Aydın Söke Prıyen Piriene Güllübahçe

Priyen, Aydın ili Söke ilçesi yakınlarındadır. Söke’nin Güllübahçe Mahallesi yakınlarında, Samson (Mykele) dağlarının güney yamacında kurulmuştur. Söke ilçe merkezine 15 km uzaklıkta Modern Güllübahçe köyü sınırları içindedir.

Aydın-Söke karayolundan buraya ulaşmak mümkündür. Ancak ziyaret sırasında dik ve bazen zorlayıcı merdivenler bulunduğunu bilmelisiniz.

 

ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALAR:

Prıyen şehrinin kalıntılarından, ilk olarak 18’nci yüzyılda söz edilmiştir. İngilizler 1868 yılında acele bir kazı yapmış ve bazı mermerleri Londra’ya götürmüştür. 1873 yılında Thomas ve Rayet de kazı yapmıştır. Ancak kazı Berlin Müzesi adına Human, Wiegand ve Sehrader tarafından gerçekleştirilmiştir.

Kazıdan sonra, Belediyeleri, sokakları ve evleri tamamen ortaya çıkarıldı ve dört veya beş bin nüfuslu bir Helenistik kenti görselleştirildi.

 

ŞEHRİN KONUMU:

Şehir, çaprazda büyük bir kayaya yaslanmış durumdadır. Bu kayanın üzerinde, 350 metre yükseklikte, tırmanması zor küçük bir plato vardır. Şehrin tutan platform, ovaya doğru kavisli bir şekil alır ve ötesinde ve berisinde kapıları olan 2.5 kilometrelik sur duvarlarıyla çevrilidir.

Bu platform yatay değildir. Ancak esas olarak en alçağı ovadan 30 metre, en yükseği ise 130 metre yukarıda olan 4 taraça üstündedir.

Şehrin ana kısmı, 79 ve 97 metre yüksekliğindeki ortadaki iki taraça üstündedir.

Akropolise giden yoldan kazı alanının tamamı görülebilmektedir.

Yollar birbirini, dama tahtası çizgileri gibi düzgün bir şekilde kesmektedir. Sokak genişlikleri 3.5 metreyi bulur, cadde genişlikleri ise 7 metreye kadar ulaşır.

Yine şehrin önemli özelliklerinden birisi: mitolojik açıdan zengin, antik çağların Nil’iden sonra en bilinen ikinci nehir olan Maeander deltası üzerindeki konumudur. Deltanın ardı ardına çamurlanması, muhtemelen şehrin MÖ 350’de bugünkü konumuna taşınmasına ve böylece o dönemde oldukça modern olan şehir kompleksini inşa etme fırsatı bulmasına neden olmuştur.

TARİHİ GEÇMİŞİ:

Prian, MÖ 10’ncu yüzyılda kurulmuştur.

Kuruluşu sonrasında toprakların ilk sahipleri olan Karyalılara karşı savaşılmış ve Prianlılar, Efeslilerden yardım almışlardır.

Tarihçi Strabona göre: Prian, Atinalı Nelee’nin oğlu Aepytos tarafından kurulmuştur ve daha sonra Tep’ten yeni göçmenler gelmiştir. Başka bir yerde, tarihçi Anyl, bu şehrin sakinlerinin aslen Helice’den geldiğini söyler.

Evet devam edelim:

Kuranlar bir İyonya Efes gurubuydu ve benzer koşullar altında kurulmuşlardı. O dönemde 12 kentten oluşan İyonya Konfederasyonuna bağlıydı. Bu Konfederasyon, ovaya doğru uzanan Mikale dağının burnuna Poseidon Heliconios tapınağını inşa etmiştir. İlham yoluyla kayıpları önceden haber veren kahini, resmi kurban törenlerine başkanlık ediyordu.

Bu şehir, daha sonra Lidyalılar tarafından ele geçirilmiştir.

Daha sonra, MÖ 546’da Persler tarafından şehir yağmalamış ve sakinlerini köleleştirmiştir.

MÖ 6’ncı yüzyılda, Priene, Yedi Bilgeden biri olan Bias’ın eviydi. Bias hakkında çok az şey biliniyor. Onu daha çok, kendisinden sonra yaşamış olan Efesli Herakleitos’un anlatımıyla tanıyoruz. Herakleitos onun hakkında “Aklı diğerlerinden daha büyüktür” der.

Evet, Plutarkhos’a göre bu adam: Prian Sisam ile Miletliler arasında devam eden mücadele sırasında Sisam’a elçi olarak gönderilmiştir.

Plutarkhos’a göre: Mısır kralı bu filozofa sefil bir tebaa göndermiş ve ona dilinin en kötü kısmını kesmesini söylemiştir. Filozof dilini kesmiş ve Mısır kralına geri vermiştir.

Perslere karşı İyonya isyanı sırasında Priyn 494 yılında Lade savaşına 12 gemi göndermiştir.

Priyn Peloponnesos savaşlarında da önemli bir rol oynamıştır.

Bu kentin kaderi de diğer İyonya kentlerinin kaderine benzer.

Kimi zaman İran egemenliği atında kalmış, kimi zaman da Ellas’ın kurtarmasıyla kurtulmuştur.

Perikles’in hükümdarlığı sırasında, günümüze ulaşan kayıtların bize anlattığına göre, sınırların belirlenmesi konusunda Samos ile aralarında bitmek bilmeyen çatışmalar yaşanmıştır. Bu kayıtlar antik Yunan diplomasisi ve kamuoyu için çok önemli ve ilginç belgelerdir.

Önce Lysimach, sonra Antiorhus dönemlerinde Samoslular yeniden savaşmaya başladılar.

Üçüncü yüzyılın ortalarında, savaşlar vardır. Bu kez önce Rhodoslular sonra da Mısırlılar hakemlik yaparlar. Üçüncü yüzyılın sonunda Prian Mısır’a, yüz yıl sonra da Roma’ya tabii olur.

Kısaca tüm İyonya kentleri gibi Prian da isteyerek ya da istemeyerek çeşitli egemenliklerin altına girer.

Doğal çevresinin güzelliği içinde, ticari yetkinlik ve entelektüel faaliyet göstermesine rağmen, onu fazla üzmeyen kolay bir hayat yaşadı ve sonunda öldü.

Başlangıçta bu şehir bir ticaret ve eğlence şehri ve bir limandı. Ancak daha sonra Menderes onu doldurdu. Daraa zamanında Yunan coğrafyacı ve denizci olan Seylax, o dönemde iki iskelenin var olduğunu kaydeder.

402 savaşını anlatan Thucyidide döneminde Priyen’den bahsedilmez. Muhtemelen o dönemde savaş gemileri artık buraya yanaşamıyordu. Strabon’un zamanında şehir denizden kırt stade (1 stade 120 adımdır) uzaklıktaydı. Şimdi ise 15 km uzaklıktadır.

 

KENTİN EN ÖNEMLİ ÖZELLİKLERİ:

Miletli mimar Hippodamos tarafından geliştirilen ızgara (grid) planına göre düzenlenen ilk şehirlerden biridir. Arkeologlar tarafından kazılıp yayınlanmasından sonra şehir Yunan “ideal şehri” olarak kabul edildi.

Ayrıca, demokratik, oldukça kültürlü bir orta sınıf şehrinin mimari yansıması olarak anlaşıldı.

Bu nedenle, 20’nci yüzyıl ortası şehir planlama teorisinin kentsel planlama projeleri içinde, doğrudan bir model olarak bile kullanıldı. Şehir planı, Avrupa’dan tüm Amerika kıtasına ve Doğu Asya’ya kadar şehir planlama tarihiyle ilgili her ders kitabında bulunabilir.

Her vatandaş, esasen aynı evlerin inşa edildiği, tam olarak aynı büyüklükte bir arsayı, kurayla alırdı.

Sarp bir kaya üzerine inşa edilen kent, savunma duvarları, merdivenli yollar ve kontrol edilebilir tepelerde yerleşimiyle stratejik bir avantaj sağlamıştır.

Tarihçi kaynaklara göre, dünya tarihinde ilk kanalizasyon sistemlerinden birine sahipti ve planlı kent anlayışına öncülük etmişti. Şehrin planı ve mimari yapılar nedeniyle, şehir “Anadolu’nun Pompeisi” olarak anılmaktadır.

Günümüzde British Museum’da bulunan ve Archelaos olarak adlandırılan bir kabartma (antik heykeltıraş Prieneli Archelaos tarafından yapılmıştır) , Priene’de müzik sanatlarının yüksek statüsünün bir örneğidir. Zarif figüratik kabartması, Homeros’un Apotheosis’ini (bu türden tek antik tasvir) tasvir eder ve Priene’de edebiyat ve felsefenin gördüğü büyük saygının kanıtıdır.

1895-99 yılları arasında yapılan kazılarda, kazıcılar MS 5’nci yüzyıldan itibaren Hıristiyan şapelleri ve ibadethaneleri keşfettiler. Bunların dağılımı mekânsal ayrımlardan açıkça anlaşılıyordu.

Eski pagan kült alanının yanında, putperest alanı yok etmeyen, aksine onu etkisizleştiren küçük bir Hıristiyan şapeli her zaman mevcuttu.

Eski ve yeninin bu şekilde bir arada bulunması, Athena tapınağında, tiyatroda, Mısır tanrılarının kutsal alanında, Agora’nın doğu tarafında ve doğu nekropolünde görülür.

 

ANTİK KALINTILAR:

Şehirde yapılan arkeolojik araştırmalarda eski kente ait hiçbir taş bulunamamıştır. Kazı sırasında ortaya çıkarılan binalar, Büyük İskender’in gelişinden biraz öncesine tarihlenir.

