzun yıllar Kıbrıs’ın başkenti olan Antik Salamis kenti kalıntılarını ziyaret edebilirsiniz.

St. Barbanas’ın Gazimağusa yakınlarındaki Salamis’te doğduğu ve mezarının ise Salamis mezarlık alanında bulunduğu bilinmektedir. St.Barbanas Manastırı ve Mezarı, Hıristiyanlık alemi ve inanç turizmi için Kuzey Kıbrıs’ın önemli bir değeridir.

Osmanlı döneminde Paris sefiri görevinde bulunan 28.Mehmet Çelebi’nin Gazimağusa’daki St. Peter & St. Paul Katedrali (Sinan Paşa Camii) avlusunda bulunan Osmanlı dönemi taş işçiliğinin ender örnekleri arasında yer alan mezar/türbesini görebilirsiniz.

9 Nisan 1873-7 Haziran 1876 tarihleri arasında 38 ay süreyle Gazimagusa’da kalebend olarak ikamet etmek zorunda kalan vatan ve millet şairi Namık Kemal’in kaldığı zindanı görebilirsiniz.

Kıbrıs tarihinin en önemli yerleşim yerlerinden biri olan ve çok zengin buluntular veren Erkomi-Alasia yerleşim yerinin görülmesi.

FESTİVALLER.

Nisan ayında Mormenekşe Enginar Festivali,

Haziran ayında Uluslar arası Mağusa Kültür Sanat Festivali,

Ağustos ayında Yeniboğaziçi Pulya Festivali.

GEZİLECEK YERLER

LİMAN

Ortaçağ döneminde, Gazimagusa şehrini kuranların en önemli amacı: Peidaos nehrinin taşıdığı toprakla dolmuş Salamis limanı yerine, iyi durumdaki Gazimagosa limanını kullanmak olmuştur.

Benzer şekilde, 12’nci yüzyıldan itibaren kentte görülen hızlı gelişmenin nedeni ve 19’ncu yüzyılda İngilizlerin Kıbrıs’la ilgilenmelerinin en önemli nedenlerinden biri de Gazimagosa limanıdır.

Gazimagosa limanının önem kazandığı ve potansiyelinin arttığı zamanlarda kent gelişmiş, limanın Osmanlı dönemindeki gibi az kullanıldığı zamanlarda ise, kent gerilemiştir.

Liman, sahip olduğu doğal korumayla adadaki en güvenilir demirleme olanaklarını sunar.

Dış liman yaklaşık 1.5 km uzunluğundadır ve dış limanı saran, yaklaşık 1 km uzunluğunda kaya resifleri, doğal bir dalgakıran görevi görürler.

İç liman ise, tam olarak İç kale ve Canbulat tabya arasındaki surlar boyunca uzanır ve deniz kıyısındaki üç küçük ada sayesinde, çok güvenli ve korunaklıdır.

Kıbrıs Gazimağusa Lala Mustafa Paşa Camii
Kıbrıs Gazimağusa Lala Mustafa Paşa Camii
Kıbrıs Gazimağusa Lala Mustafa Paşa Camii

 

Kıbrıs Gazimağusa Lala Mustafa Paşa Camii

LALA MUSTAFA PAŞA CAMİSİ-ST NİCHOLAS KATEDRALİ

Magosa şehir merkezinde, Namık Kemal meydanındadır.

Yapı: Lüzinyan döneminde 1298-1312 yılları arasında yapılmıştır. 1308 yılında inşaat halinde olduğuna dair çeşitli kaynaklar vardır.

Lüzinyan kralları: önce Lefkoşa’da bulunan Ayasofya Katedralinde Lüzinyan kralı tacını, burada ise Kudüs kralı tacını giyiyorlardı.

Mimari

Kente gelen gezginlerin de her zaman dikkatini çeken yapı, çoğu kere Fransa’da bulunan Gotik kiliselere benzetilmiştir. Binanın batı cephesinin mimarisi: Reims Katedrali mimarisinden etkilenmiştir.

Akdeniz bölgesinin en güzel Gotik yapılarından birisidir. Gotik tarzda işlemeli, eşsiz bir penceresi vardır. Batı yönünde bulunan giriş cephesi, bazı detaylarını ve özgün yapı malzemelerinin bir kısmını yitirmiş olmakla birlikte, yapıldığı tarihten itibaren fazla değişikliğe uğramamıştır.

Girişin iki köşesinde, iki katlı, sekizgen kuleler vardır. Bunlardan soldaki 1572 yılında minareye dönüştürülmüştür. Bu kulelerin alt katları yan nefler yüksekliğindedir, tepelerinde ise pinakoloları bulunmaktadır.

Kulelerin arasında, önde duran duvar boyunca üç giriş vardır. Bu girişlerin içinde yer aldığı üçgen yağmur silmeleri aynı yüksekliktedir.

Girişteki yuvarlak pencerenin üzerinde: bir Venedik arması görülür. Bu kabartma arma bazı hayvan figürleriyle süslüdür ve Salamis antik şehrindeki bir tapınaktan getirildiği düşünülmektedir.

Katedralin apsisi doğu tarzındadır ve çoğu Kıbrıs kiliselerinde olduğu gibi: 3 bölümden oluşmaktadır.

Üst kısmında pencereler iyi korunmuştur.

Batı cephesinde ve yanda iki şapel vardır.

MS 16’ncı yüzyıla tarihlenen Venedik galerisi, katedralin güneybatısındadır.

İç mekandaki fresklerin tümü beyaza boyanmıştır.

Cümbez ağacı-Ficus Sycomorus

Doğu Afrika kökenli ve kentin içinde birkaç yerde daha görülen, küçük meyveli, nadir bir tropikal bir tür incir ağacı olan “Cümbez ağacı” adanın kuzeyinde nadir bulunan bir ağaçtır.

Çevresi yani genişliği: tabanda 1.30 metre ve yükseklikte 4.95 metredir. Boyu ise 15 metredir. Tahmini yaşının 719 olduğu düşünülmektedir.

Ağacın, katedralin yapımına başlanılan 1298 yılında dikildiği sanılmaktadır. Gövdesi 2.70 metreden sonra 7 dala ayrılır. Kıbrıs’ta yaşadığı bilinen en yaşlı ve canlı ağaçtır.

Yılda 7 kez meyve veren ağaç, katedralin önünde büyüleyici bir gölge verir. Meydanın hemen her yerinden görülebilir.

Piskoposluk Şapeli

St Nicholas kilisesinin doğusunda konumlanmış olan küçük bir şapeldir. Tek nefli ve yarım daire apsisli yapının beşik tonoz olan üst örtüsü, enine kemerlerle taşınmaktadır.

Yapının batı cephesindeki ana giriş dışında kuzey ve güneyde de girişleri vardır. 1940-1947 yılları arasında yapılan çalışmalarda: şapelin kazı, temizlik, güney cephe, çatı ve kornişlerde onarım, batı kapısına bariyer ve çevre duvarları yapımı gerçekleşmiştir.

Piskoposluk Sarayı

Kilisenin kuzeyinde Liman yolu sokak üzerinde, yan yana sıralanmış dükkanlar ve üst katında da günümüzde bulunmayan Piskoposluk Sarayı bulunmaktaydı.

Günümüzde Piskoposluk sarayından geriye güneydoğu köşesinde bir merdiven dışında herhangi bir ipucu kalmamıştır.

Piskoposluk Sarayının altına gelir getirmek üzere yapılmış ve 14’ncü yüzyıl başındaki kayıtlarda geçen dükkanlardan sadece 7 tanesi ayakta kalmıştır.

Yola bakan ve yola dik beşik tonozlarla örtülmüş mekanların önünde yer almış ahşap revağın izleri hala görülmektedir. 1400’lü yıllara tarihlenen bu dükkanlar, daha önce burada bulunan  dükkanların yerine inşa edilmiştir.

Camiye çevrilme

Osmanlı bölgeyi ele geçirince, 1571 yılında katedral minare eklenerek camiye çevrilir ve ibadete açılır. 1571 yılında camiye çevrildiğinde ismi “Aya Sofya” camisidir.

1954 yılında ise ismi değiştirilmiş ve “Lala Mustafa Paşa Camisi” olmuştur.

Avluda bulunan 16’ncı yüzyıl Venedik galerisi: Şadırvan olarak kullanılmaktadır. Caminin avlusunda, Osmanlı dönemine ait üç mezar bulunmaktadır.

Mustafa Zührü Efendi Türbesi

Bu türbede: 1903 yılında ölen ve İmam Hatip ve Kavanin azalığı yapan Mustafa Zührü Efendi gömülüdür. Türbe, hiçbir değişime uğramadan günümüze gelmiştir. Kubbesi dört kemer üstüne oturur ve kemer açıklıklarını kapatmak için tek kapılı demir parmaklık yerleştirilmiştir.

Şam Müftüsü Mehmet Ömer Efendi Türbesi

Klasik Osmanlı türbe mimarisinin tipik örneğidir. Yanlarındaki sivri kemerleri ve türbeyi örten kubbesi dikkat çeker. Tamir edilmesi nedeniyle, mimari özelliklerinden çok şey kaybeden türbe, günümüzde değişik amaçlarla kullanılmaktadır.

Bu türbenin imam ve müderris olan İbrahim Efendiye ait olma olasılığı üzerinde durulmaktadır.

Kıbrıs Gazimağusa surları
Kıbrıs Gazimağusa surları
Kıbrıs Gazimağusa surları
Kıbrıs Gazimağusa surları

 

Kıbrıs Gazimağusa surları

MAGOSA SURLAR

1489 yılına kadar, Magosa şehrini çevreleyen Lüzinyan surları, çok yüksek olmalarına karşın ince bir yapıya sahipti.

Daha sonra Kıbrıs’ı ele geçiren Venedikliler, özellikle Osmanlılara karşı önlem olmak üzere surları, ateşli silahlara karşı sağlamlaştırmak amacıyla, 1550 yılında Venedik’ten uzmanlar (kaptan Nikolao Foskanini ve mühendis Giovanni Girolamo Sanmichele) getirterek yeniden elden geçirirler.

Ünlü mimar Michele Sanmicheli’nin yeğeni olan Giovanni Girolamo Sanmichele: 16’ncı yüzyıl ortalarında surların yapımı için Kıbrıs’a gönderilmiştir. 1559 yılında 45 yaşında Kıbrıs’ta ölmüş olan mimarın, yeni eklerin tasarımındaki ağırlığı bilinmektedir.

Venedik Donanması Müzesinde bulunan ve 1548-1558 yıllarına ait olduğu ortaya konan, Gazimagosa maketinin, Girolama Sanmichele’ye ait olduğu düşünülmektedir.

Özellikle: deniz tarafındaki surlar, Martinengo tabyası ve kara kapısı bu dönemde inşa edilir. İngiliz ve İtalyan terminolojilerinde, burçlardan farklı adlandırılmayan köşe burçları ve cavalier olarak isimlendirilen atış platformları, Türkçe isimlendirmede, ortak bir terimle “Tabya” olarak geçer.

Ayrıca: surların şehir dışındaki kısmına, 1373 yılında Cenevizlilere karşı verilen savaş sırasında Kıbrıs kralının emriyle kazılan hendek daha da genişletilerek 46 metreye çıkarıldı ve içine su dolduruldu.

Hendekler, minimum 7.5 metre derinliktedir. Sur duvarlarının karşısında, hendekleri çevreleyen duvarların belli bir yüksekliğe kadar olan kısmı kaya oyma, üst kısımları ise örgüdür.

Hendeklerin oyma katmanlarından çıkarılan taşlar, surların yapılında kullanılmıştır. Küçük çukurlar içinde toplanan su birikintilerinin, geçmişte hendekleri sivrisinek ve sıtma yatakları haline getirdiği bilinmektedir.

Surların elden geçirilmesi: MS 1550-1562 yılları arasında devam etti. 1562 yılında güçlendirme işlemi bittikten sonra, surlar hakiki kaleye dönüştürülür.

İri kesme taştan yapılan, 3 km uzunluğundaki bu surların yüksekliği 18 metre ve genişliği bazı yerlerde ise 8 metreye kadar çıkabilmektedir.

