Irak Dur-Şarrukin

Kral II Aşşur-nasir-apli’den II Şarru-kin’e kadar uzanan, yaklaşık 160 yıl boyunca Asur kralları yaşamlarını Kalhu’da sürdürdüler.

Ancak güçlü Asur hükümdarlarından II Şarru-kin tahta çıktıktan sonra kendisi ve artık çok büyümüş olan İmparatorluğu için yeni bir başkent kurmaya karar verdi.

Bu kararı almasının gerçek nedeni bilinmiyor.

Çünkü, Kalhu’dan 60 km kuzeyde, Muşri dağının eteklerindeki bugün Khorsabad adını taşıyan kent, yer seçimini haklı gösterecek belirli bir avantaja sahip değildir.

Bu yüzden de kralın, inşaatın henüz tamamen bitirilemediği bir sırada, 705 yılındaki beklenmedik ölümünün sonrasında, derhal terk edilmiştir.

 

Şehrin kuruluşu:

Yapımına 717 yılında başlanan ve bir bölümü 706 tarihinde tamamlanıp açılışı törenlerle kutlanan şehre, kurucusuna göre Dur-Şarkukin adı verilmiştir.

Dur-Şarrukin, şehrin kuruluşunu şu sözlerle anlatır.

” ……. Ninive’nin yukarısında, Muşri dağının eteğinde bir kent kurdum ve adını Dur-Şarrukin koydum. Ülkemin valileri, katipleri ve yöneticileri, soyluları ve memurları ve yaşlılarıyla birlikte, hayatlarını bağışladığım, egemenliğimi kabullenmiş dört bir taraftan prenslerden zengin armağanlar aldım. Onlara ziyafet verdim ve müzik şöleni yaptım.”

Asur kentlerinin en tipik örneğini oluşturan bu yeni başkent, aslında Kalhu’nun biraz farklı bir kopyası gibiydi. Ancak bir tek kral döneminde yapılıp, hiçbir eklentiyle değiştirilmeden, hemen terk edildiği için, Asurlu mimarların şehircilik anlayışı en iyi biçimde burada görülür.

320 hektar kadar bir alana yapılan Dur-Şarrukin genel olarak, kenarları 1600 x 1750 metre uzunluğunda, kareye yaklaşan bir plandadır.

 

Surlar:

Taş temel üzerine kerpiç duvar düzeniyle inşa edilmiş, 24 metre kalınlığındaki surlar yaklaşık 7 km uzunluğundadır. Yüksekliğinin 12 metreyi bulduğu düşünülen surların üzerinde, her 27 metrede bir yerleştirilmiş destek çıkıntıları bulunur. Kuzey dışında, ikişer kapı geçidi vardır. Bu 7 geçitten üçü taştan koruyucu kabartmalarla süslüdür.

Kuzeybatı duvarının doğusunda bulunması gereken kapı geçidi, muhtemelen saray terasının aynı kesimine rastlamış olması nedeniyle inşa edilmemiştir.

Kent aslında 8 kapılı olarak inşa edilmiştir. Bu sayı, II Şarru-kin’in kendi ifadesinde belirtilmiştir. Kral, yeni başkentinin kuruluşunu tanımlayan yazıtlarında, Dur-Şarrukin’in dört bir yanına 8 kapı yaptırdığını, bu kapıların adlarını teker teker sayarak belirtmiştir.

 

Sitadel:

25 hektarlık sitadel, kuzeybatı suruna yapışık bir konumdadır. Kalhu şehrininkinden farklı olarak düz bir alan üzerinde kurulmuştur. Aşağı kentten zemin seviyesindeki kalınlığı 7.50 metreyi bulan destekli bir surla ayrılmıştır. Bu surun güneydoğu ve güneybatı duvarlarına açılmış, dış yüzleri sırlı tuğlalar, insan başlı kanatlı boğa ve cin kabartmalarıyla bezeli iki kapıyla ulaşılır.

İç surun aslında Kalhu’daki gibi tek geçitli olarak tasarlandığı, güneybatıdaki ikinci geçidin ise sonradan düşünülüp, plandaki bir değişiklikle uygulandığı anlaşılmaktadır.

