İtalya Napoli Pompei

İtalya Napoli Pompei

 

Pompei şehri: en sağlam kalarak günümüze ulaşmış bir Roma şehri olarak, her yıl milyonlarca turist tarafından ziyaret edilmektedir. Antik  dönemde, Napoli şehrinde 2 bin insan yaşarken, Pompei şehrinde 20 bin insan yaşamaktadır ki, bu da şehrin önemini göstermektedir.

Yapılan araştırmalara göre, bölgedeki halen aktif durumda bulunan Vezüv yanardağının 2000 yıllık süreçlerde patladığı ve patlayacağı değerlendirilmiştir.

Buna göre: Vezüv yanardağının, 2079 yılında yeniden patlaması beklenmektedir.

Peki, bunu bile bile halk neden burada yaşamaktadır. Öncelikle: patlamanın 2079 değil de, daha geç olabileceğini dilemektedirler, öte yandan, ata  toprakları ve muhteşem verimli bu toprakları terk etmekte zorlanmaktadırlar. Çünkü: burada, her şey yetişmektedir.

İtalya Napoli Pompei

 

Evet: İtalyan’lar, Vezüv’ün 2079 yılında yeniden patlayacağını düşünerek, bazı tedbirler almışlardır.

Öncelikle: bugün, Pompei şehrinde herhangi bir arkeolojik kazı yapılmamaktadır.

Antik şehrin yalnızca % 60’lık bölümü kazılmış, 8 kapıdan yalnızca 5 tanesi gün yüzüne çıkarılmıştır. Bunun sebebi: gelecek yıllarda olabilecek bir patlamada çıkacak lavların: daha önce olduğu gibi şehri teğet geçmeyeceği ve şehri tamamen yutarak yok edeceği düşünülmektedir.

Bu yüzden, İtalyanlar, Pompei şehrinin kalan % 40’lık bölümünü ve şehrin toprak altındaki 3 giriş kapısını, gelecek nesillere bırakmak için, bugün arkeolojik kazıları sonlandırmışlardır. (şehrin kalan kısmı ve 3 kapısı, toprak altında, elektronik cihazlarla tespit edilmiştir)

İtalya Napoli Pompei
İtalya Napoli Pompei
İtalya Napoli Pompei

 

ULAŞIM-GİRİŞ

Roma şehrinden Pompei’ye gitmek isterseniz, otobüs yolculuğu, Napoli üzerinden yaklaşık 3 saat sürüyor. Havanın durumuna göre: 2.5 saatte de ulaşılabiliyorsunuz. Napoli şehrinden ise, Pompei, yalnızca yarım saat uzaklıktadır.

Pompei antik şehri girişine geldiğinizde, çok sayıda, tezgahlar üzerinde hediyelik eşya satıcısı ile karşılaşıyorsunuz. Ayrıca bir genel tuvalet var, ama gezdiğim birçok ülkede ücretsiz olan tuvaletler, İtalya’da da ülkemizdeki gibi paralı hale gelmiştir.

Daha sonra: giriş sırasına giriyorsunuz ve sıranız geldiğinde 11 Euro karşılığında Pompei antik kentine giriyorsunuz. Tur ile değil, yalnız geldiyseniz, girişte şehrin bir haritasını ve bu yazdığım notları yanınıza almanızı öneririm. Tur ile geldiyseniz de, rehberin anlattıkları ile yetinmeyebilirsiniz, bu  notları önceden okursanız inanın geziden keyif alırsınız.

İtalya Napoli Pompei

POMPEİ ŞEHRİNİN TARİHİ HİKAYESİ

Pompei şehri, Napoli körfezinde, Napoli şehrinin güneyindedir. Kasaba denize yakın, içerilere giden önemli bir yolun kıyı yolundan ayrıldığı bir kavşakta elverişli bir yerdeydi. 

MÖ 6’ncı yüzyılda, Pompei’ye ilk defa yerleşildiğinde, daha geniş Campania bölgesi ve Napoli körfezi zaten çok gelişmişti. 200 yıl önce Yunanlılar körfezin güney ucunda, önce İschia adasında Pithekoussai’de, daha sonra karşısındaki ana karada Kyme’de (Cumae) yerleşmişlerdi. 

MÖ 5’nci yüzyıla gelindiğinde: Pompei, Latinlerle akraba yerel halklardan Samnitlerin egemenliği altındaydı. Ama Romalılar yayılıyorlardı, MÖ 290’da Samnitleri yenerek Campania’yı ele geçirdiler. Ancak Pompei etnik olarak Samnit kaldı.

MÖ 80’lerde Pompei: “Sosyal Savaş” adı verilen, Roma egemenliğine karşı başarısız bir ayaklanmada, diğer Campania kentlerinin yanında yer aldı. Bu zaferden sonra, Romalı general Sulla: Pompei’de bir gaziler kolonisi kurdu ve gaziler yerel Samnit ileri gelenlerinin yerini aldı. Kentin Romalılaştırılması artık tamamlanmıştı.

MS 1’nci yüzyılda, Pompei bir ticaret ve tarım merkezi olarak zenginleşti ve nüfusu 10.000-20.000’e ulaştı. Ana ürünleri: yün, çiçekler, parfüm ve fermente edilmiş sardalya içlerinden yapılan garum adlı çok değerli bir balık sosuydu. 

MS 62’de, doğa yıkıcı bir depremle ilk darbesini vurdu.

MS.72 yıllarının başlarında, Vezüv dağından dumanlar çıkmaya başlayınca, halk dağın patlayacağını düşünür ve kenti terk eder.

Ancak, dağın patlamaması ve halkın; şehrin yaşam büyüsüne kapılmış olması nedeniyle, 7 yıl sonra yeniden şehre dönerler.

Normal hayat devam etmeye başlar.

Çünkü: şehrin kurulu bulunduğu arazi, topraklar çok verimlidir, ne ekseler bitmektedir.

Günümüzde de, yörenin bu özelliği devam etmektedir, bu volkanik bölgede, her türlü ürün yetiştirilmektedir ki, özellikle, insan başı büyüklüğünde ve 2 cm. kabuklu limonları görünce inanamayacaksınız.

Ancak, MS. 24 Ağustos 79 tarihinde, Vezüv’den yine dumanlar yükselmeye başlar. Halk önce, yine patlama olacağına inanmaz, dumanların bir süre sonra biteceğini düşünerek, tanrılarına dua ederler.

Ancak, bu kez durum farklıdır. Aynı gün, öğleden sonra saat 1 sularında ilk patlama meydana gelir.

Toprağın altında sıkışmış kaya buharı, çok büyük bir basınçla tepede gürültü ile patlar, atom bombasının patladığında çıkardığı sese eşit, adeta kulakları sağır edercesine gürültülü bir patlama.

Ardından, Vezüv, ponza taş, zehirli gazlar, kül ve çamur püskürtmeye başlar. 

 

Vezüv dağı

Günümüzde 1100 derece yüksekliktedir ki, patlama öncesinde 3000 metre yükseklikteymiş. Yani: patlama ile dağın üçte ikilik kısmı, çevreye yayılıyor.

Evet: korkunç bir patlama sonucu toprağın altındaki, koyu gri renkteki sıkışmış kaya buharı, atmosferin 11 km. tepesine kadar çıkıyor, boru şeklindeki bu buhar, atmosferin tepesinde soğuyunca, şapka şeklinde bir bulut oluşuyor.

Oluşan bu bulut, rüzgarın da etkisiyle, Pompei şehrinin üzerine doğru hareket ediyor, ama halk hala korkmuyor, çünkü olacakları bilmiyor.

Bulut, yavaş yavaş şehrin üzerini kaplıyor, gün karanlığa bürünüyor, güneş görünmez oluyor, güneş tutulmasındaki durum ortaya çıkıyor.

Ancak, bu arada, bulut artık enerjisini iyice kaybediyor. Atmosferin tepesinde gaz halden katı hale dönüşünce, küçük küçük sünger taşları oluşuyor. Ancak: atmosferin 11 km. yüksekliğinde oluşan bu küçük sünger taşları, yer yüzüne 200 km. hızla düşmeye başlıyor.

Hani, bizde bir değim vardır ya “BAŞIMIZA TAŞ YAĞACAK” işte o değimin buradan geldiği söylenir, çünkü Pompei şehrinde insanların başına taş yağmıştır.

Hem de: 1 saat içinde 100 milyon ton, bir gün içinde ise 5 milyar ton taş.

Bunun üzerine, insanlar artık kaçamazlar, evlerine-dükkanlarına sığınırlar.

Fakat: evler, dükkanlar da çare olmaz, çünkü: Pompei sıcak bir bölgede olması nedeniyle, evler ve dükkanlar, yani yapılar yapılırken: kar yağma ihtimali olmadığından, yapıların üstü: basit ahşap çatılar ile kapatılmıştır ve bu basit ahşap çatılar, bu taş yağmuruna dayanamazlar.

Evet: tüm bunlar

Yaklaşık 30 yıl sonra genç Plinius’un tarihçi Tacitus’a yazdığı bir mektupta felaket anlatılarak, Plinius’un amcası yaşlı Plinius’un nasıl öldüğü aktarılmıştı. 

1800’lü yıllarda. bu mektup bulununca, Pompei şehrinin akıbeti öğrenilmiş ve araştırılmaya başlanılmıştır.

O ana kadar, Latince dilinde “yanardağ” kelimesi yoktur.

Daha sonra ise, yanardağ kelimesi kullanılmaya başlanmış, yanardağ patlaması sonucu oluşan bulutlara ise “Pilinyus bulutları” ismi verilmiştir.

Gelelim olayları yaşamaya.

Taş yağmuru sonucu binalar hasar görmeye başlıyor.

Patlamanın ardından, taş yağmuru sonrası, insanlar, artık evlerinden çıkamaz duruma geliyorlar, öğleden sonra 5 civarında, asıl ikinci patlama oluyor.

Önce gaz ve ardından lavlar çıkmaya başlıyor. Lavlar: Pompei şehrinin üzerine gelirken, civarda bulunan bir çok yer, 5 bin derece ısı taşıyan bu lavlar tarafından yok ediliyor.

Tesadüf eseri olarak: lavlar, Pompei şehrinin kuzey surlarını adeta yalayarak, şehrin kenarından, denize doğru gidiyorlar.

Bu lavlar gelirken, beraberlerinde gaz ve kül bulutu getiriyor.

Yani, şehrin üzeri, nemli, koyu gri ve yapışkan bir kül tabakası ile kaplanıyor.

Lavlar şehre zarar vermese de, bu yapışkan kül tabakası, soğuduğunda betona-çimentoya dönüşüyor ve dokunduğu her şeyin şeklini alıyor.

Böylece, Pompei şehrinde yaşayan 20 bin insan: söylenenlere göre, 3 nefeste ölüyorlar.

Önce ateş yutmuş gibi oluyorlar, gaz boğazlarını yakıyor, canları yanıyor, daha sonra ikinci nefeslerinde akciğerleri artık dolmaya başlıyor, kül-duman, öksürük, üçüncü nefesten itibaren, nefes alamamaya, donmaya başlıyorlar.

Yani, burada bulunan insan kalıntıları, insanların ölürken ki, durumlarını yansıtması açısından da büyük önem taşımaktadır.

Şehrin insanları, rastgele sağa sola koşuşturup dururlar.

İçlerinde, farkında olmadan, Vezüv’e doğru koşanlar olduğu bile söylenir.

Bir kısım halk, limana doğru kaçmaya başlar. (Liman, şu anda bilet gişelerinin olduğu, şehre giriş yapılan noktada imiş, zamanla deniz geri çekilmiş)

Gemilere binerler, bir daha dönmemek üzere kentten uzaklaşmaya başlarlar.

Ancak, bunların yolunu bir deniz kabarması/tusunami keser ve dev dalgalar, bindikleri gemileri, birer çöp gibi, yukarıya kaldırarak, kızgın lav denizinin ortasına, kıyıya geri atar.

Kurtuluşu evlerinde ve kapalı mekanlarda görenler, volkandan çıkan müthiş sıcaklık yüzünden, havadaki oksijenin kısmen gaz karbonik hale dönüşmesi yüzünden ve dağdan sızan kükürt gazının etkisi ile boğularak ölmüşlerdi.

Zaten, evleri volkandan çıkan taşlar ve diğer malzemelerin ağırlığı altında çökmekteydi.

Yarılmış olan yerden çıkan ağır ve zehirli gazlarda bir başka ölüm nedeniydi.

En ilginç olanı ise, ölümleri en çok etkileyen bu gazların, Vezüv çevresindeki hava akımları sonucu, yalnızca Pompei şehri üzerinde yoğunlaşması imiş.

Yani, hava akımları, bu gazları Pompei üzerinde değil, başka bölümlerde de yoğunlaştırabilir ve Pompei de bu denli yoğun ölümlere sebep olmazdı.

Daha sonra, Pompei üzerine, kızgın küller yağmaya başladı.

Ve ilk ölenlerin üstünü, yorgan gibi örttü.

Birkaç saat içerisinde, 20000 insanın yaşadığı güzel ve canlı kent, büyük bir mezarlık haline dönüştü.

Tarih, Pompei şehrini, konserve gibi yapıp, gelecek nesillere aktardı.

Yaklaşık 2000 yıl önce, o görkemli villalar, heykeller, duvar resimleri, mozaikler, tapınaklar, pazar yerleri, uzun yıllar boyunca dokunulmadan 15-20 metre yüksekliğindeki bir tabakanın altında gömülü olarak kaldı.

Pompei de, felaket sırasında ölenlerin bir bölümü, arenalarda, ölümüne dövüştürülen köleler olan gladyatörlerdi.

Bunlar, normal zamanlarda da çoğunlukla kaçmamalarını, ayaklanmamalarını yada herhangi bir durumda intihar etmelerini önlemek için, zincirlenmiş olarak tutuluyorlardı.

Felaket, anında, öylece zincirlerine bağlı olarak öldüler.

Bunun dışında, buluntular arasında, hamile kadınlardan çocuklara, yaşlılardan ve diğer kölelere rastlandı.

Ev, biraz mal mülk sahibi olup kaybetmekten korktukları için ayrılmayan zengin insanlar veya terk edilen evlerde kalanları yağmalamak isteyen hırsızlarda bunlar arasındaydı.

Kimi de, son anda kaçmaya çalışan, sıradan vatandaşlardı.

Pompei’nin sayfiye kasabası Herculaneum’da, deniz kenarındaki balıkçı barınağında, koyun koyuna bulunan 300 insan, muhtemelen, balıkçı aileleri ve bu civarda yaşayan sıradan vatandaş yada kölelerdi.

Kuşkusuz, Pompei de yada herhangi bir Roma şehrinde, günümüz ahlak değerlerine uymayan, görgüsüzlüklerinin derecesini bilemeyiz, fakat debdebeli bir hayat süren, ayrıcalıklı bir tabaka vardı.

Daha sonra, şehir binlerce yıl, toprağın 6 metre derininde saklı kalıyor.

Ortaçağ boyunca da bulunamıyor.

Biraz önce de sözünü ettiğim gibi, genç Pilinius’un patlama ile ilgili notları bulununca, insanlık, tarih sahnesindeki bu patlamanın ayrıntılarını öğreniyor ve detayları tarif edilmesine rağmen, şehrin yeri bulunamıyor ki, 16’cı yüzyılda bir su kemeri inşası sırasında ortaya çıkan  buluntulara kadar.

Kentin diğer bir özelliği: Merkez Kilisesi, Madonna Del Rosario Di Pompeiye adanmış olan kent, son zamanlarda Katolikler için bir haç yeri haline gelmiştir.

KENTİN KEŞFEDİLMESİ-GÜNLÜK YAŞAM İZLERİ 

Vezüv yanar dağındaki püskürme günlerce sürdü. Bunun sonunda, şehir toprağın 6-7 metre derine gömüldü.

Ta ki, 1711 yılında, bir İtalyan köylüsü, bir bağda, çukur kazarken, bir duvara rastladı.

