İzmir Efes Gezi Planı

İzmir Efes Gezi Planı

İzmir Efes Gezi Planı; Antik kente girmeden önce, bu taşları nasıl üst üste koydular. Büyük olasılıkla, bu sorunun yanıtını merak edeceksiniz. Bu koca taşları nasıl yonttular, nereden getirip, bu kadar düzenli bir biçimde yerlerine koydular?

Yapılarda: taş, tuğla ve ağaç kullanılmıyordu. Bu malzemeler içinde; en gerekli olan, yalnızca: taştı. Ancak. taşın mermeri gerekliydi. Çevrede; pek çok mermer ocağı vardı. Ama; Efesliler, çağın bu en değerli yapı malzemesini, nasıl ve nereden buldular?

O devrin yazarlarından biri, şöyle anlatır:
” Efesliler, Artemis Tapınağını inşa ederken, Tasos ve Paros adalarından, mermer getirtmeyi düşünürler. Ancak, bunun çok pahalıya mal olacaktır. Tam bu sıralarda, bir olay olur.

Efesli bir çoban: sürülerini otlatırken, iki keçi; birbiriyle çekişmeye başlar. Biri; aniden saldırınca, öbür keçi kenara kaçar ve saldırının hızını alamayan keçi ise, kayalara toslar. Bu çarpma sonucu; büyük bir kıvılcım ile birlikte, kayanın bir parçası koparak yere düşer.

Ortaya; eşi görülmemiş öyle güzel bir mermer çıkar ki, çoban bunu görünce, soluk almadan şehre koşar. Buluşunu herkese gösterir ve anlatır. Bu haber, şehirde büyük heyecan yaratır. Mermeri bulan çobanın adı değiştirilerek, kendisine “müjde” anlamına gelen, “Evangelos” ismi verilir. ” Evet, bu mermer ocakları, Efes’den, 9 km. ötede, bugünkü Belevi Köyü yakınlarındadır.

İzmir Efes Gezi Planı; Unutmayın ki, bu şehir, tarihte, tamamen taştan yapılan ilk şehir olma özelliğini taşıyor. Evet, şehirdeki yapılara gelince: ev, dükkan gibi küçük yapılar: taş ve tuğladan yapılmış. Üstü: ahşap çatı ve kiremit ile kaplanmış.

İzmir Efes Gezi Planı; Duvarlarına; özel bir sıva sürülmüş ve bunun üzerine resimler yapılmış. Çok zengin olanlar ise; belli seviyeye kadar, duvarları mermerle kaplatmışlar. Bazen duvarlarına, özel hücreler ve çeşmeler de yaptırmışlar.

Büyük kamu binaları: çok para ve uzun süre harcanarak inşa edilmiş. Öncelikle: taş blokları, ocaklarda kesilerek taşınmış. Hayvanların çektikleri tekerlekli arabalara konulan büyük taş blokları; sonradan işleme atölyelerine getirilmiş ve orda çalışan sanatkarlar tarafından; mimarların istedikleri biçimlere sokulmuş.

İzmir Efes Gezi Planı; Atölyelerde; sanatkarların biri taş yüzeyini düzeltirken, bir diğer sanatkar taş üzerine çeşitli motifler çiziyor ve sonra bunları işliyordu. Bazen: 10-15 ton ağırlığındaki taş blokları, çoğu kez, özel makaralı halatlarla, metrelerce yüksekliğe çıkarılıyor, bunun için çeşitli yöntemler kullanılıyordu.

Bazen, taş yontulurken, orta yerlerine 25-30 cm. çıkıntı bırakılıyordu. Sonra, buralara halat bağlanıyor ve taş blok yukarı çekiliyordu. Bazen de, çıkıntı yerine, yiv açılıyor ve halat, bu yivin içine yerleştirilerek, taş yukarı çekiliyordu.

Yan yana ve üst üste gelen taşların, birbirine sımsıkı yapışması ve her türlü sarsıntıya karşı sağlam olması gerekiyordu. Bunun içinde, yan yana olanlar, birbiriyle demir çubuklarla bağlanıyordu.

Üst yüzeylerine açılan yuvalara, üste konacak taşın, özel olarak yapılmış çıkıntısı oturtuluyordu. Bütün bu bağlama ve kementleme yerleri; birbirlerine demir çubuklarla bağlanıyordu. Taşlar, yerlerine oturtulduktan sonra, dışarıdan kurşun akıtılarak, bağlantı yerleri perçinleniyordu.

Efes tapınağındaki, 20 m. yüksekliğindeki sütunlar: aynı uzunlukta yapılan silindir muhafaza içine konuluyordu. İki kenarına tekerlek takılarak, önden çekiliyordu. Böylece, mermer ocağından veya taş atölyesinden rahatça tapınak bölgesine taşınıyordu.

Sütunları, yerlerine dikmek zor olmuyordu. Ancak, bunların üzerine yerleştirilecek krişleri, 20 m. yüksekliğe çıkarmak zor idi. Bu büyük krişler, önce silindir şeklindeki kutulara yerleştiriliyor ve çevresi kumla dolduruluyordu.

Tapınak çevresine yapılmış olan meyilli iskeleler üzerinde yuvarlanarak, sütunların üzerine kadar çekiliyordu. Daha sonra, kum kutulardan açılan deliklerden boşaltılıyor ve başlığın, sütun üstüne oturtulması sağlanıyordu.

Evet; bunları anlattıktan sonra, artık Efes Antik Kenti bölgesine girebiliriz. Mermer cadde, buradan başlar.

Antik kent bölgesinin 2 tane girişi var. Bunlardan biri; kentin çevresindeki sur duvarlarının doğu kapısı olan Meryem Ana Evi yolu üzerindeki, Magnesia kapısı. Buraya: aynı zamanda, yukarı kapı da deniliyor. Buradan girmenizi öneriyorum. Çünkü; buradan, aşağı kapı istikametinde, aşağıya doğru bir eğimde yürüyeceksiniz.

İzmir Efes Gezi Planı; Aşağıdan girerseniz, yukarı doğru çıkmak zorunda kalacak ve kısa zamanda yorulacaksınız. Özellikle: sıcak havalarda bu söylediğim çok önemli. Özel aracınız ile geldiyseniz; aracınızı buraya park edebilir, aşağı kapıdan çıktığınız ise, taksi veya faytonlar ile yine buraya gelip, aracınızı alabilirsiniz. Tabii, bir alternatif daha var, yukarı kapıdan girdiniz, aşağı kapıya geldiniz çıkmayıp, aynı yoldan geri de dönebilirsiniz ve aracınıza ulaşabilirsiniz, ama yorucu olur.

Biz; yukarı yani Magnesia kapısından giriyoruz. Bu kapı: Panayır dağı eteğinde. Buradan: gişelerden bilet alıyorsunuz ve turnikelerden geçerek antik kente giriyorsunuz. Yani giriş ücretli. Ama müze kartı olanlar için değil elbette. İçeri girdikten sonra; villaların bulunduğu bölüme girmek için yine ayrı ücret ödemek gerekiyor.

İzmir Efes Gezi Planı: Kente girince; kapının hemen yanı başında; Doğu Gymnasium’u var. Hemen karşısında ise; Odeion anıtsal yapısı, sizi karşılıyor. Bu yapının hemen bitişinde ise; Vedius Gymnasium’u var. Odeion’un hemen karşısında: cadde üzerinde; su deposu, önünde ise bazilika var.

İzmir Efes Gezi Planı; Bu bazilika; zamanında, borsa yeri olarak kullanılmış. Bu meydan; Efes’in güney doğusundaki en yüksek nokta. Bu yani Odeion önündeki meydanda: Devlet Agorası (Yukarı Agora) var. Bütün resmi binalar, bu meydan çevresinde. Tam ortada ise; Mısır Tapınağı (İsis) var. Ayrıca; güney batı köşesinde: anıtsal çeşme var.

Magnesia Kapısı
Magnesia Kapısı

MAGNESİA KAPISI-GÜNEY KAPISI

Kapı, turistlerin Efes turları için daha rahat bir yürüyüş yapabilecekleri şehrin ana girişlerinden birinin yanında yer almaktadır. Panayır  dağı ile Bülbül dağı arasındaki hafif meyilli arazide kazılarda açığa çıkarılmış tek şehir kapısıdır.

Damianus tarafından yaptırılan Artemision yolu ve Menderes Magnesiası’na ve Kaystors vadisine giden yollar buradan başlamaktadır. Antik çağda Efes şehrinin üç ana girişi vardı.

1-Magnezya kapısı (Meryem Ana evi yolu üzerinde)

2-Koressos kapısı (Stadyumun arkasında)

3-Liman kapısı.

KORESSOS KAPISI:

Efes şehrinin ana kapılarından üçüncüsü, yazıtlarda adı geçen ancak henüz herhangi bir kazı yapılmayan Koressos kapısıdır. Kapı: Stadion ile Vedius Gymnasiumu’nun arasında yer almaktadır. Koressos kapısına bağlanan yollardan Artemision’a ve Ayasulluk Tepesine bağlantı sağlanmaktaydı.

Magnesia Kapısı
MAGNEZYA KAPISI

Limandan gelen cadde, Magnezya kapısından geçerek güneydeki İon yerleşimlerine doğru gidiyordu. Aynı zamanda Magnezya kapısı da Artemision’a açılıyordu. Kutsal yolun bir parçası olarak her dönemde büyük önem taşımıştır. Kutsal yol, Artemis Tapınağından başlar ve Panayır dağının doğu ve kuzeyinden Magnezya kapısına, oradan çapraz olarak Koressos kapısından geçerek tapınağa döner. Hem Magnezya kapısı hem de Koressos kapısı limana bağlantılıdır.

Magnezya kapısı, MÖ 3’ncü yüzyıl civarında inşa edildi. Şehir surlarının güneyindedir. Buraya aynı zamanda “Yukarı kapı” da denilir. Kapı: Panayır dağı eteklerindedir. Kapı aynı zamanda, Artemis Tapınağına giden 1 millik kutsal yolun başlangıcıdır. Hacıları yağmurdan korunmak için kutsal yolun üzeri örtülmüştür. Antik dünyanın her yerinden, birçok insan antik dünyanın bu harikasını görmek için Efes’e hacca gelirdi.

Magnesia Kapısı
Magnezy kapısının adının anlamı:

Magnezya kapısı, adını amacından almıştır. Efes’in güney tarafında, şehrin 12.8 km güneyindeki komşusu Magnesia şehrine bağlayan yolun başlangıcına inşa edilmiştir. Magnesi, Magnets adlı bir Yunan ırka tarafından kurulmuş ve şehre “Mıknatıslar” ülkesi anlamına gelen “Magnenisa” adını vermişlerdir. Yerel efsaneler, eski Filozof Thales’in Mıknatıslar diyarına gittiğini ve birbirini iten iki demir cevheri taşı gördüğünü söylüyor. Bu demir cevheri taşlara mıknatıs adı verilmiştir.

Efes ve Magnesia şehri, kapının mimarisini etkileyen sık sık anlaşmazlık içindeydiler. Kapının iki yanına, kare şeklinde iki kule dikilmiş ve avlu, şehri işgalcilere karşı korumak için mühürlenecek şekilde inşa edilmiştir.

İstilacılar Magnezy kapısını geçmeyi başarırsa küçük bir avluya atılacak, tuzağa düşürülecekler ve ikinci kapıya zarar vermeye çalışırken, kuledeki Efesli muhafızların insafına kalacaklardır. Ancak şehirler arasında barış gelince kapı önemini kaybetti.

Sonunda MÖ 129 yılında, Roma egemenliği döneminde, Roma imparatoru Vespasianus kapının adını “Şeref Kapısı” olarak değişirdi. Orijinal büyük açıklığın yanına, iki açıklık ekleyerek kapının şeklini mevcut zafer takı stiline çevirdi.

Bu iki yan açıklık, yayalar tarafından kullanılırken, daha büyük olan orta açıklık, atların ve savaş arabalarının geçişi için kullanılıyordu. Kapının iki yanına, kare şeklinde iki kule dikilmiş ve kapının içinde bir avlu yer alıyordu.

Şehri işgalcilerden korumak için avluya sonra bir kapı eklenmiştir. Şehre yapılan bu girişin kalıntıları, 1869 yılında mühendis ve mimar Wood tarafından Artemis Tapınağı aranırken keşfedildi.

Kapıda kazılar devam ediyor. Bu yüzden günümüzde kapı halka açık değil ama ayakta kalan kalıntıları yoldan kolayca görülüyor.

 

ANTİK DÖNEMDE GYMNASİUMLAR

Antik Yunan ve Roma dönemlerindeki genç erkekler, 6-16 yaşları arasında (eğer aileleri bunu karşılıyorsa) hitabet veya topluluk önünde konuşma sanatlarında eğitim almak için Gymnasium’lara giderlerdi.

Tarih ve hukuk gibi diğer derslerin çoğu, evde çocuğun babası tarafından öğretilirdi. 12-13 yaşlarında, aristokrat ailelerden gelen erkek çocuklar, Latince, Yunanca gramer ve edebiyat öğrenmek için gramer okullarına gider, 16 veya 17 yaşında Roma toplumunun tam vatandaşı olmak için mezun olurdu. Yetenekli olanlar 16 yaşından sonra eğitimlerine devam ederdi.

DOĞU GYMNASİUM

Burası; Roma devrinde okul olarak kullanılmış bir yerdir. Doğu Gymnasium’da hala kazı çalışmaları yapılıyor ve bu nedenle halka açık olsa da Efes’teki Scholastica hamamında Roma hamamının harika bir örneğini görmek mümkündür.

Vedius Gymnasium

VEDİUS GYMNASİUM

Vedius hamam-Gymnasium’u şehrin kuzeybatı kesiminde Panayır dağının kuzey yamaçlarında, kısmen yapay ve yüksekliği 14 metreyi bulan anıtsal bir teras üzerinde yükselir.

Efes şehrinde görülebilen en iyi korunmuş yapılardan biridir.

Kuzeyde, Artemis Tapınağından gelen kutsal yol, hamam-gymanasium’un terasına, kuzeydoğu ve kuzeybatı köşelerini saran merdivenlerle bağlanır. Bina, güneyde Stadium ile sütunlu bir cadde ile ayrılır. Koressos kapısının çok yakınında olan konumu nedeniyle, şehre gelen yorgun ve toz içinde kalmış yolculara ilk yıkanma ve dinlenme fırsatı veren bir yerdir.

Aynı durum, yine aynı uzun ana caddenin doğu ucunda, Magnesia kapısı yanında bulunan Doğu Hamam-Gynasium için de geçerlidir. Ancak Vedius Hamam-Gymnasium’u İmparatorluk tipi hamam-gynasium’ların en gelişmiş örneklerindendir.

MS 147-149 yılları arasına tarihlenen yapı, Vedius Antonius ve eşi Flavia Papiana adında, zengin bir Efesli tarafından yaptırılmıştır.

Vedius Gymnasium

Tanrıça Artemis ve İmparator Pius’a adanmıştır. Binanın boyutları 135 x 85 metredir. Roma dönemi mimarisinde sıklıkla olduğu gibi, bir spor salonu ve halamın ikili işlevine hizmet etmiştir. Doğuda: avlusu, ortada: tören salonu, soyunma odaları ve hamamlar vardır.

Spor salonundaki en büyük oda, binanın doğu tarafında tüm genişliği boyunca uzanıyordu. Burası fiziksel egzersizler için kullanılıyordu. Yapının orijinal amaçlı kullanımına MS 5’nci yüzyılda son verilmiştir. Zaman içinde harap olan, yıkılan binanın tonozlu mekanları birkaç asıl daha çeşitli guruplarca barınak olarak kullanılmıştır.

Odeon (Bouletarion)

ODEON (BOULETERİON) 

Odeon ismi, eski Yunancada lirik şiir anlamına gelen “Ode” kelimesinden türetilmiştir.

Devlet Agorası’nın kuzey yamacına yerleştirilmiş olan Bouleuterion yazıtından yola çıkılarak; MS.150 civarında ; Efesli zenginlerden, Vedius Antonius ve eş Flavia Paiana tarafından yaptırılmıştır.

Çift işleve sahiptir. İlk önce Bouleterion olmanın yanı sıra müzik performansları içindir. Küçük yarı dairesel bir tiyatrodur. Tiyatroda 22 merdiven sırası vardı. Tiyatronun üst kısmı, Korint tarzı kırmızı granit sütunlarla süslenmiştir.

Girişler sahnenin iki yanındaydı. Siyasi toplantılar, sosyal etkinlikler, konserler ve tiyatro gösterileri için bir alan olarak hizmet vermiştir. Efes’in; 2 meclisli yönetimi vardı. Bunlardan danışma meclisi; işte burada toplanıyordu.

Odeon (Bouletarion)
Bouleia veya Senato:

Efes’in danışma kurulu olarak görev yaptı ve toplantılar için Odeon’u kullanırdı. Bu yönetim kurulunun üyeleri, aristokrat Efesliler sınıfından seçilirdi. Bu gurup, tüm siyasi, yürütme, dini ve yargı gücünü elinde tutuyordu.

Tapınaklar, tiyatrolar ve hamamlar dahil olmak üzere şehirdeki tüm kamu yapılarının inşasını denetlerlerdi. Ayrıca vergi toplamaktan ve kamu binalarını yönetmekten sorumlu olurlardı.

Şehrin ileri gelenleri burada buluşurlar, Efes ile ilgili konuları tartışırlar, kendilerini bekleyen Efes valisi Prytaneion’a fikirlerini sunarlardı. Nihai karar yine Vali tarafından verilirdi. Odeon toplantıları, daha çok  danışmanlık niteliğindeydi.

Evet, burası aynı zamanda şehrin ana konser salonuydu. Bayram günlerinde Odeon, konserler için seyircilerle dolardı. Yarım daire şeklindeki binanın 1500 seyirci kapasitesi vardı. Üçü sahneden dar bir podyuma açılan toplam beş girişi vardı.

Podyum, orkestra bölümünden  yaklaşık bir metre daha yükseğe kaldırılmıştır. Bu podyum ve oturma alanlarının bir kısmı restore edilmiştir. Orkestranın yağmur suyunu akıtacak olukları olmayışı, üzerinin kapatıldığını işaret eder.

Sahne binası, iki katlıydı ve üzeri ahşap çatıyla örtülüydü. Sıralı koltuklar “diazoma” olarak bilinen dairesel bir yürüyüş yolu ile iki bölüme ayrılmıştı.

Alt bölümdeki koltuklar, önemli kişilere ayrılmıştı. Bu açıktı. Çünkü daha az önemli veya varlıklı vatandaşlar tarafından kullanılmış olabilecek üst kattaki koltuklardan daha geniştir.

Odeon (Bouletarion)

Odeon’un her iki yanındaki iki koridor, insanların daha yüksek koltuklara erişmesini sağlardı. Üst oturma yerleri arasında açık ağız şeklinde yuvarlak boşluklar vardı. Bu kemerli girişler, şekillerinden dolayı “Vomiterium” olarak adlandırılır. Bunlar, koltuk arayan geç gelenler için giriş görevi görürdü.

Küçük bir tiyatro görünümünde olan yapının üzeri yazın güneşten, kışın yağmurdan korunmak için ahşap bir tente ile örtülüyordu.

Devlet Agorası-Yukarı Agora ve Bazilika

DEVLET AGORASI (YUKARI AGORA) VE BAZİLİKA (BORSA) 

Odeion önündeki meydan; kentin devlet agorasıdır.

Burada ilk Agora, MÖ 6’ncı yüzyılda Helenistik tarzda inşa edilmiştir. Bu Agora günümüzdeki Agora’nın yaklaşık 2 metre altında gömülü bulunmaktadır.  Günümüzde görülen devlet agorası, İmparator Augustus döneminde (MÖ 27-ms 14) yeniden  düzenlenen geniş bir halk meydanıdır. Agora MS 3’ncü yüzyılda İmparator Caracalla döneminde (MS 211-217) yeniden inşa edilmiştir.

Devlet Agorası-Yukarı Agora ve Bazilika

Devlet Agorası, siyasi agora olarak bilinmektedir. Bütün resmi binalar bu meydanın çevresindeydi. Roma döneminde, Efes’in siyasi kalbi, şehrin toplanma ve miting alanıdır. Roma yönetimi sırasında tüm yasaların oylandığı yer burasıdır. Roma döneminde, kamusal bir alan ve hükümet tartışmaları için bir buluşma yeridir. İki taraf,  yoğun güneş ve yağmurdan korunacak bir mimari yapı olan Stoa ile sınırlandırılmıştır.

Devlet Agorası-Yukarı Agora ve Bazilika
Mimari özellikleri:

Devlet agorası meydanının boyutları 160 x 73 metredir. Üç tarafı sütunlarla sıralanan kapalı yürüyüş yollarıyla çevrili etkileyici bir toplanma yeriydi. Stoalar: yağmurlu günlerde ve sıcak yaz günlerinde barınak sağlayan, bir tarafı sütunlu çatılı, bir tarafı duvarlı yapılardı. Bu stoalarda, bazı günler filozoflar, öğrencilerine dersler veriyordu.

 

Mısır Tapınağı-serapis tapınağı:

Agoranın merkezinde MÖ 42 yılında Marcus Antonius ve Kleopatra’nın ziyareti için inşa edilmiş, Mısır Tanrısı İsis’e adanmış bir tapınak vardır.

Agoranın tam ortasındaki bu yapı: tüm kararların oylanacağı oda olarak hizmet eder ve Mısır Tanrıçası İsis’e adanmıştır.

2’nci yüzyıl başlarına ait Serapis Tapınağı, standart bir Yunan-Roma tapınağı gibi görünür. Sütun ve kiriş yapısı, sundurmadaki Korent sütunları, boncuk ve makara ile yumurta ve dart gibi yontma mimari dekoratif motifleri, Yunan geleneğinden geliyordu.

Konseptin Romalı olan tarafı ise, girişe çıkan basamaklarla ön cepheye vurgu yapılmasıydı. Öyle ki görülecek tek şey zaten ön cephedir, çünkü tapınak anakayadan oyulmuş bir teras üzerine, tepe yamacına yaslanmış olarak inşa edilmiştir. Çevresinde yürümek mümkün değildir.

Cella, mütevazi boyutlu tek odadır. Su kanalları için oyulmuş yerler, kültte suyun önemine işaret eder. Tapınağın çok büyük ölçeği, özellikle de ön sundurması Mısır geleneğinden gelir.

Tapınak, uzun kenarda on ve kısa kenarda on sütunla çevrilidir. Sütunlar yekpare taştan 14-15 metre yüksekliğindedir ve kapının çevresi dev bloklardan oluşur. Pembe granit sütunlar, Anadolu’da pembe granit ocakları bulunmadığından, bir zamanlar Mısır ile Efes arasında var olan bir ilişkiyi kanıtlayacak şekilde durmaktadır.

Dev kapı kanatlarının uçlarını taşıyan tekerlekler, yerdeki bloklarda kesilmiş geniş yaylar boyunca hareket eder.

Tapınak Augustus döneminde yıkılmış ve İmparator Augustus Mısırlılardan hoşlanmadığı için yeniden inşa edilmemiştir. Tapınağın cephesinde, şimdi Efes Müzesinde sergilenen Odyseus ve Polyphemos efsanesini anlatan bir gurup heykel vardır.

 

SU DEPOSU-SARNIÇ:

Devlet Agorasının yan tarafında büyük bir sarnıç göze çarpar. Su, Efes çevresindeki çeşitli kaynaklardan, su kemerleri ve pişmiş toprak borularla şehre taşınırdı. Kil borular yaklaşık 1500 yaşındadır. Kil boru: mermer tozu ve yumurta akı karışımından oluşan harç ile birbirlerine yapıştırılmış ve kilitleme sistemine sahiptir.

Romalıların da kurşun boru kullandığı ve kurşunun sağlığa zararlı olduğunu öğrenerek kil boru kullanmaya devam ettikleri biliniyor. Evet sarnıcın suyu, kalıntıları 5 km öteden görülebilen Pollio su kemerinden sağlanıyordu. Bu sarnıçta su yer altı kil borularıyla şehrin her yerine dağıtılıyordu.

 

LYSAMACHUS YERLEŞİMİ:

Lysamachus yerleşiminden önce, eski şehrin mezarlığı yani Nacropolis buradaydı. Bu yüzden insanlar yeni şehre taşınmayı reddettiler. Bunun üzerine Roma döneminde mezarlık başka yere taşındı.

Lycamachus simgesi: Devlet Agorasının önünde görülmektedir. Bu sembol, erken bir Hıristiyanlık sembolüdür. Bazı İncil alimlerine göre, İsa’nın neden çarmıha gerildiği uzun yıllar tespit edilememiştir. İlk Hıristiyanlar, eski Yunancada balık anlamına gelen “Lchthys” terimini kullandılar.

Devlet Agorası-Yukarı Agora ve Bazilika

Lchthy: Antik Yunancada yukarıdaki resimde gibi yazılır. Birkaç kelimenin ilk harflerinden oluşan bir kelime: eski Yunancada “İsa Mesih Tanrı’nın oğlu Kurtarıcı” derler. Bulunan bu taş parçası, birçok araştırmacı tarafından şüpheye neden oldu.

Çoğu kişi bu parçanın başka bir yapıya ait olduğu ve daha sonraki yıllarda bir deprem ya da savaş nedeniyle kaybolduğunu düşünür. MS 3’ncü yüzyılın sonları Pagan dünyasından Hıristiyanlığa geçiş dönemiydi.

Birçok ilk Hıristiyan, onları Hıristiyanlaştırmak için başta Pagan tapınakları olmak üzere binalara Hıristiyan sembolleri ekledi. MS 4’ncü yüzyıldan sonra, Hıristiyanlığın Roma imparatorluğunun resmi dini haline gelmesinden sonra, bir taş ocağına gidip bir taşı kesmek yerine, birçok kişi bu yürüyüş yolu gibi yeni yapıları inşa etmek için taşları yeniden kullandı.

GÜNÜMÜZ.

Devlet Agorasının pek bir kısmı ayakta olmasa da, üzerine inşa edildiği zemin ve geride bırakılan parçalar, Efes turunun en önemli kısımlarından biridir.

Efes Pazar Bazilikası

EFES PAZAR BAZİLİKASI:

Devlet Agorasının hemen kuzeyinde, Efes Pazar Bazilikasının harabesi bulunur. Bazilika MS 1’nci yüzyılda İmparator Augustus tarafından yaptırılmıştır. Bazilika kelimesi, Sezar için bir terim olan Yunanca “basilieus” kelimesinden gelir.

Bazilika, Sezar’ın Salonu anlamına geliyordu. Bazilikanın bir toplanma yeri olarak işlevi, daha sonra, Roma İmparatorluğunun resmi dini haline geldiğinde, kelimenin Hıristiyanlığa uyarlanmasını etkiledi.

Odeon önünde bulunan 160 metre uzunluğunda, çatışı ahşap kaplı, dikdörtgen bir yapıdır. İlk inşa edildiğinde, yaz sıcağından veya yağmurdan korunmak için etkileyici sütun dizisinin üzerine bir çatı gerilirdi.

Efes Pazar Bazilikası

Bazilikada İon sütunları MS 1’nci yüzyıla tarihlenen boğa başı figürleriyle bezenmiştir. Bu boğa başı figürleri gücü simgeler. Bunların Augustus döneminde, Korint sütunlarına dönüştürüldüğüne dair kanıtlar var. O dönemde Bazilika, muhtemelen hamama bir Stoaya açılan üç kapıyla bağlanıyordu.

Roma döneminde, şehirlerde borsa ve ticari işlemler ve mahkeme toplantıları bazilikalarda yapılırdı. Romalı bir yargıç olan Praetor da mahkeme davalarına başkanlık etmek ve tüccarlar arasındaki anlaşmazlıklarda arabuluculuk yapmak için burada otururdu.

Efes Pazar Bazilikası

Efes Bazilikası, şehrin Roma döneminde yerel halk için önemli bir buluşma yeriydi. Eski zamanlarda Bazilika, öncelikle ticari nedenlerle kullanılan büyük bir toplanma yeriydi. Borsa ve ticaretin merkezi olarak hizmet etmiştir.

Antik sütunların günümüze sadece parçaları kalmış olsa da bunların üç sırası bir zamanlar Devlet Agorasının kuzey ucunda ahşap bir çatıyı taşıyordu. Sütunlarının çoğu veya parçaları hala ayaktadır ve Efes’te bir zamanlar önemli olan bu hukuk merkezinin kapsamını anlamaya imkan tanır.

Bazilikanın doğu tarafında yapılan kazılarda İmparator Augustus ve eşi Livia’nın heykelleri bulunmuştur ve günümüzde Efes Müzesinde sergilenmektedir. Yapı, MS 4’ncü yüzyılın ortalarındaki bir depremde yıkılmış ve bir daha inşa edilmemiştir.

Efes Kuredler Caddesi

KURETLER CADDESİ

Şaşırtıcı bir şekilde, bu cadde kazılardan da anlaşılacağı gibi en az 1000 yıldır kullanılıyor. Sokağın en eski arkeolojik izleri, MÖ 3’ncü yüzyıla kadar uzanıyor. Antik çağda, Kuretler caddesine kama anlamına gelen “Embolos” adı verilmiştir.

Bu isim:edebi kaynaklarla birlikte, cadde üzerinde ve Ticaret Agorasında bulunan yazıtlarla da doğrulanmıştır. Bu isim muhtemelen caddenin, iki tepe arasındaki dar vadide bulunmasından kaynaklanıyordu. Ancak antik dönemde sadece çakıl yoldan ibaret olan cadde, Roma döneminde mermer taşlarla döşendi.

Efes Kuredler Caddesi Replikası

Kuretler caddesi, Devlet Agorasından başlar, Celsus Kütüphanesinden Herakles kapısına kadar uzanan mermer döşemesiyle, Efes antik kentinin üç ana arterinden biridir. Şehirdeki ilk ana caddedir. Sarp cadde, Lysimachus tarafından yeniden inşa edildikten sonra, Efes’in ana yollarından biri ve şehir ile Artemis Tapınağı arasındaki “Kutsal Yol” olarak bilinen tören yolunun bir parçasıydı.

Devlet Agorası ile Terragonos Agora (Ticari Çarşı) arasında, Helenistik-Roma şehrinin birbirini dik kesen ızgara yol sistemine uymaksızın, diyagonal olarak uzanmaktaydı.

Efes Kuredler Caddesi
Caddenin isminin önemi:

Adını “Pryhaneion” un ateşini koruyan rahiplerden alan Kuretler Caddesi, Artemis’in doğumunu tasvir eden ve Artemis Tapınağına giden bir geçit töreniyle sonuçlanan dini bayramlara ev sahipliği yaptı. Kuretler, mitolojide “Yarı tanrı” olarak biliniyorlardı. Ancak bu terim, Efes’teki bir rahip ve rahibe sınıfına atıfta bulunmak için kullanılıyordu.

Önceleri altı rahipten oluşan bir kült olarak başladılar, ancak daha sonra tanrıça Artemis’in doğumunu canlandıracak olan dokuz oldular. İlk başta “Curetes” adı sadece Artemis kültünden rahiplere atıfta bulunduğu, ancak Roma yönetimi sırasında bu terim “Hestia” rahiplerini de içerecek şekilde genişletildi.

Bu rahibeler “Prytaneion” da barındırılan kutsal ateşten sorumluydu. Efes’in kalbini temsil eden sonsuz aleve bakmak için her yıl “kuretler” seçilirdi. İkizler Artemis ve Apollon’un doğumları sırasında Kuretlerin, Zeus’un ikizleri ve anneleri Leto’yu karısı Hera’nın gazabından korumasına yardım ettikleri söylenir. Kuretler, silahlarıyla iğrenç sesler çıkarmışlar ve böylece Hera’yı doğumdan uzaklaştırmak istemişlerdir.

Efes Kuredler Caddesi
Caddenin Genel Özellikleri:

Caddenin uzunluğu 280 metre, genişliği ise 8-10 metredir. Aynı zamanda yaklaşık 20 metre yüksekliğinde oldukça diktir ve Triodos Meydanından Devlet Agorası yönüne tırmanmaktadır. Dairesel çöküntüler ve doğrusal oluklar, yayaların kaygan yüzeyde kaymalarını önlemek için mermere ara sıra oyulmuştur.

Bu sadece kış yağmurlarından değil kavurucu yaz sıcağında da önemliydi. Esnaf serinlemek için kaygan mermer sokağı düzenli olarak çeşmelerden gelen suyla ıslatırdı. Yol boyunca birçok yapının duvarlarında ara sıra oval çöküntüler vardır. Bunlar geceleri şehrin ana caddesine sihirli bir parıltı veren kandilleri tutardı. Mermerdeki daha büyük delikler meşaleler içindi.

Efes Kuredler Caddesi

Evet: Kuretler caddesi; çeşmeler, tapınaklar, uzun revakların altındaki dükkanlar ve şehrin seçkin vatandaşlarının büyük evleriyle sıralanan antik Efes şehrinin gerçekten kalbiydi.

Günümüzde Kuretler yolunun karşısında Tapınağa bakan on dükkan var, bunların önlerindeki ince mozaiklere dikkat edin.

Her sütunun önünde: bir İmparatorun veya ileri gelenin onuruna dikilmiş, yazıtlı bir kaide üzerinde mermer veya bronz bir heykel vardı. Günümüzde ise, bu heykellerin sadece kaideleri kalmıştır.

Efes Kuredler Caddesi Doktor Alexandros Heykeli

Aşağıya inerken sağda Kuretler Caddesinin üst ucunda, yazılı kaide üzerinde Doktor Alexandros’un başsız mermer heykeli var. Bir himationa (pelerine) sarılı bir erkek figürü heykeli, Roma İmparatorluk döneminde yapılmış ve MS 4-5’nci yüzyılın sonlarında, belki de yaklaşık 380’de İskender’in bir portre başının eklenmesiyle yeniden kullanılmıştır.

