Mardin Midyat

Mardin Midyat
 

Mardin Midyat: Midyat-Mardin arası uzaklık: 88 km. Midyat-Batman arası uzaklık: 80 km. Midyat-Şırnak arası uzaklık: 133 km. Midyat-Siirt arası uzaklık: 133 km.

TARİH

Midyat’ın kuruluşu konusunda farklı görüşler vardır.

Bazı kaynaklar: şehrin kuruluşunu MÖ 2000’li yıllara kadar götürmektedir.

Bu dönemde, verimli topraklara sahip Yukarı Mezopotamya’ya yerleşmek amacıyla Orta Asya’dan göç eden Eti Türkleri, bölgeden geçişleri esnasında Midyat’ı büyük bir mağara yerleşmesi halinde kurmuşlar ve hayvanlarını da burada barındırmışlardır.

Günümüzde Midyat şehrinin altında uzanan ve birbirlerine bağlantılı olan mağaraların o dönemden kaldığı sanılmaktadır.

Daha sonraları buraya yine göçebe olan Komuk Türkleri yerleşmişlerdir.

Yöre uzun süre Komuklar ve Asurlular arasında bir mücadele sahası olur ve birkaç kez iki kavim arasında el değiştirir.

Daha sonraları bölgede Makedonyalılar, Persler, Romalılar hüküm sürer.

Bununla birlikte, bölgede bulunan çok sayıdaki mağaralara dayandırılarak, günümüzdeki anlamda bir yerleşme olarak kuruluşu, MÖ 180 yıllarında Sasani ve Selevkuslar dönemine rastlandığı da ifade edilmektedir.

MS 5’nci yüzyıla kadar Hıristiyanlık bölgeye hakim olmuş, yeni dinin ortaya çıkışı ve kuzeye yönelmesiyle birlikte bölge, İslam ordularının fethine maruz kalmıştır.

11’nci yüzyılın başından itibaren Artuklu Devletinin eline geçen Midyat, 300 yılı aşan bu devirde, civardaki diğer yerleşmelerde olduğu gibi, en parlak dönemini yaşamıştır.

Mervaniler ve Eyübiler’den sonra 1535 yılında da Osmanlılar buraya gelir.

1523 ve 1567 yıllarındaki kayıtlarda Hasankeyf Sancağının Tur Nahiyesine bağlı bir köy statüsünde olan Midyat, 1890 yılında Belediye teşkilatına sahip olmuştur.

Kısmi arkeolojik çalışma ve tahminlere dayanılarak kuruluşu MÖ 2000’li yıllara kadar geriye götürülen Midyat’ın yazılı belgelerde ilk olarak görülmesi ise, ancak MÖ 13 ve 9’ncu yüzyıllara rastlar.

Bu dönemlerde Tur Abdin Asur Kralları için ele geçirilecek ve talan edilecek bir ülke olarak anılmaktadır.

II. Asurnasipal MÖ 879 yılında gururla “Matiate’yi (Midyat) ve köylerini buyruğum altına soktum.

Bol ganimet edinip, onları yüklü haraca ve vergiye bağladım” sözü, Midyat’ın gerek tarihi geçmişi ve gerekse isminin kökeni konusunda önemli bir kanıt sunar.

Buna göre, günümüzde Tur Abdin Metropolitliğinin merkezi konumunda olan şehrin adının, Mağaralar Kenti anlamına gelen “Matiate” den türetilmesi büyük bir olasılıktır.

Midyat: Estel ve Eski Midyat olmak üzere iki kısımdan oluşur.

Şehirde turistik çekiciliğe sahip olan kesim “Eski Midyat” kesimidir.

İki kesim arasında 3 km uzaklık bulunur.

Ancak, gerek bazı resmi binaların bu boş alana taşınması, gerekse Estel ve Eski Midyat’ın birbirlerine doğru büyümesi sonucunda, iki alan arasında kalan boşluk tamamen dolmak üzeredir.

Yeni yapılaşma: Estel kesiminde ve Eski Midyat’ı Estel’e bağlayan Cumhuriyet Caddesi üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Estel’de sadece Müslümanlar yaşarken, Eski Midyat kesiminde ise Süryaniler ile Müslümanlar birlikte bulunmaktadırlar.

Hatta bu kesimde, köylerden göç eden 4 Yezidi ailesi de bulunmaktadır.

1970’li yıllarda, Eski Midyat’ta Süryaniler; nüfusunun yarısından fazlasını oluştururken, özellikle İstanbul gibi büyük şehirler ve Avrupa’ya göç sonucunda, günümüzdeki Süryani aile sayısı yaklaşık olarak 100’e düşmüştür.

Şehrin bir diğer farklı özelliği de kilise sayısında görülür.

Tarihi kiliselerin (6 adet), tarihi camilerden (2 adet) fazla olduğu, Türkiye’deki tek yerleşimdir.

Ancak cemaatleri azaldığı için, Pazar ayinleri bu kiliselerde dönüşümlü olarak yapılmaktadır.

Mardin Midyat Gümüş işçiliği-Telkari
 

 

GÜMÜŞ İŞÇİLİĞİ-TELKARİ

Telkari gümüş işlemeciliği, Süryani toplumunun ana sanat dallarından biridir. Telkari’nin eses doğuş yeri Musul olup, oradan Anadolu’ya geçmiş ve 15’nci yüzyıldan bu yana Türkler tarafından kullanılmaya başlanmıştır. 

Telkari kelimesi Farsça kökenli bir kelimedir. Bu kelime üretim sırasında kullanılan “tel” kelimesi ile, Farsça da örme anlamına gelen kari” kelimesinin bir araya gelmesiyle oluşur. 

Telkari: ince tel haline getirilmiş olan gümüşün küçük motifler ile birleştirilmesi işlemidir, yani gümüş işçiliği “Tillokari” ise altın işçiliği manasına gelmektedir. 

Midyatlı Süryani ustaların usta-çırak ilişkisiyle geliştirilerek sürdürdüğü bu sanat dalı, 25 mikrona kadar inceltilmiş ve 950 derece sıcaklıkta eritilmiş, gümüş teller kullanılarak yapılmaktadır. 

Evet Eski Midyat, gümüş işçiliği yani telkari ile ünlenmiştir. 

Telkari, ince gümüş tellerin birleştirilmesiyle yapılır.

Çok eskiye dayanır.

Ortadoğu’da çıkmıştır.

Gümüş veya altın, aynı kalınlıktaki iki ya da daha fazla telin örülmesiyle elde edilir.

Tamamen elde yapılan bir işlemdir.

Teller, kendilerinin çevresinde oval, yuvarlak veya benzeri şekiller oluşturularak sarılır.

Belli parlatma aşamalarından sonra ürünler  satışa sunulur.

Midyat Telkari Müzesi

TELKARİ MÜZESİ:

Telkari sanatının yaşatılması ve yeni nesillere aktarılması için, 10 Aralık 2023 tarihinde Midyat Belediyesi tarafından Telkari Müzesi açılmıştır. 

Müze, Akçakaya Mahallesi Süryani Çarşısındadır. 

Müzenin bulunduğu bina, Midyat’ın ilk Belediye Başkanlarından Süryani Gelle Hirmız’ın ailesi tarafından 1850’li yıllarda inşa edilen ve daha sonraki dönemlerde Midyat Belediyesine kazandırılan bir yerdir. 

Müzede; Bizans, Roma, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerine ait çok sayıda eser bulunmaktadır. 

Midyat Telkari Müzesi

Özellikle: gümüş; sahip olduğu anti-bakteriyel özelliğinden dolayı ilk dönemlerden itibaren hem mutfak malzemelerinde, hem de süs eşyalarında kullanılmıştır. Hatta Romalılar döneminden itibaren de özellikle süs havuzlarında suyun yosun tutmasını önlemek için gümüş kullanılmıştır. Müzede bulunan mutfak ve süs malzemeleri de adeta bunu doğrular niteliktedir. 

Müzede ayrıca bir telkari üretim atölyesi de yer almaktadır. Bu atölyede, müze ziyaretçileri eserleri satın alma imkanı bulurlar. 

 

Mardin Midyat
 

GENEL

“Midyat” kelime anlamı “Ayna” demektir.

Midyat yöresinin bir diğer adı olan “Turabdin” ise “ibadet edenlerin dağı” anlamına gelir.

Çünkü Midyat çevresindeki dağlarda bulunan mağaralar, bir zamanlar ibadet mekanı olarak kullanılıyormuş.

Midyat, Tur Abdin bölgesinin merkezi konumundadır ve güneyden kuzeye ve batıdan doğuya doğru yönelen iki eski yolun kesiştiği önemli bir noktada bulunmaktadır.

Bugün Midyat da Mardin gibi eski şehir bölümüne sahiptir.

Eski Midyat’ta çok sayıda tarihi cami ve kilise bulunuyor.

Taş mimariden yapılan bu dini mekanlar, asırlardır ayaktadır.

Yörenin taş ustalarının üstün ve incelikli becerileri nedeniyle, Midyat, bir açık hava müzesi görümümü kazanmıştır. Midyat’ın doğal örtüsü olan taşlar, eski binaların restore edilmesiyle yeniden hayat bulmuştur.

Midyat’ta hiçbir evin gölgesi bir diğer evin üzerine düşmez, daracık sokaklar öyle muntazam kurulmuş ki evler güneş ışıklarının aksi yönde durduklarından dolayı, yazın kavurucu sıcağında gölgeler oluşuyor, sıcak ve soğukta sertleşen taşlar, yazın serin, kışın sıcak  oluyor.

Midyat yöresinin son zamanlarda tanınmasının en büyük sebeplerinden birisi de bazı televizyon dizilerinin burada çekilmesidir.

Mardin Midyat Gümüş İşçiliği-Telkari
 

 

NE SATIN ALINIR

Buralarda el yapımı telkâri gümüş işleme ürünleri satın alabilirsiniz. Ayrıca taş işlemeciliğinin özgün örnekleri de satılıyor. Üzüm ve hatta üzümden yapılan pekmezde olabilir. Ama öncelikle gümüş düşünün.

Midyat ilçesinde telkâri “vav işi” olarak bilinir yani gümüş işlemeciliği literatürde “çift işi” olarak geçer. Motiflere, kullanılan malzemeye göre çeşitlenir.

Anahtarlıklar, şekerlikler, mücevher kutusu, sigara ağızlığı, tütün kutusu, tepsi, fotoğraf çerçevesi, künye, kaşık, vazo, tespih, yüzük ve daha pek çok obje, inanın bu güzelliklere doyamayacaksınız.

Midyat Meslek Yüksek Okulu

MİDYAT MESLEK YÜKSEK OKULU

Mardin Artuklu Üniversitesine bağlıdır. Sanayi Mahallesi Sanayi Sitesi Arkasındadır. Midyat’ın tarihi ve kültürel dokusuyla uyumlu bir eğitim sunmaktadır. Özellikle kuyumculuk ve takı tasarımı gibi alanlarda uzmanlaşmış programları ile dikkat çeker. Yüksekokul öğrencileri teorik bilgilerin yanı sıra uygulamalı eğitimler de alarak iş dünyasına hazırlanırlar. Evet okulda bugün itibarıyla 7 bölüm var. 

 

MİDYAT MAĞARA ODALARI:

Midyat merkezde bulunan bu mağara odaları, günümüzde aynı zamanda kafe olarak düzenlenmiştir. Bu mağara odalarında eski dönemde Süryanilerin yaşadığı düşünülüyor. Ayrıca bahçeden girilen bir odanın şarap mahzeni ve tahıl ambarı olarak kullanılıyormuş. Giriş kapılarının birinin üzerinde “Güneş uygarlığında bir nefes” yazıyor. Bu yazı, odaların Hıristiyanlık öncesi güneye tapınma döneminde de kullanıldığını gösteriyor. 

Evet duyduğuma göre, Midyat şehrinin altı, mağaralar ve bunları birbirine bağlayan gizli yollarla kaplıymış. 

 

 

Mardin Midyat
 

GEZİLECEK YERLER

Midyat Cevat Paşa Camii

 

CEVATPAŞA CAMİİ

Çarşının merkezinde Gölcük Mahallesinde yer almaktadır. 

Midyat’ın ilk camisidir. 

1925 yılında Cevat Paşa tarafından yaptırılmıştır. 

Anlatıldığına göre, Cevat Paşa (Orgeneral Cevat Çobanlı) askeri vazife gereği Midyat’a geldiğinde, Midyat’ta Hıristiyanlar ve iki Müslüman sülale yaşamaktaydı. O yıllarda başka bir Müslüman ülkeden Midyat’a göç etmiş yaşlı bir adam, çobanlık yaparak geçimini sağlamaya çalışıyordu.

Yaşlı adam, halk arasında “Kalo” (dede) olarak tanınırdı. Yaşlı adam vefat ettiğinde, Müslüman aileler onu kendi aile mezarlığına kabul etmeyince Cevat Paşa, caminin batısında bulunan bir araziyi satın alır ve mezarlık olarak vakfeder.

Sıra yaşlı adamın cenaze namazını kılmaya geldiğinde, Midyat’ta bir cami olmaması Cevap Paşa’yı kızdırır ve zaten her gittiği yere Cami, okul gibi eserler inşa ettirdiğinden, burada da bir cami yaptırmaya karar verir. 

Yaşlı adamın cenazesinin defnedildiği mezarlığın adı “Kalo Mezarlığı” olur. 

Cevat Paşa, caminin yapımında da özel bir durum yaratır.

O yıllarda askerliği geldiği halde askere gitmemiş herkesin, Cami inşaatında çalıştığı takdirde askerliğini yapmış olarak kabul edileceği tüm civar köylere duyurulur, askerliği gelmiş herkes, çalıştığı her bir gün için askerliğinden bir gün düşülmüştür.

Hatta at veya eşek gibi kendi hayvanını getirerek çalışanlardan, getirdiği hayvanlar için onun askerliğinden bir gün düşülürmüş. 

Midyat Cevat Paşa Camii

Cami, kalın duvarlı olup, kare planda Midyat taşından imal edilmiştir.

Avlulu cami tipindedir. Caminin avlusu cemaatin vakit geçirebilmesi için özel tasarlanmıştır. 

Caminin giriş kapısından sonra, 3 metre genişliğinde, dikdörtgen planlı bir mekan bulunur. Bu mekan son cemaat yeridir.

Kapı: kavislidir. Çevresi palmet motifleri, üzeri yuvarlak dairesel şekilli motiflerle bezenmiştir.

İbadet mekanı üstünde yuvarlak kemerlerle birbirine bağlanmış 12 sütun tarafından taşınan, düz bir örtü ve küçük bir kubbe bulunur.

Küçük kubbe kasnağının çevresine pencereler yerleştirilmiştir.

Ayrıca ibadet mekanı, iki katlı sıra halindeki yuvarlak kemerli pencerelerle aydınlatılır.

Mihrap 4 bölümlüdür. Birinci ve ikinci bölümleri, bitkisel bezemelerle, üçüncü bölüm kare pirizmalı şekillerle süslenmiştir. Dördüncü bölüm ise, yarım küre şeklindeki taştan yapılmıştır.

Caminin minaresi, Midyat taşındandır, yuvarlak gövdeli ve iki şerefelidir. Birinci şerefe ince sütunlarla süslenmiş olup her iki şerefede de bitkisel ve geometrik şekiller, şerefelere süsleme yoğunluğu kazandırmıştır. 

 

Midyat Ulu Cami
 

MİDYAT ULU CAMİ

Ulu Cami Mahallesindedir. 

1710 yılında Midyat ilçesinde Estel Mahallesi halkı tarafından inşa edilmiştir. 

Mimari stil olarak: Osmanlı ve Selçuklu mimari stili uygulanmıştır. 

Cami, 1934 yılında tavanının bir kısmını çökmesi üzerine, genişletilerek yeniden onarılmıştır.  Orta kat, 1950 yılında ahşaptan yapılmıştır. 2001 yılında bu ahşap orta kat çökmüştür. 

2003 yılında cami tamamen restore edilmiş, avlu, tuvaletler, arka cemaat yerleri, iç ve dış duvarlar, Midyat taşından yeniden yapılmıştır. 

Cami, toplam 1500 kişi kapasitelidir. 

Caminin minaresi, 1905 yılında yapılmıştır. Minare: geniş, tek şerefiyeli ve Selçuklu mimarisine uygun Midyat taşından yapılmıştır. 

Bugüne kadar birkaç defa onarılan Ulu Cami, hala ibadete açıktır.

 

Midyat Hacı Abdurrahman Camii

HACI ABDURRAHMAN CAMİİ-MELLE CAMİİ

Önce, caminin banisi Hacı Abdurrahman Efendi’den söz etmek istiyorum. Kendisi, Estel’in Yukarı Mahallesinde ikamet eden, Beyt-Alle diye bilinen bir ailede, 1835 yılında dünyaya gelir.

Ablası, bir subay ile evlenip İstanbul’a yerleştiğinde, 7-8 yaşlarındaki Abdurrahman’ı da yanında götürür. Abdurrahman Efendi, İstanbul’da ilk ve orta okulu okuduktan sonra askeri liseye kaydolur.

Askeri liseyi de başarıyla bitirdikten sonra Osmanlı Subayı olur ve kendi memleketi olan Midyat’ın Estel Mahallesinden bir hanım ile evlenir. Daha sonra askeri görevli olarak Selanik’e gider, burada bir ev satın alır. 

Evet Abdurrahman Efendi, Selanik’te uzun yıllar kalır, emekli olur ve memleketi olan Estal’e geri döner. Burada bir ev ve kendi adıyla anılan bu camiyi, 1915 yılında yaptırır. 

Bu sırada, I Dünya savaşı çıkar, dönemin şartlarından dolayı camiye gelecek cemaat olmaz, Abdurrahman Efendi, kendisi tek başına namaz kılmak için camiye gider, camiyi boş bırakmaz. 

Evet, Abdurrahman Efendi, 1920 yılında 85 yaşında Estel’de vefat eder. 

Şimdi gelelim cami hakkında ayrıntılı bilgi vermeye.

İlçe merkezinde Estel Mahallesinde, Estel Kentsel Sit alanı içindedir. 

1915 yılında inşa edilmiş, tek minareli, tek şerefeli bir camidir.

Bu eşsiz konak, Midyat’ın farklı noktalarından görülebilir. Ayrıca Asur İmparatorluğu dönemine tarihlenen mağaralar ve farklı dönemlerde bu mağaraların üzerine inşa edilmiş ahır, depo, işlik olarak kullanılan ve barınma/toplanma amacı taşıyan mekanlara sahiptir. Konak bu özellikleriyle Midyat’ın birçok yapısında olduğu gibi, ziyaretçilerini adeta zamanda yolculuğa çıkarmaktadır. 

Midyat taşındandır ve kare planlıdır. Cami oldukça sadedir. Cephesi altı kemerle hareketlendirilmiştir. Bu kemerlerin beşinin içinden birer pencere açılır.

Mihrap ve minber, bitkisel bezemelidir. Caminin minaresi, kare kaide üzerine yuvarlak gövdeli ve tek şerefelidir. Minare şerefesinde, Ulu camide benzerleri görülen bitkisel motifler bulunur.

Midyat Gelüşke Hanı
 

 

GELÜŞKE HANI

İlçe merkezinde Akçakaya Şen Caddesindedir.

Tarihi han, 1903 yılında Süryani Musa Samas tarafından inşa edilmiştir.

İki katlı bu yapıda, 20 oda bulunuyor ve hanın alt kısmında, binek hayvanları, küçükbaş ve büyükbaş hayvanlar için ayrılmış özel bölümler yer alıyor. 

O zamanlar misafirhane ve ticarethane olarak kullanılmıştır. 1950’lerden sonra ise popülerliğini yitirmiştir.

Midyat Gelüşke Hanı
 

1950-1970 yılları arasında ise köylü pazarı olarak kullanılmaya başlanmıştır. 1980 yılından sonra ise eski canlılığını yitirmiş ve ahır ve mezbaha olarak uzun süre kullanılmıştır.

