Diyarbakır

Diyarbakır

Diyarbakır, tarihi ipek yolu üzerinde bulunması nedeniyle, tarihin her döneminde önemini korumuş, özellikle yaz aylarında, sıcakların aşırı yükseldiği bir yer olarak önem kazanmaktadır. Ayrıca, kalabalık ve özellikle çocukların yarattığı kalabalık ve bu kalabalık ortamda, siz, bir gezgin olarak, şehir dışından gelen bir gezgin olarak, derhal hissedilirsiniz ve bu durum size fark ettirilir.

ULAŞIM

Şehre, kara yolu ile ulaşmak mümkündür. Diyarbakır otogarı, şehir merkezindedir. Şehrin, bazı yerlere olan uzaklığı şöyledir. Diyarbakır-Ankara arasındaki uzaklık: 940 km. Diyarbakır-İstanbul arasındaki uzaklık: 1381 km. Diyarbakır-Adana arasındaki uzaklık: 536 km. Diyarbakır-Gaziantep arasındaki uzaklık: 329 km. Diyarbakır-Elazığ arasındaki uzaklık: 162 km. Diyarbakır-Siirt arasındaki uzaklık: 216 km. Diyarbakır-Ş.Urfa arasındaki uzaklık: 184 km. dir.

Buraya uçak ile gitmek isterseniz: hava alanı, şehir merkezine 6 km. uzaklıktadır. Hava alanı, askeri ve sivil amaçlar için kullanılmaktadır. Her uçuştan önce, Belediye otobüsü seferleri ve mevcut taksi duraklarındaki taksiler ile, hava alanı ile şehir merkezi arasında, ulaşım sağlanmaktadır. İstanbul-Diyarbakır arasındaki hava yolu uçuşu, yaklaşık 1 saat 20 dakika sürmektedir.

Demir yolu düşünürseniz, yine buraya ulaşmak mümkündür. Diyarbakır Tren İstasyonu şehir merkezindedir. Bölgesel trenlerin birçoğu, şehir merkezinde durmaktadır. Ancak, İstanbul-Diyarbakır arasındaki demir yolu yolculuğu, yaklaşık 32 saat sürmektedir.

Diyarbakır

TARİHİ

Yöreden, tarihi süreç içinde, pek çok uygarlık ve kavim geçmiştir. Ama, özellikle, MÖ.3000’li yıllarda, bölgede egemenlik kuran “Asurlular” karşımıza çıkmaktadırlar. Bunlar döneminde, yazılı metinlerde geçen, yörenin ismi “Amidi” dir.

Yunanca ve Latince kaynaklarda ise, şehrin ismi “Amido” ve “Amida” olarak da geçmektedir. Hatta: Arap saldırıları sırasında, yöreye yerleşen “Bekr” adında bir aşiret nedeniyle, yörenin isminin “Bekr diyarı” olduğu da söylenir.

Daha sonra bu isim “Diyar-ı Bekr” olarak söylenmiş ve 1937 yılında, Ulu Büyük Önder Atatürk tarafından “Diyarbakır” olarak düzeltilmiştir. Şehrin bu yeni ismi, 10 Aralık 1937 tarihli Bakanlar kurulu kararında tescil edilmiştir.

Daha sonraki dönemlerde: yörede egemenlik kuranlar ise: Urartular, Persler, Romalılar, Partlar, Araplar, Emeviler, Abbasiler, Mervaniler, Selçuklular, Artuklular, Eyyübiler, İlhanlılar, Osmanlılar. Tüm bu uygarlıklar: bölgede, özellikle İç kaleyi, yönetim merkezi olarak kullanmışlardır.

Bu nedenle, son olarak, Osmanlı döneminde, Kanuni Sultan Süleyman tarafından, iç kale, 16 burç ve 2 yeni kapı ile genişletilmiştir. Diyarbakır’ın, Osmanlı hakimiyetine girişi: 1515 yılında, Yavuz Sultan Selim dönemine rastlamaktadır.

Bu dönemde, ilk kent valisi Bıyıklı Mehmet Paşa’dır. Şehir: bu dönemde, doğu-batı ve güney-kuzey yönünde geçen 2 cadde tarafından, Doğuda: Yenikapı, Batıda: Urfakapı, Güneyde: Mardinkapı ve Kuzeyde: Harputkapı omak üzere, 4 bölüme ayrılır.

Yani, 4 mahalleden oluşmaktadır. Yenikapı-Urfakapı bölgelerinde, daha çok Müslümanlar ve güney bölümde ise; Rumlar, Ermeniler, Keldaniler ve Yahudi Süryanilerden oluşan gayrimüslimler otururlar. Yıkıntıları üzerine Ulu Cami yapılan, Mar Toma kilisesi ise, kuzey bölümdedir. 1900’lü yıllara gelindiğinde, resmi kayıtlarda: bölgede 24 cami ve 21 mescit bulunduğu yazılıdır. Bunlar arasında, Ulu cami dışında, Akkoyunlular döneminden daha geriye giden yapılar, günümüze ulaşmamıştır. Akkoyunlular döneminde yapılan “Nebi cami”, Osmanlı mimari özellikleri göstermektedir. Büyük ihtimalle, bu durumun: 1531 yılında, Osmanlılar döneminde geçirdiği onarımın sonucu olduğu kesindir.

Diyarbakır tarihinde, diğer öne çıkan olaylar şunlardır

13 Şubat 1925 tarihinde, Bingöl-Genç-Piran köyünde başlayan “Şeyh Sait isyanı” esnasında, 7 Mart 1925 tarihinde, isyancılar tarafından Diyarbakır kuşatılır. Gece yarısına doğru, isyancılar, şehri baştan başa çevreleyen surların 4 kapısından saldırıya geçseler de, başarılı olamazlar ve hezimete uğrayarak geri çekilirler ve 8 Mart günü, kaçmaya başlarlar.

11 Mart günü yeniden yaptıkları saldırı da da başarılı olamazlar. 15 Nisan tarihinde yakalanan isyancılar, Diyarbakır’da kurulan İstiklal Mahkemesinde yargılanırlar ve idama mahkum edilirler, cezaları 29 Haziran tarihinde, yine Diyarbakır’da infaz edilir.

5 Nisan günü, Diyarbakır için ayrı bir anlam taşımaktadır. Diyarbakırlılar, Atatürk’e olan bağlılık ve sevgileri nedeniyle, 2 Nisan 1926 tarihinde, Diyarbakır Belediye Meclisi tarafından, Atatürk’e çekilen bir telgraf ile, hemşerilik teklif edilmiş ve Atatürk tarafından, yapılan bu teklif gereği, Diyarbakır şehrinin fahri hemşeriliği kabul edilmiştir. 5 Nisan 1926 tarihli bu kabul telgrafının, şehre ulaştığı tarih, yani “5 NİSAN” günü, Diyarbakır için özel bir gün olarak her yıl kutlanmaktadır.

GENEL

Ülkemizin Güneydoğu Anadolu bölgesinde, tarihi çok eskilere giden bir şehir olarak önem kazanmaktadır. Çevresi genellikle Güneydoğu Toros dağları ile çevrilmiş olup, ortası hafif çukurumsu yapıdadır. Şehir merkezinin denizden yüksekliği 550 metredir.

Şehirde, sert kara iklimi egemendir. Buna bağlı olarak yazları çok sıcak ve kışları, bölgenin diğer yörelerine nazaran daha az soğuk geçer. Çünkü, Güneydoğu Toroslar, kuzeyden gelen soğuk rüzgarları kesmektedir. Bölgenin iklimsel özelliklerinin en büyük etkini ise, son yıllarda bölgede yapılan barajların oluşturduğu “nisbi nem” oranındaki artıştır. Özellikle: Aralık-Ocak aylarında, bölgedeki nisbi nem oranı, yüzde 80’lere kadar ulaşmaktadır.

Bölgenin bitki örtüsü pek canlı değildir. Genellikle otsu bitkilerin hakim olduğu bozkır bölgesinde, bunlar, ilkbaharda kısa bir süre yeşerir ve sonra yağışların kesilmesiyle kururlar. Çevredeki dağlarda ise, meşe ormanları bulunur. Ancak, yine de, bu ormanlar, il topraklarının en fazla, yüzde 11’lik kısmını kaplamaktadır.

Şehrin en önemli akarsuyu: Dicle nehridir. Nehir: şehrin doğu kesiminden, şehre paralel akar. Şehrin, güneyinde, 8 km. yaklaşır ve sonra doğuya yönelerek yeniden uzaklaşır.

Evet, bu şehrin en büyük özelliklerinden birisi de, nüfus artış oranının Türkiye standartlarının çok üzerinde olmasıdır. Zaten, bu şehri ziyaret ettiğinizde, cadde ve sokaklardaki çocukların yoğunluğunu rahatlıkla görebileceksiniz.

Diyarbakır Dicle Üniversitesi

DİCLE ÜNİVERSİTESİ

Üniversite, 1978 yılında açılmış olup, Dicle nehrinin doğusundadır. Yüz ölçümü değerlendirildiğinde, ülkemizin en büyük alana sahip üniversitesidir.
Günümüzde, Üniversite bünyesinde: 13 Fakülte, 11 Meslek Yüksek okulu, 1 Konservatuar, 3 Enstitü ve 1 Eğitim ve Araştırma Hastanesi bulunmaktadır.
Son olarak: 1998-1999 öğretim yılında, Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu kurulmuştur. Üniversitenin merkez kampüsü Diyarbakır il merkezinde iken, Ergani-Çermik-Çüngüş-Bismil-Silvan-Kulp ilçelerinde, Meslek Yüksek Okulları bulunmaktadır.

EL CEZERİ

1136 yılında, Cizre şehrinde doğmuş, bir dönem Diyarbakır’da yaşamış ve 1233 yılında, yine Cizre şehrinde ölmüştür.

Kendisi, İslam döneminin altın çağında: sibernetik üzerine, yani günümüzün robotik bilimi üzerine, önemli çalışmalar yapmış, Müslüman bir bilim adamıdır. Çalışmalarını: 6 bölümden oluşan “Kitab-ül Hiyel” yani “Mekanik Hareketlerde Mühendislikten Yararlanma” isimli kitabında yayınlamıştır.

Bu kitabında: 50 civarında cihazın çizimi ve kullanım esasları görülmektedir. Ancak, kitabın orijinal baskısı günümüze kadar ulaşmamış, orijinalinin benzeri 15 kopyasından 10 tanesi, Avrupa’nın çeşitli müzelerinde, 1 tanesi Topkapı Müzesi ve 1 tanesi ise Süleymaniye Kütüphanesindedir.

DİCLE NEHRİ

Maden çayı ve Birkleyn çayı: Dicle ilçesinde birleşerek, Dicle nehrini oluştururlar. Nehir, güneye inildikçe, yöredeki diğer ırmaklar tarafından beslenerek, iyice güçlenir ve Türkiye ile Suriye arasında, 40 km. lik bir sınır çizerek, Basra’nın 64 km. kuzeyinde, Fırat nehri ile birleşir ve “Şattülarap” ismini alarak, Basra körfezine dökülür.
Yöredeki bir inanışa göre: Dicle nehri, Zap, Fırat ve Aras nehirleriyle birlikte, cennetin 4 nehrinden biri olarak kabul edilir ve “Allah’a giden yol” olarak bilinir. Bu özelliği nedeniyle, yöre insanı: özel günlerde ve bayramlar öncesinde: on gözlü köprü üzerine çıkarak, dilek ve isteklerinin yazılı bulunduğu kağıt parçalarını, Dicle nehrine bırakırlar. Bu dileklerinin: Allah’a ulaşacağına ve kabul göreceğine inanırlar.
Nehir hakkında diğer anlatılan bir rivayet ise şöyledir: Allah, Danyal Peygambere, “elindeki asası ile, suyun çıktığı mağaranın ağzından itibaren bir çizgi çizmesini ve suyun bu çizgiyi takip edeceğini, ancak fakirlerin, dul kadınların, yetimlerin ve vakıf mallarına zarar vermemesini” söyler. Evet, Dicle nehri, bu yüzden, çok kıvrımlıdır.

Nehir hakkında, bir diğer efsane ise şöyledir: “Yunan mitolojisine göre: Nympha: kaplana dönüşmüş olan, Dionysos’tan kaçarken bir ırmak yanına gelir. Bu ırmağı geçebilmek için, Dionysos’un kollarına sığınmak zorunda kalır ve bu sırada, ondan hamile kalır. Doğan çocuğa “Medler” in atası olarak kabul edilen “Medos” ismi verilir.
Dionysos ve Nympha’nın birlikte geçtikleri bu ırmağa “tigris” yani “kaplan” ismi verilir.

DİYARBAKIR KARPUZU

Dünyaca meşhur Diyarbakır karpuzu: Dicle nehri kıyısındaki, çakıllı ve kumlu arazilerde: karpuz kuyusu denilen yerlerde yetiştirilir. Bu kuyular: Nisan-Mayıs ayları arasındaki dönemde: Dicle nehrinin sularının çekilmesiyle, nehir yatağında oluşmaktadırlar. Büyük karpuz yetiştirmek için açılan her kuyu: 2 metre boyunda ve 60 cm. genişliğindedir. Derinlik ise, taban kısmında, suya ulaşacak kadar yani, genellikle 40-60 cm. arasında gitmektedir.

Bu kuyular: ahır gübresi ve güvercin gübresiyle desteklenir ve böylece karpuzun iriliği ve lezzetli olması sağlanır. Yani, organik gübreleme, Diyarbakır karpuzunun en önemli özelliğidir. Yapılan bu gübreleme sonucu: ağırlıkları 60-70 kg. kadar varabilen karpuzlar yetiştirilmektedir. Gübre demişken: Diyarbakır yöresinde bol miktarda güvercin görebilirsiniz ki, bunların sebebi: özellikle karpuz yetiştiriciliğinde, lezzet vermesi açısından, güvercin gübresinin bolca kullanılıyor olmasıdır.

Evet, Diyarbakır karpuzu denilince ilk akla gelenler: iriliği ve lezzetidir. Ancak günümüzde, ticari zihniyet nedeniyle, Diyarbakır karpuzu nesli dejenere olmuş ve eski lezzet ve iriliği kaybolmuştur.

Sonuç olarak: Diyarbakır karpuzunun yararları: böbrek taşlarını düşürücü ve idrar söktürücü özellikleri bulunmaktadır. Ayrıca: hazmı kolaylaştırıcı etkisi vardır.

KARPUZ FESTİVALİ

Festivalin temelinde: tarihi süreç içinde yaşaman bir olay bulunmaktadır. Şöyle ki: İran ordusu tarafından kuşatılan şehir, bir yıllık kuşatmanın ardından, 10 Eylül 1515 tarihinde, Osmanlı ordusu tarafından kurtarılır. Halk, Osmanlı ordusunun şehre girmesini büyük bir sevinç ve törenlerle kutlar. Bu anlamlı gün: her yıl, Eylül ayında düzenlenen ve günlerce süren şenliklerle anılmıştır.

Şenlikler: 19’ncu yüzyılın sonlarına kadar devam etmiş ve şehir merkezindeki “Ali Pınarı” bölgesinde yapılmıştır. Bu şenliklerde kurulan panayır yerinde: bir çok tören düzenlenmiş ve bunlar, I. Dünya Savaşına kadar sürdürülmüştür. Ancak, I. Dünya savaşı sırasında ülkeyi saran sıkıntılar nedeniyle, bu şenlikler unutulmuştur.
1966 yılından itibaren ise, her yıl 23 Eylül tarihinde, bu şenlikler “Karpuz Festivali” adı altında, yeniden düzenlenmeye başlamıştır.