Güneydoğudaki ana kapı geçidi, doğrudan doğruya sitadel içindeki büyük meydana açılır, Sitadelin içinde, alçak bir tepe ve teras üzerinde kurulmuş saray ile yine yapay bir teras üzerindeki Nabu Tapınağından başka, her biri birer minyatür saray görünümündeki konaklara yer verilmiştir.

 

Zigurat:

Sarayın terası üzerinde yükseltilmiş olan ziggurat, güneybatıdadır. Hemen önünde ise 6 küçük kutsal alan vardır.

 

Kentin terk edilişi:

Yukarıda da belirttiğim gibi Kralın ölümü üzerine, kent aniden terk edilmiştir. Hatta, aşağı kentte halka ilişkin konutların yapılmamış olduğu söylenebilir.

 

Konya Sille

Konya Sille

Sille, Konya’nın Selçuklu ilçesinde, derin ve dar bir vadinin iki yakasında kurulmuştur.

Konya merkezden sadece 8 km uzaklıktadır. Aracınız ile dar bir yolda ilerlerken, dağların arasında unutulmuş bir yere gidiyormuşsunuz hissi veriyor.

Arkeolojik verilere göre, bölgede yerleşimin tarihi Neolitik Çağa kadar gider.

Deniz seviyesinden yaklaşık 1115 m yüksekliktedir.

 

Tarihi:

Burada yapılan araştırmalarda MÖ 8-7 yüzyıl Frig uygarlıklarına ait kalıntılar bulunmuştur.

Antik dönemde “Sylata” ya da “Sylla” olarak isimlendirilen Sille’nin Roma döneminde iskan gördüğü, şehir içinde bulunan antik mimariye ait taş eserlerden anlaşılmaktadır.

Sille, Frigyalılardan bugüne kadar yerleşim görmüş ve Bizans döneminden itibaren de Konya’nın önemli bir yerleşim yeri ve Erken Hıristiyanlık döneminin ilk merkezlerinden, İstanbul-Kudüs arasındaki hac yolunun önemli bir durak noktası olmuştur.

Sille’nin önemi 1071 yılından sonra Selçukluların Konya’yı ele geçirip başkent yapmalarıyla artmıştır.

Sille Cumhuriyet öncesinde gelişmiş, 18 bin nüfusa sahip bir kenttir.

Nüfusun çoğunluğu Rum idi.

1923 yılından sonra yapılan nüfus değişim politikası çerçevesinde Sille’deki Hıristiyan halk Yunanistan’a göç etmiştir.

Sille Aya Elana Kilisesi

Aya Elena Kilisesi:

327 yılında Bizans İmparatoru Constantin’in annesi Helena, hac için Kudüs’e giderken Konya’ya uğramış ve buradaki ilk Hıristiyanlık çağına ait oyma mabetleri görmüştür.

Bunların en göze batanı “Ak Manastır” (Hagios St Chariton)

Bu manastır, dünyada kurulmuş ilk manastırlar arasındadır. Geniş ve mağara gibi kayaya oyulmuştur. 6-7 şapeli ve birçok hücresi vardır. Bu manastırda bulunan Mikael Hommenos ve Makaeles oğlu Abaramhan’a ait mezar taşları, Konya Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.

İnananların zorlu koşullara rağmen din ve ibadet için verdikleri mücadeleden etkilenen Helena, Hıristiyanlara Sille’de bir mabet yaptırır.

Aya Elena Kilisesinin yapılış tarihi 327 Roma, yani Ayasofya’dan 200 yıl önce, tarihte kilise olarak yapılmış ilk bina olma özelliği taşımaktadır.

Kilise, düzgün kesme Sille taşından yapılmıştır. Avlusunda kayalara oyulmuş odalar vardır. Kilisenin kuzeye açılan kapısından, dış nartekse giriliyor. Burada, kadınlar mahfeline çıkan, iki yönlü taş merdivenler bulunuyor.

Kilisenin ana kubbesi, dört fil ayağı üzerine oturtulmuştur. Kilisenin içinde ahşaptan alçı süslü vaaz kürsüsü ve apsisle ana mekanı ayıran alçılı kafes, tam bir sanat harikasıdır. Mutlaka görün.