Muhtemelen şehir, Menderes’in baskın yapmaması için dağ sırtlarında, daha güvenli bir yerde yeniden inşa edilmiştir.

Bu kentin kuruluş tarihi, kabaca MÖ 4 ile 2’nci yüzyıl arasındadır ve İyonyanın Helenistik döneminin tipik bir taşra kentidir.

Şimdi gelelim antik şehir kalıntılarını gezmeye:

Tepenin yamaçlarına doğru, zikzaklı bir patikayı tırmandıktan sonra surların doğu ya da batı tarafındaki kemerli kapılardan birinden şehre gireceksiniz.

Kapının dışında sakin, düz bir yol derme-çatma evlerle çevrili hafif bir inişten aşağı doğru uzanır.

Ev adacıklarından sonra, yol yukarı doğru tırmandıkça, Stadyum ve Gymnasium’un üst tarafındaki amudik caddeler genişler ve ardından dükkanlar çoğalır.

Bronz bir aslanın ağzından su akan mermer bir çeşmeyi geçtikten sonra, güneşte parlayan mermerlerle dolu bir meydana geleceksiniz.

Burası Agora, yani halk meydanıdır.

Agoranın çevresinde kutsal kapı, halk evi, şehri koruyucusu Prytanee ve kurbanların dumanının büyük mezbalitandan yükseldiği, kıvranan ve kıvrılan şifa tanrısının kutsal yeri vardır.

DEMETER-ATHENA TAPINAĞI:

Tanrıça Athena için kentin en yüksek ve hakim kesimine yapılmıştır. Yaklaşık olarak MÖ 350-340 yılları arasına tarihlenir.

Demeter, “buğday” ı yaratan tanrı olarak bilinir.

Tapınağın önünde, Athena’nın altın ve fildişinden yapılan heykelleri bulunuyormuş.

Tapınak sunağının, günümüzde sadece bir bölümü ayakta kalmıştır.

Evet gelelim ayrıntılara:

Tapınak, şehrin yukarısında, Akropolis’in eteklerinde, doğanın kalbinde, Eleusiniennes tarafından kutsanmış tarlaların arasında, Demeter ve Kore tapınakları duvarlarla çevrili geniş avlularda yer alıyordu.

Tapınağın bir mahzeni ve uzun bir giriş kapısı vardı. İncelik, zarafet ve süslemelerinin yanı sıra sütun başı ile korniş arasında friz bulunmaması ile İyonya mimarisinin en saf ve en klasik modelini oluşturuyordu.

İskender tarafından adanmış ve mimar Pithios tarafından İyon düzeninde inşa edilmiştir. Halikarnasos Mozolesinin mimarı ve heykeltıraşı, bir sanat eleştirmeni ve mesleğin teorisyeniydi. MÖ 323’den önce tamamlandı.

Tapınağın avlusunda bir kurban çukuru ve çok özel nitelikte bir sunak vardı. Bu sunağın oyulduğu kayaların daha yukarısında eski limanın kurucusu Eponime’nin kahramanları vardı. Bunun bir heykeli de kente giriş kapısının üzerinde yer alıyordu.

 

ASKLEPİOS TAPINAĞI;

Agoranın yanında, tapınak kompleksi içindedir. Odalar ve salonlarla çevrili, şifacı ve yoksulların dostu Asklepios’un Tapınağı vardı. MÖ 2’nci yüzyıl sonlarına tarihlenir.

Bu İyonya tarzının en mükemmel örneklerinden biriydi. Küçük inantis planlı (ön tarafında sütunlarla çevrili) bir tapınaktır. Yaklaşık 8.5 x 13.5 metre ölçülerindedir. Girişi doğudan olup Agora’ya doğrudan yüzü dönük değildi. Tapınağın doğusunda bir sunak kalıntısı, güneyinde Asklepion kült heykeline ait taban parçası, kuzey yönünde de küçük bir Dor düzeniyle yapılmış sütunlu bir galeri bulunduğu anlaşılmıştır.

 

KYBELE-CİBEL TAPINAĞI:

Şehrin batısında, Batı kapısına yakın, şehrin girişinden çok uzak olmayan bir yerde, kurban çukurlarıyla birlikte Cibel tapınağının izi bulunmaktadır.

Duvarlarda Friglerin yaşlılık, toprak ve çoğalma tanrısını temsil eden, küçük bir mermer heykel bulunmuştur.

Sevgilisi Attis’in ölümüne ağıt yakarak aslanlı bir araba üzerinde ülkeyi boydan boya geçer. Müritlerinden oluşan bir alay onu takip eder, kutsal bir heyecanla kendinden geçer, bağırır ve flütler, trompetler ve bakır davullar çalarlardı.

Sonuç: ne yazık ki şehirdeki Kybele tapınağına ait mimari buluntu, yazıt veya net kazı verisi henüz belgelenmemiştir. Burası Kybele Kutsal Alanı olarak adlandırılmaktadır.

MISIR TANRILARI TAPINAĞI:

Yüksek Gymnasium’un dibinde Mısır Tanrıları İsis Osiris, Serapis, Anubis’in tapınakları vardı.

Bunlar İskenderiye’ye I. Ptolemaios tarafından ithal edilmiştir. Prialılar bunları MÖ 3’ncü yüzyıl ortalarına Samos ile olan bir anlaşmazlığı Ptoleme Philadefl’in hakemliğine sunduklarında kabul etmişlerdi.

Tapınaktaki yazıtlara göre, törenler ve kurban ritüellerini yönetecek kişinin Mısırlı bir rahip olması gerektiği ve tanrıça İsis için yapılan fenerli geçit törenlerinden söz edilmektedir.

47 x 31 metre boyutlarındadır ve geçitli bir yan kapıdan girilen büyük bir hal vardır. Çevresi duvarlarla çevrilidir. Kuzeyden tiyatro caddesi üzerinden anıtsal bir giriş kapısı bulunur.

İçeriye girildiğinde, ortada büyük bir mihrap vardır. Tapınaktan hiçbir iz kalmamıştır. Bu son ayrıntı ve konumunun sadeliği, tanrının ölümünü temsil etmek gibi mistik bir zihniyetin varlığını reddediyor gibi görünmektedir.

Mısır tanrıları ve Cibel’e tapınma: İyonyalıların dengeli zihniyeti sayesinde önemli değişikliklere uğramıştı.

Tapınağın sunağında antik Helen tarzında büyük kurbanlar yakılıyor, sokaklarda ve şehir kapılarında büyük alaylar halinde yürünüyordu.

Evet bu tapınak, Priene’nin çok tanrılı yapısında dikkate değer bir rol oynar.

Bugün, tapınağın kalıntıları arasında, propylon yani anıtsalg iriş, sütunlu galeriler ve podyum üzerinde yükselen küçük bir tapınak yapısı görülüyor.

 

AKROPOLİS:

Pergamon, Atina vb gibi diğer birçok antik kent gibi Priene’nin kuzey tarafında yükselen bir Akropolis’i vardı. Diğer antik kentlerden farklı olarak, Priene halkı Akropolis’lerine Teloneia adını vermiştir.

Preniusluların kahramanları Telon’a ithafen akra (tepe) veya Teloneia olarak adlandırdıkları Akropolis, tamamen savunma amaçlıydı ve Atina ve Pergamon’daki gibi prestijli yapılar veya konut amaçlı yapılar yoktu.

TİYATRO:

Kazılardan bu yana, Priene Tiyatrosu, Helenistik Tiyatronun standart bir örneği olarak kabul edilmektedir.

Çoğu Yunan tiyatrosu Roma döneminde kökten yeniden şekillendirilmiş olsa da Priene’deki değişiklikler nispeten küçük olmuştur.

Dolayısıyla yapı, bugün hala erken dönem Yunan tiyatrosunu veya tipik yapı yapısını benzersiz bir şekilde yansıtmaktadır.

Evet, tiyatronun 5000-6500  kişilik bir seyirci kapasitesi bulunmaktadır.

MÖ 350 yılında Helenistik dönemde yapılmıştır. Roma döneminde bazı değişikliklere uğramıştır. Yaratılan doğal eğim sayesinde akustiği oldukça güçlüdür.

Priyen tiyatrosu çok dikkat çekicidir. Meydana çıkan 8 sıra merdivenli, büyük adamlar için sıraları ve koltukları, sunağı, orkestrası, pandomim yerleri kapıları, mükemmel korunmuş Proskenion’u ve sahnesiyle antik Yunan tiyatroları arasında en iyi korunmuş olanıdır.

Ve bugüne kadar tartışılan bir konu, yani oyuncuların konuşma yeri hakkında kesin bilgiler veriyor.

Dionysos sunağından, tezahür eden tanrıyı temsil eden statü, Atina’da olduğu gibi tiyatroya bakardı. Antik çağda, tanrının bu makamı, orkestra dışında tiyatrodaki en onurlu 5 makamdan biriydi. Bu beş zarif mevki, basitçe oyulmuş ve merdivenin ilk basamaklarındaki beyaz mermer bir bankın üzerine yerleştirilmiştir.

Tiyatro binaları, şunları içeriyordu. Sahne (bir kat ve kapıları öne doğru açılan, üç odalı bir kattan oluşuyordu) ve zemin katın ön divanında 1.70 metre aralıkla 12 Dorik sütunlu bir kapı. Bu sütunlar bir kornişi tutmaktadır. Sütunlar iyi korunmuş olup, mavi ve kırmızı renklerin birçok izi hala görülebilmektedir.