1700 yıl boyunca, toprak altında uyuyan bir medeniyetin ortaya çıkarılmasına sebep oldu.

Batık kentin diğer kısımları, 16’ncı yüzyılın ikinci yarısında, bölgeye su kanalı yapmak üzere gelen mimar Fontana tarafından keşfedildi.

İlk kazılar, 1709 yılında, Herculaneum da başladı.

1860 yılında, kazının yönetimi İtalyan Argeolog Fioreki’ye verildi.

Uzun çalışmalar sonucunda, kentin 7 kapısı, ana caddesi ve diğer önemli caddeleri, çok sayıda ev ve casalar ( yüksek sınıf evleri) ve kent duvarları ortaya çıkarıldı.

Dünya, bu güne kadar böyle bir felaketi ne duymuş, ne de görmüştü.

Dönemin en güzel evlerini, eşyalarını, sanat eserlerini bünyesinde barındıran Pompei, dakikalara sığabilecek bir zaman diliminde yerle bir olmuştu.

Akdeniz in hafif deniz rüzgarlarını alan, bu sevimli kent, karşısında bulunan Capri Adası gibi cennetten bir köşeydi adeta.

Romanın tüm zengin aristokrat ve nüfuslu insanları, Pompei’ye yerleşmeye başlamışlardı.

Kent güzelliğinin yanında bir eğlence ve kumar merkezi konumuna girmişti.

Şehri, 8 kapılı bir duvar çeviriyordu ve gece-gündüz gelen tüccarlarla dolup taşıyordu.

Her kapı, iki kapı şeklinde inşa edilmişti.

İnsanların ve hayvanların girmesi için, ayrı merdiven ve kapılar vardı.

Sokaklar, daha önce ki patlamalarda, şehrin dört bir yanına savrularak donmuş lav tabakalarıyla döşenmişti.

Bu sokaklardaki araba tekerleklerinin izi, bugün bile görülebilmektedir.

Şehrin ortasındaki Forumda, her hafta, ayrı bir eğlence düzenleniyordu.

Düzenlenen eğlenceler, kimi zaman, bir kölenin başka bir köle ile veya bir aslanla dövüştürülmesi şeklinde oluyordu.

İnsanların ve hayvanların ölüm çığlıkları, Pompei halkının gözünü daha da karartıyordu.

Alkış ve bağırışlarını daha da arttırıyordu.

Vahşetin her türlüsü, Forumda, Pompeililere sergileniyordu.

Pompei’nin en önemli binaları, bu yüzden Forum meydanına bakıyordu.

Bunlar arasında, iki tiyatro binası, bir gladyatör alanı, hamamlar, tapınaklar vardı.

Şehrin iklimi ve manzaralarının güzelliği, birçok zengin Roma’nın buraya yerleşmesine, çok süslü evler, köşkler yaptırmasına sebep oldu.

Buranın başlıca gelirini ise, şarap ve yağ ticareti oluşturuyordu.

Ayrıca, şehrin her köşesinde, fuhuş evleri boy gösteriyordu.

Bir yandan soyluların görkemli villaları, diğer yandan da, hizmetçi ve kölelerin fakir evleri ve KIYAMET KOPUYOR.

İtalya Napoli Pompei Taş insanlar

TAŞ İNSANLAR

1860 yılında, İtalyan bilim adamı, Giuseppe Feovelli, taşlaşan küllerin arasında, bir boşluk bulur.

Buraya açılan delikten içeriye, sıvı alçı enjekte eder.

Sıvı alçının donmasını bekler ve içerideki boşluğun kalıbını çıkarır.

Daha sonra, üstteki taşlaşmış lav tabakasını kaldırır ve alçı ile biçimlenen görüntünün, aslında bir canlı insan görüntüsü olduğunu tespit eder.

Hem de, o anda, yani öldüğü andaki yüz ifadesi ve vücut şekli ile.

Evet, Pompei’de çalışan arkeologlar, lavlar altında kalan insan ve hayvan vücutlarını ortaya çıkarmak için ilginç bir yöntem geliştirdiler.

Sert bir cisimle, taşlaşmış, lavla kaplı kabarık yerlere vururlar.

Alttan, boşluk olduğu zaman duyulan ses değişikliği olduğunda, yani böyle bir yere rast gelindiğinde, küçük bir delik açarlar.

Bu delikten içeriye sıvı alçı dökerler.

Bu kalıplar alındıkça, bunların, Vezüv’ün lavlarından kurtulamayan köylüler, soylular, köleler, çocuğuna sarılmış anneler, yaşlılar, gençler, köpekler ve atlar oldukları ortaya çıktı.

Burada dikkat edeceğiniz nokta şu. Hava ile teması olan canlı vücutları doğal olarak yok olmuş, ancak hava ile teması olmayan canlıların vücutları ise, yok olmamış, kemik-iskelet sistemi aynen muhafaza edilmiştir.

Yani, alçı kopyalar alınırken, bir kısmının içi boş, bir kısmının ise, içinde iskelet sistemi, kafatası, el parmak ve ayak parmak iskeletleri ve hatta dişleri görülebilecek durumda, alçı profiller çıkarılmıştır.

Bunlar, halen görülebilmektedir.

Yanı bir kısım alçı profilde, parmak iskelet kemikleri, kafatası, dişler görülmektedir.

Diğer bir kısım profilde ise, yalnızca canlıların o andaki vücut şekilleri, yüzlerindeki ifadelere kadar görülebilmektedir.

Pompeililer, taş olarak çıkarıldıkları vakit, ölüm anında ne yapıyorlar ise, o halde bulundular.

Kimi başlarını ellerinin arasına alarak çaresizlik içinde oturmuşlar, kimi de çocuklarıyla çarşıda alışveriş yaparken ölmüşlerdi.

Bir duvarın üstünde bugün bile görülebilen SODOM ve GOMORO yazısı bulunmaktadır.

Tarihçilere göre, Pompei’de yaşayan Yahudi köleler, Pompei’nin durumunu görüp Sodom ve Gomoro’yu hatırlatmak için, bu yazıyı yazmışlardır.

Bu yazının anlamı şudur: Pompei halkı ile Lut Kavminin kaderleri arasında paralellik vardır. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam inancında ve kutsal kitaplarında, bilhassa cinsel münasebetleri nedeniyle, günahkarlık içinde yüzen Lut kavminin, şehirleriyle (Sodon ve Gomarro) birlikte, Tanrı tarafından, yangınlı büyük bir felaketle yok edilerek, cezalandırıldıkları kabul edilir.

(Sodom ve Gomoro şehirderi hakkında kısacık bilgi vereyim.

Bu kentler, Ortadoğu’da, Lut gölü yakınlarında ilk çağlarda kuruludur. Lut Peygamber, bu şehirde yaşayan insanları din ve ahlak konularında uyarmaya, doğru yolu göstermeye çalışırken, gökyüzünden üç melek erkek kılığında şehre iner ve halka Lut un evini sorarlar. Halk evi tarif eder ve bunlar Lut Peygamberin evine giderler, ancak halk arkalarından bunları takip eder ve bunlar eve girince Lut peygamberden bunları, yani erkek kılığına girmiş, üç meleği kendilerine vermesini isterler.

Halk, bunların melek olduğunu bilmez, yalnızca çok güzel üç erkek olarak değerlendirir ve ahlaksızlığın boyutu yani sapkın ilişkiler ortaya çıkar. Üç melek, Lut Peygambere, hemen ailesini alarak şehri terk etmesini, şehrin tanrı tarafından yok edileceğini söylerler.

Bunun üzerine, sabah olmadan, Lut Peygamber ailesini alarak ve halka görünmeden şehri terk eder. Yalnız bir kural vardır, kimse geriye dönüp şehre bakmayacaktır.

Aksi halde, bakan taş olacaktır. Meleklerin bu söylediğini Lut Peygamber ailesine söylemesine rağmen, karısı, merakını gideremeyip döner ve şehre bakar, o anda taş olur, şehir de yok olur.)

Pompeide; toplam 12 adet genelev bulunduğu tespit edilmiştir.

Bunların bu denli çok olmasının başlıca sebebi, Pompei’nin bulunduğu konum itibarı ile, deniz ticaretinin önemli merkezlerine yakın olması, denizcilerin uzun aylar denizde kalma sonucu, cinsel yönden taleplerinin karşılanması için, Pompei’de genelev sektörü büyük bir sektör olarak kurulmuştur.

Öyle ki, günümüzde bu evlerin içinde görülenler, sektörün boyutunun ne kadar ileri gittiğini göstermektedir.

Bu evlere, el yapımı kurşun borular ile, zemin altından, sıcak su götürülmüştür.

Bu evlere, dişi kurt ismi verilir, çünkü, burada doğan çocukların babaları belli değildir, Romanın kuruluş efsanesi gibi, hani Romus ve Romulus unda, babaları belli değildir ( aslında efsaneye göre babaları tanrıdır) ve dişi kurt tarafından süt verilerek büyütülmüşlerdir, burada bu bağlantı var, dikkat.

Ayrıca, kente gelen denizcilerin dil, yol bilmeme gibi sorunlarına karşı, cadde taşları üzerinde genelevin yerini belli eden, imgeler, ayak izleri bulunmakta (not, bunların üstüne basın, şans getirdiği rivayet edilir)

Sonuç olarak,

Burada yaşayan halk çok zengin olmuş.

Bu muhteşem zenginliğin yarattığı sefahat ortamı, insanları yeni arayışlara itmiş, büyük olasılıkla çarpık ilişkiler görüldüğünde, Yahudi kölelerin yazdıkları bunlara tepki olarak değerlendirilebilir.

Yani; diğer kentlerde olduğu gibi, yoksa Pompei tanrının gazabına uğramış bir kent mi idi, günümüzde zaten Vezüv yanardağı hala, cezalandırıcı olarak da isimlendirilmektedir.

Daha önce söylediğim gibi, burada muhteşem bir yol sistemi var.

Yolun her iki kıyısında kaldırım yapılmış.

Yol balık sırtı, yani yağmur ve yağışta yolda göllenme olmuyor, sular akıp gidiyor, ayrıca yol üzerinde yayaların akan sulara batmaması için, basamak şeklinde yaya geçitleri yapılmış, ayrıca arabalar için, araba tekerleklerinin geçme yerleri yapılmış. Binlerce yıl önce yapılan işler bunlar, görünce hayret etmemek elde değil.

İtalya Napoli Pompei
İtalya Napoli Pompei
İtalya Napoli Pompei

 

Kent Planı:

İlk kent, güneybatıda, düzensiz sokaklara sahip küçük bir alandı. Forum bu kesimde kalmaktadır.

MÖ 4’ncü yüzyılda kasaba artık, forumun kuzeyinde doğru bir ızgara planla genişlemişti. Kuzeydeki bu alandaki kent blokları, Pompei’nin günümüze ulaşan en eski evlerinden bazılarını barındırır.

MÖ 3’ncü yüzyılda, yaklaşık 1200 x 720 metre boyutlarında, tarla ve bahçeleri çevreleyen bir kent suru yapılmıştı. MÖ 200 civarında doğuya doğru bir genişleme daha oldu. MÖ 2’nci yüzyılda, son Samnit döneminde, kasabanın iki ana kuzey-güney ve doğu-batı sokağı vardı.

Tiyatro, hamamlar ve forumu çevreleyen revak gibi çok sayıda inşaat yapılmıştı.Sulla’nın gazilerinin gelişi yeni bir inşaat patlaması yarattı ve MÖ 1’nci yüzyılda amfitiyatro ve odeon gibi binalar yapıldı.

 

ŞEHİRDEKİ GEZİ:

Şehre girdiğinizde, bir rampa var. Bu rampayı çıkınca, biraz soluklanın, korkmayın başka rampa yok.

Burası, yani giriş noktası “Liman kapı” olarak biliniyor ve deniz o dönemde buraya kadar ulaşıyormuş ki, hemen aşağıda büyük demir halkalar göreceksiniz, bir zamanlar bunlara gemiler bağlanıyormuş.

Evet: rampa bitince, bir cadde başlıyor.

 

Via dell Abbondanza Caddesi:

Antik  kent gezisinde izlenebilecek bir çok yol var. Ama en etkileyici yol “Via dell Abbondanza” caddesidir. 

Burası da lav bloklarıyla kaplıdır. 

Sık aralıklarla dükkanlar dizilidir. Bu dükkanların arasında, içeceklerin kolayca sunulabilmesi için tezgaha gömülü büyük kil küpler bulunan thermopolia adı verilen şarap dükkanları veya büfeler de görülür.

Sıcak şarap çok gözdeydi.

Ayrıca, un öğütmek için değirmentaşı içeren bir değirmen ile ekmek pişirilen bir fırın da görülür.

Sokak duvarlarındaki pek çok ilan arasında marangoz, siyasetçi ve gladyatör gösterileri hakkında olanlar da bulunur.

Yaygın şekilde, fallus tasvirlerine rastlanır. Bu sayede genelevlerin yerleri de belirlenmiştir.

Her yerde grafitiler vardır.

Bir seçim sloganı veya esprili bir yergi şöyle der: “Lucius Popidus Sabinus’a oy verin, büyükannesi son seçiminde çok çaba harcadı ve sonuçlardan memnun.”

Seks ve aşk popüler konulardandı.

Biri “Forutatus, seni küçük tatlı sevgilim, seni muhteşem aşık, bu seni bilen biri tarafından yazılmıştır.” Derken, diğer bir örnek ise daha ciddidir.

“Noete, hayatımın ışığı, elveda, elveda, sonsuza dek elveda”

 

Evet gezimize devam ediyoruz.

Caddenin her iki yakasında kutu kutu alanlar var. Bunların, yani şehirdeki yapıların ev mi, yoksa dükkan mı olduğunu anlamak çok basittir. Eğer önlerinde, sürgülü kapı için zeminde uygun yer varsa, bunlar dükkandır. Çünkü: dükkanlar yerden kazanmak için, sürgülü kapı kullanırlarmış. Evlerde, ise bildiğimiz kapı kullanılırmış.

Bu dükkanların önündeki kaldırımda ise: taşlarda delikler göreceksiniz. Deliklerin amacı: öncelikle dükkanların tentelerini bağlamak, sonra da gelen müşterilerin atlarını bağlamalarıdır.

Sağ yandaki yapılarda ise, değişik bir mimari göreceksiniz.

Pompei’de ülkemizdeki  Roma şehirlerinde olduğu gibi “mermer” görülmüyor, burada daha çok tuğla ve volkanik malzeme kullanılan bir mimari yöntem tercih edilmiştir.

Bu yöntemde: örme tekniği var, alt tarafı düz, uç kısımları sivri tuğlalar, volkanik malzemeden oluşan taşlarla, aralarına çimento konularak örülüyor.

Napoli Pompei

Caddenin iki kenarında iki, yüksek yaya kaldırımları göreceksiniz.

Pompei şehrindeki yaya kaldırımlarının yüksekliği 30 cm dir. 

Kaldırımların bu kadar geniş ve yüksek olmasının nedenine gelince: ilginçtir ki bu şehirde kanalizasyon tertibatı  bulunmamaktadır, bu nedenle, Romalılar, tuvalet ve diğer atıkları, cadde ve sokaklara vermişler ve bunların cadde ve sokaklardan akıp gitmesini düşünmüşlerdir.

Bu durumda, elbette, insanlar cadde ve sokaklarda yürürken, özellikle bu tuvalet atıklarına basmamak için, yüksek ve geniş kaldırımlar yapmayı tercih etmişlerdir.

Hatta: bu cadde ve sokakların bazı yerlerinde, taş-taş şeklinde yaya geçitleri dahi koymuşlardır.

Bu yaya geçitlerinde de, taşlar arasındaki mesafe özeldir, çünkü Roma imparatorluğunda atlı arabalarda, tekerlekler arası mesafe standarttır ve bu nedenle, yaya geçitlerinde taşlar arasındaki mesafe, bu atlı arabaların geçebileceği şekilde düzenlenmiştir.

