Yıl, 1963. Ahmet Efendi’nin eşi Şadiye Hanım, bağ evinde çamaşır yıkamaktadır.
Her çamaşır gününde bağ evinde, çamaşırların kaynatıldığı açık ateşte gözleme yapılır ve çay demlenir. Böylece, çamaşır gününün yorgunluğu atılmaya çalışılır.
İşte böyle bir günde, ODTÜ’lü bir öğrenci, çamaşır yıkayan Şadiye Hanımı görür ve bağ evini görmek için izin ister.
Şadiye hanım, öğrenciye izin verir ve ardından da yaptığı gözlemelerden ve çaydan ikram eder.
Öğrenci ısrarla ücret ödemek ister. Ancak Şadiye Hanım da ısrarla reddeder. Sonunda öğrenci gelecek hafta sonu, arkadaşlarıyla buraya gelmek istediğini söyler. Tek koşul ise Şadiye Hanımın bu kere, ikramlar karşısında ücret almasıdır. Nitekim de öyle olur.
Giderek artan yoksulluk içinde misafir gurubunun bıraktığı para oldukça işe yarar. Böylece Şadiye hanım bu işi sürekli yaparak aileye ekonomik destek sunmaya karar verir. Bağ evinin bugünkü işlevine kavuşmasının öyküsü de işte böyle bir öyküdür.
Papazınbağı ismi sonradan ortaya çıkar. Bu bölgede, geçmişte Hıristiyan nüfus yaşadığı ve alanın çok yakınında bir kilise olduğu için, bağ, işletmeye açıldıktan ve çok rağbet görmeye başladıktan zorda bazı rakipleri “oraya gitmeyin orası papazınbağı” diye bir söylenti yaymaya başlarlar.
Bu söylenti amacına ulaşmaz. Halk burayı çok sever ve vazgeçmez. Ama adı halk arasında Papazınbağı olarak bilinmeye ve bu adla sevilmeye başlanır. Aile bağ evini satmamakta direnir.
Zamanla bağ evi, şehrin rantı en yüksek alanında, adeta yalıtılmış, dokunulmamış, gizli bir cennet bahçesi olarak kalır. Beton cehennemi içinde doğal bir cennet.
İşte o zaman beton ve para ile doğa ve insan sevgisi, karşılıklı sert bir mücadeleye girer. Papazın bağına çok güçlü talipler çıkar. Aileye büyük paralar teklif edildiği gibi sıklıkla aba altından sopa da gösterilir. Ama aile direnir. Bu güzel cennet bahçesini betona teslim etmek istemez.
1994 yılında ise “Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu” na müracaat ederek, Papazınbağı’nın 1 nci dereceden doğal sit alanı ilan edilmesini sağlarlar. Papazınbağı kurtulmuştur.
Günümüzde sizi, burada girişte kuş sesleri, horoz sesleri ve küçük bir derenin huzur veren şırıltısı karşılar. Sadece doğanın o eşsiz melodisi. Asırlık çam, çınar, dut, Ankara armudu, Ankara ayvası, üvez, ceviz ve muşmula ağaçlarıyla süslenmiş 14 bin metrekarelik küçük bir cennet adacığıdır burası, üstelik te tam şehrin merkezinde.
Bala, Ankara’nın kuzeyinde, nispeten Ankara’ya yakın bir yer. Ankara’da özellikle, birçok taksi esnafı, Balalı. Bu yüzden, herhangi bir taksiye bindiğinizde, Bala muhabbeti yapabilirsiniz. Bunun yanında, aslında, Ankaralıların birçoğunun bildiği ve gittiği “Beynam Ormanları”, bağlantı olarak, Bala ilçesine bağlı.
Ankara Bala
ULAŞIM
Bala-Ankara arası uzaklık: 80 km. Ankara-Etlik eski garajlarından, Bala’ya Belediye otobüsü ile gitmeniz mümkün, ücreti mi: 4.5 TL. Süresi ise, yaklaşık 1 saat.
Bala-Keskin arası uzaklık: 62 km. Bala-Kaman arası uzaklık: 153 km. Bala-Kırıkkale arası uzaklık; 65 km.
TARİH
Bala kelimesinin anlamı: Türkmen dilinde “yüksek” demektir. Öz Türkçe’de ise; “çocuk, evlat” demek.
14.yüzyılda: burada, iki yerleşim vardı. Bunlar: Kasaba-i Bala ve Kasaba-i Sufla. Kasaba-i Bala’da: günümüzde Keskin merkezi olarak yerleşim devam etmektedir.
