Trabzon

Trabzon

Trabzon denince akla hemen ilk gelenler: hamsi, kemençe, fıkra ve elbetteeeeee Trabzonspor.

Bunlar: gerçekten buranın kültürünün temel parçaları. Bu muhteşem güzel, benim ülkemizdeki en beğendiğim şehirlerin başında gelen yöre, gezilmesi, görülmesi gereken bir yer. Mutlaka gidin, görün, gezin beğeneceksiniz.

 

ULAŞIM

Trabzon-Samsun arası uzaklık: 330 km. Trabzon-Ordu arası uzaklık: 175 km. Trabzon-Giresun arası uzaklık: 125 km. Trabzon-Rize arası uzaklık: 71 km. Trabzon-Artvin arası uzaklık: 230 km. Trabzon-İstanbul arası uzaklık: 1070 km. Trabzon-Ankara arası uzaklık: 752 km. Trabzon-İzmir arası uzaklık: 1345 km. Trabzon-Erzurum arası uzaklık: 302 km. Trabzon-Gümüşhane arası uzaklık: 110 km. Trabzon-Antalya arası uzaklık: 1295 km. Trabzon-Bursa arası uzaklık: 1090 km. Trabzon-Şanlıurfa arası uzaklık: 800 km. Trabzon şehirler arası yolcu terminalinin, şehir merkezine uzaklığı: 2 km. dir.

Otobüs terminalinden, şehir merkezine ulaşım: taksi ve dolmuşlar ile yapılmaktadır.

Trabzon’a deniz yolu ile de gitmek mümkündür. Limanın kent merkezine uzaklığı: 1 km. dir. Trabzon limanı, Doğu Karadeniz bölgesinin en büyük limanıdır.

Trabzon hava limanı: ülkemizin ve bölgenin en büyük uluslar arası hava alanıdır. Şehir merkezine, 6 km. uzaklıktadır. Şehir merkezi ile ulaşım: taksi ve dolmuşlar ile yapılmaktadır.

Trabzon

TARİHİ

İl merkezinde, Tabakhane ve Zağnos dereleri arasında kalan bölüm düzgün değil. Burası: bir masa gibidir.

Bu bölümde: kentin bilinen en eski yerleşim kalıntıları bulunmuş. Bu nedenle: Trabzon isminin buradan geldiği düşünülüyor. Yani: eski Yunancada, “masa” veya “trapez” biçimi karşılığı olarak “Trapezos” kelimesi kullanılıyor. Kıbrıs’ta yerliler masaya “trapez” derler. Trapez kelimesi: masa şeklinde yerleşim yeri, masa şehri gibi anlamlar taşır.

Trabzon isminin de, biraz önce söylediğim gibi, ilk kurulduğu yerin; bu biçime benzemesi nedeniyle, bu kelimeden geldiği düşünülüyor. Şehri kuranlar, limana geldiklerinde masa şeklindeki taşlar veya günümüzdeki Boztepe’nin üstündeki düzlük masaya benzetildiğinden şehre bu isim verilmiştir.

Bu kelimeye (Trapezos) ilk kez: MÖ.4. yüzyılda geçen bir olayın anlatıldığı ve Kesnophon tarafından kaleme alınan bir kaynakta (Anabasis isimli) rastlanıyor. Yani: Trabzon isminin, yaklaşık 2700 yıllık bir geçmişi olduğu söyleniyor.

Evet; ismin kaynağından sonra, bölgeye ilk yerleşimciler hakkında bilgi vermek istiyorum. İyon kökenli Miletoslular, Ege denizi kıyılarından yola çıkarak, MÖ.7’nci yüzyılda, Karadeniz’e gelmişler ve deniz kıyısında koloniler kurmuşlar.

Trabzon’da, Sinop gibi bölgenin en büyük kolonilerinden biri olarak öne çıkmış. Ancak: yapılan araştırmalarda, bu kolonicilerden önce; bu bölgede; Kolkhlar, Driller, Makronlar gibi yerli kavimlerin yaşadıkları tespit edilmiş.

Nasıl? MÖ. 400 yıllarında, Trabzon’u ziyaret eden, Sokrates’in öğrencisi Zenefon’un günlüklerinde bu halkların ismi geçiyor, ama maalesef günümüze bunlar hakkında herhangi bir bilgi, kalıntı ulaşmamış.

Evet, bu dönemde: Orta Asya’dan ve Orta Doğu’dan gelen ticaret yolları, Trabzon bölgesinde denize ulaşıyordu. Bu yüzden: Trabzon ticari ve stratejik öneme sahipti. Bu durum: Ege kıyılarında yaşayan insanlar tarafından da biliniyordu.

Meşhur Arganotlar’ın “Altın Post” bulmak için yaptıkları efsanevi sefer de, bunu göstermektedir. Bazı söylentilere göre: madencilik sanatı, bu bölgede oturan kavimler tarafından bulunmuştur.

Aynı dönemde: yani kolonicilerin bölgeye geldikleri tarihlerde: Kafkasya’dan gelen Kimmerler ve onların ardından İskitler de, bölgeye akınlar yapmışlar. MÖ.6. yüzyılda ise, Perslerin egemenliği görülüyor. Bu dönemde: burada, Pont Kapadokya’sı adı verilen satraplık kurulmuş.

MÖ. 334 yılında, Makedon kralı Büyük İskender, tüm Anadolu’da olduğu gibi, bu bölgedeki Pers egemenliğine de son verir. Ancak: İskender’in ani ölümü üzerine, ortaya çıkan karışıklıklarda, burada; Pont Satrabı II. Ariantes’in oğlu Mithridates, yerli halkın de desteğini alarak: Karadeniz Pontus Devletini kurar.

Bu devletin merkezi Amasya’dır ve Trabzon, MÖ.280 yılına kadar, bu devletin egemenlik alanı sınırları içinde kalır.

MÖ.1’nci yüzyılda, Romalı’lar Anadolu’yu işgal ederler. Roma imparatoru Ponpeius tarafından; Kelkit vadisindeki çatışmada, Pontus kralı V. Mithridates yenilir ve Pontus krallığı sona erer. Bölgede: MÖ. 66 yılından itibaren, Roma hakimiyeti görülür.

Ünlü Roma İmparatoru Hadrian döneminde (117-138): tüm imparatorluk topraklarında olduğu gibi, Trabzon’da da önemli imar faaliyetleri görülür. Birçok dini ve askeri binalar ve su kemerleri yapılır.

Hatta: yapay bir liman inşaatı bile söz konusu olur. Ancak, imparator Hadrian’dan sonra, Trabzon yöresinin parlak dönemi biter. Roma döneminde: burada basılan sikkelerde, her ne kadar ön yüzünde Roma imparatorlarının büstleri olmasına rağmen, arkasında Pontus krallığı döneminden beri süregelen mitolojik tasvirler ve Grekçe yazılar kullanılmıştır.

Ama biraz önce de söylediğim gibi, parlak dönemin bitmesi ile, sikke basma yetkisi de elden alınmış.

395 yılında, Roma imparatorluğu ikiye ayrılınca: Trabzon, Bizans sınırları içinde kalır. Bizans imparatoru Justinianus, Trabzon’da kent surlarını restore ettirir. 1204 yılında: Bizans imparatorluğu, IV. Haçlı Seferini yapan Latinlerin eline geçince, Bizans imparatoru I. Andronikos Komnenos’un torunları İstanbul’dan kaçarak, Trabzon’a gelirler ve Trabzon’da, 1204 yılında, bağımsız “Komnenos” krallığını kurarlar.

Krallık: 1238-1265 yılları arasında, en parlak dönemlerini yaşarlar. Bu dönemde: Gümüşhane’deki gümüş madenlerinin etkisiyle, ekonomik olarak güçlenen Manuel I’in sikkeleri üzerinde “en mutlu” unvanı yazar.

1461 yılında: Fatih Sultan Mehmet öncülüğündeki Osmanlı kuvvetleri, Trabzon’u ele geçirir ve Komnenos krallığına son verir. Osmanlı döneminde: Trabzon, bir eyalet ve sancak olarak; şehzadeler tarafından yönetilir. Kanuni Sultan Süleyman, burada doğar.

1840 yılında, Trabzon ile Marsilya şehri arasında, direkt gemi seferleri yapılıyordu. Aynı dönemde: Trabzon’da: Amerikan, İngiliz, Fransız ve İtalyan başkonsoloslukları bulunuyordu. 1867 yılında, Trabzon’da büyük bir yangın çıkar.

Kent, daha sonra yeniden düzenlenir. 1868 yılında vilayet olur. I. Dünya Savaşı sırasında, Ruslar, 1916 yılında, Trabzon’a saldırırlar. Trabzonlu yerel milis güçler, bu saldırı sırasında, birçok çatışmaya girerler. Ancak, düşmanın Trabzon’a girmesine engel olamazlar.

Ruslar, 14 Nisan 1916 tarihinde, Trabzon’u işgal ederler. 1917 yılında, Rusya da, Bolşevik ihtilali olması, Rus ordusunda panik oluşmasına neden olur ve Ruslar, Trabzon’dan çekilirler. 24 Şubat 1918 tarihinde, Trabzon geri alınır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında: Trabzon’da: opera, tiyatro binaları vardı. Sinemalarda sessiz filmler ve Kurtuluş Savaşı belgeselleri gösteriliyordu. Ana meydandaki restoranlarda: piyano resitalleri veriliyordu. Yani: şehrin kültürel yapısı ve büyüklüğünü ifade etmek adına, bunları yazıyorum.

Ulu Önder Atatürk: Cumhuriyet döneminde, üç kez, Trabzon’a gelir. İlk geldiği tarih olan, 15 Eylül tarihi, Trabzonlularca “Atatürk Günü” olarak kabul edilir.

Trabzon

GENEL

Şehir merkezi: denizden tatlı bir meyille yükselen, parçalı bir kıyı üzerinde kurulmuştur. Şehrin kurulduğu alan: Değirmendere’den, Fatih Mahallesine kadar uzanıyor iken, günümüzde: bugün, ilaveten, Çimenli ve Beşirli Mahallelerini de kapsamaktadır.

Trabzon ilinin yeryüzü şekillerine bakıldığında: kıyı çizgisi boyunca, Doğu-Batı doğrultusunda uzanan dağlık alanlar var. Bunlar arasında: mevcut akarsuların oluşturduğu vadiler ve deltalar bulunuyor. Yörenin nemli iklimi nedeniyle, akarsuların havzalarının akışı hızlı ve oldukça fazladır. Bu yüzden: yük taşınmasına uygun değildir.

İklim değerlendirildiğinde: yağışlar kıyıla yakın yerlerde yağmur, yüksek kesimlerde ise genellikle kar şeklinde düşer. Bahar mevsimleri: bol yağmurlar ile dikkati çeker.

Trabzon, yer altı kaynakları, madenler bakımından oldukça zengindir. Bölgedeki kaynaklar, 17. yüzyıldan günümüze kadar, yerli ve yabancı şirketler tarafından işletilmektedir.

Şehrin ekonomisi: tütün, mısır, fındık ve çay tarımına dayanmaktadır. Ülkemizdeki tütün üretiminin, % 20 si Trabzon’dan karşılanmaktadır. Ayrıca: elbette balıkçılık yapılıyor. Ülkemizin balık üretiminin % 20”si Trabzon’dan elde edilir. Keten dokumalar, kuyumculuk, bakırcılık gibi geleneksel el sanatları da hala canlılığını korumaktadır.

Trabzon bölgesinde müzik: mahalli özellikler taşımaktadır. Geleneksel çalgılar: şimşir, kaval, kemençe, davul-zurna ve tulum. Ayrıca: kadın ve erkekler tarafından topluca oynanan geleneksel dans olan “horon” yaygındır.

Bunun dışında, bölgede Türkmenler saz çalar ve saz eşliğinde çeşitli oyunlar oynarlar. Özellikle: kolbastı oyunu, 1930 yılında, Trabzon’un Faroz mahallesinde başlamıştır. Farozlu balıkçıların kendi aralarında oynadıkları bir oyundur. Ama, günümüzde, tüm ülke çapında yaygınlaşmıştır.

TRABZONSPOR

Trabzon denir de “Trabzonspor” akla gelmez mi? Elbette gelir.

Trabzon yöresinde gezerken, bir taksinin arka camında Trabzonspor takım posterini gördüm, ancak ilginç olan bu posterin ters asılması idi, yani futbolcular baş aşağı duruyordu, nedeni merak ettim ve öğrendiğinde: o ve aynı düşüncede olan bazı taraftarların “takımda oynayan futbolcuların aklı başlarına gelene kadar posteri ters asmaya karar verdiklerini” öğrendim.

Peki ya Trabzonspor’un renklerinin anlamı nedir?

Mavi: denizi temsil eder. Bordo ise: Hamsi balığını temsil eder deniliyor. Trabzon gezisinde, şehrin hemen çıkışında, yeni yapılan muhteşem Stadyumunu da görebilirsiniz, özellikle uzaktan mimari açıdan gayet güzel görünüyor.

Trabzon Hasır Bilezikler-Telkari

TRABZON İŞİ TAKI VE DOKUMA SANATI

HASIR BİLEZİKLER

Hasır bilezikler: altın yada gümüş ince tellerden yapılır. Hasır bilezik: 31-32 mikron inceliğindeki altın yada gümüş tellerin: ilmek ilmek örülmesiyle yapılır. Tamamen el emeği, göz nuru olan bu sanat, Trabzonlu genç kızlar ve kadınlar tarafından dokunmaktadır. Örme gümüş ve altın “tespih püskülleri” de Trabzon’a has örneklerdir.

