Acemhöyük: Aksaray Yeşilova’da Hasandağı eteklerinde, Aksaray il merkezine yaklaşık 18 km uzaklıktadır. Tuz gölünün güneyindedir.
Melendiz dağından kaynayan Melendiz deresi (Uluırmak) eskiden tepenin yanından geçerek Tuz gölüne dökülürdü. Günümüzde sulama amacıyla kullanıldığı için göle ulaşmadan önce ovada kaybolmaktadır.
Yeşilova Beldesine giden dolmuşlar veya özel araçlarla ulaşılabilir.
HÖYÜK-SAYISAL ÖZELLİKLERİ:
Höyüğün boyutları 700 x 600 m dir. Bu ölçek, Acemhöyük’un Anadolu’nun en büyük höyüklerinden biri olduğunu gösterir.
Höyüğün ortası düz, kenarlara yakın kısımlarında yükseklikleri birbirinden farklı, 4 tepe görülür. Bunlardan en büyüğü: güney kısımdadır. Buraya köylüler, yakılmış büyük bir binanın sarı renkli kerpiç enkazından dolayı, Sarıkaya adını vermişlerdir. Bu Sarıkaya denen yerin, ova seviyesinden yüksekliği 20 m dir.
YEŞİLOVA KÖYÜ:
Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran seferinden sonra (1514) Azerbaycan/İran’ın Hoy şehrinden gelen 3 göçebe aile, bugünkü höyüğün güney eteklerine ve aşağı şehre yayılmış olan Türk kasabasını yani Yeşilova’yı kurmuşlardır.
Yeşilova köyünün evlerinin bir kısmı, höyüğün güney kısmını kaplamıştır. Yani, höyüğün üstünde: bugünkü köyün bir kısmının kurulduğu “Aşağı Şehir” de vardır.
Aşağı şehrin büyük bir bölümü, günümüzde Yeşilova Kasabası sakinleri tarafından iskan edilmiştir. Ayrıca, höyüğün merkezi kısmının kuzeyinde, modern bir mezarlık vardır. Buna rağmen, tepenin büyük bir kısmı işgal edilmemiş olduğundan, araştırılmaya müsait geniş sahalar vardır.
ÖNEMİ;
Kent, yani Acemhöyük, Suriye, Klikya, Batı Anadolu ve Orta Anadolu’nun farklı bölümlerini bağlayan güzergahların kesişim noktasında bulunmaktadır.
Üretim:
Acemhöyük, Anadolu’nun 4000 yıl önceki en önemli ticaret ve maden üretim merkezlerinden biridir.
Purusanda Krallığı:
Tarihi kaynaklarda adı sık geçen ve dönemin süper gücü sayılan Purusanda krallığının merkezi olduğu kabul edilir.
Ancak: birçok bilim insanı, ticaret yollarının üzerindeki stratejik konumu nedeniyle bu tanımlamayı desteklerken, alternatif aday yerleşim yerleri de mevcuttur.
Evet, Purusanda: Asur metinlerinde, stratejik yolları ve gümüş kaynaklarını kontrol eden güçlü bir siyasi yapı olarak adlandırılır.
Acemhöyük, gerçekten Purusanda ise: bu durum onun sadece yerel yerleşim hayatında değil, erken Anadolu jeopolitiğinde de önemli bir siyasi rol oynadığını, bir krallık veya bölgesel başkent gibi işlev gördüğünü gösterir.
Buna göre, Acemhöyük, daha geniş bir antik Yakın Doğu siyasi tarihine dahil ediliyor ve burada Mezopotamya medeniyetleriyle Anadolu kültürleri arasında bir köprü olarak görülmektedir.

Mimari:
Höyükte bulunan Sarıkaya ve Hatipler Sarayı, dönemin mimari dehasını yansıtır.
Sarıkaya Sarayının 50’den fazla odası ve mermer kaideli ahşap sütunları gün ışığına çıkarılmıştır.
TARİHİ:
Yerleşim, MÖ 3 bin yıldan modern zamanlara kadar uzanan, uzun bir zaman aralığında farklı yerleşim katmanlarının üst üste gelmesiyle yükselmiştir.
Kent en parlak dönemini, MÖ 2000-1750 yılları arasında yaşamıştır.
Mimari:
II Kat Yapıları:
Höyük, II mimarlık katı zamanında, yoğun bir iskana sahne olmuştur.
Büyük yangın:
Şehir, MÖ 18’nci yüzyılda, sebebi hala tam olarak bilinmeyen, devasa bir yangınla yok olmuştur. Bu yangın, arkeologlar için bir şans olmuş, yangın sayesinde birçok eşya olduğu gibi korunarak günümüze ulaşmıştır.
III Kat Yapıları:
III katta da, höyüğün ve aşağı şehrin her tarafı iskan edilmiştir.
II kattaki yapılar, yangın felaketinden sonra, eski enkazı temizlemeye dahi çalışmadan, acele olarak sadece kerpiç ve ağaçla III kat yapıları inşa edilmiştir.
Yani, evler yangın felaketinden sonra, II yapı katının enkaz örtüsü zerine hemen kurulmuş, hatta eski yapıların temel ve duvarlarıyla bazen odaları yeniden kullanılmıştır.