Duvarlarda burçlar, kapılar, rampalar, mazgallar, cephanelikler, depo ve ahırlar yapıldı.

Surlardaki kuleler şöyle isimlendirildi: Arsenal (Canbulat), Mare (deniz kapısı burcu), Castella (othello kulesi), Signonia (halkalı mazgal), Diamete (karpaz tabya) ve Mozzo (şehit tabya) dur.

Arsenal burcu ve Elmas tabyanın bulunduğu yerdeki surların temelleri zayıftır, çünkü kumun üzerine oturtulmuştur. Diğer yerlerde surların temeli, ana kaya üzerine oturtulmuştur.

Ayrıca: bir iç kale olarak Othello binası ve orijinal iki giriş kapısı olarak Kara Kapısı (Ravelin) ve Deniz Kapısı (Porto del Mare) vardır.

Osmanlı dönemi

1571 yılında Osmanlı güçleri adaya geldiğinde, Magosa kalesindeki Venedikliler sadece 10 ay direnebildiler. Lala Mustafa Paşa önderliğindeki Osmanlı ordusunun yoğun ateşi sonunda, kalenin bazı yerlerinde ciddi hasarlar oluştu.

Venedikliler asker sayısının büyük kısmını kaybederken, barut depoları da tükendi.

Şehit Osmanlılar tarafından fetih edilince, fetih sırasında harap olan surlar, fetih sonrasında Osmanlılar tarafından kısa zamanda onarıldı.

Çünkü Kıbrıs’ın ilk yılı bütçesinden bu kalenin tamiri için para ayrılmıştır. Bu kalenin deniz kenarında bulunan Canbolad’ın kuşattığı burç da temelinden deniz yüzünden itibaren onarılacak, bundan başka Derviş Paşa kulesi ise temelden inşa edilecektir.

Magosa surları ve burçları yakından incelendiğinde yer yer taşların kesim şekillerinde farklılıklar görülür. Bu kesimlerden dolayı, hangi kısımların Osmanlı, hangilerinin Venedik tarzı olduğunu tahmin etmek mümkündür.

Canpolat Burcu ve Akkule, bugün rahatlıkla izlenen kısımlardır. Yapılan bu eklemeler kaleye uygun bir şekilde inşa edilmiştir.

Özellikle Akkule (Ravelin veya Rirettino), Su burcu (Andreuzzi), Altun Tabya (Ay Napa), Halkalı Tabyası (Composanto) ve Canbolat Burçları (Old Arsenal-Eski Tophane) kuşatma sırasında en fazla hasar gören kısımlar olmuş ve bunlar tamamı ile yeniden yapılmıştır.

Bu yeniden yapılan kısımlar içinde, Akkule ve Karakapısı’nı da içeren Akkale ile Canbolat burcu en önemle kısımlardır. Akkale’ye yeniçerilerin ibadeti amacıyla 1619 yılında bir de mescit yapılmıştır.

Canbolat burcu, günümüzde müze ve türbe olarak kullanılmaktadır. Burası kaleye ilk Türk bayrağını diktiği rivayet edilen Kilis Beyi Canbolat Paşa’nın türbesidir.

Akkale’de yapılan değişiklikler sonucu Ravelin özelliğini kaybedip, bir tabya özelliği kazanır. Giriş kapıları kapatılıp, yerlerine yenileri açılır, daha önce kaleden tamamı ile ayrı olan dış kısım ile birleşen iki tonozlu geçit yapılır.

Magosa surları ile ilgili beğendiğim bir hikayeyi aslında bir gerçeği sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kalenin Venedikli komutanı Bragadino ve kumandanları, adadan ayrılmadan önce Lala Mustafa Paşa’yı ziyarete giderler.

Bu ziyarette: Lala Mustafa Paşa: Magosa’nın Venedikli halkını Venedik’e götürecek olan Osmanlı gemilerinin, buraya geri dönüş yolundaki emniyetini sağlamak için, bazı Venedik ileri gelenlerini rehin bırakmalarını ister.

Bragadino bu öneriye sertçe karşı çıkar ve kendilerinde bulunan esirleri öldürtür. Bunun üzerine: Bragadino öldürülerek derisi yüzülür ve gemilere bindirilen Venedikli halk da Venedik’e götürülmeyerek esir tutulur.

Bu arada, kuşatma sırasında beklenen Haçlı donanması da geri dönüş yolunda, Osmanlı donanmasını, İnebahtı’da pusuya düşürür ve denizcileriyle birlikte yok eder.

Böylelikle: zaten Kıbrıs’ı alarak çok para harcamış olan Osmanlı donanması iyice zayıflamış olur.

Kara kapısı-Akkule-Ravelin

Kente girişi sağlayan orijinal iki şehir kapısından biridir. Buraya “Akkule” isminin verilmesinin sebebi, kuşatmanın ardından Venediklilerin buraya beyaz bayrak çekerek teslim olmalarıdır.

Kentin ana giriş kapısını koruyabilecek şekilde planlanmış olup MS 1544 yılında Venedikliler tarafından yapılmıştır.

Orijinal ismi “Yarım ay şeklinde tabya” anlamındaki “Ravelin” dir.

Aslında tek bir tabyadan ibaret yapı değildir. Burada bir atış platformu, bir kale burcu, bir ravelin ve iki giriş kapısı bir arada bulunmaktadır. Bu yapıların bir dış çeperi işlevini yürüten Ravelin, 1544 yılına tarihlenmektedir.

Ravelinler, Ortaçağ’da sur girişlerini savunmak için yapılan, yarım daire şeklinde yapıların geliştirilmiş biçimidir.

Girişleri koruyan bu dış kabuklar, top kullanımının başlamasının ardından, ana yapıdan koparılmış ve ravelin adını almıştır. Ravelinlerin amacı, sur girişlerinin doğrudan bombalamadan korunmasını sağlamaktır.

Buradaki Ravelin de, benzer özellikler göstermektedir. İki yan duvara bitişik olan eski giriş kapıları, hala görülebilmektedir.

Birçok kaynakta: kent dışından bu kapılara girişin kalkar köprülerle yapıldığı yazılıdır.

Kara kapısı

Surların Othello kalesinden sonra en eski kısmıdır.

Bugünkü köprü ile giriş bölümleri yeni olup: eskiden surların kule yanındaki bir top yuvasının içinden geçiliyordu.

Şehre bakan kısımda: kemerli bir geçit vardı. Bu geçidin her iki yanında: duvar freskleri, armalar ve küçük bir de kilise bulunuyordu.

Burada yapılan kazılarda: geçitler, top yuvaları ve ilginç bölge ve galeriler açığa çıkarılmıştır.

Kemerli geçidin şehre bakan tarafında, Venedikliler zamanında zindan olarak kullanılan yer altı odaları bulunmuştur.

Akkule tabya, 1571 fethi sırasında en şiddetli çatışmaların sürdürüldüğü iki noktadan birisidir. Saldırılarını, Canbulat tabya ile Akkule tabya arasındaki hat üzerinden planlamış olan Osmanlı orduları, uzun süre Canbulat tabya üzerinden kente girişin yollarını aradıktan sonra, Akkule tabyaya yönelmişlerdir.

Akkule tabyanın karşısındaki duvarların arkasını boşaltarak, buraya mevzilenen Türklerin, kurdukları 7 topla, burayı sürekli bombardımana tuttukları ve Ravelinde 9 Temmuz’da cephaneliğin patlamasıyla 1000 Türk ve 100 yerli savaşçının öldüğü, bu patlamadan sonra korunak kalmadığı için onarım yapma imkanının kalmadığı bilinmektedir.

Tophane-Martinengo Tabyası

Magosa surlarının kuzey batı köşesindedir. Diğer burç ve tabyaların aksine, tümüyle bir Venedik yapısıdır.

Daha önce mevcut olan iki burcun yan duvarları uzatılarak tek bir kesişim elde edilmiş ve bu kesişime de, Tophane Tabya inşa edilmiştir.

1550-1559 yılları arasında yapılmıştır. Venediklilerin surlara eklediği son yapıdır.

Yapımcısı: Veronalı, kutsanmış mimar Michele San Michel’in kuzeni Giovanni Grolama San Michel’dir. Kendisi 1550 yılında Venedik Cumhuriyeti tarafından gönderilmiş ve 1559 yılında 45 yaşında vefat edince St Nicholas Katedraline gömülmüştür.

Yapı: Ortaçağ askeri mühendisliğinin başyapıtlarından biridir. 16’ncı yüzyıl sur mimarlığı tasarımında önemli bir gelişme olan ok biçiminde tabyalara bir örnektir.

Yanlardaki kanatlar arasına yerleştirilen toplarla, düşman için hedef küçültürken, 180 derecelik bir görüş alanı sunarak, atış istikametini arttıran bu yapılar, savunma açısından büyük avantaj sağlamıştır.

Magosa tahkimat duvarlarının neredeyse zapt edilemeyecek en güçlü savunma yeri olup, kalp şeklindedir.

Yaklaşık bir mil karenin üzerinde yer kaplamaktadır.

Düzgün kesilmiş taşlardan yapılmış olup duvarlarının kalınlığı 13-20 ayak arasında değişiklik gösterir.

Top atışlarında barut dumanının dışarıya çıkmasını sağlamak için, üst tonozlarda havalandırma bacası delikleri, top mazgallarının yanındaki duvarlarda ise barut fıçıları ile top atışlarında kullanılan malzemelerin konulduğu küçük dolap yerleri yani hücreler bulunmaktadır.

Osmanlılara karşı Kıbrıs’a takviye olarak gönderilen Venedik kuvvetlerine komutanlık yapan Hiernino Martinengo yolda ölünce, Magosa’ya getirilir ve Venedikliler, çok sevdikleri komutanın hatırına tabyaya onun ismini verirler.

Fetih sırasında, muhtemelen buradaki çatışmalar çok kısa ve etkisiz olmuştur.

Tophane tabyası: II. Dünya savaşı sırasında petrol deposu olarak kullanılmıştır. 1974 yılında ise, büyük odalarda saklanan yaklaşık 200 kadın ve çocuk, güvenli sığınakları sayesinde ölümden kurtulmuştur.

Karpaz Tabya

Surların en kuzeyindeki noktada bulunan tabyadır. Kara ve deniz surlarının kesişiminde, kentin doğu ucunda yer alır. Bu tabyanın, Ceneviz yapımı olduğu düşünülmektedir.

Bu tabya ile ilgili ayrıntılı bilgi yoktur. Tabya 20’nci yüzyılda yapılmış kazı ve restorasyon çalışmaları sırasında 1939 yılında temizlenmiş, güçlendirilmiş ve onarılmıştır.

Yapının daha önceleri tahıl ambarı olarak kullanıldığı bilinmektedir.

Kıbrıs Gazimağusa Deniz Kapısı-Porte Del Mare

Deniz Kapısı-Porto Del Mare

Kente girişi sağlayan orijinal şehir kapılarından biridir.

İtalyan-Rönesans stilinde inşa edilmiş, çok güzel bir mimariye sahip ve iyi korunmuş durumdadır.

1496 yılında Venedikli Nicolo Prioli tarafından yapılmıştır. Tasarımını Leonardo Da Vinci’nin yaptığı söyleniyor.

Vinci, 1481 yılında adaya gelmiştir. (İnce bir ayrıntı: Leonardo Da Vinci: adada iken Venedikli halkın yoğun olarak yaşadığı Lefkara’ya gider, burada yapılan Lefkara el işini çok beğenir ve “Son Yemek” isimli tablosunda, masa örtüsü olarak Lefkara işini resmeder.)

Şehre açılan demirle kaplanmış ahşap kapı Türkler zamanında, deniz tarafına açılan demir parmaklıklı kapı ise Venedik zamanında yapılmıştır.

Kapının üst kısmında, mermer levha üzerine kabartma olarak işlenmiş Venedik amblemi “Kanatlı Aslan”, Nicolo Prioli’nin ismi ve arması ve 1496 tarihi görülür. Mermerin ise Salamis’ten getirildiği sanılıyor.

