Bala, Ankara’nın kuzeyinde, nispeten Ankara’ya yakın bir yer. Ankara’da özellikle, birçok taksi esnafı, Balalı. Bu yüzden, herhangi bir taksiye bindiğinizde, Bala muhabbeti yapabilirsiniz. Bunun yanında, aslında, Ankaralıların birçoğunun bildiği ve gittiği “Beynam Ormanları”, bağlantı olarak, Bala ilçesine bağlı.
Ankara Bala
ULAŞIM
Bala-Ankara arası uzaklık: 80 km. Ankara-Etlik eski garajlarından, Bala’ya Belediye otobüsü ile gitmeniz mümkün, ücreti mi: 4.5 TL. Süresi ise, yaklaşık 1 saat.
Bala-Keskin arası uzaklık: 62 km. Bala-Kaman arası uzaklık: 153 km. Bala-Kırıkkale arası uzaklık; 65 km.
TARİH
Bala kelimesinin anlamı: Türkmen dilinde “yüksek” demektir. Öz Türkçe’de ise; “çocuk, evlat” demek.
14.yüzyılda: burada, iki yerleşim vardı. Bunlar: Kasaba-i Bala ve Kasaba-i Sufla. Kasaba-i Bala’da: günümüzde Keskin merkezi olarak yerleşim devam etmektedir.
Bala’nın bugünkü bir kısım köyleri, o zamanlar, buraya bağlı imiş. 1765 yılında, Kasab-i Bala: günümüzdeki yerleşimin merkezini oluşturmaktadır. 1850 yılında, Erzurum-Pasinler yöresinden buraya: başlarında Mir Osman Bey olmak üzere, bir kısım Bozulus Türkmen gelir.
Evet: buraya, tarihi süreç içinde verilen isimler: Kasaba-i Bala, Bozulus, Tabanlı.
1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonucunda, Osmanlı ordularının çekilmesi ve Kafkasların Rusların eline geçmesiyle, Kafkas dağlarında yaşayan Türkler göç ederek Anadolu’ya gelirler ve yerleşim yeri olarak Anadolu’nun yüksek yerlerini tercih ederler. Bir gurup Kafkas göçmeni de, şimdi Bala olarak bilinen ilçeye gelerek burada Kartal dağına yerleşirler ve buraya “Kartaltepe” ismini verirler.
İlk kurulduğu yıllarda Kartaltepe adını alan Bala ilçesi, d aha sonraları “Hamidiye” ismini alır. Bu isim, o yıllarda Osmanlı devletinin başında bulunan “Padişah Abdülhamit’e” istinaden verilmiştir.
Daha sonraları, çevreden gelenlerle nüfusu çoğalan Hamideye bucak merkezi olur. Bala ilçesi önceleri merkez olan Karaali’ye bağlı iken 1887 yılında merkez Karaali’den alınıp Bala’ya verilmiştir.
Ankara’nın en eski ilçelerinden biri olan Bala’nın yüzyıllık geçmişi vardır. Bu tarihlerde çok geniş bir araziye sahip olan Bala, Hasanoğlan, Elmadağ gibi yerleşim yerlerinde kendi sınırları içinde bulunuyordu.
1850 yılına ait Osmanlı Arşiv Belgelerinden edinilen bilgiye göre, Bala halkının kökeni Türkmenistan kökenli olup Erzurum’dan gelmedir. Bala’yı 1690-1691 yılında dönemin aşiret reisi (İmirzalıoğlu) Şeyh Ali Mirza kurmuştur. Bala ilçesi, tarih boyunca “Kasama-i Bala, Bozulus Sancağı, Tabanlı Kazası” olarak adlandırılmıştır.
İlçe ve köylerinin halkı çoğunlukla Bozulus Türkmenleridir. Başta Bala olmak üzere, Bala’da 29 köy kurulmuştur. Bozulus Türkmenlerinin en büyük oymaklarından biri olan Tabanlı aşiretine mensupturlar. Daha önce Erzurum (Pasinler, Horasan) ve Aydın (Söke, Koçarlı) bölgesinde bulunan Tabanlı aşiretinin o dönem aşiret reisi olan Bala’nın yapılanmasını sağlayan, 1860 yılındaki aşiret reisi Mir Osman Bey (İmirzalıoğlu) olmuştur.
Tabanlı aşireti, Erzurum Pasinler ve Horasan’dan göç ederek bugünkü Bala ilçesi topraklarına gelmişlerdir. Bala ve köylere yerleştirilene kadar da Bala ile Erzurum arasında konar-göçer olarak yaşamışlardır. Böylece, Bozulus Türkmenleri, Tabanlı aşiretinin Bala’ya yerleşip kurmaları, 1690 yılında gerçekleşir.
İlçeye Bala ismi verilirken, Bozulus aşireti isminden esinlenilmiştir. Bozulus Türkmenlerinin yerleşim yerleri, Bala ve Keskin ilçeleri olur. Keskin ilçesi, Bozulus Türkmenlerinin Cerid, Karaca, Arablu aşiretine mensupturlar.
1877-1878 Osmanlı Rus savaşında, Osmanlı orduları yenilip Kafkaslar Rusların eline geçince Anadolu’ya göç etmek zorunda kalan bir gurup Çerkez, ilçeye gelerek yerleşmeye karar verdikten kısa süre sonra, ilçe nüfusunun büyük kısmı, burayı terk ederler.
Bala sözcüğü Fransızcadır. “Yüce, yüksek, yukarı ve boy” demektir.
Kesinliği henüz kanıtlanamamış bir şey duydum, umarım resmi makamlar bu konuya bir açıklık getirirler: Mustafa Kemal , ilk TBMM açıldığında, Bala milletvekili olarak meclise katılmış.
Bu yörede yaşayan insanlar: genellikle her şeyin başına, söylerken “i” harfi getirmeleriyle biliniyorlar. Hatta, sinema sanatçısı “Kenan İmirzalıoğlu”, soyadının başındaki “i”nin bu alışkanlıktan kaynaklandığı söylenir.
Ankara Bala
GENEL
Yörenin iklim durumu incelendiğinde: yazlar sıcak ve kışları soğuk ve bol kar yağışlı bir iklim olduğu görülür. İlçenin denizden yüksekliği, yani rakımı: 1310 Metre olup, Ankara ilinin en yüksek ilçesidir ve bu yüzden, sıcaklık değerleri, diğer yakın yörelere göre daha düşüktür.
Yörenin bitki örtüsü değerlendirildiğinde: aslında, bir zamanlar muhteşem karaçam ormanlarının bulunduğu söylense de, bu ormanların yüzyıllardır insanlar tarafından tahrip edilmesi sonucu, günümüzde orman varlığından geriye pek bir şey kalmamış ve yörede, bozkır alanları hakim olmuştur. İlçenin en önemli ormanlık alanı: Beynam Ormanlarıdır.
Yöredeki ekonomik faaliyetlerin temelinde: sanayi ve ticaret gelmektedir. Tarımsal ürünlerin başında: buğday, mercimek, nohut, fasulye, kavun ve karpuz var.
Bala yöresinde: ilgi çeken bir diğer oluşum “Kızılırmak” nehri üzerine kurulu bulunan Kesikköprü Barajıdır.
NE YENİR
Bala yöresinde yerel lezzetlerden tatmak isterseniz, önereceklerim: Kömbe, İncir uyutması, Topalak ve Besmet.
GEZİLECEK YERLER
BEYNAM ORMANLARI
Beynam ormanları hakkındaki, ayrıntılı yazımı, yine bu sitede, “Beyram Ormanları” adı altında bulabilirsiniz.
İlçe merkezine 14 km. uzaklıktaki, Afşar beldesindedir.
Burası, tarihi süreçte, Galatlar tarafından yörede kurulmuş en önemli şehirdir.
Aynı zamanda: Roma döneminde de, tarihi “Hac Yolu” buradan geçiyormuş ve bu nedenle, burada bir “mil taşı” bulunuyor.
Ankara Bala Kesikköprü ve Kesikköprü Barajı
KESİKKÖPRÜ VE KESİKKÖPRÜ BARAJI
Kesikköprü: ilçe merkezine bağlı Kesikköprü köyündedir. Köprü, Kızılırmak üzerinde olup, Selçuklular döneminde 1251 yılında yapılmıştır. Birbirine yakın, sivri kemerli, 13 gözden oluşmaktadır. Her iki yanında korkuluklar var.
Uzunluğu: 320 metre, genişliği ise, 5 metredir. Ancak, daha sonra yenilenmiştir. Yeni köprü, günümüzde: Niğde-Adana-Konya ulaşımını sağlamaktadır.
Ankara Bala Kesikköprü ve Kesikköprü Barajı
Kesikköprü barajı: Ankara il merkezine, yaklaşık 120 km. uzaklıktadır. Anayoldan; yaklaşık 20 km. içeride kalıyor. Yani: Ankara-Konya yolu-Gölbaşı-Bala sapağına gireceksiniz ve sonra, Beynam ormanları tabelasına döneceksiniz. Orman yolu, sizi baraj gölüne götürüyor.
Ankara Bala Kesikköprü ve Kesikköprü Barajı
Kızılırmak nehri üzerinde, 1966 yılında yapılmıştır. Gölde: yüzmek mümkün (yazın suyun sıcaklığı 18 derece) , ayrıca su sporları da yapılabiliyor. Derinlik: 29 metreye kadar ulaşabiliyor. Göl alanı: yaklaşık 6.5 km. karedir. Akarsu yatağından yüksekliği: 49 metredir.
Ancak, 1992 yılında, baraj bölgesine, Belediye tarafından “Dinlenme Kampı” açılmıştır. Toplam 250 yataklı olan, bu kamp tesisinde: yaz aylarında, öğrenciler kamp yapıyor.
Baraj bölgesi: olta balıkçılığı ve günü birlik piknik ve kamp yapmak için çok uygun. Ancak, pek fazla ağaçlık alan yok. Sadece, bir bölümde ağaçlık var. Bu yüzden, sıcak yaz günlerinde, açık alanda kalırsanız pek tat vermiyor.
KİNNA-CİNNA
Ankara Bala ilçesine bağlı Karahamzalı köyü sınırları içinde olduğu düşünülen bu antik kent, bugün tamamen bu köyün altındadır.
Evet: Ankara-Konya yolunun 90 km deki yol ayrımından devam eden Sofular köyü yolunun sağ tarafında yer almaktadır.
TARİHSEL ÖNEMİ:
Kinna, kayıp bir antik kenttir. Antik Galatya bölgesinde yer alan önemli bir Roma ve Bizans yerleşimidir. Hititler döneminde ise Zallara olarak biliniyordu.
Kinna, başlangıçta yerel bir Galat yerleşimi iken, Roma döneminde (özellikle MS 2 ve 3 yüzyıllarda) bir şehir kimliği kazanmıştır.
Arkeolojik araştırmalar ve tarihi haritalar, bu antik kentin yerini bugün Ankara-Konya yolu üzerinde bulunan Karahamzalı köyü ve çevresine lokalize etmektedir.
Halen tarla olarak kullanılan alandan toplanan seramiklerden Geç Roma ve Erken Bizans dönemi düz yerleşimi olduğu anlaşılmaktadır.
Farklı bir tez olarak: Kinna şehrinin Konya ilinin Cihanbeyli veya Kulu ilçeleri mevkilerinde de olabileceği düşünülmektedir.
PİSKOPOSLUK MERKEZİ-İZNİK KONSİLİ KAYITLARI:
Kinna, Geç Roma ve Erken Bizans dönemlerinde Hıristiyanlık için önemli bir merkezdi.
Hatta MS 325 yılında toplanan meşhur İznik Konsili ne Kinna yı temsilen Philumenes adında bir piskoposun katıldığı biliniyor.
İznik Konsili listesinde, Kinna nın bir piskoposluk merkezi olarak geçmesi, buranın o dönemde sadece bir köy değil, binlerce kişinin yaşadığı bir şehir olduğunu kanıtlar.
STRATEJİK KONUM:
Antik dönemde de ticaret yolları üzerinde bulunan şehir, Osmanlı döneminde ise Karahamzalı-ı Kebir adıyla anılmaya devam etmiştir.
ROMA YOL ŞEBEKESİNDEKİ YERİ
Kinna, antik dönemin en önemli ulaşım hatlarından biri olan Ancyra (Ankara)-Archelais (Aksaray)-Tyana (Niğde) güzergahı üzerindeki kritik bir istasyon konumundaydı.
Itinerarium Antonini: Bu antik Roma yol rehberinde, Kinna, Ancra’dan yaklaşık 30-40 mil güneyde bir durak olarak kaydedilmiştir.
