Olympos-Olimpos

Olympos-Olimpos
 

Olympos: Kumluca merkeze uzaklık 28 km dir. Antik kente giriş ücretlidir.  

Müze kart geçerlidir. Ayrıca otopark için de ücret alınıyor.  

Şehrin ismi ve konumu:

Kentin doğu yönünde denizi kıyısı vardır. Kuzey ve güney yönden ise, yüksek dağ sıraları ile çevrilidir. 

Olympos dağının Tahtalı ya da Musa dağı olduğuna yönelik kesin belge ve bilgi yoktur. Görkemli Tahtalı dağı, Olympos’a yakışsa da topoğrafik özellikleri ve kalıntılarıyla Musa Dağı da bir alternatiftir. 

Şehir ismini, kuzeyinde 16 km uzaklıkta bulunan Tahtalı Dağından alır. Bu yüzden şehrin ismi “Yüksek dağ-Ulu dağ” anlamına gelmektedir. Antalya bölgesinde, sahil kesiminde Phaselis şehrinden sonraki en önemli ikinci liman şehridir.

Kentin ortasından geçen Akçay, kenti ikiye ayırır.

Olympos-Olimpos
 

Önemi:

Kesin kuruluş tarihi bilinmez. Ancak Helenistik dönemde kurulduğu düşünülmektedir.

MÖ 167-177 yıllarında basılan Likya sikkelerinde, Olympos şehrinin adı geçer.

Doğu Lykia’nın en önemli kentidir. Birlik sikkeleri, Helenistik duvar kalıntıları ve Asartaş’daki kaya mezarları, kentin en erken belgeleridir. 

169. olimpiyatların başladığı 104 yılına kadar Lykia Birliğinde 3 oy hakkına sahip 6 kentten biridir. Birliğin ayrıcalıklı üyesi konumunda, Doğu Lykia’daki tek şehirdir. Zaten üyeliği de Zeniketes’in hakım olduğu MÖ 1’nci yüzyıla kadar sürer. Olympos ve Phaselis, bu dönemde korsanların gücünden gönüllü olarak yararlanmış ve birliğin dışında kalmış gibidir. Bu dönemde sahte birlik sikkeleri basılmıştır. İmparatorluk döneminde tekrar birlik üyesidir. MS 2’nci yüzyılda onurlandırılan Hoplon’un görevleri arasında Lykiarkhlığın da anılması bunu belgeler. MS 2’nci yüzyılda birlik kararını başkente iletmek üzere bir Olympos’lunun seçilmesi dikkat çekicidir. 

ZENİTEKES:

Burası anlatılırken, Zenitekes’in bilinmesi gerekir. Sahillerin baş belası, korsanların kralıdır. Dodona Zeus’una göre, yerel bir egemen olarak demir strigilis sunması da onu kurtaramamıştır. Ondan da kartal yuvası sığınağı günümüze ulaşmıştır. Akdeniz’in en güzel sığınağı Olympos, Zenitekes’e bile kucak açmıştır. Strabon: “Zenitekes’in egemenlik alanını Pamphylia içlerine dek yaydığını” yazar. Ancak gücü Roma İmparatorluğuna uzun süre direnecek kadar değildir. MÖ 77-76 yıllarında, Romalı Komutan Servilus Vatia, Roma donanması ile bölgeye gelir ve Gelidonya burnunda yapılan üç deniz savaşında korsanları yenerek Zenikeles’in ünlü kalesini yerle bir eder.

Ve koca korsan kral yenilince, ailesiyle birlikte intiharı seçer. Zenikeles’in ölümünden sonra Likya bölgesinde Olympos, Phaselis ve Korykos kentleri korsanlardan temizlenir. 

Roma döneminde, şehir yine Likya birliğinin önemli şehirlerinden birisidir.

MS 2 ile MS 3’ncü yüzyıllarda, şehirde bulunan bir mezar anıtında: Marcus Aurelius Arkpepolis’in Likya Birliğinde, Lykiark (yani Likya Birliği Başkanı) görevinde bulunduğu yazılıdır.

Hıristiyanlığın yayılmasıyla, bölgedeki Hırıstiyanlığı ilk kabul eden şehirlerden birisi olmuştur. Şehrin bilinen ilk piskoposu Methodios’tur.

Kendisi: MS 312 yılında Patara kentinde, kenti ziyaret eden İmparator Maksimus Diaa’nın da katıldığı bir mahkeme sonucunda idam edilmiştir.

MS 6 ve 7’ncı yüzyılda Olympos şehri hakkında bilgi yoktur.  MS 7’nci yüzyılda Arap akınları bölgeyi çok yönlü olarak etkilemiştir.

Ayrıca yine aynı dönemlerde, bölgede doğal afetlerin yıkım gücü oldukça fazla etkilidir. Hatta, bu doğal felaketlerden özellikle tsunami dikkat çeker. MS 542 yıllarında bölgede veba salgını görüldüğü bilinmektedir.

Tüm bunlar nedeniyle, kıyı bölgesindeki diğer kentler gibi, Olympos kentinde de büyük oranda nüfus kaybı görülür.

Olympos-Olimpos
 

GÜNÜMÜZDE ÖREN YERİNDE BULUNAN KALINTILAR

Yerleşimin şehirciliğini ortasından akar Olympos çağı biçimlendirir. Bu nedenle Lykia’da alışkın olunmayan bir kent düzeni ortaya çıkar. Limanda bulunan ana cadde kentin ortasından ilerleyip sonuna dek uzanır. Denizle buluşan Olympos çayı (Günümüzdeki ismi Akçay) ın iki yakasında, Helenistik’ten Bizans’a kadar onarılarak kullanılan duvarlar uzanır. Bunlar liman duvarları ve yapılarıdır. Limana gelen gemiler muhtemelen bu yolla kentin içinde servis alabilecekleri alana kadar ilerleyebiliyorlardı. Bu yapı ve duvarların denizle nasıl buluştuğu kumul ve alüvyon nedeniyle anlaşılamamıştır. 

Evet gelelim günümüze ulaşan kalıntıları:

Yerleşimin güney ucunda ve kuzey tarafında tahkimatlı iki kale vardır. Güneydeki “Ceneviz Kalesi”, kuzeydeki ise “Akropol Kalesi” dir. Vadinin içine yayılan Ortaçağ yerleşiminde ise savunma sistemi yoktur. Buna karşı yüksek ve güçlü duvarları olan önemli yapılar lokal koruma alanı içindedir. Bu durum, sadece din adamlarının yaşadığı dinsel merkez konumundaki kentte, buna ihtiyaç duyulmamış olmasıyla açıklanır. 

Ceneviz kalesi: Sarp kayalıklara yerleştirilmiş yapı topluluğu içinde Bazilikal planlı büyük bir kilise dikkat çeker.

Akropol Kalesi: Kentle deniz arasında savunma yapılarıyla berkitilmiş, hem gözetlemeye hem de savunmaya ve sivil amaçlı diğer yapılar bulunur.

Kentten günümüze ulaşmış Helenistik, Roma ve Bizans dönemine ait kalıntıların çoğu: orman içindedir, ağaçlar ve çalılarla örtülüdür.

Diğer bir kısım kalıntı ise: denize akan bir ırmağın (Olympos Çayı-Akçay) ağzında ve her iki yakasında bulunmaktadır.