Canbulat Türbesi-Arsenal Tabyası

Deniz taraı dairesel, hendek tarafı düz duvarlı olan Canbulat tabya, kara ve  deniz surlarının kesişiminde, kentin doğu ucundadır.

Üzerindeki yazıtın yeri boş olan Canbulat Tabya, “Arsenal” ismini yapımından önce burada bulunan Tersaneden almıştır.

Kıbrıs’ın fethine karar verildiğinde, Kilis sancak beyi Canbulat Bey’in kuvvetler arasına alınması önerilir.

Lefkoşa’nın Osmanlılar tarafından fethinde, üstün yararlılıkları görüldüğünden, 1570 yılında Magosa’yı kuşatan Osmanlı ordusunda İskender Paşa ve Deniz Paşa ile birlikte görevlendirilir.

Orijinal adı: Arsenal Tabyası olan mevkide, şehit düştüğü inancıyla türbesi buradaki tabyanın altındadır. Yerli halk çoğu zaman türbeyi ziyaret etmiştir ve etmektedir.

Türbe, tabyanın iç mekanındadır. 1968 yılında yapılan onarımların ardından, türbenin bulunduğu kısmın önündeki beşik tonozlu mekan restore edilerek müzeye dönüştürülmüş ve halen bazı etnoğrafik ve arkeolojik eserler burada sergilenmektedir.

Canbulat tabya, iç kale gibi en erken tarihli kaynaklarda yer alan sur yapılarından birisidir. 1310 yılına tarihlenen çalışmalarda, Arsenal ve iç kale arasında bir duvar yapıldığı belirtilir. Yani, kulenin 1310 yılından önce yapıldığı bilinmektedir.

1372 yılında ise, Arsenal kulesinin savunma nitelikleri, II. Peter tarafından iyileştirilmiştir. Bu alan, 1571 fethinde en yoğun çatışmaların geçtiği alan olmuştur.

Fetih sırasında Türk birliklerinin bu tabyanın çevresinde konumlandırılmış olmalarına bağlı olarak, Kale içindeki anıtların çoğunun bu yöne bakan cephelerinde hasar gözlenmektedir.

Türklerin çatışma sırasında, Kara Kule olarak adlandırdıkları Canbulat Tabya’da 30 Haziran’da gerçekleşen ve 6 saat süren çatışmalar sonucu iki tarafında ağır kayıpları olmuştur.

Zamanla yıpranan bina, 1968 yılında yeniden inşa edilerek, ön kısmı da müzeye dönüştürülmüştür. 20’nci yüzyılda, Canbulat tabya üzerine, tabyanın bütünlüğünü yok eden bir deniz feneri inşa edilmiştir.

Halen müzede Etnoğrafik ve Arkeolojik eserler sergilenmektedir.

Kıbrıs Gazimağusa Venedik Sarayı

SARAY-VENEDİK SARAYI-PLAZZA DEL PROVEDİTORE

Kale içinde, Namık Kemal Meydanının güney batısındadır.

Önceleri burada MS 12’nci yüzyılda Gotik tarzda yapılmış bir Lüzinyan kraliyet sarayı vardı. Ancak, Magosa şehrini, Lefkoşa’dan sonra ikinci ikametgah olarak kullanan Lüzinyan krallarından hangisinin, sarayın yapımında etkili olduğu bilinmemektedir.

Ancak: Peter II’nin 1369 yılında başlayan saltanatına kadar, Kıbrıs kralları bu sarayda otururdu. Cenevizliler buraya “Domini regis” ismini vermişlerdi.

Saray Cenevizliler tarafından yıkılınca, buraya Venedik döneminde, adanın askeri valisinin (Provaditore) ikametgahı inşa edildi.

Sarayın kapısı, bir zamanlar Avrupa’nın en büyük meydanı olarak bilinen merkezi meydana açılıyordu.

Doğudaki üç kemerli cephesi, MS 11’nci yüzyılda yapılmıştır. Kemerlerde kullanılan sütunlar Salamis harabelerinden getirilmiştir.

Merkezi kemerin üst başında, Kıbrıs’ın yöneticisi Giovanni Renier’in 1552 tarihini taşıyan mermer arması görülür.

Saray yapısında, günümüze kadar olan süreçte ayrıntılı kazı çalışması yapılmamıştır. Sarayın ayakta kalan bölümlerinin büyük kısmı Venedik dönemine tarihlenir.

Böylece, sarayın çoğu kez bir Venedik dönemi yapısı olarak düşünülmesine sebep olmuştur.

Saraydan bugün ayakta kalanlar, orta kemeri üstünde bir arma bulunan üç kemerli bir ön cephe, ona güney-doğu ucundan takılmış bir kol, avlunun en arkasında bulunan L biçimli bir yapı kalıntısı ve bir şapelden ibarettir.

Giriş cephesinin arkasında, ona paralel ve çok daha sade bir kemer dizisi bulunur. Arkadaki bu kemerlerin Venedik döneminden önceki saray cephesi olduğu düşünülmektedir.

Cephenin arkasındaki kol üzerinde, zemin katta caddeden kullanılan dükkanlar, avluya bakan, zindan ve cephane deposu olarak kullanılmış küçük odalar, üst katta ise günümüzde Eski Eserler Dairesinin kullandığı, Osmanlı dönemine ait bir mekan ve 20’nci yüzyıl ortalarına doğru yapılmış mekanlar bulunur.

Saray kalıntılarının kuzey-batı köşesinde adı bilinmeyen bir şapel bulunur. Saray ile işlevsel ilişki içerisinde olduğu anlaşılan şapel, saray kompleksi içindeki tek özgün yapıdır.

Ancak hem iç mekan, hem de kütlesel farklılaşmasıyla zaman içinde çeşitli müdahaleler geçirmiştir. 1930-1950 yılları arasında elden geçirilmiş bu yapı, 1974 yılına kadar müze olarak kullanılmıştır.

Venedik döneminde, kentin surları ve diğer kamusal yapılarla birlikte saray da kapsamlı bir restorasyon geçirmiştir. Bu restorasyonlar sırasında ön cephe ve arkadaki mekanlar tümüyle yenilenmiştir. 1571 yılında şehre giren Türklerin, saray ziyaretiyle ilgili yapılmış tasvirlerde, yapının yıkılmış olduğuna dair bir ifade bulunmamasına rağmen, birçok kaynakta, bu yapının 1571 deki bombalamalar sırasında yıkılmış olduğu düşüncesi hakimdir.

1571 yılından sonra, hapishane,  talimhane, kışla olarak kullanılmış olan saray mekanları ve avluda, bu dönemde herhangi bir restorasyon yapılmamıştır. İngiliz yönetimi sırasında da, bu yapıdaki hapishane ve karakol kullanımı uzun yıllar boyunca devam etmiştir.

Ancak yapı 20’nci yüzyıl ortalarında boşaltılarak, avlusu askeri araçların sergilendiği bir açık hava müzesine, bazı kapalı mekanları da Namık Kemal Müzesine dönüştürülmüştür.

Kıbrıs Gazimağusa Namık Kemal Zindanı-Müzesi
Kıbrıs Gazimağusa Namık Kemal Zindanı-Müzesi
Kıbrıs Gazimağusa Namık Kemal Zindanı-Müzesi
Kıbrıs Gazimağusa Namık Kemal Zindanı-Müzesi

 

Kıbrıs Gazimağusa Namık Kemal Zindanı-Müzesi
Kıbrıs Gazimağusa Namık Kemal Zindanı-Müzesi

 

NAMIK KEMAL ZİNDANI-MÜZESİ

Venedik sarayının bahçesinde bulunan eski bir zindan, müze olarak düzenlenmiştir.

Yapı: Osmanlı döneminde, Venedik Sarayı kalıntıları üzerine, 2 katlı olarak kesme taştan yapılmış bir hapishanedir. Tek mekandan oluşan alt katın, Venedik Sarayına açılın bir kapısı ve demir parmaklıklı bir penceresi vardır.

Üst kısma dik taşlı bir merdivenle çıkılmakta ve iki penceresi olan bu odada Namık Kemal ile ilgili belgeler sergilenmektedir. Müze 1993 yılında ziyarete açılmıştır.

9 Nisan 1873 yılında ünlü Türk şairi, gazeteci, oyun yazarı, bürokrat ve Genç Osmanlıların lideri Namık Kemal: sürgüne gönderildiği burada hapis hayatı yaşamıştır.

Namık Kemal’in adıyla anılan bu zindanın mevcut tek kapısı, Sarayın bahçesine açılır.

Namık Kemal’in buraya sürgüne gönderilmesine yol açan olay: 1 Nisan 1873 tarihinde İstanbul’da sahneye koyduğu “Vatan yahut Silistre” oyununun halk arasında büyük beğeni toplaması ve halkın Namık Kemal’e gösterdiği ilgi olmuştur.

Osmanlı Sultanı Abdülaziz, halkın bu ilgisini kışkırtma olarak yorumlamış ve Namık Kemal’i, Gazimagosa’ya sürgüne yollamıştır. Önceleri alt kattaki zindana kapatılan şair, bir süre sonra Kıbrıs Mutasarrıfı Veyis Paşa’nın izni ile üst kata çıkarılmıştır.

Yapının alt katı, kalın duvarları ve payandalarıyla Osmanlı dönemi öncesinin izlerini taşırken, üst katı pencere düzeni ve daha ince duvarlarıyla Osmanlı dönemine tarihlenir.

Namık Kemal: Gülnihal ve Akif Bey isimli eserlerini burada yazmıştır.

Günümüzde müze olarak kullanılan zindan da yer alan odada Namık Kemal’e ait bir beyit var. Beytin Türkçe anlamı şöyledir “Zalim ne kadar pervasız olursa olsun, yine zulmün binasını biz yıkarız. Bizi yerin, dünyanın merkezine atsalar da, yer küresini patlatır çıkarız.”

Namık Kemal; 3 Haziran 1876 tarihinde, Padişah V. Murat tarafından affedilene kadar, 38 ay burada sürgün hayatı yaşamıştır.

Burada bulunan Namık Kemal büstü: 17 Mart 1953 tarihinde, Namık Kemal meydanı adı verilen yere Magosa Türk Gücü tarafından dikilmiştir.

Bu büst, Türkler tarafından Kıbrıs’a dikilen ilk büsttür. Şair Namık Kemal’in bu zorunlu ziyareti, kent ve ada halkı üzerinde derin etkiler yaratmış ve ünlü şairin adı okul, sokak, mahalle ve ana meydana verilerek, kent belleğinin bir parçası haline getirilmiştir.

Müze haline getirilmiş yapıda, Namık Kemal’e ait birçok kişisel eşya ve bilgiler bulunmaktadır.

ST FRANCİS MANASTIRI VE KİLİSESİ

Aziz Francis’in hayatta bulunduğu MS 1217 veya MS 1226 yıllarında Kıbrıs’a gelen Fransiskan mezhebinin Gazimağusa’daki en önemli manastır ve kiliselerinden biriydi.

Büyük arazi sahipleri ile Roma dilencilerinden üyelere sahip olan Fransiskan mezhebi, MS. 1400 yılında adaya yayılmak suretiyle Kıbrıs’ta kurulan büyük mezhepler arasına girmiş, günümüze kadar da varlığını sürdürmüştür.

Manastır ile kilise: MS 12’nci yüzyıl sonu veya 14’ncü yüzyılda inşa edilmiştir. Kilisenin yapılması için harcanan paranın büyük bir bölümü Fransiskan rahipleriyle yakın ilişkiler içinde bulunan Kıbrıs kralı Henry II (1285-1324) tarafından karşılanmıştır.

Kilisenin yapımına mali katkı sağlayan Mağusalılar, yabancılar ve Cenevizliler bu kiliseye gömülmüşlerdir. Nitekim, kilisenin tabanında yapılan kazılarda MS. 1314-1474 yılları arasına tarihlenen mezar taşları bulunmuştur.

Günümüze gelemeyen manastırın, kilisenin güney batısında bulunduğu sanılmaktadır. Tek sahınlı olan kilisenin, sadece bazı duvar kalıntıları ile dört penceresi bulunan güney duvarı günümüze kadar gelmiştir.