Bala’nın bugünkü bir kısım köyleri, o zamanlar, buraya bağlı imiş. 1765 yılında, Kasab-i Bala: günümüzdeki yerleşimin merkezini oluşturmaktadır. 1850 yılında, Erzurum-Pasinler yöresinden buraya: başlarında Mir Osman Bey olmak üzere, bir kısım Bozulus Türkmen gelir.
Evet: buraya, tarihi süreç içinde verilen isimler: Kasaba-i Bala, Bozulus, Tabanlı.
1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonucunda, Osmanlı ordularının çekilmesi ve Kafkasların Rusların eline geçmesiyle, Kafkas dağlarında yaşayan Türkler göç ederek Anadolu’ya gelirler ve yerleşim yeri olarak Anadolu’nun yüksek yerlerini tercih ederler. Bir gurup Kafkas göçmeni de, şimdi Bala olarak bilinen ilçeye gelerek burada Kartal dağına yerleşirler ve buraya “Kartaltepe” ismini verirler.
İlk kurulduğu yıllarda Kartaltepe adını alan Bala ilçesi, d aha sonraları “Hamidiye” ismini alır. Bu isim, o yıllarda Osmanlı devletinin başında bulunan “Padişah Abdülhamit’e” istinaden verilmiştir.
Daha sonraları, çevreden gelenlerle nüfusu çoğalan Hamideye bucak merkezi olur. Bala ilçesi önceleri merkez olan Karaali’ye bağlı iken 1887 yılında merkez Karaali’den alınıp Bala’ya verilmiştir.
Ankara’nın en eski ilçelerinden biri olan Bala’nın yüzyıllık geçmişi vardır. Bu tarihlerde çok geniş bir araziye sahip olan Bala, Hasanoğlan, Elmadağ gibi yerleşim yerlerinde kendi sınırları içinde bulunuyordu.
1850 yılına ait Osmanlı Arşiv Belgelerinden edinilen bilgiye göre, Bala halkının kökeni Türkmenistan kökenli olup Erzurum’dan gelmedir. Bala’yı 1690-1691 yılında dönemin aşiret reisi (İmirzalıoğlu) Şeyh Ali Mirza kurmuştur. Bala ilçesi, tarih boyunca “Kasama-i Bala, Bozulus Sancağı, Tabanlı Kazası” olarak adlandırılmıştır.
İlçe ve köylerinin halkı çoğunlukla Bozulus Türkmenleridir. Başta Bala olmak üzere, Bala’da 29 köy kurulmuştur. Bozulus Türkmenlerinin en büyük oymaklarından biri olan Tabanlı aşiretine mensupturlar. Daha önce Erzurum (Pasinler, Horasan) ve Aydın (Söke, Koçarlı) bölgesinde bulunan Tabanlı aşiretinin o dönem aşiret reisi olan Bala’nın yapılanmasını sağlayan, 1860 yılındaki aşiret reisi Mir Osman Bey (İmirzalıoğlu) olmuştur.
Tabanlı aşireti, Erzurum Pasinler ve Horasan’dan göç ederek bugünkü Bala ilçesi topraklarına gelmişlerdir. Bala ve köylere yerleştirilene kadar da Bala ile Erzurum arasında konar-göçer olarak yaşamışlardır. Böylece, Bozulus Türkmenleri, Tabanlı aşiretinin Bala’ya yerleşip kurmaları, 1690 yılında gerçekleşir.
İlçeye Bala ismi verilirken, Bozulus aşireti isminden esinlenilmiştir. Bozulus Türkmenlerinin yerleşim yerleri, Bala ve Keskin ilçeleri olur. Keskin ilçesi, Bozulus Türkmenlerinin Cerid, Karaca, Arablu aşiretine mensupturlar.
1877-1878 Osmanlı Rus savaşında, Osmanlı orduları yenilip Kafkaslar Rusların eline geçince Anadolu’ya göç etmek zorunda kalan bir gurup Çerkez, ilçeye gelerek yerleşmeye karar verdikten kısa süre sonra, ilçe nüfusunun büyük kısmı, burayı terk ederler.
Bala sözcüğü Fransızcadır. “Yüce, yüksek, yukarı ve boy” demektir.
Kesinliği henüz kanıtlanamamış bir şey duydum, umarım resmi makamlar bu konuya bir açıklık getirirler: Mustafa Kemal , ilk TBMM açıldığında, Bala milletvekili olarak meclise katılmış.