KAZAZ SANATI (KAZAZİYE İŞİ)

İpek veya naylon tel üzerine, burularak sarılan, çok ince, altın ve gümüş teller ile yapılan, yöresel bir el sanatıdır. Altın ve gümüş tellerin sarılması sırasında: içte kalan ipek yada naylon iplik, kıvrık tutularak, sarma işlemi yapılır. Sonuçta, bitmiş bir telin kalınlığı: 03-05 mm. kalınlığa ulaşır.

Bu ürünler: kolye, küpe, bilezik, tespih ve tespih püskülleridir. I. Dünya Savaşı yıllarında, Trabzon’da, 50’nin üzerinde kazaz dükkanı varken, günümüzde, bu sanat, sınırlı sayıda sanatkar tarafından yürütülüyor.

TELKARİ İŞLEMECİLİĞİ

Tel işi anlamına gelir. Trabzon işi telkariler: likör ve kahve takımı, çay tepsisi, takunya ve ev ve mutfak eşyaları.

HEYBE

İşte, alışverişte, pazarda: erzak ve ihtiyaç maddelerini koymaya yarar, geniş bantlar arasında, ince çizgiler  taşıyan bir dokumadır. Ağız kısımları, kendi ipiyle büzülür.

KEŞAN

Tahta el tezgahlarında dokunur. Yöre kadınları: başlarına, peştemallere ise bellerine bağlarlar. Her yörenin, birbirinden farklı desenli peştemalleri vardır. Kök boyadan yapılan Keşan ve peştemaller, el dokuması çarşaf ve kumaşlar: hem günlük yaşamda hem de dekoratif amaçlı olarak kullanılır.

KUŞAK

Kalın yün iplikten yapılır. Genellikle bölgede yaşayan kadınlar, bellerine dolarlar.

ÇORAP

Boyanmış ya da boyanmamış yünden örülür. Boyanmamış yünler: beyaz ve kahverengi doğal renklerdir. Trabzon yapımı çoraplar: erkek çorapları, kadın çorapları ve çocuk çorapları olarak örülürler.

Çorap süsleri: genellikle üçgen motifli, Trabzon örneği özelliğini taşırlar. Nazara karşı önlem olarak kullanılırlar. Evet, sanırım en çok bu özellikleri, turistlerin ilgisini çekiyor.

Trabzon

NE YENİR

Yörede: bölge mutfağının temel besin maddeleri olarak: karalahana, mısır ve hamsi kullanılmaktadır. Kış aylarında avlanan hamsi: oldukça lezzetli. Yöre mutfağının adeta bir sembolü. Bu üç ürünün; her türlü yemeği yapılmaktadır. Ama, özellik arz edenler şunlardır:

Kuymak:

Mısır unundan yapılır.

Haçapur:

Hamsili ekmek,

Lamelsi ekmak,

Karalahana’dan yapılan: çorba ve sarma.

Tatlı olarak: kabak tatlısı, kabak pilavı,

Hamsi balığından yapılan: buğulama, hoholli hamsi, hamsili ekmek, kaygana,

Fasulyeden yapılan: turşu kavurma,

Mısır’dan: korkot (mısır çorbası)

Trabzon pidesi: kıymalı ve peynirlisi yapılan ünlü Trabzon pidesi, özellikle kış aylarında, hafta sonu kahvaltıların vazgeçilmez yiyecekleri arasındadır.

Trabzon ekmeği: Taş fırındı pişirilir. İl genelinde, ilçelerde de üretilir. Uzun süre taze kalışı ve büyüklüğü ile ünlüdür.

Bu yörede: yukarıda yazdığım yemekleri deneyebilirsiniz.

NE SATIN ALINIR

Trabzon’da: maden ve ağaç işlerine  dayalı el sanatları, yüzyıllardır sürdürülmektedir. Bu el sanatlarının başında: bakırdan yapılan kap-kacak yapımı önde gelmektedir. Yerel zevklerle şekillendirilen mutfak aletleri: yüzyıllardır yapılagelmektedir.

Ayrıca: gümüşün işlenmesiyle yapılan: gümüş işi hasır bilezik, telkari denilen ve gümüşten yapılan, çeşitli süs eşyaları, oldukça ilgi çekmektedir. Bunun dışında: renkli dokuma kilimler, peştamal, sırt ve omuz çantaları, yün çoraplar, yük taşıma ipleri; buradan satın alabileceğiniz objeler.

Evet, özellikle: ekonomik şartlarınıza göre: buraya has, gümüş objeler gerçekten, özellikle bayanlar için çekici.

Nereden alışveriş yapabilirsiniz?

Daracık Arnavut kaldırımları olan, tek katlı arasta biçimli ve koridoru andıran sokakları olan: Kemeraltı.

Buradan: tüm Trabzon halkı da alışveriş yapmaktadır. Ayrıca: kunduracılar caddesi ve uzun sokak da, gözde alışveriş merkezlerinden.

Bu alışveriş mekanlarında: yukarıda sözünü ettiğim ve özellikle: el tezgahlarında dokunan: Keşan, peştamal, kuşak ve yöresel elbiseler satın alabilirsiniz. Ama: yine yukarıda söylediğim gibi: Trabzon’a has “Trabzon işi” olarak ünlenen “hasır bilezik ve telkari usulü ile yapılan gümüş ve altın işlemeler” gerçekten görüntü olarak muhteşem. Altıncılar ve gümüşçüler çarşılarını, mutlaka gezmelisiniz.

Trabzon Yayla Turizmi

YAYLA TURİZMİ

İl merkezine bağlı, iki yayla kent inşa edilmiş ve özel sektöre kiralanarak, turizmin hizmetine sunulmuş. Bu yaylalar: Hıdırnebi ve Kayabaşı yaylaları. Bir diğer yayla kentinin ise yapımı devam ediyormuş. Bu da: Savandoz mevkiindeki Hakça Yaylası. Bu yaylalarda: çok sayıda turistik tesis bulunuyor.

1966 yılında ise: Üniversite, bugünkü merkez kampüsüne taşınmıştır. Günümüzde: Karadeniz Teknik Üniversitesi bünyesinde: 14 fakülte, 1 konservatuvar, 3 yüksekokul, 7 meslek yüksek okul ve 3 enstitü bulunmaktadır. Bu kurumlarda: 1800 akademik kadro ve yaklaşık 40.000 öğrenci, eğitim görmektedir.

KARADENİZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ

Üniversite: 1955 yılında kurulmuş. İstanbul ve Ankara illeri dışında kurulan, ilk üniversitedir. Kuruluşundan, yaklaşık 8 yıl sonra: 1963 yılında, Rektörlük ve Fakülte kadroları verilerek, Temel Bilimler, İnşaat-Mimarlık, Makine-Elektrik ve Orman Fakülteleri kurulmuştur.

GEZİLECEK YERLER

2017.07.21-3.Trabzon.3.Atatürk köşkü.2a
Trabzon Atatürk Köşkü
2017.07.21-3.Trabzon.3.Atatürk köşkü.5a
Trabzon Atatürk Köşkü

ATATÜRK KÖŞKÜ

Giriş ücreti, sivil 5 TL ve öğrenci 2 TL dir. Ziyaret saatleri: 08.00-19.00 arasındadır. Müze kart geçersizdir.

Trabzon ilinin Soğuksu semtindeki bu yapı, yazlık konut olarak 1890 yılında Osmanlı vatandaşı Konstantin Kabayanidis tarafından yaptırılmıştır. Kendisi çok zengindir, arazileri vardır ve özellikle bankerdir, gemileri vardır, armatörlük, taşımacılık yapar. Trabzon şehrindeki en zengin ailelerden biridir. Rum kökenlidir. 1890 yılında bir yazlık konut yaptırmak ister.

Temmuz ve Ağustos ayları burada “çürük ayı” olarak bilinir. Nem çok fazladır, nem çok fazla olunca sahil kenarında durulmaz. Denizden 300-400 metre yükseğe çıkınca yani köşkün bulunduğu yerde nem yoktur.

Kabayanidis: yurt dışında buna benzer birçok küçük köşk görür ve o gördüklerinin daha büyüğünü buraya yaptırmaya karar verir. Köşkün bütün parçaları yurt dışından gemilerle gelir ve burada yani Soğuksu’da birleştirilir.

Özellikle, köşkün dış cephesinin taş işçiliği çok güzeldir. Bahçesi çam ağaçlarıyla çevrilidir. İç cephede tuğla kullanılmış, merdivenler ahşap ve korkuluklu olarak yapılmıştır. Su ve ısı tesisatı ise, zamanın ileri teknolojisiyle döşenmiştir.

Avrupa mimarisinin izlerini taşıyan köşk 4 katlı ve kagirdir. En küçük ayrıntı düşünülür. Örneğin: kapıların çarpmasını engelleyecek sistem geliştirilmiştir.

Köşk; 1924 yılına kadar bu aile tarafından kullanılmıştır. Ancak, 1924 yılındaki mübadelede, burada yaşayan aile burayı terk eden ve köşk, hazineye kalır.

Atatürk: 15 Eylül 1924 tarihinde, Atatürk, Trabzon şehrine yaptığı ilk ziyaretinde burayı gezmiş ve çok beğenmiştir.

İkinci kere, Trabzon şehrine geldiğinde ise, burada kendisi şerefine bir akşam yemeği organize edilir. Köşk çok hoşuna gider. Bunun üzerine, Trabzon İl Daimi Encümeni, 18.05.1931 tarih ve 361 sayılı kararıyla, Trabzonluların bir hediyesi olarak köşk, Atatürk adına temlik ettirilmiştir.

Atatürk: 10-12 Haziran 1937 tarihinde, Trabzon şehrine yaptığı son ziyarette, burada 3 gün, 2 gece kalır ve bu sırada: mal varlığını hazineye bağışlama kararını alır, vasiyetini burada yazar.

2017.07.21-3.Trabzon.3.Atatürk köşkü.20b
Trabzon Atatürk Köşkü

Köşkün gezilmesi

Köşk: çok güzel bir bahçe içinde bulunuyor. Bahçede, özellikle Atatürk’ün bir büstü dikkat çekiyor. Bahçe ve köşkün katlarından ise, Trabzon şehrinin güzel bir manzarası izleniyor.

Ancak, eskiden sahilden köşk görülürken, günümüzde önde bulunan ağaçlar nedeniyle, köşk sahilden görülmüyor. Güzel bir yapı: Trabzon ilini ziyaret edenlere, bu güzel ve ilginç, Atatürk’ün anıları dolu yapıyı mutlaka gezmelerini öneriyorum.

Köşk: bodrum katı ile birlikte 4 katlıdır.

Köşkün iki girişi vardır. Ön taraftaki giriş, özel davetler olduğunda misafirler geldiğinde kullanılır. Arka taraftaki kapı ise gündelik kullanım kapısıdır. Yapıya, orta katından yani giriş katından girilir. En üst kata kadar çıkılabilir. Köşkte küçük tip mobilyalar kullanılmıştır ki, bunlar o dönemin özelliğini yansıtmaktadır.

Giriş katında: hemen yan tarafta; vestiyer, ayakkabılık, asa ve şemsiye konulan yerler vardır. Giriş katında: oturma, dinlenme, yemek ve misafir odaları vardır. Ayrıca yine giriş katında: Atatürk’ün 1924 yılında, buradaki yemekte yaptığı konuşmanın yazılı metni asılıdır. Salonun ortasında bilardo masası bulunur.

Hemen girişte, sağdaki odada yerde bir halı görülüyor. Bu halı: İran Şahı tarafından, Atatürk’e hediye edilmiştir. Bu konu ile ilgili bir anı vardır. Atatürk, İran şahına, bu halı karşılığında iki bidon turşu gönderir.

İran şahı: “Ben sana çok değerli bir halı gönderdin, sen bana turşu gönderdin”  diye sitem edince, Atatürk “Sen halıyı bana devlet hazinesinden gönderdin, ben turşuların parasını kendi cebimden ödeyerek sana gönderdim” der.

Varenda, kış bahçesi olarak kullanılır. Her odanın yer karosu, İtalya’dan getirilmiştir ve farklıdır. Yemek odasında, servis yapılan kapı dikkat çeker. Kapılar sürgülü kapıdır, servis yapıldıktan sonra sürgülü kapı kapatılır ve böylece hiç kimse içeriyi göremez.

Burada dikkati çeken bir diğer husus: kalorifer peteğinin ortasında bir fırın bulunmasıdır ve burası, kuzine gibi kullanılır, yemeklerin sıcak kalması sağlanır.

Pencerelerde çift pencere sistemi vardır. Camların arasında yukarıdan aşağıya çekilen kepenek sistemi bulunur. Yukarıda ise ahşap pancur sistemi bulunur. Sahilden bakınca: pencere ve kapılar aynı şekilde, içeride saklanmış gibi görülür. Kapıların arkasında pimler bulunur, kapı çarpınca bu pimler kilitlenir.

Aşağıda kalorifer kazanları vardır. Sıcak su buharı: duvarlar içinde, birçok noktadan geçerek yukarı çıkar ve böylece binanın ısınması sağlanır.

Birinci katta: çalışma odası, büyük yatak odası, bekleme odası ve toplantı odası vardır. Yatak odasında, lavabo ve banyo bölümlerine içten geçilir. Yani, bir anlamda, o yıllarda “ebeveyn banyosu” yapılmıştır.

Bu katta bulunan odalar arasındaki salon duvarında, Atatürk’ün bizzat kendi kurşun kalemi ile işaretlediği, Türkiye haritası bulunur. 1934 yılı yapımı bu harita çok detaylıdır. 1937 yılında Dersim isyanında, bu harita Atatürk tarafından kullanılmıştır. Haritanın üstünde, Atatürk’ün kendi el yazısı ile yazdığı notlar görülür.