Kıbrıs Gazimağusa Greklerin St George Kilisesi

GREKLERİN ST. GEORGE KİLİSESİ

Katedral olarak da bilinen kilise: Ortaçağ’da Gazimağusa’nın Ortodoks mahallesine Mağusalı zengin bir Rum tüccar tarafından yaptırılmıştır.

14-15’nci yüzyıla tarihlenen, Gotik stilde yapılmış çok büyük bir yapıdır.

Doğu ile batı fikirlerinin plan ile detaylara yansıyan en güzel örneklerindendir. Üç sahınlı kiliseye batıdaki sivri kemerli üç kapıdan girilmektedir. Kazılar sırasında burada bulunan pencerelere ait değişik renklerde camlara rastlanmıştır.

Doğu ucundaki üç apsisin duvarlarında kilisenin kurucularının mezarları ile İsa’nın hayatına ilişkin freskler görülür. Bu freskler, MS.15’nci yüzyılda İtalyan stilinin ikinci derecesine sınıflandırılacak bir karakterde yapılmıştır.

Doğal yıpranmaya karşın halen apsiste İsa’nın çarmıha gerilmesi, gömülmesi ve dirilmesi sahneleri izlenmektedir. Duvarların alt kısımlarındaki fresklerde ise Ortodoks kilisesinin azizleri ile diğer kutsal kişiler resmedilmiştir.

Katedralin üst kısmı 1571 yılındaki Osmanlı kuşatması sırasında yıkılmış olup, duvarlarında halen gülle izleri görülmektedir.

Kıbrıs Gazimağusa Peter vePaul Kilisesi

PETER VE PAUL KİLİSESİ-NESTORYEN KİLİSESİ-SİNAN PAŞA CAMİSİ

Sarayın güneybatı ucunun karşısındadır. Gazimagosa şehrinin St Nicholas Kilisesi dışında, kullanılmaya devam etmiş ve çatısı sağlam durumda kalmış en büyük kilisedir.

1571 fethinden sonra minare, mihrap ve minber eklenerek cami olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Sinan Paşa: Magosa şehrinin fethinin önemli komutanlarından birisidir. Yapı çeşitli dönemlerde tahıl ambarı olarak da kullanıldığı için Buğday Camisi diye de bilinir.

1938 yılında gerçekleştirilen kazı ve onarım çalışmaları sırasında, yapının temellerinde bir Süryani yazıt bulunur. Bu yazıt: kilisenin bir zamanlar Nestoryan kilisesi olduğu yönündeki bulguları güçlendirmiştir.

Bu yazıtın bulunmasının ardından, kilisenin banisi kabul edilen Simon Nostrano’nun soyadının da, aslında Nestoryan anlamına gelen Nestorano olduğu yönünde iddialar vardır.

Evet, bu kilise, Magosa’da yaşayan Suriyeliler (Keldaniler) için Françis Lakhas isimli bir Suriyeli tüccar tarafından 1339 yılında yaptırılmıştır.

Kilisede: deve resimleri ve Nestoryenlerin dini törenlerinde kullandıkları dil olan Süryanice yazılar vardır. Çan kulesi ve yan bölümler sonradan eklenmiştir. Giriş çok sade olup, üzerinde güzel bir gül pencere görülür. Teraslı tavan süslü dirseklerle desteklenmiştir.

Bu kilise Ortodoks Rumlara teslim edildikten sonra adı “Ayios Georgihios Ksorinos” (Sürgücü Aya Yorgi) olarak değiştirilmiştir.

Bu konu ile ilgili günümüze ulaşan bir de inanış vardır. Düşmanlarından kurtulmak isteyen bir kimsenin bu kilisenin döşemesinden bir miktar toprak veya toz alıp düşmanının evine bırakması halinde, söz konusu kişinin bir yıl içinde öleceğine veya adayı terk edeceğine inanılmaktadır.

1571 fethinden sonra 1600 civarında cami olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ancak hangi yıllar cami, hangi yıllar arasında depo olarak kullanıldığı bilinmemektedir.

Ancak bazı yazılı kaynaklara göre, 1877 yılında burası depo ve ahır olarak kullanılmıştır. 1937-1945 yılları arasında İngiliz döneminde patates ve tahıl deposu olarak kullanılmıştır.

Kapı ve pencerelerinin kapatılması yanında, farklı ürünleri depolayabilmek için ortasına da bir duvar örülmüştür. 1960’lı yılların başında kültür merkezi ve nikah dairesi olarak işlevlendirilmiş olan yapı, 1974 yılından sonra kütüphaneye dönüştürülmüştür.

1990 yılından sonra ise yeniden cami olarak ibadete açılmıştır. Günümüzde kullanılmamaktadır ve ziyarete kapalıdır.

İKİZ KİLİSELER-TEMPLAR VE HOSPİTALLER KİLİSELERİ

Kaleiçi’nin ortalarına yakın bir yerde, meydanın kuzey-batısında bulunan iki kiliseden: daha kuzeyde ve daha büyük olanı Templar kilisesi, diğeri ise Hospitalier kilisesidir.

İlk olarak: güneydeki kilisenin cephesindeki St John şövalyelerinin Limasol yakınlarındaki Kolossi kalesinde bulunan haça benzeyen amblem dolayısıyla, bu yapının Hospitalier yani St John şövalyelerine ait olduğu iddia edilmiştir.

Kuzeyde ve daha eski gibi görünen kilise Temllar şövalyelerine aitken, 1308 yılında bu örgütün adadan ayrılması ve adadaki mallarının Hospitalier şövalyelerine geçmesiyle birlikte, bu yapı da el değiştirmiş, ancak yapıyı yetersiz bulan Hospitalier şövalyeleri, güneydeki daha küçük kiliseyi de buna eklemişlerdir.

Bu yapılar, haçlı seferlerine katılan mezheplerin en güçlülerinden olan Templar ve Hospitaller Şövalyeleri tarafından MS. 12’nci yüzyıl sonu ile MS. 14’ncü yüzyıl başları arasında inşa edilmiştir.

Yan yana olan her iki kilisede: bu tarikatların Kıbrıs’taki merkeziydi.

Biraz daha büyük ve daha eski olan kuzeydeki: St. Antonio kilisesi adıyla bilinmekte olup Templar Şövalyeleri tarafından bir ibadet ve ziyaret yeri olarak inşa edilmiştir.

Templer şövalyeleri neden Kıbrıs’a gelmiştir?

Zamanın Kudüs kralı II. Boldvin: hacı olarak Kudüs’e gelen insanların bazı ihtiyaçları olacağını düşünerekten bir şövalye tarikatı kurmak istediklerini belirtir. Ardından en güvendiği iki şövalyesini bu tarikatı kurmaları için yetki verir.

Karargah olarak da Tapınak Dağı olarak bilinen ve günümüzde El Aksa Camisinin bulunduğu bölgeyi tahsis eder. Çünkü bu bölgeler tapınaklar bölgesi olarak bilinmekteydi ve ayrıca Hz Süleyman’ın Hazinesinin de bu bölgede gömülü olduğuna inanılıyordu.

Bu yüzden bu şövalyelerin ismi Tapınak Şövalyeleri olarak tarihe geçti. 1130 yılında Papa II. İnosend, bu tarikatın mensuplarına dokunulmazlık verince: Hıristiyan alemi içerisinde önemli kişiler haline geldiler.

Ancak bu dokunulmazlık Kudüs Hıristiyanlarının elinde kalmadı ve 13’ncü yüzyıldaki kutsanmanın ardından, tapınak şövalyeleri Kudüs’ün dışında bir başka üs kurdular. Burası da Kıbrıs idi.

Templar şövalyeleri, Kıbrıs’a bir üst kurduktan sonra İznik konsülü ortalarda dolaşan sayısız İncil nüshasından sadece dört tanesini resmi İncil olarak kabul eder ve sonra da Hıristiyanlığa ait bazı sırları gizlemeye başlar.

Bir zamanlar, Kudüs şehrinde bulunan bazı kutsal emanetlerin (kutsal sandık, İsa’nın kutsal kasesi gibi) Hz. Süleyman’ın tapınağının altında bir bodrumda saklı olduğuna inanılıyordu ve tapınak şövalyelerinin sandığı ve kaseyi buldukları, Kudüs’ün düşmesinden sonra bu objeleri saklamak için Kıbrıs’a getirdikleri, bir süre Magosa şehrindeki ikiz kiliselerde korudukları ve ardından Marsilya’ya götürdükleri iddia edilmektedir.

Hıristiyan aleminin en ünlü tarikatı haline gelen Templar Şövalyeleri, başta Ortadoğu ve Kıbrıs, ardından da Avrupa’da etkili olmaya başladılar.

Bütün finans merkezleri, tapınak şövalyelerinin eline geçti. Bu rahat ve lüks hayat, şövalyelerin hoşuna gitmeye başladı.

Dinin dışına çıkmaya başlayan yaşam biçimleri ile Papa’nın dikkatini çekti ve bu durumdan kaygı duyan Papa, dönemin Fransız kralı olan 4’ncü Flip’in yardımı ile yakalanan tüm Templar Şövalyeleri yakılarak öldürüldü.

Yakılarak yok olduğu sanılan Templar Şövalyeleri, şekil değiştirerek günümüzde bile yaşamaktadır.

Kemerli bir girişi olan güneydeki küçük kilise: hastalar ile yaşlıları koruyup kollayan Hospitaller Şövalyelerine aittir. Bu tarikatın kurucusu, Kıbrıs’ın Bizans valisi Epiphanios’un oğlu olan Amathuslu St. John the Almoner idi.

Templar Şövalyeliği Papa tarafından kaldırılınca Hospitalier Şövalyelerine ilkin 1308 yılında, yandaki kilise verilmiş, onlar o kiliseyi yıkmadan güney bitişiğine bu kiliseyi inşa etmişlerdir.

Küçük, basit, tek sahınlı ve haç tonozludur. Giriş kapısının lentosunda Hospitalier Şövalyelerinin arması vardır. Duvarlardaki iki kat freskten en yeni olanı MS. 16’ncı yüzyıl Bizans stilidir.

İki kiliseden daha büyük ve daha eski olan kuzeydeki kilise, tek neflidir. Dairesel bir apsisi ve girişle apsis arasında üç sahınlığı bulunmaktadır. Bu yapının girişi ve döşemesi, diğerine göre daha aşağıdadır, üst örtüsü de kaburgalı tonozludur.

Yapının kuzey ve güney cephesindeki payandaları oldukça büyük kesitlidir. Batı cephesinin iki yanında taşıyıcı kuleler ve revak izleri bulunmaktadır.

Giriş kapısının üzerinde bir gül pencere bulunur. Kuzey cephesinin ortasında bir giriş kapısı ve iki yanında da iki sıra pencere vardır. Batıya yakın köşesinde bir çan kulesi bulunur.

Güneyde bulunan ve cephesindeki haç amblemi nedeniyle Hospitalier’lere atfedilen küçük kilise, tek nefli ve tek açıklıklı şapel şemasındadır.

Bu kilisenin apsisi de daireseldir. Diğerine göre daha yüksekte olan bu kilisenin basit bir şeması vardır. Güney cephesinin girişe yakın bölümünde, üzerinde külahı bulunan bir çan kulesi yer alır.

Bu iki kiliseden kuzeydeki, Osmanlı döneminde mescit olarak kullanılmıştır. İngiliz döneminde de bu kullanım devam etmiştir. Daha önce kütüphaneye dönüşmüş olan kapı, günümüzde birkaç dernek ve topluluk tarafından ortak olarak kullanılmaktadır.

ERMENİ KİLİSESİ-ST MARY

Kentin kuzey-batısında, Karmelit kilisesinin kuzeyindedir. Şehirde ayakta duran kiliseler arasında en küçüğüdür. Kiliseden çok şapeli andırır. Latinler döneminde, özellikle Kilikya Ermeni krallığının yıkılmasından sonra artan Ermeni nüfusu, bir Ermeni kilisesi ihtiyacını doğurmuştur.

14’ncü yüzyıl başlarında yazılmış Ermeni yazmalarında, yazmaların yazıldığı yer olarak Gazimagosa’daki bir Ermeni kilisesinden söz edilmektedir.