Bu yörede yaşayan insanlar: genellikle her şeyin başına, söylerken “i” harfi getirmeleriyle biliniyorlar. Hatta, sinema sanatçısı “Kenan İmirzalıoğlu”, soyadının başındaki “i”nin bu alışkanlıktan kaynaklandığı söylenir.
Ankara Bala
GENEL
Yörenin iklim durumu incelendiğinde: yazlar sıcak ve kışları soğuk ve bol kar yağışlı bir iklim olduğu görülür. İlçenin denizden yüksekliği, yani rakımı: 1310 Metre olup, Ankara ilinin en yüksek ilçesidir ve bu yüzden, sıcaklık değerleri, diğer yakın yörelere göre daha düşüktür.
Yörenin bitki örtüsü değerlendirildiğinde: aslında, bir zamanlar muhteşem karaçam ormanlarının bulunduğu söylense de, bu ormanların yüzyıllardır insanlar tarafından tahrip edilmesi sonucu, günümüzde orman varlığından geriye pek bir şey kalmamış ve yörede, bozkır alanları hakim olmuştur. İlçenin en önemli ormanlık alanı: Beynam Ormanlarıdır.
Yöredeki ekonomik faaliyetlerin temelinde: sanayi ve ticaret gelmektedir. Tarımsal ürünlerin başında: buğday, mercimek, nohut, fasulye, kavun ve karpuz var.
Bala yöresinde: ilgi çeken bir diğer oluşum “Kızılırmak” nehri üzerine kurulu bulunan Kesikköprü Barajıdır.
NE YENİR
Bala yöresinde yerel lezzetlerden tatmak isterseniz, önereceklerim: Kömbe, İncir uyutması, Topalak ve Besmet.
GEZİLECEK YERLER
BEYNAM ORMANLARI
Beynam ormanları hakkındaki, ayrıntılı yazımı, yine bu sitede, “Beyram Ormanları” adı altında bulabilirsiniz.
İlçe merkezine 14 km. uzaklıktaki, Afşar beldesindedir.
Burası, tarihi süreçte, Galatlar tarafından yörede kurulmuş en önemli şehirdir.
Aynı zamanda: Roma döneminde de, tarihi “Hac Yolu” buradan geçiyormuş ve bu nedenle, burada bir “mil taşı” bulunuyor.
Ankara Bala Kesikköprü ve Kesikköprü Barajı
KESİKKÖPRÜ VE KESİKKÖPRÜ BARAJI
Kesikköprü: ilçe merkezine bağlı Kesikköprü köyündedir. Köprü, Kızılırmak üzerinde olup, Selçuklular döneminde 1251 yılında yapılmıştır. Birbirine yakın, sivri kemerli, 13 gözden oluşmaktadır. Her iki yanında korkuluklar var.
Uzunluğu: 320 metre, genişliği ise, 5 metredir. Ancak, daha sonra yenilenmiştir. Yeni köprü, günümüzde: Niğde-Adana-Konya ulaşımını sağlamaktadır.
Ankara Bala Kesikköprü ve Kesikköprü Barajı
Kesikköprü barajı: Ankara il merkezine, yaklaşık 120 km. uzaklıktadır. Anayoldan; yaklaşık 20 km. içeride kalıyor. Yani: Ankara-Konya yolu-Gölbaşı-Bala sapağına gireceksiniz ve sonra, Beynam ormanları tabelasına döneceksiniz. Orman yolu, sizi baraj gölüne götürüyor.
Ankara Bala Kesikköprü ve Kesikköprü Barajı
Kızılırmak nehri üzerinde, 1966 yılında yapılmıştır. Gölde: yüzmek mümkün (yazın suyun sıcaklığı 18 derece) , ayrıca su sporları da yapılabiliyor. Derinlik: 29 metreye kadar ulaşabiliyor. Göl alanı: yaklaşık 6.5 km. karedir. Akarsu yatağından yüksekliği: 49 metredir.
Ancak, 1992 yılında, baraj bölgesine, Belediye tarafından “Dinlenme Kampı” açılmıştır. Toplam 250 yataklı olan, bu kamp tesisinde: yaz aylarında, öğrenciler kamp yapıyor.
Baraj bölgesi: olta balıkçılığı ve günü birlik piknik ve kamp yapmak için çok uygun. Ancak, pek fazla ağaçlık alan yok. Sadece, bir bölümde ağaçlık var. Bu yüzden, sıcak yaz günlerinde, açık alanda kalırsanız pek tat vermiyor.
KİNNA-CİNNA
Ankara Bala ilçesine bağlı Karahamzalı köyü sınırları içinde olduğu düşünülen bu antik kent, bugün tamamen bu köyün altındadır.