İkinci katta: salon ve salona açılan iki oda bulunur. Bu odalardan birinde, Atatürk vasiyetinin bir kısmını yazmıştır. Ancak vasiyetinde bu köşkü belirtmemiştir. O yüzden, ölünce köşk, kız kardeşi Makbule hanıma kalır. Makbule hanıma intikal eden köşk: 06.04.1943 tarihinde Trabzon Belediyesi tarafından satın alınarak “Atatürk Müzesi” olarak düzenlenmiş ve ziyarete açılmıştır.

2017.07.21-3.Trabzon.5.Aya sofya kilisesi.2b
Trabzon Ayasofya Müzesi

AYASOFYA MÜZESİ

Trabzon  şehir merkezinin 2 km batısındadır. Yapı, bir kayalık burun üzerine kurulmuştur, ancak zamanla yapılan deniz dolgusu ve 2006 yılındaki sahil yolu inşaatı sonucu, günümüzde denizden yaklaşık 500 m içeride kalmıştır.

Giriş ücretsizdir, yapı halen cami olarak ibadete açıktır. Ancak gezilmesi mümkündür.

Yapılışı

1204 yılında, İstanbul Latin Haçlı ordusu tarafından işgal ve talan edilince: Komnenos sülalesi Karadeniz üzerinden kaçarak buraya gelir. Onlara teyzeleri Gürcü kraliçesi yardım eder ve Trabzon şehrinde Pontus Rum Devletini kurarlar. Rum denilen kişiler, aslında Romalıdır.

Burada: o devleti kurunca ellerindeki en değerli yer “Sümela Manastırı” dır. İstanbul’daki hayatlarını özlerler, orada bir Ayasofya vardır. Burada ise sadece kale içinde, küçük iki kilise vardır.

1238 yılında Komnenos Kralı I. Manuel Komnenos (1238-1263), büyük bir kilise inşa ettirmek ister. Ancak maddi durumları elvermez, ticaret yollarına önem verirler.

Selçuklularla yakın ilişkiler kurarlar, kız verirler, akrabalık ilişkileriyle birlikte, ticaret hacmi de artar.

Farklı ticaret yolları geliştirmeye çalışırlar.

Zilkale yapılarak yolun güvenliği sağlanır ve bu şekilde ticareti arttırırlar, paralar kazanmaya başlarlar ve kazandıklarını imara harcarlar. Ayasofya kilisesinin yapılışı, maddi sıkıntılar nedeniyle yaklaşık 30 yıl sürer.

“Aya”  kutsal ve “Sofya” ise hikmet, bilgelik demektir. Bir sürü Ayasofya vardır, en meşhuru ise İstanbul şehrindedir, sonra İznik ve sonrasında Trabzon şehrindeki Ayasofya gelir. Burası bir Ortodoks kilisesidir. “Orto” doğru ve “doks” ise yol demektir. “Doğru yol” doğru şeyi kabul eden demektir. Ortodokslar, bu kiliseye girerken, dünyanın sonu gelecek “iyiler cennete, kötüler cehenneme” gidecek derler.

Önemi

Bölgenin, son Bizans dönemi yapılarından en önemlisidir. Taş süslemeleri ve freskleri çok zengindir. Özellikle: batı cephesindeki mukarnas nişler, sütun başlıkları ve kuzey cephesindeki geometrik kompozisyonlu madalyon, Selçuklu taş işlemeciliğinin çok güzel örneklerindendir. Özellikleri nedeniyle, yüzyıllardır şehri ziyaret eden seyyah ve araştırmacıların ilgisini çeker.

Mimarisi

Yan tarafında çan kulesiyle beraber 3 mimari usulle inşa edilmiştir, Romalılarda yunan kapalı haç planı vardır, o planla inşa edilmiştir. Roma, Gürcü, soğan kubbesi Gürcü üslubu, taş işçiliği de Selçuklu, Türkler de bunun inşasında yardımcı olmuşlardır.

Yapı: çok iyi bir taş işçiliğine sahiptir. Taş süsleme ve fresk bakımından oldukça zengindir. Yüksek bir merkezi kubbe bulunur. Narteks denilen giriş holündeki bina: 3 neflidir. Nartaksin üstünde şapel vardır. Yapının kuzey, batı ve güney kısımlarında, üç revaklı girişler vardır.

2017.07.21-3.Trabzon.5.Aya sofya kilisesi.12c
Trabzon Ayasofya Müzesi

Freskler ve Resimler

Freskler, ıslak sıva üzerine yapılan boya bezemeleridir. Genellikle bunlarda İncil den sahneler anlatılır.

Kilisenin içindeki çok zengin figürlerde: Adem ve Havva’nın cennetten kovulmaları, tahta oturmuş Meryem, Hz İsa’nın göğe yükselişi, doğumu, mucizeleri, son akşam yemeği ve cennete inişi, vaftiz, İncil yazarlarının sembolleri gibi tasvirler vardır.

İçeriye girdiğinizde, tam karşıda İsa görülür. Hz İsa olduğu nereden anlaşılıyor, başında bir hale var, halenin içinde ise haç işareti olunca bu Hz İsa yı simgelemektedir. Diğer başında hale olanlar ise yine Meryem ve havarilerdir.

İsa’nın vaftiz töreni, vaftizci Yahya ve hemen yan tarafında, körün gözlerinin açılması mucizesi resmedilmiştir. Kör kişi “Ey İsa şifacı olduğunu duydum, gözlerim hiç görmüyor, beni iyileştir” der. Hz İsa tanrıya dua ettikten sonra, yerden bir parça toprak alır, ağzında ıslattıktan sonra adamın gözlerine sürer ve adam görmeye başlar.

“Kana düğün sahnesi” görülür. Bu fresk, iç bölümde sol yanda yukarıda kalmaktadır.

Hz İsa bir düğüne katılır. Düğünde misafirlere şarap ikram edilir. Şarap biter ancak misafirler gelmeye devam eder. Freskde görüldüğü gibi Meryem Hz İsa nın  hemen arkasındadır, yine bir kutsal kişi olarak başında hale vardır ancak halenin içinde haç işareti yoktur. Meryem, İsa nın kulağına “Ey İsa, şarabımız bitti, suyu şaraba çevirmen gerek” der. Bunu önce kabul etmeyen İsa, ısrarlar üzerine bidonlardaki suyu şaraba çevirir.

Tepede kubbedeki şekil, Hıristiyanlığın 4 ana kitabını temsil eder.

Felçli adamı iyileştirir, resimde felçli adamın sırtında yatağı görülür. Şeytan çıkarma sahnesi görülüyor, resimdeki kişinin ağzına baktığınızda kötülüğün ağzından çıktığı görülür.

Yine, güzel bir fresk, hemen sol yandadır. Hz İsa havarileriyle birlikte denize açılırlar, bir süre sonra deniz dalgalanmaya başlar, havariler İsa yı teknemiz alabora olacak diye uykudan uyandırırlar. İsa onlara kızar ve şöyle der “Siz Tanrı’ya inanmıyormusunuz”

Sonra denizin üstünde yürümeye başlar, 3-4 adım attıktan sonra, havarisine der ki “Hadi sende gel, senin de inancını ölçeyim” Havarisi ilk adımı atar, batmaz, ikinci adımı atınca denize batar. İsa onu sudan çıkarır. Şöyle der “Tüm inancınla tüm teslimiyetinle Allah’a inancınla hareket etseydin suya batmayacaktın. Şüphe duyduğun için battın”

Bir başka fresk daha var, ondan da söz etmek istiyorum.

Hz İsa, havarileriyle birlikte kent dışına çıkarlar, çölde karşılarına 5000 kişi çıkar. Ancak bunlar aç ve susuzlardır ve Hz İsa’ya yiyecek ve içecek için yalvarırlar. Hz İsa, havarilere sorar “yanınızda ne var” Havariler “5 balık, 3 ekmek var” derler. Bunları bir sepetin içine koyarlar ve Hz İsa balık ve ekmeği çoğaltır, havariler 5000 kişiyi bunlarla doyururlar.

 

Gemi resimleri

Yapının dış tarafında: duvarda gemi resimleri göreceksiniz. Buraya gelen gemiciler, geceyi burada geçirirler, Karadeniz’in azgın sularından kendilerini korumak için, gemilerinin resimlerini buraya duvara kazırlarmış. Bu kült uzun zaman devam etmiştir. Hatta İslam döneminde de devam etmiştir.

Hatta: Çanakkale Asos-Behramkale’de bulunan caminin duvarlarında da gemi resimleri, Arapça ve Osmanlıca yazılar vardır. Buradaki yazılar tek bir dilde yazılmamıştır. Gemilerin armaları görülür, armalar Ceneviz, Venedik, Selçuklu armalarıdır, yani burada birçok gemi arması görülür, hatta Gürcü gemileri, Yahudi gemileri armaları bile görülür.

Evet arkadaşlar bu gemi resimlerini rehberler söylemez, siz kendiniz gidip zamanınız ölçüsünde bu gemi motiflerini de görebilirsiniz.

2017.07.21-3.Trabzon.5.Aya sofya kilisesi.40b
Trabzon Ayasofya Müzesi Kral Kapısı
2017.07.21-3.Trabzon.5.Aya sofya kilisesi.41b
Trabzon Ayasofya Müzesi Kral Kapısı

Kral kapısı

Kilisenin arka bölümünde, ağacın hemen yanındadır. (Dikkat bu kapıya halk kapısı da derler ama inanmayın, gerçekte Kral Kapısıdır.)

Kilisenin 3 kapısı vardır. Diğer kapılar: Halk kapısı ve Papazların kapısıdır.

Burada görülen “Kral kapısı” alışkanlığı, zaman içinde Osmanlı’ya da geçer. İstanbul’da camilerde Sultan mahfilleri vardır. Bunların amacı güvenlik sağlanmasıdır. Biraz gösteriş ve şaşa vardır ama en önemli işlevleri: güvenliğin sağlanmasıdır. Bu yüzden, Osmanlı’da Sultanlar için ayrı kapılar yapılmıştır.

Buraya gelince: Kral kapısı, gayet şaşalı ve gösterişli inşa edilmiştir. Ancak burada daha da farklı bir şey karşımıza çıkar.

Hıristiyanlık’ta eski ve yeni ahitler vardır. Eski ahit “Tevrat” ve yeni ahit ise “İncil” dir.

İncil, Tevrat’ın devamı şeklindedir ve Tevrat’tan alıntılar bulunur. Bu alıntılardan bir tanesi “Dünyanın yaratılışı” dır. Buna göre: Tanrı dünyayı 6 günde yarattı ve 7’nci gün, yani Cumartesi günü dinlenmeye çekildi. Bu yüzden, Yahudiler Cumartesi günleri çalışmazlar, günahtır. Pazar günü ise, Hıristiyanlarda kutsaldır.

Pazar günü, birinci gündür, çünkü tanrı dünyayı yaratmaya Pazar günü başlamıştır. Bu yüzden, Pazar birinci gün, Cumartesi son gündür. Bütün her yerde Pazar birinci gün olarak kabul edilir.

Evet, Tanrı dünyayı yarattı, Adem’i bahçesine koydu, bu bahçenin sınırları Fırat-Dicli-Pişoncon nehirleridir. (Pişoncon nehrinin nerede olduğu bilinmiyor.)

Bu durum Tevrat’ta net olarak geçer. Adem; cennetteki hayvanları sayarken bütün hayvanların çift olduğunu görür, cennette bir çok iş vardır ve kendisine bir eş ister.

Tanrı: ona uykuyu verir ve sağ kürek kemiğinden Havva’yı yaratır.

Şimdi: Kral kapısının hemen üstündeki taş tasvirlere bakınız. En sağda, en başta kabartma şeklinde Havva’nın yaratılışı görülüyor. Aslında, bizde de yani Müslümanlıkta da Havva’nın Adem’in sağ kürek kemiğinden yaratıldığı anlatılır. Bu hikaye: İslamiyet, Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da aynı geçer.

 

Yaratılış sahnesi üstündeki tasvirler:

En üstte “kartal” var. Kartal aslında bir bağımsızlık ve bir güç simgesidir. Her bir medeniyet bu kartalı kullanmıştır. Kartalların biri doğuya diğeri batıya bakar. Pençeleri de aynı şekildedir. Bunun anlamı: doğunun da hakimi benim, batının da hakimi benim, hiç bir şey gözümden kaçmaz.

Kartalın hemen altında, sır sırta vermiş güvercinler var. Güvercin özellikle Hıristiyanlarda “Kutsal Cebrail” simgesidir.

Sağ yanda “Haç” amblemi var. Nereye giderseniz gidin, bir kilise gezecekseniz kilisenin haç sembolüne bakın. Haç işareti eğer yatay çizgi biraz daha altta veya ortada ise genellikle Katolikleri simgeler, bir tık üstte ise Ortodoksları simgeler. Buradaki çizgi bir tık üsttedir yani burası bir Ortodoks kilisesidir.

Hemen altta, ortada 4 yaprak içeriye oyulmuş olarak görülür. Bu da sembolik olarak, şans getirmek amaçlı yapılmış bir işarettir.

Burada daha da ilginç bir simge görülüyor. Pencerenin sağ tarafından “ay-yıldız” görülüyor. Ama yıldız çok köşelidir, Selçuklu döneminde yapılmıştır, Türklüğün simgesidir.

Yaratılış Sahnesi:

Tasvirlere bakmaya devam ediyoruz.

En sağ başta, kabartma şeklinde Adem, uzanmış arkası yeşilliktir.

Burada bir yaratılış sahnesi yer alır. Havva nın yaratılışı görülüyor.