St Mary’e adanmış bu kiliseyle, bu yazmalarda sözü edilen kilisenin aynı olma olasılığı yüksektir.

Yapı Osmanlı döneminde tabakhane olarak kullanılmıştır. Deri tabaklama işleminin yapıldığı mekanlardan biridir. Yapının doğu cephesi dışındaki cephelerinde birer kapı ve üzerlerinde birer pencere vardır.

Doğu cephesindeki dairesel apsis, yarım kubbeyle örtülüdür. Azizlerin freskleri altındaki Ermenice yazılar, yapının Ermeni kilisesi olduğunun önemli bir göstergesidir.

1936 yılında 90 yıllığına Ermeni Komitesine kiralanan yapı, 14 Ocak 1945 tarihinde bir törenle ibadete açılmış ve 1963 olaylarına kadar da Ermeniler tarafından kilise olarak kullanılmaya devam etmiştir. Yapı, günümüzde askeri bölge içinde yer almaktadır.

Kıbrıs Gazimağusa Othello Kalesi
Kıbrıs Gazimağusa Othello Kalesi

 

OTHELLO KALESİ

Magosa şehrinin kuzey doğu köşesinde bulunan bir iç kaledir.

Önceleri, burada MS 1310 yılında: Tyrke Prense tarafından yaptırılan eski bir kule ve bir tahkimat vardı.

Mevcut kale ise, Gazimagusa’nın Venedikli kaptanı Nicolao Foscarino tarafından 1492 yılında, saf İtalyan Rönesans stilinde, yeniden şekillendirilerek inşa edilmiştir.

Bu bilgiler, Venedik Cumhuriyeti amblemi olan kanatlı St Mark Aslan kabartması ile birlikte, kalenin ana giriş kapısının üzerine kazınarak kaydedilmiştir.

Venedikliler, buradaki Lüzinyan dönemine ait eski kuleler ve tahkimatı yıkıp, yerine yeni bir tahkimat yapma yerine: sadece üst kısımlardaki ince yapılı Lüzinyan duvarını yıktılar. Dış kısma yeni bir duvar inşa etmek suretiyle kalınlaştırıp sağlamlaştırdılar.

Köşelere ise daire şeklinde birer kule inşa ettiler. Ayrıca, kalede, topçu bataryaları ile sonlanan koridorlar yaptılar. Kalenin kare planlı orta avlusunun: kuzey ve güneyinde, MS 1300-1310 yılları arasında yapılan ve kaburgalı tonozla örtülü odalar vardır.

Bunların Lüzinyanlar tarafından yemekhane ve yatakhane olarak kullanıldığı düşünülüyor.

Evet, burası Magusa şehrinin ana girişlerinden biri olarak kullanılmaktadır.

Çevresi, derin su hendeği ile çevrilidir.

Kalenin avlusunda: Osmanlılar ve İspanyollara ait toplar, demir ve taş gülleler sergileniyor.

Kalenin günümüzdeki ismi: İngiliz döneminde kullanılmaya başlanmıştır.

Shakespeare’in ünlü trajedyasının bir bölümü Kıbrıs’ta bir liman şehrinde geçmektedir. Shakespeare’in Othello tiyatro oyununda Desdemona’yı öldüren Othello’nun MS 1505-1508 yılları arasında Kıbrıs valisi olan Teğmen Christoforo Moro’yu canlandırmış olabileceğine inanıldığından, kaleye İngiliz sömürge döneminde “Othello” adı verilmiştir.

İngilizlerin en ünlü tiyatro yazarı William Shakespeare’in 1604 yılında trajedi türünde yazdığı Othello adlı oyunun konusu: yıllarca Venedik devletinin hizmetinde savaşmış, türlü kahramanlıklar göstermiş Mağribi zenci bir komutan ile Venedikli beyaz bir kızın, engel tanımayan aşklarıdır.

Karısını delicesine seven bu komutan, emrindeki bir subayın kara çalması yüzünden karısından soğuması, karısına hediye ettiği ve namus simgesi olarak gördüğü küçük bir mendili başka bir erkeğin elinde görünce, aldatıldığı kuşkusuna kapılıp çok sevdiği karısını boğarak vahşice öldürmesidir.

Venedik’te olup bitenleri anlatan birinci perdeden sonra, oyunun tümü Kıbrıs’ta geçer. Osmanlı donanmasının Kıbrıs’a yaklaştığı haberi alınınca, Venedikli bir senatörün dediği gibi: “Türkler için Kıbrıs’ın önemi” bilindiğinden, Desdemona ile yeni evlenen Othello, adayı savunmak üzere, hemen oraya gönderilir.

Ne var ki, Shakespeare’nin amacı: 1570 yılında II. Selim’in Kıbrıs’ı Venediklilerin elinden almasıyla sonuçlanan tarihsel olayı anlatmak değildir. Othello’nun böylesi önemli bir göreve atanacak kadar büyük bir komutan olduğunu belirtmektir.

Onun için, korkunç bir fırtınada Osmanlı gemilerinin battığı bildirildikten sonra, Kıbrıs’ın ve Türklerin durumuna bir daha değinmez.

CAFER PAŞA HAMAMI

1601 yılı yapımıdır ve banisi Cafer Paşa Çeşmesinin de banisi olan Cafer Paşa’dır.

Hamam: meydanın kuzey-batı köşesinde, St Francis kilisesinin önündedir. Soğukluk, ılıklık, sıcaklık ve külhan bölümlerinden oluşur.

Kiliseye bitişik soğukluk ve ılıklık bölümleri, Osmanlı öncesi döneme ait mekanlardır ve çatı örtüleri sırasıyla, haç tonoz ile beşik tonozdur.

Sıcaklık ve külhan bölümleri ise, klasik Osmanlı dönemi hamamlarının özelliklerini gösterir.

Sıcaklık bölümünün ana mekanı ve köşelerdeki hücreler kubbelerle, hücreler arasındaki mekanlar beşik tonozlarla örtülüdür.

Yakın zamana kadar dükkan olarak kullanılan yapı, yakın zamanda bir bara dönüştürülmüş, büyük değişiklikler geçirmiştir.

KERTİKLİ HAMAM

Bu Osmanlı devri yapısı, şehrin kuzeyinde kalır. Ancak yapım yılı ve banisi bilinmemektedir. Hamamın planı incelendiğinde, yapının bir Osmanlı hamamı şemasını yansıtmadığı görülür.

Günümüze sadece temelleri ulaşan soğukluk bölümü, diğer bölümlere göre çok geniş bir dikdörtgendir. Tipik bir hamam planına sahip olmayan bu yapının bir iddiaya göre küçük kiliselerden dönüştürüldüğü tahmin edilmektedir.

Bu hamam, kubbeleriyle dikkati çekmektedir. Yapı üzeri kubbeyle örtülü 6 odadan, odaların arkasında tonozla örtülü bir su deposundan ve soyunmalık olduğuna inanılan, üst örtüsü yıkık kısımdan oluşmaktadır.

LATİN KİLİSESİ-AZİZ GEORGE

Kentin kuzeydoğusuna yakın bir noktada, İç kalenin karşısında yer almaktadır.

13’ncü yüzyıl sonlarında inşa edilen kilise, Gotik mimari tarzının güzel örneklerinden biridir. Kentteki en eski kiliselerden birisi olarak kabul edilir.

Yapının inşaatında, Salamis harabelerinden getirilen malzeme kullanılmıştır.

Paris şehrinde bulunan St Chapelle kilisesinin modeli, kullanılarak yapılmıştır. Osmanlı döneminde kullanılmayan kilise “Mehti kilisesi” olarak isimlendirilmiştir.

Yapı: beş bölüm ve koru ve neften oluşmaktadır. Kilisenin günümüze kadar ulaşan bölümleri koro yeri ve kuzey duvarıdır.

Geniş ve uzun pencerelerinde bir dönem gotik oymaların bulunduğu kilisenin şehrin surlarından önce inşa edildiği anlaşılmaktadır.

Kilise şimdilik harap halde olsa da Kıbrıs’ın en güzel ortaçağ oyma taş süslemelerini bünyesinde bulundurmaktadır.

Doğu cephesi ve kuzey cephesi iyi durumda olan yapıda, bu cephelerin mazgal pencereleri parapetleri dahi en üst kota kadar yerindedir.

Kuzey batıdaki kulenin tümüne yakın ayaktadır. Kulenin yanındaki kuzey cephesi kapısı da iyi durumdadır. Batı cephesindeki kapının ise, sadece yeri görülür.

Yüksek beden duvarlarındaki nitelik oranlarının yanında, birçok noktada görülebilin ince taş detayları da öne çıkan özellikleridir.

Yapını kolon başlıkları, çörtenleri, pencere sövenleri, duvar kesişimleri ve timpanasında görülen yaprak, yarasa, aslan ve insan figürlerinin tümü, yüzeylere bir nakış gibi işlenmiştir.

Bu özelliklerinden dolayı yapı, Gazimagusa şehrindeki en mükemmel Fransız anıtı olarak tanımlanır. 1571 fethinde bombardımanda yıkılan yapının bu tarihten sonra bilinen ilk onarımları 1938-1941 yılları arasında olmuştur.

Yapıda günümüzde görülen en önemli problem, denize yakınlığı nedeniyle sürekli olarak deniz suyundan etkilenen taş yüzeylerindeki boşalmalardır.

ŞEHİR YAKINLARINDA GEZİLECEK YERLER

Kıbrıs Gazimağusa Kapalı Maraş
Kıbrıs Gazimağusa Kapalı Maraş
Kıbrıs Gazimağusa Kapalı Maraş
Kıbrıs Gazimağusa Kapalı Maraş

 

KAPALI MARAŞ BÖLGESİ

Maraş bölgesi, 1974 yılı öncesinde Gazimagosa’nın bir mahallesi olup, 5.5 km bir alanı kapsamaktaydı. O tarihlerde 45 bin kişilik bir nüfusa sahip olan Maraş bölgesi, içinde yoğun miktarda 3’ncü devletlere ait mallar bulunması dolayısıyla, o dönemde kapalı bölge haline getirilmiş ve o günden bu güne bu vasfını korumaktadır.

1974 yılın öncesinde Kıbrıs adasının turizm başkenti olan burada yaklaşık 12 bin yatak kapasiteli oteller varmış.

Kapalı Maraş bölgesinin sahil şeridi uzunluğu 3400 metre olup, dünyanın en güzel sahillerinden birisidir.

Ayrıca bölgenin 1974 yılından itibaren yerleşime kapalı olmasından dolayı, plaj ve deniz suyu temizliği yönünden eşsizdir. Sahil şeridindeki kumun, bir zamanlar, Kıbrıs Devlet Başkanlığı da yapan Marakios tarafından Lübnan’dan teknelerle buraya getirildiği söyleniyor.

Deniz ise: hiç dalga olmayan, uzun süre sığ kalan yani derinleşmeyen, dibi kum ve tertemiz suyu nedeniyle dip bölümünün büyük kısmının üstten görülebildiği ve sıcak suyu ile dikkati çekiyor.

Bölgenin en büyük özelliği, hava ne kadar sıcak olursa olsun, nem olmaması nedeniyle terlememek.

Günümüzde, bölgenin büyük kısmı halen iskana kapalıdır ve girilemez. Ancak 2022 yılında yapılan bir  düzenleme ile, bölgenin bir kısmı açılmıştır. Şöyle ki, bir cadde boyunca yürüyüş yapılabilir, bisiklete binilebilir ve bu caddenin sonunda ise bir halk plajı açılmıştır.

Halk plajı ile giriş kapısı arasında ise bir minübüs ulaşım sağlamak için kullanılmaktadır. Yani: burayı ziyaret etmek isteyenler, yıkık-dökük binalar arasından yürüyerek veya bisiklete binerek dolaşmaktadırlar ama biraz önce belirttiğim gibi, sadece bir cadde boyunca, burada kontrol ve güvenliği polisler sağlıyor.

Sürekli olarak yerleşime açık tek bölüm ise: yeni açılan halk plajının yanındaki askeriye ye ait bölgedir. Bu bölgede: askeri personel tarafından kullanılan birkaç bina yeniden düzenlenerek kullanıma açılmıştır.

