Antalya Gazipaşa

Antalya Gazipaşa

Gazipaşa: özellikle Adana-Mersin-Anamur üzerinden gelip de, Alanya-Manavgat-Antalya istikametine ilerleyen yol üzerinde bir yer olması nedeniyle, birçok gezgin tarafından görülen bir yer. Ancak: asla zaman ayrılıp ta gezilemeyen bir yer olarak da öne çıkıyor.

Çünkü: çevresindeki turizmde öne çıkmış yörelerin gölgesinde kalmış. İlçe merkezinin deniz  kıyısında olmaması, Mersin yönünden ulaşımın çok kötü olması ve Antalya yönünden ulaşımda ise, özellikle Alanya gibi turizm potansiyeli muhteşem büyük bir yörenin bulunması, insanların burayı tercih etmelerini yıllarca engellemiştir. Tam bir sessizlik cennetidir. Diğer özelliği: cam kaplı (seralar nedeniyle) bir yöre.

Ben de, birçok kez buradan geçtim ama iki kez, burada kaldım. Özellikle: deniz kıyısında, belediye tarafından işletilen ve büyük yüzme havuzları bulunan tesiste, güzel birkaç gün geçirdim.

Yakın zaman öncesinde, Bakanlar Kurulu Kararıyla, Gazipaşa yöresi “Turizm Bölgesi” olarak ilan edildi. Bunun sonucunda ise, buraya hava alanı ve yat limanı yapılmaya başladı. Bunlar tamamlandığında, yörenin turistik etkinliklerinin artacağı kesin. Sizler de, buradan geçerken, tarihi kalıntılara meraklı iseniz, mutlaka zaman ayırın, çünkü ilgi çekici tarihi kalıntılar görmek mümkün.

Antalya Gazipaşa

ULAŞIM

Gazipaşa, bağlı bulunduğu Antalya il merkezine, 180 km. uzaklıktadır. Gazipaşa-Alanya arasındaki uzaklık; 40 km. Gazipaşa-Mersin arasındaki uzaklık: 360 km. Gazipaşa-Ankara arasındaki uzaklık: 650 km. Gazipaşa-Anamur arasındaki uzaklık: 81 km. ( ama, maalesef bu yol, zor bir yol, bunu sakın unutmayın ve bu yolu tercih ederseniz, muhteşem dikkatli araç kullanmanız şart, yol 2 saat sürüyor.)

Bu arada: Gazipaşa ilçesinde, Temmuz 2009 tarihinde: hava alanı açıldı. Her ne kadar, buraya büyük uçakların inmesi mümkün olmasa da, Ankara-İstanbul gibi metropol illerden ve hatta yurt dışından, hava yolu ile buraya gelmenin mümkün olması, ilçenin turizm potansiyelini elbette olumlu yönde etkileyecektir.

Yani: 20 yıllık inşa süresi ve yapıldıktan sonra büyük uçakların inemeyecek olmasının ve hatta  pisti de uzatma imkanının bulunmamasının öğrenilmesi, bu hava alanının ilginç özellikleri olarak, mutlaka gündeme gelecektir.

TARİHİ

Yapılan araştırmalarda, bölgedeki ilk yerleşimcilerin, Hititlerin bir kolu olan “Luviler” zamanında gerçekleştirildiği bilinmektedir. Çünkü: Karatepe civarındaki kalıntılar içinde, Luvilerin simgesi olan aslan figürlerine rastlanmıştır.

Günümüzdeki Gazipaşa yerleşiminin bulunduğu yerde ise, MÖ.629 yılında bir liman kenti görülür. Bu liman kenti: Kıbrıs, Mısır ve Akdeniz’in diğer yöreleriyle yapılan deniz ticaretinde, önemli bir işlev görmüştür. Bu bölge: MÖ.7’nci yüzyıl ortalarından, 4’ncü yüzyıla kadar Pers işgali altında kalır.

MÖ.333 yılından sonra ise, Pers hakimiyetine son veren, İskender, bölgede etkin olur. Daha sonra Selevkos egemenliği ve bir ara: Adıyaman merkezli Komagene krallığının hakimiyeti görülür. Çünkü: Nohutyeri bölgesi, Komagene kralı 4’ncü Antikos için adanmıştır.

MÖ.197 yılında, bu kez Romalılar görülür. 1.yüzyılda, doğu yönünde sefere çıkan Roma imparatoru Trajanus: hastalanır ve burada ölür. Anısına bir mezar yaptırılır. Hatta, Selinus kenti, bir süre “Trajanapolis” adıyla da anılır.

Bu yıllarda, korsanlar tarafından sık sık işgal edilen bölge: MÖ.65 yılında, Pompeius isimli bir Romalı komutan tarafından korsanlardan temizlenir. Buradaki Roma dönemi, 6. yüzyıla kadar devam eder. Bizans döneminde, Hıristiyanlığın etkin olduğu yıllarda, bölge, piskoposluk merkezi olur.

1221 yılında, bu kez, Anadolu’da gittikçe güçlenen Selçuklular bölgedeki egemenliği ele geçirirler. Sultan I. Alaaddin Keykubat, yöreyi ele geçirir. Bu  dönemde, yörenin ismi: Selenti olur. Bu ismin verilmesindeki temel düşüncenin: Toroslar’dan çıkarak, şehir merkezinden geçen ve denize karışan 5 büyük ırmağın, zaman zaman aşırı yağışlar sonucu sel baskını yaratması olduğu  düşünülmektedir.

Selçuklular  sonrası dönemde: Selenti yani Gazipaşa yöresi, Konya merkezli Karamanoğulları Beyliği egemenliğine girer. 1471 yılına gelindiğinde, Osmanlı deniz güçleri, Selenti’yi ele geçirirler.

1922 yılına gelindiğinde, Selenti, Gazipaşa ismini alarak, ilçe statüsüne kavuşur. Gazipaşa isminin verilmesindeki temel sebebin: yöre halkının İstiklal Savaşındaki yararlılıklarının neden olduğu ve bu yüzden ödüllendirmek adına, buraya bu ismin verildiği bilinmektedir.

Antalya Gazipaşa

GENEL

İlçe, Akdeniz kıyısında, Gazipaşa ovasında kurulmuştur. Batıdan doğuya doğru uzanan, Toros dağlarıyla çevrilmiştir.

İlçe merkezi, deniz kıyısından 3 km. içeridedir. İlçe merkezi ve deniz kıyısı arasında, alçak tepeler mevcuttur. Yeni yerleşimler, sahile yani deniz kıyısına kadar ulaşmıştır.

Kıyı şeridinin uzunluğu: 50 km. civarındadır. Bu mesafenin, yarısı kumluk ve diğer yarısı kayalıktır. Bu nedenle, denize girmek için uygun yerler bulunmaktadır.

İklim: doğal olarak yörede Akdeniz iklimi hakim olup, buna bağlı olarak kışları serin ve yağmurlu, yazları ise sıcak ve kurak geçmektedir.

Ekonomik etkinlikler: yörede tarımsal etkinliklerin başında, kıyıda: sebze, narenciye ve muz üretimi, iç kesimlerde ise, tahıl üretimi gelmektedir. Tarımla uğraşanların, % 80’i seracılık yapmaktadırlar. Dağlık kesimlerde ise, hayvancılık yapılır.

Caretta caretta kaplumbağaları, Akdeniz yöresinde 17 merkeze yumurta bırakmaktadırlar. Bunlardan biri de, Gazipaşa sahilleridir.

NE YENİR NE İÇİLİR

Gazipaşa yöresine yolunuz düşer ve yöresel lezzetlerden tatmak isterseniz: öne çıkan ve çok bilinen bir yemek  türü yok. Ancak: “ülübünü piyazı” deneyebilirsiniz. Bir  de, özellikle patlıcan ağırlıklı yapılan “Bişme” yemeği düşünebilirsiniz.

NE SATIN ALINIR

Uygun mevsimde burada bulunursanız veya buradan geçerseniz yol üzerinde: muz ve çilek satıldığını göreceksiniz. Muz satın alırken, özellikle uzun zaman muhafaza etmeyi düşünürseniz, elbette henüz yeşil olanlarını tercih etmenizde yarar var. Ama, bu muhteşem tatları mutlaka denemelisiniz.

KONAKLAMA

Gazipaşa Öğretmenevi                    Cumhuriyet Mah. Yıldız Sok.            242-5726018

Antalya Gazipaşa Belediye Dinlenme Tesisleri

Gazipaşa Belediye Dinlenme Tesisleri                                                         242-5721630

(Ben burada bir  süre kaldım. Gayet güzel bir yer. Deniz kıyısında kurulu 32 bungalov var. Bunların içinde: 3 kişi kalınabiliyor. Ayrıca: mutfak, buzdolabı ve ocak bulunuyor. Bunların hemen önünde ise: 2 yüzme havuzu bulunuyor.

Ayrıca: açık-kapalı restoranlar ve bar var. Tesis, bütün yıl boyunca hizmet veriyor. Denize girmek isteyenler için, uygun kumsal da var. Hemen karşıda ise, muhteşem ve haşmetli görüntüsüyle, Kızılin kayalıkları görülüyor.

 

GEZİLECEK YERLER

Gazipaşa Koru Plajı

KORU PLAJI

İlçe merkezine bağlı Koru mahallesindedir. Bölgenin en ünlü sahillerindendir. Tüm plajların kumluk olduğu bölgede, yaklaşık 2 km uzunluğundaki plaj yaklaşık 150 metrelik bir genişliğe sahiptir.

Koru plajındaki deniz, kendi kendini filtre eden tek deniz olma özelliğiyle öne çıkar. Toplamda 3 doğal havuza sahip olan plajda, iki doğal havuz özellikle yeni yüzme öğrenenler için çok ideal bir fırsat sunar. Yörede “yalı taşı” denilen ilginç kayalar, akarsuların getirdiği doğal çimento maddesiyle taşın birleşip donmasından oluşuyor. Tabakalar halinde sert kayalar biçimindeki bu taşlar, yakın zamana kadar değirmentaşı yapımında kullanılıyordu. Doğal arıtma tesisi işlevi de gören çukurlarda deniz suyu birikiyor, dalga olmadığı zamanlarda denizle bağı geçici olarak kopan küçük havuzcukların suyu iyice ısınıyor ve çocuklar için eğlenceli oyun havuzuna dönüşüyor.

Koydaki havuzlar çok sığ görünse de yüzdükçe derinliği hızlı bir şekilde artar. Özellikle sabah saatlerinde berraklığıyla göz doldurur, kendinizi bir akvaryumda gibi hissedersiniz.

Evet, Koru plajına girişler ücretsizdir. Çevresinde hizmet veren restoran ve kafelerde yiyecek içecek ihtiyaçlarınızı karşılayabilirsiniz. Şezlong, şemsiye, duş ve tuvalet mevcuttur.

 

Gazipaşa Kızılin mevkii ve Kızılin Plajı

 

KIZILİN MEVKİİ VE KIZILİN PLAJI

Kızılin Plajı, Selinus sahil şeridinin sonunda, yaklaşık 2 kilometrelik doğu uzantısında yer alır. Gazipaşa’nın en ünlü plajlarından olan Kızılin Plajı, şehir merkezine sadece 3 km uzaklıktadır. İlçenin kuzey sahilinde bulunan plaja Uğur Mumcu caddesinden sahil yoluna inerek, buradan kuzey istikametinde yaklaşık 2 km devam ederek gidilebilir.

Kızılin, ismini burada yer alan mağaradan ve çevresindeki koyu kırmızı renkli kayalıklardan alıyor. Kayalık burnun üstünde tarihi kalıntılar yer alırken, mağara ise özel bir tesisin bahçesi içinde bulunuyor.

Selinus Plajının kuzey-batı bitiminde dik bir kayalığın altında kocaman ağızlı bir mağara var. Bu mağara “Aşk mağarası” olarak da biliniyor.  Mağara denizden 40 m kadar içeriye giriyor ve iki bölümlüdür. Daha sonra daralarak 300 m daha içeriye girdiği söyleniyor. Mağaraya sadece denizden girilebiliyor. Mağaranın dip tarafında tatlı su varmış. Bu tatlı suyun ilginç özellikleri bulunduğu söyleniyor. Yanınızda şişe bulundurmanız önerilir. Bu mağara bir zamanlar korsanlar tarafından sığınma amacıyla kullanılmış olmalıdır.

Evet, fazla derinliği olmayan bu büyük mağara oluşumuna yöre halkı arasında “Isınma Kayası” da deniliyor. Mağaranın bulunduğu kızıl renkli dik kaya gündoğumundan batışına kadar sürekli güneş alıyor.

Kızılin Plajı denizi, Kaputaş Plajını andırır, denizi çok temiz olup serin sulara sahiptir. Plaj ortalama 500 m uzunluğa sahiptir. Denize girilen alan küçük çakıl taşlarla kaplıdır, ilerisi ise incecik kumlardan oluşur. Genel olarak dalgalı bir denizi vardır.

Plajın sonunda bulunan Kızılin Beach Restoranda, soyunma kabini, şezlong, şemsiye, araç parkı, tuvalet ve manzara seyir alanı imkanları vardır.

 

 

Antalya Gazipaşa Selinus antik kenti
Antalya Gazipaşa Selinus antik kenti

SELİNUS  

Gazipaşa ilçesi sınırları içerisinde, yat limanının ve Hacı Musa çayının güneybatısındaki denize dirsek gibi uzanan bir tepenin üzerinde ve yamacındadır. İlçe merkezine 3 km uzaklıktadır.

 

Tarihi:

Selinus antik kentinin tarih sahnesinde yer almasının, MÖ 628’E kadar uzandığı bilinmektedir.

Antik dönemde Dağlık Klikya’nın önemli ticaret limanlarından biri olan kent, tarih sahnesine Prindu Krallığının batı sınırı olarak geçmiş, eski yazıtlarda “Sallune” olarak adlandırılmıştır.

MÖ 197’de, Yunan yönetiminden Antiokhos aracılığıyla Roma hakimiyetine geçen kente, MS 1 yüzyılda Roma İmparatoru Traianus hastalanarak Selinus limanına gelmiş ve burada hayatını kaybetmiştir.

Kendisi MS 53 yılında İspanya’nın güneyinde İtalica kentinde doğmuştur. MS 98-117 yılları arasında Roma İmparatoru olarak hüküm sürdü ve “Beş iyi İmparator” un ikincisi olarak tarihe geçmiştir.

MS 117 yılı başlarında Traianus hastalandı ve İtalya’ya dönmek üzere yola çıktı. Sağlığı 117 ilkbaharı ve yazı boyunca giderek bozuldu.

Evet, Traianus ciddi şekilde hastalanınca Roma’ya dönmek üzere gemiye binmiş, Hadrianus ise Suriye’de Doğu Roma ordusunun fiili komutanı olarak kalmıştır. Traianus ancak Kilikya’daki kıyı kenti Selinus’a kadar ulaşabilmiş, orada bir tüccarın evine konuk olmuş ve 8 Ağustos 117 tarihinde orada hayatını kaybetmiştir. Antik kaynaklar ölüm nedeninin inme (felç) olduğunu aktarmaktadır. Uzun ve yorucu Doğu seferinin ileri yaşın ve muhtemelen kronik sağlık sorunlarının bu sona zemin hazırladığı düşünülmektedir.

Yerine tahta geçecek olan Hadrianus cenazeyi Roma’ya götürmüş ve anısına burada bir mezar yaptırmıştır.

Tarihi geleneğe göre, Traianus’un külleri, Traianus Sütununun tabanındaki küçük odaya defnedilmiştir. (Bedeni Selinus’ta yakılmış, külleri Roma’ya gönderilmiştir.)

Bu olayın ardından kent sikkelerinde şehrin ismi “Traiano Selino” olarak değiştirilmiştir.

MÖ 6 yüzyıldan sonra Helenistik, Roma İmparatorluk, Bizans ve Selçuklu dönemlerinde yoğun biçimde iskan edilmiştir.

Hıristiyanlık döneminde Selinus, Seleukeia-Silifke Başpiskoposluğına bağlı bir Piskoposluk merkezi olarak bilinmektedir.

Piskoposluk statüsü, kentin Bizans döneminde de güçlü bir idari ve dini konuma sahip olduğunu kanıtlamaktadır.

Gazipaşa Selinus

Günümüze kalan Kalıntılar:

Selinus antik kentine, yaklaşık yarım saatlik bir tırmanıştan sonra ulaşılır. Giriş ücretsizdir. Kalıntılar çevrili değildir ve bekçi yoktur.

Bugün görülecek yapılar arasında: Akropol, Agora, büyük ve küçük hamamlar, anıtsal mezarların yer aldığı Nekropol, Odeon, Su kemerleri, Kilise ve Şekerhane Köşkü vardır.

Akropolden Gazipaşa Gold Marina ve Akdeniz’in muhteşem manzarası görülebilir.

Nekropoldeki anıtsal mezar, özellikle önem taşımakta olup, Alanya Lisesindeki lahitlerin büyük çoğunluğunun Selinus Nekropolünden getirildiği bilinmektedir. Bu durum kentte bir atölyenin varlığına işaret eder.

 

NEKROPOL:

Nekropol, Şekerhane köşkünün doğusunda yer almaktadır. Kent içindeki diğer yapılarla birlikte sahil şeridine yakın, düzlük alanda konumlanmıştır.

Heroon ya da hereon tipi mezarlar, antik dönemde kahraman ya da yarı tanrı statüsündeki sayılan kişiler için inşa edilmiş anıtsal yapılardır. Bu mezar tipinin Selinus nekropolünde bulunması, kentin önemli ve soylu bireyler yetiştirdiğini ya da burada bu statüde birinin yaşadığının göstergesidir. Söz konusu yapı, büyük ihtimalle Roma döneminin önde gelen bir yöneticisine ya da kentin kurucusu sayılan bir kişiye adanmış olabilir.

Gelelim günümüze:

Nekropol alanı büyük ölçüde toprak altında kalmış ya da tahrip olmuş olsa da anıtsal mezar kalıntıları ve ostotek atölyesine ait izler hala bu alanda görülebilmektedir.

 

Ostotek Atölyesi:

Alanya Müzesindeki ostoteklerin çoğunluğu Selinus Nekropolünden getirilmiş olup, burada bir ostotek atölyesinin varlığını sürdürdüğü düşünülmektedir.

Ostotek: Yunanca “kemik kutusu” demektir. İnsan kemiklerinin yakma ya da gömme işleminin ardından saklandığı küçük mermer ya da taş kutulardır. Roma ve Bizans dönemlerinde Anadolu’da yaygın olarak kullanılmıştır.

Selinus’ta bir ostotek atölyesinin var olması son derce önemlidir. Çünkü bu durum kentin sadece kendi ihtiyacını karşılamakla kalmadığını, aynı zamanda çevre kentlere de ostotek ihraç ettiğini göstermektedir. Bu da Selinus’un bölgenin zanaatkarlık ve ticaret merkezi olduğuna işaret eden somut bir kanıttır.

 

AKROPOL:

Taş yolun sonunda yer alan tepede, Ortaçağ kalesine çıkılan merdivenler bulunmaktadır. Akropole ulaşmak için yaklaşık 15-20 dakikalık bir merdiven tırmanışı gerekir ve tepe yaklaşık 725 m yüksekliktedir.

Kentin Akropolü tepeye kurulmuştur. Bu tepe üzerinde aynı zamanda Ortaçağ Kalesi de vardır.

Akropol alanı yarımadanın tepesindedir ve bu tepeden Akdeniz’e hakim muhteşem bir manzara seyredilebilir.

 

Akropoldeki yapılar:

Akropol içinde günümüze kadar ulaşabilen en önemli yapılar kilise ve sarnıçtır. Yamaçtaki surların içinde bir kilise kalıntısı bulunmaktadır. Zirvedeki sarnıç ise Akdeniz’e hakim bir konumdadır. Tepe üzerindeki Ortaçağ Kalesinin sur duvarları ve kuleleri oldukça iyi korunmuş durumdadır.

 

Ortaçağ Kalesi:

Kentin tarihi yolculuğu içinde önemli bir yere sahip olan kalenin o dönemde ada konumunda bulunduğu bilinmektedir. Buradan başta Mısır ve Kıbrıs olmak üzere dönemin ticaret merkezleriyle deniz ticareti yapılmaktaydı.

Kale gece ve gündüz görülmeye değer tarihi bir mekandır. Kale içinden izlenen gün batımı, ziyaretçilere harika bir panoramik manzara sunar.

 

AGORA:

Bugün Agora alanı büyük ölçüde yıkılmış olsa da granit sütunlar günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır. Bu sütunlar, agoranın çevresini çevreleyen portik (sütunlu revak) düzeninin bugün ayakta kalan en çarpıcı izleridir. Bugün: Agora kalıntıları büyük ölçüde toprak altında kalmış ya da tahrip olmuştur. Bununla birlikte dikili granit sütunlar ve döşeme izleri kısmen görülebilmektedir.

1997’den bu yana sürdürülen kazı çalışmalarında her yıl yeni bulgular ortaya çıkmaktadır.

 

BÜYÜK VE KÜÇÜK HAMAMLAR:

Antik kente girişte yolun düz kesiminde, Büyük ve Küçük Hamam görülür. Yani her iki hamam da Akropol eteklerinde, kentin sahil kesimine yakın düzlükte yer almaktadır. Selinus’un su kemeri, hamamlara düzenli su sağlamak amacıyla yaklaşık 1.5 km uzaktaki kaynaktan nehrin üzerinden su taşımaktaydı. Bu altyapı sistemi sayesinde hem büyük hem de küçük hamam kesintisiz su temin edebiliyordu.

 

Büyük Hamam:

Büyük Hamam, kentin önde gelen kamu yapılarından biri olarak Selinus’un önemli bir liman ve ticaret merkezi olduğu Roma İmparatorluğu döneminde inşa edilmiştir. Boyutu ve kapasitesiyle kentteki tüm halk ile liman çalışanlarına ve tüccarlara hizmet verdiği düşünülmektedir.

 

Küçük Hamam:

Büyük Hamama yakın konumda yer alan Küçük Hamam, daha sınırlı bir kapasiteye sahiptir.

 

Günümüzdeki durum:

Her iki hamam da, büyük ölçüde tahrip olmuş olmakla birlikte, duvar kalıntıları ve temel izleri hala görülebilmektedir.

 

APSİSLİ KİLİSE:

Akropol içerisinde kilise ve sarnıç günümüze kadar ulaşmıştır. Kilise, Akropol yamaçlarında, sur duvarlarının içinde yer almaktadır. Yamaçtaki surların içinde bir kilise kalıntısı bulunmaktadır.

Apsis, kiliselerin doğu ucunda bulunan yarım daire ya da at nalı biçiminde kapalı bölümdür.

Apsisi içinde sunak ve din adamlarının yeri bulunur. Selinus kilisesi, bu mimari geleneğe uygun bazilikal planda inşa edilmiştir.

Günümüzde yapının büyük bölümü yıkılmış olmakla birlikte, apsise ait duvar izleri ve temel kalıntıları hala yerinde izlenebilmektedir. Kilise kalıntısının varlığı, birçok önemli sonucu beraberinde getirmektedir. Kentin Roma’dan Bizans’a kesintisiz iskan gördüğünü, Hıristiyanlığın bölgede erken dönemde kök saldığını ve Selinus’un sadece ticari değil aynı zamanda güçlü bir dini merkez olduğunu ortaya koymaktadır.

Nitekim Trajanopolis adını bırakan kentin piskoposları sonraki dönemde de Selinus Piskoposları olarak anılmaya devam etmiştir.

 

Gazipaşa Su Kemerleri

SU KEMERİ:

MS 2 yüzyılda Roma döneminde Selinus antik kendinin su ihtiyacını karşılamak amacıyla inşa edilmiş su yolu kemerleridir. Kentin bugün gözlemlenebilen yapıları arasındadır.

Selinus şehrinin su ihtiyacı, su kemerleri yoluyla Ilıcak kaynağından karşılanmıştır. Su kemeri Gazipaşa ilçesinin merkezinden başlayıp ovayı ve Bıçkıcı çayını boydan boya geçerek denize kadar uzanmaktadır. Selinus’un su kemeri, hamamlara düzenli su sağlamak amacıyla yaklaşık 1.5 km uzaktaki kaynaktan nehrin üzerinden geçerek su taşımaktaydı.

Su kemerleri, Şekerhane köşkünün batı köşesinden bir dirsek yaparak kiliseye doğru yaklaşık 5 m kadar yaklaşır, daha sonra düz bir şekilde Agora yönünde ilerlemektedir.

Su kemerinde 3 farklı taş türü kullanılmıştır. Kemerin ayaklarında küçük kireç taşları, kemer tonozlarında mikalı taş, üst kısımlardaki su yollarında ise kum taşı tercih edilmiştir. Bu üç farklı malzemenin her birinin farklı bir işlev için seçilmiş olması, Roma mühendisliğinin ne denli gelişmiş ve hesaplı bir anlayışa sah ip olduğunu gösterir.

Kireç taşı taşıyıcı ayaklar için sağlamlık, mikalı taş kemer tonozları için esneklik ve dayanıklılık, kum taşı ise su kanalı için geçirimsizlik amacıyla kullanılmıştır.

1987 yılında Korunması Gereken Taşınmaz Kültür Varlığı ilan edilen Selinus Su Kemeri, 2019 yılında yapılan restorasyon çalışmalarıyla yeniden ayağa kaldırılmış ve kültürel miras olarak korunmaya devam edilmektedir.

Günümüzde kilise yakınındaki kemerler, ova üzerinde ve yol kenarlarındaki kemer gibi günümüze sağlam gelmiştir.

Restorasyon çalışmalarının ardından, su kemerleri Gazipaşa’nın en belirgin tarihi simgelerinden biri haline gelmiş, hem tarih bilincine katkı sağlamakta hem de bölge turizmine önemli bir değer katmaktadır.

Gazipaşa Şekerhane Köşkü

ŞEKERHANE KÖŞKÜ:

Selinus’un en ilginç ve en iyi korunmuş anıtı olan Şekerhane Köşkü, tepenin eteklerindeki düz bir alanda, batısında agora, hamam ve odeon, doğusunda ise nekropol bulunan konumuyla öne çıkan, büyük dikdörtgen planlı bir yapıdır.

Adını, Türkçe “şeker” kelimesinden değil, Arapça “şikar” (av) kelimesinden gelmektedir. Dolayısıyla şekerhane ya da şikarhane, av köşkü veya av pavyonu anlamı taşımaktadır.

MS 117 yılında Roma İmparatoru Traianus, Doğu’dan İtalya’ya dönerken Selinus’ta hayatını kaybeder.

Roma Senatosu tarafından “Optimus Princeps” (en iyi hükümdar) unvanıyla onurlandırılan bir İmparator olarak tarihe geçmiştir.

Onun Selinus’ta ölümü, kentin geçici olarak Trajanopolis adını almasına yol açmıştır.

Ayrıca kent “İus Italicum” statüsü kazanarak İtalyan toprağı sayılma ayrıcalığına kavuşmuştur. Bu durum İtalyan olmayan bir topluluk için son derece nadir görülen bir ayrıcalıktı.

 

Mimari Yapısı:

İmparatorluk anıtı, 4 ön sütun ve 2 yan sütundan oluşan tetrastyle prostylos düzeninde, Korint düzeninde sütunlarla çevrilmiş, yüksek bir podyum üzerinde inşa edilmiş bir tapınak yapısıdır.

Tüm dört yanı, portiklerle çevrili geniş bir temanos alanına sahiptir. Yapının 2 katı bulunmaktadır. Üst kat küçük bir tapınak işlevi görürken, alt kat boş bir mezar olarak tasarlanmıştır. Bugün görülen yapı, yaklaşık 5 metre yüksekliğinde olup, iç kısmı iki ardışık beşik tonozlu mekandan oluşur.

Dış duvarlar Selçuklu dönemine aittir, Roma dönemine ait podyumun iç yapısı ise büyük ölçüde korunmuş durumdadır.

 

Araştırmalar:

Yapı ilk kez 1812 yılında Beaufort ve Charles Cokkerel tarafından kayıt altına alınmıştır.

Beaufort, yapının Traianus için inşa edilmiş bir anıt mezar olduğunu öne sürmüştür.

2005-2007 yılları arasında Alman Arkeoloji Enstitüsü ile Alanya Arkeoloji Müzesi işbirliğiyle yürütülen araştırmalar, Şekerhane Köşkünün gerçekten Traianus için bir kenotaf (sembolik mezar) olduğunu ortaya koymuştur.

2009 yılında yapı çevresinde jeolojik bir araştırma da tamamlanmıştır.

Çevrede 400’den fazla mermer mimari elaman ve parça bulunmuştur. Bunlar yakındaki Alanya müzesi depolarına taşınmıştır.

Traianus’un kenotafı, 13 yüzyıl başlarında Selçuklular tarafından antik yapı malzemeleri kullanılarak yeniden düzenlenmiş ve yapının görünümü önemli ölçüde değiştirilmiştir.

Selçuklular bu yapıyı av köşkü olarak kullanmış ve Şekerhane Köşkü adını vermiştir.

 

 

Antalya Gazipaşa Antıocheıa Ad Gragum-Nohut Yeri

ANTIOCHEIA AD GRAGUM-NOHUT YERİ

İlçe merkezine, 19 km. uzaklıkta, Güney köyündedir. İlçe merkezinden, Anamur istikametine giderken: sağda görülen tabeladan Güney köyü istikametine ayrılan yoldan ilerliyorsunuz ve bir yükseltiyi çıktıktan sonra, geniş bir alana yayılmış antik kent kalıntılarını görmeye başlıyorsunuz.

Antıocheıa ismi: Adıyaman merkezli Kommagene krallığının kralı 4’ncü Antıoche’den gelmektedir. Bu nedenle: bu yerleşim yerinin, Kommagene krallığı zamanında kurulduğu anlaşılmaktadır. Daha sonraları ise, Roma ve Bizans dönemlerinde de, burada yerleşim olmuştur.

Yöre halkı tarafından, Nohutyeri olarak da bilinir. Buradaki yerleşim yeri yani şehir: denize dik olarak inen bir dağlık arazi üzerindedir. Bu yüzden, deniz seviyesinden 300 metre yüksekte kurulmuştur.

Günümüzde burada görebilecekleriniz: nekrapol alanı, kilise, hamam, sütunlu cadde, agora, anıtsal bir kapı ve kale surlarıdır. Antik kentin hemen kıyısında, deniz kenarındaki tepelikte: Güney kalesi var. Kalenin doğusunda kral koyu uzanıyor. Batısında ise, deniz kıyısında bir koy var. Balıkçı tekneleri bu koya, ilginç bir coğrafi özellik gösteren bir kapıdan geçerek girebiliyorlar.

Zaten bu nedenle, buraya: Delikli Deniz ismi verilmiş. Koy: geniş bir havuz görünümünde. Koy bölgesinde: çevre tamamen muz bahçeleriyle kaplı. Bu bahçelerin arasından yürüyerek bu koya inmek mümkün. Küçük bir patika yol var. Ayrıca, bir de tatlı su çeşmesi yapılmış.

Günübirlik tekne turlarına katılanlar ve burayı bilenler, sessiz ve sakin bir ortamda denize girmek için burayı yoğun olarak tercih ediyorlar. Siz de mutlaka buraya gitmelisiniz. Her ne kadar yürüyüş yolu biraz zahmetli olsa da mutlaka gitmelisiniz. Buranın hemen yamacında: Nohut yeri olarak isimlendirilen yerde: muz ve badem yetiştiriliyor.

Ancak, yamaçlarda bulunan bu muz bahçelerine, gerek gübre taşınması ve gerekse olgunlaşan muzların toplanması için: özel motorlu teleferik düzenleri kurulmuş. Ayrıca: yörede bol miktarda, Frenk inciri olarak bilinen, üzeri dikenli bir tür tropikal meyve de bulunuyor. Bunun da tadına bakmayı sakın ihmal etmeyin.

Antalya Gazipaşa Lamus-Adanda antik kenti

LAMOS-LAMUS-ADANDA  

Lamos (Lamus) Roma ve Bizans dönemlerinde yerleşim görmüş, antik Klikya ve daha sonra İsaurya’da önemli bir kenttir.

Bugün antik kent, İlçe merkezine bağlı Adanda köyünün yaklaşık 2 km kuzeyindedir. Kent deniz seviyesinden yaklaşık 600 metre yükseklikte, iki sarp tepenin üzerinde kurulmuştur. İlçe merkezine yaklaşık 15 km uzaklıktadır.

 

Ulaşım:

Gazipaşa-Alanya ana yolunun, şehir sınırından 1 km doğuda bir köprüden kuzeye dönerek Hasdere köyünün geçilmesi, ardından Adanda yönünde 7 km ilerlemesiyle buraya ulaşılabilir. Adanda’dan sonra yola devam ederek Lamos’a çıkan taş yol sadece jeep veya yüksek araçlarla aşılabilir. Yürüyüşle çıkmak ise yaklaşık 1 saat sürmektedir.

Gazipaşa Lamos

Önemi:

Kentin giriş kapısında, öküz başı üzerinde duran bir kartal kabartması var. Bu görüntü tesadüf değildir. Bir tepenin üstünde Vespasianus tapınağı, öbür tepenin üstünde Titus tapınağı, kapıda Gallienus’a adanmış bir yazıt, surların her taşında askeri bir hesap.

Yani bu küçük dağ kenti, MS 3 yüzyılda Roma İmparatorluğunun en bunalımlı döneminde bile hem iki imparatoru tanrılaştırmış hem yeni bir imparatora bağlılık yemini etmiş hem de tüm bunları taşa işleyerek geleceğe bırakmıştır.

Asıl amaç 600 metre yükseklikte, sarp bir dağın tepesinde, ulaşılması son derece güç bir coğrafyada kurulmuş bu kent, tüm bu anıtsal simgeleri neden inşa etmiştir. Bir dağ kalesi için hayatta kalmak yeterliydi, surlar, kule, su yeterdi. Ama Lamos bunların ötesine geçerek tapınak yapmış, kabartma işlemiş, imparatorlara yazıt dikmiştir. Bu, salt bir savunma kenti değil, Roma medeniyetinin dağın tepesine taşınmış minyatür bir yansıması olduğunu gösterir.

Bu nedenle, Lamos gerçekten benzersizdir.

 

Tarihçesi:

Kentin adı, Hititçe “Lamija” sözcüğünden gelmekte olup, erken bir yerleşim anlamı taşımaktadır. Yani Lamos adının kendisi binlerce yıl öncesi Hitit diline dayanmaktadır. MÖ 1500’lü yıllarda Ermenek ve çevresinde (dolayısıyla Lamos’u kapsayan bu Kilikya dağ kuşağında) Hitit devletinin egemen olduğu tarihçiler tarafından belirtilmektedir. Bu dönemde bölge, Hitit İmparatorluğunun güney sınır toprakları içinde yer alıyordu.