Kaide üzerindeki yazıt, heykelin Efes Meclisi ve halkı tarafından diktirildiğini belirtmektedir.  Heykelin yüksekliği 135 cm, kaide yüksekliği 192 cm. dir.

Efes Kuredler Caddesi
Yeraltı Drenajı, Kanalizasyon ve Su boruları:

Pürüzsüz  mermer sokak, ayrıca Roma dünyasının şaşırtıcı bir faydasını da gizler. Yer altı drenajı, kanalizasyon ve su boruları, kil borulardan şehre giren ve çıkan su ve atıklar. Caddenin altındaki kanalizasyon şebekesinin derinliği 3 metre genişliği ise 2 metredir.

Aynı dönemde, İtalya’da modernliğiyle övünülen Pompei şehrinde pis sular caddelerden akıyordu. Burada ise caddeler çeşmelerden taşan sularla yıkanırdı. Bu sular ve yağmur suları, aynı zamanda, değirmen taşlarını döndürmekte kullanılıyordu.

Efes Kuredler Caddesi

Antik çağda olduğu gibi, şehrin ana cazibe merkezlerinin çoğu bugün hala burada bulunmaktadır.

Kuretler caddesinin cepheleri ve kaldırımları, güzel mermer ve mozaik karolarla doludur. Medusa tasvirleriyle Hadrian Tapınağı, bir zamanlar bir portikonun çatısını tutan ve inanılmaz bir mozaik kaldırımı kaplayan, hala bozulmamış mermer sütunların karşısında durur.

Bu harikulade yapılar, bölgede yaygın olarak görülen depremlerden kaynaklanan hasarların ardından diğer binalardan elde edilen taş işçiliği kullanılarak genellikle yeniden inşa edildi. Caddeyi sıralayan binalar,  yüzyıllar boyunca depremler ve alüvyonlar nedeniyle hasar görmüş olsa da, Kuretler Caddesi hala antik dünyanın bir kalıntısı olarak duruyor.

Efes Kuredler Caddesi Dama oyun tahtası

Kuretler caddesinde, mermer kaldırım taşına oyulmuş duvar yazısıdır. Bunun eski bir doğaçlama dama oyun tahtası olabileceği düşünülmektedir.

Erken Bizans döneminde Efes, şehrin yeniden refaha kavuşmasından kaynaklanan bir inşaat patlaması yaşadı. Bu dönemde Kuretler Caddesi de yenilenmiş, caddenin alt kısmında bulunan anıtsal çeşmelerin restorasyonu ve yeniden inşası sağlanmıştır.

Aynı zamanda doğu ucuna “Herkül Kapısı” dikildiğinden, cadde trafiğe kapatılmıştır.

Kuretler Caddesi üzerinde bulunan yapılar şunlardır:

1-Herkül Kapısı ve Trajan Çeşmesi.

2-Hadrianus’a ithaf edilmiş, Korint düzeninde bir tapınak-Scholastica Hamamları

3-Celsus Kütüphanesi.

4-Traianus adına yapılmış bir çeşme.

5-Zenginlerin konak benzeri evleri (Yamaç evler)

Efes Herkül/Herakles Kapısı

HERKÜL KAPISI-HERAKLES KAPISI

Kapının MS 300’lerde yapıldığı söyleniyor. Efes’ten geçen daha kolay rota bu caddenin tepesinden başlasa da herhangi bir Efes turunda, kendinizi alışveriş yapan ve sosyalleşen Roma vatandaşlarının izinden gitmek için Kuretler caddesine bakmak için zaman ayırdığınızdan emin olun.

Kapı, Kuretler caddesinin doğu ucundadır. Efes’i siyasi ve ticari kısmı olarak ikiye ayırmıştır. Kapıda bulunan heyetler, girmek isteyenlerin kimliklerini kontrol ederler, uygun bulunanlar hamama temizliğe gönderilirdi.

Kapının her iki yanında bulunan “Herakles” kabartmaları, öneminden dolayı siyasi kısma gireceklerin gözünü korkuturdu. Ayrıca: yaya ve araç trafiğini birbirinden ayırmak için inşa edilmiştir. Çünkü Herkül Kapısı, MS 5’nciyüzyılda at ve araba trafiğini durdurdu.

Kapının mimarisinden, Herkül kapısının caddeye girişi daraltarak araç geçişini engellediği anlaşılmaktadır. Kapının her iki yanına merdivenler yapıldı ve Kuretler caddesi bir yaya yolu haline geldi.

Efes Herkül/Herakles Kapısı
Mimari Özellikleri:

Kapı bir zamanlar 2 kat yükseklikteydi ve her katta 6 sütun vardı. Günümüzde ise sadece 2 yan sütun görülmektedir.

Efes Herkül/Herakles Kapısı Kabartmalı Sütunlar
Sütunlardaki kabartmalar:

Kapı, adını kabartmalı iki mermer sütundan almıştır. Kapıdaki iki sütunda, süs olarak bir alçak kabartma vardır.

Bu heykeller, MS 1-2’nci yüzyıllara tarihleniyor. MS 4’ncü yüzyılda bir veya daha fazla başka anıttan getirilerek yeniden kullanıldığı düşünülüyor. İki sütunun ön yüzündeki yüksek mermer kabartmalar, birbirinin aynı görüntüdedir.

Her biri Herakles’in bir durumunu tasvir eder. Sakalsızdır. Ancak alnının üzerinde sıra sıra bukleler bulunan eski bir saç modeli görülür.

Nemea aslanının derisini gövdesinin etrafına sarmıştır. Başı midesinin önünde ve ön ayakları herm şaftının her iki yanında asılıdır. Başının üzerinde, bir Korint başlığı vardır. Her bir sütunun toplam yüksekliği 263 cm dir.

Mitolojide Nemea aslanı: Nemea, çevresinde terör estiriyordu ve derisi o kadar kalındı ki onu öldürmek imkansızdı. Sonunda, Herkül aslanla güreşti ve kolunu boğazından aşağıya iterek onu boğarak öldürdü.

Sonuç olarak: tüm yapının birçok parçası hala toprakta gömülü olsa da Nike kabartması da dahil olmak üzere, kapının hemen ötesindeki Domitian Meydanında birkaç parça sergileniyor.

Efes Herkül/Herakles Kapısı Nike Kabartması
Nike Kabartması:

MS 1-2’nci yüzyıllara tarihlenen Yunan Zafer Tanrıçası Nike’in (Romalılar Victoria olarak isimlendirir) mermer kabartması, Domitian Meydanının batı tarafında, Kuretler caddesinin üst kısmında, solda yer almaktadır.

Uçan Nike kabartmasının aslen Herakles kapısından geldiğine inanılıyor. Nike kabartması, Herakles kapısı üstünde, kemerin köşebentlerinden birini süslüyordu ve karşı kemerin ayna görüntüsündeki Nike kabartmasıyla eşleştiği düşünülür.

Ancak bu kabartmalardan biri ve inşaat parçalarının çoğu henüz bulunamamıştır. Hatta, kabartmanın başka bir anıta ait olduğu ve MS 4’ncü yüzyılda giriş kapısı üzerine yerleştirildiği de düşünülmektedir.

Kabartmanın özellikleri:

Uçan Nike, sol elinde bir savaş veya spor galibini taçlandırmak için bir defne çelengi tutar ve sağ elinde bir hurma dalı taşır. Altın Palmiye yaprağı da günümüzdeki Nike ayakkabılarının amblemidir. Tanrıça aynı zamanda, hız ve güç temsil ediyordu. Çünkü Nike çok hızlı koşabilme ve uçabilme becerilerine sahiptir.

Sonuç:

Bu orijinal Nike kabartması gerçekten çok değerlidir. Bu kabartmanın Efes Müzesinde değil burada bırakılmasını doğru bulmuyorum, umarım bir ilgili bu satırları okur ve Nike kabartmasının orijinali en kısa zamanda Müzeye taşınır, buraya bir replikası konulabilir.

Efes Trajan Çeşmesi

TRAJAN ÇEŞMESİ

Kuretler caddesinde Hadrian Tapınağını geçtikten sonra, biraz ileride, soldadır. Bu çeşme Efes’in en  görkemli üç çeşmesinden biri olarak kabul edilir. Orijinal yüksekliği 12 metreye ulaşmış çeşmenin bugün görülen küçültülmüş ölçekte ve yeniden inşa edilmiş bir örneğidir.

Trajan çeşmesi: MS 102 ile 104 yılları arasında inşa edilmiş, zengin Efesli çift Tiberius Cladius Aristion ve Julia Lydia Laterane tarafından finanse edilmiş ve İmparator Trajan (MS 98-117) a adanmıştır.

Bir tiyatro sahnesini andıran bu şadırvan, yaklaşık 12 metre uzunluğunda ve 5.5 metre genişliğinde bir havuzu çevreliyordu. Sahne duvarı 9.5 metre yüksekliğindeydi. Ancak yeniden yapılırken, yukarıda da belirttiğim gibi daha küçük ölçekte yapılmış ve çeşmenin restorasyonu hala devam etmektedir.

Çeşmede önde ve arkada olmak üzere iki tane süs havuzu vardır.

Efes Trajan Çeşmesi
Üstteki Havuz:

Korint stili sütunlarla çevriliydi. Borular havuzları suyla dolduruyordu. Üzerinde çıplak bir kahraman gibi İmparator Trajan’ın devasa bir heykelinin bulunduğu bir sütundan su akıyordu. Bu sütun, en büyük süs havuzunun tam ortasındaydı.

Kaidedeki bir yazıt: dünyanın İmparatorun ayaklarına kapandığı belirtiyordu. Bu durum: imparatorun heykelinin ayağının altına yerleştirilen yuvarlak bir küre taşla sembolize ediliyordu.

Trajan’ın bu heykeline ait günümüze sadece kaide ve ayaklardan biri ulaşmıştır. Trajan heykelinden günümüze kalan ayaktan bir yargıya varmak gerekirse, heykel muhtemelen 4 metre boyunda olmalıdır. Bu arka havuz dolduğunda bir su kanalı aracılığıyla ön havuza akıyordu.

Efes Trajan Çeşmesi

 

Alttaki Havuz:

İmparatorun heykelinin bulunduğu havuzun hemen altında, kompozit stil sütunlarla çevrili, daha alçak daha dar bir havuz vardı. Üst havuzu dolduran su, kanaldan ön havuza akacak ve orada Efesliler onu çeşmeden çekeceklerdi. Yapı, muhtemelen MS 362 yılında bölgeyi paramparça eden bir depremde yıkıldı ve sonra onarımları yapılmadı.

Efes Trajan Çeşmesi

Çeşmenin diğer nişlerinde, yaklaşık en az on heykel bulunuyordu. Bunlar: başta tanrılar (Tanrılaştırılmış İmparator Nerva dahil) ve Efes’in efsanevi kurucusu Androklos gibi efsanevi figürler olmak üzere diğer heykeller vardı.

Efes Trajan Çeşmesi

Ayrıca: Dionysos’un çıplak ve giyinik tanrılarından Afrodit ve kentin kurucusu Androklos’u simgeleyen genç bir avcı heykeli bulunuyordu. Çeşme kazılarında: İmparator Nerva ve ailesine ait bir heykel ile Satyr heykeli de bulunmuştur. Yakın zamanda yenilenen çeşme, artık bu heykellerin hiçbirine sahip değildir. Çünkü hepsi Efes Arkeoloji Müzesindeki “Çeşme buluntuları Salonu” na taşınmıştır.

Efes Hadrian Tapınağı

HADRİAN TAPINAĞI

Kuretler caddesinde, Yamaç evlerin tam karşısında limana yakın bir yerdedir. Kuretler caddesinin en ilgi çekici yapılarından biridir.

Tapınağın önemi:

Tapınak, Kuretler caddesinde en iyi korunmuş ve en güzel yapılardan biri olarak kabul edilmektedir. Tapınak, Celsus kütüphanesinden sonra hem mimarisi hem de plastik süslemeleriyle, en çok dikkat çeken ikinci yapıdır. Tapınağın resmi ideoloji dışına kent aristokrasisinin bir saygınlık ifadesi olarak inşa edildiği anlaşılmıştır.

Ancak yapı bir tapınaktan çok bir anıt niteliğindedir ve aynı zamanda tanrıça Artemis ve Efes halkına ithaf edilmiştir. Sonuç olarak, tapınak benzeri yapının orijinal işlevi hala bilinmemektedir.

Çünkü Efeslilerin Hadrianus’u bu kadar küçük bir tapınakla onurlandırmış olmaları pek mümkün görülmez. Bazılarına göre ise, bu tapınak Büyük Tiyatro ile Kuretler caddesinin de bir parçası olduğu Artemis Tapınağı arasındaki tören yolunda bir istasyon olarak hizmet vermiş olabilir.

Efes Hadrian Tapınağı

Hadrian MS 124 Ağustos ayında ve 5 yıl sonra MS 129 yılında olmak üzere İmparatorluğun doğu kısmındaki yolculukları sırasında Efes’i en az iki kez ziyaret etti. İmparatora konsey (bolue) ve Efes halkı (demos) tarafından “kurucu ve kurtarıcı” onursal unvanı verildi.

Saçaklığın arşivine oyulmuş bir yazıta göre, küçük tapınak, MS 118 yılında, Atina’dan şehre gelen İmparator Hadrian’ı onurlandırmak için Artemis ve Efes halkı adına inşa edilmiştir. Yaptıranlar: P. Quintilius Valens Varius, karısı ve kızıdır.

Bunlar tapınağın arkasındaki hamamların da sponsorudur. Çünkü, Efes şehrine: böyle bir tapınak inşa etme izni: MS 130-132 yılları arasında Hadrian tarafından verilmiştir. Ancak burada bir sorun var.

Görüldüğü üzere, Bu tapınak: Hadrianus için bir “Neokorat” tapınağı inşa etme izni alınmasından, yaklaşık 10-15 yıl önce inşa edilmiştir. Hatta bu tapınağın Hadrianus’un sevgilisi Antinous için bir anıt olduğu ileri sürülmüştür. Hatta bazı bilim adamları, yapının aslında bir tapınak olduğu fikrini bile kabul etmezler.

Sonuç olarak: Hadrian Tapınağının Varius Hamamı ile birlikte planlanıp inşa edildiği düşüncesine varılmıştır. Üstelik her iki binanın mimarisi birbirine bağlıdır.

İmparator Hadrian:

Hadrian, Roma tarihinde 5 iyi imparatordan biri olarak kabul edilir. Ordudaki başarılarının yanı sıra belki de en bilinen başarısıyla tanınan, gerçekten büyük Roma İmparatorlarından biridir. İngiltere ile İskoçya arasında İmparatorluğun en kuzey ucunu belirleyen bir duvar inşa ettirmiştir.

Efes Hadrian Tapınağı
Tapınağın mimari özellikleri:

Tapınak: plandaki 10 x 10 metrelik küçük boyutlarına rağmen, Efes şehrindek ien ilgi çekici yerlerden biridir. Yüksekliği yaklaşık 8 metredir. Bu mütevazi büyüklükteki bina; bir ön salon (pronaos) ve bir ana oda (cella) olmak üzere iki mekana ayrılmıştır.

Efes Hadrian Tapınağı Tapınağın ön kapısı
Tapınağın Kapısı-Ön kısmı:

Tapınağın giriş kapısı, MS 5’nci yüzyılda bugünkü yerine taşınmıştır. Yani, Efes’in küçük mücevheri niteliğindeki bu anıtsal kapı, buraya sonradan getirilmiştir. Tapınağın ön kısmı, onu şehrin en güzel yapılarından biri yapar.

Cephe, dört Korint sütununa sahiptir ve bunlar kavisli bir kemeri destekler. Bu kemerin ortasında, Zafer Tanrıçası Tyche kabartması vardır. Tapınağın önünde, bir zamanlar Roma İmparatorları Diocletian, Maximianus, I.Constantius ve Galerius’un bakır heykelleri vardı.

Daha sonra Kuretler caddesinin yenilenmesinin bir parçası olarak muhtemelen Maximian’ın yerine babasının (Flavius Thodosius) heykeli konmuştur. Heykellerin kaideleri e sütunlar duruyor ancak orijinal heykeller henüz bulunamamıştır.

Efes Hadrian Tapınağı Talih ve Kader Tanrıçası Tasviri

Kapının ön kemerinin kilit taşında (merkez taşı), Yunan talih ve kader tanrıçası “Tyche” yi tasvir eden bir kabartma var.

Girişin iki yanında, şehrin tarihini anlatan frizler yer almaktadır. Biri: Androklos’u bir domuzu vururken, diğeri: Dionysos’u tören alayında ve üçüncüsü ise Amazonları tasvir eder.

Dördüncü bir friz: tanrı Apollon ve tanrıça Athena ile birlikte Androkles, karısı Herakles ve Theodosius’u ailesinin birkaç üyesi tasvir ediliyor.

Efes Hadrian Tapınağı Talih ve Kader Tanrıçası Tasviri
Pronaos-Ön Salon ÖNÜ:

Ön salon önünde duran sütunlar, Korint düzenindedir. Bu sütunlar ortada eğimli kemer bulunan bir alınlığı destekler. Eğimli kemer, çiçek/akantus desenleriyle süslenmiştir ve üzerinde Zafer Tanrıçası Tyche’nin bir büst kabartması vardır.

Tanrıça şehrin duvarlarını ve kulelerini tasvir eden bir taç takıyor. Bu tasarım, yani kavisli alınlık, muhtemelen Suriyeli bir mimar tarafından hazırlanmıştır çünkü bu tarz odada yaygındı.

Efes Hadrian Tapınağı Medusa Tasviri
Pronaos-Ön Salon;

Kavisli kemer arkasında tapınağın revakının iç alanı olan Pronaos bulunur. Burada bir kapı açıklığı dikkat çeker. Akantus yaprakları ve parşömenler arasında, bir kadın figürünün (muhtemelen Medusa) betimleyen, yarım daire biçimli bir kabartmadır. Bu kapı: anıtın iç kısmı olan Cella’ya açılıyor.

Efes Hadrian Tapınağı Pronaos süslemeleri
Pronaos süslemeleri:

Ön salona yerleştirilen dört kabartma, en yaygın olarak, MS 4’ncü yüzyılın sonunda muhtemelen MS 383-387 yılları arasında, bilinmeyen bir yapıdan buraya getirilmiştir.

Bu kabartmalardan ilk levha, beş figürü temsil ediyor. Soldan sağa: muhtemelen Zeus’u  temsil eden bir erkek, Hypelaios kaynağını temsil eden bir Nymph, bir yaban domuzuna saldıran at sırtında bir savaşçı ve Androclus.

Hayvan figürlerinin altında düşmüş bir savaşçı yer almaktadır. Evet, frizlerdeki oyma en iyi kalitede değildir ve birçok figür ağır hasar görmüş ve yıpranmıştır. Temsil edilen bireysel figürlerin çok azı şüpheye yer  bırakmayacak şekilde tanımlanmıştır.

Efes Hadrian Tapınağı Pronaos Süslemeleri
Birinci Friz:

Efes şehrinin Atinalı Prens Androclus tarafından kuruluşunu tasvir eden dört mermer levhadan oluşan bir friz ile süslenmiştir. Efes’in kuruluş mitine göre: Atheni kralı Codru’nun oğlu Androclus’un Delphi’deki Apollon kahinine danıştı ve kehanette balık ve bir yaban domuzu, onu yeni bir şehir kuracağı yere götürecekti.

Daha sonra Efes limanının yakınında İyonya kıyısına çıktıktan sonra, Yunan sömürgeciler, halkını Dorian istilasından korumak için yeni bir yer bulmak amacıyla biraz balık pişirdiler.

Balıklardan biri mangaldan atlayarak kömürleri saçtı ve yakındaki çalıları ateşe verdi ve içinden bir yaban domuzu kaçtı. Androclus, yaban domuzunu öldürdü ve hayvanın düştüğü yere şehir kurdu. Tapınak üzerindeki friz kopyadır, aslı Efes Müzesinde sergileniyor.

İkinci Friz:

Çelenklerle süslenmiş bir sunak önünde, kurban kesen bir Roma imparatoru gösteriliyor. İmparator, bir askeri tunik ve paludamentum (askeri cüppe) giyer ve bir Nike tarafından taçlandırılır. Sunağın sağında bir erkek figürü, muhtemelen I. Theseus ve onun yanında dört Amazon ondan kaçarken, Herakles yer almaktadır. Efsaneye göre, Amazonlar, hem Herakles’ten hem de Dionysos’tan Efes’deki Artemis Tapınağına sığınmışlardır.

Üçüncü Friz:

Dionysos’tan kaçan Amazonlar olarak tanımlanan üç kadın figürünü tasvir ediyor. Dionysos, kabartmanın ortasında bir Satyr’i kucaklarken, Pan ise sağında bir Thyrsus’u tutarken görülür. Yanındaki bir figür bir filin üzerinde oturuyor ve dans eden Maenad elinde bir zil tutuyor.

Dördüncü Friz:

Çeşitli tanrıları tasvir ediyor. Soldan sağa: Dea Roma, Selena (Ay), Helios (Güneş), Apollon, Artemis, Herakles, Dionysos, Hermes, Afrodit, Ares ve Atheena. Frizin ortasında Androclus ve köpeği vardır. Günümüzdeki buradaki frizler kopyadır, asılları Efes Müzesinde sergileniyor.

Efes Hadrian Tapınağı Cella Ana Oda
Cella-Ana Oda:

Tapınağın ana odası olan ve içinde bir heykelin bulunduğu Cella’nın dekorasyonu günümüze ulaşmamıştır. Cella’nın genişliği 7.5 metre ve uzunluğu 5 metredir. Üstü beşik tonozla örtülüdür. Çok sade bir şekilde dekore edilmiştir. Kült heykelinin kaidesi: girişle aynı hizada arka duvara yaslanmıştır.

Muhtemelen bir zamanlar İmparator Hadrian’ın heykeli burada duruyordu. Cella kapısının üzerindeki alınlık, akantus yaprakları ve parşömenler arasına yerleştirilmiş Medusa kabartmasıyla süslenmiştir.

Medusa başı, bu güzel tapınaktaki en ünlü dekorasyon parçasıdır. Medusa, kendine bakan herkesi taşa çeviren saçları yılandan yapılmış mitolojik bir yaratıktır. Görüntüsü binayı kötülüklerden korumak için birçok binada kullanılmıştır.

 

Takip eden süreç-Tapınağın yıkılması:

Bina, MS 262 yılındaki depremde büyük hasar görmüştür. Ayrıca depremden kısa bir süre sonra MS 262-263 yıllarında Gotlar tarafından Efes şehri yağmalanmıştır. MS 4’ncü yüzyılda Theodosius tarafından babasının onuruna yeniden inşa edilmiştir.

Blokları yenilenen Kuretler Caddesinin ortasındaki istinat duvarının yapımında kullanılmıştır. Bu duvar, harap olmuş yapılardan ve terk edilmiş yamaç evlerinden gelen molozların sokağa düşmesini önlemek için dikilmiştir.

Tapınak son olarak, 1957-1958 yılları arasında orijinal parçalardan ve modern yapı malzemeleriyle takviye edilerek yeniden inşa edilmiştir.  Tapınak 2005-2009 yılları arasında 20 Yeni Türk Lirası Banknotların arka yüzünde tasvir edilmiştir.

Efes Scolastica Hamamı/Varius Hamamı

SKOLASTİCA-VARİUS HAMAMI VE LATRİNASI

Trajan çeşmesini biraz altında, Hadrian tapınağının arkasında, Kuretler Caddesinin önemli yapılarından biridir. Yamaç evlere bakar. Bugün caddeden yukarı doğru buraya ulaşmak için merdivenle çıkılır. Efes şehrindeki en büyük hamamlardan biridir.

Sonuç olarak: Efes’in ileri sosyal merkezi olan Scholastica hamamları, eski Efes’teki aristokrat sosyal yaşamın merkezlerinden biriydi. Hamamda aynı anda binden fazla ziyaretçi ağırlanabiliyordu.

Efes Scolastica Hamamı/Varius Hamamı
Yapım safhaları

Bu hamamlar, ilk olarak MS 1’nci yüzyıl sonlarında veya 2’nci yüzyıl başlarında Valens Varieus tarafından yaptırılmıştır. Bu yüzden bazen Varius hamamı olarak da isimlendirilir.

Ancak MS 4’ncü yüzyılda bir Hıristiyan aristokrat Bayan Scholastica tarafından sağlanan finansman ile onarılmıştır. Restorasyon sırasında Prythaneion’dan gelen taşlar, Roma döneminde Efes’te çok yaygın bir uygulama olan hamamlar için yeniden kullanıldı.

Efes Scolastica Hamamı/Varius Hamamı
Hamam Kültürü

Banyo yapmak, Roma imparatorluğunda günlük yaşamın çok önemli bir yönüydü. Erkekler ve kadınlar, aynı banyolarda ama günün farklı saatlerinde genellikle ayrı ayrı yıkanırlardı. Ancak kadınlara ayrılan süre, erkeklerden kısaydı.

Genellikle öğleden sonra hamama gitmek bir gelenekti. Öğle yemeğinden hemen sonra yıkanmak, birçok ünlü Romalının hamamda hayatını kaybetmesine neden olmuştur.

Soylular ve zenginler, genellikle hizmetlileriyle birlikte guruplar halinde hamamlara gelir, masaj ve kokular yapılır, ardından hamamın tepidarieum denilen bölümünde saatlerce dinlenilir, bu arada önemli güncel olaylar tartışılırdı.

Sadece en varlıklı evlerin özel hamamı olduğundan, şehir sakinlerinin büyük çoğunluğu bu hamamları kullanıyordu. Roma hamamlarında, tepidarieum, Roma felsefesinin gelişmesinde kilit rol oynamıştır.

Efes Scolastica Hamamı/Varius Hamamı
MİMARİ YAPISI

Skolastika hamamları, Efes şehrindeki en büyük hamamlardı. Hamamlar ilk yapıldığında üç katlıdır. Ancak günümüzde üçüncü kattan neredeyse hiçbir kalıntı yok, bu yüzden ne amaçla ve nasıl kullanıldığı bilinmiyor.

Başlangıçta büyük bir apsisli salonun çevresine inşa edilmiştir. Orijinal yapısı, ikisi halka açık olacak şekilde üç girişlidir. Bu girişlerden biri Kuretler caddesinde, ikincisi ise Kuretler caddesinden geçen daha küçük bir caddedir.

Duvarlar ve zemin, mitolojiden, doğadan ve günlük hayattan sahneleri betimleyen girift mozaikler ve fresklerle kaplıydı. Isıtma sistemi de sıcak hava ve suyu sirküle etmek için yer altı tünelleri kullanılarak sofistike hale getirildi.

Ama buranın en çarpıcı özelliği: sıcak havanın, zemin ve duvarların altında dolaşarak, odaları sıcak ve kuru tutmasını sağlayan bir sütun ve kanal sistemi olan “hypocaust” tur. Bu Roma imparatorluğunun ileri teknolojisin yansıtan, karmaşık ve yenilikçi bir mühendislik harikasıydı.

Efes Scolastica Hamamı/Varius Hamamı
BİRİNCİ KAT:
Apodyterium:

Hamamdaki ilk odadır. Girişte, on kabinli, L şeklinde bir giyinme odası vardı. Günümüzde birkaç giyinme odası halen görülebilmektedir. 40 metrelik salondaki mozaikler, MS 5’nci yüzyılda eklenmiştir. Zengin vatandaşlar, köleler tarafından korunmak üzere değerli eşyalarını bu kabinlere bırakırlardı.

Efes Scolastica Hamamı/Varius Hamamı Bayan Scolastica Heykeli

Bayan Scholastica’nın oturmuş bir heykeli, Apodyterium’daki bir nişin içinde halen durmaktadır. Heykelin yüksekliği 158 cm, kaide yüksekliği 88 cm dir.

Efes Scolastica Hamamı/Varius Hamamı

Doğu köşede kaidesiyle birlikte duran heykelin başı bulunamamıştır. Kaide üzerindeki yazıtın başında adı ve haç, onun bir Hıristiyan olduğunu gösteriyor.

 

FRİGİDARİUM-SOĞUKLUK BÖLÜMÜ

Burası ikinci odadır. Bu odada, bugün hala sağlam olan beyaz mermerle kaplanmış yuvarlak soğuk su havuzu vardır. Soğukluk bölümünü batısında basamaklı havuz bulunmaktadır.

Hamamlara ilk girişte olduğu gibi çıkışta da dinçlik kazandırmak için kullanılıyordu. Su ve buhar yapının altına gömülü veya duvarlara yerleştirilmiş, bir dizi kil borudan geliyordu.

Hamamda çalışan köleler suyun her odada uygun sıcaklıkta olmasını sağlamak için fırınları açık tutarlardı. Odanın çatısı tonoz şeklindeydi. Hamamlar menfezlerle aydınlatılıyordu.

 

TEPİDARİUM-ILIK ODA:

Üçüncü odadır. Burada ılık su havuzu vardı. Vücut en sıcak oda için burada hazırlanıyordu. Burada bir bodrum ve bodrumda bağışçıların bronz heykelleri vardı.

CALDARİUM-SICAK BÖLÜM:

Dördüncü ve son adadır. Burada sıcak su havuzu vardı ve o zamanlar hypocaust adı verilen çok gelişmiş bir sistemle ısı pompalanıyordu. Caldarium, bir ocak tarafından ısıtıldıktan sonra sıcak suyun pompalandığı açık bir alan üzerinde desteklenen mermer bir zemine sahipti.

Mermer zemin, tuğla destekler üzerine örülmüştü ve altından sıcak su akmaktaydı. Hamamlara sıcak havayı taşıyan kil künkler, bugün de görülebilmektedir.

Bu hipokaust sistemi ve zemin ve duvarlardan geçen kil borular, odalara ve havuzlara su ve buhar veriyordu. Günümüzde buranın döşemesi harap olmuştur.

Ancak zemini destekleyen ve içinden ısınan havanın geçtiği tuğla ayaklar korunmuştur.

İKİNCİ KAT

Üst katta, merkezi ısıtmalı bir  salon (odaların ısınmasını ve büyük banyoya sıcak su sağlayan büyük bir kazan) bulunuyordu. Müşterilere masaj terapisi ve tedavi edici kese sunan bir salon vardı. Romalılar zeytinyağı masajına bayılırlardı ve ardından strigilis adı verilen kavisli demir bir alet kullanılarak yağı ciltten çekerlerdi.

 

Diğer Yerler VE GÜNÜMÜZ

Hamamlarda ayrıca bir kütüphane, eğlence odaları ve ziyaretçilerin birkaç gün kalabilecekleri özel odalar vardı. Günümüzde sadece hamamın zemin katı ve üçüncü katın kemeri görülebilmektedir. Üstteki iki kat çökmüştür.

Efes Celsius Kütüphanesi

CELSİUS KÜTÜPHANESİ

Kuretler caddesiyle Mermer caddenin kesiştiği, şehrin en önemli kavşak noktasındadır. 1970-1978 yılları arasında yapılan yeniden inşa çalışmalarıyla ayağa kaldırılmıştır.

Kim yaptırmıştır

MS 92’de Tiberius Julius Celsus Polemaeanus: Roma’da bir konsüldü ve tüm kamu binalarının sorumlusuydu. MS 105-106 veya 106-107 yılları arasında başkenti Efes olan Asya Eyaletinin Prokonsülü (Valisi) iken, MS 114 yılında 70 yaşında öldüğünde, oğlu Tiberius Julius Aquilla tarafından, babası için bir “heroon” (türbe) olarak kütüphane yaptırılmıştır.

Kütüphanenin inşasının MS 113-114 yılları arasında tamamlanmıştır. Celcius: kütüphanenin altındaki bir lahit içine gömüldü.

Bu lahit: Nike ve Eros’un yüksek kabartma figürleriyle süslenmişti. Celsius, bu mermer lahit içine yerleştirilmiş kurşun bir tabuta gömüldü. Bu lahit, apsidal duvarın yanında döşemenin altındadır. Bu yüzden kütüphane aynı zamanda bir türbedir.

Efes Celsius Kütüphanesi
Önemi

Kütüphaneye, 9 basamakla çıkılır. Yüksekliği 17 metre ve genişliği 21 metredir. Bu ölçüleri nedeniyle Anadolu’daki antik kütüphaneler göze alındığında en ihtişamlı olanların başında gelmektedir.

Şehrin yasal bir arşivini de içinde barındıran kütüphane, 150 yıldan fazla hizmet vermiştir. MS 262 yılındaki büyük depremde kullanılmaz hale gelen kütüphane Got akınlarıyla yağmalanmış ve ateşe verilerek yok edilmek istenmiştir.

Efes Celsius Kütüphanesi
Mimari özellikleri

Bina, çok iyi mermerden yapılmıştır ve kabartmalı Eros, Nike figürleri, rozetler ve çelenklerle süslenmiştir. Kütüphane, İmparator Hadrian döneminde (MS 76-138) hüküm süren mimari tarzın tipik bir örneğidir.

O zamanlar özellikle Doğu’da, çok katlı ve çıkıntı kütleri, girintili sahte pencereler, sütunlar içeren, son derece dekoratif cepheler, alınlıklar ve heykeller revaçtaydı.

Nemi azaltmak ve daha istikrarlı bir iç sıcaklık yaratmak için (kütüphanenin içindeki değerli metinlere zarar verebilirdi) duvarların içine boş nişler yapılmıştır.

Efes Celsius Kütüphanesi Cephesi
Cephe;

Bina algılanan boyutunu arttırmak için, abartılı bir girişle tasarlanmıştır. Kütüphanenin ayakta kalan cephesi, kabartma oymalarla zengin bir şekilde dekore edilmiştir.

Ön cephenin aedicula yapısı, ışık gölge oyunları sayesinde, izleyiciye sanki olduğundan daha büyükmüş gibi bir hava vermektedir.