Ancak askeri personelin de bu bölgede, küçük bir alan dışına çıkmasına müsaade edilmiyor. Zaten Maraş bölgesinde, Birleşmiş Milletler denetimi var, birçok yerde asker veya görevli görünmese de kameralar var.

Herhangi bir uygunsuz durum görüldüğünde, yani yasaklanmış yerlere giren olduğunda, Birleşmiş Milletler askerlerinin derhal olay yerine gittikleri söyleniyor.

Gelelim bölgenin tarihi geçmişine

Kenan Evren’in anılarında yazdıklarına göre, aslında Türk Ordusu, 1974 yılı Barış Harekatında burayı almak istemiyordu, yani planlarda buranın alınması yoktu.

Ancak: askeri birlikler bölgeye geldiklerinde, buranın boşaltıldığını gördüler.

Çünkü: harekattan bir süre önce turistler ve yabancılar burayı terk etmişler, ordunun gelişiyle birlikte de Rumlar, burayı terk etmişlerdi.

Bunun üzerine, yani boş olan bölge: ileride yapılacak pazarlıklarda koz olarak kullanılmak üzere alındı.

Ancak, 1974 Barış harekatından sonra, bölgede çok uluslu şirketlerin turizm yatırımları olduğu için, diğer bölgelerde olduğunun aksine, halkın buraya girmesine izin verilmedi.

Çünkü, bu izin verilse, tüm dünyanın tepkisi çekilebilirdi.

Böylece: yerleşime kapalı olan, daha önce de “Kapalı” olan Maraş bölgesi 1974 Barış harekatından sonra da “Kapalı Maraş” olma vasfını korudu ve buraya “Birleşmiş Milletler” askerleri yerleştirildi.

Ayrıca: buranın ilk giriş yerindeki kontrol noktasında, Türk askerleri de nöbet tutmakta olup, sadece askeri personelin buraya girmesine izin verilmekte ve bölge içinde yürüyerek gezinmek, resim ve video çekmek yasaklanmıştır.

Bölgeye sadece, buraya girmeye yetkili yani yetki kartı olan taksiler girebilmekte, orduevinden yararlanan askeri personel yine bu taksiler ile içeriye kimlik kontrolünden sonra giriş çıkış yapabilmektedirler.

Yani: Kapalı Maraş bölgesinde yürümek, yürüyüş yapmak kesinlikle yasaktır. (yukarıda da belirtiğim gibi 2022 yılında sadece bir caddeye halkın girmesine izin verilmiştir.)

Sanırım bunun en başlıca sebebini anladınız. Bunun sebebi: burada bulunan tesislerin yağmalanmasını önlemektir.

Tabii: içlerinde bir şey kaldıysa demek daha doğru olur. Bence girişin yasaklanmasının günümüzdeki en mantıklı sebebi: bu binalar yıllara meydan okur şekilde, virane olarak burada duruyorlar, yani her an çökme yani ölüm tehlikesi de var.

Öte yandan: bunları gördüğünüzde bunların o kadar sağlam yapıldıklarını hemen hissediyorsunuz, yapıların büyük çoğunluğu günümüze kadar sağlam olarak dayanmış, sadece kullanılmama nedeniyle yaşanan bir varoşluk var.

Burada, duyduğuma göre birkaç banka bulunmasına rağmen, iki İngiliz bankasının içinde kasalarında halen sembolik miktarda para varmış ve bu paralar, her yıl buraya gelen bir komisyon tarafından sayılarak kontrol ediliyormuş.

Tabi, buradaki Barış Kuvvetlerinin müsaadesiyle. Peki niye banka kasalarında para bırakmışlar, büyük olasılıkla bu bıraktıkları sembolik paraları, ileride “İşte bizimde burada hakkımız var” demek içindir.

Yine, burada tam merkezde, bakım ve temizliği sürekli yapılan bir kilise görülüyor.

Ama en ilgimi çeken, bölgenin İngiliz üssüne yakın bölümünde, büyükçe bir otel görülüyor. Bu otelde özel bekçi varmış ve halen korunmaya devam ediliyormuş.

İngiliz Kraliyet ailesine ait olduğunu duyduğum bu otelin, 1974 yılındaki rezervasyon kayıtları incelendiğinde, 2020 yılına kadar o zamanlar tüm rezervasyonlarının dolu olduğunu öğrendim, ilginç, ama bölgenin deniz ve kumu o kadar güzel ki, ayrıca nem yok, yani tam bir tatil cenneti olduğunu görünce, bu otelin de böyle bir rezervasyon kaydının bulunmasına hayret etmemek gerekiyor.

Tarihi

Buranın tarihi adı, Türkçe bir sözcükten gelir ki bu sözcük “Varoşa” dır. Varoş aslında köken olarak Türkçe bir sözcüktür.

Ancak, Osmanlı döneminden beri, yani 1571 yılından beri Türkler buraya “Maraş” ismini verirler. Rumlar ve İngilizler ise buraya “Varoşa”  derler.

1974 yılı öncesinde burada 45 bin nüfus bulunduğu söyleniyor. Ancak bu nüfus içinde, Türklerin sayısı çok azdı. Çünkü: Osmanlılar, Kıbrıs’ı fetih ettikten sonra, Magosa şehri içindeki Hıristiyan halkı, surların dışına çıkardılar ve onlar da buradaki yerleşimi kurdular.

Ancak: Maraş yerleşiminde, Türkler ve Rumlar arasındaki en büyük anlaşmazlık, otellerin bulunduğu sahil bölgesindedir.

Çünkü: Vakıfların arşivinde bulunan belgelere göre, otellerin bulunduğu sahil şeridi “Vakıflara” aittir. Yani Türk malıdır ve “Lala Mustafa Paşa Vakfına” aittir. Kıbrıs adasını fetih eden, Sultan III. Selim’in paşası, Lala Mustafa Paşa: Kıbrıs’ı fetih ettikten sonra, Venediklilerden parasını vererek araziler satın alır (yani fetih hakkı olarak değil) ve bu arazileri vakfeder.

Vakıf malları da vakıf kurallarına göre alınıp satılamaz, evlattan evlada geçer. Ancak, I. Dünya savaşından sonra adayı işgal eden İngilizler: 1950’li yıllarda vakıf arazilerini: yatırım yapmak isteyen Rumlara ve diğer yabancılara uzun vadeli (99 yıllığına) olarak, sahte belgelerle kiralamışlardır. Yani: Kapalı Maraş bölgesindeki sahil şeridi, yani adanın en güzel yeri: vakıf malıdır.

Kıbrıs ile ilgili yapılan müzakerelerde, Rumlar, sürekli olarak “Kapalı Maraş” bölgesini istemektedirler. Ancak, karşılıklılık prensibine uygun olarak ne verecekleri konusunda bir açıklık yoktur. Bu yüzden: yapılan her müzakerede, ilk madde olarak gündemdeki yerini koruyan Maraş bölgesi: Kıbrıs sorununun çözümlenmesinin ardından, umarım günün birinde açılacaktır.

Bu satırları okuyan sizler: elbette günümüzde buraya girme, burayı görme şansınız yok. (sadece asker kişi olan okurlar, burayı görme şahsına sahiptir, onlar da kısıtlı bölümü görebilirler) Ancak: hani yolunuz Kıbrıs’a düşerse, Magosa şehrine giderseniz, Kapalı Maraş nedir, nerededir, nedendir gibi sorulara cevap olabilmesi açısından bu satırları yazdım.

Kıbrıs Gazimağusa Enkomi-Alasia

ENKOMİ-ALASİA

Günümüzde Enkomi (Tuzla) köyü yakınlarında; Kanlıdere (Pedios) nehrinin kuzey kıyısında, kayalık bir plato üzerinde bulunan ve “Alasia” olarak bilinen antik şehirdir.

Enkomi kenti, geç tunç çağında ekonomik etkenlerden dolayı serpildi. Kıbrıs’ın doğusundaki Enkomi geç tunç çağında Levant ve Yeni Krallık imparatorluğu olarak siyasal istikrara kavuşmuş müreffeh Mısır ile ticaretten kar sağlamak için doğu ve güney kıyılarında doğan Kition ve Hala Sultan Tekkesi gibi birkaç yeni kasabadan biriydi.

Enkomi’nin harabeleri kıyıdan birkaç kilometre içeridedir. Zamanında kentin belki de gemilerin girebileceği bir akarsu ağzı olan korunaklı bir limanı vardı. Ama erozyon burayı doldurmuş ve kalıntılar karaya oturmuş gibi ovanın ortasında yüksek ve kuru bir alanda kalmıştır. MÖ birinci bin yılda, yerleşim deniz kıyısına, Salamis kentine kayacaktı.

Evet, kent: MÖ 2000’li yıllara tarihleniyor.

Yapılan kazılarda: şehrin ilk dönemlerinde Mısır etkisinde kaldığı, sonraları ise Miken etki alanına girdiği anlaşılmıştır.

Surlarla çevrili olan bu yerleşim yerinde: ölüler hediyeleriyle birlikte evlerin tabanına gömülüyordu.

Kült heykeli olarak görülen ve kuvvetli bir Hitit etkisi taşıyan, tunçtan yapılma “Boynuzlu Tanrı Heykeli” (Horned God Statue) de: bu bölgede, Apollon’a adandığı düşünülen bir tapınak olarak yorumlanan bir yapıda bulunmuştur.

Bakır

Ayrıca, şehirde çok sayıda tunçtan yapılmış eserler ve bakır işleme atölyeleri ve bakır atıkları bulunmuştur. Buna dayanılarak, burada bakırın işlendiği ve külçe bakırın ihraç edildiği anlaşılmıştır.

Mısır kralının Alasia adlı bir ülkenin kralına yazdığı mektuplar: bu döneme aittir. Dönemin uluslar arası haberleşme aracı olan Akad dilinde, çivi yazısıyla yazılmış pişmiş toprak tabletler halindeki bu mektuplar: firavun Akhenaten’in Yukarı Mısır’da Tell el Amama’da bulunan sarayının kalıntıları arasında bulunmuş ve MÖ 14’ncü yüzyılın ikinci çeyreğine ait oldukları saptanmıştır.

Bu mektupların bazılarında Alasia kralının firavuna gümüş ve bir takım lüks eşyalar karşılığında bakır yollayacağına dair söz verdiği yazılmaktadır.

Zaten: Alasia isimli ülke, MÖ 18 ve 12’nci yüzyıllar arasına ait olup, Mısır, Suriye ve Anadolu’da ele geçen başka tabletlerde de sık sık adı geçmektedir.

Bu kaynaklardaki bilgiler bir araya getirildiğinde: Alasia’nın donanması olan bir ada olduğu, Suriye ve Anadolu’ya bakır yolladığı, MÖ 14’ncü yüzyılda Mısır’ın dostu, Hititlerin düşmanı olduğu, MÖ 1200 yıllarında Yunanistan, Ege adaları, Anadolu ve Suriye’deki uygarlıklar ve kentlerle birlikte “Deniz Kavimleri” tarafından haritadan silindiği ortaya çıkmaktadır.

Çivi yazısı tabletlerden elde edilen bilgiler arasında, çok önemli çelişkiler olmasına karşın, birtakım uzmanlar, Alasia’nın Kıbrıs’ın bütünü ya da sadece Enkomi kenti olması gerektiğini düşündürmektedir.

Enkomi’deki kazılar, kentin bazı bölgelerinde çok geniş çaplı bir madencilik faaliyetinin var olduğunu göstermiştir.

Bu bölgelerde: bitmiş, satışa hazır tunç araç-gerecin yanı sıra, öküz derisi şeklinde olan işlenmemiş bakır külçelere (eski dönemlerde işlenmiş bakır bu şekilde taşındığı için) döküm işlerinden sonra geriye kalan cürufa, yeniden kullanılmak için bir yana ayrılmış hurda tunca, hatalı üretilen eşyalara ve demir aletlerine rastlanmıştır.

