Batman Hasankeyf

Batman Hasankeyf

Evet burayı ziyaret ederseniz, yanınızda çocuğunuz varsa, özellikle çocuklarına dikkat etmesini öneriyorum, çünkü çok sayıda mağara var, çocukların kaybolması riskini göze almayın ve çocukları yanınızdan sakın ayırmayın. Ayrıca: bazı bölümlerde; derin kuyular var, bu kuyular, Dicle nehrine kadar uzanıyor, kuyuların dibinden su var. Gezerken mutlaka dikkatli olmanız gerekiyor.

Batman Hasankeyf

ULAŞIM

Hasankeyf; Batman-Midyat karayolu üzerinde bulunmaktadır. Batman’a uzaklık: 35 km. dir. Ayrıca: Mardin-Midyat üzerinden Hasankeyf’e ulaşmak mümkün. Hasankeyf’in Mardin’e uzaklığı: 120 km. ve Midyat’a uzaklığı ise: 50 km. dir.

Hasankeyf’e en yakın hava alanı: Batman’dadır. Diyarbakır havaalanı ise, Hasankeyf’e: 135 km. uzaklıktadır. Batman-Ankara arası uzaklık: 1012 km. Batman-İstanbul arası uzaklık: 1465 km. ve Batman-İzmir arası uzaklık ise: 1520 km. dir.

Batman Hasankeyf

TURİZM

Hasankeyf’te: ortaçağ havasını teneffüs edebilirsiniz. Tarih ve doğa, burada kesişiyor. Medeniyetlerin odak noktası olmuş, önemli bir tarih ve kültür potansiyeli var. Bu özellikleri nedeniyle: özellikle hafta sonları: yerli ve yabancı turist akınına uğruyor.

Yerli ve yabancı turistler: Dicle nehri kıyısında kurulan çardak tipi lokantalarda; yemek yiyor, mağaralarda bulunan Yolgeçen Hanı gibi tesislerde dinlenme imkanları buluyorlar.

NE YENİR

Bahar sonlarında ve yaz aylarında: Dicle nehri kıyılarındaki tahtlı lokantalar açılıyor. Bu tahtlarda: otururken bir yandan ayaklarınızı Dicle nehrinin serin sularında dinlendirebilir, bir yandan da ızgara Dicle balığı ve diğer et yemeklerini tadabilirsiniz.

Yolgeçen Hanı gibi mağaraların içinde: halı, kilim ve eski ahşap mobilyalar döşeli kafelerde dinlenebilirsiniz. Bunların dışında, ilçenin ana caddesinde, birkaç lokanta var. Bunlardan: Antik kent; çeşitli yemek çeşitleri sunuyor.

ILISU BARAJI

Türkiye’de, Dicle nehri üzerinde yapımı planlanan Ilısu Barajı; şu anda dünyanın en çok tartışılan baraj projesidir.

On yıldan bu yana: çevre ve insan hakları örgütleri, projenin devasa kültürel, ekolojik, insani ve politik etkilerine karşı mücadele veriyorlar. Evet: Baraj: Mardin ve Şırnak İl sınırları arasında, Dargeçit ilçesinin 15 km. doğusunda, Dicle nehri üzerinde yapılacak. Suriye sınırına: 45 km. uzaklıkta.

Temelden yüksekliği: 135 metre. Barajın uzunluğu: 1820 metre. Toplam gövde hacmi ise: 44 milyon metreküp. Barajdan üretilecek elektrik enerjisi: şu anda ülkemizde hidroelektrik santralleri aracılığı ile üretilen enerjinin, yalnızca yüzde 10’nudur.

Ancak: bu baraj yapıldığında: Yaklaşık 15 bin yıllık Hasankeyf şehrini, sular altında bırakacak olan Ilısu Barajı; yörenin kültürel mirasını yok etmenin yanında, 78 bin kişiyi de evsiz bırakacak.

Tabii, Ilısu barajının yapılmasıyla; bölgede birçok olumsuz durumların ortaya çıkacağı konusunda, sivil toplum örgütleri tarafından büyük mücadeleler veriliyor. Bizim amacımız: şu an için, büyük bir tarih hazinesi görünümündeki bu yöreyi sizlere tanıtmak, bu yüzden fazla ayrıntıya girmek istemiyorum.

TARİH

Hısn Keyfa olan şehrin adı: “Kayahisarı” olarak bilinir. Tarihi süreçte, bu tür kelimelerin anlamı: “korunmaya uygun” yer anlamına gelir. Kalenin; yekpare taştan olması nedeniyle, çeşitli dillerdeki Hasankeyf kelimesi “Taş Kalesi” anlamında da kullanılmaktadır.

Evet: tarihi süreci incelemeye başlayalım, Hasankeyf’in: ne zaman kurulduğu hakkında yeterli bilgi yok. Ancak: mesken olarak kullanılan çok sayıda mağara olması, buranın çok eski bir yerleşim yeri olduğu tezini güçlendiriyor.

İran ve iç Asya kültürleri: doğu Akdeniz, Mezopotamya, Roma ve Bizans kültürleri burada barınmış ve Romalılar, İran sınırını denetim altında tutabilmek için, Hasankeyf’te büyük bir kale inşa ettirmişler.

MÖ.633 yılında, bölgede, Bizans egemenliği görülüyor. 451 yılında, Bizanslılar tarafından, şehrin Müslümanların denetimine geçmesine kadar olan sürede: şehirde kale ve koruma amaçlı birçok yapı yaptırılmış.

17’nci yüzyılda: Hasankeyf, İslam orduları tarafından ele geçirilir. Bu dönemde; şehirde, sırası ile, Emeviler, Abbasiler, Hamdaniler, Mervaniler ve daha sonra ise Artukoğulları egemenlikleri görülür. Artuklular, Türkmen sülalesinden olup, Hasankeyf’te en parlak dönemin yaşanmasını sağlamışlardır.

1101 yılında, Artukoğlu Sökmen; Hasankeyf’i ele geçirip, burada önemli tarihi eserler yaptırmış. Böylece: göçebelik hayatından yerleşik sisteme geçmişler. Haçlı akımlarına rağmen: ilim, sanat ve kültürel açıdan çok büyük gelişmeler ortaya konulmuş.

Darphaneler kurulup, devletin ekonomik yapısı güçlü tutulmuştur. İlime ve bilim adamlarına büyük önem verilmiş, Hasankeyf şehir kalesine su getirilerek, önemli bir sıkıntı giderilmiştir.

1232 yılında: Eyübi Sutanı El-Kamil El-Malik tarafından, Hasankeyf ele geçirilir ve Artukoğullarının 130 yıllık dönemi sona erer. Ortaçağın en kuvvetli devletlerinden olan Eyyübiler; Mısır, Suriye ve Yemen’de hüküm sürmüşlerdir.

Selahattin Eyyübi’den sonra: Eyyübiler, birçok emirliklere ayrılır. Hasankeyf, bu dönemde yine Eyyübiler hükümranlığı altındadır. Şehirde; çok önemli eserler yaptırılır, ilim, sanat ve kültürel alanda, günümüze ulaşan eserler ortaya çıkar.

Özellikle: mimari alanda faaliyet gösteren Hasankeyf Eyyübileri, yaptıkları ile tarihte yerlerini alırlar. Takip eden, tarihi süreçte; Moğol istilasında, Hasankeyf yağma ve tahrip edilir.

Daha sonraki dönemde, bölgede, Akkoyunlular hakimiyeti görülür ve bunların egemenliği 15’nci yüzyıla kadar sürer. 1473 yılında, Uzun Hasan ve Fatih Sultan Mehmet arasındaki Otlukbeli savaşında, Uzun Hasan’ın oğlu Zeynel Bey şehit olur ve Hasankeyf’te Dicle nehri kıyısında gömülür.

Akkoyunlulardan sonra, bölgede İran Sefavilerinin egemenliği görülür. 1515 yılında, Yavuz Sultan Selim’in, doğu seferiyle birlikte, Hasankeyf, Osmanlı egemenliğine girer.

Bu dönemde, şehrin nüfusunun 10 bin üzerinde olması, büyük bir yerleşim merkezi konumunu gösterir. Şehir halkı: 7000 civarındaki mağaralarda, ortaçağ şartlarında hayatlarını uzun süre sürdürmüşlerdir.

Batman Hasankeyf

GENEL

Evet, Hasankeyf: 20 farklı kültürün izini barındıran ve 10 bin yıllık tarihiyle, UNESCO’nun 10 dünya mirası kriterinden, dokuzunu karşılayan bir yer. Yaklaşık 15 bin yıllık bir şehir.

Hasankeyf: denizden yüksekliği:520 metre olup Dicle nehri kıyısında kurulmuştur. İlçe ekonomisi: çardaklar ve balıkçılığa dayanmaktadır. Önemli bir tarım alanı mevcut değildir. Bu yüzden, halkın bir kısmı büyük şehirlere göç etmektedir.

İlçe her yönüyle: Batman’a bağımlı durumdadır.

İlçe; 1981 yılında, SİT doğal koruma alanı ilan edilmiştir. 4000’i aşkın mağara bulunan bölge, dünyada benzeri az bulunur bir doğa harikası. İlçe halkı, 1974 yılına kadar, kale başındaki yerleşim birimlerinde ve mağaralarda iskan etmiştir.

1974 yılında, Afet Evleri olarak bilinen 245 sosyal konut yapılmış, halk bu konutlara yerleştirilmiştir. İşsizlik çok yaygın olduğu için, genelde halkın gelir düzeyi düşüktür.

