Muğla Milas

Muğla Milas

Kaptan Cousteau, Gökova ve Mandayla körfezlerindeki kıyıları gördükten sonra, “Dünyada cennet arayan, Gökova’da bulur” demiş. Ama, yalnızca cennet değil, Milas yöresi tam bir tarih hazinesi. Ben buraya gittiğimde, özellikle: Uzunyuva ve  Gümüşkesen mezar anıtı ve Müzeden etkilenmiştim. Tarihi atmosferi sevenler için, mutlaka zaman ayrılması ve gezilmesi gereken bir yer.

ULAŞIM

Uluslar arası Milas hava alanı, bu bölgeye ulaşımın en kolay yolu. Hava alanı, ilçe merkezine, 10 km. uzaklıktadır. Kara yolu ile gelmeyi düşünenler için ise: gerek Aydın ve gerekse Söke üzerinden, buraya ulaşmak mümkün.

Muğla Milas

TARİHİ

Kentin kuruluşunun, MÖ.1000 yılına kadar uzandığı düşünülüyor. Bölgede, önceleri Karia ve daha sonraki dönemlerde ise, Menteşe Beyliğine başkentlik yapmıştır.

İlçenin, antik dönemdeki ismi: Mylasos ya da Mylasa. Karia bölgesinin ulusal tanrısı Zeus Karios Mabedi; bu bölgede bulunuyor ki, o dönemde Karialıların bir haç yeri gibi imiş.

Karialılar

Savaşçı milletti. Kalkan ve sorgucu bulmuşlardı. Denizlerde  de çok üstündüler. Korsan olan bu ırk; MÖ.7.yüzyılda, Mısır kıyılarına kadar inerler. Aynı yıllarda: Lidyalıların yanında, Pers savaşlarına katılırlar.

Lidya kralı Giges: kutsal emanet olarak saklanan, Herakles’in “Altın Savaş Baltası”nı; Karialılara hediye eder. Onlar da baltayı; Karya, Lidya ve Mysia’nın ortak haç yeri olan, Milas yakınlarındaki; biraz önce sözünü ettiğim, Zeus Karios Mabedine gömerler.

Zaten, Labranda’daki bu kutsal alana giden kutsal yolun başlangıç bölümü: Milas şehrinde, günümüzde “Baltalı Kapı” olarak tanınan ve alınlığında çift yüzlü Karya Baltası (Labros) bulunan kemerli anıtsal kapıdır.

Evet, tarihi süreç incelendiğinde: Mylasa isimli kentin, Karya bölgesinin batısındaki en büyük ve önemli kentlerden biri olduğu görülüyor. İsmindeki “Asa” eki: çok eski bir yerleşim yeri olduğunun ifadesidir. Şehir: MÖ. 450-440 yılları arasında: Attikadelos deniz birliği üyesidir. MÖ. 1’nci yüzyılda, şehrin liderliğini yapmış olan Euthydemos ve Heybreas adında iki önemli kişi yetişmiştir.

Tarihçi Strabon’a göre: Mylasa, iç Karia’nın 3 önemli kentinden biridir. Diğerleri ise: Alabanda ve Stratonikeia. Mylasa: MÖ.5.yüzyılda: İonia ayaklanmasına ve Pers ordularına karşı, bölge şehirlerinin direnişine katılır.

MÖ. 446 yılında, Berymdon Savaşından sonra: Pers hakimiyetinden kurtulurlar ve Attika Delos Deniz Birliğine katılırlar.

Mylasa

Diğer Karia kentleri gibi, MÖ.334 yılında, Büyük İskender tarafından, Karia kraliçesi Ada’ya teslim edilir. (Bu prensesin lahdi: belki dikkatinizi çekmiştir, Bodrum Kalesinde bulunmaktadır.)

Şehir: MÖ.129 yılında, Roma’ya bağlanır. Takip eden Bizans döneminde ise, piskoposluk merkezi haline gelir. MS.4.yüzyıldan sonra: şehir, yavaş yavaş önemini kaybeder. 5.yüzyılda, şehirde, küçük bir Hristiyan topluluğu olduğu görülüyor. 5.yüzyılın ikinci yarısında: Roma’dan gelerek, şehirde, Hristiyanlık için çalışan ve kızlar için manastır açan Kseni isimli, ünlü bir rahibenin yaşar.

Tarihi süreç incelendiğinde: 13.yüzyılda, Milas yöresi, Menteşe Oğulları Beyliği döneminde, Beylik merkezi olarak kullanılır. 17.yüzyılın ikinci yarısında, Milas bölgesine gelen Evliya Çelebi: ünlü Seyahatnamesinde, Milas için şunları yazar: Milas, Sodra dağı eteklerinde, 1000 kagir evin, tütünü ve narenciyesi bol, Şeyh es Şüşteri adlı evliyanın yaşadığı yer”

Şeyh Şüşterinin mezarı: günümüzde, Atatürk bulvarının tam ortasındadır. Mezar kaybolmasın diye, bir mermer üzerine adı yazılarak dikilmiştir.

İlçenin her yanı: mermerlerle kaplı. Doğal olarak, mabetler kenti adını almış. Milas sınırları içinde, 27 antik kentin kalıntılarını görmek mümkün. Özellikle: İasos, Labrabda, Euromos ve Heraklia öne çıkıyor ve bu şehirlerin kalıntıları ziyaret edilebilecek potansiyelde.

Takip eden dönemde, bölgede: Karialılardan sonra, Bizans, Selçuklu, Menteşe Beyliği ve Osmanlılar egemen olmuşlardır.

Milas isminin kaynağı: rüzgarlar  tanrısı Ailos’un soyundan gelen “Mylasos”dan gelmektedir.

Muğla Milas

GENEL

Milas: her ne kadar 27 antik kenti barındırarak, tarihi çekiciliğini öne çıkarsa da, doğal zenginliklerde barındırmaktadır. Milas yöresinde, iki göl var. Biri Bafa ve diğeri Tuzla gölleri. İkisi de denizden kopmuş, ikisi de tuzlu ama kuş zenginliği açısından büyük önem taşıyorlar.

Bafa gölü; Milli park olarak ilan edilerek koruma altına alınmış. Binlerce kuş barınıyor. Güllük deltasında ise, Tuzla sulak alanı bulunuyor. İlçe merkezine, 23 km. uzaklıkta, Sırtlandağı mevkiinde bulunan “Halep çamı” ormanı, tabiat koruma alanı olarak koruma altına alınmış. Çünkü: bu tür orman çok az yerde bulunuyor. Bu alanda: 40-50 yaş gurubu, Halem çamlarından oluşan bir orman var.

Muğla Milas Halıları

MİLAS HALILARI

Milas: Türkmen boylarının en eski yerleşim yerlerinden birisidir. Bunun doğal sonucu olarak, burada, kendine özgü karakteristik özellikler taşıyan halılar dokunmaktadır.

Halı geleneğinin, bölgede, 16.yüzyılda seccade halıları dokunmasıyla başlar. 18.ve 19.yüzyıllarda ise, renk ve özellik olarak, Barok stili özellikler taşıyan halılar dokunmaya başlanır. Dokumada, tamamen yün kullanılmıştır. Bu yünler: kök ve doğal boyalarla renklendirilmiştir.

Klasik el dokumaları: mihraplı, Milas seccadeleridir. “Ada Milas” isimli halılar, eski örneklerin başında gelir. Kenar süslerinin, yan yana sıralanmasından oluşur. Her suyun içindeki motifler, genelde birbirlerinin tekrarıdır.

Milas bölgesinde, başka bir gurubu oluşturan halılar da “Madalyonlu” örneklerdir. Bu halılar: kare, dikdörtgen, altıgen olarak, çeşitli tiplerde dokunur.

Günümüzde, Milas halıları, ilçenin şu köylerinde dokunmaktadır: Karacahisar, Ören Dört Tepe, Gereme, Bozalan, İkizköy, Pınarköy, Mezgit, Gürceğiz, Akçakaya.

Muğla Milas Evleri

MİLAS EVLERİ

Milas evleri: 19. ve 20.yüzyılın ilk yarısında yapılmıştır. Büyük bölümü restore edilerek kullanılmaya devam edilmektedir. Bu evler: 2 katlıdır, giriş avludan yapılır. Evlerin: ahşap destekli çıkmaları, sokağa taşar. Zemin katlar: genellikle depo ve kiler olarak kullanılır. Mutfak, tuvalet ve ahır: avlunun bir köşesindedir. Avludan üst kata, ahşap yada mermer bir merdivenle çıkılır. İlginizi çekerse, evleri gezebilirsiniz.

NE YENİR.NE İÇİLİR

Milas bölgesinde, zeytinyağlı yemekler yaygındır. Mumbar dolması, kabak çiçeği dolması, keşkek, çiçek kızartma, börülce, çaykama böreği düşünülebilir. Tatlılardan ise, zerde, mutlaka tatmanız gereken bir lezzet. Tabii bunların dışında, denize yakın bu bölgede: deniz ürünlerini de tatmanızı öneririm. Bunların dışında: Milas’ın köftesi de meşhurdur.

Labranda antik kent kalıntılarına giderseniz: buraya çıkarken Kargıcak köyündeki kır lokantasına mutlaka uğrayın. Burada: saçta yapılan oğlak kavurması ve tercihinize göre, mis gibi domateslerle hazırlanan menemen yemenizi öneriyorum.

NE SATIN ALINIR

Milas yöresinden: bu yöreye özgü, el dokuması halılar satın alabilirsiniz. Bunun dışında: İlçe merkezinde, Salı günleri Pazar kuruluyor. Bu Pazar, hem ucuz ve hem de renkli. Buraya, yerli ve yabancı turistler akın ediyorlar ve taze sebze ve meyveden, çam kokulu ballara, zeytinin her çeşidine, incecik işlenmiş yerel dokumalara kadar pek çok ürüne rastlamak ve satın almak mümkün.

GEZİLECEK YERLER

İLÇE MERKEZİNDE, GEZİ PLANI

İlçe merkezinde: Hisarbaşı mahallesinde bulunan, Zeus Karios Tapınağı var.

Muğla Milas Zeus Karios Tapınağı

ZEUS KARİOS  TAPINAĞI

Tapınağın Korint başlıklı tek sütunu: günümüzde ayakta olup görülebilir. Bu sütunun diğer ismi “Uzunyuva” Hisarbaşı mahallesinin doğusundadır. Tek bir sütundur. 3.5 metre yüksekliğindeki bir podyum üzerinde yükselir.

Tarihi yayınlarda: biraz önce sözünü ettiğim gibi: Zeus Kairos olarak bilinir. Ancak: üzerinde leylekler yuva yaptığı için, halk arasında, uzun yuva olarak adlandırılıyor. Sütunun uzunluğu: yaklaşık 10 metredir. Söylenenlere göre: bu sütun, Zeus adına yapılan bir tapınaktan geriye kalan tek sütundur.

Evet, maalesef, 2000 yıllık kaide mermerleri, birileri tarafından sprey boya sıkılarak boyanmış göreceksiniz. Ancak, özel bir teknikle eski haline getirilmesi için, bu mermer kaidenin temizlenmesi işi, İtalyanlara ihale edilmiş. Çünkü, mermer gözeneklere boya işlemiş.

Bu sütunun hemen başlangıç noktasındaki bir taş-yıkık barakada yapılan baskında: yerin 22 metre  derinliklerine kadar inen bir tünel ve bu  tünelin ucunda, Karya bölgesinin efsanevi ilk kralı Hekaios’un anıt mezarı bulunmuştur. Bu anıt mezar hakkında ayrıntılı bilgiyi, merak edenleriniz, yine bu siteden bulabilirler.

Kentin eski surlarından: günümüze gelen tek kalıntı: “Baltalı Kapı” olarak bilinen Kapı kemeridir.

Muğla Milas Baltalı Kapı

BALTALI KAPI

MÖ.1. yüzyılda yapılmıştır. Kapı kemerini: başlıkları bir sıra palmet ve yivle süslü iki paye taşımaktadır. Dış tarafındaki kilit üzerinde: çift yüzlü, balta kabartması bulunmaktadır. Zaten, kapı bu yüzden ismini almıştır. Kapının bulunduğu yer: Labranda’daki Zeus Tapınağına giden, kutsal yolun başlangıç yeridir.

Daha sonra: Gümüşkesen Anıtı görülmelidir.

Muğla Milas Gümüşkesen Mezar Anıtı

GÜMÜŞKESEN MEZAR ANITI

Sodra dağı eteğinde, Gümüşlük Semtindedir.

Mezar yapım tekniği ve mermer süslemelerin karakteristik özellikleri nedeniyle, MS.2.yüzyılın ortalarına tarihlenmektedir.

Antik kent nekropolü (mezarlığı) içindeki bu ihtişamlı anıt, Milas şehrinin yöneticisi, komutanı veya diğer bir üst düzey kişi veya aile için yaptırılmış olmalıdır. Çünkü: nekropol alanında, bu şekil bir yapı yapılması için, dönemin kent senatosunun izninin gerektiği biliniyor.

Mezar yapısı

Sodra Dağı ocaklarından çıkarılan, gri damarlı mermerden yapılmış. Arazi yapısı meyilli olduğu için, düz bir platform üzerinde yükseliyor. Yapı: 3 bölümden oluşuyor. Bunlar: gömülerin bulunduğu mezar odası, dinsel törenlerin yapıldığı ve sütunlarla çevrili orta kat ve bu sütunlar tarafından desteklenen çatı katı.

Giriş kapısı: batı cephesindedir. Mezar odasının zemininde: mevcut izlerden, ölülerin lahitlerin içine defnedildikleri anlaşılmaktadır.

İkinci katta

Çatıyı taşıyan sütunlar var. Bu sütunların arasında, zamanında ahşap korkuluklar bulunduğu anlaşılıyor.

Orta katın, zemin döşemesinde; kuzey tarafta bulunan ve huni gibi aşağıya doğru daralan delik: buradaki dinsel törenler sırasında, mezar odasına kutsal bir sıvı ya da kurban kanı akıtıldığını gösteriyor.

Çatının tavanı: mezarda yatan kişinin önemini vurgularcasına, geometrik ve bitkisel motiflerle, nakış gibi işlenmiştir.

Gezimize devam ettiğimizde, Firuz Ağa Camisi karşımıza çıkıyor.

Muğla Milas Firuzağa Camisi

FİRUZAĞA CAMİSİ

İlçede, Menteşe Oğulları döneminden kalma en önemli eserdir. Daha sonra: Osmanlı dönemine ait bir yapı görülebilir.

Muğla Milas Çöllüoğlu Hanı

ÇÖLLÜOĞLU HANI

İlçe merkezinde, Belen camisinin yakınındadır. 1737-1738 yılları arasında, Abdülaziz Ağa tarafından yaptırılmıştır. Günümüzde özel mülkiyettedir ve yıkık durumdadır. Yapının: kuzey ve güneyde, iki girişi vardır. Güneydeki giriş, tam eksende, güneydeki ise sağ köşededir.

Girişten sonra: taş döşeli bir avlu ve avlunun çevresinde, çift katlı odalar bulunmaktadır. Alt kat binek hayvanlarına, üst kat ise insanların konaklamasına ayrılmıştır. Soğuk ve güvenlik nedeniyle, alt kat pencereleri küçük yapılmış, kapılar ise bunun tersine hayvanların girebilmesi için büyük yapılmıştır.

Elbette: Milas Müzesine mutlaka zaman ayırmalısınız.

Muğla Milas Müzesi

MİLAS MÜZESİ

İlçe merkezinde, Hayıtlı Mahallesindedir. İlçe ve çevresindeki ören yerlerindeki kazılarda elde edilen eserlerin bir kısmı, burada sergileniyor. Müze: 1987 yılında hizmete açılmış.

Müze Müdürlüğü: Milas Kültür Merkezi binası içinde bulunmaktadır. Kültür Merkezi: toplam 1.5 dönümlük bir bahçe içinde, bodrum katı da bulunan, 2 katlı bir yapıdır. Binanın ana giriş katında: Müze sergi salonu ve idari birimler var.