Yine, aynı düşünceyle, Doğu’ya bakan ana cephenin üst katındaki sütunların boyunu kısa, çapını da dar tutan mimar, böylece perspektif üzerinde oynayarak, binanın olduğundan daha görkemli olmasını sağlamıştır.

Efes Celsius Kütüphanesi

Cephe iki katlıdır. Alt katta: dokuz basamakla ulaşılan, 21 metre uzunluğunda podyum üzerinde Korint başlıklı üç çift sütun bulunur. Üst katın sütunları, alttakilerden daha kısa ve daha incedir. Ancak üçgen alınlığı ve yarım daire biçimli alınlığı destekler.

Üst kattaki her bir sütun çifti arasında, büyük pencereler vardır. Cephe ve aslında tüm bina, gerçekte olduğundan daha geniş görünmesi için akıllıca tasarlanmıştır.

Efes Celsius Kütüphanesi
Kapılar:

Sütunlar çift sıra dizilmiştir ve aralarında zengin çerçeveli üç kapı bulunur. Ortadaki merkezi kapı, diğer ikisinden daha geniş ve yüksektir. Kapı girişlerinin her birinin üzerinde bir pencere vardır ve bunların yanında nişlere yerleştirilmiş dört heykel vardır. Yazılı tabanlı bu figürler, ölen vali ile ilişkilendirilen dört niteliği temsil ediyordu.

Efes Celsius Kütüphanesi Cephesi

Kaideler üzerindeki yazıtlardan da anlaşılacağı üzere heykeller: Celsus’un Bilgelik (Sopnia), Bilgi (Episteme), Zeka (Ennoia) ve Erdem (Arete) sembollerini simgeliyordu.

Efes Celsius Kütüphanesi Cephesi

Kapılar arasındaki nişlerde görülen heykeller, kütüphanenin kazı çalışmaları sırasında Viyana’ya götürülen orijinallerinin kopyalarıdır. Bize çaldıkları heykellerin birer örneğini verme lütfunda bulunmuşlar.

Efes Celsius Kütüphanesi İçi
Kütüphanenin İçi:

Kütüphanenin içi, 10.92 metreye, 16.72 metre ölçülerinde olup, dekoratif mermer kaplıdır. Taban alanı yaklaşık 180 metre karedir.

 

Anıt Mezar-Heroon:

Yapının kütüphane olması dışında bir diğer önemli özelliği de heroon yani anıt mezar olmasıdır. Kütüphanenin batı yönünde, okuma salonunun hemen altında, Tiberius Julius Celsus Polemaeanus’un lahit mezarı bulunmaktadır.

Celsus mezarının üzerindeki bölüm apsislidir. Kazılarda bulunan heykelin Celsus’a veya oğluna ait olduğu ve bu yarım daire biçimli niş içinde yer aldığı kabul edilmektedir. Şu anda İstanbul Arkeoloji Müzesinde sergileniyor.

Efes Celsius Kütüphanesi Yan duvarlar
Yan duvarlar ve parşomenler:

Yan duvarlar ise, parşömenlerin konulduğu sıra sıra nişler yer almaktadır. Aynı tip nişler duvarların üst kısımlarında da görülmektedir.

Dış cephenin görünümüne rağmen içeride ikinci bir kat yoktur. Ancak ikinci kat seviyesinde, iç duvarın etrafını dolanan, üst kattaki nişlere erişim sağlayan parmaklıklı bir balkon vardır.

Bir zamanlar, bu kütüphanede 12 binden fazla parşömen bulunuyormuş. Bunlar, ayrıcalıklı bir azınlık tarafından bir miktar ödünç alınmasına izin verilmiş olsa da yerinde danışılması ve kütüphaneden çıkarılmaması amaçlanmıştır. Okuma odaları, sabahın ışığını en iyi şekilde almak için  doğuya bakıyor.

İçeride, 1.5 metre genişliğinde bir koridor, binanın üç tarafını dolanıyor ve bu sayede, sağlanan hava akımı ile kitapların rutubetten olumsuz etkilenmesi önlenmiş oluyordu. Parşomen kitap rulolarının: kütüphanede, nemden etkilenmemesi için, iki tarafı tuğla ile örülmüş, kapalı raflarda korundukları tespit edilmiştir.

Yan duvarlar içinde, bugünkü klima sistemine eşdeğer, bir soğutma ve ısıtma sistemi kurulmuş, ayrıca  duvarlardaki nişlerde de kitap ruloları saklanmıştır.

İçeride ayrıca bir zamanlar bir heykelin bulunduğu büyük bir oyuk da var. Muhtemelen sadece binayı yaptırmakla kalmayıp kütüphane için parşömenler satın almak üzere vasiyetinde 23 bin dinar bırakan Celsus veya oğlunun bir heykeli olmalıdır.

Efes Celsius Kütüphanesi
Son:

Kütüphane MS 262 yılında hasar görmüş ve MS 400 yılında yok olmuştur. Evet kütüphane, bir zamanlar İskenderiye ve Peramon’dan (Bergama) sonra antik çağın en önemli kütüphanelerinden biriydi.

MS 262 yılında Got saldırıları sırasında kütüphanenin içi tamamen yanmış ancak cephesi fazla etkilenmemiştir. Son bir not, yapının cepheden görüntüsü, uzun yıllar, kağıt paralarımızın arka yüzünü süsledi.

Efes Aşkevi/Genelev

 

AŞK EVİ-EPHESUS ANCİENT BROTHEL

Efes’in en büyük caddesi olan Kuretler caddesi ve Mermer caddenin kesiştiği yerdedir. Evin girişi Kuretler caddesi üzerindeydi. Ama köşede bulunduğundan Mermer Sokaktan başka bir giriş daha bulunuyordu.

Ev, İmparator Hadrian (MS 117-138) döneminde tuvalet ve Hadrian Tapanağı ile birlikte inşa edilmiştir.

Antik şehirdeki en yasadışı cazibe merkezlerinden biri olmasına rağmen, ona eşlik eden çok ilginç bazı manzaralar vardır.

Hemen girişte Afrodit heykeli varmış. Erkekler eve girmeden önce, bu heykelin önünde küçük bir tapınma töreninde bulunurmuş. Girişte bir ana salon ve bu salona bağlı birçok odadan oluşuyordu.

Binanın zemin katı bir hol ile bir resepsiyon alanından oluşur. Zemin: mozaik ve mermerle kaplanmış, duvarlar fresklerle kaplanmıştı.

Efes Aşkevi/Genelev Pompei şehrindeki benzer bir yapının duvarlarındaki firizler

Diğer Roma genelevlerinde olduğu gibi (örneğin: Pompei şehrinde korunmuş olan) Efes genelevinin duvarları, işçi kızları tasvir eden mozaiklerle süslenmiştir.

Efes Aşkevi/Genelev yerdeki mozaik süsleme

Doğudaki bir odanın zemininde, dört mevsimi simgeleyen rengarenk mozaikler var. Bu salon muhtemelen “Triclinium” denen yemek odasıdır. Hemen yanında banyo bulunmaktadır. Ortada bir “Prestil” çevresinde irili ufaklı odalar ve salonlar vardı.

Resepsiyon alanının yanında  banyo ve yıkanma istasyonu bulunan bir salon vardı. Kuretler caddesinin yan tarafındaki bugün hala kullanılan bir su kuyusu, şehir suyu kesildiği zamanlarda eve su sağlıyordu. Genelevin hem çalışanları hem de müşterileri için temizlik önemliydi.

Efes Aşkevi/Genelev Tanrı Priapus figürü

Giriş holünde tanrı Priapou’ya ait bir figür bulundu. Priapus: Afrodit ve Dionysos’un oğluydu. Kocaman bir penisi olan groteks küçük bir adam olarak tasvir edilen, özellikle doğurganlık ayinleriyle ilişkilendirilir ve ayrıca ekinleri ve bahçeleri, hayvanlardan, kuşlardan ve hırsızlardan korurdu.

Efsaneye göre, Priapus, tüm kızların dikkatini çeken çok yakışıklı bir çocuktu. Bilgelik tanrıçası Athena, Priapus ile bir ilişki yaşamak istemişti. Priapus, Athena’yı görmezden gelir ve Athena, Priapus’u cezalandırır.

Cezası sürekli dikilen penistir. Günümüzde tıbbı “desase priapizm” hastalığı Priapos kaynaklıdır.

Ev için bereket için kullanılırdı. Kilden yapılan bu figür, bugün Selçuk Efes Arkeoloji Müzesinde sergileniyor.

Bu heykel ve evin batı tarafındaki bir odanın zemininde bulunan iki kadın ve bir erkeğin birlikte eğlendiğini gösteren mozaik, buranın bir Aşk evi olabileceğine dair güçlü argumanlar sağlıyordu. Aşk evinde salonda çok ilginç bir soğutma sistemi vardı. Duvarların içinde, günümüzün modern havasına eşdeğer ısıtma sistemi yani klima vardı.

Gelelim 2’nci kata: Evin sadece zemin katı korunarak günümüze ulaşmıştır. Genelevin 2’nci katındaki odalar çalışan kızlara aitti.

Efes Aşkevi/Genelev Mermer sokaktaki reklam izleri

Genelev dışındaki sokak mermerindeki izler:

Ayrıca genelev dışında, Mermer Sokaktan Celsus kütüphanesine giden yol boyunca, Mermer yol kenarında, kaldırıma kazınmış bazı oymalar fark ediliyor. Ancak oymalar çok siliktir. En göze çarpanı sol ayak resmidir. Bu genelev için bir reklam olarak kabul edilir.

Oymalar bir haç (çok silik), bir kadın, bir kalp, bir para kesesi, bir ayak izi, bir kütüphane ve bir kayada bir delik içeriyor. Ayak içinin içinde bir kalp var.

Efes Aşkevi/Genelev Mermer Sokaktaki reklam izleri

Kalbin üzerindeki ok, sol tarafı işaret eder. Bunun anlamı: ileride solda, kalbi boş ve yalnız bir kadın sizi bekliyor demektir. Ayağın sağ tarafında, dikdörtgen şeklinde bir eşya (para olarak anılır) ile birlikte, taçı hamımın yüzü ve sol üstte bir kalp sembolü var.

Bu şu şekilde yorumlanır “kavşakta, kütüphanenin karşısında, bu boşluğu dolduracak kadar paranız varsa ve ayağınız en az bu kadar büyükse, bir kadının sevgisini satın alabilirsiniz.”

Efes Latrina/Tuvaletler

LATRİNA (TUVALETLER)

Efes şehrinde, Roma tuvaleti olarak MS 1’nci  yüzyılda, daha sonra Scholastica Hamamı olacak olan yapının bir parçası olarak inşa edilmiştir.

Bunlar, evlerinde tuvalet bulunmayan yoksul vatandaşların kullandığı, şehrin umumi tuvaletleriydi ve giriş ücretliydi. Yani, Efeslilerin büyük çoğunluğu düzenli olarak umumi tuvaletleri kullanmak zorundaydı.

Şehrin en tuhaf cazibe merkezlerinden biri olan tuvaletler, kullandıkları mimari, tasarım ve teknoloji açısından oldukça etkileyiciydi. Ayrıca, sadece doğanın çağrısına cevap vermek için değillerdi, erkekler genellikle bir süre oturup sosyalleşirlerdi, özellikle yaz aylarında, tuvaletler sıcaktan kaçmak için hoş bir kaçış sunuyordu.

Efes Latrina/Tuvaletler

Bina, kesintisiz bir su akışı olan bir kanal üzerine inşa edilmişti. Tuvaletler, duvarları kaplayan ve her birine 16 delik açılmış odanın üç kenarı boyunca uzanan 3 mermer sıra ile, kare bir oda olarak inşa edilmiştir. Kolçak olarak, çift amaçlı olan heykel bölmeleriyle ayrılan, toplam 48 adet tuvalet vardı.

Odanın ortasında, açık bölümün ortasında, küçük bir havuzu ve fiskiyesi olan açık bir avlu vardı. Bu havuz, yazın hem temizlik hem de odayı serinletmeye yarayan yağmur sularını toplardı.

Ayrıca, kötü kokuların giderilmesini sağlardı. Avluyu çevreleyen sütunlar, ahşap bir tavana sahipti. Kışın tuvaletler Scholastica hamamından gelen buharı akıtan bir yer altı ısıtma sistemiyle ısıtılıyordu.

Efes Latrina/Tuvaletler

Gelelim temizliğe: vatandaşlar tuvaletleri kullandıktan sonra, kendilerini temizlemeleri için üzerinde süngerli sopalar verilirdi.

Efes Latrina/Tuvaletler temizlik çubukları

Süngerler hijyen için sirke içinde bekletilir ve kullanmadan önce, tuvaletin önündeki giderlerden akan tatlı suda yıkanırdı. Odanın çevresinde, bankların önünde, sürekli soğuk su akan küçük bir oluk vardı. Bu arada, bankların altında derin bir oluk vardı.

Burada akan su atıkları, tuvaletten şehrin kil borularıyla Kuretler caddesinin altındaki kanalizasyona taşınıyordu. Derler ki, Efesliler kendilerinden önce hizmetkarlarını tuvalete oturtur, mermerin ısınmasını sağlarmış.

Evet ziyaretçiler bir dönem üzerine oturabiliyorlardı ancak günümüzde burası kordun altına alınmış ve yasaklanmıştır.

Efes şehrinde, kadınlara ait umumi tuvalet henüz bulunamamıştır.

 

Efes Octagon Mezar Anıtı

OKTAGON MEZARI

Kleopatra, Mısır ve Roma İmparatorluklarını birleştirmeye çalışıyordu. Ama kız kardeşi Arsinoi çok farklı düşünüyordu. Bunun Mısır’ın Roma’ya teslimi anlamı taşıdığını düşündüğü için ablası Kleopatra ile karşı karşıya geldi.

Kleopatra, kız kardeşini Efes’e sürgüne gönderdi. Arsonia, Efes’e geldi ve koruyucular tarafından korunan Artemis Tapınağına sığındı.

Çünkü onların kontrolündeki tapınağa o zamanlar kimse dokunamazdı. Uzun yıllar orada kaldı ancak buna rağmen, Kleopatra’nın Romalı sevgilisi Marcus Antonius MÖ 41 yılında, 15 yaşında tapınağın merdivenlerinde Mısır Prensesi Arsenoi’yi öldürttü.

Muhtemelen Arsenoi, Kleopatra tarafından isminden türetilen “Arsenik” ile zehirlenmişti. Soyu, hanedanlığından geldiği için Efes’te bir anıt mezar yapılarak gömüldü.

Efes Octagon Mezar Anıtı (Viyana Müzesinden)
Mezarın Mirarisi:

Günümüzde, Mısır Prensesi Arsenoi  Yamaç evlerin cephesi ve Kuretler caddesinin güney octagon adıyla bilinen bu mezardadır. Mezar, oktogonal yapısından dolayı, oktogon olarak adlandırılmıştır. Görünen tüm kısımlar beyaz mermerden yapılmıştır.

Kare planlı ve 3.40 metre yüksekliğindeki bir podyum üzerinde duran, sekizgen planlı (sekiz kenarı nedeniyle sekizgen diye anılıyor) korint düzenli anıtı, ilk gördüğünüzde Yunan ve Roma egzersizlerinin dışında farklı olduğunu görürsünüz.

Çünkü, anıt güçlü ve güzel Arsenoi’nin memleketi Mısır’daki İskenderiye Feneri’nin ikinci katının adeta bir minyatürü şeklindedir.

Efes Octagon Mezar Anıtı (Viyana Müzesinden)

Yüzyıllar sonra, yapılan kazılarda bu mezarda sekizgen mermer bir lahit içinde 15 yaşlarında bir kadın iskeleti bulunmuştur. Basit lahit andezitten yapılmıştır.

Ancak mezar üzerinde Mısır prensesinin isminin yazılı olduğu, korunmuş bir yazıt yoktur. Kalan kemiklerin 15-18 yaşlarında bir çocuğa ait olduğu söylenmesine rağmen, Arsinoe öldüğündü 20’li yaşlarındaydı. O dönemde mezarda bulunan kemiklerin karbon tarihlemesi MÖ 200 ile 20 yılları arasını işaret ediyordu.

Mezarın tarihlenmesi ise MÖ 50 ile 20 arasındadır. Arsinoe mezarı konusunda yapılan DNA test sonuçları da kemiklere çok fazla müdahale edilmesi nedeniyle başarısız oldu. Genç ve güzel Mısır Prensesi, yaşarken ve öldükten sonra başına gelenlere bakarmısınız?

Efes Octagon Mezar Anıtı

Gelelim sonucu: maalesef günümüzde mezardan çıkarılan sekizgen parçalar, buradaki ilk kazıları yapan Avusturyalılar tarafından çalınarak götürülmüş ve günümüzde Viyana Müzesinde sergilenmektedir. Daha da vahim olanı: mezarda bulunan cesedin kafatası incelenmek üzere götürüldüğü Almanya’da II. Dünya savaşı sırasında kaybolmuştur.

Efes Octagon Mezar Anıtı

Burada yani Efes’te sadece Kuretler caddesi üzerinde anıtın kare kaidesi kalmıştır. Pek çok parçası kazı alanı deposunda bulunmaktadır. Sekizgeni geçtikten sonra aynı tarafta göreceğiniz yazıtlar, İmparator Tiberius’un MS 17 depreminden sonra kentin ve özellikle surların onarılmasına ilişkin fermanıdır. Bunu takip eden yapı ise, aynı yerde bulunan anıt mezarın üzerine inşa edilmiş bir Bizans çeşmesidir.

Efes Serapis Tapınağı

SERAPİS TAPINAĞI

Meydanın güneybatısında ve Ticari Agora Batı Kapısı caddesinden girilen yerde, Celsus kütüphanesinin hemen arkasındadır. Yapı, Bülbül dağı eteklerinde Geç Helenistik harabelerinin üzerine inşa edilmiştir. Süslemelerinin yapısı açısından belli bir döneme (Hadrian dönemi) tarihlendirilen bir yapıdır.

Serapis Tapınağı MS 2’nci yüzyılda Mısırlı tüccarlar tarafından yaptırılmıştır. Çünkü Efes’in Mısır’ın liman kenti İskenderiye ile güçlü ticari bağları vardı.

Mısırlı tüccarlar, o zamanlar Mısır’ın en büyük ihracatı olan buğdayı, diğer ticari ürünlerle takas etmek için sık sık Efes’i ziyaret ederlerdi.

Tapınak 24 metre genişlikte ve 160 metre uzunluktadır. Giriş, kalın bir metal kapıyı tutan 57 tonluk granit sütunla destekleniyordu. Kapının altında bulunan bir dizi tekerlek yardımıyla açılıp kapanması gerekiyordu. Tapınaktaki yazıtlar, Serapis kültüne tapanlar için inşa edilmiş dini bir kurum olan Serapeum olduğunu göstermektedir.

Bu tanrı, öbür dünya tanrısı Osiris ile güç ve bereket tanrısı Apis’in özelliklerinin bir kombinasyonuydu. Serapis, İskenderiye’nin Ptolemaik Yunanlıları sırasında popüler insanlaştırılmış tanrıydı.

Arkeologlar, tapınağın içinde Mısır’dan ithal edilmiş granitten yapılmış iki heykel buldular. Bu heykeller, Mısır tanrısı Serapis’i ve Efesli avcı tanrıça Artemis’i temsil ediyordu. İki heykel, barışın sembolü olarak bir çelenkle yan yana duruyordu.

Hıristiyan döneminde ise bina kiliseye çevrilmiştir. Çünkü tapınağın doğu köşesinde bir vaftizhane kalıntıları bulunmuştur.

Ancak Roma İmparatoru Augustus, Mısır kültürünü sevmemesi nedeniyle tapınak yıktırılmış ve bir daha tadilat görmemiş ve inşa edilmemiştir.

Efes Mermer Cadde

MERMER CADDE-MARBLE ROAD

Efes şehrinin en önemli caddesi, Büyük Tiyatronun önünde bulunan mermer caddedir. 600 metre uzunluktadır. Kökenleri MS 1’nci yüzyıla kadar uzanır. Ancak günümüzdeki mermer cadde MS 5’nci yüzyılda inşa edilmiştir. Altından geçen kanalizasyon sistemi denize kadar ulaşır.

Kütüphane meydanı ve Terragonos Agora’nın doğu tarafına teğet geçen mermer kaplı cadde, İmparatorluk döneminde kentin anayolu ve dini Alay Yolu’nun bir bölümüydü.

Kutsal yolun Panayır dağından geçerek Artemis Tapınağına giden kısmıydı. Kutsal yolun taş döşeli bölümü, sadece arabalar tarafından kullanılıyordu. Burada yol boyunca hala savaş arabalarının tekerlek izleri görülebiliyor.

Doğu kenarında kolonadla, batı tarafında ise daha yüksek bir seviyede inşa edildiği için caddeden ulaşılamayan Nerol Stoası ile sınırlandırılmıştı. Kutsal yolun batı tarafı Ticaret Agorası ile çevrilmiştir.

Bugün, 1.7 metre yüksekliğindeki bir temel duvar üzerinde duran sütunların kalıntıları görülebilmektedir. Bu duvar, Nero döneminde bir yaya geçidi olarak inşa edilmiştir. Agoranın hem kuzey hem de güney uçlarında bir dizi merdivenle birlikte yapılmıştır.

Mermer caddesi ile Celsus kütüphanesi arasındaki açık alanda; Auditorium’un bulunduğu, burada konuşmalar yapılıp, şiirler okunduğu, söylevler verildiği bilinmektedir.

Şehrin içinden geçen ana yol olduğu için yoğun bir şekilde trafiğe maruz kalmış ve mermer yol yüzyıllar boyunca birçok kez onarılmıştır.

Yol boyunca, dönemin önemli kişilerinin büstleri ve heykelleri dikilmişti. İmparatordan gelen mektuplar, insanların okuması için yol bloklarına oyulurdu. Bu yol üzerindeki en ünlü oymalardan biri “Genelev” için reklam olduğuna inanılan ayak izidir. Ayağı kaldırımdakinden daha küçük olan her kez reşit sayılmaz ve Geneleve girişine izin verilmezdi.

Efes Mermer Cadde Sütunlar
Günümüz:

Mermer cadde, Efes ören yeri için ziyaretçilerin en yoğun kullandığı cadde durumundadır. Ancak mermer levhalarda çatlaklar var ve düzgün değiller ve sütun dizilerinin çoğu yok. Ancak ziyaretçiler hala cadde boyunca yürüyebiliyorlar.

Efes, alt kapıdan giriş yapın Celsus Kütüphanesine ve Kuretler caddesine erişmek isteyenler kuzey-güney yönünde bu caddeyi kullanırken, üst kapıdan girerek Büyük Tiyatro ve Liman caddesine erişmek isteyenler de güney-kuzey yönünde bu caddeyi kullanıyorlar.

Efes Liman Caddesi-Arcadiane

LİMAN CADDESİ-ARCADİANE-HARBON STREET

Liman caddesi daha kuzeydedir. Bunun hemen gerisinde, kentin en etkileyici ve en büyük yapısı olan tiyatro yükselir. En az Roma döneminden bu yana var olan Akkadiane görkemli bir bulvar niteliğindeydi. Efes’in en büyük bulvarıydı.

Tiyatrodan başlar şehrin antik limanı yakınlarında biter. Liman ağzı yavaş yavaş çamurla doldu ve MS 3’ncü yüzyıldan itibaren liman her iki yanında Liman Nekropolü’nün geliştiği bir kanalla denize bağlandı.

İsmi:

Cadde ismini MS 395 ile 408 yılları arasında hüküm süren İmparator Arcadius’tan almıştır. Arcadius, önceden de var olan yolu, sadece bir dizi depremden sonra yeniden inşa ettirerek seviyesini yükseltmiştir.

Önemi:

MÖ 1’nci yüzyılda inşa edildiğine dair sağlam kanıtlar vardır. Sıradan denizciler ve tüccarlardan Marc Antony ve Kleopatra’ya kadar Roma İmparatorluğunun dört bir yanından gezginleri ağırladı.

Çok sayıda imparator ve eski ünlü; deniz yolu ile Efes’e gelip bu töre yolu boyunca şehir merkezine yürüdüler.

Roma  döneminde Efes limanı, Avrupa, Asya ve Afrika arasındaki ticaretin kavşağı olan dünyanın en işlek limanlarından biriydi.

Gemilerden inen denizciler, liman hamamlarını ve Meryem Ana kilisesini geçerek caddeyi döşeyen mermer bloklar üzerinde yürürlerdi. Bu Meryem Ana kilisesi (Konsül kilisesi)  MS 432 yılında konsil toplantısının yapıldığı yer yani son derece önemlidir.

Anadolu’nun diğer antik kentlerinde, bu denli geniş ve düzgün caddeler bulunamamıştır.

Efes Liman Caddesi-Arcadiane
Liman caddesinin Mimari özellikleri:

Burası sütunlu bir yoldur. Uzunluğu 530 metredir. Genişlik 11 metredir. Güneydeki kalın moloz duvar Efes şehrinin Bizans döneminde dikilen surlarıydı. Çünkü Bizans döneminde, cadde şehrin dışında bırakılmıştır.

Efes Liman Caddesi-Arcadiane Kapılar replika
Kapılar:

Arkadiane’nin iki ucunda birer kapısı vardı. MS 6’ncı yüzyılda caddenin ortasına yakın bir yerde, basamaklı kaidelerin üstünde serbest yerleştirilmiş, dört görkemli sütundan oluşan “Dört sütunlu kapı” inşa edilmiştir.

Arkadiane’nin Liman Kapısına yakın bölümleri, bölgede kazıların tamamlanmamış olması nedeniyle, daha az ziyaret edilirken, Tiyatro’ya yakın bölümlerinde yoğun ziyaretçi trafiği yaşanmaktadır.

Evet caddenin iki yanında anıtsal kapılar var. Bunlar: Zafer taklı, üç geçitlidir. Ancak, Tiyatroya yakın olan kapı temeline kadar yıkılmıştır.

 

Liman Kapıları:

Liman, Efes şehrinde büyük öneme sahipti. Küçük Menderes’in (Kaystros) taşıdığı alüvyonlar nedeniyle Arkaik dönemden Roma dönemine kadar liman gittikçe batıya kaymıştı. Rıhtım duvarı ile çevrelenmiş liman havzası, bugün de net olarak algılanmaktadır. 1896-1899 yılları arasında yapılan kazılarda büyük caddelerin limana kavuştuğu yerleri belirten 3 kapı yapısı bulunmuştur.

Güney Liman Kapısı:

Yazılı belgelere göre Severus hanedanı dönemine tarihlenmektedir.

 

Orta Liman Kapısı

Arkadiane’nin bitimindedir. Birbirine bağlantılı İon düzeninde dörder sütun arasında üç geçit vardır. Bu yapı Hadrianus döneminde inşa edilmiştir.

Kuzey Liman Kapısı:

Çok kötü bir  durumda günümüze kadar gelebilmiştir. Yazıtlardan MS 3’ncü yüzyıl ortalarında Proconsul Asiae için yapılmış bir onur takı olduğu anlaşılmaktadır. Antik çağda denizin ne kadar iç kesimlere kadar ulaştığını görmek için, sokağın sonundaki propylon yani giriş kapısının yüksek sütununa bakınız.

 

Cadde üstündeki yapılar:
SÜTUNLAR:

Yolun ortasında Korint düzeninde 4 sütun vardır. Sütunlar, MS 6’ncı yüzyılda İmparator Justinyan (MS 527-565) döneminde, Efes şehrinin konuklarına bir Hıristiyan şehrine girdiklerinin mesajını vermek için dikilmiştir.

Bu sütunların üzerinde İncil’in dört yazarının heykelleri bulunuyordu. Günümüze sadece bir sütun ulaşmıştır. Diğer üç sütunun ise sadece kaideleri görülüyor. Bu kaidelerde, Hıristiyan sembollerinin bulunduğu nişler var.

Ayrıca, yolun her iki yanında, tüm uzunluğu yol boyunca uzanan 5-5.7 metre derinlikteki stoalar (sütunlar) vardır. Bu sütunların içinde dükkan sıraları vardı.

Bu dükkanlarda: çocuklar için oyuncaklardan tutun da baharattan, rengarenk kumaşlara ve tütsülere kadar, aklınıza ne gelirse satılıyormuş. Bu dükkanların altında, su yolu çıkarılmış, şehrin sularının kesilmesi durumunda bu su yollarından geçen kaynak sularının devreye girdiği anlaşılmıştar.

Bu sütunlar, yaklaşık 2.65 metre aralıklı, kompozit başlıklı mermer sütunlarla destekleniyordu. Zeminler, kısmen basit geometrik desenlere sahip mozaiklerle süslenmişti. Mermer kaldırım taşlarının altından su ve kanalizasyon kanalları geçiyordu.

 

SOKAK AYDINLATMASI

Geceleri yürürken, insanlar antik dünyadaki en ender manzaralardan birini görürlerdi sokak aydınlatması. Liman caddesi, Roma imparatorluğunda sokak lambalarına sahip üç caddeden biriydi. Diğer iki cadde: Roma ve Antakya şehirlerindeydi.

Uzun meşaleler için çukurlar mermerlere oyulmuş ve ardından meşale mermere sabitlenmiş demir bağlara bağlanmış bir ip ile yerine tutturuluyordu.

Ancak burada sadece sokakları aydınlatmak için değil denizciler için de deniz feneri görevi gören bir meşale kullanılmıştır. Denizciler meşalelerin söndüğünü görünce, şehirde bir şeylerin yolunda gitmediğini anlarlardı.

Meşaleler için zeytinyağı ve tuz kullanılmıştır.

Şehrin bazı bölümleri aydınlatıldığı için, zenginlere karanlıkta köleleri tarafından refakat ediliyordu. Köleler ateş yakmak için bir rezene çubuğu taşırdı. Mitolojide Zeus’un rakibi Prometheus da rezeneyi Olympos dağından ateş çalmak için kullanmıştır.

Zeus, et pişirmesinler diye ateşi insanlardan saklamış, Prometheus ise Zeus’u kandırarak ateşi çalmış ve insanlara geri dağıtmıştır.

Zeus, ateşin yeniden insanlar tarafından kullanıldığını görünce, Prometheus’u cezalandırır. Onu zincirledi ve iki kartalın karaciğerini yediği Kafkas dağlarına gönderdi.

 

ÇİFTE KİLİSE-MERYEM (KONSİL) KİLİSESİ

Buranın; Hıristiyan dünyası için, son derece özel önemi var. Yapı; Meryem Ana’ya adanmış.
431-438 yılları arasında, konsüllerin toplandıkları kilise. O tarihlerdeki bu toplantıya 200 civarında piskopos katılmış.

Burada yapılan 3’ncü konsül toplantısında, Katolizmin yani Katolik dininin doğmasına karar alınmış. Kilise; dünyada Hıristiyanlığın ilk 7 kilisesinden birisidir.

Yapı: 26.5 x 29.5 m. boyutlarında. MS.4’ncü yüzyılda, bazilikanın kiliseye dönüştürülmesi sırasında, batı tarafına, yeni bir yapı eklenmiş. Girişinden sonra, büyük bir antrium var. Kilise kısmına geçmek için, tabanı mozaikli bir yerden geçiliyor.

Vaftiz yerinin ortasında da; vaftiz havuzu ve duvarlarında haç figürleri var. MS.7’nci yüzyılda, kilisenin apsisinde açılan bir kapı ile; ikinci bir kilise inşa edilmiş. Bu nedenle; buraya, çifte kilise de deniliyor.

Bu yeni açılan bölümde: din adamlarının ikametlerine ayrılan kısımlar bulunuyor. Meryem Ana adına sunulan ilk kilise olması nedeniyle, kilise ve çevresi, dini bir merkez durumunda. Yapı; MS.11’nci yüzyılda, Roma döneminde, bir bazilikaya dönüştürülmüştür.

BİZANS (LİMAN) HAMAMLARI

İlk kez MS.2 nci yüzyılda yapılan hamam, MS.4’ncü yüzyılda, İmparator Konstantianus (MS.337-361) zamanında onarım görmüş. Bu yüzden, buraya Konstantinus hamamları da denilmekte. Hamam, Efes’in en büyük yapılarından. Kuzey-güney yönünde, 160 x 170 m. ebatlarında ve 28 m. yüksekliğinde. Roma dönemi hamamlarından olmasına rağmen; doğusunda, yapının bütününü kapsayan, uzun bir salon var.

Bunun; ortasında sıcaklık, iki yanında soyunma odaları var. Ortada ise; 30 m. uzunluğunda, elips şeklinde, büyük bir havuz var. Bu bölüm, duvarlara dayalı olarak 11 metre yüksekliğinde, pembe ve gri; granit sütunlarla çepeçevre kuşatılmış. Sütunların başlıkları mermerden yapılmış. Bunlar; tuğladan yapılmış tonozlu çatıyı taşıyor. Soyunma yerleri, büyük blok taşlarla yapılmış olup, oldukça kalın payelerle birbirinden ayrılmış.

Her bölümün içerisinde, geniş nişler yerleştirilmiş. Kazılarda rastlanan heykellerin, bu nişlere yerleştirildiği anlaşılmakta. Hamamın sıcaklığı olan bölümün batısında, geniş ve yüksek bir salon görülmekte.

Kazılarda, birçok küp bulunması nedeniyle, buraya “sarhoşlar hamamı ” da deniliyor. Büyük bir sauna ve çeşitli banyo daireleri var. Buranın en büyük özelliği; şehre dışarıdan gelen insanların, limanda gemilerden indiklerinde, şehre girmeden önce yıkanıp temizlenmelerini sağlamak.

Nymphaeum Çeşmesi:

Liman caddesi boyunca en etkili yapı “Nymphaeum” dur. Şehrin zenginlik ve refahının simgesi olarak hizmet veren anıtsal bir çeşmeydi.