EFSANELER

DİCLE NEHRİ EFSANESİ

İnanışa göre: Allah tarafından Danyal Peygambere, bir vahiy gelir. Denir ki: “ Elindeki asa ile, suyun çıktığı mağaranın ağzından itibaren başlayarak bir çizgi çiz, su arkandan gelir.

Ancak: yetimlerin, dul kadınların, fakirlerin, yoksulların ve vakıfların malına ve mülküne yetiştiğin zaman, güzergahını değiştir ki, su bunlara zarar vermesin.”

Danyal Peygamber de Allah’ın bu buyruğuna riayet ederek, emredildiği şekilde Dicle Nehrinin güzergahını, çıktığı noktadan itibaren asasıyla, Basra körfezine kadar çizer.

Suyun akışı: bazı yerlerde, yukarıda belirttiğim özelliklere sahip mal ve mülklere isabet ettiği zaman, Danyal Peygamber, Allah’ın buyruğuna uygun olarak, suyun yönünü çorak ve verimsiz bir alandan geçecek şekilde değiştirir.

Bu nedenle: Dicle nehrinin, çıktığı yerden itibaren, Basra Körfezine kadar olan akış güzergahının, birçok yerinde: zikzaklar ve menderesler vardır. Bu nehir üzerindeki kıvrımların çok oluşu ve hiç kimseye zarar vermeyecek şekilde akışında, bir Peygamber elinin bulunması inancı hakimdir.

Bu nedenle: Dicle Nehri, her zaman ve her dönemde, kutsal bir nehir olarak değerlendirilmiştir.

İKİ YOLLU MİNARE

Sultan Süleyman döneminde yapılan Sultan Süleyman Camisi minaresi: daha inşaat halinde iken, usta ile kalfası arasında, inşaat tekniği açısından anlaşmazlık çıkar. Bu çekişme, kalfanın ustası tarafından kovulması ile son bulur.

Bu olay: kalfanın çok zoruna gider. Ancak, buna karşılık vermek için, Dicle Nehrine hakim kayalıklar üzerinde bulunan El-Rızk Camisinin minaresini yapmayı üslenir. Kalfanın buradaki amacı: ustasının yapmakta olduğu minareden daha güzel bir minare yapmaktır. Nitekim de öyle olur. Usta ile kalfa: minarelerini birlikte yapmaya başlarlar.

Her iki minarede yükseldikçe, ihtişamları daha da belirmeye başlar. Ancak: kalfa, yapmakta olduğu minarede, herkesten saklı tuttuğu bir ayrıntıyı özenle korumaktadır. Minareler: ilk bakışta, dış görünüş olarak birbirine benzerler.

Ancak, halk; zarafet ve estetik açısından, minareleri karşılaştırınca, kalfanın yapmakta olduğu minarede, daha güzel ve göze hoş gelen desenler bulur. Zaman ilerledikçe; her iki minarenin inşaatı hızlanır. Bir süre sonra, minareler, birlikte tamamlanır.

Usta yaptığı minarenin açılışını, başta Melik olmak üzere, kentin ileri gelenlerinin katılımı ile ve görkemli bir törenle yapar. Kalfa ise, yaptığı minarede, sır gibi sakladığı bir inşaat tekniğini, yalnız ustasının görmesini istemektedir.

Bu nedenle: minarenin açılışını yapmadan önce, ustasına karşı duyduğu saygıyı ön planda tutarak, mütevazi bir tavırla ustayı açılışa davet eder. Minarenin açılışını ona yaptırır. Minarenin açılışından sonra, usta, minarenin merdivenlerini kontrol etmek ve rahat olup olmadıklarını anlamak için minarenin tepesine çıkar.

Bir de ne görsün: kalfada, minarenin tepesinde kendisini beklemektedir. Bu durumu hayretle karşılayan usta: kalfaya “buraya nasıl çıktığını” sorar.

Kalfa, her zaman olduğu gibi, tevazuyu elden bırakmadan, ustasına “şu yan tarafta bulunan ikinci yoldan çıktım” der. Bunun üzerine, usta, şöyle bir yan tarafına bakar ki, bir de ne görsün: minarede çift yol yapılmış. Üstelik bu yollardan çıkan ve inan birbirini görmeyecek şekilde bir inşaat tekniği kullanılmış.

Oysaki, kendisinin yaptığı minarede, böyle bir teknik kullanılmamış ve yalnızca minaresine bir yol var. Bu durum karşısında ne yapacağını şaşıran usta, kalfasının bu düşüncesini takdir edeceği yerde, gururuna yenik düşmüş ve geçirdiği bunalım sonucu, minarenin tepesinden aşağıya atlayarak intihar etmiş.

Bu nedenle: Hasankeyf’te bulunan minareler, işte böyle tatlı ancak sonu dramatik olan bir rekabet anlayışı içinde yapıldığı için, üstün bir inşaat tekniğine ve üstün bir sanat değerine sahiptir.

GEZİLECEK YERLER

ARTUKLU KÖPRÜSÜ

Üzerinde herhangi bir kitabe olmadığından, kesin yapılış tarihi bilinmiyor.
Eski bir Bizans köprüsünün üzerine yapıldığı sanılıyor. Artuklular döneminde yapıldığı hakkında çeşitli görüşler var.

Batman Hasankeyf Artuklu Köprüsü

12’nci yüzyıl başlarında Artuklular zamanında yapılan köprü, 14’ncü yüzyıl başlarından itibaren, bir süre kullanılmamıştır. Daha sonra Artuklu hükümdarı al-Adil Gazi tarafından restore ettirilmiştir. 15’nci yüzyılda, köprü, bu kez Akkoyunlular tarafından yeniden restore edilir.

Kemer açıklığı itibarıyla: Ortaçağda yapılan en büyük köprülerden biri olarak kabul ediliyor. Ortadaki büyük kemeri taşıyan, iki orta ayağın arasındaki açıklık: 40 metre. Ayaklar; akıntı tarafında üçgen, diğer tarafta ise, dairesel şekilde yapılmış.

Batman Hasankeyf Artuklu Köprüsü

Dış cepheleri: kesme taştandır. Bu taşlar; birbirlerine madeni kramplarla kenetlenmiş.

Köprünün kemerleri de: kesme taştan yapılmış. Doğudaki kemer: gerçekten muhteşem büyüklükteki kesme taşlarla örülmüş. Gördüğünüzde taşların büyüklüklerine şaşıracaksınız. Batıdaki kemer ise; kırılma noktasına kadar kesme taştan, sonrasında ise tuğladan örülmüş.

Bazı kaynaklara göre; köprünün en büyük kemerinin orta kısmı: ahşaptı ve şehre düşman saldırıları olduğunda: bu ahşap bölüm yerinden kaldırılıyor ve düşmanın köprü üzerinden şehre girmesi önleniyordu.

Köprünün diğer ilginç bir özelliği de: ayakları üzerinde bulunan figürler. Bu figürler, günümüzde tahrip oldukları için tam olarak ne anlam ifade ettikleri bilinmiyor. Günümüzde, köprüden birkaç ayak dışında bir şey kalmamış.

Köprüyü: Atatürk köprüsünden, kaleden ve ya nehir kenarından görmek mümkün. Eğer nehir kenarına inmek isterseniz, Rızkiye camisini geçtikten sonra, önünüze çıkan küçük yolu izlemelisiniz.

Batman Hasankeyf Büyük Saray

BÜYÜK SARAY

Kalenin kuzeyinde, Küçük Sarayın karşısında, Ulu Caminin hemen altında.

Büyük ölçüde yıkılmış durumda. Kuzeye; nehre bakan cephesi: yuvarlak payandalarla desteklenmiş. Sarayın girişi; bu cephenin hemen ortasında bulunuyor.

Sarayda, gizli bir kapıdan hareme çıkılan özel odaların olduğu sanılıyor. Sarayın iki katı, bugün görülebilmektedir. Yapılacak kazılar sonucu, üçüncü katında ortaya çıkarılması sağlanacaktır.

Yapının en önemli özelliği: giriş kapısının karşısında, binadan bağımsız bir kulenin bulunması. Burası: kesme taşlardan örülmüştür. Köprü ayaklarında olduğu gibi, bu taşlar da madeni kramplarla birbirlerine kenetlenmişler.

Bu özelliğinden dolayı: dibindeki kasıtlı tahribata rağmen, kule yıkılmamış. Burası: bir zamanlar: ya bir gözetleme kulesi ya da yıldırımlar için paratoner görevi yapıyor olsa gerek.

Batman Hasankeyf El-Rızk Camii

EL-RIZK CAMİİ

Dicle nehrinin doğusunda, köprü ayağının hemen yakınında. Kitabesinden: Eyyübi Sultanı Süleyman tarafından 409 tarihinde yaptırıldığı yazılı. Günümüzde, caminin yalnızca minaresi sağlam kalmış.

Minarenin üzerindeki süsler; Arapça Kufi yazılar hayranlık verici güzellikte. Minarenin en önemli özelliği: çift merdivenli olması. Minareye baktığınızda: yuva yapan leylekler dikkatinizi çekecektir.

Caminin görülmeye değer avlusuna gitmek için, yeni yapılan caminin çevresini dolaşarak, erkekler tuvaletinin bulunduğu yönde olan kapıdan girmeniz gerekiyor. Avlunun son derece güzel cephesi, iyi korunarak günümüze kadar gelebilmiş.

