Venedik Meydanının hemen arkasındadır. Roma döneminde: burası şehrin merkezi konumundadır, saraylar, tapınaklar hep bu bölgede yapılmıştır.
PALATİUM TEPESİ-PALATİNO TEPESİ:
Bilinen ilk yerleşim, Palatium tepesindeydi.
Kulübe temelleriyle bu basit evlerin direklerinin girmesi için, taşta oyulmuş delikler keşfedilmiştir.
Evler basitti. Tek oda, dal örgü duvarlar ve sazdan bir çatıyı taşıyan dikey direklerden oluşuyorlardı. Demir çağında Yunanistan’daki evleri çağrıştırırlar ve Orta İtalya’daki diğer demir çağı köylerinden edinilen görüntüyle uyum içindedirler.
Bu evlerin görünümü hakkındaki varsayımların bir kısmı, kulübe urnalardan gelir.
Kulübe biçimli bu küçük çömlekler, yakılan cesetlerin küllerini barındırırdı.
Bu urnaların dik meyilli çatılarından dumanın çıkışı için bir delik gösterilmiş ve çatı maddesinin saman veya saz olduğu ima edilmiştir.
Daha sonraki yüzyıllarda Palatium’un yamaçlarında böyle bir kulübe dururdu.
MS 4’ncü yüzyıla kadar özenle bakımı yapılan ve sık sık restore edilen Casa Romuli (Romulus’un evi) kentin mütevazi kökenlerinin sürekli akılda kalmasını sağlardı.
Palatium Tepesinin kuzey eteklerindeki alan, ileride Roma Forum’unun yeri olacaktı.
Ancak, ilk zamanlarda bu alçak, bataklık arazi bir mezarlık işlevi görüyordu.
MÖ 8’nci yüzyılda ölüler yakılırdı.
Ölülerin külleri kulübe urnalara veya küçük çömleklere konurdu.
Bunlar da daha geniş bir çömleğe konur ve bu çömlek de toprakta kazılan dairesel bir çukura yerleştirilirdi.
Kentin maddi kültüründe değişimler, MÖ 6’ncı yüzyılda Etrüks egemenliği yüzyılında meydana geldi.
Suyla ilgili düzenlemelerdeki becerileriyle dikkat çeken Etrüksler, özellikle kentin merkezi olacak Forum Romanum bölgesindeki bataklıkları kuruttular ve onları besleyen derelerin yolunu değiştirdiler.
Yukarıda, Palatium’un yanındaki Capitolium Tepesinde kalelerini ve tanrı Jüpiter’e adanmaş ana tapınaklarını inşa ettiler.
Michalangelo’nun Capitolium Tepesinin iki zirvesi için tasarladığı Campidoglio Meydanının güneyindeki Rönesans’tan kalma Palazzo dei Conservatori ile bunun yanındaki Palazzo Caffarelli’nin altında bu eski Jüpiter Capitolinus veya Jüpiter Optimus Maximus Tapınağı’na ait olması muhtemel kalıntılar bulunmuştur.
Kalıntıların miktarı az olduğundan, tapınağın görünüşünü kesin olarak bilmek mümkün değildir.
Tipik Etrüks tarzında, ortada Jüpiter, iki yanında Iuno ve Minerva’ya ait üç cella’sı olduğu biliniyor.
Bu üçü, Roma devletinin ana tanrıları oldu.
Kibirli Tarquinus döneminde (MÖ 530-509) Etrükslü sanatçı Veiili Vulca’ya ayakta duran, kırmızıya boyanmış ve yıldırım tutan bir terakota Jüpiter heykeli ısmarlanmıştı.
Bu kült heykeli yok olmuştur ama Veii’deki Portonaccio Tapınak bölgesinde bulunan aşağı yukarı aynı dönemlerden terakota figürler, görünüşü hakkında bilgi verir.
Tapınak MÖ 83 ve MS 80’de iki kez yanacak, her seferinde orijinal plana sadık kalınarak muhteşem şekilde tekrar yapılacaktı.
Tarihte, Roma döneminin bütün önemli olayları burada yaşanmış, önemli kararlar burada alınmıştır. İmparatorluk forumu olarak isimlendirilen burada: günümüzde sağlı-sollu Roma imparatorlarının heykelleri görülüyor.
Heykellerinin arkasında ise, yaptırdıkları saraylar, tapınaklar ve anıtların kalıntıları görülüyor.
Roma Venüs ve Roma Tapınağı
VENÜS VE ROMA TAPINAĞI:
Venüs ve Roma tapınağı, pahalı malzemelerle muhteşem şekilde inşa edilmiştir.
Ancak günümüze sadece kat planı kalmıştır.
Pantheon’dan sonra 121’de başlanan ve muhtemelen 135’de adanan yapı, Antonius Pius döneminde tamamlanmıştır.
Bu yapının dikilebilmesi için, Hadrianus dev Sol (Güneş, daha önce Neron) heykelini Flavius amfitiyatrosunun (Colosseum) kuzeybatısına taşıtmıştı.
Bu büyük tapınak: (ölçüleri: 136 x 66 metre) 7 basamaklı, yüksek bir stilobat üzerinde, Forum Romana’nın doğu ucundaki geniş bir platormun (145 x 100 metre) merkezinde, müstakil halde duruyordu.
Platformun uzun yanları, Mısır gri granitinden sütunları olan bir kolonadla çevriliydi.
Bu alanın resmi girişi güneyden, kolonadın ortasındaki bir propiledendi.
Tapınağın kendisi, kısa yanlarda 10, uzun yanlarda 20 Korint sütunlu, tipik Yunan peristiliyle çevrili bir dikdörtgen olarak dışarıdan Yunan görünümlüydü.
İçeride, batıda Roma Forumuna bakan tanrıça Roma’ya, doğuda Venüs’e adanmış iki cella vardı.
Tapınak üstü tuğla kaplanmış betondan yapılmıştı. Bunun üstü de Yunanistan’dan getirilen mermerle kaplanmıştı.
Mimari süslemelerin teknik ayrıntıları, işçilerin de Ege bölgesinden geldiklerini gösterir.
Önceki yüzyılın alışkanlıklarından saparak, yabancı malzeme ve işçi kullanılması çok seyahat eden Hadrianus’un geniş zevk yelpazesinin yanı sıra, başkent ve İtalya dışındaki kent ve bölgelerin artan önemine de işaret eder.
Traianus’un baş mimarı Apollodorus, bu yapıyı fazla alçak olmasıyla eleştirmişti. Daha yüksek bir platforma yerleştirilmiş olsaydı sıra dışı genişliği, görsel açıdan daha etkileyici olurdu. Böyle açık sözlü yorumlar, özellikle de daha eski aşağılama ifadelerinin ardından geldikleri için, Hadrianus’un hiç hoşuna gitmemişti.
Sonunda Hadrianus, Apollodorus’u idam ettirecekti.
Evet gezimize devam ediyoruz, Hemen sağ bölümde
Arkadaki tepe ise Roma şehrinin Romus ve Romulus tarafından ilk kurulduğu ve Vespa Tapınağının da bulunduğu Palatino Tepesidir.
Jul Sezar: Cumhuriyet döneminde, Senatör iken: ülkeyi ele geçirmiştir. O dönemde: Cumhuriyet idaresiyle yönetilen Roma’da, şehrin korunması için, 4 lejyon askeri birliği görev yapmaktadır.
Seferden dönen ordular, şehre girmeden, şehir yakınlarında dağıtılır ve askerler geldikleri şehirlere, köylere, kasabalara giderlerdi.
Jul Sezar: kafasındaki düşünceyi gerçekleştirmek için, bir sefer dönüşünde, beraberinde 11 lejyon askeri güç olmasını fırsat bilerek, ordusunu dağıtmaz ve şehri, herhangi bir çatışmaya girmeden ele geçirir. 3 arkadaşı ile birlikte, Sezar: ülkeyi dörde bölerek yönetmeye başlarlar.
Zamanla: Sezar ve Antonius: diğer iki arkadaşlarını öldürerek, ülkeyi birlikte yönetmeye başlarlar ve daha sonra kendi aralarında da anlaşamazlar ve Antonius: ülkeyi terk ederek Mısır’a gider, hatta Kleopatra ile büyük bir aşk yaşar.