Efes Prytanion (Belediye Binası)
PRYTANEİON (BELEDİYE SARAYI)

Efes’in en kutsal kalbi “Prythaneion” antik Efes’in dini ve belediyeye ait kalbiydi. Liman caddesi üzerindeydi.

Bu yapı her Yunan şehir devletinde şehrin bağımsızlığını ve egemenliğini temsil eden “Hestia kutsal ateşi” nin yandığı kutsal mekandı. Bu konumuyla, resmi binaların en önemlisi ve şehrin kalbi niteliğini taşır.

Augustus döneminde inşa edilmiştir. Yapının Prytaneion olarak yorumlanması, yapının kent planı içindeki konumu, kentin politik merkezi olan Devlet Agorası içinde yer alması ve Bouleuterion’a yakınlığı ile desteklenir. Antik çağdaki işlevi, günümüzdeki Belediye binasına benziyordu.

Şehrin baş yargıçları Prytaneis’in ikametgahı olarak kullanılmıştır. Yürütme kurulu başkanına Prytan adı verildi ve Efes’in en seçkin aileleri arasından seçilirdi. Kentle ilgili harcamaların çoğunu kendi bütçesinden karşılayacağı için de zengin olması gerekiyordu.

Prytan’ın asli görevi, şehirdeki kültleri gözetmek, törenleri düzenlemek ve şehrin sosyal hayatını devam ettirmekti. Ayrıca, binanın ortasında bulunan Hestia’nın kutsal ocağının sürekli yandığını görmesi gerekiyordu. Bu ocak, Efes’teki tüm ocakları temsilen yaşatılmıştı.

Şehrin işlerini denetlemekten ve kanunlara uyulmasını sağlamaktan sorumluydu. Bina aynı zamanda Belediye Meclisinin toplanma yeri olarak da hizmet vermiştir. Kentin yönetimiyle ilgili önemli kararlar burada alınırdı. Burada, dini törenler, resmi kabuller ve ziyafetler yapılıyordu.

Mimari açıdan: özel bir ev gibi inşa edildiği düşünülüyor. Yabancı ziyaretçileri ağırlamak için bir toplantı salonu, idari odalar, devlet arşivleri ve yemekhane olarak düzenlenmişti. Bina, Büyük İskender’in generali Lymachos zamanında, MÖ 2’nci yüzyılda inşa edilmiştir. Ama günümüzde görülen yapının büyük bölümü, MÖ 3’ncü yüzyılda İmparator Augustus döneminde inşa edilmiştir.

Kutsal Alev-Sonsuz Alev:

Devlet ateşi, bu bağlamda, aile yaşamının merkezi olan ev ocağını simgelemekteydi. Tüm şehir devleti, yani polis, bu ocak yerinde basit bir ailenin yansıması olarak bir araya gelmekteydi. Böylece polis’in resmi misafirleri, şehirdeki tüm evlerin temsilcisi olarak öne çıkan tek bir yapı içerisinde ağırlanmaktaydı. Sonsuz alev, binanın kuzeyinde tören salonunda muhafaza ediliyordu. Kutsal alev: dört köşeli bir çukurun içine yerleştirilmişti. Bu dört köşeli çukur, Lysimachos döneminden kalmadır.

Kutsal alev, ocak ve ateşin Yunan tanrıçası Hestia’ya ithafen sonsuza dek yanan bir ateşti. (Romalılar daha sonra Vesta’ya tapıyordu.) Efes’in kalbini simgeleyen alevler, şehir kurulduğunda Olimpos dağından alınmıştı. Ateşin sönmesi büyük uğursuzluk sayılırdı.

Hestia Rahibeleri-Vestal Bakireleri:

Hestia’nın rahibeleri olan Kuretler tarafından yakılmaya devam ediliyordu. Her yıl önde gelen ailelerden seçilen 6 rahibe, zeytinyağı ile ateşi canlı tutmakla görevli olurdu. Ayrıca tanrılara kurbanlar da dahil olmak üzere şehirdeki tüm dini törenlerden sorumluydular.

Rahibeler her yıl Artemis’in doğumunu yeniden canlandırır, aşağı inerlerdi. Önce, kıskanç Hera’yı Artemis ve Apollon’un doğumundan uzaklaştıran gürültü (babaları Zeus, Hera’yı ikizlerin annesi Leto ile aldatmıştır) yaratılır, daha sonra Artemis Tapınağına giden kutsal yolda bir alayı yönetirlerdi.

MS 391-392 yılları arasında Pagan kültlerinin uygulanması yasağı getirildi. En geç bu İmparatorluk yasağı ile Prytanein kült işlevini yitirmiş ve Hestia ocağındaki kutsal ateş söndürülmüştür.

Efes Prytanion (Belediye Binası)
Mimari Özellikleri

Yapının güneyindeki ana giriş üzerinde, 14 sütunlu olarak tamamlanabilen İon düzeninde bir ön avlu vardır. Avlunun ortasında yapının ekseninden hafif kaymış, Traianus döneminden itibaren Büyük Artemis Heykelinin (günümüzde Efes Müzesinde sergileniyor) kaidesi olarak işlev görmüş bir temel yer alır. Bazilikanın arkasında ve Odeion’un yanında yer alan Pryhaneion, birkaç ofisin yanı sıra üç tarafı bir sütun dizisiyle çevrili bir avlu içeriyordu. Kutsal alev burada tutulurdu.

Bugün binanın önündeki 8 sütundan sadece iki tanesi görülebiliyor. Sütunların üzerindeki yazıtlar, Kuretlerin isim listeleriydi. Önceleri Artemis Tapınağında bulunan Ceretes adındaki rahipler, tarikatına daha sonraları Prytaneum da yer verilmiştir. Çünkü birçoğu MS 4’ncü yüzyılda Scholastica Hamamının inşası için yeniden kullanıldı. Orijinal yapıdan çok az şey kalmış olsa da kutsal ateşin tutulduğu çukur, harabelerin ortasında zeminde kırmızı renkle işaretlenmiş olarak hala görülebiliyor.

Efes Prytanion (Belediye Binası) burada bulunmuş ve halen Efes Artemis Müzesinde sergilenen Artemis Heykeli
Artemis Heykelleri:

Yapının Efes tarihindeki en önemli özelliği ünlü Efes Artemis’ine ait Roma dönemi heykel kopyalarının Prytaneion kazıları sırasında ortaya çıkarılmış olmasıdır. Bu heykeller muhtemelen tanrıçadan korkan ilk Hıristiyanlar tarafından yapının altına gömülmüştü.

Bunlardan daha büyük olanı tören salonunda bulunmuş, diğeri ise kutsal alana özenle gömülmüştü. Bu heykeller günümüzde Efes Müzesinde sergileniyor.

Yapı: MS 4’ncü yüzyıl ortasında muhtemelen 358 veya 368 yıllarında meydana gelen art arda depremler sonucunda tahribata uğramış ve terk edilmiş ve daha sonra bir daha eski haline dönmemiştir. Artemis heykelleri de, yukarıda bahsettiğim gibi yeni dinin mensupları onları yok etmesin diye, bulundukları yere gömülmüştür.

Arkeoloji için büyük şans, 1957 yılında bulunan bu muhteşem heykel günümüzde Efes Müzesinin en nadide, en güzel eseri olarak sergileniyor.

Bu konudaki bir diğer iddia ise şöyledir. MS 5’nci yüzyılın hemen başlarında, zengin bir Hıristiyan kadın, bir hamam yaptırır. Bu hamamın inşasında, büyük ölçüde, buranın taşlarından yararlanılır. Tanrıça heykelleri de burada bulunuyordu.

İnşaatta çalışan işçiler, Hıristiyanlığın egemen olduğu bu dönemde, yine de eski dine inanıyorlardı ve tanrıça heykellerinin, inşaat taşları arasında kullanılmasını istemiyorlardı ve onları gömdüler.

 

Efes Aşağı Agora-Ticaret Agorası
Aşağı Agora-ticaret agorası-Tetragonos Agora

Liman caddesi tarafından limana bağlanmıştır. Tiyatronun hemen güneybatısında, Mermer cadde ile birleştiği yere yakındır.

Önemi:

Antik ismi “Meydan Pazarı” anlamına gelen “Tetragonos Agorası” dır. Bu ticaret alanı, Efes şehrinde Hellenistik dönemde, MÖ 3’ncü yüzyılda kurulmuştur. Konumu limana yakın, geniş bir alan üzerinde özenle seçilmiştir. Buradaki arazi tamamen düz olmadığı için, inşa edildiğinde zemin düzleştirilmiş olmalıdır.

Ticari Agora, antik dünyanın en önemli ticaret merkezlerinden biriydi. Mallar, liman yoluyla her yerdeki şehirlerden getirilirdi. Agora aynı zamanda köle pazarının faaliyet gösterdiği yerdi. Efes antik dünyanın en büyük ikinci köle pazarına sahipti.

Agora, MS 7’nci yüzyıla kadar kullanılmıştır.

Efes Aşağı Agora-Ticaret Agorası Kapıları
Mimarisi:

Kareye yakın bir planla inşa edilmiştir. Kenarları 112 x 112 metre boyutlarındadır. Dört tarafı, iki duvarla çevrili geniş bir açık meydandır.

Agora kapıları

Üç ana kapısı vardır. Bunlar: kuzeyden Liman caddesine, güneydoğu ve batıya erişim sağlar.

Mazeus ve mithridates kapısı-Güney kapısı

Agoranın, güneydoğu tarafında Celsus Kütüphanesine çok yakın olan “Mazaeus ve Mithridates Kapısı” bulunmaktadır. Mazeeus kapısı, İmparator Augustus (MÖ 31 MS 14) döneminde inşa edilmiştir.

Bu kapıların en etkileyicisi ve en iyi korunmuşu yani depremden sağ çıkmış olanıdır.

Kapı çok geniştir ve üç geçiş yoluna ayrılmıştır. Üç kemerli açıklık bulunur. Orta kısım 1.5 metre geri çekilirken, yanlar güneye Celsus kütüphanesi meydanına doğru L çıkıntı yapar. İç kısımda nişler vardır. Kapıların üzerinde dikdörtgen ışıklı açıklıklar vardır. Bugün güney kapısının sadece cephesinde özenli bir mimari bezeme vardır.

Kemerleri destekleyen sütunlar, çiçek bezemeli frizlidir. Sonra korniş gelir ve yüksek anıtsal yapı kitabenin Yunanca ve Latince olduğu çatı katı bölgesi gelir. Kitabeye göre: kapı MÖ 4’ncü yüzyılda kapıyı yaptıran Mithradates; kapıyı Sezar Augustus’a, eşi Livia Drusilla’ya ve kardeşine adadı.

Burada ilginç bir husus daha var. Kapının kime adandığı konusunda en sonda, Augustus’un iki eski kölesi Mazaeus ve Mithridates’ten kızı Julia’nın ismi geçmektedir.

Çatı katında, bronz harflerle MÖ 4 yazılmıştır. Kapının temelleri kazıldığında, orijinal zeminin 45 cm daha alçak olduğu anlaşılmıştır. Herhangi bir merdiven yoktur ve arabalar tarafından kullanılıyordu.

Sonuç olarak: Agora’da yağmur suyu, çamur ve kirli suyu engellemiyordu. Bu tatsız durum, yani yağmur suyunun çıkartılması işi, daha sonra döşeli yüzeyin altına bir drenaj borusu inşa edilerek düzeltildi. Kapının döşemeli zemini, üç Agora katından daha yüksek basamaklar, L katının ilk iki basamağı ise cephesi de meydana bakan Celsus kütüphanesi, yağmur suyunu engellemek için parapetler vardır.

Kapının önünde, akan yağmur suyunu toplayan drenaj borusu ile sel önlendi. Daha sonra yağmur suyunu denize kanalize eden bir boru sistemi kuruldu. Kapının önüne basamaklar yapıldıktan sonra arabalar geçidi kullanamadı.

Efes Aşağı Agora-Ticaret Agorası bir mezar steli

Mazarus ve Mithridates kapısından Aşağı Agoraya girerken solda bir palmiye dalı ve bir yağ testisinin mermer kabartması görülür. Genellikle bir askerin cenaze stele olarak tanımlanan, daha önce yanında sergilenen miğfer, baldır zırhı ve bir kılıcı tasvir eden kabartma, günümüzde Agora ile Büyük Tiyatro arasındaki yol üzerindedir. Kask yüzün kenarlarını korumak için törensel bir at kılı tüyüne ve yanak parçalarına sahiptir.

Evet, sonuç olarak Tetragonos Agorasına kütüphane meydanından giriş sağlayan Güney kapısı, Augustus dönemindeki haliyle günümüze ulaşabilen tek ana bölüm olma niteliğine sahiptir.

Kuzey kapısı:

Agoranın Kuzey Kapısı, geç antik dönemdeki çok yalın haliyle günümüze ulaşmıştır. Augustus döneminde yaşayan değişimlere kadar Plateia güzergahını belirleyen noktadır. Agora’nın kuzey kapısından Tiyatronun önüne kadar olan bölüm, Erken İmparatorluk döneminde bağlantının Mermer Cadde üzerinden verilmesi nedeniyle terk edilmiştir.

 

Batı Kapısı

Agoranın en eski kapısı ve ana giriş kapısıdır. Limandan şehre giden bulvarın, yani Batı caddesinin doğudaki görkemli sonunu oluşturur. On basamaklı merdivenin iki tarafında öne çıkan kanatlar üstünde birer sütun çifti, arkalarında da iki sıra sütun bulunmaktaydı.

Bazıları halen in-situ bulunan kaidelerin ve yapı çevresinde dizili duran İon düzenli başlıkların zengin bezemeleri vardır. Pazar yeri olarak faaliyete geçtikten kısa süre sonra kapının güzel olmakla birlikte yük trafiği için uygun olmadığı anlaşılınca, Dmitianus döneminde kapıda değişiklikler yapılmıştır.

Yapılan değişiklikle, kapı binasının üç geçit iki büyük süs havuzu ve yanlarda ağır yük arabaları için rampalar yapılmış ve kapı bugün için belirlenen durumunu bu değişiklikler sonucu almıştır.

Yapının çok az görüntüsü günümüze ulaşmıştır.

dÜKKANLAR:

11.20 metre genişliğinde koridor revakları, arkada yaklaşık 100 oda vardı. Odaların işlevleri, ticari dükkanlar ama aynı zamanda buluşma yerleri, lonca dernekleri ve siyasi örgütlerdi. Dükkanların bazen kiler veya depo olarak hizmet verebilecek bir ara katı vardı. İçinde bu odaların giriş odasında, ağırlıklar, masalar ve malları satışa koymak için raflar vardı. Agoranın  döşeli meydanı, çeşitli ürünlerin bulunduğu çadırlarla örtülü bölümlere ayrılmıştı.

Efes Aşağı Agora-Ticaret Agorası Sütun dizileri
Sütun dizileri

Agorayı dört bir yandan çevreleyen sütun dizileri, yüzlerce hatip, filozof, sporcu ve memur heykelleriyle süslenmişti. Buradaki yazıtlar, Efes şehrindeki sosyal yaşam hakkında değerli bilgiler vermiştir. Augustus Agorası, MS 23 civarında meydana gelen depremde ciddi hasar görmüştür. Ticaret Agorasında çalışan en ünlü tüccar ve sanatkarlar: çadırcılık ve dericilik işleriyle uğraşan Priscilla ve Aquilla ile birlikte çalışan St Paul’dur.

Nero Salonu

İmparator Nero döneminde, Ticaret Agorasının doğu tarafına, Mermer cadde boyunca, iki katlı, 150 metre uzunluğunda, çift dor bazilikası eklendi. Burası, başlangıçta bir Adalet Mahkemesi olarak tasarlandı. Bu yapıyı, Artemis, Nero, annesi Agrippina ve Efeslilere ithaf eden yazıttan dolayı günümüzde Nero Salonu olarak bilinmektedir. Bazilika daha sonra değiştirildi ve Mermer Caddeye bakan cephesi kapatıldı ve kuzey tarafından sadece küçük bir giriş kaldı.

 

İmparator Caracalla dönemi:

Ticari Agoranın kapsamlı restorasyonu MS 3’ncü yüzyıl başlarında İmparator Caracalla döneminde yapıldı. İki nefli yeni stoalar dikildi. MS 4’ncü yüzyılda tekrar bir  depremle hasar gördü ve ardından İmparator I. Theodosius döneminde onarıldı. Agora, MS 7’nci yüzyıla kadar genel planını koruyarak kullanımda kalmıştır. Ancak orijinal işlevini kaybetmiş ve camcılar gibi atölyeler için bir mekan olarak kullanılmıştır.

Horologion

Agora meydanında merkezin batısındadır. 10 x 5.87 metre ölçülerinde, bir yapının temelleri bulunmaktadır. Kuzeyden-güneye yönlendirilir. Bunun Geç Helenistik yazıtlarında bildirilen Horologium olduğu sanılmaktadır. Bu güneş ve su saatinin birleşiminden oluşur. Yapılan araştırmalara göre, bu yapının MS 6’ncı yüzyıldan çok daha önceki bir döneme ait olduğu saptanmıştır.

Su saati, her 20  dakikada bir boşalırdı. Agorada yapılan mahkeme işlemlerinde, her kişiye aynı konuşma süresinin verilmesini sağlamak için kullanılırdı. Agoranın duvarları boyunca uzanan bir yazıt, çarşı sorumlusuna ithaf edilmiştir. “Efes halkı ekmek fiyatındaki artışı önlemek için tarım bilimine, Menecrate oğlu Eutuches’e şükranlarını sunar”

aRKEOLOJİK ARAŞTIRMALAR

Arkeolojik kazılara göre, Ticari Agoranın batı tarafında, yerin 6 metre altında bulunan Arkaik Efes şehrine ait erken bir yerleşim kalıntıları bulunmuştur. Arkeologlar, bunların ünlü gezgin coğrafyacı yazar Strabon’un bahsettiği gibi “kentin Smyrna mahallesi” nin izleri olabileceğini düşünüyorlar. Symyrna Efes’i ele geçiren bir Amazon’du ve bu nedenle hem sakinlerinin hem de şehrin adı idi.

 

DOMİTİAN MEYDANI-BÜYÜK MEYDAN

Yukarı Agora’nın batı ucunun seviyesinin altındadır. Agora’nın batı tarafındaki yol Domitian Meydanına çıkar.

Efes Domitian Meydanı

Meydana giden yolun sonunda, sağda ve solda olmak üzere iki kaide üzerinde tanrı Hermes kabartmaları bulunur. Bunlardan birinde tanrı keçiyi, diğerinde ise koçu almıştır. Kabartmalarda görülen üç ayaklar kazanlar, dini törenlerde içki içilen kaplar olarak kullanılmıştır. Kısa adları “tripod” dur.

Efes Domitian Meydanı

Doğuda Yukarı şehir ve Yukarı Agora’dan çıkan iki cadde (Clivus Sacer ve Magnezia kapısı yolu), merkeze ve Aşağı Şehre (kuzeye) giden Kuretler caddesi için bir kavşak görevi görüyordu.

Efes Domitian Meydanı

Meydan, adını güneyinde bulunan Domitian Tapınağından almıştır.

Meydanın Agora tarafındaki kazılar tamamlanmamıştır.

Burada bulunan ve iki katlı olduğu anlaşılan, iri kare kalkerli taş bloklardan yapılan yapının yapım amacını gösteren herhangi bir bulgu yoktur. Ancak bu yapının, ikinci katı kuşkusuz Agora’ya açılmaktadır.

Efes Polio Anıtı

POLİO ANITI:

Agora’nın batı yanında, Domitian meydanının doğusundadır. Yukarı Agora’daki Bazilika Stoa’nın ve bir su kemerinin inşasını finanse eden Gaius Sextilius Pollio’nun anıt mezarıdır. Kendisi; Devlet Agora’sının Bazilika Stoasının parasını ödemiştir.

Efes Polio Anıtı

MS 1’nci yüzyılda üvey oğlu tarafından şehrin kendisine sağladığı arazi üzerine yaptırılmıştır. Burada, geriye kalan 8 x 6.5 metre genişliğinde ve 6.4 metre yüksekliğinde kaidedir. Yüksek kemerli kısmı restore edilmiştir. Günümüzde yüksekliği 6.4 metredir.

Efes Aşağı Agora-Ticari Agora Dükkanlar

DÜKKANLAR:

Yukarı Agora’daki Bazilika Stoa’nın temellerinin batı ucunun altında “Clivus Sacer” ile Polio Anıtı arasında dükkan olduğu sanılan üç büyük odadan oluşan bir blok vardır. Arkeologlar, dükkanlardan birinde bir şömine kalıntısı buldular ve buraya köfte dükkanı adını verdiler.

Evet Pollio anıtının yanındaki küçük tonozlu binalar dükkan olarak kullanılmıştır. Bunlar ve tapınağın iki yanındaki dükkanlar, Domitian meydanında önemli bir ticaret merkezi olduğunu kanıtlamaktadır.

Efes Domitian Çeşmesi

DOMİTİAN ÇEŞMESİ

Polio anıtının güneyindedir. MS 92-93 yıllarında apsis şeklinde inşa edilen Domitianus çeşmesi bulunmaktadır. Çeşme, Polio Anıtını da içeriyordu ve her iki binanın da heykellerle süslenmiş bir cephesi vardı. Su kemerleriyle şehre getirilen su, bu çeşmeden pişmiş toprak künklerden oluşan kollara ayrılarak dağılıyordu.

Daha önce kullanılan gri beton dolgular, artık orijinal unsurlarla daha fazla uyum sağlayanlarla değiştirildiğinden yapı yakın zamanda 2019 yılında restore edilmiştir.

Bu çeşmede en heyecan verici buluntu, onu süsleyen bir gurup heykeldir. Bu heykeller özellikle anıt için yapılmamış, başka yerlerden buraya getirilmiştir.

 

Polyhemus Gurubu Heykeller:

Gurup heykelin teması, Odysseus’un Truva savaşlarının ardından Ege’deki maceralarından biri, özellikle de Posseidon’un oğlu Polyphemus ile yaşadığı maceradır.

Bunların en göze çarpanı: Cyclps’un Odysseus ve arkadaşları tarafından körleştirilmesine ilişkin, bildik temayı temsil eden ve sıklıkla Polyphemus gurubu olarak adlandırılan guruptur.

Gurup, MÖ 1’nci yüzyıla kadar uzanıyor. Diğer heykeller, kuzey ve güney nişlere yerleştirilmiş olan nehir tanrılarını (Marnas ve Klaseas) temsil ederken, Zeus heykeli orta batı nişinde duruyor. Bu heykeller aslen Agora’nın ortasındaki İsis Tapınağının alınlığıydı. Ancak o yapının yıkılmasından sonra buraya getirildiler.

Gurubun günümüze ulaşan parçaları şu anda Selçuk Efes Müzesinde sergileniyor.

 

BOĞA BAŞLARININ TAŞIDIĞI KAİDE

Boğa başlarının taşıdığı çelenklerle bezeli karakteristik yuvarlak kaide, Domitian meydanının merkezinde yer alır. Muhtemelen MS 4’ncü yüzyılın ortalarında şehrin başka bir yerinden buraya taşınmıştır. Bu bir kurban sunağı olabilir ve üzerindeki süslemeler doğurganlığı ve bolluğu simgeler.

Efes Domitian Tapınağı-Sebastio Tapınağı

DOMİTİAN TAPINAĞI-SEBASTOİ TAPINAĞI

Efes’in güneyindeki tepenin yamacında inşa edilen ve şehrin merkezine doğru uzanan bu önemli tapınak, kara ve liman girişleri dahil Efes’in hemen her yerinden görülebiliyordu. Diğer önemli kamu binaları ve anıtların sıralandığı ünlü Kuretler caddesi yakınında yer alır.

Efes Domitian Tapınağı-Sebastio Tapınağı

Domitian Tapınağı, hükümdarlığı sırasında (MS 81-96) bir tanrı ilan edildikten sonra ve Efes’e Asya’daki İmparatorluğun kül merkezi olan “Neokoros” statüsü verildikten sonra inşa edildi. Çünkü Roma ile iyi ilişkiler, şehirde Roma’nın desteğini sağlamıştır.

Efes Domitian Tapınağı-Sebastio Tapınağı Replikası

Dini öneme ek olarak tapınak, şehirde önemli bir siyasi ve kültürel merkezdi. Tanrıça Artemis’in yıllık festivalleri gibi resmi törenler burada yapılıyordu. Şehrin liderleri ve aydınları burada buluşuyordu.

Efes İmparator Domitian
İmparator Domitian:

Tapınağın önemini anlamak için İmparator Domitian’ı tanımak gereklidir. Kendisi en acımasız Roma imparatoru olarak biliniyordu. Saltanatı sırasında Efes’de dahil olmak üzere Roma şehirlerinde birçok Hıristiyana zulmetti. Domitian, Havari Yuhanna’yı Patmos adasına sürgün etti. İmparator, sonunda tapınak tamamlanmadan, kendi hizmetkarlarından biri tarafından uykudayken öldürüldü. Böylece Efesliler onun ölümsüz bir tanrı olmadığını gördüler.

Efesliler, onun öldüğünü öğrendikten sonra Domitianus’un adını şehrin çevresindeki yazıtlardan sildiler. Ancak Efesliler, şehrin Roma nezdindeki elverişli statüsünü kaybetmek istemiyorlardı. Domitian öldükten sonra, Roma Senatosu resmen onun hakkında Dammanatio memoriae (hafızanın mahkum edilmesi) kararını ilan etti. Adı tüm kamu kayıtlarından, yazıtlardan, binalardan ve anıtlardan silindi. Madeni paraları eritildi ve heykelleri ya yok edildi ya da yeni İmparator Nerva’yı temsil edecek şekilde yeniden yontuldu.

Efes’teki tapınağın ismi: Vespasian’ın ilk imparator olduğu Flavian hanedanının imparatorluk kültüne adanmış “Sebastoi Tapınağı” (kelimenin tam anlamı: saygıdeğer olanlar, daha sonraki imparatorlara uygulanan Augustus gibi Yunanca bir kelime) olarak değiştirildi.

Son olarak Domitian, Küçük Asya şehirleri tarafından “Neokoros” tapınağına adanan 13 yazıt keşfedildi. Domitian’ın adı yontulmuş ve bazı durumlarda tanrılaştırılmış Vespasian’ın ki ile değiştirildi. Tapınak Bizans döneminde Hıristiyanlığın devlet dini haline geldiği MS 4’ncü yüzyılda tamamen yıkılmış ve taşların birçoğu başka yerlerde yeniden kullanılmıştır.

Efes Domitian Tapınağı-Sebastio Tapınağı
MİMARİ ÖZELLİKLERİ:

Tapınak, yatay bir terasın ikinci katına inşa edilmiştir. Tapınağın tabanı 34 x 24 metre ölçülerindeydi. Boyutları ise 85.6 x 64.5 metredir.

Görünüşe göre, Efesliler, Tapınağı: İmparatorun tüm dünya tanrıları tarafından  desteklendiğini ve tüm tanrıların zirvesi, cennetin ve yerin son efendisi, tanrıların tanrısı olduğunu ilan etmek için podyum şeklinde tasarladılar.

Efes Domitian Tapınağı-Sebastio Tapınağı

Tapınağın üzerine dikilen podyum: 24’e 34 metre ölçülerindeydi ve küçük bir prostildi (önünde sütunlu bir sundurma olan tapınak) ve kısa/dar kenarlarda 8, uzun kenarlarda 13 sütun vardı. Bu devasa sütunlar, Domitian tapınağının dayandığı 200 x 300 metrelik podyumu destekliyordu. Bu sütunlara çeşitli tanrıları temsil eden oymalar yapılmıştı. Bu durum alışılmadık bir özellikti.

Masif tonozlu bir alt yapı üzerine inşa edilmişti. Üç katlı bir cepheye sahipti. Bu cephe: 35-40 tanrı figürü ile süslenmişti.

Efes Domitian Tapınağı-Sebastio Tapınağı

Bunlardan: Attis ve İsis’i tasvir eden figürler günümüze ulaşmıştır. Ayrıca yine tapınağın ön cephesinde Amazonlar ile Yunanlılar arasındaki savaşı betimleyen bir friz vardı.

Efes Domitian Tapınağı-Sebastio Tapınağı

Tapınağın kuzey ucu 2 kat yüksekliğindeydi ve bugün hala görülen merdivenlerle üst kata çıkılıyordu.

Efes Domitian Tapınağı-Sebastio Tapınağı Sunak
Sunak:

Tapınak, birkaç heykel ve U şeklinde bir sunakla süslenmişti. Sunak, tapınağın önünde/doğusundadır. Bu “Pi” şeklindeki yapı uzun bir hamamın üzerine oturtulmuştu. Ortasında bir revakla çevrili adak masasının/sunağın bulunduğu bir avluyu destekliyordu. Tapınağa açılan taraftaki bir merdivenle sunağın avlusuna erişiliyordu. Sunağın dış yüzeylerini, kurban sahnelerini tasvir eden kabartmalar ve yeniden düşmandan alınan silahların temsilleri süslüyordu.

Bunun gibi sunaklara, halkın Sezar’ın Lord olduğunu ilan etmesi için tütsü serpmesi gerekiyordu. Evet silah kabartmalarıyla süslü bu sunak, Efes Müzesinde yeniden birleştirilmiş ve sergileniyor.

Tapınakta, ayrıca Cellanın önünde 4 sütun daha vardı ve bunların boyutları 9’a 17 metreydi. Bu sütunlardan  soldaki sütunda bir erkek, sağdaki sütunda bir kadın figürü görülmektedir.

Efes Domitian Tapınağı-Sebastio Tapınağı

Bazı araştırmacılar sol üst sütundaki figürün, MS 70 yılında Kudüs şehrini yağmalayan ve babası Vespasianus’un yerine imparator olarak geçen Romalı General Titus’u temsil ettiğini öne sürerler. Tapınağın bulunduğu terasın batısında ve meydana bakan tarafında, sıra sıra depolar bulunuyor. Depoların önünde ise iki sıra sütundan oluşan korkuluk vardır.

Efes Domitian Tapınağı-Sebastio Tapınağı
TAPINAĞIN İÇ MEKANLARI

Tapınağın iç mekanında, İmparatorun kendisinin bir heykelinin yanı sıra Roma tarihi ve mitolojisinin diğer figürleri vardı.

Efes Domitian Tapınağı-Sebastio Tapınağında bulunan Domitian heykeli parçaları (Efes Müzesinde sergileniyor)
DOMİTİAN HEYKELİ

Muhtemelen 7 metreden uzun, devasa bir akrolitik (ahşap ve mermerden yapılmış) heykeli, kutsal alanda, sunağın yanında duruyordu. Bu heykel muhtemelen şehrin limanından da görülebiliyordu. Heykelin günümüze ulaşan parçaları, muazzam bir mermer baş ve sol kol, günümüzde Selçuk Efes Müzesinde sergileniyor.

Heykelin sağ kol ve bacaklarının parçaları bulunmasına rağmen, tamamı henüz bulunamamıştır. Muhtemelen heykelin bazı bölümlerinin ahşap olması, hava şartlarından korunmak için üstü kapalı bir alanda durduğunu gösteriyor. Ancak bazı araştırmacılar heykelin Domitian’ın abisi Titus’u (MS 79-81) temsil edebileceğini ve muhtemelen 5 heykelden oluşan bir gurubun parçası olduğunu iddia ederler.

Efes Domitian Tapınağı-Sebastio Tapınağı
SONUÇ:

Hıristiyanlığın yükselişinden sonra, yapı temellerine kadar sıyrılmış ve günümüzde neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır. Günümüzde yapının ihtişamına işaret eden merdivenler hala görülebilmektedir.

Efes Memmius Anıtı

MEMMİUS MONUMENT-MEMMİUS ANITI

Aslen dört kenarlı bir kemer olan anıt, Kuretler caddesinin hemen ilerisinde Domitian meydanının yanında, Domitian tapınağının karşısındadır.

Kim yaptırmıştır

MS 1’nci yüzyılda İmparator Augustus döneminde, Efes şehrinin ileri gelenlerinden Gaius Memmius tarafından yaptırılmıştır. Kendisi Roma Diktatörü Sulla’nın torunuydu. MÖ 1’nci yüzyılın sonlarında hem Efes şehri hem de Küçük Asya’nın bir kısmı Pontus kralı tarafından fethedildi. Efes’i düşman işgalinden kurtaran Romalı diktatör Sulla, Asya’nın yeniden düzenlenen eyaleti Efes’e yerleşerek Roma’ya sadık kalan kentleri ödüllendirdi. Efesliler, zaferin anısına, Augustus döneminde, Efes’in kurtuluşunun anısına, torunu Memmius tarafından bu anıt diktirilmiştir. Memmius’un kariyeri hakkında çok az şey biliniyor.

Efes Memmius Anıtı
Önemi

MÖ 87 yılında Pontus kralı Roma’nın Küçük Asya şehirlerine ve kasabalarına yüklediği vergi yükünden bıkan, Roma İmparatorluğuna karşı bir isyan başlattı. Asya: Asya için iddiasında bulunmaya çalıştı. Pontus orduları, Küçük Asya’daki birçok şehir ile birlikte MÖ 88 yılında Efes şehrini de fethetti ve isyanlarında 80 binden fazla Romalıyı öldürdü.

Üç yıl sonra Diktatör Sulla liderliğindeki Roma orduları Efes’i geri aldılar. İmparator işgal sırasında sadık kalan Efes’i ve diğer şehirleri ödüllendirdi. MS 1’nci yüzyılda Sulla’nın torunu Memmius şehrin kurtuluşu anısına bu anıtı inşa ettirdi.

Efes Memmius Anıtı

Memmius’un babası ve büyükbabası figürleri, bugün hala bloklarda görülmektedir.