Bu III kat yapılarında, çok acele ve itinasız bir şekilde inşa edilmiş olan binalarda, taş temele, hemen hemen hiç denilecek kadar az rastlanmıştır.
Çok kere, yere ufki olarak uzatılan, kalın direkler, kerpiç duvarlara temel vazifesi görmüştür.
Bu duvarların hiçbirinde, ağaç dikmelere rastlanmamıştır.

EVLER:
Evler küçüktür. Odalar dikdörtgen veya kare planlıdır. Oda içinde köşeler, her zaman birer dik açı meydana getirmemiştir. Bu küçük, müstakil evlerden bazıları tek odalıdır. Bu katta, 2-3 odadan fazla odalı evlere, henüz rastlanmamıştır.
SARIKAYA SARAYI:
III yapı kalıntısının en önemli binasıdır. Büyük Kral, höyüğün güney kısmında bulunan bu sarayda oturuyordu. Sarayın idari işlevi ön plana çıkmıştır.
Sarayın mimarisi:
3600 metre karelik bir alana oturan, 2 katlı, günümüze kalmış alt katında 50 odası bulunan bu saray, çağının Anadolu’daki en iyi korunmuş ve en zengin buluntulara sahip yapısıdır.
Büyük binanın batı kısmı: daha sonraki inşaat ve bilhassa köylüler tarafından, taş ve toprak alınmak maksadıyla, tahrip edilmiştir.
Bununla beraber, korunan kısımları, binanın büyüklüğü hakkında bilgi verir.
Bugüne kadar, 10’dan fazla iyi korunmuş odası açığa çıkarılmıştır. Resmi bir bina olduğundan şüphe edilmeyen bu yapının, korunan kerpiç duvarları, bazı kısımlarda 3.80 m yüksekliğe kadar çıkmaktadır.
Odaların mimarisi:
Oda boyları: muhtelif olan yapının inşa tarzı da dikkat çekicidir.
Genişliği çoğu yerde 4 m olan, bir sıra iri, düz satıhlı kalker taşı temeller üzerine, sıkı bir şekilde kalın kalaslar yerleştirilmiştir.
1.5 – 2 m genişliğindeki kerpiç duvarlar, bu kalasların üzerine basmaktadır.
Binanın yapımında kullanılan sedir, ardıç, karaçam ve meşe gibi ağaçlar binanın yapım tarihini öğrenmenin yanı sıra bundan yaklaşık 4000 yıl önceki çevrenin bitki örtüsü hakkında fikir edinilmesini sağlıyor.
Kerpiçler iri olup, ortalama 40x31x14 ve 33x33x11 cm ölçülerindedir.
Duvarlardaki sıvanın kalınlığı, 3 cm dir.
Odalar içten badanalıdır. Kerpiç duvarlarda: kalın ağaç dikmelerinin geniş boşlukları görülür.
Kerpiç duvara temel vazifesi de gören bu tek sıra taş dizileri: duvarın iki tarafında kerpiç örgünün ve ağaç kalaslarının altından, odaların içinde ve duvar diplerinde, 1 – 1.5 m genişliğinde, düzenli örgüler halinde durmaktadır.
Üstleri, toprakla sıvalı olan bu kısımlar, odaların tabanı vazifesini görür. Odaların bazılarının tabanları, tamamen taş döşelidir. Odalardan bazılarında kapılar yoktur. Kapısız odalara, üst kattan asma-ağaç merdivenle inilmiş olmalıdır. Odaların çoğu, depo karakterindedir.
Çok şiddetli bir yangına maruz kalan binanın kerpiçleri, tuğlalaşmış, kalın kalasların şiddetli alevleriyle her şey cüruf haline gelmiştir.
Yanmış, kömürleşmiş, yıkılmış, çökmüş kerpiç, kiriş enkazı ve küçük eşyanın bir kısmı, odaların içini doldurmuştur.
Enkaz arasında, üst katın çöken taban izlerini de görmek mümkündür. Yani, binanın iki katlı olduğu kesindir. Meydana çıkarılan odalar, ikinci kata ait olmalıdır. Odaların bazıları yangından önce boşaltılmış, bazıları da içindeki eşyalarla birlikte yanmıştır.
Saraydaki buluntular:
Sarayda bulunan ve dönemin zenginliğini yansıtan eserler içinde bakır külçeler, altın süs eşyaları, fil ve su aygırı dişinden yapılmış eşyalar, obsidiyen ve kaya kristalinden yapılmış kaplar dikkat çekiyor.
Ayrıca çoğunluğu sarayın 3 odasında depolanmış kil topaklar/bullalar, Acemhöyük’ün siyasi ve ekonomik ilişkilerinin olduğu bölge ve kişileri de tanımaya yardımcı oluyor.
Bunların bir kısmının Asur, Mari, Kargamış gibi Mezopotamya, Suriye ve Güneydoğu Anadolu’nun çağdaş yöneticilerine ait olduğu biliniyor.