GÜVERCİN VE GÜVERCİN YETİŞTİRİCİLİĞİ

Şehirdeki güvercin yetiştiriciliğinin, yaklaşık 500 yıllık geçmişi bulunduğu söyleniyor. Çünkü, surların üzerindeki Nur burcunda, güvercin kabartması görülmektedir.
Burada güvercinlere “boran” ismi veriliyor. Güvercinler: beslenme ve insan ilişkilerinde önem kazanırken, güvercin gübresi de yörenin meşhur karpuz yetiştiriciliğinde kullanılmaktadır. Yöredeki halk destanlarında ise, güvercin kılığına girmiş perilerden söz edilir. Hatta, destanların bir çok yerinde, bu peri dönüşümünü takiben, çok güzel kızlara dönüşürler.
Evet, bu şehirde, güvercin ve güvercin yetiştiriciliği hobi olarak halkın büyük bir bölümünde ilgi çekmektedir. Bağlar semtinde, Dörtyol civarında, taka atan güvercinlerin şovlarını izlemek mümkündür.

NE YENİR-NE İÇİLİR

Özellikle yaz döneminde ise, bu yörede, devasa boyutlardaki “karpuz” mutlaka tatmalısınız. Bunun dışında “cartlak kebabı” olarak da bilinen “ciğer kebabı” düşünülebilir.
Ayrıca: içli köfte, çiğ köfte, kaburga, keşkek tatmalısınız. Bunların dışında: özellikle “patlıcan meftunesi” yemelisiniz. Bu yemek türü: kemikli kuzu etinden yapılır. Üstüne ise, halka halka doğranmış patlıcan ve domates konulur. Sumak ve sarımsak eklenerek, yenilecek hale getirilir.
Tatlı olarak ise: kadayıf, sütlü nuriye tercih edilebilir.
Ama, Diyarbakır denilince, özellikle gitmenizi önereceğim yer “Selim Usta” ve tatmanızı önereceğim lezzet Kaburgadır. Yanında: meyan kökü içmeyi sakın ihmal etmeyin. Bu bir anlamda, kolalı içeceklerin ham maddesi olması nedeniyle, yabancı olmadığınız bir lezzet ama yemekten sonra hazmı sağlaması açısından çok yararlıdır.
Son bir not: Dağkapıdaki ciğerciye ve Hasanpaşa hanındaki kahvaltıcıya uğramadan, bu şehirden sakın ayrılmayın.
Bu arada, tatlıdan söz etmek istiyorum. Diyarbakır yöresinde, burma kadayıf ünlüdür. Burma kadayıfın ilk imalatı, Diyarbakırlı Ako Usta tarafından 18’nci yüzyılda yapılmıştır. Dünyaca ünlü bu tatlı türü, kadayıfın içine ceviz veya fıstık doldurulup sarıldıktan sonra, bakır tepsiye dizilerek yapılır.

NE SATIN ALINIR

Şehirde, geleneksel el sanatları içinde öne çıkanlar şunlardır: kuyumculuk, ipekçilik ve bakırcılık. Ama tüm bunların yanında, şehirden, gerek kendiniz ve gerekse yakınlarınız için, hediyelik bir şeyler satın almak isterseniz, “hasır” düşünebilirsiniz.
Bunun dışında: hasır bilezik, kiniş gerdanlık, gümüş işlemeli nalın satın alabilirsiniz.
Evet, bunların dışında, Diyarbakır şehrindeki alışveriş merkezleri ve adresleri şunlardır:
Mega Center AVM: Bağlar semtinde, Şanlıurfa Yolu üzerindedir.
Diyar Galeria AVM: Yenişehir Mahallesi, Orduevi arkasındadır.
Babil AVM: Selahattin Eyyübi Mahallesi. Bayındır caddesi üzerindedir.
City AVM: Kayapınar bölgesinde, Diclekent Bulvarı üzerindedir.

GEZİLECEK YERLER

Diyarbakır Arkeoloji Müzesi

 

ARKEOLOJİ MÜZESİ

Şehir merkezinde, Cami-i Kebir mahallesinde, Tarancı sokaktadır. Pazartesi hariç, her gün açık olup, saat: 08.30-12.00 ve 13.00-17.00 arasında ziyaret edilebilmektedir.
Şehirdeki ilk arkeoloji müzesi, 1934 yılında, Ulu caminin bitişiğinde bulunan Zinciriye Medresesinde açılmıştır. 1985 yılında ise, Elazığ caddesi üzerinde bulunan, yeni binasına taşınmış ve 1988 yılında ziyarete açılmıştır. 5000 m. Karelik bir alan üzerinde kuruludur.

Bu alanda: müze dışında, konferans salonu, depo ve laboratuvarlar ve fotoğraf atölyesi bulunmaktadır.
Müzede: yörede egemenlik kuran, Asur, Urartu, Helenistik, Roma, Bizans, Artuklu, Selçuklu, Akkoyunlu ve Osmanlı dönemlerine ait objeler sergilenmektedir. Ayrıca: Amid sikkeleri ve Etnografik eserler de sergilenmektedir. Sonuç olarak, günümüzde müze envanterinde: 16 bin civarında obje bulunmaktadır.

Diyarbakır Ziya Gökalp Müze Evi

 

ZİYA GÖKALP MÜZE EVİ

Şehir merkezinde, Ziya Gökalp bulvarındadır.
Bu müzenin bulunduğu ev, mimari yapısı ile önem kazanmaktadır. Çünkü, şehrin en tipik sivil mimari yapısıdır. Yapı: 1808 yılında, 2 katlı olarak, siyah-bazalt taşından yapılmış ve 1824 yılında, Gökalp ailesine intikal etmiştir. Haremlik ve Selamlık olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır.

Mekanlar, ortadaki avlunun çevresine yerleştirilmiştir. Süs ögesi olarak, beyaz renkli bezemeler dikkati çekmektedir. Bunun yanında, bazı kapıların üstlerinde Arapça kitabeler görülür.
Ziya Gökalp; 1876 yılında, bu evde doğmuştur. Ev: 1956 yılında, müze olarak düzenlenerek ziyarete açılmıştır. Genellikle, Diyarbakır evlerinde görülen, havuz geleneği burada da uygulanmıştır.
Burayı ziyaret ederseniz: ünlü düşünüre ait kişisel eşyalar ve yöreye ait Etnografik bir kısım obje görebilirsiniz. Ayrıca, evin ortasındaki avlu bölümünde, Ziya Gökalp’in bir heykeli de görülüyor.

CAHİT SITKI TARANCI MÜZE EVİ

Şehir merkezinde, Camii Kebir Mahallesindedir.
Ünlü yazar, Cahit Sıtkı Tarancı, 1733 yılında inşa edilen bu evde: 1910 yılında doğmuştur. İlkokulu Diyarbakır ve Liseyi İstanbul’da okuyan ünlü şair: daha sonra İstanbul-Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirir ve Paris’e gider. II. Dünya Savaşı çıkınca yeniden Türkiye’ye döner ve çeşitli kurum ve kuruluşlarda çalışır. Evet, bu ünlü şairimizin tüm şiirleri, ölüm ve ölüm korkusu üzerine yoğunlaşmıştır. En popüler şiiri ise “35 yaş “ şiiridir.
Şehirde, ünlü şairin doğduğu ev: 1973 yılında, Kültür Bakanlığı tarafından satın alınarak, müze haline getirilmiştir. Yapının tamamı, 14 oda, avluya açılan bir mutfak, kiler ve tuvaletten oluşmaktadır.
Ahşap bir kapıdan ve dar bir koridordan geçilerek girilen müze evde: ünlü yazarın kitapları, el yazıları, kullandığı kişisel eşyaları, fotoğrafları ve kütüphanesi bulunmaktadır.

Diyarbakır Kalesi ve Surları

DİYARBAKIR KALESİ VE SURLARI

Diyarbakır kalesi: şehir merkezinde bulunmaktadır. Karacadağ bölgesinden, Dicle nehrine kadar uzanan, geniş yaylaların doğu kısmında, zeminden 100 metre yüksekliğe kurulmuştur. Genel olarak “kalkan balığı” biçimini andırmaktadır.

Kale yapısı: yontma bazalt taştan yapılmıştır. Kalenin bulunduğu yerdeki ilk yapının: MÖ.3000 yıllarında, Hurriler tarafından yapıldığı düşünülmektedir. Günümüze ulaşan surların ise, Roma döneminde, İmparator II. Konstantinus zamanında, MS. 349 yılları civarında yapıldığı veya yenilendiği bilinmektedir. Çünkü, yazılı belgeler, aynı tarihte, şehrin surlarla çevrili kalesinin onarıldığı görülmektedir. 365-367 yılları arasında ise, kalenin surlarının batı bölümü yıkılmış ve buraya: Urfa ve Mardin kapılarına kadar uzanan bölüm, yeniden ilave edilmiştir.

Kale: iç ve dış kale olmak üzere 2 kısma ayrılır.

İÇ KALE

İç kale bölümü: Fis kayası bölgesinde: surların kuzeydoğu köşesinde kurulmuştur. Buraya, Artuklu Kemeri denilen ve 10 metre genişliğinde, sivri kemerli bir yerden girilir. Bu kemer: üzerindeki kitabeye göre, 1206-1207 yılları arasında yapılmıştır. Kemerin iki yanında: aslan ve boğa mücadelesini gösteren bir kabartma görülmektedir ki, bu kabartma Ulu caminin doğu girişindeki kabartmanın benzeridir.

Evet, iç kale bölgesindeki ilk yerleşim: MÖ.3000 yıllarında, Hurriler tarafından yaratılmıştır. Ancak: yazılı kaynaklara göre, iç kale bölümünün, 1525-1526 yılları arasında, Kanuni Sultan Süleyman döneminde, ikinci bir sur yapılarak genişletildiği bilinmektedir. Çünkü: şehirde egemenlik kuran bütün uluslar, iç kaleyi bir yönetim merkezi olarak kullanmışlardır.

İç kale bölümünde, Virantepe höyüğünde: 1961-1962 yılları arasında resmi arkeolojik kazılar yapılmıştır. Bu kazılarda, yörenin ilk yerleşiminin, MÖ.6000 yıllarında burada kurulduğu yani kentin ilk kuruluş noktası olduğu anlaşılmıştır. Bu kazılarda, ayrıca: burada, 13’ncü yüzyılda Artukoğulları döneminde bir saray yapıldığı anlaşılmıştır. Sarayın: Artuklu hükümdarı Melik Salih Nasreddin Mahmud dönemine yani; 1200-1222 yılları arasındaki döneme ait olduğu sanılmaktadır.

Bu saray kalıntısı içinde, en önemli bölüm ise, dört tarafı eyvanlarla çevrili olan, süslü havuzdur. Havuzda: zengin renkli taş mozaik ve çini süslemeleri görülmektedir. Ayrıca: fiskıye yapılmıştır.

Bu havuz yapısı: Artuklular döneminde sıkça kullanılmış olup, gerek suyun sesinden ve gerekse serinliğinden yararlanılması düşünülmüştür. Bu “selsebil” sistemi, günümüzde de, birçok yapıda görülmekte olup, özellikle Gazi köşkünde dikkat çekmektedir. Yine, aynı bölümde, renkli taş ve cam küplerden oluşan mozaik süslemeleri görülmektedir.

Doğu bölümünde ise, saraya çıkışı sağlayan merdivenler ortaya çıkarılmış ve saray girişinin, Artuklu kemerinin, yani hemen iç kale girişindeki kemerin yanında olduğu belirlenmiştir. Bu sarayda, yukarıda sözünü ettiğim, El Cezeri isimli Müslüman bilginin yaptığı robotik uygulamaların kullanıldığı tahmin edilmektedir.

Ayrıca, yine bölgede bulunan bir kervansaray, tarihi süreç içinde, uzun süre “cezaevi” olarak da kullanılmış ve birçok idama sahne olmuştur. (Son günlerde, televizyonlarda izleyenler hatırlayabilirler, bu bölgede, yüzyıl öncesinden, yani cezaevi döneminden kalma insan kemikler bulunmaktadır)

Evet, günümüzde: iç kale bölgesinde görülebilen yapılan şunlardır: Artuklu sarayı kalıntıları, 2 kilise, Viran kale, sarnıç, kale camii (Hz Süleyman-Nasıriye camii), Arkeoloji Müzesi, Taş Eserler Müzesi, Müze kafeteryası, Sanat Galerisi, Cezaevi binası, Kongre merkezi. Bu yapıların bir kısmı: 2005 yılına kadar, Jandarma Askeri Birliği karargah tesisleri olarak kullanılmıştır.

KALE CAMİSİ-HZ. SÜLEYMAN-NASIRİYE CAMİSİ

İç kalede, sur duvarına bitişik olarak yapılmıştır.
Cami, üzerinde bulunan kitabeye göre: 1156-1169 yılları arasında, Ebul Kasım isimli bir şahıs tarafından yaptırılmıştır. Bu konuda da bir söylenti bulunmaktadır. Söylenenlere göre: Ebul Kasım’ın rüyasına giren Hz. Süleyman “Üzerimiz ne kazana kadar açık kalacak?” diye sormuş ve bunun üzerine cami yaptırılmıştır.

Ama, aynı zamanda, caminin Mervani Hükümdarı Nasruddevle tarafından yaptırıldığı da söylenmektedir ki bu nedenle ismi “Nasıriye Camisi” olarak da anılmaktadır.

Caminin hemen yanında, bitişiğinde: Halid Bin Velid’in oğlu Hz. Süleyman’ın, Osmanlı döneminde yaptırılan mezarı bulunmaktadır.

Ayrıca, Diyarbakır şehrinin, Müslümanlar tarafından fethi sırasında şehit düşen 27 sahabenin burada defnedildiği görülmektedir. Yani: cami yapısı, 27 sahabenin mezarı üzerine inşa edilmiştir. Cami altındaki türbe bölümüne, bir merdiven ile iniliyormuş.

Ama, bu merdiven zamanla kapanmıştır. Onların anısına, caminin avlusuna, Hz. Süleyman için bir sanduka yaptırılmış ve daha sonra bunun çevresi de, bir çok mezar tarafından sarılmıştır.

Caminin bitişiğindeki türbe ve sahabelerin mezarlarının varlığı nedeniyle, cami, özellikle Perşembe akşamları ve Cuma günlerinde yoğun ziyaretçi akımına uğramaktadır. Bunun nedeni hakkında, yörede anlatılan aşağıdaki söylenti, bir fikir verebilmektedir.

27 Sahabe Efsanesi

Söylenenlere göre: şehit sahabelerin türbedarı olarak “Şeyh Muhyiddin Efendi” görevlendirilmiştir. Bu şahıs, her Perşembe akşamı, şehitlerin cenazelerinin bulunduğu mahzene iner ve onların bozulmamış bedenlerinde bulunan yaralarından akan kanları, pamukla siler ve temizlermiş. Ancak: şehitlerin üzerinde, şehrin valisi Murtaza Paşa tarafından yenilenen bir örtü bulunmaktadır ve türbedar, örtüyü kaldırmadan şehitlerin yaralarını temizlemektedir.

Günlerden bir gün: türbedarın, pamuk alacak parası kalmamış ve çarşıya gittiğinde nasıl pamuk alacağını düşünürken, karşısına çıkan bir zat, kendisine para verir. Türbedar: bu para ile pamuk alır, şehitlerin kanını silmek için, yeniden mahzene indiğinde ise, şehitlerin üzerindeki örtüyü, merak edip kaldırır ve örtünün altında, çarşıda kendisine para veren zatı görür ve korkudan dili tutulur.
Şehirde, bu olay duyulunca: şehitlerin yaralarından kan akmak olur. Bunun üzerine, mahzene açılan kapı, duvarla örülerek kapatılır.
Evet, günümüzde, bu mahzene inen herhangi bir kapı bulunmamakta ve eski kapının nerede olduğu bilinmemektedir.