Efes Memmius Anıtı
Mimari özellikleri:

Zafer takı dört taraflıdır. Bu askeri zaferi ve Efes’in düşman işgalinden kurtuluşunu kutlamak için dikildi. Anıtın iki kartı, konik çatılı, kule benzeri bir yapı olduğu düşünülmektedir. Yani, anıtın orijinal görünümü tam olarak bilinmiyor. Kemeri tutan sütunlar arasında, üç sıra merdiven var. Başlangıçta kemerin cepheleri bir zamanlar Sulla’nın ordularının kabartmaları ve onun kahramanlıklarını ve şehrin kurtuluşunu anlatan yazıtlarla kaplıydı. Ancak anıtın blokları, sonraki dönemde başka binalar için yeniden kullanıldığında bunların çoğu kayboldu veya silindi.

Hydreion:

Hydreion olarak bilinen, etkileyici çeşmenin kalıntıları, Kuretler caddesiyle Yamaç evler sokağı olarak anılan sokağın kesişme noktasına hakim bir yerde bulunmaktadır.

İlk yapımından 300 yıl sonra, MS 200 civarında kuzeybatı cephesine daha önce burada bulunduğu düşünülen eski bir anıtın yapı malzemeleri kullanılarak kare şeklinde bir çeşme eklendi. Çeşmenin Korint sütunu, uzun ve dar bir havuza ve Roma imparatorları Diocletian, Maximian, Constantius Chlorus ve Galerius’un heykellerinin bulunduğu havuzun önünde, dört kaidesi vardı. Heykeller, çeşmenin eklendiği tarihi belirlemektedir.

Kuretler caddesi boyunca trafiğin yoğun olduğu caddenin temiz kalması ve sıcak yaz aylarında mermer yüzeylerin ıslak kalması için buradaki su kullanıldı. Memmius Anıtı ve Hydreion’daki alan, ayrıca Kuretler caddesi boyunca yürüyen insanların gölgede bir süre dinlenebileceği küçük bir meydan oluşturuyordu. Orada oturmuş, Kuretler caddesine bakan ve akan suyun sesini dinleyen yorgun gezginleri hayal edebilirsiniz.

Arkeolojik Kazılar

Memmius anıtına yakın bulunan bazı yarım sütunlarda, Eczane ve tıbbi (yılan) oymalı Hermes figürü görülür. Hermes iletişim tanrısıdır. Asklepios ise Tıp tanrısıdır. Hijyen kelimesi: Asklepios’un kızı Hygenia’dan gelmektedir. Oymalar bir hastaneyi temsil ediyor. Alexander, Jinekolog Rufus ve muhtemelen İncil yazarı Luka bu hastanede görev yapan doktorlar arasındaymış. Bu yapılara “Asklepion” adı verilirdi. Şifa tapınağı anlamına gelen Asklepis adından gelmektedir. Rufus, ameliyatlarda dikişi icat eden kişidir. Efes Arkeoloji Müzesinde bazı yazıtların çevirileri ve bazı tıbbi gereçler sergilenmektedir.

Efes Memmius Anıtı
Günümüz:

Bugün, Memmiuns anıtından geriye kalan tek şey, birkaç taş ve sütunun yanı sıra Memmius’un babası Caius ve büyükbabası Sulla’nın iki kaba kaya kabartmasıdır. Bir zamanların muzaffer takının seyrek kalıntılarına rağmen, Memmius Anıtı, Efes’in ve onun uzun, katlı tarihinin ayırt edici özelliğidir. Yapının doğu kenarında, Yunanca ve Latince “Kurtarıcı Cornelius Sulla’nın torunu Caius Memmius’un oğlu Caius Memmius” yazan bir yazıt görülmektedir.

Efes Büyük Tiyatro

BÜYÜK TİYATRO-GREAT THEATRE-EFES TİYATROSU

Panayır (Pion) dağı yamacına inşa edilen tiyatro, Liman caddesiyle Mermer yolun kesiştiği noktada, mermer koltuklarıyla manzaraya hakim durumdadır. Yakınlarında Domitian Tapınağı ve Ticaret Agorası vardır.

Efes Büyük Tiyatro
Yapılışı:

Tiyatronun yapımı, Helenistik dönemde başlar. Helenistik tiyatrolar genellikle tepenin eğiminden faydalanmak için bir tepenin doğal yamacına inşa edilirdi. Tiyatro ilk olarak kentin Yunan döneminde, alt oturma bölümleri ve tek katlı bir sahne olarak inşa edilmiştir.

Yapılan araştırmalar sonucunda, tiyatronun ilk olarak MÖ 300 yıllarında Büyük İskender’in generali Lysimachos döneminde U şeklinde inşa edilmiştir. Ancak Roma döneminde İmparator Claudius (MS 41-54) döneminde tiyatro genişletilmiştir. Daha sonra şehrin Roma hakimiyetine girmesiyle tekrar genişletilmiş ve günümüzdeki “Büyük Tiyatro” yapılmıştır. Tiyatronun inşası, İmparator Trajan (MS 98-117) dönemine tamamlanmıştır.

Efes Büyük Tiyatro
Önemi;

Antik Efes kentinin ikonik mekanlarından biridir. 24 bin koltuk kapasitesiyle, Anadolu’nun en büyük tiyatrosudur. Roma şehrindeki Colezyum’nan sonra Roma imparatorluğunun en büyük ikinci tiyatrosuydu.

Antik Efesliler gündüzleri oyunlar, konserler ve münazaralar için burada toplanırlardı. Başlangıçta tiyatro gösteriler için yapılmış olmasına rağmen, daha sonraki Roma döneminde gladyatör dövüşleri de yapılmıştır.

Klasik dönemdeki tiyatro yapımları, yüzlerinde maske olan erkek oyuncular tarafından oynanırdı.

Efes Büyük Tiyatro
Artemis Günü kutlamaları

Efes tarihinin en parlak döneminde Efes tiyatrosu, Efes şehri Artemis onuruna düzenlenen kutlamalara da sahne olmuştur. Efes tiyatrosunda kutlamaların yapıldığı Nisan ayında Efes’in ulu tanrıçası Artemis, tüm dünyayı Efes şehrine çekmek için kullanılmıştır.

Kutlama gününde (Panejiris) şehrin koruyucu tanrıçası (Efes Artemisi) heykeli ve tapınağına bağışlanan 29 put, Efes şehri yetkilileri ve diğer şehirlerden gelen delegelerin başkanlık ettiği bir geçit töreniyle Efes tiyatrosuna getirilirdi.

Binlerce kişinin sıralandığı Efes sokaklarında şarkıcılar, akrobatlar, rahibeler ve gençler geçiyordu. Daha sonra 25 bin kişinin doldurduğu Efes tiyatrosunda, putlar kaideler üzerine yerleştirilirdi. Daha sonra kurbanlar kesilir ve etleri sahne alanındaki sunaklara sunulurdu.

Sadık adanmışlar, daha sonra tanrı ile olan paylaşımları simgeleyen kavrulmuş ve haşlanmış etleri yerlerdi. Böylece, Efes’teki Hıristiyanların tiyatroya girmesi imkansız değilse bile zorlaştı. Dramatik sunumlardan önceki kurban törenlerine katılamazlardı.

Mimari Özellikleri:

Mermerden inşa edilmiş tiyatro, 30 metre yükseklikte ve 145 metre çapındadır. Tiyatro, aslında denizden gelen esintiden yararlanacak ve sesi seyirciye doğru taşıyacak şekilde konumlandırılmıştır. Seyirci sahneye bakarken, arka planda liman görülürdü. Gemiyle buraya gelen ziyaretçiler, 30 metre yüksekliği ve 142 metre genişliğiyle, bu yapının manzarasından hemen etkilenirlerdi.

Başlangıçta sadece 800 metre uzaklıktaki Cayster nehrinden gelen esinti sayesinde, sesler ve müzik sahneden, 60 sıra koltuklara rahatlıkla taşınıyordu.

Tiyatronun ön kısmında, oldukça sağlam ve iri taşlardan yapılmış soyunma yerleri, belirgin bir şekilde görülüyor. Bu mekanlar, günümüzde Efes festivali için sanatçıların soyunma yerleri olarak kullanılmaktadır.

Tiyatronun bölümleri:

Diğer tüm antik tiyatrolar gibi, bu  tiyatro da 3 ana bölümden oluşuyordu.

Giriş:

Seyirciler tiyatroya üst caeva’dan girerler. Girişte, seyircilere giriş ücreti karşılığında, cavea içindeki oturma bölümlerini ve oturma sehpalarını gösteren küçük bir madeni para verilirdi. Oyunlar genellikle sabahın erken saatlerinde başlar ve gece yarısına kadar devam ederdi.

Efes Büyük Tiyatro Skene Sahne binası
Skene (Sahne binası)

Gösteriler bu sahne binasında gerçekleşirdi. Tiyatronun en heybetli bölümüydü. Yaklaşık 18 metre yüksekliktedir. Ölçüleri: 25.4 x 40 metredir. Derinliği ise 5.56 metredir. 2 katlı sahne, İmparator Nero (MS 54-68) döneminde inşa edilmiştir. 3’ncü kat ise, daha sonra MS 2’nci yüzyılın ortalarında eklenmiştir. 3 katlı olmasının sebebi, seyircilerin oyuna odaklanmasını sağlamaktı.

Efes Büyük Tiyatro Skene Sahne binası

Tiyatronun her katında, 8 oda ve bir koridor vardı. Zemin katın podyuma bir girişi ve orkestra çukuruna bağlanan bir yer altı tünelinden giden gizli bir girişi vardı. Sahnenin cephesi, kabartmalar, heykeller, nişler, pencereler ve sütunlarla süslenmişti. Sütunların arasındaki nişlerde heykeller vardı. Nişlerin alınlıkları, üçgen veya yarım daire şeklindeydi.

Orkestra (Oyuncuların hareket yeri)

Yarım daire şeklindeki bu bölüm performans alanıdır. Etrafını su akıtan kanallar çevreliyordu. Roma döneminde, orkestra bazıları yeşil olan mermer levhalarla kaplıydı. Koroların şarkı söylediği bir yerdi. Genişliği 25.8 metredir.

MS 140-144 yılları arasında, ön sıralar kaldırılarak orkestra genişletildi. Sahnenin, orkestra alanına açılan, ortası diğerlerinden daha geniş olan 5 kapısı vardı. Bu sahnenin görünümünü iyileştirerek ona daha büyük, anıtsal bir görünüm kazandırdı.

MS 4’ncü yüzyılda orkestranın etrafına, popüler hale gelen genellikle şiddetli gladyatör yarışmaları ve sirk benzeri eğlenceler sırasında seyircileri yaralanmalardan korunmak için yüksek bir çevresel duvar inşa edildi. Orkestra ayrıca su geçirmez hale getirildi ve bir kolymbethra (su gösterileri için kullanılan su dolu havuz) olarak hizmet verdi.

Efes Büyük Tiyatro Cavea seyircilerin oturma yerleri
Cavea-Oditoryum-Seyircilerin oturdukları yer:

Orijinal tiyatronun toplam seyirci kapasitesi 24 bin kişiyi geçmiştir. Sahnenin görünmesini sağlamak açısından oturma yerleri çok dik inşa edilmiştir.

İki diazoma (koltukların arasındaki geçit) ile üç yatay bölüme ayrılan, 66 oturma sırasına sahiptir.

Koltukların üç bölümü vardır. Her bir diazomata sıralarının dikliği, arkada oturanların yararına arttığından, seyirciler de performansları rahatça izliyorlardı.

Efes Büyük Tiyatro Cavea seyircilerin oturma yerleri

Oditoryum, orijinal olarak orkestranın en az 30 metre üzerinde yükseldi ve zirvede, kompleksin akustiğini daha da iyileştirme işlevi gören portikolu bir yapıyla taçlandırıldı.

İmparatorun locasına yakın olan alt sıralarda, mermer sırt destekleri vardı ve en önemli vatandaşlar için ayrılmıştı.

Efes Büyük Tiyatro Cavea seyircilerin oturma yerleri

Tiyatro hiçbir zaman bir çatıyla örtülmedi. Ancak MS 2’nci yüzyılda seyircilere gölge sağlamak için bir tente eklendi. Kayıtlar tentenin MS 205 ve 240 yıllarında onarıldığını gösteren, perde bir asır sonra hala kullanılıyordu.

Deprem:

MS 359-366 yılları arasında meydana gelen depremler, Büyük tiyatro için sonun başlangıcı oldu. Özellikle üst cavea tahrip oldu. Depremin ardından sadece kısmi onarım yapıldı, yukarı Cavea terk edildi ve mermerlerin bir kısmı başka binaların inşası ve onarım için yeniden kullanıldı.

MS 413 yılında Hıristiyanlık Roma imparatorluğunun resmi dini olarak kabul edilince, bu tiyatroda işkence gören ve öldürülen ilk Hıristiyanların acılarını sembolize etmek ve anmak için “Zulüm Kapısı” nı inşa etmek için daha fazla malzeme alındı.

MS 8’nci yüzyılda, tiyatro, Efes savunma surlarının bir parçası oldu.

Hıristiyan tarihi açısından tiyatronun önemi

Tiyatro, İncil’deki önemi nedeniyle genellikle yerel kutsal yerler listesine dahil edilmiştir. MS 56 yılında, Efes gümüşçüleri, burada havari Pavlus’a karşı isyan çıkarttılar.

Tanrıça Artemis’i tasvir eden gümüş heykellerin satışında düşüş nedeniyle, Demetrius adlı yerel bir kuyumcu, kalabalığı “Efes tanrıçası Diana yücedir” motivasyonuyla tahrik etti.

Kalabalık tiyatroya doğru ilerlemeye başladı, ancak St Paul arkadaşları tarafından tiyatroya girmemesi için uyarıldı. Demetrius’un kışkırttığı isyan nedeniyle Pavlus şehirden kaçmak zorunda kaldı. Birkaç ay Milet şehrinde kaldı ve bir veda konuşması yaptıktan sonra Efes’in ileri gelenlerinden kendisine katılmalarını istedi.

Tutuklandığı Kudüs’e geri döndü. Roma vatandaşı olduğu için Roma imparatoru tarafından yargılanmak istedi. Roma şehrine giderken gemisi Malta açıklarında kaza yaptı. Roma şehrinde idam edilmeden önce, Efeslilere şimdi Yeni Ahitte “Efesliler Kitabı” olan bir mektup yazdı.

Günümüz;

Bugün, tiyatroda gösteriler sırasında, halkın oturması için kullanılan oditoryum, giriş merdivenleriyle birbirinden ayrılan 11 basamakla bölünmüş, üç büyük yarım daire şeklinde düzenlenmiştir.

 

Efes Büyük Tiyatro Tiyatro Gymnasium
Theatre Gymnasium

Caddenin sonundaydı, spor sahası olarak kullanılıyordu, MS 2’nci yüzyılda yapılmıştır. Tiyatroya  yakın konumu nedeniyle, halk arasında Tiyatro Gymnasium’u olarak adlandırılır. Liman caddesinin başında olması nedeniyle Liman Gymnasium’u olarak da isimlendiilmiştir.

Roma Gymnasium örnekleri arasında önemli bir örnektir. Bina, daha çok tiyatrodan sonra devam eden Mermer Caddeye bakıyordu.

Yapı: MS 125 civarında, tiyatronun kuzeybatısında inşa edilmiştir. 12 bin metre kareden büyük olan tesis, Efes tipi bir hamam-gymnasium yapı bütünüdür. U biçimindeki dinlenme ve gezinti holleri yapının kuzeydeki hamam salonlarını çevrelemektedir.

Gymnasium’dan itibaren caddenin yaklaşık 150 metrelik bir bölümü kazılmış ve her iki taraftaki sütunların bir kısmı dikilmiştir. Kutsal yolun bu bölümünün bir kısmı MS 4’ncü yüzyıldaki depremde yıkılmış ve bir kısmı onarılmış, geri kalanı olduğu gibi bırakılmıştı. Bu bölümde, Roma savaş arabalarının mermer döşeme üzerinde bıraktığı yer yer 10 cm derinliğe ulaşan izler korunmuştur.

Palaestra (İdman yeri):

Güneydeki palaestra/avlu hem bedensel hem de zihinsel faaliyetlere hizmet etmekteydi. Spor salonunun kuzeyinde inşa edilmiş dört oturma basamaklı merdivenli bir tribün vardı. Ayakta seyirciler için ise ayrı bir saha mevcuttu. Üç tarafı kapalı sütunlarla çevrili, 30 metreye 70 metrelik bir açık alandı. Sütunlar mermer kaplıydı.

İmparator Salonu

İmparatorların bir büstünün bulunduğu İmparator Salonu, kuzey ucundaydı. Cadde kenarında, kısmen kırık halde bırakılan büyük mermer kazan (omphalos) yakınlardaki kazılmamış yapıya ait olup, bir duvarı apsis şeklinde olan bu yapının sinagog olduğu söylenmektedir. Sonuç olarak yapılan incelemeye göre, binanın büyük bir yangın sonucu çöktüğü ve içinin tahrip olduğu belirlenmiştir.

Günümüz:

Burada, spor kompleksinin bir hamamı, dersler için geniş bir toplantı odası, lobiler, dinlenme odaları ve antrenman salonları görülebilmektedir. Kazılar halen sürdürülmektedir, ancak hamamların bir kısmı ortaya çıkarılmıştır. Antreman için lobiler, sıcak yüzme havuzları, frigidarium, dinlenme odaları ve salonlar vardır.

 

Bodrum

Bodrum

Bodrum’a üç şekilde ulaşabilirsiniz. İsterseniz, öncelikle uçak ile ulaşımı değerlendirelim. İstanbul-Bodrum arası uçak yolculuğu, yaklaşık 1 saat sürüyor. Ankara-Bodrum arasındaki uçak yolculuğu da, yaklaşık 45 dakika sürüyor.

Bodrum için uçaklar; yeni açılan Milas havaalanına iniyorlar. Havaalanı gayet güzel, ferah ve rahat kullanımlı. Alana girince, hemen bagaj bölümü karşınıza çıkıyor ve sonra alanın dışına çıkıyorsunuz.

Buradan, Bodrum merkeze ulaşım ise, 40 km. Yani: yaklaşık olarak 40 dakika sürüyor, Havaş otobüsleri var ve bunlar havaalanı ile Bodrum Otogarı arasında ulaşım sağlıyorlar.
Bu arada: İzmir-Dalaman havaalanı üzerinden de, Bodrum’a ulaşmak mümkün. Ancak: burası, Bodruma uzak, yaklaşık 4 saatlik bir yolculuk gerekiyor.

Evet: diğer alternatif: karayolu ulaşımıdır. Bodrum’a karayolundan ulaşmak için birçok alternatif mümkün. İstanbul-Yenikapı’dan feribot ile Bandırma’ya gelebilirsiniz. Buradan da: sırasıyla, Balıkesir, Manisa, İzmir, Söke, Milas yolunu takip ederek, Bodrum’a ulaşmanız mümkün. İstanbul-Bodrum arası uzaklık: 700 km. Bu yol: otobüsle, 10 saat civarında sürüyor. İzmir-Bodrum arası otobüs yolculuğu ise: 4 saat sürmekte.

Ankara ve bu yöreden, Bodrum’a gelmek isteyenler için ise: Ankara, Eskişehir, Bursa, Balıkesir, Manisa, İzmir, Söke, Milas karayolunu takip ederek ulaşım mümkün. Ama: esas tercih edilen yol: Ankara, Afyon, Denizli, Aydın, Söke, Milas üzerinden Bodrum’a ulaşabilirsiniz. Bu arada: Denizli’den sonra, Kale ilçesi üzerinden Muğla’ya ve oradan da, Yatağan üzeri, Bodrum’a ulaşmak mümkündür.

Ben bu yolu da denedim, harita da nispeten pek iyi bir yol olarak görülmese de, çok da kötü bir yol değil. Ormanlık alanların içinden, yer yer virajlar halinde süregelen bu yolu, dinç bir zamanınızda kullanarak da Bodrum’a ulaşmanız mümkün. Ankara-Muğla arası: 622 km. Muğla’dan Bodrum’a ulaşım ise: 120 km. civarında. Yani: toplam, Ankara-Bodrum karayolu uzunluğu: 750 km. civarında. Bu yolu, Ankara’dan hareket eden otobüsler: yaklaşık 12 saatte alıyorlar.

Aslında, belki de pek ilginizi çekmeyecek bir ulaşım alternatifi daha var. Şöyle ki: Bodrum kalesi önünden, Datça ve Didim’e feribot seferleri yapılıyor.

Tüm bunların yanında: Bodrum’a ulaştığınızda: diğer yakın turistik yerlere olan uzaklıklar ise şöyle: Efes: 180 km., Pamukkale: 280 km., Dalyan: 174 km., Marmaris: 144 km.

Bodrum

TARİHİ SÜREÇ

Bodrum, inanılmayacak kadar zengin bir tarihi geçmişe sahip. Birçok uygarlık ve tarihi olayların içinde veya yakınında olmuş. Evet: bu bölgede yapısal izler bırakan ilk yerleşim yeri: Aziz Peter (St. Peter) kalesinin bulunduğu, günümüzdeki küçük kayalık ada.

Burada ilk yapılan kalenin çevresi, tamamen surlarla çevriliymiş. St. John şövalyeleri: kendi kalelerini inşa etmek için geldiklerinde; MÖ.1100 yıllarında “Dorlar” tarafından yapılmış, daha eski bir kalenin kalıntılarıyla karşılaşmışlar.

Yani: Polonez’in doğu kıyılarından, buraya gelen Dorlar: Bodrum’daki ilk yerleşimi kurmuşlar. Yeni kurdukları şehirlerini: Karyalılar olarak bilinen, bölge yerlilerinin yoğun ve şiddetli saldırılarından korumak için; kale surları yaparlar. Ancak: zamanla, Dorlar ve Karyalılar, dost olurlar ve barış içinde yaşamaya başlarlar.

Karşılıklı ticaret ilişkileri gelişir. Hatta: bir Yunanlı; Salmakis’de bir han açar. (Bu han: günümüzde, Bodrum limanının batısında, şimdiki Bardakçı Koyu’nun suları altında kalmıştır) Antik çağ da açılan bu han hakkında, söylence şöyle: “ Güzellik tanrıçası Afrodit’in delikanlılık çağına gelen oğlu, bir gün, bu handa bulunan çeşmeden akan suyun oluşturduğu gölde yüzer.

Gölün perisi Salmakis: ona aşık olur. Tanrılara; tek vücutta yaşamak istediğini söyler ve yalvarır. Dileği kabul edilir. Tanrılar; Afrodit’in oğlunu: yarı erkek, yarı dişiden oluşan, “Hermanfrodit” haline getirirler. “

Evet: tarihi süreç içindeki kısa yolculuğumuza devam edelim. Tarihe meraklı olanlar varsa bilirler, tarihin babası olarak kabul edilen, ünlü yazar “Heredot”, MÖ. 5’nci yüzyılda, Halikarnas’da doğmuştur.

MÖ. 546 yılında, Persler, kıyılardaki Yunan şehirlerini işgal ederler. Halikarnas’da, diğer şehirler gibi işgal edilir. Pers idaresinde, birçok hanedan şehri yönetir.

Ancak: bunlardan en önemlisi, yani iz bırakanı: MÖ.480 yılında, yönetime geçen: I. Artemis’tir. Özellikle: Yunanistan’ı istila eden, İon ortak donanmasının başındaki Zerzes’in donanmasındaki tavır ve davranışları, yazar Heredot’u etkileyecek ölçüde büyük olmuştur.

Takip eden tarihi süreçte

MÖ.377 yıllarında: Kral Mozolus: Karya ve Halikarnas valisi olarak, bölgeyi yönetir ve büyük izler bırakır. Kral Mozolus dönemine kadar, Halikarnas, küçük bir şehir niteliğinde iken, daha sonra, bölgenin istihkam ve ticaretinde, büyük atılımlar yapılan bir yer haline gelmiştir.

Bölgenin, başkenti; Milasa (günümüzdeki Milas) buraya taşınır. Şehrin çevresine: büyük ve uzun duvarlar inşa edilir. Bu duvarların, günümüze kadar ulaşan bölümleri, halen Bodrum’da görülebilmektedir.

Mozolus; bölge nüfusunu arttırmak için, diğer 6 şehir yerleşim yerini de, buraya taşıtır. Ayrıca: klasik çağda, Bodrum’dan günümüze ulaşabilen tek yapı olan: “Antik Tiyatro” yine, aynı dönemde yaptırılır.

MÖ. 353 yılında, Kral Mozolus ölür. Yerine: karısı Artemis II. geçer. Bu dönemde, tarihi süreci etkileyen en önemli olay: tarihsel çağların, yedi harikasından biri olarak kabul edilen, Kral Mozolus’un mezarının yaptırılmasıdır. (Günümüzde de kullanılan, “Mozole” sözcüğü, buradan alınmıştır) Bu mezar hakkında: yazının takip eden bölümlerinde daha ayrıntılı bilgi vereceğim.

Evet, devam ediyoruz. MÖ.334 yılında: Büyük İskender, Halikarnas’ı ele geçirir. Ancak, burada büyük direnişle karşılaşır. Halkın bu direnişi, İskender’i kızdırır. Yine de, İskender şehri ele geçirdiğinde, ceza olarak, her şeyin yığınlar halinde yakılmasını emreder. Ancak, yerli halka dokunmaz. Yine de: Halikarnas, bir daha eski gücünü kazanamayacak şekilde, tahrip olur.

MS.400 yıllarında, Roma’nın düşüşü ve Hıristiyanlığın yükselişi:

Burayı bir piskoposluk merkezi haline getirir. 13’ncü yüzyıl sonlarına doğru, Karya olarak bilinen bu bölge, Menteşe Beyliğinin eyaletlerinden biri haline gelir.

1392 yılında ise, Sultan Beyazıt tarafından, Osmanlı egemenliğine sokulur. Bu yıllarda: Aziz John şövalyelerinin bölgedeki kalesi: Simirna (bugünkü, İzmir) da bulunmaktadır.

Bu şövalyeler, bulundukları yerden kovulurlar. Ancak: Halikarnas’da yerleşmelerine izin verilir. Şövalyeler: burada, yeni bir kale inşa ederler. Bu yeni kaleyi inşa ederlerken, yazının başında söylediğim gibi; daha önce yapılmış kalenin üzerine, yeni kaleyi inşa etmeyi tercih ederler.

Şövalyeler: yeni inşa ettikleri bu kalede, 100 yıldan fazla kalırlar. 1523 yılında ise, Kanuni Sultan Süleyman tarafından, şövalyeler, Halikarnas dan da kovulurlar.

Yakın tarihi süreçte: Bodrum, 1919 yılında, İtalyan’lar tarafından işgal edilir. Ancak, Kurtuluş Savaşı sonucunda, 1922 yılında, İtalyan’lar, buradan kovulurlar.

GENEL

Bodrum; Türkiye’nin en gözde turistik bölgelerinden birisidir. Bunun en büyük nedeni ise: deniz, güneş ve kumsalın yarattığı ortam ile birlikte; sahip olduğu muhteşem güzellikte ve büyüklükteki mekanlar ile, her türlü eğlencenin mümkün olması ve mevsimsel özellikler.

Yani: burada, yazın en sıcak zamanlarında bile, havanın nemli olmaması nedeniyle, yaşamı sıkıntıya sokacak derecede, aşırı sıcak ve terleme yok. Zaten, insanlar sırf bu nem olmaması nedeniyle burayı tercih ediyorlar.

İklim: Ege ve Akdeniz iklimlerinin sentezini oluşturan bir özelliğe sahiptir. Yarımada olarak: mikro klima alan özelliği gösteriyor. Yaz aylarında; biraz önce de söylediğim gibi hiç nem yok. Bu özelliği: buranın çekiciliğinin en büyük etkenidir. Kış aylarında da, nem oranı düşüktür.

Yaz ayları: sıcak ve kurak, Kış ayları ise: ılık ve yağışlı geçiyor. Buraya gittiğinizde göreceğiniz gibi: büyük bir insan topluluğu, burada uzun süre ve hatta yıl boyunca kalmaya devam ediyorlar. Yani: burası, yalnızca bir yazlık yer olarak kullanılmıyor.

Kışın dahi, burada hayat sürüyor. Çünkü: kışın hava ne çok soğuk, ne de sıcak. Ilıman bir hava hakim. Bu da yaşamı olumlu yönde etkiliyor.

Deniz denince

Evet, Bodrum denizi: soğuk veya belki şöyle demek gerek, tam sıcak değil, biraz serin. Hani: Akdeniz’in o sıcak denizinde bunalanlar için, Bodrum denizinin soğukluğunu görünce, önceleri biraz ürperiyorlarsa da , buranın denizi, soğuk denizi sevenler için ideal bir deniz.

Derinlik mi? Çoğu yerde, birden bire derinleşen bir deniz değil.

Aniden derinleşen yerler de var elbette. Ama, genelde yavaş yavaş derinleşiyor. Dalga var mı? Hayır, buranın denizi dalgalı değil. Çünkü: zaten merkezde, yat limanı aynı zamanda dalgakıran görevi görüyor. Bölgenin koy olması nedeniyle, dalga yok.

Bodrum: pek çok insanda, özel bir yer tutar. Türk sanatçı ve entelektüelleri için popüler bir yer.

Burada yaşadığı bilinen ilk yazar olan “Halikarnas Balıkçısı” lakaplı “Cevap Şakir Karaağaçlı”. 1923 yılında, Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasından sonra, günün politikasına ters düşen görüşleri nedeniyle, Bodrum’a sürülmüş.

Buradaki yaşam hakkında yazmış olduğu roman ve öyküler ise; kendisi gibi romantik olan insanları buraya çekmiş. Adı, Türkiye dışında pek bilinmese de, Cevat Şakir, en az kral Mozolus kadar, Bodrum’da ünlü.

Bodrum’daki “Divan Palmira Otel”:

Dünyaca ünlü Londra kaynaklı otel kataloğu “Conde Nast Johanness” tarafından: “Avrupa’nın En Çekici Oteli” ödülüne layık görülmüş. 2006 yılı için, 9 ayrı kategoride yapılan değerlendirmede: kendi kategorisindeki 380 otelle yarışan bu otelimizin ödüle layık görülmesi; gerçekten güzel bir olay.

Bodrum denince: hemen merkezde bulunan: ülkemizin en büyük askeri kamplarından birini de görmeden geçmek mümkün değil. Merkeze yakın, Bardakçı Koyu ile merkez arasında: Bodrum Askeri Kampı var.

Bunun dışında, Bodrum’da mutlaka vardır ama ben resmi-özel kurumlara ait kamp göremedim. Evet, askeri kamp, dışarıdan bakıldığında: tek ve iki katlı, beyaz badana boyalı moteller, ağaçların altına, yeşilliklerin arasına yerleştirilmiş.

Uzaktan bakıldığında, göze batacak derecede, büyük ve saçma sapan yapı yok. Bu güzel. Kampın: merkeze yakın olması ve merkeze yürüyerek gidilebilmesi büyük avantaj. Gerek denizden yararlanılması ve gerekse merkeze yürüyüş mesafesi kadar yakın olması: kampın en önemli özellikleri.

Bunun yanında: denize; gerek kumsal ve gerekse beton bölümden merdivenlerle girmek mümkün. Kumsalda bulunan ağaçlar, yarattıkları gölge ile güzelliği pekiştirmiş.

Bunun yanında

Kampın hemen güneyindeki tepe üzerinde: yüzme havuzu bulunması ve bu havuzun tüm Bodrum manzarasına hakim olması, güzelliklere güzellik katıyor. Zaten: kampın her noktasından: Bodrum kalesi ve limana giriş çıkış yapan tekne ve yatları görmek ve izlemek mümkün.

Yalnız: sanırım Bodrum merkezli eğlence mekanların, gecenin ilerleyen saatlerindeki yüksek volümlü müzik sesi; kampta kalan ve sakin bir tatil düşleyenler için, sabaha kadar süren bir gürültü kirliliği işkencesi yaratıyor.

Yani: büyük olasılıkla, sabahın ilk ışıklarına kadar, yüksek volümlü müzik sesi, kamp bölgesindeki insanları etkiliyor olsa gerek. Bu arada: kampta yer bulamayanlar için, kampın hemen karşısındaki bölümlerde çok sayıda pansiyon bulunuyor. Bu pansiyonlarda, yalnızca oda karşılığı anlaşmak ve uygun fiyatlarla kalmak mümkün. Sonrası: kamptan.

Bodrum

ALIŞVERİŞ-BODRUM’DAN NE SATIN ALINIR

İskele Meydanından başlayan Kale Caddesinde: çok sayıda, mücevher, derici ve butik bulunuyor. Bodrum’un en ünlü alışveriş caddelerinden bir diğeri ise, Cumhuriyet caddesidir. Burada da: birçok hediyelik-hatıralık eşya, kuyumcu, deri ve kitapçı dükkanı bulmak mümkün.

Burası, Bodrum’un en kalabalık caddesidir. Akşam saatlerinde, yan yana yürümek bile mümkün olmuyor. Bu caddelerin bitiminde: Barlar Sokağı olarak isimlendirilen bölge başlıyor. (Aşağıda, eğlence mekanlarında, ayrıntılı anlattım.)

Bunun dışında: beyaz badanalı evlerin arasında kalan dar sokaklarda, alışveriş yapmanın da zevkini tatmanız gerek. Türk el emeğinin ürünleri, alışveriş yapmama direncinizi kıracaktır. Tatilciler için, en çekici gelen ürünler, elbette: halılar.

Ancak, çeşitli, deri, bakır ve bronz eşyalar, altın ve gümüş, nakış işleri ve ünlü Türk lületaşı ve damarlı akik taşı, pek çok turistin alışveriş listesindedir. Özellikle: yabancı turistler, bunları tercih ediyorlar. Yerli turistler ise: küçük hediyelik veya hatıra eşyaları tercih ediyorlar.