Muğla Milas Müzesi

Teşhir salonunda 11 vitrin bulunmaktadır. Bu vitrinlerde: Stratonikeia kazılarında ortaya çıkarılan: altın eserler, İassos kazılarında bulunan pişmiş toprak kandiller ve ayrıca: heykeller, heykel başları sergileniyor. Yani, sergilenen eserler: MÖ.6-5 bin yıllardan başlayarak, Roma dönemine kadar uzanan geniş bir dönem içerisinde tarihleniyor.

Sergilenen eserler arasında: seramikler, taş baltalar ve altın eserler ile mermer heykel başları ve torsolar bulunuyor. Müzede sergilenmekte olan, özellikle geometrik dönem (MÖ.10-8.yüzyıl) ve klasik dönem (MÖ.5-4 yüzyıl) seramik eserleri,  dönemlerinin özelliklerini son derece iyi ortaya koyan örnekler olması açısından ilgi çekiyor.

Bunların yanında: Iasos antik kenti kazılarında ele geçirilen, MÖ.6.yüzyıla ait bir av sahnesinin betimlendiği duvar kabartması ile yine İassos bölgesindeki Çanacıktepe de bulunan, Helenistik döneme ait, iki yanında koçları ile betimlenmiş, Artemis heykel gurubu, müzenin önemli eserleri arasında öne çıkıyorlar.

Bir diğer önemli obje ise

Karya’nın iki önemli kenti olan Latmos ve Pidasa arasında yapılan “Dostluk ve Kardeşlik Anlaşmasının” yazılı bulunduğu yazıt. 1998 yılında, Arkeologlar tarafından, Kapıkırı köyüne ait yayla evlerinden birinde bulunmuş. MÖ.2-3.yüzyıllarda gerçekleştirildiği tahmin edilen yazıtta: Latmos ve Pidasa kentlerinin dini törenlerden, kız alıp vermeye ve mülk edinmeye ve savaşlarda ortak hareket edeceklerine dair konuların ayrıntıları yer almaktadır. “Aralarında evlenme yoluyla akrabalık tesis etmeleri için, hiçbir Latmoslu bir başka Latmosluya kızını vermemeli veya kız almamalı ve 6 yıl süreyle, Latmoslu Pidasalıya ve Pidasalı Latmosluya kız verip almalı……..” Mutlaka görmelisiniz.

Bahçe ise, açık sergi alanı olarak kullanılıyor.

Evet, ören yerlerinde gerçekleştirilen kazı çalışmaları ile bulunan eserlerin tamamı, yer sıkıntısı nedeniyle açık teşhir edilemiyormuş. Bu nedenle: Türkiye Kömür İşletmeleri Milas Lojmanları önündeki, yaklaşık 14 dönümlük arsa, yeni müze yapımı için, tahsis edilmiş. 2009 yılı eser sayısı: yaklaşık 55 bine ulaşan müzedeki eserlerin, günümüzde yalnızca 569 tanesi kapalı teşhir ve vitrin, 430 tanesi Balıkpazarı ve Açıkhava müzesinde sergileniyor.

MİLAS’IN ÇEVRESİNDE GEZİLECEK YERLER

Muğla Milas Beçin Kalesi
Muğla Milas Beçin Kalesi

BEÇİN KALESİ

Milas-Ören karayolu üzerindedir. İlçe merkezine, 5 km. uzaklıktadır. Bizans yapısıdır. Menteşe Oğulları döneminde onarılmıştır. Milas şehrini merkez yapan Menteşe Oğulları, hükümet merkezini ise, savunması kolay olduğu için “Beçin” kalesine taşımıştır.

Kalenin güney bölümü: surlarla çevrilidir 1974 yılında restore edilmiştir. Kalede: hamam ve sarnıç kalıntıları görülebiliyor. Esas yerleşimin bulunduğu: 200 metre yukarıdaki iç kale bölümünde ise: Bizans şapeli, Menteşe oğulları döneminden kalma: Kara Paşa Medresesi, Türbe, Ahmet Gazi Medresesi, Orhan Bey Camisi, Hamam, Bey Hamamı, Kızılhan, Yelli Camisi ve Medresesi günümüze kadar ulaşmıştır ve görülebilir.

Muğla Milas Labranda

LABRANDA

Labranda ismi: Zeus’un sembolü, Amazonların savaş aracı olan, “çift yönlü” bir balta olan “Labrys”den gelmektedir. Aslında Zeus’un simgesi, elinde şimşek tutmasıdır.

Herakles (Herkül) Amazon Kraliçesi Hippolyte’yi öldürdüğü için çifte ağızlı baltayı; 3 yıl kölesi olarak yaşayacağı Lydia Kraliçesi Omphale’ye hediye eder. Bu balta uzun yıllar Lidya hazinesinde kalır. Aradan yıllar geçer. Lidya’da iktidarı elinde tutan Mermnad hanedanlığı, gücünü Milaslı muhafız Arselis’ten alır.

Ancak Gyges’in ayaklanması sırasında, Lidya hazinesi de yağmalanır. Hazineden çift ağızlı baltayı alan ve Milas’a getirip Zeus kült heykelinin eline veren kişi Arselis’tir. Yani: Arselis, Zeus’un Labraundos olarak anılmasını sağlayan kişidir. Böylece Zeus’un çift ağızlı balta ile anılmasını sağlar. Çift ağızlı balta taşıyan Zeus simgesi, Karya sikkeleri ve Roma dönemine kadar uzanan dönemde sıkça görülür.

Antik kent: İlçenin kuzeyinde, Koca Yayla bölümünde bulunmaktadır. İlçe merkezine, 14 km. uzaklıktadır. Denizden 650 metre yüksekliktedir. Antik Latmos dağ sırasının güneybatı bölümündedir. Bir antik kent olmaktan çok, bağımsız bir kutsal alan, bir kült merkezi olarak tasarlanmıştır.

Yolu iyi durumdadır

Ülkemizin, en iyi korunmuş antik kentlerinden biridir. Kayralıların, ikinci kralı, Mozolus burada doğmuş ve kral olduğunda, burayı başkent yapmıştır. Daha sonra ise, başkentini, harika mozolesini yaptırdığı, Halikarnassos’a taşımıştır.

Labranda: Zeus Labrandosun kutsal alanıdır. Antik dünyada tapınaklar tanrının evi olarak kabul edilmekteydi ve bu bağlamda Labraunda, sahip olduğu anıtsal tapınaklar ve bağlantılı yapıları ile Zeus Labraundos’un (Labraunda’lı Tanrı Zeus) evidir.

Burası muhtemelen kendi rahipleri tarafından yönetilmekte ve çevre yerleşimlerinin tamamına ait bir hac yeri olarak kabul görmekteydi. Buraya ulaşmak ve dini ritüellerini yerine getirmek isteyen Karyalılar, Milas’tan başlayarak 14 km boyunca devam eden, 8 metre genişliğindeki taş kaplamalı “Kutsal Yol” u büyük kortejler halinde ve coşku ile geçiyorlardı. Kutsal alan her yıl, büyük dinsel bayramlar için gelen ziyaretçileri 5 gün boyunca ağırlıyordu.

Bu bölgede: MÖ.600 yıllarından itibaren yerleşim bulunduğu öğrenilmiştir. Bu kutsal alanda yapılan araştırmalarda: MÖ.497 yılında, Karyalılar ile Persler arasında bir savaş yapıldığı ve Kayralıların yenildiği görülüyor.

MÖ.355 yılında, Labrandada yapılan kurban şöleninde: Karya kralı Mousolos, kendisine yapılan bir suikastten son anda kurtulur.

Bunun üzerine

Burada bir dizi yeni yapılanmaya gidilir. İlk önce: Hekatomnid yapı projesini hayata geçirmek için büyük mermer bloklarının taşınması gerekir ve Milas ile Labraunda arasına taş döşeli bir yol inşa ettirir. Suni teraslar, küçük bir Dor bina, anıtsal merdiven, iki geniş ziyafet salonu, sundurmalı yapı, stao ve çevresi sütunlu Zeus Tapınağı gibi yerler yapılır.

Mousolos öldüğünde kardeşi ve karısı olan Artemisia, Kraliçe olur. Ancak kendisi, Karya hükümdarı olarak sadece 2 yıl kalır. Ünlü antik dönem yazarı Strabon: kocasının acısına dayanamayan Artemisia’nın MÖ 351 yılında öldüğünden söz eder. (Kocası için yaptırdığı; dönemin sanat harikası mezar anıtı halen Londra British Museum’da sergileniyor.)

Artemisia&dan sonra Karya Kralı ve Satrapı olarak Anadolu’nun en zengin adamı olarak yazılan İdrieus başa geçer ve MÖ 344 yılına kadar ülkeye hükmeder. İdrieus, imar faaliyetlerini sürdürür, ilk olarak tapınağı genişletir. Ancak, MÖ.344 yılında, İdreus’un ölümü sonrasında, bu imar faaliyetleri biter.

Helenistik dönem sonrasında, şehir eski canlılığını kaybeder. Ancak, MS 1’nci yüzyılda Lbraunda yeniden önem kazanır. İmar çalışmalarında en göze batanı: ziyaretçilere hem ruhani hem de fiziki arınma imkanı sağlamak için tapınak girişleri arasına yapılan hamamdır. MS 2’nci yüzyılda, alana ticari ve dini yapılar eklenmeye devam edilir. MS. 4.yüzyılda: bölgede büyük bir yangın olur ve kutsal alanın, kült yeri olarak kullanılması sona erer.

Gelelim günümüze

Antik dönemde: Mylasa ve Labranda arasında, 8 metre genişliğinde ve 12 km. uzunluğunda kutsal bir yol vardı. Burası, zamanında, Mylasa’nın (bugünkü Milas) dinsel merkezi olarak kullanılan Labranda ile arasındaki bağlantı yolu idi. Günümüzde: bu kutsal yolun döşeme izlerini görmek mümkün.

Alana giriş, güney ve güneydoğuda bulunan iki giriş kapısından sağlanıyor. Bunlardan biri: “Dor binası” olarak isimlendirilen, dikdörtgene yakın ve düzensiz oluşumuyla dikkati çekiyor. Kuzeye dönük, 4 sütunlu, mermer cepheli. Roma döneminde, bu yapı, hamam kompleksinin içine dahil edilmiş.

Propylon bölgesi

Kuzeyde, uzun odalara açılan bir duvarla sınırlanıyor. Bu uzun odalar: depo veya hazine odaları olarak kullanılmış. 12 metre genişliğindeki merdivenlerle, orta terasa ulaşılıyor. Burası: Hekatommos sülalesinin başlattığı ilk yapıdır. Mabet benzeri bir binadır. Burada, büyük olasılıkla: Mausolosun karısı ve kız kardeşi olan Artemisia’nın ve belki de Zeus’un heykellerinin saklandığı düşünülüyor.

En üst terasta

Zeus Mabedi bulunuyor. Mabet:  doğu yönüne dönük. Cephede 6 ve yanlarda 8 olmak üzere, bir sıra sütun dizisi bulunuyor. Bu sütunlu mabet: İdrieus tarafından takdis edilmiş. Mimar Pytheos tarafından yapıldığı düşünülüyor. Evet, burası yerleşimin en iyi korunagelen yapısıdır. Güney duvarı, döşeme seviyesinden 8 metre yüksekliğindedir.

Kutsal alanın kuzeyinde, dik bir yokuş var. Bunun güney yamacında, mabedin üzerinde 15 metre uzunluğunda, bir mezar var. Mezar odası ve girişi: çıkıntılı tonozdur. Çatı: Dor düzeninde, granitten yapılmıştır.

Kutsal alanın, batısında, 200 metre uzaklıkta: stadyum bulunuyor. Bu bölüm, kentin Roma döneminde yapılmış. Stadyumun arkası, istinat duvarı ile sağlamlaştırılmış. Her iki başta da, yarışların başlama ve bitiş taşları bulunuyor. Bunları günümüzde de görebilirsiniz. Kutsal alanda yapılan, 5 günlük şölenlerde, burada yarışların düzenlendiği  düşünülüyor.

Kehanet ve su

Şehirde su işlevselliğiyle ön plana çıkmıştır. Hatta: burada “hydrophoroi” yani “su testisi taşıyan kadın” heykelcikleri bulunmuştur. Buna bakarak: şehrin Zeus tapınımından önce, Ana Tanrıça Kybele için bir kült yeri olduğu düşünülmektedir.

Ancak: burada suyun kehanetle ilişkisi de yoğun olarak izlenmektedir. Çünkü: şehir, bir kült alanı olmasının yanında aynı zamanda bir kehanet merkeziydi. Çünkü, MS 1’nci yüzyılda, antik dünyada birçok yerde, birçok kehanet merkezi vardı.

Arkeolojik verilere göre: Labraunda’da içinde süslü ve kutsal balıkların bulunduğu bir havuz varmış. Bu balıklara bir soru sorulur, ardından suya atılan yemleri yeyip yemediklerine bakılırmış. Yemleri yediklerinde “evet” ve yemediklerinde ise “hayır” olarak sorunun cevabı verilirmiş. Bu havuzdan evet yanıtı alındığında, havuza: altın takılar, bilezik ve küpeler atılırmış. Ünlü filozof ve devlet adamı Plinus: Labraunda’da yılan balıklı bir gölcük olduğundan söz etmiştir.

Evet, Labranda bölgesi kazıları

1948 yılında, İsveç Üniversitesi elemanları tarafından başlatılmış ve günümüze kadar devam etmiştir. İsveçli arkeolog Prof Axel Persson, tunç çağı buluntularını tespit etmek için geldiği Milas’tan, Labraunda’yı keşfederek ayrılmıştır.

Gerek Zeus Tapınağının dayanıklı temelleri ve gerekse kutsal balıkların havuzu olan mermer bir yapı, toprak altından henüz çıkarılamamıştır. Tapınak alanının üzerindeki yamaçta çıkarılanlar arasında: 2 metre kalınlığındaki duvarı olan ve “Andron” ismi verilen erkekler kulübü ve içinde, 3 adet, lahde benzeyen yapı ile birlikte bulunan bir abide benzeri mezar var.

Muğla Milas Euromos
Muğla Milas Euromos

EUROMOS

Milas-Söke karayolunun 12’nci km. dedir. Ana yol tam ortasından geçmektedir. Özellikle: antik kentin tapınağının sütunları, yoldan geçerken rahatlıkla görülebiliyor. Bu sütunlar yüzünden, yöre halkı, buraya: “Ayaklı” ismini vermiş.

Karia’nın önemli kentlerinden bir tanesidir. Antik dönemde önemli yolların kavşağında bulunması, kıyı Karya’yı iç Karya’ya bağlaması nedeniyle önemlidir.

Evet, şehrin ismine: tarihte ilk kez, MÖ.5.yüzyılda rastlanıyor.

Bu tarihte, Perslere karşı kurulan Attika-Delos Deniz Birliğine vergi veren şehirler listesindedir.

Euromos şehri: Mylasa ile vatandaşlık anlaşması yapar. Zaman zaman ise, Herakleia şehrinin saldırılarına maruz kalırlar ve Mylasa şehrinin yardımını isterler.

Likya egemenliği, arkasından Perslerin bölgeyi işgaliyle birlikte karmaşık bir süreç, daha sonra yapılan barış antlaşmasıyla Pers egemenliğinin kabullenilmesi, Büyük İskender ve sonrasında generalleri tarafından bölge değişik güçler tarafından el değiştirir. Sonra Romalılar bölgeye gelir ki, bugün kalıntıların büyük kısmı Roma dönemine aittir. Özellikle tapınak öne çıkar. Sonra Bizans dönemi, sonra Türk Beylikleri dönemi (14’ncü yüzyıldan sonra Menteşe Beyliği yöreye hakim olur) olur.

Şehrin Bizans döneminden  sonra yerleşime sahne olmadığı görülür. Bu bir şans, çünkü her yeni gelen topluluk, kendinden önceki kalıntıları değiştirerek ve tahribata uğratarak kullanır. Bizans’tan sonra yerleşim olmaması kalıntıların iyi durumda kalmasını sağlamıştır. Ancak kalıntıların ve özellikle mermerlerin büyük bölümü, kireç ocaklarına götürülmüş ve yok edilmiştir.