Peki, bu sahabeler hangi nedenle burada bulunmuşlardır? Mekke’nin fethedilmesinin üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra: Hz. Ömer tarafından görevlendirilen, Halid Bin Velid komutasındaki Arap ordusu, Kuzey Mezopotamya bölgesine doğru ilerlerler ve bu sırada Diyarbakır’a varırlar. Diyarbakır surlarının muhteşemliği karşısında, günler-aylar birbirini kovalar ve şehir ele geçirilemez. Bu sırada, ramazan ayında, oruç tutmaya başlarlar. Başlarındaki komutan Halid Bin Velid, her gece askerleri tarafından sahur için bırakılan “ekmek” parçasının birkaç gün üst üste bırakılmadığını görünce, bunun nedenini sorar ve araştırıldığında, bırakılan ekmeğin, bir köpek tarafından alınarak, Diyarbakır şehir surlarındaki bir kovuktan, şehir içine sokulduğu görülür.

Bunun üzerine, köpeğin girip-çıktığı bu kovuk genişletilir ve buradan şehre giren Hz. Süleyman ve 27 arkadaşı sahabe, kapıları açmalarının ardından, şehit olurlar. İlaveten 13 sahabe ise, surların farklı bölgelerinde, yine aynı kuşatma sırasında şehit olmuşlardır. Yaralanan Sultan Sasa’nın da bir süre sonra şehit olmasıyla, bölgede 41 sahabenin gömüldüğü söylenmektedir.

Bu sahabeler’den, 30 tanesinin mezarı bilinmektedir. Ancak, kuşatmanın ardından bir kısım sahabe, şehirde yerleşmiş ve bunların toplamının 541 olduğu bildiriliyor. Hatta, şehirde şecerelerin tutulduğu ve sahabe torunu olduklarını söyleyenlerin bile bulunduğu söyleniyor. Evet, tarihi özellikleri yanında dini özellikleri de ön plana çıkan bu şehirde: 6 peygamber kabri ve 3 peygamber mekanı bulunduğu belirtiliyor. Hatta, sahabe kabirlerinin sayısı bakımından: Mekke ve Medine’den sonra, dünya üzerinde üçüncü şehir olduğu da söyleniyor.

SAİNT GEORGİ-KARA PAPAZ KİLİSESİ-MAR GEVERGİS NASTURİ KİLİSESİ

İç kalenin kuzeydoğu köşesinde, Cezaevinin bitişiğindedir.
Yapının, ne zaman ve kim tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir. Ancak, 2’nci yüzyılda, Nasturi Hıristiyanları tarafından kullanıldığı bilinmektedir.
Yapı: kesme siyah bazalt taştan yapılmıştır. Bu renk nedeniyle, halk arasında: “Kara Papaz Kilisesi” olarak da bilinmektedir.
Kilise yapısı: Artuklular döneminde, işlev değiştirerek, Virantepe höyüğü üzerinde kalıntıları bulunan, Artuklu Sarayının hamamı olarak kullanılmıştır. Hatta: o dönemde; Sarayda yaşayan Cizreli bilgin El Ceziri’nin burada, yani, hamamda bazı mekanik sistemler icat ettiği ve bu sistemlerin Artuklu hükümdarları tarafından kullanıldığı söylenmektedir.
Yapı: 2005 yılında restore edilmiş olup, günümüzde sergi salonu olarak kullanılmaktadır.

Diyarbakır Kalesi Dış kale ve surlar

DIŞ KALE VE SURLAR 

Dış kale bölümünde: türbe, kilise, han, hamam, medrese ve cami gibi yapılar bulunmaktadır. Ancak, günümüzde, özellikle kalenin surları dikkat ve ilgi çekmektedir. Çünkü: bu surlar, dünyanın en eski ve en sağlam surlarıdır. Hatta: dünya üzerinde, Çin seddinden sonra, dünyanın en uzun, en sağlam ve en geniş surları olarak kabul edilmektedirler. Evet, bu surlar: 5600 yıl boyunca, her türlü saldırı ve istilaya karşı şehri korumuştur. 1932 yılında ise, Dağkapı tarafındaki surların bir kısmı: dönemin valisi tarafından, şehrin hava akışını engellediği gerekçesiyle yıktırılmıştır.

Surların uzunluğu: 5700 metredir. Yükseklikleri: 10-12 metre arasındadır. Kalınlıkları ise: yer yer 3-5 metre arasında değişmektedir. Surlar: doğu-batı yönünde 1700 metre ve kuzey-güney yönünde 1300 metrelik bir alanı kuşatırlar. Yalnız, burada bir ayrıntıdan söz etmek istiyorum.

Eldeki verilere göre: günümüzdeki dış surların dışında, 4’ncü yüzyılda, ikinci bir sur şeridi daha bulunuyordu. Bu ikinci dış sur serisi: 1232 yılında, şehri ele geçiren Eyyübi Hükümdarı Melik Kamil tarafından yıktırılmış ve bunların taşları, mevcut surların onarımında kullanılmıştır. Günümüzde, yok olan bu surların kalıntılarının bir kısmı: Dağkapı, Mardinkapı ve Hastaneler caddesi civarında görülebilmektedir.

Diyarbakır Kalesi Burçlar
Burçlar

Surlar üzerinde: 82 tane burç bulunmaktadır. Burçların içinde: sarnıçlar, mahzenler, yatma yerleri ve depolar bulunmaktadır. Burçlar üzerindeki kabartmalar ve kitabeler ilgi çekmektedir.
Surlar üzerinde, kuleleri birbirine bağlayan geniş bir yol bulunmaktadır. Bu yol: 70 cm kalınlığında bir mazgal duvarı ile korunmaktadır.

Bu burçlar içinde, en öne çıkanlar şunlardır:

Dağ Kapı (Harput Kapı) Burcu: Şehir surlarının en önemli burcudur ve bu nedenle, şehirde egemenlik kurmuş bütün medeniyetler, bu burç üzerine, armalar ve kitabeler gibi kendi kültürel işaretlerini koymuşlardır. Ama, genel olarak burcun birçok yerinde: üzüm ve yaprak şekilli bitkisel ve hayvansal motifli rölyefler görülür. Özellikle: Abbasilere ait güvercin ağırlıklı hayvan ve bitki motifleri önem kazanmaktadır.

Burada: Kral Süleyman mührü kabartması ilgi çekmektedir. Kapıda bulunan, işlemeli demir kapı: kapının nöbetçileri tarafından, akşam gün batımında kapanır ve gün doğumunda açılırmış. Günümüzde, bu burcun alt bölümü sergi salonu ve Turizm Danışma Bürosu olarak kullanılmaktadır.

Yedi Kardeş Burcu: 1208 yılında, Artuklular döneminde yapılmıştır. Evli Beden burcu ile aynı dönemde yapıldığı düşünülen burç için: usta-çırak efsanesinden söz edilmektedir.
Burcun üzerinde: Selçukluların simgesi olan “çift başlı kartal” ve 2 kanatlı aslan kabartması ilgi çekmektedir. Kartal figürü, iki aslan figürü arasındadır. Aslan figürleri: bulunduğu yerin koruyuculuğunu simgeler. Ortadaki kartal figürü ise, tarihte gelmiş geçmiş Türk İslam devletlerinin ve Selçukluların simgesi olarak kullanılmıştır.
Bunların altında ise, bir kuşak gibi burcu çevreleyen, burcun kitabesi bulunmaktadır. Kitabeye, burcu yaptıranlar için dualar işlenmiştir. Bunların dışında: burca baktığınızda, zeminden burcun en üst bölümüne kadar olan yüzeyin her karesinde, bir estetik anlayışın egemen olduğunu görebilirsiniz.
Usta-Çırak Efsanesi: Bir zamanlar, bölgenin hükümdarı, şehir surlarının batısında, iki burç inşa edilmesini emreder. Bunun üzerine görevlendirilen usta: Yedi Kardeş Burcunu yapmaya başlar.

Çırağı ise: Evli Beden Burcunu yapmaya başlar. Her iki burç bittikten sonra: hükümdar, Evli Beden Burcu’nun, diğer Yedi Kardeş Burcundan daha güzel olduğuna karar verir. Ancak, bu durumu içine sindiremeyen usta: kendisini Yedi Kardeş Burcundan aşağıya atar ve ölür. Ustasının intiharına içerleyen, Evli Beden Burcunu yapan çırak da, kendini surlardan aşağıya atar ve ölür. Bu olaydan sonra: Evli Beden ve Yedi Kardeş Burçlarının bulunduğu bölgeye “Ben u Sen” ismi verilir.

Evli Beden Burcu (Ulu Beden Burcu): 1208 yılında, Artuklular döneminde yapılmıştır. Mimarı: Cafer oğlu İbrahim’dir. Burçta, toplam 6 tane, aslan figürü bulunmaktadır. Bu figürlerde, kanatlı aslanların başlarında taç görülmekte, kuyrukları ise ejderha şeklinde görülmektedir. Mezopotamya mitolojisinde görülen kanatlı aslan (sfenks) kabartması, dönemin en güzel eseri olarak önem kazanmaktadır. Bu burçta: tüm burçlara nazaran, taş işçiliğinin daha güzel ve ince olduğu görülmektedir.

Keçi Burcu (Kız Burcu): Mardin kapısının doğu bölümündeki bu burç, surlar üzerindeki en eski ve en büyük burç olarak önem kazanmaktadır. Güneş Tapınağı üzerine kurulmuş olan bu burcun, kesin yapım tarihi bilinmemektedir. Ancak, üzerinde bulunan kitabeye göre, Mervaniler döneminde onarıldığı yazılıdır. Bu burç üzerinden: çevrenin muhteşem güzel panoramik manzarası izlenebilmektedir. Bunun dışında, burç üzerinde: ön kemer taşı üzerinde bulunan “kuş” figürü ilgi çekmektedir. Günümüzde, burç içinde, geçmişte bir dönem “zindan” olarak kullanılan bir bölüm görülüyor. Ayrıca: 2004 yılında yapılan restorasyon neticesinde: burç içindeki bölümler, halen sergi alanı ve resepsiyon salonu olarak kullanılmaktadır.

Nur Burcu: 1089 yılında, Melikşah döneminde, Selçuklular tarafından yapılmıştır. Mimarı: Selamioğlu Urfalı Muhammed’dir. Burcun: Kafi yazı ile yazılmış kitabesi ve zengin hayvan figürleri ilgi çekmektedir. Kitabe içinde, özellikle: uzun boynuzlu keçi motifli rölyefe dikkatinizi çekmek istiyorum. Ayrıca, yine dört nala koşan at rölyefi ilgi çekmektedir.

Kitabenin sağ tarafında ise: güvercin motifli rölyefin altındaki, bağdaş kurmuş vaziyette oturan, kısa saçlı, eli ile ayaklarını tutan çıplak kadın motifi görülür. Bunun, dönemin özelliğine binaen, bolluk ve bereket tanrısını simgelediği düşünülmektedir. Ama, aynı zamanda, bu motifler, o dönemde, yani İslami dönemde, yasak olmasına rağmen, sanatın ne kadar gelişmiş olduğunun en büyük göstergesidir.

Diyarbakır Kalesi Kapılar
Kapılar

Dış kalenin, surlar üzerinde bulunan ve her yöne açılan 4 kapı: Dağkapı (Harput kapısı), Urfakapı (Rum kapısı), Mardinkapı (Telli kapısı) ve Yeni kapı (Su kapısı-Dicle kapısı) olarak isimlendirilmektedir.
İç kalenin kapıları: Fetih kapısı, Saray kapısı, Küpeli kapısı, Oğrun kapısıdır. Fetihkapı ve Oğrunkapı: dışarıya, Saraykapı ve Küpelikapı ise, içeriye açılmaktadır. Fetih ve Oğrun kapılar, günümüzde kullanılmamaktadır.

Dağkapı: Şehrin, Harput yani günümüz Elazığ şehri istikametine açılan kapıdır. 1932 yılında, yukarıda da söz ettiğim gibi, şehrin hava alması için, Dağ kapısı burcu ile Tek Beden burcu arasındaki, 2 burç ve 200 metrelik sur alanı yıktırılmıştır.

Mardinkapı: Eski kentin güneyindedir. Telkapısı ve Tepekapısı ismiyle de bilinmektedir. Kapı onarılmış olup, günümüzde de kullanılmaktadır.

Urfakapı: Şehrin batı bölümündedir. Rumkapı ve Halepkapı olarak da bilinmektedir. Buranın, günümüzde üç girişi olmasına rağmen, eskiden iki girişi bulunuyormuş.
Bir girişi:Selçuklular tarafından onarılan ve Melik Ahmet Caddesine açılan kapıdır. Bu demir kanatlı kapı üzerinde: hayvan başlı çiviler ve çift başlı kartal sembolü bulunmaktadır.
Diğer giriş kapısı: Bizans döneminde yapılan, Meryem Ana Kilisesine doğru uzanan, yalnızca rahip ve rahibeler tarafından kullanılan, taş kemerli kapıdır.
Üçüncü kapı ise, sonradan açılmıştır.

Yenikapı: Şehrin doğu bölümündeki kapısıdır. Basık kemerli ve tek girişlidir. Şehri, Dicle nehrine bağlar. Bu nedenle: Sukapısı ve Dicle kapısı olarak da bilinir.

Diyarbakır Ulu Cami
Diyarbakır Ulu Cami

ULU CAMİ

Gazi caddesinde, Hasan Paşa hanının karşısında., Mardin ve Harput kapısını birleştiren eksenin batısındadır.

Caminin en büyük özelliği: Anadolu’nun ilk camisi ve İslam aleminin, 5’nci Harem-i Şerif-i yani Mukaddes Mabet olarak kabul edilmesidir.

Burada: ilk olarak, bir pagan yani putlara tapanlara ait bir tapınak bulunuyormuş. Daha sonra ise, Mar Toma isimli kilise olarak kullanılmaya başlanmıştır. 639 yılında ise, Müslüman Araplar, şehri ele geçirince, burası, Cami-i Kebir ismiyle, camiye dönüştürülmüştür.

Evet, Ulu cami olarak günümüze kadar gelen bu yapı: bütün dönemlerde, önemini korumuştur. Günümüzde de, şehrin en önemli dini yapısı ve turistik ziyaret yerlerinden birisidir. Ancak, yangınlar ve diğer çeşitli tahribat ve yıkımlar sonucu, birçok kez onarımdan geçirilmiştir. Özellikle, en kapsamlı onarım, 1091 yılında Selçuklular döneminde yapılmıştır. Son olarak ise, 1975-1977 yılları arasında, kapsamlı bir onarımdan söz edilir. Elbette, günümüzdeki yapı, tüm bu onarımlar sonucu, orijinalliğinden yer yer uzaklaşmıştır. Cami günümüzdeki şekline: 1185 yılında ulaşmıştır.

Yapının mimari özelliklerinden söz etmek gerekirse: caminin dört cephesi, İslam’ın 4 ana mezhebine ayrılmıştır. Hanefi ve Şafiler, 2 ayrı mekanda ibadetlerini sürdürmektedirler. Hanefiler Bölümü: Bu bölüm, kiliseden, camiye dönüştürülen esas bölümdür. Yapının genel mimari özellikleri ise: Suriye-Şam şehrinde bulunan Emeviye Camisinin özelliklerini taşımaktadır. Özellikle, kemer kapıdaki ince taş kabartmaların güzelliği dikkat çekmektedir. Ortadaki büyük avlunun cephesinde, değişik dönemlere ait, farklı mimari bezemeler, süslemeler, kabartmalar, yazıtlar görülmektedir. Ancak, bunların hepsi, farklı dönemlere ait olmasına rağmen, büyük bir uyum içindedirler.