Bodrum Osmanlı Minyatürleri

Osmanlı Minyatürleri

Öncelikle aklınızda bulundurmanız gereken, size sunulan minyatür ne kadar gerçek ve eski görünürse görünsün, orijinal olmadığıdır. Sultanların emrinde çalışan birkaç ressam tarafından yapılan, bütün orijinal minyatürler müzelerde sergilenmektedir. Ancak, dekoratif amaçlı kullanırsanız, bunlar yine de çok güzel görünüyorlar.

Bu ülkede, güzel sanatlar akademilerinde, eski minyatür resim sanatının tekrar ele alınması ve öğretilmeye başlanması, gerçekten takdir edilecek bir olaydır.

Günümüzde, resimler antik karakterin korunması için, eski kitap sayfalarına yapılmaktadır. Kitapta resmin yapılması gereken sayfa, öncelikle saydam beyazla tamamen boyanır.

Eğer bir resmin gerçek olup olmadığını test etmek isterseniz, minyatürü ışığa tutun. Eski yazının üstüne boyanmış olan siyah yamayı görürsünüz. Yazılı metinleri resimleme geleneği, Türklerin İslamiyet’i kabulünden önceki dönemde, sahip olduğu kültürün bir parçasıdır.

Bodrum Türk Halıları

Türk Halıları

Türkiye’de halı denince akla, düğümlü halılar ve kilim denince ise dokuma halılar gelir. Türkiye’den, evinize götürebileceğiniz en klasik hediye, bir halıdır. Bodrum, Milas, Mumcular İlçelerinin köylerinde: halı ve kilimler, hala geleneksel usulde, elle dokunmaktadır.

İyi bir halı, yüz yıldan fazla bir süre, bozulmadan dayanabilir. Ancak, böyle bir halıya, sanat eseri olarak bakılmalıdır.

Bodrum Bakır Eşyalar

Bakır Eşyalar

Türkiye’de, uzun yıllar önce, sokak köşelerinde, zanaatkarları tarafından üretilen türde, el yapımı bakır eşyalar, hala imal edilmektedir. Bakır eşyaların nasıl yapıldığını İstanbul’daki Kapalı Çarşı’nın ortamında izlemek mümkündür.

Ayrıca, Bodrum yakınlarında, böyle bir bakır köyü var. (Burası, Bakırköy olarak biliniyor) Köyün adı, Kavaklıdere’dir ve Bodrum’un yaklaşık 100 km. doğusunda, Yatağan İlçesinin yakınlarında bulunmaktadır.

Tekstil ve Deri

Deri ve pamuktan yapılan ürünler, geleneksel olarak Türkiye’deki mağazalarda satılıyor. Pamuk, Türkiye’de, hemen her yerde yetiştirilmektedir. Hatta, Türkiye, dünyanın üçüncü en büyük pamuk üreticisi ülkedir.

Bodrum Lületaşı Pipolar

Lületaşı Pipolar

Lületaşını oyarak pipo yapılması, Türkiye’de uzun bir geçmişe sahiptir. Osmanlı dönemlerinde bile, dünyanın her yerinde tanınmakta olan, bu pipolar, aslen Eskişehir İlinde ortaya çıkmıştır.

Bodrum Eğlence Hayatı

BODRUM’DA EĞLENCE HAYATI

Evet, Bodrum: tarihi ve doğal güzellikleri yanında; gece kulüpleri, barları, diskoları, restoranları ve kafeleriyle de, sezon boyunca, Türkiye’nin gözde eğlence yeri olma özelliğini elde etmiş bir yer. Her zevke ve her yaş grubuna göre, eğlence yerleri bulmak mümkün.

Dilerseniz, dünyaca ünlü gece kulüplerinde eğlenebilir ve dilerseniz sahildeki restoran ve kafelerde, daha sakin ve keyifli zaman geçirebilirsiniz.

Sahil boyunca sıralanmış: barlar, restoranlar ve kafeler ile dolu olan, Barlar Sokağında (Dr. Alim Bey Caddesi) keyifli bir yürüyüş yapın.

Arzu ederseniz, hepsi birbirinden alternatifli eğlence mekanlarından birini seçebilirsiniz. Bunları beğenmeseniz; Bodrum’un dünyaca ünlü gece kulüplerinden birine girebilirsiniz.

Bodrum Clup Halikarnas

CLUP HALİKARNAS

Bodrum gece hayatının simgesi olmuş bir yer. Kapasitesi, 5500 kişilik. Dünyanın en büyük, açık hava diskolarından biri. Her yıl: binlerce yerli ve yabancı turist, buradaki şovları ve eğlenceleri izliyor ve katılıyor.

Akşam saat: 22.00 de başlayan eğlence ve şovlar, sabahın ilk ışıklarına kadar sürüyor. Giriş ücretli, aldığınız giriş bileti ile birlikte, ücretsiz herhangi bir yerli içki alabiliyorsunuz.

Bodrum Catamaran Night Club

CATAMARAN NİHGT CLUB

Dünyanın en büyük, yüzen diskosu. Ege’nin büyüleyici güzelliğinde, unutulmaz bir gece geçirmeniz mümkün. Yıllardır, Bodrum’un en gözde eğlence merkezlerinden biri olmuş bir yer. Gecede: 5000 konuk ağırlama kapasitesi var.

Akşam, saat: 22.00 de başlayan eğlence, saat: 01.00 den itibaren, limandan uzaklaşılarak, geride bırakılan Bodrum gece manzarası ile daha muhteşem ve heyecan verici hale sokuluyor.

Zemini tamamen cam olan Katamaran’da, dans ederken, altınızdan gelip geçen balıkları izlemek inanın muhteşem bir keyif.

Bodrum Club Hadigari

CLUB HADİGARİ

Bodrum kalesinin bitişiğinde, deniz kıyısında. Şüphesiz, Bodrum gecelerinin en gözde eğlence yerlerinden biri. Daha çok yerli turistlere hizmet veriyor. Sezon boyunca, caz dinletileri, konserler ve çeşitli aktiviteler var. Yazın sıcaktan bunalanların tercih ettiği bir yer. Hemen deniz kıyısında olması nedeniyle, daha serin bir ortam yaratılmış.

KÜBA BAR

Yarı Türk ve yarı Küba motiflerinin işlendiği bir yer. Sosyetenin rağbet ettiği eğlence merkezlerinden biri olarak, İstanbul gecelerini aratmayacak bir yapısı var. Ağırlıklı olarak, Latin müzikleri çalınıyor. Akşam, saat: 21.00 de başlayan program, sabahın erken saatlerine kadar devam ediyor. Yat Limanı, marinanın hemen karşısında.

GÜMBET BARLARI VE DİSKOLARI

Son yıllarda, giderek popülitesi artan Gümbet, birçok gece kulübü, bar ve diskosuyla, Bodrum gece hayatında önemli bir yer tutmuş durumda. Bodrum-Gümbet arasında, 24 saat çalışan dolmuşlar var.

Ulaşım sorun değil. Değişik bir mekan arayanlar için, Gümbet barları ve diskoları alternatif. Ulaşım problemi olmaması, avantaj.

Bodrum

BODRUM İÇİNDE, DENİZE GİRİLEBİLECEK YERLER

Bodrum Kumbahçe Sahili

KUMBAHÇE SAHİLİ

Kumbahçe Sahili, Bodrum içinden denize girilebilecek bir yer olarak görülüyor. Ancak: sahil içinde demirleyen teknelerin, özellikle hava kararınca denize verdikleri atık suları tam bir rezalet. Özellikle: bu atık sular yüzünden, bir çok sabah, bu sahile denize girmek için gelen insanlar, leş gibi bir görüntü ile karşılaşabiliyor.

Teknelerden denize atılan meyve kabukları, naylon poşetlerdeki tekne çöpleri, bir tuvaleti dahi olmayan bu müthiş halk plajında denize girenlerin, tuvaletlerini denize yaptıklarını ve yanlarında getirdikleri yiyeceklerin çöplerini ise, dönerken taşımamak için kuma gömdükleri, olağan davranış ve görüntüler.

Bana diyeceksiniz ki, madem bu kadar kötü, Bodrum’da, merkezde, nereden denize girilecek. Sonuçta: denize girilecek fazla bir yer yok. Bir de, Paşa Tarlası sahili var. Ama; her iki sahilde de, sahile demirleyen tekneler, hele uzun süre, bazen üç-dört ay burada kalıyorlar ve bu teknelerin sintinelerini yani kirli atıklarını herhangi bir yere atma şansı yok.

Yalnızca: bulundukları yere yani, insanların denize girme şansının kısıtlı olduğu bu sahile bırakıyor oldukları kesin. Ben bunları yazarken, gerek sizleri uyarmak ve kirlilik durumunu kontrol ederek denize girmeniz yönünde uyarmak ve gerekse de, ilgili ve yetkilileri, bu bölgelerin temiz bulundurulması ve aksine hareket edenlerin cezalandırılması yönünden uyarmak için bunları yazdım.

Bodrum Bardakçı Koyu

BARDAKÇI KOYU

Bodrum Limanının hemen dışındadır. Eskiden su satıcılarına “bardakçı” denilirmiş. Bu isim, belki detahihi Salmakis çeşmesinin bardakçısından yani su satıcısından kalmadır. Efsaneyi, daha önce tarihi süreç bölümünde anlatmıştım. Buranın en önemli özelliği: Hermanfroditus’un yani çift cinsiyetli (aynı bedende hem erkek, hem dişi) kişinin, burada yaratılmış olması.

Tanrıça Artemis’in oğlu. Bugün, Bardakçı’da lüks oteller, küçük pansiyonlar ve kumsal boyunca uzanan restoranlar var. Yerel günlük teknelerin uğrak yeri olan Bardakçı’ya, Marina ile Gümbet arasındaki tepeden yürüyerek, birkaç dakikada ulaşmak mümkün. Zeki Müren Müzesi de burada. Askeri Kampın hemen yanında. Arkada kalan tepelerde ise, yel değirmenlerini göreceksiniz, panoramaya değişik bir hava katıyor.

BODRUM MERKEZ İÇİNDE, GEZİ ROTASI

Evet, İskele Meydanı, Bodrum’un en merkezi yeridir. Burası: önemli buluşma yeri ve şehri keşfetmek için önemli bir başlangıç noktasıdır.

Bodrum’da ilk ziyaret etmeniz gereken yer: iskele meydanından 5 dakikalık bir yürüyüşle ulaşabileceğiniz Bodrum Kalesi ve onun dünyaca ünlü, Sualtı Arkeoloji Müzesidir. St. John şövalyeleri tarafından inşa edilen kalenin duvarlarını süsleyen, 250 civarındaki arma ve kitabeler ve çok iyi korunmuş mimarisi nedeniyle, kale, gerçekten ziyaret edilmesi gereken bir yapı.

Ayrıca, kalede, büyük emeklerle oluşturulmuş ve dünyanın en önemli müzeleri arasında sayılan Sualtı Arkeoloji Müzesi de, kesinlikle görülmesi gereken bir yer.

Kaleyi ve Sualtı Arkeoloji Müzesini gezdikten sonra: Bodrum’un ikinci önemli müzesi, şüphesiz, antik çağlarda, dünyanın yedi harikasından biri olma gururunu yaşamış olan, anıtsal kral Mozolos’un Mausoleion’unun (mezarının) kalıntıları. Yat Limanındaki Tepecik Camiinden, yukarı doğru çıkan sokak, sizi, buraya götürecek.

Burayı da gezdikten sonra: kısa bir tırmanıştan sonra, Bodrum’un ünlü antik tiyatrosuna ulaşacaksınız. MÖ. 4’ncü yüzyılda inşa edilen ve günümüzde hemen anayolun yanı başında bulunan, yani ulaşım sorun olmayan tiyatro ve bu noktadan, Bodrum’un muhteşem manzarasından, mutlaka etkileneceksiniz. Gitmeli ve görmelisiniz.

Eğer, antik Halikarnas şehrinin, önemli anıtlarının tümünü görmek isterseniz: Myndos Kapısına da uğrayın. Yakın tarihte restore edilen bu kapı: özellikle, Büyük İskender’in Asya Seferi sırasında, kanlı savaşlarla adından söz ettirmiştir. İşte, şu ana kadar gördükleriniz, antik şehirden günümüze kalan anıtlar.

Şüphesiz, yerli turistler için, mutlaka görmelerini önerebileceğim bir müze daha var. Bu: Türkiye’de, bütün zamanların en çok sevilen ve tanınan Türk Müziği sanatçısı Zeki Müzenin müzeye çevrilen evi.

Ünlü sanatçının, Bodrum’da satın aldığı ve hayatının son dönemlerini geçirdiği bu ev, Kültür Bakanlığının katkıları ile müzeye çevrilmiş. Bu müze evde: Zeki Müren’in şahsi eşyaları, sahnede giydiği kostümler, desenleri, fotoğrafları, hayranlarından gelen mektupları sergileniyor.

Bodrum Antik Tiyatro

ANTİK TİYATRO

Bodrum’un ortasındaki, Göktepe Dağının güney eteklerindeki bu tiyatro: Anadolu’nun en eski tiyatrolarından biridir. Tiyatro her ne kadar; dağın güney eteklerinde kalsa da; zamanınız ve gücünüz varsa; Göktepe Dağına kısa bir tırmanış yapabilirsiniz.

Bu tırmanış sırasında: taştan oyulmuş kaya mezar taşları göreceksiniz. Roma ve Helenistik çağdan kalma, bu oyulmuş mezar taşları, üzerlerinde: bir zamanların ölüm sembollerini taşıyorlar.

Bu sembollerden birisi de: küçük gözyaşı kapları. Bu yüksük büyüklüğündeki kaplar, yas tutanların gözyaşları ile doldurularak, ölü ile birlikte mezara gömülürmüş. Bir kişinin önemi arttıkça, gözyaşı kaplarının sayısı da artmakta imiş.

Biz, yine tiyatroya gelelim. Evet, tiyatro: MÖ.337 yıllarında, ünsü Satrap Kral Mozolus döneminde yaptırılmıştır. At nalı planında. Yamaca dayalı. Toplam seyirci kapasitesi: 13.000 kişi. Her koltuk arasında: 40 cm. lik bir mesafe bırakılmış ve seyircilerin rahat oturmaları sağlanmış.

Tiyatronun ilginç nitelikleri arasında: oyunlardan önce, Tiyatroların koruyucusu olarak kabul edilen Tanrı Diyonyus uğruna; kurbanlar kesilen sunak ve bazı koltukların arasında görülen ve o zamanlarda gölgelik olarak kullanılan objelerin bağlandıkları sanılan deliklerin bulunması.

1960 yıllarında, bir gurup Türk tarafından restore edilerek günümüze kadar ulaştırılmış ve günümüzde ise Bodrum’da ki birçok festivale sahne olmaktadır. Bodrum Müze Müdürlüğü tarafından kamulaştırılan tiyatro: yakın geçmişte, Ericson-Turkcel tarafından restore edilmiş.

Her gün ve günün 24 saati açık olup, ücretsiz gezilebilmektedir. Tiyatroyu gezmeye gelen, yerli ve yabancı turistler; oturup, limana yaklaşan ve limandan çıkan tekneleri izliyorlar, sizlerde gidin bu keyfi yaşayın.

Bodrum Kral Mozolus Mezarı

KRAL MOZOLUS MEZARI

Denizden 50 m. yükseklikte bulunan antik tiyatronun, biraz daha aşağısında.
MÖ.353 yılında dolaylarında, kral Mozolus için, karısı Artemis II. tarafından yaptırılmış.

Mezar: deniz üzerinde, oldukça uzak bir noktadan bakıldığında: 20 katlı bir bina yüksekliğinde görülecek şekilde inşa edilmiş. Bugün; burayı görmeye gittiğinizde, yapıldığı çağlardaki görkemi: yalnızca hayal edebiliyorsunuz.

Çünkü: o görkemli halinden, günümüze pek bir şey kalmamış. Yapıldığı zamandaki özellikleri ise, muhtemelen şöyle imiş: Boyu, eninden uzun ve dört bölümden oluşuyormuş. Sağlam bir taban üzerine yapılmış.

Sıra halinde dizili, 36 kolonluk bir salon ve sonra da 24 basamaklı bir giriş merdiveni. Bu basamakların en üstünde ise; Kral Mozolus’un ve Tanrıça Artemis’in heykelleri bulunan ve dört at tarafından çekilen bir arabanın heykeli de bulunan, büyükçe bir piramit yapı.

Mozole: 1500 yıl boyunca ayakta kalabilmiş ise de; 1308 yılındaki büyük Anadolu depremi sonucu yıkılarak, harabeye dönüşmüş. Daha sonra ise; Aziz John şövalyeleri, buraya geldiklerinde, kendi kalelerini inşa ederken, harabedeki kalıntıları kullanmışlar. Elbette; kalenin duvar taşları olarak.

Bunun yanında: Mozole ilk yapıldığında, duvarların dört bir yanı: zamanın en büyük ustalarının freskleriyle bezenmiş. Zaten, mozolenin bu derece muhteşem bir yapı olmasının en büyük nedeni de; bu duvar freskleriymiş. Bunların bazı parçaları: günümüzde, İngiltere’deki British Museum’da bulunuyor.

19’ncu yüzyılda, bu muhteşem anıtı, Bodrum evlerinin altında bulan, Sir Newton, anıta ait: birçok kabartma, heykel ve mimari parçayı, İngiltere’den gönderilen özel bir gemiye yükleyerek çalıp götürmüş.

Günümüzde

Buraya, yalnızca: bir kısım sütun ayakları ve bloklar görebileceksiniz. Kral Mozolus’un mezar odasının temel kalıntılarını da görmek mümkün. Volkanik kayalar kesilerek temelleri atılan “Mausoleion” un, mimari parçalarının bir kısmı, ama çok küçük bir kısmı. Burada: yerel bir müze de var. Hem antik Halikarnas’ın planını ve hem de anıtın mimari parçalarının resimlerini göstermesi açısından, bu müze önemli.

Bir de, Bodrum Kalesini gezerken, biraz önce de söylediğim gibi, kalenin duvarlarındaki taşlara iyi bakın, bu taşların bir kısmının farklı olduğunu hissedeceksiniz, evet bu farklı taşlar da, mozole’den getirilip, kalenin sur duvarlarının yapımında kullanılmış. Aklınıza şu soru gelebilir. Herhangi bir şey görmeyeceksem, buraya neden gideyim?

Gerçekten, burada sizi bekleyen, büyük antik kalıntılar yok. Yalnızca: gittiğiniz ve gördüğünüz bu alanda, bir zamanlar, gerçekten dünyanın yedi harikasından biri olan, kocaman bir yapının bulunduğunu hayal edin, inanın, tarihe merakınız varsa, bu hayal bile güzel gelecek size.

Bodrum Antik Şehir Duvarları

ANTİK ŞEHİR DUVARLARI

Kral Mozolus döneminde inşa edilmiş ve yaklaşık 8 km. uzunluğunda. Günümüze kadar iyi korunarak gelmiş ve görmek mümkün. Şehrin, bu duvarlar üzerinde bulunan çok önemli iki kapısından biri olan: Milas kapı ise tamamen tahrip olmuş. Ama: Myndos kapısı, bütün ihtişamı ile, günümüze kadar ulaşmış.

Duvarlar; yer yer tahrip olmuş olsa da, bir çok yerde, bütün ihtişamı ile karşınıza çıkıyor. MÖ. 4’ncü yüzyılda inşa edilmiş antik kent duvarlarının aradan geçen 2500 yılın ardından, günümüze kadar ulaşması, gerçekten muhteşem.

Bodrum Myndos Kapısı

MYNDOS KAPISI

Büyük İskender’in seferinde sözü edilen kapı. Bu kapının bulunduğu yerde: çok kanlı çatışmaların geçtiği; antik çağ tarih yazarlarının eserlerinde yazılı.
Evet, bu muhteşem kapı: Turkcel-Erıcson firmalarının katkıları ile restore edilmiş.

Bodrum Kalesi
Bodrum Kalesi
Bodrum Kalesi
Bodrum Kalesi

 

BODRUM KALESİ

Bodrum’un simgesi haline gelmiş bir yapı. Bodrum’da hemen gözünüze çarpacak ve merkezde bulunduğunuz her noktadan görebileceğiniz bir yapı.

Kale: Pazartesi günleri kapalı oluyor. Diğer günler ise: 08.00-12.00 ve 15.00-19.00 saatleri arasında ziyarete açık. Ücret ödeyerek gezilebiliyor. Günümüzde: Sualtı Arkeoloji Müzesi olarak kullanılıyor. Özellikle: burada sergilenen; Doğu Roma Batığı, Cam Batığı, Uluburun Batığı, Karya Prensesi Ada Salonları görülmeye değer.

Bu müze; 1995 yılında, Avrupa’da, “Yılın Müzesi” ödülüne layık görülmüş.

Kalenin ilk yapımı; Halikarnas’ın ilk yerleşimcileri olan: Dorlar. Daha sonra; bölgeye gelen şövalyeler tarafından, eski kalenin kalıntıları üzerine, yeni yani günümüzde görülen kale inşa edilmiş. Kim bu şövalyeler? Aziz John şövalyeleri organizasyonu : 11’nci yüzyılda, basit bir kurum olarak başlamış.

Başlangıçta; Kudüs’te, yalnızca dini amaçları olmasına rağmen, daha sonraki süreçte, büyük bir askeri güç haline gelirler. Kutsal topraklara giden insanlara: yiyecek ve sağlık hizmetleri verip, aynı zamanda güvenliği sağlarlar. Amaçları: haç yapan Hıristiyanlara yardım etmektir.

Kendilerine: İsa’nın askerleri ve kutsal yerlerin koruyucuları adını verirler. Zamanla: savaşlarda başarılar kazanırlar ve üne ve paraya kavuşurlar. Kudüs ve kutsal topraklar, Arapların eline geçince, ilk önce Kıbrıs’a ve daha sonra ise, 1309 yılında, Rodos adasına çekilirler.

Bu süreçte: Ege bölgesinde, birçok yere kaleler inşa ederler. Ama; bunların en önemlisi, İzmir-Kadifekale’de inşa edilir. Ancak: Osmanlı Padişahı, Yıldırım Beyazıt, Moğol İmparatoru Timur’un ordularına yenilip, İzmir’den çekilmek zorunda kalınca, şövalyeler de, İzmir’den çekilirler ve Halikarnas’a gelirler. Buradaki kaleyi inşa ederler. İnşa tarihi olarak: 1406-1523 yılları arasındaki dönem tahmin ediliyor.

Kale: iki liman arasında, kayalık bir alan üzerine kurulmuş. Antik çağda: önce ada olan bu alan, sonraları kente bağlanarak yarımada haline getirilmiş. Kale: kare planlı olarak yapılmış. Ölçüleri: 180 x 185 m. 33.5 dönümlük bir arazi üzerine kurulmuş.

İç kalede, değişik ülke adları verilmiş kuleler var. En yüksek kule: deniz seviyesinden 47.5 m. yükseklikte olan Fransız kulesidir. Diğer kuleler ise: İtalyan kulesi, Alman kulesi, Yılanlı kule ve İngiliz kulesidir.

Kalenin; doğu duvarı dışında kalan bölümleri: çift beden duvarları olarak inşa edilmiş. İç kaleye: 7 kapı geçilerek ulaşılıyor. Kapılar üzerinde: armalar var. Bu armaların sayısı: 249 adet. Armalar: kulelerin savaş stratejilerinin gelişmesiyle, yapılan eklentiler ve onarımların yapılış tarihlerini belirtmesi açısından, önem taşıyor. Armalar üzerinde ise: haçlar, düz ve yatay bantlar, ejder ve aslan figürleri bulunuyor.

Ayrıca: 14 sarnıç var. Kalede, göze çarpan ve görülmesi gereken yerler: kale korugan, çiftli duvarlar arasında su hendeği, asma köprü, kontrol kulesi, Sultan II. Mahmut Tuğrası.

Bodrum Kalesi

KALE GEZİ PLANI

Bodrum kalesi ve müzesi hakkında, en güzel gezi planı şöyle olabilir. Müze ana giriş kapısına gelip, ücret ödedikten sonra, kapıdan giriyorsunuz. Hemen sonra, sol yanda: Amfora parkı var.

Bodrum Kalesi Amforalar

AMFORALAR

Bunlar: antik çağlarda: şarap, tahıl, zeytin, zeytin yağı taşımak için kullanılan ve değişik form ve ebatlarda üretilen amforalar. Aslında: amfora: iki kulplu, “taşınabilir testi” anlamına geliyor. Kulpları ve sivri dipleri nedeniyle, gerek taşımada ve gerekse depolamada kolaylık sağlıyorlar.

Bu nedenle de; antik çağlarda, çok yoğun olarak kullanılmışlar. Depolama sırasında: çalı ve hasır gibi şeylere sarılıyorlar ve halatlarla bağlanarak, geminin gövdesine zarar vermeleri önleniyor.

Evet;: amforaların izolasyonunda, içinde taşındıkları nesneye göre: mum, sakız veya reçine kullanılıyor. Ağızları; pişmiş toprak tıpalarla kapatılıyor. Kulpları üzerine: şarabın imal edildiği şehir veya taşınan kargo için verilen garantiyi gösteren damgalar vuruluyor.

Bunların, su altı arkeoloji müzesine en büyük katkıları ise: arkeologlara yol göstermeleridir. Deniz dibinde yatan ve kumlarla kaplı, binlerce batığın, görünen yüzü amforalar olmuş. Formları, kulplarındaki damgaları ve taşıdıkları kargo ile, arkeologlara, daha kazı yapmadan, çok büyük bilgiler verirler.

Evet, iç kalede gezdiğiniz her yerde: sizi: tavus kuşları, güvercinler, firavun tavukları karşılayacak. Renk renk begonviller, karanfiller, çeşitli kaktüsler, çam gölge ağaçları, Akdeniz iklimine uygun her türlü çiçek ve ağaçları ise, doğal bir görüntü güzelliği oluşturuyor. Sanki: doğal bir parka girdiğinizi düşünüyorsunuz.

Dut ağacının gölgesindeki şapel; gotik tarzda yapılmış. Kalenin en güzel yapısıdır. Bu şapel içinde: Doğu Roma Batığı sergileniyor.

Bodrum Doğu Roma Batığı Salonu

DOĞU ROMA BATIĞI SALONU

Şövalyelerin inşa ettiği İspanyol Şapelinin içinde; bir gemi batığı ve batıktan ele geçirilen eserler sergileniyor.

Turgutreis yakınlarındaki Yassıada’nın yakınlarında, gemi tuzağı olarak isimlendirilen sığlıkta, kayalara çarparak battığı sanılan birçok gemi batığının bulunduğu tespit edilmiş. Yüzyıllar boyunca, adeta bir gemi mezarlığına dönüşmüş olan bu tehlikeli bölgede yapılan araştırmalarda, birçok batığa rastlanılmış.

Özellikle: 4’ncü yüzyıl, 7’nci yüzyıl ve 16’ncı yüzyıl batıklarının bulunduğu bu bölgede: amfora parçaları ve bir Osmanlı gemisinin topları da bulunmakta. Bu batıklara, son olarak, 1993 yılında, bir Lübnan gemisi de eklenmiş.

Evet: Yassıada’nın 75 metre güneyinde, denizin dibinde, bu bölgedeki kayalara çarparak batan bir gemi: günümüzde, burada sergileniyor. Sergilenen gemi batığı: 7’nci yüzyıla ait. Geminin: 1/1 ölçeğindeki ve zamanında gemi yapım tekniğinin uygulanması ile yapılan “kıç tarafı” şapel içinde sergileniyor.

Geminin baş tarafı ise: amforalarla dolu olarak gösterilmiş. Yaklaşık 900-1000 amfora taşıyan, 20 metre uzunluğunda, 5 metre genişliğinde bir gemi. Geminin: MS.626 yılında, Bizans imparatorluğu savaşlarla sarsılırken, adanın bu bölgesinde battığı sanılıyor. Yaklaşık: 60 ton taşıma kapasitesine sahip olduğu sanılıyor.

Gemi batığı: 1961-1964 yılları arasında, arkeolog George Bass ve ekibinin gerçekleştirdiği, 3553 dalışla, bilimsel bir şekilde incelenmiş. Hiçbir obje yerinden oynatılmadan, sert fırçalar ile temizlenmiş ve etiketlenmiş. Eğimli bir yamaçta ve 32 ile 36 metre arasında değişen bir derinlikte, yayılmış halde bulunan batığa ait eserler: 18 yıl süren çalışmalar sonucu temizlenmiş ve çıkarılarak tarihlendirilmiş.

Kazı çalışmaları yapılan alan: 12 x 6 metre büyüklüğünde ve tamamen amforalarla kaplı. Bu eğimli ve kumlu arazinin üst tarafında, geminin çapaları, alt tarafında ise geminin mutfağına ait çatı kiremitleri ve geminin ocağına ait tuğla parçaları bulunmuş. Bu buluntular ve ele geçirilen çanak-çömlek, gemide bir mutfak olduğunu işaret etmekte ve geminin özelliğini daha da üst seviyeye çıkarmakta.

Gemide bulunan diğer eşyalar arasında: balık ağlarını, mutfak çanak-çömlek parçalarını, balık avlamakta kullanılan zıpkını, üzerinde “Georgios” yazılı büyük bir kantar var. Antik çağlardan, günümüze ulaşmış kantarlar arasında, en büyüğü olma onuruna sahip bu kantarın üzerinde, geminin kaptanı veya sahibinin olduğu tahmin edilen kişinin ismi (Georgios) yazılı.

İsmin arkasında ise, birkaç haç şekli var. Kantarın yanında bulunan bir ağırlık seti, geminin marangozuna ve geminin lostromosuna ait ve odun toplamaya ve su için kazmaya yarayan aletler, oldukça ilginç. Bunları görebileceksiniz.

Geminin Karadeniz’den veya Costantinapolis yakınlarındaki bir limandan, son yolculuğuna çıktığı sanılıyor.

Gemide bulunan ve imparator Heraklitus dönemine tarihlenen 15 adet altın ve tunç para, geminin tarihlendirilmesine yardım etmesi açısından, büyük önem taşıyor.

Perslerin ve Arapların, birbiri ardına Bizans’a savaş açtıkları bu sorunlu döneme ait olan paralar, geminin tarihlendirilmesini sağlamış. Diğer buluntular ve özellikle paraların yardımı ile, batığın battığı tarihin: MS.626 yılları olduğu sanılıyor.

Gemide bulunan diğer ilginç buluntular ise şunlar: amforaları eğmeden içinden şarap çekmeye yarayan ve şarap hırsızı diye adlandırılan alet. Geminin kıç tarafındaki mutfak bölümünde ise, çok sayıda pişmiş toprak kaplar, 24 adet kandil ve hatta bakır kaplar bulunmuş ve sergileniyor.

Ayrıca: batıkta ele geçirilen kurşun levhalar ve kurşun eritme potası, yolculuk sırasında bile, balık ağlarına takılan kurşun ağırlıkların üretildiğini göstermesi bakımından ilginç.

Şapelden çıkıyorsunuz, hemen sağında , Türk Hamamı göreceksiniz. Sonra: Şapelin solundaki yoldan, amfora parkının yanından, yukarı doğru yürüyün. Karşınıza gelen yapı: Cam Salonu.

CAM SALONU

Bu Salon: Paşabahçe Şişe Cam Fabrikasının katkıları ile açılmış.

Bu salonda: MÖ.14’ncü yüzyıl ve MS.11’nci yüzyıl arasına tarihlenen, su altı ve toprak altı cam objeler var. Bodrum yarımadası ve çevresindeki antik şehirlerden gelen cam eşyaların yanı sıra, su altı kazılarda ele geçirilmiş objelerde bu salonda sergileniyor. Özellikle, altlarından yapılan ışıklandırmalı sergileme yöntemiyle, muhteşem bir renk cümbüşü sunuyor.

Buradaki en eski parçalar: MÖ.1400 yıllarına tarihlenen cam külçeler (ingotlar) dir. Ayrıca: Kaunos antik kentinden, Stratonikea kentinden ve Serçe Limanı batığından bulunan cam eşyalarda sergileniyor.

Cam salonunda: 1:20 ebatlarında yapılmış olan akvaryum göreceksiniz. Burada, su altı çalışmalarının nasıl gerçekleştirildiği gösteriliyor. Yassıada Doğu Roma batığı kazısı canlandırılmış.

Bodrum Uluburun Batığı
Bodrum Uluburun Batığı
Bodrum Uluburun Batığı

Bodrum Gelidonya Batığı

GELİDONYA BURNU VE ULUBURUN BATIKLARI

Antalya körfezinin en batı ucundaki Gelidonya Burnu (Cape Gelidonia-Hicra Akra) günümüzdeki ismiyle Taşlık Burnunun güneyinde sıralı 5 adadan en büyüğünün güneydoğusunda kayalara oturmuştur.

İlk kez Bodrumlu sünger avcısı Aras tarafından bulunmuş ve haber verdiği Amerikalı gazeteci ve armatör arkeolog Throckmorton tarafından 1959 yılında gerçekleştirilen dalışla keşfedilmiştir.

Gordion’u kazan Young’ın maddi ve bilimsel desteğiyle 1960 yılında kazılara başlamıştır.

İlk su altı bilimsel kazısıydı. Young’un verdiği en önemli  destek, en iyi öğrencilerinden olan Bass’ı kazılara göndermesi oldu. Bu bilimci daha sonra Uluburun Batığını da üstlenecektir.

Evet dünyanın en eski ticaret gemisi olarak bilinen ve son 100 yılın en önemli 10 arkeolojik keşfinden biri olmayı hak eden ünlü batık, 11 sezonluk toplam 22.400 dalışla ortaya çıkarılmıştır.

 

Gelelim batık gemilerin tanıtımına:

Gelidonya Burnu batığının tarihi yaklaşık MÖ 1220’dir. Bu tarihleme, gemideki ağır yüke yataklık etmesi amacıyla tekne zeminine yerleştirilen çalı çırpının analizinden çıkmıştır.