Zaten bu ırmak, antik dönemde kendi ikiye bölmekteymiş, zamanla bir kanal içine alınmış ve her iki yakasına iskele yapılmış, iki yaka yapılan bir köprü ile birbirine bağlanmıştır.

Köprünün bir ayağı, günümüzde yerinde görülmektedir.

Olympos-Olimpos
 

Giriş Kompleksi:

Yapılan araştırmalara göre, yapı MS 5 ile 6’ncı yüzyıllara tarihlenmektedir.

Şehrin günlük ve ekonomik yaşamına ait izler taşımaktadır.

Kentin ana caddesi: doğu-batı doğrultusunda uzanmaktadır. Bu caddenin başlangıç yerinde bulunan giriş kompleksi: 11 odadan oluşur.

Muhtemelen, bu 11 odanın üzerinde bir kat daha bulunduğu düşünülmektedir. Çünkü yapının bazı yerlerinde duvarlar yüksektir, kat izleri ve merdiven basamakları vardır.

Giriş kompleksinin en önemli özelliği: kemerli düzenlemelerdir. Kemerler, kuzeyde ve cadde cephesindedir.

Evet, burası tahminlere göre: konut, konaklama yeri, gıda maddesi üzerimi ve ticaret yeri olarak kullanılmış olmalıdır.

Köprü:

Yukarıda da belirttiğim gibi, Olympos çayının üzerinde olan köprünün ayaklarında biri günümüze ulaşmış, diğeri ise temel seviyesinde korunmuştur.

Köprü ayağında devşirme malzeme kullanılmıştır, çünkü çok sayıda Roma dönemi mimari elemanı görülmektedir.

Köprü muhtemelen Roma döneminde yapılmıştır. Ancak sonraki depremler sonucunda yıkılmıştır. Ancak iki yaka arasındaki ulaşım etkilendiğinden Hıristiyanlık döneminde hızlı bir şekilde yeniden yapılmıştır.

Köprü: kentin kuzey ve güneyindeki yerleşim alanlarını birbirine bağlaması açısından önemlidir.

Araştırma sonuçlarına göre, köprünün üç gözlü ve balıksırtı biçimli olduğu tahmin edilmektedir.

Olympos-Olimpos Akropol tepesi
 

Akropol Tepesi:

Nehir ağzına yani denize döküldüğü yere yakındır. Mimari veriler, tepenin Geç Antik çağda yerleşime açıldığını gösterir.

Tepe, küçük ve dik yapılıdır.

48 metre rakımlı bu tepe üzerinde yerleşimler devam etmektedir.

Tepe üzerinde, iki ve üç katlı düzenlenmiş, kule tipi konutlar vardır. Su ihtiyacını karşılamak için sarnıç yapılmıştır.

Evet, günümüzde, tepede bazı yapı kalıntıları görülmektedir.

Tiyatro:

Kentin batı sınırındaki tepenin kuzey yamacına yapılmıştır. Tiyatro, Likya özelliklerine istinaden, Batı nekropolünün başladığı alanın hemen yanında derenin güneyindeki Sepet Dağı eteklerinde kuruludur. 

Helenistik dönem yapısı, Roma döneminde onarım görmüştür. Tiyatronun MS 2’nci yüzyılda yapıldığı düşünülmektedir.

Büyük oranda tahrip olan yapı henüz kazılmamıştır. Araştırmacılar 20 oturma sırası olduğunu kabul ederler. Kapasitesi 2000 kişidir. Lykia’nın bildik depremlerinde yıkıldığı anlaşılır. Onarım görmüştür. Yazıta göre: Tyindaris adlı Olympos’lu bir kadın tarafından İmparator Hadrianus’a adanmıştır. 

Evet, tiyatro oldukça harap bir durumda günümüze ulaşmıştır. Sadece tiyatro girişinin bir yanı, iyi durumda görülebilir.

Tiyatronun günümüze sağlam ulaşamamışının sebeplerinden birisi de Bizans döneminde blokların kireç ocaklarında eritilerek yapı malzemesi olarak kullanılmasıdır.

Olympos-Olimpos Tapınak

Tapınım gören Tanrılar:

Olympos’da Zeus, Apollon, Athena, Artemis, Mithras ve Hephaistos’un tapınım gördüğü anlaşılır. Olmpos’un efendisi, tanrıların babası Zeus’un tapınım gördüğü öne sürülür. Erkeklerin, askerlerin tanrısı Mithras’ın buradaki varlığını Plutarkhos aktarır. “Olympos’ta kendine özgü tuhaf ve gizli ayinler yapıyorlardı. Bunlar arasında yer alan Mithras ayinleri korsanlar tarafından başlatılmış ve hala devam etmektedir.”
Keşfedilen Mithras tapınım alanındaki nişler arasında, tanrının Roma dönemindeki adı olan “Sol invictus” yazar. Nöbetçi asker tarafından adanmıştır. Olympos’da Apollon’un varlığı sanki birliğe girişin bir sonucu olarak politik bir seçim gibi görülür. Olympos’un en etkili tanrısı ise Hephaistos’tur. Mezar cezaları, Hephaistos’a yatırıldığı gibi bu tanrı adına şenlikler de düzenlenmekteydi. Hephaistion olarak bahsdilen tapınak da tapınım alanının varlığını belgeler. Bu tapınak Çıralı’da ancak kilisenin altında görünmez olmuştur. 



Tapınak:

Nehrin denize döküldüğü yerin 150 metre batısındadır. Kentteki anıtsal mimari örnekler arasında önemli bir yere sahiptir. İon düzenindedir. Önündeki kaide yazıtına göre: MS 2’nci yüzyılın ikinci yarısında Marcus Aurelius’a adanmıştır. 

4.88 m yüksekliğindeki anıtsal kapıyı taşıyan güney cephesi ayaktadır. Bölgede yaygın olan küçük boyutlu 2’nci yüzyıl moda tapınaklarından biridir. Prostylos cephe düzenlidir. 

Yapının ön cephesinde, dört sütun bulunduğu anlaşılmaktadır. Kesme taşlardan yapılan Cella ön duvarı günümüze ulaşmıştır. 

Kaptan Eudomos Lahdi:

Lahit, nehir ağzının hemen yanında, bir kayalığın oyuğunda bulunmaktadır. Kaptan Eudomos’un mezarı ilgi çeker. Yattığı lahdin taştan soğuk yüzü, Akdeniz’e bakar. 

Lahdin üzerindeki yazıtta, duygu dolu ve şiirsel bir üslup ile kaptanın adı verilmektedir. Çevirisi “Son limana girdi, demirledi gemi, çıkmamak üzere. Çünkü ne rüzgardan ne de gün ışığından medet var artık. Kaptan Eudomos ışık taşıyan şafağı terk ettikten sonra. Gün ışığından uzak yatacak burada, gemi ise dalgasızdır ölülere.”

Aynı mezar odasında Eudomos’un lahdi yanında yeğeni Zosimos’un lahdi bulunur. Bu lahit üzerindeki yazıt, yanındakinin aksine standart bir mezar yazıtıdır. Zemini av sahnesi mozağiyle döşeli mezar odasının Zosimos tarafından yaptırıldığı lentodaki yazıttan anlaşılır. Lahdin uzun kenarında ise, gemi kabartması vardır.

Vespasianus Hamamı-Büyük Hamam:

Şehirde bulunan iki hamamdan, buradaki boyutları büyük olduğu için “Büyük Hamam” olarak isimlendirilmiştir.