Bugün; avlunun güneyinde kalan duvar kalıntısı var. Bu duvar kalıntısında; caminin asıl ibadet mekanına giriş kapısı var. Bu kapının sağ ve solunda, iki kapı daha bulunuyor. Bu kapıların üstü: çok güzel ayet yazıları ile süslenmiş.

Ancak, bu yazılar büyük ölçüde harap olmuş. Özellikle: ortadaki kapının süslemeleri, bitkisel motiflerle oyulmuş, taşları dikkate değer. Ancak; süslü taşların çoğu düştüğünden, eserin güzelliğinin bütünlüğü kaybolmuş.

Batman Hasankeyf Sultan Süleyman Camii

SULTAN SÜLEYMAN CAMİİ

Camiye ulaşmak için, Rızkıye camiinden sonra, yokuş yukarı giderken, hemen sola dönebilir ve ana cadde üzerinde PTT’den önceki ilk sokağa sapabilirsiniz.

Caminin kitabesinde: 1407 yılında, Eyyübi Sultanı Süleyman tarafından yapıldığı yazılı. Minare, hemen bitişiğindeki avlu giriş kapısı, kapının güneyindeki çeşme; özenle kesme taşlardan yapılmış ve süslenmiş. Çeşme üzerindeki kitabede; buranın Sultan Süleyman tarafından, 1416 yılında yaptırıldığı yazılı.

Yapının en dikkat çekici bölümü: minaresi. Minare: dikdörtgen ve kaidesinin her cephesinde, birer Arapça Kufi yazı bulunuyor. Kaidenin üzerinde yükselen silindirik gövde: şerefeye kadar, dört kuşaktan oluşmuş.

Her kuşak: farklı şekilde süslenmiş. Şerefeden yukarısı ise, yıkılmış. Üstten kesilmiş gibi bir görüntü var. Ne zaman ve nasıl yıkıldığı bilinmiyor. Şu anda, minare gövdesinde de yıkılma tehlikesi yok değil, büyük çatlarlar görülüyor.

Sultan Süleyman’ın mezarı: ibadet mekanına girerken, eyvanın doğusundaki odacıkta. Eser; tamamen harap ve sahipsiz olduğu için, günümüzde mezar olduğu nerede ise belli değil. Caminin kubbesi ve kubbenin taçlandırdığı ibadet mekanının çevresi, alçılarla dikkat çekici şekilde süslenmiş.

Batman Hasankeyf Kızlar Camii

KIZLAR CAMİİ

Koç camisinin hemen doğusunda bulunuyor. Kitabesi olmadığından, kesin yapılış tarihi ve yaptıran belli değil. Evet, bu eser sağlam ve günümüzde cami olarak kullanılmaya devam ediliyor.

Ama, buranın aslında bir anıt mezar olduğu araştırmacılar tarafından ifade ediliyor. Caminin girişinin sağındaki köşede bulunan anıt mezarın: kubbesi ve mezar kalıntıları, halen mevcut ve üç köşedeki mezar odaları ise tadilata uğramış.

Yapının kuzey cephesi kısmen korunmuş. Gerek cami girişi ve gerekse pencere çevresindeki motifler ve süslemeler; yapının güzelliği konusunda fikir veriyor. Yapının genel özellikleri dikkate alındığında, Eyyübiler döneminde yapıldığı söylenebilir. İlginç bir nokta da: harabelerin yüksekliğinin yalnızca 3 metre olmasıdır. Bu da caminin hiç tamamlanmadığı düşüncesini akla getiriyor.

Batman Hasankeyf Kale Kapısı

KALE KAPISI

Doğudan, kaleye çıkan merdivenli yolun başlarında bulunuyor. Üzerindeki kitabeden, 1416 yılında, Eyyübi Sultanı Süleyman tarafından yaptırıldığı anlaşılıyor. 590 yıldan fazla bir süre ayakta kalabilen kapıda; günümüzde, dayandığı kayaların çökmesi nedeniyle çatlaklar oluşmuş ve çökme tehlikesi var.

Yıkılmaması için acil tedbir alınması gerekir. Umarım, yetkililer bu çağrıyı duyar ve gerekli tedbirleri alır. Evet, gezmeye devam. Kapının ön cephesi: kesme taştan yapılmış. Arka cephesi ise, eklentilerle beraber molozlardan yapılmış.

Muhtemelen arka cephede, muhafızlar için yerler vardı. İkinci kapı olarak bilinen bu kapının hemen altında: 8-10 yıl öncesine kadar bir kapı daha varmış. Bu kapının iki yanında, iki aslan kabartması oyulmuş, süslü taşlar bulunuyormuş. Yıkılan bu kapının bazı taşları: Hasankeyf Kazı evinde koruma altına alınmış.

Doğudan kaleye çıkılan yolun üst taraflarında: üçüncü bir kapı daha var. Kapı: üstten harap olmuş. Gerek ön cephesinde ve gerekse yan cephesinde dikdörtgen levhalar içinde yazılar var. Alınlığın üstünde bir kitabe olduğu anlaşılıyor, ancak tahrip olmuş. Bu kapı, görülen özellikleri incelendiğinde, Eyyübiler dönemine ait olduğu söylenebilir.

Batman Hasankeyf Küçük Saray

KÜÇÜK SARAY

Kalenin kuzeydoğu ucunda bulunuyor. Rızkiye minaresine, yukarıdan bakan bir konumda. Atatürk köprüsünden bakıldığında, saray beyaza çalan bir kayalığın üstünde, kutu gibi görünüyor. Kayalar; aşağıdan itibaren saraya uygun bir şekilde yontulduğundan, dev bir kule görünümü var. Tarihi kaynaklardan: 1328 yılında Eyyübiler döneminde yapıldığı değerlendiriliyor.

Kuzeye bakan cephedeki pencerenin üstünde; iki aslan kabartması, bu kabartmaların ortasında da kufi levhalar bulunuyor. Tarihi kayıtlardan; sarayın duvarlarının göz alıcı bir şekilde süslendiği, altın harflerle yazılar yazıldığı anlaşılıyor. Ancak; bu yazılar tamamen silinmiş veya sökülmüş, günümüzde bunları görmek mümkün değil.

Batman Hasankeyf Zeynel Bey Türbesi

ZEYNEL BEY TÜRBESİ

Akkoyunlu eseridir. Hasankeyf’ten net biçimde görülebilmektedir. Akkoyunlular; 1462-1482 yılları arasında Hasankeyf’te hüküm sürmüşlerdir. Bu dönem içinde; Hasankeyf’de bıraktıkları tek eser: Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ın oğlu Zeynel Bey’in Türbesidir.

Dicle’nin kuzey yakasında bulunan bu eserin giriş kapısı üzerindeki kitabede; buranın Zeynel Bey’e ait olduğu ifade ediliyor. Bu türbenin benzeri: İran’da; Tebriz kentindeki mavi camide görülebilmektedir.

Batman Hasankeyf Zeynel Bey Türbesi

Eser: dıştan silindirik, içten ise sekizgen özellikte bir yapı. Türbenin silindirik gövdesi üzerinde: turkuaz ve lacivert, sırlı tuğla ile dört kuşak oluşturulmuş.

Birinci kuşakta: “Allah”, ikinci ve üçüncü kuşaklarda, baş kısmında “Ahmet” devamında ise “Muhammed”, dipteki son kuşakta ise “Ali” isimleri yazılmış. Yazılar; hayranlık verici güzellikte.

Hem kapı ve hemde güneydeki pencere: aynı renkteki sırlı tuğlalar kullanılarak süslenmiş. Yapının birçok yerinde, bu sırlı tuğlaların söküldüğü, kasıtlı bir tahribatın yapıldığı gözleniyor. Üst kubbede: aynı tarzda süslerin izleri hala mevcut.

Üst kubbedeki çatlakların gittikçe açıldığı ve yıkılma tehlikesinin burada da bulunduğunu görecek ve ilgisizliğe şaşacaksınız.

Batman Hasankeyf Kale

KALE

Rızkiye camisini geride bırakıp, yolunuza devam ederseniz, birkaç dakika sonra, iki tarafı uçurum olan bir boğaza geleceksiniz. Sağ tarafta kaleye çıkan yolda su içilebilecek iki çeşme var. Kaleye çıkan yol, kaygan taşlarla döşeli olduğundan, düşmemek için aman dikkat edin.

Dicle nehrine hakim ve muhteşem bir manzarası olan bu tarihi kale, gün boyu ziyarete açıktır. Aslında: bugün surlar yok, bu yüzden belki kale beklentiniz biraz farklı olabilir.

Kalenin iskan yeri olarak kullanılması: Milattan çok önceki yıllara dayanıyor. Bu konuda kesin bir tarih ve bulgular yok. Yapının kaleye dönüştürülmesi ise: MS.363 yılında olmuş. Bu tarihte, Bizanslılar; Sasanilere karşı Hasankeyf’e bir kale yapmış ve sınırlarını koruma altına almışlar.

Kale: bütünü ile, tabii kayalardan oluşuyor. Biri doğuda ve biri batıda olmak üzere, iki merdivenli yol ile buraya ulaşılıyor. Doğudaki yol: geniş ve moloz taşlarla döşenmiş ve aralıklarla yapılan kapılarla tutulmuş. Bu kapılardan: biraz önce söz etmiştim.

Kalenin kuzeyinde: kayalara oyulmuş, tamamen gizli olan, ama günümüzde yıkılmalar sonucu kısmen ortaya çıkmış iki merdivenli bir yol daha var. Normal yollarda kaleye su çıkarılamadığı dönemlerde: kale sakinleri bu merdivenli yollarla, Dicle’den su ihtiyaçlarını karşılamışlar.