Kubbe geçişlerinde ve taşıyıcı ayaklarda Hz İsa, Meryem Ana ve Havarilere ait freskler vardır.

Kilisenin iç kapısının üstünde, Yunan harfleriyle yazılmış bir tamir kitabesi vardır.

Bu kitabe, 1833 tarihlidir. Bu kitabenin üzerinde kilisenin dördüncü tamirinin, Sultan Mecit döneminde yapıldığı yazılıdır.

 

Diğer Tarihi Yapılar:

Sille’de Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait camiler, hamamlar, çeşmeler, köprüler gibi Türk-İslam eserleri de vardır.

Sille Çay Camii

Çay Camisi:

Sille Deresinin güneyindedir ve bu yüzden “Çay Camii” adıyla anılmıştır.

Sille’nin en eski çarşı merkezinde bulunurken, çarşının kapanıp boşalması sonucu bir mahalle camisi konumuna düşmüştür.

Kesin yapım tarihi bilinmemektedir. 1976 yılında Silleli Halil İbrahim Sayar öncülüğünde büyük bir onarım görmüştür.

Çarşının boşaltılıp yerlerine evlerin yapılmasıyla bir mahalle camisine dönüşmüştür.

Tarihi mahallede 19 yüzyılda inşa edilen Sille Çay Camisinin mihrap, minber ve kürsüsünde zengin ahşap işçiliğinin en güzel örnekleri yer alır.

Sille Halil Ağa Hamamı

Halil Ağa Hamamı:

Sille’nin Konya girişinde, Sille Deresinin kuzey kıyısında yer alan Ak Hamam, 1884 yılında Hacı Ali Ağa tarafından onarılmış ve o zamandan beri Konya’nın en önemli tarihi hamamlarından biri olmuştur.

Yapı moloz taş ve tuğladan yığma olarak inşa edilmiştir. Çifte hamam olarak düzenlenen yapının erkekler girişi üzerindeki kitabeden 1884 tarihinde Hacı Ali Ağa tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Soyunmalık, soğukluk ve sıcaklık bölümlerinden meydana gelen yapı, zamanla metruk hal almış ve 2005 yılında restore edilerek 2006 yılında hizmete açılmıştır.

Hamamın cephelerinde Sille’nin geleneksel dokusunda bulunan çizgili derzler bulunmaktadır. Ayrıca hamamın kubbelerinin üzeri küçük Sille taşlarıyla kaplanmıştır.

Hamam, günümüzde Sille sakinleri ve ziyaretçilerin kültür buluşma noktası haline gelmiştir. Sergiler, söyleşiler ve sanatsal etkinlikler düzenlenmektedir.

Buradaki sergileri gezerken, geleneksel Sille çömlekçiliği ve halıcılık örneklerini de yakından görebilirsiniz. Yani, burası günümüzde hamam olarak faaliyet göstermiyor.

Sille Konağı

Sille Konağı

Sille Hükümet Caddesi üzerindedir. 353 yıllık bir Rum evidir. İki katlı bu taş yapı, bir kilise papazının eviymiş. Restore edildikten sonra 2003 yılında restoran olarak faaliyete geçen bu mekanda, yöresel ızgaralar, bamya çorbası, etli sarma, su böreği, ekmek salması ve tava çeşitleri yiyebilirsiniz.

Sille Halıcılık

Kültür ve El Sanatları:

Sille çömlekçilik sanatı, halı ve kilimcilik, mumculuğu ile halk sanatları açısından zengin bir mekandır.

Sille’de dokunan özel desenleri, kompozisyonları ve kullanılan kök boyaları ile dikkat çeken halı çeşidi oldukça değerlidir. Sille Beş Göbek halıları en değerli halılar olarak kabul edilir.

Roma döneminde İstanbul-Constantinopolis

 

Şehir, Eskiçağ dünyasında herhangi bir kentten çok daha fevkalade doğal avantajlara sahipti.

Kent, Marmara ile Karadeniz’i birbirine bağlayan Boğaziçi’nin girişinde, bir yarımada üzerinde kurulu ve iki taraftan su ile üçüncü yandan ise kolayca tahkim edilebilecek dar bir kıstakla korunuyordu.