HATİPLER SARAYI:
Sarıkaya Sarayına benzeyen ikinci anıtsal yapıdır. Höyüğün kuzeybatısındaki yükselti üzerindedir. Yerleşimin anıtsal yapılarının en eskisidir. Depo özelliğine sahiptir.
Zemin katında, en az 72 odası bulunduğu anlaşılan saray, muhtemelen Sarıkaya Sarayını sona erdiren yangın felaketinde tahrip olmuştur.
ANITSAL BİNA:
Sarıkaya ve Hatipler Sarayı arasında ortaya çıkarılmıştır. Bu yapının, büyük yangın sonucunda yandığı ve aynı felakete maruz kalan Saraylar ile birlikte terk edildiği belirlenmiştir.
Etiket:
İdari Hizmet Binası olarak kabul edilen bu yapıda, 2012 kazı sezonunda gerçekleştirilen çalışmalar neticesinde, Acemhöyük’te bulunan çivi yazılı tabletlere bir yenisi daha eklenmiştir.
Aynı zamanda, bu önemli buluntu, Hizmet binasında ele geçen ilk yazılı belge olma özelliğine sahiptir.
Etiket olarak adlandırılan bu eser: 3×1.8×1.1 cm ebatlarında olup, üçgen muska biçiminde, ip delikli, gri renkte ve pişmiş topraktandır.
Ön yüzünde 3 satırlık Eski Asurca bir kitabe vardır.
Son satırın devamı olan “na ve as” işaretlerinin bu satıra sığmaması sebebiyle, arka yüze yazıldığı görülmektedir.
Etiket üzerinde herhangi bir mühür baskısı mevcut değildir.
SUR YAPISI:
Erken Tunç çağı surudur.
Yaklaşık 60 m lik bölümü açığa çıkarılan sur, höyüğün topoğrafik yapısına uygun biçimde, doğu-batı yönünde hafif bir kavisle uzanmaktadır.
6 m genişliğinde olan surun hemen kuzeyinde yürütülen çalışmalarda, sura bağlanan odalar açığa çıkarılmıştır.
Odaların kerpiç duvarlarının genişlikleri 30-50 cm arasında değişir. Bu odalardan ele geçen buluntular, bunların daha çok konut nitelikli yapılar olduklarına işaret etmiştir.
Sura bağlı mekanlarda görülen yıkıntılar, yoğun küllü dolgu ve surlar bağlantılı kontekslerde ele geçen yaklaşık 1500 adet kil sapan tanesi: XI tabakanın bir saldırı neticesinde tahrip edilmiş olduğuna işaret eder.

TİCARET:
Kuzey Iraklı Asurlu tüccarlar, günümüzden 4 bin yıl önce, Anadolu’da uluslararası pazarlar kurdular.
Asurlu tüccarlar, Anadolu’ya lüks kumaşlar ve kalay getiriyor, Anadolu’dan ise Asur’a gümüş götürüyorlardı.
Çivi yazılı tabletlere göre, Asurlu tüccarlar arasında Puruşhattum gümüşü oldukça ünlüydü.
Pek çok tüccar elde ettiği tüm kazancını, iyi kaliteli Puruşhattum gümüşüne çevirerek Asur’a dönüyordu.
Bu uluslararası ticaret sayesinde giderek zenginleşen Puruşhattum Kralları, yaldızlı fildişi mobilyalarda oturur, kristal ya da obsidiyenden (volkanik cam) yapma vazolar kullanıyor, ithal Mezopotamya kumaşından elbise giyiyorlardı.
Acemhöyük’ün Asur ticaret kolonileri çağındaki ilişkileri ve zenginliği, Saraylardaki buluntulardan anlaşılmaktadır.
MADEN ÜRETİM MERKEZİ:
Acemhöyük, 4 bin yıl önesinde Anadolu’nun en gözde maden üretim merkeziydi.
Sarıkaya Sarayı ve onunla çağdaş konutlarda ele geçmiş gümüş ve bakır külçeler, gerektiğinde para yerine kullanılmak ve bazı alaşımlarla madeni eserlerin üretilmesi için depolanmıştır.
Altın, gümüş, tunç, bakır ve kurşun gibi çeşitli metallerden yapılmış süs eşyaları, silahlar, tanrı/tanrıça figürinleri, kentte ele geçen madeni eserlerin çeşitliliğini gösterir.

KAZILAR:
Erken Tunç Çağı araştırmalarının yoğunlaştığı alan, Sarıkaya Sarayının üzerinde bulunduğu yükseltinin güney yamacındadır.
Bu alanda Asur ticaret kolonileri çağı öncesine giden, arkeolojik tabakaların varlığı, kazının ilk yıllarından itibaren bilinmektedir.
Ancak söz konusu alanda; köy evlerinin bulunması nedeniyle, herhangi bir çalışmanın yürütülmesi mümkün olmamıştır.
Köy evlerinin zaman içinde taşınmasıyla, bu alanda 1975 yılından itibaren arkeolojik çalışmalar başlamıştır.
Aşağı şehrin farklı noktalarında yapılan sondajlar; yerleşimin Asur ticaret kolonileri ağı döneminde (MÖ 2000-1700) höyüğü çevrelediği ve höyükten çok daha geniş bir alana yapıldığını göstermiştir.