Evet: Ankara-Konya yolunun 90 km deki yol ayrımından devam eden Sofular köyü yolunun sağ tarafında yer almaktadır.
TARİHSEL ÖNEMİ:
Kinna, kayıp bir antik kenttir. Antik Galatya bölgesinde yer alan önemli bir Roma ve Bizans yerleşimidir. Hititler döneminde ise Zallara olarak biliniyordu.
Kinna, başlangıçta yerel bir Galat yerleşimi iken, Roma döneminde (özellikle MS 2 ve 3 yüzyıllarda) bir şehir kimliği kazanmıştır.
Arkeolojik araştırmalar ve tarihi haritalar, bu antik kentin yerini bugün Ankara-Konya yolu üzerinde bulunan Karahamzalı köyü ve çevresine lokalize etmektedir.
Halen tarla olarak kullanılan alandan toplanan seramiklerden Geç Roma ve Erken Bizans dönemi düz yerleşimi olduğu anlaşılmaktadır.
Farklı bir tez olarak: Kinna şehrinin Konya ilinin Cihanbeyli veya Kulu ilçeleri mevkilerinde de olabileceği düşünülmektedir.
PİSKOPOSLUK MERKEZİ-İZNİK KONSİLİ KAYITLARI:
Kinna, Geç Roma ve Erken Bizans dönemlerinde Hıristiyanlık için önemli bir merkezdi.
Hatta MS 325 yılında toplanan meşhur İznik Konsili ne Kinna yı temsilen Philumenes adında bir piskoposun katıldığı biliniyor.
İznik Konsili listesinde, Kinna nın bir piskoposluk merkezi olarak geçmesi, buranın o dönemde sadece bir köy değil, binlerce kişinin yaşadığı bir şehir olduğunu kanıtlar.
STRATEJİK KONUM:
Antik dönemde de ticaret yolları üzerinde bulunan şehir, Osmanlı döneminde ise Karahamzalı-ı Kebir adıyla anılmaya devam etmiştir.
ROMA YOL ŞEBEKESİNDEKİ YERİ
Kinna, antik dönemin en önemli ulaşım hatlarından biri olan Ancyra (Ankara)-Archelais (Aksaray)-Tyana (Niğde) güzergahı üzerindeki kritik bir istasyon konumundaydı.
Itinerarium Antonini: Bu antik Roma yol rehberinde, Kinna, Ancra’dan yaklaşık 30-40 mil güneyde bir durak olarak kaydedilmiştir.
Ticari Kontrol: Şehir, Tuz gölünden gelen tuz ticareti ve İç Anadolu’nun tahıl sevkiyatını denetleyen bir gümrük noktası işlevi görmüş olabilir.
III GORDİANUS BAĞLANTISI
Roma İmparatoru III Gordianus un Sasani seferi sırasında kazandığı zafer sonrası, Kinna halkının ona olan minnettarlığını göstermek için şehre heykelini diktiği tarihi kayıtlarda yer almaktadır.
KARAHAMZALI KÖYÜNDE BUGÜN
Karahamzalı köyü, binlerce yıl önce, binlerce insanın yaşadığı, dini ve siyasi önemi olan Kinna Antik Kenti nin mirası üzerine kurulmuş tarihi bir yerleşimdir.
Köy ismini bölgeye yerleştirilen Karahamzalı (veya Karahamzalı-ı Kebir) aşiretinden alır.
Bu aşiret, Osmanlının iskan politikaları çerçevesinde bölgeye getirilmiş ve antik kentin yıkıntıları üzerine yerleşimi kurmuştur.
Osmanlı döneminde bu bölge, İstanbul dan Hacca giden kervanların ve ordunun geçtiği Sağ Kol (Anadolu Sağ Kolu) üzerinde önemli bir duraklama noktasıydı.
Ancak maalesef bölgede henüz kapsamlı bir kazı yapılmamıştır.
Yüzey araştırmaları, toprağın hemen altında büyük bir şehir planının yattığını göstermektedir.
DEVŞİRME TAŞLAR
Köy içerisindeki eski çeşmelerde, cami duvarlarında veya bahçe duvarlarında antik döneme ait işlenmiş mermer bloklar ve sütun parçaları kullanılmıştır.
NEKROPOL ALANLARI
Köyün etrafındaki yamaçlarda, antik döneme ait kaya mezarları ve basit mezar stelleri tespit edilmiştir.
Bu stellerin bir kısmı Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi envanterinde yer almaktadır.