Yazılı kaynaklarda, Heredot buradan söz eder. Nis denen bir kişi öne çıkar. Bu kişi, kehanet merkezleri arasında bilgi alışverişi yapan veya kehanetlerin çözümlenmesine yardım eden kişidir. Heredot, bu kişiye Europos ismini verir. Çünkü Trakya’da Karca bir yazıtı okuması, Karca bilmesi ve ilaveten Europoslu olması, bu şahsın Euromoslu olduğu kanaatini uyandırır.

Neden Europos değil de Euromos? Çünkü Atika-Delos listelerinde ve bazı yazıtlarda kentin ismi Europos olarak geçer. Dolayısı ile Europe, kentin ismi, Euromos ise yakın bölgeye verilen isim olarak kabul görür.

Euromos, MS 4’ncü yüzyıldan itibaren karşımıza çıkar. Bu büyük ölçüde Pers Saprapı Mousolos’un bölgeyi Helenleştirme politikasının neticesi olarak verilmiş bir isim olmasıdır.

Kalıntılar ve surların içindeki yerleşime bakılınca, Euromos’un antik dönemde önemli bir yerleşim olduğu kesindir.

Euromos şehrinde, Zeus Lepsynos tapınağının UNESCO Dünya Kültür Mirası Geçici Listesine dahil olması için çalışmalar sürdürülmektedir. Eğer asıl listeye girerse, özellikle Avrupa’dan önemli destekler alınır ve destinasyon olarak bütün dünyaca bilinir.

Günümüzde, antik şehirde görülebilecek kalıntılar şunlar: İmparator Hadrianus zamanına tarihlenen, Zeus Tapınağı. Bu tapınakta yapılan kazılarda, MÖ.6.yüzyıla ait kalıntılar bulunmuştur.

Tapınağın cephesindeki 8 sütun, günümüzde hala ayaktadır. Sütunların diğerlerinin de ayağa kaldırılması için çalışmalar sürdürülmektedir. Sütunlar üzerindeki kitabede: tapınağın yapımında para yardımında bulunanların isimleri yazılıdır.

Bunun dışında: surlar, tiyatro, agoradaki lahit mezarlar görülebiliyor. Tiyatronun, beş sırası görülebiliyor. Tapınağın karşısındaki yamaçlarda dolaşırsanız, sur kalıntılarını görebilirsiniz.

Muğla Milas Iassos
Muğla Milas Iassos
Muğla Milas Iassos

       

IASSOS

Kıyıkışlacık köyündedir. Maalesef, burada da, köy, antik şehir kalıntılarının hemen üzerine kurulmuştur. İlçe merkezine: 18 km. uzaklıktadır. Eskiden buraya yalnızca deniz yolu ile ulaşılıyorken, günümüzde karayolu bağlantısı da bulunmaktadır. Antik şehir: kıyıya çok yakın, kayalık küçük bir ada ile bu adanın karşısındaki alanda kurulmuştur. Adanın çevresi 2.5 km. ve yüksekliği 70 metredir. Zamanla, ada karayla birleşerek, yarım ada halini almıştır.

Ören yerinin girişinde: tabelalar ile, aydınlatıcı bilgiler verilmiş. Ancak, dediğim gibi, antik kent kalıntıları; gerek köylüler ve gerekse hayvanları tarafından, işgal edilmiş durumda. Biz yine de, İassos kentini anlatmaya devam edelim.

Kent: MÖ.9.yüzyılda, Argoslu kolonistler tarafından kurulmuştur. Daha sonra Milet şehrinden gelen göçmenler, kente yerleşmişlerdir. Bu yörede bulunan sikkelerde: sakallı bir kişinin başı üzerinde “kurucu İassos” diye yazdığı görülmektedir. Bu nedenle, şehrin adının buradan geldiği düşünülmektedir.

Bunların yanında: bölgede yapılan arkeolojik araştırmalarda: Miken çömleği, Miken evleri bulunmuş ve yerleşimin çok daha eskilere kadar gittiği değerlendirilmiştir.

Muğla Milas Iassos
Şehrin en önemli tanrıları

Apollo ve Artemis’tir. Şehirdeki kabartmalardan birinde: Artemis, Astias’ı gösterir. Bu yerel tanrıça: Astias isimli bu yerel tanrıça: Artemis’e benzemektedir. Şehirde, bu iki tanrı dışında tapınılan Diyonizos adına ise, festivaller düzenlenir. Bu festivallerde: müzik ve tiyatro gösterileri sunulur.

Şehir: tarihi süreç içinde: Perslerin, Ispartalıların eline geçmiş ve MÖ.403 yıllarında yağmalanmıştır. MÖ.386 yılında yapılan kral barışı ile, şehir, yine Pers egemenliği altına girer. Daha sonra ise, İskender, saldırarak burayı ele geçirir. MÖ.201 yılında, Makedonya kralı V. Philiph, MÖ.219 yılında Roma imparatorluğunun egemenliği görülür.

Romalılar döneminde, imparatorluğun bölgedeki en güçlü üçüncü şehri olur. Ancak, her ne kadar özel bir koruma alanına sahip olsa da, kent, uzun süre herhangi bir ulusun egemenliği altında kalmamıştır. Şehrin en  dikkati çeken yerlerinden biri olan surları ise, 19.yüzyıla kadar sağlam olarak gelmiş olsa da, günümüzde bu surlardan eser kalmamıştır.

Bunun dışında, İassos şehri, döneminde, bulunduğu konumun çok imtiyazlı olması, ünlü mermeri ve balıkçılık ile öne çıkmıştır. Antik çağlarda, bir ada üzerinde bulunan İassos şehri, bölümün başında söz ettiğim gibi, günümüzde bu adanın ana kara ile birleşmesi sonucu, anakaradan ulaşım mümkün hale gelmiştir.

Burada görebileceğiniz kalıntılar şunlar:

Zeus Megistos Tapınağı: kentin doğu bölümündedir. Burada: bir adak yapısı yani kutsal bir yer var.

Tiyatro: Zeus Tapınağının üstündedir. Kentin ortasında bulunan yükseltinin kuzey-doğu yamacındadır. Helenistik geleneklere göre kurulan yapı: Zopatros tarafından, Roma döneminde onarılmıştır. Tiyatro duvarındaki yazılarda: oyuncular, müzisyenler ve bu etkinliklere destek veren kişilerin isimleri yazılıdır.

Seyirciler kısmı, yuvarlatılmış kesme bloklardan yapılmıştır. Sıralar ise, beyaz mermerdir. Günümüzde yıkık durumda olan sahne binası ise, daha sonraki dönemlerde yapılmıştır.

Kale: kentin en üst noktasındadır.

Hıristiyanlık döneminden kalmadır. Limana hakim durumdaki kalenin içinde, tipik bir ortaçağ kulesi ve büyük bir sarnıç bulunmaktadır. Kale  duvarları, dıştan yuvarlak ve kare kalelerle desteklenmiştir.

Agora: Kent meclisi olarak kullanılan yapı: daire biçimli orkestra ve onun arkasındaki dört merdivenli, üç bölüme ayrılmıştır. Oturma sıralarının altları, tonozlarla desteklenmiştir. Agoranın çevresini saran stoalarda bulunan yazıtlara göre, yapım tarihinin, MS.130 yılları olduğu düşünülüyor. Agoranın, güneybatı köşesindeki geniş düzlükte, Artemis Astias Tapınağı bulunuyormuş.

Anıtsal Mezar: şehirdeki ilginç yapıların başında gelmektedir. Mezar odasının üzerinde, küçük bir korint tapınağı var.

Balık Pazarı: Roma dönemine ait, en ünlü mezar, halk arasında balık pazarı olarak bilinmektedir. Balık pazarı anıt mezarı: 1995 tarihinde “Balık Pazarı Açıkhava Müzesi “ olarak ziyarete açılmıştır. İassosta yaşayanların balık düşkünlüğünü, ünlü coğrafyacı yazar Strabon şöyle yazmaktadır.”

Bir gitar konserini dinleyen İassoslular, balık satışının başladığını bildiren kampana sesini duyunca, konseri bırakıp, balık pazarına inerler. Yalnız, kulağı ağır işiten biri kalır. Sanatçı, yerinden kalkar ve bu tek dinleyiciye doğru ilerler.

“Bana gösterdiğiniz hürmet ve müzik sevginiz karşısında minnettarım. Çünkü, kampana vurur vurmaz, sizden başka herkes kalkıp gitti” der. Adam “ Ne diyorsun, kampanamı çaldı? Öyle ise, bana da müsaade” diyerek, pazara  doğru koşmaya başlar.

Şehirde yapılan kazılarda bulunan pek çok para üzerindeki “Yunus balığını” gösteren resimler: ünlü İassos efsanesini anımsatır. Bu efsaneye göre: “ Yunus balığı ile çok iyi bir dostluk kuran İassos’lu bir çocuk, hem Plinius ve hem de Aelian tarafından zikredilir.

Plinyus: Büyük İskender’in, bu hikayeden çok etkilendiğini ve İassos’lu bu genci yanına aldığını ve hatta onu deniz tanrısı Poseydon’un rahiplerinin başına getirdiğini anlatır.

Son olarak: İassos bölgesini ziyaret ederseniz, müzede satılan küçük taş ve seramik heykelciklerden satın almayı unutmayın, güzel bir anı ve hediyelik olarak kullanabilirsiniz.

Muğla Milas Bargylia
Muğla Milas Bargylia
Muğla Milas Bargylia

BARGYLİA

İlçe merkezine, 25 km. uzaklıkta, Boğaziçi köyündedir. Eski bir Karia kentidir. Kentin adı: halk dilinde “Varvil”dir. Karya dilinde ise, kentin adı “Andanos” tur. Kentin isminin: MÖ.2000 yıllarında, Luwi veya MÖ.1000 yıllarında Karia dilinden geldiği ve “yüksek yer” anlamında kullanıldığı tespit edilmiştir.

Yine de, antik dönemlerde, şehir isimlerinin efsanelerle bağlantılı olduğu bilinmektedir. Bu şehre ait efsane ise şöyledir: “Bellerophon’un yakın arkadaşı Berglos, kendisinin kanatlı atı Pegasus’un attığı bir çifte ile ölür. Buna çok üzülen Bellarophon, arkadaşının anısına, bu kenti kurar ve kente, onun ismini verir. Bu yüzden, Barglia şehrinin sikkeleri üzerinde, Pegasus tasvirleri bulunur.

Tarihi süreç içinde, kentin ismine ilk kez: MÖ.5.yüzyılda kurulan Attika-Delos Deniz Birliğine ödenen vergi listesinde rastlanır. Büyük İskender’in, Karia bölgesini ele geçirmesinden sonra, kent, üs olarak kullanılır. MÖ.3.yüzyıldan sonraki dönemde gelişme gösteren kent, bu dönemde özellikle: Artemis Kindyas Tapınağına sahip olması ile ün kazanır. Helenistik dönemde de, kentin önemi vurgulanır ve Bergama krallığının donanmasının, kent limanından yararlandığından söz edilir. Hıristiyanlık döneminde ise, kent bir piskoposluk merkezi olarak öne çıkıyor.

Bir zamanlar deniz kıyısında bulunan kent önünde, zamanla bataklık oluşur. Bu bataklık, Osmanlı döneminde tuzla olarak kullanılır. 17.yüzyılda, burayı ziyaret eden Evliya Çelebi: Tuzla’da üretilen tuzun lezzetinden söz eder ve bu tuzun Batı Anadolu’da tüketildiği gibi, Fransa’ya ihraç edildiğini de yazar.

Kent ören yerinde

Bizans döneminde, savunma duvarları yapılmıştır. Bu duvarlar, kalıntılar boyunca uzanan tepelik üzerinde dağılmıştır. Kuzeye bakan bölümde ise: Helenistik bir tiyatro ve tapınak alanları görülmektedir.

Özellikle: Arthemis Kindyas’ın çok saygı gördüğü bu kentte, alçak bir tepeciğin kuzeyindeki kalıntılarda, Roma izleri açıkça görülmektedir. Kabartmalı sunak üzerinde, uzun elbiseli, elinde oku ile Arthemis Kindysos, Lir çalan Apollon ve uzun pelerinle bir erkek tasvir edilmiştir.

Bu erkek, kente adını veren, Bargyolos’tur. Tiyatronun güney duvar parçaları günümüze ulaşmıştır. Cavea’nın parçaları ise, yerlerinden sökülerek başka yerlerde kullanılmıştır. Oturma sıralarından günümüze herhangi bir iz kalmamıştır.

Muğla Milas Heraklia-Latmos
Muğla Milas Heraklia-Latmos
Muğla Milas Heraklia-Latmos

HERAKLİA-LATMOS 

Heraklia antik kentin kalıntılarına, günümüzde: Bafa gölünün, Bodrum yönündeki bitiminden, Çam içi köyünden dönülüp, 9 km. lik asfalt bir yol ile varılıyor. Kentin ilginç bir mitolojik hikayesi var. Şöyle ki: “Ay tanrıçası Selene; bir gece burada uyuyan çoban Endymion’u görür.

Ona aşık olur. Zeus; Selene’nin aşkını kıskanır ve genç çobana, öfkeyle bir ceza verir. Çobanı: hiç uyanmamaya, sonsuz bir gençlik uykusunda uyumaya, mahkum eder. Evet, çoban Endymion, o tarihten bu yana, hiç uyanmadan aynı yerde kalmıştır. O derin uykusunda düşler görürken, ay tanrıçası Selene, her gece gelip yanında yatarmış. Selene, Endymion’a, tam 50 çocuk doğurmuş. “

Burası, antik dönemde liman kenti olarak kullanılmış. Günümüzde ise, ön bölümünde “Bafa gölü” ve arkasında ise, antik dönemdeki ismiyle, Latmos dağları (günümüzdeki ismi: Beş parmak dağları) uzanmaktadır. Bilinen tarihi: MÖ.7.yüzyıla kadar uzanmaktadır. Helenistik ve Roma dönemlerinde parlayan kent, deniz ticaretiyle zenginleşmiştir.

Kent: yarı  tanrı Herakles adına istinaden: Herakleia adını almıştır. Surları; 6.5 km. uzunluğunda ve 26 kule ile desteklenmektedir. Bu derece görkemli surlar ve kuleler: şehrin savunmasına verilen önemi ifade ediyor.

Kent: düzenli bir plana sahiptir. Athena Tapınağı: bir kaya üzerindedir. Mermer yazıtından kolaylıkla görülmektedir. Agoranın doğusundaki bir ev avlusunda: Boulevterion bulunmaktadır. Kent: Bizans döneminde, piskoposluk merkezi olarak kullanılmıştır. Buranın kutsal alanı, Hıristiyanlık döneminde de kutsal sayılmıştır.

Antik kentte: günümüzde, çam içi köyünün gençleri tarafından, eşeklere binilerek, yaklaşık 5-6 saat süren turlar düzenleniyor. Arap Avlusu denilen bölgedeki, antik tiyatro kalıntıları görülebiliyor.

Antik kentte, bugün görebileceğiniz kalıntılar şunlar: Athena Tapınağı, Agora, Surlar, Mezarlar, Tiyatro, Bouleterion, Endiymion Tapınağı, Yediler Manastırı, adalarda kilise ve manastır kalıntıları görülebiliyor.

Muğla Milas Keramos
Muğla Milas Keramos

KERAMOS

Bodrum-Milas karayolu üzerinde, Beçinkale yoluyla ayrılan yerde, 45 km. lik asfaltla ulaşılır.

Eski adı: Gereme ve yeni adı “Ören Gökova”dır. Antik dönemde: Keramos kenti, Kayralıların Krysaor birliğinin bir üyesidir. Adının anlamı ise: “Çömlek” tir. Helenistik dönemde, kent, Rodos egemenliği altındadır. MÖ.129 yılında, Roma döneminde, kent, Romanın Küçük Asya eyaleti içinde yer alır ve daha sonraki dönemde, giderek önemini kaybeder.