Evet günümüzde kazılar devam etmektedir. Özellikle höyüğün “Aşağı Şehir” kısmında yerleşim dokusunda kazılar sürdürülmektedir.
Kazılarda: anıtsal saray yapıları, geniş surlar ve düzenli yerleşim alanları da dahil olmak üzere büyük mimari komplekslerin kalıntıları ortaya çıkarılmıştır.

BULUNTULAR:
Anadolu’nun en eski yazılı belgesi:
Bu ağırlığın üzerinde, çivi yazılı bazı işaretler vardır. Buluntunun ağırlığı 10.4 gr dır.
Kaya kristalinden yapılmış olan ağırlık, erken Tunç Çağına ait bir yapının içinde bulunmuştur.
Evet bu ağırlık, karbon ölçümlerine göre MÖ 2250 yılına tarihleniyor.
Dolayısıyla bu tabakada açığa çıkarılan bu kristal ağırlık, gerek Anadolu’nun ve gerekse tüm Avrupa’nın bilinen en eski yazılı belgesi durumundadır.
Ağırlık üzerindeki işaretlerin yeterince okunaklı yazılmış olmaması, yazıtın çözümünü zorlaştırıyor.
4 Tekerlekli Araba:
Tunçtan yapılmış eşyalar arasında en ilginç olanı, el arabası büyüklüğünde dört tekerlekli bir arabadır.
Bunun dini törenlerde kullanılmış olması muhtemeldir.
Bullalar (mühürlü kil topaklar) ve damga mühürleri :
Eski Ortadoğulu tüccarlar, gönderecekleri paketin üzerine bir parça yaş çamur yapıştırıyor ve bu çamura kendi isimlerinin yazılı olduğu mührü basıyorlardı.
Büyük kısmı Sarıkaya Sarayının üç odasında depolanmış olan bullalar Acemhöyük’ün politik ve ticari ilişkilerinin olduğu bölge ve kişileri tanıtır.
Mühür baskılarında adı geçenler, Kuzey Irak’taki Asur Kralı I Şamşi Adad, Suriyeli bir prenses olan Nagihamun ve Karkamış Kralı Aplahanda’ya ait örnekler vardır.
Adı geçen tüm bu kişiler, 4 bin yıl önce dünya ticaretini yürüten süper güçlerdi.
Ünlü Babil kralı Jahdunlim’in kızı Dugedu’nun ve Kargamış Kralı Aplahanda’nın mühürlerine ait baskılar, Kaniş Kralı Varşama’ya mektup göndermiş olan Mama Kralı Anumhirbi’nin adının varlığı, Sarayın MÖ 18’nci yüzyılın ilk yarısında, zamanın ünlü saraylarıyla sıkı ilişkiler içinde olduğunu gösterir.
Saraylar bu vesikalardan daha önce inşa edilmiş ve onlardan çok sonra büyük felakete uğramış olabilir.
Sayıları 1500’ü bulan bullalar, Eski Asur, Eski Suriye, Eski Babal, Anadolu ve Hitit üslubundaki mühür baskılarıyla, MÖ 2 bin yılı sanatı için zengin bir kaynaktır.
Taş Mühürler:
Damga mühürleri taştan ve tunçtandır. Bu baskılar bir anlamda günümüzün kargo etiketleri görevini görüyordu. Tunç mühürler küçük tutamaklı, dört köşe kaidelidir.
Mühür deseni, haçın açılarını dolduran üçgenlerden ibarettir. Dikdörtgen prizma şeklindeki taş mührün, dört köşeli iki yüzü de süslüdür. Bir yüzünde dörde bölünmüş birer kare ve köşelere kadar uzanan haçın köşelerdeki boşluklarında 8 üçgen, dört karenin içinde de kabartma birer kare vardır. Diğer yüzün dar kenarlarında da birer üçgen, geniş kenarlarında birer kavisle bölünen sahaya 2 tane çivi işareti eklenmiştir.
Fildişi Eserler:
Sarıkaya Sarayın eşyaları arasında Hitit sanatının müstesna örneklerini oluşturan Fildişi eserler bulunmuştur.
Heykelcikler ve kabartmalı plakalardan oluşan bu mobilya parçaları, sfenksler, boğa adamlar, aslan, maymun, sığır, kaz gibi hayvan tasvirleri, bitki ve geometrik desenlerle bezelidir.
Bir kısmının üzerinde hala korunmuş olan izlerden, vaktiyle altın safihalarla kaplanmış oldukları anlaşılmaktadır.
Fildişi eserler, yangının şiddetinden kireçlenmiş, bir kısmı gri, bir kısmı pembemsi kırmızı bir renk almıştır. Yangın tesirinden kurtulan bir tabak parçasında, içine sürülmüş olan turuncuya bakan kırmızı renkli boya iyi korunmuştur. Diğer parçalarda da aynı boyanın izleri bellidir. Eserlerin bazıları şekillerini kaybetmiş, ince levhalar kıvrılarak eğilmiştir.