SU SİSTEMLERİ
Antik kentin su ihtiyacını karşılayan kanalların ve sarnıçların kalıntıları, tarım arazilerinin altında yer yer görülmektedir.
YAZITLAR
Bulunan bir yazıtta, şehir meclisinin (Boule) Roma İmparatorluğuna bağlılık yemini ettiği ve ona onursal bir unvan verdiği yazar.
Bu, Kinna nın Roma nın resmi şehir statüsüne sahip olduğunu kanıtlar.
ADALET VE TİCARET
Bazı mezar stellerinde ölen kişinin mesleği (tüccar, asker, yerel yönetici) belirtilmiştir.
Bu da Kinna nın tarımdan ziyade, Ankara ve Konya arasındaki ticaret kervanlarından beslenen zengin bir şehir olduğunu gösterir.
ESERBEYLİ DÜZ YERLEŞİMİ-ASAR MEVKİİ
Köyün hemen yakınındaki Eserbeyli mevkii, aslında Kinna şehrinin asıl Akropolü yani Yukarı şehirdir. Köyün yakınlarındaki tarlalarda yapılan incelemelerde Geç Roma ve Erken Bizans dönemine ait çok sayıda seramik parçasına rastlanmaktadır.
Burada yapılan yüzey araştırmalarında devasa bloklar, mermer sütun kaideleri ve sur duvarları kalıntıları bulunmuştur.
Ayrıca Roma devrine ait “terra sigillata” (mühürlü kırmızı seramikler) ve Geç Antik Çağ cam kalıntıları yoğun olarak görülmektedir. Bu da kentin refah seviyesinin yüksek olduğunu işaret eder.
Karahamzalı köylüleri yüzyıllar boyu bu alandan çıkan taşları modern evlerinin ve ahırlarının inşasında kullanmışlardır.
HAZİNE ÖYKÜSÜ
Bala çevresinde, özellikle Karahamzalı ve çevresindeki höyüklerde Roma dönemine ait altın sikkeler ve bronz heykelcikler bulunduğu sıkça anlatılır.
Ancak bilimsel açıdan en büyük hazine, toprağın altında hala bozulmadan duran şehir planıdır.
Ankara kalesine son olarak Temmuz 2023 tarihinde gittim, kalenin video çekimlerini görmek isterseniz: Youtube “Orhan Meral” ismiyle mevcut sitemde bulabilirsiniz. En altta ise bağlantı var.
Dik yamaçlar üzerine, bir kartal yuvası gibi inşa edilmiş. Şüphesiz ki: başkentin görülmeye değecek yerleri arasında ilk sırada. Zamanında: Ankara, 3 önemli akarsu (Hatip, Çubuk, İncesu) nun birleştiği noktada, hakim bir tepe üzerinde kurulmuştur.
Burada: tarih süreci içinde: Galatlar Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Haçlılar ve sonra yine Selçuklular ve ardından Osmanlılar hakimiyeti ele geçirmişlerdir. Ancak: ilk yapılışının: Galatlar döneminde olduğu sanılıyor.
Galatlar: daha önce birkaç yazımda sözünü etmiştim, Ankara şehrinin ilk yerleşimcileri, kurucusu olarak tanınıyorlar. Hatta, Ankara yöresine “Galatia” denilmektedir.
Kısaca söz etmek gerekirse
Galatlar, Balkanlar-Avrupa yöresinden gelmişler ve İstanbul’da bir süre yaşamışlar. Hatta: İstanbul’daki Galata kulesinin, bunlar tarafından yapıldığı söyleniyor. Bunlar, zamanla İstanbul boğazını geçerler ve Anadolu içlerinde ilerlerken: Karadeniz kıyısında, Pontus kralına, Mısır donanması ile yapılan savaşta yardımcı olurlar ve Mısırlılar yenilir. Bunun üzerine, Pontus kralı, Galatlara, ne istediklerini sorar.
Galatlar: kraldan, yerleşim yeri isterler ve bunun üzerine, Ankara ve çevresindeki bir kısım arazi: kendilerine verilir. Bunun üzerine, Galatlar, Ankara yöresine yerleşirler ve buradaki ilk yerleşimci olarak isimleri tarih sahnesine yazılır. Hatta: yenilgiye uğrattıkları bir Mısır gemisinden ele geçirdikleri, büyük bir çıpayı; yanlarında getirirler ve yeni kurdukları şehrin (Ankara) tam orta yerine koyarlar.