Bu kapının üst kısmında, sahne zemin hizasında oyuncular konuşurdu, daha doğrusu burada nadiren konuşurlardı ya da hiç konuşmazlardı. Priyen’de, 2’nci yüzyıla kadar durum böyleydi. 2’nci yüzyıldan önce, oyuncular ve koristler orkestra arasında olduğu ve oyuncuların Proskenion’un üstüne çıkmadıkları ve sadece bazı özel oyunlarda çıktıkları kesindir.

Dört köşeli lambada, hala çizgiler görülmektedir. Bunlar sütunlar arasına yerleştirilmiş, ahşap üzerine oyulmuş süslemelerdi. Sadece 3 sütun zemin kattaki üç odanın kapısına denk gelmekteydi. Bunların üzerinde hiçbir çizgi görülmüyordu. Sadece bu üç kapı serbesttir ve her birinin iki kanadı vardır ve reçinelerin yeri henüz belli değildir.

Aktörler ve oyuncular bu üç geleneksel kapıdan girip çıkarlardı. Ayrıca: büyük devlet adamları için 5 koltuklu bir kürsü vardı. (Burası yani kürsü günümüzde görülebilir.)

Buraya Proedrie denirdi ve din adamları, devlet adamları ve kentin konukları burada otururdu. Yerden 2.70 metre yükseklikteki Proskenion’da ayakta duran bir kişiyi bu 5 koltuktan görmek mümkün değildir.

Roma döneminde Proskenion, oyunculara ihtiyaç duyulan oyunlar için kullanılacak bir forma dönüştürüldü. Büyük adamlar için ayrılan ilk sıra artık tiyatrodaki en iyi yer değildi. Bu nedenle bu sıra beşinci sıraya taşındı. Bu yeni sahne seviyesinden biraz daha yüksektir. Aynı zamanda sahnenin bölücüsü iki metre geriye çekildi ve zengin bir dekor yapıldı. Bu sayede hem oyunculara daha fazla alan sağlanmış hem de alt kısım süslenmiş oldu. Proscenium’un ayakları arasında kapıların sağ tarafı hariç, boyalı harçla sabitlenmiş, bazı kısımları hala görülebilen bir duvar bulunmaktadır.

 

AGORA:

Priene Agorası, tıpkı tüm şehir planı gibi, Klasik dönemin demokratik kent mimarisinin simgesidir. Demokratik bir şehir yönetiminin tüm yapıları, Atina’dakilerden bile daha belirgin bir şekilde, neredeyse arketipler olarak burada bulunabilir. Ancak sütunlu salonlarla çevrili meydanın kendisi bile, bir ziyaretçinin antik bir şehirdeki günlük yaşamı hayal edebilmesini kolaylaştırır.

Evet şimdi Agorayı anlatmaya başlayalım.

Agora; şehrin merkezindedir. Burası şehrin ticari ve siyasi hayatının merkezidir. Ortada, üç tarafı dükkanlarla çevrili küçük bir meydan vardır. Burası: balık, et, sebze ve benzerlerinin satıldığı Pazar yeridir.

Balıkçılar, balıklarını büyük masalar gibi taşların ve mermerlerin üzerine koyar ve arkalarına otururlar. Koyun ve sığır etlerini de mermer bir levhaya asarlardı. Bu meydanın çevresindeki dükkanlarda, bakkallar, oduncular ve kömürcüler vardı. Küçük çadırların altında, sebze ve meyvelerin arasında oturan yaşlı kadınlar görülürdü. Akropolden akan bol suyla meydan yıkanır, esnaf da bu suyu kullanırdı.

Özellikle sabahları efendiler ve köleler yiyecek almaya geldiklerinde burası çok canlı olurdu. Köle olmayan kadınlar çarşıya alışverişe gidemezdi. Bu iş kocaları tarafından yapılırdı. Köle olmayan dul kadınların alışverişini köleleri yapardı. Eğer kadının böyle bir kölesi yoksa ya da bunu kendisi için yapacak bir kölesi yoksa, o zaman çarşıya giderdi.

Pazar yerinin hemen yanında büyük bir halk meydanı olan Agora bulunuyordu. Agora’nın bir tarafından şehrin büyük caddelerinden biri geçmektedir. Uzak tarafta, doğudan görüldüğü gibi Priyade’deki Agora’nın her iki yanında, birer tane olmak üzere, 31 tane tek katlı dükkan vardı. Bunlardan biri, bir yeraltı tavernasıydı. Burada birçok kadeh, şişe ve çanak-çömlek parçası bulunmuştur.

BOULEUTERİON:

Bouleterion, Agora’nın kuzeydoğu ucunda yer alır ve polisin merkezi demokratik organına ev sahipliği yapar. Yapı, türünün en iyi korunmuş örneğidir ve özellikle Krischen (1921) tarafından perspektifli olarak yeniden inşa edilmesinden bu yana en bilinenidir. Modern algıda, tıpkı Athena Tapınağının İyon tapınağını temsil etmesi gibi, bu yapı da Yunan belediye binasını temsil eder.

Evet, burası, üç tarafı mermer merdivenli, alttaki divanda 16 basamak ve diğer iki tarafta 10 basamak bulunan, müstakil bir odadır. Dördüncü bölmenin iki kapısı ve büyük bir penceresi vardır. Divana bitişik büyük bir mermer seki ve iki seki daha vardır. Bu salonun ortasında ince oyulmuş bir mihrap vardır. Bu merdivenlerin üzerinde divanlar yükseliyordu. Tavan, Dor tarzındaki divanların dört köşeli sütunlarına dayanıyordu.

Bu salona, iki koridordan geçilerek ulaşılıyordu. Koridorlara açılan iki kapı vardı. Ve bu kapılar merdivenlere açılıyordu. Ayrıca biri alt divanda, diğeri yan divanlardan birinde olmak üzere, salonun üst katından çevredeki sokaklara çıkılabilen iki kapı daha vardı. Burası halk meclisinin toplanma yeriydi.

Sadece meclis için değil, başka amaçlar için de kullanılırdı. İçinde 540 oturma yeri bulunan basamaklarda meclis üyeleri, sıralarda ise yürütme kurulu ve yabancı şehirlerden gelen önemli konuklar otururdu. Sıralar ise sunak arasında hatip yer alıyordu. Bu sunağın önünde, her oturumun başında resmi ve olağanüstü kurbanlar kesilirdi. Çok eski zamanlardan beri her oturumun açılışında sıradan kurbanlar da kesilirdi.

 

GYMNASİON:

Priene’nin alt gymnasiumu, Tiyatro gibi, diğer şehirlerdeki benzer çok işlevli kompleksler gurubundan sıyrılır. Çünkü Helenistik form, büyük ölçüde değişmeden korunmuştur. Merkezi bir Ephebeum, iyi korunmuş bir tuvalet, birçok yan oda ve kuzeydeki kayalık yamaçtan oyulmuş, koşucular ve oturma yerleri için iyi korunmuş bir başlangıç yapısı bulunan bitişik bir stadyumdan oluşan geniş bir Prestil yapıdan oluşan kompleks, arketipik formda bir Yunan gymnasionunun bütün unsurlarını yansıtır.

Ephebeum duvarlarına (öğretmenlerin hoşgörüsüyle) kazınmış öğrenci imzaları olan zengin topos yazıtları koleksiyonu, nesiller boyunca benzersiz bir öğrenci isimleri koleksiyonunu oluşturur. Şehrin daha sonraki birçok ileri geleni, burada izlerini bırakmış olabilir.

Evet, burası gençlerin toplandığı, ders çalıştığı, fiziksel egzersizler yaptığı ve eğlendiği yerlerdi. Atina’da olduğu gibi İyonya’da da çocukların ve gençlerin yaşamı açık havada özgür bir yaşamdı. Antik Yunan’da ve özellikle İyonya’da çocuklar kapalı evlerde ya da dar sokaklarda kalamazlardı. Günde 8-10 saat boyunca bir rahibin başında Mısırca ya da Süryaniceden tercüme yaparlardı.

Sokrates, çocukların ve gençlerin yaşamını şöyle anlatır:

“Spor salonuna girdiğimizde törenin bitmek üzere olduğunu gördük. Çocuklar kemik aşık oynuyorlardı ve hepsi bahse girmişlerdi. Çoğu avluda oynuyordu. Bazıları da (hamamların soyunma odası-Apoditerium) bir köşede sepetler içinde çok sayıda kemik aşıkla ikili ve tekli oynuyorlardı. Birçok seyircinin etrafı çocuklarla çevriliydi. Onların arasında, bir gurup genç ve çocuğun ortasında, başında bir taçla Lisis vardı, gerçekten nadir ve sadece güzel olarak adlandırılmaya değil, aynı zamanda güzel ve asil olarak adlandırılmaya da layıktı. Gidip karşı tarafta sessiz bir yere oturduk ve konuşmaya başladık.”

Platon tarafından tarif edilen bu Lisis sahnesinin yeri, bugün tam olarak tespit edilmiştir. Gençlerin fiziksel egzersizler yaptığı büyük salon, Sokrates’in egzersizlere ara verildiğinde Atina gençliğini topladığı yer.

Priyenin gençlik ocağı, gymnasium sütunlarından birinin altından kapıyla açılan iki İyon sütunlu büyük bir müstakil salondur. Korint sütunları ve kemerleriyle süslü içeride, duvarın alt kısmında oturmak için bank görevi gören 7 temel taşı vardı. Yüzlerce gencin ismi, divanlara ve sütunlara kazınmıştır. Bunun sağında ve solunda gymnasium’un bir parçası olarak sayılan çeşitli salonlar vardı.

Corykeion: Büyük deri toplara vurma alıştırması yapılan bir yerdir.

Conisterion: Güreşten önce vücudu ince kumla ovma için kullanılan bir yerdir.

Elaiothesion: Güreşten önce zeytinyağı sürmek için bir yer ve başka bir açıklamaya göre, bazı sıvıları koymak için küpler için bir yerdir.