Aslan Gövdesi:
Arka bacakları üstünde oturan rengi grileşmiş aslanın gövdesi iyi işlenmiştir. Bu heykelcikte, detaylara yer verilmemiş, daha kabarık olarak işlenen gövde, bacaklara iki kabartma kavisle birleştirilmiştir. Yukarı kaldırılmış kuyruğu sırtına yapışıktır. Ön bacakları aşağıya düz olarak inmektedir. Pençeleri kırıktır. Başındaki dört köşeli geçme deliği, aslan heykelciğinin bir mobilyaya ait olduğunu belirtmektedir.
Diğerleri:
Özel bir evde ele geçirilmiş olan Suriye Anadolu üslubundaki kabartmalarla bezeli bir fildişi kutu, Ön Asya fildişi eserleri arasında önemli bir yere sahiptir. Evet yine fildişi bir kuş kanadı parçası, bugün Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedir.
Diğer buluntular:
Madeni silahlar; kılıçlar, baltalar ve mızrak uçlarından oluşmuştur. Dört köşeli ve somun biçimindeki bakır külçeler, Anadolu’nun en önemli koleksiyonunu teşkil ederler.
Oyun tahtaları, tabii cam (Obsidiyen), dağ kristali ve diğer taşlardan yapılmış vazolar sarayın diğer lüks eşyalarını oluşturur.
Açık ve koyu mavi boncukların altın iplikle işlendiği kumaş parçaları, devrin en önemli ticari malını teşkil eden elbise ve dokumaların bize kadar yaşamış nadir örneklerindendir.
BURAYI ZİYARET EDERSENİZ, NELER GÖRÜLEBİLİR.
Höyük alanı açık bir ören yeridir ve şu an girişler ücretsizdir.
Buradan çıkarılan eserler Aksaray Müzesinde sergileniyor.
NEW YORK METROPOLİTAN MÜZESİNDE BULUNAN KOLEKSİYON
1932-1937 yılları arasında, George D. Pratt ve eşi tarafından Metropolitan Müzesine fildişi eserlerden oluşan bir koleksiyon bağışlanmıştır.
Fildişi eserleri, Bay George Pratt ve eşi muhtemelen fasılalarla Metropolitan Müzesine hediye etmişlerdi.
Koleksiyonda, tam ve parça halinde olmak üzere 35’ten fazla eser bulunmaktaydı.
Bunlar: mobilyalara ait insan, sfenks hayvan heykelciği ve hayvan kabartmalarından, kabartmalı oyma levhalardan ve süslü tabakalardan ibarettir.
Fakat bir kısmı, üstünde kırmızı boya ve altın kalıntıları muhafaza etmiştir.
Evet müzedeki bu eserler, 1993 yılından bu yana, dikkat çekmekteydi.
Ancak bulunduğu yer belli olmayan koleksiyon, ait olduğu kavim ve tarihi de şüpheliydi.
Koleksiyonu meydana getiren eserleri: Suriyeli, Fenikeli, Anadolulu (Hitit) olduğu düşünülüyor ve genel olarak MÖ 2 bin yılın sonlarına veya 1 nci bin yıl başlarına tarihlendiriliyordu.
Acemhöyük kazıları, bu koleksiyonun menşeini ve devrini aydınlatmıştır.
Pratt koleksiyonunun Acemhöyük menşeli olduğunu ispat eden en önemli ayrıntılar, onunla birlikte ve aynı menşeden olarak satın alınmış bullelerdir.
18 tane bullelerde, 8 damga mühür baskısı vardır.
Bu mühür baskılarından 7 tanesini taşıyan bullelere, Acemhöyük’te yanmış binanın tahrip sahasında ve fildişlerinin bulunduğu alanda rastlanmıştır.
Ayrıca: müzedeki şahinin geçme kanatları, şekilleri ve yanmadan oluşan pembemsi renkleri bakımından, Acemhöyük’te yanmış binada bulunan kanat parçasının aynıdır.
Bağışlanan koleksiyonda: 4 Sfenks, 3 aslan bacağı, 1 şahin ve 2 uzanmış ceylan bulunmaktadır.
Bunlar, antik dünyadan lüks bir sandalye veya tahtın en eski ve en eksiksiz kanıtlarıdır. Diğer parçaların muhtemelen, daha küçük dekoratif objelere ait olduğu düşünülmektedir. Bu parçalar, aslen Acemhöyük’ten getirilmiş, yağmalanmış ve sonunda antik eserler pazarında satılmıştır.
Evet bu eserler hakkında şimdi ayrıntılı bilgi.
ŞAHİN HEYKELİ:
Bu parça muhtemelen, Orta Anadolu’daki Acemhöyük’te bir saray kalıntısında bulunan, beş oyma fildişi levhadan oluşan bir guruba aittir.
Başlangıçta: kanatlarını açmış ve pençeleriyle antilopları yakalamış bir şahin kompozisyonu oluşturuyorlardı.
Orta levha: kuşun başını ve gövdesini oluştur. Göğüs şişkinliğini stilize etmiş göçmen şahin yanak işaretlerini ve kakma gözbebekleri için delikler bulunan büyük gözleri; (şimdi kayıptır) göstermek için ince bir şekilde oyulmuştur.