Günümüzde burada görülebilecek kalıntılar şunlar: Meşekayası dağları üstünde, sur duvarları ve kayalık bir terasta bulunan ve yerel halk  dilinde “Bakıcak” diye bilinen yerde, kentin iki önemli tapınağı bulunmaktadır. Bu tapınaklar, 25 metreye varan uzunlukları ile dikkati çekmektedir.

Kurşunlu yapı, taşları birleştirmek için kullanılan kurşun zıvanalar nedeniyle, bu ismi almıştır. Teras duvarlarının doğu bölümü yıkılmıştır. Terasın üstündeki düzlemde ise: Korinth ve İyon düzeninde, yapı parçaları bulunmaktadır.

Diyarbakır

Diyarbakır

Diyarbakır, tarihi ipek yolu üzerinde bulunması nedeniyle, tarihin her döneminde önemini korumuş, özellikle yaz aylarında, sıcakların aşırı yükseldiği bir yer olarak önem kazanmaktadır. Ayrıca, kalabalık ve özellikle çocukların yarattığı kalabalık ve bu kalabalık ortamda, siz, bir gezgin olarak, şehir dışından gelen bir gezgin olarak, derhal hissedilirsiniz ve bu durum size fark ettirilir.

ULAŞIM

Şehre, kara yolu ile ulaşmak mümkündür. Diyarbakır otogarı, şehir merkezindedir. Şehrin, bazı yerlere olan uzaklığı şöyledir. Diyarbakır-Ankara arasındaki uzaklık: 940 km. Diyarbakır-İstanbul arasındaki uzaklık: 1381 km. Diyarbakır-Adana arasındaki uzaklık: 536 km. Diyarbakır-Gaziantep arasındaki uzaklık: 329 km. Diyarbakır-Elazığ arasındaki uzaklık: 162 km. Diyarbakır-Siirt arasındaki uzaklık: 216 km. Diyarbakır-Ş.Urfa arasındaki uzaklık: 184 km. dir.

Buraya uçak ile gitmek isterseniz: hava alanı, şehir merkezine 6 km. uzaklıktadır. Hava alanı, askeri ve sivil amaçlar için kullanılmaktadır. Her uçuştan önce, Belediye otobüsü seferleri ve mevcut taksi duraklarındaki taksiler ile, hava alanı ile şehir merkezi arasında, ulaşım sağlanmaktadır. İstanbul-Diyarbakır arasındaki hava yolu uçuşu, yaklaşık 1 saat 20 dakika sürmektedir.

Demir yolu düşünürseniz, yine buraya ulaşmak mümkündür. Diyarbakır Tren İstasyonu şehir merkezindedir. Bölgesel trenlerin birçoğu, şehir merkezinde durmaktadır. Ancak, İstanbul-Diyarbakır arasındaki demir yolu yolculuğu, yaklaşık 32 saat sürmektedir.

Diyarbakır

TARİHİ

Yöreden, tarihi süreç içinde, pek çok uygarlık ve kavim geçmiştir. Ama, özellikle, MÖ.3000’li yıllarda, bölgede egemenlik kuran “Asurlular” karşımıza çıkmaktadırlar. Bunlar döneminde, yazılı metinlerde geçen, yörenin ismi “Amidi” dir.

Yunanca ve Latince kaynaklarda ise, şehrin ismi “Amido” ve “Amida” olarak da geçmektedir. Hatta: Arap saldırıları sırasında, yöreye yerleşen “Bekr” adında bir aşiret nedeniyle, yörenin isminin “Bekr diyarı” olduğu da söylenir.

Daha sonra bu isim “Diyar-ı Bekr” olarak söylenmiş ve 1937 yılında, Ulu Büyük Önder Atatürk tarafından “Diyarbakır” olarak düzeltilmiştir. Şehrin bu yeni ismi, 10 Aralık 1937 tarihli Bakanlar kurulu kararında tescil edilmiştir.

Daha sonraki dönemlerde: yörede egemenlik kuranlar ise: Urartular, Persler, Romalılar, Partlar, Araplar, Emeviler, Abbasiler, Mervaniler, Selçuklular, Artuklular, Eyyübiler, İlhanlılar, Osmanlılar. Tüm bu uygarlıklar: bölgede, özellikle İç kaleyi, yönetim merkezi olarak kullanmışlardır.

Bu nedenle, son olarak, Osmanlı döneminde, Kanuni Sultan Süleyman tarafından, iç kale, 16 burç ve 2 yeni kapı ile genişletilmiştir. Diyarbakır’ın, Osmanlı hakimiyetine girişi: 1515 yılında, Yavuz Sultan Selim dönemine rastlamaktadır.

Bu dönemde, ilk kent valisi Bıyıklı Mehmet Paşa’dır. Şehir: bu dönemde, doğu-batı ve güney-kuzey yönünde geçen 2 cadde tarafından, Doğuda: Yenikapı, Batıda: Urfakapı, Güneyde: Mardinkapı ve Kuzeyde: Harputkapı omak üzere, 4 bölüme ayrılır.

Yani, 4 mahalleden oluşmaktadır. Yenikapı-Urfakapı bölgelerinde, daha çok Müslümanlar ve güney bölümde ise; Rumlar, Ermeniler, Keldaniler ve Yahudi Süryanilerden oluşan gayrimüslimler otururlar. Yıkıntıları üzerine Ulu Cami yapılan, Mar Toma kilisesi ise, kuzey bölümdedir. 1900’lü yıllara gelindiğinde, resmi kayıtlarda: bölgede 24 cami ve 21 mescit bulunduğu yazılıdır. Bunlar arasında, Ulu cami dışında, Akkoyunlular döneminden daha geriye giden yapılar, günümüze ulaşmamıştır. Akkoyunlular döneminde yapılan “Nebi cami”, Osmanlı mimari özellikleri göstermektedir. Büyük ihtimalle, bu durumun: 1531 yılında, Osmanlılar döneminde geçirdiği onarımın sonucu olduğu kesindir.

Diyarbakır tarihinde, diğer öne çıkan olaylar şunlardır

13 Şubat 1925 tarihinde, Bingöl-Genç-Piran köyünde başlayan “Şeyh Sait isyanı” esnasında, 7 Mart 1925 tarihinde, isyancılar tarafından Diyarbakır kuşatılır. Gece yarısına doğru, isyancılar, şehri baştan başa çevreleyen surların 4 kapısından saldırıya geçseler de, başarılı olamazlar ve hezimete uğrayarak geri çekilirler ve 8 Mart günü, kaçmaya başlarlar.

11 Mart günü yeniden yaptıkları saldırı da da başarılı olamazlar. 15 Nisan tarihinde yakalanan isyancılar, Diyarbakır’da kurulan İstiklal Mahkemesinde yargılanırlar ve idama mahkum edilirler, cezaları 29 Haziran tarihinde, yine Diyarbakır’da infaz edilir.

5 Nisan günü, Diyarbakır için ayrı bir anlam taşımaktadır. Diyarbakırlılar, Atatürk’e olan bağlılık ve sevgileri nedeniyle, 2 Nisan 1926 tarihinde, Diyarbakır Belediye Meclisi tarafından, Atatürk’e çekilen bir telgraf ile, hemşerilik teklif edilmiş ve Atatürk tarafından, yapılan bu teklif gereği, Diyarbakır şehrinin fahri hemşeriliği kabul edilmiştir. 5 Nisan 1926 tarihli bu kabul telgrafının, şehre ulaştığı tarih, yani “5 NİSAN” günü, Diyarbakır için özel bir gün olarak her yıl kutlanmaktadır.

GENEL

Ülkemizin Güneydoğu Anadolu bölgesinde, tarihi çok eskilere giden bir şehir olarak önem kazanmaktadır. Çevresi genellikle Güneydoğu Toros dağları ile çevrilmiş olup, ortası hafif çukurumsu yapıdadır. Şehir merkezinin denizden yüksekliği 550 metredir.

Şehirde, sert kara iklimi egemendir. Buna bağlı olarak yazları çok sıcak ve kışları, bölgenin diğer yörelerine nazaran daha az soğuk geçer. Çünkü, Güneydoğu Toroslar, kuzeyden gelen soğuk rüzgarları kesmektedir. Bölgenin iklimsel özelliklerinin en büyük etkini ise, son yıllarda bölgede yapılan barajların oluşturduğu “nisbi nem” oranındaki artıştır. Özellikle: Aralık-Ocak aylarında, bölgedeki nisbi nem oranı, yüzde 80’lere kadar ulaşmaktadır.

Bölgenin bitki örtüsü pek canlı değildir. Genellikle otsu bitkilerin hakim olduğu bozkır bölgesinde, bunlar, ilkbaharda kısa bir süre yeşerir ve sonra yağışların kesilmesiyle kururlar. Çevredeki dağlarda ise, meşe ormanları bulunur. Ancak, yine de, bu ormanlar, il topraklarının en fazla, yüzde 11’lik kısmını kaplamaktadır.

Şehrin en önemli akarsuyu: Dicle nehridir. Nehir: şehrin doğu kesiminden, şehre paralel akar. Şehrin, güneyinde, 8 km. yaklaşır ve sonra doğuya yönelerek yeniden uzaklaşır.

Evet, bu şehrin en büyük özelliklerinden birisi de, nüfus artış oranının Türkiye standartlarının çok üzerinde olmasıdır. Zaten, bu şehri ziyaret ettiğinizde, cadde ve sokaklardaki çocukların yoğunluğunu rahatlıkla görebileceksiniz.

Diyarbakır Dicle Üniversitesi

DİCLE ÜNİVERSİTESİ

Üniversite, 1978 yılında açılmış olup, Dicle nehrinin doğusundadır. Yüz ölçümü değerlendirildiğinde, ülkemizin en büyük alana sahip üniversitesidir.
Günümüzde, Üniversite bünyesinde: 13 Fakülte, 11 Meslek Yüksek okulu, 1 Konservatuar, 3 Enstitü ve 1 Eğitim ve Araştırma Hastanesi bulunmaktadır.
Son olarak: 1998-1999 öğretim yılında, Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu kurulmuştur. Üniversitenin merkez kampüsü Diyarbakır il merkezinde iken, Ergani-Çermik-Çüngüş-Bismil-Silvan-Kulp ilçelerinde, Meslek Yüksek Okulları bulunmaktadır.

EL CEZERİ

1136 yılında, Cizre şehrinde doğmuş, bir dönem Diyarbakır’da yaşamış ve 1233 yılında, yine Cizre şehrinde ölmüştür.

Kendisi, İslam döneminin altın çağında: sibernetik üzerine, yani günümüzün robotik bilimi üzerine, önemli çalışmalar yapmış, Müslüman bir bilim adamıdır. Çalışmalarını: 6 bölümden oluşan “Kitab-ül Hiyel” yani “Mekanik Hareketlerde Mühendislikten Yararlanma” isimli kitabında yayınlamıştır.

Bu kitabında: 50 civarında cihazın çizimi ve kullanım esasları görülmektedir. Ancak, kitabın orijinal baskısı günümüze kadar ulaşmamış, orijinalinin benzeri 15 kopyasından 10 tanesi, Avrupa’nın çeşitli müzelerinde, 1 tanesi Topkapı Müzesi ve 1 tanesi ise Süleymaniye Kütüphanesindedir.

DİCLE NEHRİ

Maden çayı ve Birkleyn çayı: Dicle ilçesinde birleşerek, Dicle nehrini oluştururlar. Nehir, güneye inildikçe, yöredeki diğer ırmaklar tarafından beslenerek, iyice güçlenir ve Türkiye ile Suriye arasında, 40 km. lik bir sınır çizerek, Basra’nın 64 km. kuzeyinde, Fırat nehri ile birleşir ve “Şattülarap” ismini alarak, Basra körfezine dökülür.
Yöredeki bir inanışa göre: Dicle nehri, Zap, Fırat ve Aras nehirleriyle birlikte, cennetin 4 nehrinden biri olarak kabul edilir ve “Allah’a giden yol” olarak bilinir. Bu özelliği nedeniyle, yöre insanı: özel günlerde ve bayramlar öncesinde: on gözlü köprü üzerine çıkarak, dilek ve isteklerinin yazılı bulunduğu kağıt parçalarını, Dicle nehrine bırakırlar. Bu dileklerinin: Allah’a ulaşacağına ve kabul göreceğine inanırlar.
Nehir hakkında diğer anlatılan bir rivayet ise şöyledir: Allah, Danyal Peygambere, “elindeki asası ile, suyun çıktığı mağaranın ağzından itibaren bir çizgi çizmesini ve suyun bu çizgiyi takip edeceğini, ancak fakirlerin, dul kadınların, yetimlerin ve vakıf mallarına zarar vermemesini” söyler. Evet, Dicle nehri, bu yüzden, çok kıvrımlıdır.

Nehir hakkında, bir diğer efsane ise şöyledir: “Yunan mitolojisine göre: Nympha: kaplana dönüşmüş olan, Dionysos’tan kaçarken bir ırmak yanına gelir. Bu ırmağı geçebilmek için, Dionysos’un kollarına sığınmak zorunda kalır ve bu sırada, ondan hamile kalır. Doğan çocuğa “Medler” in atası olarak kabul edilen “Medos” ismi verilir.
Dionysos ve Nympha’nın birlikte geçtikleri bu ırmağa “tigris” yani “kaplan” ismi verilir.

DİYARBAKIR KARPUZU

Dünyaca meşhur Diyarbakır karpuzu: Dicle nehri kıyısındaki, çakıllı ve kumlu arazilerde: karpuz kuyusu denilen yerlerde yetiştirilir. Bu kuyular: Nisan-Mayıs ayları arasındaki dönemde: Dicle nehrinin sularının çekilmesiyle, nehir yatağında oluşmaktadırlar. Büyük karpuz yetiştirmek için açılan her kuyu: 2 metre boyunda ve 60 cm. genişliğindedir. Derinlik ise, taban kısmında, suya ulaşacak kadar yani, genellikle 40-60 cm. arasında gitmektedir.

Bu kuyular: ahır gübresi ve güvercin gübresiyle desteklenir ve böylece karpuzun iriliği ve lezzetli olması sağlanır. Yani, organik gübreleme, Diyarbakır karpuzunun en önemli özelliğidir. Yapılan bu gübreleme sonucu: ağırlıkları 60-70 kg. kadar varabilen karpuzlar yetiştirilmektedir. Gübre demişken: Diyarbakır yöresinde bol miktarda güvercin görebilirsiniz ki, bunların sebebi: özellikle karpuz yetiştiriciliğinde, lezzet vermesi açısından, güvercin gübresinin bolca kullanılıyor olmasıdır.

Evet, Diyarbakır karpuzu denilince ilk akla gelenler: iriliği ve lezzetidir. Ancak günümüzde, ticari zihniyet nedeniyle, Diyarbakır karpuzu nesli dejenere olmuş ve eski lezzet ve iriliği kaybolmuştur.

Sonuç olarak: Diyarbakır karpuzunun yararları: böbrek taşlarını düşürücü ve idrar söktürücü özellikleri bulunmaktadır. Ayrıca: hazmı kolaylaştırıcı etkisi vardır.

KARPUZ FESTİVALİ

Festivalin temelinde: tarihi süreç içinde yaşaman bir olay bulunmaktadır. Şöyle ki: İran ordusu tarafından kuşatılan şehir, bir yıllık kuşatmanın ardından, 10 Eylül 1515 tarihinde, Osmanlı ordusu tarafından kurtarılır. Halk, Osmanlı ordusunun şehre girmesini büyük bir sevinç ve törenlerle kutlar. Bu anlamlı gün: her yıl, Eylül ayında düzenlenen ve günlerce süren şenliklerle anılmıştır.

Şenlikler: 19’ncu yüzyılın sonlarına kadar devam etmiş ve şehir merkezindeki “Ali Pınarı” bölgesinde yapılmıştır. Bu şenliklerde kurulan panayır yerinde: bir çok tören düzenlenmiş ve bunlar, I. Dünya Savaşına kadar sürdürülmüştür. Ancak, I. Dünya savaşı sırasında ülkeyi saran sıkıntılar nedeniyle, bu şenlikler unutulmuştur.
1966 yılından itibaren ise, her yıl 23 Eylül tarihinde, bu şenlikler “Karpuz Festivali” adı altında, yeniden düzenlenmeye başlamıştır.