Sezar: daha sonra, Antonius’u da yener ve ülkeyi tek başına yönetmeye başlar.
Jul Sezar
Roma Foro Romano (Roma Forumu);
Gerek dünya tarihi ve gerekse Roma tarihinde önemli bir yer tutmaktadır. Takvimlerde, Temmuz (July) ayı: onun ismiyle anılır, Roma takviminde Temmuz ayı ilk aydır ve bu nedenle, Jul Sezar, kendi ismini bu aya vermiştir, öte yandan, miladi takvimi kendisi düzenlemiştir. Çok zekidir, akıllıdır ve Roma imparatorluğunun büyümesinde, büyük katkısı bulunduğu söylenir.
Dünyaya gelişinin bile tarihe geçtiği söylenir ki günümüzde “keserek doğum” anlamına gelen “Sezeryan” ilk olarak Sezar’ın dünyaya gelişi sırasında uygulanmıştır denilmektedir.
Roma tarihinin en önemli insanının yaşadığı, kararlar aldığı ve sonunda bir suikast sonucu (“sende mi Brütus” deyimi hatırlanacaktır) öldüğü yer burası.
Roma Basilika Nova
BASİLİCA NOVA-YENİ BAZİLİKA:
Velia Tepesi civarında, Foruma yakın ama tam anlamıyla Forum sınırları içinde sayılmayan bir alanda bulunmaktadır.
Bu çok büyük yapı, 306-310 yılları arasında Maxentuus tarafından başlatılmış ve 313’ten sonra Constantinus tarafından bitirilmiştir. Çünkü Maxentius, 312’de Constantinus ile savaşı kaybetmesi üzerine, yapı tamamlanma aşamasında İmparator Constantinus tarafından sahiplenip tamamlanmıştır.
Forum Romanum’un kuzey tarafına yapılmıştır. İsminin yeni olmasının sebebi, eski Vetus bazilika ile ayırt etmek amacıylaydı.
Bu bazilika, Roma Forumun en büyük binalarından biri olmuş, ayrıca şehir içinde inşa edilen “son büyük bazilika” niteliğini taşımaktadır.
Evet bu bazilika, sivil bir bazilikaydı. Yani kilise değil, mahkeme, kamu toplantıları, resmi işlerin yürütüldüğü mekan olarak kullanılıyordu. Amaç: kamunun gücünü ve imparatorun kudretini göstermekti.
Bina 100 x 65 metrelik beton bir platform üzerinde durur.
Nefi 80 metre uzunluğunda ve 25 metre genişliğindedir. Kuzey tarafta kalan nef günüme pek fazla kalıntı bırakmamıştır ve orada tonozlarla süslenmiş kemerli yapılar görülebilir.
En yüksek yerinde nefin yüksekliği 38 metredir.
Kuzeydeki üç girinti, günümüze ulaşmamıştır.
Nefin tepesinde bir tür asma pencere olarak kemerli pencereler, tavanında beton çapraz tonozlar vardır ve iç duvarlar kırmızı tuğla ile kaplanmıştır. Bu tonozlar yaklaşık 39 metre yükseklikten dört büyük payeye oturuyor. Tonoz yüzeylerinde coffer (kafesli gömme cep pencereleri) tarzında süslemeler kullanılmıştır. Bu hem ağırlığı hafifletmek hem de estetik katmak amacıyla yapılmıştır.
Bazilikanın dışı, mermer taş işçiliğini andıran beyaz yalanlı mermerle kaplıydı.
Orijinal halde, doğu-batı ekseninde duran bu plan, Constantinus’un kuzeye bir apsis ve güneye foruma çıkan basamaklar yerleştirmesiyle değişmişti.
Heykel:
Batı apsiste, dev bir kaide üzerinde Constantinus’un oturur halde, 324-330’da yapılmış dev bir heykeli yer alıyordu.
1486’da heykelin parçaları bulunmuştur.
Yakındoğu’daki uygulamalara kadar geri giden bir geleneğe uygun olarak, heykel farklı malzemelerden yapılmıştı.
Tuğladan çekirdek, gövde ahşap üzerine tunç kaplama, baş ve kollar Pentelikos mermerindendi.
Baş 2.6 metre yükseklikte ve 8-9 ton ağırlığındaydı.
Boyna alçı ile tutturulmuştu.
İmparator gözleri hafifçe yukarı dönüktü.
Baş kesinlikle Yunan-Roma tarzında olmasına rağmen, sabit bakış ve gözlerin yukarı dönük olması, sıradan insanlarla Tanrı arasında aracı kabul edilen Hıristiyan imparatorun, optik açıdan gerçekçi olmayan bir biçimde tasvir edildiği Ortaçağ’ın habercisi gibidir.
Gelelim günümüze;
Günümüzde bazilikanın büyük kısmı yıkılmış durumdadır. Kalan kalıntılar arasında özellikle kuzey kenarındaki tonozlu kısım, payeler, kemer yapı elemanları ve tavan detayları öne çıkar.
Bazı taş bloklar, sütun parçaları ve yapı elemanları, çevrede korunmaktadır.
Roma şehrinde birçok kilise-manastır gibi dini yapılar bulunmasına rağmen, özellikle burayı görmenizi şiddetle öneriyorum.
Çünkü: burası gerçekten tarihi süreç içinde önem kazanan bir yer.
Önem kazanmasının temel sebebi: kilisenin MS 27’de, İmparator Augustus’un yakın dostlarından Marcu Agrippa tarafından, “Venüs ve Mars Tapınağı” olarak inşa edilmiş olmasından kaynaklanır.
MS 80’de yangında hasar gören tapınak, Domitianus tarafından restore ettirilir.
Tapınak, Roma imparatoru Hadrianus döneminde ise, MS 2’nci yüzyıl başlarında yeniden inşa ettirilmiş ve tüm tanrılara adanmıştır.
Ancak, Hadrianus versiyonu, tamamen baştan inşa edilmiştir. Bu benzersiz tasarımın mimarı bilinmiyor. Ama Hadrianus’un kendisinin bu inşaatta büyük bir ilgi gösterdiği kesindir. Eski planın tüm izleri silinmiş, ama ilginç bir şekilde, Agrippa’nın adama yazısı korunmuştur.
Hadrianıs’un binasında birkaç uyarlama ile bir Hıristiyan kilisesine dönüştürülen yapı, son derece iyi korunmuştur.
Ancak günümüzde ortam farklıdır. Çevredeki toprak zemin, antik çağlardakinden çok daha yüksektir ve orijinal olarak tapınağın önünde bulunan ve dikkati tapınağın girişine yönlendiren revaklı, dikdörtgen avlunun yerini, günümüzde her yöne sokakların uzandığı bir meydan almıştır.
Hadrianus’un Pantheonun yapımı yaklaşık MS 117’de başladı ve tuğlalarındaki damgalara göre: 126-128’de tamamlandı. Tuğla damgaları, imparatorluk Roma’sının arkeolojik kayıtlarının kendine özgü bir öğesini meydana getirir. Augustus zamanından başlayarak, pişmiş tuğla; yapım malzemesi olarak kullanılmış, Neron’dan Hadrianus’a kadarki dönemde, çok popüler olmuştur.
Roma ve civarında yapılan tuğlalar, Augustus’tan Caracalla döneminin sonuna kadar ve daha sonra yine Diocletianus (284-306) döneminden başlayarak farklı tür bilgilerle damgalanırdı.
Bu bilgiler arasında, ürünün türü, kilin kaynağı veya tuğla imalathanesinin adı, k il kaynağının sahibi, tuğlayı yapanın veya tuğlanın yapıldığı dönemde görev başında olan consul’lerin adları bulunurdu. Bu sonuncu bilgi: MS 110-164 arasında consul’lerin damgalarda belirtildiği dönemdeki tarihlendirme çalışmaları açısından özellikle yararlıdır. Çünkü edebi kaynaklardan gayet iyi bir şekilde bilindiği üzere, görev süreleri bir yıldı.
TASARIM:
Pantheon’un sıra dışı tasarımı, geleneksel Etrüks (Toskana) ve Yunan mimari öğeleri yeniliklerle birleştiriyordu.
Tapınak iki kısımdan oluşur.
Kolonadlı geniş bir avludan, yaklaşılan bir Toskana-Yunan tarzı sundurma ve onun ardında yarım küre biçiminde bir kubbe ile örtülü dairesel bir cella.