Cennetten kovulmaya neden olan yasak meyvenin yenilmesi ve şeytan tarafından kandırılma, burada sarmal şekilde yılan görülür, yılan: Havva’ya cennetten kovulmaya neden olan yasak meyveyi yemesini söyler ve yasak meyveyi Havva’ya uzatır. Yılan sarmal bir şekilde görülür. Evet burada Havva nın kandırılma sahnesi var.

Havva yasak meyveyi yer ve Adem’e uzatır ve her ikisi de yasak meyveyi yerler.

Ardından utanırlar, cennette 3 gün boyunca saklanırlar ve sonunda Cebrail, onlara cennetten kovulduklarını tebliğ eder.

Tebliğden sonra, tekrar cennete girmek isterler. Çünkü: ölümsüzlük meyvesi cennettedir.

Yine kapının üstündeki tasvirlere bakıyoruz. Şimdi sol taraftaki tasvirler:

Sütunun tam üstünde, Cebrail, cennetin kapısında bekleyen bir melek olarak tasvir edilmiştir.

Tekrar cennete girmek istediklerinde: Tanrı “sen kadın toprağa ihanet ettin, doğum yaparak çoğalacaksın ve  doğum yaparken acılar çekeceksin, senin cezan budur. Sen Adem: toprağa ihanet ettin, emek vermeden toprak ta sana ekmek vermeyecektir. Sen yılan: toprağa ihanet ettin, toprakta yaşayacaksın ve toprak yiyerek hayatını sürdüreceksin” der.

Tasvirlere gelince, cennetin kapısından çıkış yapan Adem ve Havva üzüntülüdür, o şekilde simgelenirler. Çünkü yaptıkları şey yasaktı ve Tanrı’nın tek bir yasağı vardı ve o da yasak elmaydı. Ve cennetten kovulunca bu şekilde yas tutarlar.

Adem: çiftçiliğe başlar, çocukları ikiz olur, büyük erkek ile küçük kız evlenir, bu şekilde bir eşleşme söz konusudur.

Habil ve Kabil hikayesi, ilk cinayet Tevrat’ta geçer. Habil: küçük ikizinin kızıyla evlenecektir, bu şekilde olması gereklidir. Kabil: kendi ikiz kardeşinin kızı ile evlenmek ister, isyan eder, Adem “Her kez Tanrı’ya adaklarını sunsun, kimin ki kabul olur ise, onun dileği olacaktır” der. Habil: hayvancılıkla uğraşmaktadır, adak olarak en güzel kuzusunu getirir.

Kabil ise tarımla uğraşmaktadır, adak olarak en çürük meyveleri getirir. Bu bir yakma törenidir. Habil’in adak kuzusu yanar ve yükselir. Fakat: Kabil’in çürük meyveleri yanmaz ve yükselmez. Kabil buna dayanamaz ve yerden aldığı bir taş parçasını kafasına vurarak abisi Habil’i öldürür. (Yine tasvirlere bakıyoruz. Öldürme sahnesi, en sondaki kemerin bittiği nokta, Habil’in öldürülme sahnesidir, yani tarihteki ilk cinayet, orada betimlenmiştir.)

Evet, en sağdan en sola doğru bir film şeridi gibi uzayan tasvirler, bu anlattıklarımı açıklamaktadır.

 

 

Kule

Kule: kilisenin hemen yanı başında yükselir. 1427 yılında yapılmıştır.

Şapel olarak kullanılan kulenin birinci katı yıkılmış, çatı tonozları düşmüş ve üzerindeki resimler tahrip olmuştur.

Bununla birlikte, şapelin duvarları üzerindeki tasvirler, günümüze iyi şekilde ulaşmıştır. Kulenin güneyinde bir merdivenle çıkılan apsis bölümü vardır. Kule üzerindeki bir yazıya göre 1443 yılına tarihlenir.

2017.07.21-3.Trabzon.5.Aya sofya kilisesi.30a
Trabzon Ayasofya Müzesi

Camiye dönüşüm

1461 yılında, Trabzon şehri Fatih Sultan Mehmet tarafından alınınca, burası da camiye çevrilir.

Ancak, Müslümanlıkta tasvirler günah olduğundan, yani resim yasak olduğunda resimlerin bulunduğu üst bölüme tente çekilir.

(Kubbenin üstündeki tente, üst bölümdeki resimlerin görülmesini engeller, yan taraftan bu resimleri uzaktan görmem mümkündür)

1868 yılında harap durumda olan cami: Bursalı Rıza Efendinin gayretleriyle onarılır.

I. Dünya savaşı yıllarında yapı depo ve hastane olarak kullanılır. 1964 yılında ise Vakıflar Müdürlüğü tarafından restore edilerek ziyarete açılır.

TRABZON MÜZESİ

Burası: 1900’lü yılların başında: Banker Kostaki Teophylaktos isimli bir rum tarafından yaptırılmış. Zeytinlik caddesi üzerinde. Mimarının kim olduğu bilinmiyor. Ancak: yapıda kullanılan malzemelerin çoğunluğunun İtalya’dan getirilmiş olması, mimarının da İtalyan olabileceğini düşündürüyor.

Yapının sahibi: Kostaki, 1917 yılında iflas edince, diğer tüm mal varlığı ile birlikte, bu yapıya da haciz konmuş ve konak: Nemlioğlu ailesi tarafından satın alınmış.

Yapı: Milli Mücadele yıllarında, karargah olarak kullanılmış. 1924 yılında, Atatürk, Trabzon’a ilk kez gelişinde, eşi Latife Hanım ile birlikte, bu yapıda konaklamıştır.

Yapı: 1937 yılında, Milli Eğitim Bakanlığına tahsis edilmiş ve bir süre, 50.Yıl Kız Lisesi olarak kullanılmış.

Ancak: daha sonra, 1987 yılında, Kültür Bakanlığına tahsis edilmiş ve 13 yıl süren restorasyon sonucu, 2001 yılında müze olarak hizmete açılmış.

Konağın: bodrum kat hariç, tüm kat duvarları: tamamen kalem işi ile bezenmiştir. Bu katlarda: kronolojik sıraya göre düzenlenen arkeolojik eser seksiyonları: 4 mekandan oluşur.

Giriş salonu: MS.2’nci yüzyıla tarihlenen Roma dönemine ait, normal insan boyutunda, bronz Hermes heykeli var. Heykel: müzenin en önemli eserleri arasında. Bu bölümde ayrıca, bir kazıda çıkarılan mermer tapınak buluntuları, Roma dönemi mermer mimari parçalar ve Osmanlı dönemi mermer mimari parçalar bulunuyor. Bunun dışında, arkeolojik eserler seksiyonunda bulunanlar:

1.Bölüm: Asur dönemi, silindir mühür.

2.Bölüm: Roma ve Helenistik dönemlere ait: bronz, pişmiş toprak ve cam eserler ve sikkeler.

3.Bölüm: Bizans dönemi sikkeleri, ikonalar ve Osmanlı dönemi objeleri var.

Bu katta, ayrıca, ziyaretçi bekleme salonu ve kafeterya olarak düzenlenen bir salon da bulunuyor.

Birinci Kat: Giriş katına göre, daha sade. Etnoğrafik eserler burada sergileniyor. İslami eserler, silahlar, yazma eserler, dokumalar, takılar, giysiler var.

Asma Kat: Trabzon Müzeler Müdürlüğü olarak düzenlenmiş. İdari kat olarak ayrılmış.

Bahçe düzenlemesi: konağın hemen girişinde, Tyke (Şehirlerin kurucu tanrıçası) heykeli var. Bahçedeki diğer süslemeler ise: doğu köşesinde, ortasında alttaki daha geniş iki kenarlı dilimli çanakları bulunan şadırvanlı havuz bulunuyor. Ayrıca: çam, palmiye ağaçları ve çeşitli çiçekler var.

ST.ANNA/ KÜÇÜK AYVASIL KİLİSESİ

Trabzon’da, şehir içinde, Çarşı mahallesinde, Maraş caddesi Hartama sokak üzerindedir.

Kilise, 1923 yılına kadar, faal olarak kullanılmıştır. Daha sonra ise, Belediyenin ambarı olarak kullanılmıştır. Bina: 1999 yılında Trabzon Valiliği tarafından önerilmiş. Günümüzde ise, herhangi bir şekilde kullanılmıyor.

Trabzon’un, günümüze kadar ulaşmış, ayakta kalan en eski kilisesidir. Narteksi yoktur. Nefler, içten ve dıştan yuvarlak planlıdır. 7. yüzyılda inşa edildiği düşünülüyor. 9. yüzyılda, onarım görmüş.

Aslında, küçük boyutlu bir kilise. İç duvarlarındaki fresklerinin büyük bölümü tahrip edilmiş. Güneyindeki giriş kapısının üzerinde: bir Bizans kabartması ve bir kitabe var. Bu kitabenin, Roma döneminde, I. Basil dönemine (884-885) ait olduğu sanılıyor ve onarım yapıldığını yazıyor.

Zeminin altında, bir mezar odası var. Batı duvarı dışında kalan izler, yapının bir zamanlar, başka bir yapıya bağlı olduğunu göstermektedir. Yapıda: fresk kalıntıları var ama çok bozulmuş durumda.

Trabzon Santa Maria Kilisesi

SANTA MARİA KİLİSESİ

1845 yılında, Rus Çarı I. Nikolas’ın emri üzerine, 8 bin kişilik, İtalyan rahipler gurubu, Rusya’dan kovulurlar ve Trabzon’a varırlar. Trabzon’da, Fransız konsolosunun katkıları ile, bir dernek kurarlar. 1952 yılından, 1854 yılına kadar, bu manastırı ve ana binayı inşa ederler. Karadeniz manzarasına sahip olan bina: tamamen taştan inşa edilir. Bütün kapı ve pencerelerinin dışa bakan cepheleri, oyma taştan çerçevelerle süslenir.

28 Şubat 1855 yılında, Kırım Savaşı sırasında, Sultan Abdülmecid, Trabzon’u ziyarete gelen Hıristiyanların kullanabilmesi için; bir kilise yapılmasına izin verir. 4 Ekim 1869 yılında, kilisenin inşası için ilk taş konur. İnşaatın yapımına: Trabzon’da yaşayan tüm Hıristiyanlar katılır. Sonuçta: kilise, 2 Şubat 1874 tarihinde hizmete açılır.

Kilise: günümüzde, ziyarete açıktır. Karadeniz’e gelen hacılar, turistler ve ticaret için şehre gelen Hıristiyanlar burayı kullanmaktadırlar. Geçen yakın zamanda, belki hatırlayanlar olabilir, buranın rahibi vuruldu. Burada en dikkati çeken husus şu. Bu kilise: Vatikan tarafından yaptırılmıştır, yani Katoliklere ait. Ancak, bu bölgede yaşayan yoğun Rum nüfus, kendileri Ortodoks oldukları için, bu kilisenin yapımını engellemeye çalışmışlardır.

Trabzon St Eugeneus Kilisesi-Yeni Cuma Camisi

ST.EUGENEUS KİLİSESİ. YENİ CUMA CAMİSİ

Trabzon şehrinde, Cuma mahallesindedir.

Bizans döneminde, Trabzon şehrinin korucusu azizi olduğuna inanılan; St Eugenios’a atfen yapılmış.

Yapılış tarihi olarak: 13. veya 14.yüzyıl düşünülüyor. Ama, ne zaman yapıldığı net olarak bilinmiyor.

Yapının, bugün narteksi bulunmuyor. Merkezi kubbe: doğuda haç biçimli iki ayağa, batıda yuvarlak iki Dorik sütuna pandantifler yardımıyla oturur. Yan neflerin üzeri, tonozlarla örtülmüştür. Bu yapıda da fresk izleri ve zemin mozaiklerinin kalıntıları bulunmaktadır. Ayrıca, orta apsisin dışında kartal ve güvercin kabartmalarına yer verilmiş.

Trabzon’un fethinden sonra camiye çevrilen yapıya: kuzey giriş kısmı ile minare ilave edilmiştir. Büyük apsisten bir giriş daha açılmıştır. Taştan yapılan mihrap, barok karakterlidir. Minberi ahşaptan yapılmış olup, sade bırakılmıştır. Mahfilde, iyi bir ahşap işçilik görülür. Bu ilavelerden başka, caminin içinde çok değerli kalem işi süslemeler var. Kullanılan diğer kısımlardaki yazı ve nakışlar yenilenmiş.

ÇARŞI CAMİSİ

Kemer altı semtinde, Çarşı mahallesinde, Bedesten karşısındadır.

Cami: 1839 yılında, Trabzon Valisi, Osman Paşa tarafından yaptırılmıştır. Caminin kurulduğu saha eğimli olduğu için, kuzey cephesinin son cemaat yerinin altına dükkanlar yerleştirilmiştir. Şehrin en büyük camisidir. Ancak, günümüzde daha büyük camiler yapılmış.

Muntazam  taş işçiliği hemen göze çarpıyor. Örtüsü: tamamen kurşunla kaplanmış. Kapı ve pencerelerinde, barok süslemeli bordürler görülüyor.

Trabzon Kalesi

TRABZON KALESİ

Evet, şehirde bugün mevcut bulunan surlar: Roma döneminde, MS.5’nci yüzyıla tarihleniyor. Kale: 3 bölüme ayrılıyor. Bunlar: Yukarı Hisar, İçkale ve Aşağı hisar. Yukarı hisar ile Orta hisar: Kuzgun Dere ile İmaret deresi arasındaki yüksek kaya kitlesi üzerine kurulmuş. Bu bölüm, kalenin en eski bölümü. Ancak: kaba olarak, bir yamuğa benziyor.

Bu yamak şekli nedeniyle: şehrin isminin “Trapez-Trabezus” isminden türediği bilinmektedir. Hatırlarsanız, tarih bölümünde bu konuyu anlatmıştım.