Kaleden: daha yüksek mevkilerde bulunan su kaynaklarından zaman zaman, yerlere künkler döşenerek ve zaman zaman ise, kayalara oyularak su kaleye ulaştırılmış. Kalenin dikkati çeken bir özelliği de: burada; gerek Eyyübiler ve gerekse Artuklular döneminde, kaynak suyu çıkarılmış olması.

Uzundere köyüne gidilerken: kalenin 1 km. ilerisindeki yolun sağındaki kayalara oyulan su yollarının izleri görülüyor. Yıkılmayan yerler incelendiğinde: kayalardaki bu su yollarının tamamen gizli olduğu anlaşılıyor. Sular; cazibe ile, kalenin kuzeyinde yer alan büyük havuza (depoya) toplanıyor ve oradan da, kanallarla kalenin her yanına ulaştırılıyormuş.

Artuklular döneminde, hangi hükümdar zamanında: kaleye su çıkarıldığı bilinmiyor. Ancak: Eyyübilerden Küçük Sarayı yapan Muhammed’in 1328 yılında, kaleye su çıkardığı kaynaklardan öğreniliyor. Hatta: kalede, bu tarihten sonra, ağaçların ve ekinlerin ekildiğinden bile söz ediliyor.

Kalede: Ulu Cami güneyinde, 100 metre ileride, hamama benzeyen yapılar var. Bu kaleye, bol miktarda suyun çıkarıldığını gösteriyor. Hamamın, bugünkü halinden daha sonraları, kumaş dokuma atölyesine dönüştürüldüğü tespit edilmiş. Kalede yapılacak bir araştırmada, buna benzer birçok kumaş dokuma atölyesi bulmak mümkün.

Ulu Cami güneyinde, geniş bir meydan var. Meydanın doğusu: Büyük Saray kalıntılarına kadar, mezarlığa dönüştürülmüş. Kaynaklardan: bu mezarlıkların yerinde, kale kapısına bakan noktada, Eyyübiler döneminde, büyükçe bir Eyvan yapıldığı anlaşılıyor.

Gerçekten, bu mevkide büyük taşlardan yapılmış duvar kalıntılarına rastlanıyor. Kale; tabii kayalardan oluşmasına rağmen, her tarafında burç izine rastlanıyor. Şüphesiz, bunların amacı: kaleyi düşman saldırılarından korumak değildir. Herhalde, kale sakinleri, düşme tehlikesinden korunmak için, bu burçları yapmışlar.

Tarihi süreç incelendiğinde, kalenin silah zoru ile ele geçirildiğine dair herhangi bir bilgi yok. Yalnız: Moğollar döneminde, şehir gibi, kale de harap edilmiş. Kuzeyi: Dicle ile çevrili kalenin, diğer taraflarında derin yarıklar var. Kuzeyden geniş olan kale, güneye gidildikçe daralıyor.

Kaledeki evlerin çoğu; oyulmuş mağaralardan oluşuyor. Genellikle: bir-iki odadan ibaret. Birkaç odadan ibaret olanları da var. Büyük Saray’a doğru giderken, sağda bulunan Cami-u Harap’ta; sonradan oraya konduğu anlaşılan bir kitabe parçası var. Kısmen aşındığı için okunmuyor.

küçük kale.en iyi resim.1
Batman Hasankeyf Küçük Kale-Darhane

KÜÇÜK KALE (DARPHANE) 

Halk arasında küçük kale olarak bilinen ve kalenin doğusunda bulunan kaya kütlesi, bir zamanlar darphane olarak da kullanılmış. Artuklular ve Eyyübiler döneminde, burada paralar basılmış. Bu paraların örnekleri: özellikle Mardin Müzesinde bulunuyor. Asıl kalenin karşısına düşen bir uçurumun üzerinde yer alıyor.

Moğolların tahribatından sonra, Eyyübiler, bir süre burayı mesken olarak da kullanmışlar. Buraya: kale kapısı karşısındaki bir merdivenle çıkılıyordu. Merdiveni taşıyan kaya kütlesinin, kısmen çökmesi ile, bugün, merdivenle darphaneye çıkmak mümkün değil.

Darphanenin güneyi, 8 metre genişliğinde, 10-12 metre derinliğinde oyulduğu için, darphaneye çıkmak mümkün olmuyor.

Orada yapılan incelemede: mesken olarak kullanılan evlere, su havuzuna, su kanallarına, sarnıçlara ve değişik amaçla kullanılan mağaralara rastlanılmış. Ayrıca: küçük kaleyi çevreleyen burç kalıntıları da yer yer bulunuyor.

Özellikle: kale zaman zaman darphane, define avcıları tarafından tahribata uğratılmış. Bir şeyler olduğu tahmin edilen her yer bu hırsızlar tarafından kazılmış.

Batman Hasankeyf Şehir

ŞEHİR

Kale dışında; geniş bir alan iskan yeri olarak kullanılmış. Bu durum, kalıntılardan anlaşılıyor. Kaleyi; doğudan çevreleyen büyük yarık (Şa’bülkebir) Hasankeyf’in en yoğun iskan yerlerindenmiş. Burada: bol sayıda mağaralar var.

Küçük Sarayın doğudaki penceresinden bakıldığında: güneydoğu istikametinde uzanan küçük yarığın (Şa’büssagir) iki tarafı da meskenlerle dolu. Yukarı doğru gidildikçe: yarık daralıyor ve bir noktada mağara evler bitiyor.

Şehrin güneyinde bulunan kaya kütlesinin; şehre bakan cephesinde de ev olarak kullanılan yüzlerce mağara var. Bu mağaralar: Salihiye yolu üzerindeki şelale mevkiinden güneye doğru kıvrılarak uzanıyor. Burada da yüzlerce mağara ve terkedilmiş onlarca su değirmeni kalıntıları var.

Salihiye bahçelerinin en doğusundaki kaya kütlesi zirvesinde: iki kattan oluşan, birkaç odalı, kral kızı sarayı var. Burasının: zamanında seyir amacı ile kullanıldığı sanılıyor. Salihiye bahçelerinin doğusunda da yüzlerce mağara bulunuyor. Bunların arasında, sosyal amaçlı kullanılan ( han gibi) mağaralar da bulunuyor.

Dicle’nin karşı kıyısında: Kure köyünün bitişiğindeki bölgede: iki-üç katlı oldukları tespit edilen yapılar var.

Ayrıca: kalenin batı ve güneyini çevreleyen yarıklarda da, yoğun olmasa da mesken amaçlı birçok mağara var. Şehrin, iskan edilen yerleri, şüphesiz bu kayalara oyulmuş evlerden yani mağaralardan ibaret değil.

Batman Hasankeyf Şehir

Şimdiki mevcut şehrin, tümü ortaçağda da iskan yeri olarak kullanılıyormuş. Hatta, şehir merkezinden 1-2 kilometre doğusuna kadar, oradan nehre ininceye kadar, geniş bir alanın mesken olarak kullanıldığı, bugün, görülen izlerden anlaşılıyor.

Şehrin, böylesine geniş bir alana sahip olmasına rağmen, şehri koruyan surların, iç kısımda kaldığı görülüyor. Bu surların: bugünkü kalınlığına bakılırsa, şehri korumakta zayıf kaldıkları söylenebilir. Şüphesiz, bu kadar geniş alana kurulan şehrin, belki de yüz binlere ulaşan nüfusun ihtiyaçlarını karşılayacak sosyal yapılarının da olması gerekirdi.

Evet; Hasankeyf; geniş iskan alanı, yoğun nüfusu ve korunaklı kalesiyle, ortaçağın önemli şehirlerinden biri idi. 1524 yılında tamamen Osmanlıların eline geçtiğinde de, böyle büyük bir şehir olduğundan, sancak merkezi yapılmıştı.

Hasankeyf’teki mağara evleri; çok farklı özellikler gösterir. Çoğunluğu: sade ve 1-2 odalıdır. Özellikle: yüksek yamaçlardaki mağaraların bazıları iki katlı, hatta üç katlıdır.

Batman Hasankeyf

SONUÇ

Baraj gölü havzasındaki su miktarındaki artış devem ederken Hasankeyf antik kentindeki binalar ve arkeolojik alanlar bir bir sulara gömülüyor.

Ilısu Barajı Hidroelektrik Santralinde tutulan su miktarındaki artışın başlamasıyla birlikte tarihi antik kent, Hasankeyf’te sular yükselmeye başladı.

Son durum, araçların kullandığı köprünün ayaklarının büyük bir kısmı sular altında, tutulan su miktarı arttıkça göl havzasında kalan Hasankeyf’te su seviyesi yükselmeye devam edecek ve sizler, yukarıdaki satırları sadece mazide kalan bir hikaye olarak okuduğunuzu anlayıp üzüleceksiniz, göremeyenler üzülecek, maalesef Hasankeyf bitti, yok oldu.

Çin Tarihi

Çin Tarihi

 

Çin tarihinde, ilk olgunun: Pekin insanının ateşe hükmetmiş olması olarak önem kazanmıştır. Ateş, büyük olasılıkla binlerce yıl önce, bir orman yangını ile ortaya çıkmış olsa da, söylenenlere göre, Pekin insanı, bu ateşi canlı tutarak, insanlığa ısı ve ışık kaynağı olarak kullanmayı öğretmiştir.