Bu ikisi; nişli bir geçiş bölgesiyle eğreti olarak birbirine iliştirilmiş gibidir.
Tümü de Toskana tarzı olan sadece önünde geniş basamaklar bulunan ve bir podyum üzerinde yükseltilmiş derin sundurmanın üstü, Mısır granitinden ve Korent başlıklı yekpare taştan sütunlarla taşınan bir alınlık ve beşik çatı ile örtülmüştür.
Yaygın olarak kullanılan mermer şık bir hava vermiştir.
Bunun tersine, cella büyük oranda betondan yapılmış olup, arada tuğla ve taş barındırır.
Yapıya inşa edenler, yenilikçi yapım teknikleri geliştirmiştir.
Ancak bunun büyük kısmı ziyaretçinin görebileceği yerlerde değildir.
Duvarların içi dolu değildir, birbiri üzerine bindirilmiş tonozlu boşluklardan meydana gelir.
Tuğladan tonozlar, aşağı doğru baskıyı dairedeki 8 iri sütuna yöneltir ve yapıya çeşitlilik ile dayanıklılık kazandırır.
KUBBE:
Kubbe; dev bir ahşap iskeletin üzerine dökülmüş betondan yapılmıştır. Betonun ağırlığı, aşağı duvarlarda kullanılan agregalar yerine, ponza kullanımı ile hafifletilmiştir.
Yarım küre kubbe, kubbenin yarıçapına eşit bir yükseklikte iç duvardan başlamasına rağmen, dış duvar bu başlangıç noktasından daha yükselir ve kubbenin aşağı kısımlarına fazladan payanda görevi görür.
Bu düzenleme yüzünden, dışarıdan kubbenin tüm biçimi görülemez. Bunun yerine, kubbe sığ ve sadece hafifçe eğri görünür.
İçeriden tüm yarım küre görünür. Kubbe kutularla, iç içe karelerle dekore edilmiştir. Orijinal olarak, her bir kutunun ortasında, tunç varaklı bir rozet vardı. Işık yansıdığı zaman rozetler yıldızlara benziyor olmalı.
Tepede göğe açılan bir oculus (dairesel boşluk) vardır. İbadet edenler, göğe bakabilirler. Güneş, yağmur, hatta kar tapınağa girebilir. Gökte yol alan güneş, her dakika ayrı bir noktayı aydınlatırdı. Yerdeki giderler, su birikmesine izin vermezdi.
Pantheon’un kubbesi, antikçağ sonrası mimari üzerinde çok etkili olmuştur. Buna göre, 1632’de Papa VIII Urbanus’un Pantheon’un sundurmasının arka tarafına yerleştirdiği yazıtın ilk üç satırı şöyledir. “Pantheon, tüm dünyanın en ünlü yapısı”
Roma Pantheon Kilisesi
Gelelim günümüze:
Evet tapınağın ilk dikkati çeken özelliği, devasa sütunlarıdır. Ayrıca, bronz kapısı 20 ton ağırlığındadır. Duvarların kalınlığı ise inanılmaz 6-8 metre arasında değişir. Tüm bunlar nedeniyle yapı, kasvetli bir görünüm verir.
Ayrıca yukarıda ayrıntılı olarak anlattığı kubbe de ilgi çeker. Yukarıda belirtmedim ama kubbenin üst bölümündeki daire şeklindeki boşluk “tanrının gözü” olarak adlandırılıyor. Yağışlı havalarda buradan yapının içine akan yağmur suları, binanın zemininde sağlanan mükemmel ve aynı zamanda hissedilmeyen bir eğim sonucunda, asla bir ıslaklık görüntüsü vermeden akıp gidiyor, kayboluyor.
Kubbenin bu üst boşluğunda, bir zamanlar dönemin ünlü astronomi bilgini Galile’nin çalışmalar yaptığı söyleniyor. Galile: dünyanın yuvarlak olduğunu tespit eden ve daha sonra engizisyon tarafından dayanılmaz işkenceler sonucu ölümle cezalandırılan gökbilimi araştırmacısı olarak tarihe geçmiştir.
Pagan tapınağı olarak inşa edilen yapı, MS 7’nci yüzyılda Hıristiyanlığın kabulü ile kiliseye çevrilir. Ancak Hadrian dönemi özelliklerini korumaktadır.
Kilisenin içinde: büyük sanatçı Raphaello’nun mezarı bulunuyor.
Halikarnassos kentinde Yunan dünyasının cenaze anıtlarının en ünlüsü inşa edilmişti.
Bu anıt Moisoleion’dur. Mousoleion kraliyet itibarını halk önünde gözle görülür, pahalı bir şekilde sergiliyordu. Halikarnassos demir çağında Doğu Ege’ye göçler sırasında Yunanlı Dorların kurduğu küçük bir limandı. Daha sonra İonya Konfederasyonuna katıldı. En ünlü yurttaşı Herododos’du.
Mousoleum: ülkemizin güneybatısında, bugünkü “Bodrum” bölgesindedir. Günümüzdeki liman bölümüne: 15’nci yüzyılda: Maltalı St. John Şövalyeleri tarafından yapılan, heybetli bir haçlı kalesi bulunmaktadır. Mousoleion ise, limanın biraz yukarısında, şimdi bir camiye bitişik olan, düz bir alanda bulunuyordu.
Evet: ülkemiz sınırları içinde, Dünyanın 7 harikasından biri olan “Mousoleum” mezar anıtı hakkında bilgi vermeden önce, bu muhteşem anıtın “kim için” yapıldığı hakkında söz etmek istiyorum. Çünkü: elbette, bu ölçüde büyük ve muhteşem bir anıtın yapıldığı kişinin, mutlaka çok önemli bir şahsiyet olması gerekirdi.
MOUSOLOS KİMDİR
MÖ. 623 yılında: Halikarnasos şehrinin de içinde bulunduğu bölgede, küçük bölgesel bir krallık kurulur. MÖ.300 yıllarına gelindiğinde, kral Hekatomnos: Perslerin yönetimi altında, yerel bir satrap yani vali olarak, komşu il ve ilçelerdeki kontrolü elinde bulunduruyordu.
MÖ.377 yılında: Karya bölgesinin hakimi olan kral “Hekatomnos” ölür. Bunun üzerine, aynı yıl: Mousolos: babasının yerine geçerek; “Karya satrapı” yani “Pers valisi” olur. Ama, bağımsız bir hükümdar gibi hareket eder.
Yapılan savaşlar sonucunda: bağımsız bir monarşi kurarak, ülkesinin sınırlarını büyük ölçüde genişletmiştir. Krallığının topraklarını: Anadolu’nun güneybatı kıyısına kadar uzatır. Mısır geleneğinde bir kraliyet geleneği olarak kız kardeşi Artemisia ile evlenir.
MÖ.370-365 yılları arasında: krallığın başkentini: babasının sürekli olarak yaşadığı “Mylasa” yani “Milas” şehrinden alarak, yayılmacı politikasına daha iyi hizmet vereceğini düşündüğü “Halikarnasos” yani “Bodrum” şehrine taşır.
Bodrum şehrini: son zamanlarda icat edilen mancınık saldırılarına dayanabilecek uygun, modern bir duvar ile güçlendirir ve şehre yeni yerleşimcilerin gelmesini teşvik eder.
MÖ.362 yılında: Pers kralı II. Artahşasta’ya karşı, satraplar ayaklanmasını katılır, ama yenilgi ihtimali üzerine mücadeleyi bırakır. Bundan sonra, hemen Karia bölgesinin kuzeybatısındaki birkaç Yunan kentine saldırır ve ele geçirir. Rodos-Kos-Sakız adalarının oluşturduğu müttefik güçlere karşı Atina’yı destekler ve çatışmalar sonucunda Rodos ve Kos adalarını kazanır.
Mousolos ve Artemisia: 24 yıl boyunca Halikarnasos şehrinden krallığın topraklarını yönettiler. İktidarda bulundukları sürede, sahil boyunca birçok Yunan şehri kurdular ve Yunan geleneklerinin yerleşmesini teşvik ettiler. Çünkü: Mausolos, yerel halkın soyundan olmasına rağmen, Yunanca konuşuyor ve yaşamını, Yunan kültür ve geleneklerine göre sürdürüyordu.