Midyat Gelüşke Hanı

Ancak yakın zaman önce, han restore edilerek günümüzdeki halini almıştır.

Günümüzde tarihi han, yöresel yemeklerin sunulduğu birçok restoran, köy dinlenme odaları ve Şadırvan bahçesi ve kafelere ev sahipliği yapmaktadır.

Yerli ve yabancı turistler burayı yoğun olarak tercih ediyorlar.  

 

 
Midyat Devlet Konukevi

 

MİDYAT DEVLET KONUK EVİ

Midyat ilçesinin simgelerinden biri olan Devlet Konukevi, tarihi Mardin evlerindendir.

1850 yılında Midyat’ın en yüksek noktasında, önde gelen Süryani Şabo ailesi tarafından inşa ettirilmiştir. Dönemin ünlü Süryani taş ustalarından Malke Brahem, İlyas Mepsi Elyas ve Gallo Zero, binanın yapımında görev almıştır. 

1930 yılında Midyat Belediye Başkanı olan İbraham Şabo’nun görev süresi bittikten sonra bina, devlet mülküne dönüşmüştür. 

Dönemin Başbakanı Adnan Menderes, Midyat’ın il yapılmasıyla ilgili bir konuşma yapmak üzere, şehre gelmeyi planlamış ve binaya bir balkon yapılmasını istemiştir. Bu balkon, taş işçilikleriyle süslenmiş ve üçüncü kat üzerine eklenmiştir. (ayrıntı aşağıda)

Ancak Adnan Menderes, sağlık durumunun bozulması nedeniyle bu konuşmaya yapmamıştır. 

Evet, yapı, ilk sahibi olan İshak Şabo’un vefatından sonra, 1950’li yıllarda Midyat Kaymakamlığı tarafından satın alınarak devlet konukevi olarak hizmete sokulmuştur. 

Yeri:

İlçe merkezinde Akçakaya Cumhuriyet Caddesindedir.  

Midyat Devlet Konukevi

Yapı, geleneksel Midyat mimarisinin en güzel örneklerinden biridir. Sarı kalker taşından inşa edilmiştir. Taş işçiliğinin en ince detaylarına sahip olan konak, 3 katlıdır ve geniş bir avluya sahiptir. 

En alt kat: ana kayanın oyulması ile elde edilmiş bir oda ve onun ön bitişiğine eklenmiş bir bölümden oluşur.

İkinci kat: geniş bir teras ve 3 oda bulunur. Bu odalar “L” şeklinde düzenlenmiştir.

Üçüncü kat: geniş bir teras ve 2 oda bulunur. Bu kat, 1930 yılında Midyat Belediye Başkanı olarak görevde bulunan İbrahim Şabo döneminde ilave edilmiştir. 

Bu iki odanın arasında bulunan koridordan yukarıya, dar ve tünelimsi bir merdivenle üçüncü kata çıkılmaktadır.

Bu kata çıkıldığında, yine geniş bir teras vardır. Fakat buradaki teras, odaların önünde, yan tarafındadır. Bu tek odanın giriş kapısının bulunduğu, küçük bir cumba vardır.

Midyat Devlet Konukevi
 

Bu kattan, odanın damına çıkılır. Dama çıkıldığında, binanın yapıldığı tepenin yüksekliği ve binanın üç katlı oluşu nedeniyle tüm Midyat görülmektedir. Daha doğrusu Midyat en iyi ve güzel buradan görülüyor.

Kahverengiye çalan sarı şehrin en yükseklerinin minareleri ve çan kuleleri buradan en iyi şekilde görülür.

Midyat Devlet Konukevi
 

Konukevinin avlusunda, mutfak amacıyla kullanılan yerde su kuyusu bulunur.

Bölgede çekilen televizyon dizilerinde ilk tercih edilen mekanlardan ve Mardin’e gelenlerin ilk uğradığı yerlerden biridir.

Midyat konukevinin en üst katındaki terasından Midyat’ın eşsiz manzarasını izleyebilirsiniz.

Midyat Kent Müzesi
 

 

MİDYAT KENT MÜZESİ-ESTEL HAN

İlçe merkezine 2 km uzaklıktaki Ulucami mahallesi Dr Alaaettin Aslan caddesindedir.

İnşa kitabesi yoktur, ne zaman ve kim tarafından yaptırıldığı bilinmiyor. 

U tipine sahip olan han, tek avlulu ve üç katlı hanlar gurubuna girer. 

Yapımında kesme taş ve düzgün kesme taş kullanılan hanın bodrum katı, kayaya oyularak yapılmıştır. 

Midyat Kent Müzesi

Çeşitli formlarda pencere açıklıklarına sahip mekan içten beşik tonozlu, dıştan ise üzeri düz dam şeklinde yapılmıştır. 

Midyat Belediyesi tarafından 2021 tarihinde aslına uygun olarak restore edilen yapı, Midyat kültürüne ait eserlerin sergilendiği, Kent Müzesi olarak ziyarete açılmıştır. 

Müzede: Sümer, Akad, Mittani, Hitit, Asur, İskit, Babil, Pers, Roma, Bizans, Arap, Selçuklu, Artuklu ve Osmanlı dönemlerine ait günlük yaşamda kullanılan önemli materyaller sergileniyor.

Müzenin Etnografya bölümünde, yüzlerce yıllık el yapımı kilimler, süs eşyaları, yöresel giysiler ve günlük eşyalar gibi birçok etkileyici kültürel obje gözler önüne serilmektedir. 

Midyat Kent Müzesi
 

Müzenin bulunduğu handa; yıllardır eski halı, takı, tespih, ev eşyası, mangal, saat gibi tarihe mal olmuş antik değere sahip ürünleri pazarlayan esnafın işyerleri de bulunuyor.

Ayrıca gümüş telkâri, halı ve kilim tezgahlarıyla dükkanlarının bulunduğu handa, antika dükkanı işletenler de bulunuyor.

Bu da gelen yerli ve yabancıların ilgisini çekiyor.

Midyat İzozoel Kilisesi
 

 

İZOZOEL KİLİSESİ

Altıntaş (Keferze) mahallesindedir. Kilise köyün kuzeyindeki en yüksek noktaya yerleşmiştir. Bu konumu itibarıyla gerçekten ihtişamlı bir görünümü var. Kilisenin muhteşem görüntüsünü vurgulamak için yapılmış bir çan kulesi de var. 

Keferze dolmuşları ile ilçe merkezinden buraya ulaşım mümkündür. 

Mor İzozoel Kilisesi 2021 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.  

Süryani Ortodoks kilisesidir. 

Özenli bir taş işçiliğiyle süslenmiştir. Turabdin’deki manastır ve köy kiliselerine özgü plan tiplerini yansıtır. Kilisede yer alan bezemeler, Midyat taş işçiliği geleneğinin gelişmiş örneklerinin yansıtır. 

İnşa tarihi net olarak bilinmiyor. 

Bir inanışa göre: Bu kilise Mor Gabriel Manastırının mimari Şufnayn’ın oğulları mimar Theodosius ve Theodore tarafından 6’ncı yüzyıl başlarında inşa edilmiştir. 

Ancak bu kilisenin, Turabdin’in en parlak döneminin yaşandığı 8’nci yüzyılda inşa edildiği de iddia edilmektedir. 

Çan kulesi ve kemerli pencereleriyle dikkat çeken kilisenin küçük bir kubbesi vardır. Çan kulesi Midyat’taki taş işçiliği ve işlemeciliğinin en güzel örneklerinden biridir. 

Yazının başında belirttiğim gibi, UNESCO tarafından da dikkat çekilen bu kiliseyi mutlaka gidin ve görün. Özellikle Mardin yöresine gelen yabancı turistler burayı mutlaka ziyaret ediyorlar. 

 

 

Midyat Mor Barsavmo Kilisesi
 

MOR BARSAVMO KİLİSESİ

İlçe merkezinde Işıklar Mahallesindedir.

Kilise 5’nci yüzyılda inşa edilmiştir. İlk yapıldığı dönemde manastır olarak kullanılmaktaydı, fakat 14’ncü yüzyılın sonlarında Mor Gabriel Manastırı gibi burası da Moğollar tarafından saldırıya uğradı ve tamamen yıkıldı. 

Midyat Mor Barsavmo Manastırı

1780 yılında tekrar inşa edildi, fakat 1841 yılında Kürt Beyi Bedirhan tarafından tekrar yıkıldı ve bölgedeki tüm Süryanilerin çoğu öldürüldü. 

1902 yılında kilisenin yarısı kalan harabelerin üzerine yeniden kuruldu kalan diğer kısmı ise 1943 yılında tamamlandı. 

Bunlar zamanında bu kiliselerde yaşamış insanlar tarafından yazılan bir kitapta yazmaktadır. 

Midyat Mor Barsavmo Manastırı

Mor Barsavmo:

Biraz Mor Barsavmo’dan söz etmek istiyorum. Kendisi MS 375-457 yılları arasında Malatya’da yaşamış bir Azizdir. 

Mor Barsavmo mucizeleriyle ve erdemleriyle ünlü, çilekeşlerin başı olarak bilinen bir azizdir.

Süryanilere göre, yerin 88 cm altında, insan yüksekliğinde, aşağıda 29 cm, yukarıda 22 cm, genişlikte çukurda yaşamakta, Barsavmo’nun başlattığı bir ibadet şeklidir.

Kilise avlunun kuzeydoğusundadır.

Okul ve misafir odaları aynı avluya bakar. Süryani çocuklara din, dil eğitimi verilmekte ve insanlar her akşam dua için burada bir araya gelmektedirler. 

Kilise, 1943 ve 1991 yıllarında iki kere restore edilmiştir.

 

 

Midyat Mor Şarbel Kilisesi
 

 

MOR ŞARBEL KİLİSESİ

Mardin ve çevresinde en son inşa edilen kilisedir.

Midyat merkezdeki en göz alıcı kilisedir.

Yapımı 1950’lere tarihlenir.

Mardin çevresindeki geleneksel plan tipinin 20’nci yüzyıla uyarlanışının bir örneğidir.

Midyat Mor Gabriyel Manastırı
 

 

MOR GABRİEL MANASTIRI(DEYRULUMUR MANASTIRI)

Yeri:

Manastır Mardin il merkezinden 120 km uzaklıktadır.

Midyat ilçe merkezinin ise 22 km güneydoğusunda, Cizre yolu üzerinde, Turabdin mevkiinde Güngören mahallesindedir.

 

Önemi:

 Manastır 2021 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır. 

Süryani cemaatinin önemli merkezlerinden birisidir.

Gerek şehir yerleşmelerinden uzaklığı ve gerekse ana yollardan sapa kalması nedeniyle, Deyrulzafaran’a göre daha korunaklıdır.

100 yıl daha yaşlı olmasına rağmen, bulunduğu konumun yarattığı olumsuz etki nedeniyle, Deyrulzafaran’a göre daha az ziyaret edilmektedir.

Ancak, Deyrulzafaran manastırına göre son 20-25 yıldır daha aktif durumda olup, kadrosu daha geniştir.

Bu manastırda 40 civarında öğrenci dini eğitim almaktadır.

615 yılından 1049 yılına kadar, birer Süryani Ortodoks din adamı olan Tur Abdin Metropolitlerine ev sahipliği yapmıştır.

Günümüzde de aynı misyonu sürdürmektedir.

Yani, Tur Abdin Metropoliti, burada ikamet etmektedir.

Ortaçağ’da bütün doğunun en meşhur manastırı olduğu ve parlak devrinde, içinde 300 rahibin yaşadığı söylenen manastır, bu yönleriyle, Süryani kültürünün ve dini yapısının şekillenmesi ve gelişmesinde tarihte önemli görevleri olmuştur.

Dünyanın en eski Hıristiyan manastırlarından biri olma özelliğine sahiptir.

Bu manastır: manastırlarıyla ünlü Athos dağında kurulu herhangi bir manastırdan en az 400 yıl daha eskidir.

Kuruluşu Filistin’deki Mor Saba manastırından yaklaşık 80 yıl, Sina’daki Mor Katherine manastırından da 1.5 asır öncedir.

Bu demektir ki, Mor Gabriel’de bugün ilahi ve dualarıyla monastik yaşamı sürdüren rahip ve rahibeler yaklaşık 15 asırdır devam eden bir geleneği yaşatmaktadırlar.

Yüzyıllar boyunca birçok ünlü şahsiyetin adı, bu manastır ile özdeşleşmiştir.

Mor Akhsenoyo, Hapısnaslı Mor Şemun d’Zayte, Bakısyanlı Mor Gabriel.

 

Metropolit:

Metropolit, kilise hiyerarşisinde patrikten sonra gelen en rütbeli kişidir. Onun altındaki rütbe rahip, onun altındaki ise papazlardır. Türkiye’de 4 metropolit var. Bunlardan ikisi Deyrulzafaran Manastırı ve Mor Gabriel Manastırında bulunur. 

Diğer metropolitler İstanbul ve Adıyaman’dadır.  Burası 615-1049 yılları arasında Turabdin bölgesi metropolitlik merkezi olarak görev yapmıştır. Bu dönemde teolojik bir merkez olmuş ve din adamlarının yetiştirilmesi görevini üstlenmiştir. 

 

Mor Gabriel kimdir

Manastırdaki ilk metropolit Mor Daniel’den sonra, manastırın yönetimine gelen Mor Gabriel, faziletli yaşamı ve yaptığı mucizelerle, rahiplerin ve halkın gözünde, yörenin en ünlü azizi oldu.

594-668 yılları arasında yaşamış, manastırın altın çağını yaşatmıştır. Midyat ilçesine bağlı Bethkustan Mahallesinde doğup büyümüştür. 

Süryani halkı için büyük bir öneme sahip olan Mor Gabriel, her yıl 31 Ağustos’ta anılıyor. 39 yaşında manastırın ruhani lideri, 40 yaşında din adamı, 654 yılında 60 yaşında iken rahipliğin üst mertebesi olan metropolit oluyor. 

17 yıl metropolitlik yaptıktan sonra, 23 Aralık 668’de vefat ediyor ve vefatından 130 yıl sonra veba hastalığı yaşanıyor. Hastalık bölgeye ve manastıra yayılıyor. Manastırda bine yakın rahip hastalık nedeniyle yaşamını yitiriyor.

Bu salgından kurtulmak için 31 Ağustos günü, manastırdaki rahipler, Mor Gabriel’in naaşını mezardan çıkarıyor ve sunakta oturtuyorlar.

Eline de metropolitlerin taşıdığı asayı koyarak bir duvara yaslıyorlar. Ardından sabaha kadar dua edip ilahiler söylüyorlar.

Sabaha karşı ise asanın yerinden kaydığı görülüyor. Ancak asanın hala ayakta dimdik durduğuna şahitlik ediyorlar. Daha sonra hastalık bitiyor. 

Yine burada ilginç bir hikaye daha var. Rahipler her zaman Mor Gabriel’in naaşını çıkarmanın doğru olmadığını düşünerek manaşından bir parça kesmeye karar veriyorlar.

Böylelikle yeniden bir hastalık ve veba yaşanırsa Mor Gabriel’in bereketi ve şifasını alabileceklerine inanıyorlar.

O sırada bir rahip, “Ben Mor Gabriel’in sağ elindeki parmakları keseceğim, kestikten sonra öleceğimi biliyorum ama zaten bir gün öleceğim” diyerek sağ elindeki parmakları kesiyor.

Ve bu rahip Mor Gabriel’in parmaklarını kestikten sonra ölüyor. Diğer tüm rahipler, Mor Gabriel’in elini kesmesinin günah sayılması için rahip adına dua ediyor.

İnanışa göre bu esnada rahipler “Onu affettim” diye bir ses duyuyorlar. 

Bu olayın ardından, 31 Ağustos tarihi, Süryani Ortodokslar tarafından Mor Gabriel Anma günü olarak kabul ediliyor.

Gümüş ile kaplanan ve muhafaza edilen Mor Gabriel’in parmakları, o tarihten beridir her yıl 31 Ağustos tarihinde Mor Gabriel Manastırında çıkarılarak ayinde suya batırılıyor.

Geçmiş yıllarda Mor Gabriel’in parmakları öpülüyormuş ancak daha sonra manastırın suyunun bulunduğu bir kap içerisine batırılmaya başlanmış.

İnananlar şifa bulmak ve Mor Gabriel’in bereketini almak için bu sudan alıyorlar. 

Evet, bu hikaye uzun oldu, sanırım sıkıldınız, ama eğer burayı ziyaret edecekseniz, bu hikayeyi bilerek ziyaret ederseniz, sanırım daha anlamlı olur. 

Midyat Mor Gabriel Manastırı

Manastırın Kuruluşu

Manastır: 397 yılında yani 1600 yıl önce Savur’lu Mor Şemun ve Kartmin’li Mor Şemun tarafından kurulmuştur

Manastır, ilk olarak kurucularının adlarıyla adlandırılmışsa da daha sonraları 668 yılında manastırı yöneten metropolit Bakısyan’lı Mor Gabriyel’in adıyla anılmaya başlanmıştır.

408 yılında İstanbul’da oturan İmparator II. Theodosius (408-450) bazı yapıların inşası için Manastıra maddi yardımda bulunmuştur.

409 yılında ise, manastırın ilk kurucusu olan Mor Şmuel vefat etmiştir. Mezarı: Beth Kadişe (Azizler Evi) dedir.

433 yılında: manastırın ikinci kurucusu olan Mor Şemun’da vefat etmiştir.

634 yılında, Rum kumandanı Harkel, Urfa şehrini işgal eder.

Ortodoks Episkoposları kovar ve makamlarından uzaklaştırır.

Mor Gabriyel ise, çareyi İslam ordusunun Mezopotamya’ya girmesinde bulur.

Bunun için İslam ordusunu destekler ve Mezopotamya’ya girmesine yardımcı olur.

Mor Gabriyel, Cizre’ye giderek İslam ordusu başkumandanı Hattaboğlu Ömer’i ziyaret eder.

Hz Ömer, yapmış olduğu yardımlardan dolayı, Mor Gabriyel’e, bir ferman verir, mühür ve imzasıyla tasdik eder. Fermanda “Süryaniler her türlü din, örf ve adetlerinde hürdür. Çan çalması, bayram kutlaması, cenaze gömme törenleri, kilise ve manastır inşası serbesttir.

Din adamları olan Episkoposlar, papazlar, rahipler ve şemmasları da vergi ve askerlikten muaf tutar. Süryani fakirlerine yardım yapılmasını emreder, Süryanilerin İslam kanunlarının teminatı altında hür yaşamalarını vaat eder.

Sonuç bölümünde ise, bu emirlerin dışında hareket edenlere en şiddetli cezaların uygulanacağını” belirtir.

Bu ferman sayesinde Mor Gabriyel manastırı uzun bir süre saldırılardan korunur.

Bu itibarla, manastıra İslam ordusu Başkumandanı olan Hz Ömer adına izafeten “DEYR-EL ÖMER” ismi verilir.

Bir başka söylentiye göre ise, Deyr-el Umur denilmesi, “Umro” Süryanicede sakinlerin barındığı yer anlamına gelmektedir.

Manastıra 14’ncü yüzyıl sonlarında Timurlenk liderliğindeki Moğol ordusu tarafından saldırı düzenlendi ve 140 keşiş öldürüldü. 

Evet tarih boyunca çok kez yağmalanan, farklı yönetim guruplarının baskılarıyla ve zorluklarıyla karşılaşan Mor Gabriel’in en büyük sınavını 20’nci yüzyılda verdiği belirtiliyor. 

1990’lı yıllarda ise bölgede yaşanan çatışmalar ve terör olayları nedeniyle manastır tekrar sıkıntılı bir sürece girdi. Terör olaylarından dolayı, Süryani cemaatinin büyük çoğunluğu Avrupa’ya göç etti. Geri dönen aileler olurken, tamamen oraya yerleşen aileler de oldu. 