Ayrıca: yine bu cadde ve sokaklar: 2-4 metre genişliğindedir ve bazı yollar tek şerit, bazı yollar çift şerit olarak hazırlanmıştır.

Şehre giriş bölümünde, bu cadde üzerinde dikkatinizi çekmek istediğim başka bir şey daha var.

Cadde üzerinde, taşlar arasında, parlak küçük taşlar göreceksiniz.

Bunlar, günümüzden 2000 yıl öncesinde, yollardaki aydınlaşmayı sağlamak üzere konulan, doğal fosfor içeren ve ay ışığında pırıl pırıl parlayan taşlardır.

Şehre dışarıdan gelen denizciler, aşağıya gemilerine inerken, bu fosforlu taşlar sayesinde aydınlanan yollarda rahatlıkla ilerliyorlarmış ve düşünün “ışıl ışıl” parlayan bir yol da ilerliyorsunuz, o günün şartlarında bu muhteşem bir güzellik.

Evet: dünyanın ilk modern karayolunu Romalılar yapmıştır.

 

Napoli Pompei Basilica

 

Napoli Pompei Basilica

 

Napoli Pompei Basilica

Napoli Pompei Forum

 

Napoli Pompei Forum

 

FORUM

Forum ve çevresindeki bölge, kentin en önemli kamusal yapı gurubunu barındırır. Yani diğer Roma şehirlerinde olduğu gibi, Pompei şehrinde de şehrin kalbinin attığı yerdir. Şehrin hazinesi, arşivi, önemli tapınakları, adalet sarayı, ticaretin olduğu yer, hep buradadır. 

Forumun kendisi uzun (142 metre) ve normalde daha dar dikdörtgen bir alandır. Orta kısmı açık, yan kenarlar kapalı iki iki kat şeklindedir. 

Başta bu alan kolonadlarla çevriliydi, revaklar veya üstü kapalı yürüyüş yolları, arkalarında kalan binaları tipik Helenistik tarzda gizliyordu.

 

Jüpiter Tapınağı:

Forumun kuzeyinde, hemen karşısında, merdivenlerle çıkılan, kısa kenarında öne çıkacak şekilde yerleştirilmiş Jüpiter Tapınağı bulunur.

Yunan mitolojisinde “Zeus” olarak isimlendirilen bu en büyük tanrı, Roma mitolojisinde Jüpiter olarak bilinir.

Tapınak MÖ 2’nci yüzyılda İtalyan tarzında, önde merdivenlerle yüksek bir podyum üzerinde, ama Korent sütunlarıyla inşa edilmişti. Pompei, MÖ 1’nci yüzyılda Romalı olduğunda, tapınağın iç mekanı İuno ve Minerva’nın Jüpiter’in yanında yerlerini alabilmesi için uyarlanmıştı. Roma ilahi üçlüsünün yerlerini almasıyla, bu merkezi tapınak Roma’nın saygın Capitolium’unu çağrıştırır olmuştu. Bu başkent ile önemli bir bağlantıydı.

 

Evet Forumu anlatmaya devam edelim:

Forumun biçimselliği ileri gelen yurttaşların heykellerinin sergilenmesi ve tekerlekli araçların yasaklanmasıyla, daha da belirgin hale geldi. Aslında Forumda mermer  kaplı kaideler dışındaki kısımlar, yumuşak travertendir ve bu yumuşak malzeme kullanılması nedeniyle forum bölümüne araç girilmesi yasaklanmıştır. Sadece yaya girişi serbestti.

Kolonadların arkasında çeşitli dini, kamusal ve ticari işlevlere hizmet eden binalar bulunuyordu. Capitolium’a ek olarak forumla bağlantılı en az 2 tapınak daha vardı.

 

Apollon Tapınağı:

Foruma paralel olarak, kendi kolonadlı bölgesinin içinde bir Apollon Tapınağı duruyordu. Burası Pompei şehrinin en eski tapınağıdır. 

Tapınağın sütunları Korent tarzıyken, kolonadlarınki İon’du. 

Üzerleri yazılı Etrüks vazolarından da anlaşıldığı kadarıyla, Apollon kültü MÖ 6’ncı yüzyıl gibi erken bir dönemde başlamıştı.

Tanrı Apollon ve onun kız kardeşi Artemis’in heykelleri bu tapınak alanında bulunmuştur. Günümüzde de orijinal olmayan birer kopya heykel görülmektedir. Ayrıca: MÖ 6’ncı yüzyıldan kalan taş üzerinde, bir yazı var. Bu yazı; tapınak yapımında bağış yapanlardan söz ediyor. 

Tapınağın önünde ise bir adak sunağı görülür. Bunların yanında, orta avlu üzeri açıktır. Yanlarda ise, yürünen koridorun üstü, ahşap örtü ile örtülmüştür. Burası aynı zamanda “güneş tanrısına” ithaf edilmiştir. Bundan dolayı, bir kolon üzerinde “güneş saati” görülüyor. 

 

Vespasianus Tapınağı:

Forumun karşı tarafında bir başka tapınak ise, tanrılaştırılmış imparator Vespasianus’u onurlandırıyordu. 62’de depremden sonra Vespasianus onarım çalışmalarına katkıda bulunmuş ve forumun doğu yanındaki bu önemli yerde ödüllendirilmişti. İmparatorlara tanrı olarak tapılması alışıldık bir şeydi. İlah imparator kültü, dev imparatorluk içinde, kasabaları hem uzak başkente, hem de birbirine bağlıyordu.

 

Kamusal Yapılar:

Forumun güney ucu, kamusal yapılarla doluydu.

Comitium’a ek olarak, kentin baş magistratus’ları, duoviri, kentte asayişi sağlayan aedile’ler ve üyelerine decuriones adı verilen kent konseyi burada toplanırdı.

 

Bazilika:

Güneybatıda, foruma dik açıda duran bazilika bulunurdu. 

Bazilika günümüzde kilise anlamında kullanılmaktadır. Ancak, antik Roma döneminde bazilikanın 2 işlevi vardı. Bunlardan birincisi: yağmur yağdığı zaman, şehrin forumunda yani merkezinde bulunan ticari arabalar ve satış tezgahları, bu kapalı yere taşınıyordu. Bazilikanın ikinci işlevi ise, mahkemelerdi. 

Yaklaşık MÖ 125’te yapılan ve orta kısmı asma pencerelere imkan tanıyan daha yüksek çatıya sahip geniş üstü kapalı bir hol (yaklaşık 60 x 26 metre), bu bazilika türünün herhangi bir yerdeki günümüze ulaşmış en eski örneğidir. 

Bazilika: 26 x 55 metre boyutlarında ve 28 kolonludur. 

Bazilika ilk olarak MÖ 2’nci yüzyılda yapılmış ve bugünkü görünümüne ise MS 79’da kavuşmuştur. 

Bazilikanın mimari olarak en büyük özelliği, günümüzden 2000 yıl öncesinde burada duvar kaplamasının kullanılmış olmasıdır. Mermer tozu ile yapılan bu duvar kaplamaları muhteşem güzelliktedir.

Sütunları geç Cumhuriyet dönemi için sıra dışı bir tercih ile pişmiş tuğladan yapılmıştı.  Dış kısmı ise çimentodan yapılmıştır. 

Ama daha pahalı taşı taklit etmek için yalancı mermerle kaplanmıştı. 

Alt katta İon, üst katta Korent başlıkları kullanılmıştı.

Bu binada mahkemeler ve iş faaliyetleri gibi çeşitli işlevler gerçekleştirilirdi. Burada sağ yandaki yapının en tepesinde, hakimler otururlarmış. Bu hakimler (yapılan arkeolojik araştırmalarda taş merdiven veya geçit bulunmadığından) bir ahşap merdivenle, mahkeme öncesinde yapının tepesine, ulaşılmaz bölüme çıkarılırlar, merdiven başka ve uzak bir yere taşınır ve mahkeme sırasında kararlarını verirken can güvenliklerinin bulunması sağlanırmış. 

Dava bitip, herkes uzaklaşınca, hakim en tepedeki bu bölümden yine ahşap merdivenle aşağı indirilirmiş. Evet kenardan baktığınızda denizin günümüzde ne kadar uzakta bulunduğunu görebilirsiniz. 

 

Forumun doğu yanı boyunca uzanan diğer önemli binaların işlevi, ticariydi.

En büyükleri olan Eumachia Binası (MS 14-37), Pompeili yün işleyiciler için  bir lonca merkeziydi. Varlıklı bir kadın olan Eumachia, yapıyı kendi ve oğlunun adına bağışlamıştı. Yurttaş olmayan kadınlar, siyasal sürece doğrudan katılamıyorlardı. Ama kamuya yönelik bağışları her zaman makbule geçerdi.

En kuzeydoğuda ise, et ve balık pazarları ile imparatorluk kültüne adanmış küçük bir tapınak içeren macellum kompleksi bulunuyordu.

Evet, forumda gezerken bir yer göreceksiniz.

Ticaretin olduğu yerde: kontrol de gerekir.

Burada yani göreceğiniz yerde: ölçü yerleri var.

Örneğin: forumdan şarap-buğday-zeytinyağı aldınız, bunları, buraya getirip, buradaki ölçü yerlerinde denetliyorsunuz ve eksik gelirse, ilgililere haber vererek, hakkınızı arayabiliyorsunuz.

Gezimize devam ediyoruz, sol tarafta küçük bir müze var.

Napoli Pompei Müze
Napoli Pompei Müze Taşlaşmış İnsanlar
Napoli Pompei Müze Taşlaşmış İnsanlar
Napoli Pompei Müze Taşlaşmış İnsanlar
Napoli Pompei Müze

 

MÜZE

Burada: demir parmaklıklar ardında: Pompei şehrinden çıkarılmış çeşitli kalıntılar öylesine raflara yerleştirilmiş, sergileniyor.

Önce, anforalar var. Bunlar: malum, altı sivri testiler ve denizciler tarafından: zeytinyağı-şarap gibi sıvı maddelerin taşınmasında kullanılmıştır.

Bunlardan sonra, yine bir taş heykel ve ardından: camekan içinde, iki taşlaşmış insan sergileniyor.

Özellikle: taşlaşmış, köpek, duruşu ile patlama yani ölüm anındaki  duruşunu göstermesi açısından ilginç. İnsanlar da öyle, ölüm anındaki halleri görülüyor, özellikle biri bayan ve hamile.

Üstleri önce bir kabukla kaplanmış, sonra bu kabuk çimentoya dönüşmüş.

Bir diğer insan: yere çökmüş, ağzını kapatmış, çünkü gazdan boğulmak üzere.

Merak edenler olabilir, bu şehirde patlamalarda 20 bin insan ölmüş, bunların taşlaşmış halleri nerede? Söylenenlere göre, bunlar, açık havada bozuluyorlarmış ve özel ortamlarda muhafaza edilmeleri gerekiyormuş, bu yüzden, buraya birkaç tane bırakılmış, geri kalanlar, özel yerlerde muhafaza ediliyormuş ki, zaten birçoğu da bozularak yok olmuş.

TUVALET

Gezimize devam ettiğimizde, sağ yanda, genel tuvalet olarak kullanılan bir yer görülüyor. Burada: beton zemin üzerine ahşap oturma yerleri bulunuyormuş ve insanlar, hep bir arada, bu ahşap oturma yerlerine oturarak tuvalet ihtiyaçlarını bir arada gideriyorlarmış.

ÇEŞMELER

Pompei şehrinde, birçok çeşme göreceksiniz ki bu çeşmelerin üstlerinde, mermer plaka üzerinde, bir hayvan resmi bulunur.

Çünkü: o dönemde, şehirde adresleme sistemi yoktur, insanlar nerede oturduklarını ve  nerede buluşacaklarını, bu çeşmeler ile kararlaştırırlarmış.

Örneğin: evin nerde  denildiğinde, baykuş çeşmesinin olduğu yerde, veya nerde buluşalım: tilki çeşmesinin olduğu yerde gibi.

Yürüyerek aşağıya doğru iniyoruz.

Napoli Pompei Hamam

 

Napoli Pompei Hamam

 

Napoli Pompei Hamam

 

Napoli Pompei Hamam

 

Napoli Pompei Hamam

 

HAMAMLAR

Patlama zamanında Pompei şehrinde dört büyük halk hamamı ve pek çok küçük hamam vardı. Halk hamamları Roma dünyasının önemli kurumlarındandı. Bazı zengin evler, kendi yıkanma tesislerine sahipti, ancak halkın çoğu halk hamamlarına giderdi. 

Antik Roma’da, hamamlar yalnızca yıkanma değil, aynı zamanda sosyal etkinliklerin yürütüldüğü, konuşmaların yapıldığı, toplantılar yapılan bir yer olarak önem kazanmıştır.

İş adamları, masaj yaptırırken, diğer taraftan iş görüşmelerini yaparlarmış.

Hamamlar, genellikle öğlen açılır ve gün batımında kapanırdı. 

Erkek ve kadınların ayrı bölgeleri veya küçük tesislerde ayrı saat veya günleri vardı. 

Hamamların genel planı şöyleydi:

Hamamlarda önce bir bahçe vardır, burada insanlar hamama girmeden önce egzersiz yaparlar yani ısınırlar, oyun oynarlar, özellikle bilye oyunları çok yaygındı. 

Sonra: soyunma odasına (apodyterium) girilir.

Buradan: bir ılık odaya (tepidarium) geçilir. 

Belki de ufak bir ter odasına (laconicum) ve bir sıcak odaya (caldarium) geçilir. 

Son olarak da soğuk bir havuza (frigidarium) girilerek bitirilirdi. Bu bölüme sadece erkekler girebiliyor, kadınlar kullanamıyordu çünkü hamile kadınlara ters etki yaratacağı düşünülüyordu. Diğer tüm bölümler ortak kullanılıyordu. 

Isıtma: başta Yunan uygulamalarında olduğu gibi, taşınabilir mangallarla sağlanırdı. 

Ama zamanla ılık ve sıcak odalar, zeminin altından ısıtılır oldu.

Bu hypocaustum sisteminde, söz konusu odaların zeminleri, merkezi fırından gelen sıcak havanın serbestçe dolaşabileceği bir boşluk yaratmak için, tuğla yığınları üzerinde yükseltilirdi.

Bazı hamamlarda duvarlardan da sıcak havanın dolaşabileceği geçitler vardı. 

Bu ek ısıtma tarzı, özellikle Germanya, Galya ve Britanya gibi imparatorluğun daha soğuk kuzey bölgelerinde popülerdi.

MS 1’nci yüzyılda Roma da bir hamam tesisinin üstünde yaşayan Seneca, hamamların kalabalık, canlı, enerjik dünyası hakkında, renkli ifadeler kullanmıştır.

Zenginler yanlarında hizmetkarlarıyla, ihtişamlı giriş yaparlar, hamam personeli dolanarak banyo yağları, kek ve sucuk gibi gıdalar ve kıl yolma ile masaj gibi hizmetler sunardı.

Köleler de fırınları çalıştırır ve temizlik yapardı.

Roma hamam kültürü, büyük miktarda su taşıyan su kemerlerine dayanıyordu. 

Su kemerlerinin işler halde tutulması ise ekonomik ve siyasal istikrarı gerektiriyordu.

Orta çağlardaki kesintilerle sistem çöktü. 

Batı Avrupa’da hamam kültürü, 9’ncu yüzyıla gelindiğinde bitti. Siyasi açıdan daha istikrarlı olan doğuda, kesintiye uğramadan, Bizans, Arap, Osmanlı Türk kültürleri boyunca devam ederek günümüze ulaştı. 

 

Stabia Hamamları:

Burası küçük bir hamam, ama Pompei şehrinin en iyi korunarak günümüze ulaşmış hamamı olarak önem kazanıyor. Küçük bir hamam olması, zengin hamamı olduğuna işaret eder. Zaten Forum bölümüne yakın olması da zengin hamamı özelliğinin en büyük işaretidir. 