Mezarlarda bulunan ölü armağanlarından, MÖ 13’ncü yüzyılda, Kıbrıs’a gelen Aka göçmenlerinin Enkomi’ye yerleştiklerini ve kentin gelişmesine hız kazandırdıkları anlaşılmaktadır.

Ancak: “Deniz kavimleri” nin yıkımından sonra, Ege ve Akdeniz dünyasından yeni göçenlerin gelmesine karşın Enkomi’nin eski görkemine kavuşmadığı görülmektedir.

Kentin limanı da: Pedios ırmağının (Kanlıdere) taşıdığı alüvyonlar sonucu yavaş yavaş dolmuş ve gemilerin girmesi engellenmiştir. MÖ 1075 yılındaki bir depremden sonra, burada yaşayanların yavaş yavaş deniz kıyısından göçerek Salamis’i kurdukları anlaşılmaktadır.

Enkomi’nin mezarları:

Enkomi şehrinin mezarları 19’ncu yüzyıl sonlarından beri biliniyor. Kentin belirlenmesi ve kazılması ise, 1934 yılında Fransız arkeolog Claude Schaeffer’in Suriye kıyısındaki Ugarit/Ras Şamra’daki bulgularını desteklemek üzere giriştiği tek mevsimlik araştırmayla başladı.

Schaeffer çalışmalarına 1946 yılında tekrar başlamıştır. Daha sonra çalışmalara katılanlar arasında Kıbrıs Eski Eserler Bölümü adına Porphyrios Dikaios da vardı. 1974 yılında ada bölünene ve Enkomi Türk bölgesinde kalana dek kazılar aralıksız olarak devam etmiştir.

Mimari Kalıntılar:

Enkomi’de geç tunç çağının her döneminden mimari kalıntılar olmakla birlikte en etkileyicileri bu dönemin sonlarındandır. En erken mimari izler arasında Geç Kıbrıs I kalesi bulunur. Bu dönemde adada bu tür kalelerden birkaç tane inşa edilmiş olması, orta tunç çağının sonlarındaki siyasi belirsizlik ve kargaşanın bir göstergesidir. Kasabanın kuzey kenarında bulunan 34 x 12 metre ölçülerine sahip kalenin belirleyici özelliği çok kalın duvarlarıdır. Odalar iki kata dağılmıştı, üst katta ve çatıya içeriden bir merdivenle çıkılıyordu.

Geç Kıbrıs II kalıntıları arasında ev ve mezarlar da vardı. GK II evleri tipik olarak bir avlunun üç yanına inşa edilmiş odalardan meydana gelir. İyi donanımlı banyoların yerleri çimentodan, küvetleri kilden olup akaç sistemleri vardır.

GK I ve GK II gömüleri arasında, Ugarit’te inşa edilmiş mezarları andırır taş duvarlı mezarlar ve üç küçük tholos yer alır. Kıbrıs’ın diğer bölgelerinde GK I-II’deki standart mezar türü kayadan oyma oda mezarıdır.

GK-II’nin sonlarında, yaklaşık MÖ 1225 yılında ve tekrar MÖ 1200 yılında, Enkomi şehri ciddi tahribat görür, ama her seferinde tekrar inşa edilmişti. MÖ 13’ncü yüzyılda, Enkomi halkı kentlerini savunma amaçlı bir duvarla çevreledi.

Kuzey-güney yönünde yaklaşık 400 metre, doğu-batı yönünde ise yaklaşık 350 metre boyutlarındaki bu duvarın tabanı 1.5 metre yüksekliğinde paralel sıralanmış geniş bloklardan oluşuyordu. Araları molozla doldurulmuştu.

Duvarın içindeyse, GK III kenti çarpıcı şekilde düz, kabaca kuzey-güney doğrultusunda bir ana cadde ve bundan dik açıyla çıkan yan sokaklardan oluşan bir ızgara plana sahipti. Mimaride farklı yapım teknikleri ve kalitesine rastlanması yerel toplumda ekonomik bir hiyerarşinin göstergesidir.

Ana sokak boyunca iyi inşa edilmiş tapınaklar, kamusal yapılar ve evler bulunurken, yan sokaklarda, gerilerde daha kalitesiz materyallerden yapılma mütevazi evlerle karşılaşılır. Diğer keşifler arasında, bakır dökümü atölyesi (Kuzey kapı bölgesi, daha erken tarihli GK-I kalesi) ve Ugrait tarzı yeraltı odaları da dahil birkaç mezar vardı.

GK-III Enkominin en etkileyici evi Yapı 18’dir.

Schhaeffer’in Egeli bir kabile reisinin sarayı olabileceği iddiasına rağmen ne amaçla kullanıldığı bilinmemektedir. Ana güney cephesinin uzunluğu 40 metre olan Yapı 18, bütün bir kent bloğunu  kaplar. Ayrıca güney cephede her biri 2 metre genişliğinde 4 kapı ve 4 pencere vardır.

Duvarlar GK II sonları ve GK III’te yaygınlaşan kesme taş tekniğiyle yapılmıştır. Tunç çağı mimarisinde, kesme taş kavramı farklı boylarda yüzleri parlatılmış bloklar için kullanılır. Bu tür levhalar genellikle moloz ve toprak doldurma bir duvarın dış yüzü olarak iş görüyordu.

Burada Yapı 18’de, molozla düzlenmiş zemin ve taş kaide üzerine oturtulmuş büyük kesme taş bloklar binanın en alt katını meydana getirir.

Bu bloklar gayet büyük olabilir, uzunluk 3 ve yükseklik 1.4 metre ve genişlik 0.70 metre boyutlarına ulaşabilirdi. Bunun tepesinde, oyukların içine birbirine paralel yerleştirilmiş, aralarındaki boşluk moloz veya toprakla doldurulmuş daha ince iki blok vardı.

Bu ikinci katın tepesine yatay bir levha yerleştirilmişti. Bu şık işçilik, Enkomi’nin zenginliğinin bir göstergesiydi. GK III A’nın sonlarına gelindiğinde, o zenginlik yok olmaya yüz tutmuştu.

O zaman Yapı 18, moloz duvarlarla daha küçük odalara bölünmüş ve kısmen bakır dökümü yapılan bir mekan olarak iş görmüştü.

 

Boynuzlu Tanrı Tapınağı:

GK III Enkomi’de en önemli dini yapı Boynuzlu Tanrı Tapınağıdır. İki kült odasından birinde bulunan, som tunçtan iki boynuzlu miğfer giyen, genç bir erkek olarak tasvir edilmiş bir tanrının 54.2 cm boyutundaki heykelinden adını alan tapınak, tavanı iki kare payanda ile taşınan dikdörtgen biçiminde geniş bir hol ve doğusunda iki kült odasından meydana geliyordu.

Holde bir sunak ve sunu masası ile bunların etrafında kutsal su çanakları ile öküz, geyik ve keçi gibi çeşitli boynuzlu hayvanların kafatasları bulunmuştur. Enkomi’de bulunan diğer tapınaklarda ocaklar, sunu masaları ve bazen de ibadetin odağı olarak payandalar vardır ki bu sonuncusu Minos sütun kültünün bir yansıması olabilir.

Evet, günümüzde görülen kalıntıların çoğu MÖ 1200 yıkımından sonra yeniden inşa edilen Enkomi kentine aittir. Bir zamanlar deniz kıyısında bulunan şehir kalıntıları, denizden oldukça içeride kalmıştır.

Izgara planı uygulanan şehirde, yolların birbirine dik olarak kestiği ve aralarında kalan dörtgenlere önemli yapıların oturtulduğu göze çarpar.

Bu yapıların alt kısımları, yontulmuş taş bloklardan yapılmış olup, üst kısımları kerpiçtir.

Kent: güçlü bir surla sarılmıştır. Ortasında da tabanı taş levhalarla kaplı bir meydan vardır.

KİTİON:

Burası bir Fenike kentidir. Burada bulunan bir tapınak: yaklaşık MÖ 850-400 arasında kullanılmış, esas binanın önünde bir avlu, üstü açık ve iki yanı üstü kapalı revaklı bir orta nef ile uzak ucunda tapınağın kutsal merkezi olan küçük, dar, nefe dik olarak yerleştirilmiş dikdörtgen biçimli bir odadan oluşur. Girişin iki yanında dikili kesme taş bloklar vardır.

 

 

Kıbrıs Gazimağosa Salamis

SALAMİS ANTİK KENTİ

Gazimagosa şehrinin 9 km kuzeyindedir. Sitenin kapladığı alan o kadar büyüktür ki, arkeologlar 1890’larda burada çalışmalara başlamışlar ve çalışmalar günümüze kadar devam etmiş olmasına rağmen, site hala kısmen kazılabilmiştir.

Buna bağlı olarak: burayı gezmeyi düşündüğünüzde kolayca kaybolabilirsiniz, çünkü yeteri kadar tanıtıcı tabela yok ve site alanı genellikle düz olduğundan, gezi gerçekten zorlaşıyor, yani sitenin tümünü gezebilmek pek mümkün olmuyor.

Özellikle öğlen saatlerinde, kızgın güneşin altında burayı gezmek ızdırap haline dönüşüyor. Bu yüzden: burayı gezmeye gittiğinizde rahat bir ayakkabı, güneş kremi, su ve hatta güneşten korunmak için şemsiye almanızı öneririm.

Çok fazla zamanınız yoksa veya yorulmaktan endişe ediyorsanız, hemen otoparkın yanında bulunan spor alanı ve tiyatroyu gezebilirsiniz.

Evet, şimdi Salamis kentini anlatmaya başlayalım.

Şehir, Bronz çağı sonlarında başlayan göçler sırasında, Anadolu’dan gelen kavimler ve bunlara Yunanistan’dan gelerek Kilikya’da katılan Akalar tarafından kurulmuştur.

Truva kahramanlarından ve Salamis adası kralı Telamon’un oğlu Tefkros şehrin mitolojik kurucusu olarak bilinir.

MÖ. 707 yılında gerçekleşen Asur hakimiyetinden sonra, MÖ. 560 yılında bastırılan sikkelerden: Salamis kralı Evelthon’un: adanın idaresini ele geçirdiği anlaşılmaktadır.

MÖ. 499 yılında, Atinalı Kimon’un: Kıbrıs’taki Pers hakimiyetine son vermek için düzenlediği sefer, başarısızlıkla sonuçlanmış ve Kimon’un ölümü üzerine, Atinalılar, Kıbrıs’ı alma girişimlerinden vazgeçmişlerdir.

Bundan sonra, Fenikeli idareciler başa geçer. Fakat: ticaret ve diğer konular gerilemeye başlar. MÖ. 411 yılında Tefkros ailesi üyelerinden Evagoras, Salamis krallığını ele geçirir.

Tüm adayı hakimiyeti altına almak isteyince, Salamis şehri Persler tarafından kuşatılır ve Evagoras, Pers kralına vergi ödemek zorunda bırakılır.

Bu durum, İskender dönemine kadar sürer. İskender döneminde: Salamis kralı olan Pyntagoras, İskender’e askeri yardımlarda bulunduğundan, kendisine Tamusus şehri verilerek ödüllendirilir.

İskender’in ölümü sonrasında: Salamis sürekli el değiştirir.

MÖ. 294 yılında, zor şartlar altında, Kıbrıs’ı alan Ptoleme krallığının idaresi sırasında ada huzura kavuşur ve bu tarihten itibaren Salamis baş şehir olma niteliği kazanır.

Kentin, bu parlak dönemi, Roma egemenliği süresince de devam eder.

Günümüzdeki kalıntıların çoğu, Roma dönemine aittir.

Roma idaresi altında, şehrin bir halk meclisi, bir senato ve ihtiyar meclisi vardı. 76 ve 77 yıllarındaki depremler ve MS. 116 yılındaki Yahudi isyanları ile şehir tahrip olur.

Daha sonra, ada Antakya vilayetine bağlanır ve Salamis limanı, Suriye gemilerince ilk uğrak liman olduğundan, şehirde bir ferahlama görülür. 232 ve 342 yıllarındaki depremler, şehre yine büyük zararlar verir.

Bundan sonra, Bizans imparatoru Konstantinus, şehri küçük bir planda inşa ettirerek, Constantia Constantinus adını verir.