Evet: Ankaralılar ve Ankara’yı ziyaret edenler, günümüzde hemen Ankara kalesi kapısının önünde ve “Armada” Alışveriş Merkezi önündeki büyük “çıpa” nın, denizi olmayan Ankara şehrinde ne anlama geldiğini belki düşündüler. İşte, anlamı bu, yani, ilk kuruluş aşamasında Ankara şehrinin simgesi, bir çıpa.
Evet, biz yine kaleye gelelim. Dediğim gibi, kale, muhteşem bir yerde. Yani, konum olarak, tam bir kartal yuvası gibi. İlk yerleşimciler, buraya kale kurarlar ve tepenin eteklerinde yerleşirler. Daha sonra: Frigler görülüyor.
Hatta: Frigya kralı Midas, bir gün bir rüya görür. Rüyasında: bir gemi çıpasının bulunduğu yere şehir kurması söylenir. Bunun üzerine, araya-araya gemi çıpasını bulurlar ve buraya, yani Ankara’ya yerleşirler. Evet, Galatlardan sonraki karanlık dönemi takiben, burada bir sürede Frig yerleşimi olduğu söyleniyor.
Hatta: bu döneme ait şehirde bir kalıntı bile söz konusu. Günümüzde: Ulus-Hacıbayram Camisine bitişik, Augustus Tapınağının bulunduğu yerde, daha önce, pagan döneminde, bir Frig tapınağı bulunduğu söyleniyor.
Kale: her ne kadar ilk kez Galatlar döneminde yapılmış olsa da, bugünkü görünümü: Roma-Bizans ve Selçuklu dönemlerinden kalma. 110 metre yükseklikteki tepe üzerine: iç ve dış kale olmak üzere, iki bölümlü yapılmış. Dış kale surları, zamanla yıkılmış, günümüzde ise iç kale surlarının bir kısmı görülüyor.
Özellikle: hemen giriş kapısının bulunduğu yerdeki surların taşları arasında görülen, devşirme taşlar, kalenin yapımında, çevredeki: heykel, lahit ve sütun başlıklarından da yararlanıldığını gösteriyor.
Roma imparatoru Caracaila, 217 yılında, kalenin surlarını onattırmıştır. 222-260 yılları arasında ise, İmparator Severus Alexander, Perslere yenilince kale kısmen tahrip olur. Ancak, 7’nci yüzyılın ikinci yarısında, Romalılar, kaleyi yeniden onarırlar.
Roma imparatoru Konstantinos, 688 yılına gelindiğinde, dış kaleyi yaptırır. İmparator IV. Leon ise, 740 yılında, kale duvarlarını onarttırır ve bu sırada, iç kale surlarını da yükselttirir. İmparator Nikephoros ve İmparator Basileios ise, 9’ncu yüzyılda, kaleyi yine onartırırlar.
Evet, dediğim gibi, iç surlar günümüze ulaşmış. Bu surlar: MS. 630 yılında, Roma imparatoru Heraklius döneminde yapılmıştır. Ancak: özellikle günümüzde görülmeyen dış surların: o dönemdeki Arap saldırılarını engellemek için, MS. 859 yılında, Bizans İmparatoru III. Mikhael tarafından onarıldığı biliniyor.
O dönemdeki dış surların uzunluğunun: 350 metre ve iç surların uzunluğunun ise: 180 metre olduğu biliniyor. İç kale: dikdörtgen planlıdır ve yöresel Ankara taşından, yani bazalt taşından yapılmıştır. Özellikle: bent deresi yönünde , yani bölgenin en korunaklı bölümünde, 110 metre yükseklikte “Ak burç” bulunuyor.
Akkale
Selçuklu döneminde yapılmıştır. Sarp bir damaca dikilmiştir ve buranın surları, bölgenin en yüksek noktasındadır. Cumhuriyet tarihinin ilk müzesi olan Eti Müzesi, 1921 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle burada açılmış ve 1948 yılına kadar faaliyet göstermiştir.
Ancak, burası günümüzde ziyarete kapalı. Sanırım: üstünde görülen çok miktardaki telsiz-radyo-televizyon alıcı-vericisi nedeniyle ziyarete izin verilmiyor. Ama: çok uzaklardan görülen şanlı Türk Bayrağımız, burada dalgalanıyor.
1073 yılına gelindiğinde: kale, bu kez Selçuklular tarafından ele geçirilir. Bu dönemde, kaleye yeni ilaveler yapılır.