Ateşin bu şekilde kullanılması, insanların topluluklar halinde yaşaması sonucunu ortaya çıkarmıştır. İnsanlar, yıl boyunca aynı mağarada toplu halde yaşamaya başlamışlardır. Böylece, MÖ.700.000 yıl önce, günümüzdeki Pekin şehrinin 50 km. uzağında, yerleşik düzene geçilmiştir.

Çin tarihinde, ilk bilinenler ise: günümüzden yaklaşık 4000 yıl öncesinde, Hsia olarak bilinen hanedan insanlarına kadar uzanmaktadır. Bu hanedan insanları: o yıllar taş çağı olarak isimlendirilse de: o zamanlar ipekçilikte ustalaşmışlar ve yazılı bir dile sahip olmuşlardır.

İpekçilik o  denli gizliliğini korumuştur ki, Çinliler dut ağacında yetiştirdikleri tırtıllardan ipek elde etmeyi uzun yıllar saklamayı başarmışlardır. Ancak, MS.6.yüzılda, bu sır ipekböcekleri batıya kaçırılmış ve ipeğin sırrı ortaya çıkarılmıştır.

Bronz çağına gelindiğinde ise, Çinlilerin çok güzel bronz kaplar ürettikleri görülür. Yapılan arkeolojik kazılarda bulunan bronz kapların, günümüzden 3000 yıl öncesine kadar gittiği tespit edilmiştir.

Çin tarihi

Takip eden Shang dönemi ise: MÖ.16 ile 11. yüzyıllar arasına denk gelir. Bu dönemde, Çinliler sanata yönelirler. Bu döneme ait kap-kacak ve objelerin üzerinde: kuş ve ejderha motifleri, düzgün geometrik desenler görülür. Yine bu dönemde: tek millet-tek devlet fikri ortaya çıkmıştır. Ayrıca: astronomik hesaplamalar yapılmış, para yerine deniz kabukları kullanılmış, büyük saraylar ve tapınaklar inşa edilmiştir.

Ayrıca,  yemek çubukları kullanılmaya başlanmış ve sofra kültürü geliştirilmiştir. Son olarak yine bu hanedan  zamanında: Çinli ustalar, bronza şekil vermeyi öğrenip uzmanlaşıyorlar. Bu çalışmalarda: bir model, önce balmumundan  yapılıyor ve daha sonra kille kaplanarak, ateşe veriliyordu.

Bu sırada, içte bulunan balmumu eriyor ve kili sertleştirerek, kalıp haline getiriyordu. Daha sonra ise, bu kalıbın içine bronz dökülerek, işlem tamamlanıyordu. Büyük ve detaylı çalışmalarda ise, ayrı ayrı kalıbı çıkarılan objeler, birleştiriliyordu.

MÖ.11.yüzyıla gelindiğinde, bu kez: Zhou hanedanı egemenliği ele geçirir. Bunlar: MÖ.5.yüzyıla kadar egemenliklerini sürdürürler. Bu dönemde, başkent: Xi’a olarak bilinen Chang’an. Bu dönemde, hanedan soyundan gelenler, çeşitli prensliklere dağılınca, ülkede feodal bir yapı oluştu. Böylece ülkenin sınırları genişledi. Yeni kasabalar kuruldu. Aynı dönemde: Çin’i derinden etkileyen iki büyük düşünür ortaya çıktı.

MÖ.551 yılında: Konfiçyus (Kongfuzi), ülkenin Shandong eyaletinde doğdu. Doğduğu ev: günümüzde, Qufu şehrindeki dev tapınağın bulunduğu yerdedir. Mezarı ise: aynı şehrin kuzeyindeki ormanlık arazidedir. Konfiçyus konusunda fazla ayrıntılara girmeden kısacık bilgi vermek gerekirse: Konfiçyusun öğretileri ve tinsel ve fizikötesi konulardaki toplumsal ve siyasi kurallar içeren görüşleri: yüzyıllardır olduğu gibi, günümüzde de Çinlilerin dünyayı algılama biçimlerini etkilemiş ve etkilemektedir.

Bu kurallardan bir iki tane örnek vermek gerekirse: babasına itaat etmeyen bir oğul, kendisine ve ailesine felaket getirir. Gökyüzü krallığını kabul etmeyen bir imparator da, ülkesi ve halkına felaket getirir.

Evet, ölümünden sonra, ülkede bilgelerin-bilgesi olarak yarı-kutsal bir konuma getirilir. Ancak, bu durum: 1966-1976 yılları arasındaki Kültür Devrimi dönemine kadar devam eder. Bu dönemde: Konfiçyus felsefesi, dışlanır. Ancak: 1976 yılında Mao ölünce, Konfiçyus eski itibarına yeniden kavuşur.

Aynı dönemde: ülkeyi derinden etkileyen ama Konfiçyus kadar bilinmeyen diğer bir düşünür: Laozi. Bu düşünür: insan, doğa ve evren üzerine düşüncelerden oluşan Taoculuğun kurucusu olarak ortaya çıkmıştır. Taoculuk, başta sanatçılar olmak üzere, düşünürler arasında da çok yayılmış ve özellikle Çin’de en çok kabul gören dini anlayışlardan biri haline gelmiştir.

MÖ.475-221 yıllarına gelindiğinde: çatışma dönemine girilir. Ancak, yine de bu dönemde çeşitli toplumsal gelişmeler yaşandı. Bunlar: düzenli ordunun kurulması, demirin kullanılması, paranın kullanılmaya başlanması, şehirlerin gelişmesi, sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılması. Bu dönemde, Çin ülkesini birleştirecek ilk imparator ortaya çıkar.

İlk imparator: Qinshi Huangdi döneminde (MÖ.220-206) yılları arasında, kesin sınırlar çizilir. İmparatorluk toprakları, eyaletlere ve vilayetlere bölünür. Merkezi hükümetin baskıcı rejimiyle, birçok faaliyetler gerçekleştirilir. Yollar, kanallar ve de ünlü “Çin seddi” yaptırılır.

Qin hanedanından sonra: büyük Han hanedanı (MÖ.206-MS.220) dönemi başlar. Bu dönemde, imparatorluk düzene, daha da güçlenir. İpek yolu vasıtasıyla, küresel ticaret yapılmaya başlanır. Para birimi merkezi hükümet tarafından belirlenir. Uzun mesafeli ve isabetli atış yapabilen yaylar geliştirilerek askeri başarılar da elde edilir ve ülkenin sınırları, bugünkü sınırlara kadar ulaşır.

Bu döneme: imparatorluğun “altın çağı” denir. Başkent: Xi’an da, üniversite kurulur. Kağıdın bulunmasıyla, büyük kitlelere ulaşılır. Ticaret ve endüstri gelişir. İpek, porselen ve heykel üretiminde ilerlemeler sağlanır. Buda dini, aynı dönemde ülkeye girer ve Çinlilerin yaşam tarzlarında ve sanat görüşlerinde büyük değişiklikler yaşanır. Budacılığın, Çin ülkesine, Marco Polo’nun da seyahat sırasında kullandığı İpek yolunu kullanan tacirler vasıtasıyla geldiği düşünülmektedir.

Çin Tarihi

MS.220 yılına gelindiğinde: Han ailesinin hükümranlığı da, bir çatışma dönemiyle son bulur. Ama, imparatorluk, birbirine rakip, 3 krallığa bölünür. Bu dönemde yaşamış Ming hanedanı, kahramanlık öyküleriyle günümüzdeki bir çok tiyatro eseri, roman ve filmlere konu olmuştur.

Takip eden yüzyıllarda, ülkedeki iktidar kavgası hiç bitmez. Güçlü merkezi yönetimin yerini, bölgecilik ve sınıf ayırımlarının egemen olduğu yeni dönem alır. MS.581-618 yılları arasında: Sui hanedanı egemenliği ele geçirir. Sui hanedanı tarafından: büyük kanal projesinin yapımına başlanır. Sanatsal ilerlemelerin ilk hamleleri ortaya konur.

MS.618-907 yılları arasında, Çin kültüründe önemli bir yeri olan Tang hanedanı dönemi var. Bu dönemde: Buda tapınakları ve ibadethaneler, her yerde görülmeye başlar. Rahipler, keşişler ve müritler, yüzbinleri bulur.

Birçok Tang dönemi imparatoru, Budacılığı resmi olarak destekler. Bu dönemde, ayrıca: edebiyat ve sanat alanında zirveye ulaşılır. Dünyanın bilinen ilk kitabı: 868 yılında yayınlanır. Çin imparatorluk Edebiyat Akademisi kurulur. Alimlere, şairlere ve sanatçılara büyük önem verilir. Ansiklopediler yazılır, şiirde ölçü ve uyak kavramları geliştirilir. Heykelde, dinsel figürlerin yanında, insan ve hayvan figürleri de işlenmeye başlanır.

İpek, baharat ve porselen almak için gelen yabancı tüccarlar: Çin ülkesine  de, beraberlerinde birçok objeyi getirmektedirler.

10. yüzyıla gelindiğinde: Tang hanedanı, ülkedeki  hakimiyetini kaybetmeye başlar. Vergiler azalmaya, saray entrikaları artmaya başlar. Reform hareketleri başarısızlıkla sonuçlanır. İsyancı güçler ortaya çıkar. 907 yılına gelindiğinde: Tang hanedanı, iktidardan çekilir.