Ticari Kontrol: Şehir, Tuz gölünden gelen tuz ticareti ve İç Anadolu’nun tahıl sevkiyatını denetleyen bir gümrük noktası işlevi görmüş olabilir.
III GORDİANUS BAĞLANTISI
Roma İmparatoru III Gordianus un Sasani seferi sırasında kazandığı zafer sonrası, Kinna halkının ona olan minnettarlığını göstermek için şehre heykelini diktiği tarihi kayıtlarda yer almaktadır.
KARAHAMZALI KÖYÜNDE BUGÜN
Karahamzalı köyü, binlerce yıl önce, binlerce insanın yaşadığı, dini ve siyasi önemi olan Kinna Antik Kenti nin mirası üzerine kurulmuş tarihi bir yerleşimdir.
Köy ismini bölgeye yerleştirilen Karahamzalı (veya Karahamzalı-ı Kebir) aşiretinden alır.
Bu aşiret, Osmanlının iskan politikaları çerçevesinde bölgeye getirilmiş ve antik kentin yıkıntıları üzerine yerleşimi kurmuştur.
Osmanlı döneminde bu bölge, İstanbul dan Hacca giden kervanların ve ordunun geçtiği Sağ Kol (Anadolu Sağ Kolu) üzerinde önemli bir duraklama noktasıydı.
Ancak maalesef bölgede henüz kapsamlı bir kazı yapılmamıştır.
Yüzey araştırmaları, toprağın hemen altında büyük bir şehir planının yattığını göstermektedir.
DEVŞİRME TAŞLAR
Köy içerisindeki eski çeşmelerde, cami duvarlarında veya bahçe duvarlarında antik döneme ait işlenmiş mermer bloklar ve sütun parçaları kullanılmıştır.
NEKROPOL ALANLARI
Köyün etrafındaki yamaçlarda, antik döneme ait kaya mezarları ve basit mezar stelleri tespit edilmiştir.
Bu stellerin bir kısmı Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi envanterinde yer almaktadır.
SU SİSTEMLERİ
Antik kentin su ihtiyacını karşılayan kanalların ve sarnıçların kalıntıları, tarım arazilerinin altında yer yer görülmektedir.
YAZITLAR
Bulunan bir yazıtta, şehir meclisinin (Boule) Roma İmparatorluğuna bağlılık yemini ettiği ve ona onursal bir unvan verdiği yazar.
Bu, Kinna nın Roma nın resmi şehir statüsüne sahip olduğunu kanıtlar.
ADALET VE TİCARET
Bazı mezar stellerinde ölen kişinin mesleği (tüccar, asker, yerel yönetici) belirtilmiştir.
Bu da Kinna nın tarımdan ziyade, Ankara ve Konya arasındaki ticaret kervanlarından beslenen zengin bir şehir olduğunu gösterir.
ESERBEYLİ DÜZ YERLEŞİMİ-ASAR MEVKİİ
Köyün hemen yakınındaki Eserbeyli mevkii, aslında Kinna şehrinin asıl Akropolü yani Yukarı şehirdir. Köyün yakınlarındaki tarlalarda yapılan incelemelerde Geç Roma ve Erken Bizans dönemine ait çok sayıda seramik parçasına rastlanmaktadır.
Burada yapılan yüzey araştırmalarında devasa bloklar, mermer sütun kaideleri ve sur duvarları kalıntıları bulunmuştur.
Ayrıca Roma devrine ait “terra sigillata” (mühürlü kırmızı seramikler) ve Geç Antik Çağ cam kalıntıları yoğun olarak görülmektedir. Bu da kentin refah seviyesinin yüksek olduğunu işaret eder.
Karahamzalı köylüleri yüzyıllar boyu bu alandan çıkan taşları modern evlerinin ve ahırlarının inşasında kullanmışlardır.
HAZİNE ÖYKÜSÜ
Bala çevresinde, özellikle Karahamzalı ve çevresindeki höyüklerde Roma dönemine ait altın sikkeler ve bronz heykelcikler bulunduğu sıkça anlatılır.
Ancak bilimsel açıdan en büyük hazine, toprağın altında hala bozulmadan duran şehir planıdır.
Burayı ziyaret edenler, genellikle Yazılı kaya, Hattuşaş ve Alacahöyük olarak gezi planı yapıyorlar ve bence bir gün içinde bu planı yani geziyi yapmak yeterli geliyor. Burası: tarih kokan bir açık hava müzesidir. Zaten: buraya ulaştığınızda bir müze kapısından bilet alarak içeri giriyorsunuz, yaklaşık 50 metre doğru ileride kapalı müze alanı ve hemen sağ yanda ise, açık kazı ve gezi alanı görülmektedir.
Bölgede özellikle kral mezarlarında ele geçen buluntular öne çıkmıştır. Bu buluntular inanılmaz güzelliktedir ve her ne kadar ülkemizin sayılı müzelerinde ve özellikle Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilense de, bu eserlerin kullanıldığı ve bulunduğu mekanlar, işte burası yani Alacahöyük’tür.
Burada kral mezarlarında ele geçen buluntular: yani “Güneş kursu” bir zamanlar, ülkemizin başkenti Ankara tarafından, şehir simgesi olarak kullanılmıştır. Günümüzde ise, Güneş kursu, Çorum ilinin yani bulunduğu toprakların ilinin simgesi olarak kullanılmaktadır. Yine, Ankara’da Sıhhiye meydanında, her gün önünden binlerce kişinin gelip geçtiği: büyük Güneş kursu yine buraları anımsatmaktadır.
Çorum Alacahöyük
Ulaşım
Hattuşaş-Alacahöyük arasındaki uzaklık: 32 km. dir. Sungurlu’dan ana yoldan sapıp Hattuşaş istikametine gidiliyor, sonra aynı yoldan geri dönülüp, sağa yani Alacahöyük bölümüne sapılıyor. Bu sapak yaklaşık 22 km dir ve yol güzel, herhangi bir ulaşım sorunu bulunmuyor.
Alacahöyük istikametinde ilerlerken, tabelalar sizi buraya rahatlıkla ulaştırıyor. Müze alanının hemen önündeki geniş alana aracınızı park edebilirsiniz. Hatta: yine burada bulunan ve altında “Stres atan su” yazısı ilgi çeken çeşmeden su içmeyi unutmayın.
Alacahöyük-Çorum arası 45 km, Alacahöyük-Ankara arası 160 km. dir.
Genel
Alacahöyük: Hamilton tarafından 1835 yılında keşfedilmiş ve buradaki ilk kazılar, 1907 yılında İstanbul Müzeler Müdürlüğü adına, Mc Ready tarafından yürütülmüştür.
En ilginç olanı ise, buradaki ilk kazıların, Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatlarıyla başlatılmış olmasıdır. Alacahöyük bölgesindeki ilk araştırmalar, Mustafa Kemal Atatürk tarafından kendi cebinden verilen 500 TL. ile başlamıştır. Büyük dehanın öngörüsü sonucu, buluntular ortaya çıkınca, dünya da büyük ilgi çekmiştir.
Tarihi Süreç
Alacahöyük: Eski Tunç Çağı ve Hitit çağında çok önemli bir kült ve sanat merkezi olarak önem kazanmıştır.
Burada yapılan çalışmalarda: 4 uygarlık bulunmuştur.
En eski uygarlık çağı olan “Kalkolitik” çağda: MÖ 5’binde, doğal bir yükselti üzerine kurulan köy yerleşkesi: zamanla üst üste 14 yapı evresinin oluşmasıyla, yaklaşık 15 metre yükseklikte, 277 x 315 metre ölçülerinde bir tepe haline dönüşmüştür.
Yapı evrelerinde genellikle kerpiç kullanıldığından: herhangi bir yangın, deprem veya savaş sonucu yıkılan yapılar, kerpiç nedeniyle tamamen dümdüz hale gelmekte ve bir sonraki evre, bunların üzerine rahatlıkla kurulabilmekteydi.
Bölgenin doğu-batı yönünde, önemli bir yol üzerinde konuşlanmış olması da sürekli yerleşim görmesinin en büyük sebebidir.
Höyüğün, Kalkolitik çağda bulunan 5-6-7 ve 8’nci yapı evrelerinde: eski Tunç çağı yerleşkeleri ve mezarlar bulunmuştur.
Alacahöyük’te: köy olarak başlayan bu yerleşkeler, 4-3 ve 2’nci yapı evrelerinde, yani Hitit döneminde, MÖ 13’ncü yüzyılda: ihtişamlı sur kapıları ve düzenli büyük binalardan oluşan bir şehre dönüşmüştür.
MÖ 650 yıllarında ise, yani geç Frig döneminde: 1’nci yapı evresinde, höyüğün her tarafı iskan edilmiştir. Aynı yapı evresinde, Frig çağını takip eden dönemde, burada: Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı yerleşkeleri görülmektedir.
Çorum Alacahöyük
KAZILAR VE HÖYÜKTEKİ YERLEŞİM EVRELERİ
Höyük, 1835 yılında W. G. Hamilton tarafından keşfedilmiştir. Bu yıllardan itibaren, höyük Orta Anadolu’yu ziyaret eden bilginlerin uğrak yeri olmuştur.
Sistemli kazılara 1935 yılında Türk Tarih Kurumu adına H. Z. Koşay ve R. O. Arık tarafından başlanmıştır. 1937 yılında, höyüğün üzerinde bulunan köy istimlak edilerek, hemen yanı başında bulunan uygun boş yere nakledilmiştir.
1948 yılından 1962 yılına kadar 14 yıl süren durgunluktan sonra, 1963 yılında, Alacahöyük’te yeniden kazılara başlanmıştır. H. Z. Koşay ve M. Akok’un 1963-1967 yılları arasındaki 5 yıllık çalışmaya ilişkin kazı raporu, 1973 yılında yayınlanmıştır.
M. Akok, bu süreçte onarım çalışmalarında bulunmuş, Mabet-Saray binasının bugünkü görüntüsü, Akok’un çalışmaları sonucu ortaya çıkmıştır.
1983’den 1997 yılına kadar, Alacahöyük’te bilimsel nitelikli çalışma yapılmamıştır.
Kazılar sonucunda, Alacahöyük’te 4 kültür katı ortaya çıkarılmıştır. Bunlardan: 1.Kültür katı: Demir devri, 2.Kültür katı: Hitit dönemi, 3. Kültür katı: Eski Tunç çağı ve 4. Kültür katı: Geç Kalkolitik çağa tarihlenmektedir.
Kazılarda açığa çıkarılan Mabet, şehir suru, biri ortostadlarla süslü sfenksli diğeri poternli (tünel) olmak üzere iki anıtsal kapı, Hitit imparatorluk çağına (MÖ 1400-1200) tarihlenmektedir.
1’NCİ KAT
En üst bölümde, en yeni bu yapı evresinde: geç Frig dönemi iskanı görülür. Bu katta: döneme ait yollar, kaldırım döşemeleri ve yol boyunca sıralanmış taş evlerin temel kalıntıları vardır.
2’NCİ KAT
Bu dönemde, höyükte, Hitit imparatorluk dönemine ait büyük bir kentin kalıntıları bulunmuştur. Bu kalıntılar arasında: bir mabet, büyük yapılar, özel blok evleri, sokaklar, su kanalları, şehir suru, iki anıtsal kapı vardır. Bu kapılardan; bir tanesi kabartmalarla süslü, sfenksli kapı ve diğeri ise poternlidir. (yani tünelli) Bu dönem: büyük bir yangın sonucu yok olmuştur.
Tapınak
Bu tapınakta: üstü açık bir avlu, avluyu çevreleyen salonlar, odalar, taş tabanları yerde bulunan çift sıralı sütunlar ve heykel tabanları vardır. Bunlar: Hitit dini yapılarının genel özelliklerini taşıyan kalıntılardır.
3’NCÜ KAT
En muhteşem kalıntılar, bu katta bulunmuştur. Bu kat: eski Tunç çağında yerleşim görmüştür. Bu döneme ait 13 kral mezarı: özel olarak ayrılmış bir alanda bulunmuştur. Biçimleri bakımından, Anadolu’nun ve hatta Ön Asya’nın eşsiz mezar örnekleri olarak gösterilir.
Çorum Alacahöyük
GEZİ
Müze kapısından içeriye girince, önce sağa dönerek höyük alanını gezmelisiniz. Burada ilk olarak “Sfenskli kapı” görülüyor.
Ancak, daha önce, hemen sol yanda, kapıdan önce bir kısım tren rayları ve vagonlar göreceksiniz.
Vagon-Dekovil
Bu vagonlar, Alaca Höyük kazı çalışmalarının ilk yıllarında toprağın taşınması için kullanılmıştır. Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün emri ile Alaca Höyük kazıları için 1936 yılında Nafia Vekaletince (Bayındırlık Bakanlığınca) 30 adet hibe edilen ilk kazı araçlarındandır.