Midyat Mor Gabriel Manastırı

Manastırın kuruluş hikayesi

Hikaye: Savur yakınlarındaki bir köyden olan Mor Şmuel ve Aziz Mor Şemun’un yaşam öyküsüne dayanır.

4’ncü yüzyılın sonlarına doğru rahipliği ve inzivayı seven Mor Şmuel: Nusaybin’e yakın Umrin dağında, yalnız bir şekilde 10 yıl yaşamaya başlar.

Perslerin yöreyi işgal etmesiyle, buradan ayrılarak, günümüzde Yayvantepe olarak bilinen Kartmin köyü civarında bir barınak inşa eder.

Bu arada köyde oldukça tehlikeli bir hastalığa yakalanan Şemun adında bir çocuğu, mucizevi bir şekilde iyileştirir ve onu yanına alır.

Bu iki aziz, bir süre sonra insanlardan uzaklaşmak amacıyla, bulundukları yerden Kartmin’in kuzeydoğusuna doğru yola çıkarlar.

Yolculukları sırasında okudukları kutsal kitabın bittiği yerde, kendilerine bir manastır kurmaya karar verirler.

Kitap bittiğinde, eski bir putperest tapınağının harabelerinin yakınına gelmişlerdi.

Kararlaştırdıkları gibi, iki aziz manastırlarını inşaya başlamak üzere uykuya dalarlar.

Uykuya daldıkları bir sırada, Mor Şmuel’in şeklini alan bir melek, Mor Şemun’a görünür ve birlikte manastırın kurulacağı yeri belirlemeye başlarlar.

Melek, batı, güney ve kuzey yönlerinde birer taşı gösterip manastırın bu sınırlar arasında kurulacağını söyler.

Bu geniş alanın, iki kişinin ibadet etmesi için oldukça geniş bir alan olduğunu düşünen Mor Şemun’a melek, şu an geniş olsa da ileride bu manastırın birçok kimsenin ibadet ve barınma yeri olacağını ifade eder.

Bunun üzerine, bu kadar büyük bir yerin inşa edilmesinin zorluğunu söyleyince, melek de büyük bir taş alıp, yerden bir arşın kaldırdıktan sonra, “bu taşı havada durduran ilahi kuvvet burayı inşa edecektir” der.

Bu şekilde melek ve Mor Şemun manastırın temelini attıktan sonra, melek görünmez olur.

Mor Şemun, daha sonra uyanan Mor Şmuel’e olanları anlatır ve böylece dua evinin inşasına başlarlar.

Efsanede geçen ve bir zamanlar havada durduğuna inanılan taş, halen Mor Gabriel Manastırının avlusunda bulunmaktadır.

Kuruluşundan sonra, değişik tarihlerde manastırın içinde ve dışında ekler yapılmıştır.

Bunlar: Kral Arkadius döneminde yapılan, rahipler için barınma ve ibadet yerleri, bugün kullanılan Meryem Ana Kilisesi, Resuller/Azizler kilisesi, Kırk Şehitler kilisesi, Mor Şmuel’in gömülü olduğu mabet, Manastırın güneybatısında Kartminli Mor Şem’un mabedi, sekiz kemer üzerinde yükselen motifli Theodora Kubbesi, ziyaret amacıyla gelip yapının görkemi karşısında manastırın hizmetine giren Mısırlıların yaptığı kubbe ve 512 yılında Kral Anastos tarafından yaptırılan motif ve mozaikleriyle ünlü, büyük bir mabettir.

Bu yapıların en gözdesi, eskiden mutfak olarak kullanılan Theodora Kubbesidir.

Kubbe, İmparator Arkadius’un kızı Theodora’nın maddi yardımıyla ovalımsı bir şekilde pişmiş tuğladan yapılmış ilginç bir yapıdır.

Alt katta bulunan bu eski bölümlerin üzerine, son zamanlarda ziyaretçi odaları, görevlilerin odaları, mutfak, rahibe odaları gibi yeni ilaveler yapılmıştır.

Mor Gabriel Manastırı, girişinin sağ ve sol köşelerinde, aslan figürleri görülür.

Bu figürlerin Süryaniler arasında mitolojik bir yeri vardır.

Rivayete göre: Mor Gabrial Manastırı, 7’nci yüzyılda çeşitli nedenlerden dolayı boşaltılır.

Manastırın insansız kaldığı zaman diliminde, Tanrı tarafından manastırın korunması için aslan gönderilmiştir.

Daha sonra insanlar manastıra geri döndüklerinde, aslanların ortadan kaybolduğu söylenir.

Bu iki aslanın iki melek olduğu rivayet edilmektedir.

Günümüzde, özgün yapısını bozmadan, manastırın tarihi duvarları ve bazı mekanların restorasyonu yapılmaktadır.

Yeni yapılan eklentilerin de eskisiyle uyum içinde olmasına dikkat edilmektedir.

Midyat Mor Gabriel Manastırı

Manastırda Eğitim-Öğretim

Manastırda eğitim ve öğretim faaliyetleri sürmüştür. Manastırda, dört bölümlü büyük bir okul vardır. Bu okul: ilk, orta ve liseye eşit bir kolejdir. Bundan başka, teoloji bölümü vardır.

Zamanında Tur Abdin Kanununda 10 yaşını bitiren erkek çocuk, muhakkak ilk eğitimini okulun birinci bölümünde görmesi mecburdur.

Şayet öğrenci, ruhaniliğe girmek istiyorsa orta ve lise bölümlerini bitirmesi, baş papazlık ve kolej öğretmenliği yapabilmesi için ise Teoloji bölümünü bitirmesi gerekiyordu.

Okulun en parlak dönemi, Mor Şemun Zeyte’nin müdürlüğü zamanıdır. Mor Şemun Zeyte, okulu teoloji bölümünü bitirip aynı okula müdür olmuştur.

Buna benzer birçok bilim adamı bu kolejden yetişmiştir.

Manastır, birçok ülkeye dağılmış Süryani cemaatine, Süryanice öğretmeni sağlamada da çok önemli rol oynamaktadır.

Aynı zamanda göçler sonucunda Ortadoğu’dan bütün dünyaya yayılmış ve oralarda kilise kurmuş Süryani cemaatinin din adamı ihtiyacının bir kısmı da buradan karşılanmaktadır.

 

Kütüphane

Manastır aynı zamanda bölgenin en büyük kütüphanesini de içermekteydi. Kitapların çoğu eski ve yeni ahitten oluşmaktaydı.

Bunun dışında felsefe, teoloji, tıp, bilim ve tarih ile ilgili kitaplar da bulunuyordu. Kütüphane zaman zaman dışarıdan gelen baskınlarda yağmalanmış ve tahrip edilmiştir. Geriye kalan kitaplar ise, doğu ve batıdaki kütüphanelere kaçırılmıştır.

Bugün batı kütüphanelerinde (British Library, İngiliz Devlet Kütüphanesi gibi) sergilenen birçok el yazması eser, manastırın yüzyıllar boyunca kültürel merkez olarak önemliliğine tanıklık etmektedir.

 

Azizler Evi

Yapının içinde bulunan “Azizler Evi” 15 nişli bir anıt mezardır.

Süryani geleneğinde azizlerin naaş ve mezarları, bulundukları yerlerin manevi kutsiyetini arttırmaktadır.

Mor Gabriyel manastırı da bu yönüyle büyük bir manevi kutsiyete sahiptir.

Birçok azizin mezarı ve kemikleri burada bulunuyor.

Mor Filiksinos, arkadaşı Episkopos Sturiyos’a yazdığı mesajında “melekler tarafından temeli atılmış Deyr-el-Umor manastırını yedi kez imanla ziyaret eden Kudsi şerifi ziyaret etmiş farizasını yetire getirmiş sayılır” demektedir.

 

Evet burayı ziyaret ederseniz, işte kurallar ve gezi planı:

Manastırı ziyaret etmek isterseniz, ziyaret saatleri var ve kesinlikle bu saatlere uyuyorlar. (Ziyaret saati: 13.00) Önceden girmek mümkün değil. Saati geldiğinde ziyaretçileri kabul ediyorlar.

Tek başına gezmek de mümkün değil. Gurup olmasını bekliyorlar ve güzel ağaçlı bir yoldan yürüdükten sonra, üç kuleli manastırın girişinde, bir rehber gurubu karşılayarak gezdirmeye başlıyor. 

Geziye başlamadan önce, yine burası ile ilgili çok ilginç bir söylentiden söz edeceğim ve sonra gezimize başlayalım.

Midyat’taki bu manastırda ölen papazları, manastırın yan tarafındaki mezarlığa, oturur pozisyonda ve doğu yönüne bakacak şekilde gömüyorlarmış.

Çünkü bu uygulama, Hz İsa’nın dirilmesinin doğu yönünden olacağı inancına ve onun karşısında yatar pozisyonda olmama isteğine dayanıyormuş.

Yeni bir vefat olduğunda mezar açılıp, sandalyedeki kişinin kemikleri alınarak kenara koyuluyor ve cenaze, kıyafetleriyle birlikte doğuya bakacak şekilde sandalyeye oturtuluyormuş. 

Son bir not, giriş ücretli son olarak 100 TL idi. 

Manastırın bünyesinde bulunanlar:

Manastırın bünyesinde, ana kiliseden baka Meryem Ana, Kırk Şehitler ve kurucusu Mor Simeon’a adanmış üç kilise bulunuyor. Evet manastırda sadece bu bölümler ziyarete açık, çünkü diğer bölümler manastır sakinlerinin yaşam alanıdır. 

Midyat Mor Gabriel Manastırı Ana Kilise
Ana kilise:

6’ncı yüzyılın ilk yarısına tarihlenen, silindirik kubbesi görülmeye değerdir. Roma imparatorlarının yardımıyla yapılmıştır. Yakın zamanda restore edilmiştir. Çok sade ve etkileyici bir görünümü vardır. 

1500 yıldır ibadet yapılan kilise, sadeliği ve şıklığıyla dikkat çekiyor. 

Vaftiz taşının üzerinde sarı bir külah duruyor. 

Kilisede iki tane mezar bölümü var. Birinde, öldürülmüş bir metropolit, diğerinde ise Sivas’ta katledilen 40 şehitlerin kemikleri bulunuyormuş. 40 Şehitler öyküsü, Mardin merkezde bulunan bir kilisede de geçiyor. 

Teodora Kubbesi:

Kubbe Roma İmparatoru Justinianus’un eşi Teodora tarafından 540 yılında yaptırılmıştır. Vaftizhane olarak kullanılan yapı, 8 küçük kemer üzerinde yükseliyor. Yukarıya doğru konik biçimdedir. Tepesi açıktır. Özelliği dışarıdan kare yapı içeriden konik bir yapı olarak görünmesidir. 

Burada tam ortada 1300 yaşında bir taştan masa var. Hamur mayalamak ve üzüm sıkmak için kullanılıyormuş. Önünde Süryanice bir yazı var tarihçesi anlatılıyormuş. Yan tarafta mutfak bölümü bulunuyor. 

 

Meryem Ana kilisesi:

Manastırın günlük ibadetlerinin yapıldığı bir kilisedir. Çok sade bir görünüşü vardır. Diğer Süryani kiliselerinde olduğu gibi dua ve ayin bölümleri ayrı ayrıdır. Kilisede perde var.

Resim, ikon, heykel yoktur. Perde tercihinin bir nedeni de bölgenin savaş alanı olmasıymış. Savaşlarda ikonlar, heykeller resimler yok ediliyor ama perdeler yok edilse bile yapılması çok kolaymış.

Midyat Mor Gabrial Manastırı Mezarlık Bölümü

Mezarlı bölümü:

Bazı özel mezarlar görüldükten sonra Azizleri Mezarları bölümü bulunuyor. 12.000 kişinin kemikleri gömülmüştür. Burada her Cumartesi akşamı toplu dua yapılıyormuş. Manastıra adını veren Mor Gabriel’in mezarı da burada, yandaki mezar bölümlerinde değil, toprak altında bulunuyormuş. 

Mor Gabriel, çok mütevazi biri olduğu için mezarının ayak altında olmasını istemiş. Toprak içinde olmasının nedeni, buraya ziyaret edenler, kendi inancına göre elini sokup toprak alabilmesiymiş. Yerde bulunan mezarlardan biri de manastırın kurucusu Mor Samuel’e aittir. Terası geçerken, avluda bir kuyu görülüyor. Bu sarnıç kuyusu ilk günlerden beri kullanılıyormuş.

 

Yaşam Alanı:

Üstte teras bölümü var. Teras demek aslında yanlış, birden fazla teras ve yapı var. Birbirlerine merdivenlerle, geçişlerle bağlanmıştır. Kademeli geçişler oldukça güzeldir. Süryani işçiliğinin, ustalığının sadece söylentiden ibaret olmadığını burada çok rahatlıkla anlayabilirsiniz. 

Rahiplerin ve öğrencileri kaldıkları bölümler, birbirinden ayrılmış.

 

 

Midyat Anıtlı Köyü
 

 

ANITLI KÖYÜ

Öncelikle önemli bir hususu belirtmekte yarar var. Birleşmiş Milletler (UNWTO) tarafından düzenlenen “En iyi turizm köyleri” programında, Anıtlı köyü, Dünyanın en güzel köyü seçilmiştir.

Biraz daha ayrıntı: 2022 yılı için Anıtlı köyü ülkenizi temsil etmeye hak kazanan 3 köyden biri olmayı başarmıştır. 20 Aralık 2022 tarihinde yayınlanan yarışma sonuçlarına göre ise 57 farklı ülkeden yapılan 130 başvuru arasında, sahip olduğu kültürel ve doğal değerleri ve olağanüstü potansiyeli nedeniyle, En iyi Turizm Köyü olarak seçilmiştir. BMDTÖ tarafından iyileştirme programına alınan Anıtlı köyü ile ilgili çalışmalar devam etmektedir. 

Evet, şimdi Anıtlı köyünü anlatmaya devam edelim.

Midyat ilçe merkezinin 29 km kuzeyinde bulunmaktadır.

Köyün Süryanice ismi “Hah” dır. İpek yolu üzerinde önemli bir ticaret yolu olarak kurulmuştur. 

Köydeki Süryanilerin önemli kısmı, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerine göç etmiştir.

Yurt dışındaki “Anıtlı köylüleri” tarafından kurulan dernekler vasıtasıyla, köyde bulunan tarihi öneme sahip Meryem Ana Manastırı ve kilisesi restore edilmiştir.

Aynı zamanda köyün ortasında kale biçiminde bir köşk vardır.

Bu köşkte 4 Süryani ailesi yaşamaktadır.

Köşk, saldırılar sırasında Süryaniler tarafından korunma amaçlı kullanılmıştır.

Köy turizm açısından büyük öneme sahiptir.

Yaz aylarında, köye 3000-4000 ziyaretçi gelmektedir.

Köyde Timur tarafından yakıldığı söylenen iki kilise kalıntısı daha vardır.

Bazı araştırmacılar, büyüklüğünden ve etrafındaki kiliselerden dolayı Anıtlı köyünü “Katedral Köyü” olarak nitelendirirler.

Geçmişte burada 40’a yakın kilise bulunduğu söyleniyor.

Midyat Anıtlı Köyü
 

Hah köyü: Tur Abdin bölgesinin en dikkat çeken köylerinden biridir.

6’ncı yüzyıla tarihlenen Yunan kaynaklarında, Tur Abdion diye geçen metropolitliğin merkezinin burada olabileceği ileri sürülmüştür.

Midyat Anıtlı Köyü

Köyü belki de daha önemli kılan 640 yılındaki Arap fethinden sonraki 1.5 yüzyıla tarihlenen tahminen 5 kilise ve manastırın olmasıdır.

Hah köyündeki en görkemli kilise, sofistike mimarisi ve süslemesiyle bölgedeki 8’nci yüzyıl kilise mimarisinin en dikkat çekici örneği olan Yoldath Aloho (El Hadra ya da Meryem Ana kilisesi) dir.

Midyat Anıtlı Köyü Kara nohut

Tanıtımı bitirmeden önce, yine yöreye özgü bir gıda var. Bunun adı “Kara nohut” Anıtlı köyü yöresinde yıllardır yetiştirilen bir tarım ürünü olmakla birlikte, yöredeki toprak ve iklim koşullarıyla özdeşmiş, özgün bir lezzete sahiptir. 

 

Midyat Meryem Ana Manastırı
 

 

MERYEM ANA MANASTIRI-YOLDATH ALLOHO

İlçe merkezine 40 km uzaklıktaki Anıtlı (Hah köyü) köyünün güney kıyısındadır.

Özgün mimarisiyle dikkati çeker.

Günümüzde mimari açıdan eşine az rastlanır güzelliktedir.

Kuzey Mezopotamya’nı en güzel kiliselerinden biri sayılmaktadır.

Manastır: Süryani dilinde “Yoldath Aloha” (Tanrı Anası) ismini taşımasına karşın, çoğu kez Arapça “El Harda” (bakire) olarak anılır.

Kilisenin tam olarak ne zaman yapıldığı bilinmez. Muhtemelen 4 ile 6’ncı yüzyıllarda inşa edildiği tahmin edilmektedir. 

Kubbesinin alt kısmı 7’nci yüzyılda yapılmıştır.

Kubbesinin dıştan üst kısmı ve çan kulesi, 20’nci yüzyılda eklenmiştir.

Çan kulesi, 1939 yılında yapılmıştır.

Çatıdaki kiremitler, 1907 yılında yerini kesme taşlara bırakmıştır.

Kadim geleneğe göre, Müneccim Kralları Süryani alemine bağlayan bu mekan, Yukarı Mezopotamyalı bu krallardan biri tarafından Meryem’e adanmıştır.

Mekanın anıtsal havası, mimarisi ve süslemeleri, burayı yörenin diğer tapınaklarından ayrı kılmaktadır.

Bu kilise, Mardin civarında az rastlanan, kare planı ve merkezi kubbesiyle Mardin yakınlarındaki Deyrul-Zafaran manastırına benzer.

Kilise bir zamanlar metropolitlik merkezliğini üstlenen Anıtlı köyünde metropolitin manastır erkanına ayrılmıştır.

Oturma yerleri bulunan bir apsisle, karşılıklı okuyan iki koruyu barındıracak şekilde, ana cemaate kapalı bir nef, yöre kiliselerinde hiç rastlanmayan özelliklerdir.

Kuruluş Öyküsü

Anıtlı Meryem Ana kilisesinin kuruluş öyküsüne bir söylence de katılmaktadır.

Söylence: Meryem Ana kilisesinin kuruluşu İsa’nın doğumuna bağlanmaktadır.

Rivayete göre: Yahudiye ülkesindeki (İsrail) Beytlehem’de doğan Mesih’in yıldızını doğuda gören 12 yıldız bilimcisi, bu yıldızın izini sürmeye başlarlar.

Bunlar: Anıtlı köyüne vardıklarında, içlerinden üçü bu yıldızı takip etmeye devam eder, diğerleri ise Anıtlı köyünde kalır.

Yıldız, Mesih’in bulunduğu mağaranın üzerinde durmasından sonra bu üç yıldız bilimcisi mağaraya girer ve burada Mesih ile annesini görmeleriyle birlikte secdeye kapanırlar.

Daha sonra bereket olarak Meryem Ana’dan aldıkları bir bez parçasıyla, diğerlerinin yanına dönerler.

Beraberlerinde getirdikleri Mesih’e ait kumaş parçasını yakıp, küllerini kendi aralarında bölmek isterken, ateşe atılan kumaş, 12 altın madalyona dönüşür.

Bu mucizeye tanık olduklarında, Meryem Ana adına bir mabet yaptırmaya karar verip, bugünkü manastırı inşa ederler.

Böylece Mesih’ten sonraki ilk mabet yapılmış olur.