Helenistik dönemden itibaren var olan kent, asıl altın çağını Roma İmparatoru Gallienus döneminde (MS 253-268) yaşamıştır.

Kentte Vespasian, Titus ve Domitian adına inşa edilmiş bir tapınak bulunmaktaydı. Ancak asıl ibadet Zeus’a ve yerel nehir tanrısına yapılırdı. Lamos, hem şehrin, hem nehrin, hem de tanrının adıdır. Bunların hepsi birbirine bağlıdır.

Bizanslıların Araplarla 965 yılında burada barış yaptığı tahmin edilmektedir. 12 yüzyılda Ermeni egemenliğine giren kent, 13 yüzyıla kadar bir piskoposluk merkezi olarak bilinmekteydi.

 

KALINTILAR VE MİMARİ:

Lamos, keşfedilmemiş doğasıyla ve tarihi kalıntılarıyla Gazipaşa’nın az bilinen ama büyüleyici antik kentlerinden biridir. Zirveye çıktığınızda, sizi Toros dağları ve vadilerin panoramik manzarası karşılar.

Şimdi, kentin kalıntılarından söz edeceğim.

Kent surlarla çevrilidir.

Giriş kapısının güneyinde büyük bir kule bulunmakta olup diğer kalıntılar arasında doğal kayaya oyulmuş çeşme ve iki adet tapınak yer almaktadır.

Batıdaki küçük tepede Akropolis ve bir kale ile doğu yönde iki kuzey-güney duvarının kalıntıları yer almaktadır.

Dış duvarlar 10-20 metre yüksekliğe ulaşmakta olup iki kare kule ile güney uçta dikdörtgen bir kule bulunmaktadır.

Batıdaki tepenin MS 3 yüzyıl ortalarında Gallienus döneminde surlarla çevrildiği, kentin giriş kapısındaki yazıttan anlaşılmaktadır.

Gazipaşa Lamos Kale
KALE SURLARI:

Batıdaki tepenin MS 3 yüzyıl ortalarında Gallienus döneminde surlarla çevrildiği, kentin giriş kapısındaki yazıttan anlaşılmaktadır.

Yani surlar, MS 259-268 yıllarında İmparator Gallienus tarafından yaptırılmıştır. Bu Roma İmparatorluğunun en çalkantılı dönemlerinden biri olan “Otuz Tiran” çağına denk gelir.

Kent kapısı büyük bir kule ile korumaya alınmıştır.

Surun iç kısmında ikinci bir sur kalıntısı vardır, bu da kentte iç kalenin varlığını gösterir.

Ana sur duvarları, kenti tamamen kuşatan dış çevre duvarıdır. Blok taş işçiliğiyle inşa edilmiş olup yer yer bugün de ayakta durmaktadır.

Giriş kulesi: Doğuya bakan kentin giriş kapısının güneyinde, büyük bir kule bulunmaktadır. Bu kule, kapıyı flankeden (yandan koruyan) klasik Roma dönemi kule mimarisinin güzel bir örneğidir.

Gelelim günümüze, kent surla çevrili, hiç işlem yapılmamıştır. Surun içerisi gayet düzgündür. Ancak Lamos antik kenti, sorumsuz ziyaretçilerin ve define avcılarının uğrak mekanı haline gelmiştir. Resmi bir arkeolojik kazı ya da restorasyon çalışması henüz başlatılmamış olup, surların uzun vadede korunması açısından bu durum ciddi risk oluşturmaktadır.

 

KULE:

Doğuya bakan kentin giriş kapısının güneyinde büyük bir kule bulunmaktadır.

Kule, kapının güney yanına yerleştirilerek hem kapıyı flankeden (yandan koruyan), hem de doğu cephesini denetim altına tutan stratejik bir noktaya inşa edilmiştir. Dış sur düşse bile, kule, savunucuların tutunabileceği son direnç noktası olarak kullanılırdı. Kule, sur sistemiyle birlikte MS 253-268 yılları arasında Roma İmparatorluğunu önce babası Valerian ile birlikte, ardından tek başına yöneten İmparator Gallienus döneminde inşa edilmiştir.

Gelelim günümüze: surlarda olduğu gibi kulede de herhangi bir koruma ve restorasyon çalışması yoktur. Üst katları büyük ölçüde tahrip olmuş veya çökmüştür. Ayakta kalan duvar kalıntıları ise kule planını ve inşaat tekniğini kısmen okunabilir kılmaktadır.

Gazipaşa Öküz başı kabartması

 

Kartal-Öküz Başı Kabartmalı Kapı:

İmparator Gallienus’a (MS 253-268 yılları arasında imparator) adanmış bir yazıtla süslenmiş olan bu kapının üzerinde, bir öküz başının üzerinde duran kartal kabartması yer almaktadır.

Bu kabartma, Doğu Akdeniz kültüründe derin sembolik anlamlar taşır.

Kartal: İmparatorluk otoritesinin, tanrısal gücünü ve güneşin simgesidir.

Öküz-Boğa Başı: Antik dönemlerde kurban sunusunu, bereket ve güç ritüellerini temsil eden yaygın bir mimari süsleme motifidir. İkisinin birlikte tasvirlenişi: Gücün hem ilahi hem de dünyevi boyutunu bir arada simgeler. Aynı zamanda kentin kapısını koruyan apotrapaik (kötülüğü uzaklaştırıcı) bir işlev üstlenir.

Evet, bu kapı, hem yazıt hem de kabartma açısından 3 yüzyıl Roma döneminin önemli bir eseridir.

 

KAYAYA OYULMUŞ ÇEŞME:

Lamos çeşmesini diğer antik çeşmelerden ayıran en önemli özellik, inşaat yöntemidir.

Çeşme, tam olarak düz alanda, yani agora yakınındadır.

Dağın sarp ve sert kayalık yapısı göz önüne alındığında büyük olasılıkla kaya yalağı tipine uygun bir yapıdadır. Bu yüksek dağ kentlerinde inşaat malzemesi taşımak zor olduğundan, doğal kayanın bizzat çeşme gövdesi olarak kullanılması tercih edilmiştir.

Günümüz: Lamos çeşmesine ilişkin sistematik bir arkeolojik belgeleme ya da yayın henüz mevcut değildir. Sistematik bir kazı başlatılmadan çeşmenin tam boyutları, su kaynağı ve muhtemel süslemeleri bilinmemektedir.

 

FLAVİUS HANEDANI TAPINAĞI:

Flavius hanedanı, MS 69-96 yılları arasında hüküm sürmüş olup Roma’nın Julio-Claudius hanedanından sonraki ikinci imparatorluk sülalesidir. Hanedan: Vespasianus ve onun iki oğlu Titus ile Domitianus’un saltanatlarını kapsamaktadır.

Doğu tepesinde Vespasianus ve Titus adına inşa edilmiş, küçük bir tapınak bulunmaktadır.

Ancak büyük ölçüde yıkılmış durumdadır.

Daha yukarıda ise çok sayıda inşa edilmiş mezar yer almakta olup bir kısmı başlangıçta oldukça görkemli görünmekteydi.

 

VESPASİANUS VE TİTUS TAPINAKLARI:

Lamos’da biri Roma İmparatorlarından Vespasianus, öteki Titus adına yapılmış tapınak bulunmaktadır.

İmparator Valerianus, Lamos’ta bulunan iki tepeden birine MS 68 yılında Roma İmparatoru olan Vespasianus adına ve diğer tepe üzerine de oğlu İmparator Titus adına tapınak yaptırmıştır.

Bu tapınaklar zirveye yakın bir noktada yer almaktadır.

Yani iki tapınak, kentin iki ayrı tepesine birer birer yerleştirilmiştir. Bu, hem mimari hem de dini açıdan son derece anlamlı bir tercihtir. Her bir tepe ve üzerindeki tapınak, ayrı bir İmparatoru temsil eder.

Burada dikkat çeken önemli bir tarihsel ayrıntı vardır.

Valerian döneminde (MS 253-260) yaptırıldığı öne sürülen bu tapınaklar, aslında Vespasianus (Ölümü MS 79) ve Titus’un (ölümü MS 81) ölümlerinden yaklaşık 200 yıl sonraya denk gelir. Bu durum şu şekilde açıklanabilir. Roma İmparatorluk döneminde pek çok eyalet kenti tanrılaştırılmış eski imparatorlara geç tarihlerde tapınak inşa etmeye devam etmiştir. Valerianus ya da Gallienus döneminde Lamos’ta bu tapınakların yapılmış olması, kentin bu imparatorlara duyduğu özel saygının ya da bölgesel siyasi bir tercihin ifadesi olabilir.

Günümüz: Tapınakların kalıntıları üzerine sistematik bir arkeolojik belgeleme henüz yapılmamıştır. Arkeolojik kazı çalışmaları yapılmadığından tapınakların plan tipi, sütun düzeni, boyutları ve süslemeleri bilinmemektedir.

 

 

Antalya Gazipaşa Nephelis-Muzkent antik kenti
Antalya Gazipaşa Nephelis-Muzkent antik kenti

NEPHELİS

Nephelis kelime anlamı olarak “çok bulutlu” anlamına gelmektedir. Gazipaşa-Mersin karayolunun 1.5 km güneyinde, Muzkent köyü sınırları içinde, denize doğru uzanan yüksek bir tepenin zirvesindedir. Antik kente ulaşım, Gazipaşa-Anamur yolunun 12 km den sonra Muzkent köyünün içinden geçerek güneye sapan yaklaşık 5 km stabilize bir yol ile sağlanır.

 

TARİHİ:

Roma ve Bizans dönemi egemenliğinin ağırlıkta olduğu söylenebilir.

Özellikle Roma dönemine ait kalıntılar günlük Roma yaşantısı ve Roma sosyal aktiviteleri hakkında pek çok bilgiye ulaşmaya olanak tanımıştır. Kentin tarihinin Roma öncesine, Likya egemenliğine kadar uzandığı düşünülüyor.

 

KENTİN MİMARİSİ

Kent 3 ana bölümden oluşmaktadır.

Ala Kilise, Akropol ve yamaçlar ile kuzey kısmı. İlk bölümde dikdörtgen ve çok planlı mekanlar bulunur. Akropol, kuzeydeki küçük tepenin üzerinde ve yamaçlarında yer alır.

Sur duvarlarının kısmen sağlam olduğu ve bir tapınak niteliğindeki yapının da burada bulunduğu bilinmektedir.

 

GÜNÜMÜZE ULAŞAN KALINTILAR:

Nephelis antik kentinin ayakta kalan en önemli kalıntıları, Orta çağ kalesi, tapınak/odeon, sulama sistemi, nekropol alanları ve yazıtlardır.

Ancak Nephelis antik kenti, Akdeniz kıyılarındaki pek çok antik kent gibi, henüz yeterince araştırılmamış ve kaynaklara tam anlamıyla girmemiştir. Definecilerin talanı, bölgedeki pek çok antik kent gibi Nephelis’i de etkilemiştir.

 

SUR DUVARLARI:

Sur duvarları genel olarak iyi durumdadır. Surlar hem antik kentin özgün savunma hattını hem de Orta Çağda üzerine eklenen ya da yeniden kullanılan Bizans dönem takviyelerini barındırmaktadır.

 

AKROPOL:

Akropol, kuzeydeki küçük tepenin üzerinde ve yamaçlarında yer alır.

Sur duvarları kısmen sağlamdır, burada tapınak niteliği taşıyan bir yapı kalıntısı mevcuttur. (aşağıda anlatacağım)

Akropol surlarının tepenin en dik ve savunulabilir kesimine yerleştirilmiş olması, tipik Dağlık Klikya askeri mimarisinin bir yansımasıdır. Bölgenin sarp kayalıklara ve keskin sütun halinde dağlık araziye sahip olması, kentin inşa edildiği dönemde birçok engelle karşılaşıldığını düşündürmektedir. Fakat yerli halk bu sorunun üstesinden gelmeyi başarmıştır.

Sur sistemi, kenti üç temel bölge boyunca çevrelemiştir. Birinci bölümdeki yapı dikdörtgen planlı çok mekânlıdır. İkinci bölümdeki akropol kuzeyindeki küçük tepenin üzerinde ve yamaçlarında yer alır. Üçüncü bölüm ise tahrip olmuş tek bir yapının bulunduğu yerdir.

 

İkinci Katman-Orta çağ kale surları:

Nephelis’in sur sistemi, tek dönemden değil birden fazla tarihsel katmandan oluşmaktadır. Nephelis antik kentinin günümüze kadar ayakta kalmayı başarabilen kalıntıları Roma ve Bizans dönemlerinden kalmadır.

İlk surlar Klikya ya da erken Roma döneminde yükselmiş, Bizans döneminde onarılmış ve güçlendirilmiştir. Orta çağda ise üzerlerine yeni bir kale eklenmiştir. Nephelis’teki surlar, tek bir sur değil, birbiri üzerine inşa edilmiş üç ayrı savunma anlayışının bütünüdür.

 

Doğal savunma ile surların uyumu:

Nephelis antik kentinin güney kısmı deniz ve sarp kayalıklardan oluşmaktadır. Bu jeolojik gerçek, mimarları büyük ölçüde kurtarmıştır. Güney cephe zaten doğal bir sur gibiydi. Dik kayalıklar ve deniz, herhangi bir duvar inşasına gerek bırakmıyordu. Asıl sur duvarları büyük olasılıkla kuzey ve batı cephelerde, yani erişimi daha kolay olan yamaç geçitlerini kapatan noktalarda yoğunlaşmıştı.

 

Malzeme ve Mimari Karakter:

Sur duvarlarının kaba moloz taş değil, özenle yontulmuş kesme taşlarla inşa edilmiştir. Dağlık Kilikyanın yerel kireç taşı, bu işçiliğe son derece elverişlidir.

 

Surların günümüzdeki durumu:

Nephelis’ten geriye kalanlar talihsizlik zincirinin bir parçasıdır. Definecilerin talanı, bölgedeki pek çok antik kent gibi Nephelis’i de etkilemiştir. Sur duvarları kısmen ayakta olsa da sistematik bir arkeolojik belgeleme yapılmadığından, duvarların tam güzergahı, kalınlığı, yüksekliği ve kule düzeni tam olarak bilinmemektedir.

 

ROMA TAPINAĞI:

Kentin akropolünde iyi kalite kesme taşlardan yapılmış, muhtemelen bir Roma tapınağı olan eser mevcuttur.

Roma dönemine ait tapınak, alınlık seviyesine kadar korunmuş bir şekilde günümüze ulaşmıştır.

Bu son derece önemli bir ayrıntıdır. Alınlık seviyesine kadar korunmuş ifadesi, tapınağın duvarlarının, sütun gövdelerinin ve büyük olasılıkla cella (iç kutsal alan) yapısının hala yerinde durduğu anlamına gelir. Yani çatı ve üçgen alınlık kısmı yıkılmış olsa da yapının ana gövdesi ayakta kalmaktadır. Bu, Dağlık Klikyanın daha az bilinen antik kentleri arasında oldukça iyi bir koruma durumu temsil eder.

 

Malzemesi:

İyi kaliteli kesme taşlardan inşa edilmiştir. Bölgenin yerel kireç taşının bu işçiliğe son derece elverişli olduğu bilinmektedir. Nephelis’teki kireç taşı ocakları, kentin ekonomik faaliyetlerinin bir parçasıydı. Kireç taşından yapılan heykeller tanrılara veya soyla kişilere ithaf edilirdi. Tapınağın yapı taşlarının da büyük ihtimalle bu yerel ocaklardan temin edildiği düşünülmektedir.

 

Akropol üzerindeki konumu:

Akropol kuzeyindeki küçük tepenin üzerinde ve yamaçlarında yer alır.

Sur duvarları kısmen sağlamdır. Tapınağın kentin en yüksek noktasında, akropol üzerinde konumlandırılmış olması Roma tapınak geleneğiyle tam örtüşmektedir.

 

Roma Tapınak Mimarisi Bağlamı:

Roma tapınaklarında yüksek bir podyum ve ön cephe vurgusu görülmektedir. Roma tapınaklarında naos-cella tek birim veya üç birimli olabilir. Roma tapınaklarını Yunan tapınaklarından ayıran temel özellikler arasında yüksek bir platform üzerine oturtulmuş olmaları ve sütun dizisinin sadece ön cephede yer alması sayılabilir.

 

Tapınağın adanmış olabileceği tanrı:

Kaynaklar tapınağın hangi tanrıya adandığını açıkça belirtmez. Ancak Dağlık Klikya bölgesindeki akropol tapınakları genel olarak şu tanrılara adanırdı. Zeus, Athena ya da yerel imparator kültüne hizmet eden bir yapı olarak. Bu bağlamda tapınak da kentin tipik Roma dönemi dini yaşamının merkezini oluşturmuş olmalıdır.

 

Tapınak ile Odeon arasındaki ilişki.

Kaynaklarda “Tapınak Odeon” şeklinde birleşik bir ifade kullanılmaktadır.

Kentin ayakta kalabilmiş yapıları arasında Orta Çağ Kalesi, Tapınak-Odeon, sulama sistemi ve Nekropol alanları sayılabilmektedir.

Bu ifade iki farklı şekilde yorumlanabilir. Ya tapınak ile odeon birbirine çok yakın iki ayrı yapıdır ya da mevcut kalıntının tapınak mı, odeon mu olduğu henüz net biçimde bilinmemektedir.

 

ALA KİLİSE-GÖK KİLİSE:

Halk arasında Gök kilise ve Ala kilise olarak adlandırılan, denize yakın bir yerde bir yapı kalıntısı bulunmaktadır.

Yapının denize yakın düzlük bir alanda yer alması, işlevsel açıdan son derece anlamlıdır. Akropoldeki tapınak dini ve siyasi otoriteyi temsil ederken, düzlükteki kilise toplumun geniş kesimlerine hizmet vermiş olmalıdır. Denize yakınlık ise ticaret yolları üzerindeki işlevini ve kolay erişilebilirliğini göstermektedir.

Bu halk isimlendirmesi son derece anlamlıdır. Pek çok antik tapınak, Hıristiyanlığın yayılmasıyla birlikte kiliseye dönüştürülmüştür. Gök kilise ya da Ala kilise olarak bilinen yapı, büyük olasılıkla önce bir Roma tapınağı olarak inşa edilmiş, ardından Bizans döneminde kiliseye çevrilmiş ya da üzerine kilise yapılmıştır. Bu dönüşüm süreci bölgedeki inanç katmanlarını somut biçimde yansıtmaktadır.

Evet ala kelimesi Türkçe de benekli, alacalı, çok renkli anlamına gelir. Bu isim, yapının duvarlarındaki farklı renklerdeki taş katmanlarından ya da yüzyıllar içinde biriken yosun ve bitki örtüsünün oluşturduğu renk çeşitliliğinden kaynaklanıyor olabilir.

 

Mimari özelliği:

Yapı dikdörtgen planlı ve çok mekânlıdır. Bu tanım, Erken Bizans kiliselerinin tipik bazilikal planıyla örtüşmektedir. Doğu yönünde apsis, batı yönünde narteks ve ortada iki yana uzanan neflerden oluşan bir bazilika düzeni bulunmaktadır.

 

ZENON YAZITI-EN ÖNEMLİ BULGU

Yazıtta adı geçen Zenon (MS 425-491) Doğu Roma-Bizans İmparatorluğunun önemli hükümdarlarından biridir. Zenon’un Klikya (bugünkü Gazipaşa ve çevresi) ile ayrı bir bağı vardır. Kendisi aslen İsaurialı (Toros dağlık bölgesinden) bir komutandı ve bölge halkıyla kişisel bağları bulunmaktaydı. Bu durum, onun Nephelis gibi bölgedeki küçük kentlere destek sağlamasını anlamlı kılmaktadır.

Nephelis antik kentinde bulunan yazıtlar arasında, Bizans İmparatoru Zenon dönemine ait övgülerin ve Zenon’un kente yapmış olduğu yardımların yer aldığı yazıtlar bulunmaktadır.

Bu yazıtla halen Alanya Müzesinde sergilenmektedir.

Bu yazıt, Nephelis’in 5 yüzyılda Bizans yönetimi altında hala önemli bir yerleşim merkezi olduğunu kanıtlamaktadır. Bizans İmparatoru Zenon’un (474-491) kente bizzat yardım etmiş olması, kentin bölgesel önemini açıkça ortaya koyar.

 

KİREÇ TAŞI OCAKLARI:

Nephelis’teki kireç taşı ocakları, buranın ekonomik faaliyetlerinin bir parçasıydı.

Kireç taşından yapılan heykeller tanrılara veya soylu kişilere ithaf edilirdi. Bu durum kentin salt bir yerleşim yeri değil, zanaatkarlar ve ekonomik üretim açısından da aktif bir merkez olduğunu göstermektedir.

Gelelim günümüze:

Günümüzde bu ocaklar, trajik bir şekilde antik heykellerin yok oluşuna tanık olmaktadır. Bazı işletme sahipleri, buldukları heykelleri kirece dönüştürmek için ocaklara atmış, bu muhteşem sanat eserlerini sonsuza dek yok etmişlerdir. Günümüzde bu bölgede kireç taşı ocaklarına sahip olan bazı işletme sahiplerinin, buldukları pek çok heykeli kirece çevirmek için ocağın içine atmalarına ve eriyip gitmelerine sebep olmaları söz konusudur.

Antalya Gazipaşa Hasdere köyü
Antalya Gazipaşa Hasdere köyü

HASDERE KÖYÜ

İlçe merkezine 8 km. uzaklıktadır.

Hasdere, Gazipaşa ilçesine bağlı bir mahalledir. Mahallenin eski adı “İncekarı” dır. Bu isim, mahallenin kızlarının güzelliğinden dolayı verilmiştir. Dah asonra bu isim halk ağzında İnceağrı ve İncarı olarak değişmiştir. 1960’larda ise mahalle Hasdere adını almıştır.

Hasdere adını, köyün ortasından geçen Hasdere Çayından almıştır.

Köyün bilinen en eski adı Naycar’dır. Tarihi kaynaklara göre bu isim, bölgede icar (vergi) toplanmadığı için verilmiştir. Silifke ve Antalya arasındaki en önemli yerleşim yeri olarak bilinen Naycar, Osmanlı döneminde önemli  bir merkez olarak kullanılmıştır.

Hasdere köyünün tarihi 1300’lü yıllara kadar uzanır. Köy ilk dönemlerde derebeylikler tarafından, daha sonra ise Anamur’a bağlı nahiyelik sistemiyle yönetilmiştir.

Gazipaşa Hasdere Köyü

Eğimli arazide konumlanan köy, çeşme, ahır, cami, tahıl ambarları, serenler, kümes, mezarlıklar ve sokakları ile özgün bir kırsal mimari dokusunu barındırır.

Günümüzde köyde kime ait olduğu bilinmeyen bir türbe var. Türbe kare planlı ve üstü kubbe ile örtülüdür. Herhangi bir süsleme yoktur.

Köydeki tarihi çeşmeler, medrese kalıntıları ve taş evler günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır. Özellikle tarihi evlerin birçoğu hala sağlam ve ayaktadır. Her yıl yerli ve yabancı turistler bu kültürel mirası yakından görmek için Hasdere’yi ziyaret etmektedirler.

Köy hakkında anlatılan ilginç bir gelenek var. Eskiden köyde suç işleyenlerin ilk yargılanması, köyün ileri gelen kişilerinin bulunduğu köy konağında yapılırdı. Suçlulara, işledikleri suça göre tokat atılır ya da aşağılayıcı sözler söylenir, ardından suçlular jandarmaya teslim edilerek adliyeye sevk edilirdi. Bu sistem 1960’lı yıllara kadar köyde uygulanmıştır.

 

 

Antalya Gazipaşa Halil Limanı

HALİL LİMANI

Alanya-Gazipaşa ilçelerinin sınırındadır. Bu iki ilçe sınırlarını, bu liman belirliyor.

Liman bölgesi: günümüzde denize girilebilen güzel bir yer. Denize uzanan küçük bir burun ve bunun iki yanında, iki güzel plaj var.

Antik liman kalıntılarının bulunduğu küçük koy, özellikle yaz aylarında Alanya’dan hareket eden guletlerin uğrak yeridir. Antik kentin güneyinde denize girilebilecek bir kumsal da bulunmaktadır. Denize uzanan burnun Gazipaşa tarafında kumsallı bir plaj bulunuyor, burasının yöredeki adı Halil Limanıdır. Gazipaşa’nın sahil şeridinde 3 km Halil Limanı-Bıçkıcı Çayı arası plaj olarak değerlendirilen alan, ilçenin en uzun kumsal şeridini oluşturmaktadır.

Denizin temizliği, kumsalların uzunluğu ve süküneti, Halil Limanında hemen dikkati çekmektedir. Denize uzanan küçük burunun her iki yanında konumlanan iki ayrı plaj, ziyaretçilere hem yüzme hem de tarihi atmosferi soluma imkanı sunmaktadır.

 

Halil Limanındaki Kilise Kalıntısı:

Halil Limanı diye bilinen kumsallı plajın üzerinde yükselen burundaki yapı kalıntısı ilk bakışta kaleyi andırıyor. Ancak bu aslında bir kilise kalıntısıdır. İotape kentinin asıl kalıntıları ise yolun kara tarafında kalmaktadır. Bu burundan Gazipaşa sahilinin büyük bir ölümünü görmek mümkün oluyor.

Halil Limanı Belen Mevkii Bizans Bazilikası: Alanya-Gazipaşa Sahil Yolu üzerinde, İotape-Selinus güzergahı üzerine Doğu Roma (Bizans) döneminde inşa edilmiş bazilikal planlı bir kilisedir. İotape Antik kentine 2 km uzaklıkta olması nedeniyle kilisenin, Erken Hıristiyanlık döneminde İotape halkınca kullanıldığı düşünülmektedir.

Kilise, doğusu içte ve dışta yarım daire biçimli apsisli, bazilikal planlıdır. Yapının doğu ve kuzey duvarları günümüze ulaşmıştır. Apsisin örtüye geçiş seviyesinde kısmen zarar görmüş bir yazıt yer almaktadır. Kilisenin güneyinde, karayolunun alt yanında ise tonozlu bir mezar yapısı bulunmaktadır.

Kilise duvarları sıva ile kaplanmış olup sıva üzerinde Bizans duvar işçiliğine özgü mala izleri görülmektedir. Halil Limanı Belen Mevkii Bizans Bazilikası, 1989 yılında Korunma Gerekli Taşınmaz Kültür Varlığı ilan edilerek koruma altına alınmıştır.

Gazipaşa Bıçkıcı Manastırı

BIÇKICI MANASTIRI

Gazipaşa’nın Kahyalılar Mahallesi sınırları içinde bulunan Bıçkıcı Manastırı, ilçe merkezine yaklaşık 5 km uzaklıktadır. İlçenin hemen girişinde, levhaları  takip ederek ulaşabilirsiniz. Yaklaşık 2 km. uzaklıkta. Gazipaşa’nın dış mahallelerinden geçtikten sonra, Orman Kampı görülüyor. Orman kampı girişinde aracınızı bırakıp, yürümeniz gerekiyor. Çam ağaçları ile çevrili orman içindeki patikadan, yaklaşık 400 metre kadar yürüdükten sonra, Manastırın kalıntılarının yayılı bulunduğu alana ulaşılıyor.

Selinus antik kentinin 3 km kuzeybatısında yer alan manastır, erken Bizans döneminde inşa edilmiştir.

Sarp kayalıklar üzerine inşa edilmiş Bıçkıcı Manastırı, Gazipaşa çevresindeki en ilginç yapılardan biridir. Manastır, hem korumu hem de manzarasıyla dikkat çeker.

Tüm yapılar, yerel moloz taşlardan bol harçlı olarak yapılmış olup tüm yapıların merkezinde sayılabilecek üç motifli dairevi apsisli bir bazilika vardır. Sadece kuzey duvarı ayakta kalmıştır. Kilisede en az 2, belki de 3 yapı evresi görülür. Daha sonra sarnıca dönüştürülmüştür.

Manastırın batı tarafındaki sahil düzlüğünde yer alan 2 katlı moloz taş duvar örgülü yapı kareye yakın planlıdır. İki katlıdır. Beşik tonozla örtülüdür. Alt katta batı ve doğu duvarları yıkılmıştır.

 

ALTIKAPI HAN

Gazipaşa’ya bağlı Yakacık köyü sınırlarında yer alan han, bölgenin tarihi değerleri arasındadır. Han, ilçe merkezine yaklaşık 37 km uzaklıktadır.

Han (Kervansaray) büyük ihtimalle Selçuklu döneminde yani 13 yüzyılda yapılmıştır. Adını yapıda bulunan 6 giriş açıklığından almaktadır.

Dikdörtgen planlı, moloz taşı ve harç ile inşa edilmiş olan yapının revak kısmında birbirine paralel olarak sıralanmış 6 mekan bulunmaktadır. Bu 6 kemerli girişten bazıları günümüze sağlam ulaşmıştır. İç bölümde: birbirine kemerli geçişlerle bağlanan uzun odalar vardır. Bu odalar genellikle konaklama ve depo amacıyla kullanılmıştır.

Gelelim günümüze: Yapının bazı bölümleri hala ayakta olsa da kısmen yıkılmış ve bakımsız durumdadır. Turistik olarak bilinse de yol ve yönlendirme levha eksikliği nedeniyle ulaşımı biraz zordur. Sonuç olarak, Altıkapı Han, bölgenin ticari geçmişini ve Selçuklu mimarisini anlamak açısından değer taşır.

 

Gazipaşa Yalandünya Mağarası

YALAN DÜNYA MAĞARASI

İlçe merkezine 10 km uzaklıktadır. Toros dağlarının eteklerinde, dağlık bir bölgede yer alır. Son kısmı toprak yol ve patikadır. Rehbersiz gitmek zor ve riskli olabilir. Öncelikle şunu belirtmem gerek, mağarada resmi turistik düzenleme yok, tek başına girilmesi tavsiye edilmez, profesyonel ekipman gerekir.

Ortalama 5 milyon yıl önce oluşmaya başladığı bilinmektedir. İçerisinde bulunan tünellerden farklı odalara bağlanabilen mağara yaklaşık 4 km uzunluğundadır. Gezilebilen kısmı 450 m ile sınırlandırılan bu yapı, sarkıt ve dikitleriyle dikkat çekmektedir. Ayrıca yer yer büyük salonlar ve yer altı su birikintileri vardır.

Türkiye’nin en uzun mağaralarından biri olduğu düşünülür. Mağaranın ismiyle ilgili farklı rivayetler vardır. İçerideki karanlık ve sessiz ortamın, dış dünyadan tamamen kopuk bir his vermesi, gerçek dünyadan uzak, geçici bir yer anlamında  halk arasında bu isimle anılmaktadır.

 

 

MACAR TEPESİ SEYİR TERASI

Gazipaşa ilçe merkezine yakın, yüksek bir tepe üzerindedir. Özel araçla çıkmak mümkündür. Son kısımlarda yer yer dar ve virajlı yollar vardır. Giriş ücretsizdir. Herhangi bir resmi tesis veya büyük işletme yoktur.

Gazipaşa’nın saklı cennetlerinden biri olan Macar Tepesi Seyir Terası, ziyaretçilerine büyüleyici manzaralar sunar. Buradan Akdeniz’in masmavi sularını ve Gazipaşa’nın yemyeşil doğasını kuşbakışı izleme fırsatı bulabilirsiniz. Güneşin batışını izlemek için ideal bir noktadır.

Son olarak, neden Macar Tepesi ismi verilmiştir. Kesin bir bilgi yok, ancak yaygın anlatımlara göre: geçmişte bu bölgede Macar kökenli bir kişi ya da küçük bir gurup yaşamış olabilir. Yine bazı yerel anlatımlara göre, Osmanlı döneminde ya da daha sonraki yıllarda bölgede görev yapan yabancı kökenli (Macar olduğu düşünülen) bir asker veya görevli kişi ile ilişkilendirilir. Tepe, stratejik konumu nedeniyle gözetleme noktası olarak kullanılmış olabilir.

Gazipaşa Günnercik Yaylası

GÜNNERCİK YAYLASI

Gazipaşa merkezine 50 km uzaklıkta 1800 m rakımdadır. Yaylada yaklaşık 170-180 hane bulunur. Dört bir yanı dağlarla çevrilidir. Gazipaşa’nın en büyük düz yayla ovası olarak bilinir.

Yaz aylarında sıcaktan kaçmak isteyenler için ferah ve yeşil bir alternatif sunar.

 

Atatürk Silüeti;

Yaylanın en bilinen özelliklerinden biri, gün batımına yakın saatlerde dağların gölgesinin yayla düzlüğüne Atatürk’ün Silüeti şeklinde yansımasıdır. Bu olay özellikle belirli mevsimlerde ve saatlerde gözlenebilir.

Meşhur Geçici Göl:

İlkbaharda eriyen kar suları ile oluşur. Yaklaşık 10 bin metre kare büyüklüğündedir. Nisan ayında oluşur, yaz ortasına doğru kurur. Kuruduktan sonra yerini yemyeşil çayırlar alır.

Gazipaşa İotape Aytap

İOTAPE (AYTAP)

İotape antik kenti, Alanya-Gazipaşa sahil yolunun 33 km de, Uğrak Mahallesi Aydap mevkiindedir.

Gazipaşa ilçe merkezine uzaklık, 10 km dir. İatape (Aytap) kenti ören yerine ücretsiz girilir ve yaklaşık 2 saatte gezilebilir. Antik liman kalıntılarının bulunduğu küçük koy, özellikle yaz aylarında Alanya’dan hareket eden guletlerin uğrak yeridir. Antik kentin güneyinde denize girilebilecek bir de kumsal bulunmaktadır.

İotape Antik kenti 1989 yılında I ve II derece arkeolojik sit alanı ilan edilerek koruma altına alınmıştır.

Gazipaşa İotape Aytap

Tarihi ve önemi:

Roma döneminde kurulmuş bir liman kentidir.

Kentin ismi: MS 38-72 yılları arasında yaşamış Kommagene Kralı IV Antiochus’un karısı İotape’den gelmektedir. Roma İmparatoru Trajan’dan Valerian’a kadar antik çağda kent adına sikke bastırmıştır. Daha sonra İsaurya’ya bağlanmış ve burada bir piskoposluk merkezi olmuştur.

Günümüzde yerleşik bir piskoposluk merkezi olmasa da İsaurya’daki Iotapa adıyla Roma Katolik Kilisesinin titüler piskoposluklarından biri olmaya devam etmektedir.

Gazipaşa İotape Aytap

GÜNÜMÜZE ULAŞAN KALINTILAR:

 

AKROPOL VE SURLAR:

Aytap sahilinde denize doğru uzanan Kömürlük Burnu, kentin akropolü durumundadır. Bu burun, kentin hem savunma hem de gözetleme açısından en stratejik noktasını oluşturmaktadır.