STADYUM:

Atletizm gösterileri ve büyük festivallerdeki yarışmalar, 191 metre uzunluğunda ve 20 metre genişliğinde olan, bir tarafında, tüm uzunluğu boyunca bir dizi merdiven bulunan, dar sütunlarla süslenmiş ve yağmurdan korunaklı geniş bir alana açılan stadyumda yapılırdı.

Evet şehrin stadyumu, güney sur boyunca uzanır, Aşağı gymnasium’un hemen yanındadır.  Oturma sıraları sadece bir tarafta düzenlenmiştir. Yamaçla uyumlu, at nalı planlı bir düzenleme yapılmıştır. Batı ucunda muhtemelen stadyuma girişi sağlayan bir yapısal bölüm yer alıyordu, Roma döneminde bu bölüm genişletilmiştir ve sütunlu bir girişe sahiptir.

 

BÜYÜK İSKENDER’İN EVİ:

Şehrin batı kesinindedir. Yapı olarak sıradan evlerden farklı özelliklere sahip bir yapıdır. Bu nedenle kutsal ev ya da Aleksandreion olarak geçer.

Yapı bir ibadethane/kült alanı olarak kullanılmış olabilir.

Sadece beyaz elbise giymiş kişilerin içeri girebileceğini belirten bir yazıt da bu yapıya ışık tutar.

Buranın evlerin arasında olması, buranın bir tapınak değil, gizli ve mistik tarikatlardan birinin takipçilerinin toplandığı bir yer olduğunu gösterir. Bunlar pagan dönemi sonlarında çoğalmaya başlamışlar ve Asya’da bu tür örgütlenmelerin ilk biçimleriydi.

Öte yandan: MÖ 334 yılında Büyük İskender’in Milet kuşatması sırasında bu yapıyı kullanmış olabileceği düşünülmektedir. Yapıya adandığına dair bir mermer heykel kalıntısı bulunmuştur. (mermer bir heykel başı ve çeşitli figürinler)

MÖ 130 civarında Moskhion adlı bir hayırsever tarafından yapılan tadilatla “İskender Tapınağı” olarak isimlendirildiği de kaynaklarda belirtilir.

 

BİZANS KİLİSESİ:

Kilise MS 5 ve 6’ncı yüzyıllarda inşa edilmiştir. Priene, Bizans döneminde Efes’e bağlı bir piskoposluk merkezi olarak bu kiliseyi kullanmıştır. Yapı kentin tamamen terk edildiği MS 13’ncü yüzyıla kadar hizmet vermiştir.

Kilise üç ayrı inşaat evresi geçirmiştir. İlk aşamada küçük bir yapı kurulmuş, sonrasında genişletilmiş, daha sonra ise yapısal destek için sütunlara bitişik direkler ilave edilmiştir. Bazı sütunlar, kentin stoa yapısından sökülerek yeniden kullanılmıştır, bu sütunlar bazilikanın içinde Dor düzeninde yer alıyor. Ayrıca altın ve mermer kaplamalı dekoratif paneller ve haç motifli süsleme parçaları günümüze ulaşmıştır.

 

NEKROPOL

Genellikle kentin doğu ve kuzeydoğusunda yer alır. Nekropol alanında anıt mezarlar, lahitler, mezar stelleri ve mezar odaları bulunur. Buradaki mezar yapıları, Helenistik ve Roma dönemlerine tarihlendirilir. Mezarlar, çoğunlukla zengin ailelerin ve önemli kişilerin mezarlarıdır, anıtsal yapılar ve süslemeler bulunur.

 

KONUT ALANLARI-EVLER:

Priyen’deki evler Delos’takiler kadar iyi korunmamıştır, ancak büyüklük açısından daha fazla ev ortaya çıkarılmıştır. Yaklaşık 340 ev görülebilir.

Yapım tarzı açısından, Priyen evler tamamen farklı bir modeldir ve bu tip daha önce bilinmiyordu. Bu tipin daha eski bir model olması mümkündür.

Eski evlerin pencereleri, şimdiki gibi sokağa bakmıyordu, içeride, avluya bakıyordu. Alt kat pencereleri sokağa açık değildi. Priyen evlerinin çoğu daha az işlek ya da çıkmaz sokaklardaydı. Kapılarında metal bir tokmak vardı.

Eğer ev çok işlek bir cadde üzerindeyse, sokak kapısından eve kadar uzun ve dar bir koridor vardı. Bu şekilde, “bir kadın ya da kız, sokak ortasında bırakılmaktan ve dövülen bir köle ya da cariyenin sesini duymaktan korunuyordu.”

Bu odalar avludan bir geçitle ayrılırdı ve daha önemli evlerin bazılarında bu geçit birden fazla basamak üzerine oturan bir sıra sütuna sahipti.

Böylece ev bir tarafı güneye bakacak şekilde avlunun kenarına inşa edilmiştir.

Kilerden ışık alınıyor ve bu kiler güneşin aşırı sıcaklığını dışarıda tutuyordu.

Sokrates şöyle demiştir. “Bir evin güzelliği; rahatlığı ve konforunda yatar. Eğer ev güneye bakıyorsa, kışın güneş içeri girer. Yazın ise başımızın ve çatının üzerinden geçer ve gölge yapar.”

Priyan evlerinin iç dekorasyonu çok sadedir. Dış divanlar çok güzeldir ve bölmeleri ve kabartmalarıyla Filorra Saraylarının tarzını andırır. Evlerin içleri, hiç şüphesiz tasarruf amacıyla, mermer yerine alçıyla kaplanmış ve basit, mantıklı bir tarzda boyanmıştır. Hafif girintiler ve grek süsleme adı verilen süslemeler vardı. Burada vazolar, savaş arabaları, çocuk alayları, savaşçılar, aşk sahneleri gibi.

Athena Tapınağının yakınında fülüt çalan bir sanatçının evinin duvarlarında, komik ve trajik sahneler ve sarmaşıklarla taçlandırılmış tanrı maskeleri resmedilmiştir.

İzmir Efes’in Kuruluş Öyküsü

İzmir Efes’in Kuruluş Öyküsü

Antik çağ yazarlarına göre; Efes, MÖ.3000 yılında kurulmuştu. Kuruluşuna ait öykü ise şöyledir;

ŞEHRİN İLK KURULUŞ ÖYKÜSÜ

İzmir Efes’in Kuruluş Öyküsü; Atina kralı Kodros’un; cesur ve doğaya tutkun bir oğlu vardır. İsmi: Androklos. O, sürekli olarak, Anadolu sahillerini ve adaları; büyük bir arzu ve merakla seyrederdi.

Bütün amacı: bir gün, başına buyruk olarak, bu denizlere açılmak, karşı diyarları görmek, tanımak ve güzel yerlere sahip olmaktı. İçindeki arzuların karşı koyulmaz hale geldiği bir gün; arkadaşlarını da alarak, Ege’nin berrak sularına yelken açarlar.

Tüm tanrılar, onlara yardımcı olurlar ve günlerce; yemyeşil kıyıları, birbiri ardına sıralı adaları ve koyları dolaşırlar. Derken; bir gün, tanrılar, gemilerini, çok güzel bir koya getirir.

Androklos ve arkadaşları, bu güzel koyu görünce çok etkilenirler. Burada; adacıklar, tepeler ve bunların arasında uzanmış şirin vadiler vardır.

Geride ise; geniş düz arazileri sulayarak, kıvrıla kıvrıla akan ve koya dökülen bir ırmak (Küçük Menderes). Gördükleri yerler, onlara Atina’yı hatta Yunanistan’ı bile unutturur. Androklos kararını verir, bu güzel yerlerin bir köşesini, kendisine yurt yapacaktır.

Ancak; inanışlara göre, bir yerin kent yapılabilmesi için, tanrıların ve kahinlerin iznini almak gereklidir. Androklos; derhal, bir arkadaşını, Delfi kentindeki kutsal tapınaktaki kahinlere gönderir.

Kahinler, bu yeri, yani şehrin kurulacağı yeri;” size bir balık işaret edecek, domuz yol gösterecek ” derler. Evet; bu ilginç sözlerin esrarını, Androklos ve arkadaşları, uzun süre çözemezler.

Aradan, bir süre geçer. Bir gün; tuttukları balıkları kızartıp yemek isterler, yalnız tam balıkları pişirirken, çalıların arasından bir domuz sıçrar ve balıkları kaparak kaçmaya başlar. Androklos, hemen atına atlayarak, domuzu takip etmeye başlar.

Bir süre sonra, oku ile, domuzu öldürür ve yere yıkar. O anda; kahinlerin söyledikleri aklına gelir ve söylenenleri anlamlandırır. Demek ki, kenti, burada yani domuzun öldüğü yerde kurması gerekmektedir.

Evet; aynı yerde, Efes kenti kurulur. Kentin ilk kuruluşuna ait bu öyküyü, daha sonra, Hadrian Tapınağının duvarına, frizlerle işlerler. Bugünde görülebilmektedir.

Kentin kuruluş öyküsü böyle. Antik çağ yazarları ise, şöyle demektedirler. Dor istilası üzerine, Ege kıyılarına yerleşen İonlar; Efes’e gelerek yerleşirler ve şehri kurarlar. Ancak; bunlar geldiklerinde, zaten, burada yaşayan yerli bir halk vardı.

Yoksa, Yunanistan’dan gelen bir avuç denizci ile, koca bir kent kurmak mümkün mü? Tarihçilere göre; yörede daha önce yaşayan insanlar, eski Anadolu uluslarından Karialı’lar ve Lelegler’den oluşuyordu. Yunanlılar gelmeden önce; burada Kybele denilen bir ana tanrıçaları vardı.