Bu olayın gerçekleştiği Anıtlı Göletinin hemen yanındaki bölge, günümüze kadar Süryanice’de Parputho (paramparça) olarak adlandırılır.

İlk kilisenin Kudüs’te kurulduğu “Hıristiyan” kelimesinin ise Anadolu’da henüz MS 37-43 yılları arasında telaffuz edildiği göz önüne alındığında, yukarıda izah edilen olayın, bu olaylardan daha önce gerçekleştiğini göstermekte ve Mesih’in doğumuyla beraber inşa edilen bu mabedin önemi daha iyi anlaşılmaktadır.

Mimari özellikleri

Sanatsal boyutu ele alındığında manastır/kilise, Tur Abdin’in en görkemli yapıtlarından birisidir.

Bir özelliği de inşasında sergilenen mükemmel taş işçiliğidir.

Yapı aynı zamanda Tur Abdin’de nadir görülen kare planına sahiptir.

Bazı araştırmacılara göre, İstanbul’daki Ayasofya Kilisesi, bu kilisenin genel planı örnek alınarak inşa edilmiştir.

Son bir not: Meryem Ana kilisesinde haçın üzerinde İsa’nın ruhunu betimleyen güvercin figürü vardır. Bu sadece Meryem Ana kilisesinde vardır. 

 

Midyat Mor Yakup Manastırı
 

 

MOR YAKUP MANASTIRI

İlçe merkezine bağlı Süryani köyü olan Barıştepe (Salah) köyünün hemen altında bulunan bereketli vadidedir.

Midyat-Dargeçit yolu 5 km. sindedir.

Mor Yakub Manastırı, MS 419 yılında Mor Barsabo ve İskenderiyeli bir keşiş olan öğrencisi Mor Yakup’un Persler tarafından şehit edildikleri yerde inşa edilmiştir.

Mor Yakup, önce Diyarbakır oradan da Tur Abdin bölgesine gelir.

Mor Yakup’un 421 yılında ölümünden sonra manastır çok önem kazanmıştır.

Mor Yakup’un ölümünden sonra, öğrencisi Mor Daniel burada tek başına kalır.

Zaman içinde manastıra yüzlerce rahip yerleşir.

5’nci yüzyılın sonlarına doğru Mor Daniel’de ölür ve 6’ncı yüzyılın başında, 508-510 yıllarında çilekeş Mor Yakup adına büyük bir kilise inşa edilir.

7’nci yüzyılın başlarına kadar kilise sağlam kalmıştır.

Uzun süre metropolitlere ev sahipliği yapan manastır 14’ncü yüzyılın ortalarından başlayarak bir süre Deyrul-Zafaran patrikliğinden kopan Tur Abdin patriklerini de ağırlamıştır.

14’ncü yüzyılda Tur Abdin için patriklik makamı olmuştur.

Diğer Süryani kiliselerinden farklı olarak bu kilisede açık bir Bizans etkisi görülür, manastır 1454 ve 1693 yıllarında yağmalanmıştır.

1906-1907 yılları arasında patrik II. Abdülmesih buraya gelip yerleşmiştir.

Patrikten sonra iki rahip İsa ve Aziz’ de buraya yerleşmiştir. I. Dünya savaşı başlayınca manastır boşaltılmıştır. 1916 yılından 1965 yılına kadar metruk vaziyette olan bugünkü manastır, eski manastırın ancak bir bölümünü içermektedir. Manastır daha sonraki yıllarda onarım görmüştür.

Manastırın kuzeyinde uzanan, kesme taşlardan örülü mimari kalıntıların Hıristiyanlık öncesi bir kült yapısına mı (Mor Yakup’un hayat hikayesi doğrultusunda) yoksa eski bir manastıra mı ait olduğu ancak arkeolojik kazılar sonucu anlaşılabilir.

Salah köyündeki Mor Yakup Manastırının bulunduğu yerde, Perslerin Tanrısı Heraclius’a ait olduğu ve antik çağlarda inşa edildiği söylenen büyük bir tapınağın ayakta kalan iki kemeri vardır.

MS 4’ncü yüzyılın sonlarında, Pers komutanı mabede tanrılara kurbanlar sunmak için gelir ve odada bulunan Mor Bar Şabo ve 11 öğrencisini şehit eder.

Mor Yakup buraya yerleşir ve hastalara şifa verir.

Mor Yakup kilisesi, enine yerleştirilmiş orta nefiyle Tur Abdin bölgesinin en gözde mimari anıtlarından biridir.

Tarihi boyunca yaşadığı olaylar ve kırsal alanda yer alması nedeniyle, yüksek duvarlarla çevrelenen manastır küçük bir kale görünümündedir.

Mor Gabriyel Manastırına benzemesi açısından, bazı uzmanlar tarafında aynı döneme (6’ncı yüzyıl) tarihlendirilir.

Başka bir görüşe göre ise, kısa bir süre önce saptanan ve kilisenin 8’nci yüzyılda onarım gördüğünü belirten bir yazıta dayanarak, şekil benzerliğinin ücra bölgelere özgü geleneksel tutuculuktan kaynaklandığını ve buna benzer kilisenin yazıtta belirtilen dönemde kurulduğunu vurgulamaktadır.

Antik dönem örneklerinden etkilenmiş, taşa işlenmiş güvercinler ve asma dalları Hıristiyanlığın sembollerini yansıtır.

Kutsal Ruhun insanlığa bahşettiği yedi duyguyu güvercinler, dallarıyla bütün insanlığı kucaklayan asma ise İsa Mesih’i temsil eder.

Kilisenin içi, güney cephedeki üç, kuzey cephede ise tek pencereyle aydınlanır.

Manastırda bulunan yapılar şunlardır: Anastasios kilisesi, Theodora’nın Kubbesi, Beth Kadişe (Azizler Evi), Kırk şehitler kilisesi, Meryem Ana kilisesi, Diğer manastır yapılarıdır. (Kütüphane, yemekhane, öğrenci odaları gibi)

Günümüzde aktif olan manastırda, 8 öğrenci eğitim görmektedir.

Midyat Mor Abrohom Manastırı
 

 

MOR HOBİL MOR ABROHOM MANASTIRI

İlçe merkezinin 1 km doğusundadır. Küçük bir tepe üstündedir.

Turabdin bölgesinde konuşlanmıştır.

Manastırın ilk olarak, Kral Anısta tarafından inşa ettirildiği, Timur’un istilasıyla yıkıldığı ve 1920 yılında Midyat halkı tarafından onarıldığı rivayet edilmektedir.

Mor Gabriel manastırında eğitim görmüş Mor Hobil ve Mor Abrohom tarafından, MS 5’nci yüzyılda kurulmuştur. 

Manastır arazisini yaklaşık 6 metre yükseklikte duvarlar çevreler. Manastırın avlusu, kıraç ve bakımsızdır. Güzel bahçeleri ve çay evi bulunmaktadır. Yemyeşil çevresi, bakımlı parkı, mekanın güzelliğini dışarıdan takdir etmek isteyenler için huzurlu bir sığınak haline getirmektedir. 

Manastır avlusunun güneyinde bir aile mezarlığı vardır.

Manastır ve mezarlığa, avlunun kuzeyindeki evde yaşayan aile göz kulak olmaktadır.

Midyat Mor Abrohom Manastırı
 

Avlunun doğusunda manastırın 3 kilisesi yan yana sıralanır.

Kilisenin girişindeki yazıya göre, kiliselerin en eskisi, 5’nci yüzyıla tarihlenen Mor Hobil’dir. Mor Hobil kilisesinin inşasından sonra çilekeşlerin başı Mor Barsavmo’nun ustası olan Mor Abraham buraya gelir.

Mor Hobil’in küçük tapınağının yanına Mor Abraham adına büyük bir tapınak inşa edilmiştir.

O günden bu yana manastır, Mor Abraham olarak anılır.

Eski manastırdan çok az bir kısmı günümüze gelmiştir.

Manastır 1900 yıllarında eski temeller üzerine yeniden inşa edilmiştir.

Manastırda bir aile mezarlığı ve ayrıca rahipler için yapılmış bir konaklama yeri bulunur.

Bu konaklama yerinde: Süryaniler, diasporadan gelenlerin konaklaması için bir apart otel türünde tesis yapmışlardır.

Midyat yöresine yolunuz düşerse burayı mutlaka ziyaret ediniz.

 

 

Batman tanıtımı.

Siirt tanıtımı.

Şırnak tanıtımı.

Mardin tanıtımı.

 

Adana Yumurtalık

Adana Yumurtalık

Adana şehrinin, Akdeniz’de kıyısı bulunan ilçelerinden biridir. Adana’nın sıcağından bunalanların uğrak yeri. Deniz manzarası ile ünlüdür.

Adana Yumurtalık

Adana Yumurtalık

ULAŞIM

Adana il merkezine, 81 km. uzaklıktadır. Ceyhan ve Yakapınar üzerinden gidiliyor. Ceyhan ilçesine ise: 30 km. uzaklıktadır. Yol güzel.

Adana Yumurtalık

Adana Yumurtalık

Adana Yumurtalık

GENEL

Yumurtalık “yumurta yuvası” anlamına gelir.

Yumurtalık’ın güney ve doğusunda İskenderun körfezi, kuzeyinde Ceyhan ilçesi, kuzeybatısında Adana, Batısında ise Karataş ilçesi vardır. Adana’nın Akdeniz’e kıyısı olan iki ilçesinden biridir.

İlçenin toplam sahil şeridi 55.22 km. dir.

Yumurtalık: temiz, berrak denizi ve yaklaşık 1 kilometrelik geniş plajı ile cazip bir tatil merkezidir. Turizm bölgesinde toplam 5 kilometre uzunluğunda sahil bandı bulunur.

Özellikle hafta sonlarında sahil çok kalabalıktır. Adana’da yaşayan birçok kişinin burada yazlık konutları vardır.

Tatil sezonu boyunca pek çok günlük ziyaretçi gelir. Yaz döneminde Yumurtalık ilçesinin nüfusu 30-40 bin kişilere kadar yükselir.

Havası oldukça güzel, Adana şehir merkezine göre serindir.

Bakü-Ceyhan petrol boru hattı Yumurtalık’ta sonlanır. Yani Yumurtalık limanından büyük petrol tankerlerine petrol yüklenir.

Adana Yumurtalık Ayas PlaJı

Yumurtalık-Ayas Plajı

Adana il merkezine 80 km uzaklıktadır. Plajın uzunluğu 600 metre ve genişliği ise 50 metredir.

Buranın daha önce mavi bayrağı varmış, ama iptal edilmiştir. Doğru dürüst bir tesis yoktur. Deniz hemen derinleşmiyor.

Deniz berrak ve güzel, plaj kum, kumu güzeldir.

Bunun yanında: özellikle ilçe merkezinin batısında, devlete ait çeşitli kamplar bulunmaktadır. (Emniyet Müdürlüğü “Polis Kampı”, Devlet Su İşleri, Tarım Kredi, Köy Hizmetleri, Gençlik Kampı Tesisleri var )

Ayrıca, Yumurtalık belediyesinin halka açık kamp alanları bulunmaktadır. Her yıl, çok sayıda vatandaş, belediyenin kamp alanından yararlanmaktadır. Kamp alanlarında, her türlü alt ve üst yapı mevcuttur.

Adana Yumurtalık

Kaplumbağalar

Yumurtalık sahilleri, 4 milyon yıldır bu bölgede yaşayan, dünyada sadece 1000 çift kaldığı düşünülen, yeşil deniz kaplumbağaları (Chelonia mydas) nın dünya popülasyonunun % 60’ı ve ayrıca bir çok Caretta Caretta kaplumbağalara ev sahipliği yapıyor.

Ayrıca bir tatlı su kaplumbağası türü olan Nil Kaplumbağasının (Trionyx triunguis) da yaşam alanıdır.

Nesli tükenme tehlikesi altındaki bu türler, Yumurtalıkta, komşu Karataş ilçesindeki Akyatan sahilinde ve Dalyan’daki İztuzu plajında yumurta bırakmaktadır.

Zaten buranın Yumurtalık ismi de, bu kaplumbağa yumurtlama alanı olmasından gelir.

 

Balıkçılık

Yumurtalık yöresine yolunuz düşerse, balık yemeden ayrılmayın, sahilde güzel balık restoranları var, menüyü kontrol ederek bu restoranlarda güzel bir balık menüsü yemelisiniz.

İlçede sahilde bulunan bazı köylerde balıkçılık yapılıyor. Bu köylerde, çeşitli büyüklükte balıkçılık tekneleri var.

Denizde avlanma derinliği 70 metreyi buluyor. Buraya has balıklar: kefal, lagos, karagöz, melanur, istavrit, lüfer, levrek, çupra, barbunya, sardalya, gümüş, karides, mercan, torik ve arı balığıdır.

Yumurtalık ve civarında çıkarılan “King Karides” özellikle dünyaca meşhurdur.

Adana Yumurtalık

TARİHİ

Yumurtalık: İskenderun körfezinin kuzeyinde, MÖ 4’ncü yüzyılın son çeyreğinde, Büyük İskender’in Pers İmparatoru Dara’yı mağlup etmesinden sonra, İskender’in halefi olan Makedonyalı komutanlar tarafından bir liman şehri olarak kurulmuştur.

Bu yeni kurulan kente, eski Yunancada “keçi” anlamına gelen “Aıks” sözcüğünden türetilmiş “Aigeai” ismi verilmiştir.

Çünkü, bununla ilgili bir efsane vardır.

Söylenenlere göre: Büyük İskender, Pers ordusunu yenerken, boynuzlarına meşaleler bağlı keçileri Perslerin üstüne göndermiş, Persler büyük bir ordunun üstlerine geldiğini düşünerek kaçmışlar ve savaşı İskender kazanmıştır.

Ermeni krallığına bağlı Lajazzo (Ayas) şehri, 1261 yılında Venediklilere kiraya verilir. Kentin asıl gelir kaynağı olan deniz ticaretini ellerinde tutan Venedikliler, şehre “Lajazzo” ismini verirler.

1268 yılında bölge Memlukler tarafından ele geçirilir ve Halep Beyliğine bağlanır.

Marko Polo, 1269 yılında şehri ziyaret eder. Limanın Venedikli ve Cenovalı tüccarlarla dolu olduğunu ve bunların ipek, altın, yün, hububat ve baharat ticareti yaptıklarını yazar. 1271 yılında Çin’den dönüşünde, kenti ikinci defa ziyaret eder.

1517 yılında bölgede Yavuz Sultan Selim vasıtasıyla Osmanlı hakimiyeti görülür.

Cumhuriyet devrinde, Nahiye merkezi Ayastan Yumurtalık’a taşınır. 1933 yılında nahiye olan Yumurtalık, 1959 yılında Adana’nın bir ilçesi olur.

1974 yılında oyuncu ve film yönetmeni Yılmaz Güney, Yumurtalık hakimi Sefa Mutlu’yu öldürülmesi olayının ardından Yumurtalık’ta tutuklandı.

Yumurtalık Meslek Yüksek Okulu

YUMURTALIK MESLEK YÜKSEK OKULU

Çukurova Üniversitesine bağlı olarak, 2000 yılında kurulmuştur. İktisadi ve İdari Programlar Bölümleri, Turizm ve Otelcilik, Teknik Programlar Bölümünde Su Ürünleri, Petrokimya Seracılık ve Bahçe Kültürleri programlarıyla açılmıştır.

Okul, 2017-2018 eğitim öğretim yılında, 3 amfi ve 16 derslik, 15 laboratuvar ve öğrenci kantini olan 7 bin metre karelik kapalı alana sahip olan yeni hizmet binasında faaliyetlerine devam etmektedir.

 

GEZİLECEK YERLER

Adana Yumurtalık Lagünleri-Yumurtalık Tabiat Koruma Alanı, Milli Park

Adana Yumurtalık Lagünleri, Yumurtalık Tabiat Koruma Alanı, Milli Park

 

YUMURTALIK LAGÜNLERİ-YUMURTALIK TABİAT KORUMA ALANI-MİLLİ PARK

Park alanı, Adana il merkezine 55 km, Yumurtalık ilçe merkezine 30 km ve Karataş ilçe merkezine 35 km uzaklıktadır.

Adana-Karataş-Yumurtalık yolu asfalttır. Adana-Ceyhan-Yumurtalık yolu da asfalttır.

Yumurtalık lagünleri: Ceyhan nehrinin denize döküldüğü yer ile Yumurtalık körfezi arasında kalan lagünler, tatlı ve tuzlu su bataklıkları, geniş çorak düzlükler, çamur düzlükleri, sazlıklar, ıslak çayırlar, kumullar ve Halep çamı ormanlarından oluşan oldukça kompleks bir yapıya sahip sulak alan sistemidir.

Burası, bölgedeki diğer lagünlerin aksine düzensiz kıyı çizgisine sahiptir birçok noktada denizle birleşir.

Eski Ceyhan nehri eski yatağı, alanı ikiye böler.

Eski nehir yatağı kuzeyinde, Çamlık lagünü ile geniş çorak düzlükler, bataklıklar ve tuzlu çayırlarla çevrili Ömer, Yapı ve Darboğaz gölleri yer alır.

Göllerin derinlikleri 20-60 cm arasında değişir.

İlkbahar ve yaz aylarında, gölün bir kısmı kuruyunca, özellikle kuzeyde geniş çamur düzlükleri ortaya çıkar.

Tatlı suyun, kumullardan göle sızdığı bölümlerde, sazlıklar vardır.

Tuzcul bataklıklar ve çamur düzlükleriyle çevrili olan Çamlık Lagünü: Ömer gölü, Yapı gölü, Darboğaz gölü ve daha küçük Kaldırım gölü, kış aylarında su seviyesi yükseldiğinde, tek bir büyük göle dönüşür.

Ömer gölü ve Çamlık lagünü arasındaki bir yarımada üzerinde: 59 hektarlık alanı kaplayan, Türkiye’nin nadir Halep Çamı ormanlarından biri bulunur.

Alandaki bataklıkların bir bölümü, tarım alanına dönüştürülmüştür.

Batı bölümde, büyükbaş hayvanların otladığı, geniş ıslak çayırlar vardır.

Yelkoma Lagününün ağzında, eski Ceyhan ağzında ve Çamlık Lagününün Yumurtalık körfezine açıldığı yerde, dalyanlar vardır.

Eskiden burada balıkçılık kooperatifleri vasıtasıyla balıkçılık yapılıyormuş ama bölge Milli Park ilan edilince 1994 yılından sonra dalyan özelliği kalmamış.

Adana Yumurtalık Milli Park

Adana Yumurtalık Milli Park

Yumurtalık lagünlerinde, 272 bitki ve 252 kuş türü bulunur. Alanda değişik türden binlerce ördek, sakarmeke, flamingo, kılıçgaga, akça cılıbıt ve küçük kum kuşu gibi kuş türleri kışlar ve geçmişte bunların sayısının 70 bini aştığı söylenir.

Bölge, 1993 yılında, 1’nci Derece Sit alanı olarak ilan edilmiş ve korumaya alınmıştır.

1994 yılında ise, Bakanlar Kurulu kararı ile, Tabiatı koruma alanı olarak ilan edilmiştir.

2008 yılında ise, yine bu bölge Bakanlar kurulu kararı ile “Milli Park” olarak ilan edilmiştir.

Yumurtalık körfezi, nesli tehlike altındaki yeşil kaplumbağanın Akdeniz’de bilinen tek kışlama alanıdır.

 

YUMURTALIK SERBEST BÖLGE

Milli Park Alanının doğusundadır.

Burada: ağır metal endüstrisi tesisleri ve Irak petrollerini taşıyan boru hattının ulaştığı bir tanker dolum tesisi bulunur.

Bakü-Ceyhan Petrol Boru Hattı ile Orta Asya Petrolleri de buraya taşınmaktadır.

Dev dolum tesislerinin bulunduğu bölgede, bir de termik santral bulunmaktadır.