Kentin güneydoğusundadır. Yazıtına göre: MS 78’de Vespasianus döneminde inşa edilmiştir. 

Tüm liman yerleşimlerinde olduğu gibi 1’nci yüzyılla birlikte hamama sahip olmuştur. Hamam ve yakınında gymnasium olabilecek yapıda İmparator ve Hephaistos onurana Panegyrik oyunlar düzenlendiği bilinir. Güneydoğusunda da küçük hamam bulunur. Derenin kuzey yanında da Ortaçağ hamamı vardır. 

Yapının bazı bölümleri günümüzde ayaktadır. Bu bölümlerdeki mimari özellikler incelendiğinde, yapının anıtsal boyutlarda yapılmış olduğu anlaşılmaktadır.

 

Mezarlar:

Kendine özgü yapı ve teknikleri ve mezarlık düzeniyle Lykia sanatından uzak resimleriyle mezarlar günümüze ulaşmıştır. Doğu ve özellikle batı nekropolünde sıralanan ve kademelenen yaklaşık 350 tane mezar, Lykia için olağan dışı bir görüntü oluşturur. Lykia’da bu tür bir nekropol yoktur. Yaklaşık 300’ü tamamen örülerek inşa edilen odalar, tonozlu örtüleri, sürgülü kapıları ve moloz taş-harç malzemeleriyle daha çok Kilikya örneklerini hatırlatır. Güney mezarlığın en üst kotunda yer alan mezardaki “Harf Falı” içeren metin dikkat çeker.

Güney Nekropol:

Kentin batısındadır. Nekropol alanı, ortadan akan nehir ile kuzey ve güney olmak üzere iki kısma ayrılmıştır. Güney Nekropol: nehrin ikiye böldüğü şehir merkezinin güneyindedir.

Günümüzde mezarların önünden devam eden yol, muhtemelen antik dönemde de kullanılmıştır. Nekropol alanında toplam 354 mezar bulunmaktadır.

Nekropolün batı kısmındaki mezarlar: beşik tonozlu, bitişik nizamlı ve genellikle iki katlıdır.

Kuzey Nekropol:

Bu bölümdeki gömül alanına, MS 1’nci yüzyıldan itibaren gömü yapılmış ve MS 3’ncü yüzyıla kadar kullanılmıştır. Bizans döneminde ise, Nekropol alanına kiliseler ve konutlar yapılmıştır.

Kuzey Nekropol Caddesi:

Bu cadde: Kuzey Nekropol’ün batısından başlar ve Piskoposluk Sarayına kadar devam eder. Şehrin bu bölümü, MS 4’ncü yüzyıldan itibaren konut alanı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Cadde üstünde: çok katıl ve büyük avlulu, muhtemelen şehrin ileri gelenlerine ait evler bulunmaktaydı. Bu konutlar nekropol alanındaki oda mezarlarla iç içe yapılmıştır.

Cadde, özellikle MS 5’nci yüzyılda, yani Hıristiyanlığın kabul edilmesinin ardından son derece geliştiği anlaşılmaktadır.

Kuzey Nekropol Kilisesi:

Nehrin ikiye böldüğü kentin kuzeybatısında, Kuzey Nekropol girişinin güneyindedir. Yapının; kuzey ve güney nekropollerinin ortasında olması nedeniyle: Olympos şehrinin Nekropol Kilisesi olduğu düşünülmektedir.

Mimari tarzına göre, muhtemelen MS 6’ncı yüzyılda inşa edildiği düşünülür. 1969 yılında bölgeyi etkileyen sel felaketinde: yapının orta nef, apsis ve güney nefi yıkılmıştır.

Lykiarkh Mezarı:

Kuzey Nekropoldeki bu mezar: Likya birliği başkanı olarak görev yapmış Olymposlu Marcus Aurelius Arkhepolis ve ailesine aittir.

Mezar binası, yazıtına göre MS 3’ncü yüzyıl ikinci yarısında yapılmıştır. Mezar binası kareye yakın formludur.

Ancak tonozunun büyük kısmı çökmüştür.

Mezar odasının içinde: uzun ve yan duvarları çevreleyen “u” biçiminde, iki basamaklı özgün kesilmiş, masif taşlarla yapılmış bir podyum bulunur.

Köşelere aslan ayağı işlenmiştir. En üstteki podyum basamağı: oturma bankı olarak biçimlendirilmiştir.

Podyumun üstünde: üç lahit bulunur.

Girişin sağındaki lahit: Prokonnesos (günümüzdeki Marmara Adası) ndan ithal edilmiş, girlandlı lahittir. Teknenin altına profil yapılmıştır.

Uzun yüzde: 3 tane, kısa cephelerde birer tane girland bulunur. Girişin solundaki lahit: Sandık biçimindedir.

Olympos’un bilinen tek Lykiarkhı’nın lahdi Antalya Müzesine taşınmıştır. Lykiarkh mezarının önünden geçen su kanalı, 19’ncu yüzyıl Osmanlı değirmeninden kalmadır. 

Antimachos Lahdi:

Kentin kuzey kısmındadır. Lahit: muhtemelen MS 2’nci yüzyıl ortalarında yapılmış olmalıdır. Lahit: Antimachos ve ailesine aittir.

Lahdin üstünde: Likya tipi denen semendar biçimli bir kapak bulunur. Lahdin sandukası, kabartmalarla süslenmiştir. Teknenin ön cephesi ve dar yüzlerinde köşe plasterleri bulunur.

Plasterlerin alt kısmında, sarmaşık biçiminde çıkan hayat ağacı motifi görülür. Hayat ağacı motifi, MÖ 3 binden itibaren kullanılmaya başlanır.

Sümerlerde yaşam ve ölüm arasındaki değişmez döngünün sembolüdür. Antimakhos ve ailesine ait lahitte: hayat ağacı motifi de ölümle bağlantılı sembollerden birisi olarak işlenmiştir.

Piskoposluk Sarayı:

Burada bulunan ve bir çevre duvarı ile sınırlandırılmış yapılar kompleksi, 128 x 62 metre ölçülerindedir. Mimari stil değerlendirildiğinde muhtemelen MS 5-6’ncı yüzyıllarda yapılmıştır.

Kent içindeki en büyük yapı konumundadır. Yapının inşaatı sırasında, Roma dönemine ait tapınak ve temenos alanı dahil edildiğinden, yapılar kompleksi olarak algılanmaktadır. Komplekste, Piskoposluk kilisesi merkezi yapı konumundadır.

Doğu bölümde: bir avlu etrafına sıralanmış mekanlardan oluşan Piskopos ikametgahı vardır. Ayrıca: görevli din adamlarının özel yaşamları için iki katlı düzenlenen mekanlar bulunmaktadır.

Olympos-Olimpos Alkestis lahdi
 

Alkestis Lahti:

Lahdin kapağında: üçgen alınlık, tepe ve köşe akroteri vardır.

Lahit, Aurelius Artemias ve ailesine aittir. Lahit: MS 2’nci yüzyıl sonlarına tarihlenmektedir. Yerel kireç taşından yapılmıştır. Kapağın eğimli yüzeylerinde: balık pulu motifi işlenmiştir. Bu durum, Attik kapaklarında yaygındır.

Lahitte: Akroterlerde Eroslar ve kısa yüzlerde Medusa başları bulunur. Mezar sandukasının köşelerine: Nike figürleri yerleştirilmiştir.