Korunaklı bir koy olan Haliç, muazzam ve savunulabilir bir doğal limandı.

MÖ 2’nci yüzyıl sonlarında, Septimus Severus’un başarısız bir rakibini desteklediği için, Severus, kenti ele geçirmiş ve yağmalamış, ama daha sonra surları tekrar inşa ettirmiştir. (bu surlar günümüze ulaşmamıştır)

Kentin Marmara denizinden Karadeniz’e kadar uzanan bir boğazın (İstanbul boğazı) güney ucunda bir yarımadadaki konumu, artık stratejik ve ticari öneme sahip kabul ediliyordu.

Hem deniz, hem de karayolları (Asya ile Avrupa arasında) açısından bir kavşak olan bu dikkat çekici konum, kentin 1600 yıl boyunca önce Bizans sonra da Osmanlı imparatorluklarının başkenti olmasını sağladı.

 

Kenttin stratejik önemi:

Constantinus ve Licinius arasındaki iç savaş sırasında, ikincisinin orduları Chrysopolis (Üsküdar) savaşında yenildiği zaman, meydana çıktı.

Savaşın galibi; önceleri mütevazi bir Roma kenti olan Byzantium’u, yeniden kurmayı tercih etti.

İmparator Constantinus, İmparatorluğun doğusunda daha büyük zenginliğin, doğuya ve Tuna sınırına yakın bir karargahı pratik avantajlarının farkına vardı ve İmparatorluk başkentini Roma’dan Byzantion’a taşıma kararı verdi.

İnşaat faaliyetleri, MÖ 324 yılı sonlarında başladı.

Adama töreni, 11 Mayıs 303 tarihinde Hipodromda yapıldı.

Constantinus’un bu yeni kent için, nasıl bir rol düşündüğü çok açık değildir.

Artık İmparatorluğun, tek hakimi olma tutkusunu başardıktan sonra, bu yeni kenti Roma’nın yerine başkent olarak tasarlaması çok makul değildi.

Çünkü 326 yılında iktidardaki yirminci yılını (vicennalia) kutlamak için Roma’ya dönmesi bunu gösterir.

Daha ziyade Tetrarşi döneminde ortaya çıkan ve İmparatorluk merkezi olan diğer kentleri model alan Constantinopolis, Tier, Antakya ve yakınlardaki Nicomedia ile mukayese edilebilir, fakat onları gölgede bırakıyordu.

Eusebius ve epigram yazarı Palladas: Constantinus’un niyetinin kentin eski pagan anıtlarını ve yapılarını kutsallıktan arındırmak olduğunu işaret etmelerine karşın, İmparator Byzantium’un temel pagan tapınaklarının bulunduğu eski Akropolisini olduğu gibi bıraktı.

Hükümdarın, gözlerden uzağa çekilerek devlet işlerini yürüteceği İmparatorluk Sarayı, yarışlar ve diğer gösteriler için, halkının toplanacağı ve halkın önüne çıktığı zaman İmparatoru alkışlayacağı mekan olan hipodrom da eski kentin sınırları içerisindeydi.

İmparatorun hane halkı, yeni karargaha taşındı ve geleceğin İmparatoru İulianus, Constantinopolis’in kuruluşundan iki yıl sonra inşa edilen bir sarayda dünyaya geldi.

İmparatorluk ikametgahı, muhtemelen esas olarak Diocletianus’un Split’te yaptırdığı saraya veya Galerius tarafından modern Sırbistan’daki Gamzigard’da inşa ettirdiği İmparatorluk yapısına (Felix Romuliana) benzer bir biçim aldı.

Fakat Constantinopolis’teki İmparatorluk ikametgahı, Marmara’ya bakan deniz surlarının güneyine ulaşıncaya kadar, Constantinus’un halefleri tarafından genişletildi.

80.000 oturma kapasiteli hipodrom, daha önceden var olan bir stadyumun (stadium) genişletilmiş haliydi.

İmparatorluk ailesi ve yüksek rütbeli devlet görevlileri için, doğrudan saraydan localara erişim vardı ve yarış pistine, hipodrom hizipleri tarafından işgal edilen oturma alanına doğru bakıyordu.