Daha doğuda, İskenderun körfezinin karşı tarafından da petrol rafinerisi, ağır metal ve çimento fabrikaları bulunur.

Bugüne kadar büyük çaplı bir kaza meydana gelmemiştir.

 

ANTİK LİMAN

Ayas kalesinin koruduğu liman, oldukça geniş bir koyun, küçük bir halicinin kenarına kurulmuştur.

Bu koy, dar bir deniz boğazından karanın içine girerek kaleye doğru olabildiğince genişleyen bir koy haline gelir.

Doğal bir dalgakıran vardır.

İnsan eliyle yapılmışa benzeyen, şerit halinde uzanan koy ile denizi birbirinden koparır, daracık bir boğaz sayesinde deniz ile koyu birbirine bağlar.

Koyun tam ortasında: küçük bir adacık ve üzerinde kız kalesi bulunur.

Denizdeki dalgalar yüksek geldiğinde, en fazla 6-7 metre kalınlığındaymış gibi bir görüntü veren bu kayaların üzerinden zıplayan dalgalar koyun içine düşebilmektedir.

Ancak, bu doğal set, denizdeki gemilerin koy içine girmesine izin vermez ve limanın emniyetini sağlar.

Böylece antik dönemlerde, çok önemli işlev sağlamıştır.

Adana Yumurtalık Ayas antik kenti

Adana Yumurtalık Ayas antik kenti-Aigaiai

AYAS (AİGEAİ-YUMURTALIK) ANTİK KENTİ

Öncelikle şunu bilmekte yarar var, aynı isimli bir antik kent, günümüzde Manisa kentinde de bulunmaktadır.

KURULUŞU;

Şehrin kuruluşuna ait 2 iddia var.

1-Basılmış madeni sikkeler, Aigeai şehrinin geçmişinin, en fazla MÖ 2’nci yüzyıla kadar uzandığını gösterir.

2-Şehir, MÖ 4’ncü yüzyılın son çeyreğinde, Büyük İskender’in Pers İmparatoru Dara’yı yenmesinden sonra, İskender’in halefi olan Makedonyalı Komutanlar yani Seleukoslar tarafından bir liman şehri olarak kurulmuştur.

 

İSMİ:

Bu yeni kurulan kente, eski Yunanca’da “keçi” anlamına gelen “Aiks” sözcüğünden türetilmiş “Aigeai” ismi verilmiştir.

Çünkü bununla ilgili bir efsane vardır.

Söylenenlere göre: Büyük İskender, Pers ordusunu yenerken, boynuzlarına meşaleler bağlanmış keçileri Perslerin üstüne göndermiştir.

Persler büyük bir ordunun üstlerine geldiğini düşünerek kaçmışlar ve savaşı İskender kazanmıştır.

Kent: Helenistik dönemde Aigeai, Roma döneminde Aegeai, Orta çağda İtalyan denizciler ve tüccarlar tarafından Ajazzo ve Lajazzo, İslam dönemlerinde ise Ayas ismini kullanmıştır.

 

YERİ:

Kent: antik dönemde, Kilikya Pedias (Ovalık Klikya) bölgesinde, Ceyhan (Pyramos) nehrinin doğusunda, İskenderun körfezinin batısında, Misis ve Davudi dağlarının (Parion Oros) güneyinde yer almaktadır.

Bugün ise, Ayas antik kenti: Yeniköy deresi kenarında, korunaklı doğal bir barınağın hemen üzerindeki bir yükseltide kurulmuştur.

 

ÖNEMİ:

Antik dönem yazarlarından: Pausania, Tacitus ve Strabon, eserlerinde Aigeai antik kentinden söz etmişlerdir.

Orta çağ boyunca yoğun bir yerleşime sahne olan Ayas, kale ve liman çevresinde gelişmiştir.

Romalılar döneminde, Suriye’ye giden yol üzerinde, önemli bir liman, garnizon kenti ve konaklama yeri olarak kullanılmıştır.

Bizans döneminde de bu özelliklerini geliştirerek devam ettirmiştir.

Şehir, Haçlı seferlerinin bir sonucu olarak, ticaret yolunun değişmesi sonucu, daha 12’nci yüzyılın başından itibaren, önemli bir ticaret merkezi olma yolunda canlanmaya başlamıştır.

Kentin ticari önemi, Ortaçağ da daha da artmıştır.

Ortaçağ döneminde, Anadolu’nun iç kesimlerine dağılan kervan yollarının ana limanı ve başlangıç noktası burasıydı.

 

ŞEHRİN TARİHİ GEÇMİŞİ;

 

SELEUKİD HAKİMİYETİ-HELENİSTİK DÖNEM:

MÖ 333 sonbaharında, Makedonya Kralı Büyük İskender: Kilikya bölgesine girer, bahar ayında ise Aigea yakınlarında bulunan İssos’ta yapılan savaşta, III Dareios yönetimindeki Pers ordusunu yener.

Kilikya satraplığına: Kral muhafızlarından Nikanor oğlu Balakros’u atar.

 

Kilikya Topraklarının Paylaşılması:

Büyük İskender’in MÖ 323 yılında, Babil’de ölümünün ardından, İmparatorluğun toprakları komutanları arasında paylaşılır.

Kilikyanın kıyı kentlerini: Ptolemaioslar, Kilikyanın doğu kıyısı ve iç kesimlerini Seleukos krallığı alır.

Seleukos kralı III Antiokhos’un; MÖ 197 yılında, Ptolemaios Kralı V Ptolemaios’a karşı başlattığı büyük deniz harekatının çıkış noktası: Aigeiai’dir ve bu savaş sonucunda, tüm Kilikya, Seleukos Hanedanlığı hakimiyetine girer ve yoğun bir Hellenleşme süreci başlar.

 

Aigeai kentinin kurulması ve şehrin ismi:

Şehir:  I.Seleukos Nikator (MÖ 323-281) döneminde, Makedonyalı asker koloniler tarafından, Büyük İskender’in anısı için kurulmuş olmalıdır.

İsmini ise Makedonya’nın başkentinden almıştır.

 

Şehrin kurulmasıyla ilgili iddialar:

Bazı iddialara göre, şehir Büyük İskender tarafından kurulmuştur.

İddialara göre, bu yeni kurulan kente, eski Yunanca’da “keçi” anlamına gelen “Aiks” sözcüğünden türetilmiş “Aigeai” ismi verilmiştir.

Çünkü bununla ilgili bir efsane vardır. Söylenenlere göre: Büyük İskender, Pers ordusunu yenerken, boynuzlarına meşaleler bağlanmış keçileri Perslerin üstüne göndermiştir. Persler büyük bir ordunun üstlerine geldiğini düşünerek kaçmışlar ve savaşı İskender kazanmıştır.

Evet yukarıda belirttiğim gibi, bu iddiaların doğruluğunu gösteren kanıt yoktur.

Sadece: antik dönemde, bu iddia ile ilgili olarak, roma İmparatorluk dönemine ait birçok sikke üzerinde, Büyük İskender, keçi, boynuzlarına yanan meşaleler takılmış keçi betimlemeleri bulunmuştur.

 

Büyük İskender:

Büyük İskender’in İssos savaşı öncesinde hazırlık yaptığı ve zafer kazandığı bu bölgedeki: Alexandria, Aigeai, Epiphaneia ve Hierapolis/Kastabala kentleri, Büyük İskender’in sikkelerinde yüceltilmiş ve onu bir saygınlık değeri olarak kullanmıştır.

Ayrıca Eigeai kenti: Eugenes soylu kökenli olma özelliği kazanmak için, mitolojik kurucusunun Argoslu kahraman Perseus olduğunu iddia etmiştir.

Kentin, Makedon kökenlerine ilişkin betimlemeler, Helenistik dönemin erken sikkelerinden itibaren, Argos ile akrabalık bağları ise Roma İmparatorluk dönemi sikkelerinde görülebilmektedir.

 

Evet biz yine şehrin kuruluşuna dönelim.

Seleukid Kralı IV Antiochos Epiphanes döneminde (MÖ 175-164): ovalık Kilikya’da bulunan Alexandreia, Hieropolis, Castabaia, Algaea (Yumurtalık), Mopsus (Misis) ve Adana şehir idare meclisleri: kralın izniyle ve onun adına ve onun portresini taşıyan sikkeler basabiliyorlardı.

Kilikya bölgesinde Seleukid hakimiyeti, bölgenin sadece ovalık kısmında, Romalılar gelinceye kadar devam eder.

Bu daracık bölgeyi ellerinde tutabilmek için, Seleukidler, buraya sıkıca sarılmış ve müthiş bir Helenleştirme faaliyetine başlamışlardır.

Bu dönemde, İssos Körfezini kontrol altına almak amacıyla donanma üssü olarak kurulan kent, zamanla ticari liman olarak da önem kazanmıştır.

Aigeia kentinin batısında, Zeytinbeli Köyü civarında bulunan III Antiokhos dönemine ait, MÖ 3’ncü yüzyıl sonu ve 2’nci yüzyıl başına tarihlenen bir yazıtta: Aigeai ve Kydnos nehri kıyısındaki Antiocheia (Tarsus) arasında bir uyum anlaşması yapıldığı yazılıdır.

Böyle bir anlaşma yapılmasındaki ana neden: muhtemelen Aigeai şehrinin önemli bir stratejik ve ticari liman olması ve Tarsus şehrinin kara yollarının kavşağında bulunması nedeniyle ulaştığı öneme, deniz ticaretinde de ulaşarak iki kentin birbirlerine rakip duruma gelmiş olmalıdır.

Seleukos Kralı IV Antiokhos Epiphanes, Klikya kentlerine bağımsız olarak sikke basma izni vermiştir.

Aigeai kentine ait en erken sikkeler, IV Antiokhos Epiphanes (MÖ 175-164) dönemine aittir.

Şehre ait sikkelerin büyük çoğunluğunun, MÖ 2’nci yüzyılın ikinci yarısı ile MÖ 1’nci yüzyılın başlarına ait olması, bu dönemde kentin refah seviyesinin oldukça yüksek olduğunu belirler.

IV Seleukos’un ölümünden sonra (MÖ 95/94) Aigeai kenti, muhtemelen korsanların kente saldırmasını engellemek için, kutsal ve dokunulmaz “hiero kai asylos” olduğunu, sikkeler üzerinde ilan etmiştir.

 

Romalıların bölgeye müdahalesi:

Roma İmparatorluğu, MÖ 102 yılında, Akdeniz’de ortaya çıkan korsan tehlikesine karşı, Marcus Antonius’u görevlendirmiştir.

Böylece, bölgeye doğrudan müdahale etmiştir.

Bölgede, korsanların güçlenmesini engellemek için, birtakım adımlar atan Pompeius; Kilikya’nın doğu bölümünün kontrolünü, Tarkondimotos adında, yerel bir krala bırakmıştır.

Seleukos Hanedanın bölgedeki hakimiyetinin bitmesinin ardından, Aigeai kenti MÖ 64-67 yılları arasında, Tarkondimotos yönetimindedir ve küçük bir krallık şeklinde varlığını sürdürmüştür.

Sinoplu ünlü Coğrafyacı Strabon: Aigeai kentini, Mallos’dan sonra, demirleme yeri bulunan küçük bir köy olarak tarif etmektedir. Hatta: kentin bataklık ve önemsiz bir yer olduğunu yazar. Bu tanımlama ilginçtir. Çünkü: MÖ 175-164 yıllarından beri sikke basan, refah düzeyi yüksek olan kentin, küçük bir köy olarak tanımlanması değişik yorumlara neden olmuştur.

Hatta, Helenistik dönemde, Aigeai kentinin asıl yerleşim yerinin liman yerinden uzakta, belki de Misis ve Davudi Dağlarına yakın bir bölgede ve dağınık bir yerleşme düzeninde olduğunu düşündürür.

 

ROMA İMPARATORLUK DÖNEMİ:

Roma döneminde, Aigeai kenti, limana yakın iki tepe üzerinde, genişleme göstermiştir.

 

Julius Caesar dönemi:

Julius Caesar, MÖ 47 yılının Nisan ayında, İskenderiye’den Tarsos’a gelmiştir.

Kilikya’da kaldığı süre içinde, Kilikya kentlerini gezmiş ve özellikle Aigeai kentinin sorunlarıyla ilgilenmiştir.

Julius Caesar, MÖ 47 yılında Pompeius tarafında yer almış ve Tarkondimatos’un bölgedeki hakimiyetini kaldırmıştır.

Aigeai kentinin ayrıcalıklarını kabul ederek özgür şehir statüsü vermiştir.

Aigeai kentinin asıl gelişimi; MÖ 47 yılı sonbaharında yaşanmıştır.

MÖ 47 yılından sonra, Aigeai kenti, yeni bir takvim kullanmaya başlamıştır.

Aigeai kenti, Roma İmparatorluk sikkelerinde tarihlerin bu takvime göre yer alması, kentin “era” olarak MÖ 47 Ceasar erasını kullandığını göstermektedir. (Era: kentin vergilendirme, resmi kayıt veya tarih hesaplamalarında, başlangıç alınan yerel takvim yılı demektir.)

MÖ 47 yılındaki sikkeler üzerinde, ön yüzünde şehir tanrıçası, başında kent surlarını temsil eden tacıyla birlikte resmedilmiştir.

Tanrılardan: Herakles ve Athena’ya saygı gösteriliyordu.

 

Marcus Antnius dönemi:

Julius Ceasar’ın MÖ 47 yılında öldürülmesinden sonra, Marcus Antonius, MÖ 42 yılı sonbaharında, doğuda Partlara karşı sefere çıkmadan önce, Anadolu ve Doğu Akdeniz’i güvence altına almak için, Mısır tahtında bulunan VII Kleopatra ile Tarsos şehrinde buluşmuş ve anlaşma yapmıştır.

Bu buluşma sırasında, Antonius’un, Kleopatra’ya hediye olarak: Suriye sahilleri, Dağlık Kilikya bölgesi sahillerinin büyük bir kısmını ve Kıbrıs’ı vermiştir.

Hediye olarak verilen bölgelerin ortak özelliğinin: gemi yapımına uygun sedir ormanlarının bulunmasıdır.

Antonius, MÖ 39 yılında, Kilikya Eyaletinde yaptığı düzenleme sonucunda, Ovacık Kilikya’nın doğusunu, Suriye Eyaletine dahil etmiştir.

Dağlık Kilikya ve Ovalık Kilikya arasında kalan kesimi ise, yerel krallardan Tarkondimotos’a vermiştir.

MÖ 34 yılında, Parth seferini zaferle tamamlayan Antonius, bu zaferin anısına, Kilikya’yı ve Suriye’yi Kleopatra’nın oğlu Ptolemaios Philadelphos’a hediye eder.

 

Tiberius dönemi:

İmparator Tiberius döneminde de, şehirleşme ve Romalılaştırma politikası devam etmiş ve MS 17 yılında, II Tarkondimotos’un ölümü üzerine Ovalık Kilikya, Roma eyaleti olan Suriye’ye bağlanmıştır.

Evet, Roma döneminde, Kilikya şehirleri arasında büyük bir rekabet yaşandığı bilinmektedir.

Aigeai ve büyük bir şehir olan Tarsos arasında da çekişme vardı.

Aigeai bu dönemde özgürdü ve stratejik öneme sahip donanma üssü olarak kullanılmıştır.

Özellikle, MS 2’nci yüzyılın ilk yarısından itibaren, İmparatorluğun doğusunda giderek artan Pers ve Sasani saldırılarına yönelik yapılan askeri seferler sırasında, stratejik önemi nedeniyle Kilikya ve Doğu Akdeniz’in en büyük askeri ve ticari limanlarından biri konumuna gelmiştir.

Samothrake ve Afrika’nın Rusicade kıyısında bulunan yazıtlarda: Aigeai li denizcilerin isimlerinin olması, Aigeai kentinin deniz ticaretinde önemli bir konumda olduğunu gösterir.

Hatta, Aigeia kentinin Roma imparatorluk döneminden itibaren ticari liman olarak önem kazanmasının kanıtı olarak Pseudo Kos, Rhodos, Knidos Dressel türü ticari amfora buluntularından anlaşılmaktadır.

 

Nero dönemi:

İmparator Nero: (54-68) döneminde, Mallos ve Aigeai tersanelerinde savaş gemilerinin yapıldığı bilinmektedir.

MS 55 yılında, Partlara karşı savaş için görevlendirilen Romalı Komutan Domitius Corbulo, deniz yoluyla Aigeai limanına gelerek Suriye valisi Ummidius ile buluşmuştur.

Romalı komutan, Suriye valisinin getirdiği Kapadokya birliklerinin komutanlığını da üstlenmiştir.

 

Nerva dönemi:

Aigeai kenti, İmparator Nerva (MS 96-98) adına sikke basmıştır.

Bu sikkelerin arka yüzünde adalet ve dürüstlüğü sembolize eden, elinde terazi ve bereket boynuzu tutan Dikaiosyne betimlenmektedir.

Ayas İmparator Nerva bronz büstü

İmparator Nerva’nın denizde bulunan bronz büstü:

Nerva’nın çok kısa süren imparatorluğuna rağmen, Aigeia kentinde Nerva’ya ait bronz büst, balıkçılar tarafından denizden çıkarılmıştır.

Nerva’nın İmparatorluğu sırasında sadece üç portresinin yapıldığı bilinmektedir.

Bu portrelerde, Nerva’nın en karakteristik özelliği, az kırışık alın, kemerli burun yapısı, küçük dudaklar, küçük ama kuvvetli çene ve elmacık kemiklere sahip olmasıdır. Yumurtalık’da 1984 yılında balıkçılar tarafından denizden çıkarılan ve bugün Adana Müzesinde sergilenen, oldukça küçük ölçekli bronz büstün, benzer özellikler göstermesi sebebiyle İmparator Nerva’ya ait olduğu düşünülmektedir.

Evet eser oldukça küçük boyutludur ve yaklaşık 15 cm yüksekliğindedir.

Bronzdan döküm tekniğiyle yapılmıştır.

Ancak zaman, deniz suyu ve batık ortamının etkisiyle eser oldukça tahrip olmuş durumdadır. Başın üst kısmı ve yanlarında kopmalar, yüzlerde çökme, yüzeyde siyahlaşma ve patina tabakası oluşmuştur.

Büst üzerinde imparatorun zırhlı (muhtemelen lorica/zırh kıyafeti) betimlemeye ait izler olduğu, üzerindeki zırhın göğüs kısmında bir Victoria (Zafer Tanrıçası) figürü bulunduğu görülmektedir.

Bu dönemde: Asklepieion’da Asklepiad (hekim) olarak görev yapan Tyana’lı Apollonios yaptığı başarılı tedaviler ile ünlenmiş, insanlar onu görmek için Aigeai şehrine akın etmiştir.

Ayas Hadrian dönemi Sikkeleri

Hadrian dönemi:

MS 129 yılında, İmparator Hadrian’ın Tarsos’tan gelip kara yoluyla Antiocheia’ya giderken Aigeai’den geçtiği ve en az 4 kere kenti ziyaret ettiği tahmin edilmektedir.

Hadrian’ın Aigeai şehrinde, imar faaliyetlerine de destek verdiği düşünülür. Bunlar: liman onarımları, yol ve su alt yapısı, kamusal yapılar (agora, hamam, kolonadlı caddeler)

Hadrian, Aegeai şehrine “Neokoros” unvanı vermiştir.

Bu, kentin bir Roma İmparator kültü tapınağına resmen ev sahipliği yapması anlamına gelir. Yani: şehirde bir Hadrian Tapınağı olduğu bilinmektedir.

Hadrian Tapınağı muhtemelen İmparatorluk kültüne hizmet etmiştir.

Şehre verilen unvanın diğer özellikleri de şunlardır: Vergi ve ticaret ayrıcalıkları getirir, prestiji büyük ölçüde arttırır, İmparatorluk içinde daha üst statü sağlar.