Yanlarda: iki üçgen alınlıklı bir kapı içinde “dextrarum iunctio” yani “tokalaşma” sahnesi görülür.

Bu sahne, Roma döneminde “evlilik bağı” nı ifade etmektedir.

ASARTAŞ-TOPAL GAVUR:

“Ben Hellophilos oğlu Apollonios burada yatıyorum, Her zaman hakkaniyetliydim. Yemeli, içmeli ve hazla dolu çok rahat bir ömür sürdüm. Ancak şimdi veda zamanı ve hayat devam ediyor”

MÖ 4’ncü yüzyılın ikinci yarısına tarihlenen mezardaki bu etkileyici dizeler, antik adı bilinmeyen yerleşimin bilinen tek egemeninden izler verir. 

Yazır köyünün 500 m kuzeydoğusundadır. 

Günümüz köylüleri buraya “Topal Gavur” derler. Nedeni de, mezar kabartmasındaki Apllonius’un bir bacağının kırık olmasındandır. Küçük yerleşimdeki en önemli kalıntılar, iki kaya mezarıdır. 

Alnacındaki Eski Yunanca yazıtından okunduğu gibi “Apollonios’un mezarı” Olympos çevresindeki en önemli eserlerden biridir. Cephesindeki kabartmada mezar sahibini kline üzerinde uzanırken, yas içindeki karısı, hizmetkarı ve aileden genç bir figürle yine alışılmış bir ikonografide betimlenmiştir. 

Mezarın cephe mimarisinde Dor ve İon düzenleri birlikte kullanılmıştır. En alışılmadık olan ise, kapının üstünden inen perdedir. Kapı açıldığı zamanlarda içeriyi perdeleyen gerçek bir geleneğin kayaya yansımış haline benzer. Kapıların iki yanındaki figürlerden sağdaki, başında Pers Harasıyla ve duruşuyla bir Lykia egemeni gibidir. Soldaki pusatlı kişi ise, sağdakinin emrinde yerel bir egemen olan mezar sahibi Apollonios olmalıdır. Belki de iki farklı rolde mezar sahibinin resimleridir. 

Hellaphilos ve Apollonios isimlerinin seçimi de dönemin Helen kültür egemenliğinin baskın bir sonucu gibidir. Mezar hem kabartmaları hem yazıtlarının içeriği hem de mimarideki eklektizmiyle tam bir karmaşa kimliği gösterir. Bu durum doğu Lykia’daki tek tük mezarlarla ne kadar Lykialılıktan bahsedilebileceğini gösterir. Bundan bahsedebilmek için bir mezar değil mezarlıklar lazımdır. Ve Topal Gavur’daki bir Likçe yazıt ile iki kaya mezarı, Doğu Lykia’nın sadece siyasi olarak ve üstelik salt bir dönem için Lykia’dan sayılabileceği gerçeğini değiştirmemiştir. Bunu anlamak kolaydır. Örneğin: Ksanthos, Mrya ya da Limyra gibi pür bir Lykia kenti Doğu Lykia’da bulunmaz.

Apollonios mezarının batı yukarısındaki kayalıkta Likçe yazıtıyla önemli olan bir kaya mezarı daha bulunur. Yazıtta “bu mezarı İkuwe ailesinin babası ve bir ferdi olan Armanaza, oğlu Ipredisa, karısı ve çocukları için yaptırdı” gibi alışılmış bir mezar sahibi kimlik bilgisi geçer. 

Bu mezarlar Doğu Lykia’daki en son Lykia mezarlarıdır. Ancak tüm Doğu Lykia’da sadece birkaç örnekle bilinen Lykia geleneksel kaya mezarı örnekleri, bu bölgenin, asal Lykia’nın siyasi sınırları içinde algılansa da kültürel olarak asla tam olarak Lykia olmadığını göstermektedir. 

Çünkü Asartaş’ın hemen dibindeki Olympos’da bile herhangi bir Lykia kültürü sanatı ürünü yoktur. Olympos, sadece Lykia Birliğinin bir süreliğine siyasi üyesidir. Dolayısıyla siyasi sınırlarla kültürel sınırlar birbirine karıştırılmamalıdır. Özellikle Roma Döneminin Yol Klavuz Anıtında adının anılması sadece bölgenin bir eyalet sınırları içinden tanımlanmasından ibaret siyasi bir durumdur. 

Asartaş Tepesinde çok az kalıntı bulunmaktadır. Bu durum iki mezarın azlığını karşılamaktadır. Oldukça küçük ve zayıf bir yerleşimden iz veren kalıntılar içinde bir işlik dikkat çeker. 

Olympos-Olimpos plajı
 

OLYMPOS PLAJI:

En büyük özelliği: Kumluca’ya ait olmasıdır.

Antik kentin içinden geçilerek plaja gidildiği için, giriş ücretlidir.  

Müze kart geçerlidir. Aracınız ile giderseniz, otopark için de ayrı ücret ödeniyor.  

Girişten sonra, antik kentinin içinden geçilerek, dere boyunca yürüyerek yaklaşık 10 dakikada sahile ulaşabilirsiniz.

Burada yol üzerinde su kanalı ve önündeki tarihi havuz, serinlemek için kullanılmaktadır.

Çıralı plajının devamı, antik kentinin önündedir. Aradaki dere var, dereden dağa kadar olan bölüm Olympos plajı olarak geçiyor.

Dağın arka yüzünde ise, Adrasan Plajı vardır.

Ormanla iç içe olan plaj kum değil, ufak çakıllıdır, deniz suyunun berraklığı ve sahilin temizliği ilgi çeker.

Plajda, büfe, kabin ve duş yoktur. Çünkü burası beach değil, şezlong ve şemsiye işletmesi yoktur.

Yukarıda söz ettiğim gibi, buraya antik kent kalıntıları içinden geçilerek giriliyor.

Bu yüzden, buraya giderseniz yanınızda özellikle mutlaka su, yiyecek, şemsiye götürmenizi öneririm.

Kumluca gezilecek yerler

Adrasan gezilecek yerler

Çıralı gezilecek yerler

Phaselis gezilecek yerler

Ulupınar gezilecek yerler

Kemer gezilecek yerler

 

Demre Beymelek

İSİON-BEYMELEK:

İlk kez Periplus Maris Magni’de “Lamyros nehrinden İsian olarak adlandırılan kuleye 60 stadiadır. İsian kulesinden de Andriake’ye 60 stadiadır.” Diye anılır.

Spratt burada anılan yerin “İsion Prygos” adıyla Beymelek olduğunu belirtir.

Bugünkü lagünün de İsion günlerinde bir köy olduğunu söyler.

Bunun olamayacağını düşünen Helenkemper ve Hild gibi bilimciler de vardır.

Müller’e göre, kalenin yapımcıları Mısır tanrılarına izafeten burayı “Tanrıça İsis’in yeri anlamında “İsion” olarak adlandırmıştır.

Myra’nın ekstra urban savunma sistem ve yapılarının tamamı Helenistik Döneme tarihlenir.

Myra vadisi boyunca, Beymelek’ten Gürses’e kadarki yakın alanda Myra’nın güvenlik sistemini oluşturan kuleler, uç kaleler bulunmaktaydı.

Korunma taktiklerine bağlı ilişkileri ve yapım parçaları olarak yol kontrolü için, hem de yerel bir egemenin kendisini, arazisini ve ürününü korumak amacıyla inşa edilmiştir.