MÖ.355 yılında; kendisi için bir mezar anıtı yani “Mausoleum” denilen anıt mezarı yaptırmaya başlar. MÖ.353 yılında ölür.
Ölümünün ardından: karısı ve aynı zamanda kız kardeşi olan “Artemisia” tarafından, anıt mezarın inşaatı sürdürülür. Ancak: MÖ.351 yılında, yani 2 yıllık bir aradan sonra “Artemisia” da ölünce, anıtın yapımı, diğer kardeşlere düşer ve bunlar anıtın inşaatını sürdürürler.
MÖ.340 yılında: yöredeki satraplık mücadeleleri sırasında, inşaat faaliyetleri durdurulur. Hatta: bazı kaynaklara göre, Halikarnasos şehrinin parasının bittiği ve inşaatın geri kalan kısmının, özveriyle yapıldığını kaydederler.
MS.13’ncü yüzyıldaki bir depremde: anıtın çatı ve sütunlu galerisini içeren üst kısmının yıkıldığı düşünülmektedir.
Dünyanın 7 harikası Mousoleum
ANITIN ÖZELLİKLERİ
Mousoleion, Halikarnassos kentinin özelliği olan o kültürel karışımı yansıtır.
Yunan kültürünün etkisinde, Yunanlı olmayan bir aile tarafından dikilen bu anıt, Yunan ve Anadolu’ya özgü öğeleri birleştirir.
Mimari ayrıntılar ve heykellerin tarzı Yunan olmamasına rağmen, yüksek bir kaide üzerindeki tapınak benzeri bu anıttaki anlayış Yunan olmayan Batı Anadolu’ya çok tanıdıktır.
Bu yapının değerli öncülleri arasında Ksanthos’taki yaklaşık MÖ 380 tarihli Nereidler Anıtı ve çatı kısmı açısından Sardes’teki MÖ 6’ncı yüzyıl ortalarından kalma Piramit Mezar sayılabilir.
Resimsel imgelerin çoğu, Yunan mimari heykelciliğinin standart geleneklerinden gelir ve tarihsel anlatılarla dolu Nereidler Anıtı örneğini izlemez.
Buradaki ikonografi kısmen Yunanlıların Perslere karşı zaferle sonuçlanan mücadelesini çağrıştırdığı için, burada sözde Pers kralına tabi Yunanlı olmayan yöneticilerce tekrar üretilmiş olması şaşırtıcıdır.
Yunan sanatının cazibesi ve itibarı, siyasal göndermelerin önüne geçecek kadar büyük olmalı.
Gelelim günümüze:
Anıt: günümüzde yerinde değildir ve yalnızca temel yeri görülmektedir. Bu yüzden: anıtın görünümü ve özellikleri konusunda: Plinius başta olmak üzere antik dönem yazarlarının yazılarında anlattıklarından yararlanılmaktadır.
Ayrıca: anıttan geriye kalanları söken Şövalyelerin, Bodrum’daki St. Petrus kalesinin yapımında kullandıkları ve günümüze ulaşan heykeltıraşlık ve mimarlık eseri taşlar ve buluntu yerinde yapılan iki önemli kazıda ele geçirilenler.
Antik dönem yazarlarından “Plinius” un yazdıkları
MS.75 yılında: Plinius “Doğa Tarihi” isimli eserinde “Mousoleion” hakkında bilgiler vermektedir.
Anıt, Artemisia’nın gözetiminde, Prieneli Pythios ve Paroslu Satyros tarafından tasarlanmış ve Yunan tarzında süslenen muhteşem bir mezardır.
Tasarımda kullanılan malzemeler ve süslemeleri o kadar harikaydı ki, mezarın adı olan Mausoleion, toprak üstündeki tüm şık cenaze anıtlarını belirtmek için gündelik dilde kullanılmaya başlanmıştır.
Skopas’ın rahipleri ve çağdaşları: Bryaksis, Timotheos ve Leokhares idi. Bunlar: Mousoleion(un heykellerini, birlikte yonttular.
Bu sanatçılar: özel olarak, yapıyı “Dünyanın 7 harikasından” biri olarak yapmakla görevliydiler.
Mousoleion: 107’nci Olimpiyatın ikinci yılında ölen Karia kralı Mausolos için, eşi ve kız kardeşi Artemisia tarafından yaptırılan mezar anıtıdır.
Mimari özellikleri:
Yapı: kuzey ve güney kenarlarında: 63 ayak uzunluktadır.
Ancak, cephelerde daha kısa olup, toplam çevresi 440 ayaktır.
25 kübitlik bir yüksekliğe çıkar ve 36 sütunla çevrilidir. Bu sütun sırasına “kolonad” denir.
Doğudaki heykelleri: Skopas, kuzeydeki heykelleri: Bryaksis, güneydekileri: Timotheos ve batıdakileri: Leokhares yontmuştur. Ancak: işleri bitmeden kraliçe ölmüştür.
Ama, sanatçılar çalışmayı kesmediler, bu yapıyı kendi sanatsal becerilerinin şanlı bir anıtı sayarak tamamladılar. Ustalıkları, bugün bile birbirleriyle yarışmaktadır.
Yapıda: beşinci bir usta da yer almıştır. Kolonad’ın üstü 24 basamakla, tepeye doğru daralan piramittir. Yüksekliği: alt kısmına eşittir. En tepede “Pythis” in, mermerden yaptığı, dört atlı bir araba vardır. Bu da eklenince, yapının tümü 140 ayaklık bir yüksekliğe yükselir.”
Evet: bu tanımdan elde edilen sonuçlar şunlardır
Anıt: dikdörtgen planlıdır. Taban kenarları: muhtemelen 120 ve 100 ayaktır. Bu hesap: Plinius’un verdiği 440 ayaklık çevre ölçüsüne uymaktadır. 140 ayak yüksekliğindeki yapı: 3 ana bölümden oluşmaktadır.
Plinius’un: kısaca “alt bölüm” olarak nitelendirdiği yer: 60 ayaklık bir yüksek kaide yada bunun üzerine, İon düzeninde oldukları anlaşılan, muhtemelen 11×9 metre olarak düzenlenmiş, 36 sütunlu bir kolonat yani sütun dizisidir.
Bunun üzerinde ise: en tepedeki dört atlı arabanın durduğu kaideye doğru daralan, 24 basamaklı bir piramit şeklindeki çatı bulunmaktadır.
Plinius’un söz ettiği, 25 kübit ya da 37.5 ayak: belki de yapının tek bölümünün yüksekliği olup, büyük ihtimalle sütun kaidesinden kornişe kadar olan kolonadın yüksekliğidir.
Plinius’un yazdıklarından anlaşılacağı üzere: anıta ün kazandıran özelliği, heykeltıraşlık süslemelerinin bolluğu ve kalitesidir.
Plinius: her birinin, yapının bir kenarını bezemekle görevlendirildiğini söylediği dört ünlü Yunanlı heykeltıraşın adını vermektedir.
Bununla birlikte: Pythis’in yaptığını söylediği, en tepedeki “dört atlı araba” dışında, bağımsız herhangi bir heykelden söz etmez.
Antik dönem yazarlarından “Vitruvius” un yazdıkları
Vitruvius: aynı konuda yazan Plinius’tan tam 100 yıl önce, MÖ.30-25 yılları arasında yazdığı kitabında: yukarıdakilerden farklı olarak, anıt hakkında: anıtta heykelleri bulunan dört heykeltıraş dışında, beşinci bir sanatçıyı yani “Praksiteles” i eklemektedir.
Bodrum Kalesinin onarımı
1500 yılında, Şövalyeler tarafından, anıtın alt kısmının yıkılışı ve o ana kadar bozulmamış durumda bulunan mezar odasının bulunuşu öyküsü: 1581 yılında, Fransız Claude Guichard tarafından yazıya dökülmüştür. Öykü, her ne kadar inanılmaz gelse de, takip eden dönemde: Jeppesen’in kazılarında, nispeten doğrulanmıştır.
“ Bodrum’u ele geçiren St. John Şövalyeleri: kaleyi sağlamlaştırmaya giriştiler. Kireç yapacak taş bulmak için çevreye bakınırken, bir zamanlar, eski forumun bulunduğu, limana yakın bir tarlanın ortasında, bir platform biçiminde yükselen beyaz mermer basamaklardan daha iyisini göremediler. Bunları parçalayıp götürdüler.