Hipodromun kuzey tarafının bitişiğinde bulunan eski Roma kentinden kalma Zeuxippos Hamamı ve kentin senatosunun toplantı salonuna doğru çıkan dört taraftan sütunlarla çevrilmiş meydan (daha sonra Augustaeum olarak bilinecektir) gibi iki kamu yapısı, saray kompleksinin içerisine katıldı.

Constantinus artık kenti batıya doğru genişletiyordu.

Geniş bir sütunlu cadde olan “Mese” yarımadanın ortasına kadar uzanıyordu.

Cadde boyunca: İmparatorun heykeli olan porfir bir sütun yer alıyordu.

Constantinus’un kurduğu bu yeni kenti kilise yapılarıyla doldurmadığının farkında olmak önemlidir.

Kilise tarihçileri: İmparatorun bugün Aya İrini olarak bilinen Kutsal Barış Kilisesini mahalli şehit Aziz Mocius adına sur dışında bir bazilika ve Aziz Acacius adına bir kilise inşa ettirdiğini nakletmektedirler.

Ayasofya’nın yerinde bulunan ilk kilise, II Constantius zamanında tamamlandı.

Eusebius, doğal olarak Constantinus’un pagan putperestliğinden arınmış bir kent yarattığını iddia etmekteydi.

Fakat Zosimus, hipodromun yanındaki Dioscori tapınağının korunduğunu, Romalıların Rhea ve Tyeche kültleri için tapınaklar yaptırdığını vurgular.

İmparator Constantinus’un dini yapıları içerisinde en çok önemli olanı, hayatının sonuna doğru kendisi için bir mozole olarak tasarlanan ve inşa edilen Kutsal Havariler Kilisesiydi. (bugünkü Fatih Camiinin yerinde bulunuyordu.)

Burada İmparator, tavanı incelikli bir şekilde altın süslerle dekore edilmiş, bizzat havarilerin mezarlarını simgeleyen 12 temsili mezarın ortasında, daire veya haç biçimli yapının merkezine defnedildi.

 

Constantinus, eski Byzantium surlarının 3 km batısına kadar yarımadayı içine alan yeni tahkimatlar inşa ettirdi ve kara kütlesini, hem Haliç’e hem de Marmara’ya kadar uzatarak, inşaatlar için alan genişletti.

Yeni yerleşimcileri barındırmak için, bir cadde sistemi kuruldu ve İmparatoru desteklemiş olan senatörler, kendi evlerini inşa ettirmeye başladılar.

Ana caddeler, kuzeyde Haliç’teki rıhtıma, güneyde Marmara kıyısındaki rıhtıma ulaşıyordu.

Buraya, ilki Iulianus, ikincisi Theodosius tarafından, iki büyük liman inşa ettirildi.

Mese Caddesi; Constantinus’un birbirini kucaklayan oğullarını betimlediği zannedilen bir heykel gurubuyla süslenen ve halk arasında “Philadelphion” diye bilinen bir anıtla belirlenen, bir başka meydana kadar devam ediyordu.

Burada söz konusu edilen heykel gurubu, Tetrarşi döneminin dört hükümdarını betimleyen meşhur porfir guruptan başkası olamaz.

Bu heykel gurubu, esas olarak muhtemelen Nicodemia’dan Constantinopolis’e getirildi ve 1204 yılında kentin yağmalanmasından sonra, haçlılar tarafından Venedik’e götürüldü.

Kentin halk meydanları, heykellerle ve Doğu İmparatorluğunun diğer kentlerinden getirilen anıtlarla süsleniyordu.

 

Yeni Roma’nın gelişme şablonu böyleydi.

Mısır’dan gelen tahıl vergisiyle kenti beslemek için derhal tedbirler alındı.

Yaklaşık 425 yılına ait Notitia’ya göre, levazım depolamak için, Haliç üzerinde Sirkeci’de bulunan Prosphorion Limanı yakınlarında 4 ve Marmara kıyısındaki limana yakın 2 büyük antreposu vardı.

Bütün kaynaklar, kent içerisinde en az 21 tane tahıl silosu olduğuna işaret etmektedir.

Denizcilik sezonunda, tahıl gemilerinin yanaşabilmesi için 4 km lik bir rıhtım yan alanına ihtiyaç olduğu tahmin edilmekteydi.