Tehlike anlarında, birbirlerini gören bu kulelerden hızlı bir haberleşme ağının kurulduğu da anlaşılmaktadır.

İsion kuleleri de bu dönemde muhtemelen MÖ 2 nci yüzyılda bir garnizon gibi yapılmış ve Roma döneminde de yine yol kontrolü için kullanılmıştır.

Savunma sisteminin varlık nedeni: Myra’nın savunulması, teritoryal toprak egemenliğinin korunması, yol ağının korunması, tarımsal üretimin ve üretim alanlarının korunması, ticaretin ve halkın korunmasıdır.

İsion’daki korumalı çiftliğin mimari yapılanması teknik ve planlamada Helenistik kulelere çok iyi bir örnek sunar.

Bosajlı bloklarla isodomik tarzda örülmüştür.

Doğu-batı doğrultusunda uzanan kademeli ana dikdörtgen bir plana oturtulan kule, kuzey ortada ve batı sondaki birer kuleyle desteklenmiştir.

Kuleler 3 katlıdır ve çoğunlukla korunmuş olarak günümüze ulaşmıştır.

Kırma çatıyla örtülmüş olması gereken kulelerin arasında kalan geniş avlu 2. Kata kadar yükselmektedir.

Kalenin ana girişi güney taraftan, doğrudan avluyadır.

Avlu tarafı üç katlı olduğu halde, arazinin eğimi nedeniyle kulelerin 2. Katına denk gelmektedir.

Kulelerin içerisinde de ahşap kat konstrüksiyonlarına ilişkin kiriş yuvaları ve konsollar gibi tüm izler görülebilmektedir.

Her katta ışıklandırma pencereleri bulunur.

Kalenin doğu yamacında başka yapıların duvarları görülür.

Kalenin çevresinde, özellikle de batı yanında yoğunlaşan zeytinyağı işlikleri bulunur.

En az 10 adeti görülebilin, ana kayaya oyulu işlikler buradaki çiftlikte yüksek kapasitede bir zeytinyağı üretimi olduğunu kanıtlar.

Kuzey kulesinin içinde ana kayaya oyulmuş olan büyük sarnıçta buradaki yaşamın ve üretimin örgütlenme modelinin açıklanmasında büyük kattı verir.

Kuzey taraftan gelen büyük kanal bu sarnıca yüzey sularını yönlendirmek için yapılmıştır.

Kale ve çevresindeki mimari kalıntılar, buranın oldukça önemli, korunaklı bir çiftlik olduğunu, muhtemelen yakınındaki köy yerleşiminin korunaklı merkezini oluşturduğu ve Helenistik dönemde Myra antik kentinin doğu egemenlik sınırında bir uç kalesi olduğunu göstermektedir.

Bizans dönemine ilişkin herhangi bir ize rastlanmamıştır.

Roma döneminde de kullanılmış olduğu anlaşılır.

Helenistik dönemde bu korunaklı kuleli konakların sahipleri olan zengin feodal beyler muhtemelen buradaki dar olanaklı ve kimsesiz kırsalda kalmıyorlardı.

Myra’daki daha rahat evlerinde kalıyorlar ve buraya da bir kahya bıraktığı düşünülebilir.

Roma Döneminde de zaten bu tür kuleli çiftlikler çok az görülmektedir.

Olanların da aynı durumda idare edilmiş olduğu düşünülür.

Beymelek adının kaynağı olduğu düşünülen Selçuklu Emiri Beğ Melek’in söz konusu olduğu Beylikler döneminde ise Türkler’in burayı kullandığına ilişkin bir iz görülmemiştir.

Oysa Myra Akropolündeki Orta Çağ kullanımı izlenmektedir.

 

YUKARI BEYMELEK:

Yukarı Beymelek, hem antik yerleşim hem de geleneksel Türk yerleşimi dönemlerinden kalma kalıntılarıyla dikkat çeker.

Beymelek’deki asıl antik yerleşim kalesi Yukarı Beymelekte’dir.

İsion ile bağlantılı görülmektedir.

Eski Beymelek (Yukarı Beymelek) içinden geçen yollar ve devamında yaya yürüyüşüyle ulaşılır.

Doğu-batı yönünde uzanan yaklaşık 150 m uzunluğunda hilal biçimli bir tepe üzerinde bulunur.

Denizden 600 m yükseklikteki tepenin kuzey tarafı sarp kayalıklardan oluşur.

Daha yayvan olan güney eteklerde yoğun konut kalıntılarına rastlanır.

Tepenin en yüksek yeri olan ortasında üçgenimsi doğal yapı koruma duvarlarıyla çevrelenmiştir.

İç kalenin girişi, güney taraftan, 10’dan fazlası sayılabilen kaya basamaklarıyla verilmiştir.

Çevresinde ikinci bir koruma duvarı olduğu yer yer kalıntılardan anlaşılır.

Doğal su kaynağı olmadığından kaledeki su ihtiyacı 10’a yakını görülebilin sarnıçlarla karşılanmıştır.

Kalenin batı ucunda bir Bizans kilisesi bulunur.

Kalenin güney yüzünün doğu kesiminde ilk teras duvarından sonra lahitlere rastlanır.

Kuzeye doğru 4 tanesi sayılabilmektedir.

Kalenin güneyinde tarım alanları görülür.

Burada Beymelek’in Türk yerleşiminden kalabilen geleneksel mimarlık örneklerini de anmak gerekir.

Yukarı Beymelek’te yokuşa çıkan toprak yol boyunca yerleşmiş olan yaklaşık 50 evden oluşmaktadır.

Erken Cumhuriyet döneminde, önceden burada alaçık çadır gibi geçici konutlarda yaşayan Türkler, bu yerel geleneksel yapıları inşa ederek yakın zamana kadar da kullanmışlardır.

Bazılarında hala yaşayanlar vardır.

Denizden yaklaşık 200 m yüksekteki Beymelek yamaçlarındaki harika doğal doku içinde birbirini kesmeyecek kotlarda ve açılarda, lagüne bakacak biçimde yerleşmiş evler, yerleşimin doğadan ortak yararlanma üzerine kurgulandığını gösterir.

Az sayıdaki ev iki katlı ya da birden fazla odalıdır.

Duvarlarında ise yüklükler ve boy düzeyi üstünde raflar bulunmaktadır.

Bir kapıyla girilen tek odayı 1-2 pencere aydınlatıp havalandırır.

Pencerelerde cam yoktur.

Ahşap kanatlar açıldığında arkada yarıya kadar yükselen ahşap korkuluk bulunmaktadır.

Bu tek oda, tuvalet ve banyo gibi ihtiyaçları dışında, ailenin tüm ihtiyaçlarını karşılar.

Aynı odada yemek pişirilip yenmekte, oturulmakta ve yatılmaktadır.

Her evin yanında ya da önünde bir sarnıç vardır.

İnşaat malzemesi taş, çamur ve ahşaptır.

Arada çok az antik devşirme malzemeye de rastlanır.

Bu malzeme yaşlıların anlattıklarına göre Yukarı Beymelek antik yerleşiminden taşınmıştır.

Toprak düzdamla örtülmüştür.

Taşınan beyaz toprakla katlanıp silindirik taşla sıkıştırılarak her yıl evlerin damları yenilenmektedir.

Bugün kısmen beton direklerle ve çatıyla, özü bozan bir dönüşün geçirmektedir.