Caminin avlusunda: demir parmaklıklar içinde, güneş saati görülmektedir. Bu saat, büyük olasılıkla, sibernetiğin babası olarak kabul edilen, Müslüman bilgin “El Cezeri” tarafından yapılmıştır. Bir kısım farklı kaynağa göre ise, Romalılar döneminden kalmadır.

HASAN PAŞA HANI

Şehir merkezinde, Ulu caminin doğusundadır.
Yapı: 1573 yılında, Osmanlı dönemi valilerinden Hasan Paşa tarafından yaptırılmıştır.
Yapı: avlulu ve 2 katlıdır. Avlunun ortasında ise, sütunlu ve üstü kubbeli bir şadırvan görülmektedir.

ZİNCİRİYE MEDRESESİ

Ulu cami ile arasında kemerli bağlantı bulunmaktadır. Yani, ulucami külliyesini tamamlayan bir yapıdır.
1198 yılında, Eyyübi hükümdarı Melik Salih Necmeddin zamanında yapıldığı tahmin edilmektedir. Kitabesine göre: mimarı İsa Ebu Dirhem’dir.
Medrese ile, Ulu cami arasında, kemerli bağlantılar görülmektedir. Yani, bir anlamda, Ulu Cami külliyesini tamamlayan bir yapıdır. Tek katlı ve iki eyvanlıdır. Medrese yapısı: 1934 yılında onarılmış, 1985 yılına kadar, bir dönem Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmıştır. Günümüzde ise, kurs yeri olarak kullanılmaktadır. Evliya Çelebi, yazıtlarında bu medrese hakkında “alimler arasında paye sahibidir” demektedir.

Diyarbakır Mesudiye Medresesi

MESUDİYE MEDRESESİ

Ulu caminin kuzey bölümünde, Ulu camiye bitişiktir.
1198-1223 yılları arasında Artuklular döneminde yapılmıştır. Adını, yapıyı yapan Mesut adlı ustadan almaktadır. Burada, kitabesinde yazdığına göre: yapıldığı dönemde: 4 Sünni mezhebe ait fıkıh dersleri veriliyormuş. Yani, dönemin en önemli üniversitelerinden biri gibi çalışıyormuş.
Yapının mimari yapısı incelendiğinde, en önemli özelliğinin: mihrabın her iki yanına yerleştirilmiş, dönebilen bazalt sütunlar olduğu görülmektedir. Bu sütunlar: yer hareketleri yani deprem sonucu, yapının her hangi bir yerinde olabilecek çökme veya kaymayı tespit edebilmek için konulmuştur. Yani, tam bir “statik harikası “dır da denilebilir.

Diyarbakır Nebi (Peygamber) Camii

NEBİ (PEYGAMBER) CAMİİ

Şehir merkezinde, İnönü Mahallesinde, Gazi Caddesindedir.
15’nci yüzyılda, Akkoyunlular döneminde yapılmıştır. Yazılı kaynaklara göre, 1927 yılında caminin üst ahşap kirişleri çürüyerek çökmüştür. Günümüzdeki caminin ise, 15’nci yüzyıl sonları ile 16’ncı yüzyıl başlarında; Osmanlı döneminde yapıldığı düşünülüyor.
Caminin özelliği: minaresindeki kitabelerde “Muhammed” diye bahsedilmektedir ve bu nedenle, camiye “Nebi” veya “Peygamber” camii denilmektedir.
Caminin, 1530 yılında bir Hacı Hüseyin isimli bir kasap tarafından yaptırılan minaresi, 1960 yılında onarılarak restore edilmiştir.

Diyarbakır Behram Paşa Camisi

BEHRAM PAŞA CAMİSİ

Şehrin güneybatı bölümünde, Süleyman Nazif mahallesindedir.
Diyarbakır valisi Behram Paşa tarafından, 1565-1572 yılları arasında yaptırılmıştır. Yapının mimarının, ünlü Mimar Sinan olduğu söylenir. Yapı: kesme taştan yapılmış ve tek kubbelidir. Osmanlı döneminin, burada yapılan en görkemli camilerinden biridir.
Yapı, görünüm olarak, İstanbul’da karşımıza çıkan, Sadrazam camilerine benzemektedir. Özellikle, minberi, çok süslüdür ve tam bir sanat harikasıdır. Caminin, önündeki şadırvanı ile sütunlu bir saray girişini anımsatmaktadır.
Caminin minaresine: 1828 yılında yıldırım düşer ve 1930 yılında onarılır.

Diyarbakır Şeyh Mutahhar-Dört Ayaklı Minare Camii

ŞEYH MUTAHHAR-DÖRT AYAKLI MİNARE CAMİİ

Şehir merkezinde, Özdemir mahallesinde, Balıkçılarbaşı semtindedir.
Cami: 1500 yılında, Akkoyunlu hükümdarı Kasım tarafından yaptırılmıştır.
Yapı: siyah-beyaz kesme taşlardan yapılmıştır. Şeyh Mutahhar’ın mezarının burada olduğu bahisle, bu isim verilmiştir.
Caminin minaresi: kuzeydoğu yönünde, günümüzde, yol ortasında bulunmaktadır. Ancak, minare, camiden daha çok ilgi çekmekte olup, Anadolu’da tek olması nedeniyle önem kazanmaktadır.
Çünkü, minare: dört ayrı sütun üzerinde yükselen, kare planlıdır. Dört ayak ile, İslam’daki 4 mezhep temsil edilmektedir. Üzerinde yükselen minare de, İslam dinini temsil etmektedir.
Şunu hatırlatmak istiyorum ki: minarenin sütunları altından, 7 kez geçerseniz, her dileğinizin yerine geleceğine inanılır.

SAFA (PARLI) CAMİİ

Şehir merkezinin kuzeybatı bölümünde, Melek Ahmet Caddesinde, caddeye 150 metre uzaklıktadır.
Akkoyunlular döneminde, 15’nci yüzyılda 1532 yılında, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan tarafından yapılmıştır. Kapısı üzerinde bulunan yazıta göre, 1513 yılında ise onarım gördüğü bilinmektedir.
Caminin: çinileri ve zengin taş süslemeleri ilgi çekmektedir. Siyah bazalt taş kullanılarak yapılmıştır. Özellikle, taş işlemeciliği, ziyaretçilerin ilgisini çeker. Bu taş işlemeleri: minaresinde, kaideden başlar ve külahına kadar devam eder. Yapının boyutları: yaklaşık; 22 x 20 metredir.
Caminin minaresi: kuzeydoğu köşesindedir. Minarenin kaidesi, siyah bazalt taşlarla ve kaideden sonraki bölüm ise, sarıya çalan beyaz taşlarla döşenmiştir. Minarenin yapımı sırasında: harcına, çevrede yetişen kokulu bitkilerden, 70 yük katıldığı ve bu nedenle, camiye “Miskli” yani “kokulu” cami denildiği söylenmektedir. Hatta, bu nedenle yani kokunun kaybolmaması için, o dönemlerde, minarenin bir kılıf içinde muhafaza edildiği ve yalnızca Cuma günleri, kılıfı açılarak, etrafa koku yaymasının sağlandığı söylenmektedir.
Caminin batısında: büyük hekim “Muslihiddin-i Lari” nin mezarı bulunmaktadır.

FATİHPAŞA KURŞUNLU CAMİSİ

Şehrin kuzeydoğu bölümünde: Fatihpaşa Mahallesindedir. İç kalenin güney kapısından gidilir.
Yapı: 1516-1520 yılları arasında, şehrin ilk Osmanlı valisi Diyarbakırlı Mehmet Paşa tarafından: Ermene Surp Theodora kilisesinin camiye çevrilmesi suretiyle yapılmıştır.
Yani, bölgedeki ilk Osmanlı eseridir. Aynı zamanda, şehirdeki en boyutlu ve güzel yapılardan birisidir. Yalnız caminin en büyük özelliği: kurşundan yapılmış merkezi kubbenin çevresinde, küçük kubbelerin bulunmasıdır. Kubbelerin üstü, kurşundan kaplı olduğu için, halk arasında, kurşunlu cami olarak bilinir.
Yapının duvarları, muhteşem güzel çinilerle kaplıdır. Cami, Cumhuriyet döneminde onarılmıştır. Caminin yapılmasını sağlayan ve şehrin Osmanlı dönemindeki ilk valisi olan Bıyıklı Mehmet Paşa’nın mezarı: caminin hemen doğusundaki hazirededir.
Caminin minaresi: kuzeybatı bölümde ve camiye bitişik, silindirik bir yapıdadır ve sarımsı taşlarla örülüdür.

Diyarbakır Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi
Diyarbakır Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi

 

MERYEM ANA SÜRYANİ KADİM KİLİSESİ

Şehir merkezinde, Ali Paşa mahallesindedir.
İlk olarak, burada, güneş tapınağı olarak kullanılan bir mabedin bulunduğu tahmin edilmektedir.
Günümüzdeki yapının yapım tarihi ve yaptıranı hakkında ise, ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır.
Ancak, kapısı ve mihrap üzerinde bulunan bir kısım kalıntılar, yapının Geç Roma döneminde yani 3’ncü yüzyılda yapıldığını göstermektedir. Ancak yine de takip eden dönemlerde, birçok değişiklik geçirmiştir. Yapıda, bazı azizlerin türbeleri bulunmaktadır. Yapının Roma biçimi kapısı ilgi çekmektedir.

Kilise: 1034 yılında, Patrik IV. Diyonosiyos tarafından, patriklik merkezinin Diyarbakır şehrine taşınması nedeniyle, 11’nci yüzyıldan, 19’ncu yüzyılın sonlarına kadar, Süryani Patrikhanesi olarak görev yapmıştır. 1933 yılında ise, Mardin Süryani Kadim Metropolitliğine bağlanmış ve halen buranın üyesidir.

Günümüzdeki görünümüne ise, 18’nci yüzyılda ulaşmıştır ve günümüzde faaldir yani ibadete açıktır. İçinde, bazı azizlerin resimleri bulunmaktadır. Ayrıca: ceviz ağacından yapılmış kapılar, el işi gümüş kandiller dikkat çekmektedir. Süryani kilise kültürü gereği, patrik mezarlarının kilise içine yerleştirilmesi geleneğine, burada da uyulmuştur. Çeşitli dönemlerde burada görev yapmış ve görev başında iken ölen pek çok patrik ve rahibin mezarı, kilise içinde bulunmaktadır.

Diyarbakır Surp Giragos Ermeni Ortodoks Kilisesi

SURP GİRAGOS ERMENİ ORTODOKS KİLİSESİ

Şehir merkezinde, Özdemir mahallesinde, Göçmen sokaktadır. Eklenti yapılarıyla, günümüzde de görkemli görünümünü korumaktadır.
Kilisenin yapım tarihi bilinmemektedir. Ancak, yazılı kaynaklarda, kilise hakkındaki ilk bilgiler, 1517 yılında geçmektedir. Bu yüzden, 16’ncı yüzyılda yapıldığı düşünülmektedir. Yapıda: 1827 ve 1880 yıllarında, iki büyük yangın çıkmıştır. 1880 yılındaki büyük yangın sonucu, yapıya, yeni ilave bölümler eklenmiştir. Bu eklemeler sonucu, yapı, aynı anda, 3000 kişinin ibadet edebileceği bir Ermeni kilisesi haline gelerek, dünyada tek olmuştur.

Yapı: Ermenilerin bölgeyi terk etmeleri sonrasında: I. Dünya savaşı sırasında, Alman subayların karargahı, daha sonra, 1960 yılına kadar askeri depo, Sümerbank bez deposu ve benzeri amaçlarla kullanılmıştır. Daha sonra ise, Diyarbakır Ermeni Cemaati tarafından onarılarak, günümüzde tekrar dini yapı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

DELİLER-HÜSREV PAŞA HANI

Şehir merkezinde, Mardin kapı mevkiindedir. Şehirde, günümüze kadar ayakta kalarak gelmeyi başarabilmiş en büyük handır.
Yapı: 1521-1527 yılında, Diyarbakır Valisi Hüsrev Paşa tarafından yaptırılmıştır. Hicaz ve İpek yolu üzerinde, Suriye-İran ve Hindistan’a gidecek olan ticaret kervanları için yaptırılmıştır.
Yapının, hemen arkasında cami ve medrese bulunmaktadır, yani bir anlamda “kompleks” olarak yapılmıştır. Siyah bazalt, beyaz kalker, moloz taş ve tuğla kullanılmıştır. Geniş avlusunda, bir şadırvan bulunmaktadır. Odalar ve ahırlar, avlunun çevresinde sıralanmaktadır. İkinci katta ise, yine küçük kapılı han odaları bulunmaktadır.
Buraya “Deliler Hanı” denilmesinin nedeni: Hicaz’a gidecek hacı adaylarını götürecek rehberlerin (bunlara deliler denilmektedir) burada kalmalarındandır.
Yapı, günümüzde, butik otel olarak kullanılmaktadır.

SÜLÜKLÜ HAN-KAZANCILAR HANI

Şehir merkezinde, Gazi caddesi üzerinde, Kazancılar sokağındadır.
Yapı: 1683 yılında, Mahmut Çelebi ve kız kardeşi Atike Hatun tarafından yaptırılmıştır. 3 katlı ve her katında 18 odalıdır. Zemin kat: ahır olarak kullanılmıştır. Ancak, günümüze, yapının yalnızca tek katı sağlam olarak gelebilmiştir.
Hanın en büyük özelliği: avlusunda bulunan kuyunun içinden çıkarılan ve tedavi amaçlı kullanılan sülüklerdir.
Ayrıca, hanın altında gizli bir geçidin bulunduğu ve bu geçidin iç kaledeki cezaevine çıktığı ve o dönemde, 3 idam mahkumun, bu geçidi kullanarak, kaçmayı başardığı ve bu olaydan sonra geçidin kapatıldığı söylenmektedir. Günümüzde, han yapısı: otantik bir kafeterya olarak kullanılmaktadır.

Diyarbakır Aşefçiler Çarşısı

AŞEFÇİLER ÇARŞISI

Şehir merkezinde, Melek Ahmet Paşa caddesi ve Peynirciler pazarı arasındaki, Maliki Ejder Camisinin bulunduğu sokakta kurulmaktadır.
Özellikle, sabahın erken saatlerinde, Dicle vadisindeki bağ ve bahçelerdeki çeşitli otları, sebzeleri ve meyveleri getiren kadınlar, organik ürünlerini bu çarşıda satıyorlar. Diyarbakırlılar, bu şifalı otlara ilgi gösteriyorlar, siz de şehri ziyaretinizde, burayı mutlaka görmelisiniz.

SİPAHİ PAZARI

Şehir merkezinde: Balıkçılarbaşı ve Ulu cami arasındaki bölümdedir.
Çarşıda: yöresel elbiseler, baharat, el yapımı bakır eşyalar, antika eşyalar, geleneksel düğünlerde kullanılan kına ve aksesuarlar, tütün, puşi gibi eşyalar satılmaktadır.
Çarşının yapım tarihi hakkında net bilgiler bulunmamaktadır.

PEYNİRCİLER ÇARŞISI

Şehir merkezinde, Balıkçılarbaşı ve Mardinkapısı arasında, Deva hamamının bitişiğindedir.
Bu çarşıda, farklı lezzetlerde birçok peynir satılmaktadır ki, özellikle, yöreye özgü “örgü peynir” bu çarşıda satılmaktadır. Bu yüzden, özellikle Diyarbakırlılar ve çevreden şehri ziyarete gelenler tarafından mutlaka uğranılan bir yer olmuştur.