Hıristiyanlığın çıkışına kadar da, bu yörelerde, bu ana tanrıça kültü egemen oldu. Bu da; eski halkın, Yunanlılar geldikten sonra da, buradan ayrılmadıklarının en büyük kanıtıdır. Kaldı ki, Efes’te bugün yapılan kazılarda çıkarılan buluntular, kent tarihinin Hititlilere kadar uzandığını kanıtlamaktadır. Hatta; kentin, eski halkı, kadın savaşçılara yani Amazonlara büyük saygı gösterirlerdi.

İzmir Efes’in Kuruluş Öyküsü; Çünkü; kenti, bu kadın savaşçıların kurduklarına ve kente adını veren ” Ephesos ” un, güzel bir amazon olduğuna inanırlardı. Bununla beraber; Efesliler, kendilerini, kısa zamanda yüksek bir yaşam düzeyine eriştiren ve onları iyi yöneten Androklos’a da büyük sevgi ve saygı duyarlardı.

Nitekim, onu, kısa zamanda kral yaparlar. Ancak; en ilginç olan, günümüzde, bu ilk kurulan kentten geriye hiçbir kalıntının kalmamış olması. Yeri, bile net olarak bilinmiyor, yalnızca tahmin ediliyor. Ancak; bugün, ilk kurulan bu kentin, Kale’nin bulunduğu tepe ve çevresinde olduğu artık kesinlik kazanmakta.

Evet; kentin ilk kuruluşuna ait, öykü, bilgi, belge, söylence, işte hepsi bu. Sonuçta; hangisine inanılırsa inanılsın, bir şekilde kent kuruluyor.

Biz, yine tarihi süreçteki gelişmelere devam edelim. Androklos, bir kraldı ve soyundan gelenler, krallık yönetimini uzun süre devam ettirdiler. Sonra, yönetimin kötüye gitmesi üzerine, karışıklık ve anarşi çıktı.

Halk ayaklanarak, krallık yönetimini devirdi. Bu kez; tiranlar işbaşına geldi. İsa’dan yaklaşık 600 yıl önce, iktidarı ele geçiren tiranlar; kentte, halk meclisi kurulmasına razı oldular.

Ancak; kral ve kent yöneticileri, ne kadar iyi veya barışsever olurlarsa olsunlar; Efes ve Ege dünyası içinde; savaşsız, barış içinde bir yaşam, tarihi süreçte asla mümkün olmadı. Doğu’daki uluslardan, devamlı olarak savaş tehlikesi geldi.

Denize ulaşmak ve oradan Yunanistan’a geçmek isteyen: Lidyalı’lar ve Pers’ler, özellikle Efes’in elverişli limanı nedeniyle, bölgeyi sürekli olarak tehdit ettiler.

İzmir Efes’in Kuruluş Öyküsü: Derken; bugünkü Salihli yakınlarındaki Sart (Sardes) kentini başkent yapan Lidyalılar; devreye girdi. Lidyalıların ünlü kralı Kroisos (Krezüs) ve ordusu; Efes kapılarına dayandı ve şehirde egemenliği ele geçirdi. Fakat; şehirdekilerin yaşantısına karışmadı ve halkın mutlu yılları yine devam etti.

Efesliler; evlerinde ve işlerinde, yine huzur içinde yaşadılar ve Lidyalılara yalnızca biraz vergi vermek gibi bir yükün altına girdiler. Bu da, o devirde, çok normal bir sonuçtu.

Derken; İran’dan gelen Pers’ler bölgeye dayanır. Lidyalıların başkenti Sart kentine girerler, yakıp yıkarlar. Çok geçmeden, Efes kapılarına dayanırlar. Ancak; Pers ordusu, kendisine karşı ayaklanan diğer şehirlere katılmayan Efes şehrini, yakıp yıkmaz.

Halbuki; bölgedeki diğer tüm İon şehirlerini yakıp yıkarlar. Efesliler yine vergi vermeye devam ederler. Halkın ve özellikle yöneticilerin; bölgedeki siyasal rolü gerçekten şehrin her türlü tehlike karşısında yakılıp yıkılmasını önlemiştir. Olaylar karşısında; çok güzel siyasi taktikler yürütürler.

MÖ. 6’ncı yüzyılda: bilim, sanat ve kültürde, Milet şehri ile birlikte, en ön sıralarda yer alır. Bilge Herakleitos, rüya tabircisi Artemidoros, şair Callinos ve Hipponaks, gramer bilgini Zenodotos, hekim Soranos ve Rufus gibi; antik çağa damgasını vurmuş kişiler, burada yetişmişti.

Ayrıca; Artemis kültürünün en büyük tapınağı Efes’te yapılmış ve dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilmişti.

LİMAN DOLUYOR

İzmir Efes’in Kuruluş Öyküsü: Roma dönemi sonlarına doğru Cayster ırmağından (Küçük Menderes) gelen siltler limanı doldurdukça, şehir ticari ve siyasal önemini kaybetti. Liman bataklığa dönüşür ve sonra da sivrisineklere yuva olur.

Bu durum, kentteki insanların sağlığını ve geleceğini tehdit etmeye başlar. Özellikle; sıtma yaygınlaşır. Limanın temizlenmesi için, büyük paralar gereklidir ve Efesliler bunu karşılayamaz.

Limanın dolması nedeniyle, gemiler yanaşamaz olur. Tam bu sırada; zengin bir kişi, kral olur. Bu kişi; Büyük İskender’in ölümü üzerine, sahip olunan toprakları paylaşan generallerinden biri olan; Lysimakhos’dur. (MÖ. 290)

Bu general; zeki bir adamdır. Savaş ganimeti olarak, yanında büyük bir hazine getirmiş ve Bergama’da saklamaktadır. Ancak, limanın bataklıktan temizlenmesinden öte, yeni bir kent kurmanın daha mantıklı ve ekonomik olacağını düşünür.

Bunun için, uygun bir yer aradığında ise; Panayır Dağı ile Bülbül Dağı arasındaki, şirin vadiyi seçer. Mimarları ile görüşür, yeni kentin burada kurulmasını ister. Para çok, işçi boldur, inşaatlar kısa zamanda tamamlanır. Yeni kent, yine deniz kenarında ve hem de emniyetlidir.

Kentin manzarası ise, çok güzeldir. Herhangi bir tehlike gelebilir diye, dağlar üzerine, uzun ve geniş surlar yaptırır. (Bunlar; günümüzde, Meryem Ana Evi’nin yolu üzerinde görülebilir.)

Evet; yeni kent kurulur, peki ya ismi?

Lysimakhos; mevcut 3 eşinden, Mısır kralının kızının ismini, yani Arsinoe’nin ismini şehre verir.

Efes halkı, bu olaydan yani yeni kent kurulmasından mutlu olmaz. Çünkü; yeni kent, onlar için çok önemli olan Artemis Tapınağından uzaklaşmayı gerektirmektedir. Yeni kent; tapınaktan 2 km. uzaktadır.

Bu nedenle; uzun süre, yeni kente yerleşmeyi kabul etmezler. General ise; bunu bildiği için, yeni kenti, Artemis’in havasından uzak kalmasınlar diye, Panayır Dağını çevreleyen, kutsal yolun iki yanına yerleştirmiştir. Hatta, şehrin efsanevi ilk kurucusu, Androklos’un anıt mezarı da, bu kutsal yolun hemen kenarında idi.

Yeni şehirde, caddeler ve sokaklar birbirini dik açı ile kesmesine rağmen, muhtemelen dini inançlara saygı olsun diye, bu kutsal yolun güzergahı hiç değiştirilmemişti. Günümüzde, göreceğiniz Kuretler caddesi ve onun devamı olan Mermer cadde, bu kutsal yolun üzerine yapılmıştır.

Derken; aradan günler geçer. Yağmurlar başlayınca, general zekice bir plan yapar ve şehrin su kanallarını kapatır. Bunun üzerine, tüm Efes’i ve evleri; su basar. Halk; bunun üzerine direnemeyeceğini anlar ve yeni kente yerleşir. Böylece: ömrü 1000 yıl sürecek olan, yeni Efes kentinin ilk yerleşimleri başlamış olur.

Günümüzde; Efesi gezerken, bu kentten kalma, çok sayıda yapı göreceksiniz. Doğal olarak, daha sonraki Roma ve Bizans dönemlerinde, buraya yerleşim devam etmiştir.

Yeni şehir; yukarı ve aşağı olmak üzere, iki büyük mahalleden oluşmuş olup, ortadan geçen kutsal yol; şehri ikiye bölmektedir. Bu arterin, en büyük durağı ise; Heroon’lar mevkiiydi.

Kent; MÖ.190 yıllarında, Romalıların egemenliğine girer. Romalılar; büyük bir imparatorluk haline geldikten sonra, sahip oldukları yerlerin halkını, ağır vergilere bağlarlar. Romalı memurlar; Efes’i bölgenin merkezi yaparlar. Gümrükten, tarıma kadar her şeyden vergi alınır.

Ancak, bu görevlilerin çoğu; kötü sicilli kişilerdir. Bu dönemde: Roma egemenliği yanında, bölgede güçlenen Pontus imparatorluğu görülür. Pontus kralı Mithridates’in bölgede egemen olma çabaları, sonuçta bölgeyi ele geçirmesiyle sonuçlanır.

Evet, bölge Pontus’luların egemenliğine girer. Pontus kralı; halkı büyük bir dertten kurtarır, vergiler biter, kutsal yapılara dokunulmaz. Yalnızca; Roma’dan gelen 80 bin kişilik göçmen topluluğu, kral Mithridas tarafından, bir günde öldürülür. Bu olay, o çağların en büyük imha hareketi olarak, “Efes Katliamı” adıyla tarihe geçer.