Takip eden dönem: “Beş Hanedan” ve “On Krallık” dönemi olarak bilinir. Bu dönemler: siyasal ve askeri iç çekişmelerin, entrikaların olduğu dönemlerdir. 960-1280 yılları arasında: Zhao Kuangyin isimli bir general iktidara hakim olur. Bu 300 yıllık dönemde, ülkenin kültürel gelişimi devam eder. Song hanedanı olarak bilinen bu dönemde: ülkedeki şehirlerin sayısı hızla artar. Baskı kalıplarındaki gelişme sonucu, kitaplar yaygınlaşır.

Okuryazarlık oranı artar. Çinli alimler: astronomi, botanik, matematik ve coğrafya konularında eserler verirler. Ressamlar, imparator saraylarında çalışmaya başlarlar. Çin porseleni, büyük ün kazanır. Ancak, saraylardaki lüks yaşam, fakir halkı olumsuz etkiler. Sonunda: ülke dışından gelen istilacılar ve özellikle Moğollar: tüm ülkeyi istila ederler. Çin ülkesi, tarihinde ilk kez, yabancılar tarafından istila-işgal edilmiş olur.

Çin Tarihi

1279-1268 yılları arasında, Moğol istilası dönemi görülür. Moğollara karşı yapılan, 20 yıllık direnişin ardından, Song hanedanı ordusu silah bırakmaya karar verince, o anki imparator ( 8 yaşındadır) bir gemiye bindirilerek, ülke dışına kaçırılmaya çalışılır. Ancak, gemi düşman tarafından çevrilince, çatışma çıkar ve son imparator, karanlık sulara gömülerek yok olur. Evet, bu Moğol dönemine, Yuan dönemi de deniyor.

Bu dönemde, Cengiz Han’ın torunu Kubilay Han: çevresine topladığı Çinli devlet adamları ve alimlerle birlikte, ülkeyi yönetmiştir. 1294 yılına gelindiğinde, Kubilay Han ölür ve Moğollar kontrolü kaybetmeye başlarlar. Toplu köylü ayaklanması sonucu, 1368 yılında, Yuan hanedanı tahttan uzaklaştırılır. Ming hanedanı kurulur.

Ming sözcüğünün kelime anlamı, Çin dilinde “parlak, görkemli” demektir. Bu dönemde: mimarlık, heykel ve süsleme sanatlarında büyük ilerleme kaydetmesine rağmen, edebiyat alanında belli bir ilerleme yoktur. Ancak, bu muhafazakar ve dışa kapalı anlayış, genele yayılmadı ve ülkeye bir kısım yabancı etkilerin girmesi engellenemedi. Tütün, ananas, yer fıstığı ve frengi hastalığı, bu dönemde ülkeye girdi.

1516 yılında, ilk Hıristiyan misyonerler ülkeye girdiler. Yine bu dönemde: günümüze kadar ulaşmış olan “Yasak Şehir” ve “Gök Tapınağı” gibi mimari şaheserler, başkent Pekin’de Ming hanedanından günümüze kalmıştır. Bu Ming hanedanı, 17. yüzyılda ülkeyi istila eden Mançuryalılar tarafından sona erdirilmiştir.

1644-1911 yılları arasında, ülkede, Mançuryalılar egemenliği ele geçirirler. Bunların Çin ülkesine getirdikleri tek şey: örgülü saç şeklidir. Yani, aslında Çinlilere özgü olduğu bilinen örgülü saç tarzı, aslında Mançuryalılar tarafından Çin ülkesine getirilmiştir. Mançuryalıların bu egemenlik dönemine “Qing” hanedanı denir.

1921 yılına gelindiğinde, Çin Komünist Partisinin ilk ulusal kongresi toplanır. 1927 yılına gelindiğinde, Çin Komünist Partisinin kurucularından Mao Zedong, parti liderliğine seçilir. 1931 yılına gelindiğinde, Çin ülkesinin birçok yeri, bu kez Japonlar tarafından işgal edilir. 1 Ekim 1949 yılına gelindiğinde, Mao Zedong, Tiananmen meydanında, Çin Halk Cumhuriyetini ilan eder. Binlerce yıllık imparatorluk ülkesi, dünyanın en kalabalık Komünist ülkesi haline gelir.

1959 yılına gelindiğinde: Mao Zedong tarafından başlatılan Büyük Atılım Programının başarısız sonuçları nedeniyle, Çin ve Sovyetler Birliği arasındaki ilişkiler önce gerilir ve sonra tamamen kopar. Hatta, düşmanca bir hal alır. Çin, bu dönemde, dış dünya ile tüm bağlantılarını keser. 1967 yılı sonuna kadar süren bu çalkantılı dönemde: ellerinde Mao’nun kırmızı kitabını taşıyan öğrenciler, Çin kültürel mirasına büyük zarar verirler. Çünkü, eski olan ne varsa yakıp-yıkmayı düşünmektedirler.

1970 yılına gelindiğinde ise, değişimler arka arkaya gelmeye başladı. 1971 yılında, Çin, Birleşmiş Milletlere üye oldu. 1976 yılında, Başkan Mao öldü. 1978 yılına gelindiğinde, Çin ülkesinin önemli bir lideri konumuna, Deng Xiaoping yerleşti. İkinci Devrim adı verilen program uygulamaya konuldu. Özellikle, ekonomik etkinlikler ön plana çıkarıldı. 1980’lerde alınan tedbirler sonucu tarımsal üretim iki kat arttı.

Eskimiş teknoloji yerine, yeni teknolojileri hakim olduğu sanayi tesisleri kurulmaya başlandı. 1989 yılına gelindiğinde ise, bu kez reformcu Hu Yaobang’ın ölümünün ardından işbaşına gelen hükümeti protesto eden öğrenciler,  Tiananmen meydanını doldurdular. Ordu devreye girdi ve meydanda toplanan yaklaşık 1 milyon kişiye karşı operasyon yapıldı ve o günlerde ölenlerin sayısı halen net olarak bilinmiyor. Ama, bu olaylar televizyonlar kanalıyla, her ülkede insanlar tarafından öğrenildi.

Çin tarihi: evet, Çin ülkesinin tarihi, muhteşem ve aslında, sayfalarca anlatılabilecek bir tarihi geçmişi var. Ama, ben siz gezginleri daha fazla sıkmamak için, tarihi süreci burada kesiyorum. Bilmeniz gereken tek şey: Çin ülkesinin tarihinin çok çok eskilere kadar gittiği ve muhteşem büyük bir kültürel mirasın günümüze ulaşmış olduğu. Siz, dünyanın bu en kalabalık ülkesinde, geçmişten günümüze gelen muhteşem bir kültürel mirasın bir kısım eserini hayretler ederek izleyeceksiniz.

Çin tarihi: dünya üzerinde: antik miras öne çıkarıldığında; benim fikrimce en öne çıkan ülkeler; herhangi bir sıralama yapmadan: Türkiye-Mısır-Çin-Yunanistan olabilir. Dünyamızın tarihi gerçekten milyonlarca yıl öncesine  dayanıyor. Şunu düşünüyorum ki, günümüzden binlerce yıl sonra: bugün yaşadığımız ortam ve şartlar, o dönemde yaşayanlar tarafından antik kültür olarak değerlendirilecektir.

Bugün, bizde günümüzden binlerce yıl önce yaşamış insanların, yaşadıkları yerleri gezerken ve yarattıkları eserleri izlerken, bunu düşünelim, onların yapıldığı ve yaşandığı  dönemdeki muhteşemliğini hayal edin. Çünkü: bugün yaşadığımız kültür ve gelişme, inanın, binlerce yıl sonra bu  topraklar üzerinde yaşayacaklar için de çok yavan gelecektir.

Çin Genel özellikler

Shandong eyaleti, Jinan

Pekin, Şehir merkezi yakınlarında gezilecek yerler

Pekin

İsviçre Luzern

İsviçre Luzern

Luzern şehrinde bulabilecekleriniz şunlar: muhteşem dağ manzaraları, su kenarına kurulmuş bir yerleşim, tarihi kiliseler, ilginç dükkanlar, göz alabildiğince uzanan kırlar, her yıl düzenlenen bir müzik festivali ve biraz önce söylemiştim ya, su kıyısı diye, gölde çarklı vapur turu.

Luzern şehrinin, İsviçre genelindeki durumu şöyle değerlendirilebilir: Bern: idari merkez olarak baş, Zürih: finans merkezi olarak eller ve Luzern ise: ülkenin kalbidir.

Şehir topraklarının: % 26 ormanlık, % 12 tarımsal amaçlı kullanılan araziler, % 60 dağlar, % 2 lik kalan bölümü ise, akarsular ve buzullardan oluşmaktadır. Şehirde yaşayan insanlar değerlendirildiğinde: % 19 yabancı uyruklu yaşamaktadır.

 

TARİHİ

11’nci yüzyılda, Luzern şehri: bir manastır bulunan, küçük bir balıkçı köyüydü. Ancak, daha sonra, güçlü “Alsalsı Murbach Manastırı” sayesinde, bir ticaret şehri olarak gelişti. 1291 yılına kadar bağımsız kalan şehir, bu tarihte “Habsburglar” tarafından ele geçirildi. Ancak, bunların baskıcı rejiminden bıkan şehir halkı, 1332 yılında, yeni kurulan İsviçre Konfederasyonuna katıldı. 1386 yılında başlayan refah dönemi sırasında, Katolik Luzern şehri insanları, Reform hareketlerine uzun süre direndiler.

18.yüzyılda: şehir, hem ülkenin en büyük kenti ve hem de Katolik İsviçre ülkesinin başkentiydi.