İmparator Hadrian’nın şehri bizzat ziyareti nedeniyle: ziyaret sonrasında şehre: oyunlar ve festivaller düzenleme ayrıcalıkları verilmiştir. Ayrıca: Hadrian için agonlar (sportif ve kültürel yarışmalar) düzenlenmiştir.

Ayrıca: Hadrian onuruna çok sayıda sikke bastırılmıştır. Bu sikkelerde: Hadrian portreleri, İmparator kültü sembolleri, Asklepios figürleri yer almıştır.

Aigeia kentinde bulunan yuvarlak sunaklar, hem İmparatorlara hem de tanrılara adanmıştır.

 

Septimus Severus dönemi:

Pertinax’ın ölümünden sonra Roma tahtı için üç aday ortaya çıkar.

Bunlar:

Septimus Severus

Pescennius Niger

Clodius Albinus

Kilikya kentleri, özellikle liman ve ticaret odaklı olanlar, Pescennius Niger’i destelediler. Aegeai de bu dönemde Niger yanlısı olmuştur.

Bu nedenle Severus galip çıkmasının ardından, kent cezalandırılma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.

Ancak daha sonra: kentin ileri gelenleri Severus’a sadakat bildirirler. Aegeai’nin askeri ve stratejik değeri nedeniyle, ağır ceza almaktan kaçınabildi.

Severus: Niger’e destek veren şehirlerde:

Otonomiyi sınırlandırdı, vergi düzenlemelerini değiştirdi, bazı şehirlerin metropolis, neokoros gibi prestij unvanlarını geri aldı.

Aegeai bu reformlardan etkilenmiştir, ancak tamamen statü kaybına uğramadığı düşünülüyor.

Liman ticareti ve Asklepion nedeniyle, kent önemini korumuştur.

Evet: İmparator Septimus Severus’un (MS 193-211) Aigeai şehrini ziyaretinden sonra da Roma İmparatorları, şehre büyük ilgi göstermiştir.

MS 3’ncü yüzyılda, Hıristiyanlığın kuvvetlenmeye başlaması karşısında: Aigeai kentinin kutsal olan ve kente büyük siyasi ve ekonomik çıkarlar sağlayan Asklepios kültüne daha sıkı bağlanılmıştır.

Kent, özellikle bu dönemde çok değer görmüş, imparator ve ailesiyle sıkı ilişkiler kurmuştur.

Kent: İmparator ve ailesiyle sıkı ilişkiler kurmuş, Neokoros unvanı alarak, Agon yapma hakkını elde etmiştir.

Aegeai, Severus döneminde çok sayıda sikke bastı. Bu çok önemli bir göstergedir, çünkü kentin Severus ile barıştığı, ekonomik canlılığın sürdüğü, hala polis statüsü ile kendi adına para bastırabildiğini anlamına gelir.

Bu sikkelerde genellikle: Septimus Severus’un sakallı portresi, bazen Caracalla veya Julia Domna portreleri kullanılmıştır.

Hatta sikkelerin arka yüzünde, Asklepios (kentin baş tanrısı) betimlerinin olması, Aegeai’nin tıp merkezi kimliğinin Severus döneminde de çok güçlü olduğunu gösterir.

Zaten: Asklepieion yani Tıp Merkezi, Severus döneminde zirvedeydi. Asklepieion’un İmparatorluk desteği aldığı düşünülüyor. Kentte doktorlar, cerrahlar ve şifacılar çok ünlüydü. Aegeai tıbbı özellikle Galen sonrası dönemde, büyük önem kazandı.

Aegeai’nin tıp şöhreti o kadar büyüktü ki, Septimus Severus ailesinin bazı tıbbı danışmanları Doğu Eyaletlerinden geliyordu, bu durum kente prestij sağlamış olabilir.

Severus döneminde kentin askeri stratejik rolü arttı.

Ayrıca: liman yapılarında onarım, kamu binalarının yenilenmesi, cadde ve alt yapı iyileştirmeleri yapılmıştır.

İmparator Septimus Severus’un varisi (oğlu Caracalla’yı) Aegeai kentinden ilan edildiği hakkında bazı bilgiler var ama kesin kanıtlanamamıştır. Septimus Severus oğlu Caracalla’yı, MS 195 yılında “Caesar”, MS 198 yılında ise Augustus yani Ortak İmparator olarak ilan etmiştir.

 

Caracalla dönemi:

İmparator Caracalla MS 198-217 yılları arasında imparatorluk yapmıştır.

Caracalla’nın gençlik döneminden itibaren kronik sağlık sorunları (özellikle sinirsel rahatsızlıklar ve romatizmal şikayetler) vardı ve mistik ve şifa merkezlerine ilgisi yoğundu.

Bu konu tarih kitaplarında belirtilmiştir.

Caracalla’nın: Pergamon Asklepieion’u, Alexandria Serapeion’u, Ephesos Artemis Kültü ve Kilikya’daki Asklepios merkezleri ile doğrudan ilişkisi vardı.

MS 215 yazında, kenti ziyaret eden İmparator Caracalla’nın bu Asklepios’da dertlerinden kurtulduğu yazılıdır.

Yıllardır hiç bitmeyen baş ağrısı nihayet son bulan İmparator Caracalla, o dönem adı Aegeai olan kenti çok beğenmiştir.

Caracalla döneminde, şehirde Asklepieion’un faaliyetleri artar, tıp okulu güçlenir, kent Caracalla kültürel-politik atmosferinden pay alır. Ordusu Aegeai limanını aktif olarak kullanmıştır. Bu dönemde, kentte askeri hareketlilik artmıştır.

Aegeai kenti, Caracalla döneminde bol miktarda sikke bastırmıştır. Bu sikkelerde: ön yüzde Caracalla portresi, bazen Julia Domma (annesi) portreleri betimlenmiştir.

Fakat Aegeaililerin, İmparator Caracalla ile yıldızı barışmamıştır.

Roma İmparatorluğunun vergi gelirlerini arttırmak için yabancıları Roma vatandaşı yapması yetmiyormuş gibi, Roma sikkelerindeki gümüş miktarını da % 25 azaltmıştır.

Kendisi inanmıyordu ama Yahudi ve Hıristiyanlara müsamaha göstermesiyle bir nebze sevimli olabiliyordu.

Ama bol maaş verdiği askerler dışında, halk tarafından çok sevilmeyen, iktidarda kalmak için kan dökmekten çekinmeyen bir İmparatordu.

Çok sevdiği Aegeai şehrinde uzun kalmaması hayatına mal oldu.

Pers topraklarına doğru savaş için ilerlerken, Harran’da yol kenarını çişini yapmak için durdu, kılıcını yanına almamıştı, Julius Martialis isimli bir subay, kendi İmparatorunu öldürdüğünde sene MS 217, aylardan Nisan dı.

 

Macrinus dönemi:

Marcus Opellius Macrinus (217-218) dönemi; Roma tarihinin kısa ve çalkantılı bir dönemidir. Caracalla’nın suikastinden sonra tahta geçmiştir. Saltanatı sadece 14 ay sürmüştür. Dönemi askeri ve mali krizlerle geçmiştir.

Dolayısıyla Aegeai gibi küçük Doğu Akdeniz kentleri üzerinde etkisi sınırlı ama bazı özel noktalarda gözlenebilir.

Macrinus’un saltanatı kısa olduğunden kentin imar ve yatırım projeleri çok sınırlıdır. Roma’da mali krizleri nedeniyle doğu eyaletlerinden ek vergi toplama eğilimi vardı. Aegeai, Kilikya limanı ve ticaret ağı nedeniyle vergi yüküne maruz kalmış olabilir. Bu dönemde sikke basımı, sınırlı ya da durma noktasında olabilir.

Sikkelerde. Macrinus dönemi portreleri çok nadirdir, bu da kentin propaganda odağı olmadığı anlamına gelir.

Sikkelerden: Aigeai limanının ticari öneminin arttığı ve bir deniz fenerinin inşa edildiği anlaşılmaktadır.

Sikkeler üzerinde: Aigeai limanında iki gemi arasında deniz feneri ve üzerinde Poseidon heykeli betimlenmiştir.

Bu deniz fenerinin, Mısır İskenderiye’de olduğu gibi bir ada üzerinde olduğu düşünülür.

İmparator Macrinus’un bir ayaklanma çıkması üzerine, 218 yılında Aigeai şehrine uğradığı bilinmektedir.

 

Severus Alexander:

Marcus Aurelius Severus Alexander, MS 222-235 yılları arasında hüküm sürmüştür.

Döneminde kentin yeniden canlanması sağlanmıştır.

İmparator Severus Alexander MS 231 yılında, Büyük Sasani seferleri sırasında, kentteki Asklepieion tapınağını ziyaret etmiştir.

Severus Alexander dönemine ait sikkeler üzerindeki betimlemelere göre, kentin ekonomisinin canlandığı, önemli bir din ve tedavi merkezi haline geldiği anlaşılmaktadır.

Severus Alexander, Asklepios rahipleri tarafından Asklepios kültünün üst derece rahibi olarak ilan edilmiş, İmparator ailesi ile Asklepios kültü arasında sıkı bir ilişki oluşmuştur.

 

I Valerianus dönemi:

Publius Licinius Calerianus MS 253-260 yılları arasında hüküm sürmüştür.

Roma imparatorluğu için, özellikle askeri krizler ve doğu seferleri açısından, çalkantılı bir dönemdir. Bu yüzden şehirde yeni büyük yapılar yapılmamıştır. Mevcut tapınak ve altyapı büyük ölçüde korunmuştur, bazı onarımlar yapılmış olabilir.

I.Valerianus MS 253-254 yıllarında Aigeai kentindeki Asklepionu ziyaret etmiş, Asklepios’a sunuda bulunmuş, üst düzey Asklepios rahibi olduktan sonra, şehre agon yapma izni vermiştir.

Ardından kent Asklepios kültü için yarışmalar düzenlemiştir.

Kente Agon düzenlemesi verilmesi, kentin bir stadiona sahip olduğunu gösterir.

Ayrıca İmparator Valerianus, Pyramos nehri üzerine bir köprü inşa ederek, Aigeai kentinin ticari yollar ile olan bağlantısını kolaylaştırmıştır.

Köprünün Aigeai sikkeleri üzerinde de betimlenmesi, bu köprünün özellikle Aigeai kentini bağlantı sağlaması için yapıldığını vurgulamaktadır.

Aigeai kenti bu dönemde önemli dini ve ekonomik merkez olarak altın çağını yaşamıştır.

Ayrıca bir yazıtta: elit tabakadan bir kadının, dört stoayı, Tanrıça Demeter ve Aigeai kenti için, babası Titus Flavius Plitus’un ölümünden sonra, bıraktığı servetten sağlanan 40 bin denaria ile yaptırttığı bilinmektedir.

MS 260 yılında: I Valerianus’un Sasani Kralı I Şapur tarafından esir düşürülmesinden sonra, Persler Kilikya kentlerini yağmalamıştır.

İmparatorluk tarihinde tutsak düşen ilk Roma İmparatoru olarak bilinir.

I Şapur’un 3’ncü seferinde Aigeai kenti de bu saldırılardan payını almıştır.

Ancak bu saldırı sonrasına ait herhangi bir bilgi ve belge yoktur.

 

BİZANS DÖNEMİ:

Hıristiyanlığın gelmesi ve MS 395 yılında Roma’nın ikiye ayrılmasından sonra, Kilikya Doğu Roma İmparatorluğuna yani Bizans hakimiyetine geçmiştir.

 

I.Constantinus dönemi:

Flavius Valerius Constantinus MS 306-337 yılları arasında hüküm sürmüştür.

MS 313 yılında, Milano Fermanı ile Hıristiyanlık serbest bıraktı.

Konstantinopolis şehrini, MS 330 yılında başkent yaptı.

Roma’nın doğu eyaletlerinde, merkezi otoriteyi güçlendirdi.

Hıristiyanlık hızla yayıldı.

Şehirde: piskoposluk merkezi güçlendi, bazı kaynaklar 4’ncü yüzyıl başlarındaa Aegeai şehrinin Kilikya’daki kilise hiyerarşisinin önemli bir konum kazandığını gösterir.

Pagan kültler (özellikle Asklepion tapınağı) geri planda kaldı veya dönüştürüldü.

Aegeai şehrinde, kilise inşaatları, piskoposluk binaları ve dini altyapı önemli ölçüde geliştir.

Kent, Akdeniz ticaret yollarında stratejik bir durak olarak kaldı.

Sikke ve vergi sistemi, Constantinus döneminde merkezi kontrol ve standartlara uygun hale getirildi.

Liman ve çevresindeki depolama alanları bakım ve geliştirmelerle aktif tutuldu.

Barbar ve Sasani tehditlerine karşı askeri garnizon ve savunma yapıları güçlendirildi.

Liman hem ticaret hem de askeri lojistik için kullanıldı.

MS 4’ncü yüzyılda, kentin ticari önemi daha da artmış ve her yıl 40 günlük ticaret fuarları düzenlenmiştir.

Aegeai şehrinde Hırıstiyan topluluklar oluşmaya başladı.

Şehirde kilise ve piskoposluk merkezi kurulmaya başlandı.

Ageai, piskoposluk merkezi olarak 4’ncü yüzyılda Kilikya’nın önemli dini merkezlerinden biri haline geldi.

Asklepios kültü ve eski sağlık tapınakları, yavaş yavaş gerilemeye başladı.

İmparatorlarla iş birliği halindeki Hıristiyanların saldırıları, kente çok büyük zarar verdi.

Bu saldırıların hedefi: hala ününü korumakta olan Asklepios ve diğer pagan tapınaklarıydı.

 

Julianus dönemi:

Julianus Apostata, MS 361-363 yılları arasında hüküm sürmüştür. Hükümdarlık dönemi Hıristiyanlık ve paganlık mücadelesi açısından önemli bir dönemdir.

Aegeai kenti de bu süreçten etkilenmiştir.

Kendisini eski putperest tanrıların takipçisi olarak resmen ilan eden (MS 360) İmparator Julianus, MS 362 yılında Asklepion’un yeniden inşa edilmesi emrini vermiş, ancak bu inşaat gerçekleşmemiştir.

Julianus dönemi, özellikle Doğu eyaletlerinde askeri ve mali hazırlıklarla geçti.

Aegeai limanı, ticaret ve lojistik açısından stratejik önemini korudu.

Pagan kültleri ve tapınaklara yapılan destekler, şehir ekonomisine dolaylı katkı sağlamış olabilir.

Aigeai kentinde bulunan, iki kurşun tabuttan birisinin üzerinde bulunan “menorah” (yedi kollu şamdan) kabartması, kentte Yahudilerin de bulunduğunu gösterir. Aegeai nekropol alanı veya kentin çevresindeki mezarlık alanlarında bulunmuştur. Dikdörtgen kutu biçimli, üstü kapakla kapatılmıştır. Kurşun tabutlar: Roma imparatorluğunda özellikle zengin ve soylu ailelerin mezarları için tercih edilirdi.

Bu kurşun tabutlar, günümüzde Adana Arkeoloji Müzesinde sergileniyor.

Bu dönemde, yeniden başlayan imar faaliyetleri, kentte bulunan mimari parçalardan görülebilmektedir.

 

 

  1. Leon dönemi:

MS 457-474 yılları arasında hüküm sürmüştür.

Askeri ve idari reformlar yapmış, özellikle İtalya ve Doğu sınırlarını korumaya çalışmıştır.

Dini alanda Hıristiyanlık ve kilise otoritesi üzerinde etkili oldu.

5’nci yüzyılın ortalarında, Aegeai şehri halen Bizans Hıristiyanlığının egemen olduğu bir şehirdir.

Şehirde piskoposluk merkezi faaliyetlerini sürdürmekteydi.

Hıristiyanlık dışında eski pagan kültleri etkisi tamamen azalmış veya ortadan kalkmıştı.

Bu dönemde: Aigaei lı Anthusa isimli bir kahin, burada bulutlara bakarak falcılık yapıyordu.

 

 

ERMENİLER DÖNEMİ:

Aegeai şehri: Roma ve Bizans dönemlerinden sonra, bölgesel olarak MS 11’nci yüzyıldan itibaren, Ermeni yerleşimi ve yönetimi etkisine girmiştir.

Liman ve ticaret merkezi nedeniyle, Ermeni nüfusu ve tüccarlarının guruplar halinde gelerek buraya yerleştikleri düşünülüyor.

Kilikya Ermeni krallığı (1080-1375) bölgesel olarak Tarsus ve çevresinde hakimdi.

Aigeai limanı üzerinden ticaret ve askeri lojistik sağlanmış olabilir.

Ermeniler, Bizans’tan bağımsızlık emellerine, ancak 1198 yılında erişebildiler.

Kral II Leon: MS 1198-1219 yılları arasında hüküm sürmüştür.

Leon, 1197 yılında Papa III Zolestin ve VI Heinrich ten kendisine krallık tacı giydirilmesini istedi.

Böylece Leon’a 1198 yılında Sis şehrinde Papalık temsilcisinin huzurunda, bir törenle Ermeni krallığı tacı giydirildi.

Ardından, krallığın deniz ticaret merkezi ve hareket noktası, Ayas şehri oldu.

1261   yılında, Ermeni krallığına bağlı Lajazzo (Ayas) şehri, Venediklilere kiraya verilir. Ancak bu konuda net bilgi ve belge yoktur. Daha çok 1261 yılında Ayas şehrinin Venediklilere bir nevi ticari üs/koloni alanı olarak bırakıldığı, bunun kiralama/tahsis şeklinde yorumlandığı anlaşılmaktadır.

 

VENEDİKLİLER DÖNEMİ:

1261 yılından sonra şehir: Ortaçağ ’da İtalyan denizciler ve tüccarlar tarafından, Ajazzo ve Lajazzo olarak bilinmektedir.

Lajazzo şehrinin, 12’nci yüzyılda tarihi belirsizdir.

Ancak 12’nci yüzyılın son çeyreğine kadar Venedikli ve Cenevizli tüccarlar için çok da önemli bir yer değildi.

Ardından Aigeia limanı, son derece önemli bir ticaret limanı olmuştur.

Çünkü: 13 ve 14’ncü yüzyıllarda: Haçlıların geri çekilmesinden sonra Doğu Akdeniz’deki önemli limanların kaybedilmesi, doğu ve batı arasındaki ticaretin yoğunlaşması, Suriye ve İran’a karayoluyla bağlantı sağlanması, Tarsus Limanının alüvyon ile dolmasıdır.

Venedikliler ve Cenevizliler bu limana sahip olmak için sık sık savaşmışlardır.

Ermeni krallarının: İtalyan tüccarlarına çeşitli ayrıcalıklar sağladığı, çok sayıda anlaşma bulunmaktadır.

Kent, uzun süre Bizanslılar, Ermeniler ve Memlükler arasında el değiştirmiş ve tahrip olmuştur.

1266-1275 yılları arasında, Kilikya Ermeni krallığının güçlü dönemlerinden biri olan II Hethum ve II Leon dönemidir.

Kral Het’un (1215-1270) döneminde Ermeni Krallığı Bizans, Latin ve Moğol diplomasi ilişkilerini aktif şekilde yürütüyordu.

Ajazzo/Ayas, Akdeniz ticaret yollarında stratejik bir liman olarak önemini koruyordu.

Müslüman orduları tarafından akınlar başlamış, kent 1322 yılında Memluk Sultanı El-Nasır Muhammed tarafından fethedilmiştir.

Şehrin fethi, Kilikya Ermeni krallığının doğrudan deniz ticaretinde kayıplar yaşamasına neden oldu.

Liman Mümlükler tarafından ele geçirilince, tüm Latin (Venedik, Ceneviz) kolonileri ya tesfiye edildi ya da Memlük yönetimi altında faaliyet göstermeye zorlandılar.

1325 yılında barış anlaşmasından sonra, 1331 yılında Papa John XXII, surların onarımına katkıda bulunmuş ve sadece kara kalesi yeniden inşa edilmiştir.