Şehir Kıbrıs’ın baş şehri olarak Baf’ın yerini alır.

Daha sonra, şehir MS. 647 yılındaki Arap akınları ve yer sarsıntıları nedeniyle terk edilerek, bugünkü Mağusa şehrini oluşturan bölgeye halk göçmek zorunda kalır.

Kıbrıs Gazimağusa Salamis Sur ve Limanlar

Sur ve Limanlar

Şehrin: kuzey, güney ve batı kesimlerinde yer alan surların yanı sıra, şehir merkezini çevreleyen ikinci bir surun varlığı da tespit edilmiştir.

Şehrin merkezini çevreleyen surların, MS. 7’nci yüzyıldaki Arap akınlarına karşı inşa edilmiş olabileceği düşünülmektedir.

Şehrin güney doğusunda, Salamis şehrinin en eski limanı vardır. Bu limanın kuzey ve güneyi, suni dalgakıranlar ile korunmaktadır. Geç Roma döneminde kullanılan ikinci limanı ise, şehrin kuzeyindedir. Bu iki limanın dışında Demetius tarafından kullanılmış olan üçüncü bir limandan da söz edilmektedir.

Kıbrıs Gazimağusa Salamis Gymnasium-Spor alanı

Gymnasium-Spor Alanı

Alanın, güney girişindeki döşeme üzerindeki yazıttan anlaşıldığı gibi: şehrin kuzeyinde, şimdiki Roma Gymnasium’unun bulunduğu yerde: Helenistik döneme tarihlenen bir Gymnasium vardı.

Doğu revağının da burasının bir zamanlar bahçe olarak kullanıldığını gösteren bir yazı bulunmaktadır.

Yer sarsıntıları sonucu yıkımlar olması nedeniyle Gymnasium, Augustus döneminde tamir ettirilmiş ve doğu revağı eklenmiştir.

Gymnasium’un orta alanında bir Augustus heykeli bulunmaktaydı.

Dört tarafı korint başlıklı, sütunlu revaklarla çevrili alanın, kuzey ve güney uçlarına ilave edilen birer yüzme havuzunun çevresinde heykeller vardır.

Burada bulunan bazı heykel ve sütunlar MS. 4’ncü yüzyıldaki yer sarsıntılarından sonra, tiyatrodan buraya getirildiler.

Heykellerin neden başsız olduğu konusunda çeşitli teoriler olmasına rağmen, belki de en inandırıcı olanı: heykellerin vücutlarının önceden yapıldığı, başların ise sonradan sipariş üzerine yapıldığı doğrultusundadır.

Bir başka teori ise: başların yer sarsıntıları yüzünden koptuğu ve erken yapılan arkeolojik kazılarda yadigar olarak götürüldüğü yönündedir.

Günümüzde, kuzey yüzme havuzunun çevresinde bulunan heykeller, MS. 2’nci yüzyıla aittir. MS. 332 ve 342 yıllarındaki depremlerle yeniden yıkılan Gymnasium, Erken Bizans döneminde Konstantinus tarafından Salamis hamamları olarak yeniden yaptırılmıştır.

Kıbrıs Gazimağusa Salamis Tiyatro

Tiyatro

Gymnasium’un güneyinde bulunan yapı: muhtemelen Roma İmparatorluğunun ilk yıllarına rastlayan Augustus döneminde yaptırılmıştır.

1-2’nci yüzyılda: değişik bir plan uygulamasıyla son şeklini almıştır. 4’ncü yüzyıldaki yer sarsıntılarıyla yıkılan tiyatronun taşları, hamamların inşaatında yapı malzemesi olarak kullanılmıştır.

Sahne binası, orkestra ve oturma yerlerinden oluşan bu tiyatronun, 15 binden fazla seyirci aldığı tahmin edilmektedir.

Çeşitli odalar ve koridorları içeren sahne binası, oyuncular tarafından soyunma ve giyinme yeri olarak kullanılmasının yanı sıra, oyunlara fon teşkil etme görevi de görmekteydi.

Freskler, nişler, heykeller ve sütunlarla süslü bu görkemli yapının günümüze dek, sadece temelleri gelmiştir.

Orta kısımda yer alan orkestranın ortasında Dionysos’a adanmış bir sunak ve Marcus Aurelius Commodos ile Caesar Constantius ve Caesar Maksimianus’a adanmış, silindirik iki sütun kaidesi bulunur. Oturma yerleri, 50’den fazla sıra ihtiva etmesine karşı, günümüze çok az bir kısmı gelmiştir. Orta kısımdaki boşluk, şeref locasıdır. Oturma yerlerinin bir kısmı restore edilerek günümüze ulaşmıştır.

Kıbrıs Gazimağusa Salamis Roma Villası

Roma Villası

Tiyatronun güneyindedir.

Bir zamanlar iki katlı olan bu yapı, sütunlu bir giriş, bir iç avlu ve geniş bir oturma odasından meydana gelmiştir.

Öteki odalar avlunun iki yanında bulunur. Kazı sırasında, burada, merkezi bir figürün etrafını çevreleyen, hayvan tasvirleriyle bezenmiş mozaik döşemeli bir platform tespit edilmiştir.

Kampanopetra Bazilikası

Bazilika: MS. 4’ncü yüzyıl, erken Hıristiyanlık döneminde inşa edilmiştir. Dört yanı sütunlu revaklarla çevrili bir iç avludan oluşmaktadır. Avluda bir su kuyusu vardır.

Orta bölümde: piskoposun kürsüsü ve rahip yerleri vardır. Apsisin arkasında hamam olduğu izlenimi edinilen bir kalıntı gurubu görülür. Bu odalardan birinin tabanında oldukça güzel bir mozaik yer alır.

St. Epiphanios Bazilikası

Kıbrıs’ın bilinen en büyük bazilikasıdır. 368-403 yılları arasında Salamis’teki piskoposluk makamını elinde bulunduran Aziz Epiphanios tarafından inşa ettirildiği söylenen Constantia Metropolit Kilisesi’nin bu olduğu tahmin edilmektedir.

Birbirine bitişik iki bazilika ile bazı odalardan oluşan bu yapı kompleksi: Ortaçağda bazı ilaveler görmüştür.

Batıdaki en büyük olan 14’erden iki sütun dizisi ile üç sahına ayrılmıştır.

Apsiste piskopos ve rahiplerin oturdukları sıralar vardır.

Bu bölümün iki yanındaki odalar, rahiplerin cübbelerini giymeleri ve ayin sırasında kullanılan eşyaların saklanması amacıyla kullanılmıştır.

Bu bazilikanın güney duvarına bitişik olan güney ucundaki ikinci bazilikanın doğu ucunda, mermer kaplamalı boş bir mezar vardır. Bu mezarın içerisinde bulunan kıymetli hediyelerin MS. 10’ncu yüzyıl başlarında imparator Ferasetti Leo VI (MS. 886-912) tarafından İstanbul’a götürülmüş olabileceğine inanılmaktadır.

Su Deposu-Vouta

MS 627-640 yılları arasına tarihlenen bu yapı, Agora’nın kuzey ucundadır. Kanallarla Değirmenlik’ten (Kythrea) gelen su: borularla bu depoda biriktiriliyordu. Günümüzde su kemerlerine ait bazı kalıntılara, Yeniboğaziçi Köyünün arazisinde rastlanır. Su deposunun alt kısmı toprak içinde, üst kısmı ise açıkta inşa edilmiş olup, tonozlu tavanı hacimli üç payanda tarafından taşınmaktaydı.

Agora-Taş Forum-Pazar Yeri

Bu yapı, su deposunun güneyindedir.

Ortadaki boş alan ve bunun iki yanındaki sütunlu revakları bulunan, sıra halindeki dükkanlardan oluşan bu yapı: Salamis’in hem toplantı hem de alışveriş merkeziydi.

Dükkanların önünde yer alan revaklar güneş ve yağmurdan koruma görevi görmekteydi.

Augustus döneminde (MÖ. 22 yılından önce) restore edildiği, ele geçen gri mermerden yapılmış bir friz üzerindeki Latince yazıttan anlaşılmıştır.

Zeus Tapınağı

Salamis şehrinin ana tapınağı olan ZEUS Salaminios’a ait olabileceğine inanılan bu yapının çok az kısmı, günümüze gelebilmiştir.

Agora’nın güney ucunda yüksek bir kaide üzerinde bulunan tapınağa, Agora yönündeki basamaklarla ulaşılıyordu. 1890 yılında yapılan kazılarda ele geçirilen bir kitabede, Augustus’un karısı Livia şerefine Zeus Olympios’a ithaf edildiği belirtilmektedir.

Kıbrıs Gazimağusa Barnabas Manastırı ve Kilisesi
Kıbrıs Gazimağusa Barnabas Manastırı ve Kilisesi

 

BARNABAS MANASTIR VE KİLİSESİ

Salamis’te doğmuş Yahudi bir ailenin oğlu olan, St. Barnabas, Kudüs’te eğitim gördükten sonra Kıbrıs’a döner ve Hıristiyanlığı yaymak için MS. 45 yılında St. Paul ile çalışmaya başlar.

Bu faaliyetlerden dolayı vatandaşları tarafından öldürülüp, cesedi denize atılmak üzere bir bataklığa saklanır. St.Barnabas’ın öğrencileri olayı izleyip cesedi Salamis’in batısında bir yer altı mağarasına gömerler ve göğsüne de St. Barnabas’ın el yazısıyla yazdığı St.Matthex incilinin kopyasını koyarlar. Cesedin yeri bilinmediğinden uzun yıllar gizli kalır.

Bu yer, MS. 477 yılında, Kıbrıs Piskoposu Anthemios’un rüyasına girer ve mezarın açılmasını ister. Mezar açıldığında, St. Matthew incili dolayısıyla, St. Barnabas teşhis edilir.

Bu keşif sonrasında, kalıntılar piskopos Anthemios ile ekibi tarafından İstanbul’daki Bizans imparatoru Zeno’ya teslim edilir. Bunun üzerine, imparator Zeno (MS.474-491) Kıbrıs Ortodoks Kilisesine bağımsızlık verir ve Barnabas’ın cesedinin bulunduğu yere, görkemli bir manastır ile kilise yapılması için de para yardımında bulunur.

Böylece, MS. 5’nci yüzyılda manastır ile kilise inşa edilmiş olur. Ancak, inşa edilen manastır ile kilise, MS. 7’nci yüzyılda başlayan Arap akınları sırasında yakılıp yıkılır. Bu kilisenin kalıntıları, şimdiki kilisenin doğusundaki apsisin çevresinde halen görülmektedir.

Manastır, bugünkü şeklini 1756 yılında Başpiskopos Philotheos döneminde almıştır. Kilisenin çan kulesi ise burada görevli olan üç kardeş papazın mali katkılarıyla 1958 yılında inşa edilmiştir. Aziz Barnabas’ın ceset kalıntılarının bulunduğu yer altı mezarı, manastırın yaklaşık 100 metre doğusundadır. Mezarın üzerine küçük bir kilise inşa edilmiştir.

St. Barnabas İkon ve Arkeoloji Müzesi

St. Barnabas Manastırında, bir kilise, orta avlu ve avlunun üç yanında bir zamanlar papazların yaşadığı odalar vardır.

1991 yılında, mevcut kilise “İkon Müzesi” ne, manastır odaları da “Arkeoloji Müzesi” ne dönüştürülmüştür. 29 Mayıs 1992 tarihinde ise ziyarete açılmıştır.

St. Barnabas kilisesinde çoğunluğu MS. 18’nci yüzyıla tarihlenen zengin bir ikon koleksiyonu vardır. Manastırın avlusunda bulunan bazalt değirmen Enkomi yerleşim bölgesinden, diğer sütun ve taşlar ise Salamis’ten gelmiştir.

Papazların yaşamlarını sürdürdükleri odalar ise restore edilerek bir Arkeoloji Müzesi haline getirilmiştir.

Arkeoloji Müzesinde, Kıbrıs’ın Neolitik Döneminden başlayarak Roma Dönemine kadar uzanan çeşitli eserler sergilenmektedir. Ayrıca tunç ve mermer eserler de bulunur.