GÜVERCİN VE GÜVERCİN YETİŞTİRİCİLİĞİ

Şehirdeki güvercin yetiştiriciliğinin, yaklaşık 500 yıllık geçmişi bulunduğu söyleniyor. Çünkü, surların üzerindeki Nur burcunda, güvercin kabartması görülmektedir.
Burada güvercinlere “boran” ismi veriliyor. Güvercinler: beslenme ve insan ilişkilerinde önem kazanırken, güvercin gübresi de yörenin meşhur karpuz yetiştiriciliğinde kullanılmaktadır. Yöredeki halk destanlarında ise, güvercin kılığına girmiş perilerden söz edilir. Hatta, destanların bir çok yerinde, bu peri dönüşümünü takiben, çok güzel kızlara dönüşürler.
Evet, bu şehirde, güvercin ve güvercin yetiştiriciliği hobi olarak halkın büyük bir bölümünde ilgi çekmektedir. Bağlar semtinde, Dörtyol civarında, taka atan güvercinlerin şovlarını izlemek mümkündür.

NE YENİR-NE İÇİLİR

Özellikle yaz döneminde ise, bu yörede, devasa boyutlardaki “karpuz” mutlaka tatmalısınız. Bunun dışında “cartlak kebabı” olarak da bilinen “ciğer kebabı” düşünülebilir.
Ayrıca: içli köfte, çiğ köfte, kaburga, keşkek tatmalısınız. Bunların dışında: özellikle “patlıcan meftunesi” yemelisiniz. Bu yemek türü: kemikli kuzu etinden yapılır. Üstüne ise, halka halka doğranmış patlıcan ve domates konulur. Sumak ve sarımsak eklenerek, yenilecek hale getirilir.
Tatlı olarak ise: kadayıf, sütlü nuriye tercih edilebilir.
Ama, Diyarbakır denilince, özellikle gitmenizi önereceğim yer “Selim Usta” ve tatmanızı önereceğim lezzet Kaburgadır. Yanında: meyan kökü içmeyi sakın ihmal etmeyin. Bu bir anlamda, kolalı içeceklerin ham maddesi olması nedeniyle, yabancı olmadığınız bir lezzet ama yemekten sonra hazmı sağlaması açısından çok yararlıdır.
Son bir not: Dağkapıdaki ciğerciye ve Hasanpaşa hanındaki kahvaltıcıya uğramadan, bu şehirden sakın ayrılmayın.
Bu arada, tatlıdan söz etmek istiyorum. Diyarbakır yöresinde, burma kadayıf ünlüdür. Burma kadayıfın ilk imalatı, Diyarbakırlı Ako Usta tarafından 18’nci yüzyılda yapılmıştır. Dünyaca ünlü bu tatlı türü, kadayıfın içine ceviz veya fıstık doldurulup sarıldıktan sonra, bakır tepsiye dizilerek yapılır.

NE SATIN ALINIR

Şehirde, geleneksel el sanatları içinde öne çıkanlar şunlardır: kuyumculuk, ipekçilik ve bakırcılık. Ama tüm bunların yanında, şehirden, gerek kendiniz ve gerekse yakınlarınız için, hediyelik bir şeyler satın almak isterseniz, “hasır” düşünebilirsiniz.
Bunun dışında: hasır bilezik, kiniş gerdanlık, gümüş işlemeli nalın satın alabilirsiniz.
Evet, bunların dışında, Diyarbakır şehrindeki alışveriş merkezleri ve adresleri şunlardır:
Mega Center AVM: Bağlar semtinde, Şanlıurfa Yolu üzerindedir.
Diyar Galeria AVM: Yenişehir Mahallesi, Orduevi arkasındadır.
Babil AVM: Selahattin Eyyübi Mahallesi. Bayındır caddesi üzerindedir.
City AVM: Kayapınar bölgesinde, Diclekent Bulvarı üzerindedir.

GEZİLECEK YERLER

Diyarbakır Arkeoloji Müzesi

 

ARKEOLOJİ MÜZESİ

Şehir merkezinde, Cami-i Kebir mahallesinde, Tarancı sokaktadır. Pazartesi hariç, her gün açık olup, saat: 08.30-12.00 ve 13.00-17.00 arasında ziyaret edilebilmektedir.
Şehirdeki ilk arkeoloji müzesi, 1934 yılında, Ulu caminin bitişiğinde bulunan Zinciriye Medresesinde açılmıştır. 1985 yılında ise, Elazığ caddesi üzerinde bulunan, yeni binasına taşınmış ve 1988 yılında ziyarete açılmıştır. 5000 m. Karelik bir alan üzerinde kuruludur.

Bu alanda: müze dışında, konferans salonu, depo ve laboratuvarlar ve fotoğraf atölyesi bulunmaktadır.
Müzede: yörede egemenlik kuran, Asur, Urartu, Helenistik, Roma, Bizans, Artuklu, Selçuklu, Akkoyunlu ve Osmanlı dönemlerine ait objeler sergilenmektedir. Ayrıca: Amid sikkeleri ve Etnografik eserler de sergilenmektedir. Sonuç olarak, günümüzde müze envanterinde: 16 bin civarında obje bulunmaktadır.

Diyarbakır Ziya Gökalp Müze Evi

 

ZİYA GÖKALP MÜZE EVİ

Şehir merkezinde, Ziya Gökalp bulvarındadır.
Bu müzenin bulunduğu ev, mimari yapısı ile önem kazanmaktadır. Çünkü, şehrin en tipik sivil mimari yapısıdır. Yapı: 1808 yılında, 2 katlı olarak, siyah-bazalt taşından yapılmış ve 1824 yılında, Gökalp ailesine intikal etmiştir. Haremlik ve Selamlık olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır.

Mekanlar, ortadaki avlunun çevresine yerleştirilmiştir. Süs ögesi olarak, beyaz renkli bezemeler dikkati çekmektedir. Bunun yanında, bazı kapıların üstlerinde Arapça kitabeler görülür.
Ziya Gökalp; 1876 yılında, bu evde doğmuştur. Ev: 1956 yılında, müze olarak düzenlenerek ziyarete açılmıştır. Genellikle, Diyarbakır evlerinde görülen, havuz geleneği burada da uygulanmıştır.
Burayı ziyaret ederseniz: ünlü düşünüre ait kişisel eşyalar ve yöreye ait Etnografik bir kısım obje görebilirsiniz. Ayrıca, evin ortasındaki avlu bölümünde, Ziya Gökalp’in bir heykeli de görülüyor.

CAHİT SITKI TARANCI MÜZE EVİ

Şehir merkezinde, Camii Kebir Mahallesindedir.
Ünlü yazar, Cahit Sıtkı Tarancı, 1733 yılında inşa edilen bu evde: 1910 yılında doğmuştur. İlkokulu Diyarbakır ve Liseyi İstanbul’da okuyan ünlü şair: daha sonra İstanbul-Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirir ve Paris’e gider. II. Dünya Savaşı çıkınca yeniden Türkiye’ye döner ve çeşitli kurum ve kuruluşlarda çalışır. Evet, bu ünlü şairimizin tüm şiirleri, ölüm ve ölüm korkusu üzerine yoğunlaşmıştır. En popüler şiiri ise “35 yaş “ şiiridir.
Şehirde, ünlü şairin doğduğu ev: 1973 yılında, Kültür Bakanlığı tarafından satın alınarak, müze haline getirilmiştir. Yapının tamamı, 14 oda, avluya açılan bir mutfak, kiler ve tuvaletten oluşmaktadır.
Ahşap bir kapıdan ve dar bir koridordan geçilerek girilen müze evde: ünlü yazarın kitapları, el yazıları, kullandığı kişisel eşyaları, fotoğrafları ve kütüphanesi bulunmaktadır.

Diyarbakır Kalesi ve Surları

DİYARBAKIR KALESİ VE SURLARI

Diyarbakır kalesi: şehir merkezinde bulunmaktadır. Karacadağ bölgesinden, Dicle nehrine kadar uzanan, geniş yaylaların doğu kısmında, zeminden 100 metre yüksekliğe kurulmuştur. Genel olarak “kalkan balığı” biçimini andırmaktadır.

Kale yapısı: yontma bazalt taştan yapılmıştır. Kalenin bulunduğu yerdeki ilk yapının: MÖ.3000 yıllarında, Hurriler tarafından yapıldığı düşünülmektedir. Günümüze ulaşan surların ise, Roma döneminde, İmparator II. Konstantinus zamanında, MS. 349 yılları civarında yapıldığı veya yenilendiği bilinmektedir. Çünkü, yazılı belgeler, aynı tarihte, şehrin surlarla çevrili kalesinin onarıldığı görülmektedir. 365-367 yılları arasında ise, kalenin surlarının batı bölümü yıkılmış ve buraya: Urfa ve Mardin kapılarına kadar uzanan bölüm, yeniden ilave edilmiştir.

Kale: iç ve dış kale olmak üzere 2 kısma ayrılır.

İÇ KALE

İç kale bölümü: Fis kayası bölgesinde: surların kuzeydoğu köşesinde kurulmuştur. Buraya, Artuklu Kemeri denilen ve 10 metre genişliğinde, sivri kemerli bir yerden girilir. Bu kemer: üzerindeki kitabeye göre, 1206-1207 yılları arasında yapılmıştır. Kemerin iki yanında: aslan ve boğa mücadelesini gösteren bir kabartma görülmektedir ki, bu kabartma Ulu caminin doğu girişindeki kabartmanın benzeridir.

Evet, iç kale bölgesindeki ilk yerleşim: MÖ.3000 yıllarında, Hurriler tarafından yaratılmıştır. Ancak: yazılı kaynaklara göre, iç kale bölümünün, 1525-1526 yılları arasında, Kanuni Sultan Süleyman döneminde, ikinci bir sur yapılarak genişletildiği bilinmektedir. Çünkü: şehirde egemenlik kuran bütün uluslar, iç kaleyi bir yönetim merkezi olarak kullanmışlardır.

İç kale bölümünde, Virantepe höyüğünde: 1961-1962 yılları arasında resmi arkeolojik kazılar yapılmıştır. Bu kazılarda, yörenin ilk yerleşiminin, MÖ.6000 yıllarında burada kurulduğu yani kentin ilk kuruluş noktası olduğu anlaşılmıştır. Bu kazılarda, ayrıca: burada, 13’ncü yüzyılda Artukoğulları döneminde bir saray yapıldığı anlaşılmıştır. Sarayın: Artuklu hükümdarı Melik Salih Nasreddin Mahmud dönemine yani; 1200-1222 yılları arasındaki döneme ait olduğu sanılmaktadır.

Bu saray kalıntısı içinde, en önemli bölüm ise, dört tarafı eyvanlarla çevrili olan, süslü havuzdur. Havuzda: zengin renkli taş mozaik ve çini süslemeleri görülmektedir. Ayrıca: fiskıye yapılmıştır.

Bu havuz yapısı: Artuklular döneminde sıkça kullanılmış olup, gerek suyun sesinden ve gerekse serinliğinden yararlanılması düşünülmüştür. Bu “selsebil” sistemi, günümüzde de, birçok yapıda görülmekte olup, özellikle Gazi köşkünde dikkat çekmektedir. Yine, aynı bölümde, renkli taş ve cam küplerden oluşan mozaik süslemeleri görülmektedir.

Doğu bölümünde ise, saraya çıkışı sağlayan merdivenler ortaya çıkarılmış ve saray girişinin, Artuklu kemerinin, yani hemen iç kale girişindeki kemerin yanında olduğu belirlenmiştir. Bu sarayda, yukarıda sözünü ettiğim, El Cezeri isimli Müslüman bilginin yaptığı robotik uygulamaların kullanıldığı tahmin edilmektedir.

Ayrıca, yine bölgede bulunan bir kervansaray, tarihi süreç içinde, uzun süre “cezaevi” olarak da kullanılmış ve birçok idama sahne olmuştur. (Son günlerde, televizyonlarda izleyenler hatırlayabilirler, bu bölgede, yüzyıl öncesinden, yani cezaevi döneminden kalma insan kemikler bulunmaktadır)

Evet, günümüzde: iç kale bölgesinde görülebilen yapılan şunlardır: Artuklu sarayı kalıntıları, 2 kilise, Viran kale, sarnıç, kale camii (Hz Süleyman-Nasıriye camii), Arkeoloji Müzesi, Taş Eserler Müzesi, Müze kafeteryası, Sanat Galerisi, Cezaevi binası, Kongre merkezi. Bu yapıların bir kısmı: 2005 yılına kadar, Jandarma Askeri Birliği karargah tesisleri olarak kullanılmıştır.

KALE CAMİSİ-HZ. SÜLEYMAN-NASIRİYE CAMİSİ

İç kalede, sur duvarına bitişik olarak yapılmıştır.
Cami, üzerinde bulunan kitabeye göre: 1156-1169 yılları arasında, Ebul Kasım isimli bir şahıs tarafından yaptırılmıştır. Bu konuda da bir söylenti bulunmaktadır. Söylenenlere göre: Ebul Kasım’ın rüyasına giren Hz. Süleyman “Üzerimiz ne kazana kadar açık kalacak?” diye sormuş ve bunun üzerine cami yaptırılmıştır.

Ama, aynı zamanda, caminin Mervani Hükümdarı Nasruddevle tarafından yaptırıldığı da söylenmektedir ki bu nedenle ismi “Nasıriye Camisi” olarak da anılmaktadır.

Caminin hemen yanında, bitişiğinde: Halid Bin Velid’in oğlu Hz. Süleyman’ın, Osmanlı döneminde yaptırılan mezarı bulunmaktadır.

Ayrıca, Diyarbakır şehrinin, Müslümanlar tarafından fethi sırasında şehit düşen 27 sahabenin burada defnedildiği görülmektedir. Yani: cami yapısı, 27 sahabenin mezarı üzerine inşa edilmiştir. Cami altındaki türbe bölümüne, bir merdiven ile iniliyormuş.

Ama, bu merdiven zamanla kapanmıştır. Onların anısına, caminin avlusuna, Hz. Süleyman için bir sanduka yaptırılmış ve daha sonra bunun çevresi de, bir çok mezar tarafından sarılmıştır.

Caminin bitişiğindeki türbe ve sahabelerin mezarlarının varlığı nedeniyle, cami, özellikle Perşembe akşamları ve Cuma günlerinde yoğun ziyaretçi akımına uğramaktadır. Bunun nedeni hakkında, yörede anlatılan aşağıdaki söylenti, bir fikir verebilmektedir.

27 Sahabe Efsanesi

Söylenenlere göre: şehit sahabelerin türbedarı olarak “Şeyh Muhyiddin Efendi” görevlendirilmiştir. Bu şahıs, her Perşembe akşamı, şehitlerin cenazelerinin bulunduğu mahzene iner ve onların bozulmamış bedenlerinde bulunan yaralarından akan kanları, pamukla siler ve temizlermiş. Ancak: şehitlerin üzerinde, şehrin valisi Murtaza Paşa tarafından yenilenen bir örtü bulunmaktadır ve türbedar, örtüyü kaldırmadan şehitlerin yaralarını temizlemektedir.

Günlerden bir gün: türbedarın, pamuk alacak parası kalmamış ve çarşıya gittiğinde nasıl pamuk alacağını düşünürken, karşısına çıkan bir zat, kendisine para verir. Türbedar: bu para ile pamuk alır, şehitlerin kanını silmek için, yeniden mahzene indiğinde ise, şehitlerin üzerindeki örtüyü, merak edip kaldırır ve örtünün altında, çarşıda kendisine para veren zatı görür ve korkudan dili tutulur.
Şehirde, bu olay duyulunca: şehitlerin yaralarından kan akmak olur. Bunun üzerine, mahzene açılan kapı, duvarla örülerek kapatılır.
Evet, günümüzde, bu mahzene inen herhangi bir kapı bulunmamakta ve eski kapının nerede olduğu bilinmemektedir.