O dönemde devlet bütçesinin son derece zayıf olduğu düşünülürse, Atatürk’ün 30 adet vagonu hibe etmesi kültüre ve Alacahöyük’e verdiği önemin bir göstergesidir. Bu vagonlardan sonraki yıllarda diğer kazılara da dağıtılmıştır.
Evet kapı ile devam ediyoruz
Bu kapı ve burada görülen diğer anıtsal kapı ve mimari taş temel parçaları: Hitit imparatorluk dönemine (MÖ 1450-1200) aittir. Dışı bakan yüzü girişin sağında ve solunda kabartmalı ostostatlarla süslenmiştir ve bu özelliğiyle Hattuşaş’taki Aslanlı kapı ve Kral kapısından farklıdır.
Çorum Alacahöyük Sfenksli KapıÇorum Alacahöyük Sfenksli Kapı
SFENKSLİ KAPI
Alacahöyük ören yerinin girişini, Hitit dönemine ait erkek sfenksler oluşturur.
Alacahöyük’te saray girişini koruyan sfenkslerde ve saraya uzanan yolda, Mısır sanatının etkileri görülür.
Sfenksli kapı, 10 metre uzunluğunda bir yol ile, büyük mabede bağlanıyor. Yani, burası büyük bir mabedin anıtsal giriş kapısı olarak yapılmıştır.
Sfenksli kapının genişliği 10 metredir.
Girişin iki yanındaki büyük andrezit söve bloklarının dış yüzleri: 2 metre yükseklikteki sfenks protomları ile süslüdür.
Sfenkslerin özellikle baş bölümleri dikkat çeker. Dışarı taşkın, şişkin gövdeli sfenksler, ayrık ve kısa bacaklar üzerinde durur. Bu sfenksler, Mısır’daki sfenkslerden farklı olarak dişidirler.
Bu iki sfenksin ayaklarının altında yine güzel kabartmalar görülür. Bunlarda: akrobatlar, din adamları, Hitit kral ve kraliçelerinin katıldığı, Fırtına Tanrısına ibadet etmek için yapılan tören ve festivaller betimleniyor.
Girişin iki yanındaki büyük blok taşların dış yüzleri, sfenks kabartma resimleriyle süslüdür.
Ancak, buradaki ortostatlar, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesine taşınmış ve yerlerine kopyaları konmuştur.
Ancak, bunların tarihlenmesi tartışmalıdır. Bu kabartmaların, İmparatorluğun geç dönemlerinde yapıldığı düşünülür. Yani Alacahöyük kabartmaları, genel görüşün aksine, MÖ 14’ncü yüzyıl yerine (İnandık Tepe vazosu ile konu benzerliği doğrultusunda) MÖ 15’nci yüzyılda ve hatta MÖ 16’ncı yüzyıl son dönemlerinde yapıldığı varsayılmaktadır.
İnandık Tepe vazosundaki sahne: buradakilere benzer bir şekilde, sıranın sağında kült faaliyetleri, sol kenarında ise hokkabaz ve akrobatların şenlikleriyle tamamlanır.
Kuleler
Sfenksli kapının doğu ve batı yanlarında, kuleler var. Bu kulelerin altında bulunan kabartmalarda, alçak kabartma tekniği kullanılmıştır. Kulelerin dış ve iç yüzleri, kabartma ostostlarla bezelidir.
Batı kulesi-Sol kule
SERİNİN ALT SIRASINDAKİ TASVİRLER
En solda:
İki tekerleğin üzerinde ayakta duran boğa tasviri: tekerlekli bir boğa ritonu olarak tanımlanır ve “Göklerin Fırtına Tanrısı” nı temsil eder. Sırtındaki bardak görüntüsü, bu fikri yani onun bir kült objesi olduğu fikrini destekler. Ancak net olarak bilinmemektedir.
Hemen yanında ve onun yanındaki iki blok:
Bu iki blok üzerinde, omuzunda maymun benzeri bir hayvan tutan bir hizmetkar var. Sakin, barışçıl ve zengin bir yaşam tarzı sürenler, hayvanlara olan düşkünlüklerine bağlı olarak güneyin uzak yörelerinden maymun gibi hayvan getirtebiliyorlardı.
Yine bu blokta: biri elindeki kılıcı yutar pozisyonda, bir başkası ise merdiveni dengeleyerek tırmanmaya çalışırken betimlenmiştir. Merdiveni tutan ve arkasındaki figürün saç stili farklıdır. Hitit metinlerinde, dans ve akrobasi gibi uygulamalar yapan yerel gurupların varlığı bilinmektedir. Burada: akrobatik hareketler yapan görevliler tasvir edilmiş olmalıdır. Hitit kült törenlerinin başlıca amacı: tanrıları eğlendirmek ve meşgul etmek, böylece gazaplarından korunmaktır.
Dördüncü Blok:
Uzun giysili muhtemelen tapınak görevlileri, elleriyle kutsal jest yaparak yürür pozisyonda tasvir edilmiştir. Kulakları küpeli, yere kadar uzanan giysileri ve ucu kıvrık ayakkabıları var.
Beşinci Blok:
Üç görevli önünde, kurbanlık hayvanları götüren, bir koçu boynuzundan yakalamış çeker pozisyondadır. Koçların kuyruğu, yere değecek kadar uzun yapılmıştır. Muhtemelen bu bir üslup özelliğidir. Çünkü başka yerlerde de görülür.
Altıncı Blok:
Buradaki merkez sahnede, bir dini tören tasvir edilmektedir.
Kral ve kraliçe, önlerinde bir altar var. Sonrasında bir boğa heykeli var.
Bazen, Fırtına Tanrısının kutsal hayvanı olan boğa, tanrıyı temsilen tek başına betimlenirdi.
Bu sahne, muhtemelen bir festival kutlamasına aittir.
Büyük Kral Tawananna, boğa biçimde betimlenen Fırtına Tanrısına, sıvı adak sunar.
Kraliçenin giysisi farklıdır. Sol eliyle: piliseli eteğini tutar. Ancak sol kolu ve eli, sanatçı tarafından acemice yapılmıştır. Tüm tasvirlerde olduğu gibi, kraliçe ucu kıvrık Hitit ayakkabısı giyer. Önündeki kralın tipik yuvarlak başlığı var. Her ikisinin de kulaklarında küpe takılı. Kral yere kadar uzanan giysi giyer, sağ elinde “litusu” unu yani kraliyet asasını tutar.
Buradaki kral tipi ve giyim şekli, Hitit sanatında genel kullanılır.
Güneş Tanrısı da aynı şekilde, kral mantosu giyer ve lituus tutar. Bu kıyafet, ikonografik olarak “Çoban kıyafeti” dir. Metinlerde, kral Tanrının çobanıdır ve Onun adına insanları güder. Çoban kral kavramının en eski tanımı: yazılı belgelerde, Mezopotamya’da Erhanedanlar Çağına kadar gider. (MÖ 2900-2350)
Kral ve kraliçe, sol elleriyle kutsal jest yaparlar. Önlerinde bir altar/masa var. Bu tip altarlar, Karum dönemi mühürlerinde de görülür. Kabartmalı eski Hitit vazolarında da vardır.
Altardan sonra, bir podyum üzerinde duran bir boğa heykeli var. Boğa, diğer tasvirlerde olduğu gibi, çene kasları ve sağrısında çubuk şeklindeki kas tasvirleriyle tipiktir. Kral ve kraliçe, bu şekilde Fırtına Tanrısına bağlılıklarını sunarlar.
Bunun en büyük özelliği: ilk kez bir kral, Fırtına Tanrısını sembolize eden boğanın önünde, ana figür olarak betimlenerek ön plana çıkarılmıştır.
Hemen üstte:
Boğa heykeli tasvirinin üstünde, kabartma bir aslan var. Başı formunda, gövdesi ise kabartmadır.
Üslup olarak tipik Hitit aslanıdır. Ayaklarının altında bir boğa var. Buradan girişe doğru dönünce: aslanın kabartma gövdesi sol tarafta yer alır. Aslanın ön ayaklarının altında: küçük bir kanatlı güneş kursu yarısı var. Bunun altındaki kabartma yüzeyinde: iki görevli ortalarında bir kaide sapı tutarlar. Bunun üstünde aslanın altındaki kanatlı güneş kursu olmalıdır.
Bunların arkasında:
Yüz yüze iki erkek figürü var. Soldakinin omuzundan üst tarafı, tahrip olmuştur. Diğeri elindeki sapın ortasındaki çift gözlü balta benzeri nesneyi tutar. Bu figür uzun elbise giymiştir. Ortası üçgen çıkıntılı etek giyerler. Kulakları küpelidir
Girişin yan tarafında:
Ayak tasviri var.
SERİNİN ÜSTÜNDEKİ SIRA TASVİRLERİ:
Burada, iki kabartmaya yayılmış bir av sahnesi var.
Av sahnesi, Hitit tasvir sanatında önemli bir yere sahiptir.
Av sahnesi: friz ikiye bölünerek düzenlenmiştir.
Üst tarafta:
Diz çökerek yayını germiş bir Hititli avcı var. Karşısında bir yabani domuz var.
Alt tarafta:
Sembolik bir bitki yemekte olan bir geyik var. Geyiğin ağzındaki halkaya bağlı kuşak: avcının beline doğru uzanır. Bu ayrıntı: muhtemelen geyiğin yem gediğidir.
Yerinde olmayan bir parça üzerinde de:
Yine kabartma olarak yapılmış bir aslan, Hititli tarafından mızrakla avlanıyor. Ayrıca: aslanın çevresinde, iki av köpeği var. Böylece: kabartmalarda, toplam 3 kutsal hayvan (geyik, boğa ve aslan) yanı sıra domuz yer almaktadır.
Bir başka kabartma üzerinde boğa kabartması var. Boğanın vahşi ve saldırgan görüntüsü var.
Doğu kulesi-Sağ kule
Sağ kule ortostatlarında da aynı şekilde bir dini tören sahnesi tasvir edilmiştir. Frizin başında tahtında oturan tanrıçaya doğru dua jestindeki görevliler ilerlemektedir. Bu tanrıça Fırtına tanrısının eşi (Arinna Şehrinin Güneş Tanrıçası) olarak yorumlanmaktadır.
Tüm bu tasvirler gerçekte kült, libasyon, av ve eğlenceden oluşan bir bütünü yani Fırtına Tanrısı onuruna kutlanan bir dini töreni temsil etmektedir.
Sfenksli kapıdan içeri girince: tabelalar var. Bunlar: Büyük Tur ve Küçük Tur olarak geziyi düzenliyor. Gezi yapılacak yürüyüş yolu da gayet güzel düzenlenmiş ve bölge rahatlıkla gezilebiliyor ve hatta bazı yerlerde, dinlenme-oturma yerleri düzenlenmiştir.
SİLOLAR
Hitit ekonomisinin en önemli öğesi, tarımdı. Üzerinde tarım yapılan Hitit arazileri, üç farklı guruba ayrılıyordu. Birinci gurup saraya ait, ikinci gurup tapınağa ya da kentlere ait, üçüncü gurup ise kral tarafından şahıslara bağışlanan topraklardı.
Bu topraklarda üretilen tahıllar arasında en önemlileri arpa ve buğdaydı. Tahıl yanı sıra bağcılık ve bahçecilik de yaygındı. Üzüm, elma, incir, zeytin ve nar yetiştirildiği gibi mercimek, nohut, bakla, burçak, kimyon, salatalık, kişniş, pırasa, soğan, sarımsak, safran, maydanoz da yetiştiriliyordu.
Güçlü bir devletin kurulabilmesi için öncelikle besin üretiminin güvence altına alınması gerekiyordu. Gerek tohumluk gerekse kışın kullanılmak için, başta tahıllar olmak üzere birçok zirai ürün depolanıyordu.
Hitit kentlerinde, açığa çıkarılan yer altı siloları sayesinde çok miktarda tahıl hava almaksızın depolanıyordu. Ele geçen çok sayıda silo, tahıl depolanmasının devletin organizasyonu altında gerçekleştiğini göstermektedir.
KAYBOLAN TANRI EFSANESİ
Yine bu bölgeye ait: Hitit dönemi efsanesinden söz etmek istiyorum.
Bereket Tanrısı Telipinu, bir gün bir şeye kızmış.
Öfkesinden giysi ve ayakkabılarını bile ters giyerek, fırlamış gitmiş. O gidince, her tarafı sis kaplamış. Dağlar, ağaçlar, otlaklar, pınarlar kurumuş. Hayvanlar, insanlar sis ve susuzluktan perişan olmuş. Hayvanlar yavrulamamış. İnsanların çocukları olmamış. Şaşkına dönen tanrılar ne yapacaklarını bilememişler.