Evet, burası Pompei şehrinin en eski hamamıdır. İlk olarak MÖ 2’nci yüzyılda inşa edilmişti. MÖ 80’den sonra tekrar biçimlendirilmiştir. 

Plan düzensizdir ama tipik bir hamamı meydana getiren, kilit odalara sahiptir. 

Stabia hamamlarında, geniş bir üstü açık yüzme havuzu (natatio), spor yapılan bir avlu (palaestra), daha küçük odalar ve bir tuvalet vardı. 

Burada mozaiklerin üzerinden geçerek soyunma bölümüne ulaşılır. Bu mozaikler orijinaldir. Sonra ılıklık denen bölüme geçilir. Burada, masalar üzerinde masaj yapılıyor ve biraz vakit geçirilirdi. buradan sonra ise, sıcak bölüme geçilirdi. Bu bölümde duvarlardaki işlemelerin güzelliği inanılmazdır. Hatta bu işlemelerde mavi renk görülüyor ki, mavi renk zenginliğin sembolüdür ve her yerde kullanılmaz, bulunmazdı. Sonrasında hamamın en ilginç bölümüne ulaşılır. Burası sauna bölümüdür. Burada, hemen solda on kişi kapasiteli bir havuz bulunur. 

Arka tarafta: kalorifer dairesi gibi bir yer var, burada köleler tarafından ısıtılan ve hava yani buhar; sıcaklık bölümünün duvarları ve zemindeki kanallardan ilerleyerek bölümü ısıtırdı. Duvarlar ve zemin iki katlıdır. Buhar tavana yükseldiğinde, su damlası olarak aşağıdakilerin üzerine damlamasın diye, tavan kemerli ve oluklu yapılmıştır. 

Muhteşem bir teknik, 2000 yıl önce, üstlerine su damlamaması için aldıkları tedbir.

Evet, buranın duvarlarında mitolojide güçlü erkeği temsil eden, yaratıkların küçük heykelcikleri görülüyor. 

Sıcaklık bölümünde, sağ yandaki on kişilik mermer havuzun içinde, sıcak suya giren Romalı zenginler ve aristokratlar, daha sonra serinlemek, ferahlamak için diğer yandaki kurnada bulunan soğuk suyu, taslarla üzerlerine atıyorlar ve sonra yine sıcak su havuzuna giriyorlardı.

Bu arada, kurnanın üzerinde bir yazı var, dikkatinizi çekecektir, bu yazı bir siyasetçiye ait “Oylarınızı bana verin” yazıyor. 

 

Evet, hamamın hemen karşısında, şehrin restoranı var.

Romalıların kahvaltı kültürleri yok. Çünkü: sabahları geç uyanıyorlar ve kahvaltı etmiyorlar. Uyandıktan sonra da: yemek olarak pişmiş ızgara et, balık, sebze yiyip, yanında şarap alıyorlar. Burada: pişmiş topraktan yapılmış çeşitli kaplar içinde dönemin yemekleri yapılıyor ve isteyenlere, ayak üstü servis ediliyormuş.

Buranın hemen arka tarafında ise: burası Roma villalarından bir tanesidir. Buranın özelliği: villanın giriş kısmında bulunan mozaiktir. Bu mozaiği incelediğinizde bir köpek resmi ve altında bir yazı görülür. Latince yazıda yazan ise “Dikkat köpek var”. Düşünün, 2000 yıl önceki bir uygulama.

Evet: şehrin özellikle bu bölümünde gezerken, yerlerde, yer yer bir kısmı ortaya çıkmış “kurşun” su boruları göreceksiniz. Günümüzden 2000 yıl önce, Romalılar, evlerde, bu borular ile su kullanmışlar, ancak kurşun zamanla çeşitli hastalıklara yol açıyormuş.

Sonra, karşımıza bir tesis daha çıkıyor.

FIRIN

Burası bir fırın, günümüzden 2000 yıl önce kullanılan bir fırın. Ancak: bu fırın, ekmeğin hem yapıldığı ve hem satıldığı bir yer olarak önem kazanıyor.

Ekmeğin yapımında, iki önemli malzeme kullanılıyor: buğday ve tuz.

Peki, buğdaydan un ne şekilde elde ediliyor. Burada, görülen değirmenler sayesinde buğdaydan un elde ediliyor. Alttaki taş düz değil, ucu sivri, üstten koyulan buğday: aralardan, köleler tarafından itilen kaidelerde eziliyor ve un: aşağıya ahşap kaplara dökülüyor.

Ahşap kaplara toplanan buğday raflara dizilerek ekmek yapımında kullanılıyor.

 

EVLER:

Pompei ve Herculaneum’daki en önemli buluntular arasında, çok sayıda iyi korunmuş özel ev vardır. Cumhuriyet ve erken imparatorluk dönemlerinde, farklı zamanlarda yapılmış olan evler, gelişen mimari ve  dekoratif tarzları Roma dünyasında benzeri olmayan bir bütünlük belgeler.

Zengin olanlara ait geleneksel İtalyan tarzı evlerde, muhtemelen Etrüksler’den gelme bir atrium bulunur. Pompei ve Herculaneum’da apartmanlar veya bahçelerle çevrili müstakil villalar yerine, başlıca kentsel ev türü atriumlu evler bulunurdu. 

Doğrudan sokağa uzanırlar, çoğunun sokak cephesinde dükkanlar vardır ve yandaki evlerle duvarları bitişiktir. Yapım malzemesi moloz ve taş üzerine, alçı sıvalı beton olup, iç yüzler genellikle süslenmiştir. 

 

CERRAH EVİ:

Orijinal olarak MÖ 4’ncü yüzyıla tarihlenir. Pompei’de günümüze ulaşan en eski evlerden biridir. Evin ortasında bir Toskana atrium’u vardır. Sokaktan bir giriş holünden geçilerek atrium’a girilir. 

Oda complluvium yolu ile, göğe açılır, yağmur sığ bir havuza ve aşağıdaki su deposuna aktarılır. Bu atrium’u Toskanalı yapan özelliği, havuzun çevresinde sütun olmamasıdır. Tavan, bunun yerine güçlü merteklerle desteklenir. 

Compluvvium, önemli bir işlevi daha yerine getirir. Normalde sadece küçük yarık pencerelerden ve gerideki revaktan gelen ve yağ kandilleriyle, yağdan mumlarla desteklenen ışığın içeri girmesini sağlar. Bu ana oda, daha ılık havalarda hoş, ama soğuk havalarda son derece serin olmalıydı. O dönemde, aile mangallarıyla daha küçük, kapalı odalara çekilirdi. 

Atrium’rah genellikle simetrik olarak dizilmiş, daha küçük odalara geçilir. Mobilyalar: genellikle basit ve taşınabilir olduklarından, herhangi bir odanın işlevi kısa sürede değiştirilirdi. Ana işlevler şöyleydi: “Yatak odası olarak kullanılabilen küçük odalar, ataların portre büstlerinin durduğu iki kanat, arkada en önemli oda olan yemek odası ve ana kabul odasıdır.”

Burada ev sahibi ve ailesi, misafirlerini resmi bir şekilde karşılardı. Zengin bir adamın öneri, para ve destek için eline bakan pek çok müşterisi olurdu ve onları burada kabul ederdi. 

Cerrah evinin arka tarafında, bir revak ve bahçe vardır. Sıra dışı, yamuk biçimdeki bahçe, mülkün tuhaf biçimini yansıtır. Aynı şekilde, mutfak da tuhaf biçimli bir  köşedir. Böyle evlerde, mutfaklar küçüktü ve mümkün olan bir noktaya sıkıştırılırdı. 

 

VETTİLER EVİ:

Sonradan zengin olmuş, özgür köle ve şarap tüccarı olan Aulus Vettius Restitutus ve Aulus Vettius Canviva tarafından, geç dönemde yeniden biçimlendirilmiş ve modern dönemde restore edilmiştir. Farklı bir planı vardır. Evin planı: sıkışık ve karmaşıktır. Giriş, geniş ve derin bir impluvium’a sahip ana atrium’a açılır. Atrium’da bir tablinum yoktur. Onun yerine, doğrudan peristil bahçeye geçilir. Geniş atrium’un bir yanında, içinde bir lararium yani ev ve aileyi koruyan tanrılar olan Latlara (Lat, Lares) adanmış, bir mihrap bulunan küçük, aileye özel bir atrium vardır. Buradan mutfağa ve hizmetçilerin kaldığı bölüme geçilir. 

Evin Yunan tarzında yemek odaları olan veculları, peristile açılan geniş odalardır. Bu odalar, Pompei duvar resimlerinden, karmaşık mimari sahnelerle bezelidir. 

 

gİZEMLER VİLLASI:

Gizemler villasının karmaşık bir yapım tarihçesi vardır. İnşaata yaklaşık MÖ 200’de bir cryptoporticus (sahte revak, sade kemerlerin bir yürüyüş yolunu kuşattığı yüksek bir platform) ve bunun üzerinde bir atrium ile başlamıştır. MÖ 2’nci yüzyılın sonlarında yapılan eklemeler arasında ana prestil, küçük bir tetrastil atrium ve hamamlar vardı. MS 1’nci yüzyılda bir ara podyum üzerindeki terasta, yarım daire biçimli bir ekoylum inşa edilmiştir. 

Artık odaların sayısı 60’ın üzerindedir. 

Pompei’nin son yıllarındaki, sanki villa sadece bir iş merkezi olmuşcasına tam ortaya tarımsal tesisler eklenmişti. Şarap presi, ana yatak odasında bir soğan yığını ve çiftçilik aletleri (budama kancaları, kazmalar, çekiçler, çapalar ve kürekler) gibi buluntular, bu villanın son yıllarındaki durumunun belirlenmesine yardımcı olmuştur. 

Yapıya adını veren önemli Dionysos Gizemli resimleri, villanın ortasındaki küçük bir odayı (ölçüleri: 7 x 5 metre) süslerdi. Yaklaşık olarak MÖ 50’den kalmadır. Resimler; 3.3 metre, figürler 1.5 metre yüksekliğe sahiptir. Sütunlarla bölünmüş koyu kırmızı panellerden oluşan bir arka plan üzerinde, kimliği belirtilmemiş bir genç kadın, tanrı Dionysos’un Gizemlerini kabul ritüelinden geçmektedir. 

Sahneler: bir çizgi roman gibi sürekli bir anlatım içinde, en kaliteli Helenistik-Roma tarzında gerçekçi olarak  resmedilmiş figürler halinde aktarılır. Öyküde: gerçekler ile hayali olanlar bir araya gelmiştir. Genç kadın: satrr’ler, elinde kırbaç tutan kanatlı bir kadın ve Dionysos (Roma’daki ismi Bacchus) ile eşi Ariadne gibi bazıları, doğrudan Yunan-Roma mitolojisinden gelen çeşitli figürlerle karşılaşılır. Bu yüzden  bu tasvirler ile bu kır villasındaki varlıkları açıklamak mümkün olmaz.

 

FAUN EVİ:

MÖ 185-175 arasında inşa edilmiştir. Ama daha sonra değişiklikler yapılmıştır. Helenistik Yunan etkisi, geleneksel İtalyan tarzı ile bir araya gelmiştir. Pompei’deki en büyük ev olan ve bir kent bloğunu kaplayan Faun evi, üç kısımdan oluşuyordu. Bunlar: kamusal ve özel kesimler ile peristilli bahçeler.

Kamusal ve özel atriumların ardında, bir kolonadla çevrili bahçelerin bulunduğu peristiller yer alır. Kolonadlı avlular, Yunan dünyasında popülerdi ama bunlarda bahçe bulunmazdı. Bitki köklerinin bıraktığı boşlukların incelenmesi, araştırmacıların yetiştirilen bitki türlerini öğrenmesine ve bazı bahçeleri antikçağda olduğu gibi tekrar bitkilerle donatmasını sağlamıştır. 

Faun evindeki peristil, yaklaşık MÖ 125’de eklenmiştir. MÖ 1’nci yüzyılda ikinci, daha büyük bir peristil eklenmiştir. Atalarında Yunanlılardan alınmış bir oda türü olan bir “eksedra” bulunur. Bu eksedranın zemini, ünlü “İskender Mozaiğini” barındırır. 

 

İtalya Napoli Pompei Pauno Villası

 

Napoli Pompei Pauno Villası

 

Napoli Pompei Pauno Villası

 

Napoli Pompei Pauno Villası

 

Napoli Pompei Pauno Villası

 

PAUNO VİLLASI

Gezinin bu bölümünde: “Pauno” nun villası denilen yere geliyoruz. Burada: avluda, ortada bir heykel var. Bu heykel: ön kısmı insan, arka kısmı keçi olan ve “Pauno” olarak isimlendirilen bir canlıya ait. Heykel orijinal değil ama orijinalinin birebir kopyasıdır. Havuzun üstü açıktır. Yağmur suları havuza akıyormuş. Pauno’nun villası  derken, buranın sahibinin ismi “Pauno” değil.

Villa: yaklaşık 3000 metre kare büyüklüğündedir. Yazlık olarak kullanılır. Bir yazlık olarak, bu büyüklük muhteşem.

Eve girmeden önce: evin giriş kapısının içindeki taban mozaiğini görün. Burada: “HAVE” kelimesi görülüyor ki, bunun anlamı “Hoşgeldiniz” Adam: günümüzden 2000 yıl önce, gelen misafirlerine, kapıda “Hoşgeldiniz” diyor.

Evet: ev iki bölümdür. Ortadaki koridor ve bunun ön bölümü, evin sahibi ve ailesine, diğer bölüm ise hizmetliler ve kölelere aittir. Biraz ileride, havuzun ötesinde, ev sahibinin çalışma odası bölümü var. Bu bölümün altı ilginizi çekecektir, burada, zeminde-tabanda üç boyutlu mermer süsleme kullanılmıştır. 2000 yıl önce, üç boyutlu süsleme.

Ön bahçe ile arka bahçe arasında: yemek bölümü var. Yemek bölümü gayet büyük ve bir kenarında: sahne gösterileri yapılan bir de sahnesi bulunuyor. Romalılar, yatarak yemek yerlerdi.

Hatta: zengin Romalılar yemek zevkini sürekli yaşamak için, doyduklarında boğazlarına kaz tüyü dokundurup kusarlardı, bu yüzden bazı evlerde kusma odaları bulunurdu.

Yemek odasının bulunduğu bölümün hemen yanında, yerde muhteşem güzel bir mozaik bulunuyor. Bu mozaik: Büyük İskender ile Pers kralı Darius arasında yapılan savaşı resimliyor. Mozaik 1 milyon parçadan oluşuyor.

Yürümeye devam ediyoruz, yolumuz üzerinde bir kısım dükkan görülüyor. Hemen köşedeki dükkan ilginçtir.

Burası: bir hamal dükkanıdır. Pompeililer, kölelerini zaman  zaman buraya getirirler ve şehri ziyaret eden denizcilere kiralarlar. Denizciler, buraya gelir ve malların taşınması için hamal seçerlermiş.

Bunun hemen solunda ise, bir döviz bürosu bulunuyor. Niye, çünkü: ilk kazılar  sırasında, burada, birçok, çeşitli medeniyetlere ait madeni paralar ele geçirilmiş ve buranın bir döviz bürosu olarak kullanıldığına karar verilmiştir.

Evet, yürümeye devam ediyoruz ve bu kez: taş insanların en iyi örneklerinin görülebileceği bir yere geliyoruz.

Burası: et ve balık pazarıdır. Çünkü: duvarlarında, et-balık pazarı olduğuna dair freskler görülmektedir.

Burada: camekanlar içinde yatan iki taş insan var. Bunlardan: solda olanı diğerinden farklıdır, belinde bir kemer görülmektedir.

Bu kemer, onun köle olduğuna işaret eder, sahibi bu kemerden tutarak kölesine hükümranlık göstermektedir, ama görüldüğü gibi, sonunda ikisinin de gittiği yer aynı.

Evet: bu camekanlar içindeki taş insanların, gerek  kafatası kemikleri, ayak parmak kemikleri, dişleri ilginizi çekecektir.