Takip eden süreçte; Efes’te, yine Roma egemenliği görülür. Çünkü: MÖ. 87 yılı, Aralık ayında: Efes’te halk isyanı başlar ve bölgedeki Pontus egemenliği biter.

Doğu ile Batı arasında başlıca kapı durumunda bulunan ve tümüyle mermerden yapılmış ilk kent olan Efes; önemli limanı, konumu, çağının en önemli politik ve ticaret merkezi olması nedeniyle; Roma devrinde, Asia Eyaletinin başkenti olur.

MÖ. 17 yılı. Bir gece, sabaha karşı, bütün İonya sarsılır. Efes; bu depremde, en çok etkilenen şehirlerden biri olur. Ev ve tapınakların çoğu yıkılır, caddeler geçilmez hale gelir. Yüzlerce, binlerce ölü ve yaralı.

Kamu görevi yapılan yapılar, taştan yapıldıkları için, yıkıldıklarında büyük tehlike yaratıyorlardı. Fakat, evlerin çoğunun üstünün ahşap ve kiremit kaplı olması, burada yaşayan insanların daha az zararla kurtulmasını sağlıyordu.

Artemis Tapınağında ise; fazla hasar yoktu. Ancak, Efes şehrinin tarihinde, bu tür sarsıntılar hiç bitmedi. Takip eden dönemlerde; MS.24, 262, 359 ve 366 yıllarında, yine büyük sarsıntılar yaşandı.

Evet, Efesliler, Roma döneminde, depremde, yerle-bir olan şehirlerini, Roma imparatoru Tiberius zamanında yeniden imar ederler. Ancak; bu defa, Helenistik bir yapı stili yerine, tüm Efes, Roma karakterli yapılarla dolar.

Özellikle; I ve II’nci yüzyıllarda; Efes, altın çağını yaşar. Roma imparatorları; bu güzel kente nihayet gereken önemi verirler. Hatta, birçoğu gelip, bir süre burada kalırlar. Böylece, Efes, İskenderiye’den sonra, Doğu’nun en büyük kenti olur ve nüfusu 200 bin kişiyi geçer.

ŞEHİR TEKRAR YER DEĞİŞTİRİYOR

Bizans döneminde; Bizans imparatoru Justinyen (527-565) tarafından, şehir tekrar yer değiştirir ve ilk kurulduğu, Selçuk’taki Ayasuluğ Tepesine gelir ve St.Jean Bazilikasının çevresine kurulur.

1330 yılında ise, şehre Türk’ler gelir. Aydınoğulları’nın merkezi olan Ayasuluğ; 16 ncı yüzyıldan itibaren, giderek küçülmeye başlar.

Evet; tarihi süreç içinde; Efes kenti, 5 kez yer değiştirdiğinden, şehrin kalıntıları; 8 km. lik geniş bir alana yayılmıştı. Ayasuluğ Tepesi, Artemision, Efes ve Selçuk olarak, dört ana bölgedeki harabeler, yılda ortalama 1.5 milyon yerli-yabancı turist tarafından ziyaret edilmektedir. Bugün görülen kalıntılar; Efes kentinin, 3’ncü kuruluşuna aittir.

Manisa Alaşehir

Manisa Alaşehir

Ala-şehir. Güzel yer. Çekirdeksiz üzüm denilince, buranın dışındakiler önemsiz.

Manisa Alaşehir

ULAŞIM

Uşak-İzmir karayolundan, yalnızca 21 km. güneyde kalıyor. Daha güneye inildiğinde ise, Denizli-Aydın-İzmir karayolu bulunuyor. Ama, Alaşehir, her iki karayolunun da dışında bulunuyor. Denizli bölgesinden çıkıp, Manisa ve daha kuzeye gitmek istediğinizde, Alaşehir’den geçmeniz gerekiyor.

TARİH

İlçenin: MÖ.150-138 yılları arasında, Bergama kralının kardeşi, II. Attalos Philadelphos tarafından kurulduğu bilinmektedir. Ancak, kurulduğu yıllardaki yerleşim yerinin adı: Phıladelphıa. Yani: “Kardeş severlik”.

Bergama krallığının bitişinden sonraki dönemde de, yani Romalılar döneminde de, Philadelphia şehri, Anadolu’daki en önemli merkezlerden biri olmuştur. Şehir, Romalılar döneminde daha da gelişmiştir. MS.40 yıllarında ise, Hıristiyanlık kabul edilir. Ancak: Hıristiyanlığın teşkilatlanıp, yayılma çalışmalarının sürdürüldüğü, ilk yedi kentten biri olarak öne çıkar.

Takip eden dönemde, yani Bizans döneminde: şehir, önemli bir askeri üs olur. Bu yüzden, birçok saldırıya maruz kalır. Ancak, şehri çevreleyen sağlam surlar, savunmada önemli bir etken olur.

Evet, şehirde, özellikle Roma ve Bizans döneminden kalma, birçok eser olmasına rağmen: bölgenin birinci derece deprem kuşağı olması nedeniyle, kalıntıların çoğu, zamanla yıkılmış ve toprak altında kalmıştır.

Alaşehir: 1389 yılında, Yıldırım Beyazıt tarafından, Osmanlılar tarafından ele geçirilir. O tarihlerde, Sultan Yıldırım Beyazıt: yüksek bir tepeden şehre bakarak ne “Ala şehir” diyerek, ilçenin Türkçe isim babalığını yapmıştır.

Bir başka söylentiye göre ise

Şehrin etrafını çevreleyen surlarda kullanılan taşların; siyah ve beyaz renkte olması, dolayısı ile surların ala bir görünüme bürünmesi üzerine şehre bu isim verilmiştir.

Ayrıca: buranın, Hıristiyanlık dininde büyük önemi olduğu ortaya çıkmış. Şöyle ki, St. John kilisesi, bu topraklarda kurulmuş. İncil’de, ilçenin adı geçiyor.

Alaşehir’in son olarak en büyük özelliği ise, tarihi süreç içinde, yakın geçmişte, Kurtuluş Savaşında, Yunan işgaline karşı direnişin merkezi olarak öne çıkmış olmasıdır. Milli Mücadelenin ilk organize ve bölgesel toplantısı, Alaşehir’de yapılmıştır. Söylenenlere göre: Çerkez Ethem: direniş için gönülsüz davranan halkı yıldırmak ve asker toplamak için, ceza evinden suçluları çıkartıp, İstasyon caddesindeki ağaçlara astırmış.

TARİHİ SÜREÇ İÇİNDE ALAŞEHİR

Birinci öykü: Osmanlının ilk gelişim dönemlerinde: Anadolu’ya bakıldığında, tüm Batı Anadolu Osmanlıların eline geçmesine rağmen, Philadelphia  (Alaşehir) şehri, son Bizans şehri olarak, yaklaşık 100 yıl, bu özelliğini korur yani Osmanlıya karşı koyar.

Derken Yıldırım Beyazıt sahneye çıkar ve bu anormalliği kaldırmaya karar verir. Orduyu toplar ve şehrin üstüne yürür. Ancak: yapılan antlaşma gereğince, Yıldırım Beyazıt’ın ordusunda, yardımcı kuvvetler bulunmaktadır.

Yalnız, bunlar Bizanslıdır. Başlarında ise, daha sonra II. Manuel olarak tahta çıkacak olan, Bizans taht varisi Manuel bulunmaktadır. Evet, Anadolu’daki son Bizans şehri, yine Bizanslıların yardımı ile ele geçirilir.

İkinci Öykü: tarih Eylül 1922. Büyük taarruzda, cephenin hemen ucunda bulundukları için kurtulan, 2 Yunan Tümeni, bir bozgun halinde, İzmir istikametinde geri çekilmektedir. Bu askerler, kendilerine katılan diğer Yunan askerleriyle birlikte, herhangi bir komuta kontrolü olmadan, İzmir’e doğru kaçmaktadırlar.

Ancak: bu disiplinsiz sürü, geçtiği her yeri yakıp-yıkmakta, Türk ve Müslüman nüfusu öldürmektedirler. Bu durum, sadece, Türk süvarilerinin hızla hareket ederek, bunları engellemesine bağlıdır.

Çoğu yörede, bu durum gerçekleşir ve insanlarımız telef olmaktan kurtulurlar. Ancak: Alaşehir’e ilerleyen Türk Süvari Tümeni, şehir dışında bir çatışmaya girmek zorunda kalınca, bu mezalimi engelleyemez. Birkaç saat sonra, Alaşehir’e giren Türk birlik komutanını raporu şöyledir: “ Müslüman ahali, camilere doldurularak öldürülmüş, tüm şehir tamamen yıkılmıştır”

Zaten günümüzde, şehrin eski kısmı olan Toptepe ve 5 Eylül İlköğretim okulu çevresinde bulunan evlerin bahçelerindeki toprak zemini birazcık kazarsanız ya da mevcut evler yıkılıp, yerine yeni bir ev yapmak için temel kazarsanız; toprak altından, Yunan işgalinden kalma, yanık kiremit ve topraklar karşılaşırsınız.

Manisa Alaşehir

GENEL

İlçe, İç Ege bölgesindedir. Akdeniz ikliminden, karasal iklime geçiş yerindedir. Genel olarak: yaz ayları oldukça sıcak ve kurak geçer. Yazın gölgede hava sıcaklığının 40 derecelere kadar çıktığı görülür. Bu durumda, bütün Alaşehir yerlileri, bağ-bahçelerine kaçarlar. Yağışların büyük bölümü ise, kışın düşer. İlçe merkezinin denizden yüksekliği; 189 metredir.