Gözlerde ve gagada, yaldız izleri bulunur.
Levha: yüzeyde demir oksitlerin bulunduğu, kırmızımsı alanlar ve nesnenin muhtemelen sarayın yıkımı sırasında, önemli ölçüde ısıya maruz kaldığını gösteren, gri tonla renk değiştirmiştir.
Başın üst kısmında, başka bir mobilya parçası takılmak için bir delik ve alt kısmında muhtemelen eksik bacaklara takılmak için iki delik bulunmaktadır.
Göğsün yanlarındaki zıvanalar, büyük kanatlardan sadece biri Metropolitan Müzesi koleksiyonunda günümüze ulaşmıştır. (Diğer kanat Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesindedir.)
Bu yırtıcı kuş imgesi, Mısır tanrısı Horus’un şahin olarak tasvir edildiğini hatırlatmaktadır.
Burada: ilahi bir sembolden avcıya, pençelerinden avını tutan bir varlığa dönüştürülmüştür.
Bu belki de, Yakın Doğu geleneğinde İmdugut kuşu olarak bilinen, aslan başlı kartalın bazen pençelerinde geyik tutarken tasvir edilmesinden kaynaklanmaktadır.
HATHOR TARZI BUKLELİ DİŞİ SFENKS;
Yaklaşık MÖ 18 Yüzyıla aittir.
Bu figür: çoğunlukla mobilya unsurlarından oluşan ve muhtemelen Orta Anadolu’daki Acemhöyük’te bir saray kalıntısında bulunan, oyma fildişi eserler gurubuna aittir.
Fildişi eserlerin çoğu: bu levhada temsil edilen, insan başı ve aslan gövdesini bibrleştiren, kanatlı veya kanatsız fantastik bir yaratık olan Sfenks gibi, Mısır kaynaklarından ödünç alınmış ve dönüştürülmüş simgeleri tasvir etmektedir.
Levhanın alt kısmı kırılmıştır. Yaratığın aslan benzeri arka bacağı ve kuyruğunun bazı kısımları hala korunmuştur.
Sfenksin, Mısır tanrıçası Hathor’unkine benzer uzun, kıvrık saçları vardır.
Alnının üzerinden geçen bir şerit takar ve bunun üzerinde üç kısa bukle daha yükselir.
Bir tutam saç, büyük bir kulağın arkasına sıkıştırılmıştır.
Kakma için oyulmuş (şimdi kayıt) göz ve burun delikleri belirgindir.
Ağız ve çenesi ise küçüktür.
Genel gri renk, nesnenin muhtemelen sarayın yıkımı sırasında, önemli ölçüde ısıya maruz kaldığını göstermektedir.
Aynı guruba ait, sola bakan bir Sfenksi tasvir eden, neredeyse aynı bir plaket de Metropoliten Müze koleksiyonunda bulunmaktadır.
GEYİK:
Bu parça muhtemelen Orta Anadolu’daki Acemhöyük’te bir saray kalıntısında bulunan, 5 oyma fildişi levhadan oluşan guruba aittir.
Başlangıçta: kanatlarını açmış ve pençeleriyle antilopları yakalamış bir şahin kompozisyonundan oluşuyordu.
Orta levha: kuşun başını ve gövdesini oluşturur. Göğüs şişkinliği, stilize edilmiş göçmen şahin yanak işaretlerini ve kakma gözbebekleri için delikler bulunan, büyük gözleri (şimdi kayıptır) göstermek için ince bir şekilde oyulmuştur.
Gözlerde ve gagada, yaldız izleri mevcuttur.
Levha: yüzeyde demir oksitlerin bulunduğu kırmızımsı alanlar ve nesnenin muhtemel sarayın yıkımı sırasında, önemli ölçüde ısıya maruz kaldığını gösteren, gri bir tonla renk değiştirmiştir.
Yüzey taramaları, daha yoğun kırmızı alanlarda, gümüş izlerini ortaya çıkarmıştır.
Ancak bunun artık korunmamış bir metal kaplamadan mı, yoksa gömülme sırasında gümüş bir nesnenin yakınlığından mı kaynaklandığı bilinmiyor,
Başın üst kısmında: başka bir mobilya parçasına takılmak için bir delik ve alt kısmında muhtemelen eksik bacaklara takılmak için iki delik vardır.
Göğsün yanlarındaki zıvanalar, büyük kanatlardan sadece biri Metropolitan Müzesi koleksiyonunda günümüze ulaşmıştır.
Güçlü pençelerle tutulan antilopları tasvir eden iki küçük plaka, bu tür bir topluluğa ait olmalıydı.
Her plakanın altında, iki delik olmasına rağmen, bunları kuşun gövdesine takmak için görünür bir yöntem yoktur.
Daha büyük antilopun yüzeyi siyah lekelerle renk değiştirmiş, açık pembe renkteyken, daha küçük olanı, yanmadan dolayı kararmış bir yüzeye sahip kırmızı renktedir.
Bu şahine uygun oranda, sadece bir plaka bulunduğundan, antiloplar muhtemelen iki farklı ancak benzer kompozisyonlara aittir.