Lajazzo/Layas kenti, 1337 yılında, Memlükler tarafından kesinkes fethedildiğinde Ayas ismini almıştır.

Ayas, 1367 yılında Kıbrıs’taki I Peter’in istilasını geri püskürtmüştür.

 

 

OSMANLI DÖNEMİ:

Ayas, 1517 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Memlüklerden ele geçirilmiştir.

Liman, Osmanlı donanması ve Doğu Akdeniz ticaret için önemli bir üs haline geldi.

Şehirde: tuz, kereste, tahıl ve baharat ticareti yoğun olarak yapılmaktaydı.

Venedik ve Ceneviz gibi İtalyan deniz cumhuriyetlerinin etkisi azalmış, Osmanlı tüccarları ve yerel halk limanı kullanmaya başlamıştı.

Liman çevresinde: depolar, tersaneler ve gümrük tesisleri kuruldu.

Liman çevresinde kale ve surlar onarıldı veya yeniden inşa edildi.

Şehir, Akdeniz’de Osmanlı deniz yollarını koruyan küçük bir garnizon merkezi oldu.

Bu durum: Korsan ve Memlük-Avrupa etkilerine karşı güvenlik sağladı.

Şehirde İslam hakimiyeti arttı.

Camiler, medreseler, hamamlar inşa edildi, şehir tipik Osmanlı liman şehri görünümü kazandı.

Ayas Limanı, Kanuni Sultan Süleyman zamanında onarım ve eklemeler ile yeniden düzenlenmiş ve donanma üssü olarak kullanılmıştır.

 

YAMAÇ EVLER ROMA VİLLALARI

Yumurtalık Belediyesi sahil yolu çalışmalarında, Aigeai kentinde bulunan Yamaç Evler olarak nitelendirilen Roma evlerinde mozaik tabanlar bulunmuştur.

Bunun üzerine, 2013 yılında 14 X 3.80 metre ölçülerinde bir alanı kurtarma kazısı başlatılmıştır.

Kentin güney sahilinde, Yeniköy deresinin doğusunda yapılan kurtarma kazısı çalışmalarında, Roma İmparatorluk dönemi sivil konutları ve figürlü iki mozaik döşemesi ortaya çıkarılmıştır.

Roma evleri: peristil etrafında yemek odası, yatak odası, dinlenme odası, koridor ve bu odaların arkasında mutfak, depo, sarnıç ve işliklerden oluşmaktadır.

Çalışma alanında 4 bölüm ortaya çıkarılmış olup, bunlardan doğudaki 2 mekanın taban mozaiklerine ulaşılmıştır.

Yol çalışmalarında Hippokampos mozaiğinin yaklaşık % 30 ve Bahar şenlikleri mozaiğinin % 60 lık bölümü tahrip olmuştur.

Tahrip olan bu iki mekanın: kuzeyindeki ortak dış duvar, 3.45 m uzunluğunda ve 90 cm genişliğindedir.

Bu alanda çok sayıda pişmiş toprak yer döşemesi, çatı kiremitleri ve seramiklere rastlanmıştır.

Çatı kiremitleri Korint tipinde, düz stroter ve çatı biçimli kalypterden oluşmaktadır.

Kalyter 60 cm uzunluğunda ve 14 cm genişliğindedir.

Bu alanda pişmiş toprak kandil parçası mozaiklerin ve yapının ilk evresinin tarihlendirilmesinde önemli bir ölçüt olmaktadır.

Volütlü, oval emzikli Knidos kandili, MS 1-2 nci yüzyıla tarihlenmektedir.

 

Bu mozaikler:

MS 2’nci yüzyılın sonlarına tarihlenen bu etkileyici mozaikler, Klasik Natüralizmin etkisiyle yapılmıştır.

Ayas Hippokampos mozaiği

1 Nolu mekanda: Hippokampos Mozaiği.

Farklı genişlikte bordürler ile kalın bir çerçeve içine alınmıştır.

Çerçeve bordürlerinde, eşkenar dörtkenler içerisinde: daire motifleri, dalga motifleri, üçlü tel örgülü guilloche motifi ve aralarında sade şerit bantlar bulunmaktadır.

Panonun iç kenarında, kıyıyı betimleyen çeşitli boylarda ve renklerde, yarım oval şekilli kayalıklar, iç kısımda ise denizi betimleyen açık ve koyu renkli şeritler halinde, dalgalar betimlenmiştir.

Panoda: antithetik olarak duran iki hippokampos üzerinde olta ile balık avlayan Eros figürleri betimlenmiştir.

Erosların kanatları açık biçimde betimlenmiş olup, sol ellerinde denizatının dizginlerini, sağ ellerinde ise olta kamışı tutmaktadırlar.

Ayas Hippokampos Mozaiği

Soldaki Eros’un oltasında barbun, bağdaki Eros’un oltasında ise levrek takılmıştır.

Oltalara takılan balıkların yanlarında, birer balık solda kılıç balığı, sağda lagos balığı bulunmaktadır.

Soldaki serbest duran balığın üzerinde spiral biçimli bir deniz kabuklusu betimlenmiştir.

Günümüzde Adana Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.

 

2 Nolu mekanda: Bahar şenlikleri Mozaiği.

Farklı genişlikte bordürler ile kalın bir çerçeve içine alınmıştır.

Çerçeve bordürlerinde, eşkenar dörtgenlerin dışında, üçgenler içerisinde ise daire motifleri, ikili tel örgülü guilloche motifi ve aralarında sade şerit bantlar bulunmaktadır.

Panoda elinde tavşan tutan, oturur vaziyette insan figürü, önünde av köpeği, aralarda bitkiler ve arka planda yüksek bir platform üzerinde Athena Heykeli betimlenmiştir.

Günümüzde Adana Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.

2014 yılında mülkiyet durumundan dolayı, mozaikli alanın doğusunda kazılar devam etmiştir.

Mozaikli alanın doğusunda zemine rastlanmamıştır.

 

Ayas Poseidon Mozaiği

ROMA DÖNEMİ HAMAM KALINTISINDA BULUNAN MOZAİK:

2016 yılında; Yumurtalı ilçesinde sürdürülen kazı çalışmalarında, Roma dönemine ait bir hamamın soğukluk bölümünde bulunan bu mozaikte, Yunan mitolojisindeki deniz tanrısı Poseidon tasvir edilmektedir.

Mozaik iki panoya ayrılmıştır. Bunlardan bir tanesi tamamen tahrip olmuştur.

Mozaikler yuvarlak çerçeveler içine yapılmıştır. Kuzeydeki 11.39 metre karelik mozaiğin  MS 3 veya 4’ncü yüzyıllarda yapıldığı düşünülüyor.

Mozaiğin ana bölümünde:

Elinde trident (üç dişli yaba), bir omuzunu kapatacak bir örtüsü bulunan Yunan mitolojisinde denizler, depremler ve atlar tanrısı Kronos ile Rheia’nın oğlu Zeus ve Hadesin kardeşi, Roma mitolojisinde Neptün olarak bilinen Yunan deniz tanrısı Poseidon tasviri görülüyor.

Poseidon’un sağında ve solunda ise yunus balıkları figürleri var. Mozaiğin üstünde: Grekçe “Bütün yıkananlar size selam olsun” yazısı bulunur.

Mozaiğin alt kısmı, kısmen tahrip olmuştur.

Evet bu mozaik herhangi bir müzede değil, yerinde sergilenmektedir, gidip mutlaka görün.

 

Ayas Eros Mozaiği

Ayas Eros Mozaiği

EROS MOZAİĞİ

Yumurtalık Belediyesi, sahil yolu yürüme bandını genişlettiği sırada, yağmurun da yardımı ile 2010 yılında bir gurup mozaik açığa çıkmıştır.

Her ne kadar yol inşası durdurulmuş olsa da, mozaiğin mevcut alanının üçte biri hasar görmüştür.

Sonra mozaiğin üstü kapatılmış, 2 yıl sonra yeniden yol çalışması sırasında mozaik gündeme gelmiştir.

2014 yılında Adana Müze Müdürlüğü tarafından kurtarma kazısı yapılır.

Mozaikli döşeme ile mozaikli döşemeyi sınırlayan duvarların arası, çok iyi şekilde temizlenmiş ve netice olarak bu mozaik döşemenin bu mekan için yapıldığı ve mekanla mozaiğin çağdaş olduğu anlaşılmıştır.

Küçük kesme taşlardan, kaliteli işçilikle yapılmış olan mozaik döşemede: perspektif görünüş ve renkli taş işçiliği kullanılmıştır.

Mozaik taşların küçüklüğü, sıklığı, düzgün kesimleri, kaliteli derz aralıkları, boya kalitesi ve kenar-köşelerde duvar blokları ile planlanmış tam oturan köşe geçişleriyle oldukça kaliteli bir işçilik ve teknikle yapıldığı görülür.

36 metre karelik mozaik taban döşemesinin çerçevesinde, dıştan içe doğru sıralı olarak, bir büyük-bir küçük eşkenar dörtgenlerin içinde, daire bezemesi bulunur.

Bu bezemeyi, kuşak ve dalga bezemesi izler.

Deniz dalgası olarak nitelendirilen bu bezeme, antik dönemde mimari, seramik ve metal çalışmalarda dekor ve çerçeve olarak kullanılmıştır.

Panonun ortasında, mitolojik konuyu oluşturan dört değişik figür bulunur.

İki hippokampos üzerinde, farklı yaşlarda ve boyutlarda işlenmiş, balık tutan eros figürleri betimlenmiştir.

Ellerinde obje olarak olta ve olta uçlarında tuttukları balıklar bulunmaktadır.

Oltaların uçlarında sarı olan barbun, diğeri levrek, serbest duran ise lagos balığı olmalıdır.

Huni biçimli deniz kabuğu, pano içinde dikkat çeker.

Hippocampus: Grek mitolojisinde diğer deniz yaratıkları ile birlikte Poseidon’a hizmet eder.

Homeros onlardan “tunç ayaklı atlar” olarak söz eder.

Köken olarak at ve balık kuyruğundan oluşan bir gövdeye sahip yaratığa doğu sanatlarında rastlanmaz.

Ancak hippokampos, tanrıların yanında hiçbir zaman yer almamış, sadece binek hayvanı olarak işlev görmüş, insanlar ile tanrılara arasında bir köprü görevi görmüştür.

Bu mozaiğin dünyada benzeri yoktur.

KARA KALESİ-ATLAS KALESİ

Şehrin güneydoğu ucunda bulunan kalenin: güneyinde bir liman, batı ve kuzey batısında şehir yerleşimi, doğusunda ise Marco Polo iskelesi ve halk arasında “Kız Kalesi” olarak bilinen “Deniz Kalesi” vardır.

Kara kalesi, kuzey ve kuzeydoğusu ise bir koya bakar.

Orta çağdan kalmadır.

Sıkça yıkılıp yeniden yapılması nedeniyle, devşirme yapı olduğu anlaşılmaktadır.

 

Deniz seviyesindeki kaleden:

Günümüze sadece Langiois’in 1850 yılında görüp gravürünü çizdiği batı ve kuzeyi çeviren sur duvarlarının bir bölümü ve bunları destekleyen 7 kule, 1 sarnıç ulaşmıştır.

Langiois’in kuzeybatıdan çizdiği gravürde, dördü yuvarlak, üçü de köşeli olmak üzere yedi kule ile kuzeybatı köşedeki kulenin üst kısmı görülmektedir.

Bugün modern yumurtalık kenti, kara kalesinin içinde yer almıştır.

 

Adana Yumurtalık Süleyman Kulesi

Adana Yumurtalık Süleyman Kulesi

 

SÜLEYMAN GÖZETLEME KULESİ

Kentin batısında bulunan, sekizgen formlu, üç katlı gözetleme kulesi, kitabesine göre, 1536 yılında, Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılmıştır.

1572 tarihli Adana Sancak Defterinde kale hakkında, “Silahlı Ayas Kalesi” denilmektedir.

Ana gövdeden, kat kat yükselen kule, denizden gelebilecek saldırıları erken haber alabilmek için yapılmıştır.

Yani: limana baskın yapmak isteyen korsanlara karşı erken uyarı sistemi olarak yapılmıştır.

Beşgen planlı kulede, dar gözlem pencereleri bulunur.

Kulenin üst kısmında top ve mancınık yerleştirilebilecek alanlar bulunuyordu.

Ayas Süleyman Gözetleme Kulesinin içi

Son olarak 2016 yılında restore edilen kuleye çıkıldığında: doğuda Amanos Dağlarından, batıda Karataş sahillerine kadar, geniş bir alana hakim önemli bir konumda olduğu anlaşılır.

Kuleye: Barbaros Hayreddin Paşa’nın gemileri uğramış, Piri Reis haritalarında bu kuleyi ve bulunduğu yeri işaretlemiştir.

Kulenin bir başka özelliği de: hemen güneyinde denize bakan yamaçta, Helenistik döneme ait kaya mezarlarının görülmesidir.

Helenistik dönemde, buranın bir Nekropol olduğu düşünülür.

Evet günümüzde, kaleye çıkmak isterseniz hayır çıkamazsınız çünkü kapısı demir kapıyla kapatılmıştır.

Adana Yumurtalık Marko Polo İskelesi

MARKO POLO İSKELESİ

Ünlü gezgin Marco Polo: Venedikli bir tüccarın oğludur. Çocukluğunda Karadeniz ve Akdeniz’deki ticaret merkezlerine uğrayan babasıyla yolculuklar yapar. Papa 9’ncu Gregorius, babası ve amcasını, Kubilay Han’a mektup götürmekle görevlendirir. Marko Polo, onlarla birlikte Hanbalık (bugünkü Pekin) şehrine gider.

Ünlü gezgin Marco Polo, 1271 yılında geldikleri Yumurtalık’ta birkaç gün kalıp, burada kendilerine rehberlik edecek kervana katılarak, Kilikya ovasının Toros dağları kıyısındaki Sis şehrine ulaştıkları, daha sonra buradan Feke (Vahga), Haçin, Komana (Şar) kentlerini izleyerek, Kayseri’ye ve oradan da Sivas’a geçtikleri belirtiliyor. Polo ve arkadaşları, bundan sonra 3.5 yıl sürecek olan İran, Afganistan, Doğu Türkistan ve Çin’i kapsayan maceralı yolculuklarına başladılar.

Evet, Marco Polo: Doğu iç bölgelerine gitmek isteyenlerin önce Layas kentine geldiklerini, kentin Doğu’nun bütün zenginliklerinin bir araya geldiği bir Pazar yeri olduğunu, iç bölgelerden gelen bütün baharatların, altının, ipek elbiselerin ve diğer değerli malların buraya geldiğini, hareketli bir ticaret trafiğinin olduğunu söylemiştir.

Marco Polo, ayrıca Lajazzo’dan Hürmüz, Tebriz ve Kirman’a kadar gelen Venedik ve Cenevizli tacirlerden bahsetmektedir.

Bu dönemde, liman kara ve deniz kaleleriyle güçlendirilmiştir.

Evet, burası Marco Polo’nun Ayas’ı ilk ziyaret ettiğinde, geldiği iskeledir.

Marco Polo, evine dönerken içinde bulunduğu gemi, Yumurtalık Ayas açıklarında, birbiri ile savaşan Ceneviz ve Venediklilerin ortasında kalır. Cenevizliler savaşı kazanır ve elde ettikleri tutsaklar arasında Marco Polo’da vardır.

Kubilay ülkesinden dönen Marco Polo, Ceneviz hapishanelerinde bir süre kalır.

Bu arada zamanını boşa geçirmez, anılarını anlatır, anılarını anlatırken Ayas şehrinden övgüyle bahseder.

Son 60 yıla kadar tahıl ticareti yapıldığı işlek bir limandı.

Roma döneminde inşa edilmiş olup, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde restore edilerek aynı amaçla kullanılmaya devam edilmiştir.

 

Adana Yumurtalık Kız kalesi-Atlas kalesi

Adana Yumurtalık kız kalesi-atlas kalesi

 

DENİZ KALESİ/KIZ KALESİ

Tıpkı Korykos (Kız kalesi) de olduğu gibi, biri sahilden 400 metre uzaklıktaki kalkerden oluşan bir adacık üzerinde, kasa tekniğiyle yapılmış bir kale vardır. Bir zamanlar karaya ince bir yol ile bağlanmış olduğu düşünülmektedir.

Bir görüşe göre: 1282 yılında inşa edilmiştir.

Kara kalesinin batısında, kıyıdan doğuya doğru eğrilerek uzanan bir mendirek, küçük bir koy oluşturur. Bu mendirek, daha önceki dönemlerde, muhtemelen Roma İmparatorluğu döneminde yapılmış olmalıdır.

Evet, deniz kalesi: dalgalara karşı, güçlü taş temeller üzerine İtalyan mimarisi ile inşa edilmiştir.

Sert zemin üzerine oturtulan taşlar ile sütunlar, birbirleriyle ilgilidir. Bol miktarda kireç taşı kullanılarak bu bölüde denizden gelebilecek saldırılara karşı korunma amaçlı yapılmıştır.

Kuzeyden güneye doğru uzanan ada üzerindeki kale, Ayas limanına yanaşan gemilere ek hizmet binası olarak tasarlanmıştır.

Kalenin duvarları, iç tarafta salonları ve kubbeli holleri korurdu.

Kalenin içindeki salonlar ve odalarda yapılan araştırmalar sonuçlarına göre: bu kalenin bir gümrük kontrol merkezi ve zahire, su sarnıcı, silah ve önemli bürokratik işlemlerin yürütüldüğü bir yer olduğu tahmin edilmektedir.

Araştırmalar sonucunda, kale planına göre güney ucunda çembere benzeyen bölüm ile ana gövdeye bağlantı yapan yerler, tamamen tahrip olmuştur.

Kız kalesinin bir başka özelliği de, Marco Polo Limanı ile birlikte, dalgakıran vazifesi görmesidir. Yumurtalık plajı, bu dalgakıran sayesinde, genelde dalgasız, güvenli bir yerdir.

Evet günümüzde, kıyıdan tekne kiralayarak kaleye gitmek mümkündür. Yaz aylarında kalenin içinde çeşitli kültürel etkinlikler ve festivaller düzenlenmektedir.

 

ASKLEPİON-SAĞLIK TAPINAĞI:

Asklepion, antik Yunan ve Roma dünyasında şifa tanrısı Asklepios’a adanmış kutsal sağlık merkezleridir.

Hem tapınak hem de hastane işlevi görür.

Aigea şehrinde, antik dünyanın en büyük 3 Asklepion Tapınak hastanelerinden biri vardır. Aigeai Asklepieion’un Epidauros, Kos ve Pargamon’daki asklepieionlar kadar önemliydi.

Ancak, Helenistik dönemde şehirde Asklepion kültüne ait herhangi bir kanıt yoktur.

MS 2’nci yüzyılda, Aigeai Asklepion’u ve Asklepios Tapınağı, Roma dünyasında daha da ünlenmiştir.

Hekimlerin babası, Hipokrat’ın burada bir hastane kurduğu söylenir.

Burada tarihte tıp ile ilgili ilkler yaşanır.

İkiz kardeş azizler Cosmas ve Damian, Aegeae şehrinde hekim olarak görev yaparlar.

Tanrıdan aldıkları mucizevi ruhla mesleklerini icra ederler.

Hatta, hastanın yaralanan bacağı yerine, yeni ölmüş bir Etiyopyalının bacağını aşıladılar.

Yani dünya tarihinde ilk organ naklini yaptılar.

Tapınak:

Sikkelerde betimlenen, önde 8 sütuna sahip Asklepios Tapınağı için, net bir tarih verilemez. Ancak sikkeler ve diğer veriler dikkate alındığında, tapınağın MS 2’nci yüzyılın ortalarından sonra, Antoninler Döneminde inşasına başlanmış olmalıdır.