KUYUMCULAR ÇARŞISI

Şehir merkezinde, Gazi caddesi üzerinde, Ulu caminin tam karşısındadır.
Çarşıda: her türlü el işi ziynet eşyası satılmaktadır. Ticaret hacmi bakımından, şehrin en önemli merkezlerinin başında gelmektedir.

DEMİRCİLER ÇARŞISI

Şehir merkezinde, Gazi caddesi üzerindedir.
Bu çarşıda: geleneksel tarım aletleri ve demir işçiliğinin en güzel örnekleri yapılıp satılmaktadır. Şehirde, balkon ve pencerelerde göreceğiniz süslü demir korkuluklar, bu çarşıda yapılmaktadır.

Diyarbakır Şehir Yakınlarında Gezilecek Yerler

ŞEHİR YAKINLARINDA GEZİLECEK YERLER

Diyarbakır Ongözlü-Silvan Köprü

ONGÖZLÜ-SİLVAN KÖPRÜ

Şehir merkezinin güneyinde, Mardin kapıdan çıkıldığında, 3 km uzaklıkta; eski Silvan yolu üzerinde; Kırklar dağı eteğinde; Dicle nehri üzerindedir.
Bir söylentiye göre: köprü: 515 yılında yapılmıştır ve 742 yılında ise, Emevi Halifesi Hişam tarafından onarılmıştır. Ancak, köprünün güneybatı bölümünde bulunan kitabeye göre: köprü, 1065-1067 yılları arasında: Mervaniler tarafından yaptırılmıştır. Mimarı ise: Ubeydoğlu Yusuf’tur.

Köprünün 10 gözlü olarak yapılmış olması, isminin de on gözlü köprü olmasına neden olmuştur. Yapıda, kesme-bazalt taşı kullanılmıştır. Köprünün uzunluğu: 172 metredir. Batı kısmından başlayarak, ilk 5 gözü: yaklaşık 10 metre iken, beşinci gözden itibaren genişlik 4 metre azalarak, 6 metreye düşer. Evet, günümüzde, bu köprü tarihi özellikleri nedeniyle kullanılmamaktadır.

Ulaşım, köprünün hemen ilerisinde, yeni yaptırılan “Mervani” köprüsünden sürdürülmektedir. Köprü hakkında son bir not: Dicle ırmağı, Diyarbakırlılar için kutsal sayılmakta ve “Allah’a giden yol” olduğuna inanılmaktadır. Bu inanış sonucu: Diyarbakırlı genç kızlar ve kadınlar: her yıl Kurban Bayramı akşamı, Dicle köprüsü yani bu köprü üzerinde toplanırlar ve daha önce hazırladıkları, dileklerinin yazılı bulunduğu kağıtları, dualar ederek, nehre atarlar. Böylece, dileklerinin gerçekleşeceğine inanırlar.

Diyarbakır Hevsel Bahçeleri

HEVSEL BAHÇELERİ

Şehir merkezinin güneybatısındaki bu bölümde: Dicle nehrinin debisinin azalmasıyla, delta oluşmakta ve buralar zamanla çok verimli bostan ve bahçelere dönüşmektedir. Hevsel bahçelerinin hemen üzerinde, bir düzlem halinde görülen bir tepecik var. Buranın adı: Kırklar dağıdır. Yani, ismi dağ olsa da, yüksekliği pek fazla olmadığından, pek dağa benzemez.
Evet, sık ağaçlıklı alan: Hevsel Bahçeleri olarak isimlendirilmiştir. Uzun yıllar süresince, şehrin sebze ve meyve ihtiyacı, buradan karşılanmıştır. Özellikle: güvercin gübresiyle yetiştirilen, ünlü Diyarbakır karpuzu, burada yetiştirilmektedir. Bunun yanında, Diyarbakırlılar, uzun yıllar boyunca, sıcak yaz günlerinde, burada, kamıştan ve tahtadan yapılan kulübelerde yaşamışlardır.

Hevsel Bahçeleri hakkında, Evliya Çelebiye atfedilen bir söylenti bulunmaktadır. Şöyle ki: şehre yaklaşan Evliya Çelebi: büyük patlıcan tarlalarını görünce, patlıcan tüketimi sonucu, şehirde asık suratlı ve mide rahatsızlığı çeken birçok insanla karşılaşacağını düşünür. Ancak, şehre girdiğinde, şehirde yaşayan insanların, sağlıklı ve gürbüz olduklarını görür ve şaşırır. Bunun nedenini araştırdığında ise, Hevsel Bahçelerindeki karpuz bostanlarını görür ve karpuzun, patlıcanın yarattığı zararlı etkileri giderdiğine karar verir.

Son bir not: Hevsel bahçelerinde, 180 kuş türünün bulunduğu söyleniyor, yani kuş gözlemi sevenler, Hevsel bahçelerinde birçok kuş türünü izleyebilirler.

Diyarbakır Gazi Köşkü-Seman Köşkü

GAZİ KÖŞKÜ-SEMAN KÖŞKÜ

Şehir merkezinin 5 km. güneyinde, eski Mardin karayolu üzerindedir.
Yapı: 15’nci yüzyılda, Akkoyunlu mimari özellikleri dikkate alınarak yapılmıştır. Ulu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk: Ordu Komutanlığı sırasında, burada konakladığı için, yapıya “Gazi Köşkü” ismi verilmiştir.

Yapı: 2 katlı ve dikdörtgen planlıdır ve yapımında: bazalt taşı ve beyaz kireç taşı kullanılmıştır. Alt kat bölümü: çay odası olarak isimlendirilir ve bu odada: selsebilli eyvan ve mutfak bulunmaktadır Selsebilli eyvan yani havuz düzeninin, İç kale içinde kalıntıları bulunan Artuklu sarayında da kullanıldığı görülmekte olup, burada da aynı düzen bir yapı bulunması ilginçtir.

Selsebilli eyvanın üst kısmı: beşik tonoz, yuvarlık kemerli ve zemin mermerdir. Buradan akan su: dikdörtgen bir havuza ve oradan da, kapalı bir kanalla avludaki büyük havuza dökülür.
Yapının ikinci katında: bir oda ve teras bulunur. Günümüzde, yapı: Atatürk’ün özel eşyalarının sergilendiği bir müze olarak kullanılmaktadır. Ayrıca: burada, çevre düzenlemesi yapılmış olup, özellikle yazın sıcak günlerinde, Diyarbakırlılar için, serinlemek ve eğlenmek için güzel bir merkez olarak kullanılmaktadır.
Son bir not: Diyarbakır’a yolunuz düşerse, buraya uğrayıp, kömür ateşinde hazırlanan ve semaver ile servis edilen çay tatmayı sakın ihmal etmeyin. Muhteşem güzel bir yer.

ERDEBİL KÖŞKÜ

Şehir merkezinin 5 km. uzağında, eski Mardin karayolu üzerindedir. On gözlü köprünün batısında, yüksek bir tepe üzerinde bulunmaktadır.
Yapının ilk olarak: 512 yılında, Akkoyunlular döneminde yapıldığı bilinmektedir. Böylece, çevrede yapılan diğer köşk tipi yapılara örnek teşkil etmiştir. 3 katlıdır. Dikdörtgen bir plana sahiptir ve kesme bazalt ve kalker taşı kullanılarak yapılmıştır. Zemin katında: eyvan, 1 oda ve mutfak bulunmaktadır. İkinci katta: 1 oda ve teras bulunmaktadır.
Yapının çevresi: yeşilliklerle doludur. Özellikle, en son restorasyon sonucu, köşk bahçesinde oluşturulan restoran, gerek Diyarbakırlılar ve gerekse yabancı ziyaretçiler tarafından yoğun olarak ziyaret edilmektedir.

Diyarbakır Devegeçidi

DEVEGEÇİDİ

Devegeçidi denilen yer: Diyarbakır şehir merkezine, 30 km. uzaklıkta ve büyükçe bir askeri birliğin bulunduğu yer olarak önem kazanmaktadır. Bu bölgede, ayrıca bir köprü ve baraj var.
Devegeçidi barajı: Devegeçidi çayı üzerine, sulama amacıyla, 2010 yılında yapılmıştır.
Devegeçidi köprüsü ise: Diyarbakır şehir merkezine, 20 km. uzaklıkta, Ergani kara yolunda, Devegeçidi çayı üzerindedir.
7 gözlü ve sivri kemerlidir. Kesme bazalt taştan yapılmıştır. Güney kısmında, 3 kitabesi bulunmaktadır. Bu kitabelere göre: köprü, 1218 yılında, Artuklular döneminde Melik Salih Nasıreddin Mahmud zamanında yapılmıştır. Köprü: 1972 yılında onarım görmüştür.

Diyarbakır Çermik

Diyarbakır Çermik

Yörede, güvenlik problemi olmayan, kaplıcaları ile önem kazanan bir yerleşim yeridir.

ULAŞIM

Diyarbakır il merkezinin 86 km. kuzeybatısındadır. Ergani üzerinden ulaşım sağlanmaktadır.

TARİHİ

İlçenin eski ismi “Aberna” dır. Ancak, “kaplıca” anlamına gelen “Çermik” ismi, günümüzde kullanılmaktadır. İlçe: tarihi süreç içinde, Harput ve Diyarbakır şehirlerine hakim olan devletlerin yönetiminde kalmıştır.
1883 yılında ise, Ergani sancağına bağlanır.

Diyarbakır Çermik

GENEL

Burası, yemyeşil bir ilçe olması ile önem kazanmaktadır. Çünkü, yörede, Medrap çayı, Sinag çayı, Medya çayı ve Sinan suyu bulunmaktadır. İlçeyi kuzeyden, Güneydoğu Torosların devamı olan dağlar çevreler. Dağların yüksekliği, kuzeyden güneye doğru azalma gösterir.

İlçe merkezinin denizden yüksekliği, 710 metredir.

İlçe ekonomisinin temeli: termal turizm, tarım ve mermerciliğe dayanmaktadır. Çünkü, ilçedeki kaplıcalar, yıllık yaklaşık 200-250 bin ziyaretçi ağırlamaktadır. Tarımda ise, pamuk-buğday-arpa ve darı yetiştirilmektedir. Yörede özellikle 1990 lı yıllardan sonra mermercilik te gelişmiştir.

GEZİLECEK YERLER

HABURMAN KÖPRÜSÜ

İlçe merkezine bağlı, Haburman köyünde, Diyarbakır-Malatya kara yolunda, Sinek çayı üzerindedir.
Üç gözlüdür. Bu gözlerden, ortadaki göz büyük ve sivri, yandakiler ise daha küçük ve yuvarlak yapılmıştır. Yontma beyaz taştan yapılmıştır. Köprünün uzunluğu: 109 metre, genişliği 5.5 metredir. Yükseklik ise, 11.20 metredir.
Köprü üzerinde bulunan kitabesinde, köprünün: 1179 yılında yapıldığı yazılıdır. Yaptıran ise: Artuklu hükümdarı, Necmüddin Alp’ın kızı Zübeyde hatundur. Köprüyü, kendi parasıyla yaptırmıştır.
Günümüzde, araç geçişleri için köprünün 150 metre ötesine, yeni bir köprü yapılmıştır.

Diyarbakır Çermik
Diyarbakır Çermik

 

ÇERMİK MELİKE BELKIS KAPLICALARI

İlçe merkezinin 3 km. doğusundadır. Burada, birçok otel ve pansiyon bulunmaktadır. Yukarıda sözünü ettiğim gibi, yıllık bazda, buraya 200-250 bin ziyaretçi gelmektedir.
Yılın bütün dönemlerinde açıktır. Ancak tedavi amaçlı kullanmak isteyenler için, 21 günlük kürler; Haziran ve Eylül ayları arasındaki dönem tavsiye edilmektedir.
Ülkemizin önemli kaplıcaları arasındadır. Yapılan tahlillere göre, kaplıca sularının şifalı geldiği rahatsızlıklar şunlardır: iltihaplı romatizmal hastalıklar, çocuk felçleri, deri hastalıkları, üst solunum yolu enfeksiyonu rahatsızlıkları ve bazı kadın hastalıkları.
Kaplıca sularının sıcaklığı: 48 derece civarında; kükürtlü ve radyoaktif olup, akım hızı: saniyede, 10 litredir. Son bir not, kaplıca suları kükürtlü olduğu için, çok pis koktuğunu unutmamak gerekir.

SİNEK ÇAYI KAYA KABARTMALARI

İlçe merkezinin, yaklaşık 7 km. kuzeybatısında, bir kanyon içindedir. Bu yüzden, bu kaya kabartmalara ulaşmak için zorlu bir yürüyüş yapmanız gerekir.
Burada, doğal bir kaya üzeri düzeltilmiş ve bu düzeltilen platforma: bir av sahnesi çizilmiştir. Bunun: Anadolu’da ilk avcılığın burada yapıldığını ifade etmektedir ve Anadolu’daki ilk resim olduğu düşünülmektedir.

SİNEGOG

İlçe merkezindedir.
Yapı: siyah ve beyaz, bazalt taşlardan yapılmıştır. Ancak, hangi dönemde ve kim tarafından yapıldığı bilinmemektedir. Ama, yapının üzerinde, Süryanice bir kitabe bulunmaktadır.
Günümüzde ev olarak kullanılan yapı: tek bölümden oluşmaktadır. Bu tek bölümde yani odada: nişler bulunmaktadır.

ÇERMİK KALESİ

İlçe merkezinin batısında, yüksek ve kayalık bir yerdedir. Kale yıkıntıları incelendiğinde, buranın ilk çağdan günümüze kaldığı anlaşılmaktadır.
Kale, Osmanlıların bölgeyi ele geçirmeleri sırasında, top atışlarıyla kısmen yıkılmıştır. Bunun üzerine, 1516 yılında, kale içinde oturan halk, kaleyi terk ederek ovaya yerleşmişlerdir. Kale günümüzde harabe halindedir, herhangi bir kitabesi bulunmamaktadır. Günümüze kadar gelen kısımları: iç kale bölümünde tek parça halinde bir kale kapısı, hisar bölümünde birkaç su sarnıcı, birkaç su kuyusu ve eski bir kiliseye ait duvar bulunmaktadır ki ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı bilinmemektedir.

Su kuyuları, kayalığa oyulmuş durumdadır, ancak günümüzde, 2-5 metre arasında genişlikleri olan bu kuyuların içleri taş ve topraklarla doldurulmuştur.
Ayrıca, yöre halkı arasında “berber dükkanı” olarak isimlendirilen bir yer var. Burası: kalenin güneydoğu bölümünde, kayalığa oyulmuş bir oda şeklindedir. Bu odanın uzunluğu: 3 metre, genişliği 4.5 metre ve yüksekliği: 1.5 metredir. Odanın kuzey, güney ve doğu bölümünde, oturmak için sedir bölümleri görülüyor.
Tüm bunların dışında, kale içinde, çok sayıda, eski ok ucu bulunmaktadır.

SARAY HAMAMI

İlçe merkezindedir. Ancak, kitabesi bulunmadığından, kim tarafından ve ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Ancak, 16 ile 17’nci yüzyıllar arasında yapıldığı sanılmaktadır.
Yapı: soğukluk, ılıklık ve halvetlik bölümlerinden oluşmakta olup, oldukça büyük olmasıyla ilgi çekmektedir. Her bölümün üstü, kasnaklı kubbelerle örtülmüştür.

ÇETECİ ABDULLAH PAŞA MEDRESESİ

İlçe merkezinde, çarşının tam ortasında, ana caddenin güneyindedir.
Burası: Anadolu’yu istila etmek isteyen İran hükümdarı Afşarlı Nadir Şah’ı yenen çeteci Abdullah Paşa tarafından, 1756 yılında yaptırılmıştır.