Yukarı Hisar: İç kaleyi koruyan ve Akrapol ile, bu kısmın en eski ve şehrin içinde kapalı bir sitedir. İlk yapıldığı tarih, MÖ. 2000 yıllarına kadar gitmektedir.

Doruğunda: imparator ve imparatoriçenin ikametgahları, bunların çevresinde prensler ve diğer soyluların binaları bulunur idi. Bu binalardan başka: kale muhafızlığı, katip ve hizmetçiler sınıfının bulunduğu yapılar yer almakta idi.

Orta Hisar: Yukarı hisar ve iç kalenin devamı olan bu kısım: yamuksu şeklindedir. İç kaleden, bu kısma, iki kapı ile geçilmektedir. Bu bölümde: Ortahisar camii, eski Hükümet konağı, Zağnos köprüsü, kule ve çifte hamamlar, Amasya camisi, Şirin Hatun camisi, Musa Paşa camisi var. Kule hamamı, çifte hamamı, Amasya camisi, günümüzde yıkık durumdadır. Bu kısımdaki surlar: Trabzon imparatoru Alexsioz II, zamanında yukarı hisardan aşağı hisara kadar yaptırılmıştır.

Aşağı Hisar: Bu kale, batıdan Zagnos burcunun yanı başından başlayıp denize kadar inen surlardan meydana gelmiştir. Bu kısım surların Sotka kapısı adı verilen iki kapısı var. Günümüzde “kale kapısı” ismi verilen mevkide, suru delinerek taşıtların geçmesine elverişli duruma getirilen kısmı, daha yüksek duvarlardan meydana gelmiştir.

Aşağı hisarın çevrelemiş olduğu bölgede, St. Andrea kilisesi, Molla Siyah Camii, Hoca Halil Camii, Pazarkapı Camii, Kundupoğlu ve Yarımbıyıkoğlu Evleri, Sekiz direkli hamam, Tophane hamamı, Hacı Arif hamamı, İskenderpaşa Çeşmesi gibi tarihi eserler var.

Trabzon Kalesi Cephanelik

CEPHANELİK

Burası: Fatih Kulesi veya İrene Kulesi olarak da biliniyor. Ancak; yapılışına ait herhangi bir kitabe yok. Kulenin: imparatoriçe Irene (1340-1341) tarafından yaptırıldığı söyleniyor. Trabzon aristokratları, burada toplantı yapıyorlarmış.

Kapısı üzerinde, Sultan II. Abdülhamit tuğrası ve kitabesi var. Buna göre: cephaneliğin bugünkü yapısı, 1887 yılında yaptırılmış. Çünkü: Yıldız Sarayı Albümünde fotoğrafı var.

Burası: yaklaşık 25 metre yüksekliğinde ve 40 metre çapında, iç içe iki bölümden oluşuyor. İç bölüm:4 ve dış bölüm ise: 3 katlı.

1916-1918 Rus işgali sırasında, mühimmat deposu olarak kullanılmış ve 9 Temmuz 1919 tarihinde, bir patlama ile, hasar görmüş. Günümüzde: özel sektör tarafından, aslına uygun olarak restore edilme çalışmaları sürdürülüyor.

Trabzon Gülbahar Hatun Camisi ve Türbesi

GÜLBAHAR HATUN CAMİSİ VE TÜRBESİ

Şehir merkezinde, Atapark’ın güneyinde bulunuyor. Yavuz Sultan Selim zamanında, annesi Gülbahar Hatun adına, 1514 yılında yaptırılmış. Zamanla: çevresinde oluşturulan: medrese, imaret, mektep, türbe ile birlikte bir külliye oluşturulmuş. Ancak: günümüze, yalnızca türbe kalmış. Diğerleri yok.

Cami: tek kubbeli, kesme taşlardan yapılmış. Kuzey cephesinde ana giriş kapısı var. Cümle kapısı, sivri kemerli ve basık kemerlidir. Bu kapının üzerinde: 1883-1884 yıllarında yapılan onarıma ait, bir kitabe var. Minarenin şerefesi: üç sıra ve iri bademli ve sarkmalıdır. Korkuluk altı ise, köşe kabartmalıdır.

Trabzon Boztepe Mesire Yeri

BOZTEPE MESİRE YERİ

Şehir merkezine 2 km. uzaklıkta ve 250 metre yüksekliktedir. Çam ağaçları ile çevrili bir tepedir. Burada: her türlü yeme-içme tesisi bulunmaktadır.

Trabzon 100 Yıl Parkı

100.YIL PARKI

Trabzon-Rize kara yolu üzerindedir. Şehir merkezine 3 km. uzaklıktadır. Deniz kıyısında, Trabzon Belediyesi tarafından işletilen güzel bir piknik yeri.

TRABZON KIYILARI-PLAJLARI

Trabzon: yaklaşık 115 km. lik kıyı şeridine sahip. Güneşli günlerin azlığı ve bol yağışlı iklim nedeniyle, deniz turizmi istenilen ölçüde gelişmemiş durumda.

Ayrıca: son yıllarda yapımı devam eden Sarp-Samsun kara yolu nedeniyle, Karadeniz kıyı bandının önemli bir kısmına, dolgu yapılıyor. Bu dolgu çalışmaları, kıyılardaki doğal alanları olumsuz etkilemiş. Böylece de, deniz turizmi olumsuz yönde etkilenmiş.

Beşikdüzü Pirinçlik Plajı, Çarşıbaşı Halk Plajı var. Bunlar merkezdeki plajlar. Bunların dışında: Trabzonspor Tesislerinin hemen yanında bir marina yapılmış, burası yüksek kapasitede yat barındıracak büyüklükte.

Trabzon Kızlar Manastırı (Panagia Theosepastos)

KIZLAR MANASTIRI (PANAGİA THEOSKEPASTOS)

Trabzon’da, Boztepe’ye çıkan yol üzerindedir. Belediye tarafından onarılarak ziyarete açılmış. Boztepe’nin yamacında, şehre hakim bir noktada kurulmuş olup, iki teras üzerindeki kayalar işlenerek inşa edilmiş.

Çatısı kayalardan oluştuğu için: manastır adı “Tanrının örttüğü” olarak ortaya çıkmıştır. Manastır kompleksinin çevresi, yüksek koruma duvarları ile çevrilidir.

14.yüzyılda, III. Alexios döneminde, Boztepe’nin güney yamaçlarındaki bir kaya kilise çevresinde yapılmıştır. Daha sonraki dönemde, 19’ncu yüzyılda genişletilmiş ve bugünkü şeklini almıştır.

İlk olarak, güneyde, içinde kutsal su bulunan kaya kilisesi ve onun girişindeki şapel ve birkaç hücreden ibarettir. Kaya kilisenin içinde: kitabeler ve Alexios III. karısı Theodora ve annesi Eirene’nin portreleri var.

Theoskepastos kelimesi: yukarıda sözünü ettiğim gibi; “Tanrı tarafından örtülmüş ve korunmuş” anlamına gelir. Geniş kütlesi ile ayakta kalarak günümüze kadar ulaşmış olması, buranın önemini ortaya koyuyor. Ayrıca: Aleksios’un oğulları: Anrokinos ve Manuel, burada gömülü.

Günümüzde: burada: Anakaya kilisesi, çan kulesi, öğrenci yurtları, misafir odaları, mezar şapeli, çilehane ve kutsal su gibi yerler var. Zaten, 1923 yılına kadar fiilen kullanılmış olan manastır, daha sonra terk edilmiş. Kent merkezinde kalan tek manastır özelliği taşıyan yapıyı görmenizi öneriyorum.

Trabzon Peristere Manastırı (Kuştul Manastırı)

PERİSTERA MANASTIRI (KUŞTUL MANASTIRI)

Trabzon-Maçka kara yolunun 22. km. de, Şahinkaya yol ayrımından 14. km. daha gidildikten sonra ulaşılıyor.

Sümela manastırına benzeyen bu manastır, sanki Sümela’nın küçüğü. 300 metrelik dik bir kaya kütlesinin üzerine kurulmuş. Kale gibi, vadiye hakim bir tepede kurulmuş. 752 yılında kurulduğu tahmin edilen manastır: 1230 yılında yağma edilmiş ve terk edilmiş. Ancak: 1393 yılında tekrar kurulmuş ve 15.yüzyıl başlarında, eski önemini kazanmış.

Ancak: 1906 yılında, burada büyük bir yangın çıkıyor ve sonra her ne kadar onarım da yapılsa, Karadeniz bölgesinin önemli bir kartal yuvalarından biri olan manastır, terk ediliyor.

Manastıra: batı cephesindeki bir merdivenle çıkılıyor. Büyük kilise: açık hollü ve galeri İtalyan stilinde yapılmış bir bina olarak öne çıkıyor. Manastır: defineciler tarafından, maalesef aşırı miktarda tahrip edilmiş. Günümüzde: büyük kilise yıkılmış durumda. Eskiden: bir merdivenle alt avluya bağlanıyormuş.

Trabzon Sümela Manastırı

2017.07.18-1.Sümela manastırı.1a
Trabzon Sümela Manastırı
2017.07.18-1.Sümela manastırı.1b
Trabzon Sümela Manastırı
2017.07.18-1.Sümela manastırı.2a
Trabzon Sümela Manastırı

 

Trabzon Sümela Manastırı: Burası: Rum manastır ve kilise kompleksidir.

Trabzon ve çevresinde, sayıları hayli çok olan eski manastırların en ünlüsüdür.

“Türkiye’yi yurt dışında tanıtan on turistik fotoğraf seçin” deseler, onlardan biri mutlaka Sümela Manastırı olur.

Evet, bu yazı, bu tarih hazinesini size en iyi anlatacak ve Sümela Manastırı’ndaki gezinize en iyi şekilde yardımcı olacaktır.

Maçka deresinin hemen kıyısındaki bu küçük ve yeşillik alanda: 1-2 kafe, hediyelik eşya satıcıları ve mısır satıcıları bulunuyor ve hatta bu satıcıların, manastırın restorasyonunda çalışan geçici işçiler olduğu söyleniyor.

Yani: aşağıdaki satırları okuyun, Sümela manastırını tanıyın ve eğer uzaktan da olsa fotoğrafını çekmek isterseniz, tepenin yamacına kadar yolculuk yapabilirsiniz.

Yazıyı okuyun ki, bu manastırın nasıl ilginç bir geçmişi olduğunu bilin, çünkü ülkemiz toprakları içindeki bu manastırın tarihi değerini bilmek gerekir.

Trabzon Sümela Manastırı

ULAŞIM

Uçakla ya da ülkemizin her yerinden otobüsle, Trabzon’a ulaştıktan sonra, manastıra varmak zor sayılmaz.

Bir alternatif: bir araç kiralayarak Trabzon’dan 30 km. civarında uzaklığı bulunan Maçka’ya ve oradan da, 20 dakikada manastıra ulaşmak mümkündür.

Fakat ulaşımın en kolay yolu şöyle: her gün sabah saat: 10.00’da başlayıp, her saat başı: Sümela’ya çalışan 21 tane araç var. Bunlar: Trabzon içinden kalkıyorlar.  

Manastıra gitmek isteyenler için en uygun yol bu, bu minibüsler nerede mi? Trabzon şehir içinde sorduğunuzda, herkes bunların yerini sizlere gösterecektir. (Bu araçların son durumunu ve ücreti bilmiyorum, çünkü manastır bölgesine tur otobüsü ile gittim.)

Milli park içinde bulunan tesislerde konaklamak mümkündür. Burada, hemen manastır çıkış yolunun başında bungalov tarzı evler bulunuyor. Ayrıca, Maçka içinde, 5 yıldızlı bir de otel var. Maçka’ya yarım saat uzaklıktaki Zigana Dinlenme Tesislerinde konaklamak, gezinize bir başka boyut katabilir.

Trabzon Sümela Manastırı

İsmi

Manastırın ismi birçok kaynakta “Meryem Ana Manastırı” olarak geçmektedir. Sümela ismi sonradan verilmiştir. Bu ismin kelime anlamı: “Mela” siyah ya da kara demektir.

Kurulduğu dağın ismi “Karadağ” dır. “Stau” orada anlamındadır. “Saumelas” Karadağda, Karadağ’ın göbeğinde anlamına gelmektedir. Altındere Vadisini çevreleyen yüksek dağlar, özellikle sabah ve akşam saatlerinde gölgede kalıp koyu siyah bir görünüme bürünürler. 

Hatta “Panagia Sümela” veya “Theotokoz Sümela” denir. Karadenizli Rumlar: Mela dağındaki mucizevi Panagia ikonundan bir şey diledikleri zaman “Stou Mela” derlermiş. Saumelas kelimesinden “melas” ın “s” si düşer, “sau” sü olar ve “Sümela” kelimesi ortaya çıkar.

Kelimenin Türkçe anlamı “siyahtaki” demektir. Manastıra “Karadağ’ın yani Mela dağının bakiresi” de denilmektedir.

Trabzon Sümela Manastırı

Sümela manastırının bulunduğu yer

Trabzon ili, Maçka ilçesi, Altındere köyü sınırları içindeki, Panagia (Meryemana) deresinin, batı yamacında, Mela (Yunanca: siyah) Tepesi üzerindedir.

Manastır denizden 1200 metre yüksekliktedir. Vadinin dibinden akan suyun ise 300 metre yükseğindedir.

Dimdik denilebilecek kadar sarp bir yamacın ortalarında, oldukça geniş ve yüksek bir mağara, daha doğrusu bir kovuk, manastır tesisinin çekirdeğini oluşturur.

Bu erişilmesi zor ve yorucu kovuk önündeki dar çıkıntı, zamanla burada büyüyen, genişleyen ve zenginleşen manastıra zemin oluşturmuştur.