Güneş tanrısı, bütün tanrılara Telipinu’yu arayıp bulmalarını söylemiş. Hepsi bir tarafa dağılmış, bakmadık yer bırakmamış ama Telipinu’yu bulamamışlar. Onun üzerine bir kartal göndermişler, o da bulamamış. En sonunda görevi bir arı almış, Telipinu’yu bir korulukta uyurken bulan arı, iğnesiyle sokarak uyandırmış.
Telipunu buna daha çok kızmış ve daha farklı felaketler yapmaya başlamış. Tanrılar iyice şaşırmış. Ne yapacaklarını, onu nasıl getireceklerini düşünürken içlerinden biri, büyü yapalım demiş. Bunun üzerine büyüden etkilenen Telipunu’nun öfkesi dinmiş ve evine dönmüş. Doğa yeniden canlanmış, Hatti ülkesi bolluk ve berekete kavuşmuş.
KANAL SİSTEMİ
Mabet binasına ait taş döşemeli orta avlunun sularını künklü (pişmiş toprak boru) kanal, odalardakini ise taş örülü, taş kapaklı kanallar, avlu dışındaki ana kanala bağlıyordu. Bu ana kanal da Sfenksli kapıya doğru gitmekte ve burada bindirme tekniği ile yapılmış büyük şehir kanalına bağlanmaktaydı.
MADEN ATÖLYESİ
Günümüzde olduğu gibi, eski çağlarda da yer altı zenginlikleri, ekonomik açıdan önemli bir güç unsuruydu. Anadolu yer altı zenginlikleri bakımından epey zengindi. Özellikle gümüş ve bakır yatakları, Anadolu’da bulunuyordu. Hitit çekirdek bölgesindeki Çorum ili ve yakın çevresinde ise, bakır, demir, gümüş ve muhtemelen altın madeni bulunmaktaydı. Hititler, bu çekirdek bölgenin yanı sıra kontrol ettikleri diğer bölgelerdeki madenleri işletmiş, madenleri depolarda saklamış, Mısır, Miken ve Mezopotamya kültürleriyle yapılan maden ticaretini kontrol etmişlerdir.
Maden: Hitit devleti için önemli bir ekonomik unsurdu. Hititler, metal külçelerini: fırın, ocak, körük, üfleç, pota gibi zengin üretim malzemelerine sahip yerel atölyelerde: önce eritmişler, sonra pişmiş toprak ya da taştan yapılmış kalıplara dökerek metaller üzerinde soğuk ya da sıvı halde çalışmışlardır.
Yani: altın, gümüş ve tunç madenciliğinde çok üstün düzeyde teknolojiye sahiptiler.
Alacahöyük’te açığa çıkarılan bir maden atölyesinde, madenciliğe işaret eden külcü, cüruf kalıntıları, potalar, üfleç parçaları, kalıp, taş aletler, kemik çekiçler, gümüş ve tunç iğneler bulunmuştur. Bu maden atölyesi, yürüyüş yolunda gezerken, sağınızda kalıyor ancak günümüzde üstü plakalarla örtülerek koruma altına alınmıştır.
POTERN-TÜNEL KAPI
Günümüzde bilindiği kadarıyla tüm büyük yerleşkelerde bir kent savunma sistemi vardı. Savunma sistemlerinin kapı yapılarından olan Potern: Alişar, Alacahöyük ve Hattuşa şehirlerinde, sur duvarlarının altından geçen ve yalancı tonoz tekniğiyle örülmüş tünelimsi geçitlerdi. Poternler, sadece yaya olarak geçilebiliyordu.
Alacahöyük Poternli kapı: iki burç, iki kapı ve bir girişte oluşmuştu. Kapının temelleri, iri bloklar halinde, kalker cinsinden taşlardan yapılmıştı. İç kısımları, toprakla doldurulmuş olan temeller, sandık tipindedir. Yüksekliği 2 metre olan Poternin tabanı geniş ve yassı taşlarla döşenmişti. Şehir dışına bakan kısmı ise tahrip olmuştur.
Çorum Alacahöyük Hatti ülkesi Kral ve Kraliçe MezarlarıÇorum Alacahöyük Hatti ülkesi Kral ve Kraliçe Mezarları
1935 yılında Prof Remzi Oğuz Arık ve 1936 yılından sonra Dr Hamit Zübeyr Koşay denetiminde sürdürülen kazılarda, beklenmeyen, şaşırtıcı zenginlikte, Hatti ülkesinin kral ve kraliçelerine ait 13 ayrı kral mezarı keşfedilmiştir.
3’ncü Kültür katı ile 8-5. Mimarlık seviyesine ait mezarlar: şehrin içinde ve eski Tunç çağı iskanının belli bir yerinde topluca bulunmuştur.
Üst üste, tabakalar halinde görülen mezarlar: höyüğün güney kısmında yer almaktaydı. Hattiler tarafından çeşitli harflerle adlandırılan mezarların, farklı seviyelerde bulunduğu anlaşılmıştır.
Höyüğün güneydoğusunda bulunan 13 farklı intramural (şehir içi gömme) mezardan 6 tanesi aslına uygun olarak yeniden canlandırılmıştır.
Üzerleri camla kapatıldığı için, içleri görülebilmektedir. İçlerine genellikle imitasyon objeler atılmış, orijinal buluntular ise çeşitli müzelerde sergilenmektedir.
Çorum Alacahöyük Hatti ülkesi Kral ve Kraliçe MezarlarıÇorum Alacahöyük Hatti ülkesi Kral ve Kraliçe Mezarları
Mezarlar
Alacahöyük’te: şehrin değişik yapı katmanlarında, 13 kuyu mezar bulunmuştur. Eski Tunç çağı mezarları, MÖ 2500-2000 yılları arasına tarihlenmektedir. Hitit kültürüne kaynaklık eden kültürlerin önde geleni olan yerli Hatti uygarlığının aydınlatılmasında çok önemli yeri olan Alacahöyük, Eski Tunç Çağı “Kral Mezarları” bu çağın en önemli buluntularıdır.
Mezarların Genel Özellikleri
Sınırlı zaman dilimi içinde, 13 tane kral ya da prens mezarı olması, sayıca oldukça fazladır. Bu yüzden: burada sadece krallar veya prensler değil, aynı zamanda saraylı soyluların, rahip ve rahibelerin de gömüldüğü varsayılır.
Zaten, ölü hediyelerinin tipine bakıldığında: bu mezarlara Hatti ülkesinin bir kralı veya kraliçesi, fakat aynı zamanda ülkesinin bir rahibi veya rahibesi olan ölü gömülmüştür.
Kaba taşlarla örülen mezarlar: dikdörtgen biçimlidir ve oda mezar şeklinde düzenlenmiştir.
Mezar çukurları düzenli değildir. Mezar çukurlarının dört kenarı, çamur harçla tutturulmuş, irili ufaklı taş dizileriyle çevrilmiştir.
Doğu-batı yönünde yerleştirilmiş mezarların boyları, yaklaşık 4 ile 8 metre, genişlikleri 2 ile 5 metre arasında değişir.
Mezarların tabanları kerpiç, sıkıştırılmış toprak veya taş döşelidir.
Ölülerin hediyeleri, yanlarına yerleştirildikten sonra, mezarların üstü: ağaçlarla kapatılır, sonra üzeri kerpiç, kil, toprak veya çakılla örtülerek sıkıca kapatılır, düz bir dam şekli sağlanmıştır.
Mezar damlarının üstüne düzenli sıralar halinde yerleştirilen sığır başları ve ön bacakları, kurban merasimi ve ölü yemeğini belgelendiren en önemli kalıntılardır. Ölünün gömülmesinden ve mezarın kapatılmasından sonra başlayan ölü yemeği uygulamasında, sığır ve öküz başları ve ayakları, ölüye sunuluyordu. Geriye kalan yenilebilir kısımları ise sağ kalanlara yemek olarak sunuluyordu.
Alacahöyük oda mezarları:
Orta Anadolu’nun kuzeyindeki MÖ 3 binin, ikinci yarısından daha eskiye tarihlenen bir ölü evi düşüncesini ortaya koymaktadır. Bu düşünce, Anadolu’da bir ilki oluşturur. Ölülerini toprağa, küplere, sandık mezarlara gömen insanlar, şimdi ilk kez oda planlamışlardır.
Oda mezarlar: yetişkin erkek ve kadınlara aittir. Çocuk ve bebeklere rastlanmaz. Ayrıca, mezarların her birinde, birden fazla gömüye rastlanmaz.
Ölüler çoğunlukla, mezar çukurlarının/odasının kuzeybatısına, başları batıya doğru, ayakları doğuya gelecek şekilde ve sağ yanlarına hoker (ayakları karna çekik) durumda yatırılmışlardır. Ölünün yüzü her seferinde güneye çevrilmiştir.
Mezar odası dışında, mezar kapakları üstünde, boğa başları vardır ve sahibini ölümden sonra koruması için, köpeği gömülürdü.
Mezar Armağanları-Ölü Hediyeleri:
Alacahöyük mezarlarında: din ve kültle ilgili ölü hediyelerinin en güzel örnekleri verilmiştir.
Şüphesiz, bu gurubun en önemli eserleri “güneş kursları” dır. Anadolu’da Hatti kültürüne ait bu tarz dini semboller, kült standardı olarak da tanınırlar. Güneş kurslarının çoğu: bronz ve azı gümüş dökümlüdür.
Krallara ait mezarlar:
Kral mezarlarına bırakılan hediyeler genellikle: birer kaide üzerinde duran, döküm tekniğiyle yapılmış boğa ve geyik heykelcikleridir. Bu boğa ve geyik (bazen ikisi de) heykelleri: altın veya gümüş kaplı, tunç kakmalı olarak stilize edilmiştir. Ancak insan tasvirleri çok azdır.
Hayvanlar üzerinde kakma ve kaplama elektrum süsler vardı. Dönemin inanç sisteminde önemli yer tuttukları düşünülen boğa ve geyikler, daha sonraki çağda tanrıların kutsal hayvanları olarak tekrar karşımıza çıkar. Hatti sanatının özgün temsilcileri sayılan kurs ve heykelcikler, öteki dünya düşüncesine bağlı kült objeleridir.
Mezarlarda bulunan söz konusu hediyeler, bu materyallerin işlenmesindeki büyük ustalığın kanıtıdır.
Kadınlara (Kraliçelere) ait mezarlar:
Süs eşyaları: bolluk, maden ve kıymetli taşlardan yapımı, teknik ve biçimleri bakımından eşsizdir.
Mezarlıklara bırakılan seçkin süs eşyaları arasında: Altın diademler, taçlar, iğneler, bilezik, gerdanlık ve kolyeler, küpe, saç halkası, toka, kulak tıkaçları, gümüş tarak ve bakır aynalar vardı.
Mezarlarda bulunan; Altından yapılmış çeşitli elbise ve kemer süsleri, ölülerin giysili olarak gömüldüklerini gösterir.
Süs eşyalarının yanında kirmen, çalpara gibi diğer şahsi eşyalar da mezarlara bırakılmıştır.
Mezarlara bırakılan din ve kültle ilgili diğer buluntular:
Bunlar: idoller ve insan figürleridir. Yassı idoller: altın, gümüş ve bakırdan yapılmıştır. Ellerinde kaplar taşıyan, bakırdan çıplak kadın figürleri, Anadolu’nun ilk maden heykelcikleridir. Yiyecek ve içecek sunma görevi yapan bu heykelciklerin aynı zamanda ölüye öteki dünyada refakat ettikleri ve bizzat ölü kültüne de iştirak ettikleri düşünülmektedir.
Bu mezarlarda, zengin ölü hediyeleri, Kızılırmak ile Yeşilırmak arasındaki sahada yüksek bir kültürün varlığını kanıtlayan, Anadolu/Hatti yaratıcılığının ürünü, türü kendine özgü arkeolojik belgelerdir.
Arkeologlara göre, mezarlarda bulunan bu yapıtlarda: yerli halkın, buraya sonradan göç eden ve daha sonra üstün konuma geçen bir halkla, karışmasının izlerinin görüldüğünü öne sürerler.
Mezar armağanlarının yapım tarzı: Anadolulu ustaları işaret eder, ancak güneş kursu, boğa ve geyik motifleri buraya özgü değildir ve yabancı etki taşır.
Güneş kursu
Mezarlara ölü hediyeleri olarak bırakılan güneş kurslarının; dönemin kutsal hayvanı olan boğa boynuzları ile çevrili olması, bunların kültsel işlevi olduğunu gösterir. Kursların ortasında duran boğa ve geyik gibi hayvanlar tanrıyı, çevresindeki bezemelerle oluşturulmuş bölüm evreni, bazı kurslarda ise güneş ışığını sembolize eder.