Yapı: birbirine bağlı 9 küçük hücreden oluşmaktadır. Burası, Osmanlı döneminde, Sultan II. Abdülhamit döneminde: bir ara “Çermik Rüştiye Mektebi” olarak da kullanılmıştır. Yakın geçmişte onarılan bina, günümüzde cami olarak kullanılmaktadır.

GELİN DAĞI VE EFSANESİ

Gelin dağı, İlçe merkezinin 4 km. kuzeybatısında, Çüngüş yolu üzerindedir.
Dağ: kalker yapılı kayaçlardan oluşmuş olup, yüzeyinde: su ve rüzgarın aşındırmasıyla oluşmuş, peri bacalarını andıran görüntüler görülmektedir. Bunlar, uzaktan bakıldığında insan dizisini andırmaktadır.
Söylentilere göre: “yöredeki geleneklere göre, Berdel yapılan iki gelin, karşılaştıklarında: aralarındaki anlaşmazlık nedeniyle, birbirlerine beddua ederler. Bunun üzerine, her iki gelin, aynı anda “taşa” dönüşürler. Bu nedenle, yörede, Berdel adeti, uğursuzluk sayılmaya başlanmış ve Berdel yapılan gelinler, aynı yoldan götürülmez, birbirlerini görmezlermiş. Başka bir söylenti daha var. Buna göre: “bir zamanlar buradan bir gelin alayı ağır ağır geçerken, çocuklardan biri, altını kirletir ve annesi, başka bir şey bulamadığı için, çocuğun altını yufka ile temizlemeye kalkışır. Bunun üzerine, Allah’ın gazabına uğrar ve bütün alay, gelinle birlikte taş kesilir.”

Diyarbakır şehri tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için. 

Isparta Eğirdir

 

Isparta Eğirdir

 

Her ne kadar elması meşhursa da asla bu elmayı bulamayacağınız, gölün tüm hayatı etkilediği ve Selçuklular zamanında cennet mekanı olarak adlandırılan şirin bir ilçe, Öte yandan ,Eğirdir denildiğinde ilk akla gelen “Komandolar”

ULAŞIM

İlçe, Isparta-Konya devlet yolu üzerindedir. Yurdun her yerinden, kolayca ulaşılır.

Eğirdir ilçesinin, Isparta il merkezine uzaklığı: 36 km. dir. Eğirdir-Ankara arası uzaklık: 456 km. Eğirdir-Afyon arası uzaklık: 138 km. Eğirdir-Antalya arası uzaklık: 186 km. Eğirdir-Burdur arası uzaklık: 90 km. Eğirdir-İstanbul arası uzaklık: 638 km. Eğirdir-İzmir arası uzaklık: 418 km. Eğirdir-Konya arası uzaklık: 243 km. Eğirdir-Beyşehir arası uzaklık: 141 km. Eğirdir-Burdur arası uzaklık: 68 km ve Eğirdir-Kapadokya arası uzaklık: 450 km. dir.

Isparta Eğirdir

TARİH

Burada, tarihi süreç içinde kurulan ilk yerleşimin: Lidya kralı Kroisos (MÖ.560-547) zamanında kurulduğu ve ilk adının ise “Krozos” olduğu sanılıyor. Zaten, şehrin iç kalesi, Lidyalılar zamanında yaptırılmış. Romalılar döneminde ise, ilçenin ismi “Prostanna”.

Eğirdir: MÖ.540 yılında, Pers imparatorluğu tarafından zapt edilir. Yaklaşık 200 yıl, bölgede Pers egemenliği görülür. Daha sonra ise, Büyük İskender’in ardılları, Seleukoslar tarafından yönetilir.

395 yılındaki Bizans egemenliğinde sonra: şehrin ismi “Akroterion” diye anılır. Bu kelimenin anlamı: herhangi bir nesnenin en uçtaki ya da en üstteki bölümüdür. Kentin böyle adlandırılmasının sebebi: Eğirdir Sivrisinin (tepesinin) tüm yörede göze çarpan doruğundan kaynaklandığı sanılıyor.

1071 yılından sonra, yörede Türk yerleşimi görülür. Anadolu Selçuklu hükümdarı, III. Kılıçaslan; 1204 yılında, yöreyi Selçuklu egemenliğine sokar. Selçuklular; bölgeyi, sayfiye yeri olarak kullanırlar. Doğal güzellikleri nedeniyle, bölgeye “Cennetabad” ismini verirler. 75 yıl bu şekildeki kullanım sürer.

1320’li yıllarda Eğirdir’e gelen ünlü gezgin İbn-i Batuda, Seyahatnamesinde Eğirdir için şunları yazar “Eğirdir, kalabalık, pek bakımlı çarşıları olan, çevresi bağ, bahçe ve bostanla donatılmış, büyük bir şehirdir. Yanı başında tatlı sulu bir göl bulunmakta ve bu gölde dolaşan gemilerle iki günde Akşehir, Beyşehir’e ve öteki köy ve kasabalara gitmek mümkün olmaktadır.”

1391 yılında: Eğirdir ve yöresi, Osmanlı egemenliğine girer. Daha sonra: bölgede, Timur ve Karamanoğlu Beyliği görülür. Bölge, 78 yıl süreyle, Hamidoğulları Beyliğinin başkenti olur.

1423 yılında, Sultan II. Murat tarafından, yine Osmanlı egemenliği bölgede hakim kılınır. 1899 ve 1914 yıllarında, Isparta yöresinde görülen şiddetli depremler: Eğirdir de büyük yıkımlara neden olur. Cumhuriyet döneminde ise, 4 Mayıs 1959 tarihinde, Eğirdir de büyük bir yangın çıkar. Bu yangından sonra ise, Eğirdir yeniden inşa edilir.

EĞİRDİR İSMİNİN EFSANESİ

Tarihi süreç içinde, Eğirdir yöresinde yaşayan bir bey vardır. Bey: bir gün yanında oğlu ile birlikte, Sivri dağı eteklerine, avlanmaya çıkar. Karşısına bir geyik çıkar, okunu gerer ve geyiğe atar, ancak ok, geyiğe değil, arkasındaki kayaya saplanır. Aynı anda, kayadan sular fışkırmaya başlar. Beyin çocuğu ise, bu suya kapılır ve boğularak ölür.

Bey, hemen geriye döner. Hanımının yanına gider. Hanımı dalmış, elindeki tenkere ile yün eğirmektedir. Bey isyankar bir tavırla “Hanım, hanım, çocuğu su aldı götürdü, sen hala elindekini eğirir durursun, Eğirdur bakalım” der.

Böylece “Eğirdir” ismi, ilk defa söylenmiş ve bu yöreye verilmiş bir isim olarak kalmıştır.

Isparta Eğirdir

GENEL

Eğirdir denilince, elbette akla hemen Eğirdir gölü geliyor. Öylesine güzel ki, her mevsim ve günün her saatinde renk değiştiriyor. Türkiye’nin dördüncü büyük tatlı su gölü.

Yörenin arazisi oldukça dağlık ve engebelidir. Dağlar üzerinde, önemli yaylalar bulunuyor. Meyil, yüzde 40’a kadar değişmektedir.

Isparta Eğirdir

Türk Silahlı Kuvvetlerinin gurur kaynağı

Komando Okul ve Eğitim Merkezi Komutanlığı, bu şirin ilçemizde bulunuyor. Zaten: Eğirdir’e Isparta üzerinden gelirken, hemen ilçenin girişinde: sağ yanınızda, duvar gibi yükselen bir dağ yamaçlarında: komando askerlerimizin yetiştirildiği bu askeri bölgeyi rahatlıkla göreceksiniz.

Bir ordunun en yetenekli ve gerçek askeri olan komandoların yetiştirildiği bu okul ve doğal şartlar: İlçeye bambaşka bir hava katıyor. Okul yanında: bir kartal yuvası gibi, göle uzanan yarımada üzerinde bulunan askeri gazino, sahil şeridindeki askeri tesisler, yine ilçeye hareketlilik kazandırıyor.

Eğirdir bölgesinde yetiştirilen elma

Kendine özgü tadı ile, yine ülke çapında ün kazanmıştır. Tüm bunların yanında: yalnızca burada yetişen “Apollon kelebeği” var.

Yörenin iklimi

Yağışlar genelde kış ve ilkbahar aylarında görülür. Hakim rüzgarlar: lodos ve poyrazdır. Aslına bakarsanız: ilçe, iklim açısından: Akdeniz ve İç Anadolu iklimlerinin tam bir geçiş noktasındadır.

Isparta Eğirdir

ATATÜRK VE EĞİRDİR

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk: 6 Mart 1930 tarihinde Eğirdir’e gelmiştir. Bu ziyarette, Eğirdir Belediye Başkanı Yiğitbaşı, Atatürk için hazırlanan Can adanın tapusunu kendisine verdi. Atatürk, Can adanın beratını memnuniyetle aldı.

Her yıl 6 Mart tarihi: Atatürk’ün Eğirdir’e geliş günü olarak kutlanır.

Can adanın akıbeti: Meclis kararı ile Canada, Başkanvekili Hatip Hüseyin Uzun tarafından Atatürk’e sunulmuştur. Atatürk öldükten sonra, Canada, Atatürk’ün kız kardeşi Makbule hanıma geçmiştir. Makbule hanımın kocası Ali Rıza Bey, Canada’yı görmek için Eğirdir’e gelir ve Canada’yı beğenir.

Ancak Makbule hanım, Canada’yı Raşit Bey’e satar. 1953 yılında Belediye Meclisi üyeleri, Canada’yı tekrar alalım derler. Raşit Bey ile, Ankara’da irtibat kurulur. Ancak Raşit Bey, Doktor oğlum Canada’yı sattırmaz, orayı Sanatoryum yaptırmak istiyor” der. Ancak, maalesef oğlu bir trafik kazasında ölür. Ada daha sonra, Eğirdirli Alaloğlu ve Altay ailelerine satılır. 1980 yılında Eğirdir Belediyesi tarafından istimlak edilir.

FESTİVALLER

Eğirdir Uluslar arası Triatlon Şampiyonası: her yıl, Ağustos ayının ikinci haftasında, 2 gün boyunca yapılır. Eylül ayı içinde ise, 2 gün süreli, Eğirdir Kültür ve Turizm Festivali düzenleniyor.

Isparta Eğirdir Kemik Eklem Hastalıkları Tedavi ve Rehabilitasyon Hastanesi

EĞİRDİR KEMİK EKLEM HASTALIKLARI TEDAVİ VE REHABİLİTASYON HASTANESİ

Türkiye’nin en önde gelen kemik hastalıkları hastanesidir. Hastane, ilk olarak; 1952 yılında, o dönem yaygın olan kemik ve eklem tüberküloz hastalıklarının tedavisi için bir merkez olarak, 100 yataklı olarak açılmıştır. 1957 yılında 255 yatak ve 1958 yılında ise, 500 yatak kapasitesine ulaşmıştır.

1986 yılında ise: 40 dönüm arazi üzerinde, 3 bloktan oluşan, 9 katlı ana bina, 1000 yatak kapasiteli olarak, diğer yardımcı binalarla birlikte hizmete açılmıştır.

Hastane birimleri: Nöroloji, Çocuk pediatri, Ortopedi, Dahiliye, Fizik Tedavi, Üroloji ve Diş olmak üzere teşkilatlanmıştır. Evet, adından da anlaşılacağı üzere, özellikle ortopedi yani kemik rahatsızlıkları konusunda, uzman bir hastanedir. Yurt çapında, ünlü bir tedavi merkezi olan hastane, yılda yaklaşık 40 bin hastaya poliklinik hizmeti verir. 6000 civarında hasta da yatarak tedavi olur.

Isparta Eğirdir Su Ürünleri Üretimi, Kerevit

SU ÜRÜNLERİ ÜRETİMİ, KEREVİT 

Burada bulunan göllerden elde edilen su ürünleri: tatlı su ıstakozu (kerevit), tatlı su levreği(sudak) ve sazandır. Kerevitin tamamı, canlı veya konserve olarak, sudak balığının ise bir bölümü fleto ve dondurulmuş gıda olarak Avrupa ülkelerine ihraç edilmektedir.

Ancak; 1986 yılından sonra, Eğirdir gölündeki kerevitlerde, hastalık ortaya çıkar. Hastalığın diğer göllere de sıçramaması için, kerevit avcılığı tamamen yasaklanır. Buna rağmen, hastalık diğer göllere sıçrar. Tamamen ortadan kaldırılması için, kerevit avcılığı yasağı, 2000 yılına kadar, tüm bölgede sürdürülür.

NE YENİR

Eğirdir gölünün  doyumsuz manzarası karşısında: levrek, sazan veya alabalık yiyebilirsiniz. Hatta: biraz kalabalık iseniz, mutlaka “Sazan Dolması” yemelisiniz. Buna çapak dolması da deniliyor. Sazan balığının bir türü olan çapağın yağlı, havyarlı ve iri olanı (4-5 kg) bu yemekte kullanılıyor. Balığın karnına bol nane ve havyarla pişirilmiş bulgur doldurulup, fırında pişiriliyor.

Yöreye özgü diğer lezzetler: Sakallı Sarkan Çorbası, Sıyırgı, Bütünet ve Çakal tatlısı.

NE SATIN ALINIR

Dündar Bey pazarına uğrarsanız, mutlaka ilginizi çekebilecek bir şeyler bulabilirsiniz. Bu arada: çevrede bulunan köylere yolunuz düşerse, buralarda erkeklerin çorap ördüklerini görürseniz şaşırmayın. Erkekler kahvede oturup sohbet ederken, bir yandan da çorap örüyorlar.

Isparta Eğirdir Citta-Slow

CİTTA-SLOW

Güzel doğası, plajları, adaları ve kamp alanlarıyla dikkat çeken, Eğirdir, sakin şehir (citta-slow) ünvanlıdır.

Isparta Eğirdir Meslek Yüksek Okulu

EĞİRDİR MESLEK YÜKSEK OKULU

Isparta Uygulamalı Bilimler Üniversitesine bağlıdır. Okul Isparta il merkezine 34 km ve Eğirdir ilçe merkezine 750 metre uzaklıktadır. Yazla mahallesinde Yazla plajı yanındadır. 1995 yılında, Turizm ve Otelcilik programı ile eğitim ve öğretime başlamıştır. Okulda halen 8 program yürütülmektedir.

GEZİLECEK YERLER

Isparta Eğirdir Kalesi
Isparta Eğirdir Kalesi

 

EĞİRDİR KALESİ

Eğirdir gölüne uzanan yarımada üzerinde bulunuyor. Eğirdir merkezden Yeşilada’ya giden yolda, sol tarafta kalıyor.

Kale, iç ve dış kale olmak üzere iki bölümden oluşur. Ancak kesin inşa tarihi bilinmemektedir. Dış kalenin sadece temelleri günümüze ulaşmıştır. İç kale ise, bugün hala ayaktadır. Bu kalıntılar, Bizans dönemine aittir. 

Kale: çeşitli dönemlerde onarılmıştır. Günümüzde kale surları bir sıra tuğla ve taş olarak inşa edilmiştir. Surların dışı kaplama, içi ise moloz dolgudur. Kale, Timur’un Eğirdir’i istilası sırasında hasar görmüş, Hamidoğulları ve Osmanlı döneminde onarılmıştır. Kalede bulunan bir kitabede, 1307 yılında onarımdan söz ediliyor. 

Kuzey-güney doğrultusunda, yarımada boyunca uzanan sur duvarları üzerinde, konutlar bulunuyor.

1950’li yıllarda kalenin dış tarafında su kanalı varmış. Kalenin kapısı gündüz açıldığında, su kanalı üzerinde kapı köprü görevi görüyormuş. Ancak zaman içinde yöneticiler, bu su kanalını doldurtmuşlar ve bu özellik maalesef yok olmuş. 