Türkiye’nin en verimli ovası buradadır. Gediz nehrinin bir kolu olan “Alaşehir çayı” ova içinde akar. Ovanın, verimli topraklara sahip olması nedeniyle, başlıca yetiştirilen ürünler: çekirdeksiz üzüm, pamuk, tütün, tahıllar ve meyve.

Yani: muz, fındık ve çay haricinde, her türlü ürün, bu verimli topraklarda yetiştirilmektedir. Özellikle: yurdumuzun çekirdeksiz kuru üzüm ambarı denebilir. Maden suyu açısından da özel bir önemi vardır. Ülkemizde en fazla içilen maden sularından “Sarıkız” maden suyu, Alaşehir’den sağlanmaktadır.

Ayrıca: Bahadır köyünde: dünyada bir eşi daha olmayan ve “Ebe Karaçam” olarak isimlendirilen bir ağaç yetişiyor. Bu ağaç: dipten dallanan ve küre biçiminde yükselen yapısı nedeniyle ilginç. Park ve bahçelerde, dekoratif ağaç olarak kullanılıyor. Ancak: sayılacak kadar az miktarda var ve bu yüzden Orman Bakanlığı tarafından koruma altına alınmıştır.

İlçe için acı bir hatıra, 28 Mart 1969 yılında yaşanmıştır. 6.5 büyüklüğündeki deprem sonucu, burada 49 kişi ölmüş, 4651 konut yıkılmış veya ağır hasar görmüştür.

Her ne kadar doğrudur veya yanlıştır bilmiyorum, ama bir söylenti var.

Şöyle ki: gravitesi 31-37 düzeyinde olan, yani Arap petrolü seviyesinde olan ve 10 milyon varil kapasitelik bir rezervin, İlçenin altında bulunduğu tahmin ediliyormuş.

Son olarak: Alaşehir denilince, askeri birlik de akla gelir. Burada: Ulaştırma sınıfı, yani sürücü adayı asker adayları, acemi eğitimi görüyorlar. İzmir Gaziemir’e bağlı olarak, burada bir tabur düzeyinde birlik var. Özellikle, biraz önce de söylediğim gibi, askeriyenin sürücü yani şoförleri burada yetiştiriliyor. Asker kabul günleri ve dağıtım günlerinde ve yemin tören günlerinde; İlçede, hareketlilik görülüyor.

Denilir ki, 12 Eylül yaratıcısı, Sayın Evren, Alaşehirli olması nedeniyle, bu birliği buraya kurdurmuş. Malum, askeriye bulunduğu yerde, bulunduğu yerin ekonomisini büyük girdiler, getiriler sağlıyor. Ama sonuçta önemli olan şu ki, askerlik hizmetini yapan bir kısım Türk erkeği, belki de burada yani Alaşehir’de, bu yüzden bir süre yaşamıştır. Her şeye rağmen, buranın yazın çok çok sıcak olması, burayı askerlik yapmak için çok cazip bir yer olmaktan çıkarıyor.

Manisa Alaşehir

NE YENİR

Alaşehir, birbirinden güzel yemeklerin yapıldığı bir yer. Özellikle: burada yapılan ekmek: mutlaka tatmanızı öneriyorum. Ayrıca: kuru üzümü ve yaprak sarmasını denemelisiniz. Yaprak sarmasını: özellikle Alaşehir yaprağı ile denemelisiniz.

Çünkü: bu yapraklar, bağlardan büyük bir özenle toplanıyor. Yine de: kesikli pide yemenizi önerebilirim. Bunu yemek için, otogar yani şehirler arası otobüs durağının hemen karşısındaki pideciyi deneyebilirsiniz. Yemeden geçmeyin.

Son olarak: Alaşehir kapaması yemeğini önereceğim. Muhteşem bir lezzet. Ha, tüm bunları veya bir kısmını yediniz, ya sonra: evet, üzerine bir maden suyu içmeyi unutmamak gerek.

ALAŞEHİR EKMEĞİ

Alaşehir’de ekmek: tepside pişirilir. 60 cm. genişliğinde yapılan ev ekmeği: meşe odunu ile fırında pişirilir. Makarnalık sarı buğday unundan yapılan ekmeğe: katkı maddesi olarak: yalnızca: tuz ve C vitamini katılıyor. Son yıllarda: soya fasulyesi de ilave edilmeye başlanmış.

NE SATIN ALINIR

Kurutulmuş çekirdeksiz üzümler: renk renk, çeşit çeşit paketler halinde satışa sunuluyor. Gerek kendiniz ve gerekse yakınlarınız için hediyelik olarak satın alabilirsiniz.

GEZİLECEK YERLER

SURLAR

İlçenin dört bir yanını saran surlar: günümüzde özelliklerini hemen hemen kaybetmiş durumdadırlar. Bu surların kalınlığı: 2.5 metre ve yükseklikleri 8 metredir. Uzunlukları ise: 8 km. civarındadır.

Surların yapımında: siyah taş parçaları ve horasan harcı kullanılmıştır. Surların 4 kapısı bulunmaktadır. Bunlar: Kiremişti, Kirmastı, Elhizar ve Dombay kapı.

SARIKIZ HEYKELİ

Bulvar caddesinin sonunda, omzundaki küpten su akan, Sarıkız heykeli bulunuyor. Sarıkız efsanesi, aslında Edremit körfezinde yaygın olmasına rağmen, burada da Sarıkız kültürü var. Bu kültür: Sarıkız isminin bir çok etkinliğe verilmesini sağlamış.

YILDIRIM BEYAZIT CAMİSİ

1400 yıllarında, Yıldırım Beyazıt tarafından yaptırılmıştır. Ancak, günümüzde orijinal özelliğinden eser kalmamıştır. Çünkü, Alaşehir’in Yunanlılar tarafından işgalinde, cami yıkılmış ve daha sonra eski şekliyle onarılmıştır. Kuzeybatıda bulunan minaresinin kaidesi özelliğini korumaktadır.

 

PHİLADELPHİA ANTİK KENTİ:

Şehir MÖ 2’nci yüzyılda Bergama krallığı döneminde kurulmuştur. İsmi, Bergama kralı II Attos’un; kız kardeşi Eumenes’e olan sevgisinden ötürü “kardeş sevgisi” anlamına gelen Philadelphia olarak verilmiştir.

Philadelphia, Roma imparatorluk döneminde, stratejik bir konuma sahiptir.

Phrygia’nın “açık kapısı” olarak kent, doğu ve kuzeydoğu güzergahının başındadır.

Troia, Pergamon, Ephesos ve Sardeis üzerinden gelen yol, Philadelphia’dan doğuya Laodikeia ve Banaz Ovasının güneyinden Eumenea üzerinden doğuya doğru gider.

Bir diğer yol da: Philadelphia’dan Blaundus’a ulaşır, Oradan Klannudda tarafından Akmonia’ya doğru gider.

İmparator Tiberius döneminde MS 17’Dde Hermos (Gediz) havzasını içine alan o güne kadar yaşanmış en büyük depremlerden biri yaşandı.

Asya Eyaletinde yer alan 12 kent yıkılmıştı.

Philadelphia’da bu kentlerden biriydi.

İmparator Tiberius bu kentlerin yeniden ayağa kalkabilmesi için önemli yardımlarda bulundu.

Philadelphia bu deprem nedeniyle diğer kentler gibi 5 yıl vergiden muaf tutuldu.

Philadelphia, 1’nci yüzyılda iki yeni isim almıştır.

Philadelphia Tiberius’un cömertliğine karşı, şükranlarını belirtmek için 17 depreminden sonra “Neocaesarea” adını almıştır.

Ancak Cladius’tan sonra bu adın kullanılmaya devam ettiğine dair bir kanıt yoktur.

İkinci olarak da benzer bir felaket sonrası İmparator Vespasian’ın döneminde yaşanmıştır.

Vespasian, kente cömert yardımda bulunmuştur.

Bu cömertliğe karşı kente Vespisian’ın karısı “Flavia” nın adı verilmiştir.

Bu isimlerin kente verilmesi, kent için bir onur olarak görülüyordu.

Çünkü kentin imparatorluk bağı ile bağlanmasını sağlıyordu.

MS 92’de Domitianus döneminde bazı ekonomik gelişmeler meydana geldi.

Bunlardan ilginç olanı İtalya’da yeni bağ çubuğu dikilmesi yasaklanmıştı ve eyaletlere dikili bağların yarısının kesilmesi konusunda bir emirname gönderilmişti.

Buna neden olarak da şarap çok bol olur, tarıma önem verilmez kıtlık olur diye böyle bir emirname yayınlanmıştı.

Ancak Domitianus bu emrin takipçisi olmamıştı.

Çünkü halk arasında elden ele dolaşan bir kitapçıkta “köküme dek yesen de beni, ey koca keçi, yine de ürün vereceğim, kutsamak için seni” yazılı olmasından etkilendiği için bu emrin takipçisi olmadığı anlatılır.

Philadelphia’daki yaklaşık MÖ 100 yılına ait bir yazıt, kentte en az 10 tanrı ve tanrıçaya ait bir altar kültünün varlığına işaret eder.

Yine MÖ 27-26 gibi tarihlerde Roma rahiplerinin varlığı, yazıtlardan anlaşılmaktadır.

Ancak Philadelphia’da imparatorluk kült tapınağına, MS 214 tarihinde rastlanır.

Bu tarihte imparator Caracalla kenti ziyaret etmiştir ve Philadelphia’ya bir tapınak yapılmasına izin verir.

Böylece kent kendisine neokoros (tapınak muhafızı) deme hakkına sahip olmuştur.

1’nci yüzyılda Sardeis idari bölgesine bağlı olan Philalephia’da İncil’de Vahiy bölümünde adı geçen 7 kiliseden 6’ncı bulunmaktadır.