Kentin su ihtiyacını karşılamak, büyük bir meseleydi.

Themistius, 376 yılında Valens için yazdığı bir övgüde İmparatorun Trakya’daki kaynaklardan kente su getirmek için 180 km den fazla uzunlukta bir su kemeri inşa ettirmesinden önce, susuzluktan ölen bir kent imgesi anımsatmaktadır.

Bu devasa proje, yakınlardaki kaynaklardan gelen sularla birlikte kentin kullanımına sunulan su miktarını, on kat daha arttırdı.

Sular, tepelerde inşa edilmiş çok büyük dikdörtgen biçimli sarnıçlarda depolanıyordu ve oradan ihtiyaca göre kentin geri kalan kısmına dağıtılıyordu.

421 ve 459 yıllarında, Anastasius döneminde, 530’larda Iustinianus zamanında ve 609’da Phocas devrinde, kent nüfusundaki büyümeyi ve artan su ihtiyacını gösteren, çok geniş hacimli, yeni sarnıçlar inşa edildi.

Şahısların evleri için, daha küçük yeraltı sarnıçları inşa ediliyordu.

Günümüz İstanbul’unun gözle görülür niteliği olan ve Valens’e atfedilen meşhur kemerlerin, eskiden Byzantium için inşa edilmiş olan Hadrianus su kemerinin parçası olması da muhtemeldir.

Constantius, 345 yılında İmparatorluk hamamları inşa ettirmeye başladı, fakat bunlar 427’ye kadar tamamlanmadı ve Valans zamanına kadar bir su şebeke sistemine ihtiyacı olduğu açıktı.

Kentin halk meydanları: geç IV yüzyılda ve erken V yüzyıllarda büyük oranda genişletildi.

Theodius, 393 yılında bugün Beyazıt Meydanı olarak bilinen yerde, Forum Tauri olarak adlandırılan, yeni bir kent merkezi için çalışmalara başladı ve bu meydana Theodosius’un İspanya kökenli büyük halefi Traianus’un Roma’daki sütununun aslına uygun bir kopyasını diktirdi.

Aynı meydana at üzerinde bir Theodosius heykeli dikildi ve bu heykel de Roma’daki bronz atlı Traianus heykeliyle çağrışım yapıyordu.

Theodosius böylece, Constantius’un 357’deki Roma ziyareti sırasında idrak ettiği tutkuyu, Constantinopolis’te gerçekleştirmiş oldu.

Roma’nın tersine, Marmara’daki Proconnessus madenlerinden getirilen mermere erişim Constantinopolis’te daha kolaydı.

Mimari unsurlar özellikle sütun gövdeleri, başlıkları ve üçgen çatı parçaları, başkentteki inşaat alanına gönderilmeden önce, madende hazırlanıyordu.

Tespit edilen en etkileyici parçalar, Forum Tauri için planlanan devasa sütun gövdeleridir.

Theodosius dönemi, Constantinopolis’ini en fazla temsil eden anıt, obelisk ve oyulmak suretiyle şekillendirilen ve üzerinde yazıt bulunan bu obeliskin kaidesiydi.

Muhtemelen 391/392 yılları arasında dikilen bu anıt, hipodromun ucunda hala ayakta durmaktadır.

Üzerindeki yazıtların Yunanca ve Latince dizeleri, bu obeliskin yeni konumuna dikilme başarısını (bu görev kent prafectusu Proclus’un nezaretinde gerçekleşmiştir) ve Theodosius’un gasıp Magnus Maximus’a karşı kazandığı zaferi kutlamaktaydı.

Rölyefler, Geç Roma devletinin iktidar yapısının görsel bir realizasyonudur ve İmparator ile tebaası arasındaki siyasi ilişkinin anlaşılması için, anahtar bir öneme sahiptir.

 

Erken V yüzyılın en önemli gelişmesi:

413’de yeni savunma sisteminin tamamlanmasıydı.

Surlar II Theodosius’un praefectus praetoriosu Anthemius tarafından inşa ettirildi ve 447 yılında bir depremden sonra yenilendi.