Yüksek bir burun üzerine kurulmuş olan akropol, denize doğru uzanır ve kente hakim bir noktada bulunur. İotape Koyunun bir ucunda hamam, diğer ucunda da akropol vardır.

Akropol çevresi surlarla çevrilidir. Burada bulunan yapılar günümüzde tahrip olmuş durumdadır ve kalıntılar Roma ile Bizans dönemi özelliklerini taşır.

Burada yer alan surlar kentin kalesi görünümü verir.

Akrapolü karaya bağlayan küçük vadide, doğu-batı yönünde uzanan liman caddesi yer almaktadır. Liman caddesinin büyük bir bölümü günümüzde Alanya-Gazipaşa sahil yolunun altında kalmıştır.

Akropolün üstünde eski yazıların yazılmış olduğu, mezarı anımsatan sütunlar ve heykeller bulunmaktadır.

Yolun üst kısmında daha çok nekropol alanındaki mezar yapılarından, evlerden ve bir bölümü izlenebilen surlardan oluşan bir takım yapı kalıntıları olsa da kente ait en büyük yapılar deniz kenarında kalan kesimde kalmıştır. Bu haliyle dağınık bir yerleşim göstermektedir.

Antik kentte yukarı çıkmak fazlasıyla zordur, çünkü çalılıklar bütün akropolü sarmış durumdadır.

Evet sonuç olarak günümüzde büyük ölçüde tahrip olsa da, Kömürlük Burnundan Akdeniz’e açılan manzara hala büyüleyici olmaya devam etmektedir.

 

LİMAN CADDESİ:

Akropolün karaya bağlandığı küçük vadide, doğu-batı yönünde uzanan liman caddesi vardır.  Bu yönelim, caddenin limanı akropole bağladığını ve kentin ana omurgasını oluşturduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Liman caddesinin büyük bir bölümü günümüze Alanya-Gazipaşa sahil yolunun altında kalmıştır.

Liman caddesinin en dikkat çekici mimari unsuru, iki yanındaki krepis basamaklarıdır. Caddenin her iki yanında üç basamaktan oluşan krepis bulunduğu ve yer yer bunların arasında heykellerin durduğu kaidelerinden anlaşılmaktadır.

Caddenin iki yapında bulunan üç basamaklı krepis ve heykel kaidelerinden, antik dönemde bu bölgenin ne kadar önemli bir ticaret merkezi ve sosyal alan olduğunu gösterir.

Liman caddesi boyunca dikilen heykeller ve üzerlerindeki yazıtlar, kentin sosyal dokusunu anlamaya yardımcı olan son derece önemli belgelerdir.

Yazıtlı kaideler kentin başarılı ve hayırsever vatandaşları hakkında bilgiler içermektedir.

Yani, bu kaideler sadece taş bloklar değil, antik dönem toplumunun değer yargılarını, spor kültürünü ve hayırsever anlayışını yansıtan birer belge niteliğindedir.

Gelelim günümüze: her ne kadar büyük bölümünü görmesek de, caddenin her iki yanında bulunan üç basamaklı krepis ve heykel kaidelerinden antik dönemde bu bölgenin ne kadar önemli bir ticaret merkezi ve sosyal alan olduğunu anlamak mümkündür.

Gazipaşa İotape Aytap
Kral koyu ve antik liman:

Denize uzanan burnun Gazipaşa tarafında kumsallı bir plaj bulunuyor. Buranın yöredeki adı “Halil Limanı” dır. Antik çağda da buranın liman olarak kullanıldığı bilinmekte, günümüzde ise plaj olarak kullanılmaktadır. Deniz suyunun masmavi olduğu bu koy, aslında antik kentin limanıdır. Kıyıdaki devasa kayaların üzerinde hala antik rıhtım duvarlarını ve bağlama deliklerini görebilirsiniz. Kayaların arasından denize girmek, antik bir limanda yüzme hissi verir.

Gazipaşa İotape Aytap

TRAİANUS TAPINAĞI:

Antik kentindeniz tarafında kalan kalıntıları arasında, yakınındaki bir yazıttan ötürü İmparator Trajan’a adanmış bir tapınak bulunmaktadır.

Günümüzde antik kentin ortasından geçen Antalya-Mersin karayolunun güneyinde 8 metreye 12.5 metre boyutunda bir tapınak kalıntısı vardır.

Düz düzenli bir tapınak olan Traianus Tapınağı, 1.10 m yüksekliğinde bir podyum üzerine oturmaktadır.

Podyuma 1.85 m genişliğinde ilave edilen dar bir merdiven ile yapıya ulaşılmaktadır.

Podyumun üzerinde yine Dor tapınaklarında görülen üç basamaklı bir krepis vardır ve üzerinde 11.5 w 7.45 m ölçülerinde stylobate yer alır.

Stylobate, sütunların hemen altındaki platform anlamına gelir.

Dor düzeninde sütunların tabanı olmadığından, bu platform özellikle ihtiyaç duyulur.

Tapınağın üst yapısına ait çok sayıda mimari blok yapı çevresine dağılmış durumdadır.

Söz konusu malzemeler arasında 3 fascialı architrav blokları, ortasında bir kalkan kabartması bulunan bir alınlığa ait parçalar ve çatıya ait çok sayıda pişmiş toprak çatı kiremidi parçaları bulunmakta, çatının beşik çatılı olduğu düşünülmektedir.

 

Adak Yazıtı ve Kimin tarafından yaptırıldığı:

Tapınağın içinde bulunan adak yazıtı, yapının tarihi ve kime adandığı konusunda son derece aydınlatıcıdır.

Tapınağın içerisinde, yapının inşa tarihi ve kültü hakkında oldukça aydınlatıcı bilgiler sunan bir adak yazıtı bulunmuştur. Söz konusu yazıtta Iotape kentinin halkından ve İmparator Traiianus’tan bahsedilmektedir. “ İmparator Nerva Traianus Caesar Germanicus Dacius Parthicus’a ve Iotapeites’lillerin şehrine vatansever Toues, İmparatorların üçüncü kez rahipliğini, ikinci kez halk işlerini ve ikizci kez daima olarak gymnasium başkanlığını ve bütün diğer hizmetleri yaparken tapınağı ve onun içindeki heykeli kendi parasıyla yaptırdı.”

Bu yazıt, tapınağı bizzat kendi parasıyla yaptıran kişinin Toules adlı varlıklı ve vatansever bir yurttaş olduğunu, aynı zamanda kentte hem dini hem de siyasi açıdan etkin bir rol üstlendiğini ortaya koymaktadır.

Trajan’a adanmış tapınağın varlığı, imparator kültünün Anadolu’nun bu uzak köşesinde bile ne kadar etkili olduğunu kanıtlar. Iotape Antik Kenti, Trajan adıyla bilinen Roma’nın beş iyi imparatorlarından biri olan ve onun döneminde imparatorluğun en geniş sınırlarına ulaştığı İmparator Ulpius Nerva Traianus ile Valerian’a kadar kent adına sikke bastırmıştır.

Gelelim günümüze:

Trajan Tapınağı günümüze sadece stylobat yani temel düzeyinde ulaşmıştır. Yani tapınağın sütunları ve üst yapısı tamamen yok olmuş, sadece zemin platformu kısmen ayakta kalabilmiştir. Çevreye dağılmış architrav blokları ve kiremit parçaları ise bir zamanlar burada görkemli bir yapının var olduğunu sessizce kanıtlamaya devam etmektedir.

Gazipaşa İotape Aytap

HAMAM:

Hamam antik limanın hemen kuzeyinde, vadinin denizle birleştiği stratejik bir noktada yer alır. Hamam, eski sahil yolunun hemen kenarında, deniz tarafındaki düzlüktedir.

Kentin ayakta kalabilen en belirgin yapısı hamamdır. Hamama ait kanalizasyon sistemi günümüze kadar korunmuştur.

Hamam Roma hamam mimarisinin tipik bir örneğidir. Bölgedeki diğer Dağlık Klikya hamamlarıyla benzerlik gösterir ve birbirine paralel uzanan, apsisli üç ana odadan oluşur. Bu üç oda oluşur. Yapının inşasında yerel kireçtaşı ve moloz taş kullanılmıştır. Bazı bölümlerde harçla örülmüş duvarlar ve kemerli geçişler hala görülebilmektedir.

Hamamın en dikkat çekici özelliği, kanalizasyon sisteminin günümüze kadar büyük ölçüde korunmuş olmasıdır. Kirli sular, vadiden denize doğru uzanan ana bir kanal ve buna bağlanan yan kanallar aracılığıyla tahliye ediliyordu. Bu sistem, kentin o dönemdeki gelişmiş altyapı mühendisliğini göstermesi açısından oldukça değerlidir.

Yapı bölgedeki birçok antik kentteki hamama kıyasla daha belirgin hatlara sahiptir. Ancak doğal etkenler ve bakımsızlık nedeniyle bazı bölümleri tahrip olmuştur. Hamamın iç kısımları ve kanalları, çalılıklarla kaplı olsa da yürüyerek keşfedebilirsiniz.

 

BAZİLİKA VE KİLİSE:

Akropol Kilisesi-Küçük Kilise:

Limana ve denize hakim bir noktada olduğu için stratejik ve sembolik bir öneme sahiptir.

Kentin deniz tarafındaki yüksek kayalığı (Akropol) üzerinde bulunan küçük kilise, kentin en çok bilinen dini yapılarından biridir.

Tek nefli, küçük boyutlu bir şapel veya kilise yapısıdır. Bu yapıyı özel kılan en önemli detay, içerisindeki fresk (duvar resmi) kalıntılarıdır. Duvarların bazı bölümlerinde yer yer dökülmüş olsa da Hz İsa, Meryem Ana veya Aziz figürlerini temsil eden renkli boya izleri hala görülebilmektedir.

Sonuç olarak, yüksek kayalığın en tepesine çıkmak biraz efor istese de kesinlikle buna değer. Çünkü buradaki küçük kilisenin duvarlarında, yüzyıllara direnen freskleri çok yakından görebilirsin.

 

Bazilika Kalıntıları:

Hamamın ve liman caddesinin bulunduğu vadi tabanının yamaçlarında, daha geniş kapasiteli bir bazilika kalıntısı mevcuttur.

Roma dönemi bazilikalarından evrilen, genellikle üç nefli (üç koridorlu) bir yapı planına sahiptir. Doğu ucunda dışa taşkın bir apsis bölümü vardır. Kentin nüfusunun yoğun olduğu  dönemlerde ana ibadet merkezi olarak kullanıldığı tahmin edilmektedir. Yapı, Bizans döneminde kentin bir piskoposluk merkezi veya önemli bir dini durak olduğunu göstermektedir. İnşasında bölgedeki diğer yapılar gibi moloz taş ve kireç harcı kullanılmıştır. Günümüzde bu yapı büyük oranda yıkılmış durumda olsa da temel seviyesinde ve apsis kısmında mimari hatlar izlenebilmektedir.

Günümüz: eğer bu yapıları yerinde görmek isterseniz, akropol üzerindeki küçük kiliseye çıkmak biraz tırmanış gerekirse de hem fresk izlerini görmek hem de liman manzarasını seyretmek için en ideal noktadır. Bazilika kalıntıları ise ana vadi tabanından yamaçlara doğru yüründüğünde görülebilir.

 

NEKROPOL:

Nekropol, kentin en geniş alanına yapılan ve günümüze en sağlam ulaşan bölümlerden biridir. Bu alan, sadece bir mezarlık değil, aynı zamanda kentin sosyal yapısı ve ölü gömme gelenekleri hakkında eşsiz bilgiler sunan bir arkeoloji hazinesidir.

Nekropol alanı, kenti çevreleyen tepelerin yamaçlarında ve vadinin giriş noktasında yer alır. Özellikle limana inen vadinin her iki yanında ve modern yolun üst kısmında yoğunlaşmıştır. Bu yerleşim, antik dünyadaki ölüler şehriyle yaşayanlar şehri arasındaki keskin ayırımı yansıtır.

Nekropol alanında üç ana mezar tipi görülür. Bunlar, Tonozlu oda mezarlar, anıt mezarlar ve basit lahitlerdir.

Nekropolde bulunan bazı mezar yazıtları, antik kentin sosyal hayatına ışık tutar. Bu yazıtlarda sadece ölen kişinin adı değil, bazen kente yaptığı hizmetler veya kazandığı atletik başarılar da belirtiler. İotape’de sporculara ve kente hayırseverlik yapan kişilere ait anıt mezarların varlığı, kentin kültürel seviyesini göstermesi açısından önemlidir.

Nekropol alanı bugün büyük ölçüde doğal bitki örtüsü ve çalılıklar altındadır. Ancak Gazipaşa-Alanya yolundan vadiye doğru bakıldığında, yamaçlardaki tonozlu mezar yapıları kolayca seçilebilir. Maalesef birçok mezar odası geçmiş yıllarda define avcıları tarafından tahrip edilmiştir. Buna rağmen, yapıların mimari formları hala etkileyicidir ve bölgenin en zengin nekropol alanlarından biri olarak kabul edilir.

Eğer Nekropolü ziyaret ederseniz, mezarların arasından geçerek tepeye doğru yürüdüğünüzde hem bu antik sessiz şehri yakından görebilir hem de kentin limanına yukarıdan bakan muazzam bir manzarayı izleyebilirsiniz.

 

 

 

 

Antalya şehri tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için. 

Kumluca

Kumluca
Kumluca

Kumluca; çevresindeki diğer yöreler gibi, turizmden gerekli desteği alamamış bir yer. Sanırım bunun en büyük nedeni: deniz kıyısında bulunmaması, denizden birkaç km. daha içeride bulunması. Ama; yine de, burada bulunan Olympos; gerek tarih, gerek deniz ve gerekse doğa olarak; buraya apayrı bir hava katmaya yeter.

ULAŞIM:

Kumluca-Antalya arasındaki uzaklık: 96 km.dir. Ulaşım D-400 kara yolundan sağlanmaktadır. Beldibi-Göynük-Kemer-Çamyuva-Tekirova güzergahı izlenmektedir.

Kumluca-Finike arası uzaklık: 18 km. dir. Antalya-Kumluca arasındaki karayolu rahat ve konforlu bir yolculuk sunuyor.

Kumluca

GENEL:

Kumluca: çevresindeki diğer yerleşim yerlerinin aksine; deniz kıyısında değil, denizden içeride kurulmuş bir yerleşim yeri. Bu nedenle: Kumluca içinde büyük ve devasa turistik tesis bulmak mümkün değil.

Yalnız: Olimpos-Beydağları Sahil Milli Parkının burada bulunması ve elbette Olympos; buraya turistik açıdan ayrı bir değer katıyor.

Çünkü: Olympos: gerek tarih ve gerekse deniz olarak muhteşem bir yer. Kumluca’ya gidenler: Olympos’u mutlaka görmeli ve yaşamalı.

Evet: Kumluca’nın diğer belli başlı özelliklerini şöyle sıralamak mümkün.

NE YENİR:

Kış günlerinde: buğday, mısır, nohut ve fasulyeden yapılan köle ile yine mısır unundan yapılan “arabaşı” yenilir. Bunların dışında: keşkek ve yayla kesimlerinde yapılan höşmerim yemekleri meşhurdur.

Kumluca

SAHİL ŞERİDİ:

İlçe, 30 km. uzunluğunda sahil şeridine sahiptir. Mavikent Beldesi ile, Finike İlçesi arasındaki sahil şeridi, şu anda, yalnızca yöre halkı tarafından inşa edilmiş, ahşap evler (obalar) ile iskan edilmiştir.

EKONOMİ:

İlçede, büyük sanayi tesisi bulunmamaktadır. Ekonomi, büyük ölçüde seracılığa dayanmaktadır. Halk; turizmden gerekli geliri sağlayamayınca, seracılık ve turfandacılık ön plana çıkmıştır.

Kumluca Deve Güreşleri

DEVE GÜREŞLERİ:

Halk deve güreşlerini çok sever. Her yıl, kış aylarında birkaç kez deve güreşleri tertiplenir. Bu güreşlerde: halk eğlenir. Güreşlere: Kumluca’nın dışından: Demre ve Aydın, Denizli yörelerinden develer getirilir.

TARİHİ:

13’ncü yüzyılın başlarında, Selçuklu Sultanı I’nci Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında, Antalya’nın fethinden sonra, bölgenin ilk mülki amir ve komutanı olan: Bübarizeddin Ertokuş tarafından, Likya’nın doğu kısmına Oğuzların üç-ok koluna mensup, Iğdır boyu yerleştirilmiştir.

Bundan sonra: Antalya’nın batı bölgesine, Iğdır denmeye başlanmıştır.

Bu bölge: Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı Devleti döneminde, kaynaklarda: Iğdır, Iğdır eli, Iğdır nahiyesi adı ile de anılır.

19’ncu yüzyılın başlarından itibaren, Osmanlı kaynaklarında, bölgenin adı: “Iğdır maa Kardıç” olarak geçmeye başlar.

Finike kazasına bağlı olan Kumluca nahiyesinin merkezini oluşturan Sarıkavak köyü, 19’ncu yüzyılın başlarında kurulmuştur. Kumluca ve Sarıkavak adları, 15’nci yüzyıldan itibaren: yer, mevki adı olarak Osmanlı belgelerinde kendini gösterir.

Sarıkavak köyü sakinlerinin değirmencilik ve fırıncılık alanlarında mahir oldukları bilinir. Kumluca nahiyesinde genel olarak kereste ticareti, arıcılık, meyvecilik, demircilik, ağaç işleri ve hayvancılık, yaygın olarak yapılmaktadır.

Ayrıca: 20’nci yüzyılın ortalarına doğru Kumluca’da Finike Limanının etkisiyle olsa gerek, her türlü mal bulunmakla beraber, yaygın meslek olarak mefruşat ve terzilik görülür.

1 Nisan 1958 tarihi itibarı ile, Finike kazasından ayrılan Kumluca nahiyesi, Kumluca kazası olmuştur.

GEZİLECEK YERLER:

Kumluca 50.Yıl Karatepe Kültür Merkezi

50.YIL KARATEPE KÜLTÜR MERKEZİ-KALE KULE:

Kumluca merkezdedir. 50’nci yıl kültür merkezi kompleksi içinde bulunan kule, 5 katlıdır. Giriş katında Belediye tarafından işletilen bir çay bahçesi vardır.

Kumluca 50.Yıl Karatepe Kültür Merkezi

3’ncü katta bir restoran ve en üst katta seyir terası vardır. Burada yeşillikleri içinde harika bir şehir manzarası izleyebilirsiniz.

Kumluca Sarnıç Tepesi

SARNIÇ TEPESİ:

Beykonak, Sarnıç Yolu Sokaktadır. Kumluca merkeze 4 km uzaklıktadır.

Sarnıç tepesi 285 metre yüksekliktedir. Yolu asfalttır. Kumluca Belediyesi tarafından 2006 yılında kurulmuştur. Burada: piknik alanı, çocuk oyun gurubu kompleksi, kır kahvesi ve hayvanat bahçesi bulunmaktadır.

Hayvanat bahçesinde, ruminant yani ot yiyen hayvanlar barınmaktadır. Bunların sayısı 50’yi aşkın türden 600 civarındadır.

Hayvanat bahçesinin bulunduğu yer, aynı zamanda huzurlu ve sessiz bir mesire yeri olarak kullanılmaktadır.

Kumluca Aktaş Sahili

AKTAŞLAR KOYU-AKTAŞ SAHİLİ:

Sahili çakıl taşlıdır. Denizi hemen derinleşmez, sığdır. Sahilde hiçbir tesis yoktur.

GAGAE-GAGAİ-GAXE-MAVİKENT-AKTAŞ:

Mavikent beldesi Aktaş-Yeniceköy Mevkiindedir. Yeniceköy’e yaklaşık 1.5 km uzaklıkta, bir tepenin üzerindedir.

Kentin kuruluş mitosuna göre: yerleşecek toprak peşinde olan Rodoslular, yerli halka toprak isteklerini bildirmek için “ga”ga” (toprak)  diyerek iletmişlerdir. İsteklerini aldıktan sonra da buna bağlı olarak yerleşime “Gagai” demişlerdir.

Diğer bir söylentiye göre ise, Rodoslu komutan Nemius Kilikia ve Lykialı korsanları yendikten sonra denizde karşılaştığı fırtına sırasında sular içinde mücadele ederken tayfalar uzakta karayı görür ve “ga”ga” diye bağırır ve kıyıya çıkıp canlarını kurtarırlar.

Bu konuda en doğru ve kapsamlı öneri ise: Klasik Gagai sikkesinden yola çıkılarak açıklanır. “Gagai kelimesi eski Anadolu dillerinde bulunan hahha kelimesinden gelmektedir.

Normalde yazılışı gaxe formunda olmalıdır. Ata-soy anlamındaki “haha” kelimesi, Yunancada “xaxe” yazılamadığı için gage olarak yazılmıştır.

Ancak Likçe’de “gaxe” olarak yazılan bu kelime, yapısını Likçe’de bulmaz. Çünkü Likçe’de “g” ile başlayan kelime yoktur. Sonuç olarak: Gaxe, Anadolu  dillerindeki hahha sözcüğünden kaynaklanır.

Yani Likçe yazıtlı bu sikke, Gagai’nin bir eski Anadolu kelimesi olan “hahhe” den türemiş olduğu anlaşılır. 

Araştırmacılar, buraya Lykia’nın önemsiz bir şehri derler. Ünü, şehirde bulunduğu söylenen madenden gelir. Gagai yakınlarında Gages olarak anılan bir akarsudan bahsedilir. Ayrıca yerleşim yakınlarında Gagates diye tanınan bir linyit ocağının olduğu da söylenir.

Güneydoğu Lykia’da bulunan krom, manganez ve linyit gibi madenlerin Perikle’nin doğu politikasında belirleyici olduğu düşünülür. Aslında genellikle tersi beklendiği halde Plinius’a göre hem maden hem de akarsu adını Gagai’den almıştır. 

 

YOL:

Gagai, Patara Yol Klavuz Anıtına göre, Limyra-Korydalla-Gagai-Korykos güzergahında yer almaktadır. Deniz yolu bağlantıları da öncelikle Karaöz (Korsan Koyu) ve muhtemelen Finike limanları aracılığıyla sağlanıyordu.

Şehir içi yolun mezarlık vadi kesiminde uzanan bir kısmı izlenebilmektedir.

Bugün dar bir patika biçimindeki izlenen yolun kaya mezarlığı kesimindeki bir bölümü büyük taşlarla örülmüş teras duvarlı geniş bir yol şeklinde yapılmıştır. Buradan geçen küçük akıntı yatağının üzerinde dolgu köprü oluşturulmuştur. 

 

YUKARI AKROPOL:

Aslında Gagai’nin en erken mimari kalıntılarının tespit edildiği erken yerleşimidir. Yukarı kale, tamamen doğal topoğrafyanın şekliyle yaklaşık dikdörtgen formda biçimlenmiştir.

Uzunluğu kuzeydoğu-güneybatı yönünde 120 m genişliği kuzeybatı-güneydoğu yönünde doğu tarafta 56 m, batı tarafta ise 34 m. dir. 6 m yüksekliğe kadar iyi korunmuş durumdadır.

Özellikle kuzey ve doğu kesimde kesintisiz olarak seyirdim yoluna kadar ayakta korunmuştur. Yapı tekniği, kireç harcıyla örülmüş moloz taş olup Erken Bizans karakterindedir. Ana girişi, lentosu  dışında korunmuştur. 

Akropolün en üst kısmında bulunan kuleden, tüm çevre Finike’ye ve Gelidonya burnuna kadar rahatlıkla izlenebilmektedir. Kulenin doğu tarafındaki destek duvarlarının eğimli işçiliği dikkat çekmektedir. Kulenin duvar işçiliği Lykia’da çok örneği bulunan Helenistik kule-çiftliklere benzer. 

 

KİLİSE:

Akropolün batısında doğu-batı yöneliminde konumlanmıştır. Erken kulelerin arasında kuleleri birleştiren duvar üstüne yerleştirilmiştir. Bazilikal planlıdır.

Kesme taşlarla örülü dış duvarları ve moloz-harçla örülü iç duvarları vardır. 4 basamağı görülen synthonon ana kayaya oyuludur. Narthekse ilişkin bir duvar görülmez. Kilise planı ve özellikle işçiliğiyle MS 5’nci yüzyıla tarihlenir. 

 

AŞAĞI AKROPOL;

İlk tepenin sınırında denize bakar. Kuzey-güney doğrultusunda uzanan sur duvarlarının kuzey kesiminde duvarlar, tepenin doğal uzantısı paralelinde batıya doğru 37 m yönelip sonra da kuzeye döner. 

Kayalık tepecikleri arasında alçak kesimleri duvarla kapatarak kendi içinde kapalı bir alan oluşturur. Bu kesimde duvar iki kademeli ve güçlüdür. Duvar ve kulelerde MS 10-12’nci yüzyıl ve MS 6-7’nci yüzyıl karakterli işçilikler vardır. 

 

MAĞARALAR:

Gagai Tepesini ikiye ayıran fay zonu içerisinde çöküntülerden de oluşan mağaralar bulunmaktadır.

Derin fay zonu çevresinde ve fay sonunda gelişmiş mağara sisteminde içlerinde yapılan araştırmalarda çok sayıda seramik parçası, depo kapları parçaları, mimari kiremit parçaları ve duvarlarda kiriş yuvaları bulunmuştur.

Bölgenin en erken seramik buluntusu olan İlk Tunç Çağ örneği doğal galerilerin birinde ele geçmiştir. Akıntının ulaşamayacağı bazı iç kaya galerilerinin uygun olanlarının çoğunun kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır.

Sonuç olarak: mağara yarıklarının ve mağaraların serin derinliklerinin soğuk hava deposu işlevli olarak  dönemler boyunca kullanıldığı anlaşılmıştır. 

 

ROMA DÖNEMİ KAMU MERKEZİ:

Akropolün batı ve kuzeybatısında bugün seralar ve portakal, limon bahçesi olan, Aşağı Akropolün kuzeyinde başlayan düzlükte bazı kalıntılar görülmektedir. Bunlar: muhtemelen tiyatro, hamam, aquadukt, nymphaion, bazilika olabilir. Yerleşimin Roma dönemi kamu merkezinin bu düzlükte olduğu bellidir. 

 

HAMAM:

Rhodiopolis kentindeki Opramoas Anıtı yazıtlarında, Opramoas’ın Gagai’ye bir “balaneion” yapımı için 18.000 dinar yardım verdiği yazılıdır.

Kaynaklara göre, güreş, boks gibi oyunların Rhodiapolis, Phaselis, Olympos, Oinoanda, Myra, Patara, Balboura, Kormi, Tlos, Sura gibi Gagai’de de yapıldığı, Gagai’deki festivalin ise Asklepieia Festivali olduğu anılmaktadır. Dolayısıyla Gagai’de MS 2’nci yüzyılın birinci yarısı sonuna doğru yapılmış olması gereken bir hamamın varlığı kesindir. 

Çoğunluğu tahrip olmuş 3 bölümlü küçük bir hamamdır. İlk bölüm frigidarium ve apoditerium işlevlerini birlikte karşılayan en büyük mekandır. Diğer iki bölüm ilk bölümün batı duvarına bitişik yan yana uzanmaktadır.

Tepidariumun mozaik zemininden büyük bir kısmı toprak altında korunmuştur. Caldariumun hypocaustum sistemi sağlam korunmuştur. Hamama bitişik 200 m karelik alan hamamın palaestrası olarak kullanılmış gibi görülmektedir. 

 

NYMPHAİON:

Hamamın yaklaşık 50 m doğusunda yamaç başlangıcında yarım yuvarlak bir yapıdır. Hamama bakmaktadır. Kuzey taraftan, yamaç paralelinde kente gelen aquaduktun uzantısı bu yapıya yönelmektedir. Yarım yuvarlak kubbeyle örtüldüğü anlaşılmaktadır. İçinde 3 niş bulunur. Tuğla ve  taşla örülmüş ve sıvanmıştır. 

 

TİYATRO:

Hamamın güneyinde yamacın başladığı kesimde doğal bir çanak bulunmaktadır. Yoğun bir bitki örtüsü içinde, günümüzde sadece 2 blok saptanabilmiştir. Bunlar kavea sonunda set oluşturan sıraya ait olmalıdır.

Alandan anlaşılan, çok küçük bir tiyatronun varlığıdır. Hamam ve tiyatro çanağı arasında kalan düzlük agora olmalıdır ve kaynaklarda bahsedilen Asklepieia şenlikleri ve diğer etkinlikler ve toplantılar burada yapılıyor olmalıydı. 

 

AQUADUKT:

Yerleşimin kuzeyinde, Karaveliler Mahallesi içinde, kuzeydoğu-güneybatı yönünde Mavikente doğru ilerleyen aquaduktun, 250 m lik kısmı çoğunlukla ayakta izlenebilmektedir. Sağlam korunmuş 23 ayak sayılmaktadır.

Ayaklar değişik yüksekliklerde korunmuş ancak, ayakları birbirine bağlayan kemerler tamamen yok olmuştur. Toplam yükseklik 4.75 m yi aşmaktadır.

Ayaklar her iki yüzde karşılıklı payandalarla desteklenmiştir. Gagai aquaduktu, en yakında bulunan ve muhtemelen aynı tarihte Opramoas’ın desteğiyle inşa edilmiş olan Korydalla aquakduktuyla teknik ve malzeme açısından benzerdir. 

NEKROPOL:

Akropol’ün kuzey eteğinde, akropole çıkan yolun çevresinde, daha çok da kuzeyindeki eğimli yamaç boyunca kayalığa yayılmıştır. Mezarların görünen çoğunluğu Roma dönemi kaya mezarlarıdır. Kalanların çoğu yer altı oda mezarlarıdır. 

Kaya mezarları  daha çok Roma dönemi özellikleri gösterir. Hiç birinde ahşap imitasyon bulunmaz. Lykia tipiyle ilgileri yoktur. Yerleşim tepesi kayalıklarında Lykia tipi hiçbir mezar bulunmamaktadır. Ancak, Gagai’nin yakın çevresindeki Andızlı Tepe gibi bağlantılı garnizon yerleşimlerinde tekil kaya mezarları bulunur. 

 

BULUNTULAR:

Aşağı Akropoldeki yüzey buluntularının büyük çoğunluğu Roma ve Bizans günlük kullanım seramikleridir. Mavikent Yalı İlköğretim Okulu bahçesinde ve Mavikent Yapraklı Mezarlığında çok sayıda devşirme malzeme saptanmıştır.

Mezarların yapımında da mezar taşı olarak genellikle Bizans kilise malzemesi olan bloklar ve sütun parçaları kullanılmıştır. Önemli yüzey buluntuları, İlk Tunç Çağ seramiği, üzerinde Tanrıça Athena Parthenos bulunan Roma dönemi yüzük taşı, 7 adet yazıtlı mezar sunağı, 1 mil taşı ve sikkelerdir.

Gagai’nin ilk parası Klasik dönemde basılır. Bu ünik sikke, kentin orijinal ismi olan “hahha-gaxe” konusunda çok önemli bilgiler verir ve MÖ 430-420’ye tarihlenir.

Gagai, Helenistik Birlik döneminde sikke darp eden kentler arasındadır. Kentin adını taşıyan sikkenin ön yüzünde defne çelenkli Apollon başı, arka yüzünde ise Kithara ve Aykıon ethnikonu ile birlikte kentin adının kısaltması olan IA yazılıdır. Bu seride sikkeler MÖ 167-MÖ 1’nci yüzyıl ortalarına tarihlenmektedir.

Kentte kült alanlarının olabileceği hibrit mimari kalıntıları olsa da herhangi bir tapınağa rastlanmamıştır. Kentte inanılan asal tanrının Athena olduğu, Klasik Dönem sikkesi üzerindeki Athena betiminden ve bulunan yüzük taşı üstündeki Athena parthenos tan anlaşılmıştır. Athena tapınımını destekleyen diğer belge Gagaiye bağlı Melanippion da Athena Tapınağı vardır.

 

CORYDELLA-KORYDALLA-KORYDALLA-HACIVELİLER:

Kumluca merkeze 1 km uzaklıkta, merkezin batısında iki tepe üzerinde aralıklarındaki düzlüktedir. Rhodiapolis’e gelmeden önce küçük bir birim olan Korydalla’dan geçilir. Eldeki yazıt ve sikkeler Roma dönemine aittir. 

Antik kentin ismi, Likya dilinde “Korydalla” olarak geçer ve isminin kelime anlamı Doruk Hisarcığı’dır.

Araştırmacı Spratt: iki tepe arasındaki kent merkezinde bulunan uzunca duvar üzerinde kentin adını taşıyan bir yazıt gördüğünü anlatır. Miliarium Lyciae bunlardan biridir. Patara Yol Klavuz Anıt yazıtında: güneydoğu Lykia güzergahında Lymra-Korydalla-Gagai bölümünde adı anılmaktadır.

Gagai, Rhodiapolis ve Korydalla ile birlikte, muhtelemen bir birliktelik oluşturmaktaydı. Bu üçlü birliğin en büyük kenti olmadığı halde önde geleni Korydalla’dır.

MÖ 5’nci yüzyılda, Pers ordularına bölgede casus Korydallas yol göstermiştir. Kendisi: Corydella şehrinin bir ferdiydi.

Kent, Roma döneminde de varlığını sürdürmüş, ancak özellikle Bizans döneminde gelişmiştir. Zamanla şehirden, kıyı şehirlerine doğru bir göç olmuş ve giderek önemini yitirmiştir.

11’nci yüzyılda Tekeoğulları isimli Türk boyu bölgeye gelmiş, kalıntıların yakınındaki verimli ve kumlu, alüvyonlu ovada “Kumluca” yerleşimini kurmuşlardır.

Günümüzde, zeminde sadece şehre su getiren “Aguaduktur” kalıntıları görülebilmektedir. Başkaca kalıntı yoktur. Çünkü Kumluca evleri yapılırken, kent talan edilmiştir. Antik kentin üzerine Hacıveliler köyü yapılmıştır.

Günümüze ulaşan kalıntılar:

Korydalla’nın durumuna bakıldığında bir mucize gibi bugüne gelebilmiş olan kalıntılardan biri büyük kuzey tepenin arka yüzündeki kaya mezarları, diğeri de küçük tepedeki sarnıç, aquaduktur (su kemeri) ve hypocaustum sistemi görünen, neredeyse tamamen tahrip olmuş bir hamamdır.

Bugüne kalışını, ana kayaya oyulmasına (taşınabilir olmamasına) borçlu olan kaya mezarı tek odalı ve cephede tek çerçeveli kapısıyla yayın bir örnektir. Cephede kapının çerçevesini oluşturan silmeler, ahşap bir konutu taklit etmektedir. Bu haliyle klasik Lykia tipi kaya mezarıdır. 