Bu yırtıcı kuş imgesi, Mısır tanrısı Horus’un şahin olarak tasvirlerini hatırlatmaktadır.
Burada, ilahi bir sembolden avcıya, pençelerinde acını tutan bir varlığa dönüştürülmüştür.
Bu belki de Yakın Doğu geleneğinde, İmdugut kuşu olarak bilinen, aslan başlı kartalın bazen pençelerindeki geyik tutarken tasvir edilmesinden kaynaklanmaktadır.
OYMA SU KUŞLARI:
Başlangıçta kanatlarını açmış ve pençeleriyle antilopları yakalamış bir şahin kompozisyonundan oluşuyordu.
Orta levha: kuşun başını ve gövdesini oluşturur ve göğüs şişkinliği, stilize edilmiş göçmen şahin, yanak işaretlerini ve kakma gözbebekleri için delikler bulunan büyük gözleri (şimdi kayıptır) için ince bir şekilde oyulmuştur.
Gözlerde ve gagada yaldız izleri vardır.
Levha: yüzeyde demir oksitlerin bulunduğu kırmızımsı alanlar ve nesnenin muhtemelen sarayın yıkımı sırasında önemli ölçüde ısıya maruz kaldığını gösteren gri bir tonla renk değiştirmiştir.
Yüzeyin taramaları, daha yoğun kırmızı alanlarda gümüş izleri ortaya çıkardı, ancak bunun artık korunmamış bir metal kaplamadan mı yoksa gömülme sırasında gümüş bir nesnenin yakınlığından mı kaynaklandığı bilinmez.
Başın üst kısmında, başka bir mobilya parçasına takılmak için delik ve alt kısmında muhtemelen eksik bacaklara takılmak için iki delik vardır.
Göğsün yanlarındaki zıvanalar, büyük kanatlardan uzanan çıkıntıları tutuyordu.
Orijinal kanatlardan sadece biri Metropolitan Müzesindeki koleksiyonda bulunmaktadır.
Güçlü pençelerle tutulan antilopları tasvir eden iki küçük plaka, bu tür bir topluluğa ait olmalıydı.
Her plakanın altında iki delik olmasına rağmen, bunları kuşun gövdesine takmak için görünür bir yöntem yoktur.
Daha büyük antilopun yüzeyi siyah lekelerle renk değiştirmiş, açık pembe renkteyken, daha küçük olanı yanmadan dolayı kabarmış bir yüzeye sahip kırmızı renktedir.
Bu şahine uygun oranda sadece bir plaka bulunduğundan, antiloplar muhtemelen iki farklı ancak benzer kompozisyonlara aitti.
Bu yırtıcı kuş imgesi, Mısır tanrısı Horus’un şahin olarak tasvirlerini hatırlatmaktadır.
Burada, ilahi bir sembolden avcıya, pençelerinde avını tutan bir varlığa dönüştürülmüştür.
Bu belki de Yakındoğu geleneğinde İmdugut kuşu olarak bilinen aslan başlı kartalın bazen pençelerinde geyik tutarken tasvir edilmesinden kaynaklanmaktadır.
HATHOR TARZI BUKLELERE SAHİP BULLA:
MÖ 1900 civarında, Kuzey Metopotamya’daki Asur şehrinden tüccarlar, aralarında Acemhöyük’ün de bulunduğu, birçok Orta Anadolu şehrinde karumlar veya “tüccar kolonileri” kurdular.
Asurlu tüccarlar bu şehirlerin sınırlı bir bölgesinde yaşıyor, güneydoğudan gelen tekstil ve kalay ürünlerini, gümüşle takas ediyorlardı.
Ancak yerel kralların yönetimi altında faaliyet gösteriyorlardı.
Beyazdan gri-maviye ve pembemsi turuncuya kadar değişen renklerdeki bu eserler, yangın ve toprak koşulları nedeniyle, deforme olmuş ve renkleri değişmişti.
Bu küçük dişi sfenks, Mısırlılardan ödünç alınmış bir formdur.
Büyük badem şeklindeki gözleri ve spiral saçları nihayetinde Mısır tanrıçası Hathor’dan türemiştir.
DİZ ÇÖKMÜŞ ERKEK FİGÜRÜ:
Bu parça, çoğunlukla mobilya unsurlarından oluşan ve muhtemelen Acemhöyük te bulunan bir saray kalıntısında bulunan, oyma fildişi eserler gurubuna girer.
Üç boyutlu olarak oyulmuş olan parça, başı olmayan, diz çökmüş bir figürü gösteri.
Belinde kemerle bağlanmış, uzun bir etek giymektedir ve kemerde yaldız izleri bulunmaktadır.
Çıplak göğsü ve kolları yumuşak bir şekilde modellenmiş olup, göbek deliği, kemerin hemen üzerinde belirgindir.
Arkadan ve yandan bakıldığında, ayakları eteğinden çıkmaktadır.
Figürün düz tabanında bağlantı delikleri bulunmaktadır ve muhtemelen bir mobilya parçasını süslemiştir.