Başkente saldıranları, 20 m genişliğinde bir hisar hendeği, daire ve kare kulelerle takviye edilmiş, 5 m yüksekliğinde bir dış sur ve bunların gerisinde 12 m yükseklikte ve masif kulelerle takviye edilmiş, esas surlar bekliyordu.

Kuleler, kentte hazır bulunan orduya, kışla olarak da hizmet ediyordu.

Constantius, deniz surlarını inşa ettirmeye başlamıştı fakat bunlar, Vandalların neden olduğu denizden bir tehdide karşılık 440’larda güçlendirildi ve tamamlandı.

Contsantinopolis’in savunma sistemi, kent, 1204’de Haçlıların eline geçinceye kadar aşılamadı.

Theodosius surları, kentin müstahkem alanını, yaklaşık yüzde 40 arttırdı.

Öyle görünüyor ki, bu alan büyük oranda yeni iskana ayrılmış değildi, fakat içerisinde büyük köşkler, manastırlar, kiliseler ve çok sayıda geniş sarnıçlar barındırıyordu.

Constantius, surları olduğu gibi bırakıldı ve kenti, her ikisi de saldırılara karşı güvenli ana kent ve kenar kent bölgesi olarak böldü.

Trakya yarımadasının güney kıyısında Silivri’nin doğusundan başlayan ve Karadeniz’e kadar ulaşan 50 km uzunluğunda hendek ve kara suru inşa edilerek ve bu sur bir dizi küçük garnizon istihkamlarıyla takviye edilerek, kente ilave önemli koruma sağlanıyordu.

Roma’da olduğu gibi, kentteki kiliselerin sayısındaki kesin artış, IV yüzyılda değil, V ve VI yüzyıllarda oldu.

Ayasofya’nın batısındaki bakırcılar çarşısında Pulcheria tarafından inşa ettirilen Chalkoprateia’daki Theotokos Kilisesi ve yeni Theodosius surları yakınlarında bulanan Aziz İoannes Studios Kilisesi gibi, günümüzde bile mevcut olan en eski iki kilise dahil olmak üzere, II Theodosius ve Pulcheria’nın apaçık dindar yönetimleri döneminde, Notitia Urbis, kentte 14 kilise listelemekteydi.

En büyük artış, Iustinianus döneminde meydana geldi.

Procopius’un “yapılar” adlı eseri, Aya İrini ve Ayasofya gibi mevcut büyük yapıların listenin başında olduğu, bizzat İmparator tarafından kurulmuş 34 yeni yapıyı betimlemektedir.

Kilise inşasındaki hızlı büyüme, sadece kentin artan nüfusunun ibadet yeri ihtiyacıyla değil, daha ziyade İmparator başta olmak üzere, varlıklı ailelerin dini yapılarla güçlerini sergileme tutkularıyla açıklanmalıdır.

Bu rekabetin açık örneği: Constantinopolis’in en varlıklı senatör ailelerinden birinin kadın reisi Anicia Iuliana tarafından, kentin ikinci ve üçüncü tepeleri arasında inşa ettirilen Aziz Polyeuctus Kilisesiyle ortaya konulmaktadır.

Bu kilisenin boyutları ve  dizaynı, bilhassa Kudüs’teki Süleyman Tapınağının Eski Ahit proje planına karşılık geliyordu ve yapının günümüze ulaşan adak şiiri, Anicia Iuliana’nın inşaatçı olarak Constantinus ve Theodosius gibi İmparatorların emsali olduğu iddiasını ileri sürmektedir.

Iustinianus, 532’de Nika isyanı sırasında yakılıp yerle bir edilen kilisenin harabeleri üzerine, kendi büyük kilisesi Ayasofya’yı inşa ettirerek, bu meydan okumaya tam karşılık verdi.

İmparatorun kendi kişisel dinsel kaderinin taşta ve harçta gerçekleştiği, 532 ile 537 arasında tamamlanan Ayasofya, Iustinianus döneminin en büyük yapısıydı.

Iustinianus’un ve mimarlarının başarısı, Procopius’un yapının manevi etkisinin betimlemesinde ölçülmektedir.