Peki, bu sahabeler hangi nedenle burada bulunmuşlardır? Mekke’nin fethedilmesinin üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra: Hz. Ömer tarafından görevlendirilen, Halid Bin Velid komutasındaki Arap ordusu, Kuzey Mezopotamya bölgesine doğru ilerlerler ve bu sırada Diyarbakır’a varırlar. Diyarbakır surlarının muhteşemliği karşısında, günler-aylar birbirini kovalar ve şehir ele geçirilemez. Bu sırada, ramazan ayında, oruç tutmaya başlarlar. Başlarındaki komutan Halid Bin Velid, her gece askerleri tarafından sahur için bırakılan “ekmek” parçasının birkaç gün üst üste bırakılmadığını görünce, bunun nedenini sorar ve araştırıldığında, bırakılan ekmeğin, bir köpek tarafından alınarak, Diyarbakır şehir surlarındaki bir kovuktan, şehir içine sokulduğu görülür.

Bunun üzerine, köpeğin girip-çıktığı bu kovuk genişletilir ve buradan şehre giren Hz. Süleyman ve 27 arkadaşı sahabe, kapıları açmalarının ardından, şehit olurlar. İlaveten 13 sahabe ise, surların farklı bölgelerinde, yine aynı kuşatma sırasında şehit olmuşlardır. Yaralanan Sultan Sasa’nın da bir süre sonra şehit olmasıyla, bölgede 41 sahabenin gömüldüğü söylenmektedir.

Bu sahabeler’den, 30 tanesinin mezarı bilinmektedir. Ancak, kuşatmanın ardından bir kısım sahabe, şehirde yerleşmiş ve bunların toplamının 541 olduğu bildiriliyor. Hatta, şehirde şecerelerin tutulduğu ve sahabe torunu olduklarını söyleyenlerin bile bulunduğu söyleniyor. Evet, tarihi özellikleri yanında dini özellikleri de ön plana çıkan bu şehirde: 6 peygamber kabri ve 3 peygamber mekanı bulunduğu belirtiliyor. Hatta, sahabe kabirlerinin sayısı bakımından: Mekke ve Medine’den sonra, dünya üzerinde üçüncü şehir olduğu da söyleniyor.

SAİNT GEORGİ-KARA PAPAZ KİLİSESİ-MAR GEVERGİS NASTURİ KİLİSESİ

İç kalenin kuzeydoğu köşesinde, Cezaevinin bitişiğindedir.
Yapının, ne zaman ve kim tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir. Ancak, 2’nci yüzyılda, Nasturi Hıristiyanları tarafından kullanıldığı bilinmektedir.
Yapı: kesme siyah bazalt taştan yapılmıştır. Bu renk nedeniyle, halk arasında: “Kara Papaz Kilisesi” olarak da bilinmektedir.
Kilise yapısı: Artuklular döneminde, işlev değiştirerek, Virantepe höyüğü üzerinde kalıntıları bulunan, Artuklu Sarayının hamamı olarak kullanılmıştır. Hatta: o dönemde; Sarayda yaşayan Cizreli bilgin El Ceziri’nin burada, yani, hamamda bazı mekanik sistemler icat ettiği ve bu sistemlerin Artuklu hükümdarları tarafından kullanıldığı söylenmektedir.
Yapı: 2005 yılında restore edilmiş olup, günümüzde sergi salonu olarak kullanılmaktadır.

Diyarbakır Kalesi Dış kale ve surlar

DIŞ KALE VE SURLAR 

Dış kale bölümünde: türbe, kilise, han, hamam, medrese ve cami gibi yapılar bulunmaktadır. Ancak, günümüzde, özellikle kalenin surları dikkat ve ilgi çekmektedir. Çünkü: bu surlar, dünyanın en eski ve en sağlam surlarıdır. Hatta: dünya üzerinde, Çin seddinden sonra, dünyanın en uzun, en sağlam ve en geniş surları olarak kabul edilmektedirler. Evet, bu surlar: 5600 yıl boyunca, her türlü saldırı ve istilaya karşı şehri korumuştur. 1932 yılında ise, Dağkapı tarafındaki surların bir kısmı: dönemin valisi tarafından, şehrin hava akışını engellediği gerekçesiyle yıktırılmıştır.

Surların uzunluğu: 5700 metredir. Yükseklikleri: 10-12 metre arasındadır. Kalınlıkları ise: yer yer 3-5 metre arasında değişmektedir. Surlar: doğu-batı yönünde 1700 metre ve kuzey-güney yönünde 1300 metrelik bir alanı kuşatırlar. Yalnız, burada bir ayrıntıdan söz etmek istiyorum.

Eldeki verilere göre: günümüzdeki dış surların dışında, 4’ncü yüzyılda, ikinci bir sur şeridi daha bulunuyordu. Bu ikinci dış sur serisi: 1232 yılında, şehri ele geçiren Eyyübi Hükümdarı Melik Kamil tarafından yıktırılmış ve bunların taşları, mevcut surların onarımında kullanılmıştır. Günümüzde, yok olan bu surların kalıntılarının bir kısmı: Dağkapı, Mardinkapı ve Hastaneler caddesi civarında görülebilmektedir.

Diyarbakır Kalesi Burçlar
Burçlar

Surlar üzerinde: 82 tane burç bulunmaktadır. Burçların içinde: sarnıçlar, mahzenler, yatma yerleri ve depolar bulunmaktadır. Burçlar üzerindeki kabartmalar ve kitabeler ilgi çekmektedir.
Surlar üzerinde, kuleleri birbirine bağlayan geniş bir yol bulunmaktadır. Bu yol: 70 cm kalınlığında bir mazgal duvarı ile korunmaktadır.

Bu burçlar içinde, en öne çıkanlar şunlardır:

Dağ Kapı (Harput Kapı) Burcu: Şehir surlarının en önemli burcudur ve bu nedenle, şehirde egemenlik kurmuş bütün medeniyetler, bu burç üzerine, armalar ve kitabeler gibi kendi kültürel işaretlerini koymuşlardır. Ama, genel olarak burcun birçok yerinde: üzüm ve yaprak şekilli bitkisel ve hayvansal motifli rölyefler görülür. Özellikle: Abbasilere ait güvercin ağırlıklı hayvan ve bitki motifleri önem kazanmaktadır.

Burada: Kral Süleyman mührü kabartması ilgi çekmektedir. Kapıda bulunan, işlemeli demir kapı: kapının nöbetçileri tarafından, akşam gün batımında kapanır ve gün doğumunda açılırmış. Günümüzde, bu burcun alt bölümü sergi salonu ve Turizm Danışma Bürosu olarak kullanılmaktadır.

Yedi Kardeş Burcu: 1208 yılında, Artuklular döneminde yapılmıştır. Evli Beden burcu ile aynı dönemde yapıldığı düşünülen burç için: usta-çırak efsanesinden söz edilmektedir.
Burcun üzerinde: Selçukluların simgesi olan “çift başlı kartal” ve 2 kanatlı aslan kabartması ilgi çekmektedir. Kartal figürü, iki aslan figürü arasındadır. Aslan figürleri: bulunduğu yerin koruyuculuğunu simgeler. Ortadaki kartal figürü ise, tarihte gelmiş geçmiş Türk İslam devletlerinin ve Selçukluların simgesi olarak kullanılmıştır.
Bunların altında ise, bir kuşak gibi burcu çevreleyen, burcun kitabesi bulunmaktadır. Kitabeye, burcu yaptıranlar için dualar işlenmiştir. Bunların dışında: burca baktığınızda, zeminden burcun en üst bölümüne kadar olan yüzeyin her karesinde, bir estetik anlayışın egemen olduğunu görebilirsiniz.
Usta-Çırak Efsanesi: Bir zamanlar, bölgenin hükümdarı, şehir surlarının batısında, iki burç inşa edilmesini emreder. Bunun üzerine görevlendirilen usta: Yedi Kardeş Burcunu yapmaya başlar.

Çırağı ise: Evli Beden Burcunu yapmaya başlar. Her iki burç bittikten sonra: hükümdar, Evli Beden Burcu’nun, diğer Yedi Kardeş Burcundan daha güzel olduğuna karar verir. Ancak, bu durumu içine sindiremeyen usta: kendisini Yedi Kardeş Burcundan aşağıya atar ve ölür. Ustasının intiharına içerleyen, Evli Beden Burcunu yapan çırak da, kendini surlardan aşağıya atar ve ölür. Bu olaydan sonra: Evli Beden ve Yedi Kardeş Burçlarının bulunduğu bölgeye “Ben u Sen” ismi verilir.

Evli Beden Burcu (Ulu Beden Burcu): 1208 yılında, Artuklular döneminde yapılmıştır. Mimarı: Cafer oğlu İbrahim’dir. Burçta, toplam 6 tane, aslan figürü bulunmaktadır. Bu figürlerde, kanatlı aslanların başlarında taç görülmekte, kuyrukları ise ejderha şeklinde görülmektedir. Mezopotamya mitolojisinde görülen kanatlı aslan (sfenks) kabartması, dönemin en güzel eseri olarak önem kazanmaktadır. Bu burçta: tüm burçlara nazaran, taş işçiliğinin daha güzel ve ince olduğu görülmektedir.

Keçi Burcu (Kız Burcu): Mardin kapısının doğu bölümündeki bu burç, surlar üzerindeki en eski ve en büyük burç olarak önem kazanmaktadır. Güneş Tapınağı üzerine kurulmuş olan bu burcun, kesin yapım tarihi bilinmemektedir. Ancak, üzerinde bulunan kitabeye göre, Mervaniler döneminde onarıldığı yazılıdır. Bu burç üzerinden: çevrenin muhteşem güzel panoramik manzarası izlenebilmektedir. Bunun dışında, burç üzerinde: ön kemer taşı üzerinde bulunan “kuş” figürü ilgi çekmektedir. Günümüzde, burç içinde, geçmişte bir dönem “zindan” olarak kullanılan bir bölüm görülüyor. Ayrıca: 2004 yılında yapılan restorasyon neticesinde: burç içindeki bölümler, halen sergi alanı ve resepsiyon salonu olarak kullanılmaktadır.

Nur Burcu: 1089 yılında, Melikşah döneminde, Selçuklular tarafından yapılmıştır. Mimarı: Selamioğlu Urfalı Muhammed’dir. Burcun: Kafi yazı ile yazılmış kitabesi ve zengin hayvan figürleri ilgi çekmektedir. Kitabe içinde, özellikle: uzun boynuzlu keçi motifli rölyefe dikkatinizi çekmek istiyorum. Ayrıca, yine dört nala koşan at rölyefi ilgi çekmektedir.

Kitabenin sağ tarafında ise: güvercin motifli rölyefin altındaki, bağdaş kurmuş vaziyette oturan, kısa saçlı, eli ile ayaklarını tutan çıplak kadın motifi görülür. Bunun, dönemin özelliğine binaen, bolluk ve bereket tanrısını simgelediği düşünülmektedir. Ama, aynı zamanda, bu motifler, o dönemde, yani İslami dönemde, yasak olmasına rağmen, sanatın ne kadar gelişmiş olduğunun en büyük göstergesidir.

Diyarbakır Kalesi Kapılar
Kapılar

Dış kalenin, surlar üzerinde bulunan ve her yöne açılan 4 kapı: Dağkapı (Harput kapısı), Urfakapı (Rum kapısı), Mardinkapı (Telli kapısı) ve Yeni kapı (Su kapısı-Dicle kapısı) olarak isimlendirilmektedir.
İç kalenin kapıları: Fetih kapısı, Saray kapısı, Küpeli kapısı, Oğrun kapısıdır. Fetihkapı ve Oğrunkapı: dışarıya, Saraykapı ve Küpelikapı ise, içeriye açılmaktadır. Fetih ve Oğrun kapılar, günümüzde kullanılmamaktadır.

Dağkapı: Şehrin, Harput yani günümüz Elazığ şehri istikametine açılan kapıdır. 1932 yılında, yukarıda da söz ettiğim gibi, şehrin hava alması için, Dağ kapısı burcu ile Tek Beden burcu arasındaki, 2 burç ve 200 metrelik sur alanı yıktırılmıştır.

Mardinkapı: Eski kentin güneyindedir. Telkapısı ve Tepekapısı ismiyle de bilinmektedir. Kapı onarılmış olup, günümüzde de kullanılmaktadır.

Urfakapı: Şehrin batı bölümündedir. Rumkapı ve Halepkapı olarak da bilinmektedir. Buranın, günümüzde üç girişi olmasına rağmen, eskiden iki girişi bulunuyormuş.
Bir girişi:Selçuklular tarafından onarılan ve Melik Ahmet Caddesine açılan kapıdır. Bu demir kanatlı kapı üzerinde: hayvan başlı çiviler ve çift başlı kartal sembolü bulunmaktadır.
Diğer giriş kapısı: Bizans döneminde yapılan, Meryem Ana Kilisesine doğru uzanan, yalnızca rahip ve rahibeler tarafından kullanılan, taş kemerli kapıdır.
Üçüncü kapı ise, sonradan açılmıştır.

Yenikapı: Şehrin doğu bölümündeki kapısıdır. Basık kemerli ve tek girişlidir. Şehri, Dicle nehrine bağlar. Bu nedenle: Sukapısı ve Dicle kapısı olarak da bilinir.

Diyarbakır Ulu Cami
Diyarbakır Ulu Cami

ULU CAMİ

Gazi caddesinde, Hasan Paşa hanının karşısında., Mardin ve Harput kapısını birleştiren eksenin batısındadır.

Caminin en büyük özelliği: Anadolu’nun ilk camisi ve İslam aleminin, 5’nci Harem-i Şerif-i yani Mukaddes Mabet olarak kabul edilmesidir.

Burada: ilk olarak, bir pagan yani putlara tapanlara ait bir tapınak bulunuyormuş. Daha sonra ise, Mar Toma isimli kilise olarak kullanılmaya başlanmıştır. 639 yılında ise, Müslüman Araplar, şehri ele geçirince, burası, Cami-i Kebir ismiyle, camiye dönüştürülmüştür.

Evet, Ulu cami olarak günümüze kadar gelen bu yapı: bütün dönemlerde, önemini korumuştur. Günümüzde de, şehrin en önemli dini yapısı ve turistik ziyaret yerlerinden birisidir. Ancak, yangınlar ve diğer çeşitli tahribat ve yıkımlar sonucu, birçok kez onarımdan geçirilmiştir. Özellikle, en kapsamlı onarım, 1091 yılında Selçuklular döneminde yapılmıştır. Son olarak ise, 1975-1977 yılları arasında, kapsamlı bir onarımdan söz edilir. Elbette, günümüzdeki yapı, tüm bu onarımlar sonucu, orijinalliğinden yer yer uzaklaşmıştır. Cami günümüzdeki şekline: 1185 yılında ulaşmıştır.

Yapının mimari özelliklerinden söz etmek gerekirse: caminin dört cephesi, İslam’ın 4 ana mezhebine ayrılmıştır. Hanefi ve Şafiler, 2 ayrı mekanda ibadetlerini sürdürmektedirler. Hanefiler Bölümü: Bu bölüm, kiliseden, camiye dönüştürülen esas bölümdür. Yapının genel mimari özellikleri ise: Suriye-Şam şehrinde bulunan Emeviye Camisinin özelliklerini taşımaktadır. Özellikle, kemer kapıdaki ince taş kabartmaların güzelliği dikkat çekmektedir. Ortadaki büyük avlunun cephesinde, değişik dönemlere ait, farklı mimari bezemeler, süslemeler, kabartmalar, yazıtlar görülmektedir. Ancak, bunların hepsi, farklı dönemlere ait olmasına rağmen, büyük bir uyum içindedirler.

Caminin avlusunda: demir parmaklıklar içinde, güneş saati görülmektedir. Bu saat, büyük olasılıkla, sibernetiğin babası olarak kabul edilen, Müslüman bilgin “El Cezeri” tarafından yapılmıştır. Bir kısım farklı kaynağa göre ise, Romalılar döneminden kalmadır.

HASAN PAŞA HANI

Şehir merkezinde, Ulu caminin doğusundadır.
Yapı: 1573 yılında, Osmanlı dönemi valilerinden Hasan Paşa tarafından yaptırılmıştır.
Yapı: avlulu ve 2 katlıdır. Avlunun ortasında ise, sütunlu ve üstü kubbeli bir şadırvan görülmektedir.