İsviçre Luzern Turizm

TURİZM

Şehirde, Ortaçağdan kalma birçok yapı var. Bunların öne çıkanları: Chapelle köprüsü, 14-17.yüzyıllar arasında yapıldığı düşünülen rahip meclisi binası, Luzern aslan anıtı.

İsviçre Luzern

DİL

İsviçre ülkesinin Almanca konuşulan bir şehridir. Şehirde yaşayan insanların % 85 Almanca, % 3 İtalyanca ve kalan kısmı: Sırp ve Hırvat dillerini konuşmaktadır.

İsviçre Luzern Carnival

CARNİVAL (FASNACHT)

Her yıl, kış mevsimi sonlarında, burada karnaval düzenleniyor. Sokaklar, meydanlar ve dar sokaklar, hareketleniyor. İnsanlar: çeşitli kostümlere bürünerek ve maskeler takarak, dar  sokaklarda, karnaval geçit ve gösterileri düzenliyorlar. Karnaval: Perşembe günü başlıyor. Perşembe önemli çünkü, “Dirty Perşembe” olarak değerlendiriliyor. Pazartesi, on binlerce insan karnavala katılıyorlar, Salı günü ise, fenerler, ışıklar ile, gece büyük bir gösteri yürüyüşü düzenleniyor. Geçit töreninden sonra, tüm şehir müzik guruplarının ezgileriyle çınlıyor.

İsviçre Luzern Gezi Planı

GEZİ PLANI

İsviçre Luzern Tarihi Şehir

TARİHİ ŞEHİR

İsviçre Luzern Kepellbrücke

KEPELLBRÜCKE (ŞAPEL KÖPRÜSÜ)

Burası: Reuss ırmağı üzerine inşa edilmiştir. Kentin sembolüdür. Üstü kapalı İsviçre köprülerinin tipik bir örneğidir. Ahşap köprü: 14.yüzyılda; 1333 yılında yapılmış, ancak 1993 yılındaki bir yangında büyük zarar görmüştür. Ancak, 1994 yılında yeniden yapılmıştır. Motorlu araç trafiğine kapalıdır. Köprünün uzunluğu: 204 metredir.

Tavan kirişlerini oluşturduğu bölümleri süsleyen resimler var. Bunlar, yaklaşık 100 tane ve 17.yüzyılda yapılmışlar. Bu resimlerde: şehrin kahramanları, koruyucu azizleri ve İsviçre tarihindeki bazı önemli olaylar betimlenmiştir.

Köprünün hemen yanında: bir kule var.

İsviçre Luzern Wasserturm

WASSERTURM (SU KULESİ)

Hemen köprünün bitişiğindedir. Sekizgen yapı, 19.yüzyılda yapılmıştır. Sırası ile, hapishane, arşiv kütüphanesi ve hazine binası olarak kullanılmıştır. Yüksekliği: 43 metredir. Tuğladan yapılmıştır. Günümüzde, şehir surlarının bir parçası olan bu kule: dernek salonu olarak kullanılıyor. Kule ve köprü, Lucerne şehrinde, en çok fotoğraflanan mimari yapılardır.

Köprünün biraz ilerisine yürüdüğünüzde, burada bir kilise var.

İsviçre Luzern Jesuitenkirche

JESUİTENKİRCHE (CİZVİT KİLİSESİ)

Nehrin sol yakasındadır. Ülkedeki, en güzel barok yapıların başında gelir. 17.yüzyılda yapılmıştır. 1750 yılında tamamlanan iç mekanı gayet güzel. Burada: pembe renkli, alçı bezemeler ve freskler var. Kuleleri, 1893 yılında tamamlanmıştır. Kilise yapısı, 1970’lerde yenilenmiştir.

Reuss nehri kıyısından, içeriye  doğru: Bahnhof Str. izleyerek yürüyün. Karşınıza bir kilise çıkacak.

İsviçre Luzern Franziskaner Kirche

FRANZİSKANER KİRCHE (FRANSİSKEN KİLİSESİ)

13. yüzyılda yapılmıştır. Uzun süre, kentin mezarlığı olarak kullanılmıştır.

Geri dönün, nehir kıyısı boyunca yürümeyi sürdürün.

Burayı geçin ve karşınıza, ahşap bir köprü çıkacak.

İsviçre Luzern Spreuer Brücke

SPREUER BRÜCKE (DEĞİRMEN KÖPRÜSÜ)

Bu köprü, 15.yüzyıldan kalmadır. Şehirde, üstü kapalı ikinci köprüdür. 1625-1632 yılları arasında yapılan resimlerle, dekore edilmiştir. Bu resimlerde, genellikle, Ortaçağ’da yaygın olarak işlenen “Ölüm Dansı” işlenmiştir. Köprü, 1566 yılında, sel sonucu tahrip olmuştur.

Nehrin sağ yakasında: şehrin en etkileyici bölümünün girişi var.

İsviçre Luzern Wein Markt

WEİN MARKT (ŞARAP PAZARI MEYDANI)

Burası, ortaçağ döneminde, şehrin merkezidir. Meydanın çevresinde: lonca binaları, butikler ve soylulara ait evlerin güzel ön cepheleri dikkatleri çekiyor.

İsviçre Luzern

Özellikle: 1530 yılında inşa edilen “WEİNMARKTT APOTHEKE” yani “Şarap Pazarı Eczanesi” mutlaka görmenizi önereceğim bir yer. Burası: 1545-1614 yılları arasında, Eczacı Renwald Cysar tarafından işletilmiştir. Bina: eski yapısı ve ilginç mimarisiyle ilgi çekiyor. Mutlaka uğrayın.

İsviçre Luzern

Meydanın yan tarafında ise: HİRSCHEN PLATZ (Geyik Meydanı) bulunuyor. Burası da, tarihi binalarla çevrili ve bir zamanlar “domuz pazarı” olarak hizmet vermiştir.

İsviçre Luzern Rathaus

RATHAUS (BELEDİYE BİNASI)

İtalyan, Rönesans stilinde, Anton Isenmann tarafından, 1602-1606 yılları arasında yapılmıştır. Binanın çevresinde: soylu evleri var ve bunlar, kat kat kemerli geçitlerle birbirine bağlıdır. Reusa bakan cephede, hala, haftalık Pazar kurulmaktadır. Ayrıca: konser ve sergi alanı olarak da kullanılıyor.

Reuss’tan dönerken, bir yere uğramanızı önereceğim.

İsviçre Luzern Musegg Mauer

MUSEGG MAUER

Burası, Avrupa’nın en iyi korunmuş ve en uzun surunun bir bölümüdür. 1350-1408 yılları arasında inşa edilmiştir. Uzunluğu, yaklaşık: 870 metredir. Bu surlar: yaklaşık 600 yıl öncesinden, günümüze gayet sağlam olarak gelmiştir.

Su kulesi ve şapel: şehir surlarının dönüm noktasıdır. Özellikle, kuleler, yapıldığı dönemde, şehre gelenler tarafından görüldüğünde, etkilenmemeleri olanaksız imiş.

Surların ve kulelerin bazı kısımları, ziyarete açıktır.

İsviçre Luzern Zyt Kulesi

ZYT KULESİ

Zyt kulesi, surlar üzerindeki, beşinci kuledir. Burada, şehrin en eski saati var. Saat: 1535 yılında yapılmış ve her saat başından, bir dakika önce: çanları çalıyor. Balıkçılar bu saate bakıyorlarmış. Eğer, kulelere tırmanıp gezmek isterseniz, buzlu havalarda bu biraz zor. Ayrıca, yanınızda mutlaka uygun ayakkabı bulundurmanız gerekiyor. Unutmayın, duvar yani şehir surları ve kuleler: sadece, Ekim-Mayıs ayları arasında açık. Yani, kışın kapalı.

Buradan sonra, kısa bir yürüyüş yapıyorsunuz. Yürürken: MUSEUM PLATZ ve LÖWEN PLATZ meydanlarını geçiyorsunuz ve bir alana geliyorsunuz. Bu alanda bir anıt var.

İsviçre Luzern Löwendenkmall

LÖWENDENKMAL (ASLAN ANITI)

Burası: dünyanın en etkileyici, ancak en mahzun taş kütlesi olarak tanımlanıyor. Anıt: 10 Ağustos 1792 tarihinde, Fransız devrimi sırasında, kral ve ailesini korurken hayatını kaybeden 760 İsviçreli askerin anısına dikilmiştir. Taşa oyulan, ölümcül bir mızrak yarası almış aslan figürü: 1821 yılında, Danimarkalı heykeltıraş Bertel Thorvaldsen tarafından yapılmıştır. Anıt: 20 metre yüksekliğindedir. Duvara, oyulmuştur.

Heykelin hemen yanında, yine değişik bir yer var.

SCHER GARTEN (BUZ BAHÇESİ)

Bu bölgeyi kaplayan buzulların, 20.000 yıl önce oluşturduğu, derin çukurların bulunduğu bir yer. Buradaki park müzesini gezebilirsiniz. Müzede: fosiller ve mineraller sergileniyor. Mağara: 1872 yılında keşfedilmiştir.

Hemen yakında: bir resim bulunuyor.

İsviçre Luzern Bourbaki Panarama Resmi

BOURBAKİ PANARAMA RESMİ

General Bourbaki yönetimindeki Fransız ordusunun, 1870-1871 yılları arasında, Fransa-Almanya savaşı sırasında, İsviçre’ye geçişlerini gösteriyor. Daha sonra: Prusyalılara yenilmelerinin ardından, ülkelerine geri dönüşümünü betimleyen bir resim. Resmin yüksekliği: 10 metre ve genişliği: 114 metredir. Sahneler, üç boyutlu olarak hazırlanmış, tüm sahne plastik olarak tasarlanmıştır. Resimler: Edouard Castres tarafından 1881 yılında yapılmıştır.