 

“İnsan dua etmek için her ne zaman bu kiliseye girse, bu kadar güzel ortaya çıkan bu eserin, insan gücü ve yeteneğiyle olmadığını, fakat Tanrı’nın hükmüyle olduğunu hemen anlar. Ve onun için, zihni Tanrı’ya, yukarıya doğru yükselir ve çok uzak olmadığını hissettiren, fakat seçtiği bu yerde yaşamaktan bilhassa hoşlanan Tanrı’yı metheder.” (Procopius, Yapılar.)

 

Devasa kubbenin ilk tasarımı o kadar hassastı ki yapı 557’de bir depremde çöktü.

Fakat projeyi tamamlamak için var olan irade, Tralles’li Anthemius ve Miletus’lu İsidorus adlı iki mimarın ölümünden sonra bile kolayca vazgeçmeyecek kadar inatçıydı.

Kubbenin yeniden inşası 562’de tamamlandı.

Binanın, iki çağdaş hikayesi olan Procopius’un Yapılar adlı eserindeki uzun betimleme ve Paulus’un Silentiarus’un büyük kilisenin 562’de yeniden kutsanmasından sonra yazılan bir şiiri günümüze ulaşmıştır.

 

Roma gibi, Constantinopolis’in de imparatorluk üzerinde, surların ötesine giden bir etkisi vardı.

Kent, yerleşimciler için güçlü bir çekim merkezi olarak hareket ediyordu.

Zengin senatörler, kentin kuruluşunda Constantinus’a eşlik ettiler ve başta I. Theodosius’un ardından gelen İspanyol çevre olmak üzere, yönetici sınıf mensuplarının daimi göçü söz konusuydu.

İş bulma ümidinin ve garantili besin tedarikinin cezbettiği başkentin fakir halkı, farklı nedenlerden dolayı çok büyük sayılarla geliyorlardı.

Constantinus başlangıçta, İskenderiye’den getirilen tahılla kentin 80.000 sakinini beslemek için, devlet annonasına tedarik sağlıyordu.

İustinianus zamanına gelindiğinde, bedava besin tedariki alanların sayısı 600.000’i bulmuş olmalıdır.

Roma’daki gibi, levazım dağıtımının nihai sorumluluğu kent praefectusunun üzerindeydi.

Bu uygulamanın kökeni, Cumhuriyet döneminin sonlarında Roma’daki vatandaşlara bedava tahıl dağıtımındaysa da evrensel Roma vatandaşlığının yaratılması, organizasyonun yasal temelini dönüştürmüştü.

Geç İmparatorluğun devlet annoması, büyük kentlerin proletaryasını desteklemek için tasarlanan bir hizmet haline gelmişti.

Annona sistemi sadece Roma ve Constantinopolis’te mevcut değildi.

İskenderiye’de, Antakya’da ve hatta Mısır eyaletlerinin bir kasabası olan Oxyrhnchus’ta bile vardı.

Constantinopolis’e ulaşan tedarik zincirinin kolları, Karadeniz’e, ana tahıl kaynağı Mısır’a ve başlıca zeytinyağı kaynaklarından birisi olan Küçük Asya’ya kadar uzanıyordu.

Procopius, Çanakkale boğazının girişindeki Tenedos adasının, büyük gemilerin kargolarını daha küçük gemilere boşalttıkları ana antrepo olduğunu ifade etmektedir.

Küçük gemiler, boğazlara ve Marmara denizine doğru daha kolay yol alabiliyordu.

Zamandan yapılan tasarruf, bu gemilerin bir sezonda İskenderiye’de iki veya üç sefer yapmalarını mümkün kılıyordu.

Başkentin talepleri annoma sağlayan bölgelerin iktisadi yapıları üzerinde, dönüştürücü bir etkiye sahipti.

Üretim büyük ölçekli iyi organize olmuş üreticilerin ellerinde toplanıyordu.

Temel gıda maddesi ticareti, bilhassa amfora üretimi ve gemi inşaatı gibi zorunlu ikincil endüstriler yaratıyordu.

Ticari nakliye, Doğu Akdeniz’in başlıca endüstrilerinden biriydi.

Geç Antikçağ’da Mısır’ın devam eden refahı ve orada geniş malikanelerin artması, Nil vadisi hasadının Constantinopolis’te daimi bir Pazar açılımı bulması gerçeğinden kaynaklanıyordu.