Aquadukt:

Bugüne kadar gelebilen en kapsamlı kalıntıdır. Kuzey yönden şehrin bulunduğu tepelere doğru gelir. Kuzey tepenin güney eteğinde düzlükteki kalıntılarla buluşur. Yapı tekniği ve malzemesi Gagai örneğine çok benzer.

Yerleşim tepesinin doğu tarafındaki Türk mezarlığında, antik kentten taşınmış pek çok mimari blok mezar taşları kullanılmıştır. İçlerinde yazılı ve bezemeli parçalar da bulunmaktadır.

Bugüne kalanlar ise oldukça acıklı miktardadır. Tepede kalmış bir sarnıç parçası ve bir zamanlar var olan bir yapıya ulaşan kaya basamakları.

Günümüzde ve yakın geçmişti, Korydella denildiğinde ilk akla gelen Korydella definesi veya Kumluca definesidir.

Kumluca Definesi

Corydella-Kumluca Definesi:

Sion Hazinesi 1963 yazının sonlarında, Hacıveliler mezrasının (Kumluca’nın 2 km batısında, Likya’da modern bir kasaba olan Büyük Asar (Büyük Harabe-antik kentin bulunduğu yer) denen alanda bulunmuştur.

Define yaşlı bir kadın tarafından tesadüfen bulunmuştur. Adı “Kumluca Definesi” olsa da asıl kaynağı Myra’nın kuzeyindeki Sion kilisesidir. Sonradan buraya getirilmiş olmalıdır. Zaten definenin bulunduğu yerde, görünürde bir kilise bulunmaz. 

 

Kumluca Definesinin bulunduğu yer

Hazinenin erken bir Bizans kilisesinin kalıntılarından yaklaşık 30 metre uzaklıkta bulunduğu bilinmektedir.

Hazinenin: MS 7’nci yüzyılda işgalci Araplardan saklanmak için gömülmüş olabileceğine inanılmaktadır.

Definenin bulunması hakkında çeşitli söylentiler bulunmaktadır.

1’nci Söylenti:

1963 yılında Hörü isimli bir çoban köylü kadın bölgede keçilerini otlatırken keçilerinden birinin ayağına bir zincir takılır. Akabinde burada “Corydella” ve “Kumluca definesi” olarak isimlendirilen define bulunur.

2’nci Söylenti:

1961 yılında Kumluca yöresinde yaşayan, yaşlı bir kadın, rüyasında bir define görür. Bu rüyasını çocuklarına anlatır ve ovadaki büyük ağacın altını kazmalarını söyler. Bunun üzerine çocuklar annelerinin söylediği yeri kazarlar ve defineyi bulurlar.

Kumluca Definesi
Define:

Definede bulunan objelerin kesin sayısı bugün bile bilinmemektedir. Muhtemelen 50’den fazla parçadan oluştuğu düşünülüyor.

Hazinenin, gömülme tarihi ve gömülme nedeni bilinmemektedir.

Definede: Likya birliği ve Roma dönemlerine ait birçok sikke bulunmaktadır. Ayrıca: gümüş kilise eşyaları vardır ancak bu kilise eşyalarının işçilikleri muhteşem güzeldir.

Kilise eşyalarının üstünde: Myra kuzeyinde “Sion kilisesi” ne ait oldukları belirtilmektedir. Objeler: MS 6’ncı yüzyılda, tek bir atölyede, ancak farklı teknikler kullanılarak yapılmıştır.

Parçaların üstünde: Bizans’ın en görkemli olduğu İmparator I Justinianus döneminde, Konstantinopolis yani İstanbul şehrinde yapıldıklarını gösteren damgalar vardır.

Bir kısım obje üzerinde ise, monogramlar görülür. Bunların: hayırsever Piskopos Eutykhianos tarafından Sion Manastırına hediye edildiği belirtilmektedir.

Güney Likya dağlarındaki bir manastır için, bunlar olağanüstü hediyelerdir.

Hediyeler arasında: büyük bölümü altın ve bir kısmı gümüşten: altın kaplamalı tepsiler ve haçlar, kandiller vardır. Özellikle: İmparator I Justinianus döneminden (MS 527-565) kalma buhurdan büyük ilgi çeker. 

Buluntular: Bizans dönemini yansıtması, maddi yönü ve bilimsel değerinin çok yüksek olması nedeniyle bütün dünyanın ilgisini çeker.

Sonuç olarak: değerli eşyalardan oluşan definenin önemsiz bir yerdeki basit bir kilise ait olması beklenemez ve nihayetinde buluntular Myra’nın arkasındaki Sion Manastırına aittir.

Kumluca Definesi
Definenin Talan Edilmesi:

Define haberinin alınmasının ardından: eski eser kaçakçıları, derhal İstanbul’dan Kumluca’ya gelirler.

Antalya Müze Müdürü ise, Antalya’dan Kumluca’ya gidecek bir araç bulamadığından geç kalır ve Kumluca’ya ulaştığında, definenin büyük bölümünün yöreden kaçırıldığını görür, definenin sadece küçük bir bölümünü (20 parça kadar) ele geçirir. Definenin talan edilişine son anda yetişen Antalya Müze Müdürü Ebcioğlu, ancak Jandarmanın yakalayabildiği 20 eseri müzeye görüleldi. 

Definenin yöreden kaçırılan büyük bölümü ise, uluslararası kaçakçı Yorgo Zakos tarafından, Amerika’da yaşayan emekli büyükelçi Robert Bliss ve eşi Mildret Bernes Bliss’e, 1 milyon dolara satar. Onlarda defineyi müzeye bağışlamışlardır.

Yorgo Zakos, define parçalarını 1962 yılında Kumluca’dan satın almış ve resmi soruşturmadan kaçmak için 1963 yılında Türkiye’den kaçmıştı.

Define, 1963-1965 yılları arasında, İstanbul üzerinden önce İsviçre ve oradan da Amerika’ya kaçırılır. Küçük bir kısmı ise, Avrupa’daki bazı koleksiyoncular tarafından satın alınır.

Günümüzde: İngiltere-Londra Hewit Koleksiyonunda 4 parça ve Digby koleksiyonunda ise 1 parça vardır.  Ancak Hewit koleksiyonunda bulunan parça başkalarına satıldığı için günümüzde akıbeti meçhuldür. İsviçre’de bazı koleksiyoncularda da definenin bazı parçalarının bulunduğu tahmin edilmektedir.

Antalya Arkeoloji Müzesinde ise, sadece 14 parça Sion eseri olarak definenin parçaları sergilenmektedir.

Definenin 18 parçalık bölümünün yani kayıt bölümünün, 1964 yılında Atina’da yapılan bir toplantıda İstanbul Arkeoloji Müzesinden Nezih Fıratlı tarafından fark edilir. Kısa bir süre sonra hazinenin ülkemize iade edilmesi istenir. Ancak iade edilmez.

Halen Amerika’da Dumbarton Oaks Koleksiyonunda bulunmakta ve Washington şehrinde Dumbarton Oaks Müzesinde sergilenmektedir. 1968 yılında bu yana yapılan görüşmeler, henüz olumlu bir sonuç vermemiştir. 

Müze envanterinde günümüzde Kumluca definesine ait 18 parça eser bulunmaktadır.

Kumluca Definesi
Sonuç:

Define parçalarının ülkemize iade edilmesiyle ilgili olarak yıllardır Amerika’da bulunan Dumbarton Oaks Müzesi yetkilileriyle görüşülmektedir, ancak herhangi bir olumlu gelişme olmamıştır.

Kumluca Rhodipolis

RHODİAPOLİS:

Kumluca merkeze 5 km uzaklıktadır.

Rhodiapolis, Sarıcasu’nun arka bölümünde, deniz seviyesinden 300 metre yükseklikteki bir tepe üzerinde bulunur.

Tepenin güneyinde Kumluca düzlüğüne ve Akdeniz’e bakan yamaç: yapılarla doludur. Çünkü Rhodiapolis’in en önemli özelliği şehirciliktir. Dar ve zor arazide oldukça başarılı planlanmış kompakt bir kent yaratılmıştır.

Yapılar arasında sadece cadde ve sokak boşlukları dışında bir boşluk yoktur. Eğimli arazide, kentsel yapılaşmaya imkan tanıyan, çok sayıda teras çoğunlukla sarnıçlar ile oluşturulmuştur.

Böylece hem su ihtiyacı karşılanmış, hem de yapılara uygun düzlükler sağlanmıştır.

İsmi nedeniyle şehrin Rodoslular tarafından kurulduğuna inanılmaktadır.

Theopompos’un yazdıklarına göre: Rhoriapolis şehri ismini Mopsos’un kızı Rhodos’tan alır.

Bir başka yazara göre ise, şehir Truva savaşından sonra Akhaların önderi Amaphilokhos tarafından kurulmuştur ve şehre aynı zamanda bir kahin olan kızı “Rhodia” nın ismini vermiştir.

Bölgedeki şehirlerin merkezi konumundaki Rhodiapolis şehri Likya birliğinde 1 oy kullanma hakkına sahipti. Ancak çevresindeki küçük kentlerin ise, üçü bir arada sadece 1 oy kullanabiliyordu.

Rhodiapolis, Doğu Likya’nın sınır kentidir. Likya bölgesi bundan sonra bitiyor. Şehir, zengin ve verimli arazilere sahipti.

Ören yerinde: Akropoldeki kalıntılar dışında, kuzey ve doğu Kumluca ovaları ve Akdeniz’i çevreleyen yamaçlarda da bina kalıntıları vardır.

Rhodiapolis: başarıyla planlanmış çok kompakt bir şehircilikle öne çıkmaktadır.

Binalar, birbirine yakın konumlandırılmıştır.

Eğimli arazide, teraslar oluşturulmuştur. Çünkü Rhodiapolis şehrinde yeterince  düz arazi yoktur.

Klasik dönem Rhodiapolis sakinleri, tepenin üzerinde yaşıyordu.

Kaya mezarları ile kuzey vadisindeki ev kalıntıları, orada daha küçük bir yerleşim kurulduğunu gösterir.

 

KENTTE YAŞAMIŞ ÖNEMLİ KİŞİLER:

OPRAMOAS:

Kentin en ünlü simasıdır.

Antonius Pius (MS 138-161) döneminde yaşamış ve Likya’nın en zengin ve en ünlü hayırsever adamı olmuştur. Kendisi, yaptığı tarımsal ürünler ve deniz ticareti sayesinde büyük bir servet edinmişti.

Opramoas’ın Likya birliğinde üstlendiği ilk görevi: arkhiphylakia olur. Erken dönemdeki hizmetleri nedeniyle, 4 kez onurlandırılır. Bu onurlandırmalarda: bronz heykel, altın kaplama ikon ve altın çelenk almıştır.

MS 131-132 yıllarında cömertliğini kanıtlayan Opramoas, Likya birliği tarafından yıllık onurla onurlandırılmıştır.

MS 136 yılında, İmparator kültü başrahipliği ve Likya birliği yazmanlığı görevini alır.

Opramoas’ın tüm Likya’da yardım etmediği şehir yoktur.

Özellikle, MS 141 yılında, depremde yıkılan pek çok yapı, Opramoas tarafından onarılmıştır.

Kentlere yapılan yardımlar dışında: kurduğu vakıf sayesinde: Likya’da 16 yaşına gelmiş bütün çocukların eğitim ve beslenmeleri, yaşlılar için kefen parası, genç kızlar için çeyizlik ve yoksullara yiyecek yardımları da yapmıştır.

İmparator Hadrianus: Asya olaylarını detaylıca bilen Likyalı tüccar Opramoas’ın gizli raporlarının, Palma tarafından alaya alındığını” anlatır.

Yöredeki birçok antik şehrin günümüze ulaşmasında Opramoas tarafından şehirlerin deprem sonrasında yeniden imarında yapılan yardımın büyük katkısı olmuştur.

2015 yılında Prof. Dr Nevzat Çelik’in girişimleriyle, Opramoas Antalya Sanayici ve İşadamları Derneğine onursal üye yapılmıştır.

HERAKLEİTOS;

MS 2’nci yüzyılda yaşamış bir hekim ve din adamıdır.

Atina’da rahiplik yapmış, belli bir yaştan sonra da Rhodiapolis şehrine geri dönüp şehirde Asklepios kültünü kurmuş ve başrahip olmuştur. Ayrıca bir hastane açmıştır.

Böylece, şehir aynı zamanda bir sağlık merkezi olmuştur.

Kazılarda hastane ve tedavi odaları bulunmuştur. Üç girişli bir yapı ve burada su tedavisi ve telkin odaları gün yüzüne çıkarılmıştır. Çünkü hastanede su tedavisi yapılıyor, telkinle hastalar iyileştiriliyordu.

Hastanede masaj odaları, yağlanma odaları ve telkin odaları vardı. Tedavi odalarında küçük krem kaşıkları, iğneler bulunmuştur, ayrıca yatakhaneler de vardır.

Ayrıca kütüphane tespit edilmiştir. Ancak ortaya çıkan yapıların ve yazıtların anlamları tam olarak çözülememiştir.

ARKEOLOJİ KAZI ÇALIŞMALARI:

Şehir, ilk kez, 1842 yılında İngiliz bilim adamları Daniel, Sprat ve Forbes tarafından keşfedilmiştir. 1881-1882 yıllarında da çalışmalar devam etmiştir.

KALINTILAR:

Rhodiapolis şehri, Likya dilinde yazıta sahip kaya mezar dışında, MÖ 7’nci yüzyıl öncesini yansıtacak kalıntılara sahip değildir. Bizans çağı yapılarının büyük kısmı da tahrip olmuş, günümüze ulaşmamıştır.

Kumluca Rhodipolis Tiyatro

TİYATRO:

Tiyatro, kentin kuzeyinde, bugün görülebilen Bizans yerleşiminin bulunduğu Akropol tepesinin güney doğusundadır. Kamu merkezinin kuzey sınırındaki son kamu yapısıdır.

Kentin kamu merkezinin belirleyici ve genel olarak da şehirciliği etkileyen temel yapı olarak merkezi bir konumdadır. 

Tiyatro, güneye bakar. Yöneliminden dolayı, gün boyu güneş alır. Helenistik dönemde en erken inşa edilen yapıdır. Yerli kireçtaşından yapılmıştır.

Roma döneminde, kent merkezinde yer bulma sıkıntısı yaşandığından, kamu yapıları, kentin en önemli yapısı konumundaki tiyatro çevresinde konumlanmıştır.

Tiyatronun Cavea  bölümü oldukça iyi korunmuştur. Sahne binasının, hyposkene ve postskene bölümleri de iyi korunarak günümüze ulaşmıştır.

Oturma sıralarının uçlarında bulunan aslan ayağı kabartmalarıyla Cavea, ince bir işçiliği sahiptir. Cavea’nın sekizde dörtlük bölümü, yamaca yaslanmıştır. Kuzey batı analemma duvarı, palygonal duvar örgüsü ile yükseltilmiştir.

Caea’nın çapı 40 m dir ve 7 klimakes ve 6 kerkides’e bölünmüştür. Cavea’da 18 oturma sırası vardır. Cavea önünde: cella curilis denen iki koltuk, en arka sırasında ise bisellum olarak taht-bank şeklinde koltuk sırası bulunmaktadır.

Seyirci kapasitesi 1400 kişi civarındadır. Cavea’da taşçı işaretleri bulunmaktadır.

Tiyatro, Helenistik dönemde baldachin, Roma döneminde ise, velarium denen farklı gölgelik sistemlerine sahiptir. Çünkü oturma basamaklarındaki oyuklar bunu kanıtlar.

Tiyatroya giriş-çıkışlar, doğu ve batı parodoslardan sağlanmaktadır. 

Orkestra formu daireseldir ve çapı 10.50 metredir. Zemin ise sıkıştırılmış topraktır.

Sahne binası, zeminle birlikte 2 katlıdır ve mimari stili Dor düzenindedir. Ölçüleri: 7.94 x 16.11 m. dir. 

 Doğu-batı aksında uzanır. Sahne binasının üst kesimi tamamen yıkılmıştır. Sadece zemin katı görülmektedir.

Tiyatroda önemli yazıtlar bulunmuştur.

Tiyatronun üst kısmında: batıya doğru sadece apsisi korunarak günümüze ulaşmış bir kilise bulunmaktadır. Amfi tiyatro, Geç Roma dönemine kadar kullanılmıştır. Bu dönemde tek tanrılı dinle birlikte tiyatro faaliyetleri sona ermiş ve yasaklanmıştır.

 Tiyatroda, 22 Haziran 2011 tarihinde yapılan bir organizasyon ile konser düzenlenmiş ve bin yılı aşkın bir zaman diliminden sonra tiyatro, tekrar müzikle buluşmuştur.

Tiyatro Yanındaki Toplantı Salonu:

Geç Roma döneminde, tiyatronun var olan duvarı kullanılarak ek mekanlar yapılmıştır. Bu yapı, kare formludur. MS 3 ile 5’nci yüzyıl arasında yapıldığı tahmin edilmektedir. 

Stoa teras duvarına kadar uzanır. Cephe yapısallığı belirsizdir.

Görünüşe göre, iki katlı stoanın üst katı bu yapıya 9 metrelik bir ön alanı oluşturmaktadır. Stoa sonu ile yapı arasında, dar bir geçiş koridoru bırakılmıştır.

Burası: Rhodiapolis şehrinin, dar alanda şehircilik karakterinin en sıkışık ve aynı zamanda en başarılı uygulamasıdır. 

Sahne binasından sonra yapılan toplantı salonunun, batı arka duvarı, sahne binasını kısmen keserek oturtulmuştur. 

Dış duvarları çoğunlukla blok taşlardan örülüdür. Sadece arka duvarında, ana bölümler moloz taşla kapatılmıştır. İçinde 4 sıra oturma basamakları vardır.

Kumluca Rhodipolis Opramoas anıt mezarı

OPRAMOAS ANIT MEZARI VE STOASI:

Önce: Opramoas kimdir?

Mezarın sahibi Opramoas Likya bölgesinin ünlü hayırseveridir. Kumluca’da doğmuş ve orada ölmüştür. Bölgenin en varlıklı ailesinin en ünlü üyesidir.

Adının anlamı gibi “güçlü” dür. Yöneticidir, mahkeme başkanıdır, komutandır, başrahiptir, iş adamıdır, tüccardır, bankerdir, toprak sahibidir ve en çok da hayırseverdir.

Yaşamının olgun ve üretken dönemleri, İmparator Antoninos Pius dönemine rastlar. (MS 138-161) Kardeşi Apollonius: İmparator kültü başrahibi, Lykia Birliği yazmanı ve Lykiarkhos idi.

Annesi: Korydallalı Aristokila (Aglais), babası Rhodiapolisli Apollonios’tur. Opramoas’ın ilk Claduia gibi tüm Lykia’nın en ünlü ve zengin aileleriyle akrabalık bağları vardır.

Opramoas’ın ilk görevi, MS 114 yıllarında Arkhipylakia olmuştur. 136 yılında İmparator Kültü Başrahipliği, Lykia Birliği yazmanı ve Lykiarkhos olmuştur.

Çok kez onurlandırılır. Opramoas’ın  neredeyse tüm Lykia’da el vermediği kent yok gibidir. En faal zamanı: MS 114-152/153 yılları arasındadır. Özellikle 141 depreminden sonra yıkılan pek çok yapı Opramoas tarafından parası verilerek onartılmıştır.

3000 dinardan 10.000 dinara kadar değişen miktarlarda yardım etmiştir. Lykia kentleri arasında ayırım yapmaksızın, Limyra’dan Patara’ya Ksanthos’tan İdebessos’a kadar, başı sıkışan OPramoas’a koşmuştur.

100.000 dinarla Myra ve 80.000 dinarla Tlos’un en büyük desteğini almış olması dikkat çeker.

Opramoas’ın yardım miktarı bilinen ancak ne için olduğu bilinmeyen kentler olduğu gibi, yardımın miktarını ve nedeni bilinmeyen kentler de vardır. Lykia birliği için yıllık geliri 20.000 dinar olan topraklarını bağışlamış, birlik üyelerine 10’ar dinar aidat ödemiş ve Kumluca ovasındaki Paidagogos ve Kharadrai adlı tarım arazilerinin yıllık geliri olan 1250 dinarı, Tlos’daki bayramlar için bağışlamıştır.

Kentlere yapılan yardımlar dışında, Örneğin: festival giderleri, ölüm masrafları, evliliğe hazırlık giderleri ve fakir fukaraya yaşam yardımı gibi pek çok konuda toplumsal hibelerde bulunmuştur.

Yaşamı boyunca yaptığı yardımların 3 milyon dinar gibi astronomik bir miktara ulaştığı hasaplanmaktadır. 

Şimdide anıt mezar:

Anıtın cephesi ve iki yan yüzündeki yazılar, antik dünyanın ikinci en uzun eski Yunanca yazıtı olma özelliği taşır. Uzunluktan öte asıl içerik benzersizdir.

Mezarın ön ve yan duvarlarına kazınmış olan yazıtın uzunluğuna karşın, taş yazım ustası/ustaları tarafından sadece 13 hata yapılmış olması da dikkate değerdir. Yaklaşık her biri 100 satından oluşan 20 sütunda, 36.000 harften oluşan 7260 kelime bulunmaktadır. Toplam 70 döküman vardır. 

Tüm yardımlar ve onurlandırmalar yanında Roma İmparatorlarıyla mektuplaşmaları içeren 12 yazıt, prokuratorlardan gelen 19 mektup, Lykia birliğine ait 33 döküman, Opramoas’ın anıt mezarının duvarlarını doldurmaktadır. 

Bu mektuplar özellikle Antoninus Pius ile olan yazışmalardır. İmparator Hadrianus’un anılarında “Asya olaylarını iyi bilen Lykialı tüccar Opramoas’ın gizli raporlarının Palma tarafından alaya alındığını” anlatır.

Bu durum, dönemin yerli iktidar sahipleri ve zenginlerinin Roma yönetiminde senatörlük ve diğer görevleri alabilmek için kamu yararına ve Roma istekleri ve beklentileri doğrultusunda işler de yaptıkları açıklar. Bunun iyi yanı, kendi bölgesini Roma gücünden daha çok yararlandırmak ve kendi hanedanının ekonomik ve siyasal gücüne güç katmaktır.

Mezar anıtı: karakteristik prostylos tapınak düzenindedir. Bölgede birçok benzeri bilinen 2’nci yüzyıl Roma dönemi moda tapınak planındadır. Sadece cepheden basamaklarla çıkılan bir podyuma sahiptir. Podyum ucunda 4 sütunlu bir cephe düzenlemesi bulunur.

Batı yan ve cephe duvarlarının tamamı ile doğu yan duvarın ilk yarısı yazıtlı bloklarla örtülüdür. Mezarın kuzey köşesi, tiyatro sahne binasına değecek şekilde yerleştirilmiştir. 

Amaç sahne binası ile Agora teras duvarı arasında kalan, 19 metre genişlikteki alana yapıyı sığdırmaktır. Anıtın boyutları: 7.6 x 6.7 metredir. Tüm yapıda kesme taş bloklar kullanılmıştır.

Güneybatı yan duvarın tamamı, cephenin tamamı ve kuzeydoğu yan duvarın ön yarısı, yukarıda anılan ünlü Opramaos yazıtlarıyla doldurulmuştur. 

Yapıda ele geçen tek kabartma; çatı alınlığındaki Medusa başıdır. Yuvarlandığı Stoa alanında bulunan Medusa bloğunun ele geçen parçaları onarılarak birleştirilmiştir.

Stoa

Opramoas Tapınak mezarının güney ve batısı boyunca Stoa uzanır. Ön tarafı 2 katlı stoanın ikinci katından oluşur. Yan uzun kolu ise; Opramoas’ın terasının güney köşesinden tiyatronun batı köşesine kadar uzanıp analemma duvarıyla birleşir.

Toplam 45 m uzunluğunda ve hafif iç bükey uzayan yapının genişliği 4.5 m civarındadır. Stoa duvarı boyunca çok standart olmayan ölçülerde 8 adet niş açılıdır. 

Stoa tavanını, kiremit kaplı ahşap bir çatı örtmektedir. Opramoas Stoası: Opramoas’ın ardılları tarafından, MS 2’nci yüzyılın ikinci yarısında tapınak mezarla birlikte aynı projeyle yapılmış olmalıdır. Opramoas’ın hayır işleri listesinde bu yapıların anılmamış olması da bu öneriyi doğrular gibidir. 

 

Kumluca Rhodipolis Opramoas anıt mezarı

 

Kumluca Rhodipolis Opramoas anıt mezarı
Evet, mezar, karakteristik prostylos tapınak düzenindedir.

Yani, bölgede birçok benzeri bulunan, 2’nci yüzyıl Roma dönemi moda tapınak planındadır. Sadece cepheden basamaklarla çıkılan bir merdiven vardır. Bu podyuma çıkan merdiven ölçüleri: 2.34 x 3.07 metredir.

Podyum ucunda: 4 sütunlu bir cephe düzenlemesi görülür. Sonraki dönemde, yapının özellikle cephesi tahrip edilmiştir. Bu kesimdeki mermer malzeme: alt terastaki Bizans kireç kuyusunda yakılmıştır. 

Batı yan ve cephe duvarının tamamı ve doğu yan duvarının ilk yarısı, yazılı bloklarla örtülüdür. Arka duvar ise boştur.

Bu kitabeler 64 belgeden oluşmakta olup, Opramoas’ın bütün resmi ilişkileri sıralanmaktadır. Bu belgeler arasında: 12 İmparator mektubu, 19 Procurator mektubu ve 33’ü birlik toplantısına ait belgedir.

Bu yazıtlı anıta ait bloklar, çevreye dağılmıştır. Bu kayıtlarda: Opramoas’a sunulan onurlandırmalar ile kendi şehrine ve diğer şehirlere yaptığı hayır işleri anlatılmaktadır. Mektuplar, özellikle Antonius Pius ile olan yazışmalardır.

Yazışmalar içerisinde bu kişinin Lykiarkh (Likya birliği yöneticisi) olduğu da anlaşılmaktadır. Anıtın üstünde kırma çatı bulunur.

Çatı kiremit kaplıdır. Tüm yapı: kesme taş bloklarla örülüdür.

Kumluca Rhodipolis Agora/Stona

AGORA/STOA:

Kuzeydoğu-güneydoğu doğrultusunda uzanır. Şehrin en merkezi kamu yapısıdır. 

Agora ve Stao birlikte tasarlanmıştır. Yapılış tarihi olarak muhtemelen MS 1’nci yüzyılın ilk yarısı düşünülmektedir.

Stoa, Agoranın batısı boyunca uzanan, yarı kapalı bölümdür. Toplam 59 m uzunluktadır. Tüm alanın genişliği güneyde 29.90 m, kuzeyde 19.15 m dir. Bunun 9.20 m genişliğindeki batı yarısı Stoadır. 

Agoranın güney tarafında, 4 büyük sarnıç, terasın alt yapısını oluşturur. Agoranın iki tarafında da giriş vardır. Stoanın ortasına denk gelen yerde in situ düşmüş bloklardan burada 2 katlı bir stoa olduğu kesinleşmiştir. Stoa zemininin 60 m boyunca, tamamen mozaik döşeli olduğu anlaşılmıştır. Bunlar geometrik desenlidir. 

 Agoranın kuzeydoğu köşesinde, heykel kaideleri bulunmuştur. Ancak heykeller yoktur.

Alanın kuzeydoğu köşesini oluşturan eksadranın üstünde, heykellerin dizili olduğu, Agoranın anıtsal bir kısmını oluşturduğu ve agora boyunca 2 katlı stoanın karşısında, tek taraflı ilerleyen ve bugün kuzey yarısı sağlam olan 3 basamaklı oturma sıraları, burada belki yarışların ve diğer başka etkinliklerin de yapıldığını düşündürür. 

Kentin en hareketli meydanını oluşturan Agora ve 2 katlı Stoa, diğer kamu alanlarıyla organik bağlar içindedir. Hatta 2 katlı Stoanın ikinci katı, aynı zamanda Opramoas Stoasının üst terasındaki etkinliklere hizmet veren doğu kanadını oluşturur. Bu organik bağlar, iki katlı stoanın, Opramoas stoası ile aynı tarihlerde, birlikte yapılmış olduğunu gösterir. 

Dolayısıyla MS 2’nci yüzyılın birinci yarısına tarihlenir. Mimari yapı taşlarındaki bezekler de bu durumu doğrular. 

 

TAPINAKLAR:

Kent merkezinin farklı yerlerine konumlandırılmıştır. Akropolün tiyatroya bakan kente ve manzaraya egemen olduğu doğu köşesinde, merkezdeki yol kavşağından ve Asklepieion içinde ve önünde olmak üzere hangi tanrıya ait oldukları henüz netleşmeyen tapınaklar vardır.

Tapınak konumlamaları aynen antik kaynaklarda tanımlandığı gibidir. “Kutsal yapıların temiz ve güvenli kalabilmeleri için kamu merkezinde yer almaları uygundur.”

Kumluca Rhodipolis Hadrian Sebasteion

HADRİAN SEBASTEİON:

Rhodiapolis şehrindeki kutsal alanların en özel koruma ve mimariye sahip olanıdır. İmparator ailesinin bir tanrı gibi tapınım gördüğü Lykia’nın en özel İmparator Kült Binasıdır.

Daha da önemlisi Opramoas ailesinin kurucu atalar kültü için biçimlendirilmiş kült/anı salonu da tıpkı yanındaki İmparator Salonu gibi planlanmış ve tamamen organik bağlantılı inşa edilmiştir.

Batıdaki Sebasteion ve hemen bitişiğindeki Opramoas ata kültü salonunun alanı ortak düzenlenmiştir. Kamu merkeziyle tam bir bütünlük içerisinde, ortak merkezi alana bakacak biçimde konumlanmıştır.

Genellikle hamamların palaestralarında bulunan Anadolu’da çoğunlukla bağımsız yapı özelliği göstermeyen yaygın örnekleriyle bilinen İmparator Kült Salonu (Sebasteion) Rhodiapolis’de farklı olarak bağımsız ve anıtsal bir yapıda özgün bir planla yerini bulmuştur. 

Asimetrik dikdörtgen yapıdadır. Doğu cephesi blok taşlarla örülüdür ve zemin kattan giriş vardır.

Kumluca Rhodipolis Hadrian Sebasteion

Doğu-batı yönde uzayan, anıtsal nişli cephe şehir merkezine hakimdir. Zemin kat, son blok sırasına kadar korunarak günümüze ulaşmıştır.

FORTUNA TAPINAĞI:

Tapınağın ön alanını oluşturan, tonozları çökmüş olan sarnıçlara düştüğü tespit edilen podyum blokları kaldırılarak orijinal yerlerine konulmuştur. Tapınağın giriş yüzü: kuzeye ana alan girişine bakar. 

Bu yüzün iki yanında, tapınağa bitişik birer heykel kaidesi bulunmaktadır. Kaidelerden biri kütüphaneye, diğeri ise doğuya nişe bakmaktadır.

Kumluca Rhodipolis Asklepion

ASKLEPİON:

Fortuna Tapınağı ve Kütüphanenin bulunduğu, kentin güney batı alanında, Sebasteiona bitişiktir. Yapı MS 2’nci yüzyıla tarihlenir. Asklepeion ve Asklepeios ile ilgili yazıtlar, bu yapının çevresinde bulunmuştur.

Herakleitos tarafından Lykia’ya getirilen kültün, şimdilik bölgedeki tek örneğidir. Asklepeios ve kızı Hygeia’ya heykeller adayan ve ilk kez bölgede Asklepeios kültünü kuran Herakleitos yazıtı, bu yapının hemen arkasında bulunmuştur.

Kentin merkezinde, güney kesimi oluşturan tapınaklar adasında, Sebasteion’un batı bitişiğindedir. Yapının ana girişi önünde, Asklepeion yazan bir yazıt bulunmuştur.

Bölgenin tek yuvarlak planlı tapınağı da bu avlulu kompleks yapının merkezindedir. 

Kentin tıp ve sağlık amaçlı yapısıdır.

İçinde bir kütüphane bulunur. Kütüphanede Lykia’nın bilinen tek örneği olarak önemlidir. 

Kentin doğu-batı ana yol aksında, Sebasteion ile aynı yöne bakışımlı olarak birlikte etkileyici bir kutsal yapı gurubu oluşturulur. 

Asklepeion yapısının alt yapısı, sarnıçlardan oluşmuştur. Bu kısım bir avlu görevindedir. Kuzey yönünde 3 kapılı bir Stoa alanından mekana girilir. Giriş kapısından sonra, geniş bir koridor vardır. 

Doğu ve batıda bulunan odaların girişi, bu alandan sağlanır. Avlunun doğu ve batısında 6 mekan vardır. Bu mekanlar hasta odalarıdır.

Alandaki diğer yapılar gibi, buranın da yapı duvarlarında da: doğal nedenlere bağlı bozulmalar ve yapısal kayıplar olmuştur. Duvar: moloz taş ve kireç harcı kullanılarak inşa edilmiştir.

Asklepion ve Sebasteion’un birlikteliği, Rhodiapolis’te bulunan en önemli iki kimliği sahibi olan Opramoas ve Herakleitos isimlerini  yücelten ve hatta İmparator Kültüyle bağdaşık olarak yükselten sosyal durumlarını yansıtmaktadır. 

Özellikle Opramoas ailesi ve Herakleitos gibi bir kaç aristokrat, MS 2’nci yüzyıldaki kentin en parlak şehirleşmesine imza atmışlardır. 

Bu elitlerin, özellikle de Opramoas ailesinin inşa ettirdiği yapılar çıkarıldığında Rhodiapolis’ten geriye pek bir şey kalmaz.

Bu aristokrat ailelerin sayısının oldukça az olduğu, kentte çok az sayıda olan zengin konutlarından da anlaşılmaktadır. 

 

KÜTÜPHANE:

Fortuna Tapınağının batı bitişiğindedir. Tapınakla aynı ön alana bakmakta ve kapısı da bu yöne açılmaktadır. Hekim Heraikleitos tarafından MS 2’nci yüzyılda yaptırılmıştır. Heraikleitos yazdığı 6 ciltlik eserinin de burada bulunuyordu.

Yapı dikdörtgen planlı ve tek hacimlidir. Kütüphanenin duvarları genellikle moloz taş ve harçla örülmüştür. Sıva üstü mermer kaplamadır. Yapının küçük ölçülerine göre oldukça güçlü görülen duvarları 1.20 metre kalınlıktadır.

Yapının kalın duvarları içinde: 0.50 metre derinlik ve 1.5 metre genişlikte nişler açılmıştır. Kuzey duvarda 3 ve doğu duvarda ise 2 niş vardır. Doğu yüzü ortasında, tapınakla bakışımlı bir giriş vardır. Güney tarafı yamaca bakar.

 

BÜYÜK HAMAM:

Şehrin doğusunda, son kamu binasıdır. MS 2’nci yüzyıla tarihlenmektedir.