Bu parçanın pembe lekelenmesi, yüzeyde demir oksitlerin bulunduğunu göstermektedir.
Ancak bunu kasıtlı bir dekoratif işlem mi olduğu bilinmemektedir.
İNSAN KAFASI:
Bu parça, çoğunlukla mobilya unsurlarından oluşan ve muhtemelen Acemhöyük’te bir saray kalıntısında bulunan oyma fildişi eserler gurubuna aittir.
Üç boyutlu olarak oyulmuş olan parça, kısa ama gür saçlı, sakalsız bir insan başını gösterir.
Kaşlar, büyük ve açık gözlerin üzerinde ortada birleşir, göz bebekleri, başka bir malzemeden yapılmış kakmaları yerleştirmek için delinmiştir.
Ancak bu kakmalar, artık mevcut değildir.
Burun belirgin, ağız ise küçük ve sıkı dudaklıdır.
Başın üst kısmı düzleştirilmiş ve muhtemelen başka bir unsura bağlanmak için dikey bir delik açılmıştır.
Bu pancarın pembe lekelenmesi, yüzeyde demir oksitlerin bulunduğunu göstermektedir.
Ancak bunun kasıtlı mı olduğu bilinmemektedir.
OYMA GRİFON:
Bu parça çoğunlukla mobilya unsurlarından oluşan Orta Anadolu’daki Acemhöyük’te bir saray kalıntısında bulunan, oyma fildişi eserler gurubuna aittir.
Küçük, düz fildişi parçasına, aslan gövdesi ile yırtıcı kuşun kanatları ve başını birleştiren mitolojik bir yaratık olan grifon un zarif bir tasarımı işlenmiştir.
Küçük kanca gagası ve yüzündeki işaretler, bu grifonun bir şahin başına sahip olduğunu gösterir.
İnce aslan benzeri gövdesi, ön bacakları uzatılmış ve kanatları tamamen açılmış halde oturmaktadır.
Bu da yaratığın harekete geçmeye hazır olduğu izlenimi vermektedir.
Boynundan aşağı sarkan spiral bir kıvrım ve açılmış kanatlara sahip bu tip grifonlar, Girit’deki Knossos Sarayındaki ünlü Minos duvar resminde olduğu gibi, kraliyet tahtının iki yanında grifonları gösteren daha sonraki dönem Ege sanatının karakteristik özelliklerindendir.
Bu obje, bu tip grifonun bilinen en eski tasviridir ve motifin Bronz Çağı Anadolu’suyla temaslardan sonra Minoslu zanaatkarlar tarafından yapıldığı düşünülür.
MAYMUN FİGÜRLÜ MOBİLYA PARÇASI:
Bu parça, çoğunlukla mobilya unsurlarından oluşan ve muhtemelen Acemhöyük’te bir saray kalıntısında bulunan, oyma fildişi eserler gurubuna aittir.
Acemhöyük’ten çıkan fildişi eserlerin çoğu gibi, bu obje de Mısır kaynaklarından ödünç alınmış ve dönüştürülmüş imgeler içermektedir.
Bu küçük, düz fildişi parçasındaki ince işlenmiş görüntü, karakteristik yanak çıkıntıları ve vücut şekliyle Afrika guenon maymunu olarak tanımlanabilir.
Çömelmiş ve bir kavanoz tutan maymun, boncuklu bir kolye takmaktadır.
Tüyleri iki farklı dokuyla gösterilmiştir.
Bacaklarında ve vücudunda benekli bir kürk ve sırtında çizgili bir sırt.
Maymunlar eski Mısırlılar tarafından çok seviliyordu ve Mısır sanatındaki tasvirleri, onları hem yaramaz evcil hayvanlar hem de skarabe ve muskalar üzerinde tasvir edildiklerinde ahiretteki doğurganlık ve büyülü cinsel güçlerin sembolü olarak göstermektedir.
58 DELİKLİ OYUN.
Bu parça, çoğunlukla mobilya unsurlarından oluşan ve muhtemelen Acemhöyük’te bir saray kalıntısında bulunan, oyma fildişi eserler gurubuna aittir.
Aslen günümüzde 58 delikli oyun olarak bilinen eski bir oyunun oyun tahtasının bir parçasıdır.
Oyun, modern cribbage oyununda olduğu gibi, her oyuncunun parkurunu oluşturan deliklere yerleştirilen çiviler şeklinde oyun parçalarıyla iki oyunca arasında bir yarış olarak oynanıyordu.
Ancak iki oyun arasında bir ilişki yoktur.
58 delik oyununa ait en eski oyun tahtaları Mısır’dan geldiği için, örneğin hayvan başlı çivileri hala üzerinde bulunan Teb’den bir örnek, oyunun kendisinin de orada ortaya çıkmış olabileceğini düşündürmektedir.
Mısır ve Yakın Doğu’dan bu türden kırktan fazla tahta örneği bilinmektedir.
Bunlara Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde bulunan ve Mısır Mavisi ve Altın adı verilen mavi camsı (cam benzeri) malzemeden yapılmış oyun bir örnek olabilir.

