Işınsız çelenk biçimli semboller: gökyüzü yuvarlağını, ortasındaki hayvanlar da birer tanrıyı canlandırır. Boğalar en büyük tanrıyı (Gök-Hava tanrısı), bazı güneş kurslarındaki küçük yuvarlak sallantılar da yıldızları temsil etmekteydi.
Dini törenlerde, geçit alayının en önünde, bir sapa takılarak taşınan bu kurslar, ses çıkartmak amacıyla kullanılıyordu. Güneş kursunun bezemeleri Hatti sanatının özelliklerini taşımaktadır. Tanrıları ve evreni temsil eden güneş kursları, mezarlara da dinsel bir inanış sonucu bırakılmıştır.
KÜÇÜK MABED-SARAY
Bu büyük Hitit yapısının temel kalıntıları, Sfenksli kapıdan içeri girip, giriş bölümünü geçtikten sonra sağ yanda bulunmaktadır.
Küçük mabedin temeli, blokajlı bir alan üzerine, kalker taşlarla yapılmıştır. Basit bir temel sırasından sonra, duvarların yüzlerine ostostad mahiyetinde açık ve koyu renkli kesme taşlar yerleştirilmiştir. Bu taşların köşelere rastlayanları mahmuz yapacak şekilde çıkıntılı olarak yerleştirilmiştir. Planı iyi korunmuş olan yapının kuzey kısmında bir giriş bulunmaktadır. 11 odadan oluşan yapının odalarından bazıları kare, bazıları dikdörtgen planlıdır.
Evet, ören yerindeki gezimiz bittikten sonra: hemen girişteki Müze’yi de geziyoruz.
Çorum Alacahöyük MüzesiÇorum Alacahöyük Müzesi
ALACAHÖYÜK MÜZESİ
Güzel ve temiz bir müze, iyi dizayn edilmiş, fakat çok çok özel bir eser görmek mümkün değildir.
Burada, girişte hemen karşımıza “Atatürk Salonu” çıkıyor. Çünkü, daha önce de sözünü ettiğim gibi, yörede ilk kazıların yapılmasını, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk emretmiştir. Bölgede kazı yapan diğer araştırmacıların isimleri de, müzenin diğer salonlarına verilmiştir.
Ancak 2 katlı müzenin ilk salonu: Atatürk Salonu olarak düzenlenmiştir. Müze: 2 katlıdır. Giriş katı ve girişin altındaki zemin katı gezilebiliyor. Ancak: müzede, pek fazla orijinal obje görmek mümkün değil. Normal Hitit dönemi objeleri var. Özellikle: sepet kulplu çaydanlık dikkat çekiyor. MÖ.3 binli yıllardan kalma bu kalıntı ilgi çekiyor.
Alt katta: seramikler sergileniyor.
BARAJ
Dünyanın en eski ve faal barajıdır.
Tanrıça Hepat adına, Kral IV. Tudhaliye tarafından, MÖ.1240 yılında yaptırılmıştır.
Hitit tabletlerine göre: 1200 yıllarında, Anadolu’da büyük bir kuraklık ve bunun sonucunda kıtlık olur. Kral ülkesini kuraklık ve kıtlıktan korumak için, Mısır’dan buğday getirtir. Daha sonra ise, Anadolu’nun ortasında, ekinlerin sulanması için, birçok baraj yapılmasını emreder. Bu birçok barajdan günümüze gelebilen tek baraj: Alacahöyük’teki bu barajdır.
Çünkü, su kaynakları, barajın havzası içinde bulunmaktadır ve hiç değişmemiş
Son bir not: Alacahöyük yöresine yolunuz düşerse ve giderseniz, Müze yani ören yerinin hemen giriş kapısının bulunduğu yerde: mutlaka gözleme yemeli ve ayran içmelisiniz. Burada. bir kısım, yöreye özgü hediyelik eşya satan dükkanlar bulunurken, bir kısım gözleme ve ayran satılan yerler de var. Gerek Müze tarafından işletilen kafeterya ve gerekse ören yeri kapısı dışındaki gözleme yapan yerlerde küçük bir mola vermenizi öneriyorum.
Tarihin derinliklerinde bir yolculuk için hazırsanız, buyurun Harran, tam istediğiniz gibi bir yer.
Karrhai-Carrhae olarak da isimlendirilir.
ULAŞIM
Harran: Şanlıurfa-Suriye sınırındaki Akçakale yolu üzerindedir. Şanlıurfa ile Harran arası uzaklık: 44 km. dir. Şanlıurfa il merkezinden, Harran’a, düzenli olarak, saat başı minibüs seferleri yapılmaktadır.
Şanlıurfa Harran
GENEL
GEZİ
Harran’a vardığınızda: mutlaka sizi karşılayanlar olacaktır. Bu yörenin birkaç dil de bilen çocuk ve gençleri; sizlere Harran’ı tanıtmaya hazırlar, küçük bir ücret karşılığı onların bu hizmetinden yararlanabilirsiniz.
DİNİ ÖNEMİ
Anadolu’nun ilk kilisesi ve ilk cami; burada inşa edilmiş. Ancak: Harran’ın en ünlü dini: Sabilik.
Burada yaşayanların: yıldızlara taptıkları söyleniyor. Hem Yahudi, hem de İslami kaynaklara göre: Hz. İbrahim de onlardandı ve güneşin ve ayın batmasını tefekkür ettikten sonra, tek bir tanrı olduğuna kanaat getirmiş.
Harran’da Ay Tanrısı Sin’e ait bir mabet bulunuyor. Söylenenlere göre: yedi gezegene adanmış, yedi şehir varmış ve Harran’da Sin’e adanmış. Yıldızlara dayalı böyle bir inancın; insanoğlunun en eski dini olma olasılığı var. Dünyanın tutulması, mevsim ve yıldız hareketleri gibi, çok ince astronomik hesaplara göre tanzim edilmişti.
Bütün bunlar: makrokozmos ve mikrokozmos (küçük evren, insan) davranışları arasında, bir birlik öngören astrolojinin kaynağını oluşturuyor. Ayrıca, evren sırlarını keşfetmek ve evrenle bütünleşme derin duygusuna dayanıyorlardı.
639 yılında, Harran İslam hakimiyeti altına girer. Halife Mervan (744-750): Harran’a yerleşir ve Umayyad İmparatorluğunun başkentini: Şam’dan, Harran’a getirir. 830 yılında: Halife al Ma’mun Bizans seferine giderken Harran’dan geçer. Harrani’lere dinlerini sorar.
Onlar da “Biz, Harraniyiz, Müslüman, Yahudi ya da Hıristiyan değiliz” derler. Bunun üzerine, Halife, seferden dönünceye kadar: Müslümanlık, Yahudilik, Hıristiyanlık veya Sabilik arasından birini seçmelerini söyler. Çünkü: kitaplı dinlerden birinden değilseler; putperesttirler ve putperestlerin kanlarını dökmek caizdir.
Bu durumdan telaşlanan Harraniler’den: bir kısmı Müslüman veya Hıristiyan olurlar. Bir kısmı ise: kurnazlık yaparak, “Biz Sabiiyiz” derler ve bu şekilde Pagan Harraniler, varlıklarını yüzlerce yıldır sürdürebilirler. Ta ki ; 1251 yılında, Moğol istilasında, Harran yerle-bir edilinceye kadar.
HARRAN’DA HZ. İBRAHİM
Tarihçiler, kenti, İbrahim Peygamberin kardeşi veya amcasının oğlu Harran’a bağlarlar. Hz. İbrahim’in, Filistin’e gitmeden önce bu şehirde oturduğu rivayet edilir. Bu nedenle: Harran’, Hz. İbrahim’in şehri de denilmektedir. Şehirde: İbrahim Peygamberin evinin adını taşıyan bir mescit bulunuyor.
Şanlıurfa Harran
HARRAN KAZILARI
1983 yılında, kazılar başlamış. Önce: kale ve çevresi temizlenmiş. Burada: Emevi, Eyyübi ve Selçuklulara ait; seramik ve sikkeler bulunmuş. Firdevs Camii ve çevresi temizlenmiş ve Babil kralı Nabonid’e ait bir stel bulunmuş.
Diğer bir buluntu ise: birçok adak kitabesinden biridir. Kral Nabonid (MÖ.555-539), Sin Mabedinin yapılışı ile ilgili kitabedir. Ayrıca; çok sayıda, eski ve orta tunç dönemlerine ait pişmiş toprak figürleri, taş ağırlıklar, öğütme taşları ve bronz eserler bulunmuştur.
İslami devirlere ait sikkeler, çok kaliteli sırlı ve boyalı seramikler de bulunmuştur. Hemen her evdeki su kuyuları, kanalizasyon sistemleri, basamaklı ve kapak taşlı tuvaletler, banyo odaları, değirmenleri, zahire depoları ile düzenli ve ihtişamlı bir şehir ve mimari ile karşılaşılmıştır.
NE YENİR-NE İÇİLİR
Harran ilçe merkezinde, 4 lokanta bulunuyor. Genelde kebap türü yiyecekler bulmak mümkün.
Şanlıurfa Harran
TARİHİ
Burada yapılan arkeolojik kazılarda: MÖ.5 bin yıldan bu yana kesintisiz yerleşim bulunduğu öğrenilmiştir.
Harran: adına ilk defa: Kütlere ve Mari’de bulunan, çivi yazılı tabletlerde “Hara-na” ve “Ha-ra-na” olarak rastlanmaktadır. Suriye’de bulunan “Ebla tabletlerinde” ise, Harran’dan “Ha-ra-an” olarak söz edilmektedir.
MÖ.18’nci yüzyıla ait bir Mari tabletinde: Harran’daki Sin Mabedinde: Hitit kralı Şuppiluliuma ve Mitanni kralı Mativaza arasında, ay tanrısı Sin ile güneş tanrısı Şamaş’ın huzurunda, bir anlaşma yapıldığı yazılıdır. Harran adının: Sümerce ve Akadca’ da anlamı: “Seyahat Kervan” demek olan “Haran-u” kelimesinden gelmektedir.
Harran; Kuzey Mezopotamya’dan gelerek batı ve kuzey batıya bağlanan, önemli ticaret yollarının kesiştiği bir noktada bulunuyordu. Bu özelliği nedeniyle: Anadolu ile sıkı ticaret ilişkileri bulunan Asur tüccarlarının önemli uğrak yerlerinden biriydi. Anadolu ve Mezopotamya arasındaki ticaret, binlerce yıl süresince, Harran üzerinden yapılmıştır. Bu da zengin ve köklü bir kültür birikiminin oluşmasına neden olmuştur.
Harran: Ay, Güneş ve gezegenlerin kutsal sayıldığı eski Mezopotamya putperestliğinin, önemli merkezlerinden biriydi. Bu nedenle: astronomi, şehirde çok ilerlemişti.
Dünyadaki, üç büyük felsefe ekolünden biri: “Harran ekolü” dür. Şehirde: birçok bilgin yetişir. Devrin en büyük matematikçileri, tabipleri ve Yunan filozoflarının eserlerini Arapçaya çevirenlerden 821 doğumlu Sabit bin Kura, Dünyadan Aya olan uzaklığı doğru olarak hesaplayan Battani (Avrupalılar: Albetegni ve Albatainus diye isimlendirirler) dir.
Yunan filozoflarının maddenin bölünebilen en küçük parçasının (atom) parçalanamaz olduğuna dair iddialarını kabul etmeyen, oysa bölünmez kabul edilen bu parçanın müthiş bir enerjiyle parçalanarak, Bağdat gibi büyük bir şehri yıkabileceğini söyleyen ve böylece atomun mucidi sayılan Cabir bin Hayan, Şeyhülislam İbni Teymiye. Evet, bu kişiler, Harran’daki okullarda yetişmiş ve dünyaca ünlü bazı alimler.
Emevi hükümdarlarından, II. Mervan: Harran’ı devletinin başkenti yapar. Emevi yönetimi: 750 yılında, Abbasilere yenildiğinde, Harran sona erer. Abbasi hükümdarı Harun Reşit zamanında kurulan “Harran Üniversitesi” dünyada, büyük ün kazanır.
Fatımiler, Zengiler, Eyyübiler ve Selçuklular gibi İslam Devletlerinin yerleşmesine sahne olan Harran; 1260 yılında, Moğollar tarafından işgal edilir, cami, surlar ve kale yıkılıp, kenti tahrip ederler. Daha sonraki tarihi süreçte, kent Osmanlılar dönemine kadar, eski parlak günlerine geri dönemez.