Yürümeye devam ediyoruz, solumuzda bir büyükçe yer var.

YÜN PAZARI

Yün pazarının giriş kapısının iki yanında, camla kaplanmış mermer plakalar orijinaldir. Bu mermer plakalardaki işlemelerde, kuşun gagasından, böceğin tırnağına kadar olan ayrıntıları gayet iyi seçebiliyorsunuz.

Yün pazarı: yünün hem işlendiği, yıkandığı ve satışa hazır hale getirildiği yer olarak dikkat çeker. Tüm işlemler, bu alanda uygulanmaktadır. Ancak: en ilgi çekeni, yünün yıkanması, kirlerinden temizlenmesidir.

Yün: ilk önce yıkanır, ama günümüzden 2000 yıl önce malum deterjan konusu yoktur ama deterjanın hammaddesi olan “amonyak” bilinmektedir ve amonyak, yoğun olarak insan idrarında bulunur.

Bu yüzden: yünün yıkanmasında insan idrarı kullanılır, diz boyuna kadar idrar dolu kazanlara atılan yünler, kölelerin ayakları altında ezilerek yıkanır ve kirlerinden arındırılır. Ancak: elbette bu kadar insan idrarı bulmak sorundur.

Bunun için: mekanın kapısında, hemen sağ yanda: gelip geçen idrar vermeye davet edilir ve idrarını verenlere para verilir. Hatta: bir ara, Roma şehir merkezinde Collezyum’u yaptıran, bir süre buranın yönetiminde bulunmuş Vaspesyanus: idrardan vergi almayı gündeme getirmiş, Senatörleri ikna ederek, idrardan vergi alınmasını sağlamıştır. Aynı zamanda: dünya üzerinde, ilk genel tuvaletleri de yaptıran olarak bilinir.

SEÇİM BÜROSU

Yürümeye devam ettiğimizde: seçimlerde oy verme yeri olarak kullanılan bir yere varıyoruz. Burada, oy sandıkları bulunur, insanlar bir yandan girer, oylarını atarlar, öbür kapıdan çıkarlarmış. Bu arada, Roma da, kadınlar ve köleler oy kullanamazlardı.

Kudret caddesi denilen Pompei şehrinin en lüks caddesini geçtikten sonra, şehrin yine günümüze en sağlam gelen bir yapısını görüyoruz.

Napoli Pompei Genelev
Napoli Pompei Genelev

 

GENELEV

Şehirde, bölgeye gelen denizcilerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere, birçok genelev kurulmuştur. Denizciler, cadde ve sokaklarda belirgin işaretleri takip ederek, bu genelevlere ulaşmaktadırlar.

Genelevlere ulaştıklarında ise, duvarlardaki resimlerden, bir anlamda, tarife seçerek ihtiyaçlarını gidermektedirler ki, duvarlardaki bu resimler günümüzde de durmaktadır.

Genelevler:  dişi kurdun evi olarak isimlendirilir, çünkü, İtalya’da babası belli olmayan çocukların bulunduğu yeri ifade etmektedir ve Roma-Romülüs’ü emziren, ölümden kurtaran  dişi kurt efsanesiyle bağlantı kurulmaktadır.

Genelevde, yataklar ve odaların küçüklüğü de dikkat çekecektir, Romalılar genel olarak fazla iri olmayan insanlardı, bunun açıklaması da budur.

Bu taş yataklar üzerinde, yün yataklar bulunuyordu. Hatta: bu genelevlerde, dünyanın ilk prezervatifi (kuzu bağırsağından yapılma)  kullanıldığı bile söylenir.

Napoli Pompei Tiyatro

TİYATRO

Gezinin bu bölümünde şehrin tiyatrosuna ulaşıyoruz. Buradan merdivenlerden inerek yolumuza devam edeceğiz, bu yüzden tekrar çıkmak dert olur diye, merdivenlerden inmemezlik yapmayın, ama düşmemek için merdivenlerden dikkatli inmeyi unutmayın. 

Evet, Pompei şehrinde tiyatro bölgesi, kentin güney kısmındadır. Yunan tarzında doğal bir yamaca, at nalı şeklinde geniş bir tiyatro inşa edilmişti. 

MÖ 3’ncü yüzyıl sonları veya 2’nci yüzyılın ilk yarısı olarak belirlenen tarihi, bunu Roma’dan günümüze ulaşan tiyatroların en eskisi yapar.

Tiyatro 5 bin seyirci kapasitelidir. Burada sadece  tiyatro gösterileri yapılıyormuş. Üstü açıktır. Ama bir sistem sayesinde, istenildiğinde üstü brandalar gerilerek örtülebiliyormuş.  

Roma tarzına uygun olarak, sahne yapısı oturma kısımlarıyla bitişikti ve sahnenin kendisi de ön sırada oturan önemli seyircilerin zorlanmamaları için alçak yapılmıştı. 

 

Napoli Pompei Odeon

ODEON

Büyük tiyatronun hemen ardından, yalnızca müzik gösterilerinin yapıldığı, tamamen kapalı, üstü çatıyla örtülü odeon bölümü görülüyor.

Burası, 1000-1500 kişi kapasitelidir. Yaklaşık MÖ 80-75 gibi, büyük tiyatrodan çok sonra inşa edilmiştir. Burada: muhteşem akustik bulunur ve müzik gösterileri yanı sıra, politikacıların toplantıları da yapılırmış.

Burası da: en alt kısım zengin ve aristokratlara ait olmak üzere, yukarı  doğru, sınıf sınıf insanların oturdukları  sıraları  barındırmaktadır.

 

Napoli Pompei Odeon

 

Meydan;

Odeondan çıkınca, tiyatro ile odeon arasında kalan, büyük bir yeşillik alan görülüyor.

Geniş tiyatronun ardında, yağmur halinde seyircilerin sığınabilecekleri bir yer ve tiyatro için bir sahne arkası olarak düşünülmüş, Dor düzeninde kolonadlarla çevrili geniş bir meydandır.

Burası, tiyatrodan çıkan 5000 kişinin, günümüzdeki fuaye olarak kullanılan bir yere, yan insanların sohbet ettikleri, yorum yaptıkları, şarap içtikleri bir yer olarak kullanılmıştır. 

Kentin yok olduğu dönemde, bu revak, buluntulara göre gladyatör kışlası olarak hizmet veriyordu. Miğferler, zırhlar, silahlar ve gladyatörlerle ilgili başka ekipmanların yanı sıra, gladyatör takımlarından bahseden grafitiler bulunmuştur. 

1767-1768 kazılarında, kolonadın doğu tarafında, çocuklar da dahil en az 52 kişinin iskeleti ve çok miktarda mücevher bulunmuştur. Kuşkusuz, bu insanlar, yakınlardaki Stabia kapısından limana kaçmak için burada toplanmıştı, ama kaçamadan yaşamlarını yitirdiler. 

 

AMFİTİYATRO;

Romalıların seyretmekten zevk aldığı vahşi gösterilerde savaşanlara gladyatör denirdi. Silahlı insanlar arasında, ölümüne savaşanların Etrükslerin ve Campanialıların cenaze ritüellerine dayalı uzun bir geçmişi vardı. 

MÖ 3’ncü ve 2’nci yüzyıllarda cenaze bağlamında ayrılmış bu tür savaşlar, genellikle zengin biri tarafından sponsorluğu yapılan ve kamusal kutlamaların standart parçası olan gösteriler haline gelmişti. Bu tür eğlencelerin popülerliği, imparatorluk dönemi boyunca da azalmadan devam etti. Çoğunlukla savaş esirleri olan gladyatörler, iyi eğitilmiş ve iyi donanmış, gerçek profesyoneller haline geliyordu. Çünkü başarının ödülü çok büyük olabiliyordu. 

Dövüş türlerinin sayısı, yaratıcı şekilde arttırılıyordu. Evet bu gösteriler için geliştirilen yapının adı amfitiyatro idi. Bu sözcük “çifte tiyatro” anlamına gelir. Gerçekten de Romalıların amfitiyatrosu tamamen yuvarlak veya ovaldi. 

Kentin güneydoğu kesiminde, yaklaşık MÖ 80’de inşa edilen Pompei amfitiyatrosu, günümüze ulaşan en eski örneklerden biridir. Başta amfitiyatro yerine “arena veya spectucula”  denirdi. Arena gösterilerinin gerçekleştirildiği alan veya kum, spectacula da seyircilerin oturdukları kısma verilen isimdi.

Pompei’nin tiyatrosu yer kazılarak yapılmış olması ve dolayısıyla zeminin toprak hizasından aşağıda olması, oturma yerlerinin ise kısmen toprak üzerinde, kısmen topraktan yüksek şekilde yapılmış olması açısından, sıra dışıdır. 

Amfitiyatro’daki gösteriler normalde bedava olmaktaydı. Ancak oturma yerleri de toplumsal statüye göre düzenlenir, önemli insanlar en alttaki iyi ve geniş koltuklara otururken, orta sınıf ortalara, yoksullar ve bir ihtimalle kadınların çoğu, en üst kısma otururdu. 

20.000 oturma kapasitesine sahip amfitiyatro’ya, kenti içinden ve çevresindeki bölgelerden seyirci gelirdi. Gerçekten de, Romalı tarihçi Tacitus, MS 59’da patlak veren bir arbededen söz eder. Bu olay, amfitiyatro’da kavga edenlerin gösterildiği, Pompei’deki bir duvar resmiyle de doğrulanır. Bu kavgalarda ölümler olduğu gibi, Roma Senatosu, Pompei’ye 10 yıl gösteri düzenlememe yasağı da getirmiştir. 

 

Napoli Pompei Odeon

Evet, yürümeye devam ettiğimizde, sağımızdaki küçük vadinin hemen öte yanında kayalar içine açılmış mezar yerlerini görüyoruz.

Roma döneminde, pagan geleneklerine bağlı olarak, ölenlerin cesetleri yakılır, külleri bir vazoya konularak, buraya yerleştirilirmiş.

Sonuç: eminim ki, buradan çıktıktan sonra, uzun süre etkisinden kurtulamayacaksınız.

Evet, dönemin en lüks, modern ve her türlü çılgınlığının yaşandığı bu şehirde, aynı zamanda dönemin en büyük felaketi de yaşanmıştır.

Yine de, doğanın mucizesi, bütün bu güzellikler ve medeniyet örneği şehir: bir konserve gibi saklanmış, muhafaza edilmiş ve günümüze ulaşmıştır.

Ben, burayı gezerken, sürekli olarak ülkemizdeki Roma şehirleriyle karşılaştırdım, özellikle “Efes” şehrindeki mermer güzellikleri burada görmek mümkün değil.

Burada: yazının en başında belirttiğim gibi, tuğla ve volkanik taş ağırlıklı bir örgü tekniği kullanılarak bina ve tesisler yapılmış, ama Efes öylemi, çok farklı, orada mermerin yarattığı bir güzellik ve zarafet var, burada ise, bir karanlık hüküm sürüyor, ya başlarına gelen felaketi biliyor olmamız, ya da mimari stil nedeniyle, Efes’te mermerin ışıltısı, burada yok.

Yine de: burası, görülmesi gereken bir yer olarak önem kazanıyor, öte yandan: İtalyanlar, burayı gayet iyi pazarlıyorlar ve her yıl milyonlarca turist çekiyorlar, bu da bir gerçek.

 

Yunanistan Olympia

Olympia Zeus Heykeli

 

Evet önce Olympia hakkında bilgiler vererek başlamak istiyorum;

Altis diye de bilinir.

Ortam, binaları ve hatta kişiliği açısından Delphoi’dekinden çok farklıdır.

Ancak, tıpkı Delphoi gibi Olympia da anaakım Yunan iktidar mücadelelerinin dışında kalır.

Burası da 4 yılda bir düzenlenen atletizm yarışmalarının Yunan dünyasının her köşesine uzanan cazibesiyle tüm Yunanlılar için kutsal bir mekan haline gelmiştir.

Olympia, Peloponnesos’un kuzey batısında, denizden 12 km uzaklıkta, doğusunda Arkadya Dağları bulunan, düz, bereketli, ormanlık bir ovada yer alır.

Bu çekici nokta, kuzeyde konik Kronos Tepesi ile temenos’un güneybatısında birleşen Kladeos ve Alpheios adlı iki ırmak gibi belirgin coğrafi özelliklerle çevrilidir.

Bol miktarda adanan saç ayaklar üzerindeki pahalı, geniş tunç kazanlardan anlaşıldığı kadarıyla, Olympia MÖ 8’nci yüzyılda önem kazanmaya başladı.

Gerçekten de, antik Yunanlılar Olimpiyat Oyunlarının MÖ 776’da başladığına inanıyordu ve bu yıl kayıtlı tarihlerinin başlangıç noktası olarak seçilmişti.

Daha sonraki yüzyıllarda, Olympia Hera ve Zeus’a adanan iki ünlü tapınak da dahil, çeşitli binalarla donatılmıştı.

Romalıların ilgisi sayesinde Olympia’nın zenginliği antikçağların sonuna kadar, MS 393’te Hıristiyan imparator Büyük Theodosius pagan kültlere karşı genel bastırma kampanyasının parçası olarak oyunları sona erdirene kadar devam etti.

Ama bölge zaten MS 4’ncü yüzyılda büyük depremde yıkıldı.

Daha sonra Orta çağda Alpheios ve Kladeos’un taşması sonucu harabeler birkaç metrelik bir silt tabakası altında kalacaktı.

1766 yılında İngiliz eski eser meraklısı Richard Chandler tarafından tekrar keşfedilen Olympia, modern zamanlarda büyük ölçüde Alman Arkeoloji Enstitüsünün 1875’ten bu yana sürdürdüğü kazılarla ortaya çıkarılmıştır.

Tipik şekilde, kutsal bölge alçak bir duvarla belirlenmişti.

Ritüeller iki yende odaklanıyordu.

Olympia’nın efsanevi kralı Pelepos’un mezarı ve adete kültün uzak geçmişine uzanan kadim kökenlerine vurgu yapmak istercesine taş yerine yakılan sunuların küllerinden yapılan ana sunak.

Bunun iki yanında tapınaklar dururdu.

Kronos Tepesinin dibinde, kuzeyde erken arkaik döneme ait Hera Tapınağı ile güneyde, yapay bir platform üzerinde klasik Yunan’ın başlıca binalarından biri olan daha büyük Zeus Tapınağı.

İki büyük tapınak ve büyük sunağa ek olarak temenos’ta ayrıca Kronos Dağının eteklerinde düzgün şekilde sıralanmış bir dizi hazine de vardı.

Çoğu Sicilya ve Güney İtalya’daki Yunan şehir-devletlerince yaptırılmıştı.

Hiçbiri günümüze iyi durumda gelmemiştir ve hiçbiri Delphoi’deki Siphnos Hazinesinin düzeyinde karmaşık süslemelere sahip değildi.

 

OLİMPİA VE OLİMPİYAT OYUNLARI

Evet yukarıda da sözünü ettiğim gibi, burası: Güney Yunanistan’ın batı kısmında; bir tapınma yeriydi.

Hatta: Tanrılar kralı Zeus’un tapınağı ve sunağı oradaydı. İnsanlar, Yunan dünyasının her yerinden, bu kutsal yere hac ziyaretine geliyorlardı. Burada yapılan dinsel törenlerin önemli bir parçası ise, spor yarışmalarıydı.

Haberciler: oyunlara davet etmek için, Yunan uygarlığının en uzak yerlerine kadar giderlerdi. Sicilya-Kyrene-Suriye-Mısır-Makedonya-Asya: bilinen dünyanın her köşesinden gelen sporcular: bu oyunlar için “Olmpia” da toplanırlardı.

Ancak: oyunların kökeninde dinsel törenler bulunduğundan, oyunlara katılanların Yunan soyundan olmaları şarttı. Yunanlı olmayanlar, Zeus tapınağında tapınamazlar ve oyunlara katılamazlardı. Oyunlar süresince: Yunan şehir devletleri arasındaki savaşlara ara verilirdi.