Isparta Eğirdir Hızırbey Camii

HIZIRBEY CAMİSİ

Tam çarşı merkezindedir. Eğirdir’de bulunan camilerin en büyüğüdür. Aynı zamanda Batı Akdeniz bölgesinin en eski camisidir.  

Basit bir  taş yapı olarak, 1237 yılında bir Selçuklu deposu olarak yapılmıştır. Hamidoğulları döneminde ise, Emir Hızır Bey tarafından, 1308 yılında camiye dönüştürülmüştür. Söylenenlere göre: Hızır Bey, burayı karşısındaki Medreseye nazire olarak düzenletmiştir. Bu yapının ilk olarak ne zaman yapıldığına bir kayıt yoktur, ancak hemen karşısındaki medrese, 1237 yılında yapıldığına göre, bu yapının da o tarihlerde yapıldığı düşünülmektedir. 

İlk yapıldığında, duvarları kagir ve üstü toprak dam örtülüdür. 

Kündekari sanatının en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilir. 

Isparta Eğirdir Hızırbey Camii
Kapısı ve girişi dikkat çeker.

Kapı çevresi mermer işlemelidir. Ahşap kapının da işlemeleri olağanüstü güzeldir. 1970’li yıllara kadar olan süreçte, bu kapıdan araba giriyormuş. Kapı, karşısındaki Dündarbey Medresesine bakar. 

Isparta Eğirdir Hızırbey Camii
Cami kubbesizdir. 

Merkez salonun üzerinde ve çini mihrabın çevresinde, Mekke yönünü gösteren birer niş bulunur. İnce oymalı taş portalı güzeldir. 

Caminin kolonları, taş değil yekpare yani tek parça keresteden yapılmıştır. 

Caminin damının bir kısmı açık bırakılmıştır. Çünkü, kışın biriken karların atılması düşünülmüştür. Caminin içinde, bir kar kuyusu yapılmıştır. 

Isparta Eğirdir Hızırbey Camii
Isparta Eğirdir Hızırbey Camii

 

Gelelim caminin en büyük özel yerlerinden olan minareye. Caminin minaresi de ilginçtir. Minare, avlu giriş kapısı üzerinde, sur üstüne oturtulmuştur. Minarenin altından camiye giriş yapılır. Minare, İslam sanatında ender görülen kemerli minare stilindedir. Minarenin solak mavi karo döşemelerine dikkat edeniz. 

Cami

1814 yılında çıkan bir yangında tamamen yanmış ve Yılanoğlu Şeyh Ali Ağa tarafından onarım yaptırılmış ve 1820 yılında yeniden ibadete açılmıştır. 1884 yılında ise, Burhanoğlu Hacı Murat Ağa tarafından üzeri kiremitle örtülmüştür. Cumhuriyet döneminde ise, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından günümüzdeki son şekli aldırılmıştır. 

Cami; tarihi önemi, büyüklüğü ve minberinin yapısı bakımından önemli bir kültür varlığıdır. Ayrıca kemer üzerine yapılan minaresiyle dünya üzerindeki ender camilerdendir. Camide aynı anda 3000 kişi ibadet edebiliyor. 

 

EĞİRDİR KEYHÜSREV KERVANSARAYI-EĞİRDİR HANI

İlçe merkezinde Yeni mahallede, göl kıyısındadır. 

Klasik Selçuklu hanı özellikleri taşır. Anadolu Selçuklu kervansaraylarının en büyüğüdür. Konya-Antalya kervan yolu üzerindeki yapı, avlu ve kapalı mekan olmak üzere iki kısımdan oluşur. Ancak günümüzde her iki bölüm de yıkılmıştır. 

Eğirdir hanı, 1237 yılında, Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından yaptırılmıştır. Ancak, han 64 yıl gibi kısa bir süre sonra yangın sonucu yanmış ve işlevini kaybetmiştir. 

1993 yılında burada yapılan kazılar sonucu ortaya çıkan, geometrik süslü taş parçası, Dündarbey Medresinin portalindeki sol mihrabiyenin çerçeve bördüründeki kırık yere yerleştirilmiş ve kompozisyon tamamlanmıştır.

Dündarbey Medresesinin 1301 yılındaki inşası sırasında, portalin handan sökülerek oraya taşındığı ve dolayısı ile hanın inşa tarihinde, portalde belirtildiği gibi 1237 yılı olduğu kesinlik kazanmıştır. 

Günümüzde, avlunun doğu duvarı ortadan kalkmış, beden duvarlarının kaplamaları sökülmüş ve böylece duvarlar incelmiştir. Açıkta kalan, moloz taş örgünün içine sızan sular, duvarların daha fazla yıpranmasına sebep olmuştur. Evet, günümüzde burası tarihi niteliğinden çok uzak bir düğün salonu olarak kullanılıyor. Yani, anlattıklarım sadece bilgi niteliğindedir, yoksa gidip görmeye kalkarsanız, tarihi eserden ziyade bir düğün salonu görebilirsiniz. 

Isparta Eğirdir Dündarbey Bedresesi

DÜNDARBEY MEDRESESİ (TAŞ MEDRESE)

Eğirdir ilçe merkezindedir. 

1237 yılında, Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında, han olarak yaptırılmıştır. Daha sonra, 1281 yılında Hamidoğlu Emir Felekeddin Dündar Bey tarafından medreseye dönüştürülmüştür. Yapının malzemeleri, yakındaki Eğirdir Kervansarayın dan getirilmiştir. Eğirdir Kervansarayında 1993 yılında yapılan kazıda bulunan taç kapı portili parçası, yapının 1301 yılında kervansaraydan sökülerek medresenin inşasında kullanılmıştır.

Isparta Eğirdir Dündarbey Medresesi

Medresenin dış taç kapısı

Selçuklu tarzındadır. Kapının çevresi Selçuklu karakterinde geometrik şekillerle süslenmiştir. Bu süs kuşağını, kitabeler çevreler. Kapının güzelliğini mutlaka görün. Büyük kapıdan içeriye girilince, kısa bir dehlizden sonra, ikinci kapıdan avluya girilir. Avlu, kareye yakın dikdörtgen şeklindedir. Medrese iki katlıdır. Üst kısmı yıkılmış fakat daha sonra yeniden yapılmıştır. İkinci kata çıkmak için, 12 basamaklı merdiven kullanılır. 

Medresede bulunan 11 oda, mermer sütunlu revak altındadır. Ortadaki avlunun sağında 6 oda ve solunda 5 oda bulunur. Büyük kapının karşısında; divanhane ve dershane odaları vardır.

Bu kemerli kısmın üstünde Hamidoğlu Dündarbey’in tamir kitabesi bulunur. Kitabenin anlamı “Müslümanların, İslam’ın din ve devletin alicenap, koruyucusu, kumandanların hükümdarı, etrafı ihya eden, soyu asil ve şerefli Büyük Kumandan Hamid Bey oğlu İlyas oğlu Dündar, şu mübarek medresenin yapımı ve tamirini 701 senesinde bu yapısın inşasını emretmiştir. Allah iktidarını kat kat arttırsın ve malikinin bekasıyla sürekli mamur kılsın”

Isparta Eğirdir Dündarbey Medresesi

Dündarbey Medresesi

Günümüzde kapalı çarşı olarak kullanılmaktadır. Tesis bünyesinde küçük bir çarşı var, burada çeşitli hediyelik eşyalar ve deniz malzemeleri satılıyor. 

Isparta Eğirdir Baba Sultan Türbesi

BABA SULTAN TÜRBESİ

İlçe merkezinde Yazla mahallesindedir.

Anayolun kuzeyinde, sekizgen gövdeli ve konik çatılı türbe Selçuklu stilindedir. Çatı sekizgen koniktir. Türbe kapısında bulunan kitabeye göre: Hamidoğlu İlyas Bey tarafından 1358 yılında İsa bin Musa isimli şahıs için yaptırılmıştır. Türbe içinde: Baba Sultan’dan başka Sureti Baba (Zorti Baba) ile Palaz Baba adlı kişilerin mezarı vardır. Türbe içindeki kişinin, Timur’un Eğirdir’i zapt ettiğinde, adaya kaçan halkı öldürülmekten kurtardığı söylenir.

Söylentiye göre, Timur, Eğirdir’e gelip halka işkenceye başlayınca, bu kişi halka eziyet etmemesi için Timur’a ricada bulunur. Timur, bu ricayı kabul etmeyince “Senin gibi Emir’e zor” der. O da, öfkelenir, boynuna taş bağlayarak göle atlar, ancak göle batmaz, gölden çıkan şeyh, her rastladığı yerde Timur’a “Zorttt” demeye devam eder. Bu nedenle ismi “Zorti Baba” olarak kalır.

Isparta Eğirdir Gölü
Isparta Eğirdir Gölü

 

EĞİRDİR GÖLÜ

Isparta Eğirdir yöresi, turizm açısından çok önemlidir. Eğirdir yöresinin en önemli kaynak değeri ise Türkiye’nin 4’ncü büyük gölü olan Eğirdir gölüdür. 

Göl: Sultan ve Karakuş dağları arasındadır. Ülkemizin ikinci büyük tatlı su gölü ve doğal içme suyu havzasıdır. Isparta ilinin içme suyu buradan karşılanır. Göl, yeraltı su kaynaklarıyla beslenir. Bu kaynak suları, gölün çeşitli yerlerinden çıkar. Kaynak sularından başka, civardaki pınarlardan da beslenir. Biyolojik çeşitlilik bakımından, uluslararası öneme sahiptir. 

Gölün, kuzey-güney doğrultusunda uzunluğu 50 km. dir. Doğu-batı doğrultusunda genişliği ise 3 ile 15 km arasında değişir. Göl, deniz seviyesinden 916 metre yüksekliktedir. Ortalama derinlik 10-12 metredir. Maksimum derinlik, Eğirdir yakınlarında 16.5 metredir.

Gölün güneybatı sahillerinde, derin ve kuytu koylar vardır. Sarp kayalar ve yarlar, bu koylara çok güzel görünüm verir. Ancak her ne kadar gölün bazı kısımlarında göle girmek mümkün olsa da bazen Poyraz rüzgarı estiğinde gölde tehlikeli dalgalar oluşur. Gölün kenarları genellikle diktir. Bu dikliğin kaybolduğu Gelendost ve Hoyran yörelerinde, göl kıyısında bataklıklar vardır. 

 

Göl 2 kısma ayrılır

Kuzeyde kalan ve daha küçük olan göl kısmına “Hoyran” gölü denir. Hoyran gölü, güneye göre daha sığdır. Güneyde kalan kısım ise “Eğirdir” gölüdür. Her iki göl kısmı, birbirine kuvvetli bir akıntı olan Hoyran boğazı ile bağlanır. 

Balık

Gölde farklı türde balıklar vardır. En ünlüleri: çapak, siraz, çiçek, levrek ve sudak balığıdır. 

Isparta Eğirdir Göl Kıyısında Plajlar
Isparta Eğirdir Göl Kıyısında Plajlar

 

Göl kıyısındaki plajlar

Bedre Plajı

Göl kıyısında kumlu bir plajda güneşlenmek için, Eğirdir’den Barla’ya giden yoldan, merkezden itibaren 11 km ilerleyin ve Bedre plajına varırsınız. 1550 metre uzunluğunda sahil şeridi olan plaj, kumlu bir plajdır ve yörenin en iyi plajıdır. Burada yürüyüş yapabilir veya bisiklete binebilirsiniz.

Sandy Belediye Plajı

Eğirdir-Isparta yolu üzerinde, ilçe merkezine 1 km den daha yakındır. Soyunma kabinleri ve restoranlar bulunuyor.

Isparta Eğirdir Altınkum Plajı
Isparta Eğirdir Altınkum Plajı

 

Altınkum Plajı

İlçe merkezinin 3.5 km kuzeybatısındadır. Tren istasyonunun altındadır. Bulunduğu yerin koy olması nedeniyle ince kumludur. En büyük özelliği, plajdan göle girip ne kadar (200 metre kadar) açılırsanız açılın, suyun boyunuzu geçmeyecek olmasıdır. Göl burada sakindir.

Sığ bir göl olduğu için, yüzmeye oldukça elverişlidir. Ancak yazın plaj aşırı kalabalık oluyor. 50 çadırlık kamping alanı vardır. Plaj alanı, alt yapı ve çevre düzenlemeleriyle “Mavi Bayrak” ile ödüllendirilmiştir. Çünkü düzenli olarak su analizleri yaptırılmaktadır. Burada kabinler ve şezlonglar bulunuyor. 

Isparta Eğirdir Askeri Gazino ve Plajı
Askeri Gazino ve Plaj

Göl kıyısında sadece askerler, aileleri ve yakınlarının faydalanabildiği askeri bir tesis bulunmakta, tesisin önünde göle girilebilmektedir. 

Isparta Eğirdir Adalar

ADALAR

Göl üzerinde iki ada vardır. Bunlar Can ada ve Yeşil adadır.

Can ada

Eğirdir ile Yeşil ada arasında kalır. Yapılaşmanın olmadığı Can ada, sadece piknik alanı olarak kullanılmaktadır. 7 dönümlük bir adadır. Atatürk Eğirdir’i ziyaret ettiğinde, Can ada, 1 Şubat 1933 tarihli Belediye Encümeni kararıyla Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’e hediye edilmiştir. Daha sonra, Atatürk’ün mirasçılarına ve onlardan da Eğirdir Belediyesine geçmiştir. Can ada’da, çadır ve karavan turizmi yaygındır. Çevre halkı, buraya piknik yapmaya gelirler.

Isparta Eğirdir Yeşil Ada

 

YEŞİL ADA:

Gölün ortasındadır. Nis adası olarak da tanınır. Eğirdir’in en güzel turizm bölgesidir. Eğirdir ilçe merkezine 1 km lik bir yolla bağlanmıştır. 

Evet, biraz geçmişe gidelim.

Hıristiyanlık dininin yayılması için bölgeye gelen Hz. İsa’nın havarilerinden St Paul: Psidia bölgesinin başkenti “Antiokheia” ya gelir.

Burada: iki yıl, kıl çadır dokuyarak geçimini sağlar ve farklı dinlere inanan insanlara hitap ederek, onlara Hıristiyanlığı anlatır, vaazlar verir ve bu bölgenin Hıristiyanlığın beşiği olmasına sebep olur.

Daha sonra, kilise yapılması serbest bırakılınca, Antiokheia halkı, St Paul’un anısına, dünyanın ilk ve en büyük kilisesini, 325 yılında, Aziz’in ilk resmi vaazını verdiği, Sinagog üzerine yaparlar.

Dolayısıyla, Hıristiyanlığın bu kadar hızla yayıldığı bölgede, bu dini kabul eden rahibeler de, kendilerine mekan olarak fiziki konumu nedeniyle Eğirdir’in Nis Adasını seçerler. Nis adasının karşısındaki “Karabağlar” bölgesinin esas ismi “Karıbağları” dır.

Çünkü rahibelerin bu bölgede üzüm yetiştirip dünyanın en kaliteli şarabını ürettikleri bilinmektedir. Ayrıca: çok yakın tarihi kadar, gelenek olarak, Eğirdir’de 6 yaşından büyük erkek çocuklarının alınmadığı, sadece kadınların gittiği mesire yerlerinin bulunması, dünyanın ilk rahibelerinin Nis Adasında yaşadığını gösterir.