İmparatorlar Caracalla, Macrinus ve Severus Alexander dönemlerine ait sikkeler üzerinde bulunan betimlemelere göre Asklepios Tapınağı, Korinth düzenindedir.

 

Tapınağın bölümleri şunlardır:

Naos Alanı:

Tanrının kült heykeli, burada dururdu. Adaklar, adak levhaları, heykelcikler burada bırakılırdı.

 

Enkoimitirion-Uyku salonu/Abaton:

Burası şifa rüyası görme (enköimesis/incubatio) odalarının bulunduğu kapalı veya yarı kapalı alandı. Hastalar burada uyur ve Asklepios’tan iyileştirici bir rüya görmeyi beklerlerdi.

 

Yılan Avlusu:

Asklepios’un kutsal hayvanı yılandır. (iyileştirici yılan) Tapınakta kutsal yılanlar bulunur, hastalar bunlara dokunur veya etrafında dolaşırdı. Bugün modern tıppın sembolü olan yılanlı asa (Asklepios çomağı) buradan gelir.

Kutsal Kaynak-Şifalı su:

Birçok Asklepion bir kutsal kaynak, termal su veya pınar üzerinde kurulmuştur. Su içme, arınma, yıkanma ve banyo ritüelleri önemli yer tutardı.

 

Stoalar ve Tedavi Odaları:

Yılan zehri tedavileri, bitkisel tedaviler, diyet uygulamaları, masaj ve küçük cerrahi operasyonları bu alanlarda yapılırdı.

Egzersiz ve Spor alanları:

Gynasion, palaestra, yürüyüş yolları, beden sağlığının ruh sağlığıyla bir olduğuna inanılırdı.

 

Tiyatro:

Psikoterapi niteliğinde: müzik, dramatik oyunlar, şiir, riteül gösterileri hastaların moralini yükseltmek için kullanılırdı.

 

Misafirhaneler:

Uzaktan gelen hastaların, rahip-hükümdarların veya üst sınıf hastaların kaldığı odalardır.

 

Tedavi Yöntemleri:

Dinsel Tedavi:

Arınma (temizlenme), kurban, adağ adama, kutsal uyku (inkübasyon), rüya yolu ile tanrıdan reçete alma. Hasta uyur, rüyasında Asklepios veya yılanı gelip ona şifa yöntemi söyler. Rahip-hekimler rüyayı yorumlar ve tedavi uygular.

 

Tıbbı-Bilimsel Tedaviler:

Asklepionlar aynı zamanda tıp okullarıdır. Örneğin: Galen, Pergamon Asklepion’unda yetişmiştir. Galen: MS 129 doğumlu, hekim, filozof, anatomi ve fizyoloi uzmanı ve yazardır. Antik tıbbın en büyük otoritelerinden biridir. Pergamon Asklepion’unda yetişmiş, daha sonra Roma’ya giderek İmparatorluk Sarayının başhekimi olmuştur. 500 civarında eseri olduğu bilinmektedir, bunlardan 200 tanesi günümüze ulaşmıştır. Başlıca alanları: Anatomi, fizyoloji, pataloji ve klinik tıp, felsefe ve mantık dır.

Bilimsel yöntemler: cerrahi müdahaleler, bitkisel tedaviler, masaj, diyet tedavileri, oruç, egzersiz, psikolojik terapi, müzik terapi, kan alma, hacamat, göz, mide, kas-eklem tedavileri.

 

Tapınağın yıkılması:

İmparator I. Constantinus’un emriyle, MS 331 yılında, Asklepios Tapınağını yıkıldı ve onun yerine bir kilise yaptırdı.

İmparator I Constantinus’un özellikle Aigeia şehrindeki Asklepios Tapınağını hedef seçmesi kolay bir şekilde açıklanamaz.

Anlaşıldığı kadarıyla, Aifeai kenti, dini ve ticari öneminden dolayı Asklepios kültünden vazgeçmiyordu ve Asklepios kültü, Hıristiyanlık için büyük bir tehdit oluşturuyordu

Sonuç:

Aigeai Asklepieion’un yeri ve mimari buluntular günümüzde belirlenememiştir.

Bu yüzden; antik kaynaklar Helenistik dönemde ve MS 1’nci yüzyıl sonlarına kadar, Asklepieion’dan söz etmezler.

 

 

GÜNÜMÜZ-AEGEAİ/AYAS KENTİ KALINTILARININ GEZİLMESİ:

Günümüzde, kentin merkezinde, limanda geçmişin anıtsal izleri tamamen olmasa da, yer yer ayakta kalmıştır.

Ancak kent merkezinde, Helenistik dönem öncesine ait herhangi bir bulguya rastlanılmamıştır.

Sahil boyunca yürüyüş yaparken, antik liman kalıntılarını, temel izlerini ve antik mendirek bölgesini gezebilirsiniz.

Şehrin ara sokaklarına girildiğinde ise, toprak altında, birazı gözüken mermer sütunlar vardır.

Bugün ben gideyim, Ayas antik kenti kalıntılarını gezeyim derseniz, kalıntılar konusunda ne resmi ne de özel kaynaklarda ayrıntılı bilgi yok. Bu yüzden: ben gittim, sahilde Süleyman kulesinin orada dolaştım, kuleyi gördüm, içine giremedim, bir de sahil kesiminde deniz kalesini uzaktan gördüm. Bu kadar.

Yani, tarihi muhteşem bir antik şehir kalıntılarının, bu kadar sahipsiz kalması, hiçbir bilgi kayağı olmaması çok anlamsız.

İnanın bu yazı, antik dönem Aegeai şehri hakkındaki bulabileceğiniz en ayrıntılı yazıdır.

 

Görülebilecek kalıntılar şunlardır:

AYAS LİMAN KALESİ:

Sahil/Liman kısmındadır.

Antik dönemin liman ve savunma yapılarından biri.

Kentin deniz bağlantısını ve liman konumunu yansıtan önemli bir kalıntı.

Savunma hattının bir kısmı hala görülebliir.

Özellikle karaya bakan batı ve kuzey kısımlarındaki sur duvarları ve kuleleri nispeten sağlamdır.

 

KARA KALESİ:

Modern Yumurtalık ilçesi kalenin içinde kuruludur.

Ayrıntılı bilgi, yukarıda yazılıdır.

 

SÜLEYMAN KULESİ:

Kıyı yakınındadır.

Osmanlı döneminden kalma gözetleme/savunma kulesidir.

1536 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmıştır.

Yazının üst bölümlerinden ayrıntılı olarak yazdım.

 

MARCO POLO İSKELESİ:

Sahil/kıyı bölgesindedir.

Yukarıda ayrıntılı olarak yazdım.

 

HAMAM KALINTILARI:

Antik dönemde, muhtemelen Roma döneminden kalma hamam yerleşiminden izler görülebilir. Hamamın tamamı ayakta değil, sadece temeller ve mozaik taban gibi izler görülüyor.

Burayı mutlaka ziyaret edin, muhteşem bir mozaik yerinde yani burada sergileniyor.

 

SÜTUNLU CADDE/YOL KALINTILARI:

Şehrin antik planlamasını gösteren sütunlu yol ya da yapı hattı kalıntıları var.

 

MEZAR ALANLARI, KAYA MEZARLAR, LAHİTLER:

Antik dönem defin geleneğinden kalma kaya mezarları ve lahitler görülebilir.

 

MARCO POLO İSKELESİ:

Yukarıda bu konuda ayrıntılı bilgi verdim.

 

ASKLEPİEİON TAPINAĞI VE HASTANE KALINTILARI:

Antik şehir kalıntılarında, Asklpeion Tapınağı ve hastanenin yeri henüz bulunamamış, tespit edilememiştir.

Diyarbakır Lice

Diyarbakır Lice


Diyarbakır-Silvan karayolu üzerinde, ana yoldan ayrılarak, yaklaşık 50 km. ilerleyince, Lice ilçesine varılıyor. Ulaşım pek de kolay değil. Çünkü, güvenlik önlemleri nedeniyle, kontrol noktaları var.

ULAŞIM

İlçenin Diyarbakır il merkezine uzaklığı: 84 km. dir. Lice-Bingöl arasındaki uzaklık: 63 km. Lice-Genç/Bingöl arasındaki uzaklık: 46 km.
Lice-Diyarbakır arasındaki yol, asfalt ve bakımlı olup, genellikle her mevsimde açık bulunmaktadır.

TARİHİ

Tarihi süreç içinde, yörede ilk yerleşimin: Asur ve Urartu kaynakların göre, Nirbi Prensliği tarafından gerçekleştirildiği görülmektedir. Ancak, genellikle, yörede Asur hükümranlığı görülür. Daha sonra ise, sırası ile, Med, Pers, Makedon ve Roma egemenlikleri görülür.

MS.622 yılına gelindiğinde ise, bu kez Bizanslılar, yörede görülürler. 1259-1302 yılları arasında, bölgede, Anadolu Selçukluları egemen olurlar. 1394 yılında, Timur işgali, 1401 yılında ise Karakoyunlular var. 1517 yılında ise, Osmanlılar bölgede hakimiyeti ele geçirirler.

Lice isminin ortaya çıkış söylentisi: “bir zamanlar, yörenin büyük aşiretlerinden biri olan “Zirki aşireti” kendi içinde sorunlar yaşar ve bu sorunlar sonucunda, 7 kardeşten biri, ailesini de yanına alarak, aşiretin bulunduğu yerden ayrılır ve günümüzdeki Lice yerleşim yerinin bulunduğu yere gelip yerleşirler.

Aradan aylar geçer ve diğer kardeşlerden biri, yanlarından ayrılan bu kardeşlerini merak eder ve oğlunu gönderip, onların durumuna bakmasını söyler.

Çocuk: gider ve amcası ve ailesinin bugünkü Lice bölgesinde yerleşmiş olduklarını görür.

Döndüğünde, babasına “yerlerindeler” anlamına gelen “evlicine” kelimesini kullanır ve bunun üzerine, amcanın yerleştiği günümüzdeki yere, Lice is mi verilir.

Tarihi süreç içinde, bu ilçemizin en büyük hatırası: Şeyh Sait isyanı sırasında, adı geçen kişinin, burada kalması ve isyanı buradan yönetmesidir.

Bu nedenle, yöre, isyanın bastırılması sırasında, en azla can kaybı olan yerlerin başında gelmektedir.

Lice tarihindeki diğer önemli bir olay ise: 6 Eylül 1975 tarihinde olan ve 2367 kişinin hayatını kaybettiği Lice depremidir.

Bu depremde, yörede bulunan 35 köyde büyük hasar meydana gelmiştir. Depremden sonra, ilçe merkezinin yeri değiştirilmiş ve yerleşim, Fis ovası doğusuna kaydırılmıştır.

 

GENEL

Diyarbakır il merkezinin, kuzeydoğu bölgesindedir.

İlçenin denizden yüksekliği, 1125 metredir. İlk olarak, Akdağ eteklerindeki Akı tepesinde kurulu bulunan ilçe merkezi, deprem sonrasında, aşağıda bulunan ova bölümüne yerleşmiştir.

Yörenin iklim özellikleri değerlendirildiğinde: kışların çok sert, soğuk ve yağışlı geçtiği görülür.

Bölgenin en yoğun kar yağışı, burada görülür. Yaz mevsiminde ise, özellikle, Temmuz ve Ağustos ayları sıcak ve kurak geçer.

Tüm bunların dışında, bölgenin en önemli coğrafi özelliği, ülkemizin en uzun ikinci nehri olan, Dicle nehrinin, önemli iki kaynağından birinin, burada, yani Bırkleyn mağaraları bölgesinde bulunmasıdır.

Bırkleyn suyu: Bırkleyn mağaraları bölgesinde doğar, bir süre güneybatı ve sonra batı yönünde akar ve çevredeki diğer dere sularını alarak güçlenir ve Gölcük civarında, nehrin diğer kolu ile birleşir.

Yöre halkı: genellikle tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadırlar. İlçe merkezinde, son yıllarda açılan birkaç fabrika, yöre insanının işsizlik sorununa çözüm olmuştur.

Bunun dışında, tarım faaliyetlerinin başında: tütün, pamuk, buğday, arpa gibi hububat ekimi gelmektedir.

Bunun dışında, yörede bağcılık da önem kazanmaktadır.

Özellikle: Mart-Nisan ayları arasındaki dönemde bağların bakımı yapılır ve Ekim ayında ise bağ bozumu yapılarak ürün kaldırılır.

Üzüm: suyu elde edilerek, bu su ile yapılan: pestil, sucuk, beyaz sucuk ve kesme denilen ürünler şeklinde tüketime sunulur.

 

GEZİLECEK YERLER

Diyarbakır Lice Birkleyn Mağaraları

BİRKLEYN MAĞARALARI

Diyarbakır-Bingöl kara yolunun doğusundadır. İlçe merkezine bağlı Abalı köyü sınırları içindedir.

Birkleyn kelimesi “yükselme, kabarma” demektir. 

Dicle nehrinin, toprak üzerinden gelerek ilerleyen iki ana kaynağından bir tanesi, bu mağaranın bulunduğu yerde toprak altına iner ve mağaranın içinden geçerek, bir tünelden ilerlemeye devam eder ve bir süre sonra ise, tekrar toprak üstüne çıkar.

Bu nedenle, buradan çıkan suya “Birkleyn suyu” ismi verilir.

Halk arasında Bırkleyn olarak anılan bu mağaraların, Türkiye Mağaralar Envanterindeki ismi ise “İskender-i Birklin” dir. Söylentilere göre, Büyük İskender, Pers seferine giderken, 15 bin kişilik ordusuyla burada konaklamıştır. 

Bir başka efsaneye göre ise, İskender’i Zülkarneyn, bir sefere giderken, başının iki tarafında boynuz gibi iki ur çıkmış ve çok acı vermeye başlamış. İskender’e bir gün rüyasında Lice’de bulunan Bırkleyn mağaralarındaki suda yıkanırsa boynuzlarının kaybolacağı söylenmiş. İskender-i Zülkarneyn gelip Lice’yi fethetmiş. Bırkleyn mağaralarının suyunu içip başını da suda yıkayınca boynuzlarından biri hemen yok olmuştur.  

Lice Birkeyn Suyu

Birkleyn suyu:

Anadolu ve Kuzey Mezopotamya arasındaki antik bir yol üzerinde, Dicle nehrinin diğer kolu ile birleşene kadar, yer altında, doğal bir tünelden akarak gider.

Tünelden sonra ise, yeniden yukarı, yani toprak üstüne çıkar ve Dicle nehrinin diğer kolu ile birleşerek, büyük Dicle nehrini oluşturur.

Burada, Asurlulara ait bir kısım kalıntı bulunmuştur.

Hatta, antik dönemlerde, suyun yer üstünde kaybolup yer altına indiği bu yere “Dünyanın bittiği yer” ismi verilmiştir. Efsanelerde ve kutsal kitaplarda “ölümsüzlük suyunun aktığı yer” olarak da bilinir. 

Daha da ileri gidilerek “ölülerin yer altı dünyasına giriş yeri” olarak betimlenmiştir.

1899 yılında, burada yapılan arkeolojik araştırmalarda, biraz önce söylediğim gibi, Asurlulara ait çeşitli steller bulunmuştur.

Bunların en önemlileri: bölgedeki 3 mağara içinde, Birkley suyunun bulunduğu mağara içinde, Asur kralı Tiglatpileser tarafından hazırlanan “kabartma çivi yazılı tablet” ve yine Asur kralı Salmanassar tarafından hazırlanan, iki çivi yazılı tabletdir.

Her üç mağarada, Kuzey Mezopotamya kültürlerine özgü çeşitli seramik parçaları bulunmuştur.

Evet, bölgede 3 mağara olduğunu söylemiştim. Bunlardan bir tanesinden, Birkley suyu geçiyor.

Diğer ikinci mağara: birinci mağaranın devamı gibi uzanıyor ve 15 metre genişliğinde, 12 metre yüksekliğindedir.

Uzunluğu ise, birkaç kilometreyi bulmaktadır.

Lice Bırkleyn Kabartması

Bu mağaranın girişinde: antik döneme ait çeşitli yapı kalıntıları, Asur kralı III. Salmansar’a ait iki kabartma yazılı kitabe ve bir kabartma bulunmaktadır.

Kaya üstüne işlenen bu kabartmada: ismi geçen Asur kralı, uzun başlığı ve işlemeli giysisiyle dikkat çekiyor.

Figürlerin hepsi, doğuya bakıyorlar. Sağ ellerinde balta, sol ellerinde ise kılıç var.

Evet, üçüncü mağara: diğer iki mağaradan daha büyüktür.

Mağara içindeki sarkıt ve dikitler görülmekte olup, mağara içindeki havanın özellikle “astım” hastalığı için iyi geldiği söylenmektedir.

Lice Ashab-ı Kehf Mağarası

ASHAB-I KEHF-YEDİ UYURLAR MAĞARASI

İlçe merkezinin 15 km. uzağında, Duru köyü yakınlarındadır.

Mağara, 650 metre yükseklikte bir tepenin üzerindedir.

Burada bulunan iki mağaradan ikincisi, Ashab-ı Kehf olarak bilinen ve içinde “yedi uyurların bulunduğundan” söz edilen mağara olarak isimlendirilmektedir.

Mağaranın biraz aşağısında Ashab-ı Kehf adına yaptırılmış ve “Der-i Rakim” denilen bir de kilise kalıntısı bulunmaktadır. 

Mağara halkı anlamına gelen Ashab_ı Kehf denilen gençler, Efsüs şehrinde yaşıyorlardı. Efsus şehrinin yeri konusunda rivayetler vardır. 

 

 

DAKYANUS ANTİK KENTİ

İlçe merkezinin 18 km. batısında, Fis ovasında, 1110 metre rakımlı yüksek bir tepe üzerindedir.

Burada, Dakyanus isimli bir tiran idaresinde, bir yerleşim yeri olduğu tahmin edilmektedir.

Ancak, çevrede, resmi arkeolojik kazı çalışmaları yapılmadığından, net bilgiler edinilmemiştir.

Ancak, günümüze ulaşan kalıntılar arasında: İskender sonrası Selevkoslar ve Roma dönemine ait olabileceği düşünülen sütunlar, çevre duvarları ve bir saraya ait olabileceği değerlendirilen duvarlar, kemerler görülmektedir.

Bu sütunlar arasında, özellikle 3-4 metre yükseklikte olan sütunlar ilgi çekmektedir.

Burası hakkında bilmenizi istediğim bir söylenti var:

“Zalim bir puta tapan hükümdar olan Dakyanus: tek bir tanrıya inandığını öğrendiği 6 gence, inançlarını terk etmelerini ve yeniden putlara tapınmalarını, yoksa onları öldürteceğini söyler.

Bunun üzerine, bunu kabul etmeyen gençler, saraydan kaçarak dağlara yönelirler ve yolda rastladıkları 1 çoban ve çobanın köpeği kıtmıri de yanlarına alarak, bir mağaraya sığınırlar.

Tek tanrıya inanan 7 genç ve köpek, bu mağarada, 300 yıl boyunca uyurlar.

Uyandıklarında, içlerinden yaşı en büyük olanı, yiyecek almak üzere, şehre gönderilir.

Dakyunus dönemi parasıyla yiyecek almak isteyen ihtiyar, tüccarların durumu bildirmesiyle kralın ve kahinin karşısına çıkarılır.

Olup biteni anlatan ihtiyar, kralın askerleri eşliğinde, mağaraya gider, tek başına mağaraya girer ve arkadaşlarına, 300 yıl süresince uyuduklarını söyler.

Daha sonra, mağaraya giren ihtiyarın dışarı çıkmaması üzerine, kralın askerleri mağaraya girerler, ancak içeride kimseyi göremezler. “

Evet, her yıl 28 Mayıs tarihinde, burada bir festival düzenlenir ve çevreden gelen ziyaretçiler, bu mağarayı ziyaret ederler.

 

 

Diyarbakır şehri tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için.