Çoğunlukla terk edilmiş ve bazıları harabe olmuş bu özel yerleşim korunmalı ve değerlendirilir.

Üstelik geleneksel mimarlık eserlerinin neredeyse hiç kalmamış olduğu Demre için örnek bir yerleşimi, elde kalabilen son konutlarla temsil etmesi açısından önemlidir.

Bu bölge henüz sit alanı olmadığı gibi evler de tescilli değildir.

Korunmuş olmaları sadece yerel duyarlılığa bağlı gerçekleşmiştir.

 

BELOS-BELEN TEPESİ-BEYMELEK:

Demre Beymelek sınırları içindedir. Antik çağda Myra-Finike arasındaki ulaşım yolu üzerinde, Myra’ya 10 km uzaklıktadır. Beymelek’ten gelen ve zikzaklar yaparak yamaca tırmanan antik yol, Belos’a ulaşmakta, sonra da Bondo üzerinden Finike’ye ulaşmaktadır.

Tepede küçük bir klasik kale vardır. Kalenin doğu eteklerinde de konutlar ve sarnıçlar gözlenir. Konutlar oldukça iyi korunmuştur. Bu kalıntılar arasında bir de kilise bulunur.

Yerleşimin mezarlığı, kuzeyden kente bağlanan yolun iki yanı boyunca düzenlenmiştir. Roma döneminde karakteristik olan yol boyu mezarlığıdır. 12 lahit bulunduğu anlaşılmaktadır. Lahitlerin ikisinde yazıt bulunur. Yazıtta ne yazık ki yerleşim adı geçmez. Mezar cezasının kutsal kasaya ödeneceği yazar.

Lahitler dışında nekropol uzağında bir de kaya mezarı bulunmaktadır. Belos çevresinde bazı küçük çiftlik kalıntıları da vardır.

 

BELEN KULELİ ÇİFTLİK VE KIRSALDA EŞKİYALIK

Geyikbayırı Beldesini Feslikan Yaylasına bağlayan asfalt yolun, Antalya’dan 26. km de, kuzeye yönelen orman yolundan 1.3 km sonra Belen’e varılır. Doyran Vadisinin güneyinde, doğu-batı doğrultusunda uzanan ağaçlık bir tepe üstünde bulunan Belen, tüm çevre kentlerini görebilecek konumdadır. Doğuda: Neapolis, güneyde Sivridağ/Trebenna, kuzeybatıda Kelbessos ve kuzeyde İn Önü’yü görür.

Tepenin güneydoğu eteklerinde ve güneyindeki büyük tarım düzlükleri, günümüzde hala kullanılmaktadır.

Tepenin kuzey kesimi sarp kayalıklardan geçit vermez. Güney kesimi ise tarım arazilerine doğru, topoğrafyaya bağlı olarak 3 ana terasla kademelendirilmiş, bu teraslara birbirlerine bağlı yapılar yerleştirilmiştir.

Roma İmparatorluk döneminde sağlanan güvenlik nedeniyle savunma amaçlı kalelere/birimlere ihtiyaç kalmadığı yaygın bir görüştür. Çok sayıda Klasik, Helenistik ve Bizans dönemleri savunma yapısının ele geçtiği Lykia, Pamphlia, Kilikia gibi bölgelerde Roma Dönemine ilişkin, bu konuda fazla bulgu olmayışı, bu durumu destekler.

EŞKİYALIK DÖNEMİ:

Özellikle Augustus ile birlikte planlı bir şekilde yapılan yollar, askeri koloniler ve ekonomik önlemlerle İmparatorluğa huzur ve güven hakim olmuştur. Güvenli yaşam kısa sürmüş, 3. yüzyılın ortasından sonra savaşlar ve salgınlarla İmparatorluk düşüşe geçmiştir. Bunun sonucunda eyaletlerde karışıklık ve başkaldırılar başlar. Özellikle kentlerin uzağında bulunan kırsal bölgelerdeki küçük birimlerde yerel güvenlik sorunu artar. Özellikle MS 3. yüzyılla birlikte artan güvensiz ortama, büyük kentlere gücü yetmeyen eşkiyalar genelde gözden uzak, küçük yerleşimlere zarar vermekteydi.

Belen ve Kelbessos çiftlikleri arasındaki derin Doyran Vadisinin iki yakası boyunca bugün görülmeyen kırsal yollarda, askerler, köylüler, seyyahlar ve tüccarlar geçmiştir. Aynı yollarda tarım alanlarında elde edilen hasat, çiftliklerdeki depolara ve çiftliklerin ihtiyaç fazlası da oradan bağlı olduğu, Trebenna gibi kent merkezlerine taşınmıştı. Eşkiya ve çapulculara da yol veren bu yollar, tehlikeyi de beraberinde taşıyordu. Bu güzergahlar boyunca uygun yerlerde konumlanmış bulunan irili ufaklı yerleşimler, teritoryumdaki arazilerin ekilip-biçilip değerlendirilesi konusunda önemli rol oynuyordu. Bunlardan tahrimatlı olanların özellikle ve sadece Lykia-Psidia sınırını oluşturan vadi boyunca dizili olanların ise birincil tarım işlevi ötesinde ulaşım ağının kollanmasında da rol üstlenmiş olmaları muhtemeldir.

Helenistik dönem örneklerinin iyi bilindiği Lykia’nın çok bilinmeyen Roma dönemi kırsal güvenliğinin nasıl olduğu konusu bu bölgedeki bulgularla biraz daha aydınlatılmıştır. Roma İmparatorluğuyla birlikte değişen siyasi yapının yerel güvenlik sorunlarını çok değiştirmediği benzer kaygılarla yerleşim ve çiftliklerin benzer savunma unsurlarıyla tahkim edildiği anlaşılmaktadır.

 

KULE:

Tepenin merkezinde iyi korunmuş bir kule bulunur. Kulenin yöneldiği doğu kesimde yapılar uzanır. Tamamı, doğu, güneydoğu cephelidir. Kule ile batısındaki tek hacimli büyük dikdörtgen yapı arasındaki geniş düzlük güneyde, girişlerin de bulunduğu doğu-batı doğrultulu bir duvarla sınırlandırılmıştır. Kesme taş bloklarla örülen duvarda kapı söveleri halen görülmektedir.

Kalıntıların bulunduğu tepenin en yüksek noktasına, ana kayadan düzleştirilmiş bir platforma yerleştirilmiş olan kulenin genişliği 6.10 m, uzunluğu ise 6.25 m dir. İki katlı olduğu açıkça anlaşılan kule, alt katta tek hacimden oluşur. En çok 5 m yüksekliğe kadar korunabilmiş duvarların tamamı büyük kesme taşlarla örülüdür. Güneydoğu duvarının ortasındaki kapının lentosu ve söveleri büyük tek bloklardan oluşmaktadır. Sövenin iç ve dışında görülen silindirik mil yuvaları ve kilit yuvaları kapının hem içte hem de dışta kanada sahip olduğunu gösterir.

Çevresindeki dokudan bağımsız değerlendirildiğinde kulenin benzerleri bölgede bulunmaktadır. Kelbessos Çiftliğindeki kule ve Lyrboton Kome kulesi buna örnektir. Kulenin kendi yapısallığı ve taş işçiliği Roma dönemin kuleleri ve diğer yapılarıyla benzerdir.