Trabzon Sümela Manastırı

Manastırın içindeki mağara kilisenin yapılış öyküsü

Hz İsa’nın 12 tane havarisi vardır. Bunlardan bir tanesi “Luka” dır. Luka: İncil yazarlarından biridir. Luka: İsa çarmıha gerildikten ve Meryem, Kudüs şehrini terk ettikten sonra, Roma’ya doğru yola çıkar.

Çünkü onlara verilen göre, İsa’nın öğretilerini dünyaya yaymaktır. Bu yolculukları sırasında Yunanlı bir öğrencisi olur. Luka: ahşap bir tahta parçası üzerine Meryem ve çocuk İsa figürü yani ikonası çizer ve yanından hiç ayırmaz.

Ancak öldükten sonra, o tahta parçası Yunanlı öğrencisine miras kalır. Yunanlı öğrenci, bu tahta parçasını Yunanistan’a götürür, Atina şehrinde kurduğu manastır ve kilisede muhafaza etmeye başlar.

Eskiliğine ve hastalıkları iyileştirme, bolluk ve bereket getirme gibi mucizelerine inanılan bu ikona Lukas takipçileri tarafından, kuşaktan kuşağa aktarılır.

Çünkü: hastalıkları iyileştirmesi ve bereket getirmesi için kutsal kabul edilen her şey ikona olarak kutsal kabul edilmeye başlanır. Luka’nın tahta parçası, yani ikona, bunu duyan herkes tarafından ziyaret edilmeye başlanır.

Ancak  rivayetlere göre, 370’li yıllara doğru, bu tahta parçası, bulunduğu manastırdan birden kaybolur. Rivayete göre: melekler tarafından gökyüzünde uçurularak, Trabzon yöresindeki dağlarda, bu mağaranın kovuğuna getirilir ve bir taşın üzerine konur.

Uzunca bir süre sonra: Atinalı Barnabas ve Sophromios isimli iki keşiş: birbirlerinden habersiz aynı rüyayı görürler ve yine aynı tarihte Trabzon şehrine gelirler. Burada karşılaştıklarında, gördükleri rüyayı birbirlerine anlatırlar.

Bu rüyada: “Kara bir dağın üzerinde bulunan Meryem ana, kendilerine bana gel” demektedir. Bunun üzerine, her iki keşiş rüyalarındaki detayları düşünürler ve ikonu aramaya başlarlar.

Bir gün, Maçka deresinin kenarında uyandıklarında, karşı dağda, kayaların ortasında bir ışık onlara doğru parlamaktadır. Işığı takip ederler ve küçük bir mağara bulurlar ve kayıp ikon o mağaranın içindedir. 

Karadağ’ın 300 metre yükseklikteki sarp yamacında, ikonu buldukları mağarada ise, 4-5 yıllık çalışmanın ardından ilk kiliseyi yaparlar. (tahmini zaman 375-395 yılları arasıdır)

İkon hakkında bilgi

İkon: uzun yıllar boyunca mucizeler yaratan bir obje olarak muhafaza edilmiştir. Ancak, ikonun hangi dönemde ve kimler tarafından yapıldığı net değildir.

Sadece, ikonun eskiden çekilmiş ve oldukça iyi bir fotoğrafından anlaşıldığına göre: üzerinde herhangi bir çizgi, boya veya daha doğrusu  resme benzeyen unsur bulunmadığı, simsiyah, çatlak ve ayrıca da ortadan ikiye ayrılmış bir tahtadan ibaret olduğu anlaşılmaktadır.

İkonun çevresini belirten gümüş çerçeve ise, motiflerden ve yazılardan anlaşıldığına göre: 1700’lü yıllara aittir ve alelade bir işçilik ürünüdür.

Evet, ikon hakkındaki bu kısa bilginin ardından, yine bulunduğu mağaranın kilise yapılmasından söz edelim.

Takip eden süreçte: Mela dağının sarp kayalığında bulunan bu küçük mağara: zamanla, yüzyıllar boyunca oyularak büyütülmüş ve diğer eklentileriyle birlikte, günümüzde görülen, kartal yuvasına benzeyen manastır ortaya çıkmıştır.

Bu yapım çalışmalarında 100 kişinin çalıştığı söylenir. Zamanla mağarayı daha doğrusu ikonu bulan iki keşiş ölür.

Maçka’daki rahipler buraya gelirler ve burada, manastır hayatı başlar. Kutsal ikonun burada bulunduğunu duyan ve medet umanlar, hastalıklarından kurtulmak isteyenler, buraya gelmeye başlarlar. Cennette kendilerine yer arayanlar, buraya bağışta bulunurlar ve burası zenginleşmeye başlar.

Ayrıca: Roma teşvikleri vardır. Roma’nın Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmesinin ardından: manastırlara teşvikler verilir, manastırlarda yaşayanlar askere gitmezler, vergi vermezler, hapse girmezler ve böyle olunca, özellikle zenginler ve çocukları, eğitim almak için manastıra gelirler.

600’lü yıllara gelindiğinde: Sümela manastırı iyice zenginleşir ve 640 yılında yağmalanır, yakılır, yıkılır. Manastırda bulunan rahipler ve öğrenciler, buradan ayrılarak yakınlardaki Vazelon manastırına kaçarlar.

642 yılında: Christopher isimli bir çiftçi: rüyasında Meryem Ana’yı görür ve bunun üzerine manastırı ziyaret etmeye gittiğinde, manastırın bulunduğu yerde bir harabe görür, ardından Vazelon manastırına gider ve rahiplerle görüşerek, onları Sümela manastırının tekrar ayağa kaldırılması için ikna eder.

Bu arada: manastırdaki ikonanın kopyalarını yapar, bu kopyalar Rusya’dan Kudüs şehrine kadar her yerde satılmaya başlar ve çevreden gelen yoğun bağışlarla birlikte 644 yılında, Sümela manastırı yeniden ayağa kaldırılır ve manastırın 2’nci kurucusu olarak çiftçi Christopher anılır.

Evet: yukarıda anlattığım öykü, hayli egzotiktir. Yani tamamen söylentilere dayalı, gerçekle pek alakası olmayan bir öyküdür. Mağaranın bulunduğu yerin bir manastır kompleksine dönüşmesi hakkındaki varsayım ise şöyledir.

Bölgede: 1100’lü yıllarda, pek etkili olmayan Türk akınları söz konusu olur. 1200’lerde Moğollar buraya saldırır, hatta ikonayı parçalayıp dereye attıklarından söz edilir.

Ancak 1204 yılında İstanbul’u işgal eden Latin-Haçlılardan kaçan Kommenoslar sülalesi: Trabzon’a yerleşir ve Pontus Rum Prensliğini kurarlar ve Trabzon ve çevresinde hakim duruma geçerler.

Trabzon prensleri, kendilerini, Bizans imparatorluğunun gerçek varisi olarak görürler ve kendilerini imparator olarak tanıtırlar. Yeniden İstanbul’a sahip olarak, eski Bizans devletini ihya edeceklerine inanırlar.

Trabzon Kommenoslarından Prens III. Alexios (1349-1390): bu manastırın esas kurucusu olarak kabul edilmektedir. 2 kız kardeşi çevredeki Türk beyleriyle evli olan ve kendi 4 kızını da yine komşu Türk beylerine veren III. Alexios’un Sümela’ya özel bir ilgi gösterdiği: kaynak, belgeler ve manastırda bulunan fresko resimlerden anlaşılmaktadır.

Buradaki keşiş hücrelerine: onun büyük dedesi, dede ve babasının; bazı bağışlarda bulunduğu bilinmektedir. Alexios’un büyük dedesi II. Loannes (1280-1285) zamanında, burada bir dini merkez vardır. Kommenoslar, ellerindeki en kutsal ve değerli yer olan bu manastıra sahip çıkarlar.

Büyük bir kasırga sırasında, Meryem tarafından, Prensin canı kurtarılmıştır. Bunun üzerine, Prens; sadece mağara kilisenin bulunduğu burada yeni tesis yaptırmaya karar verir.

Bu imar çalışmalarında: burası 17 metre yükseklikte, 40 metre uzunlukta ve 14 metre genişlikte, 72 odalı bir manastır kompleksi haline getirilir. Bir Orta çağ şatosunu andıran yapının dış tarafında bir duvar bulunur.

Duvar, aşağı dereden çekilen taşların kırılmasıyla yapılmıştır. Burada: öğrenci ve misafir odaları, kütüphaneler bulunur. Aşağı tarafta ise, birçok pencere görülür. İç tarafta, kayaların içine oyulmuş kilisenin önünde avlu bulunur. Ayrıca, zengin vakıflar bağışlar ve bir ferman ile bu vakıfları sağlam esaslara bağlar.

1360 tarihli, 5 mısralık, manzum bir kitabede “III. Alexios, bu tesisin kurucusu (Ktetor), Doğu ve Batı’nın hakimi imparator” olarak gösterilmiştir. (Bu kitabe: 1650 yılına kadar manastırın dış kapısı üstünde bulunmuştur)

Prens III. Alexios: taç giyme törenini burada düzenleniş ve 1361 yılında, bir güneş tutulmasında, burada yani Sümela manastırında bulunmuştur. Hatta, Prens tarafından bastırılan sikkelerde görülen güneş resminin; bu olayla ilgili olduğu kabul edilmektedir.

Prens: 1365 yılındaki vakfiyesinde: manastırın bütün idari şartlarını, arazisini, gelirlerini düzene koyar. Ardından: Trabzon’a gelecek bir tehlikeyi yani Türk akınlarını önlemek üzere, buradaki keşişlerin daima uyanık olmalarını bildirir.

Prens öldükten sonra yerine geçen oğul III. Manuel (1390-1417): babası gibi dini tesislere bağlı bir kişidir. Tahta çıktığı yıl: saray hazinesinde bulunan değerli bir stavroteği (içinde İsa’nın çarmıhının bir parçası bulunduğu iddia edilen haç) Sümela manastırına hediye eder.

Trabzon ve çevresi, Türk idaresine geçtikten sonra, Osmanlı sultanları, Aynaroz’da, Sina ve daha birçok manastırda olduğu üzere, Sümela’da da eski hak ve hukuku korumuşlardır.

Hatta buraya çeşitli imtiyazlar vermişler ve bazı hediyeler yollamışlardır.

1460 yılında Trabzon şehrini ele geçiren Sultan II. Mehmet’e gelerek bağlılıklarını sunan papazlar, kendisinden bir ferman alırlar. Bu fermana göre “Ben tahtta oturduğum sürece, Osmanlı ayakta kaldığı sürece, burası eğitime devam edecek, kimse buraya dokunmayacak” yazar.

Ardından 9 Osmanlı sultanı (Sultan II. Beyazıt, I. Selim, II. Selim, III. Murat, İbrahim, IV. Mehmet, II. Süleyman, Mustafa ve III. Ahmet) tarafından verilmiş fermanlar da vardır.

Bu fermanlar manastır kütüphanesinde, uzun yıllar muhafaza edilmiştir. Yavuz Sultan Selim, şehzadelik döneminde Trabzon şehrinde valilik yapar.

Kendisi av meraklısıdır ve dağlara geyik avına çıkarak 15-20 gün boyunca arazide kalır.

Bir av sırasında, yağmur hiç durmaz, şehzade hastalanır ve en yakın yer olan Sümela manastırına getirilir, 3 gün boyunca burada tedavi görür ve kendine geldiğinde buradan çıkıp giderken, kendisini iyileştirenlere ” Ben ki tahta geçersem bunun karşılığını kat be kat ödeyeceğim” der.

Yavuz Sultan Selim, tahta geçtikten sonra, Şah İsmail’e karşı bir sefer söz konusudur. Buraya gelirler, Trabzon merkezde ordusunu toplar, Erzurum üzerinden aşağıya inecektir, rahipler onu ziyaret gelirler.

Sultan Selim, rahiplere durumu anlatır ve “Yarın gidiyorum” der, sefere çıkacaktır, buradaki rahiplerden bir tanesi der ki “Çok iyi etmişsiniz Sultanım, biz de bir söz vardır, bugünün işini yarına bırakma”.

Sultan Selim, bu seferden geri dönerken beraberinde ganimetler vardır. Bunlardan: 9 kollu, iki tane som altından yapılmış şamdanı Sümela manastırına hediye eder. (Bu şamdanlar günümüzde kayıptır, 1877 yılında çalınmıştır.)

Ayrıca “altın” da hediye edecektir, ancak manastırda bulunanlar altın kabul etmezler, bunun üzerine, imar yardımında bulunur, su yolunu onarttırır, ön tarafa muhafız odaları yaptırır.

1749 yılında, İgnatios isimli bir piskopos, duvarların bütün satıhlarını yeniden fresko resimleriyle süslemiştir.

Sümela’nın gezgin keşişleri, bütün Anadolu, Kafkasya, Balkanlar ve hatta Rusya’da dolaşarak: burada bulunan Meryem ikonasının kopyalarını satıyorlardı. Toplanan paralar ise, Sümela manastırına getiriliyordu.

Bir zaman, bu keşişlerden bir tanesi, üzerinde 40 bin kuruşluk servetle dolaşırken Kayseri’de öldürülür. Osmanlı yetkilileri katilleri yakalar ve idam ettirir, çalınan paralar da manastıra geri teslim edilir.

1916-1918 yılları arasında, Trabzon Ruslar tarafından işgal edilir. Bu işgal döneminde Sümela manastırı, Ruslar tarafından silah ve cephane deposu olarak kullanılır.

Ancak Ruslar buradan ayrılırken silah ve cephaneleri götürmezler ve burada yaşayan Rum toplumunda, Hıristiyan Pontus devletinin yeniden kurulması hayalleri canlanır.