Taşlar, kullanışlı bulununca, toprağın üstünde ne varsa aldılar, daha fazlasını bulmak umuduyla toprağın altını kazmaya başladılar. Bu işteki başarıları öyle büyük oldu ki, derine indikçe yapının kaidesinin daha da genişlediğini gördüler. Sonuçta, yalnızca yakmak için değil, inşaat için de taş sağladılar”
“Devam eden süreçte: Şövalyeler, büyük bir alanı açmalarının ardından, mağara girişine benzeyen bir oyuk gördüler. Kandillerini alıp aşağıya indiklerinde, sütunlarla çevrili büyük bir oda buldular.
Sütunların: kaideleri, başlıkları, arşitravları, firiş ve kornişleri kabartmalarla bezeliydi. Sütun aralarındaki boşluklar, diğer bezemelere uyan heykel ve silmelerle süslü, değişik renklerdeki mermer bantlar ve levhalarla doldurulmuştu.
Duvarda ise: kabartma olarak betimlenmiş tarih ve savaş sahneleri vardı. İlk baştan, bunlara hayranlık duyup eşsiz işçiliği seyrettiler, ama sonunda burayı da yıkıp buldukları diğer eserler gibi kullanmak üzere parçaladılar.
Bu odanın ilerisinde: başka bir odaya yönelen bir girişe benzeyen alçak bir geçit buldular. Odada, beyaz mermerden yapılmış üçgen çatılı kapağı ile, şahane parlaklıkta olan çok güzel bir mezar vardı. Zamanları kalmadığı için, bu mezarı açamadılar.
Ertesi gün geldiklerinde ise, mezarı açık buldular. Her yere altın işlemeli kumaş parçaları ve altın pullar saçılmıştı. Kıyı boyunca dolaşıp duran korsanlar, şövalyelerin neler keşfettiklerini sezerek, gece oraya geldikleri ve mezar kapağını açarak içindeki hazineleri çaldıkları sanılmaktadır.”
Evet, bu öyküyü okuduktan sonra, gelelim şövalyelerin “Bodrum kalesi” ni sağlamlaştırma çalışmalarına.
1500 yılında: Kıbrıs adasının Osmanlılar tarafından ele geçirilmesi üzerine, buradan sürülen ve Bodrum’a gelen St. John Şövalyeleri, buradaki kaleyi sağlamlaştırmaya karar verirler. Çünkü: burada da, Osmanlı tehlikesi hemen yanı başlarındadır.
Bunun üzerine; çevrede inşaat malzemesi aramaya başlarlar ve bir tarlanın ortasında: aradıklarını bulurlar.
Anıtın: dış mermer kaplama blokları ve mermer heykellerin çoğu küçük parçalara ayrılmış ve kireç harcı olarak kullanılmak üzere yakılmıştır.
Kaledeki uzun duvarlar: anıtın iç kısmını oluşturan “volkanik yeşil taş bloklar” dan yapılmıştır. Genellikle: 90×30 cm. kalınlığında olan bu bloklarda: bir zamanlar, onları anıtta birleştiren kenetlerin izleri açıkça görülmektedir.
Anıttaki yıkım işi: 1522 yılına kadar, 22 yıl sürdürülmüştür. O süre içinde, temellerin dibine dek, anıtın neredeyse her taşı sökülerek alınmış ve yeraltındaki mezar odası açılıp yağmalanmıştır.
Şövalyeler: anıta çok zarar vermelerine karşı, buldukları kabartma taşların hepsini yerle-bir etmediler. Yunanlılarla Amazonların savaşını gösteren frizin bir düzineye yakın kabartma levhası: 1505-1507 yılları arasında, kumandanlardan birinin gözüne ilişmiş ve süsleme amacıyla, kale duvarlarının yapımında kullanılmış ve böylece korunmuştur.
Bunların arasında: “Lapithler” ve “Kentauros” ların savaşını gösteren, ikinci bir frize ait, tek bir blok bulunmaktadır. Ayrıca: bir av sahnesinin: ayakta duran dört aslanı ve koşan bir leopar a ait levha da; aynı dönemde kalenin yapımında kullanılmıştır. Ancak: bu heykeller ve frizler: 1846 ve 1857 yıllarında: kalenin duvarlarında, bulundukları yerlerden sökülerek çalınmış ve Londra-British Museum’a götürülmüştür.
Yine de kale duvarları hazineleri sunmaya devam etmektedirler. Bir kapı üzerinde: kiriş olarak yeniden kullanılan, eksiksiz arşitrav bloğu; sütunların aks aralığını verirken, Amazon frizinin, 1975 yılında bulunan bir köşe bloğu da, bu frizin anıtın dört yanını çepeçevre dolaştığını kanıtlamaktadır.
KAZI ÇALIŞMALARI
Yöredeki kazı çalışmaları, iki bölüm halinde yapılmıştır.
İlk olarak: 18’nci yüzyıl sonlarında ve 19’ncu yüzyılda, yöreye gelen gezginler heykelleri fark ettiler ve bunların “Mousoleion”dan çıktığını tahmin ettiler. 1846 yılında: İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi Lord Stratford de Redeliffe, ünlü “Amazon” frizine ait kabartmalı levhaları çıkartıp Londra’ya gönderdi.
10 yıl sonra ise: Brisith Museum tarafından, bölgeye müze müdürü olarak görev yapan Arkeolog Charles T. Newton gönderildi.
İngiliz Arkeolog Charles T. Newton kazı çalışmaları
Newton: Mausoleion’un yerini bulmak ve kazmak üzere, büyük bir kazı seferi başlattı. Bu kazı çalışmalarında: Bodrum kalesinde kullanılan kabartmalar ve aslanlar, şövalyelerin anıtı parçalayışından 350 yıl sonra, çalışanlara yol göstermiştir. Ayrıca: Vitruvius’un yazıları “Mausoleion” un yerini bulmalarına yardımcı olmuştur.
Newton: biraz zorlukla da olsa: arazide bulunan yöre insanının evlerini satın almış ve 1857 yılı başında kazılara girişmiştir. Çok geçmeden, şövalyelerin yaptığı tahribatın büyüklüğünü anlayıp, anıtın tamamen soyulmuş ve parçalanmış olduğunu anlamıştır.
Anıttan geriye kalanlar: yumuşak kayaya oyulmuş, dikdörtgen temel alanının ana hatları ile yapının çekirdeğine ait ve hala aynı pozisyonda duran, birkaç yeşil taş bloğundan ibarettir. Buraya “Dörtgen Alan” adı verilir ve Newton tarafından şu satırlar yazılır:
“ Dörtgen alanın tamamı, mimarlık ve heykeltıraşlık eserlerinin kalıntılarıyla doluydu. Bu parçalar, öyle çoktu ki, kesin pozisyonlarını plan üzerinde belirlemek imkansızdı.”
Temel kalıntılarındaki hırpalanmış parçalarla 3 ay uğraşan Newton: yapının kuzeyindeki bölüme yöneldiğinde, şansı yaver gider. Yapının kuzeydoğu köşesinde: üst sütun kasnağıyla birlikte, çok iyi korunmuş bir İon sütun başlığı bulur. Bu: bir köşe başlığıdır ve Mousoleion’un kuzey ve batı kolonadlarının birleştiği köşeye aittir. Aynı zamanda, bu başlık: anıtta, gerçekten İon düzeni uygulandığını gösteren ilk kanıttır.
Newton, bu bölgede “İmamın tarlası” bölümünde: esas kalıntılara ulaşır.
Anıtın çevresini saran eski çevre duvarı; kuzey kenarda, yapının çok yakınından geçer. Yani, yapıdan yalnızca3.35 m. uzaklıktadır. Tepe: bu noktada yükselmeye başladığından, burada aynı zamanda daha derin bir toprak örtüsü bulunmaktadır. Çevre duvarının kuzeyine düşen heykel ve taşlar, hızla toprakla örtülmüş ve şövalyelerin tahribatından kurtulmuşlardır.
Böylece: imamın tarlası içinde: 60 ayak (20 metre) uzunluk ve 20 ayak (6.5 metre) genişlikteki bir alanda: anıtın heykel ve taşlarından oluşan, dokunulmamış birikinti bulunur.