ZİNCİRİYE MEDRESESİ

Ulu cami ile arasında kemerli bağlantı bulunmaktadır. Yani, ulucami külliyesini tamamlayan bir yapıdır.
1198 yılında, Eyyübi hükümdarı Melik Salih Necmeddin zamanında yapıldığı tahmin edilmektedir. Kitabesine göre: mimarı İsa Ebu Dirhem’dir.
Medrese ile, Ulu cami arasında, kemerli bağlantılar görülmektedir. Yani, bir anlamda, Ulu Cami külliyesini tamamlayan bir yapıdır. Tek katlı ve iki eyvanlıdır. Medrese yapısı: 1934 yılında onarılmış, 1985 yılına kadar, bir dönem Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmıştır. Günümüzde ise, kurs yeri olarak kullanılmaktadır. Evliya Çelebi, yazıtlarında bu medrese hakkında “alimler arasında paye sahibidir” demektedir.

Diyarbakır Mesudiye Medresesi

MESUDİYE MEDRESESİ

Ulu caminin kuzey bölümünde, Ulu camiye bitişiktir.
1198-1223 yılları arasında Artuklular döneminde yapılmıştır. Adını, yapıyı yapan Mesut adlı ustadan almaktadır. Burada, kitabesinde yazdığına göre: yapıldığı dönemde: 4 Sünni mezhebe ait fıkıh dersleri veriliyormuş. Yani, dönemin en önemli üniversitelerinden biri gibi çalışıyormuş.
Yapının mimari yapısı incelendiğinde, en önemli özelliğinin: mihrabın her iki yanına yerleştirilmiş, dönebilen bazalt sütunlar olduğu görülmektedir. Bu sütunlar: yer hareketleri yani deprem sonucu, yapının her hangi bir yerinde olabilecek çökme veya kaymayı tespit edebilmek için konulmuştur. Yani, tam bir “statik harikası “dır da denilebilir.

Diyarbakır Nebi (Peygamber) Camii

NEBİ (PEYGAMBER) CAMİİ

Şehir merkezinde, İnönü Mahallesinde, Gazi Caddesindedir.
15’nci yüzyılda, Akkoyunlular döneminde yapılmıştır. Yazılı kaynaklara göre, 1927 yılında caminin üst ahşap kirişleri çürüyerek çökmüştür. Günümüzdeki caminin ise, 15’nci yüzyıl sonları ile 16’ncı yüzyıl başlarında; Osmanlı döneminde yapıldığı düşünülüyor.
Caminin özelliği: minaresindeki kitabelerde “Muhammed” diye bahsedilmektedir ve bu nedenle, camiye “Nebi” veya “Peygamber” camii denilmektedir.
Caminin, 1530 yılında bir Hacı Hüseyin isimli bir kasap tarafından yaptırılan minaresi, 1960 yılında onarılarak restore edilmiştir.

Diyarbakır Behram Paşa Camisi

BEHRAM PAŞA CAMİSİ

Şehrin güneybatı bölümünde, Süleyman Nazif mahallesindedir.
Diyarbakır valisi Behram Paşa tarafından, 1565-1572 yılları arasında yaptırılmıştır. Yapının mimarının, ünlü Mimar Sinan olduğu söylenir. Yapı: kesme taştan yapılmış ve tek kubbelidir. Osmanlı döneminin, burada yapılan en görkemli camilerinden biridir.
Yapı, görünüm olarak, İstanbul’da karşımıza çıkan, Sadrazam camilerine benzemektedir. Özellikle, minberi, çok süslüdür ve tam bir sanat harikasıdır. Caminin, önündeki şadırvanı ile sütunlu bir saray girişini anımsatmaktadır.
Caminin minaresine: 1828 yılında yıldırım düşer ve 1930 yılında onarılır.

Diyarbakır Şeyh Mutahhar-Dört Ayaklı Minare Camii

ŞEYH MUTAHHAR-DÖRT AYAKLI MİNARE CAMİİ

Şehir merkezinde, Özdemir mahallesinde, Balıkçılarbaşı semtindedir.
Cami: 1500 yılında, Akkoyunlu hükümdarı Kasım tarafından yaptırılmıştır.
Yapı: siyah-beyaz kesme taşlardan yapılmıştır. Şeyh Mutahhar’ın mezarının burada olduğu bahisle, bu isim verilmiştir.
Caminin minaresi: kuzeydoğu yönünde, günümüzde, yol ortasında bulunmaktadır. Ancak, minare, camiden daha çok ilgi çekmekte olup, Anadolu’da tek olması nedeniyle önem kazanmaktadır.
Çünkü, minare: dört ayrı sütun üzerinde yükselen, kare planlıdır. Dört ayak ile, İslam’daki 4 mezhep temsil edilmektedir. Üzerinde yükselen minare de, İslam dinini temsil etmektedir.
Şunu hatırlatmak istiyorum ki: minarenin sütunları altından, 7 kez geçerseniz, her dileğinizin yerine geleceğine inanılır.

SAFA (PARLI) CAMİİ

Şehir merkezinin kuzeybatı bölümünde, Melek Ahmet Caddesinde, caddeye 150 metre uzaklıktadır.
Akkoyunlular döneminde, 15’nci yüzyılda 1532 yılında, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan tarafından yapılmıştır. Kapısı üzerinde bulunan yazıta göre, 1513 yılında ise onarım gördüğü bilinmektedir.
Caminin: çinileri ve zengin taş süslemeleri ilgi çekmektedir. Siyah bazalt taş kullanılarak yapılmıştır. Özellikle, taş işlemeciliği, ziyaretçilerin ilgisini çeker. Bu taş işlemeleri: minaresinde, kaideden başlar ve külahına kadar devam eder. Yapının boyutları: yaklaşık; 22 x 20 metredir.
Caminin minaresi: kuzeydoğu köşesindedir. Minarenin kaidesi, siyah bazalt taşlarla ve kaideden sonraki bölüm ise, sarıya çalan beyaz taşlarla döşenmiştir. Minarenin yapımı sırasında: harcına, çevrede yetişen kokulu bitkilerden, 70 yük katıldığı ve bu nedenle, camiye “Miskli” yani “kokulu” cami denildiği söylenmektedir. Hatta, bu nedenle yani kokunun kaybolmaması için, o dönemlerde, minarenin bir kılıf içinde muhafaza edildiği ve yalnızca Cuma günleri, kılıfı açılarak, etrafa koku yaymasının sağlandığı söylenmektedir.
Caminin batısında: büyük hekim “Muslihiddin-i Lari” nin mezarı bulunmaktadır.

FATİHPAŞA KURŞUNLU CAMİSİ

Şehrin kuzeydoğu bölümünde: Fatihpaşa Mahallesindedir. İç kalenin güney kapısından gidilir.
Yapı: 1516-1520 yılları arasında, şehrin ilk Osmanlı valisi Diyarbakırlı Mehmet Paşa tarafından: Ermene Surp Theodora kilisesinin camiye çevrilmesi suretiyle yapılmıştır.
Yani, bölgedeki ilk Osmanlı eseridir. Aynı zamanda, şehirdeki en boyutlu ve güzel yapılardan birisidir. Yalnız caminin en büyük özelliği: kurşundan yapılmış merkezi kubbenin çevresinde, küçük kubbelerin bulunmasıdır. Kubbelerin üstü, kurşundan kaplı olduğu için, halk arasında, kurşunlu cami olarak bilinir.
Yapının duvarları, muhteşem güzel çinilerle kaplıdır. Cami, Cumhuriyet döneminde onarılmıştır. Caminin yapılmasını sağlayan ve şehrin Osmanlı dönemindeki ilk valisi olan Bıyıklı Mehmet Paşa’nın mezarı: caminin hemen doğusundaki hazirededir.
Caminin minaresi: kuzeybatı bölümde ve camiye bitişik, silindirik bir yapıdadır ve sarımsı taşlarla örülüdür.

Diyarbakır Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi
Diyarbakır Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi

 

MERYEM ANA SÜRYANİ KADİM KİLİSESİ

Şehir merkezinde, Ali Paşa mahallesindedir.
İlk olarak, burada, güneş tapınağı olarak kullanılan bir mabedin bulunduğu tahmin edilmektedir.
Günümüzdeki yapının yapım tarihi ve yaptıranı hakkında ise, ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır.
Ancak, kapısı ve mihrap üzerinde bulunan bir kısım kalıntılar, yapının Geç Roma döneminde yani 3’ncü yüzyılda yapıldığını göstermektedir. Ancak yine de takip eden dönemlerde, birçok değişiklik geçirmiştir. Yapıda, bazı azizlerin türbeleri bulunmaktadır. Yapının Roma biçimi kapısı ilgi çekmektedir.

Kilise: 1034 yılında, Patrik IV. Diyonosiyos tarafından, patriklik merkezinin Diyarbakır şehrine taşınması nedeniyle, 11’nci yüzyıldan, 19’ncu yüzyılın sonlarına kadar, Süryani Patrikhanesi olarak görev yapmıştır. 1933 yılında ise, Mardin Süryani Kadim Metropolitliğine bağlanmış ve halen buranın üyesidir.

Günümüzdeki görünümüne ise, 18’nci yüzyılda ulaşmıştır ve günümüzde faaldir yani ibadete açıktır. İçinde, bazı azizlerin resimleri bulunmaktadır. Ayrıca: ceviz ağacından yapılmış kapılar, el işi gümüş kandiller dikkat çekmektedir. Süryani kilise kültürü gereği, patrik mezarlarının kilise içine yerleştirilmesi geleneğine, burada da uyulmuştur. Çeşitli dönemlerde burada görev yapmış ve görev başında iken ölen pek çok patrik ve rahibin mezarı, kilise içinde bulunmaktadır.

Diyarbakır Surp Giragos Ermeni Ortodoks Kilisesi

SURP GİRAGOS ERMENİ ORTODOKS KİLİSESİ

Şehir merkezinde, Özdemir mahallesinde, Göçmen sokaktadır. Eklenti yapılarıyla, günümüzde de görkemli görünümünü korumaktadır.
Kilisenin yapım tarihi bilinmemektedir. Ancak, yazılı kaynaklarda, kilise hakkındaki ilk bilgiler, 1517 yılında geçmektedir. Bu yüzden, 16’ncı yüzyılda yapıldığı düşünülmektedir. Yapıda: 1827 ve 1880 yıllarında, iki büyük yangın çıkmıştır. 1880 yılındaki büyük yangın sonucu, yapıya, yeni ilave bölümler eklenmiştir. Bu eklemeler sonucu, yapı, aynı anda, 3000 kişinin ibadet edebileceği bir Ermeni kilisesi haline gelerek, dünyada tek olmuştur.

Yapı: Ermenilerin bölgeyi terk etmeleri sonrasında: I. Dünya savaşı sırasında, Alman subayların karargahı, daha sonra, 1960 yılına kadar askeri depo, Sümerbank bez deposu ve benzeri amaçlarla kullanılmıştır. Daha sonra ise, Diyarbakır Ermeni Cemaati tarafından onarılarak, günümüzde tekrar dini yapı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

DELİLER-HÜSREV PAŞA HANI

Şehir merkezinde, Mardin kapı mevkiindedir. Şehirde, günümüze kadar ayakta kalarak gelmeyi başarabilmiş en büyük handır.
Yapı: 1521-1527 yılında, Diyarbakır Valisi Hüsrev Paşa tarafından yaptırılmıştır. Hicaz ve İpek yolu üzerinde, Suriye-İran ve Hindistan’a gidecek olan ticaret kervanları için yaptırılmıştır.
Yapının, hemen arkasında cami ve medrese bulunmaktadır, yani bir anlamda “kompleks” olarak yapılmıştır. Siyah bazalt, beyaz kalker, moloz taş ve tuğla kullanılmıştır. Geniş avlusunda, bir şadırvan bulunmaktadır. Odalar ve ahırlar, avlunun çevresinde sıralanmaktadır. İkinci katta ise, yine küçük kapılı han odaları bulunmaktadır.
Buraya “Deliler Hanı” denilmesinin nedeni: Hicaz’a gidecek hacı adaylarını götürecek rehberlerin (bunlara deliler denilmektedir) burada kalmalarındandır.
Yapı, günümüzde, butik otel olarak kullanılmaktadır.

SÜLÜKLÜ HAN-KAZANCILAR HANI

Şehir merkezinde, Gazi caddesi üzerinde, Kazancılar sokağındadır.
Yapı: 1683 yılında, Mahmut Çelebi ve kız kardeşi Atike Hatun tarafından yaptırılmıştır. 3 katlı ve her katında 18 odalıdır. Zemin kat: ahır olarak kullanılmıştır. Ancak, günümüze, yapının yalnızca tek katı sağlam olarak gelebilmiştir.
Hanın en büyük özelliği: avlusunda bulunan kuyunun içinden çıkarılan ve tedavi amaçlı kullanılan sülüklerdir.
Ayrıca, hanın altında gizli bir geçidin bulunduğu ve bu geçidin iç kaledeki cezaevine çıktığı ve o dönemde, 3 idam mahkumun, bu geçidi kullanarak, kaçmayı başardığı ve bu olaydan sonra geçidin kapatıldığı söylenmektedir. Günümüzde, han yapısı: otantik bir kafeterya olarak kullanılmaktadır.

Diyarbakır Aşefçiler Çarşısı

AŞEFÇİLER ÇARŞISI

Şehir merkezinde, Melek Ahmet Paşa caddesi ve Peynirciler pazarı arasındaki, Maliki Ejder Camisinin bulunduğu sokakta kurulmaktadır.
Özellikle, sabahın erken saatlerinde, Dicle vadisindeki bağ ve bahçelerdeki çeşitli otları, sebzeleri ve meyveleri getiren kadınlar, organik ürünlerini bu çarşıda satıyorlar. Diyarbakırlılar, bu şifalı otlara ilgi gösteriyorlar, siz de şehri ziyaretinizde, burayı mutlaka görmelisiniz.

SİPAHİ PAZARI

Şehir merkezinde: Balıkçılarbaşı ve Ulu cami arasındaki bölümdedir.
Çarşıda: yöresel elbiseler, baharat, el yapımı bakır eşyalar, antika eşyalar, geleneksel düğünlerde kullanılan kına ve aksesuarlar, tütün, puşi gibi eşyalar satılmaktadır.
Çarşının yapım tarihi hakkında net bilgiler bulunmamaktadır.

PEYNİRCİLER ÇARŞISI

Şehir merkezinde, Balıkçılarbaşı ve Mardinkapısı arasında, Deva hamamının bitişiğindedir.
Bu çarşıda, farklı lezzetlerde birçok peynir satılmaktadır ki, özellikle, yöreye özgü “örgü peynir” bu çarşıda satılmaktadır. Bu yüzden, özellikle Diyarbakırlılar ve çevreden şehri ziyarete gelenler tarafından mutlaka uğranılan bir yer olmuştur.

KUYUMCULAR ÇARŞISI

Şehir merkezinde, Gazi caddesi üzerinde, Ulu caminin tam karşısındadır.
Çarşıda: her türlü el işi ziynet eşyası satılmaktadır. Ticaret hacmi bakımından, şehrin en önemli merkezlerinin başında gelmektedir.

DEMİRCİLER ÇARŞISI

Şehir merkezinde, Gazi caddesi üzerindedir.
Bu çarşıda: geleneksel tarım aletleri ve demir işçiliğinin en güzel örnekleri yapılıp satılmaktadır. Şehirde, balkon ve pencerelerde göreceğiniz süslü demir korkuluklar, bu çarşıda yapılmaktadır.

Diyarbakır Şehir Yakınlarında Gezilecek Yerler

ŞEHİR YAKINLARINDA GEZİLECEK YERLER

Diyarbakır Ongözlü-Silvan Köprü

ONGÖZLÜ-SİLVAN KÖPRÜ

Şehir merkezinin güneyinde, Mardin kapıdan çıkıldığında, 3 km uzaklıkta; eski Silvan yolu üzerinde; Kırklar dağı eteğinde; Dicle nehri üzerindedir.
Bir söylentiye göre: köprü: 515 yılında yapılmıştır ve 742 yılında ise, Emevi Halifesi Hişam tarafından onarılmıştır. Ancak, köprünün güneybatı bölümünde bulunan kitabeye göre: köprü, 1065-1067 yılları arasında: Mervaniler tarafından yaptırılmıştır. Mimarı ise: Ubeydoğlu Yusuf’tur.