1402 yılında Timur’un saldırısına kadar,

Nis Adasında sadece kadınlara mahsus 18 manastır ve kilise vardı. Timur’un saldırısından çekinen Eğirdir halkı, Nis Adasına sığınır. Bunu fark eden Timur, sallar yaptırır, Nis Adasına saldırır ve adadaki manastırları yıktırır. Bu tarihten sonra adadaki Hıristiyan rahibelerin bir kısmı başka yerlere gider, bir kısmı ise Müslüman halkla birlikte uyum içinde yaşarlar.

Hatta: fırtınalı havalarda, Nis Adasında yaşayan Müslümanlar Eğirdir’e gitmelerinin zor olduğunu beyan ederler bunun üzerine adadaki kız kiliselerinden birinin Müslümanlara tahsisi için Sultan II. Osman’dan istekte bulunulur. Bunun üzerine, Padişah, harap durumdaki kız kilisesinin Müslümanlar tarafından tamir edilerek ve sadece Cuma ve iki bayram namazında kullanılmak üzere camiye dönüştürülmesine karar vermiştir. 1618 tarihli bu fermanın aslı, Nis adasındaki caminin duvarına asılıdır.

Cumhuriyet sonrasında, mübadeleye kadar, Türkler ve Rumlar burada bir arada yaşıyorlardı. Mübadele sonrasında Rumlar buradan ayrılınca, geride kiliseleri ve ahşap evleri kaldı. Önceleri koruma altına alınan ahşap evler, yerlerini yeni yapılara bıraktılar. 

Yeşil adada; ev pansiyonları ve otellerle birlikte, birçok meyve ağaçları, balık lokantaları ve hediyelik eşya dükkanları bulunmaktadır. Son yıllarda göl sularının azalmasıyla birlikte, bu adalar birbirine ve Eğirdir’e bağlanmıştır.

Nis adasındaki yapılar
Ada Camii

Adada bulunan cami, kiliseden camiye çevrilmiştir. Kilisenin ilk adı “Kız kilisesi” dir. 1618 yılında Sultan II. Osman’ın fermanı ile ibadete açılmıştır. Daha önceki dönemde toprak damlı iken, günümüzde kırma çatılı ve üzeri kiremitle örtülüdür. Kare planlı cami, tek minarelidir.

Isparta Eğirdir Aya Stephanos Kilisesi
Aya Stephanos Kilisesi

1850’li yıllarda yapılmış bir Ortodoks kilisesidir. İskele park yakınlarındadır. Kilise, dikdörtgen planlı, üç nefli ve apsislidir. Yan duvarlar moloz taşla örülmüştür. Gemi tipi çatı beşik çatıdır, iç yüzü harç sıvalıdır, alaturka kiremitle kaplıdır. 

Yapının içindeki alçı süslemeler dökülmüştür. Söylentiler göre, Kudüs’e giden Hıristiyan hacı adayları buraya uğruyorlarmış ve ayin yapıyorlarmış. Adada bulunan Rumlar, 1923 yılındaki nüfus mübadelesi nedeniyle adadan ayrılınca, adada bulunan diğer kiliseler yıkılmıştır. Kilise restore edilerek ziyarete açılmıştır demek istiyorum ama genellikle kapalı bulunuyor.

Şeyh Muslihiddin Türbesi

Ada içindeki bu türbe, ahşap bir mezar ve mescitten oluşur. Mescid kısmına, ahşap bir merdivenle çıkılır. Şeyh Muslihiddin’in 9 veya 10’ncu yüzyılda yaşadığı tahmin edilmektedir. Türbesinde bulunan dikişsiz bir gömlek, Konya Müzesine gönderilmiştir.

Sonuç

Eğirdir gölü: yüzme, yelken, sörf gibi sportif turizm etkinlikleri açısından olduğu kadar içme suyu, balık üretimi, sulama suyu, rekreasyon ve peyzaj gibi çok çeşitli işlevlere sahiptir. 

Ancak, gölde günümüzde çeşitli tehditler söz konusudur. Bu tehditlerin başında, kontrolsüz sulama suyu alımı ve DSİ’nin çok sayıda sulama projesi sebebiyle gölün su rejiminde yaptığı müdahalelerdir. Gölün su seviyesi son 25 yıl içinde 2.5 metre kadar azalmıştır.

Gölde sudak balığı aşılandıktan sonra, endemik balık türleri çok azalmış veya tümüyle yok olmuştur. Yasa dışı ve aşırı avcılık yapılan alanı, kentsel, tarımsal ve endüstri atıklarının meydana getirdiği kirlilik te tehdit etmektedir. Umarım en kısa zamanda önlemler alınır, çünkü gittiğinizde göreceksiniz, Eğirdir gölü gerek göl ve gerekse çevresiyle gerçekten muhteşem güzelliktedir. 

Isparta Eğirdir Askeri Tesis

ASKERİ TESİS

Eğirdir ilçesine Isparta yönünden girerken, hemen sağ yanda, büyük bir askeri bölge göreceksiniz, burası “Dağ ve Komando Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığı” dır. Bu yüzden, Eğirdir içinde bazı yerlerde askeri sosyal tesisler vardır.

Bunlar: askeri lojmanlar ve hemen göl kıyısında bir sosyal tesistir ve bu sosyal tesisin önündeki plajdan göle girilebilmektedir. Ancak, burada dikkat çeken bir yer daha var, hemen kıyıdan gölün üstüne doğru uzanan ve büyük bir kaya blok kütlesinin üzerinde bir bina göreceksiniz, burası bir anlamda kartal yuvası gibi olan tesiste askeri bir tesistir. 

Isparta Eğirdir Kovada Gölü
Isparta Eğirdir Kovada Gölü
Isparta Eğirdir Kovada Gölü

 

KOVADA GÖLÜ

Bu gölün çevresi, zengin bitki örtüsüne sahiptir. Yüzlerce çeşit havyan barındırır.

Bu özelliklerinden dolayı 1970 yılında “Milli Park” ve 1992 yılında 1’nci derece doğal sit alanı olarak ilan edilmiştir. Eğirdir gölünde bulunan fazla sular, bir kanalla, Kovada gölüne akar. Eğirdir ve Kovada göllerini birbirine bağlayan yapay “Kovada Kanalı” ile bölgenin tarımsal sulaması yapılmaktadır. Gölün uzunluğu: 9 km. genişliği ise 2-3 km. kadardır. Gölün çevresi 20.6 km dir. Derinlik 6-7 metre arasında değişir.

Gölün rakımı 900 metredir. Suda bulunan ve göle yeşil renk veren tortular, 1.5 metre derinlikten sonra gölün dibinin görünmesini engeller. Burada: kampçılık, yürüyüş, manzara seyretme ve tırmanma yapılabilir. Park alanı içinde yürüyüş yolları ve fotoğraf çekimi için gözetleme kuleleri vardır. Park alanındaki bitki örtüsünde: kızılçam, karaçam, meşeler, ardıç gibi ağaç türleri bulunur. Ayrıca: böğürtlen, muşmula, alıç, dağ muşmulası, yabani gül, defne, karaçalı gibi bitkiler de vardır.

Kovada gölünde bulunan balıklar

Kadife ve tatlı su levreği ile tatlı su ıstakozudur. Göl çevresinde, yaban hayvanları da bulunur. Bunlar: yaban domuzu, sansar, porsuk, tilki, tavşan ve ağaç sincabıdır. Göl havzasında, 153 tür su kuşu tespit edilmiştir. Bunlar arasında öne çıkanlar: yaban ördeği, kaz, angut, keklik ve çulluktur. Göl, açık alan sporları için önemli  potansiyele sahiptir. Sonuç olarak gölün manzarası çok güzeldir, buralara yolunuz düşerse mutlaka zaman ayırıp Kovada gölünü geziniz. 

Isparta Eğirdir Akpınar Köyü Seyir Terası
Isparta Eğirdir Akpınar Köyü Seyir Terası
Isparta Eğirdir Akpınar Köyü Seyir Terası

 

AKPINAR KÖYÜ SEYİR TERASI

Eğirdir’e gidip te buraya çıkmamak olmaz, kesinlikle çıkın, burayı görmeden Eğirdir’den ayrılmayın. Zaten turla giderseniz, turlar burada sabah serpme kahvaltılı program yaparlar. 

İlçe merkezine 7 km uzaklıktadır. İlçe merkezinden buraya çıkan yol, asfalt olmasına rağmen biraz dar ve tehlikeli, dikkatli olmakta yarar var. Ama mutlaka çıkın. Çünkü buradan kuş bakışı Eğirdir gölü ve geniş çevresini göreceksiniz, muhteşem bir manzara var. 

Akpınar köyünde: yeşilin ve mavinin her tonu, Yeşil ve Can ada, Barla dağı, Anamaz dağları, Boğaz Ova görülebilir. Ayrıca, burada gözleme ve ayran tatmalısınız veya serpme köy kahvaltısı da olabilir. Herhangi bir şeyler yiyip içmeseniz de, mutlaka çıkın çevrenin manzarasını görün. 

Isparta Eğirdir Prostanna Antik Kenti
Isparta Eğirdir Prostanna Antik Kenti

 

PROSTANNA ANTİK KENTİ

Eğirdir sivrisinin güneyinde, Akpınar köyünün yaklaşık 1.5 km kuzeybatısında, Camiliyayla’da bulunan askeri alanın doğusundadır.

Buraya askeri alan içinden ulaşan yol asfalttır. Öte yandan, Akpınar köyü içinden geçerek giden yol içi çok kötü ve taşlıktır. Buradaki antik şehir, Roma döneminden sonra terk edilmiştir. Şehirle ilgili en eski belge: Asia Eyaletinden bir görevli şerefine dikilen MÖ 113 yılına tarihlenen bir yazıttır. Bu yazıtta “Pisidia’daki Prostanna Halkı” yazılıdır. 

Şehrin akropolisi Eğirdir Sivrisinin güneyindeki alçak bir tepe üstündedir. Hem bu tepe ve hem de Sivri üzerinde sur vardır. Sur üzerindeki kuleler, yer yer tespit edilebilmektedir. Küçük tepedeki sur içinde kare planlı, yapı temelleri vardır. Kentteki asıl büyük yapılar, her iki tepenin arasındaki boyundadır. Burada güzel işçiliğe sahip olan podiumlu alan üzerinde muhtemelen bir tapınağa ait temeller vardır.

Yapının üst kısmı, tamamen tahrip olmuştur. Bu yapıya ait olabilecek alınlık kısmının sağ köşesi ve friz parçası, biraz aşağıdadır. Bu yapının hemen kuzeyinde, ikinci bir yapıya ait temel kalıntısı vardır. Bu yapıların bulunduğu kısım surla kaplı değildir. Bu yapıların güneyinde akropolisin doğusunda hamam olarak adlandırılan büyük bir yapı vardır. Kent sikkeleri MÖ 1’nci yüzyıldan itibaren görülür. İmparatorluk döneminde de imparator Antoninus Pius’dan (138-161) Claudius II’ye kadar sikke bastırılmıştır.

Isparta Eğirdir Barla

BARLA KASABASI

İlçe merkezine bağlı bu kasaba, ilçe merkezine 25 km uzaklıktadır. Eğirdir gölüne, 18 km kıyı şeridi vardır. Barla’nın antik dönemden kalma, bilinen en eski ismi “Parlais” dir. Kasaba: 1376 yılında Osmanlı yönetimine geçmiştir. Kurtuluş savaşı sonuna kadar Türkler ve Rumlar iç içe yaşamışlardır.

Gelincik Dağı Tabiat Parkı

Eğirdir-Barla yolu üzerinde, Isparta şehir merkezine 70 km uzaklıktadır. Gelincik dağındaki ormanlık alanlarda, zengin bir yaban hayatı vardır. Ayrıca, bu alanlarda doğal ortamda kırmızı orman karıncası bulunur ki, kuzey yarım küredeki yayılış alanının en güney sınırını teşkil eder. Dağın 1100-2900 metre rakım arasındaki sahalarda: sedir, karaçam ormanları ve ardıç ağaçları görülür. Burası günübirlik kullanım alanları, doğa yürüyüşü, yamaç paraşütü ve dağcılık için oldukça zengin imkanlara sahiptir.

Parlais Antik Kenti

Şehrin yeri hakkında, kesin bilgi yoktur. Araştırmacı: L. Robert, Bedre köyü yakınlarında bulduğu sınır yazıtı ile, şehrin yerinin Prostanne (Eğirdir) ve Parlais (Barla) arasında olduğunu tespit etmiştir. MÖ 25 yılında, Roma imparatoru Augustus tarafından, Galatia Eyaletine dahil edilen şehrin ismi “Colonia Julia Augusta Parlais” olarak değiştirilmiştir ve böylece şehir bir Roma kolonisine dönüştürülmüştür. 

Şehir, ordu üssü olarak kullanılmış, Pisidia ve komşu İsauria (Konya-Bozkır) halklarını denetim altına almıştır. Şehir, Roma imparatorluğu döneminde, İmparator Marcus Aurelius’dan (161-180) İmparator Caracalla (198-217) dönemine kadar sikke basmıştır. Günümüzde, şehrin bulunduğu tahmin edilen yerde fazla bir kalıntı yoktur, yani ziyaret etmeye gerek yoktur.

Çeşnigir Paşa Camii

Kasabada, Orta Mahallededir. Caminin kapısı üstündeki kitabede, 1376 yılında Çeşnigir Sinan Paşa tarafından yaptırıldığı yazılıdır. Buna göre caminin Isparta ve civarının, Osmanlı idaresine geçmesinden 6 yıl önce yapıldığı anlaşılır. Caminin yan duvarları kagir, üzeri ahşap ve toprak damlı, minaresi sovan biçimli ve renkli tuğlalardan yapılmıştır. 

Kapının içerisinde, sol tarafta gömülü bulunan bir kişinin mezar taşında Hafız Tuti’i Karamani ibaresi ve 1392 tarihi yazılıdır. Cami, 1878 yılında onarılmış, damı kiremitli hale getirilmiştir. Cumhuriyet döneminde de onarılarak günümüzdeki şeklini almıştır.

Aya Georgios Kilisesi

Barla kasabasında, Rum mahallesindedir. Kilise dikdörtgen planlıdır. Dış duvarları, narteks kısmı ve orta mekanı moloz taştan yapılmıştır. Narteks binanın güneyindedir. Doğusunda üstte yuvarlak kemerli bir pencere, altında niş bulunur. Orta mekan 3 neflidir. Doğuda apsis, yanlarda birer niş vardır. Yapı günümüzde oldukça tahrip olmuş durumdadır.

Barla Hamamı

Kasabanın güney yamacındadır. Giriş kısmında kövke planlı giyinme, soyunma odaları bulunur. Ortada bir taş fıskiye vardır. Sıcaklık kısmında kubbeli iki mekan ve odalar bulunur.

Isparta Eğirdir Sarıidris

SARIİDRİS KASABASI

Isparta Eğirdir Malos Antik Kenti

Malos Antik Kenti

Kasabanın Göynücek gediği mevkiinde, bir tepe üzerindedir. Kent akropolü, Helenistik ve Roma döneminde surlarla çevrilidir. Tepenin doğu yamacında, kayaya oyulmuş basamaklı bir toplantı alanı vardır. Küçük bir dağ kenti olan yerde, şehrin resmi yapıları tespit edilememiştir. Sur kulelerinden bir tanesi, hala sağlam ve ayaktadır. Şehirdeki tapınaklardan birisi, kentin 1 km kuzeybatısında, Kaşerenler Tepesi yakınındadır.

Tapınağın doğu duvarı ve kapısı, halen ayaktadır. Tapınağın arkasında bir mağara bulunur. Kareye yakın planlı tapınağın yan duvarlarının bir kısım ayaktadır. Bu tapınakta da; aynı bölgede Aksu Zindan Mağarası önündeki Eurymedon Kutsal Alanı gibi mağara önüne yapılmıştır.