Bunlar arasında: yapının tepesindeki araba gurubunun atlarına ait çok güzel işlenmiş “baş” ve “arka ayaklar” bulunur. Ayrıca: kadın ve erkek portre heykelleri (bunların Mausolos ve karısı Artemisia’ya ait oldukları iddia edilmektedir ama kanıtlanamamıştır), kale duvarlarındakilere benzeyen ama daha iyi korunmuş durumdaki “aslan” heykelleri, ayrıca anıtın içindeki tek tanrı heykeli olan Apollona ait bir “baş” bulunmuştur.
Sonuç olarak: bu birikinti tabakasında bulunan 66 heykel ya da heykel parçası ki bunlar en az 20 değişik heykele aittir ve bir araba: Mausolelion’daki heykeltıraşlık bezemelerinin ne ölçüde bol olduğunun en büyük kanıtıdır.
Elbette, bu buluntular, çalınarak Londra-British Museum’a taşınmıştır.
Bu arada: bu birikinti içinde bulunan heykellerin konumu: heykellerin anıt içindeki konumlarının belirlenmesine de öncülük etmiştir. Şöyle ki: büyük olasılıkla bir deprem sonucu yapı çöktüğü zaman: heykellerin çevre duvarının dışına fırlayabilmesi için, bunların yapı üzerinde, yükseğe yerleştirilmiş olmaları gerekirdi.
Heykeller, anıtta ne kadar yüksekte iseler, buraya düşme olasılıkları o ölçüde büyüktür. Zaten: yapıda kullanılan ve en üst bölümlere yerleştirildikleri düşünülen heykellerin en iyi örnekleri (arabanın atları ve aslanlar) burada bulunmuştur. Doğal ölçülerdeki heykeller ise, anıtın en alt katında yerleştirilmiştir ve varlıkları bilinen bu heykellerin de örneği bulunamamıştır.
Newton: kazı çalışmaları sonucunda, götürebildiği kadar mimari taşı: Londra-British Museum’a taşımıştır. Bunlar, halen müzenin depolarında bulunmaktadır ve yapının planının ortaya çıkarılması için, üzerlerinde çalışılmaktadır.
Tüm bunlar yanında, sizlere bir rezillikten daha söz etmek istiyorum. 1857 yılının Ekim ayında, yine Newton tarafından çalınan ve bu siteden taşınan büyük mermer bloklar Malta’da Kraliyet Donanması için yeni bir rıhtım inşaatının yapımında kullanılmıştır. Günümüzde: Malta-Cospicua’daki İskele No.1; bu mermer bloklar ile yapılmıştır. Ancak, mermer blok yapı taşları, denizin içine batık durumdadırlar ve görünmemektedirler.
Bunu niye özellikle yazdım? Çünkü: İngilizler, Osmanlı döneminde, tarihi kalıntılara sahip olunmadığı gerekçesiyle, eserlerimizi; izinli veya izinsiz çalarak kendi ülkelerine taşımalarını “haklı neden” olarak öne sürmektedirler. Yani: “Eğer biz bunları alıp ülkemize götürmeseydik, bunların, bulundukları yerde yok olmaları, tarihe önem vermeyen Türkler tarafından izlenecekti” derler. Evet: Malta’da liman yapımında kullanılan, Dünyanın 7 harikasından birinin mimari kalıntıları.
Danimarka Aarsus Üniversitesinden, Prof Kristian Jeppesen tarafından yapılan kazı çalışmaları
Bölgedeki ikinci önemli kazı çalışması: 1966-1977 yılları arasında Danimarka-Aarhus Üniversitesinde görevli Prof. Kristian Jeppesen tarafından yapılmıştır.
Mezar odası: yapının planında merkezi bir yere değil, kuzeybatı köşeye doğru yerleştirilmiştir. Mezar soyguncularını yanıltmak amacıyla böyle yapılmış olmalıdır. Belki de, burada daha önce bulunan bir mezara yakınlaştırmak için, böyle bir plan yapılmış olabilir.
Çünkü: güneybatı köşe yakınlarında; Maosoloion’un temelleri altında bulunan merdiven: bu alanda Mausoleion’dan önce de önemli kişilerin mezarlarının bulunduğunu göstermektedir.
Dörtgen alanın batı kenarında bulunan ve aşağıdaki mezar odasına inen, kayaya oyulmuş merdiven: büyük ihtimalle, Mausolos’un cenazesini mezar odasına indirmek için yapılmıştır. Bu merdiven sonunda, mezar girişini tıkamak için kullanılan “yeşil taş blok” hala durmaktadır.
Taşın ön ve üst kısımlarındaki oyuklar: bir giriş yeri açmaya çalışan mezar soyguncularının sonuçsuz kalan girişimlerini gösterir. Merdivenin dibinde, bu taşın önünde, dağılmış bir duvar olduğu kabul edilen koca bir taş yığını da görülmektedir.
Ancak: Jeppesen tarafından, bu taşlar ayrılıp temizlenince: bunların bir duvar kalıntısı değil, Mausolos’un cesedinin kalıntıları gömülür gömülmez, yapılmış ayinle ilgili bir yiyecek birikintisi tepesine konulan koruyucu ağırlıklar olduğu anlaşılmıştır.
Bu yiyeceklerin: kimisi bütün, kimisi de dikkatle kesilip parçalanmış koyun, keçi, dana ve öküzler olduğu, hatta birkaç tavuk ve güvercin, bir kaz ve önemli miktarda yumurtadan oluştuğu anlaşılmıştır. Evet, gidenin ruhu için yapılan böyle bir yiyecek sunu töreni: yalnızca Doğu adetlerinde görülmektedir, yani “Yunan” geleneklerinde böyle bir sunu töreni yoktur.
Mezar odası civarında, aslında beyaz kaymak taşından yapılmış ve bir lahit olduğu anlaşılan mezarın, beşik çatılı kapağının parçaları ile tıpkı Guichard’ın tanımlamalarına benzeyen ve büyük olasılıkla cenaze örtüsüne ait olan minik altın pullar bulunur.
Bundan: Mausolos’un mezarının yakın zamanda Makedonya-Vergina’da bulunan, Makedonya kralı II. Philippos’un mezarına çok benzediği sonucu çıkarılmaktadır. Philippos’un ölümü: MÖ.336 yılıdır ve Mausolos’un ölümü ise, MÖ.353 yılıdır.
Evet: Mousolos’un yakılmış cesedinden kalan kül ve kemikler, altın işlemeli cenaze örtüsüne sarılmış ve herhalde altın bir sandık içine konarak, mermer lahde yerleştirilmiş olmalıdır. Mezar odasının önünde ise “Guichard” ın tarif ettiği gibi: özenle bezenmiş bir odanın gerçekten olup olmadığı kesin değildir. Bu odanın, zengin süslemelerinin izi bulunamamıştır. Özgün olarak, mezarın dışında bulunan mimari ayrıntılar ve heykeltıraşlık bezemeleri, öykünün nakledilişi sırasında yanlışlıkla içeriye aktarılmış olabilir.
Temellerin en önemli mimari elemanlarından bazıları, kaledekilere benzeyen ve güneybatı ile kuzeydoğu köşelerde, hala yerli yerinde duran “volkanik yeşil taşlar” bloklarıdır. Bunlara bakarak: anıtın podyum temellerinin, çukuru tamamen doldurduğu söylenebilir. Ayrıca: yapının kaidesi için uzun kenarda 38 metre ve kısa kenarda 32 metrelik, maksimum bir uzunluk ortaya koyar.
Eğer kullanılan Yunan ayağının uzunluğu32 cm. ise, Plinius’un verdiği 440 ayaklık yapı çevresi uzunluğu, mantıken uygun kabul edilmektedir. Buna göre: 38×40 metre boyutları, 120×100 ayaklık kenar uzunluklarına denk gelmektedir.
Jeppesen’in: temel alanında bulduğu mimari taşlar: yapının şekline ait başka buluntularda sunmaktadır. Piramit basamakların enli olanlarına ait birkaç parçada: heykeller için açılmış yuvalar bulunmuştur.
Buna göre: “aslan” heykelleri, çatı kaidesine konulmuşlardır. Bu “mavi kireçtaşından yapılan heykel kaideleri” büyük olasılıkla podyuma aittir. Bunlar: bağımsız heykellerin, podyum duvarı üzerinde, muhtemelen birden çok düzeyde yerleştirildiklerini gösterir.