Ankara Kalesi
KALENİN GENEL ÖZELLİKLERİ
Ankara kalesinde, yükseklikleri: 14-16 metre arasında değişen, beşgen şekilli 42 kule var. Dış surlar: kuzey-güney doğrultusunda ve yaklaşık 350 metre, doğu-batı doğrultusunda ise, yaklaşık 180 metredir. İç kalenin güney ve batı duvarları, dik açı oluşturur. Doğu duvarı, tepenin girinti ve çıkıntılarını izler.
Ankara Kalesi
KALE GEZİSİSaman pazarı yönünden çıkarak veya doğrudan Ulus semtinden-Atatürk Anıtının hemen yanındaki yolu, dümdüz takiben buraya ulaşabilirsiniz. Bayağı dik bir yokuş var. Buna hazırlıklı olmalı ve özellikle, ayaklarınız da lastik tabanlı ayakkabı giymelisiniz.
Ankara Kalesi Saat Kulesi
Saat Kulesi
Kale kapısına ulaştığınızda: hemen sol yanda, bir saat kulesi var. Bu kule: Osmanlı Sultanı II. Abdülhamit zamanında, saltanatının 25’nci yılı anısına, her ile yaptırılan saat kulelerinden biridir. Kale, surlarına ilave edilerek yapılan saat kulesinin üstünde: halen faal bir saat var.
Ankara Kalesi Çukurhan
Çukurhan
Burada: dikkatinizi çekmek istediğim bir yapı daha var. Çukur han.
Burası: UNESCO tarafından, dünya üzerinde mutlaka kurtarılması gereken 100 anıttan biri olarak listeye dahil edilmiş, yani bu derece önemli bir yapı.
Çünkü: Çukur han: 16’ncı yüzyılda yapılmış. Yani, yaklaşık 500 yıllık bir yapı. Burası: Osmanlı döneminde cezaevi ve daha sonra ise kervansaray olarak kullanılmış.
Son bir-iki yıldır burada büyük bir restorasyon çalışması vardı, son gittiğimde bittiğini gördüm, gayet güzel yapılmış, ön cephesinden gördüğüm kadarı ile, güzel bir restorasyon geçirmiş.
Emeği geçenlere teşekkürler. Ama bir yandan da, şunu düşünmemek elde değil. Bu tarihi yapı: Kültür Bakanlığı tarafından özel sektöre kiralanmış. Otel olarak kullanılacakmış. Bilmiyorum, sahip çıkabilirler mi, günün birinde, yandı diye haber alırsanız, şaşırmayın. Umarım, yeterli tedbirler alınmıştır.
Kale kapısından içeri giriyorsunuz: daracık yollar, sokaklar ve bu sokaklarda ilerlemeye çalışan araçlar. Egzoz kokuları ve araba kim geçecek öncelik kimde derken, bir şekilde ilerliyorsunuz ama elbette sıkıntılı.
Evet, devam edelim. Kale içi Sit alanı olarak kabul edildiğinden, çivi bile çakılmıyor. Restorasyon çalışmaları ise, özel izinle yapılıyor. Zaten, kale içindeki derme-çatma konutların çoğu, günümüzde, Ankara’nın pahalı eğlence mekanları, restoranları ve kafeleri olarak kullanılıyor. Bunun dışında ise, birçok ev.
Kale içinde, günümüzde 600 ev bulunduğu söyleniyor. Hatta, ilk yerleşim, söylenenlere göre, Osmanlı döneminde olmuş. Çünkü: daha önceki dönemlerde, aslen iç kale içlerinde yerleşime izin verilmez, halk kale dışında yerleşir ve tehlike halinde, iç kaleye girilirdi. Ama: şu an, burada yüzlerce ev var. İnanmak mümkün değil.
Sizler bu dar sokaklarda ilerlemeye çalışırken, hedefinizi “sur üstü” olarak belirleyin. Bulamazsanız, çevredeki çocuklardan yardım alabilirsiniz.
Sur üstüne geldiğinizde, 50-60 basamaklı bir merdivenden yukarı çıkıyorsunuz, çıkarken elbette birçok satıcı görüyorsunuz. Sur bölümüne geldiğinizde demir bir kapıdan geçtiğinizde, bir avlu ve bu avludan yine gayet tehlikeli bir merdivenle, yukarı çıkıyorsunuz.
Burada, özellikle belirtmek istiyorum, unutmayın ki: yanınızda özellikle çocuk varsa, yukarıda çok büyük tehlike bekliyor. Çünkü: sur bölümünde, kenarlarda herhangi bir koruma yok, yani kesinlikle dikkatli olmanız, belki kendiniz için bile şart.