Trebenna, Neapolis ve Kelbessos çevresindeki yerleşimlerde, Doyran Vadisinin iki kıyısında bulunan iki örnek dışında, başka bir çiftlik kulesinin bulunmaması dikkat çekicidir. Bunun nedeni, Doyran Vadisinin dağlardan düzlüğe inen ana güzergahı oluşturmasıdır. Ve dağ eşkiyasının en hızlı iniş-çıkışı sağladığı bu güzergahta bulunan Moryer, Şehit Beleni, Badırık Tepe gibi yerleşimlerin diğerlerine göre savunmalı yapılmış olmasının nedeni bu olmalıdır. Çevredeki yerleşimler içerisinde sur duvarı bulunan savunmaya yönelik bir dağ kalesi niteliğindeki Kelbessos’un da tüm vadiye egemen bu noktada bulunması savunmalı diğer yapıların aynı hatta bulunmalarının tesadüften öte bir anlam taşıyabileceğini gösterir.

TÜNEL

Kulenin, bölgede benzeri olmayan en özgün yanı, arka duvarı dibinde yer altından giriş/çıkış veren gizli bir geçittir. Kule içinde dar başlayan (0.55 m) yer altı tüneli, batıya-dışa doğru 3.80 m ilerler ve kule içinden 2 m kadar aşağıya inmiş olur. Basamaklı tünelin yüksekliği 0.84 m dir. Gizli geçidin kule içindeki başlangıcının kapılı olduğu lento ve sağ sövedeki kilit ve mil yuvalarından anlaşılmaktadır. Gizli bir kaçış tüneli olduğu rahatlıkla öne sürülebilir. En azından bu tünelin normal, günlük ihtiyaçlara yönelik yapılmamış olduğu kesindir.

 

MEZAR ODASI:

Yerleşkenin ortasında, kulenin hemen doğu önünde, 2.45 x 2.80 m ölçülerinde dikdörtgen planlı tonozlu mezar odası vardır. Bu mezar, Belen’in asıl egemeninin mezarıdır ki kulenin tam önünde ve yapıların odağında ayrıcalıklı olarak yerleştirilmiştir. Kompleksin doğu ucunda konut kalıntıları devam eder.

DEPO YAPISI:

Kulenin 18.50 m kadar batısındaki bir düzlükte depo yapısı vardır. 400 metre kare avlusu, kuleyle ve duvarlarla çevrelenmiştir. Avludan açılan kapısı doğu yönde kule tarafına bakmaktadır. Yapıda pencere izine rastlanmamış olması güvenliğe bağlı bir uygulama gibi görünür. Yapının iki katlı olduğunu gösteren bir bulguya rastlanmamıştır.

 

ŞARAP İŞLİĞİ:

Alanın güneybatısındaki kayalıkta, ana kayaya oyulmuş yamuk dikdörtgen formlu ezme teknesiyle bir işlik görülür. Açık alanlarda ana kayaya oyulmuş ezme/pres teknesine sahip işliklerin şarap üretimine yönelik oldukları saptanmıştır. Belen işliğinde trapetum ve orbis gibi zeytinyağı işliklerinde kullanılan elemanların bulunmaması, işliğin şarap üretiminde kullanıldığını gösterir. Bölgede genellikle silindirik formlu ağırlık taşlarında karşılaşılan taş ağırlığa bağlı vida preslerine yeni bir örnek daha eklenmiştir. Şarap işliğinin ana kayaya oyulmuş toplama kabı, bölgedeki örnekler içinde en büyük olanıdır. Dolayısıyla üretim kapasitesi yüksek bir işliğe sahip olan Belen yerleşiminin buna paralel çevresindeki oldukça geniş tarım alanlarına egemen olduğu anlaşılır. Yerleşimin güneyindeki geniş tarım düzlükleri ile etrafındaki yamaçlar bu beklentiyi destekler. En yakınındaki benzer örnek Kelbessos yamacında bulunmuştur.

 

 

 

 

 

 

 

Van Muradiye

Van Muradiye

 

Muradiye: Van gölünün kuzeyinde, gölün uç noktasında bulunmaktadır. Aslını isterseniz, çoğu insan ve ziyaretçi bu bölgeden, yani Muradiye ilçesi sınırları içinden geçmelerine rağmen, sanırım çok az bir kısmı, İlçe merkezine girmektedirler.

Bunların yanında: Muradiye ilçesinde, bir de kilise yapısı var. Günümüze kadar sağlam olarak gelebilmiş bu kilise yapısını görmek isteyenler olabilir diye, o yapı ile ilgili de kısa bilgi verdim. Ama, Muradiye ilçesi hakkında ayrıntılı bilgilere girmedim. Çünkü: burası, Anadolu’muzun küçük ve şirin bir yöresi.

Van Muradiye Şelalesi

MURADİYE ŞELALESİ

İlçe merkezine, 8 km. ve Van il merkezine ise 80 km. uzaklıktadır. Van-Erciş kara yolunda ilerlerken: Muradiye ilçesi Karahan köyü civarında, yoldan sapılarak ilerleniyor.

Çaldıran yöresinden buraya gelmeyi düşünürseniz: Çaldıran ilçesini geçtikten sonra, Van gölüne doğru yola devam ettiğinizde, Muradiye ilçesine 10 km. kala yolun sağında “Muradiye Şelalesi” tabelasını görebiliyorsunuz.

Yoldan: 150 metre kadar içeride, ağaçlıklı alana ulaştığınızda, şelalenin gürültüsünü rahatlıkla duyabiliyorsunuz.

Tendürek dağlarından kaynağını alan: Bend-i Mahi çayı üzerindedir. Bu çay: Tendürek dağlarından doğduktan ve Çaldıran ovasını suladıktan sonra: Muradiye ilçesinin kuzeybatısında, küçük çaplı şelaleler oluşturuyor ve Muradiye Şelalesinin bulunduğu yere geliyor.

Daha sonra ise, Muradiye ovasını takip ederek, Van gölüne dökülüyor.

Şelale suları, çok yüksekten düşmemiş olmasına rağmen, suların oldukça kuvvetli akması nedeniyle, güzel bir görüntü sunuyor.

Suların düşme yüksekliği: 15-20 metre arasında değişiyor. Adını ise: Bağdat seferi sırasında, burada konaklayan Sultan IV. Murat’tan almıştır.

Van Muradiye Şelalesi

Yaz aylarında, şelalenin altına inebiliyorsunuz ve muhteşem bir serinlik sizi karşılıyor. Kışın giderseniz: dökülen suların donmasından kaynaklanan, oldukça güzel görüntüler veriliyor. Bu görüntüler: Pamukkale’deki travertenleri anımsatıyor.

Köprünün hemen önünde: asma bir köprü var. Bu asma köprüden, kalabalık olarak geçerseniz, köprünün sallanması nedeniyle, ayrı bir heyecan yaşayabilirsiniz. Ama özellikle, bu asma köprü üzerinde resim çektirmelisiniz.

Hemen arkanızda Muradiye Şelalesinin görüntüsü olan bu resim, güzel bir anı olacaktır. Evet, köprüden karşıya geçerseniz: orada şelaleyi tam karşıdan gören bölümde, piknik yapmanız mümkün. Bu bölümde: piknik mekanları var. Ayrıca, bölgede: bakkal dükkanı ve lokanta bulunuyor.

Buralardan, yakınlardan geçerken mutlaka uğramanız ve görmeniz gereken bir yer olarak, öneriyorum.