Zeus tapınağının sınırlarının hemen dışındaki Stadium, aşağıda anlatacağım.

PELOPONNESOS-PELOPS ADASI

Yunanistan’ın güneyindeki kara parçası, bu isimle bilinirdi. Olimpiyat oyunlarının ortaya çıkışı: Pelops’a bağlanır. Bölgenin batısındaki “Pisa” isimli küçük krallıkta: söylenenlere göre:
“Kral Oinomaos hüküm sürüyormuş.

Tanrıların kralı Zeus ile Toprak Ana’ya adanmış verimli Olmpia arazisi: onun toprakları içindeymiş. Bu tanrılara tapan birçok kişi: oraya gidip, hasatlarının bereketi için tanrılardan yardım dilerlermiş. Bu sırada: kral Oinomaos: bir kahin tarafından “damadı” tarafından öldürüleceği yolunda uyarılır. Bu yüzden, kral kızının, evlenme çağına gelmiş olması nedeniyle huzursuzdur.

Bunun üzerine, kral kızı için gelen her talipten: Olympia’dan deniz tanrısı Poseidon’un tapınağına kadar kendisiyle araba yarıştırmasını şart koşar. Tapınak: 80 mil kadar kuzeydoğuda, Korinthos yakınında İsthmia’dadır. Yarışı kazandığında Hippodameia ile Pisa tahtını da kazanması; ama yarışı kaybederse yani kral onu geçerse, ölmesi kararlaştırılır. Bu işi kabul eden 13 talibin, hepsi yarışı kaybeder ve öldürülür.

Sonunda: genç Pelops ortaya çıkar. Kimileri: Pelops’un: tanrılaştığını, kimileri ise dingil milini balmumundan bir mille değiştirmesi için seyise rüşvet verdiğini söyler. Sonuçta: kral Oinomaos araba kazasında ölür, Pelops ise Hippodameia ile evlenerek tahta çıkar. “

Evet: pek çok Yunanlı; diğer oyunlarla birlikte Olympia’da başlatılan araba yarışlarının, Pelops’un tahta çıkışına yol açan zaferin anısını kutlamaya yönelik olduğuna inanırlar.

Günümüzde: bu sportif oyunların, çoğunlukla cenaze törenleriyle ilgili olduğu bilinmektedir. Bu oyunlar, yas tutanların kederlerini dağıtırdı. Çünkü: Olympia’daki oyunlar, büyük ihtimalle Pelops’un mezarı civarındaki bölgede yaşayan Yunanlılar tarafından bir anma töreni olarak başlatıldı.

Bu insanlar: böylece tanrılarının gözüne girmiş oldular. Pelops’un mezarı: kutsal yapı gurubunun tam ortasındaydı. Zamanla ise durum değişti, oyunlar Zeus’un onuruna kutlanır olunca Pelops’un payı azaldı.

 

YUNANLILARIN TANRI GÖRÜŞLERİ

Yunanlıların kendilerine özgü bir tanrı görüşleri vardır. Onlara göre, tanrıların insanların işine doğrudan karışması gayet normaldi.

Tanrıların evinin: Olympia’nın 175 mil kuzeyinde, Teselya’daki Olympos Dağı’nın zirvesinde olduğuna inanılırdı. Tanrıların kralı Zeus; sınırsız bir doğa gücü olan, adil ve sevecen bir baba idi. Bir taraftan, elinde yıldırım demetleriyle göklerde gürler, diğer taraftan karşı cinse düşkünlüğüyle kraliçesi Hera’yı çileden çıkarırdı.

Ama, aynı zamanda ziyafetlerde kendisine adaklar sunulan konuksever tanrıydı. Olympia: Zeus’un ikinci eviydi ve oyunlar nedeniyle, bin yılı aşkın bir zamandır, Zeus’un dinsel merkezi olmuştu.

Günümüzde: Alpheios ırmağının Kladeos ırmağı ile birleştiği yerdeki verimli vadi: Zeus Kutsal Alanının korusunu barındırır ve burayı yöre insanı tarafından uğrak yeridir. Buraya günümüzde de akın eden turistler, bu büyük kutsal yerin kalıntılarına hayran kalırlar.

1829 yılından bu yana: arkeologlar; bu bölgedeki bazı yerleri ortaya çıkardılar. Bunlar: dört yılda bir oyunlar için toplanan sporcuların işlevsel gereksinimlerini karşılayan yapılar ve dinsel anıtlardır. Gymnasion ile Stadion: dinsel tapınakların hemen yanındadır. Kazanan sporcuların ve sponsorların minnettarlıklarını belirtmek için sundukları adaklar, kutsal alandadır.

Olympia: bir şehir değildir; tapınmaya ve oyunlara katılmaya gelenlerin gereksinimlerini karşılayan yapılar kümesinin bulunduğu kutsal bir yerdir.

Yunanlılar: oyunların ilk olarak MÖ.776 yılında başladığına inanırlar ve bu tarihi, geçen yüzyılları saymak için temel alırlar. Ancak; arkeologlar, insanları Olympia bölgesinde, çok daha eski tarihlerden itibaren tapındıklarını ortaya çıkarmışlardır.

En eski yapılar: tahta ve kerpiçten yapılmıştır. Uygarlıklar gelişip eski yapılar çökünce: bunların yerini, daha büyük ve taş yapılar ve anıtlar almaya başlamıştır. İçlerindeki en görkemlisi ise “Zeus”a adanan tapınaktır.

Olympia Hera Tapınağı

HERA TAPINAĞI:

Yaklaşık MÖ 600 yılına tarihlenir. Dor köşe sütununa; başka bir çözüm bulunmuştu. Tıpkı Thermo’daki gibi bu tapınak da taş temeller üzerine kerpiç ve ahşaptan yapılmıştı. Thermon’daki tapınağın aksine, burada sütunların durdukları yerler biliniyor, ki cevap da burada yatıyor.

Köşe sütunları içeri çekilmiş, esas köşe konumundan hafifçe içeri doğru yerleştirilmiş, yanındaki sütun ile arasındaki mesafe normalinden biraz daha az bırakılmıştır.

Bunun sonucunda, sondaki metoplar diğerleriyle aynı uzunlukta kalsa da köşe triglifin dış kenarı, altındaki sütunun dış kenarıyla aynı hizada olacaktı.

Yüzyıllar içinde bu tapınağın ahşap sütunlarının yerine, her biri güncel modaya uygun tarzda başlığa sahip olan taş versiyonları yerleştirilmişti. Biraz karma bir görüntü ortaya çıkmış olmalı, bugün bile farklı boy ve tarzlarda sütun başlıklarını görmek mümkündür.

MS 2’nci yüzyılda Yunanlı doktor ve gezi yazarı Pausanias, Olympia’yı ziyaret ettiğinde ahşap sütun hala duruyordu.

Tapınak ayrıca, çatının zirvesine yerleştirilen iki geniş terakota kursla da bezenmişti. Akroter adı verilen bu tür çatı süsleri de son derece popüler hale gelecekti. Soyut desenlerin veya çiçek desenlerinin yanı sıra insan figürleri de barındıracaklardı.

Olympia Zeus Tapınağı

ZEUS TAPINAĞI

Zeus Tapınağı, yaklaşık MÖ 471-457 yılları arasında, yakınlardaki Elis kasabasından mimar Libon tarafından tasarlanarak yapılacaktı.

64 x 28 metre boyutlarındaki tapınak, zamanında Yunanistan’ın ana karasının en büyüğüydü.

Katıksız Dor tasarımı, standart kat planına, kolonada (uçlarda altışar, uzun yanlarda on üçer sütun) ve frizlere sahipti.

İnşaat malzemeleri arasında yalancı mermer ile kaplı yerel bir çakıllı kireçtaşı çakıl kayası ve heykeller ile çeşitli mimari ayrıntılar için kullanılan Paros mermeri vardı.

Ayrıca, yapımda kullanmak için değişik bir yerel taş seçmiştir. Bu yerel taş, fosilleşmiş deniz kabukları içeren konglomera’dır. Bu taş, doğa tanrısı Zeus’un şanına yakışır doğal bir oluşumdur.

Mimarisi etkileyici olmasına rağmen, bina kötü şekilde tasarlandı.

Bu tapınağın modern zamanlardaki ünü, iyi korunmuş durumundaki heykelli dekorasyonuna dayanır.

Alınlık heykelleri ve kolonadın hemen içinde bulunan, pronaos ve apisthodomos girişlerinin üzerinde altışarlı duran, 12 heykelli metope vardır.

Öte yandan, tapınağa antik çağlardaki ününü kazandıran, Zeus’un dev boyutlu altın ve fildişinden yapılmış kült heykeli artık mevcut değildir.

Anlattıkları öykülerin duygusal ve düşünsel olarak çok etkileyici olması açısından iki alınlıktaki heykeller gurubu: antik Yunan sanatının en büyüleyici eserleri arasında sayılır.

Her bir cephe, Yunanlılara Persler karşısındaki zaferleriyle ilgili önemli bir mesaj iletir.

Adaletin zaferine inanç (batı alınlıkta), ama gelecekte pusuda yatan bilinmeyen tehlikeler karşısında endişe (doğu alınlıkta)

Doğu Alınlık:

Tapınağın girişinin üzerindeki doğu alınlıkta: Olympia’nın mitik tarihinden bir öykü tasvir edilmiştir.

Sahne, sakin gibi görünmekle beraber, ardında figürlere trajik bir görkem katan karanlık bir öykü yatar.

Öyle ki, bu öyküyü bilmek bu alınlığı takdir etme açısından önemlidir.

Olypia Kralı Oinomaos, kızı Hippodomeia’nın son talibiyle yarışmak üzeredir.

Sihirli atları ve silahlarıyla yine yarışı kazanacağından ve talibi öldüreceğinden emindir.

Meydan okuyan Pelops ise, kralın arabacısına tekerleklerin metal pimlerinin yerine mumdan pimler koyması için rüşvet verdiğinden kazanacağına inanmaktadır.

Arabacının kendisinin de Hippodameia’ya aşık olması olayı daha da karmaşıklaştırır.

Alınlıkta iki yarışçı; yarış başlamadan önce görülür.

Adaklar sundukları ve karşısında hile yapmayacaklarına yemin ettikleri Zeus’un iki yanında durmaktadırlar.

Oinomaos’un karısı Sterope ile kızı Hippodomeia kral ve Pelops’a eşlik eder.

Onların da arkasında arabalar ile hizmetkarlar yarışı bekler.

Alınlığın köşelerinde yaklaşmakta olan trajediyi önceden ima eden figürler vardır.

Sağda oturan, sarkık göğüslü ve kel bir yaşlı adam, sağ eli yüzünün yanında sıkılmış olarak endişeyle bakmaktadır.

En köşelerde, Olympia’nın iki ırmağı Alpheos ve Kladeos’u temsil eden iki figür sakin bir şekilde olayı izler.

Bazen bir kahin gibi tanımlanan, yaşlı adam korkmakta haklıdır.

Araba yarışı sırasında mumdan pimler erir, araba çöker ve Oinomaos ölür.

İhanet eden arabacı Hippodameai’ya niyetlendiği zaman, Pelops onu denize fırlatır.

Adam ölmeden önce Pelops’a ve soyundan gelenlere bir lanet okur.

Bu; Arreus hanedanı boyunca hissedilen ve çok büyük bir Yunan trajedisi döngüsünü harekete geçiren bir lanettir.

Batı Alınlığı:

Bunun aksine, Batı alınlık konusunun en hareketli yerini tasvir eder.

Teselya’da (Kuzey Yunanistan) geçen bir başka mitolojik sahnede: yarı at, yarı insan olan kentauroslar Teselya’nın ilk insan sakinleri olan Lapithlerin kralı Perithoos’un düğününe davet edilmişlerdir.

Kentauroslar içkiyi fazla kaçırır ve Lapith kadınlarına saldırırlar.

Öfkeye kapılan Lapith erkekleri, Perithoos ve arkadaşı Theseus önderliğinde karşılık verir.

Alınlık kavganın en kızıştığı anı, kentauroslar, Lapithler ve Lapith kadınları birbirlerini ısırıp, çekiştirip mücadele ederken gösterir.

Kentaurosların şekilden şekle giren suratları kavganın heyecan ve çabasını açıkça yansıtırken, Lapithlerin yüzleri pek doğal olmayan bir halde sakindir.

Ama Lipithler ile kentauroslar daha büyük bir meseleyi temsil ediyorlardı.

Tıpkı Siphnos Hazinesindeki tanrılar ve devler gibi, düzen güçlerinin kaos ve barbarlığa karşı mücadelesini simgeleyen Lapithler ile kentauroslar da en çok başvurulan figürlerdendi.

Olay hızla çözüme kavuşacak gibi durmamaktadır.

Alınlığın ortasında duran Apollon, sağ kolunu uzatarak kavganın durmasını emreder.

Apollon’un temsil ettiği akıl, hukuk ve medeniyet sonuçta muzaffer olacaktı.

Batı alınlığının güven verici mesajı buydu.

 

Tapınağın dış cephesindeki diğer mimari heykeller:

Diğer mimari heykeller kümesi olan metoplarda ise, gözler kahraman Herakles üzerine çevrilidir.

On iki metop, Herakles’i Argos kralı Eurystheus’un talep ettiği 12 işi yerine getirirken gösterir.

Metopun biçimi ve konayla kısıtlanan heykeltıraş, kompozisyon ve duygusal ifadeleri ustaca çeşitlendirmiştir.

Burada tekrarlama yoktur.

Herakles önce genç, daha sonra ise olgun ve sakallıdır.

Bazı sahnelerde Herakles eylem hakimiyken, bazılarında işi tamamlamış dinlenir.

Bazı yerlerde Athena cesaretlendirmek veya rahatlatmak için görünürken bazı levhalarda yoktur.

Olympia Zeus Heykeli

ZEUS HEYKELİNİN YAPIMI

Pheidas: Atina şehrindeki Akropolis için, zaten iki tane büyük heykel yapmıştır. Bunlardan birincisi: açık havada duran dev bir tanrıça Athena heykelidir. Yaklaşık 10 metre yüksekliğinde olan bu heykelin altın miğferini, açık denizlerdeki gemicilerin görebildiği söylenir. İkincisi ise: Atina Akropolis’inde Parthenon için altın ve fildişinden yapılmış kült heykeliydi.

Kendisi: Atina şehrinde, altın ve fildişinden çok büyük heykeller yapmaya imkan veren bir teknik geliştirmişti.

Önce heykelin duracağı noktaya, heykelin bitmiş haline tıpatıp uyan ahşap iskelet dikilirdi.

Ten bölümlerine takılacak ince fildişi levhalar yontulur, kumaş kıvrımları ile diğer ayrıntılarda kullanılacak değerli madenler, kalıpta şekillendirilirdi.

Bunlar, sonra iskelet üzerinde birleştirilir, heykelin dış kaplaması ortaya çıkardı. Bitmiş heykelin: yekpare bir görünüm vermesi için, her bir parça dikkatle yanındakine uydurulur, ek yerleri özenle gizlenirdi.

Pheidas: MÖ.438-437 yılları arasında; gözden düştü ve Atina şehrini terk etmek zorunda kaldı ve Olympia şehrine geldi.

Zeus heykelini nasıl tasarladığı sorulduğunda, şöyle anlatır; heykeltıraş; destan şairi Homeros’un bir baş hareketiyle bütün Olympos Dağı’nı sarsan sert bir Zeusu anlatan dizelerini aktarır” Bu dizelerden: Zeus’un bilinen sıfatları sıralanır ki bunlar: baba ve kral, kentlerin koruyucusu, dostluk ve arkadaşlık tanrısı, yakaranların koruyucusu, bolluk veren….”

Evet: Zeus’un bütün bu yönleri heykelde bulunur ve Pheidias’In yaptığı portre seçimiyle, tanrının değişken karakteri vurgulanmaktadır.

 

Evet şimdi Zeus heykelinin genel özelliklerine gelelim;

Kült heykelinde Zeus, tahtında oturur tasvir edilmişti.