Köprünün 10 gözlü olarak yapılmış olması, isminin de on gözlü köprü olmasına neden olmuştur. Yapıda, kesme-bazalt taşı kullanılmıştır. Köprünün uzunluğu: 172 metredir. Batı kısmından başlayarak, ilk 5 gözü: yaklaşık 10 metre iken, beşinci gözden itibaren genişlik 4 metre azalarak, 6 metreye düşer. Evet, günümüzde, bu köprü tarihi özellikleri nedeniyle kullanılmamaktadır.

Ulaşım, köprünün hemen ilerisinde, yeni yaptırılan “Mervani” köprüsünden sürdürülmektedir. Köprü hakkında son bir not: Dicle ırmağı, Diyarbakırlılar için kutsal sayılmakta ve “Allah’a giden yol” olduğuna inanılmaktadır. Bu inanış sonucu: Diyarbakırlı genç kızlar ve kadınlar: her yıl Kurban Bayramı akşamı, Dicle köprüsü yani bu köprü üzerinde toplanırlar ve daha önce hazırladıkları, dileklerinin yazılı bulunduğu kağıtları, dualar ederek, nehre atarlar. Böylece, dileklerinin gerçekleşeceğine inanırlar.

Diyarbakır Hevsel Bahçeleri

HEVSEL BAHÇELERİ

Şehir merkezinin güneybatısındaki bu bölümde: Dicle nehrinin debisinin azalmasıyla, delta oluşmakta ve buralar zamanla çok verimli bostan ve bahçelere dönüşmektedir. Hevsel bahçelerinin hemen üzerinde, bir düzlem halinde görülen bir tepecik var. Buranın adı: Kırklar dağıdır. Yani, ismi dağ olsa da, yüksekliği pek fazla olmadığından, pek dağa benzemez.
Evet, sık ağaçlıklı alan: Hevsel Bahçeleri olarak isimlendirilmiştir. Uzun yıllar süresince, şehrin sebze ve meyve ihtiyacı, buradan karşılanmıştır. Özellikle: güvercin gübresiyle yetiştirilen, ünlü Diyarbakır karpuzu, burada yetiştirilmektedir. Bunun yanında, Diyarbakırlılar, uzun yıllar boyunca, sıcak yaz günlerinde, burada, kamıştan ve tahtadan yapılan kulübelerde yaşamışlardır.

Hevsel Bahçeleri hakkında, Evliya Çelebiye atfedilen bir söylenti bulunmaktadır. Şöyle ki: şehre yaklaşan Evliya Çelebi: büyük patlıcan tarlalarını görünce, patlıcan tüketimi sonucu, şehirde asık suratlı ve mide rahatsızlığı çeken birçok insanla karşılaşacağını düşünür. Ancak, şehre girdiğinde, şehirde yaşayan insanların, sağlıklı ve gürbüz olduklarını görür ve şaşırır. Bunun nedenini araştırdığında ise, Hevsel Bahçelerindeki karpuz bostanlarını görür ve karpuzun, patlıcanın yarattığı zararlı etkileri giderdiğine karar verir.

Son bir not: Hevsel bahçelerinde, 180 kuş türünün bulunduğu söyleniyor, yani kuş gözlemi sevenler, Hevsel bahçelerinde birçok kuş türünü izleyebilirler.

Diyarbakır Gazi Köşkü-Seman Köşkü

GAZİ KÖŞKÜ-SEMAN KÖŞKÜ

Şehir merkezinin 5 km. güneyinde, eski Mardin karayolu üzerindedir.
Yapı: 15’nci yüzyılda, Akkoyunlu mimari özellikleri dikkate alınarak yapılmıştır. Ulu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk: Ordu Komutanlığı sırasında, burada konakladığı için, yapıya “Gazi Köşkü” ismi verilmiştir.

Yapı: 2 katlı ve dikdörtgen planlıdır ve yapımında: bazalt taşı ve beyaz kireç taşı kullanılmıştır. Alt kat bölümü: çay odası olarak isimlendirilir ve bu odada: selsebilli eyvan ve mutfak bulunmaktadır Selsebilli eyvan yani havuz düzeninin, İç kale içinde kalıntıları bulunan Artuklu sarayında da kullanıldığı görülmekte olup, burada da aynı düzen bir yapı bulunması ilginçtir.

Selsebilli eyvanın üst kısmı: beşik tonoz, yuvarlık kemerli ve zemin mermerdir. Buradan akan su: dikdörtgen bir havuza ve oradan da, kapalı bir kanalla avludaki büyük havuza dökülür.
Yapının ikinci katında: bir oda ve teras bulunur. Günümüzde, yapı: Atatürk’ün özel eşyalarının sergilendiği bir müze olarak kullanılmaktadır. Ayrıca: burada, çevre düzenlemesi yapılmış olup, özellikle yazın sıcak günlerinde, Diyarbakırlılar için, serinlemek ve eğlenmek için güzel bir merkez olarak kullanılmaktadır.
Son bir not: Diyarbakır’a yolunuz düşerse, buraya uğrayıp, kömür ateşinde hazırlanan ve semaver ile servis edilen çay tatmayı sakın ihmal etmeyin. Muhteşem güzel bir yer.

ERDEBİL KÖŞKÜ

Şehir merkezinin 5 km. uzağında, eski Mardin karayolu üzerindedir. On gözlü köprünün batısında, yüksek bir tepe üzerinde bulunmaktadır.
Yapının ilk olarak: 512 yılında, Akkoyunlular döneminde yapıldığı bilinmektedir. Böylece, çevrede yapılan diğer köşk tipi yapılara örnek teşkil etmiştir. 3 katlıdır. Dikdörtgen bir plana sahiptir ve kesme bazalt ve kalker taşı kullanılarak yapılmıştır. Zemin katında: eyvan, 1 oda ve mutfak bulunmaktadır. İkinci katta: 1 oda ve teras bulunmaktadır.
Yapının çevresi: yeşilliklerle doludur. Özellikle, en son restorasyon sonucu, köşk bahçesinde oluşturulan restoran, gerek Diyarbakırlılar ve gerekse yabancı ziyaretçiler tarafından yoğun olarak ziyaret edilmektedir.

Diyarbakır Devegeçidi

DEVEGEÇİDİ

Devegeçidi denilen yer: Diyarbakır şehir merkezine, 30 km. uzaklıkta ve büyükçe bir askeri birliğin bulunduğu yer olarak önem kazanmaktadır. Bu bölgede, ayrıca bir köprü ve baraj var.
Devegeçidi barajı: Devegeçidi çayı üzerine, sulama amacıyla, 2010 yılında yapılmıştır.
Devegeçidi köprüsü ise: Diyarbakır şehir merkezine, 20 km. uzaklıkta, Ergani kara yolunda, Devegeçidi çayı üzerindedir.
7 gözlü ve sivri kemerlidir. Kesme bazalt taştan yapılmıştır. Güney kısmında, 3 kitabesi bulunmaktadır. Bu kitabelere göre: köprü, 1218 yılında, Artuklular döneminde Melik Salih Nasıreddin Mahmud zamanında yapılmıştır. Köprü: 1972 yılında onarım görmüştür.

Diyarbakır Çermik

Diyarbakır Çermik

Yörede, güvenlik problemi olmayan, kaplıcaları ile önem kazanan bir yerleşim yeridir.

ULAŞIM

Diyarbakır il merkezinin 86 km. kuzeybatısındadır. Ergani üzerinden ulaşım sağlanmaktadır.

TARİHİ

İlçenin eski ismi “Aberna” dır. Ancak, “kaplıca” anlamına gelen “Çermik” ismi, günümüzde kullanılmaktadır. İlçe: tarihi süreç içinde, Harput ve Diyarbakır şehirlerine hakim olan devletlerin yönetiminde kalmıştır.
1883 yılında ise, Ergani sancağına bağlanır.

Diyarbakır Çermik

GENEL

Burası, yemyeşil bir ilçe olması ile önem kazanmaktadır. Çünkü, yörede, Medrap çayı, Sinag çayı, Medya çayı ve Sinan suyu bulunmaktadır. İlçeyi kuzeyden, Güneydoğu Torosların devamı olan dağlar çevreler. Dağların yüksekliği, kuzeyden güneye doğru azalma gösterir.

İlçe merkezinin denizden yüksekliği, 710 metredir.

İlçe ekonomisinin temeli: termal turizm, tarım ve mermerciliğe dayanmaktadır. Çünkü, ilçedeki kaplıcalar, yıllık yaklaşık 200-250 bin ziyaretçi ağırlamaktadır. Tarımda ise, pamuk-buğday-arpa ve darı yetiştirilmektedir. Yörede özellikle 1990 lı yıllardan sonra mermercilik te gelişmiştir.

GEZİLECEK YERLER

HABURMAN KÖPRÜSÜ

İlçe merkezine bağlı, Haburman köyünde, Diyarbakır-Malatya kara yolunda, Sinek çayı üzerindedir.
Üç gözlüdür. Bu gözlerden, ortadaki göz büyük ve sivri, yandakiler ise daha küçük ve yuvarlak yapılmıştır. Yontma beyaz taştan yapılmıştır. Köprünün uzunluğu: 109 metre, genişliği 5.5 metredir. Yükseklik ise, 11.20 metredir.
Köprü üzerinde bulunan kitabesinde, köprünün: 1179 yılında yapıldığı yazılıdır. Yaptıran ise: Artuklu hükümdarı, Necmüddin Alp’ın kızı Zübeyde hatundur. Köprüyü, kendi parasıyla yaptırmıştır.
Günümüzde, araç geçişleri için köprünün 150 metre ötesine, yeni bir köprü yapılmıştır.

Diyarbakır Çermik
Diyarbakır Çermik

 

ÇERMİK MELİKE BELKIS KAPLICALARI

İlçe merkezinin 3 km. doğusundadır. Burada, birçok otel ve pansiyon bulunmaktadır. Yukarıda sözünü ettiğim gibi, yıllık bazda, buraya 200-250 bin ziyaretçi gelmektedir.
Yılın bütün dönemlerinde açıktır. Ancak tedavi amaçlı kullanmak isteyenler için, 21 günlük kürler; Haziran ve Eylül ayları arasındaki dönem tavsiye edilmektedir.
Ülkemizin önemli kaplıcaları arasındadır. Yapılan tahlillere göre, kaplıca sularının şifalı geldiği rahatsızlıklar şunlardır: iltihaplı romatizmal hastalıklar, çocuk felçleri, deri hastalıkları, üst solunum yolu enfeksiyonu rahatsızlıkları ve bazı kadın hastalıkları.
Kaplıca sularının sıcaklığı: 48 derece civarında; kükürtlü ve radyoaktif olup, akım hızı: saniyede, 10 litredir. Son bir not, kaplıca suları kükürtlü olduğu için, çok pis koktuğunu unutmamak gerekir.

SİNEK ÇAYI KAYA KABARTMALARI

İlçe merkezinin, yaklaşık 7 km. kuzeybatısında, bir kanyon içindedir. Bu yüzden, bu kaya kabartmalara ulaşmak için zorlu bir yürüyüş yapmanız gerekir.
Burada, doğal bir kaya üzeri düzeltilmiş ve bu düzeltilen platforma: bir av sahnesi çizilmiştir. Bunun: Anadolu’da ilk avcılığın burada yapıldığını ifade etmektedir ve Anadolu’daki ilk resim olduğu düşünülmektedir.

SİNEGOG

İlçe merkezindedir.
Yapı: siyah ve beyaz, bazalt taşlardan yapılmıştır. Ancak, hangi dönemde ve kim tarafından yapıldığı bilinmemektedir. Ama, yapının üzerinde, Süryanice bir kitabe bulunmaktadır.
Günümüzde ev olarak kullanılan yapı: tek bölümden oluşmaktadır. Bu tek bölümde yani odada: nişler bulunmaktadır.

ÇERMİK KALESİ

İlçe merkezinin batısında, yüksek ve kayalık bir yerdedir. Kale yıkıntıları incelendiğinde, buranın ilk çağdan günümüze kaldığı anlaşılmaktadır.
Kale, Osmanlıların bölgeyi ele geçirmeleri sırasında, top atışlarıyla kısmen yıkılmıştır. Bunun üzerine, 1516 yılında, kale içinde oturan halk, kaleyi terk ederek ovaya yerleşmişlerdir. Kale günümüzde harabe halindedir, herhangi bir kitabesi bulunmamaktadır. Günümüze kadar gelen kısımları: iç kale bölümünde tek parça halinde bir kale kapısı, hisar bölümünde birkaç su sarnıcı, birkaç su kuyusu ve eski bir kiliseye ait duvar bulunmaktadır ki ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı bilinmemektedir.

Su kuyuları, kayalığa oyulmuş durumdadır, ancak günümüzde, 2-5 metre arasında genişlikleri olan bu kuyuların içleri taş ve topraklarla doldurulmuştur.
Ayrıca, yöre halkı arasında “berber dükkanı” olarak isimlendirilen bir yer var. Burası: kalenin güneydoğu bölümünde, kayalığa oyulmuş bir oda şeklindedir. Bu odanın uzunluğu: 3 metre, genişliği 4.5 metre ve yüksekliği: 1.5 metredir. Odanın kuzey, güney ve doğu bölümünde, oturmak için sedir bölümleri görülüyor.
Tüm bunların dışında, kale içinde, çok sayıda, eski ok ucu bulunmaktadır.

SARAY HAMAMI

İlçe merkezindedir. Ancak, kitabesi bulunmadığından, kim tarafından ve ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Ancak, 16 ile 17’nci yüzyıllar arasında yapıldığı sanılmaktadır.
Yapı: soğukluk, ılıklık ve halvetlik bölümlerinden oluşmakta olup, oldukça büyük olmasıyla ilgi çekmektedir. Her bölümün üstü, kasnaklı kubbelerle örtülmüştür.

ÇETECİ ABDULLAH PAŞA MEDRESESİ

İlçe merkezinde, çarşının tam ortasında, ana caddenin güneyindedir.
Burası: Anadolu’yu istila etmek isteyen İran hükümdarı Afşarlı Nadir Şah’ı yenen çeteci Abdullah Paşa tarafından, 1756 yılında yaptırılmıştır.

Yapı: birbirine bağlı 9 küçük hücreden oluşmaktadır. Burası, Osmanlı döneminde, Sultan II. Abdülhamit döneminde: bir ara “Çermik Rüştiye Mektebi” olarak da kullanılmıştır. Yakın geçmişte onarılan bina, günümüzde cami olarak kullanılmaktadır.

GELİN DAĞI VE EFSANESİ

Gelin dağı, İlçe merkezinin 4 km. kuzeybatısında, Çüngüş yolu üzerindedir.
Dağ: kalker yapılı kayaçlardan oluşmuş olup, yüzeyinde: su ve rüzgarın aşındırmasıyla oluşmuş, peri bacalarını andıran görüntüler görülmektedir. Bunlar, uzaktan bakıldığında insan dizisini andırmaktadır.
Söylentilere göre: “yöredeki geleneklere göre, Berdel yapılan iki gelin, karşılaştıklarında: aralarındaki anlaşmazlık nedeniyle, birbirlerine beddua ederler. Bunun üzerine, her iki gelin, aynı anda “taşa” dönüşürler. Bu nedenle, yörede, Berdel adeti, uğursuzluk sayılmaya başlanmış ve Berdel yapılan gelinler, aynı yoldan götürülmez, birbirlerini görmezlermiş. Başka bir söylenti daha var. Buna göre: “bir zamanlar buradan bir gelin alayı ağır ağır geçerken, çocuklardan biri, altını kirletir ve annesi, başka bir şey bulamadığı için, çocuğun altını yufka ile temizlemeye kalkışır. Bunun üzerine, Allah’ın gazabına uğrar ve bütün alay, gelinle birlikte taş kesilir.”

Diyarbakır şehri tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için.