1982 yılında, Kaş yakınlarındaki 8.5 k m güneydoğuda, Uluburun açıklarında, derin sularda (40-60 metre) bulunan diğer gemi ise MÖ 14’ncü yüzyıl sonlarında batmıştır.

Bu geminin gövdesi Gelidonya batığınınkinden çok daha iyi durumdaydı.

 

Gemileri yapım tekniği:

Her iki gemi de “önce gövde” yöntemiyle yapılmıştı.

Gemiye, gövdeyi oluşturan tahtaların eklendiği bir omurgayla başlamak yerine, gemi ustaları önce gövdeyi yapıyordu.

Önce gövdenin tahtalarını yerleştiriyor, tahtaların uçlarını zıvanalarla birleştiriyor, tahta çivilerle yerlerine sabitliyor ve son olarak da omurgaya karşılık gelen iç destekleri ekliyorlardı.

MÖ 26’nci yüzyıldan itibaren Mısırlılarca ve daha sonra Yunanlılar ve Romalılarca da benzer bir teknik kullanılırdı.

Bu uygulamaya MÖ 14’ncü yüzyıl sonlarında rastlamak çok ilgi çekici.

Modern, “önce omurga” sistemine ilk olarak ortaçağlarda, Marmaris’in batısındaki Serçe Limanında bulunan bir MS 11’nci yüzyıl batığında rastlanır.

 

Gemilerin maiyeti:

Gemilerden biri ya da ikisi Kenanlı olabilir, ama gemilerin milliyeti tartışmalara yol açmış ve bazı uzmanlar Mykenaili olduklarını savunmuştur.

Geleneksel olarak yabancı ülkelerde en kolay göze çarpan nesnelerden biri Mykenai çömlekleriyken, Levand kökenli nesnelere Ege’de pek rastlanmamıştır.

Bu nedenle, özellikle tarih öncesi Ege uzmanları, Mykenai gemilerinin egemen olduğu bir Doğu Akdeniz ticareti tablosu çizmeye meyilli olmuştur.

Bu görüşe karşı olanlar ise, bunun arkeolojik kalıntıların korunma derecelerinden kaynaklanan bir tuhaflık olduğunu düşünür.

Levantlıların, Mykenai çömlekleri ve içeriklerine karşılık olarak verdikleri maddelerin, özellikle de tüketilen (gıda gibi) veya imalatta kullanılan ham maddelerin arkeolojik kayıtlarda iz bırakmayabileceğine inanırlar.

Gelidonya Burnu ve Uluburun’dan elde edilen sonuçlar, ham madde ticaretinin gerçekten de önemli olduğunu ve Kenanlılar ile  diğer Levantlıların deniz ticaretine katıldığını göstermiştir.

Deniz ticareti Mykenaililerin tekelinde değildi.

 

Gemilerdeki eşyalar:

Gelidonya Burnu batığı denizcilerin şahsi eşyaları Yakındoğu kökenliydi.

Suriye ve Mısır’dan ağırlıklar, bir Kenan lambası, silindir bir mühür gibi.

Asıl yükü oluşturan mallar metaldi.

Kıbrıs’tan öküz derisi şekilli külçeler, yine Kıbrıs’tan hurda tunç aletler ve kaynağı bilinmeyen kalay külçeleri gibi.

Aslında Mykenai kökenli nesneler, sadece geç tunç çağı Ege çömlekçiliğine özgü olan iki üzengi kulplu küptü.

Dolayısıyla Kenanlı kaptan ve tayfalarıyla birlikte geminin bir Levant veya Kıbrıs limanından yola çıkmış ve Gelidonya Burnu açıklarında battığından Ege’ye doğru yol alıyor olması ihtimali güçlüdür.

Uluburun batığı da benzer özelliklere sahiptir. Ama bu gemi Gelidonya’dakinden daha büyük (yaklaşık 10 metreye karşılık 17 metre), yükü daha zengin ve çeşitliydi. Eni ise 5 metreydi.

Geminin tarihi olan MÖ 14’ncü yüzyıl Mykenai çömleklerinden ve Ahenaton’un eşi Mısır kraliçesi Nefertiti’nin adı yazılı bir altın bok böceğine dayanarak tespit edilmiştir. Gemide Firavun Akheneton’un karısı Nefertiti’ye ait altın bir mühür de bulunmuştur. Bu mühür, adı geçen kraliçenin günümüze kadar ulaşabilen tek mührü olması açısından ilginçtir.

Yük, Kıbrıs’tan gelen toplam 1 ton ağırlığındaki 318 adet dört kulplu bakır külçelerdi. Ayrıca: 1 tonluk kalay külçeleri olmak üzere metal ağırlıklar vardı. Yani, geminin silah yapımında kullanılan ana malzemeyi taşıdığı düşünülür.

Suriye-Filistin’den yola çıkmış gemi, batmadan önce son olarak Kıbrıs limanına uğramıştır.

Diğer hammaddeler arasında şunlar vardı: Çeşitli renklerde 170’den fazla cam külçe, bulunan en eski örneklerdir. Fildişi; fillerin dişi gibi oyulmak üzere su aygırı dişleri, kaplumbağa kabukları, Afrika’dan siyah ağaç odunu, devekuşu yumurtası kabukları ve Kenanlı amforalarda, anlaşıldığı kadarıyla özellikle Mısırlılarca tütsü ve Mykenaililerce de parfüm olarak kullanılan 150 testi içinde 1.5 ton  menengiç reçinesinin kalıntıları, 160 adet tartı ağırlıkları, havanlar ve bir adet bilezik.

Burada en önemli husus: cam üretimi Mykenai’den önce Ortadoğu’da idi ve deniz ticaretiyle de aynı şekilde Akdeniz’in doğu kıyılarında gelişmişti.

Yükün önemli kalemlerinden biri de Kıbrıs çömlekleriydi.

Yeni Kıbrıs çanak ve küpleriyle dolu birkaç pithos vardı.

Bulunan besin maddeleri arasında incir, zeytin, üzüm, badem, nohut, nar ve sumak ile kişniş gibi baharatlar yer alıyordu.

Bu şaşırtıcı envanterde işlenmiş ürünler de vardı.

Kenanlı ve Mykenai tarzı kılıçlar, çeşitli yerlerden mühürler, gümüş bilezikler, kehribar boncuklar ve yukarıda bahsedilen Nefertiti’nin altın bok böceği gibi mücevher ve değerli eşyalar.

Yakındoğu veya Kıbrıs tipi 24 taş çıpa.

Ayrıca minik bir diptik ile bir ikincisinin tek tarafı da bulunmuştu.

Her sayfasında yeni bir ileti yazılmak istendiğinde düzlenerek silinebilecek mum için oyuklar bulunan bu fildişi menteşeli katlanır ahşap kitaplar, bu tür yazım araçlarının en eski örnekleridir. Ancak ne yazık ki, gemide bulunan defterin balmumu sayfaları erimişti, bu yüzden defterde neler yazıyordu, en ilginç bilgiler içeriyordu bilinmiyor.

Gemideki hammaddeler, bu geminin de Gelidonya Batığı gibi yolculuğuna Levant’ta başladığını ve Kıbrıs yolu ile batıya doğru yol aldığını ima eder.

Uluburan batığındaki nesnelerin heterojenliği, geminin bandırasını belirlemeyi zorlaştırır.

Bu konuda çeşitli görüşler vardır. Belki Gelidonya batığı gibi bu da Kenanlı idi, ama Ege’ye dönüş yolundaki bir Mykenai gemisi de olabilir.

Doğrusu ne olursa olsun, her iki gemi batığı da geç tunç çağında Akdeniz’deki ham ve işlenmiş madde ticaretinin uluslararası doğasını ve karmaşıklığını açıkça ortaya koyar.

Sonuç:

Elde edilen bulgular, 1999 yılında yeniden modellenerek Bodrum Sualtı Müzesinde sergilenmektedir. Batıktan çıkan eserler, Kasım 2008-Mart 2009 tarihleri arasında Amerikan Metropolitan Müzesinde de sergilenmiştir.

 

TEKTAŞ BURNU BATIĞI

1999 ve 2001 yılları arasında, Çeşme’nin güneyindeki Tektaş Burnunda, klasik döneme tarihlenen bir batık bulunur. Çeşme ve Sığacık arasındaki kıyı şeridinde bulunan bu batık: klasik dönemde batan ve bu döneme ait bilgileri günümüze iletmesi açısından önem taşır.

Bu batıktaki en önemli buluntulardan biri: antik çağ vazolarının üzerinde görülen, ama bu batıkta fiilen ele geçirilen: göz imajıdır.

GÖLCÜK KAYIĞI

2001 yılında, Ödemiş yakınlarındaki Gölcük gölünün su seviyesi, 2 metre azalınca, bu kütük kayık ortaya çıkar ve yapılan çalışmalar sonucu, buraya getirilerek sergilenir.

Evet: kayık: o yıllarda Uğur ve Rose Bengisu tarafından bulunur ve Ödemiş Müze Müdürlüğüne haber verilir. Bu arada: kayığı kendi bahçelerine çeken Bengisu çifti: sürekli ıslak kalabilmesi için, yaş bezlerle ve otlarla kaplayıp korumaya çalışırlar.

Daha sonra. Kültür Bakanlığının kontrolü altında, kayık, Bodrum’a taşınır.

Kayık: kestane ağacının gövdesinin içi oyularak yapılmış. Uzunluğu: 4.40 metre ve genişliği ise 0.75 metre. Yüksekliği: 0.38 metre. Yapımı: MS. 13’ncü yüzyıla tarihleniyor.

Köşeli burnu, basık ve genişleyen arka kısmı dikkate alındığında, balıkçılık ya da nakliye işlerinde kullanıldığı tahmin ediliyor.

Yaklaşık 700 yıl su içinde kalan bu kütük kayık, yine, su içinde sergilenmek zorunda. Suya doymuş ahşap: su içinde korunmadığı takdirde, kısa bir süre sonra parçalanır ve toz olur. Bu nedenle: su dolu bir akvaryum içinde sergileniyor.

Bu akvaryum içinde: 17 tane de balık göreceksiniz. Bunlar, kütük kayığı larvalardan koruyorlar. Aynı salonda: yani burada: Apollo Tapınağı (Didim) ve Kral Mozolus’un saray kalıntılarının da sergilenmesi düşünülüyor.

Bunun yanı sıra, dünyada, yalnızca 3 örneği bulunan, Roma imparatorluğu dönemine ait, bir tunç çapa da, ilerde sergilenecekmiş.

Cam Salonundaki güzelliklerden çıkıyorsunuz. Karşınıza gelecek olan, dikdörtgen görünümlü taş yapı: 11’nci yüzyıl, Serçe Limanı Batığının sergilendiği salon.

Ancak: yapıya girmeden önce, öndeki duvar kalıntılarının, MÖ. 4’ncü yüzyılda yapıldığı sanılan Kral Mozolus’un sarayının temelinin kalıntılarının olduğu sanılmakta. Bu duvar kalıntılarını izlerken, bu özelliğe dikkat edin.

Bodrum Serçe Limanı Batığı Sergi Salonu
Bodrum Serçe Limanı Batığı Sergi Salonu

 

SERÇE LİMANI BATIĞI SERGİ SALONU

Marmaris yakınlarında, Serçe Limanında, 1977 yılında, bir cam batığı bulunur. Gerek taşıdığı kargo ve gerekse geminin gövdesinin korunması açısından, dünyanın en önemli batıklarından birisidir.

Batık: 16 metre uzunluğundadır. Alt tabanı düz olması nedeniyle, sığ sularda seyreden nehir gemilerini andırır. Yaklaşık: 35 metre derinlikte bulunan cam batığı kazısında, arkeologlar, 100 ton kumu temizlemişler ve kazıyı gerçekleştirmişlerdir.

11 nci yüzyıla tarihlenen gemi, cam eşyaların yanı sıra, 2 tona yakın cam külçe ve 1 ton civarındaki kırık cam taşımakta imiş. Arkeologlar, geminin güney Suriye’den yola çıkıp, Karadeniz’e, Kırım’a veya Güney Tuna boylarına doğru gittiğini düşünüyorlar.

Gemide: 110 amfora bulunmuş. Bunların çoğunda: şarap ve gemideki yolcular ve mürettebat için: su ve yiyecek taşındığı sanılıyor. Gemide ele geçen: ıslama paralar ve eşyalar: geminin bir Müslüman gemisi olduğunu gösteriyor.

Öte yandan, gemide bulunan domuz kemikleri ve üzerinde Hıristiyan azizlerinin bulunduğu bazı eşyalar ise, gemide aynı zamanda Hıristiyan yolcuların da bulunduğunu göstermesi açısından ilginç.

Serçe Limanı Batığının sergilendiği salondan çıkıyorsunuz. Sağ tarafa dönün, bir sarnıç göreceksiniz. Bu sarnıç: Kral Mozolus döneminden günümüze kalmış.

Evet; devam ediyorsunuz. Birkaç basamak çıkıyorsunuz, sağ tarafınızda, iki yüksek kule görünüyor. Bunlar: İtalyan ve Fransız kuleleri. Bu kulelerin bulunduğu alana: gotik tarz, kaburgalı bir tonozdan geçeceksiniz.

Burası: Bodrum’u, Ege Denizindeki İstanköy Adasına kadar görebileceğiniz en güzel manzaranın bulunduğu bir köşe. Evet: tonozlu bölümü geçin ve karşınıza, Karyalı Prenses Ana bölümü geliyor.

Bodrum Karyalı Prenses Ada Salonu

KARYALI PRENSES ADA SALONU

Kralın ve eşinin ölümü üzerine, iktidara gelen İdrieus; Prenses Ada’yı, Alinda kentine sürgüne gönderir. Ancak: Büyük İskender’in bölgeye gelişi sırasında, İskender ile Alinda’da görüşen Prenses Ada, İskender’in Halikarnas’ı ele geçirmesi üzerine, yönetime geçer.

Kırk yaşlarında öldüğü sanılan (MÖ.379 yılında doğmuş ve 330 lu yıllarda ölmüş olmalı) Prenses Ada’nın; Karya’da ne kadar süre Satraplık yaptığı bilinmiyor

1990’lı yıllarda, şehrin kuzeyinde, tesadüfen bir mezar bulunuyor. Mezar odasının eşsiz güzelliği ve burada sergilenen mücevherler, bu mezarın önemli birine ait olduğuna işaret ediyor. Yapılan çalışmalar sonucu, özellikle de iskeletin kafatasının, İngiltere’de Manchester Üniversitesinde etlendirilmesi sonucu, tesadüfen bulunan mezarın, Prenses Ada’ya ait olduğu ortaya çıkıyor.

Evet, günümüzde, İtalyan kulesinin hemen altındaki odada, mezar buluntuları sergileniyor. Burada: altın taç ve kıymetli takılar göreceksiniz.. Ama: Bodrum kalesinde, sonsuza kadar, ziyaretçilerini ağırlayacağı kesin. Burayı görmeden sakın kaleden ayrılmayın.

Gerçekten, Prenses Ada’nın tamamen gerçeğe yakın görüntüsünü yansıtan manken ve lahit; görülmesi gereken objeler. Lahit içinde, küçük bir fare iskeleti göreceksiniz, hemen ayak ucunda, dikkatli bakarsanız görmemek mümkün değil. Tabii, bu fare iskeletini görmek değil de, onun lahde nasıl girdiği tam bir muamma.

Prenses Ana, salonundan çıkıyorsunuz. Sola dönün, merdivenleri çıktığınızda, İngiliz kulesinin önüne geleceksiniz. Avlu: bir ortaçağ bahçesi gibi düzenlenmiş. Kendinizi, ortaçağda yaşayan biri gibi hissedeceksiniz. Ortaçağ giysileriyle giydirilmiş mankenler ve ortaçağ müziği, duvarlara işlenmiş yazılar, sizi bir anda o günlere götürecek.

Evet, İngiliz kulesinden çıkın ve sonra batıya doğru ilerleyin.

Karşınıza, küçük bir kule çıkacak. Alman kulesi. Tıpkı İngiliz kulesi gibi, ortaçağ şövalyelerinin yaşamını anımsatacak şekilde düzenlenmiş. Daha sonra göreceğiniz yılanlı kulede ise: doğum, yaşam ve ölüm üçlemesini anlatan bir salonu var.

Alman kulesinin arkasından dönüp, Osmanlı dönemine ait tuvaletlerin bulunduğu bölgeye geçin. Karşınıza: ortaçağ vahşetini, tüm detaylarıyla gösteren zindan (işkence odası) çıkıyor.

Evet, burayı da gördükten sonra, manzarayı içinize çeke çeke, dönüş yoluna geçin. Alman kulesinin hemen yanındaki kafeteryada, küçük bir mola verebilir veya çiçeklerin arasından, Şapelin bulunduğu yere kadar yürür ve sonra arka bahçeye geçebilirsiniz.

Ağaçların üzerinde asılı olan tüm levhalar, sizi mitoloji dünyasına götürür. Kalenin kuzeybatısında, birinci kapının bulunduğu kısımda, festivallerin, konserlerin yapıldığı, bir zamanlar top koruganı olarak kullanılmış, şimdi ise, Bodrumlu sanatseverlere hizmet veren sanat galerisi bulunuyor.

Bodrum Zeki Müren Müzesi

ZEKİ MÜREN MÜZESİ

Son yıllarını geçirdiği Bodrum ve insanı çok seven Zeki Müren: Bardakçı Koyunda bir ev satın alır. Bodrum insanı da, ölümü üzerine, bu koya: Zeki Müren Koyu ismini verir.

Evet, Zeki Müren, ölümünde: evinin hemen üstünde bulunan, Yalıkavak tepelerindeki yel değirmenlerinin yakınında gömülmek istediğini söylermiş. Ama, mezarı, günümüzde burada değil, Bursa’da.

Bu müze: yılda, yaklaşık 40 bin turist tarafından ziyaret ediliyor. Burada: Zeki Müren’in: eşyaları, sahne kostümleri, kendi yaptığı tabloları, ödülleri ve yaşamına ait her şey sergileniyor. Ayrıca: Müze bahçesinde, sanatçının dev bir heykeli de görülüyor.

Yaşı, belli bir ortalamanın üzerinde olanlar: Zeki Müren’in sağlığında, gününüm büyük bölümünü evinde geçirirken bir bölümünü de, Bodrum caddelerindeki kafelerde geçirdiğini bilirler. Yani: Zeki Müren, kafelerde, yanındaki insanlarla konuşurken, bir yanı daima boş bulunurdu.

İnsanlar; bu yana oturup, resim çektirmeyi, Zeki Müren ile birlikte resim çektirmeyi bir alışkanlık haline getirmişlerdi. O büyük sanatçı, sanatının en zirvesinde olduğu o anlarda, bu istekleri asla kırmaz ve insanlara çok mütevazi görünürdü. O yıllarda, Bodrum’a gitmiş olanların, Zeki Müren ile büyük olasılıkla resimleri vardır.

Evet, Bodrum: Türkiye’nin en güzel, en kalabalık ve canlı: tatil ve eğlence bölgelerinin başlıcalarından biri.

Gerçekten: güzel, serin ve dalgasız deniz, güneş, kumsal ve 24 saat eğlence arıyorsanız, cadde ve sokaklarındaki hareketi, canlılığı yaşamak istiyorsanız, barlar sokağında, barlardan sokağa taşan müzik ve eğlencenin tadını çıkarmak istiyorsanız, dünyaca ünlü eğlence mekanlarındaki şovları yaşamak istiyorsanız ve en önemlisi, yazın en sıcak günlerinde bile, terlemeden, nem den boğulmadan bu aktiviteleri yaşamak istiyorsanız, Bodrum’a gidin.

Sakin bir tatil düşlüyorsanız, hayır Bodrum size göre değil. Bodrum’da, 24 saat hareket, canlılık ve eğlence var.

Güzel bir günde:

Bodrum Marina sahilinde  dolaşın, dükkanlara bakın, yeşil alandaki banklara oturup, gelip-geçeni izleyin, sonra: sahildeki caddenin kıyı tarafında kalan kafeteryalara oturun, bir şeyler yiyip-için, bu sırada, büyük bir olasılıkla mutlaka ünlü birileriyle karşılaşacaksınızdır.

Kahve içmek isterseniz “Starbucks” olabilir, ancak: diğer bölümdeki Starbucks tercih etmenizi öneririm, çünkü: tam deniz kıyısında ve deniz seyrederken kahvenizi yudumlayabilirsiniz.

Canınız bir şeyler yemek isterse “Sünger Pizza” uygun bir seçim olacaktır. Muhteşem bir pizza, salata veya deniz mahsullerinden oluşan bir şeyler yiyebilirsiniz. Bu sırada, aynı mekanda, mutlaka ünlü birilerini görebilirsiniz.

Sonra: yürümeye devam edin, sahilin diğer bölümüne geçmeden önce: çarşıya uğrayın. Özellikle: birçok markanın taklit, çanta-ayakkabılarını, fiyatlarının düşüklüğüne hayret ederek izleyin, bir diğer caminin bulunduğu yere vardığınızda: bence “Denizciler Derneği” lokalinde, açık havada, uygun fiyatları dikkate alarak, bir şeyler yiyip-için.

Buradan sahilden yürümeye devam ederseniz, hemen solunuzda bir iki dakika sonra kale girişi var. Hayır: Dernekten çıkıp, iç kesime doğru yürürseniz, bu kez “Barlar Sokağı” denilen yere ulaşacaksınız. Burayı gündüz gezerseniz: nispeten sakin bir ortam göreceksiniz.

Sokağın sağ yanında, deniz kıyısında barlar ve kafeler var. Burada: Starbuck’a uğrayıp, deniz kıyısında kahve içebilirsiniz. Sokağın sol yanında ise dükkanlar var. Yürümeye devam ettiğinizde: birçok oturacak mekan bulabilirsiniz.

İyice ilerlediğinizde ise, sağ yanda kumsal ve denize girenler, sol yanda ise yine restoranlar ve kafeler görülüyor.

İşte:

Bodrum şehir merkezindeki gezimiz böyle olabilir. Tarihi yerleri gezmenin dışında, şehir merkezinde, bu tür bir gezi, terletmeyen yani sıcak olmasına rağmen nemli olmayan bir havada: inanın muhteşem bir keyif.

Ama: gelelim tenkitlere, keşke: sahilde, bu denli bol tekne demirlemiş olmasa.

Sahilde yani kıyıda yürürken: kıyıya yanaşmış teknelerden (Marina haricindeki bölgeden söz ediyorum, çünkü Marina sonuçta teknelerin yanaşması için düzenlenmiş bir yer) denizi, manzarayı görmek mümkün değil.

Bu teknelerin yanaşacağı başkaca yerler olmalı, çünkü gerçekten deniz yöresinde, denizi tekneleri arasından, birkaç santimlik yerlerden görebiliyorsunuz.

Sonuç olarak: Bodrum: gerek ülkemiz sosyetesi tarafından ve gerekse dünya turizm sektöründe bilinen ve tanınan bir yer olarak önem kazanıyor.

Tatil için burayı tercih ederseniz: her düzeyde gelire uygun kalma yeri bulabilir, eğlenmek için yine her düzeyde eğlenmeye uygun yerler bulabilirsiniz.

Çünkü: Bodrum, yılın tümünde burada yaşayan binlerce insanın yılın tümünde hareketlendirdiği, özellikle yaz aylarında ise eğlencenin doruğa çıktığı bir yer olarak önem kazanıyor.

Çanakkale Troya

Çanakkale Troya;

Çanakkale Troya: Çanakkale’ye uzaklık: Ankara’dan 653 km., İstanbul’dan 320 km. ve İzmir’den ise 325 km. dir.

Yalnız: Troya şehri, Çanakkale’den 20 km. uzaklıkta. Tevfikiye ve Çıplak Köyleri arasındaki Hisarlık Tepesi mevkiinde.

İzmir’den gelirken, bu bir avantaj, daha yakın ama diğer şehirlerden gelirken, bu mesafeyi, Çanakkale’ye olan uzaklığa eklemek gerekiyor. Çanakkale-Ezine-Ayvacık istikametinde. Bu yol üzerinde, belki ilginizi çeker, aynı zamanda: Asos ve Behramkale antik yerleşim yerleri de bulunmakta. Yani; bu bölgeye gelmişken, Troya antik kenti yanında, Asos ve Behramkale’yi görmeyi de sakın ihmal etmeyin. Evet: buyurun Truva, Turoy, Troia antik kentini birlikte gezelim, görelim.

Çanakkale Troya

ŞEHRİN İSMİ

Çanakkale Troya;

Çanakkale Truva:  kelimesi; Hititçe: Vilusa, Truvisa, Yunancada: Tpoia, Troia, İlion, Latincede: Troia, İlium olarak kullanılmıştır. Günümüzde ise, Fransızcanın etkisiyle, bu dildeki, Troie kelimesinin okunuşundan etkilenerek, Türkçeye Truva olarak geçmiştir.
Ancak; Anadolu’daki bir kentin adının, Fransızca ile ne ilgisi var? Lütfen, kendimizi alıştıralım ve bu şehir, bu bölge, burası için: Troya adını kullanalım.

Evet: Turuva, Truva, Troia, İlion değil; Troya.

Çanakkale Troya

GENEL

Çanakkale Troya: Gezimize başlamadan önce; buranın önemi, tarihsel süreç, bu süreç içinde burası hakkında kulaktan kulağa günümüze gelen efsaneler, kazılar ve hazinelerden bahsetmek istiyorum. Bunları bilirseniz, inanıyorum ki, burada yapacağınız gezi, daha anlamlı olacaktır.

Ayrıca: Troya’yı bilmemizin başka bir önemi daha var. Batılılar, yüzlerce yıldır, Troya ve Akhalıların mücadelelerini; Doğu-Batı mücadelesi olarak değerlendirmişlerdir. Savaşın sonunda ise, Akhalıların hile ile kazandıkları başarı, onlara saçma sapan bir gurur yaşatmıştır. Bugün, günümüzde bile sürdürülen bu doğu-batı mücadelesinin temeline yatırdıkları olayın, gerçek yüzünü öğrenmeli ve Troya kültürümüze sahip çıkmalıyız.

Evet: Troya kenti; coğrafi açıdan, oldukça stratejik bir noktada. Çünkü: Çanakkale boğazından geçen gemileri kontrol edebilecek bir konumda ve ayrıca; Anadolu’dan Avrupa’ya açılan tüm ticaret yollarının, kıtalar arası geçişinin sağlandığı, İstanbul’dan sonraki tek nokta. Çanakkale boğazından geçme durumunda olan gemiler, yeterli rüzgar bulunmadığında veya ters rüzgar olduğunda, Troya’nın liman ve kıyılarında günlerce beklemek ve vergi vermek zorunda kalıyorlardı.

Bunun dışında; Çin’den gelen ticaret yolları; buradan, karşıya yani Trakya’ya ve sonrada Avrupa’ya ulaşıyordu. Bu konumu ile: Troya güçlü bir ticaret ağıda yarattı. Şöyle ki: Karadeniz’den: atlar, kılıçlar, sofra takımları, Ege’den: zeytinyağı, şarap ve karayolundan ise, Çin’e kadar uzanan bölgelerden gelen yeşim taşı alım ticareti yapılıyordu. Troya ise; dışarıya, altın, gümüş ve kereste satıyordu. Öyle ki; İstanbul’u kuran Konstantin’in; kurmadan önce, şehri, burada yani Troya’da kurmayı bile düşündüğü rivayet edilmekte. Yani; o ölçüde, stratejik ve kritik bir noktada.

Evet; Troya, çok zengin bir şehirdi. Değerli madenleri bol bir bölgenin eteğinde, verimli topraklar üzerinde kurulmuştu. Ama; Troya kenti yani Hisarlık Tepesi, bir zamanlar, deniz kıyısına daha hakim bir noktada iken, zamanla Karamenderes (Skamendros) ırmağı sürüklediği alüvyonlarla limanı ve deniz kıyısını doldurur.

Günümüzdeki Troya şehri; daha içerilerde yani kıyıdan 5-6 km. içeride kalır. Troya şehrinin, arkeologlar tarafından uzun yıllar bulunamamasının en büyük nedeni de budur. Çünkü: arkeologlar, Troya şehrini hep deniz kıyısında ararlar.

Şehir; tarihi süreçte, birçok kez: özellikle deprem olmak üzere doğal afetler, yangınlar ve savaşlar geçirir. Batı Anadolu’da halen egemen olan kuzey-güney yönlü yerkabuğu hareketlerinden etkilenerek, yüzyıllar boyunca, aralıklarla depremler görür. Bunun sonucunda şehir; gerek depremlerde, gerek yangınlarda ve gerekse savaşlarda çok çabuk yıkılır.

Çünkü: halkın oturduğu ve şehrin genelini oluşturan evler; kerpiçten yapılır. Yazın güneşte kavrulan ve çatlayan, kışın yağışta ise eriyen kerpiç: en fazla 15-20 yıl dayanmaktadır. En basit sarsıntıda yıkılmakta, en basit yangında tüm şehir yanmakta ve tabanda yalnızca bir çamur tabakası kalmaktadır.

Bunun sonucunda ise: şehir, her yerle bir olduğunda; kısa sürede, aynı yere, yeniden kurulmuştur. Öyle ki; aynı tepe üzerinde, birbiri üzerine kurulmuş 9 yerleşim evresi tespit edilir.

Çanakkale Troya: Troya denince, bir yandan, akla hemen efsaneler geliyor. Özellikle: Homeros ve İlyada. Aslında kör olduğu rivayet edilen ve de var olduğunu yazdığı Troya savaşını, yaklaşık 500 yıl sonra, İlyada destanında hikayeleştiren bu yazar; aslında yazdıkları ile gerçeğe çok yakın betimlemeler yapmıştır.

Ama; bu betimlemelere yıllarca inanılmamış ve özellikle Avrupalı bilim adamları tarafından, bunların hayal ürünü olduğu öne sürülmüştür. Ki, bir Alman, Heınrıch Schlieman ortaya çıkana kadar.

Aslında, bu adamın hikayesini burada anlatmaya kalksam, sanırım sayfalar doldurulması gerekecek kadar çok renkli bir hayatı var. Ama; amaç bölgeye gezmeye gelen sizlere kısacık bilgi vermek. O yüzden; Schlieman hakkında ve bulduğu hazine hakkında, kısada olsa bilgi vermek istiyorum. Çünkü: Troya denince Schlieman, Schlieman denince arkeolojide Troya akla geliyor. Bunların doğal sonucu olarak da, elbette bir hazine olayı var.

Çanakkale Troya

TROYA KENTİNİN BULUNMASI

Çanakkale Troya:  Schlieman, 1824 tarihinde, Almanya’da doğar. Küçük yaşta, babası tarafından kendisine hediye edilen, Troya mücadelelerine ait kitabı, adeta ezberler ve daha o yaşlarda, Troya kentini bulacağını söyler. Aradan yıllar geçer, çok zengin olur, bütün dünyayı gezer, okur, öğrenir, ama bu zenginlikler onu ideallerinden uzaklaştırmaz. Tek ideali olan, Troya kentini bulmak, aslında kenti değil, onun derdi hazine imiş, hazineyi bulmaktır.

Homeros’un İlyada destanını elinden düşürmez, adeta ezberler. Destanın gerçekliğine sonsuz inanır. 46 yaşında iken, 1870 yılında, bölgeye gelir. Düz bir arazide gezerken, 30 metre yüksekliğindeki bir tepe ilgisini çeker. Tepe; dümdüz bir ovanın üzerinde yükselir ve insan eliyle yapılmış gibi görünmektedir. Destanda sözü geçen, sıcak ve soğuk su pınarlarını bulur.

Öyle ki; destanda sözü geçen ve şehrin batı kapısındaki meşe ağacının izini sürer ve Homeros’un Troya’sını eliyle koymuş gibi bulur. Hemen kazılara başlar. Ama; arkeoloji bilgisi olmadığından veya belki de kasıtlı olarak, bu yapılanlar normal kazı boyutlarında olmayıp, doğrudan antik alana girmek, yarmak şeklinde yapılan kazılardır.

Osmanlı devletinden izin almadan yürüttüğü bu kazılarda; tepenin kuzeye bakan sırtlarında, 11 metre derinliğinde, büyük bir çukur açtırır. Ama açtırdığı bu çukur öyle kötü açılır ki, arkeolojiyle ilgisi olmayan bir kazma yöntemi.
Doğal olarak; antik kalıntıların büyük bölümü tahrip veya yok olur. O anda anlaşılamayan bu tutumu, şu anda değerlendirmek daha kolay belki de.

Bu adamın yaptığı, kazı değil, antik eserleri, buluntuları çıkarmak değil, alenen define, hazine avcılığı. Evet: bu kazılar sonunda, Troya antik kentini bulur ve yer yerinden oynar. Çünkü: yüzyıllardır Homeros’un destanlarını ciddiye almayan Batılı aydınlar ve arkeologlar şok olur. Schlieman Troya antik kentini bularak, arkeoloji tarihine adını yazdırsa da, burada çıkan hazineyi çalarak yaptığı hırsızlık ile, bu tarihin yine çok özel bir sayfasında yerini bulmuştur.

Çanakkale Troya
Çanakkale Troya
Çanakkale Troya

 

TROYA HAZİNESİ

Çanakkale Troya: Alman Schlieman; Troya’da yapılan kazılar sırasında, ikinci şehrin duvarlarının dibindeki bir kovukta, günün birinde, paha biçilemez bir hazine bulur. Bu hazinenin; Troya savaşlarına da katılmış olan kral Priamos’un hazinesi olduğunu sanır. 8700 parçalık bu hazine, altından yapılmış, kolye, küpe ve duvaklardan meydana gelen değerli süs eşyalarıdır.

Hazineyi; karısı Sofya’nın yardımı ile, zamanın Osmanlı idaresinin büyük ihmalkarlıklarını da değerlendirerek, Yunanistan’a kaçırır.