Güneydoğu’dan kente çıkan ana yol güzergahının ilk ulaştığı yapıdır. 25.57 m genişlikte ve 40.75 m uzunlukta toplam alanı 1077 metre karelik alanı kaplayan yapı akropolün doğu eteğinde eğimli arazide tek başına durmaktadır. 

Güney yarısını, palaestra ve palaestranın alt yapısını/terasını oluşturan 4 büyük sarnıç, kuzey yarısını da hamam birimleri oluşturur. Roma döneminde kendi içindeki revizyonları yanında, asıl radikal müdahaleler Bizans döneminde olmuştur.

Bizans döneminde tüm yapı, hypocaustuma kadar kullanılmıştır. Hamamın güney yarısını oluşturan palaestra bloğu, yıkanma bloğundan çok daha büyüktür. Tonoz örtülerin çökmüşlüğü dışında sağlam kalmıştır. 

Likya bölgesi, sıralı I tipi hamam planındadır. Hamam duvarlarındaki moloz taşlar, harçla örtülmüştür. Hamamın ana mekanı, tonoz örtü ile kapatılmıştır.

Hamamın içinde su basınç odası olarak adlandırılan kastellum vardır. Duvarlar arasında eğimli hava kanalları bulunur. Duvarlar: terrakota çivilerle ısıtılmaktaydı.

Hamam basamaklı yolla yerleşim merkezine, doğusundaki yolla konut alanlarına bağlanır. Sosyal buluşma merkezi, kültürel-sportif etkinlikler ve hijyen-sağlık yapısı olarak Roma dönemi kent yaşamında önemli yeri vardır.

Bizans döneminde konut ve işlik gibi tamamen farklı fonksiyonlarla yeniden biçimlendirilerek kullanılmıştır. Büyük hamamın kuzeydoğusunda bulunan küçük hamam, şehrin merkeze en uzak ve diğer yapılardan en kopuk yapısıdır.

Yer seçimi irdelendiğinde, bugün de hala biraz akmakta olan su kaynağının etkin olduğu düşünülebilir. Konumu ve boyutlarıyla şehircilikteki yeri MS 4’ncü yüzyılın sonlarında yapılmış olduğunu düşündürür.

Yapının güney yarısında paestra altında sarnıçlar vardır. Kuzey yarısında ise hamam bulunur. Yapı iyi durumda korunarak günümüze ulaşmıştır. Bizans döneminde kullanılmıştır. Tasarımı: Anadolu hamam-gymnasium modelindedir.

 

KENOTAPH:

MÖ 2’nci yüzyıla tarihlenen bir anı mezardır. Henüz burada kazılara başlanmadığından bilgi yoktur.

Kumluca Rhodipolis Nekropoller

NEKROPOLLER:

Şehrin nekropolleri, şehre gelen ve giden yolların kenarlarında yoğunlaşmıştır.

En erken Nekropol, yerleşimin kuzeyindeki vadi kenarında bulunan kayalıklardaki kaya mezarlığıdır. Kentin çevresindeki Roma dönemi nekropolleri, genellikle çok tonozlu oda mezarla ve lahitlerden oluşmaktadır.

Lahitler, kentin güneyinden çıkan yol boyunca yoğundur. Oda mezarlar ise, kentin kuzey ve kuzeybatısında çoktur.

Kent merkezindeki cadde kenarlarında da anıt mezarlar görülür. Roma dönemi anıt mezarları, kentin merkezinde yol boylarında dizilmiştir.

Ancak, Rhodiapolis kentindeki en önemli mezar, Tiyatronun sahne binasının arkasında bulunan Opramoas anıt mezarıdır.

KAYA MEZARLAR:

Şehirde 26 tane kaya mezar varlığı tespit edilmiştir. Ancak bu mezarların sahiplerinin yaşamlarına ait bir mimari kalıntıya henüz rastlanmamıştır.

 

DÜKKAN VE İŞLİKLER:

Kent merkezinin batı kesiminde, ana caddenin batı kapısıyla Agora arasında kalan adasında yol boyunca dizilen ve kuzeye yamaca doğru genişleyen alanda pek çok yapı kalıntısı bulunur. Çoğunlukla Bizans dönemi  yapıları olan bu birimler yer yer Roma kalıntıları üzerine yükselmiştir.

Bu alandaki yapıların dükkan ve işlik olması beklenir. Şehirde bu fonksiyonu karşılayan tek alan da burasıdır. Bu gurup dışında tiyatronun batı bitişiğindeki gibi yeme-içmeye yönelik bazı iş yerleri de bulunmaktadır.

Üretime yönelik çok az bulgu söz konusudur. Bunların en belirgini konut alanının doğusunda kalan arazide ortaya çıkan zeytinyağı işliğidir. 

 

KONUTLAR:

Roma döneminde yapılmış ve Bizans döneminde de çoğunlukla kullanılmış olan konutlar, iki ana gurupta incelenir. 

İlki: şehrin seçkin yerlerinde manzaraya bakan ve başka yapılarla sıkıştırılmamış, ferah alanlarda bulunan villalar, diğeri de çoğunlukla halkın oturduğu konutlardır. 

Kent merkezinin kuzey kesimi tamamen konutlara ayrılmıştır. Orta sınıfa ait bu konutlar bir arada yapılırken, zengin villaları şehrin farklı yerlerinde bulunmaktadır. 

Kentin kuzeyindeki sırt boyunca yayılan merkezi konut alanlarında bazı sokaklar ve etrafında evler izlense de bazılarının avlulu evler olduğu anlaşılsa da, henüz konut kazısı yapılmadığından, konut tiplerine ve konut alanları planlamasına ilişkin bir şey söylemek mümkün değildir.

Belirgin olan bir şey varsa, o da Akropol ve eteğinde kompakt olarak yapılan kamu yapıları arasında herhangi bir konutun yapılına izin verilmemiş olmasıdır. Kamu merkezine yakın komşu olarak yapılan bir yamaç adası özel bir durum gösterir.

Bu ada, Agoranın kuzey sonundaki eksendra ile prytaneion arasında kalan ve hamama kadar inen bölgedir. Burada villalar bulunur. 

ÇEŞME:

Kent içinde herhangi bir çeşme yapısı bulunmamıştır. Hamam sarnıcı cephesinde açılan bir çeşme olduğu, kentin su ihtiyacının her yede bulunan sarnıçlardan sağlandığı  düşünülür.

Sarnıçların üzerinde su alma açıklıkları, kent içinde çeşme görevi görmekteydi. Çeşme olarak kentin batısındaki vadide bulunan yerleşim dışı kaynak, Roma döneminde yapılmış tek örnek olarak bilinir.

Yerleşim eteğinde bugün hala akmakta olan kaynakların da muhtemelen antik dönemde içme suyu kaynaklarını oluşturduğu söylenebilir. Su kaynakları konusunda çok şanslı bir yerleşim değildir.

Kentin gereğince büyüyememesindeki asıl faktör de budur. Şehircilikte ve  yapı çevrelerinin düzenlenmesinde, suyun uygarlık katan varlığının olmaması, Rhodiapolis’in her alanında hissedilir.

Kente iki yolla su sağlanmıştır. İlki: yerleşim çevresinde (daha çok eteklerinde) bulunan doğal kaynaklardır.

Kaya mezarlarının bulunduğu güneydoğudaki vadide ve kuzey vadilerinde bugün hala az da olsa su kaynayan kaynakların antik çağlarda da daha verimli olarak kullanılmış olduğu düşünülür.

Bunlardan en  sulak olanı, kuzey kaya mezarlığı nekropolündedir. Çeşme binasıyla ele geçen tek kaynak ise, kentin batısından vadiye inan yamaçta bulunmuştur.

 

SARNIÇLAR:

Kentin su ihtiyacı tamamen sarnıçlarla karşılanıyordu. Kamu alanlarında ortak kullanıma sunulan çok bölümlü, büyük rezervuar ile ev ve dükkan gibi özel yapılarda bulunan kişisel kullanımdaki küçük sarnıçlar bulunmaktaydı.

Yerleşim, nüfus artışına bağlı olarak büyüdükçe, küçük yeni sarnıçlarla su teminine yönelik önlemler arttırılmıştır. Yerleşimin kuzeyinde yoğunlaşan konutların içinde ve dışındaki sarnıçlar bundandır. Yani, hem su ihtiyacı hem de teras ihtiyacı aynı yatırımla çözülmüştür. 

Dönemin mimar-mühendisleri halkın ihtiyacını karşılayacak kapasitede sarnıçlar öngörmüşlerdir. Kentte toplam 8 büyük rezervuar vardır.

Bunlar, yüklenilmesi ve depolanması hayli zor olan suyun yüksek kapasitede bir alanda depolanması amacıyla çok bölümlü olarak tasarlanmıştır. Bunlar; yana yana yerleştirilen, birbirine kemerlerle geçişli dikdörtgen planlı ve üstleri beşik tonozla örtülü su depolarıdır. 

Yamaca gelen bazı kısımları toprağa ya da ana kayaya oyulup duvar örülerek, ön kesimlerinde ise kot farkını ortadan kaldıracak lüksek duvarlar örülerek oluşturulmuştur. Taş ve tuğla ile örülmüş ve harçla sıvanmıştır.

Taşıyıcı ayaklar, tonoz ve kemerler tuğladan, duvarlar ise genellikle moloz taş ve harçtan inşa edilmiş ve genellikle çok katlı, kalın seramik katkılı, geçirgen olmayan sıvayla sıvanmıştır.

Beyaz, gri ve kırmızı  renkli sıvanın genellikle çok katlı uygulandığı görülmüştür. Bazı örneklerde, sıva katlarının çoğalması teknik değil dönemsel nedenlerdir. Özellikle Bizans  dönemi kullanımlarında sarnıç sıvalarının onarıldığı söylenebilir. 

Şimdilik kazı ve temizlik tamamlanmadığından, tam sayılamamış olsa da Roma dönemi için de en az 7000 m küplük bir kapasiteden söz edilir. Bu da çok genel bir yaklaşımla, sarnıç sularının hiç yenilenmeden 5 ay boyunca, en az 5 bin kişiye yetecek bir kapasitede olduğunu gösterir.

Sürekli eksilen sular, yağışlarla tamamlanmakta ve daha uzun süre yetecek su temin edilmekteydi. Bu sarnıçların yılda bir ya da birkaç kez dolmasını sağlayan kış yağışları da, 3000 yıldır değişmemiş olan iklim yapısındaki ortalama yıllık 105 cm küptür. 

Helenistik kentin su ihtiyacının nasıl karşılandığı tam olarak belli değildir. Eldeki tek veri, Akropoldeki silindirik sarnıçtır ki, bu da ancak aslında çok küçük bir yerleşime yetebilecek su depolayabilir. Su depolama birimleri dışında su dağıtımı ve akaçlama tesisatıyla ilgili çok az veri ele geçmiştir. 

 

TUĞLA YAPIMI:

Rhodiapolis’te asıl dikkat çeken tuğla yapımıdır. Tuğlanın özellikle altyapı oluşturan sarnıçların taşıyıcı elemanlarında kullanılmış olması dikkat çekicidir.

Tüm sarnıçların kemer ve tonozları bu iş için özel üretilmiş güçlü tuğlalarla örülmüştür. MS 2-3’ncü yüzyıl yapılarında kullanılmış olan tuğla, Roma’nın temel inşaat malzemesinin bir yansıması gibi görünmektedir.

Tiyatronun sahne binasının 1. katından itibaren ara duvarlarında da tuğla kullanılmıştır. 

AKROPOLİS:

Kumluca Rhodipolis Akropolis Bizans Kilisesi

Bizans Kilisesi:

2009 yılında yapılan kazı çalışmalarında, kilisenin apsis ve hema kısmı, pastaphorium odaları, kuzey nefin tamamı ve kilisenin kuzey doğu köşesine bitişik şapelde kazı çalışmaları tamamlanmıştır.

Yapılan çalışmalara göre, kilisenin Akdeniz Bölgesi, erken Bizans dönemi bazilikal planlı kiliselerinin tipik örneklerinden birisi olduğu anlaşılmıştır.

Kilisenin MS 5’nci yüzyıla ait olduğu tahmin edilmektedir. Erken Bizans dönemine yani MS 11-12’nci yüzyıllara kadar kullanılmıştır.

Kilise, Akropol düzlüğünün merkezinde konumlanmıştır. Doğu-batı uzanımlıdır. Narteksi yoktur. Batı girişli ve üç neflidir. Apsisin içinde 6 basamaklı syntronom vardır.

Yapının uzunluğu yaklaşık 25 metredir. Naos, iki sütun ile üç nefe ayrılmıştır. Yapının orijinal üst örtüsü ahşaptır. Kilisenin cephesinde üç giriş vardır. Bunlar Roma dönemi yapılarında devşirme bloklarla örülmüştür.

Kilise bölümlerinden bazılarının zeminleri mozaik, bazıları ise taş kaplıdır. Mozaik döşemede: beyaz, kırmızı, mavi, sarı renklerde tessera kullanılmıştır.

Bu bölümde, günlük kullanım amaçlı seramikler de bulunmuştur. Az sayıda fresko parçalarına rastlanmıştır. 

Bir piskoposluk merkezi olan Rhodiapolis şehrindeki bu büyük kilise, muhtemelen şehrin katedrali yani piskoposluk kilisesiydi.

Şapel:

Yapının kuzeydoğu köşesinde 5.80 x 4 metre ölçülerinde bir şapel vardır. Şapelde: dolgudan mavi, beyaz ve kırmızı renklerle boyalı fresko parçaları ve iki kırık sütun gövdesi bulunmuştur.

Konutlar:

Kilisenin kuzeyine bitişik olan ve doğrudan kuzey nefin doğru kısmına, bir kapı ile açılan yapının da, muhtemelen piskopos konutu olduğu düşünülmektedir. Sonuç olarak: kilise, piskoposluk konutu ve şapel, birbirine bağlıdır.

Kumluca Akalissos

AKALİSSOS 

Kumluca ilçe merkezine 30 km uzaklıkta, Karacaören Mahallesi sınırları içinde, Gavuristan veya Asarderesi mevkii olarak bilinen bölgededir. Komşusu olan İdebessos şehri 2 km uzaklıktadır.

 

Önemi:

Likya birliğinin az bilinen ancak tarihi önemi yüksek yerleşim yerlerinden birisidir.

İlk bakışta, Torosların tepesinde küçük ve terk edilmiş bir yerleşim gibi görünse de, antik Likya dünyası için hem siyasi hem de dini açıdan stratejik bir merkez konumundaydı.

Yani, Akalissos bu ülkenin dağlık eyalet başkentiydi.

 

 

Tarihçesi:

Kentin tam kuruluşu tarihi kesin olarak bilinmese de, çevresindeki buluntular ve Likya dilindeki ismi, buranın yerel bir Anadolu yerleşimi olduğunu gösterir.

MS 6 yüzyılda yaşamış olan Byzantion lu Stephanos ve Hierokles Akalissos un bir Lykia kenti olduğunu aktarırlar.

 

 

Likya Birliği öncesi:

Akalissos, başlangıçta savunma amaçlı kurulmuş sarp bir yerleşimdir.

İlk dönemlerde bölgedeki Pers hakimiyeti ve ardından gelen Atina etkisi (Delos Birliği) sırasında stratejik bir gözlem noktası işlevi görmüştür.

Bu döneme ait en somut veriler, kentin en yüksek noktalarındaki temel kalıntıları ve yerel taş işçiliğiyle yapılmış ilk kaya mezarlarıdır.

 

Helenistik dönem ve Likya Birliği (MÖ 3-1 yüzyıl)

Büyük İskender bölgeyi ele geçirmesinin ardından kent, Grek kültürüyle tanışmıştır.

Akalissos bu dönemde Likya Birliğinin resmi bir üyesi olmuştur. Birlik meclisinde oy hakkına sahiptir.

Alakır vadisi üzerindeki hakimiyeti sayesinde tarımsal ticarette söz sahibi olmaya başlamış, İdebessos ve Kormos gibi komşu kentlerle ekonomik entegrasyona girmiştir.

 

Roma dönemi-Altın çağ (MS 1-3 yüzyıl)

Akalissos’un tarihteki en önemli dönemi bu evredir. Roma yönetimi altında şehir sadece fiziksel olarak büyümemiş, siyasi bir otoriteye dönüşmüştür.

 

MS 141 Depremi ve Yeniden İnşa:

MS 141 yılında tüm Likya bölgesini yıkan büyük deprem Akalissos’u da yerle bir etmiştir.

Dönemin en zengin hayırseveri olan Rhodiapolisli Opramoas, deprem sonrası kentin yaralarını sarması için 3.000 Denarius bağışta bulunmuştur.

Ancak Opramoas’ın yaptığı yardım miktarının azlığı, kentteki yapıların depremden fazla zarar görmemiş olmasıyla ya da kentlerin boyutu ile alakalı olarak bu kentte daha az yardım yaptığı öne sürülebilir.

 

Sympoteia Liderliği:

Roma, idari kolaylık için Akalissos’u merkez seçerek onu İdebessos ve Kormos ile birleştirmiştir.

Bu birliğin lider kenti olduğu, kendi adına bastırdığı sikkelerden anlaşılmaktadır.

Bu üçlü yapının tüm diplomatik yazışmaları Akalissos üzerinden yürütülmüştür.

 

Neokhoros Unvanı:

İmparator Commodus dönemine ait bir yazıta göre kent “Neokhoros” (Tapınak Bekçisi) unvanına sahipti.

Bu unvan, bir kentin İmparatorluk kültüne ait bir tapınağa ev sahipliği yaptığını ve dini açıdan yüksek bir prestije sahip olduğunu gösterir.

 

Bizans dönemi ve Piskoposluk (MS 4-7 yüzyıl)

Hıristiyanlığın resmi bir din olarak kabul edilmesiyle, Akalissos’un çehresi değişmiştir.

Kent, Myra (Demre) Metropolitliğine bağlı bir Piskoposluk Merkezi olmuştur. Bugün kalıntıları görülen iki büyük kilise, bu dönemde inşa edilmiştir.

Arap akınlarının başladığı 7 yüzyıldan itibaren şehir daha çok bir kale-kent özelliği kazanmış, nüfus yavaş yavaş daha korunaklı iç kesimlere veya sahillere kaymaya başlamıştır.

 

Terk edilme ve Doğaya Dönüş:

MS 7 yüzyıldan sonra kent kademeli olarak önemini yitirmiştir.

Depremler, değişen ticaret yolları ve bölgedeki siyasi istikrarsızlıklar kentin tamamen terk edilmesine yol açmıştır.

Yüzyıllarca sessiz kalan kent, 19 yüzyılda Avrupalı gezginlerin rotasına girmiş, ancak sistemli arkeolojik araştırmalar ancak son yüzyılda yapılabilmiştir.

 

Özgün mimari ve Mezar Kültürü:

Kentin en ayırt edici özelliği, klasik Likya mimarisinden ayrışan mezar yapılarıdır.

 

Lahit Tipleri:

Kentte görülen lahitler tek tek değil, genellikle aile mezarlıkları şeklinde guruplar halinde bulunur.

Bazı lahitlerin altında ölen kişinin ailesine ait ek gömülerin yapıldığı “hyposorion” adı verilen alt kaideler mevcuttur.

Akalissos lahitleri, bölgenin meşhur semerdant (ters tekne= kapaklı lahitlerinden ziyade, üçgen alınlıklı ve daha sade bir yapıya sahiptir.

Kıyı şeridindeki lahitlerde görülen yoğun kabartmalar (savaş sahneleri, ziyafetler vb.) burada yerini daha sade bir işçiliğe bırakmıştır.

Süsleme olarak genellikle sadece tabula ansata (yazıt paneli) veya basit girlandlar (çiçek zincirleri) görülür.

Mezarların tamamı bölgedeki yerel gri kireçtaşından oyulmuştur.

Bu taşın sert yapısı nedeniyle detaylı işçilik yerine daha kültesel ve dayanıklı formlar tercih edilmiştir.

Bu durum, kentin kendine has bir taş işçiliği ekolüne sahip olduğunu düşündürmektedir.

Lahitlerin üzerindeki Grekçe yazıtlarda genellikle şu bilgiler yer alır.

Lahdin kim tarafından, kimler için (eş, çocuklar, anne-baba) yaptırıldığı ve ölümünden sonra lahdin açılması veya başkasının gömülmesi durumunda ödenecek olan para cezaları. Bu cezalar genellikle kentin hazinesine veya yerel tapınaklara (örneğin: Apollo tapınağına) ödenmek üzere belirlenirdi.

 

Kaya Mezarları:

Sarp kayalıklara oyulmuş birkaç adet kaya mezarı bulunur.

Ancak bunlar Myra veya Kaş’takiler kadar görkemli cephelere sahip değildir, daha çok işlevsel ve yerel tarzdadır.

Mezarlar şehir bir dağ kenti olduğu için rastgele yerleştirilmiştir.

Genellikle kentin sivil yerleşiminden biraz daha yüksekte, şehre hakim yamaçlardadır.

Bu, ölülerin şehri “izlemeye devam” ettiği inancını simgeler.

Hırsızlara ve definecilere karşı koruma sağlamak amacıyla, bazı mezarlar dikey kayalıkların tam ortasına, merdivensiz ulaşılamayacak noktalara oyulmuştur.

Öte yandan, Likya inanışına göre ruhların kanatlı bir yaratık tarafından gökyüzüne taşındığına inanılırdı.

Bu yüzden mezarların yüksek kayalara yapılması sadece güvenlik değil, ruhun göğe yükselişini kolaylaştırmak amacı taşırdı.

Akalissos’daki mezarların sarp yapısı, bu dini ritüelin bir parçasıdır.

 

Kaya mezarları iki ana gurupta incelenir.
Ev Tipi Kaya Mezarları:

Bu mezarlar, antik Likya ahşap ev mimarisinin kayaya yansıtılmış halidir.

Kayaya oyulan cephede, sanki ahşap kirişler, dışarı çıkmış gibi duran “kiriş uçları” betimlenir.

Genellikle tek odalıdır.

 

Basit Khamosorion (Kaya oyuğu) mezarlar:

Ekonomik gücü daha kısıtlı olan aileler için doğrudan ana kayanın içine oyulmuş, üzerine ağır bir kapak taşı konulan daha sade gömü alanlarıdır.

 

Mezarların iç yapısı:

Mezarın içine girildiğinde şu teknik detaylar görülebilir.

Mezar odasının içinde genellikle üç duvarla “U” şeklinde dizilmiş, kayadan oyulmuş sekiler bulunur.

Bu yataklara ölüler yatırılırdı.

Bazı mezarlarda kapı kenarlarında, içeriye sunu bırakmak veya havalandırma sağlamak amacıyla açılmış küçük dilekler fark edilebilir.

Mezar girişlerinin hemen üzerinde veya yan tarafında, mezarın kime ait olduğunu belirten kısa Grekçe yazıtlar yer alır.

Bu yazıtlarda genellikle “Bu mezarı …. Kişi, kendisi ve ailesi için yaptırdı” ifadesi geçer.

Kumluca Akalissos

Piskoposluk Merkezi ve Bizans Dönemi:

Hıristiyanlık döneminde kent önemini korumuş ve Myra Metropolitliğine (bugünkü Demre) bağlı bir piskoposluk merkezi olmuştur.

Myra, o dönemde Likya eyaletlerinin dini başkentiydi ve Akalissos da bu merkeze bağlı stratejik oy hakkı olan bir birimdi.

Kentin piskoposları, bölgeyi ve kilise hukukunu ilgilendiren büyük konsüllere davet edilirdi.

Ayrıca: piskoposlar, yerel hak arasındaki anlaşmazlıklarda hakemlik yapar ve Roma-Bizans yasalarının uygulanmasını denetlerdi.

Arap akınlarının başladığı 7 yüzyıldan itibaren Piskoposluk merkezleri, çevredeki dağınık köyler için birer güvenli liman ve sığınak görevi görmüştür.

Kilise, kentin doğum, ölüm ve evlilik kayıtlarının tutulduğu, okuma yazmanın piskopos okullarında devam ettirildiği bir merkezdi.

 

Piskopos Eudoxius:

MS 458 yılında İmparator I Leon’a mektup yazan piskoposlar arasında Akalissoslu Eudoxius’un adı geçmektedir. Yazışmalarda kentin adı “Akalissenus” olarak kaydedilmiştir.

 

Kentteki Dini yapılar:

Kent merkezinde, birbirine yakın konumlanmış iki adet Bizans kilisesinin temelleri ve apsis duvarları bugün hala orman örtüsü altından seçilebilmektedir.

 

Merkezi kilise-bazilika:

Kentin merkezine yakın bir noktada bulunan bu yapı, üç nefli klasik bir bazilika planına sahiptir.

Doğu yönündeki Apsis (yarım daire şeklindeki sunak alanı) duvarları hala ayaktadır.

 

Küçük Kilise-Şapel:

Ana kilisenin biraz uzağında yer alan bu yapı, muhtemelen daha yerel ayinle veya piskoposluk konutuyla ilişkili özel bir ibadethane olarak kullanılmıştır.

 

Mimari detaylar:

Kiliselerin inşasında, Roma dönemi yapılarından sökülen taşların kullanıldığı görülür.

Bu, antik kentin Hıristiyanlık döneminde dönüştürüldüğünün bir göstergesidir.

 

Piskoposluğun bitmesi;

MS 7 ve 8 yüzyıllarda Akdeniz’deki Arap akınları ve bölgeyi vuran büyük salgın hastalıklar, Akalissos’un nüfusunun azalmasına neden olmuştur.

Piskoposluk merkezi zamanla daha güvenli olan sahil içlerine veya büyük metropollere taşınmış, kent ise yavaş yavaş terk edilerek bugünkü sessizliğine bürünmüştür.

 

Ekonomik Hayat: Zeytinyağı ve Sikke:

 

Zeytinyağı Üretimi:

Kentet bulunan ve “trapetum” adı verilen antik kırma düzenekleri, Akalissos’un antik dönemde önemli bir zeytinyağı üretim merkezi olduğunu kanıtlamaktadır.

Burada bulunan zeytinyağı işlikleri, bölgenin tarımsal zenginliğini gösterir.

Sarp dağ yamaçlarında kurulu olmasına rağmen, bu işlikler sayesinde üretilen yağın kıyı şeridine (muhtemelen Phaselis veya Corydalla üzerinden) ulaştırıldığı düşünülmektedir.

 

Trapetum-Dağın tepesindeki fabrikalar:

Akalissos kalıntıları arasında dolaşırken, yerlerde büyük, dairesel ve içi oyuk taş tekneler göreceksiniz.

Bunlar arkeolojide Trapetum denilen zeytin kırma düzenekleridir.

Şehirde tespit edilen işlik sayısı, burada sadece kendi ihtiyacı için değil, dışarıya satmak için zeytinyağı üretildiğini gösteriyor.

Denizden bu kadar yüksekte ve sarp bir yerde üretilen yağlar, tulumlara doldurulup katır sırtında en yakın limanlar olan Phaselis veya Limrya ya taşınıyordu.

Bu, kentin Akdeniz ticaret ağının bir parçası olduğunu kanıtlar.

 

 

SU YÖNETİMİ:

Akalissos gibi yüksek rakımlı kentlerin en büyük sorunu suydu.

Şehirde büyük nehirler olmadığı için halk mühendislik harikası yöntemler geliştirmişti.

Evlerin ve kamu binalarının altında, kayaya oyulmuş devasa sarnıçlar bulunur. Kışın yağan yağmur ve kar suları bu sarnıçlara depolanır, yazın kurak dönemlerde kullanılırdı.

Yamaçlardaki tarım arazilerinin kaymasını önlemek ve suyun verimli kullanılmasını sağlamak için yapılan taş teraslar, kentin çevresindeki ormanlık alanda hala izlenebilir.

 

Sikke Basımı:

Akalissos, Likya birliği içinde kendi adına sikke basma yetkisine sahip nadir kentlerden birisidir.

Özellikle Roma İmparatorluk döneminde basılan sikkeler şu özellikleri taşır.

 

İmparator Portreleri:

En bilinen sikkeleri MS 3 yüzyıla, İmparator III Gordianus (MS 238-244) ve eşi Tranquillina dönemine aittir.

 

Betimlemeler:

Sikkelerin ön yüzünde imparatorun büstü, arka yüzünde ise genellikle kentin koruyucu tanrıları veya yerel kültürlere ait semboller yer alır.

Sıkça rastlanan figürlerden biri, elinde bereket boynuzu (cornucopia) tutan Tyce (Şans ve Kader tanrıçası) figürüdür.

 

Yazı:

Sikkelerin üzerinde Gerekçe (Akalisseon-Akalissosluların parası) ibaresi yer alır.

Bu, kentin bağımsız bir idari yapıya ve ekonomik güce sahip olduğunun en net göstergesidir.

 

Yazıtlar:

Kentteki yüzey araştırmalarında bulunan yazıtlar, kentin sosyal yapısı ve dış ilişkileri hakkında çok değerli bilgiler sunar.

 

Sympoliteia Yazıtları:

Akalissos’un İdebessos ve Kormos ile kurduğu siyasi birliğe dair yazıtlar, bu üç kentin ortak bir meclis ve yönetim kadrosuna sahip olduğunu gösterir.

Yazıtlarda bu birlik, “Akalissoslular, İdebessoslular ve Kormosluların Birliği” olarak anılır.

 

Opramoas Anıtı Bağlantısı:

Rhodipolis’teki ünlü Opramoas Anıtında yer alan belgelerde, Akalissos’un ismi deprem yardımı alan kentler listesinde geçer.

Bu yazıt, Kentin MS 2 yüzyıldaki ekonomik durumunu ve bölgesel yardım ağlarını belgeler.

 

Onurlandırma Yazıtları:

Kentte ele geçen bazı kaideler, Roma İmparatorlarına veya yerel hayırseverlere (Euergetes) sunulmuş teşekkür metinlerini içerir.

Bu metinlerde kentin sahip olduğu “Neokhoros” (Tapınak Bekçisi) unvanı gururla belirtilir.

 

GÜNÜMÜZE ULAŞAN KALINTILAR:

Kent günümüzde yoğun bitki örtüsü ve ormanlık alan içinde kaldığı için kalıntıların bir kısmı toprağa gömülüdür, ancak bazı yapılar görülebilmektedir.

Bugün kentin içinde yüzyıllardır orada olan devasa çınar ve sedir ağaçları bulunur. Özellikle tiyatro benzeri düzlüklerde ve sarnıçların çevresinde kökleri taşları sarmış heybetli ağaçlar görülebilir.

Ayrıca insanlar kenti terk ettikten sonra, Akalissos tamamen doğaya devredilmiştir. Sarp kayalıklar ve kaya mezarlarının bulunduğu yamaçlar, Toroslar ın simgesi olan yaban keçilerinin geçiş güzergahıdır.

Özellikle sarp kayalara yuva yayan kaya kartalları ve şahinler, kentin semalarında sürekli süzülürler.

Antik dönemde de bu kuşlar Likya mitolojisinde kutsal kabul edilirdi.

Lahitler arasında binlerce yıldır buranın değişmez sakinleri olan büyük kara kaplumbağalarını görmek mümkündür.

Öte yandan ziyaretçiler için bir uyarı niteliğinde, Akdeniz engereğinden de söz temek gerekir. Özellikle yaz aylarında ve güneşli havalarda, taşların arasına saklanan veya lahitlerin üzerinde güneşlenen engereklere karşı çok dikkatli olmalısınız.

Taşların üzerine basarken veya çalılıkların arasına girerken mutlaka bir sopa yardımıyla kontrol yapmanızı öneririm.

 

Lahitler ve Kaya mezarları:

Akalissos’un en dikkat çekici özelliği, Klasik Likya tarzından biraz farklı, üçgen alınlıklı ve sade bir mimariye sahip olan lahitleridir.

Ancak ormanlık alanın içinde kalan birçok lahit, yüzyıllar içinde meydana gelen depremler veya bitki köklerinin baskısıyla yerinden oynamış ya da kapakları yana devrilmiş durumdadır.

 

Bizans Kiliseleri:

Kentte Bizans döneminden kalma 2 adet kilise kalıntısı bulunmaktadır.

 

Sur Parçaları:

Şehri çevreleyen savunma duvarlarının bir kısmı günümüze ulaşmıştır.

 

Zeytinyağı Üretimi:

Yakın dönemdeki araştırmalarda, kentte zeytinyağı üretiminde kullanılan bir “trapetum” yani kırma teknesi tespit edilmiştir. Bu da kentin o dönemdeki ekonomik faaliyetlerine ışık tutmaktadır.

 

Şehrin kayıt tiyatrosu:

Likya kentlerinin çoğunda bir tiyatro bulunur, ancak Akalissos ta bugün net olarak görülebilen bir tiyatro yapısı yoktur.

Arkeologlar, kentin tiyatrosunun ya çok küçük ve ahşap olduğu için günümüze ulaşmadığını ya da halkın tiyatro ve sosyal etkinlikler için hemen 2 km ötedeki komşu şehir İdebossos un tiyatrosunu kullandığını düşünmektedir.

Bu, antik dönemdeki komşuluk ve ortak kullanım kültürüne dair harika bir örnektir.

 

 

KORMOS:

Karabük Mahallesindedir. Kumluca merkezin 20 km kuzeyindedir ve bu bölgede bulunan 3 kent arasında, ilk varılan kenttir.

Kent: Alakır nehri ve vadisinin doğusundadır. Günümüzdeki Karabük yerleşiminin eteklerine kadar uzanmaktadır. Sarp bir tepenin sırt kısmında kuruludur. Bu sırt, güneye doğru 2 km devam eder.

Tepedeki yerleşim, yaklaşık 450 metre uzunlukta ve 30 metre genişliktedir. Binaların çoğunluğu bitişik nizamda yapılmıştır.

Yol olarak kullanılan alan, yok denecek kadar azdır. Ancak tepeye çıkarken rastlanılan kalıntılar, aslında yerleşimin daha geniş bir alana yayıldığını göstermektedir ve hatta Alakır nehrinin kıyısına kadar uzandığı tahmin edilmektedir.

Sırt üzerinde bulunan kalıntıların hepsi, tahrip edilmiş ve yağmalanmıştır.

Yerleşim yerinde, buranın kent olarak düzenlendiğini gösterir kamu binaları kalıntıları görülmemiştir.

Bu yüzden, burası muhtemelen Bizans döneminde bir köy kent veya kuleye sahip çiftlik yerleşimidir.

Belki de kıyıdan iç kesimlere giden ticaret kervanlarının uğradığı veya sığındıkları tahkimli bir yer olmalıdır.

Bölgede mezar yapısına rastlanmamıştır.

Evet, sonuç olarak, burada Bizans dönemi sonrasına ait herhangi bir kalıntıya rastlanmamıştır. Bölgenin, MS 7’nci yüzyıl civarında Arap akınları nedeniyle boşaltıldığı düşünülmektedir.