“Filadelfya’daki kilisenin meleğine yaz. Kutsal bir gerçek olan, Davut’un anahtarına sahip olan, açtığını kimsenin kapayamadığı, kapadığını kimsenin açamadığı kişi şöyle diyor:

Yaptıklarını biliyorum. İşte önüne kimsenin kapayamayacağı açık bir kapı koydum. Gücünün az olduğunu biliyorum, yine de sözüme uydun, adımı yadsımadın.

Bak Şeytan’ın havrasından olanları, Yahudi olmadıkları halde Yahudi olduklarını ileri süren yalancıları öyle edeceğim ki, gelip ayaklarına kapanacak, benim seni sevdiğimi anlayacaklar.

Sözüme uyarak sabırla dayandın.

Ben de yeryüzünde yaşayanları denemek için bütün dünyanın üzerine gelecek olan denenme saatinden seni esirgeyeceğim.

Tez geliyorum.

Tacını kimse elinden almasın diye sahip olduğuna sımsıkı sarıl.

Galip geleni Tanrım’ın Tapınağında sütun yapacağım.

Böyle biri artık oradan hiç ayrılmayacak.

Onun üzerine Tanrım’ın adını, Tanrım’a ait kentin-gökten Tanrım’ın yanından inen yeni Yeruşalim’in adını ve benim yeni adımı yazacağım.

Kulağı olan, Ruh’un kiliselerine ne dediğini işitsin” ibareleri yer alır.

Bahsedilen Philadelphia kilisesinin bilinen ilk piskoposu Demetrius’tur.

Ammin ve Quadratus ismindeki Hıristiyan din adamlarının Hadrianus döneminde Philadelphia’da görev yaptıkları bilinmektedir.

Philadelphia Kilisesinin tarihi de muhtemelen bu dönemlere yaklaşık MS 100 ile 160 arasına tarihlenir.

TOPTEPE

Alaşehir’in üzerinde kurulu olduğu, antik Philadelphia kentinin Akropolü durumundadır. Düzlükte: tapınak kalıntıları, kuzey eteklerinde ise erken Roma dönemi tiyatro kalıntıları, Bizans döneminde yapılmış olan surlar, doğu kapısı ve MS. 6.yüzyıla ait St. Jean Kilisesi en önemli eserlerdir.

Tiyatrodaki kazı çalışmalarında, skenenin (sahne binasının) büyük bir bölümü ile, caveanın (oturma sıraları) çok az bir bölümü, gün ışığına çıkarılmıştır. 2.yüzyılda yapıldığı düşünülen tapınaktan ise, yalnızca, temel ve bazı mermer bloklar, günümüze kadar ulaşmıştır.

Kazılarda ortaya çıkarılan bir başka yapı ise: Bizans surlarına ait olan ve “Doğu Kapısı” olarak adlandırılan bir giriş kapısıdır. Birisi yarım daire, diğeri dikdörtgen planlı iki kule ile korunmuş olan kapı, Türk akınları sırasında örülerek kapatılmış ve bu tarihten sonra da kullanılmamıştır.

Manisa Alaşehir Filadelfiya Kilisesi,St John Kilisesi, Aziz Yuhanne kilisesi

PHİLADELPHİA KİLİSESİ-PHİLADELPHİA SİESEAN KİLİSESİ- AZİZ JOHN KİLİSESİ (AZİZ YUHANNA KİLİSESİ)

Kilisenin, Hıristiyanlık tarihinde önemli bir yeri vardır. Vahiy kitabına göre, 7 Asya kilisesinden biri bu şehirde bulunmaktadır. İncil’de geçen Philadelphia Kilisesi topluluğu bu yapı ile doğrudan ilişkilendirilir. Bu yüzden Hıristiyanlık tarihi ve İncil araştırmaları açısından büyük öneme sahiptir. Ayrıca: “Sadık Kilise” olarak da adlandırılıyor. Bu, Vahiy Kitabında Philadelphia cemaatine verilen vaatlerdeki sadakat temasından geliyor.

Kilisenin yapım tarihi, MS 6’ncı yüzyıldır. Bizans dönemi eseridir. Bazilika planlı bir kilise olarak inşa edilmiş, büyük gösterişli bir yapıymış, onarım görmüş ama zaman ve depremler nedeniyle büyük ölçüde harap olmuş durumdadır.

Evet gelelim ayrıntılara:

İncil’de adı geçen ve kendilerine mesajlar yollanan 7 kilise: Hıristiyanlığın ilk kiliseleri olarak kabul edilir. Söz konusu yukarıda belirttiğim gibi 7 kilise, Anadolu toprakları üzerinde kurulmuştur.

Hz. İsa: havari Yuhanna’ya görünür ve 7 kiliseye ulaştırılmak üzere, kendisine mesajlar verir. İncil’de ismi geçen bu 7 kilise: Efes, İzmir, Bergama, Akhisar, Sardes, Alaşehir ve Goncalı’da bulunmaktadır.

Günümüzde, Philadelphia antik kenti sınırları içinde, Toptepe’yi ve eski surları da içeren bir bölgenin parçasıdır.

Himaye-i Eftal Mahallesinde, bir evin arkasında bulunan duvar kalıntısından oluşan bu kilise: Roma döneminde: MS.40 yıllarında, Hıristiyanlığın yaygınlaşması ile birlikte, Pavlus’un müritlerini topladığı bir yer olmuştur.

Yani, Hıristiyanlığın ilk yıllarında, burada zengin bir Yahudi topluluğunun yaşadığı sanılıyor. Kilisenin isminin anlamı ise “Kardeşçe Sevgi” ve “Açık kapı” anlamına gelmektedir.

Manisa Alaşehir Filadelfiya Kilisesi

Burada yapılan kiliseden, günümüze yalnızca, moloz taş ve tuğladan örülmüş duvar ve temel kalıntıları ile kilise yapısındaki ayaklardan, üç tanesi sağlam durumda gelmiştir. Bu payelerin 5 metre yüksekliğinde bulunan freskleri zamanla korunmadığından, bugün zorlukla görülebilmektedir.

Payelerin yüksekliği, kalınlığı ve kemerlere bağlanışı:

Yapıldığı dönemlerdeki görkeminin ifadesidir. Yapıldığı dönemde, 1600 m.karelik alanda, toplam 6 payesinin (fil ayağı) bulunduğu sanılmaktadır. Bu altı paye, yaklaşık 11 metre olan, iki büyük kubbeyi taşıyordu.

Korunmuş payelerin yüksekliği 4 metreyi bulmaktadır. Defalarca tadilata uğramış yapının kuzeydoğu ve güneydoğu payeleri, yaklaşık 40 metre karelik; kuzeybatı payesi ise 30 metre karelik bir alan oluşturmaktadır.

Payelerin alt tarafı: Spolien karakterli, büyük taş bloklarla kaplanmış, içleri ise harç ve moloz taşlarla doldurulmuştur. Payelerin üzerinde: tonoz kemer ve pandantif olarak yapılmış tuğla blok oturmaktadır.

Her iki bölüm, dışarıya doğru çıkıntılı mermer silme ile ayrılmıştır. Kuzeydoğu yönde görülen, Hıristiyanlık çağına ait freskler ise, muhtemelen 11.yüzyıldan sonra yapılmış olmalıdır.

Bu tarihi anıtın, daha iyi ve daha doğru bir şekilde tanıtımını sağlamak ve bilim dünyasına, doğru ölçülerle sunmak üzere, kilise alanında, 1989 yılından bu yana, kazı çalışmaları yapılmaktadır.

Yapılan çalışmalarda, toprak seviyesinden itibaren, üst kısmı yıkılmış olan güney batı payesinin, toprak seviyesi altında kalan bölümünde, bazı fresk kalıntıları ortaya çıkarılmıştır.

Ayrıca: payenin güneyinde, diğer paye ile irtibatlı olan 1 metre uzunluğunda, 2 metre genişliğinde bir destek duvarının bulunduğu görülmüştür.

Ayrıca: kilisenin, kısmen yıkılmadan kalmış kuzey doğu payesinin, kuzey tarafında yapılan kazı çalışmalarında; karışık bir yapılanma ortaya çıkarılmıştır. Mevcut yapı karmaşası, pek anlaşılmamakla birlikte, burada bir vaftizhane bulunduğu muhtemeldir.

Mevcut payeler, Kültür Bakanlığı tarafından restore edilmiştir. Günümüzde, burası koruma altına alınmış ve park olarak düzenlenmiştir.

KURŞUNLU HAN

Önceleri kervansaray olarak yapılmıştır. 1548-1553 yılları arasında, Semiz Ali Paşa veya Gedik Ali Paşa tarafından yaptırıldığı bilinmektedir. 3 katlı olarak inşa edilmiştir. Günümüzde, yalnızca zemin katın dehlizleri kalmıştır. Bugün, işyeri olarak kullanılmaktadır.

Manisa Alaşehir Halk Kütüphanesi

HALK KÜTÜPHANESİ

1500’lü yıllardan kalma halk kütüphanesi binası, işgal döneminde, Yunanlılar tarafından yakılmıştır. Yapı: 1954 yılında elden geçirilmiştir.

SARIKIZ ILICASI

İlçe merkezinin güneydoğusunda, Sarıkız Maden Suyu yakınlarındadır. Suyun sıcaklığı 26 derecedir. Romatizma, cilt hastalıkları ve zihin ve beden yorgunluklarına iyi geldiği söylenmektedir. Kaplıca bölgesinde, günübirlik kullanıma yönelik 4 havuz ve bir gazino bulunmaktadır. Başkaca, konaklama tesisi bulunmuyor.