Çoğu doğal büyüklükteki heykeller için yapılmış bu taşların: 20 kadarı günümüze kalmıştır. Taşlardan biri özellikle önemlidir. Bu taş: oldukça dardır ( yalnızca72 cm.dir) ve üzerindeki heykelin, duvara çok yakın dizildiğini gösterir.
Jeppensen: kazıları sırasında, iki önemli keşif daha yapar
Birinci keşif Sütunların “aks” aralıklarının hesaplanmasıdır. Plinius’a dayanarak: 36 sütun bulunduğunu ve bunların 11×9 adet olarak dizildiği varsayılırsa: podyumda, maksimum olarak; uzun kenarın 32 metre, kısa kenarın ise26 metre olduğu sonucu ortaya çıkar. Podyum: her bir kenardan 3 metre içeri girerek, basamak oluşturmuştur.
İkinci keşif: Podyumun tepesindeki taş şerittir. Dörtte biri, korunarak günümüze gelebilmiş olan bu taş şeritteki taşların özgün hali değerlendirildiğinde, uzunluğun116 metre kadar olacağı ortaya çıkmıştır.
ANITIN ÖZELLİKLERİ
Anıtın yüksekliğinin, yazar Plinius’un yazdıkları esas alınarak, yaklaşık 55 metre olduğu varsayılmaktadır.
Yani: yaklaşık 20 katlı bir apartman yüksekliğindedir.
Anıt, 105 x 242 metrelik geniş bir terasın kuzeydoğu kısmındaydı.
Yaklaşık boyutları 30 x 36 x 42 metre olan yapı, mezar odasının üzerinde, 4 aşama halinde çıkılmıştı.
Antik dönem yazarları: anıtın mimarının “Pytheos” olduğunu yazarlar. Ayrıca: “Satyros” un da adı geçmektedir.
Mausoleum anıtı; 4 bölümden oluşmaktadır.
En alt katta: yüksek bir kaide yani podyum bulunur.
Podyum üzerinde: uzun kenarlarında 11 ve kısa kenarlarında 9 olmak üzere, toplam 36 İon sütunu bulunmaktadır.
Her sütun arasında, bir heykel dikilidir. Pteronlar üzerindeki kabartmalarda: Amazonlarla Yunanlıların savaşlarını gösteren kabartmalar bulunmaktadır.
Podyum üzerinde: 24 basamaklı, piramit şekilli bir çatı bulunur.
Çatının en tepesinde ise: dört atın çektiği araba yer alır.
Çatının 24 basamaklı olması anlamlıdır.
Çünkü: Maosolos: MÖ.377-353 yılları arasındaki 24 yıllık süreçte hüküm sürmüştür.
Dolayısı ile, Maosolos’un hüküm sürdüğü her bir yılın Karia’nın bir adım daha yükseldiğini yani refaha kavuştuğu anlatılmak istenilmiş olabilir.
Çatının piramit şeklinde olması, diğer Yunan yapılarında bilinen “üçgen” çatı şeklinden farklıdır.
Dört bölüm dedim ya, en alt kat altında, yani merdivenle inilen, toprağa gömülü alanda: mezar odası bulunmaktadır. Yeraltındaki mezar odasına inen geniş merdivenlerin en altında kurban edilmiş atlar bulunmuştur. Yolun geri kalanı taştan büyük tıkaçla kapatılmış, ama yine de hırsızlar, belki Orta çağda mezara girmeyi başarmıştı.
Dünyanın 7 harikası Mousoleum
Dünyanın 7 harikası Mousoleum
Dünyanın 7 harikası Mousoleum
ANITTA BULUNAN HEYKELLER
Heykeller: doğal boyut ve doğal boyutunun üstünde, 3 değişik ölçüdedir. Bu yüzden, heykellerin yerleştirildiği üç ayrı çıkıntı olması gerekir.
Çünkü, bu çıkıntıların, podyumun tepesi ve kaide arasında olmaları gerekir.
Heykellerde betimlenen konular: av, sunu ve adak sahnelerini ve kimisi at üstünde olan doğal büyüklükteki Yunan ve Pers savaşçılarını içermektedir.
Ayrıca: orta ölçekte, kimi erkek kimi kadın ve büyük olasılıkla çoğu portre, çok sayıda hareketsiz duruşlu heykel vardır.
En büyük zararı, şövalyelerin elinden gören podyum heykelleri: çok sayıda olsalar da, bugün ancak küçük ve kırık parçalar halinde varlıklarını sürdürmektedirler. Bu heykellerin anıt üzerindeki yerleri kesin bilinmemektedir.
Newton tarafından yapılan kazılarda, anıtta bulunan ve çalınarak Londra-British Museum’a götürülen heykeller şunlardır:
Kolosal Portre Heykelleri
Bunların anıttaki yerleri kesinleşmemiştir. Ancak: Mousolos ve Artemisia diye adlandırılan bu heykeller; güzel görüntüleriyle dikkat çekerler. Bunlar: Karia hükümdarlık sülalesi ve atalarını temsil ettiği düşünülen, geniş bir heykel serisinin en iyi korunmuş olanlarıdır. Bu serinin: sütunlar arasında, baş köşeye konmuş oldukları çok mantıklıdır. Ancak, herhangi bir kanıt yoktur.
Araba ve At başı heykeli
Piramidin tavanında: dört tane at ile çekilen bir savaş arabası heykeli bulunuyordu.
Arabanın içindeki kimdi ve arabanın anıtın tepesine yerleştirilmesinin anlamı neydi?
Atların dolgun bedenleri ve büyük tekerlekli araba, satrap gibi resmi bir kişiliği akla getirmektedir. Orada, böyle bir kişinin yer alması: bunun da belli bir kimlikte betimlenen “Mausolos” olması anlamlıdır.
Acaba insan olarak mı, yoksa tanrı olarak mı betimlenmişti? Mausolos’un kendisini tanrı gibi gördüğüne ilişkin hiçbir tarihsel kanıt olmasa da, araba gurubunun yükseltilmiş konumu, Yunan anlayışına göre, kuşkusuz tanrılaştırmayı betimlemektedir.
Çatıdaki Aslan Heykelleri
Aslanlar çifter çifter miydi, yoksa birbirlerine bakan karşılıklı diziler halinde mi düzenlenmişlerdi?
Yapılan araştırmalar sonucu, aslanların karşılıklı diziler halinde düzenlediklerine karar verilmiştir. Çünkü: bazı aslanların başlarının dönüşü, daha keskindir. Bunlar: her bir dizinin öncü aslanları olabilirler. Ne var ki; gerçekte bu şekil ya da diğerlerine ilişkin kanıt yoktur. Efes yakınlarında bulunan Belevi’deki “Heroon” un buna benzer yerleştirilmiş “grifonları” çifter çifter sıralanır, ama aralarına bir vazo konulmuştur. Mausoleion anıtında, vazoya ilişkin herhangi bir buluntu yoktur.
Binici Heykeli
Temel alanında ele geçirilmiştir. Üzerinde Pers giysileri bulunan bir binicinin olduğu, dört nala giden bir at heykeliydi. Bu heykel, dev çapta yontulmuştu. Belki de: bir av yada savaş sahnesini betimleyen geniş bir heykel gurubunun bir kısmı olabilirdi. Ancak: mükemmel bir desenleme ve son derece gerçekçi bir uygulamanın ürünü olduğu kesindi. Binicinin sağ bacağındaki, Doğu işi pantolon ve tuniğin alt kısmı: binici hızlandıkça rüzgarla geriye doğru dalgalanır gibiydi. Ne yazık ki: binici ve atın el ve ayakları, balyoz darbeleriyle kırılarak, kireç fırınlarına malzeme sağlanmış ve heykeltıraşın tasarladığı özgün etki bozulmuştur.
Diğer bağımsız heykellerin çoğu: podyum duvarındaki dar kaidelere, alınlık heykelleri tarzında dizilmişlerdir.
ANITIN İÇİ HAKKINDAKİ GÖRÜŞLER
Mausoleion’un içyapısından sökülüp: kalede yeniden kullanılan “yeşil volkanik taşlar” ın çokluğuna bakılırsa, iç yapının büyük bölümünün “masif” olması gerekirdi.