Kentin günümüze ulaşan en önemli yapı kalıntısı: batı sırtta kule olması muhtemel yapı mimari parçalarıdır. Dağlık Likya ve Kilikia bölgelerinde, kuleler: gözetleme, savunma, saklanma, barınma ve depo görevi görmek üzere inşa edilmiştir.

Bu kuleler, yerel halkın ve malları için korunaklı mekanlar olarak kullanılmıştır.

Kormos kentindeki kule de, kayalık bir tepenin zirvesinde yani savunmaya elverişli bir yerde yapılmıştır. Kule, günümüzde de, ovayı gözetleme açısından ve saldırıya karşı savunma özelliği bakımından değerlendirilmektedir.

Kumluca Akalissos

AKALİSSOS:

Ören yeri, Kumluca merkezinin yaklaşık 25 km kuzeyindedir.

Karacaören köyünün Asarderesi ile Gavuristanlık Mahallesindedir. Kumluca’dan kuzeye, Alakıra giden yolda, iki kent arasında kalmaktadır. Alakır vadisinde, Asar deresi denen derenin ayırdığı vadinin iki tarafında yerleşiktir.

Günümüzde, şahıslara ait bağ ve bahçe olarak kullanılan araziler içinde kalan antik kentte, tahribat ve yağma oldukça fazladır.

Ana yolun diğer tarafı yani dere yatağının kuzeyinde kalan dik kayalık bölünde, şehrin mezarları yani nekropol alanı vardır. Akalissos antik kenti kalıntıları, İdebessos’a 2 km mesafededir.

Burası bir Likya kentidir ve Likya birliğine üyedir.

Patara kentinde bulunan ve aslen askeri amaçla yapılan yolların güzergah bilgilerinin işlendiği “Stadiasmus Patarensis Anıtı” üzerinde, Akalissos ve Kormos kenti arası uzaklık 24 stadion yani yaklaşık 4.5 km olarak yazılıdır.

Kentte bulunan bir yazıtta: “Akalissos, Arykanda, Kyaneai ve Korydalla Halk Meclisleri tarafından onurlandırılan Oreios, bir heykel diktirmiştir. Oreios grammateusluk, eşi Aridesa ile birlikte İmparator rahipliği ve çeşitli görevler yapmışlardır.

Söz konusu yazıt Roma İmparatorluk dönemine tarihlenmektedir.

Kent: kaya mezarlarının bulunduğu tepenin etrafına açılan yol ile sınırlandırılmıştır.

Güney ve güneydoğu yamacında, alt kodlarda, ana kayanın düzleştirilmesiyle oluşmuş teras duvarları görülür.

Kentin kuzeyi ve güneyi arasında, dere yatağının yanında, bölgeye ulaşımı sağlayan modern yol yapılmıştır ve doğu batı yönünden bölgeden geçer.

Güneydeki tepeye bu yoldan itibaren ulaşım sağlanmış olmalıdır, çünkü izler bulunmaktadır. Ancak kuzeyde kalan kaya mezarlarına ulaşmak mümkün olmaz.

Güneydeki tepe sırtlarında bulunan lahitler, burada ayrı bir nekropol alanı bulunduğunu gösterir. Lahitlerin çevresinde başka yapılar yoktur. Yani, kent ve Nekropol iç içe değildir.

Lahitler, Roma dönemine tarihlenmektedir.

Kuzeydeki tepe yamaçlarında ilginç kaya mezarları bulunur.

Kente ait yapı kalıntıları, çalılık ve ağaçların arasına gizlenmiştir, tepenin güneydoğu yamacında yoğundur. Ancak büyük tahribat nedeniyle, yapıların mahiyeti ve fonksiyonlarını tespit etmek mümkün değildir.

Öte yandan, alanda her yapı parçasının yanında veya civarında kaçak kazılar yapıldığı görülmektedir. Özellikle kentin güney tarafı, tamamen özel şahısların mülkiyetindeki arazilerin içinde kalmaktadır.

Antik kaynaklara göre: Roma döneminde, şehir komşuları olan İdebessos ve Kormos ile siyasi birlik oluştururmuştur.

Çünkü söz sahibi olabilmek ve aynı zamanda kendi aralarında ekonomik geçim ve güvenliği sağlamak istemişlerdir.

MS 141 yılında, tüm bölgeyi etkileyen depremde ağır hasar görür.

Rhodiapolis kentinin vatandaşlarından ve Likya’nın en zengin kişisi Opramos’un maddi katkıları ile yeniden inşa edilir. Bu durum, Rhodiapolis kentinde bulunan ve Opramoas anıtı adıyla bilinen yazıtta yazılıdır.

Akalissos kentine ait en önemli buluntular:  Gardianus zamanında basılan sikkelerdir.

MS 242-244 yılları arasında, III Gordianus ve eşi Tranquillina zamanında kentte sikke basılır ve bu bronz sikkelerin üzerinde, Akalissos kentinin ismi ve Gordianus ile eşinin adı basılmıştır.

Bizans döneminde, Hıristiyanlığı seçen kentte, 2 tane kilise bulunmaktadır ve Piskoposluk merkezi olmuştur.

Kent alanında, yüzeyde ise bol miktarda keramik kalıntısı bulunmaktadır. Bunlar muhtemelen günlük kullanımda kullanılmış, basit ve sade işçilikli ve irili ufaklıdır. Bu kalıntılar Bizans dönemine aittir.

Evet, şehrin tarihi geçmişi incelendiğinde: MS 7 ve 8’nci yüzyıllardan sonra yerleşim olmamıştır.

Günümüze kalan kalıntılar:

Ören yerinde derenin diğer yanında, Akropole bakan tepe üzerinde şehrin en önemli kalıntıları bulunmaktadır.

Burası, doğal özellikleri nedeniyle şehrin nekropol alanı olarak kullanılmıştır. Nekropol alanı, İdebassos şehrindeki gibi ormanlık arazide değildir.

İki tepenin kayalık yapısı nedeniyle, burada kaya mezarları bulunmaktadır. İki ayrı kodda bulunan 8 kaya mezarı görülmektedir. Ancak bu kaya mezarlarının mimari stili, Likya özellikleri taşımaz.

Akropol tepesinin üzerindeki yapılar ise büyük tahribata ve yağmaya uğramıştır.

Nekropol alanındaki lahitler, yerel kireç taşından yapılmıştır. Hepsi Roma dönemine aittir. Lahitlerde, komşu şehir İdebassos’dakilere benzer, kalkan motifleri ve tekne kenarlarında kabartma süslemeler vardır.

Lahitlerin alt kısmında, basamaklı podyumların bulunduğu görülür. Bu lahitler günümüzde şahısların şahsi arazilerinde bulunduğu için, sınır taşı, hayvan besleme ve depo amaçlı olarak kullanılmıştır.

Evet, bu mezarlar dışında, bölgede yapılan araştırmalarda, sağlam kalabilmiş bazı yapı parçalarının, kentte, büyük kamusal yapılar inşa edildiğini göstermesi açısından ilginçtir. Kentin önünden dere geçmesine rağmen, kentte sarnıç kalıntıları bulunmaktadır.

Akropol tepesinin doğu yamaçlarında ise, sur duvarlarına ait izler görülmektedir.

Kumluca İdebassos Tiyatrosu

İDAMAXZZA-İDEBESSOS- 

Kumluca ilçesinin Kozağacı’ndaki Karacaören Mahallesi sınırlarındaki kalıntılar, denizden yaklaşık 900 m yükseklikte kuzey-güney yönünde uzanan alanda dağılır. 

Kumluca merkeze 21 km uzaklıktadır. Ancak ulaşımı zordur, çünkü ören yeri ormanlık bölgededir. Çevresindeki tarım arazilerinden ve daha çok ormanlardan geçimini sağlayan bir Doğu Likya dağ yerleşimidir.

Kentin isminin muhtemelen, arkasındaki en yüksek dağdan kaynaklanmıştır.  Kentin arkasındaki dağlık alanda, bölgenin en yüksek tepesi olan “Kızlarsivrisi” vardır. Adındaki “ss” takısı, kalıntılarda görülenden daha eskilerde bir başka yerleşimin var olduğunu düşündürür.

Akalissos isminde olduğu gibi erken kuruluştan kesin izler veren isim halleridir. Ancak en erken tarihsel bilgi Lykia Birliği dönemindendir. Roma döneminde Akalissos ve Kormos ile başını Akalissos’un çektiği bir sympoliteia oluşturduğu bilinir. Hemen arkasında yükselen 2500 m yükseklikteki Bey dağları, kente muhteşem bir fon oluşturur. 

İdebessos, Doğu Lykia’nın kuzeyindeki dağ yerleşimleriyle kıyı kentlerini birbirine bağlayan yol güzergahı üzerinde bulunmasıyla önemlidir. Patara’da bulunan Miliarium Lyciae’de adı geçen 50 yerleşim arasında adı anılır. Anıtın C yüzündeki yerleşimler İdebessos ile başlar.

Akalissos ve Korma ile devam eder. Akalisos ve Korma arasında 24 stadia olduğu görülürken, şansızlık eseri İdebessos ile Akalissos arasındaki mesafeyi vermesi beklenen kısım eksiktir.

Aynı yazıtın devamında İdebessos yolu Kitanaura’ya bağlanır. Araştırmacılar “İskender’in ordularının bir bölümünü olasılıkla Arykanda, İdebessos ve bugünkü Kesmeboğazı üzerinden Phaselis’e ulaştırmıştır” derler. 

Kent, başından beri Lykia Birliği üyesidir. Ele geçen yazıtlar, yerleşimin bir “polis” olduğunu ve Roma döneminde Akalissos ve Kormos ile başını Akalissos’un çektiği bir Sympoliteia’nın üyesi olduğunu ve üç kentin, Birlikte tek oyla temsil edildiğini göstermektedir. 

Roma dönemi sonrasında ise Edebessos adını alan kent, Hıristiyanlık döneminde Myra Metropolü içinde, adı Lebissos, Lemissos olan bir piskoposluk olarak anılır. 

Kumluca İdebessos

Günümüze ulaşan kalıntılar arasında:

Kentte, klasik dönem ve öncesine ait hiçbir veri yoktur. Sadece bir sikke de kentin ismi geçmektedir. Yine kentteki günümüze ulaşan kalıntılarda: kaya mezar yoktur.

Ayrıntılı arkeolojik araştırma yapılmamıştır, sadece yüzeyde görülen yapılan incelenmiştir. Yüzeyde yoğun olarak görülen Roma ve Bizans dönemi seramikleri yanında, tek ele geçen buluntular bronz heykelciklerdir.

1989 yılında ele geçen ve halen Antalya Arkeoloji Müzesinde bulunan bir define içinde: Likya’nın binicisi Men olan tek atlı heykelcik, Likya’da oldukça popüler olan 3 tane Kakasbos-Herakles heykelciği, 1 atlı heykelcik ve binicileri olmayan 3 at heykelciği bulunmaktadır.

Bu heykelcikler: atlı tanrı figürlerinin yaygınlık kazandığı, MS 2’nci yüzyıla tarihlenmektedir.

Ancak İdebassos şehrindeki kalıntılardan, tanrılara yani kültlere ait bir kabartma, tapınak veya yazıt bulunamamıştır.

Yerleşimde kültlere ilişkin ne bir kabartma ne de bir yazıt ne de tapınak olarak adlandırılabilecek bir yapı kalıntısına rastlanmamıştır. Bu yukarıda sözünü ettiğim bulguların, bir define kazısında bir arada çıkma ihtimali çok zayıftır.

Ancak eğer doğruysa tek bir define çukurunda 8 bronz heykelciğin bir arada çıkmış olması, definecilerin bir Atlı Tanrı Kutsal Alanını kazmış olduklarını gösterebilir. 

Kente ait olduğu düşünülen sikke sayılmazsa, Klasik dönem ve öncesine ilişkin hiç bir veri bulunmaz. Klasik dönem kaya mezarlarından bir tane bile olmayışı bu şüpheyi arttırır.

Yani sonuç olarak burası: çevresindeki tarım arazilerinden ve daha çok da ormanlardan geçimini sağlayan, tamamen Doğu Lykialı bir dağ yerleşimidir. Dağlarla sahili birbirine bağlayan bir uğrak noktasıdır. 

Kumluca İdebessos
Tiyatro:

Lykia’nın erkenlerinden biri olan küçük tiyatro Helenistik kökenlidir. Bakış yönü vadi değil de Bey dağlarıdır. 7-8 oturma basamağı dışında pek bir şey görülmez.

İki merdivenle 3 kuneusa ayrılan kaveanın yaklaşık 600 kişi kapasiteli olduğu düşünülür. Sahne binasına ilişkin bir kalıntı görülmez. Artık tüm tiyatroda, topraklar ve ağaçlar oturmaktadır. 

HAMAM:

Kentte dikkat çeken ve kimliklendirilen önemli kalıntılardan biri de tiyatronun 70 m kuzeyindeki hamamdır. Kuzeyden bağlanan su yoluyla su temin edilmiştir. Küçük boyutlu yapı Lykia hamamları geleneğinde yapılmıştır. Ana bölümlerden biri apoditeriumcum firigidarium (hem soyunmalık hem soğukluk) diğerleri tepidarium ve caldariumdur. 

Kumluca İdebessos
BAZİLİKA:

Doğu-batı aksında yerleştirilmiş bazilika iki sütun sırasıyla 3 nefe ayrılmıştır. Nartheks ve apsisle birlikte planı tümleyecek kadar tanımlanabilmektedir. 

SURLAR:

Kentin surları güneydoğudaki akropol çevresinde izlenebilir durumdadır. Tiyatronun arkasında kalan ve çoğunlukla konutlar, resmi yapılar ve anıt mezar içeren surlar, kendi içinde, bu kesimde güvenli bir alan oluşturmuştur. Sur içinde ve dışında lahitler görülmektedir. 

Kumluca İdebessos
Nekropol:

Nekropol yoğun olarak hamamdan güneye doğru tiyatronun arkasından uzanır. Şehre gelen yol boyunca ilerlemektedir. Tamamı Roma döneminden olan ve en az 50 tanesi sayılabilen lahitler içinde en çok dikkat çekici “U” biçimli eksedralara oturan üçlü lahit kümeleridir.

En anıtsalı da bunlardır. Bazıları tabula ansatalı olan yalın lahitlerin çoğunluk bezemeleri yan yüzlerindeki mızraklı ya da mızraksız Pisidia kalkanlarıdır. 

Evler:

Kentin yaşam alanı olan evler, harabe halindedir.

 

PYGELA-GÜZÖREN-KEPEZTEPESİ:

Kumluca ilçe merkezine 12 km uzaklıktadır. Eski adı Savrun olan, Güzören’in Kepez Tepesindeki yerleşim Miliarium Lyciae’de (Yol Klavuz Anıtı) Korydalla ve Rhodiapolis üzerinden kuzeye yönelen güzergahta görünen Pygela olma ihtimali yüksektir. 

Denizden 800 m yükseklikteki Kepez Tepesinin doğu kayalık kısmında, nekropolün kuzeydoğusunda 30 m kadar uzunlukta ve 5-8 blok sırasıyla korunmuş olan sur duvarları en doğu uçta kule yaparak sonlanır. Duvarlar taş işçiliği ve duvar örgüsüyle Helenistik yapısallıktadır.

Yoğun bitki örtüsü nedeniyle kalıntıları izlemek zor da olsa yerleşim dokusu anlaşılabilmektedir. Surlarla nekropol arasında kalan alan en yoğun yapı bulunan alan özelliği taşır. Agora karakteri taşıyan bu merkezi meydanın iki yanında çok sayıda heykel altlığı bulunmaktadır.

Bunlardan bir gurubu, aynı altlık sırası üzerinde birlikte düzenlenmiştir. Bu gurubun kuzey doğusunda tam merkezde, tamamen dağılmış bloklardan oluşan bir tapınak mezar kalıntısı bulunur. Agora kalıntılarının güney tarafındaki yamaçta çok sayıda konut kalıntısı bulunmaktadır. 

NEKROPOL:

Yerleşimin güney tarafında agoranın bitimiyle başlayan nekropol, Roma döneminde yaygın olan yol boyu mezarlığı düzenindedir. Lahitler 2-3 basamaklı podyumlar üzerinde durmaktadır.

Çoğunlukla alt mezar odaları vardır. Aynı sırada, yol boyunca tek duran mezarlar olduğu gibi, 2-3 lahitten oluşan guruplar da bulunmaktadır. Hemen tamamı aynı formda olan Roma dönemi lahitlerinin çoğu yazıtlıdır.

Yazıtlı olanlar, tabula ansatalı olanlar ve olmayanlar olarak iki gurubu oluşturur. Yazıtlar büyük oranda okunamaz durumdadır. Hiçbir yazıtta kentin adına yönelik bir husus bulunmamaktadır. Lahitlerin bazılarının içlerinde karşılıklı çıkıntılar bulunur.

Ahşap yatak yerleştirmeye yönelik bu çıkıntılar teknenin iki katlı kullanımının bir sonucudur. Ve bu iki katlı kullanım üretim aşamasında öngörülmüştür. Kapaklar yarım yuvarlağa yakın bir kesitte yalındır. Mahya kirişleri ve yan tutamak çıkıntıları bulunmaktadır.

Lahitlerden birinin kapak alınlığındaki Medusa başı dışında başka kabartma bulunmaz. Yerleşim merkezine en yakın duran son lahit diğer 20’sinden farklı olarak tamamen kaba işçiliğiyle bırakılmıştır.

Buna rağmen tüm lahitler neredeyse aynı ustanın elinden çıkmış gibi standart biçimde üretilmiştir. Ölçüleri açısından da büyük yakınlık bulunmaktadır. Örnek seçilen bir lahdin ölçüleri şunlardır: Tekne uzunluğu 2.28 m, genişliği 1.07 m, yüksekliği 1.25 m ve iç derinliği 0.70 m dir.

Her  biri yaklaşık 0.40 m yüksekliğinde 3 basamak podyumu oluşturmaktadır. En üstteki aslan ayaklıdır. Aynı basamakta 17 cm çapında ve 15 cm derinlikte, sunu amaçlı silindirik bir delik açılmıştır. Kapak 2.30 x 1.10 x 0.88 m ölçülerindedir. Yarım yuvarlak kesitli ve mahya kirişlidir. 

 

BELEN-ERENTEPE:

Kumluca Belen köyünün arkasında yükselen tüm çevreye egemen sivri kayalık Eren Tepe ve batısındaki su deposuyla arasında kalan sırtta kalıntılar bulunmaktadır. 

Küçük çaplı yerleşim dış sur ve iç surla korunmaya alınmıştır. Surların içinde de yapı kalıntıları bulunur. 

Sarp kayalık tepe tüm yöreye hakim konumda, batıda Kumluca-Finike, kuzeybatıda Akalissos, İdebessos tarafında Pygale, güneyde Gagai ve Melanippion’u görmektedir. 

Evet, yerleşim Eren Tepenin batı eteğinde ve eteğin başladığı boyun düzlüğünde yoğunlaşır. Boyunda kuzeye doğru yarımada gibi çıkan kısımda da kalıntılar vardır.

Bu ilk kalıntıların bulunduğu alandan itibaren kuzey-güney doğrultusunda yaklaşık 200 m uzayan dış sur duvarı yerleşimin ilk güvencesi olarak tüm alanı iki yandaki uçurumlar arasında kesmektedir. 

Düze yakın ilerleyen, 1.50 m kalınlığındaki güçlü duvar sık sık kulelerle desteklenmiştir. Polygonal bloklarla örülü duvarlar MÖ 4’ncü yüzyıl karakterindedir. Duvar dışında duvara bitişik konutlar izlenmektedir.

Güney baştaki ilk kule yanından ana giriş kapısı bırakılmıştır. 3.15 m genişliğindeki kapı boşluğu 0.50 m kalınlıktaki sövelerle ve üstündeki lentosuyla ana giriş kapısını biçimlendirir. Söveler ve lento bugün yerde durmaktadır. İçeriye doğru daralan kapı yolu 25 m kadar uzanmaktadır.

Kapı yolu içinde yan bir giriş açıklığı bulunmaktadır. Kapı yolu geçildikten sonra konut kalıntıları ve aralarında ana kayaya oyulu 3 adet işlik vardır. En sağlam bulunan işliklerden biri 1 m çapında toplama çukuru ve 1.75 m uzunlukta ezme bölümü ana kayaya oyuludur. Helen yakınındaki 0.90 x 0.75 m ölçülerinde ve 0.35 m tutamak deliği olan bir ağırlık taşı işlik resmini tamamlar. 

Duvarın kuzey ucu, uçurumla sonlanır. Kuzeydoğu vadinin çıkış noktasındaki yolun tepeye ulaştığı noktaya, yol kenarına yerleştirilmiştir. Bu kesimde ana kayaya oyulu bir dikme altlığı ve yanında iki parçaya bölünmüş 3 m yüksekliğinde dikmesiyle birlikte bulunmuştur.

Altlığıyla birlikte toplam 3.75 m yüksekliktedir. Klasik dönemde Merkezi ve Orta Lykia’dan bilinen dikmelerin küçük bir modeli olarak Doğu Lykia’da ele geçen ilk örnektir.

Dikmenin yaklaşık 50 m güneyinde ana kayaya oyulu bir lahit ve parçalanmış kapağı bulunur. 2.15 x 1.20 m ölçülerindeki teknenin cephesi boyunca paneller oyuludur. Sivri kemerli bir yapı gösterir.

Alınlığında, kenarları yaklaşık 0.40 m olan kare bir açıklık bulunmaktadır. Bir babayla mahya kirişine bağlanır. Tıpkı ahşap yapılarda olduğu gibidir. Mahya kirişi üstünde ve ucunda, apliklerin yerleştirilmesi için zıvana delikleri bulunur. 

Lahdin batı karşısındaki yamaçta, iç sur duvarının hemen altında temenos mezar yerleşiktir. 1.70 x 2.05 m ölçülerindeki küçük mezar odasının yüzü batıya bakmaktadır. Mezardan çok temenoso dikkat çekmektedir.

13 m kadar düz ilerleyen temenos duvarı kuzey uçta, mezarı çevrelemek üzere doğuya dönmektedir. Duvar birinci sınıf taş işçiliğinde çok düzgün bloklarla örülüdür. Mezarın güneyinde sarnıçlar bulunur. Tepeden ve kaya içinden kaynaktan gelen sular, başarılı bir şekilde sarnıcı yönlendirilmiştir. 

İç sur, tepe yamacını keserek yerleşimi dışa karşı kapatır. Sur içinde çok yoğun ve anlamsız moloz taş yığınları vardır. Bunların konut oldukları anlaşılsa da herhangi birinden plan çıkacak durumda değildir. Ancak çok nitelikli 3 konuttan günümüze anlamlı kalıntılar kalmıştır.

Kalanlar kaybolmuş olanlara ilişkin de bilgi vermektedir. Bunların ikisi iç sur içinde, diğerleri yüksek sarp yamaçtadır. Neopolis’in sarp kayalık yamaçtaki topoğrafik özelliklerine ve buna bağlı kentleşmesine çok benzeyen yerleşimde yüksek ve güçlü teraslarla konut alanları elde edilmiştir.

Tepenin çok zor ulaşılan yüksek kotlarında bulunan bir konut oldukça korunmuş halde günümüze ulaşmıştır. Birbirine geniş bir kapıyla geçit veren iki odalı konutun ölçüleri yaklaşık 8 x 12 m dir. Tepeye yaslanan arka kısmı tamamen kayadan yararlanılarak gerçekleştirilmiştir. Her oda ikişer mazgal pencereyle dışa açılmaktadır. Pencere ve kapı girişi görülmez.

Diğer konutlarda da aynı özellik vardır. Yaklaşık 2 m kadar çok güçlü ve sıhhi bir alt yapı vardır. Avşar Tepesi ve diğer bazı yerleşimlerde bulunan ve yapısallıkları anlaşılmış olan örneklere göre, anlaşılan taş alt yapının üzerinde ahşap konut yükselmekteydi. Aşağı kottaki benzer konutta da aynı özellikler görülür. Arka kesimi oluşturan ana kayada ahşap kiriş yuvaları görülür. 

Kayalık tepenin güney bitiminde başlayan hafif yamaçta bulunan büyük bir kayalık kütlede bir kaya mezarı açılmıştır. Tek odalı yalın cephelidir. Sağ yanda tek klinelidir. İlginç olan kayalık akropol tüm heybetiyle ve uygunluğuyla yükselirken, yerleşim tek kaya mezarı için yerleşim dışındaki bu küçük kaya kütlesinin neden seçildiği anlaşılamaz.

Klasik dönem de Lymra’dan sonra en yoğun kalıntılar buradadır. Bugüne kadar gelebilen kalıntıların yol göstericiliğinde yerleşimin en erken bulgularının MÖ 4’ncü yüzyıl ve sonrasındadır. Güçlü iki sur duvarıyla Perikle’nin bölgeye egemen olmak üzere kurduğu bir garnizon kala olduğu düşünülür. 

 

 

SARAYCIK

Ören yeri, Söğütcuması köyü ile Gölcük köyü arasındadır. Kumluca merkeze 43 km uzaklıktadır.

Kalıntıların tam ortasından, maalesef asfalt yol geçmektedir.

Pek çok yapı ve kalıntı, gerek doğal şartla ve gerekse kaçak defineci kazıları nedeniyle harap olmuştur.

Kumluca Kitenaura

KİTANAURA-KİTHANAURA:

Saraycık mevkiinin kuzeyindeki tepe ve yamaçlarda kurulmuştur.

Antik çağda yazılan hiçbir eserde, şehirden söz edilmemektedir. Bu yüzden şehrin geçmişi bilinmez.

Şehir ilk olarak 1842 yılında subay olan iki gezgin tarafından keşfedilmiştir.

1898 yılında ise, bölgede bir hazine bulunmuştur. Hazinede, 31 adet Helenistik dönem sikkesi vardır. Bu sikkelerden, 9 tanesi “Kitanaura” sikkesidir. Bu sikkeler, Kitanaura şehrinde; Helenistik dönemde sikke basıldığını göstermektedir.

Bu sikkelerle birlikte, Patara şehri kazılarında ele geçen “Stadiasmus Patarensis” (yol taşı) geçen yol güzergahına göre, günümüzde Saraycık bölgesinde bulunan kalıntıların, Kitanaura şehrine ait oluğu kabul edilmiştir.

Patara şehrinde bulunan Stadiasmus Patarensis’e göre, Kitanaura şehri, İdebessos şehrine 17-18 km uzaklıktadır ve Termessos egemenlik sınırları içindedir.

Evet, yol taşında verilen güzergaha göre, Kitanaura şehri, İdebessos şehrinin 20 km doğusundadır.

Antik şehir kalıntıları: Limyros nehrinin bir kolu olan “Gönen Çayı” nın yukarısında, küçük bir dağ platosunun üzerindedir. Rakımı 1300 metredir.

Kentin tarihi süreçteki konumuna bakıldığında: MS 1’nci yüzyılda, Romalılar ve bölgedeki korsanlar arasında yapılan çatışmalarda korsanların başı Zenikeles’in yanında yer aldığı, korsanların yenilmesinden sonra ise, Roma tarafından cezalandırılan kentin, Termessoslulara verilmiş olduğu tahmin edilmektedir.

Kentin, Roma dönemine ait sürece ait herhangi bir bilgi yoktur. Sadece kentin çevresinin surlarla çevrili olduğu bilinir. Bizans döneminde ise, şehir Perge Metropolitliğine bağlı bir Piskoposluk merkezidir.

Kumluca Kitenaura Günümüzdeki Kalıntılar

GÜNÜMÜZDEKİ KALINTILAR:

Günümüzde şehirdeki kalıntılar: doğu-batı yönünde uzanan Akropol üzerinde ve Akropolün güney ve batı eteklerinde yayılmıştır.

Surlar:

Surların farklı dönemlerde yapıldığı ve en erken evresinin MÖ 1’nci yüzyıla ait olduğu anlaşılmıştır. Akropolün güney yönünden başlayan surlar, güney-batı yöndeki ana girişe kadar devam eder.

Mimari stillerine bakılarak Helenistik döneme tarihlenirler.

Güney giriş: bu surlarla benzer nitelikte işçilik gösterir. Bu nedenle güney girişin aynı dönemde yapıldığı anlaşılmaktadır.

Surların diğer bir bölümü ise, daha uzundur ve çeşitli nedenlerle yıkılan orijinal surların yerine, muhtemelen Roma döneminde yapılmıştır.

Bu döneme ait surlarda kullanılan bloklar, bu kez kaba işçilikle kesilmiş ve aralarında harç kullanılmıştır.

Surlar bazı bölümlerde 3 metreye kadar günümüze ulaşmıştır. Surlarda kuleler kullanılmamıştır.

Günümüzde mevcut surlar 1.30 metre kalınlığındadır. Sur duvarları Akropolü çepeçevre dolanırlar. Ancak zaman içinde yer yer yıkılmıştır.

Kumluca Kitenaura Agora
Agora:

Hamamdan, daha aşağıya akropolün güney eteğindeki vadiye, antik yol kıyısına inildiğinde Roma dönemi yapıları ile çevrili agora ile karşılaşılır. Çok güçlü duvarları, nitelikli girişleri ve büyük boyutlarıyla dikkat çekmektedir.

İnce uzun dikdörtgen formdadır. Kentteki konumu ve yapısallığıyla Trebenna yapısına benzer. Dönem olarak da yine Trebenna yapısının tarihi olan MS 3’ncü yüzyıla tarihlenir. Duvar ve taş işçiliği bunu destekler. 

.

Akropol:

Akropol, denizden 1300 metre yüksektedir. Çevresi surlarla çevrilidir. Akropol’de 3 kapı vardır. Ancak asıl giriş güney batıdadır. Akropolde: güney kent girişi, resmi yapılar, dükkanlar dışında kalanların hepsi tahrip olmuştur. Bazı yapılarda, çok sayıda devşirme malzeme kullanıldığı görülür.

Güney Girişi:

Helenistik dönem yapısıdır. Basamaklar ve kapı, düzgün ve iri bloklarla oluşturulmuştur. İki yönde, ana kayaya açılmış nişler görülür. Kapıdan içeri girilince, sağ yanda bulunan yapının, girişin savunulmasına yönelik olduğu tahmin edilmektedir. Bu yapının doğu  duvarı, ana giriş kapısının duvarıyla bitişiktir.

Kumluca  Kitenaura Bazilika
BİZANS BAZİLİKASI:

Akropolün güneybatı ucunda bir Erken dönem Bizans bazilikası kalıntıları bulunur. Doğu-batı konumludur. Giriş ve nartheks, akropolün bu yönde batı kayalık sınırına yakın yerleştirilerek, alan doğal sınırlar elverdiğince kullanılmıştır.

İçten iki sütun sırasıyla, üç gemili düzenlenmiştir. Doğu başta apsisi ve synthoronon yer alır. Çoğu devşirme olan sütun altlıkları in situ korunmuştur. 

Merkez/büyük Bazilika:

Diğer bazilikadan ayrı olarak Akropolün kuzey doğu ortalarında ikinci bir bazilika vardır. Üç girişi, nartheksi, üç nefi, iki sütun sırası ve apsisi belirgindir. Bazilikanın apsis genişliği 5.60 m dir. Ön avlusu ise 4.85 m dir. Neflere ait sütunların çoğunluğu çevreye yayılmıştır.

Dıştaki duvarların kalınlığı 0.80 m dir. Ancak bu duvarlar temel seviyesine kadar yıkıktır. Sadece kuzeybatı köşede, üç sıra blok durmaktadır. Yan duvarlar düzgün kesilmiş iri bloklarla örülmüştür. 

Erken Bizans dönemi yapısıdır. Oldukça nitelikli ve büyük boyutlu bu yapı yani bir Roma Bazilikası, daha sonra kilise olarak kullanılmıştır.

Bazilikanın kuzey yanı boyunca büyük, dikdörtgen bir sarnıç bulunur. Kentteki en büyük sarnıçtır. 

Evet Akropol ile ilgili bilgi vermeye devam ediyorum.

Büyük bazilikanın sağında akropol meydanına bakan bir yapının önünde, iki basamaklı platforma oturan muhtemel 4 sütunlu bir revak yerleştirilmiştir. Bu yapıdan doğuya dönüldüğünde,  doğu-batı doğrultusunda bir sokak bulunur. Sokağı, işlevi tam anlaşılamayan bir yapı sınırlar.

Burada 4 basamaklı bir duvar kalmıştır. Yanında ilerleyen alanda büyük altlıklar bulunması, bu kesimde heykellerle dolu bir sokağın bulunduğunu gösterir. Uzunca bir fal yazıtının olduğu kült yapısına doğru gidildiğinde, başka bir kilisenin kalıntıları görülür. Apsisi, girişi ve nefleri izlenir. 

Hemen arkasında kayalık sınırına kadar yazıtlı bir yapı bulunur. 

Bazilika ile yazıtlı yapı arasında çizilecek bir çizginin, doğusunda kalan akropolün doğu yarısı, doğu kayalıklarının başladığı yere kadar tamamen konut doludur. Konutların arasında işlik kalıntıları görülür. 

Akropolün güneybatı kapısından aşağıya inen yolun, iki yanında bazı kalıntılar ve belki de yol boyu anıtların kalıntılar görülür. Akropolün güney tarafında;  kademelendirilmiş yamacında kiliseler vardır. Bu alanlar Roma döneminde de kullanılmıştır.

Asıl yapılar yolun orman yoluyla buluştuğu akropol eteğinde bulunmaktadır. Antik yolun akropole döndüğü kesimde, yolun yanında hamam-gynasium ve iki büyük yapı görülür. Bunlardan biri phallos kült yapısıdır. 

 

Hamam-GYNASİUM:

Yerleşimin en nitelikli ve en iyi korunmuş yapısıdır. Neredeyse tüm bölümleri açıkça izlenir. Bazı bölümleri, çatı başlangıcına kadar ayaktadır. Yapı, 7 bölümden oluşur. 700 metre kare büyüklüktedir. 

Kuzey-güney doğrultusunda uzanır. İlk bölüm akropole çıkan yolun sağından başlayan dikdörtgen planlı küçük palaestaradır. Palaestranın doğu ve batı kesimleri, tamamen tahrip olmuştur. Palaestranın girişi kuzey yönde olup güney duvarının batısından bir giriş servis bölümü açılır.

Servis bölümünden frigidarium/apoditerium olarak çift fonksiyonlu bölüme girilir. İki uzun yanında 4’er anıtsal kemerle düzenlenmiştir. Kemerler hem iç mimari düzenleme hem de tonozun taşınması amacıyla yapılmıştır. 

Frigadarium, doğu dar duvarın önünde bir heykel kaidesi ve altında “Antonına Apiphanei” yazmaktadır. Altlık üzerinde olması gereken heykelin ayak izleri görülür. Frigidariumdan güney taraftaki orta kemerden diğer bölüme bir kapı olmalıydı.