Tümü ahşap bir iskelet üzerine altın ve fildişinden yapılış olan heykel o kadar büyüktü ki tanrının başı çatının tepesine geliyordu.

Antik hacıların yarı karanlık cella’da, bu tepeden bakan varlık karşısında hayranlığa gark olduğu hayal edilebilir.

Heykel, tapınak tamamlandıktan çok sonra, 430’larda Atinalı heykeltıraş Pheidias tarafından yapılmıştı.

Hatta Pheidias’ın; Olympia’daki atölyesi keşfedilmiştir.

Bu tarihe gelindiğinde, Pheidas Atina Akropolisindeki büyük tapınaktaki fildişinden Athena Parthenos kült heykelini artık bitirmişti.

Ama tanrıçanın heykeli için verilen altınların bir kısmını zimmetine geçirdiği iddialarıyla namı lekelenmiş ve Atina’yı şaibeli bir şekilde terk etmişti.

Helenistik dönemde dünyanın 7 harikasından biri olarak nitelenen Zeus Heykeli de Constantinus tarafından çekicilik katmak için getirildiği yeni başkent Konstantinopolis’te ömrünü dolduracaktı.

MS 476’da içinde bulunduğu Lauseion binası yandığında heykel de yok olacaktı.

 

HEYKELİN GÖRÜNÜMÜ HAKKINDAKİ VERİLER

Bu heykelin, antik dönemdeki görüntüsü hakkında yapılan araştırmalarda, komşu Elis kentinin sikkeleri üzerindeki resimler yol gösterir.

Strabon

Sinoplu ünlü gezgin: heykel hakkında, MS.1’nci yüzyıl başlarında şunları yazmıştır:
“ Tapınak çok büyüktür, ama fildişinden yapılmış heykel öyle bir iriliktedir ki, oranlamayı doğru yapmadığı için heykeltıraş eleştirilebilirdi. Zeus’u oturur durumda göstermiştir, ama tanrının başı neredeyse tavana değer. Öyle ki, Zeus yerinden kalkacak olsa tapınağın çatısını delip geçer.”

Kallamakhos

Heykelin yapılışından, (MÖ.305-240) 200 yıl sonra, bu şairin bir şiirinde, heykel hakkında şu bilgiler verilmektedir:
“ Heykelin toplam uzunluk ve genişliği: kazılmış tapınağın tabanı üzerinde de ölçülebilir. Kaide 6.65 metre eninde, yaklaşık 10 metre derinlikte ve yüksekliği 1 metrenin üzerindeydi. Heykelin kendisi 13 metreydi ve 3 katlı bir yapı kadar yüksekti. Tapınağın batı yakasını kaplayan ve kutsal alanın her yanında varlığı hissedilen, dev bir heykeldi.”

Pausanias

MS.2’nci yüzyılda yaşamış bu Yunanlı: gördüğü şehirlerdeki anıtlar hakkında ender bulunur bir belge bırakmıştır. Bu şehirler artık yok olduğundan, onun yazdıklarını değerlendirmek gerekir.
“ Başında zeytin dallarından bir çeleng vardır. Sağ elinde fildişi ve altından yapılmış bir “Zafer Tanrıçası” heykeli tutar. Tanrının sol elinde, üzerine türlü türlü madenler kakılı asası vardır. Asanın yanına bir kartal tünemiştir. Tanrının sandaletleri de giysisi gibi altındandır. Giysisine hayvan ve zambak figürleri oyulmuştur. Taht, altın ve değerli taşlarla, abanoz ve fildişiyle süslenmiştir.”

Tapınağın batısında: ana kutsal alanın hemen dışındaki bir yapı: bu dev heykeli yaratan Pheidias’ın atölyesi olarak, MS.174 yılında, Pausanias’a gösterilmiştir. 1958 yılında yapılan kazılarda, bu yapıya ait kalıntılar bulundu. Bu kalıntılar arasında: bu tür bir heykel üzerinde çalışmaya uygun aletler bulundu. Yapı kalıntısının temelinde: MÖ.5’nci yüzyılın özenli harfleriyle “Pheidias’a aitim” yazan kırık bir testi bulunmuştur.

Evet, biz yine, Pausanias’ın anlattıklarına bakalım. Onu en çok taht etkilemişti. Çünkü: sanatçı, tüm yontuculuk yeteneğini, tahtta bol bol kullanmış olmasının yanında, tapınağın iç kısmının loş ortamında, tahtın daha kolay seçilmesinin de kuşkusuz payı vardır. Yapının çatısı, yarı saydam mermerlerle kapatılmış olsa da, Zeus heykelinin üst tarafını ayrıntılarıyla görmek zor olmalıydı.

Tahtın ayaklarını, sırt sırta konmuş kanatlı Zafer Tanrıçası figürleri süslüyor. Öndeki her iki ayağının üst tarafında “Sfenks’in kaptığı Thebai’li çocuklar” konulu sahneler bulunuyor. Kadın başlı, aslan gövdeli ve kartal kanatlı bir canavar olan Sfenks: Orta Yunanistan’daki Thebai’li delikanlıları, bilmecesine yanıt vermezler se öldürürdü. Sorduğu bilmece şuydu: “ iki ayaklı, üç ayaklı ve dört ayaklı olan ve en çok ayağı olduğu zaman en güçsüz durumda bulunan yaratık hangisidir?”

Tahtın diğer destekleri üzerinde: Herakles ile arkadaşlarının, Amazonlarla savaşması gösterilmiştir. Bu desteklerin: heykeltıraşlık süslemelerinin gerçekten etkileyici parçaları olduğunu vurgulamış, orada iki gurup halinde 29 figür bulunduğunu belirtmiştir. Bu figürlerdeki dalgalı hareketler ve savaşanların giysilerindeki kıvrımların dönüşü, Pheidias’ın ince yontu sanatının da özelliğidir.

Zeus heykelini taşıyan büyük kaide: mavi-siyah Eleusis mermerinden yapılmıştır.
Pausanias’ın anlatımı: heykeli gerçek bir Yunan mitolojisi hazinesi olarak gösteren ayrıntılarla doludur.

Heykel hakkındaki son tanımlaması şu şekildedir

“ Heykel: yapıldığı andan başlayarak, klasik heykeltıraşlığın altın çağının başyapıtı olarak hayranlık toplamıştır. Heykelin bakım işleri: Pheidias’ın soyundan gelen “cilacılar”ın elinde bulunuyordu. Heykelin üstüne zeytinyağı dökme adeti; tapınağın nemli ortamında oluşan fildişi çatlakları nedeniyle ortaya çıkmış olabilir.

MÖ.2’nci yüzyıl ortalarında, durum kötüleşince; heykelin onarılması için, güneydeki Mesense şehrinden heykeltıraş Damophon çağırılmıştır. Tahtın altına, üstteki muazzam heykelin ağırlığı ile çökmemesi için dört sütun yerleştirilmiştir.

 

HEYKEL BİTTİKTEN SONRA YAŞANANLAR

Heykel tamamen bittiğinde, Pheidias, yapıtı beğendiyse bir işaret göndermesi için yakarır Zeus’a. Söylenenlere göre: bugün tunç bir sürahinin kapladığı noktaya, hemen bir yıldırım düşer. Heykelin önündeki tüm zemin: siyah mermer döşelidir. Paros mermerlerinden, daire biçimindeki bir çerçeve çekilerek kenarları yükseltilmiştir. Burası, heykelin üzerine dökülen zeytinyağı için, havuz görevi yapmıştır.

 

OLİMPİYAT OYUNLARI-STADİUM

Evet, bu bölümde, Olimpiyat oyunlarının tarihine ait ayrıntılı bilgiler vereceğim, Ayrıca yine Olypia şehrinde düzenlenen oyunların yapıldığı yerleri anlatacağım.

Temenos’un sınırlarının hemen dışında, atletik egzersiz ve yarışmalarda kullanılan yapılar durur. Günümüzde burayı ziyaret ettiğinizde, genellikle bu yapıların gayet mütevazi olduğunu görecek ve şaşıracaksınız. Çünkü, modern Olimpiyat oyunlarının (1896’da başlatılan) görkemli tesisleri insanlarda antikçağlarda da benzer şekilde tesislerle karşılaşma beklentisi yaratır.

Günümüzde görülen Stadium yaklaşık MÖ 350’de inşa edilmiştir. Temenos’un dışında kalır. Daha önceki pist veya yarışların düzenlendiği sade alan, kutsal bölgenin kısmen içindeydi. Bu değişim, bazılarının dediği gibi dini bağlantıların azalan önemini veya sırf daha büyük bir yer ihtiyacını yansıtıyor olabilir.

Stadyumun 192.27 metre ya da 600 Olimpik adım uzunluğu, efsaneye göre ilk olarak Herakles tarafından belirlenmişti. Kumla kaplı, dikdörtgen biçimli kil pistin başında, her iki ucunda ayak parmakları için oyuklar bulunan taştan başlama çizgisi vardır. Tüm yarışlar düz olarak ileri geri koşulur, ama mesafe ne olursa olsun batıda, kutsal bölgeye en yakın noktada sonlanırdı.

Pisti çevreleyen taştan bir su kanalı, bu gölgeliksiz alanda yaz sonu sıcaklarında ve kaybedenlerin su içebilmesi için aralıklarla çanaklar yerleştirilmişti. Pistin çevresine inşa edilmiş eğimli toprak setler, burada oturan veya ayakta duran yaklaşık 40.000 seyirciye görüş kolaylığı sağlıyordu. Daha sonraki stadlarda, doğal tepe yamaçlarıyla veya düz toprak üzerine inşa edilmiş tonozlu odalar (bu Roma mimarisine has bir uygulamaydı) üzerinde duran taş oturma yerleri olacaktı.

Çoğu yarışma stadyumda yapılırdı. Ama araba yarışları hipodrom adı verilen ayrı bir alanda yapılırdı. Pausanias hidopromun temenos’un bayağı dışında, stadyumun güneyinde olduğunu söyler. Ne yazık ki, Alpheios Irmağının taşkınları tüm izleri silmiştir.

Atletik eğitimler gymnasium ve palaestra’da gerçekleşirdi ve normalde Yunan kentlerinde bunların her ikisi de bulunurdu. Bu yapılar aynı zamanda toplumsallaşma ve erkek çocuklar için okul işlevi de görürdü.

Gymnasium sözcüğünün çıplak anlamına gelen gymnos’tan gelmesi, Yunanlıların çıplak egzersiz yapma adetlerini hatırlatır. Palaestra Yunanca güreşmek anlamındaki sözcükten gelmektedir.

Gymnasium ve palaestra’nın ortasında bir açık hava alanın çevresinde kolonadlı revaklar ve bazen de ek odalar bulunurdu.

Gynasium genellikle koşu için özel tesislerle donatılmış kamusal bir kompleksti, ama bunun dışında gymnasium ile palaestra arasındaki ayrım genellikle muğlaktı.

Olympia’da, temenos’un hemen dışında her ikisinden de bir tane bulunur. Her ikisi de Helenistik dönemdendir. MÖ 2’nci yüzyıldan kalma olan gymnasium’un doğu tarafında üstü kapalı, her hava koşulunda kullanılabilecek ve stadyumla aynı uzunlukta bir koşu pisti vardı. Çok daha küçük olan palaestra ise MÖ 3’ncü yüzyıla ait olup, Dor tarzı bir kolonadla çevrili bir avlu ile bunun üç yanındaki odalardan meydana gelir. Güney kolonadın üç sırası (İon) ve giriş sundurması için İon ve Korent tarzı sütunlar kullanılmıştır.

Gymnasium’lar ve palaestralar’da basit yıkanma tesisleri de olabiliyordu. Atletler egzersizden önce bedenleri zeytinyağı ile kaplar ve sonrasında stright adı verilen özel bir tunç aletle yağı ve kiri kazırlardı. Sadece soğuk suyla yıkanan Yunanlılar, klasik dönemde istemeye istemeye sıcak su kullanmaya başladılar. Ama Romalılar utanıp sıkılmadan sıcak su keyfini çıkarır ve halk hamamlarını en önemli kamusal kurumları arasında sayarlardı.

Atletizm yarışları kutsal festivaller olarak başlamıştı ve her zaman dini merkezlerde düzenlenirdi. Oyunlarıyla ünlü olan 4 temenos itibarlı periodos’u yani turneyi meydana getirirdi. Olympia, Delphoi, İshmia ve Ne-meia.

Başka temenoslar’da daha yerel cezibesi olan oyunlar düzenlenebiliyordu. Olympia ve Nemeia’da Zeus’un gözetiminde oyunlar düzenlenir ve atletler ona dua ederdi. Delphoi’de Apollon, İsthmia’ya Poseidon hükmederdi. Zafer ödülleri, Olympia’da kutsal bir zeytin ağacının dallarından yapılmış bir taç örneğinde olduğu gibi basit olsa da itibar çok büyüktü. Yarışmacının kenti ise ek armağanlar ve para sunardı. Atinalılar dört oyundan birini kazananı yaşam boyu bedava yemekle ödüllendirirdi. Altis’in kendisinin de şükranlarını sunan galiplerin adaklarıyla dolu olması şaşırtıcı değildir.

En eğlendiricilerden biri, şimdi Olympia Müzesinde sergilenen 143.5 kg ağırlığındaki bir taştır. Taşta şöyle yazılıydı. “Pholos oğlu Bibon beni tek eliyle başının üzerinden fırlattı.” Taş fırlatma Olympia’daki temel yarışlardan biri değildi, yine de Bibon’un başarısı heyecan yaratmış olmalıydı.

Olimpiyat oyunları, 4 yılda bir, yaz sonunda, orta günü yaz gündönümünden sonraki ikinci veya üçüncü dolunaya denk gelecek şekilde düzenlenirdi. Olympia’nın bağlı olduğu yakınlardaki Elis kentinden haberciler, Yunan dünyası boyunca yol alarak festivalin tarihlerini duyurup, katılımcıları davet eder ve özel Olimpiyat ateşkesini ilan ederlerdi. Daha sonra 3 aya tamamlanacak olan bir aylık dönem boyunca yarışmacı gönderen şehir-devletler silahlarını bırakmayı ve tartışmalarını askıya almayı kabul ederlerdi. Olimpiyat Oyunlarının uzun tarihi boyunca siyasal tartışmaların yarışmayı tehlikeye sokacak kadar kızışmasına nadiren rastlanırdı. Bunun aksine, Nemeia Oyunlarında yakın devletlerin rekabetine daha sık rastlanırdı.

Olimpiyat oyunları başlamadan önce yarışmacıların bir ay boyunca Elis’te antreman yapmaları gerekiyordu. Festivalden hemen önce, görevliler, atletler ve kafileleri Olympia’ya yürürler, 58 km lik yolculuk iki gün sürerdi. Bu sırada da seyirciler ile onlara yemek, kalacak yer, adaklık armağanlar ve hatıra eşyaları sağlayanlar her köşeden Olympia’ya akın ederdi.

Oyunların uzun tarihi boyunca etkinlik programı değişikliklere uğradı. Ancak ilk gün, her zaman dualara, kurbanlara ve yarışmacılar, erkek akrabaları ve antrenörlerine Bouleuterion yani Halk Meclisi Binasındaki Zeus Horkeios (Yeminlerin Zeus’u) heykeli önünde, dürüst yarışma yemini etmelerine ayrılmıştı. Yarışmalar 3 ile 5 gün arasında sürer, bunu kapanış törenleri ile zafer taçlarının kazananlara verilişi izlerdi. Etkinlikler arasında çeşitli mesafelerde koşu yarışları, yarışmacıların zırh giydikleri bir koşu yarışı, boks, güreş, güreş ve boksun her şeyin serbest olduğu bir bileşimi olan pankration, disk fırlatma, uzun atlama, cirit, koşu ve güreş olmak üzere 5 daldan oluşan pentatlon ve 2 ve 4 atlı takımların katıldığı araba yarışları bulunurdu.