13’ncü yüzyıla ait seyahatnamelerde: şehirde, 4 medrese (üniversite), 1 hastane, 1 düşkünler yurdu ve 8 hamam bulunduğundan söz edilir. Bugün; daha önce şehrin aralarında kurulduğu: Cüllab ve Karakoyun ırmakları kurumuştur. Bunların kuruması sonucu: şehir, sudan ve yeşilden mahrum bir ovanın ortasında, 5000 yıllık tarihiyle ayakta durmaktadır. Tipik evleri, höyüğü, şehir surları ve çeşitli mimari kalıntıları, gece gökyüzünde pırıl pırıl yıldızları ile, turistlerin büyük ilgisini çekmektedir.
CARRHAE MUHAREBESİ-MÖ 53
Roma Cumhuriyeti ve Part İmparatorluğu arasındaki ilk büyük çatışmadır.
Milyarder general Crassus önderliğindeki Romalılar, Surena yönetimindeki Part ordusuna yenildi.
Bu savaş, Roma nın Doğu daki en büyük yenilgilerinden biri olarak kabul edilir.
Crassus öldürülür ve efsaneye göre, Partlar, açgözlülüğüyle dalga etmek için boğazından erimiş altın dökerler.
Roma nın doğuya doğru genişlemesi durdurulur ve Roma Cumhuriyetinin siyasi istikrarının çökmesine yol açar.
Bu savaştan sonra esir düşen Romalı askerlerin Çin topraklarına kadar sürgün edildiği ve orada bir köy kurdukları teorisi (Kayıp Lejyon Hikayesi) hala tarihçiler arasında tartışılmaktadır.
İBRAHİM İN DURAĞI:
İncil ve Kur ana göre, Peygamber İbrahim, Ur dan ayrıldıktan sonra bir süre Harran da yaşamıştır.
Harran
HARRAN’DA GEZİLECEK YERLER
Şanlıurfa Harran evleri
HARRAN EVLERİ-ARI KOVANI-KÜMBET EVLERİ
Harran’ın en ilgi çeken ve külah biçimindeki, kemik kubbeli evleridir. Harran denilince, hemen bu evler akla gelir.
Harran harabelerindeki antik mimari kalıntılardan toplanan tuğlalarla; köylüler tarafından yapılmışlardır. Kare bir alan üzerini örten külah biçiminde bir kubbe var. Yan yana gelen tek kubbeler, iç kısmında kemerlerle birbirine bağlanır ve içeride geniş bir oturma mekanı oluşur. Bölgenin iklimine uyumlu olan bu evler; yazın serin, kışın ise sıcak olur.
Harran’ın bu evlerinde: tavukların, daha çok yumurtladığı, at gibi bazı hayvanların daha uysal olduğu, kuru soğanların daha çabuk filizlendiği, yiyeceklerin bozulmadığı söyleniyor.
Diğer yörelerdeki kerpiç kubbeli evlerin aksine, Harran evlerinin kubbeleri tuğladan yapılmıştır.
Bunun iki nedeni vardır. Birincisi: çevrede ağaç bulunmaması, ikincisi ise, harabelerdeki bol miktarda bulunan tuğla malzemedir.
İlginç bir doku oluşturan ve yerleşmenin güney kesiminde yoğunlaşan bu evler, ören yerinden toplanan tuğlalarla eski kentin kalıntısı üzerine, son 150-200 yıllık dönemde inşa edilmişlerdir.
Harran Evleri
1979 yılında, arkeolojik ve kentsel SİT alanı olarak tescil edilen ve kubbe evleri korumaya alınan Harran’da, ören yerinden malzeme toplanması, her çeşit inşaat yapılması, kanal açılması yasaklanmıştır. O tarihte, 960 adet kubbe sayılan yerleşmede, bu sayı dondurulmuştur.
Biri kalenin içinde, biri yerleşmede olmak üzere, iki Harran evi restore edilerek kullanışa açılmış olup, günübirlik tesis olarak kullanılmaktadır. Tescilli evlerin çoğu boş olup, yalnız birkaçında hala ikamet edenler bulunmaktadır.
Son bir not; bu evler buradan başka bir de İtalya Puglia bölgesindeki Alberobello yöresinde bulunmaktadır.
Şanlıurfa Harran Üniversitesi
HARRAN ÜNİVERSİTESİ
Orta Çağ da, astronomi, tıp ve felsefe alanlarında küresel bir merkez ve genellikle ilk İslami Üniversite olarak gösterilir.
Harran, İslam öncesinde özellikle Sabiler (yıldızlara tapan topluluk) sayesinde astronomi ve felsefe konusunda uzmanlaşmış bir merkezdi.
MS 717-744 yılları arasında, Emevi Halifesi Ömer bin Abdülaziz, İskenderiye Okulundaki tıp geleneğini Harran a taşıyarak, burada kurumsal bir tıp okulu kurdurmuştur.
MS 744 yılında II Mervan döneminde, Harran ın başkent olmasıyla, okul devasa bir gelişme gösterir.
Abbasiler döneminde (özellikle Harun Reşit zamanında) 8.000 den fazla öğrencisi olan, dünya çapında ün salmış bir bilim yuvası haline gelir.
MS 1272 yılında Moğol istilası sırasında yıkılıncaya kadar yaklaşık 500 yıl boyunca dünyaya ışık saçmaya devam etmiştir.
Harran Üniversitesi
Eğitim Sistemi:
Sabii: paganist, Hıristiyan ve Müslüman alimler, bir arada çalışabiliyorlardı.
Bu hoşgörü ortamı, Antik Yunan felsefesinin İslam dünyasına taşınmasını sağladı.
Aristo, Platon ve Batlamyus gibi antik Yunan düşünürlerinin eserleri, burada Yunanca ve Süryanice den Arapça ya çevrildi.
Bu çeviriler, yüzyıllar sonra Avrupa daki Rönesans ın temellerini oluşturacaktı.
Ders verilen alanlar: Astronomi, tıp, matematik, felsefe, kimya ve din ilimleri.
El-Battani
El-Battani:
El Battani, aslında soylu bir Sabii ailesinden geliyordu. (Sabiler, yıldızlara kutsiyet atfettikleri için astronomide çok gelişmişlerdi)
Ancak daha sonra Müslümanlığı seçti.
Bilimsel tarafsızlığı ve hassasiyeti sayesinde “Arap dünyasının Batlamyus u” olarak tarihe geçti.
Dünyadan Ay a olan mesafeyi neredeyse tam olarak hesaplamış, trigonometriye “sinüs” ve “kosinüs” kavramlarını kazandırmıştır.
Yıldızların prensi olarak tanınır.
Teleskopun icadından yüzlerce yıl önce, Harran ve Rakka daki gözlemevlerinde sadece ilkel araçlar ve matematik zekasıyla inanılmaz hassas ölçümler yapmıştır.
Bir güneş yılımın, 365 gün, 5 saat, 46 dakika ve 24 saniye olarak hesaplamıştır. Bugünkü modern teknolojiyle yapılan ölçümle arasındaki fark sadece 2 dakika 22 saniyedir.
En ünlü eseri olan “Kitab-üz Zeyc” (Yıldız Tabloları) Orta Çağ ve Rönesans Avrupasında astronominin el kitabı olmuştur.
Bilimdeki katkılarından dolayı, Ay daki bir kratere bugün onun adı verilmiştir. (Albategnius Krateri)
Sabit bin Kurra:
Matematik ve astronomi dehasıdır. Kalkülüsün temellerini atan ve sayılar teorisinde devrim yaratan isimdir.
Harranlı bir Sabii olan Sabit, Süryanice, Yunanca ve Arapçayı mükemmel derecede biliyordu. Bağdatlı ünlü matematikçi Benu Musa kardeşler, Harran dan geçerken onun yeteneğini fark edip onu Bağdat taki “Beytül Hikme” (Bilgelik Evine) davet ettiler.
Arşimet, Apollonius ve Öklid gibi antik Yunan dehalarının eserlerini Arapçaya çevirerek yok olmaktan kurtardı.
MS 836-901 yılları arasında yaşamıştır.
Daha çok geometri, sayı teorisi ve mekanik alanındaki dehasıyla öne çıkmıştır.
Matematikçilerin Reisi olarak bilinir.
Cabir bin Hayyan;
Modern kimyanın babası kabul edilir.
Atomun parçalanabileceğini yüzlerce yıl önceden öngörmüştür.
MS 721-815 yılları arasında yaşamıştır.
Simyayı modern kimyaya dönüştüren asıl kişidir.
Cabir bin Hayyan dan önce kimya (Simya) daha çok felsefi ve mistik bir arayıştı (metalleri altına çevirmek gibi)
Cabir ise bunu deney ve gözlem temellerine oturttu.
Damıtma işleminin kalbi olan imbik cihazını icat etti.
Bu buluş, alkolün damıtılmasından parfüm üretimine kadar devrim yarattı.
Einsteni ve Oppenheimer den yaklaşık 1000 yıl önce, atomun içindeki muazzam enerjiyi tespit etti.
Harran Üniversitesi
BUGÜN KALINTILAR:
Harran da Harran Ulu Camiinin hemen yanındaki kazı alanında, bu üniversiteye ait kalıntıları görebilirsiniz.
2021 yılında Medresenin anıtsal kapısı, öğrenci odaları ve derslikler gün yüzüne çıkarılmıştır.
Harran Kalesi
HARRAN KALESİ VE SURLAR
Roma ve Emevi izleri taşıyan kale, hala heybetini koruyor.
Kale, sadece askeri bir yapı değil, bir zamanlar Emevi halifelerine ev sahipliği yapmış bir kale-saray olma özelliği taşır.
Harran Kalesi
İÇ KALE:
Harran kalesi, Mezopotamya nın en büyük kale-saraylarından biri olarak kabul edilir.
Düzensiz dikdörtgen bir plana sahip olan kale, 3 katlı inşa edilmiştir.
Bu devasa yapının dört köşesinde, onikigen kuleler bulunmaktadır.
Kayıtlara göre bir zamanlar 50 koridor ve 150 oda bulunmaktaydı.
Birçok İslami kaynak, kalenin yerinde antik dönemde meşhur bir Sabii (Ay Tanrısı Sin) Tapınağı bulunduğunu belirtir.
Emevi halifesi II Mervan ın, kalenin temellerini oluşturan sarayı 10 milyon dirhem altın harcayarak yaptırdığı tahmin edilmektedir.
Doğu kanadındaki kapıda bulunan aslan kabartmaları, kalenin simgeleridir.
Ayrıca 1059 yılında Fatimiler tarafından onarıldığına dair kitabe bulunmuştur.
Harran Kalesi Dış Surlar
DIŞ SURLAR
Antik Harran şehrini çevreleyen dış surlar, şehri tam bir daire şeklinde kuşatmaktadır.
Yaklaşık 4 km uzunluğunda olan bu surların yüksekliği yer yer 5 m yi, burçların yüksekliği ise 17 m yi bulmuktadır.
Surlar üzerindeki 187 burç olduğu tahmin edilir.
Şehre girişi sağlayan 8 ana kapı bulunmaktaydı.
Bu kapılar saat yönünde şu isimlerle anılırdı.
Halep Kapısı: Günümüzde ayakta kalan tek kapıdır. Üzerindeki kitabeye göre, 1192 yılında Selahattin Eyyüb inin kardeşi El Melik El Adil tarafından onarılmıştır.
Diğer kapılar:
Rakka kapısı, Niyar kapısı, Yezid kapısı, Feddan kaısı, Küçük kapı, Gizli kapı, Su kapısıdır.
Efsaneye göre, Su kapısının üzerinde şehri akreplerden koruduğuna inanılan iki yılan tılsımı bulunurdu.
Dev kapıları ve kuleleri görülmeye değerdir.
MECMA KAPISI
Han-an’ın kapılarının birinin adının: Mecm kapısı olduğu biliniyor. Bu kapının üzerinde yazılı olan bir söz var; “ Men Arefe Te’ellehe” Yani: kendini bilen ilahileşir.
Şanlıurfa Harran Firdevs Camüharran Ulu Camii-Sin Mabedi/Tapınağı
FİRDEVS CAMÜHARRAN ULU CAMİİ (SİN MABEDİ/TAPINAĞI)
Harran höyüğünün kuzey doğu eteğinde bulunuyor. Emevi hükümdarı II. Mervan tarafından: 744-750 yılları arasında yaptırılmıştır. Mervan döneminde Harran başkent olduğu için, cami bu kadar büyük ve heybetli inşa edilmiştir.
Anadolu’nun ilk büyük camilerinden biridir.
Aynı zamanda Orta Çağ dünyasının en büyük eğitim merkezlerinden biri olan Harran Okulu ile iç içe geçmiş bir komplekstir.