Doğu arka tarafta, büyükçe bir yarım yuvarlak havuz bölümü vardır. Havuz yuvarlığının güney duvarı içinde büyükçe bir su kanalı geçer. Havuz suyu buradan temin ediliyordu. Bu odanın güney düz duvarı ortasından yan bölüme geçelir. Burası tepidariumdur. Kare formlu bu odadan da bir kapıyla caldariuma geçilir.

Caldarium güney ve batı duvarında, içinde sıcak su havuzları bulunması gereken birer apsisle biçimlenir. Apsislerin ortasında birer pencere açıklığı bulunur. Pencere açıklıklarının önlerinden geçen bir blok çıkıntısı apsisleri de dolanır.

Hamamın son bölümü caldariumun doğu yanındadır. Bu iki bölüm arasında kapı bulunmaz. Son bölümün girişi, güney taraftan daha alt kotta ve bağımsız verilmiştir. Burası, yakacak  deposu ve ısıtma alt yapısı hizmetlerinin verildiği bölümdür. 

Hamam ana bölülerinin yan yana sıralandığı, geleneksel plandadır. Lykia hamamları içerisinde ortalama büyüklüğüyle de yerleşim Roma dönemindeki niteliği konusunda fikir verir. Kesin tarihleyici bir bulguya rastlanmamıştır. Yapısallığına, taş işçiliğine ve bölgedeki hamamların yapılış tarihlerine göre, MS 1’nci yüzyıl sonunda ya da 2’nci yüzyıl başında yapıldığı düşünülür. 

 

Nekropol:

Akropolün güney ve batı tarafından yol boyunca nekropoller uzanır. Akropolün batısında uzanıp kuzeye dönen orman yolu boyunca iki yanlı ana nekropol uzanır.

Kentte batıya uzaklaşan yolun iki yanı boyunca, çeşitli ve çok sayıda mezar bulunur. Bunlar: lahitler, khamosorionlar, kaya ostothekleri, aedikula mezarlar ve anıt mezarlardır.

Lahitlerin hemen tamamı Psidia karakterinde tabula ansatı ve yanlarındaki mızraklı kalkanlardan oluşan ana şemada yapılmıştır. Bunlar: 7 anıt mezar, 2 khamosorion, 2 kaya osthotheki ve 98 tane lahit mezardır. 

En yoğun mezar, akropolün kuzeybatısına denk düşen kesimde, orman yolunun solundaki yamaçtadır. Çoğunlukla basamaklı podyumları olan Roma lahitlerinden oluşur. Lahitlerin bitim sınırında, kaya kütleleri üzerinde khamossorionlar ve ostothekler açılmıştır. Bazı kayalıklarda mezarlar yanında “yuvarlak kaya ostothekleri” de açılmıştır. Bu ostothekler yanında, aynı kayalıklarda bazı stel yuvaları ve sunu çukurları görülür. 

Akropolün kuzeybatısında orman yolunu döndükten sonra, asıl mezarlıktan ayrı kümelenmiş ancak onun devamı olan 14 lahit daha bulunur. Burası bu yöndeki son nekropol alanıdır. 

Kulenin güneyinde yol kenarında, önemli ve anıtsal bir mezar  kalıntısı bulunur. Çevreye dağılmış parçalardan, önünün açık olduğu kemerli bir üst yapısı, diş sırası içeren mimari elemanlarıyla önemli birinin mezarı olduğu anlaşılır. Mezar bloklarından birine, Bizans döneminde de kullanıldığını gösteren bir haç işlenmiştir. Anıt mezarın çevresinde ve yolun karşısında başka mezarlar da bulunur. 

Akropoldeki bir başka ilginç mezar, akropolün güneybatı köşesinde kayalıklara açılmıştır. Hibrit özellikte, küçük odanın tamamı kayadan oyulmuş tonoz örtüsü ise  taşlarla örülmüştür. Dromosla girilen bir yeraltı oda mezarı olup bölgede başka örneği bilinmemektedir. Yerleşimde bu tipte başka mezara rastlanmamıştır. Akropoldeki tek mezar olması da düşünüldüğünde, sahibinin mutlaka egemen ailelerden biri olması beklenir. 

.

Saraycık Heroonu:

Modern yolun alt bitişiğindedir. Günümüze sağlam bir şekilde gelmiştir. Mezarlık ortasında anıtsal bir odak oluşturmakta ve diğer mezarlar çevresinde yoğunlaşmıştır. 

Hereon girişi/cephesi akropole yöneliktir. Mezarın altında hyposorion vardır. Heroon, doğusunda aynı sıra üzerinde, heroonla birlikte yapılmış, içinde 4 mezar odası bulunan bir temenosla çevrilidir. Heroonun batısından kuzeye inen güçlü temanos duvarı tüm yapıyı çevreler. İyi korunmuş durumdaki heroonun duvarları, podyumun üstündeki ikinci blok sırası boyunca kabartma frizleriyle çevrilidir. 

Bu frizlerde: arka cephe frizinde: oval Galat kalkanı, at başı, dizlikler, çift mızrak arasında kalkan, çift savaş baltası, at başı ve Korinth miğferi bulunur. Yan cephede: Pelta kalkan, iki açık kol, göğüs zırhı, Korint miğferi, iki bacak, at başı ve kuş başlı kılıç ile kalkan bulunur. Ante yüzlerinde: barbarlar ve göğüş-baş zırhları bulunur. Alınlıkta: Medusa ve iki yanında tritonlar verilmiştir. Tritonlar, Medusanın yılan saçlarını çene altından bağlamaktadır. 

Sonuçta, bunlar mezar sahibi kahramana ait ve onun savaşçılığını temsil eden kabartmalardır. 5 x 5.40 m ölçülerinde, kare formlu mezar odası içinde Trokondasa ait olması gereken parçalanmış lahit bulunmaktadır. Üzerinde savaşın frizlerinin ve iki boğa ile aslan figürlerinin kalıntıları izlenir. Kentin en önemli ve nitelikli mezarıdır. Mezar cephesindeki yazıta göre “Atteous’un torunu, Trokondasın oğlu Trokondas kendisi için yaptırmıştır” yazar.

Mezar; mimarisi ve kabartmaların ışığında, MS 1’nci yüzyıla tarihlenir.

SİKKELER:

Antalya Müzesinde bulunan 5 küçük bronz sikke “KITA” lejantlıdır. Bu sikkelerin ön yüzünde Artemis büstü, ok ve sadak, arka yüzünde de çıplak erkek figürü bulunur. Sikkeler MÖ geç 1’nci yüzyıl ile MS erken 1’nci yüzyıl arasına tarihlenir. 

 

MAVİKENT KASABASI:

Mavikent kasabası: Kemer, Tekiroğva, Çıralı, Olympos, Adrasan hattından gelerek, Finike-Kaş istikametine giden turistlerin uğrak yeridir.

Mavikent kasabası ve Finike arasındaki sahil şeridi: yöre halkı tarafından yapılmış ahşap evler yani obalarla doludur.

Bölgede kıyının, ormanla iç içe olması yörede yoğun bir günübirlik turizm faaliyetinin yaşanmasına sebep olmaktadır. Mavikent Belediyesi, bu bölgede her türlü düzenlemeleri yapmıştır. Sahil boyunca, Karaöz’e kadar uzanan yol asfaltlanmış ve yol güzergahı ağaçlandırılmıştır.

Kumluca Mavikent Tabiat Parkı

MAVİKENT TABİAT PARKI:

Kumluca merkeze 15 km uzaklıktadır.

Tabiat parkı olarak ilan edilmeden önce, daha çok yöre insanı tarafından mesire yeri olarak kullanılıyordu. Burada oldukça uzun bir ormanlık alan bulunmaktadır. Yani oldukça büyük bir park alanıdır. Toplam alanı 420 dekardır.

Yapılış amacı: sahada kumul ağaçlandırması yapılarak gerek sahil kumlarının ana maddesi olan ince kumun rüzgarla savrularak her türlü araziyi örtmesi ve zamanla büyüyerek ana rüzgar yönündeki araziler için tehlikeli olmasının önlenmesidir.

Sahilde, Belediyeye ait çok güzel bir çay bahçesi vardır. İlaveten çok bakımlı bir havuz, piknik masaları, kamelyalar, restoran gibi tesisler bulunuyor.

Kumluca Taşlık Burnu-Gelidonya Burnu

TAŞLIK BURNU-GELİDONYA BURNU-KIRLANGIÇ BURNU:

Taşlıkburnu:

Mavikent ile Adrasan arasında küçük bir yarımada şeklindedir. Taşlıkburnu mevkiinin doğu tarafında ise, Sulu ada bulunmaktadır. Taşlıkburnu mevkiinin batı tarafında: “Korsan Koyu” vardır.

Antik kaynaklarda, burası “Hiera Burnu” yani “Kutsal Burun” olarak isimlendirilmiştir.

Piri Reis tarafından yapılan haritalarda buradan “Şilden Burnu” diye söz edilir. Fenerin bulunduğu burnun, ön tarafında dikine sıralanan ve üzerinde yaşam olmayan 5 ada bulunmaktadır.

Gelidonya burnu:

Antalya Körfezinin en batı ucundaki Gelidonya Burnu (Cape Gelidonia-Hicra Akra) günümüzde Fener olarak bilinir. 

Ters akıntılar nedeniyle, Pamfilya denizinin yani günümüzdeki ismiyle Antalya körfezinin en tehlikeli yeridir. Antik dönemde sayısız gemi, kayalara sürüklenerek batmıştır. Böylece Taşlık burnu, tam bir sualtı mezarlığına dönüşmüştür.

1960 yılında burada yapılan su altı araştırmalarında 30 metre derinlikte bulunan MÖ 15’nci yüzyıla ait gemi kalıntıları, günümüzde Bodrum Sualtı Müzesinde sergilenmektedir.

Bakır ve bronz külçeler taşıyan Suriye ticaret gemisi, Gelidonya burnu önündeki kayalıklara bindirdikten sonra batmıştır.

Kumluca Gelidonya Feneri

Gelidonya Feneri-Taşlıkburnu Feneri:

Gelidonya feneri, 227 m rakımlı Taşlık Burnundaki konumuyla Türkiye’de en yüksek bakışlı işaretçidir. Yolu olmayan, sarp ve dik kayalıklar üzerinde kuruludur. Kapıkaya mevkiinden, 30-40 dakikalık yürüyüşle, Türkiye’nin en güzel manzaralı fenerine ulaşılır. 

Kırlangıçların mola yeri olduğundan verilen ilk ismi “Kaledonya” sonradan “Gelidonya” olmuştur. 

Fenerin yapımına Fransızlar tarafından 1934 yılında başlanmış ve 1936 yılında tamamlanmıştır.

Denizden 3 km içeridedir. Fenerin yerden yüksekliği 9 metredir. Görünüş uzaklığı 10 mildir.

Karşıdan bakıldığında yanıp söndüğü sanılan aslında ışığın sürekli döndüğü fener, ada ve sahil kayalıklarına gemilerin çarpmaması için uğraşı vermeye devam etmektedir. 

Fenerde elektrik yoktur. İlk yıllarda gaz yağı, daha sonra ise LPG tüpü kullanılmış, 2017 yılından sonra ise güneş enerjisiyle elektrik sağlanmıştır. Fenerde: fener ve gardiyan binası, Ulusal Miras olarak tescil edilerek koruma altına alınmıştır.

Fenerin bakımını üstlenen aile için fenerin yanında iki odalı bir lojman bulunmaktadır.

Korunması: Kıyı Emniyet ve Gemi Kurtarma İşletmeleri tarafından sağlanmaktadır.

Ayrıca fenerin önünde bir çardak bulunmaktadır. Bu çardak, 2004 yılında güneş tutulmasını izlemek için bölgeye gelen Amerikalılar tarafından, fenerin bekçisine yaptırılmıştır.

Buradan günümüzde güneşin batışını izlemek muhteşem güzeldir.

2007 yılında Gelidonya feneri ve önündeki manzara, Türkiye’nin en güzel manzarası seçilmiştir.

Kumluca Gelidonya Feneri
Ulaşım:

Bence denemeyiniz, ulaşım oldukça zordur. Yine de mutlaka gitmek isteyenler için güzergah şöyledir. Antalya-Kumluca karayolu, Adrasan sapağına girilir ve yaklaşık 8 km ilerledikten sonra, Adrasan merkeze varılır, Adrasan merkezden dar ve zorlu bir karayolundan 5 km daha gidilir, sonra Korsan koyu ve Gelidonya feneri tabelaları görülür, buradan itibaren 5 km yürümek gerekir.

Ancak aracınız ile devam etmek isterseniz, bir süre daha orman yolunun sonuna kadar araçla gidebilir, sonra aracınızı bırakıp yürümek zorunda kalırsınız.

1 metre genişliğindeki patika yol, yaklaşık 2 kilometredir ve 1 saat civarında sürer. Özellikle bu yol üzerinde herhangi bir su kaynağı yok, yani mutlaka su takviyeli gitmelisiniz.

Likya Yolu:

Antik Likya yolu, Efes şehrinden başlar ve fenerin önünden geçerek ilerler. Bu yüzden, bahar ve yaz aylarında buradan gelip geçen eksik olmuyor.

Kumluca Karaöz Mevkii

KARAÖZ MEVKİİ:

Kumluca merkeze 25 km uzaklıktadır. Adrasan merkeze ise 15 km uzaklıktadır.

Karaöz mevkii, yazlık konutların çokluğu ile dikkat çeker.

Bölgedeki doğal güzellikler, deniz, kum ve güneş, yaz aylarında yerli ve yabancı turistleri buraya çekmektedir. Karaöz sahilinde: mangallı piknik yapılabilecek yerler var. Bölge sessiz ve sakin, deniz masmavidir. 

Ancak Karaöz normal bir kıyı kasabası olmasına rağmen, bölgenin en kötü yani düzenlenmemiş, bakımı yapılmamış sahili buradadır. 

Ancak denize girmek için Korsan koyu veya benzeri yerleri yakın yerleri, örneğin Mavikent veya Çıralı plajlarını tercih etmelisiniz.

Kumluca Korsan Koyu

KORSAN KOYU:

Mavikent mahallesi Karaöz Mevkiinde Gelidonya Feneri arasındadır.

Karaöz sahiline, yaklaşık 3 km uzaklıktadır.  Koya ulaşmak için stabilize yani toprak bir yol bulunmaktadır. Kumluca merkeze 26 km uzaklıktadır.

Buraya “Korsan Koyu” isminin verilmesinin sebebi: “Bir söylentiye göre, koyun yakınlarındaki Gelidonya burnunda ters akıntılar olması nedeniyle ticari gemileri akıntıya kapılıp kayalara çarpıp batmamak için doğal liman vazifesi gören bu koya sürüklenirlermiş.

Tabii sonrasında burada bekleyen korsanların ellerine düşerlermiş. Bu yüzden buraya korsan koyu ismi verilmiştir.

Kumluca Korsan Koyu

Olympos tanıtım yazısında da belirttiğim gibi, bir zamanlar buralarda Korsan Kralı Zeniketes ve buna bağlı birçok korsan bulunuyormuş ve bölgenin hakimi durumundaymışlar.

Piri Reis, 1521 yılında hazırladığı haritalarında, buraya “Karaöz Koyu” olarak isim vermiştir.

Kumluca Korsan Koyu

Evet Korsan Koyunun bir diğer özelliği: buranın Melanippe antik kentinin limanının burada bulunmasından kaynaklanmaktadır.

Korsan koyu, son yıllarda özellikle çadırlı kamp yapanlar tarafından yoğun tercih edilmektedir. Çadır kurmak ücretsizdir.

Kumluca Korsan Koyu

Ayrıca, günübirlik tatilciler de burayı tercih ediyorlar. Çadırınız yoksa burada bulunan işletmelerde kiralık çadır veya bungalovlar bulunmaktadır. Sonuç olarak, burası özellikle hafta sonlarında aşırı kalabalık olmaktadır.

Çünkü gelidonya deniz fenerinden önce denize rahat girilebilecek tek yerdir.

MELANİPPE-MELANİPPİON-KARAÖZ:

Kent, günümüzde Gelidonya Burnu’nun 30 stadia (5.5 km.) kuzeyindeki Korsan Koyu’nun hemen yanında yükselen ve küçük güvenli koyu oluşturan alçak kayalık tepenin üstünde kuruludur. Gagai’den 11 km güneydedir. Koyun karşı yanında ise sadece bir kilise bulunur. 

Antik kente: deniz veya kara yolu ile ulaşmak mümkündür. Kent ismini: Deniz Tanrısı yer sarsıcı Poseidon’un sevgilisi Melanippe’den alır. Kentin isminin anlamı: siyah at demektir.

Kyaneai’de bulunmuş olan MS 135 yılına ait bir yazıtta adı “Meloeten” olarak anılır. Kentte bulunan, MÖ 188 yılına ait dekrette Phaselis ve Rodos arasında bir symmakhiadan söz edilmekte ve savaşta Rodos Birliği içinde yer aldığını göstermektedir.

Kentte ele geçen bir yazıtta, Phaselisli Apollonios, kentin özgür kalması için Rhodos’la ilişki kurduğu öğrenilmektedir. Bu durum Helenistik dönemde otonom bir  polis olduğunu göstermektedir. Kent suru girişinde bulunan geç dönem yazıtta “Ey efendimiz köyümüzü koru” denmektedir.

Bu yazıtın devamında “Halleluya-Tanrıya Şükür” ifadesi vardır. Yani bu dönemde yerleşim bir kome durumuna düşmüştür. Gagai’nin güçlenip gelişmesiyle Melanippion’un bu duruma düştüğü anlaşılmaktadır. 

Yani, Melanippion Gagai’ye bağlıdır ve Gagai de Lykia birliği içerisinde Rhodiapolis ve Korydalla ile ilişki içerisindedir. Her dönemde önemsiz ve küçük bir yerleşimdir.

Önemli yanı, çevresindeki diğer yerleşimlere de hizmet veren korunaklı küçük bir doğal limandan kaynaklanır. Bu yapısal özelliği nedeniyle Zeniketes’in sığınaklarından biri olmuştur. 

GELELİM GÜNÜMÜZE KALAN KALINTILARI:

Kayalık  tepeye çıkan yol boyunca 5 tane oda mezar vardır. Bunlar benzeri bölgeden bilinen, yaygın olarak da en çok Olympos’ta bulunan tonoz örtülü oda mezarlardandır.

Tüm kayalık tepe Bizans surlarıyla çevrilidir. Bugün çoğunlukla izlenebilmektedir. Çoğunlukla kastron içinde bulunan yerleşim çok yoğun bir yapısallık göstermektedir. 

Çok yoğun cangıl ve yıkıntı fazlalığı nedeniyle tanımlama güçlükleri yaşanmaktadır. Rhodiapolis’te gelişkin örnekleri bilinen ve bölgenin diğer yerleşimlerinden bilinen tonozlu sarnıçlar üzerine yapı inşa etmek tekniği burada da görülür.

Özellikle batı uçta sağlam korunmuş yapı bunun en iyi ve sağlam kalmış örneğidir. Yuvarlak biçimde sarnıçlar da evlerin içinde bulunmaktadır. 

Kisle Çukuru Manastırında bulunan Bizans tuvaletinin benzeri burada da benzer işçilik ve konumda konut içinde görülmektedir. Yerleşimde, biri limanda diğeri tepede olmak üzere iki kilise bulunmaktadır. Tepedeki kilisenin apsisi ve kuzey pastophoriası sağlamdır. Üç nefli olduğu anlaşılmaktadır. 

Aşağıda, limanın çevresini oluşturan dik kayalıklara bağlı hibrit yapı kalıntıları, muhtemelen limanla ilgili işlevlere sahiptir. Liman kenarında bulunan Aziz Stephanos Kilisesi sağlam korunmuştur.

Bu kilisenin en ilginç yanı, en batısındaki bölümün dış duvarında sıva üstüne kazınmış, benzerleri Alanya Kalesinden bilinen gemi ve teknelerin grafiti tarzında çizimleridir. Anlaşılan denizcilere hizmet veren ve onların deniz dualarına karşılık veren bir kilisedir.

Limana ulaşan denizciler, tehlikeli Gelidonya Burnunu dönebilip buraya ulaşabildikleri için ve limandan ayrılan denizciler de yolculuklarının bundan sonrası kısmının kazasız, fırtınasız geçmesi için tanrıya “belki de denizcilerin koruyucusu Aziz Nikolaos’a” bir mesaj, bir istek bırakmaktadırlar.

MS 1400 yılında Abu Dinar’ın 400 gemilik filosunun bu burunda dağılmış olması, tehlikeli dönemeçteki dua noktalarının anlamını ortaya koymaktadır. Limana, kiliseye her gelen gemicinin kendi teknesini duvarlara çizdiği, farklı tip ve büyüklükte tekneler izlenebilmektedir. Apsis içinde duvara yazılmış isimler ve tekneler ziyaretçilerden bugüne kalanlardır. 

Yerleşimde Bizans dönemi dışında kalıntıya rastlanmamıştır. Ancak bazı sur duvarlarında Roma Döneminden devşirilmiş olabilecek yapı taşlarına rastlanmıştır. Tüm yerleşimde  çok yoğun Bizans dönemi günlük seramik parçaları bulunmuştur. 

Melanippion Koyunda deniz altında lahitler ve ostothek bulunmuştur. Burada yapılmış olan incelemeler sonucu denizin altında görülmüş olan 8 adet mezar, su altındaki egemde yuvarlanıp sırayla kalmıştır.

Bulundukları yer ve kalıç biçimlerinden bir batığın söz konusu olduğu anlaşılmaktadır. Bu açıdan tek örmektir. Nerede üretildikleri bilinmeyen tekneler bilinmeyen bir yere götürülürken, Gelidonya Burnunun deli fırtınalarına dayanamayıp batmıştır.

Denizden yaklaşık 40 metre kadar yukarıda bulunmaktadır. Kentin bulunduğu buran, içerisinde birçok doğal liman barındırmaktadır.

Kent: Likya ve Pamphylia sınırında, Rodoslular tarafından kurulmuş, 5 koloni kentinden birisidir. Kent hakkındaki en erken tarihli bilgiler, Miletoslu Hekataios’a aittir.

Hekataios, kentin bir Pamphylia kenti olduğunu yazmıştır.

Gagai kentinden, 11 km uzaklıktadır. Ayrıca: Kyaneai kentinde bulunmuş, MS 135 yılına tarihlenen bir yazıtta da, Melanippe kentinin, Likya Birliğinin 15 kentinden birisi olduğu kayıtlıdır. 

MÖ 188 yılında Apameia Barışından hemen sonra, III Antiokhos’a karşı yürütülen savaşta, Melanippe, Rodos birliği içinde yer almıştır.

Melanippe kenti, Helenistik ve Roma devirlerinde önemini yitirmiş ve daha sonra Gagai kentinin denetimi altına girmiştir. Bazı kaynaklarda, Melanippe kenti Gagai’nin doğal mimanı olarak değerlendirilmektedir.

MÖ 1’nci yüzyılda, şehrin, bölgedeki diğer şehirler olan Olympos, Phaselis ve Attaleia ile birlikte, korsan Zeniketes’in yanında yer almış olmalıdır. Çünkü: MÖ 78 yılında Romalı Komutan Servillius komutasındaki donanma, Zeniketes’in güçlerini savaşta yenmiş, ardından Olympos, Korykos, Phaselis ve Attaleia şehirlerini korsanlardan almıştır.

Bu sırada, muhtemelen korsanları destekleyen Mellanippe şehri de ele geçirilmiştir. Romalı Servillius: bölgede korsanları destekleyen diğer şehirler gibi, Melanippe şehrini de cezalandırmış olmalıdır.

Bu yüzden, şehir muhtemelen Helenistik dönemin yüzyılında, halk tarafından terk edilmiştir. Toprakları ise, Gagai şehrine bağlanmıştır.

Takip eden Roma döneminde, şehre yerleşim olmuştur. Çünkü: kentin nekropolisinde az sayıda Roma ev tipi mezar bulunmaktadır. Ayrıca yüzeyde yine Roma dönemine ait keramik parçaları görülür.

Kent, asıl önemine Bizans döneminde kavuşmuştur. Kentin korunaklı doğal limanı, aynı zamanda kentin uzaktan görünmesini engelleyerek doğal koruma sağlamıştır.

Günümüze ulaşan kalıntılar:

Kentte günümüzde, Roma ve Bizans dönemine ait kalıntılar bulunmaktadır.

Ayrıca: kentte biri limanın yakınında, diğeri Akropolis’te olmak üzere iki büyük kilise kalıntısı vardır. Bunlar, Hıristiyanlık döneminde, Melanippe kentinde yerleşim bulunduğunu göstermektedir.

İlk Melanippe Piskoposu, kayıtlara 787 yılında geçen Piskopos Niketas’dır.

Ortaçağ’da kentin ismi “Sanctus Stephanus” olur.

Çünkü limanın kuzeybatısındaki düzlük alanda “Aziz Stephanus” için yapılmış ve temelleri günümüze kadar ulaşmış bir kilise bulunmaktadır.

Liman Basilikasının apsis bölümünde çeşitli dillerden kazınmış olan isimler, Melanippe şehrinin denizciler tarafından sık sık ziyaret edildiğini gösterir. Basilikanın girişinde: duvar üzerine kazılı birçok gemi grafittosu görülmektedir.

Çünkü Ortaçağ’da, Gelidonya Burnunun çevresinden dolaşmak son derece tehlikeliydi. Hatta, Arap kaynaklarında da yazılı bir olayda, bu burnun açıklarında, MS 842 yılında Abu Dinar isimli bir komutan yönetiminde, 400 gemiden oluşan donanmanın parçalandığı bilinmektedir.

Bu yüzden, Gelidonya Burnuna giriş ve çıkışlardan önce Mellanippe limanı, güvenli bir liman olarak ziyaret ediliyordu. Liman bazilikasının duvarı üzerine kazınan gemi grafittoları da, denizcilerin Gelidonya Burnunu aşarken başlarına gelebilecek tehlikelere karşı korunmak için tanrıya yakarışlarını belgelemektedir.

Öte yandan, Aziz Stepnanus denizcilerin koruyucusudur.

Evet, liman ve limanın önemi hakkındaki bu ayrıntılardan sonra şimdi gelelim şehri tanıtmaya.

Melanippe antik kentinin, yüzeydeki kalıntılara bakılarak varlığını Ortaçağ sonlarına kadar sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Özellikle Hıristiyanlık ve Bizans devrine ait yoğun kalıntılar görülmektedir. Ancak kentin kesin olarak ne zaman terk edildiği bilinmemektedir.

Kent yerleşimi:

Kent yerleşimi, kuzeyden-güneye yaklaşık 200 metre uzunluğundadır. Kent yerleşimi, üç bölüme ayrılmıştır.

1’nci Bölüm:

Liman ve çevresindeki antrepolar ve hemen yanındaki Liman Bazilikasıdır.

2’nci Bölüm:

Burun üzerinde bulunan ve çevresi surlarla çevrili Akropolis bölümüdür. Akropolisi çevreleyen surlar, MS 5’nci yüzyılda yapılmıştır ve büyük kısmı sağlam olarak  günümüze ulaşmıştır.

Evler: birbirine ve kimi yerde surlara bitişik olarak yapılmıştır. Evlerin temelleri görülmektedir ve bazı yerlerde ise, bu temellerin 1 metreye kadar yükseklikleri günümüze ulaşmıştır.

Genelde iki katlı olan konutların, en altlarında ise tonozlu su sarnıçları bulunmaktadır.  Kentte su sarnıçlarının çok olması, kentte büyük su sıkıntısı çekildiğini göstermektedir.

Akropolis Basilikası:

Kentin merkezindedir. Yapının bazı duvarları 3 metreye ulaşmaktadır ve günümüze sağlam olarak ulaşmıştır. Bu yapının içi günümüzde tamamen otlar, taşlar ve ağaçlarla kaplanmış vaziyettedir.

Burada yine bir varsayımdan söz etmek gerekir, şöyle ki antik kaynaklarda kentte Melanippe kentinde bir “Athena Tapınağı” bulunduğu bildirilmesine rağmen, bu tapınak bugüne kadar bulunamamıştır.

Ancak Roma döneminde, bazilika gibi dini yapılar antik dönem tapınaklarının üzerine kurulmuştur. Bu yüzden, bu bazilikanın, Athena Tapınağı üzerine kurulduğu tahmin edilmektedir.

3’ncü Bölüm:

Surların arkasında, doğu yönde kalan Nekropol alanıdır.

Yerleşimin kuzeybatısında, kumlu ve korunaklı bir sahil şeridi bulunmaktadır. Buranın genişliği sadece 20 metredir. Bu sahil şeridinde, içe doğru uzanan dar bir boğaz çevresinde muhtemel antrepo olarak kullanılan yerlere ait kalıntılar görülür.

Erken Dönem Bizans Bazilikası:

Kuzeybatıda, küçük bir kaya terası üzerinde, denizden 8 metre yüksektedir. Üç nefli bazilikanın, küçük bir ön avlusu vardır. Ancak bu bazilika, yukarıda sözünü ettiğim Haigos Stephanos bazilikasından daha küçüktür.

Bazilikanın güneyinde, ana kayaya oyulmuş işlik bölümünün ise, bir zamanlar zeytinyağı üretimi için kullanıldığı tahmin edilmektedir.

Şehrin ana girişi:

Şehrin ana girişi, doğu tarafındadır. Bu ana girişe bir cadde bağlanmaktadır. Caddenin genişliği 2.5-3 metredir. Burada bazı yapı kalıntıları seçilmekle birlikte, yoğun bitki örtüsü nedeniyle net bir yorum yapmak mümkün olmaz.

Ancak bu yapı kalıntılarının birçoğu Bizans dönemine tarihlenmektedir ve kırma  taş tekniği kullanılarak yapılmıştır.

Son bir not: Melanippe kentinin kendi adını taşıyan sikkeleri olduğu ve bu sikkelerin yörede yaşayanlar tarafından zaman zaman bulunduğu söylenmektedir. Gerçek olan tek şey, kentin kalıntılarının herhangi bir resmi arkeolojik araştırma olmadığı için işlevlerinin net olarak bilinmediğidir.

Tek gerçek, burada yaşayan yöresellerin kalıntıların ve binlerce yıllık sütunların üzerine yazıp çizdikleri iğrenç yazılardır.

Kumluca Papaz Koyu-Papaz İskelesi

PAPAZ KOYU-PAPAZ İSKELESİ:

Mavikent Mahallesi Karaöz Mevkiindedir. Karaöz mevkiine, 5 dakika uzaklıktadır.

Kumluca merkeze 19 km uzaklıktadır. Burası: Orman işletmesi ve Kumluca Belediyesi tarafından, kamp ve piknik alanı olarak düzenlenmiştir.

Kumluca Papaz Koyu-Papaz İskelesi

Arabanızı yol kenarına park ettikten sonra, aşağıya inmeniz gerekiyor. Yukarıdaki bölüm piknik yapmak içindir. Bu bölümde piknik masaları ve tuvaletler bulunuyor. Masaların yanında ise sabit mangallar vardır.

Piknik alanında yeteri kadar tatlı su çeşmesi de düzenlenmiştir. Çeşmelerden buz gibi su akmaktadır. Buranın en büyük eksikliği, elektrik ve aydınlatma olmamasıdır.

Yakınlarda market de yoktur. Buraya gelirken tüm ihtiyaçlarınızı karşılayarak gelmenizi öneririm.

Kumluca Papaz Koyu-Papaz İskelesi

Dev ağaçların altında, deniz kenarında çadır kurabilirsiniz. Ancak bir ayrıntıdan söz etmekte yarar var, özellikle Haziran-Temmuz gibi sezon aylarında, buraya aşırı günübirlik ziyaretçi olduğundan, akşamları çadır kurup, sabahları toplamanız istenebiliyor.

Bunu dikkate alarak gidiniz. Sahil kısmında: soyunma kabinleri, duşlar ve tuvaletler bulunur.

Kumluca Papaz Koyu-Papaz İskelesi

Sahil kısmı taşlık ve kayalıktır. Ancak oldukça küçüktür. Deniz suyu temiz ve dalgasızdır. Günün ilerleyen saatlerinde bazen dalga çıkabiliyor.

İlk girişte kaya ve taşlar vardır. Deniz içinde 10 metre ilerledikten sonra su derinliği boy yapmaktadır. Deniz suyu sıcaktır. Denizin ortasında büyük bir kaya kütlesi bulunmaktadır.

Adrasan gezilecek yerler

Olimpos gezilecek yerler

 

 

Antalya Perge

Perge

Antalya’nın 18 km. doğusunda. Düden ve Aksu akarsularının arasında kalan bölgedir.

Günümüzde, Antalya’nın 18 km. doğusunda, Aksu İlçesinden 2 km. içeriye doğru ilerlediğinizde, Perge’ye ulaşacaksınız.

Burada: uluslararası standartlardaki otel ve tatil köyleri; bir turizm cenneti yaratmış.

Öncelikle şunu söylemem gerek: Perge antik kenti UNESCO tarafından 2009 yılında Dünya Kültür Mirası Geçici Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.

Perge, Attaleia (günümüzdeki Antalya) liman kentinden, birkaç kilometre içeride, bu bölgede çok tercih edilen türde alçak ve düz bir tepe merkezli olarak yer alır.

Şehir, ovadaki üç tepe arasında gelişim göstermiştir. Böylece hem denizden gelebilecek saldırılardan korunmuş hem de antik kent geleneklerine uygun kentsel biçimlenme sağlanmıştır.

Muhtemelen şehrin ilk bölümü, 60 metrelik bir yükselti üzerindeki düzlükte yapılandırılan Akropol’dür. Akropol’e ulaşım sadece güneyindeki iki yoldan sağlanabiliyordu.

Şehirdeki diğer iki yükselti ise, güneydoğudaki İyilik Belen Tepesi ile Tiyatrosu destekleyen güneybatıdaki Koca Belen Tepesidir.

Helenistik dönemde (MÖ 200-300) kentin gelişimi, temelde bu üç tepe arasında olmuştur.

Perge, coğrafi anlamda önemini, biraz da Pamphlia Ovasını sulayan ve Perge’nin deniz ile bağlantısını sağlayan ana akarsulardan biri olan ve Toros dağlarından çıktığı noktada, Kocaçay, Pamphylia ovasında ise Aksu çayı olarak isim değiştiren su kaynağına borçludur.

Antik dönemde, üzerinde bulunduğu ticaret yolu nedeniyle önem kazanmış bir Pamphylia (Pamfilya) şehridir. Anonim bir kaynak olarak Tabula Pentingeriana isimli atlasta: Perge, Bergama’dan başlayan ve Tyatira-Philedelphia-Hieropolis üzerinden Laodikeia ve Cormassa’ya ulaşan ve Sillyon-Aspendos’tan geçerek Side’de deniz kıyısında son bulan ana yol üzerinde gösterilmektedir.