Burası, dünya üzerindeki birkaç panaromik tablolardan biridir. 2000 yılında, buradaki yuvarlak binada, kapsamlı bir yenileme yapılmıştır.

İsviçre Luzern Verkehrshaus Der Schweiz

VERKEHRSHAUS DER SCHWEİZ (İSVİÇRE ULAŞIM MÜZESİ)

Burası ilginç bir müze. Teknolojik gelişmelerden geri kalmamak için, müzedeki objeler sürekli güncelleniyormuş. Kendi türünde, yani bu konuda, Avrupa’nın en büyük ve en kapsamlı müzesidir. Aynı zamanda, İsviçre’de en çok ziyaret edilen müzedir. 1957 yılında yapımına başlanan müze, 1959 yılında bitirilmiş ve İsviçre’nin biraz önce söylediğim gibi, en popüler müzelerinden biri olmuştur.

Havacılık bölümünde görebilecekleriniz şunlar: erken dönem uçaklar, ilk Amerikan uzay yolculuğunda kullanılan uzay kapsülleri ve bir ay taşı var. Demiryolu bölümünde: birçok lokomotif sergileniyor. Ayrıca: bir film gösterisi sunuluyor. 20 dakikalık bu gösteride: İsviçre kültürü ve gelenekleri tanıtılıyor. Otomotiv tarihine de yer verilmiş. Müzede, 30’dan fazla uçak bulunuyor. Dünya üzerindeki, ilk kablolu asansör “Wetterhorn asansör” de burada sergileniyor.

RICHARD WAGNER MÜZESİ

Burası: ünlü bestecinin, 1866-1873 yılları arasında yaşadığı, Haus Tribschen’dedir. Villa: harika bir burunda inşa edilmiştir. Dolayısıyla, muhteşem manzara var. Wagner: “beni buradan hiçbir şey ayıramaz” demiştir. Müzenin giriş katında: mektuplar, fotoğraflar ve bestecinin piyanosu sergileniyor. Üst katta ise: çeşitli antika ve egzotik enstrümanlar koleksiyonu sergileniyor.

İsviçre Luzern Kunst Museum Luzern

KUNST MUSEUM LUZERN

Kültür ve Kongre Merkezi, 1996 yılında açılmıştır. Giriş istasyonu, müzenin üst katındadır. Yukarıda, doğal ışıkla aydınlatılmış, sergi mekanları var. Burada: göl ve istasyon meydanının güzel manzaraları izlenebiliyor. Burada sergilenen eserler, toplama ve İsviçre ağırlıklı. Ayrıca, güncel sanatçıların kişisel sergileri de burada sık sık yapılıyor.

İsviçre Luzern Doğal Tarih Müzesi

DOĞAL TARİH MÜZESİ

Müzenin kuruluş öyküsü, 18.yüzyılda başlar. Müzenin ana felsefesi: doğanın korunması, bilimsel araştırılması, insanlarda doğa ve çevre bilinci yaratılması. Müzenin bulunduğu yapı: 1976 yılında yapılmıştır.

İsviçre Luzern Gölü

LUZERN GÖLÜ

Bu yörelere giderseniz: mutlaka, gölde, yazın vapurla ve kışın motorlu tekneyle bir gezi yapmanızı öneririm. Gölün güney yakasında: yüksek dağ zirveleri var.

Küssnacht körfezinde: meyve bahçeleri ve güzel, sivri çatılı evler var.

Gölün yukarısında: Weggis’in hemen karşısında, Bürgenstock denilen, muhteşem bir kayak merkezi var. Burası: Avrupa’nın en ünlü kayak merkezlerinden biridir. Günümüzde, hala, ünlülerin ilgisini çekmeye devam ediyor.

Gölün, Brunnen’in karşısında kalan sahilinde: su içinde yükselen bir kaya bloku var. Yüksekliği: 28 metredir. Bu kaya bloku: Wilhelm Tell efsanesini yazan, Alman yazar Schiller’e adanmıştır.

Evet: özellikle, göl kıyısındaki “İsviçre yolu” yürüyüş severler için çok idealdir. Buraya, birçok ulaşım aracı ile ulaşmanız mümkün.

LUZERN ŞEHRİNİN DOĞUSU

ZUG

Luzern şehrinin doğusunda: Zug bulunuyor. Zug şehrinde yaşayanlar, ülkenin en zengin vatandaşlarıdır. Uluslar arası ekonomi ve finans çevreleri, Zug şehrini, para cenneti olarak değerlendiriyorlar. Birçok ticari firma ve villa, Zug şehrindedir.

Zug şehri: tüm bunların dışında, günümüze kadar korunmuş, tarihi taş duvarlarıyla tanınıyor. Şehirde: modern ve tarihi yapılar, gayet uyumlu olarak bir arada bulunuyor.

Şehirde gezilecek yerler: Fischmarkt (balık pazarı), Untergasse ve Obergasse bölgeleri: Ortaçağ dönemlerini anımsatıyor. Rathaus (Belediye Binası)’un konsey salonu, ilgi çekiyor. Bu arada: özellikle görmenizi önereceğim bir yapı: Zytturm yani saat kulesi. Hemen yakınlarda: Sankt-Oswalds Kirche yani Aziz Oswald Kilisesini görebilirsiniz. Yapının giriş kapısı üzerinde, ilginç bir heykel gurubu var. Kilisenin hemen arkasında ise, bir tarih müzesi olan “Burg” bulunuyor.

EİNSİEDELN

Burası, önemli bir hac bölgesidir. Luzern şehrine, bir saat uzaklıktadır. Burada en ilgi çeken yer: Benedikten Manastırıdır.

Kentin geçmişi: 10.yüzyılda, Meinrad isimli bir keşişin, inzivaya çekildiği ormanda, öldürülmesine kadar gidiyor. Takip eden yıllarda, bu keşiş için dinsel törenler düzenlenmiş ve bir manastır kurulmuştur. Kilise ve çevresinde görülen binalar: bu bölgede yaklaşık 40 yıl yaşamış olan, Caspar Moosbrugger tarafından yapılmıştır. Manastır kilisesi: çift kulesiyle dikkati çekiyor. Yapının içi: Münihli Asam kardeşler tarafından dekore edilmiş olup, altın rengi ve beyazla bezelidir.

Keşiş Meinrad’ın öldürüldüğü yerde: bir şapel inşa edilmiş. Burada: bir heykel var: Siyah Madonna heykeli. Bu şapelde, dualarının kabul edileceğini uman, Hıristiyan hacılar:  bu şapeli yoğun olarak ziyaret ediyorlar. Keşişler, burada, org eşliğinde, Gregoryan ilahiler söylüyorlar. Tam bir mistik hava oluşturulmuş.

Burada: günümüzde, 100 keşiş ve 50 din adamının yaşadığı bir topluluk oluşturulmuş.

GLETSCHER GARTEN (BUZ BAHÇESİ)

Bu bölgeyi kaplayan buzulların, 20.000 yıl önce oluşturduğu, derin çukurların bulunduğu bir yer. Buradaki park müzesini gezebilirsiniz. Müzede: fosiller ve mineraller sergileniyor. Mağara: 1872 yılında keşfedilmiştir.

Hemen yakında: bir resim bulunuyor.

BOURBAKİ PANARAMA RESMİ

General Bourbaki yönetimindeki Fransız ordusunun, 1870-1871 yılları arasında, Fransa-Almanya savaşı sırasında, İsviçre’ye geçişlerini gösteriyor. Daha sonra: Prusyalılara yenilmelerinin ardından, ülkelerine geri dönüşümünü betimleyen bir resim. Resmin yüksekliği: 10 metre ve genişliği: 114 metredir. Sahneler, üç boyutlu olarak hazırlanmış, tüm sahne plastik olarak tasarlanmıştır. Resimler: Edouard Castres tarafından 1881 yılında yapılmıştır.

Burası, dünya üzerindeki birkaç panaromik tablolardan biridir. 2000 yılında, buradaki yuvarlak binada, kapsamlı bir yenileme yapılmıştır.

VERKEHRSHAUS DER SCHWEİZ (İSVİÇRE ULAŞIM MÜZESİ)

Burası ilginç bir müze. Teknelojik gelişmelerden geri kalmamak için, müzedeki objeler sürekli güncelleniyormuş. Kendi türünde, yani bu konuda, Avrupa’nın en büyük ve en kapsamlı müzesidir. Aynı zamanda, İsviçre’de en çok ziyaret edilen müzedir. 1957 yılında yapımına başlanan müze, 1959 yılında bitirilmiş ve İsviçre’nin biraz önce söylediğim gibi, en popüler müzelerinden biri olmuştur.

Havacılık bölümünde görebilecekleriniz şunlar: erken dönem uçaklar, ilk Amerikan uzay yolculuğunda kullanılan uzay kapsülleri ve bir ay taşı var. Demiryolu bölümünde: birçok lokomotif sergileniyor. Ayrıca: bir film gösterisi sunuluyor. 20 dakikalık bu gösteride: İsviçre kültürü ve gelenekleri tanıtılıyor. Otomotiv tarihine de yer verilmiş. Müzede, 30’dan fazla uçak bulunuyor. Dünya üzerindeki, ilk kablolu asansör “Wetterhorn asansör” de burada sergileniyor.