Halbuki; bu hazine, kral Priamos’dan 1000 yıl önce aynı yerde yaşamış başka birine aittir. Sonuçta; paha biçilmez bu hazine, bir şekilde, Atina’ya ulaşır. Osmanlı idaresi bu adamı mahkemeye verir. Mahkeme, Osmanlı idaresini haklı bulur ve Schliemanın 10 bin frank ceza ödeyerek, hazineye sahip olabileceğine hükmeder.

Schlieman, elbette, güle oynaya, Osmanlı idaresine 50 bin frank öder. Çünkü: hazinenin gerçek değerinin 1 milyon frank olduğunu bilmektedir. Ama; malum Osmanlılar asla bu tür şeylere önem vermediklerinden, 50 bin frank alınır ve konu kapanır. Bunu niye anlatıyorum? Çünkü; günümüzde, hazineyi elinde bulunduranlar, Osmanlı idaresinin aldığı bu para ile, hazine üzerinde söz hakkının bulunmadığını söylemektedirler. Takdiri size kalmış, 10 bin frank. Ama; sonuçta, kabullenilmiş bir para, ne söyleyeceğimi bilmiyorum.

Evet; devam edelim. Schlieman; hazineyi Yunanlılara teklif eder, kabul görmez. Sonra Almanlar. Evet; Almanlar kabul eder ve hazine Berlin Müzesine yerleştirilir.

2’nci Dünya Savaşında, hazine Müze yanındaki hayvanat bahçesinde saklanır ve savaş bitiminde, hazineden bir daha haber alınamaz. Derken; 1991 yılında, binlerce parçadan oluşan hazinenin en değerli parçalarının, Rusya-Moskova’da Puşkin Müzesinde bulunduğu açıklanır.16 Nisan 1996 tarihinde ise; hazine, Ruslar tarafından, Almanya’dan alınan kurşun geçirmez vitrinlerde sergilenmeye başlanır.

Olağanüstü güvenlik önlemleri alınır. Hırsızlıkla elde ettikleri hazinenin, ellerinden çalınmasından korkmaktadırlar. Sonuçta: Ruslar ve Almanlar arasındaki hazine pazarlığı, Rusların şu sözleri üzerine biter: Şöyle ki, Ruslar ” Hitler’in 2’nci Dünya savaşında, Ruslara verdiği zararların tazminatı olarak hazineyi aldıklarını ” söylerler. Bakın, görüyor musunuz, Ruslar ve Almanlar arasında, hazinenin sahipliği için kıyasıya rekabet olurken, hazinenin anavatanı Anadolu’yu düşünen, Türkiye’nin fikrini soran yok. Düşünebiliyor musunuz ki, bu hazine bir Rus veya Alman topraklarından çıkarılmış ve bir Türk tarafından çalınmış olsun, nasıl gürültü koparacaklarını bir düşünün lütfen.

Evet: amacı yalnızca hazine bulmak olan bir Alman, Heınrich Schlieman tarafından bulunan Troya kenti. Savaş biter, normal şartlarda, savaş meydanında kazanılamayan mücadele, büyük bir hile ile, Akhalılar tarafından kazanılır.

Hemen akla şu geliyor. Bizler; tarihi süreç içinde savaş meydanlarında yenilmediğimiz çoğu zamanlarda, masa başında veya başka türlü hileler ile yenilmişiz. Troya’da aynen böyle. 10 yıllık kuşatmaya dayanıyor, ama saçma sapan bir hileyle yeniliyorlar. Neyse; devam edelim. En başta söylediğim gibi, Batılılar ve özellikle Avrupalılar; Helen uygarlığını ve geçmişini, kendileri de sahiplenmektedirler.

Çünkü; kendilerine ait bir geçmiş uygarlık söz konusu değildir. İngiltere’ye giderseniz, oradaki müzelerinde, 100 bilemediniz 200 yıl önce kullandıkları ütüleri koymuş olduklarını görürsünüz. Bunun dışında, müzelerindeki objelerin çoğu: Mısır, Anadolu vb. yerlerden çalınma eserlerdir. Yani; asla, 200-300 yıldan daha geriye gidebilen bir kültürleri söz konusu değildir.

Bu nedenle; Helen kültürüne sahip çıkarlar. Bu kültürün yazarların yazdıklarına sahip çıkarlar. Homeros’un İlyada destanında yazdığı gibi; Troya savaşını bir Doğu-Batı mücadelesi şekline sokarlar ve Batının Doğuya karşı zafer kazandığını iddia ederler. Özellikle: Akhalı Arşil ile Troyalı Hektor mücadelesini, bu iddianın temeline oturturlar.

Arşilin Hektoru öldürmesini, gururlanarak Batının Doğuya karşı kazandığı bir zafer gibi düşünürler. Ve, bu iddialarını, yüzlerce yıl sürdürmekten de hiç çekinmezler. Tarihte, bu iddialarını zaman zaman karşımıza da çıkarırlar. Şöyle ki: I. Dünya Savaşı sonunda yenildiğimizde, imzaladığımız Mondros Antlaşması bile, İngilizlerin Agamemnon zırhlısında imzalanır.

Yani: bizim utanç belgemiz, onların tarihi süreçte sahiplendikleri Akha kralı, Troya’da hile ile kazanan, kral Agamemnon’nun ismini taşıyan bir zırhlıda. Evet, tarihte tesadüf yoktur, tarih tekerrürden ibarettir.

Bu arada, tarihsel süreçte, bizim atalarımız tarafından da; Homeros’un İlyada sı ve Troya savaşlarının unutulmadığını hissettirecek gelişmeler yaşanır. Fatih Sultan Mehmet; 1462 yılında, Troya kenti harabelerine gelir. Anıları ve kahramanlıkları saygı ile anar ve şöyle der: ” Tanrı, bunca yıl sonra da olsa, bu şehrin ve sakinlerinin öcünü almayı bana bahşetti. O zaman ve daha sonraki yıllarda, biz Asyalılara yapılan haksızlık, benim gayretlerimle telafi oldu.”

Troya antik kenti: 1998 yılında, UNESCO tarafından, Dünya Kültür Mirası listesine alınır. Bugün, Troya antik kentindeki kazılar, Kültür Bakanlığı denetiminde yürütülmektedir.

Bu arada; sanırım herkesin büyük olasılıkla seyrettiği Troya filminin niçin burada çekilmediğini merak ediyorsunuz veya çekilmediği için filmi çeken şirkete kızıyorsunuzdur. Troya filmi niye burada, yani Troya kentinin bulunduğu yerde çekilmedi? Evet, Troya filminin plato yani açık alan çekimlerinin çoğu, Fas’ta çekildi. Bunun başlıca sebebi ise; Fas’ın, güneş ışınlarının dik olarak geldiği, dünyadaki başlıca ülkelerden biri olması, yani objeler üzerinde gölge olmuyor ve dolayısı ile gerek fotoğraf ve gerekse film çekimlerinde, ilave bir ışık kaynağı gerekmiyor.

Büyük bir imkan. Sonuç olarak, Troya filminin, açık alanda çekilen çekimlerinin çoğunluğu ( bir kısmı Malta) Fas’ta çekilmiş. Yani: Troya kenti bölgesinde çekilmemesinin en büyük sebebi bu.

Çanakkale Troya

TARİHİ SÜREÇ

Evet, Troya şehrinde, daha önce, 9 yerleşim olduğunu söylemiştik. Şehirde: ilk yerleşimin; MÖ.3000 yıllarına değin ulaştığını ve birbirini izleyen uygarlıkların, Roma dönemine kadar devam ettiği sanılıyor. Günümüzden 5000 yıl önce kurulduğu sanılan şehirde, 3500 yıl boyunca yerleşim sürmüş.

Şehrin, ilk kez, boğazlar yolu ile Anadolu’ya geçen Traklar tarafından kurulduğu sanılıyor. Bir başka söylentiye göre ise, kim oldukları tam olarak belli olmayan, Tros yada Dardanos adındaki bir kral tarafından, şehrin kurulduğu rivayet ediliyor.

Bu bölgede; Troyalılar, 505 yıl boyunca egemenlik sürdürmüşler. Daha sonra ise; Lidya Krallığı, Kimmerler, Frigyalılar, Miletliler ve onlardan sonra da, MÖ.546 yıllarında Persler, bölgede egemenlik kurmuşlar.

Evet, şehirde, 9 yerlerim evresinin üst üste kurulduğunu söylemiştim. Kısaca bu evrelerden söz etmek gerekirse:

1.DÖNEM: MÖ.3000-2500 yılları arasını kapsar. Erken, Orta, Genç Troya 1 olarak biliniyor. 16 metre yüksekliğinde, ana kaya üzerine kurulmuş. Çevresinde 90 metre çapında surlarla çevrili. Ancak, halk yalnızca savaş zamanında surun içine sığınmış. Surun çeşitli yerlerinde, kuleleri ve giriş kapıları var. Döneme özgü: balıksırtı şeklinde örülmüş duvarlar var. Bakır ve bronz ağırlıklı aletlerin kullanıldığı görülüyor. Taş temeller üzerinde, kerpiçten yapılmış evler bulunmuş.

2.DÖNEM: Erken Tunç çağına ait başlıca düzeydir. Duvarların çevrelediği kabaca dairesel alanın çapı 110 m dir. Daha evler Troya I’dekilerde olduğu gibi, bu duvarlar da taş temeller üzerine güneşte kurutulmuş kerpiç üstyapı şeklinde inşa edilmişti. Sadece küçük, kaba taşlardan yapılmış 2 metre yüksekliğindeki temeller günümüze gelmiştir. Dış yüzeylerinin şevli, yani eğimli olması, Troya duvarlarının her dönem tipik bir özelliğidir. 10 metre aralıklarla kuleler vardır. Günümüzde ziyaretçiler özellikle güneybatı kapıyı beğenirler. Dış ve iç kapı ile ortalarında bir oda olmak üzere üç parçalı plana sahip kapıya uzun ve dik rampayla çıkılırl Bu tür bir plan, giren ve çıkanların denetlenmesini sağlar.

Troya II’nin inçindeki ana yapılara, Homeros’tan esinlenerek megaron adı verilmiştir. Buradaki megaronlar, bir ön sundurma ve arkasında daha geniş dikdörtgen bir odadan meydana gelen basit, uzun yapılardır. Daha geç tarihli Mykenai megaronlarından farklı olarak Troya II’deki örnekler daha geniş bir saray kompleksinin içinde değil tek başlarınadır. Kuzeydoğudan güneybatıya uzanan bir eksen üzerinde birbirlerine paralel biçimde dururlar. En büyükleri Megaron II A olarak adlandırılmıştır. Batı kısmının çoğu, nereyi kazdığını fark edene kadar, Schlieman tarafından tahrip edilen megaron’un boyutlarının yaklaşık 30 x 10 metre olduğu anlaşılıyor. Duvarlar büyük kaba taştan temeller üzerinde yükselen güneşte kurutulmuş kerpiç tuğlalar ve bunları destekleyen ahşap kirişlerden oluşuyordu. Mykenai megaronundaki ocağın atası olan daire biçimli kilden bir platformun kalıntıları dövülmüş kilden zeminin ortasında bulunmuştur. Yapı, kirişler üzerine kil ve sazdan yapılma düz çatının merkezi bir sütun dizisince desteklenmesini gerektirecek kadar geniştir. Muhtemelen sütunlar ahşaptı, ama bunlara dair herhangi bir iz kalmamıştır. Yüzyıllar geçtikçe, büyük megaronların önündeki açık alanların daha küçük evlerle dolmuş olması, müstahkem alan içinde daha çok insan barındırma ihtiyacının gittikçe artmış olabileceğini akla getirir.

Bu dönemin en büyük özelliği: çark kullanılmaya başlanması. Altın, gümüş ve elektrondan yapılmış takılar, süs eşyaları, kap formları bulunmuş. Schliemanın bulduğu hazine, bu döneme ait, buradaki sur dibinde bulunmuş.

3.DÖNEM: Diğer dönemler kadar gelişme görülmüyor. Bilgi ve belge az.

4-5 DÖNEM: MÖ.2200-1800 yılları arasını kapsıyor. Herhangi bir bilgi ve belge yok. Yalnızca, ev ve duvar kalıntıları görülüyor.

6.DÖNEM: Kalenin tarihinde bir sonraki önemli dönem olan Troya VI, önceki kentlere göre daha çok daha geniş bir alan kaplıyordu. Yine kabaca daire biçimliydi, ama çapı neredeyse 200 metre idi. Çoğu yok olmuştur. Ama günümüze ulaşan çeşitli bölümlerden inşaat kalitesinin arttığını görebiliyoruz. Duvarlar özellikle çarpıcıdır. Modern ziyaretçileri karşılayan ilk yapılar doğu duvarı, kule ve saptırıcı giriştir. Yüksek duvarların taş temelleri bazı yerlerde 9 metreye kadar ulaşır ve 8 metre yüksekliğinde kare biçimli geniş kulelerle tahkim edilmiştir. Taşlar Troya II duvarlarındakinden biraz daha geniştir ve artık gayet düzgün sıralar halinde, iyi kesilmiş ve harçsız olarak yerleştirilmişlerdir. Daha önceki duvarlarda olduğu gibi, dış yüzey aşağı inildikçe dışarı doğru eğimlidir. Ayrıca duvarların cephesinde, sık sık duvarın yönünü değiştiren dikey hafif çıkıntılar vardır, belki de bu sadece, sürekli kıvrılan duvarların daha şık bir versiyonudur. Genelde olduğu gibi, kerpiçten üstyapı burada da kayıptır.

Kuzeydoğudaki saptırıcı giriş, iyi savunma sağlar. Duvar doğuya doğru uzanarak duvarın güneye doğru uzanan kısmıyla örtüşür. Birbirine paralel iki duvar arasından geçerek askerlerin yukarıdan, her iki taraftan da denetleyebilecekleri bir giriş koridoru yaratır. Bunun aksine, kalenin ana girişi olan çok hasarlı Güney Girişi, basit bir plana sahiptir. Sadece duvarda 3.30 metre genişliğinde bir açıklık ve zamanla bir tarafına eklenmiş bir kuleden oluşur. Kapıdan içeri tepeye doğru döşeli bir sokak çıkıyordu.

Troya VI’nın merkezi daha sonraki klasik dönem inşaatları ve ilk kazılarla yok edilmiştir. Orada bir saray olsa, o çevreye egemen noktada bulunurdu. Kenarlarda bazı evler veya yapılar kalmıştır. Bunlardan çarpıcı bir örnek: Sütunlu ev adı verilendir. Troya II’de olduğu gibi bu yapılar genellikle tek başlarına durur ve taş temeller üzerine tuğla duvarlara sahiptirler. Kimi durumlarda destek olarak ahşap kirişlerden yararlanılırdı. Bu evlerin çoğunun hafifçe yamuk biçimli oluşu çok değişik ve ilgi çekici bir özelliktir. Evlerin kaledeki merkezi bir noktaya yönelmiş oldukları anlaşılan yan duvarları birbirine paralel olmayıp tümseğin merkezine  doğru birbirine yaklaşır. Evlerin bu yanlara dik diğer iki yanı ise birbirine paraleldir. Bu planın amacı açık değildir. Belki de, Dörpfeld’in dediği gibi, mimarlar kaleye çıkan yolların genişliğini sabit tutmak istemiş olabilirler. Ama Troya VI’nın günümüze gelen zemin planı pek de düzenli olmadığından Dörpfeld’in savını doğrulamaz.

Bu döneme ait bölümde; çevre ile ticaretin belirtilmesi açısından, ithal Miken ve Kıbrıs kapları bulunmuş. Özellikle: erken Hellas seramiği buluntuları, bu dönemde, Troya’nın, Yunanistan ile ilişkisi olduğunu kesinleştiriyor. Bu tabaka; 1893 tarihinde yapılan kazılarda, gün yüzüne çıkarılmış. Şehir surları iyi korunmuş.

7.DÖNEM: Bu döneme ait, ilk kurulan tabakada: büyük bir yangının izleri görülüyor. Ayrıca: bu dönem, Troya savaşlarının yapıldığı dönem olarak özel. Büyük olasılıkla, izleri görülen yangında, Akhalıların yarattıkları vahşetin izi olsa gerek. Bu dönemin ikinci evresinde, kent terkedilir.

8.DÖNEM: Şehrin kuzeydoğusunda, muhteşem Athena Tapınağının ve iki altarın kalıntıları bulunmuş. Bu tapınak; Bergama’daki Athena Tapınağına benzeşiyor. Ancak; defineci Schlieman tarafından, bu tapınak yok edilmiş. Evet, bu dönemin, MÖ.7’nci yüzyıldan daha eskiye gitmediği tahmin ediliyor. Kazılarda, buranın çok küçük bir bölümü ortaya çıkarılmış. Bu tabakaya ait, görülebilecek en güzel yer: harabenin batısındaki ibadethane. Burası dini anlamda, kurban kesme yeri olarak kullanılmış.

9.DÖNEM: Roma döneminde iskan edilen bir yer. Bu döneme ait, önünde mozaik parçası bulunan roma hamamı kalıntısı, meclis binası ve tiyatro bulunmuş. Oldukça etkileyici yapılar. En geniş alanı kapsayan tabaka.

Kral Priamos devrinde (7.Dönem); Midilli adasından Frigya’ya kadar olan bölge, Troyalıların egemenliği altına alınmış. Ancak; Homeros’un destanlarında dile getirilen ve MÖ.1194-1184 yılları arasında yapıldığı sanılan Troya savaşları, bu parlak dönemi sona erdirmiş.

 

ARKEOLOJİ VE TROYA SAVAŞI:

Yüz yıldan fazla süredir, Hisarlık’taki hangi yerleşim düzeyinin Priamos’un Akhalarca yağmalaman kenti olduğu belirlenmeye çalışılmıştır. Tartışmalar günümüzde de devam ediyor. Troya savaşının tarihselliğine inananlar için iki seçenek vardır.

Birinci Seçenek:

Troya VII-a’dır. VII-a’nın sakinleri VI’nın duvarlarını tekrar inşa etmişti. En önemlisi de, bu yerleşim bir kuşatmanın izlerini taşır. VI gibi, sadece kalenin kenarlarındaki evler kalmıştır. Ama kalanlar bir arada duran, ortak duvarlara sahip evlerdir ve olağanüstü miktarda pithos veya kil saklama kabı, çoğunlukla evlerin zeminlerine yerleştirilmiş olarak bulunmuştur. Bu yerleşim, yangın sonucu yok olmuştur. Kalıntılar arasında çok olmamakla birlikte bir miktar insan iskeleti bulunmuştur. Blegen’in gözünde bu kanıtlar, istilaya maruz kalan bir kasabaya işaret ediyordu. Sakinler, çevredeki kırsal bölgeden müstahkem kaleye çekilmiş, aceleyle barınaklar inşa etmiş ve gıda stoklamışlardı. Sonunda ise kasaba ele geçirilmiş ve yakılmıştı.

İkinci Seçenek:

Troya VII-a’nın bitiş tarihi de uygun görünüyor. Blegen’e göre: tarihlendirilebilir Mykenai çömlek buluntularına dayanarak bu dönem (yani MÖ 1260 civarı), Mykenai Yunanistan’ının (Akhalı saldırganlar) en müreffeh dönemiydi. Ama mevcut görüşler, Dörpfeld’in uygun gördüğü düzeye dönmüştür. Troya VI, Troya VI’nın yıkımı insn veya deprem etmenlerine bağlanmıştır. Aslında ikisi birden etkili olmuştur. Bir deprem Troya kentini savunmasız bırakmış, etrafını kuşatan işgalcilerin işini kolaylaştırmıştı.

Blegen’in tarihleri de sorgulanmıştır. Bu tür revizyonlar belli bir avuç parçanın üzerindeki süslemelerin farklı yorumlarına dayanır. Hatta kimilerine göre, VI’nın sonu, MÖ 13’ncü yüzyıl ortalarına, VII-a’nın sonu ise 12’nci yüzyıl başlarına denk düşer. Bu senaryoya göre, kuşatma altındaki VII-a, MÖ 13’ncü yüzyıl sonları ve 12’nci yüzyılda Doğu Akdeniz’i birbirine katan istilacı halkların çok büyük ölçekli hareketleri sırasında yok edilmiş oluyordu.

Troyalılar yazılı belge bırakmamıştır. Mykenaililer yazı kullanıyordu ancak böyle bir çatışmadan  bahsetmiyorlar. Hitit kaynaklarında da buna doğrudan rastlanmıyor. Hitit kaynaklarındaki alakalı yer ve katılımcılara dair muhtemel ifadeler bu yüzden kışkırtıcıdır. “Ahhiyawa”, “Wilusa” ve “Aleksandrus” Akhalılar, İlios ve Alexandros’a (Priamos’un oğlu Paris) mi karşılık geliyor. Eğer bu doğruysa, bu bilgi kırıntıları savaşın nasıl ve ne zaman olduğunu anlamamıza yardımcı olabilir mi. Bu konuların tümü de tartışmalıdır. Ege dünyası Hititlerin doğrudan denetim bölgesi dışındaydı. Troyalılar ile Hititler aynı karaparçasında, Anadolu’da yaşamalarına rağmen, Hititlerin egemen olduğu orta yayla, kıyı bölgelerinden fiziksel ve psikolojik açıdan uzaktı.

TROYA İLE İLGİLİ ÖYKÜLER-EFSANELER

ŞEHİR İLE İLGİLİ ÖYKÜ

Bir gün, Troya kralı Priamos’un karısı Hekabe; çok kötü bir rüya görür. Rüyasında; karnından ateşler çıkmakta ve ateşin dumanı, bütün Troya surlarını sarmaktadır. Hakabe, bu rüyasını önce kocasına ve daha sonra bir kahine anlatır. Kahin; hamile olan Hakabe’nin doğuracağı çocuğun, ilerde Troya’nın başına büyük dertler açacağını söyler. Bu nedenle; bu çocuk doğar doğmaz öldürülmelidir. Bu kehanete inanan kral Priamos, doğduktan sonra bebeği, öldürülmek üzere, bir adamına teslim eder ve İda dağına ormana gönderir.

Adam, bebeği öldürmez, vahşi hayvanların öldüreceğini düşünerek, İda dağına bırakır ve geri döner. Bir çoban; bebeği dağda görür, alır, sahiplenir ve büyütür. Aradan yıllar geçer, Paris bir çoban olarak yaşamını sürdürmektedir.

TROYA SAVAŞININ ÇIKMASI İLE İLGİLİ ÖYKÜ

Deniz tanrıçası Thetis, çok güzel ve alımlıdır. Kahinler; Thetis’in doğuracağı erkek çocuğun; babasından daha güçlü ve akıllı olacağını söylerler. Bu yüzden, tanrıların kralı Zeus ve denizler tanrısı Poseidon; Thetis’i, Teselya kralı Peleus ile evlendirmeye karar verirler.
Teselya dağında, bütün tanrılar ve tanrıçaların katılımı ile bir düğün şöleni yapılır. Ancak; nifak tanrıçası Erins, bu şölene çağrılmaz, unutulur. Bunun üzerine, şölen yerine gizlice gelen Erins; üzerinde:” Tanrıçaların en güzeline ” yazan, altın bir elmayı, şölen masasının üzerine gizlice bırakır. Bir anda, şölene katılanlar arasında bir huzursuzluk başlar. Erins, adıyla uygun olarak nifak tohumlarını saçmıştır. İşte; bu nifak tohumları, yıllarca sürecek Troya savaşlarının başlamasına neden olacaktır.

Şölendeki huzursuzluk had safhaya ulaşır. Gök tanrıçası Hera, zeka tanrıçası Athena ve aşk tanrıçası Afrodit arasında, bir seçim yapılmasının zorunlu olduğunu gören, tanrılar kralı Zeus, olaya müdahale eder. Bu üç tanrıça arasındaki seçimin bir ölümlü tarafından yapılmasını düşünür.

Seçimin: Olmpos dağının en uzak bölümünde oturan ve her şeyden habersiz sürülerini otlatan bir çoban, Paris tarafından yapılmasına karar verir. Paris için gerçekten çok zor bir seçimdir. Çünkü. üç tanrıçada çok güzeldir. Paris kararsızlık içinde iken, üç tanrıça, onu etkilemek için, belki de tarihin ilk rüşvetini teklif ederler.

Gök tanrıçası Hera: Asya’nın en güçlü krallığını teklif eder. Zeka tanrıçası Athena: onu, dünyanın en bilge kişisi yapacağını söyler. Aşk tanrıçası Afrodit ise: ona, dünyanın en güzel kadınını vaat eder.

Paris: dünyanın en güzel kadınına sahip olabilmek uğruna, tercihini aşk tanrıçası Afrodit’ten yana kullanır ve altın elmayı ona verir. Hera ve Athena ise, kendilerini seçmediği için, Paris’e çok kızarlar ve intikam alma yemini ederler.

Aradan günler geçer. Paris, ailesinin yanına döner. Bir gün; elçi olarak gönderildiği Sparta kralı Meneleos’un ülkesinde, genç ve güzel karısı Helen’i görür ve aşık olur. Aşk tanrıçası Afrodit’in yardımı ile, Helen’i ülkesi Troya’ya kaçırır.

Tabii arkasından; Meneleos ve kardeşi Agamemnon ve tüm yunan krallıklarının orduları, Troya’ya saldırır ve 10 yıl süren savaş başlar. Tanrılar ve tanrıçalar da, bu savaşa katılırlar.

Elbette; Hera ve Athena, Akhalı’ların tarafını tutar. Afrodit ise Troyalılara yandaş olur. Bir Troyalılar, bir Akhalı’lar üstünlük sağlar ama 10 yıl boyunca Troya kenti düşmez. Sonuçta ise; Akhalı’lar büyük bir hile ile, kenti ele geçirirler, yakıp yıkarak, tarih sürecindeki vahşi kimliklerini alırlar.

TAHTA AT İLE İLGİLİ ÖYKÜ

Troyalılar ve Akhalılar, yıllar süren mücadelelerle savaşa devam etmektedirler. Akhalılar için, umutsuz geçen günlerin ardından, tanrıça Athena, Akhalılara bir fikir verir. Bu fikre göre Akhalılar hemen harekete geçerler. Kocaman tahta bir at yaparlar, bu atın içine askerlerini sokarlar ve sonrada savaşı bırakıyormuş gibi, bulundukları yerden çekilip giderler. Aslında; çekildikleri yer, yalnızca Bozcaada’nın arkasıdır. Yani; geri gelmek üzere çekilirler. Ayrılmadan önce, tahta atın yanına, Sinon isimli bir askeri bağlarlar.
Troyalılar ertesi gün, Akhalıların çekildiklerini gördüklerinde, onların terk ettikleri kıyıya inerler. Kıyıda; tahta atı ve Sinon’u görürler.

Sinon; daha önce kendisine öğretildiği üzere, şöyle ağlar, sızlar ve konuşur: ” Yunanlılardan nefret ediyorum, geri dönüşleri için gerekli rüzgarın çıkması adına, beni kurban seçerek, burada bıraktılar. Tahta at, tanrıça Athena adına, kutsal sunak olarak yapıldı, büyük olmasının sebebi, Troyalıların onu şehirlerine sokamamasını ve tahta atı yakıp yıkmalarını sağlamak, böylece tanrıça Athena’nın öfkesi Troyalıların üstüne gelecek ” der. Barış özlemiyle yanıp tutuşan Troyalılar, bunun üzerine, tanrıça Athena’nın lütfunun kendi üstlerine gelmesini sağlamak için, tahta atı, şehre sokarlar. Aynı gün ve gecesi, tüm şehir, biten savaşı kutlamaktadır. Ancak; gece yarısı, tüm şehir halkı sızdığında, tahta atın içindeki Akhalı askerler çıkar ve şehrin kapılarını açarak, dışarıdaki Akha ordusunun şehre girmesini sağlarlar. Sonrası malum, tam bir vahşet, binlerce ölü insan ve yanıp, yıkılmış ve talan edilmiş bir şehir.

TROYA ANTİK ŞEHRİ GEZİ PLANI

Evet, Hisarlık Tepesine çıktığınızda, önce sizi tahta at karşılayacak. Troya atı hakkında, günümüze ulaşmış herhangi bir bilgi, belge veya resim yok. Bu yüzden, burada göreceğiniz tahta at; hayal gücü ile yapılmış. Yüksekliği için; 12.5 metre olan Troya surlarından esinlenilmiş. İda, günümüz adıyla Kaz dağından elde edilen çam kerestelerinden yapılmış. 1975 yılından beri burada duruyor.

Troya savaşının kazanılmasında büyük rol oynayan bu tahta atın, simgesel yapılmış dev bir maketi, ören yerinin girişinde karşınıza çıkıyor. Basamaklarından çıkarak, tahta atın, karın boşluğuna yani içine girmeniz mümkün. Atın karın boşluğunda, oturma yerleri var. Pencerelerden dışarıya bakabilirsiniz. Evet; burada, tahta atın önünde, yukarısında fotoğraf çektirin. Ama, lütfen tahta atın içinde sakın sigara içmeyin ve herhangi bir yazı yazma, şekil çizme, kazınma olmasın. Çünkü: her tarafı karalandıkça, turistik özellikleri kayboluyor.

Tahta atın yanında, Troya Müzesi var. Küçük bir müze. 1955 yılında hizmete açılmış. Troya’yı gösteren bir maket ve panoda fotoğraflar var. Alman Schlieman tarafından çalınan hazine, umalım da, bir gün ülkemize iade edilsin ve burada, kocaman bir müze yapılarak, gelenlere gösterilsin.

Evet; bu güzel hayalden sonra, gezimize devam ediyoruz. Hemen karşınızda, 4’ncü Dönem Troya kentinin surları var. 90 metre uzunluğunda, 8 metre yüksekliğinde ve 5 metre enindeki bu surların önünden geçiyorsunuz ve ören yerine giriyorsunuz.

Troya I. surları, büyük ölçüde restore edilmiş. Surların önünde, dört köşe planlı, bir kule kalıntısı var. Sur duvarlarının arasında kalan kapıdan geçip, merdivenlerden çıkarak, sola dönünde, 7’nci döneme ait Troya evlerinin temellerini görebilirsiniz. Troya evleri denince: tarihte bilinen en eski megaron ( bir çeşit ev tipi) burada görülüyor. Ön tarafından bir oda, arkada ortada ocak bulunan bir salon, dar ve uzun bir ev tipi. Burada, bunun temellerini görebileceksiniz.

At nalı biçiminde tiyatro var. Burası, 9’ncu dönem, yani Romalılardan kalma. İlyum kale duvarının tam önünde. Surlar ve ovaya doğru uzanan burun üzerindeki, kuzeydoğu terasında. Kuzeydoğudaki tepenin yamacına yaslanmış. Ovaya ve denize hakim konumdaki bu tiyatro, 10 bin seyirci kapasiteli imiş. Yapıdan geriye çok az kalıntı kalmış. Sahne binasının ve orkestranın bir kısmı açığa çıkarılmış. Oturma sıralarının bulunduğu yamaç, henüz kazılmamış.

Güneye doğru inildiğinde, tarlaların içinde kalmış, anıtsal çeşme (nimfeum) yapısı var. Burada, insan ve hayvan figürleriyle süslü, döşeme mozaiklerine rastlanmış. Aynı yönde,500 metre ileride ise, 6’ncı Döneme ait mezarlık var.

Evet, sonra Meclis Binası (Buluteryon) görülebilir. Önde, dörtgen planlı bir girişi var. Arkasında, yarım daire şeklinde, bir orkestrası ve bunun gerisinde oturma sıralarının bulunduğu bölüm var. Giriş holünün, 6’ncı dönem duvarı üstünde, oturtulmuş tek parçalı mermer eşiktaşı, halen görülebilmekte.

Roma hamamının önündeki, mozaik döşemeli yer kalıntısını mutlaka görün, dikkat çekici.

Basamakla inilen kuyu, Athena Tapınağı yeri. 2’nci dönem Troya’sının meşhur rampalı kapısı, dini alan, kurban kesme yeri, Helenistik devirden kalan sunak yeri, taş köprü, mermer kitabeler, sütunlar, mimari parçalar gibi birçok kalıntı gezildikten sonra, başlangıç yerine, yani tahta atın bulunduğu yere dönüyoruz.

Evet: burada göreceğiniz kalıntılar belki size çok anlamlı gelmeyecek. Ama, şunu unutmayın ki, insanlar burada 3500 yıl yaşamışlar. Bir zamanlar, burada çok büyük ve güçlü medeniyetler kurulmuş. O kahraman insanların, o yüksek medeniyet kurabilmiş insanların yaşadıkları bu yerlerde gezerken, bunu hissedin, onların bu topraklar üzerinde yaşarken yaşadıklarını elbette hissedemeyeceksiniz.

Ama, onların yaşadıkları bu topraklar üzerinde bulunmanın heyecanını hissedin, çevrenize bakın, uçsuz bucaksız ovalarda, hisarlık tepesini düşünün. Buradan çıkarken; geriye dönüp bir an bakın. Akhalılar, buradan çıkıp giderken, geride yanmış, yıkılmış bir şehir ve binlerce ölü insan bıraktılar, tam bir vahşet. Siz, geriye dönüp bakın, gerçekten bu küçücük tepe üzerinde, tarihte çok büyük uygarlıklar kurulmuş.

Ve, bu uygarlıkları kuran insanlar; Anadolu’nun bağrında binlerce yıl yaşamış insanlar, bunlar bizim ortak kültürümüzün bir parçası, bununla, kurulan medeniyetlerin büyüklüğü ile, yalnızca gurur duymamız gerek.
İşte, çıkıp giderken, geriye dönüp bakın ve bu gururu yaşayın.

İyi yolculuklar.

Çanakkale şehri tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için.

Gelibolu tanıtımı. 

Asos-Behramkale tanıtımı.

Altınoluk tanıtımı.

Edremit tanıtımı.