Van Muradiye Şeytan Köprüsü

ŞEYTAN KÖPRÜSÜ

Muradiye şelalesinden sonra, Muradiye ilçesine gelmeden 5 km. önce, sağa dönülerek 500 metre ilerlediğinizde, Şeytan köprüsünün bulunduğu yere varabilirsiniz. Yani, ana yoldan yaklaşık 500 içerideki tali yola girmeniz gerekiyor.

Bendimahi çayı üzerindedir. 19.yüzyıl sonu ve 20.yüzyıl başlarında yapıldığı tahmin edilmektedir. Tek gözlüdür. Düzgün kesme taş ve moloz taş kullanılarak yapılmıştır. Yolu düz ve sağlam durumdadır.

Ancak, esas özellik: yapılmış köprünün altındaki kayalarda oluşan, kayaların doğal oluşumu ile oluşan ve suların hızla aktığı, bölümdür. Suyun yan yana ve birbirine değecekmiş gibi yakın iki kaya arasından, fışkırarak yani deli gibi akması/çıkması, köprüye çok heybetli bir görüntü katmaktadır.

Bu durum, aynı zamanda, köprüye “Şeytan köprüsü” isminin verilmesini de izah etmektedir. Bence, biraz saçma. Yani, anlam veremedim. Buraya mutlaka girin diyemem.

ST. STEFANOS KİLİSESİ

İlçe merkezinin 2.5 km. batısında, Kilise mahallesindedir. Bend-i Mahi çayının hemen yanında yükselen, Aksorik dağının yamacında kurulmuştur.

Kilise: çevresindeki mezar şapeli ve keşiş hücreleriyle birlikte, bir manastır yapısının parçasıdır. Ancak: günümüzde keşiş hücreleri yıkılmış ve sadece temel kalıntıları kalmıştır.

Kilise yapısı ise, oldukça iyi durumdadır.

Kilise yapısı: doğu-batı istikametinde: girişteki tonozlu mekanla birlikte, 12×7 metre ölçülerinde, dikdörtgen planlıdır. Kilisenin yüksekliği ise: 12 metredir.

Kilise yapısına: batıdaki bir kapıdan girilmektedir, ancak kapı yıkıktır. Kuzeydeki bir kapıdan ise, Saint Etienne’nin mezar şapeline geçilmektedir. Burayı görmedim, bilgi vermek istedim, arzu edenler gidebilirler.

 

KÖRZÜT

Muradiye ilçe merkezinin 9 km güneydoğusunda, Muradiye ovasının güneydoğu köşesindedir.

Araştırmacılar Körzüt’ün, Van kalesinden kuzeye giden sefer yolu üzerinde bulunduğuna vurgu yaparak stratejik konumunu ön plana çıkarırlar. Fakat bir haritaya bakıldığında: kentin Van gölü kıyısından 8 km daha doğuda olduğu görülür. Başkent Tuşpa’dan kuzeye ulaşan yol güzergahının Van Gölünün bataklık kısmı göz önüne alındığında, gölün yaklaşık 1 km doğusundan geçtiği öngörülebilir.

Bu durumda Körzüt ile yol arasında; yaklaşık 7 km olduğu anlaşılır. Bu nedenle kentin ana yolu denetleyen yola  hakim bir konumda olduğunu söylemek oldukça zordur.

Körzüt’ün Muradiye Ovasının kenarına inşa edilmesinin ovanın tarımsal potansiyeliyle ilişkisi olduğu söylenebilir.

Krallığın merkez bölgesi olan Van Gölü Havzası, tarım yapılabilecek düz ve sulak alan bakımından fakirdir. Muradiye Ovası yaklaşık 80 km kare alanıyla havzanın önemli düzlük alanlarından birini oluşturur. Bendimahi çayı ve çeşitli derelerin suları ile beslenen ova aynı zamanda nehrin getirdiği alüvyonlarla bereketli hale gelir. Muradiye Ovası günümüzde bile tarımsal potansiyeliyle havzada ön plana çıkmaktadır.

Körzüt’ün sitadel kısmı, kuzeybatı-güneydoğu yönünde uzanan doğal bir kayalık üzerinde bulunur. Ova seviyesinden 45-50 m yüksektedir. Kayalığın batı, güney, kuzeybatı kısımları sarp ve eğimlidir. Sitadele ulaşım diğer yönlere göre daha elverişli olan kuzeydoğu kısmından sağlanır. Kentin sitadel kısmı kayalığın hemen hemen tamamına yakın kısmını oluşturan yaklaşık 2.5 hektarlık alanı kaplar.

Körtüz sitadel alanının çevresi, kalınlığı 4 m ye ulaşan sur duvarları tarafından çevrelenir. Günümüzde kuzeydoğu kısmında görülen mevcut duvarların yüksekliği ise 8 m ye ulaşır. Bu kesimde sur duvarlarının 9 sıra yüksekliğindeki taş sırası; her taş 5-6 cm geri çekilerek sur bedeninin dayanıklılığı arttırılmıştır.

Körtüz’un kuruluşuna dair bilgiler, sitadelden taşındığı anlaşılan bir kısmı kentin yakınındaki Uluşar Köyünde bulunan yazıtlardan gelir. Bu yazıtlara göre: kent Menua tarafından inşa ettirilmiştir.

Körtüz’ün Urartular tarafından nasıl adlandırıldığı bilinmemektedir.

Fakat Körtüz’ün yaklaşık 8 km batısındaki Karahan’dan gelen Menua’ya ait stelde kralın Arsuniu/Arşuniuni kentinde Haldi kapıları yaptırdığından bahsedilir.

Benzer şekilde Kevenli’den gelen bir taş blok üzerindeki yazıtta: Menua’nın Ura ülkesi karşısındaki Arsunlu şehrinde Haldi kapıları yaptırdığından bahsedilir. Bu  nedenle yazıtlarda bahsedilen Arsuniu/Arşuniuni kenti Körzüt veya Kevenli ile ilişkilendirilir.

Körtüz’ün kapsamlı bir şekilde arkeolojik kazısının yapılmamış olması, kentin mimari dokusunun tam olarak anlaşılmasını engeller.

Fakat Körtüz’ün taş bloklardan yapılmış 4 m kalınlığında 8 m yüksekliğindeki görkemli sur duvarlarıyla çevrelenen sitadeli, tapınağı ve inşa yazıtlarıyla krali bir yatırım olduğu anlaşılır.

Bu durumda Körtiz, Menua döneminde inşa edilen Yukarı Anzaf ve Aznavurtepe ile birlikte Menua’nın inşa ettirdiği 3 krali kentten birisidir.

Körtüz’ün sitadel alanında bir kazı yapılmamış olması nedeniyle burada saray kompleksi olup olmadığı bilinmez. Fakat kazı yapılmamış olmasına rağmen 2.5 hektar sitadel alanında birçok yapı kalıntısının temel izleri seçilebilmektedir. Güçlü sur duvarlarının diğer krali kentlerde olduğu gibi sitadelde bulunan tapınakla beraber bir sarayı koruması amacıyla inşa edildiği düşünülür. Bu nedenle Körtüz’ün Van Gölü Havzasının tarımsal potansiyeline sahip önemli ovalardan biri olan Muradiye Ovasını denetlemek için kurulmuş bir yönetim merkezi olarak değerlendirilmesi mümkündür.