Bazı kaynaklarda: Cami-el Firdevs(Cennet Camii) veya “Cuma Camii” olarak da geçiyor. Caminin esasının: Sabilerin taptığı “Ay Tanrısı Sin”e ait bir tapınak olduğu sanılıyor.
Babil dönemine ait ünlü “Sin Mabedi”, Harran’da inşa edilen, bilinen en eski anıtsal eserdir.
MÖ.2000 başlarına ait: Kültepe ve Mari tabletlerinde; Harran’daki Sin (Ay Tanrısı) Mabedinde, bir antlaşma imzalandığına dair bilgiler yazılıdır.
Harran Ulu Camii
Yine, bir antlaşmaya: Harran’daki Ay Tanrısı Sin’in ve Güneş Tanrısı Şamas’ın şahit tutulduğu belirtilmektedir.
Müslümanlar Harran’ı alınca, bu tapınağın yerine, bir cami yapılır ve onlara kendi tapınaklarını yeniden yapmaları için başka bir yer verilir.
Cami: 1174 yılında, Halep Hükümdarı Nureddin Mahmut Zengi tarafından, büyük çapta yenilenmiş ve genişletilmiştir. Bugün görülen taş işçiliği ve süslemeler, o döneme aittir.
Harran Ulu Camii: Anadolu’nun en eski, en büyük ve en zengin taş süslemeli camisi olarak öne çıkıyor.
Özellikle: ilk revaklı avlulu ve şadırvanlı camii olma özelliğine sahip.
Mihraba paralel, 3 sütun sırasıyla, dört sahına ayrılmış.
Caminin kubbesinin bulunduğu, üzerinin tamamının ahşap çatıyla örtülü olduğu, bir yangın sonucu bu örtünün çöktüğü, arkeoloji kazılarda elde edilen buluntulardan anlaşılmış.
Bugün, caminin kitabeli doğu duvarı, kıble duvarı, mihrabı, cami iç mekanına giren orta kemeri ve kare gövdeli minaresi ayakta kalarak günümüze ulaşmış.
Zengin taş süslemeleri, çok sayıdaki sütun başlığı ve kemer taşları gibi mimari parçalar, caminin kalıntıları arasındadır. Türkiye’nin en zengin taş süslemeli camilerinden biridir. Kazılarda ortaya çıkarılan bitkisel ve geometrik motifler, Emevi sanatının zirvesini temsil eder.
Ölçüler: 104 x 107 metredir. 6 kapı ve revaklarla kuşatılmıştır. Döneminde 8000 kişinin aynı anda namaz kılabildiği devasa bir harim ve avluya sahiptir.
Avlunun kuzey duvarının doğusunda, yakın zamanda restore edilen: Minare var. Yapının en dikkat çekici ve günümüze en sağlam ulaşan kısmı 33.30 m yüksekliğindedir. Kare planlıdır. Minarenin alt kısmı düzgün kesme taştan, üst kısmı ise tuğladan yapılmıştır.
Cami, 1272 yılında Moğol istilası sırasında ağır hasar görmüş, ardından 14 yüzyıldaki şiddetli depremle büyük ölçüde yıkılmıştır.
ORTA ÇAĞ ÇARŞISI;
2023 ve 2024 yıllarında yürütülen kazılarda, Harran ulu camiinin kuzey ve batı kesimlerinde, Orta çağa ait çarşı kalıntıları bulunmuştur.
Kazılarda, yaklaşık 2.5-3 m genişliğinde, birbirine bitişik nizamda sıralanmış dükkanlar bulunmuştur.
Bu dükkanların önünde, müşterilerin güneşten ve yağmurdan korunmasını sağlayan revaklı (sütunlu) yollar olduğu tespit edilmiştir.
İhtisas Çarşıları: Tıpkı modern bedestenler gibi, Harran da da belirli meslek gurupları bir aradaydı. Özellikle attarlar (baharatçılar), kuyumcular ve dokumacıların çarşıda önemli yer tuttuğu bilinmektedir.
Harran çarşısı sadece bir satış yeri değil aynı zamanda devasa bir imalethaneydi.
Kazılarda bulunan Harran tipi lüster teknikli seramikler, buradaki atölyelerin ne kadar gelişmiş olduğunu göstermektedir.
Bu seramikler Orta çağ da lüks tüketim maddesi olarak ihraç ediliyordu.
Cabir bin Hayyan gibi kimyacıların etkisiyle, Harran çarşısında distilasyon (damıtma) yoluyla elde edilen gülsuyu, esanslar ve tıbbı ilaçlar en çok aranan ürünler arasındaydı.
Harran Saray Hamamı
SARAY HAMAMI:
Harran iç kalede, 12 nci yüzyıla ait çok lüks bir hamam yapısı ortaya çıkarılmıştır.
Saray kompleksinin içinde yer alması, buranın sadece devlet adamları, halifeler ve saray erkanı tarafından kullanıldığını gösterir.
Bu yapı, özellikle Emevi dönemi saray yaşantısına ve temizlik kültürüne ışık tutan muazzam bir mimari örnektir.
Harran daki bu hamamın mühendislik dehası, yerin altındaki ısıtma sisteminde gizlidir.
Harran Saray Hamamı
Hamamın zemini, kısa tuğla sütunlar üzerine inşa edilmiştir.
Külhanda yanan ateşin dumanı ve sıcak havası, bu sütunların arasından geçerek tabanı ısıtır.
Sıcak hava sadece tabanı değil, duvarların içine yerleştirilen künkler (kil borular) sayesinde duvarları da ısıtarak hamamın içinde homojen bir sıcaklık sağlardı.
SARAY MUTFAĞI
Harran iç kalesinde (Saray) yapılan son kazılarda, Orta Çağın en merak edilen alanlarından birini, yani Saray Mutfağını (Matbah-ı Amire) gün yüzüne çıkarmıştır.
Yani mutfak alanı, Harran Ulu Camiine ve Saray Hamamına oldukça yakın bir konumdadır.
Bu üç yapı birleştiğinde, Orta Çağ başkentinin günlük yaşam döngüsünü (ibadet-temizlik-yemek) eksiksiz bir şekilde görmek mümkündür.
Mutfak bölümü, geniş bir avlu etrafında şekillenmiş ve yüzlerce kişiye yemek hazırlayabilecek kapasitede tasarlanmıştır.
Mutfakta yan yana dizilmiş, tuğladan örülmüş büyük ocaklar ve tandır yerleri bulunur.
Bazı ocakların boyutları, burada bütün haldeki hayvanların pişirilebildiğini veya dev kazanların kaynatıldığını gösteriyordu.
Mutfağın hemen bitişiğinde tahıl, yağ ve şarap/sirke gibi gıdaların saklandığı, toprağa gömülü dev küplerin bulunduğu serin odalar tespit edildi.
Mutfağa temiz su taşıyan ve atık suyu tahliye eden gelişmiş bir drenaj sistemi kurulmuştur.
Bu, o dönemdeki hijyen anlayışının ne kadar ileri olduğunu kanıtlar.
Arkeologlar mutfak zemininteki atıklar ve kap kalıntıları üzerinde yaptıkları incelemelerde o dönemde tüketilen gıdalara ulaştılar.
Bol miktarda koyun, keçi ve sığır kemiğine rastlanmıştır. Özellikle av hayvanlarının kemikleri, saray ziyafetlerinin vazgeçilmez bir parçasıdır.
Harran ovasının bereketi mutfağa da yansımış, buğday, arpa, mercimek ve nohut en temel gıdalar olarak öne çıkmıştır.
Karbonize olmuş meyve çekirdekleri arasında üzüm, incir ve nar bulunmuştur.
Ayrıca Hindistan dan gelen baharatların da mutfakta kullanıldığı tahmin edilmektedir.
GİZLİ GEÇİTLER-TÜNELLER:
Harran sadece dışarıdan görünen devasa kulelerden ibaret değildir.
Yerin altında ve duvarların derinliklerinde adeta ikinci bir şehir gibi inşa edilmiş bir savunma labirentine sahiptir.
Bu gizli geçitler ve tüneller, kaleyi kuşatılması neredeyse imkansız bir askeri üsse dönüştürüyordu.
Harran kalesinin en stratejik unsurlarından biri, kuşatma sırasında dış dünya ile bağın kesilmemesini sağlayan gizli tünellerdi.
Kazılarda, kalenin içinden başlayıp şehrin farklı noktalarına (özellikle Ulu cami ve kamu binalarına) çıkan tünel izlerine rastlanmıştır.
Kuşatma sırasında kale düşerse, halifenin veya komutanların şehri gizlice terk edebilmesi için tasarlanmış, sadece yetkililerin bildiği dar ve alçak geçitler mevcuttur.
Harran kalesinin duvarları o kadar kalındır ki, (yer yer 5 m bulur), bu duvarların içinde askerlerin hızla hareket etmesini sağlayan gizli galeriler bulunur.
Tünellerin dışarıya bakan yüzünde, dışarıdan fark edilmesi çok zor olan ama içeriden geniş bir görüş açısı sunan dar okçu mazgalları bulunur.
Kalenin alt katlarında, gün ışğınının hiç girmediği ve sadece gizli merdivenlerle ulaşılan bölümler keşfedilmiştir.
Bu bölümlerin sadece birer zindan değil aynı zamanda önemli esirlerin tutulduğu yüksek güvenlikli alanlar olduğu düşünülmektedir.
Bazı tünellerin sonu, kaledeki diğer odalardan tamamen izole edilmiş, yankı yapmayan küçük odalara açılır.
Bu kalenin en büyük zayıflığı susuz kalmaktır. Harran mimarları bunu dahi tünellerle çözmüştür.
Kale altında devasa sarnıçlara, düşman tarafından zehirlenmemesi için yer altındaki kapalı kanallar ve tüneller vasıtasıyla su taşınıyordu.
Kale içindeki mutfak ve mühimmat depolarına, saldırı anında avludan geçip hedef olmadan ulaşabilmek için yer altı dehlizleri kullanılıyordu.
Harran kalesindeki geçitlerin birçoğu yanıltma üzerine kuruludur.
Kaleye girmeyi başaran bir düşman askeri, tünellere girdiğinde kendini birden çıkmaz bir sokakta veya üstten üzerine kızgın yağ dökülebilecek bir ölüm çukurunda bulabilirdi.
Evet 2024 yılından itibaren devam eden kazılarda, kalenin zemin katındaki tünellerin büyük kısmı temizlenmiştir.
Harran Gözetleme kulesi
GÖZETLEME KULESİ
Kalenin en yüksek ve stratejik noktasıdır.
Sadece askeri bir karakol değil aynı zamanda Harran ın o meşhur gökyüzü ilmiyle harmanlanmış çok işlevli bir yapıdır.
Harran uçsuz bucaksız ve dümdüz bir ova üzerinde kuruludur.
Bu kuleden bakıldığında, 30-40 km uzaklıktaki bir kervan veya ordu toz bulutundan fark edilebilirdi.
Bu şehri baskın yapılmasını imkansız hale getiriyordu.
Harranlı Sabilerin ve El-Battani gibi astronomların, kaledeki bu yüksek kuleleri gökyüzü gözlemi için kullandığı bilinmektedir.
Kulenin en üst katlarındaki bazı dar pencerelerin ve deliklerin, belirli yıldızların veya güneşin hareketlerini takip etmek için astronomik nişler (gözlem delikleri) olarak tasarlandığı düşünülmektedir.
Evet, onikigen formlu kulenin dış cephesi 12 köşelidir.
Bu form, hem savunma açısından ölü nokta bırakmaz hem de rüzgara ve sarsıntılara karşı yapıya daha dayanıklı kılar.
Alt katlar, mühimmat ve su depolarıdır.
Orta katlar, askerlerin dinlenme odaları ve okçu galerileridir.
En üst kat, kumanda merkezi, işaret ateşi yakılan platform ve gözlem alanıdır.
Kulenin içine düşen ışık açılarının, mevsimleri ve namaz vakitlerini belirlemek için bir nevi devasa güneş saati gibi çalıştığına dair teoriler bulunmaktadır.
Gözetleme kulesinde yakılan bir ateş, Rakka dan veya Bağdat yolundaki bir sonraki gözetleme kulesinden görülebiliyordu.
Acil bir durumda (istila gibi) haberleşme hızı, atlı kervanlardan çok daha seriydi.
Günümüzde kule hala ayaktadır.
Kuleye çıktığınızda, bir yandan Suriye sınırına kadar uzanan uçsuz bucaksız Harran Ovasını
Diğer yandan kentin kalbi olan Harran Ulu Camii kalıntılarını ve konik kubbeli evleri kuş bakışı görebilirsiniz.
SİN TAPINAĞI:
Mezopotamya nın yakıcı güneşinden kaçan insanlar için gece (ve onun aydınlatıcısı olan Ay) serinlik, huzur ve yol gösterici demekti.