Sur bölümüne çıktığınızda, muhteşem bir Ankara manzarası sizi bekliyor. 360 derece, yani ne tarafa dönerseniz, Ankara’nın değişik bir yeriyle karşılaşıyorsunuz. Göz alabildiğine uzanan bir şehir ve gökyüzü. Gerçekten muhteşem bir manzara ve her Ankaralının bunu tatmasını öneririm.
Özellikle: buradan, güneşin batışını mutlaka izleyin. Ayrıca: Ankara kalesi, Ankara’nın turizm potansiyelinde öne çıkarılmalı, çünkü, ben son gittiğimde (Temmuz 2022) burada, birçok çok az sayıda turist gördüm. Demek ki gerekli tanıtım yapılamıyor.
Evet: Ankara kalesi. Kalenin dar sokaklarında, gezinin ve bu sırada kale surları taşları arasındaki, önceki dönemlere ait devşirme heykel, lahit, sütun parçalarını görün. Biraz önce anlattığım gibi, sur bölümüne çıkın ve Ankara’nın muhteşem manzarasını ve özellikle güneşin batışını izleyin.
Bu gezinizi, kalenin hemen biraz altındaki, Anadolu Medeniyetleri Müzesi gezisiyle birleştirebilirsiniz. Müze hoşunuza gitmezse: kalenin kapısından çıktığınızda, sol bölüm istikametinde ilerlerseniz, Ankara’nın otantik ara sokaklarını gezebilirsiniz.
Ankara Kalesi Alaaddin Camii
Alaattin Camii
Bu arada: iç kalede bir de cami görülüyor. “Alaattin Camisi”, Evliya Çelebi’nin notlarına göre, eskiden kilise imiş. Evliya Çelebi, iç kalede: bağsız-bahçesiz 600 hane bulunduğunu belirtiyor.
Caminin “Alaattin Keykubat” tarafından yapıldığı kabul edilse de, minberindeki yazıt 1178 tarihini ve Musut I’in adını veriyor. Caminin: 1361 tarihinde, Orhan Gazi ve 1433 yılında Şerife Sünbül Hatun tarafından onarımı yaptırılmıştır.
Gündüz yaşanan bu güzelliği, arzu ederseniz, kaledeki restoranlardan birinde “akşam yemeği” yiyerek noktalayabilirsiniz.
ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER
Bir yetkili çıkıp ta, bu kalenin içine araç girmesini niye engelleyemez bilmiyorum. Gelişmiş ülkelerde, bu tür tarihi yapıların içine bırakın araç girmesine izin vermeyi, insan yaşamasına bile müsaade etmiyorlar.
Evet, araçlar o daracık sokaklara girince, o araçları kullananlar, topu topu, yürümek zorunda oldukları, 150-200 metrelik yoldan tasarruf ediyorlar, hayır, bırakın yürüsünler, kalenin içine araç girmemesi için lütfen tedbir alın.
Bunun dışında, yine gelişmiş ülkelerde, yapılan bir uygulama, bu tür tarihi yapıların içi kamulaştırılır, buralarda yaşayan insanlara, en harika konutlar tahsis edilir ve daha uygun yerlerde yaşamaları sağlanarak, tarihi yerler, tamamen ziyaretçilerin serbestçe-rahatça ziyaretlerine açılır.
Sonra: Ankara’da turizm gelişmiyor demenin bir anlamı yok.
THE ANKARA CİTADEL:
The citadel sits on a hilltop overlooking the modern city and has no generally accepted date of completion. İt is known, however, that its existence goes back as far as the second century BC and the Galatian period. Afterwards, it was restored by the Romans who upgraded the building and defences.
The citadel has outer and inner walls, the latter of which were probably built by the Byzantines. Worn down by continuous Arab assaults, the castle went through a comprehensive restoration in 900 AD at the hands of the Byzantines. It is not known when the outer wall was completed. Following the conquest of the castle by the Seljuk Turks in 1073, the citadel underwent further renovation during the Ottoman era. The early Republican period saw more refurbishment and a strengthening of the citadel walls.
The outher citadel contains 20 towers dotted along the walls, which are pierced by two main gates: the Outer Gate, facing west, and the Citadel Gate facing south. An old Persian inscription dating back to 1330, the era of İlhanlılar (a Turkish principality), can be seen engraved over the citadel gate.
The inner wall is built around a rectangular base and was completed partly with Ankara stone and other materials, 42 pentagonal towers, the heights of which vary from 14-16 meters, stand along the inner wall. Old houses and the Alaeddin Mosque, dating from the Ottoman period, are still found in good shape inside the citadel itself, and the area has a charming village-like atmosphere.