Çevredeki manastırlarla beraber, Sümela manastırı da Rum milislerin karargahı olarak kullanılır, silahlı mücadeleye başlarlar. Bu mücadele, bölgedeki Türk milis güçleri tarafından bastırılır. 

Kurtuluş savaşı sonrasında, 1924 yılında, bölgede yaşayan Rumlar: Anadolu’da birçok yerde yaşayan ve birlikte yaşadıkları halka ihanet eden Rumlar gibi: karşılıklı mübadeleye tabi tutulurlar ve buradan ayrılarak Yunanistan’a gönderilirler.

Ancak, manastırda görevli papazlar: gitmeden önce, Kutsal Meryem ikonu ve bazı kıymetli eşyaları, manastırın 400 metre uzağındaki “Agia Barbara” isimli küçük bir şapele saklarlar.

15 Ağustos 1931 tarihinde, Yunanistan-Kalatvryta’da bulunan Megalo Spileoda Panagia kilisesinde: katılanların çoğunun Pontuslu Rum olduğu bir dini kutlama yapılır.

Tören bittikten sonra: Anadolu’da iken, ordu piskoposu olan, o tarihte ise Gümülcine Piskoposu olan Folycarpos Psomiades: Yunan Başbakanı Venizelos’a: kutsal ikonu, Karadeniz’de nasıl ve nerede gömdüklerinin hikayesini anlatır.

Bir süre sonra, Türkiye Başbakanı İsmet İnönü, Eylül 1931 tarihinde, Balkan Oyunlarını izlemek için, Atina şehrine gelir.

Yunan Başbakanı Venizelos, ondan “Bir Rum papazı, Karadeniz’e gönderip, gömülü ikonu çıkarmaları için izin” ister. Bu durum uygun görülür ve Venizelos ve Piskopos Chrysantos: Sümela manastırına gitmek üzere Ambrosios isimli bir papazı görevlendirir.

Ambrosios, Makedonya’ya gider ve ikonu gömen papaz İremias’ı bulur ve konuşur. Daha sonra: 1921 yılında, resmi görevle yola çıkarak, Trabzon’a ulaşır.

Trabzon’da polis ve asker eşliğinde, Agia Barbara Şapeline gidilir, gömülü ikon ve diğer eşyalar bulunur ve alınarak, Atina’daki Bizans Müzesine götürülür, teslim edilir.

Mübadele sonucu Yunanistan’a gönderilen Rumlar, eski hatıralarına bağlılıklarının bir belirtisi olarak, Ağustos 1951 tarihinde, Makedonya’da Verria yakınlarında Kastania’da; aynı isimle (Sümela manastırı) yeni bir manastır kurarlar ve buraya modern bir Meryem Ana resmi yani ikonu yerleştirerek, eski geleneği yaşatmayı sürdürürler.

Kutsal ikon ise, 1952 yılında Bizans Müzesinden alınarak, Manastıra getirilir. Bunun dışında: Trabzon Prensi Emmanuel Kommenos’un kutsal haçı ve Oisios Christoforos’un el yazmaları da (644 yılına tarihlenir) bu manastıra getirilir.

Her yıl “Ağustos” ayında, tıpkı geçmişte, Trabzon Sümela Manastırında yaptıkları gibi, yeni manastır çevresinde, geniş katılımlı şenlikler düzenlerler.

Bu arada: Trabzon’da bulunan gerçek Sümela manastırı, sahipsiz ve kontrolsüz kalır. Tesis hızla harap olmaya başlar. 1930 yılında bir yangın, ahşap kısımların tamamen yanıp yok olmasını sağlar.

Bu arada: gizli define avcıları, define aramak bahanesiyle, burada büyük tahripler yaparlar ve yangında yok olmayan kagir kısımlar yakılır.

Burada, ilk bakışta dikkati çeken husus, darmadağın bir harabe görünüşü ve duvarlardaki freskoların, ustalıklı bir şekilde, muntazam kareler halinde kesilerek yerlerinden sökülüp götürülmüş, çalınmış olmasıdır.

Son derece zor olan bu işin, başarılı bir şekilde yapılması, bunu yöre insanının değil, bu çeşit hatıralara meraklı ve gerekli bilgiye sahip, bilgili yabancı ziyaretçiler tarafından yapıldığı ifade etmektedir.

Alman tarihçi ve gezgin Jacop Philipp Fallmerayer’in (1790-1861) Trabzon izlenimleri

Bu izlenimler, Sümela manastırı hakkında, karanlık bir dönemin aydınlatılmasına yardımcı olmuştur.

Yazarın 1840 yılında yaptığı Sümela manastırı gezisi sonrasında yazdığı “Tüm dünyada, Kolhis’in Mela Dağındaki bu manastır kadar güzel dini yapı yoktur” yorumu, manastırdan ne kadar etkilendiğini göstermektedir.

Fallmerayer’in anılarında: Havari Lukas’a ait olduğu öne sürülen ikona ve Kommenosların fermanının hikayelerine ait ilginç detaylarda yazılıdır.

” …………………. başrahip bizi sıcak karşıladı. Bize, yol gösterici olarak davrandı ve manastırın kutsiyetini anlattı. Bu mukaddes despotların ikametgahları, sade ve huzurluydu. Binanın yüksek katları, onlara ait olup, hizmetçilerin odaları, odunluk misali küçük hücrelerdi.

Binanın yapımı, hiç de düzenli olmayıp, birbirinden alçak, gelişigüzel bir biçimde yapılmıştı. Su ihtiyacı, tavandan bir kuyuya damlayan bir gözden sağlanıyordu. Sonraları, Trabzonlu bir zengin tarafından yaptırılan su yolu yardımıyla, manastır gümüş gibi temiz bir suya kavuştu.

Mabedin yabani ve tuzlu duvarları, 1360’lı yıllarda, güzel freskolarla süslenmişti. Papaz; Meryem Ana ikonasının getirilmesini söyledi. Harikalar yaratan ikonayı getirdiler. Bir tahta parçası üzerine, Grek zevkine göre bir Bizanslı tarafından yapılan bu resim, Lukas’ın sanat yeteneğinden şüphe etmeye yeterliydi. Papazların düşüncesine göre, bu ikona Lukas’ın elinden çıkma bir ikonaydı.

Gümüş bir çevre ile çevrilmiş ikona Sümela’nın hazinesi olarak kabul edilirdi. Bunun kredisiyle, papazlar geçinir ve manastırın çevresinde de kutsal koruyucu olarak algılanırdı.

Bu ikonanın kutsallığı, Anadolu’nun içlerine kadar yaygın olup, fakirliği, ihtiyarlığı bir yana iterek, Müslüman ve Hıristiyanlar birlikte, bütün Kolkid çevresinde olduğu gibi, Kapadokya, Paflagonya ve Ermenistan’dan hacılar, akın akın buraya gelir, hediyeler ve kurbanlar sunarlardı.

Sabahın erken saatlerinde, akrabalarıyla birlikte Bayburt gibi uzak bir yerden gelen Müslüman kadınlar da gördüm.

Dünyanın hiçbir yerinde eşine rastlanmayan manastırın doğal güzelliği yanında efsanevi kuruluş ve eski kaderi hakkında inanılmaz masallar üretilmişti.

Manastırdaki Meryem Ana ikonasının kutsiyeti, papazların beslenmeleri için bir gelir kaynağı halini almıştır. Bununla yetinmeyen papazlar, edindikleri bu dilencilik mesleğini: Rusya, Tuna boyları ve Anadolu’nun içlerine kadar genişlettiler.

Ellerine aldıkları, sahte ikonalarla, akçeler elde ettiler. Trabzon’da bulunduğum sırada, böylesi bir dilenci papazı Kayseri’de öldürüp 40 bin kuruşunu almışlar, yapılan araştırmalar sonucunda paranın bir kısmı geri alınabilmiştir.

Bu ikonadan biraz farklı olarak, İsa’nın çarmıha gerildiği odunun bir parçası olarak kabul edilen ve III. Manuel tarafından Trabzon hazinesinden Sümela manastırına hediye edilen gümüş kaplamalı bir haç da vardı. Her ayın ilk Pazartesi günü bu haç ile takdis edilen su, uygun bir fiyatla inançlılara dağıtılıyordu.

Manastırın genel durumunu gözden geçirdikten sonra, baş keşiş ile birlikte, onun dairesine çıktık. Biraz sonra, oraya manastırın idarecilerinden 2 kişi, ellerinde, Alexios’un fermanıyla birlikte geldiler. İşte, uğruna bunca masraf ettiğim ve çok uzaklardan geldiğim, siyah-kırmızı ve mavi yazılar ile doldurulmuş paçavra.

Bu cinsten gördüğüm ilk vesika idi. Ve keşişler, bu tomarı açtığında imparator ve karısı Theodora’nın harika, göz kamaştırıcı renklerdeki taçlı ve kırmızı elbiseli portrelerini gördüğüm, tezniyat içine girift biçimde yazılmış metni okumaya çalıştığım zaman, gösterdiğim aceleciliği anlayamadılar. “

Evet Fallmerayer’in anıları bunlardan ibarettir. Manastırda, o dönemdeki yaşam biçimini yansıtması açısından önemlidir.

Trabzon Sümela Manastırı

GEZİ ROTASI

Sümela manastırına çıkmak için, araçla geldiğinizde araçların park yerinde inmek ve yukarı doğru yürümek gerekiyor. 

Manastıra yürüyerek çıkmak için bir yürüyüş yolu var. Patika yol, sık ağaçların arasından, genellikle kaygan merdivenleri tırmanarak manastıra çıkmanızı sağlar. Birçok kaynakta bu merdivenlerin kaç basamak olduğu konusunda farklı yorumlar gördüm. Hatta gittiğimiz turun başındaki kişi, bir önceki turda bir ziyaretçinin 250 nci basamakta pes ettiğini ve manastıra çıkmadığını söylediğinde korktum çekindim, ama inanın böyle bir durum yok. 

Sadece yaklaşık 250 basamaklık bu merdivenler, özellikle yaşlı ve hastalığı olanlar için olumsuz yani normal şartlarda çıkmamanız için bir sebep yok. Hatta çıkarken yorulduğunuzda dinlenmeniz için banklar konulmuş ve oturup dinlenebilirsiniz. 

Ancak sıkıntı şu: merdivenler çoğu yerde dar, dar olduğu için hem inen hem de çıkanlar bir araya geldiğinde sıkıntı kalabalık arbede çıkıyor, bir yandan da merdivenler bazı yerlerde oldukça yıpranmış, basamaklar tehlikeli, yine de çıkmak için tüm gayretinizi göstermenizi öneririm, çünkü bu manastıra her zaman çıkılmaz. 

Ben burayı 2007 yılında ziyaret ettiğimde, manastır tadilat nedeniyle kapatılmıştı ve yaklaşık 7 yıl kapalı kaldı. 

Evet devam edelim. 

Yemyeşil ağaçlar ve olağanüstü bir manzara eşliğinde bu merdivenleri çıktıktan sonra, bilet gişesinin bulunduğu bölüme ulaşılıyor. 

Burası tam bir kepazelik, umarım ilgililer tedbir alırlar. Tur başındaki kişiler, ziyaretçilere daha ucuz ve uygun fiyatlı olması için müze kart almalarını ve hatta cep telefonlarına yüklemelerini söylüyorlar. Ancak cep telefonlarının birçoğu bu gişenin bulunduğu yerde çekmiyor ve kişiler müze kartları olmasına rağmen, içeriye giremiyorlar. 

Benim önerim, burayı ziyaret etmeden önce, herhangi bir müzeden basılı ve resimli müze kart satın almanız. 

Evet bu bölümde: aşırı bir kalabalık ve hemen arkasında, su kemerleri göreceksiniz.

Bu su kemerleri manastıra su getirmek için yaptırılmış. Bu konuda bir anlatı var. Bir hayırsever, manastıra yardım etmek için altın vermiş ancak manastırdaki rahipler bunu kabul etmemişler, manastıra su getiren su kemerlerinin tamir ettirilmesini istemişler. Anılan hayırsever de su kemerlerini tamir ettirmiş ve ilaveten manastırın muhafızları odasını yaptırmış. 

Bilet gişesinden sonra, yine oldukça dik, dar ve kaygan 90 basamak daha merdiven çıkmanız gerekiyor. 

 

 

Trabzon Sümela Manastırı

Manastıra girmeden önce birkaç uyarım olacak. Öncelikle buraya gelmeden önce resimli müze kartınızı alın. Altı kaymayan ve su geçirmeyen ayakkabılar giyin, hatta yağmurluk ve şemsiye alın. Sonra manastır bölümünde kesinlikle SİGARA İÇMEK yasaktır. Resim ve video çekmek konusunda herhangi bir kısıtlama yok. 


Evet ilk durak: kapıcı hücreleri (muhafız odaları) geçiliyor.  

Trabzon Sümela Manastırı

MUHAFIZ ODALARI-KAPICI HÜCRELERİ:

Bu bölümde, manastıra gelen misafirleri karşılamakla görevli baş rahip veya manastır yöneticisi ile muhafızların odaları var.

Yani, burası sadece bir bekçi kulübesi değil, aynı zamanda manastıra gelen ziyaretçilerin ilk karşılandığı, güvenlik kontrolünün yapıldığı resmi bir giriş-karşılama noktasıdır.

Buranın yapımı da ilginç: manastıra yardımda bulunmak isteyen bir hayırsever, altın bağışını manastır sakinleri kabul etmezler. Bunun üzerine su yolunu onarttırır ve giriş cephesine muhafız odaları yaptırır.

Odaların içinde şömineler duvara gömülü şekilde inşa edilmiştir.