Sporcuların çoğu günümüzdekilere benzer olmasına rağmen, kullanılan ekipmanlar ve yapılış tarzları tuhaf görünebilirdi. Örneğin: uzun atlayıcılar kendilerini iki ellerinde tuttukları ağırlıkların yardımıyla öne fırlatırken, boksörler ellerini sadece deri şeritlerle korurdu. Helenistik dönemde hafifçe korumalı eldivenler ortaya çıkacaktı. Günümüzden farklı olarak yarışmacıların hepsi çıplaktı. MÖ 8’nci yüzyıl sonlarında yerleşen bu uygulama, sevimli ama pek tatmin edici olmayan antik halkı çok etkilemesiyle başlamıştı.

Yarışmacılar Yunan şehir-devletlerinin erkek yurttaşlarıydı. Kadınlar, yabancılar ve köleler yarışlara katılamazdı. Bir kadın ancak bir araba takımının sponsoru olarak uzaktan kazanabilirdi. Kyniska adlı Spartalı bir kadın bunu başarmış ve Olympia’da başarısına iki anıt diktirmişti. Anıtlardan daha büyük olanının üzerindeki yazıtta şöyle deniyordu.

“Sparta’nın kralları benim, babalarım ve kardeşlerimdi. Ama arabam ve fırtına gibi atlarımla ben, Kyniska. Kazandığım için ödülü, heykelimi buraya yerleştiriyorum. Ve gururla ilan ediyorum ki, Tüm Yunanlı kadınlar arasında tacı ilk takan bendim.”

Sadece belli kadınların yarışları seyretmesine izin veriliyordu. Varlığı gerekli olan hasat tanrıçası Demeter Chamyne’nin başrahibesi ve rahibeleriyle zaman içinde bakire olmayan bekar kadınlar ve Dio Chrysostom’a göre “namusundan emin olmayan kadınlar”.

Evli kadınların izleyici olması katı şekilde yasaktı. Bu tuhaf kurallar, oyunlar ile bereket ritüelleri arasında eski bir bağlantıya işaret ediyor olabilir. Dört yılda bir Olypia’da tanrıça Hera’nın onuruna Herala adı verilen, kadınların katıldığı oyunlar düzenlenirdi. Tek etkinlik, üç farklı yaş gurubundan kızların katıldığı koşu yarışıydı.

Daha geç klasik dönemde, MÖ 4’ncü yüzyılda, oyunların dini anlamı azalmaya başlamıştı. Olympia’da bu eğilim kendisini kutsal bölge içinde siyasal bir anıtın yapılmasıyla gösterir. MÖ 330’larda yapılan, şık şekilde donatılmış yuvarlak bir bina olan Philippeion, Yunanistan fatihi Makedonyalı II Plilippos’un ve ailesinin altın ve fildişinden heykellerini barındırıyordu. Atletlerin profesyonelliği de artıyordu, öyle ki Roma döneminde atletler geçimlerini halkı eğlendirmeye yönelik çok sayıda festivalden oluşan bir turneyi sürdürerek kazanıyorlardı. Ama Hıristiyanlara göre bu tür yarışmalar pagan tanrılarıyla bağlantıları yüzünden lekelenmişti ve yasaklanmaları gerekiyordu. MS 393’de, I Theodosius’un emriyle Olimpiyat Oyunları da dahil tüm pagan festivalleri yasaklandı.

 

SONUÇ

Heykel: uzun yıllar, Zeus’a inananlara korku ve hayranlık uyandırmayı sürdürdü. Yapılışından 450 yıl sonra: bölgeyi yağmalayan Romalılar arasında, Roma imparatoru Caligula (MS. 37-41) heykeli, Roma şehrine götürmek istedi. Hatta: heykeli taşıyacak araçları kurmak için ustalar gönderdi, ama heykel, ansızın “ öyle bir kahkaha koy verdi ki, yapı iskelesi çöktü, işçiler de kaçtı”
Ancak, heykel, dokunulmazlığını sonsuza kadar sürdüremedi. MS.391 yılında: Hıristiyan kilisesinin rahipleri: İmparator I. Theodosius’u: pagan kültlerini yasaklatmaya ve tapınaklarını kapatmaya razı ettiler. Olympia’daki oyunlar durduruldu, büyük Olympia kutsal alanı terk edildi.

Takip eden süreçte: 800 yaşını geçen kült heykel: sonundan Constantinopolis’teki bir sarayı süslemek üzere tapınağından taşınmıştır. Pheidias’ın atölyesi ise; bir Hıristiyan kilisesine çevrildi. Tapınak: 425 yılı civarında, bir yangında ağır hasar gördü. MS.6’ncı yüzyıla gelindiğinde ise; Alpheios ırmağının yatağı değiştirildi.

Bakımsız kalan Olympia kutsal alanı; toprak kaymaları, depremler ve taşkınlar sonucu yerle-bir oldu ve 1000 yılı aşkın bir süre: kalın bir kum, çamur ve döküntü tabakasıyla kaplı kaldı.

Heykel, biraz önce söylediğim gibi, başka yere götürülmüştü ve bu felaketlerden korunmuştu. Ama, 462 yılında: Constantinopolis şehrinde, büyük bir yangın çıkınca, heykelin bulunduğu saray yıkıldı. Olympia kutsal alanı Peloponnesos’ta bakımsızlıktan toprağa karışırken, klasik heykeltıraşlığın en büyük yapıtı olarak görülen bu olağanüstü heykel de Boğaziçi kıyılarında yok oldu.

Evet: son not: heykelin ayrıntılarını görebilmek için hiçbir kopyası bulunmamaktadır. Heykelin bıraktığı izlenimi: Pausanias gibi yazarların yazıları aracılığıyla paylaşma olanağı bulmak bile büyük şanstır.

Yolu buralara yani Yunanistan ülkesinin güneyinde, Olympia bölgesine düşenler, bu kutsal alanı ziyaret edebilir ve bir zamanlar, antik dünyanın en büyük sanat yapıtı olan heykelin bulunduğu yeri, heykel olmasa da görebilirler.
Bu arada: Olimpiyat oyunları: 1896 yılında yeniden hayata döndürülmüştür.

Yunanistan Atina Şehirde mutlaka gezilmesi önerilen yerler

Yunanistan Atina Şehirde mutlaka gezilmesi önerilen yerler

AKROPOLİS VE AKROPOLİS MÜZESİ

Burası, antik Yunan dünyasının dini merkezidir. Burası hakkındaki ayrıntılı tanıtım ve gezi yazısını yine bu sitede bulabilirsiniz.

Yunanistan Atina Şehirde mutlaka gezilmesi önerilen yerler

DİONYSİOS TAPINAĞI

Thrassilou sokağındadır. Burası, antik Yunan dünyasının tiyatro merkezi ve tiyatro kültürünün ilk sergilendiği yer olarak önem kazanıyor. Giriş ücretli.

 

ZEUS OLYMPİAS TAPINAĞI

V.Olgas caddesindedir. Burası: antik Yunan tanrılarının kralı, babası için yapılmış, en büyük tapınak yapısıdır.

 

ROMA AGORASI

Pelepida Sokağındadır.  Roma imparatoru Augustus’un şehre bağışladığı anıtlar arasında Parthenon’un doğusuna yerleştirilen küçük dairesel bir tapınak olan ve İon düzeni kısa süre önce tadilat geçirmiş, Erekhtheion’dan kopya edilmiş Roma Tıpanğı ile eski yerleşik agoranın doğusuna inşa edilen revaklı, dikdörtgen biçimli Pazar Meydanı, Roma Agorasıydı. 

Burası, şehirde Roma egemenliğinin hüküm sürdüğü yıllarda, günlük hayatın merkezi olarak öne çıkmaktadır.

 

YUNAN AGORASI

MÖ 5’nci yüzyıl boyunca, kent merkezi Agora’daki yapım faaliyetleri, Akropolis’tekiler ile dönüşümlü olarak ilerledi. MÖ 479’dan yüzyıl ortalarına kadar Akropolis’in “Platai Yemini” yüzünden el değmeden durduğu bir dönemde, Agora’daki inşaat faaliyetleri yoğundu. Persler, Akropolis’in yanı sıra Agora’yı da tahrip etmişti, ama binaların çoğu seküler amaçlara hizmet ettiğinden, Yenini çiğnemeden tekrar inşa edilebilirlerdi. 

Evet daha geniş anlamıyla Agora, bir kentin merkezi Pazar yerini belirtir. Resmi olarak belirlenmiş kutsal, siyasal ve dini bölgelerin dışında, Atinalılar istedikleri her türlü hizmeti orada buluyorlardı. Bunlara ait kanıtlar, kazıların yanı sıra edebiyattan da gelir. 

Günümüzde Agora; Adrinou sokağındadır.

Şimdi bu bölümde, Agora’daki bazı antik dönem yapılarından söz edeceğim. 

Erken klasik dönem yapıları arasında, 1984’de Agora’nın kuzey ucunda keşfedilen “Boyalı Stoa” veya “Stoa Poikile” de vardır. Bu yapı, antik yazarlar tarafından övgüyle bahsedilen ahşap paneller üzerine, ünlü tablolar barındırıyordu. En ünlü sahnede, Atina’nın “Marathon” daki zaferi tasvir ediliyordu, ancak bunlardan hiçbiri günümüze ulaşmamıştır. 

Yine erken klasik dönemden kalma, yuvarlak bir yapı olan Thohos, 500’ler konseyi Boule’nin içinden, kentin gündelik işlerini 35 veya 46 günlüğüne yürütmek için seçilen 50 kişilik Prytany’nin karargahı, yemekhanesi ve yatakhanesi olarak hizmet veriyordu. 

Aynı dönemde, Persler karşısında MÖ 476’DA Eion’daki zaferin anısına, Kimon, üç büyük herma adadı. Bir herma, tepesinde tanrı Hermes’in sakallı portre halinde başı ve ortasında erkek cinsel organı bulunan, dikdörtgen biçimli sade bir sütundu. Kimon’un bu hareketinin getirdiği itibar ile hermanın popülerliği arttı ve o zamandan sonra iyi şans, başarı ve koruma getirmesi için ev ve tapınakların girişleriyle, kamuya açık kavşaklarda yaygın olarak dikilmeye başlandı. Agora’nın kuzeybatı girişi yakınlarında çok sayıda olduklarından, semte adını verdiler. “Hermalar”

Perikles dönemi başlarında, çevredeki pek çok zanaatkarın yücelttiği demirci ocağının tanrısı Hephaistos ve burada sanat ve zanaatkarların tanrıçası suretinde olan Athena’ya adanmış etkileyici bir tapınak üzerinde çalışmalar başladı.

Büyük ölçüde, Hıristiyan kilisesi olarak tekrar kullanılmış olması nedeniyle mükemmel durumda olan Hephaisteion, batıdaki Kolonos Agoraios tepesindeki konumundan bölgeye hala hakimdir.

Gerçekten de bu tapınak önden, Agora’dan görülmek üzere yerleştirilmişti.

Ön cephe üzerine bir odaklanma, Yunan tapınakları iççinde sıra dışıydı, ama Roma tapınaklarının tipik özelliklerinden olacaktı.

Yaklaşık MÖ 450’de başlanan ama yaklaşık MÖ 420’ye kadar tamanlanamayan Hephaisteion, daha önceki bir tapınağın yerine yapılmayıp yeni tasarlanmıştı.

Bu tapınağın cephesi ve planı, geleneksel şekilde Dor tarzıdır.

Çağdaşı Parthenon için de geçerli olduğu gibi, bu tapınağın heykelli süslemeleri de bol ve masraflıydı.

Agora’ya bakan doğu cephede, daha ağırlıklı olan doğu ve batı alınlıklarda, kötü durumdaki heykelleri doğu tarafta ve buna hemen bitişik kuzey ve güney yanlardaki dört noktada yer alan Herakles ve büyük Atinalı kahraman Theseus’un yaptıklarını anlatan 18 metop, savaş sahnelerinin bulunduğu iki friz, biri promaosun üzerinde ve kolonadın kapladığı bölge boyunca, tapınağın en köşelerine kadar kuzey ve güneye uzanır.

İki tanrının Alkamenes’in eseri olan tunç kült heykeli, günümüze ulaşmamıştır.

Kazılar, Hephaisteion’un peyzaj amaçlı bitkilendirme ile çevrili olduğunu göstermiştir.

Geniş terakota saksıların bulunduğu dikim çukurlarının keşfi, tapınağın uzun kuzey ve güney yanlarında iki sıra, batıda ise üç sıra çalılığın uzandığını gösterir.

Metinler, ağaç, bitki ve suyun kutsal mekanların önemli bir öğesi olduğunu açıkça belirtir.

 

DEVLET HAPİSHANESİ:

Agora’daki MÖ 5’nci yüzyıl yapıları arasında, güneybatı köşesinin ilerisinde duran değişik devlet hapishanesi binası da bulunur.

Sıra dışı planıyla, iki yanında ufak odalar bulunan merkezi bir koridor arkadaki bir avluya çıkar.

MÖ 339’da baldıran zehiri içerek kendini öldürmeye zorlanan filozof Sokrates, son günlerini bu hapishanede geçirmiştir.

 

GÜNEY STOA:

Agoranın güney yanındaki Güney Stoa I, idari ofisler ve memurların Yunan adetlerine uygun olarak uzanıp yemek yedikleri odalar barındırırdı.

Bu binada keşfedilen çok sayıda sikke, kentin ticari yaşamındaki rolünü gösterir.

Yakınlarda iyi bir tunç sikke kaynağı olan Darphane yer alırdı.

MÖ 4’ncü yüzyıldan itibaren, popüler olan tunç sikkeler, Agora kazılarında bulunan sikkelerden çoğunluğunu meydana getirir.

Bunlar altın ve gümüş sikkelerin aksine, sıradan alışverişlerde kullanılırdı.

KERAMEİKOS

Ermou sokağındadır. Burası, antik  dönemde şehir duvarlarının bulunduğu bir yer. Ayrıca, şehir duvarlarındaki kutsal kapı da burada bulunuyor. Daha sonraki dönemde ise, kentin ana mezarlığı burada yapılmış. Günümüzdeki seramik kelimesinin çıkış kaynağı, burası.

 

PİLAKA MAHALLESİ

Burası: Akropolis tepesinin hemen altında bir yer. Bizans ve Osmanlı dönemlerinde, Atina şehri, yalnız buradaki yerleşimden ibaretmiş. Bu güzel mahalle, araç trafiğine kapalı. Küçük, dar ve sevimli sokaklarında, beyaz badanalı evlerin arasında keyifle gezebilirsiniz.

Yunanistan Atina Şehirde mutlaka gezilmesi önerilen yerler

MÜZELER

ULUSAL ARKEOLOJİ MÜZESİ

Patission sokağındadır. İşte, gerçek bir müze. Dünyanın en tanınmış, antik Yunan heykel sanatı eserlerine ait koleksiyonlar burada sergileniyor.

 

BİZANS MÜZESİ

Sofias caddesindedir. Burada: erken Hıristiyanlık ve Bizans dönemlerine ait, dinsel temalar ve eserlerden oluşan koleksiyonlar sergileniyor.

 

BENAKİ MÜZESİ

Koubaki sokağındadır. Bu müzede sergilenen eserler: Yunanistan ülkesinde, tarih öncesi  devirlerden, Osmanlı dönemine kadar olan tarihi kapsamaktadır.

 

KYKLAD SANATLAR MÜZESİ

Neoptou Douka sokağındadır. Bu müzede: Ege denizindeki araştırmalar sonucu bulunmuş olan ve MÖ.3000’li yıllardan kalan eserler sergileniyor. Bunların başında: mezar eşyalar var.

 

YUNAN HALK SANATLAR MÜZESİ

Kydathineon sokağındadır. Bu müzede sergilenenler: Yunan işlemeleri, seramik eserler ve ağaç işleri koleksiyonlarıdır.

Atina şehri genel özellikleri

Atina şehrinde gezilecek yerler.

Atina şehrinde gezilecek diğer yerler.