Özellikle: MS.275-276 yıllarında, savaş kasasının imparator Tacitus tarafından, Perge’ye getirilmesi ile, kentte, ekonomik durum canlanmış.

Kente ulaştığınızda: kapıda bir kitabe göreceksiniz. Bu kitabede; kentin, Truva savaşından sonra, bölgeye gelen, Mopsos ve Kalkhas adındaki kahramanlar tarafından kurulduğu yazılı.

Ancak: MÖ.333 yılında, Makedonya Kralı Büyük İskender’in bölgeye gelişine kadarki tarihi süreç içinde; kent ile ilgili, herhangi bir bilgi ve belgeye rastlanmıyor.

MÖ.3’ncü yüzyılda; kentte, Bergama krallığının egemenliği görülür. Daha sonra ise; Roma egemenliği. Roma yönetiminde, özellikle; MS.1 ve 3’ncü yüzyıllar arasında, büyük gelişmeler görülür.

Günümüzde, burada görülen kalıntıların çoğu, bu dönemlerden kalmış. Takip eden dönemlerde, Bizans egemenliği devreye giriyor ve kent; Hıristiyan dünyası için önemli bir merkez haline geliyor. Hıristiyan dünyasının azizlerinden, St. Paul’ un kenti ziyareti, buranın dinsel yönden önemini de arttırmış.

Perge

Şimdi Perge’deki yapılaşmada etkisi bulunanlardan söz etmek istiyorum.

Kralların hamiliği ve Herodes Atticus gibi zenginlerin ilgisi, bu ve benzeri kentlerin donatılmasında önemli etmen olmuştur. Bu hamilerin neredeyse tümü erkekti.

Bu nedenle, en ünlü haminin Plancai Magna adında bir kadın olduğu, Anadolu’nun güney kıyılarındaki Pamphylia bölgesindeki Perge kenti, diğerlerinden ayrılır.

Saygın bir aileden gelen Plancia Magna, sadece erkeklerin şanının maşası değildir. Yapılan kazılarda bulunan adanma ve anma yazıtları, 2’nci yüzyıl başlarında ailesinin güçlü bir önderi olduğu ortaya çıkmıştır.

Kentin tarihinin büyük kısmı boyunca, bu kurulu olduğu düz tepe savunulan Akropolis olmuştur. Buradaki kazalarda, erken tunç çağına kadar geriye giden buluntular kaydedilmiştir. Ne var ki, halen bir Hitit kentine rastlanmamıştır.

Muhtemelen yerleşim Helenistik dönemde tepe yamaçlarından aşağı doğru, daha sonra geç Helenistik ve Roma dönemlerinde de tepenin güneyindeki hafif eğimli, neredeyse düz araziye doğru genişlemiştir.

Kent MÖ 3’ncü yüzyılda Selefkilerce inşa edilen ve MS 4’ncü yüzyılda ekleme yapılan bir duvarla kuşatılmıştır. Duvarlı kentin dışında, yakın bir tepeye yaslanmış tiyatro ve iyi korunmuş bir stadyum bulunur.

Yine kent dışında, edebi kaynaklara göre Perge’nin en ünlü yapısı olan Artemis Tapınağı vardı. Bu bölgede yoğun aramalara rağmen tapınak henüz bulunamamıştır.

Kent birbirini kesen sokaklarca, eşit olmayan dört bölgeye ve farklı boyutlarda kent bloklarına ayrılır. Her iki yanı revaklı ve ortasında taş döşeli bir su kanalı bulunan ana kuzey-güney sokağı, Akropolisin dibindeki şık bir nmyphaeium’dan (çeşme binası) güneye, kent kapılarına doğru uzanır. Helenistik kapı, kendisini iki yandaki yuvarlak kulelerle belli eder.

Yazıtlara göre, Placia Magna bu kapıyı yeniletmiş, at nalı biçimindeki avlusunu ve avlunun kuzey ucundaki anıtsal üç kemerli girişi ekletmiştir. Avlunun iç duvarlarında, her bir yanda, yedi üst ve yedi altta olmak üzere, tümünde kentin kurucularından veya önemli yurttaşlarından birinin heykeli bulunan iki kat niş dizilidir.

Gerçekten de Perge’de çok sayıda heykel bulunmuş ve günümüzde Antalya Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.

Yerel üretimi ciddi düzeydeydi, ama kuzeybatı, önemli bir ihraç kaynağı olan bu endüstri için yerel mermer ocaklarından yararlanan Menderes ırmağı vadisindeki Aphrodisias şehri ile boy ölçüşebilecek düzeyde değildi.

Evet, arkeolojik kazılara göre, Perge tarihinde üç önemli dönemin varlığı saptanmıştır. Bunlar: hala kısmen ayakta olan mükemmel kent sur yapılanmaları ve kulelerin inşa edildiği Helenistik Dönem (MÖ 3 ve 2’nci yüzyıl), kent kimliğinde belirleyici olan tiyatro, stadyum, kolonadlı caddeler, hamamlar, agora, anıtsal çeşme gibi yapıların inşa edildiği Roma dönemi (MS 2 ve 3’ncü yüzyıllar) ve Perge’nin metropolitik ikamet yeri haline geldiği, kent surlarının güneye doğru genişletilerek birçok kilise yapısının inşa edildiği Hıristiyanlık dönemi (MS 5 ile 6’ncı yüzyıllar arası) dır.

İsa’nın havarilerinden Pantos (St Paul) yeni dinsel amacı yaymak için yaptığı gezilerden ilkinde Perge şehrine uğramıştır. Kıbrıs’tan yola çıkan St Paul, Aksu nehrinden ilerleyerek Perge’ye gelmiş, oradan da Psidia Antiocheia’ya geçmiş, Perge’ye geri  dönüp buradan Attelia’ya (Antalya) gitmiş ve bu kentte yapılan bu iki ziyaretlerinden, kutsal kitap Lukas’da söz etmiştir.

Perge

ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALAR VE GÜNÜMÜZE ULAŞAN KALINTILAR:

Evet Perge antik şehrinde yapılan kazılarda: Tiyatro, Güney Hamamı, Agora, Macellum, Kestros Çeşmesi, Sütunlu ana cadde gibi yapıların kazıları, 1946-2012 tarihleri arasında yapılmıştır.

Sütunlu Batı Caddesinin ve bu caddeye paralel uzanan su kanalının, Caracalla Çeşmesinin (Palaestra yapısının ana cephesi ve nympahion havuzu dahil olmak üzere) kazısı tamamlanmıştır.

Batı Nekropolis’e kadar uzanan güzergah bütünüyle açılmıştır.

Diğer taraftan alanda Ana caddenin doğu ve portikolarının ıslahı sağlanmıştır.

Roma kapısından kent meydanına kadar uzanan büyük alan düzenlenmiştir.

Helenistik kuleleri ve Agora’yı da kapsayacak şekilde düzenlemeler bütüncül olarak ele alınmıştır.

Perge’nin bir diğer özelliği de şudur; Perge antik çağın en önemli heykel üretim merkezlerinden birisi buradadır. Yapılan kazı çalışmaları sonucunda ortaya çıkarılan bu heykellerin sergilendiği Antalya Arkeoloji Müzesi, dünyanın en zengin Roma heykel müzeleri arasında sayılmaktadır.

Perge Surlar

SURLAR VE KULELER:

Savunma amacıyla kesme taştan yapılmış olan surlar, kentin doğusunda ve kuzeyinde yer almaktadır. Gerek Akropolis’in güney yamacının gerekse aşağı kentin çevresi oldukça sağlam bir şekilde günümüze gelebilmiş bir sur sistemiyle çevrilidir.

Büyük İskender’in şehri ele geçirmesinden sonra inşa edilen bu duvarlar, her biri yaklaşık yarım ton olan taşların üst üste dizilmesiyle yapılmıştır.

Surların MÖ 218-188 yılları arasında yapıldığı sanılmaktadır. Doğal yapıları gereği, bu devasa taşlar zamanla yağmur suyunun etkisiyle birleşmiş ve böylece şehri çevreleyen duvarlar günümüze kadar ulaşmıştır.

Bölgenin Büyük İskender tarafından MÖ 333’de fethedilmesi sırasında Perge’nin İskender güçlerine direnmeden ev sahipliği yapması, şehri koruyan duvarların olmamasına bağlanmaktadır.

Bu nedenle, bugün şehrin en anıtsal yapılarından olan ve şehrin sembolü olan iki yuvarlak kule ile şehir duvarlarının, İskender’in şehri fethetmesinden sonra inşa edildiği varsayılmaktadır.

Kent suru üzerine yerleştirilmiş kapılar ve kuleler rahatlıkla görülebilmektedir. Sadece: Tiyatro, stadium ve nekropoller su dışında bırakılmıştır. Kentin diğer tüm öğeleri sur içindedir.

Özellikle Aşağı Şehir sur sistemi düzgün duvarlar önüne eklenmiş kulelerle pasif savunmaya işaret eder. Akropolis suru ise çok sayıda kule ve dirsekli yapısıyla farklıdır. Kentin en erken sur sistemi, muhtemelen Akropoliste bulunmaktaydı. Aşağı kenti çevreleyen sur sistemi ise Helenistik Dönemden itibaren uygulanmış olmalıdır.

MS 3’ncü yüzyılın ikinci yarısında, Anadolu’yu etkileyen Got ve Sasani saldırıları nedeniyle birçok şehir gibi Perge de surlarını güçlendirmek, yeniden inşa etmek zorunda kalmıştır.

MS 4’ncü yüzyıl ortalarında, yakınındaki kentler için tehdit oluşturan İsaurialıların saldırılarına karşı surlar güçlendirilmiştir. MS 5-6’ncı yüzyıllarda ise yeni yapılaşma ve surlara eklemeler yanı sıra depremler nedeniyle hasar gören yapılar da onarılmıştır.

Tüm bu önlemlere rağmen, MS 7’nci yüzyıldan sonra Arap akınlarının baskısıyla Aşağı Şehir terk edilmiş ve halk Akropolis’e çekilmiştir.

Gelelim kulelere:

Perge Aşağı şehir surlarındaki kuleler, Helenistik Kapıyı koruyan iki kule dışında, dikdörtgen planlıdır ve sur duvarlarından dışarı çıkıntı yapmaktadır.

Kulelerin çoğunun arka duvarları yoktur ve sur duvarlarına yaslanmıştır. Böyle, sur duvarlarından dışarıya taşan kulelerin, surlara yaklaşan düşmanı ok, mızrak ya da mancınık atışıyla uzak tutmada etkili olduğu bilinmektedir.

Kulelerin yapım tekniğine gelince: Anadolu’da Helenistik kesme taş geleneğinin Roma döneminde de sürdüğü görülür. Ancak kesme taş dikdörtgen bloklarla düzenli ve devşirme bloklarla düzensiz olmak üzere başlıca iki duvar örgü düzeni olarak farklı yöntemler gözlenir.

Hemen hepsinin alt katlarında bosajlı duvar işçiliği görülür, ayrıca her bir kat, farklı duvar yüzeyi ile belirginleştirilmiştir. Çoğunun birinci ve ikinci k atlarında mazgal delikleri üçüncü katlarında ise pencereler vardır. Böylece hem gözetleme ve ok atma hem de mancınık kullanarak savunma yapabilme mümkün olmaktadır. Yuvarlak planlı kuleler ise dört katlıdır. Bu kulelerde de mazgal delikleri ve pencereler bulunur. Üst kısmını ise koni şeklinde bir çatı ile kapatılmış olabileceği düşünülür.

Perge Roma Kapısı

ROMA KAPISI

Şehrin güneye genişlemesiyle anıtsal kapı işlevini, birden çok evreye sahip olan Geç Dönem Kapısı üstlenmiştir. Bu kapı Septimus Severus (193-211) dönemine tarihlenir.

Antik kentte 3 tane ana kapı vardı ve en etkileyici kapılardan biri MS 2’nci yüzyılda yapıldığı tahmin edilen bu Roma kapısıdır.

Perge Roma Kapısı

İki büyük kule ile desteklenen Roma Kapısının uzunluğu, 24 metre, genişliği ise 10 metredir. Antik dönemdeki Perge şehrinin ihtişamını simgeleyen bu kapı, üzerinde bulunan yazıtlar ile dönemin sanat anlayışını en iyi şekilde tasvir etmektedir.

Kapıdan girildikten sonra bir dikdörtgen avlu bulunur.

Perge İki Kuleler

İKİ KULE VE ANA CADDE:

Antik kente girildiğinde ilk dikkat çeken, büyük bölümü yıkılmış olsa da görkemiyle hala hayran bırakan ve Perge’nin sembolleri olarak kabul edilen iki kule, MÖ 3’ncü yüzyıla tarihlenir.

Bir zamanlar aralarında kente girişi sağlayan ana kapı bulunurdu.

Kulelerin ardında ise anıtsal çeşmeye kadar uzanan 300 metre uzunluğunda bir cadde mevcuttur.

Kente girenler, kapıdan geçtikten sonra bu caddeyi takip ederlerdi.

Aziz Paul’de dahil olmak üzere 2 bin yıl önce, burada yaşayanlarla aynı yerde adım attığınızı bilmeniz, gezinizden alacağınız keyfi arttırır.

Kentin ana caddesi olan bu yolun iki tarafında ise bir zamanlar dükkanlar sıralanıyordu.

Perge’nin arkeolojik açıdan öneminin nedenlerinden biri, kent planlamasında ulaşılan düzey ve Roma döneminin en düzenli kentleri arasında yer almasıydı.

Kent planının ana akslarından birini de yine bu cadde meydana getiriyordu.

Perge Helenistik Kapı

HELENİSTİK KAPI/GÜNEY KAPI:

MÖ 2’nci yüzyıla tarihlenen, güneydeki bu sur kapısı, iki yuvarlak kule ile korunan anıtsal bir kapıdır.

Kuleler, form ve örgü düzeni olarak diğer yapılardan ayrılır.

Bugün kapı ile beraber anılan at nalı şeklindeki avlu ise Roma döneminde Bithynia Valisinin kızı Plancia Magna tarafından oluşturulmuştur. (MS 120-1122)

Evet, dört katlı iki adet yuvarlak kuleyle desteklenen anıtsal kapı, savunma amacıyla yapılmış olup ilerleyen dönemlerde kabul kapısı olarak düzenlenmiştir.

Avlu duvarlarının nişlerinde M. Plancius Varus ile oğlu Plancius Varus, Plancia Magna gibi kente hizmet eden önemli kişilere ait heykellerin bulunduğu sanılmaktadır. Yazıtlı kaideler üzerinde duran heykellerin çoğu Prof. Mansel tarafından, 1943-1956 yıllarında yapılan kazılar sırasında ortaya çıkarılmış ve Antalya Müzesinde korunmaktadır. (Neyse ki çalınıp kaçırılmamış)

Perge Sütünlu Kolonadlı Cadde ve su kanalı

SÜTUNLU/KOLONADLİ  CADDE VE SU KANALI

Perge şehir planı, önceden kurgulanmış ve ızgara plan olarak tanımlanmıştır. Kuzeye kurulan grid plan, kentin büyümesiyle güney düzlüklere doğru aynı dokuyu takip ederek yayılmıştır. Bu sistemin özelleşmiş caddeleri ise, güney-kuzey ve doğu-batı aksını oluşturmuş Kolonadlı caddedir.

Evet, aslında Perge antik kentini, dörde ayıran iki sütunlu cadde vardı. Yani yukarıda sözünü ettiğim cadde gibi bir sütunlu cadde daha var. Bu yapılar Roma döneminde kentin ihtişamını gözler önüne serer.

Perge Sütunlu cadde ve su kanalı

Kolonadlı cadde akropol eteğindeki çeşme ile güney yerleşim arasında uzanır.

Yaklaşık 300 metre uzunluğundaki şehrin belkemiği olan bu cadde, ortasında 2 metre genişliğinde taskatlı bir su kanalıyla caddeyi ikiye böler.

Kolonadlı caddeyi ortadan ikiye bölen bu su kanalının yol seviyesinden altta kalan kısmı ise, bölgenin atık su yönetimi için kullanılmıştır. Yol kotundaki su kanalından temiz su akarken, zemin altından su borularının drenajı sayesinde atık su atılmaktaydı.

Evet caddenin her iki yanında isi portikolar ve dükkanlar yer alır.

Perge Sütunlu cadde

Ana caddeden akan su kanalı ise, kentteki anıtsal çeşme yapısı ve iki büyük hamamıyla birlikte, sıcak Pamphlia ovasındaki Perge’ye bir “su kenti” kimliğini kazandırır. Şehrin ortasından geçen ve havuzlarla bağlantılı bu su kanalı sıcaklığın 40  dereceleri aştığı yaz günlerinde mutlaka şehirde konfor sağlamıştır.

Kentte nehir tanrısı Kestros’un heykellerinin de bulunması ve Aksu nehrinin hemen yanı başında inşa edilmesi de bu düşünceyi güçlendirir.

Perge Sütunlu Cadde

Bugün caddede o dönemde kullanılan araba tekerleklerinin izlerini görmek mümkündür.

Caddenin imarı Roma imparatoru Hadrianus zamanında tamamlanmıştır. Zemin taşlarla kaplıdır. Caddenin iki yanında sıralanan sütunlardan bazıları İon, bazıları ise Korinth düzenindedir.

Caddenin iki yanında bulunan sütunlar ve zemindeki mozaikler ziyaretçilerin dikkatini çeker. Antik kentin ruhunu yansıtan sütunlu cadde boyunca yer alan dükkanlar ve yapılar ise antik dönemlerin günlük yaşamını ifade eder.

 

SU YAPILARI:

Perge’de su yapılarının fazlalığı dikkat çeker. Tam 4 tane anıtsal çeşmeye ve bu bölgedeki benzerlerinin en büyüğü olan iki hamama su getiren düzenek, sütunlu caddenin ortasında uzanan su kanalıydı.

Aynı zamanda caddenin iki yanındaki dükkanların da su ihtiyacı bu kanal ile sağlanıyordu.

 

SEPTİMUS SEVERUS NYMPHAİONU:

İki katlı bir çeşme olan bu yapı, Septimus Severus’a ithafen yapılmıştır. Yapı malzemesi sert kalker olan çeşmenin dış yüzeyi mermer plakalarla kaplanmıştır. Septimus Severus ve karısı Julia Domna’nın heykelleri vardır. Çeşmenin alınlık kısmında Artemis Pergai’nin kabartmaları görülmüştür. Yapının inşası MS 204’de tamamlanmıştır.

 

HADRİANUS NYMPHAİONU:

21 metre uzunluğundaki çeşme iki katlıdır. Çeşmenin ortasında nehir tanrısı Kestros’un yatar vaziyetteki heykeli bulunmaktadır. MS 2’nci yüzyıla tarihlenir.

Perge Kestos Çeşmesi-Kuzey çeşme

KESTOS ÇEŞMESİ-KUZEY ÇEŞMESİ

Kolonadlı caddenin ulaştığı son nokta burasıdır.

Antik şehrin önemli yapılarından biri olan anıtsal çeşme, şehrin hemen yakınında bulunan Aksu nehrinin tanrısı olarak ifade edilen Kestros heykeliyle süslenmiştir.

Perge Kestos Çeşmesi Kestos Heykeli

Zengin süslemeli bir mimari cepheye sahip olduğu bilinen bu yapının geniş bir havuzu vardır ve su kanalının bitişiği olan bu odak yapı, Artemis’e sunulmuştur.

Antik dönemde su mühendisliğini gösteren en güzel örnek olması açısından önemlidir. Bu çeşme, şehrin su ihtiyacını karşılamak için inşa edilmiş ve dönemin en önemli yapılarından biri haline gelmiştir.

Perge Zafer Takı

ZAFER TAKI/TETRAPYLON:

Kolonadlı caddenin kuzey-güney aksı ve doğu-batı aksında kesişen noktasında ise daha sonradan şehrin varlıklı bir ailesine mensup olan Demetrios ve Apollonios kardeşler, bir zafer takı dikmişlerdir.

İki caddenin kesiştiği bölümde, kanal üzerinde bulunan ve Tetrapylon olarak bilinen bu küçük anıt, 2014 yılında onarılmıştır. Perge Tetrapylonu olarak da bilinen bu anıt, geçişleri sağlamaktan ziyade tamamen görsellikle bağlantılıdır.

Perge Caracalla Çeşmesi

CARACALLA ÇEŞMESİ/NYMPHAİONU

Perge Tetrapylon’unun batısında kalan Sütunlu Batı caddesinin sonlandığı noktada, açığa çıkarılan çeşme yapısı olmuştur.

Caracalla çeşmesi olarak adlandırılan yapı, Pergeli mimarlarca bilinçli olarak tasarlanmıştır ve heykellerle donatılarak kente, çağdaşları arasında yüksek bir prestij kazandırmıştır.

Su haznesi yarım daire biçiminde tasarlanmış olan havuzun yarı çapı 7 metreyi, derinliği ise 2.5 metreyi bulmaktadır.

Perge İmparator Caracalla ve Tanrıça Selene heykeli

İMPARATOR CARACALLA HEYKELİ

Nympahionu havuzunun içinden çıkan Caracalla heykeli, diğer imparator heykellerinde görüldüğü üzere, Roma’nın ezici ve sarsılmaz gücünü vurgularcasına doğal insan boyutunu aşmaktadır. Yerden yüksekliği 2.20 metreyi aşan heykelde, Caracalla ayakta durur şekilde betimlenmiştir.

İmparator sağ yanında kendisinden çok daha küçük tasvir edilmiş bir erkek figürü vardır. Heykel, MS 217-218 yıllarına tarihlendirilir. Bu heykel, İmparatorun günümüze eksiksiz olarak ulaşabilen ilk ve tek heykelidir. Diğer taraftan, Perge Caracallası’nın başında, kendinden önceki diğer hiçbir Caracalla tipinde görülmeyen bir corona civica  (meşe dallarından yapılan çelenk) bulunmaktadır ki, heykel bu yönüyle de orijinal kabul edilir.

 

SELENE HEYKELİ:

Ay Tanrıçası olarak inanılan ve yine Nympahionu içinden çıkan Selene heykelinin yüksekliği yaklaşık 2 metredir. Heykelin gövdei iki parça halinde bulunmuş olup, kırık haldeki baş kısmıyla birlikte restore edilerek ayağa kaldırılmıştır.

Tanrıçanın ayrılmaz simgelerinden baş üzerinde hilal biçiminde büyük bölümü kırık sembol ve sol elinde meşale vardır.

İmparator Caracalla’nın doğuda ortaya çıkan taht kavgasını fırsat bilerek Fırat Nehrinin doğusuna geçtiği, 8 Nisan 217’de Edessa (günümüzdeki Urfa) yakınlarında bulunan Carrhae Selena Tapınağına kurban sunmak için çıktığı yolda öldürülmüştür.

Bu bağlamda, suikasta kurban giden İmparatorun heykeli ile Selene yontusunun aynı havuzdan gelmesi manidar bulunmuştur.

Perge Tiyatro

TİYATRO;

Perge surlarının dışında kalmaktadır.

1985 yılının kazılarında bulunan tiyatro orkestra, cavea ve skene olmak üzere üç ana bölümden oluşmaktadır.

Tiyatro, plan özellikleri olarak Helen tiyatrosu geleneğine sadık kalarak at nalı formunu taşırken, sahne binası hareketli rölyefler ve bezemeleriyle Roma mimarisi tipi gösterir.

Perge Tiyatro Sahne Binası

Bu bezemelerde Nehir Tanrısı Kestros ile Şarap Tanrısı Dionysos’un yaşam öyküsünü tasvirleyen rölyefler vardır. Sahne binasının yıkılması sonucu bu kabartmalardan bir çoğu ağır hasar görmüştür. Ancak Dionysos’un hayatını anlatan bölümler hala anlaşılabilir durumdadır.

Perge Tiyatro Sahne Binası Kabartmaları

Sahne: mimari kalıntılardan anlaşıldığı kadarıyla, iki katlıdır.

Üst tarafta 23, alt tarafta 19 oturma sırası olan tiyatro, yarım daire biçimindedir ve 14 bin kişi civarı kapasiteye sahiptir.

Diazomaya ulaşılması için paradoslar ve tiyatro iç kısmında bulunan alt oturma sıralarına ulaşılması içinde yol kotunda bulunan geçitler kullanılmaktadır.

Perge Tiyatro

Tiyatronun orkestrasının korkuluklarla çevrilmiş olması, burada vahşi hayvanların ve gladyatör dövüşlerinin yapıldığını düşündürür.

Süslemelerde kullanılan bezemelerin tümünün, belli bir dönem içinde bitirilemediği ve değişik dönemlerde tekrar tekrar bitirilmeye çalışıldığı görülüyor. Özellikle, sahne binası: ilk olarak MS. 170 yıllarında yapılmaya başlanmış, daha sonra ise, üzerine bir kat daha eklenerek, yapı devam ettirilmiş.

Tiyatronun karşısında: tel örgü ile çevrili ve çeşitli antik figürlerin bulunduğu antik taşlar, sütun başlıkları ve kabartmalar sergilenmekte.

Günümüzde burada bulunan eserler, Antalya Müzesinde “Perge Tiyatrosu Salonunda” sergileniyor.

Tiyatro, 2017 yılında ziyarete açılmıştır.

Perge Stadium

HİPODROM-STADİON:

Tiyatro gibi surların dışında yer almaktadır.

Aydın-Karacasu’da bulunan Afrodisias antik kentinde bulunan hipodromdan sonra, ikinci büyüklükteki ve MÖ.2’nci yüzyılda Roma döneminde yapılan hipodrom burada, sağ tarafta, karşınıza çıkıyor.

At nalı şeklinde inşa edilen Stadion, 23 x 234 metre boyutundadır. Tonozlar üzerine oturtulmuş 11 oturma sırası vardır. Yapı malzemesi konglomera taşıdır.

Yapının planı incelendiğinde, kuzey kısa kenar nalı şeklinde kapalı olduğu ve girişin ise güneyde konumlandığı görülür. Güneydeki anıtsal giriş kapısına dair birkaç parça bulunsa da kapı neredeyse tamamen tahrip edilmiştir.

Perge Stadium

Stadyum, strüktürel olarak 70 kemer üzerine oturtulmuş ve bu şekilde desteklenmiştir. Bu konstürsiyonların alt bölümleri aynı zamanda mekansal işlevlerin oluşmasını da imkan sağlamıştır. Bu duruma daha detaylı bakılırsa, doğu tarafındaki oturma sıralarının altında bulunan tonozların dış kesime açılan 30 oda olarak da kurgulandığı görülür.

Perge Stadium

Bu odalardan her üçte biri, kapı olarak çalışmakta ve halkın stadın iç kısımlarına geçmelerine müsaade etmektedir. Diğer odalar ise, dükkan olarak kullanılmıştır. Çünkü dükkan sahiplerinin adları ya da yaptıkları ticaretin adının yazılı olmasından bu kanıya varılmıştır.

Antik Çağ’da spor müsabakalarının, heyecanlı yarışların gerçekleştirildiği bu yapı, günümüze en iyi durumda ulaşmayı başarmıştır. Evet bir zamanlar burada yarışlar, olimpiyat oyunları düzenleniyormuş.

 

AKROPOLİS:

Kentteki ilk yerleşim buradan başlamıştır. Artemis Tapınağı burada olduğu sanılsa da yeri bilinmemektedir.

Perge Agora

AGORA/MACELLUM:

1970-1973 yıllarındaki kazılarda ortaya çıkarılmıştır.

Antik kentte ticaret ve sosyal yaşamın merkezidir. Boyutları bakımından Türkiye’nin ikinci büyük agorasıdır.

75.92 X 75.90 metre boyutunda, kare planlı olan bu yapı, çarşı-pazar yeri olarak kullanılmıştır. Beş giriş kapısı vardır. Korinth nizamındaki sütunlarla çevrelenmiştir.

Agoranın ortasında yuvarlak bir yapı mevcuttur ve burasının kader tanrıçası Tyche’ye ait tapınak olduğu kabul edilmektedir. Yapının ölçüleri 13.40 m çapındadır.

Buradaki dükkanlardan biri Agora ya açılırken, diğeri Agora yı çevreleyen sokaklara açılmaktaydı. Arazinin eğimine bağlı olarak güney kanattaki dükkanlar iki katlıdır.

Evet, Agora, planlanmış kent modeli ve mimari yapısıyla Roma dönemine ait en düzenli yerleşim yerlerinden biri olarak kabul edilir.

Perge Güney Hamamı

HAMAM-GÜNEY HAMAMI

Antik kentte yer alan hamamlar, Roma dönemi sosyal yapısını gözler önüne sermesi açısından önemlidir.

Çünkü hamamlar sadece temizlik değil aynı zamanda insanların sosyalleşmek için bir araya geldikleri yapılardı. Perge kentinde bilinen “Güney Hamam” dır.

Güney Hamamı, 1968-1969 yıllarındaki kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Büyük pencereleri güneye bakan yan yana dizilmiş yapılardan oluşmaktadır.

Günümüze kadar oldukça iyi korunmuş bir yapı olan hamam, tipik bir Roma hamamının bütün özelliklerini taşımaktadır. Hypocaust sistemi (künk denen borular aracılığıyla yapılan bir çeşit ısıtma sistemi) ile ısıtılan hamamın apodyterium (soyunma odası), frigidarium (soğuk oda), tepidarium (ılık oda) ve caldarium (sıcak oda) bölümleri vardır. Zemin mozaiklerle örtülüdür.

Perge Güney Hamamı

Bu mozaik döşemelerin, yapıların ilk evrelerine ait olmadığı, daha sonraki yenileme çalışmaları kapsamında döşendiği anlaşılmıştır. Desen ve üslup özellikleri açısından Perge mozaiklerinin en yakın benzerleri Güney ve Batı Anadolu kentlerinin yanı sıra Ege adaları, Kara Yunanistan ve Balkanlar’da, ayrıca Suriye, Filistin ve Ürdün bölgelerinde görülmüştür.

Bu hamam bölgedeki benzerleriyle karşılaştırıldığında, büyüklüğü ve anıtsallığı dikkat çeker. Bugün gezerken dikkat ederseniz, bazı mekanların altında bulunan hppocaust ısıtma sistemi görülebilir.

Perge Güney Hamamı

Güney hamamının cephesinde bir çeşme yapısı bulunur. Bu çeşme Roma kapısının görüş alanındadır yani kentin güney kapısından giren kişiyi bu çeşme karşılar.

Sütunlu caddenin ortasından geçen su kanalı, antik kente dört anıtsal çeşme ile iki büyük hamamın suyunu karşılıyordu.

 

NEKROPOLİS:

Perge şehrinde 3 nekropolis vardır. Biri Akropolis’in yamaçlarında, diğer ikisi ise kentin Doğu ve Batı surlarının hemen dışındadır. Son iki nekropolis’te bulunan mezarların ağırlıklı kısmı MS 2 ve 3’ncü yüzyıla tarihlenir.

Nekropolislerde yerel kireç taşı, traverten ve ithal mermerden yapılmış çok sayıda lahit bulunmuştur. Bu lahitler, malzemesine göre ithal ve yerel olarak iki guruba ayrılır.

Yerel lahitler dikdörtgen prizma biçimli, genelde bezemesiz teknelere sahiptir. Teknelerin çoğunda kazınmış eski Yunaca yazıtlar vardır. Tekneler, alçak ya da yüksek beşik çatı biçimli kapaklara sahiptir. Kireç taşından yapılmıştır.

Perge lahit tipleri için ikinci gurubu ithal mermerden yapılan lahitler oluşturur. Kentin ithal lahitleri antik çağın önemli atölyelerinden Dokimeion (Afyon), Prokonnesos (Marmara Adası) yarı işli ya da tamamlanmış biçimde ithal edilirdi.

Perge nokropolislerindeki ithal lahitler, Roma İmparatorluk Dönemine tarihlenir. Figürlü frizli, madalyonlu, köşe sütun ya da pilasterli ve sütunlu çalışmalardır.

Perge Lahitler

Batı Nekropolü:

Batı Nekropolisinde ulaşılan bazı aile mezarları üzerinde bir takım yazıtlar bulunmuştur. Bunlardan birisi olan Anonymous Ailesinin kireçtaşından yapılmış lahdinin kapağı bulunamamış, teknesi ise üst kısmından tahribata uğramış olmasına rağmen yazıları okunabilmiştir.

Perge Lahitler

Bu yazılara göre:

“Ben ……………. oğlu …………….., bu mezarı sadece kendim, eşim ……………, Doulikhos’un kızı …….. ve bizden olan çocuklar için yaptırdım. Başka hiçbir kimse adına farklı bir kişiyi buraya koyma izni yoktur. Aksi takdirde, bu kişi pek kutsal kasaya 3000 denarii ödeyecektir.”

Bir başka mezar olan Aurelia Tyrannis Kenotaphion’un kireçtaşından dört farklı köşeli bloğun bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş lahit teknesi, günümüze kadar ulaşmasına rağmen kapağı bulunamamıştır. İçerisinden bozulmamış 6 farklı insan iskeleti, üzerinde kadın figürü bulunan bir çift altın küpe ve dört adet bronz sikkenin de bulunduğu çeşitli materyaller çıkarılmıştır.

Teknenin  batı yüzünde, kırmızı boya kalıntılarının hala üzerinde durduğu beş satırlık Helence yazı tespit edilirken, en az bir satırlık kısmının da kayıp lahit kapağının üzerine işlenmiş olduğu anlaşılmıştır.

Perge Lahitler

Evet, buradan çıkarılan lahitler Antalya Müzesinde sergilenmektedir. Bu lahitlerin en ünlüsü Herakles Lahdi ve Ariadne Lahdidir. Nekropolün güney kapısı önündeki mezarın, üç dönem Perge yönetimini yapan Plancia Magna’ya ait olduğu bilinmektedir.

Perge Cam Fırınları

CAM FIRINLARI:

Perge antik kentinde gerçekleştirilen kazılarda ortaya çıkan cam fırınlarının ve cam kalıntılarının incelenmesi ve korunması için Şişecam sponsor olmuştur. Evet MS 3-4’ncü yüzyıllara tarihlenen beş cam fırını ve çevresindeki üretim kalıntıları koruma altına alınmıştır. Yapılan incelemeler sonucunda ortaya çıkan ilk bulgular, iki farklı fırın tipinin varlığıdır. Biri hammadde elde etmeye yönelik tank tipi fırın, diğeri ise üretim yapılan şekillendirme fırınıdır.

 

BAZİLİKA:

Perge şehri Hıristiyanlığın kabulünden sonra önemli bir dini merkez olmaya başlar çünkü Roma imparatorluğu döneminde Piskoposluk düzenlemesinde Pamphillia’da Side ilk Piskoposluk merkezi, Perge de ikinci piskoposluk merkezi olarak seçilmiştir. Bu nedenle Perge’nin son refah dönemi, Hıristiyanlık dönemine rastlar.

Perge bazilikası da bu dönemde üretilmiş yapılardan biridir.