Jeppesen: bazı Mısır piramitlerinde görüldüğü gibi, biri mezar odasının tam üstünde olan, biri de kolonadın arkasında olan geleneksel Yunan cellası yerine geçen, bindirme çatılı, iki iç oda bulunduğunu ileri sürmüştür.
ANITIN DÜNYA HARİKASI OLMASI AÇISINDAN ÖZELLİKLERİ
Anıtın ölçüleri, antik dönem standartlarına göre çok büyüktür. (günümüzdeki 20 katlı bir apartman yüksekliğindedir.)
Heykeltıraşlık süslemeleri ise çoktur. Yani: heykeltıraşlık bezemeleri son derece boldur. Dönemin en ünlü heykeltıraşları, en güzel eserlerini burada üretmiş ve yapının süslenmesinde kullanmışlardır. Hatta, kral ve kraliçe öldükten ve Halikarnassos’un parası bittikten sonra da, yapıyı devam ettirmişler, kendi sanatlarının bir göstergesi olarak kabul ettikleri yapıyı, özveriyle bitirmişlerdir.
Anıtta kullanılan heykellerin hepsi: hayvan ve insan figürleridir. Yani: tanrı-tanrıça figürleri kullanılmamıştır ve bu yönü ile, anıt özel önem kazanmaktadır.
Bu ünlü anıt: Halikarnasos şehrinin, diğer Karia şehirlerinden daha fazla tanınmasını sağlamıştır.
Anıtta: üç medeniyetin (Likya, Yunan, Mısır) mimari öğeleri bir arada kullanılmıştır. Özellikle: çatının piramidal yapısı, Mısır etkilerini göstermektedir. Podyum ise, Karya mimari unsurudur.
SÖZCÜK ÖNEMİ
Roma döneminde “Mausoleum” kelimesi “büyük mezar” yapıları için kullanılan genel bir terim haline gelmiş ve “mozole” kelimesi olarak günümüze kadar ulaşmıştır.
SONUÇ
Sonuç olarak: bu sıra dışı, masraflı, görünüşe göre yararsız yapıya en anlam vermek gerekir?
Bu yapı: yalnızca Mausolos’un ( ya da Artemisia’nın) megolomanca hırsının gelişigüzel bir ürünü müydü? Yoksa ince bir sembolizmi mi somutlaştırıyordu?
Yapılış amacının: bir kurucu mezarı olarak, daha doğrusu yeniden kurucusu olan “Mausolos”u yüceltmek olduğuna pek kuşku yoktur. Öte yandan: buranın: Karia hükümdarlık sarayının, bütün kraliyet üyelerinin mezarlarını alacak şekilde bir haneden mezarlığı olduğu düşünülse de, öte yandan yalnızca “Mousolos”un gömüldüğü de varsayılmaktadır.
Ne var ki: anıtın büyüklüğü ve bezemelerinin bolluğu: akla gizli nedenler getirmektedir.
Hatta: garip mimari şekil: üç farklı uygarlığı, yani Likya, Yunan ve Mısır uygarlıklarına özgü öğeleri birleştirmektedir.
Dikdörtgen şeklinde yükselen yüksek podyum: Likya mezar mimarisinin karakteristik özelliğidir.
Anıttaki Yunan tarzı ise, şöyle hissedilmektedir: podyumun üstündeki peristil, incecik yivli sütunları destekleyen öğeler, özenle işlenmiş kaideler, zarif kıvrımlı sütun başlıkları, dış kesimler ve silmelerle zenginleştirilmiş, nispeten alçak saçak altlıkları.
Mısır öğeleri ise, şunlardır: ustalıkla yapılmış piramit çatı. Kimileri, bunun yalnızca “araba” gurubu için yükseltilmiş, şatafatlı bir kaide olduğunu öne sürse de, bu özellik Mısır öğesini anımsatır.
Mimari bu öğeler yanında: bu melez yapının, dönemin en iyi Yunan sanatçıları tarafından üretilen Yunan heykeltıraşlık ve mimarlık eserleriyle baştan aşağı donatılması, Mausolos’un Yunan kültürünü yeğlediğini göstermekle birlikte, anıtın bütününe katkıda bulunan tüm bu uygarlıklar karşısında, Karia üstünlüğünün bir ifadesi olarak da görülmüş olmalıdır.
Bu yüzden: belki de Mausolos ile Artemisia: Halikarnasos başkentliğinde kurulacak bir “Karya imparatorluğu” bünyesinde: Yunan ve Yunan olmayan uygarlıkları bir araya getirerek bir karışımı simgelemeyi düşündükleri değerlendirilmektedir. Mousolos’un düşlediği bu olay: bir kuşak sonra Makedonyalı İskender tarafından başarılacaktı.
MS.2’nci yüzyılda “Ölülerin Dialogları” adlı eserinde, yazar Lukianos: Filozof Diogenes ile Mausolos arasında ve yeraltında geçen düşsel bir karşılaşmayı sahneler ve buradaki sözleri: “Mausoleion” için uygun tanımlar ifade etmektedir.
Diogenes: “Söyle bana Karyalı, neden o kadar kibirlisin ve neden bizlerden daha çok onurlandırılmayı umuyorsun?”
Mausolos: “ Çünkü, ben yakışıklı, boylu bosluyum ve savaş galibiyim. Ama hepsinden öte, başka bir ölünün sahip olmadığı, en iyi kalite mermerden, en gerçekçi biçimde yontulmuş at ve insan heykelleriyle en güzel şekilde süslenmiş, dev bir anıtım var Halikarnassos’da üzerimde uzanan…”
Diogenes: “Yakışıklı Mousolos’um: artık ne gücün var ne de güzelliğin. Bir güzellik yarışması yapacak olsak, senin kafatasın neden benimkinden daha güzel sayılsın. Mezarına, o pahalı mermere gelince, Halikarnasos halkının, ziyaretçilere gösteriş yapıp övünebileceği bir şey olabilir, ama o kadar taşın altında ezilerek bizlerden daha ağır bir yüke katlanman dışında, o mezarın sana ne faydası var anlamıyorum”
Mousolos: “Öyleyse, hepsi boşuna mı? Mousolos ile Diogenes bir mi?” diye haykırır.
Diogenes: “ Hayır majesteleri, bir değiliz”
Mousolos: yeryüzünde kendisine mutluluk getirdiğini sandığı şeyleri anımsadığı zaman sızlanır.
Diogenes ise, o sırada “ona güler”
Mousolos: Diogenes’e, karısı Artemisia’nın Halikarnasos şehrinde kendisi için yaptırdığı mezardan söz eder. Oysa, Diogenes cesedinin bir mezarı olup olmadığını bile bilmemektedir. Ama, buna aldırış ta etmez. Çünkü: ona göre, onun gelecek kuşaklara bıraktığı “iyi bir insan yaşamı sürmüş olmanın” saygınlığıdır. Öyle bir saygınlık ki: senin anıtından daha yüce ve daha sağlam temeller üzerine kuruludur.
Evet: tüm istilalara ve doğal afetlere karşı, Mausoleium, MS.1406 yılına dek ayakta kalmayı başarabilmiştir. Ta ki Alman mimar Schegelholt tarafından yapılan, St.Peters kalesinin onarımına kadar.
Bu zamana kadar 1500 yıl ayakta kalmıştır.
GÜNÜMÜZDE, BURADA GÖRÜLENLER
Son yıllardaki kazılarda, anıtın bulunduğu yer, tamamen ortaya çıkarılmıştır. Ancak, mezar anıtının ana yapısı, kayıptır.
Bu yüzden, burayı ziyaret eden ziyaretçiler, günümüzde burada ilgi çekici herhangi bir şey göremezler. Geriye kalanların tümü: kayaya oyulmuş, dikdörtgen bir temel çukuru ve Mausolos’un cesedinin gömülmek üzere, aşağıya indirildiği batı merdiveni, mezar odasının yeniden yapılandırılmış ana hatları ve kırık sütun kasnakları ve mimari taş birikintileridir.
Yani, burada, anıttan kalan hiçbir şey bulunmamaktadır. Yine de, bir zamanlar, dünyanın 7 harikasından birinin 1500 yıl boyunca bulunduğu bölgeye giderek, o ortamın havasını teneffüs etmenizi ve bu yazılanları düşünerek, anıtı hayal etmenizi öneririm.