Bu yüzden Sin, bilginin ve zamanın (takvimlerin) tanrısı olarak görülürdü.
Tapınağın yeri net olarak bilinmiyor, ama muhtemelen Harran Ulu Camisinin altında, Harran İç Kalede veya Höyük bölgesinde bulunduğu tahmin ediliyor.
Antik dünyanın en gizemli ve önemli inanç merkezlerinden birisidir.
Bu tapınak, Mezopotamya mitolojisinde Ay Tanrısı Nanna/Sin e adanmış en büyük iki tapınaktan birisidir. (diğeri Ur şehrindedir.)
Tapınağın Sümerce adı “E-hul-hül” dür.
Bu isim “Sevinç Evi” veya “Mutluluk Evi” anlamına gelir.
Antik Mezopotamya metinlerinde bu tapınağın görkemi ve Ay Tanrısı Sin in buradaki varlığı sıkça övülür.
Diğer özellikleri:
Sin tapınağı, bir dini merkez değil, aynı zamanda uluslararası bir noter gibidir.
Hititler ve Mitanniler gibi büyük devletler, yaptıkları anlaşmaların bozulmaması için Harran daki Ay Tanrısı Sin i şahit tutarlardı.
Babil Kralı Nabonidus, annesi bir Sin rahibesi olduğu için bu tapınağa büyük önem vermiş ve onu yeniden inşa ettirmiştir.
Harran, İslamiyet sonrasında da “Sabiler” olarak bilinen ve yıldızlara, gezegenlere kutsiyet atfeden bir topluluğa ev sahipliği yaptı.
Bu topluluk, antik felsefe ve astronominin islam dünyasına taşınmasında köprü görevi görmüştür.
Roma İmparatoru Caracalla, MS 217 yılında tam da bu tapınağı (Sin Tapınağı) ziyaret etmek için Harran a geldiği sırada, yolda suikast sonucu öldürülmüştür.
Şanlıurfa Harran Höyüğü
HARRAN HÖYÜĞÜ
Harran kentinin ortasında bulunuyor.
1885 tarihli Halep Salnamesinde; bu tepe, Tel İbrahim diye adlandırılmış.
Yüksekliği: 22 metre ve geniş bir alana sahiptir.
Yapılan kazılarda: üst tabakada, 13’ncü yüzyıl İslami devre ait bir şehir kalıntısı ortaya çıkarılmış. Bu şehir; içlerinde su kuyuları bulunan avlulara açılan odalardan oluşan, kare ve dikdörtgen planlı, bitişik düzendeki evleri, bu evlerin oluşturduğu dar sokakları ve ortasında büyük bir kuyunun yer aldığı meydanıyla, o dönemin mimarisini yansıtıyor.
Kazı çalışmaları sırasında, çeşitli devirlere ait eserlerin bulunduğu höyükte, ayrıca yeni Babil dönemine ait, Kral Nabonitten ve Sin Mabedinden bahseden çivi yazılı pişmiş toprak tablet ve adak kitabeleri bulunmuş.
Babil dönemine ait Sin Mabedi ile ilk çağlardan bu yana varlığı bilinen Harran Üniversitesinin yerleri; belirlenmiş olmasına rağmen, bugüne kadar, kazı çalışmalarıyla ortaya çıkarılamamıştır.
Yapılan kazılarda elde edilen çok sayıda çivi yazılı tuğla; İslami dönem sikkesi, sırlı ve sırsız seramik kaplar, taş aletler, çeşitli süs eşyaları, madeni eserler, idol ve hayvan figürleri; Şanlıurfa Müzesinde sergileniyor.
ŞEYH YAHYA HAYAT-EL HARRANİ
12’nci yüzyılda yaşamış bir İslam alimidir.
Sağlığında; kendisini, birçok hükümdar ve komutan ziyaret etmiştir.
MS.1185 yılında, Harran’da vefat edince, türbesi 1195 yılında, Harran surlarının kuzeybatı dışındaki mezarlığa inşa edilmiştir.
Türbe, çok sayıda ziyaretçi çekmektedir. Hz. İbrahim’in babası Azer’in de buraya defnedildiği söylenmektedir.
Halen, burada restorasyon çalışmaları sürdürülmektedir.
17’nci yüzyılın ortalarında, Harran’ı ziyaret eden Evliya Çelebi, Şeyh Hayat’ın türbesinden, şu şekilde söz etmektedir.
” Şeyh Yahya ziyaret yeri: Harran dibindedir. Kutupluğa ayak basmış ulu sultandır. Harran Kalesinin yanında, çöl tarafında büyük bir kubbe içinde gömülüdür.
Çöl Arapları, bu sultana son derece bağlıdırlar.
Hatta, Araplar arasında önemli bir mesele için yemin ettirmek gerektiğinde “Yahya Hayati” nin başı için deyip, duvara el sürse, büyük yemin etmiş gibi sayılır.
Bu sultana, Yahya Hayati demelerinin aslı, bir seccade üzerinde tahiyatta ve hayatta oturur gibi oturduğundanmış”
ÇEVREDEKİ GEZİLECEK YERLER
Şanlıurfa Harran Bazda Mağarası
BAZDA MAĞARASI
Harran-Han ve El-Ba’rür yolunun: 15-16 km. lerinde, yolun solunda ve sağındaki dağlarda, tarihi taş ocakları var.
Bunlardan:16’ncı km.de, yolun sağındaki köyde bulunan iki taş ocağı görülmeye değer.
Bunların ismi: Bazda, Albazdu, Elbazde yada Bozdağ olarak geçiyor.
Bu mağaralardan yüzlerce yıldır taş alma sonucu; içlerinde meydan, tünel ve galeriler meydana gelmiş.
Özellikle; büyük olanı, yer yer iki katlı bir şekilde oyulmuş ve yükseklikleri 10-15 m. varan ayaklar bırakılarak, ortada meydanlar oluşturulmuş.
Ayrıca, uzun galeri ve tünellerle, dağın çeşitli yönlerine doğru çıkışlar sağlanmış.
Çok geniş bir alana yayılan dağın dış cephesinde: taş kesilmesi nedeniyle, büyük oyuklar görülüyor.
Anadolu’nun belki de en büyük ve en gizemli ve gezilmeye değer, bu tarihi taş ocağının, belirli bölümlerinde, 1250 yılında, burayı işletenlerin isimleri, Arapça olarak yazılmış.
SENEM MAĞARASI
Soğmatar’ın 11 km. kuzeyinde bunuyor. Büyük Sene Mığar köyündeki mevcut mimari kalıntılar ve kayadan oyma yapılar, buranın Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında önemli bir merkez olduğunu ifade ediyor.
Köy içindeki tepe üzerinde: kesme taşlardan yapılmış, 3 katlı anıtsal bir yapı var.
Bu yapının, bir manastır veya saray kalıntısı olduğu sanılıyor.
Bu yapının: doğu cephesinin kuzey kesimindeki yuvarlak, kemerli kapının kemer silmeleri: MS.435 yılına tarihlenen, Urfa’daki Aziz Stefanos Kilisesi’nin, Karanlık Sokak’a açılan avlu kapısı ile büyük benzerlik gösteriyor.
Ayrıca: Senem Mağara’daki bu kapının içinde bulunan ikinci bir kapının ortasındaki Akantus yapraklı dairesel rozet: yine Aziz Stefanos Kilisesinin, Yıldız Meydanına açılan avlu kapısındaki rozet ile, üslup olarak büyük benzerlik gösteriyor.
Bütün bunlara dayanarak: Senem Mağara yapılarının: 5’nci yüzyıl başlarında yapıldıkları sanılıyor.
Bu anıtsal yapının kuzeyinde, kayalara oyulmuş kiliseler bulunuyor.
Bu kiliselerden birinin: kayadan oyulmuş saçağına, 5’nci yüzyıl Bizans sanatı özelliklerini yansıtan: Haç motifleri, düğümler, hayat ağacı motifleri, baklava dilimleri, bir vazodan çıkan üzüm salkımı asma dalları ve simetrik kuş motifleri işlenmiş.
Süslemeli bu çanağın doğuşuna bitişik büyük bir kaya mezarı var.
Ayrıca, üç katlı anıtsal yapı ile kaya kilise arasındaki kayalık zeminde, tahrip edilmiş kaya mezarları görülmeye değer.
11 km. güneydeki Soğ Matar’ın MÖ. 400 ile MS. 200 yılları arasında: Paganistlerin merkezi olmasına karşın, Senem Mağarası; bölgedeki Hıristiyan Süryanilerin, önemli bir merkezi olduğu sanılıyor.
Çünkü; Soğmatar’da, tanrısal gücü olduğuna inanılan gök cisimlerinin heykellerine yer verilmişken, Senem Mağara’da, Hıristiyanlığın sembolü haç öne çıkarılmış.
HAN-EL BA’RÜR KERVANSARAYI
Selçuklu dönemine ait.
Harran’ın 23 km. doğusundaki Göktaş köyünde bulunuyor.
Yolu; müsait, özel aracınız veya otobüsle gidilebiliyor.
Kervansarayın kuzey cephesindeki kitabesinde; 1128-1129 tarihinde, El Hac Hüsameddin Ali Bey tarafından yaptırıldığı yazılı.
Yani; Eyyübiler zamanında yapılmıştır.
Kısmen harap olmuş durumdadır.
Hanın ismi olan: “Barür”
Kelimesi, Arapçada: “Keçi gübresi” anlamındadır.
Söylentiye göre: hanı yaptıran kişi, burayı kuru üzümle doldurmuş ve “Benden sonra gelenler, burayı keçi gübresi ile dolduracaklardır” demiştir.
Gerçekten de, bugün kervansaray: uzun yıllar, ahır olarak kullanıldığı için, hayvan gübresi ile dolmuş.
Ticaret kervanlarının konaklaması için inşa edilmiş. Eski: Halep-Bağdat-Urfa kervan yolu üzerindedir.
Yapıya giriş kuzey cephesindeki anıtsal kapıdan. 65 x 66 metrelik bir alan üzerine kurulmuştur.
Yapıya: 8 metrelik bir tünelden girilir.
Tünelin sağ tarafında bir mescit ve sol tarafında hanın muhafız odaları, gözetleme kulesi bulunuyor. Kare avlunun çevresi ahırlar, kışlık ve yazlık odalarla çevrili. Kuzey batı köşesinde ise, hamam var.
Düzgün kesme taşlardan, bir kale görünümünde yapılan bina, günümüzde harap durumda. Ancak bir bölümü restore edilmiş ve mescidi de ibadete açılmış.
ŞUAYP ŞEHRİ HARABELERİ
Şanlıurfa-Mardin karayolunun 35’nci km. den sağa kapılarak, 45 km. sonra Şuayp şehrine ulaşılır.
Bugün, Harran bucağına bağlı, Özkent adıyla anılan tarihi Şuayp şehri harabeleri burada.
Yolu düzgün, gidilebilir. Ören yerindeki mevcut kalıntılar, Roma-Bizans dönemine aittir. (MÖ.96-MS.395)
Oldukça geniş bir alana yayılmış olan bu tarihi kentin çevresi: yer yer izleri görülen surlarla çevrilidir.
Kent merkezindeki çok sayıda kaya mezarı üzerine kesme taşlardan yapılar inşa edilmiştir.
Tamamı yıkılmış olan bu yapıların bazı duvar ve temel kalıntıları, günümüze kadar ulaşmış olup, görülmektedir.
Şuayp şehrinde yapılmış mağaralar, bina kalıntıları ve taş kemerler görülmeye değer tarihi ve turistik büyük konaklar, saraylar, tarihin kalıntı simgeleri olup, halen özelliklerini kaybetmemişlerdir.
Şuayp Şehri harabeleri arasında: bir mağara ev, Şuayp Peygamberin makamı olarak çok sayıda ziyaretçi çekmektedir.
Hz. Musa, Şuayp Peygamberin yanında, 7 yıl çobanlık yapmış ve sihirli asasını Şuayp Peygamberden, burada almıştır.
Romalılar zamanında, Arap akınları sonucu Roma-Arap çekişmelerinden yararlanan, Kavatlar, Şuayp şehrini işgal ederler. MS.548 yılında ise, Sasaniler bir gece baskını ile şehri Kavatlardan teslim alırlar.
MS.638 yılında, Arap devri başlarken, Şuayp Şehri, Hakem Bin Hişam tarafından, zapt edilir.
Daha sonra ise, 1096 yılında Selçuklular şehre egemen olurlar.
Ancak; takip eden dönemde, Moğol tahribine uğrayan şehir, yağma edilir ve sonuçta Türkmen aşiretlerinin elinden Akkoyunlu Devleti tarafından ele geçirilir, imha edilerek, bir köy haline getirilir.