Buradan bir merdivenle küçük iç avluya inilir. 

 

KÜÇÜK İÇ AVLU:

Burası kompleksin kalbini oluşturur ve çevresi farklı işlevlere sahip yapılarla çevrilidir. 

Giriş kapısından sonra, yaklaşık 3 metrelik dar bir tünelden geçilir. Bu tünelin sol tarafındaki küçük boşluk, manastır bekçilerinin, vadiyi gözetlemek için üst kısımdaki noktalara çıkmalarını sağlıyordu. 

Tünelden sonra, dik merdivenlerden avluya inilir. 

 

Mutfak ve Yaşam Alanları:

Avluya girdiğinizde, mağara tapınaktan önce, mutfak bölümü bulunur. Avlunun sol tarafındadır. 2 katlı bir yapıdır. İçinde yaklaşık 1.5 metre derinliğinde, 2 metre genişliğinde bir ekmek fırını var. Fırının yanında yemek pişirmek için kullanılan bir ocak var. 

Mutfağın kapısı oldukça alçaktır. İçeri girerken başınızı eğmeniz gerekir. Bu durum tesadüfi değildir. Manastır yaşamında nimete/rızka saygı gösterilmesi büyük önem taşıdığından, kapı bilinçli olarak bu şekilde tasarlanmış olmalıdır. 

Mutfağın ocak duvarlarına yapışmış, katranımsı renkte, kasvetli görünümlü duman lekeleri vardır. Bu izler, yüzyıllar boyunca burada sürdürülen günlük yaşamın (yemek pişirme, ısınma) somut bir tanığı niteliğindedir. 

Sadece mimari değil, aynı zamanda o dönemin gündelik hayatına dair duygusal bir iz de taşır. 

Son bir not: ziyaretçilerin ve hacıların keşişlerle birlikte yemek yemesine izin verilmez, yabancılar ayrı bir yerde yemek yerdi. 

 

Fırın:

Fırının inşasında kullanılan tuğlalar, 2 farklı türdendir. Bir kısmı delikli, bir kısmı deliksizdir. Bu ayrın önemli bir ipucu veriyor. Delikli tuğla nispeten yakın çağın bir buluşu olduğundan, fırının yakın dönemde bir tamirat/onarım geçirdiği anlaşılıyor. Yani gördüğümüz fırın, özgün fırının üzerine zaman içinde yapılan müdahalelerle bugüne ulaşmıştır.

 

Kiler:

Mutfağın hemen yanındadır. Erzak ve malzemeler burada saklanırdı.

 

Su kuyusu-Ayazma:

Mutfağın önündedir.

Hz Meryem’e ithaf edilmiş manastırın ortak bir özelliği olarak, Sümela da da kutsal bir su kaynağının bulunması, bir gelenek gereğidir.  Bu sadece bir su ihtiyacı için değil, aynı zamanda dini-sembolik bir anlam da taşır.

Kil borularla manastıra taşınan su, ayazmada toplanıyordu. Aynı zamanda üzerindeki 100 metre yükseklikteki kaya bloğundan yaz kış üçer-dörder damla halinde su damlacıkları düşerdi. Bu, manastırın su ihtiyacının iki kaynaktan karşılandığını gösterir.

Gelelim günümüze: dilek tutmak isteyen ziyaretçiler, kadim bir alışkanlığı devam ettirerek, ayazmaya madeni para atmaya devam etmektedir.

 

Başrahibin Odası:

Ayazmanın hemen bitişiğindedir.

Bu yakın konumlandırma tesadüf değildir. Su kaynağının, manastırın en yüksek dini otoritesinin yaşam alanına bu kadar yakın olması, ayazmanın manastır hiyerarşisi içindeki önemine işaret eder.

Büyük kısmı kayaya oyulmuş, oldukça küçük (3 kişinin zor sığabileceği) bir oda var. Bu manastırı yöneten başrahibin (hegumenos) yaşam alanıdır.

Batı yönünde: taşa oyulmuş bir seki/sedir yani oturma-uzanma yeri var.

Kuzey, mağara tapınak yönünde: küçük bir şömine var. Kitap ve mum konması için oyulmuş raflar var. Bu hücremsi yaşam alanı, aslında 2 kattan oluşur.

Üst kata çıkış için günümüzde bir merdivene ihtiyaç duyulması, eskiden buraya portatif yani taşınabilen bir merdivenle çıkıldığını gösterir. Yani sabit bir merdiven yerine ihtiyaç halinde yerleştirilip kaldırılabilen bir sistem kurulmuş olmalıdır. Bu hem güvenlik hem de mahremiyet açısından anlamlıdır.

Odadan çıktıktan hemen sonra, güney kapısının üzerinde “Meryem in ölümü” sahnesinin bulunduğu bir geçitten geçilerek, doğrudan “Anakaya Kilisesine” (Mağara Tapınağa) girilir.

Yani Başrahibin odası, günlük yaşam alanları ile en kutsal mekan arasında bir tür ara geçiş noktası konumundadır.

 

Yemekhane:

Şapellerin arkasında, restore edilmiş, toplu yemek alanı var.

Bu manastırın, birçok bölümü gibi zaman içinde hasar görmüş ve modern restorasyon çalışmalarıyla korumaya alınmış bir alandır.

Yemekhanenin, daha çok geniş katılımlı toplantılarda kullanıldığı düşünülüyor.

Bazı kaynaklarda ilginç bilgiler var.

1840 larda Alman gezgin Fallmerayer’e göre: ziyareti sırasında manastırdaki rahip ve keşişlerin birbirinden bağımsız yaşadığı ve toplu olarak yemek yemediğini yazmıştır.

Bizans manastır geleneği: Özellikle 12 yüzyıl sonrasında kurumsallaşan Bizans manastır uygulamasına göre, manastır yemekhanelerinde, başrahip, yardımcıları ve keşişler yemeklerini belirli bir düzen içinde, birlikte yerlerdi. Bu yemeklerde sessizlik kuralı geçerliydi, konuşulmazdı.

 

AVLUNUN SAĞ TARAFI: 

Giriş tünelinde, avluya inen merdivenlerin üzerinde, sağ taraftadır. Yani giriş kapısından içeri girip, avluya inerken, bu bölümle karşılaşılır. Mağara tapınağa yani ana kaya kilisesine ulaşmadan öncedir.

 

Kat Tuvaletleri:

Merdivenlerin orta kısmına varıldığında, sağ tarafta kat tuvaletleri var.

Burası ziyarete kapalı.

Manastır kısmının en uç noktasına doğru ilerlerken, dar ve dik merdivenlerle inilen bir koridor, bu tuvaletlerin önünde biter.

Yol boyunca ana kaya kütlesinde suyu toplayıp, dışarı tahliye eden kil boruların gömülü olduğu duvarlar, zamanla yıkıldığından, bu geçit güçlü bir su sızıntısına maruz kalır.

10 yıl öncesine kadar yıkılmakta olan duvarlar restore edilerek ayakta tutulmuştur.

Üst kattaki tuvaletlerin girişinde, vadiye bakan katın zemininden başlayarak insan boyu yüksekliğe ulaşan, üst tarafı kemerli bir pencere bulunur.

Bu pencereden bakıldığında, meşelerin ve diğer yapraklı ağaçlarla açık-iğne yapraklı çamların oluşturduğu koyu yeşil bir örtüye bakılır.

Aşağıda Meryemana deresinin (Piksites) binlerce yıldır süren muazzam uğultusu duyulur.

 

Kütüphane ve Okuma Salonu:

Merdivenlerin bitim noktasına yakın, sağ tarafta kütüphanenin okuma salonu var. Önceleri çatısı ahşap olduğu anlaşılan bu binada binlerce kitap muhafaza ediliyormuş. Burada ceylan derisi üzerine yazılmış 17 kitap varmış. Bu kitapların cilt ve yazarları belliymiş. Ayrıca İstanbul’un fethine kadar, Bizans İmparatorluğunun ve Pontus İmparatoru Davit ile Osmanlı Padişahlarının yazdığı çeşitli ferman ve beratlar burada muhafaza ediliyormuş. 

Kütüphane ise, bu okuma salonunun üst katındadır.

Eskiden bu kütüphaneye merdivenle çıkılıyordu. Alman gezgin Fallmerayer, 1840 yılında kütüphaneyi ziyaret etmiş ve o dönemde oldukça bakımsız halde olduğundan söz etmiştir. 20 yıl öncesine kadar, kütüphanenin vadiye bakan duvarının iç bölümünde, yarım daire şeklinde yazıyla “Bibliotekha Soumela” (Sümelanın Kütüphanesi) yazıtı bulunuyordu.

1937 yılında büyük yangın, manastırın ahşap ağırlıklı birçok bölümünü (teras evleri, misafir odaları dahil) tamamen yok etmiştir.

 

Okuma Salonu:

Örtü sistemi, beşik tonozludur. Sıra kemerlerle desteklenmiştir. Yarım metre kalınlığındaki duvarlara gömme dolaplar ve mum, kitap gibi eşyaların konulabilmesi için raflar yapılmıştır. Her odanın ön cephesinde, duvara monte edilmiş İtalyan şömineler var. Yani hem ısıtma, hem de kitapların/el yazmalarının korunması düşünülerek tasarlanmış bir mekandır.

 

Büyük Balkonlu Bölüm:

Merdivenlerin bitim noktasına yakın, sağ tarafta kütüphanenin okuma salonu var.

Kütüphane ise, bu okuma salonunun üst katındadır.

Eskiden bu kütüphaneye merdivenle çıkılıyordu. Alman gezgin Fallmerayer, 1840 yılında kütüphaneyi ziyaret etmiş ve o dönemde oldukça bakımsız halde olduğundan söz etmiştir. 20 yıl öncesine kadar, kütüphanenin vadiye bakan duvarının iç bölümünde, yarım daire şeklinde yazıyla “Bibliotekha Soumela” (Sümelanın Kütüphanesi) yazıtı bulunuyordu.

1937 yılında büyük yangın, manastırın ahşap ağırlıklı birçok bölümünü (teras evleri, misafir odaları dahil) tamamen yok etmiştir.

 

 

Okuma Salonu:

Örtü sistemi, beşik tonozludur. Sıra kemerlerle desteklenmiştir. Yarım metre kalınlığındaki duvarlara gömme dolaplar ve mum, kitap gibi eşyaların konulabilmesi için raflar yapılmıştır. Her odanın ön cephesinde, duvara monte edilmiş İtalyan şömineler var. Yani hem ısıtma, hem de kitapların/el yazmalarının korunması düşünülerek tasarlanmış bir mekandır.

 

Büyük Balkonlu Bölüm:

Kütüphaneden sonra, vadiye asılı vaziyette, ahşap malzemeden yapılmış teras evleri, bunun hemen bitişiğinde muhteşem balkonlar, balkonların ardından öğrenci odaları var.

Yine sağda, yamacın ön yüzünü kaplayan, büyük balkonlu bölüm var.

Balkonlar, kaya bloğunun üzerine ana binadan yaklaşık 3 metre ileriye çıkma yapılarak inşa edilmiştir.

Sanki sırf balkon için dışarı doğru çıkıntı yapmış bir kayaya oturtulmuş gibidir.

4 kattan oluşur.

1-2 kat: yığma taştan kemerler ve demir bağlantılarla güçlendirilmiş, sütunlar üzerine oturtulmuştur.

3-4 kat: üst iki katın sütun başlıkları süslüdür. Kenar sütunlar İyon tarzında, orta sütunlar kıvrımlı süslemeleriyle Korint tarzına yakındır.

Balkon kemerleri, yaklaşık 1.5 m açıklığa sahiptir.

Zeminleri ahşap döşemedir.

Ana yapı malzemesi, buz tutmayan kahverengi kesme taşlardır. Bu taş türü manastır civarında bulunmadığından Santa Yaylaları yöresinden getirilmiş olmalıdır.

Bu bölüm ne için kullanılıyordu:

1916 yılında Trabzon’u işgal eden Çarlık Rusya Kuvvetlerinin komutanı S.P. Mintslov, günlüğünde manastırı ziyaretini anlatırken, bu çekme balkonu ve manzarasını tasvir etmiştir. Burasının misafirlere ayrılan bölüm olduğunu doğrulamıştır. Ayrıca 1840 yılında Manastırı ziyaret eden Alman gezgin Fallmerayer de bu balkonlarda konaklamış ve hayranlıkla bahsetmiştir.

Burası: keşiş odaları ve misafir odaları olarak kullanılmıştır. Bunlar 1860 yılına tarihlenir.

Burası: manastırın en görkemli ve mimari açıdan en zengin işçilikli kısımlarından biridir.

 

Şömineler:

Bölgenin kışın çok soğuk olması nedeniyle, her odanın ısıtılması büyük önem taşıyordu. Bu yüzden şömineler duvara gömülü şekilde yapılmıştır.

Şöminelerin dolap şeklinde yapılmasının amacı; ahşap kısımların yangından korunmasını sağlamaktı. İlginç bir önlem, çünkü nihayetinde 1937’deki büyük yangın, bu ahşap ağırlıklı bölümleri tamamen yok etmiştir.

 

Öğrenci-Keşiş Odaları:

Balkonların hemen bitişiğindedir. Avlunun ilerisinde dar bir koridor var. Bu koridor, kayalığın önündeki ensiz bir çıkıntı üzerinde uzanıyor. Burada, doğrudan yamaca yaslanmış, gösterişli bir bina durur. Bu binada keşişler barınıyordu. Sümela manastırının uzaktan görünüşünde bu kısım, daima ön plana çıkıyor. Dağın kayalıklarında, uzaklardan beyaz bir leke gibi görünüyor. 

Bu kışla biçimli yapıda, 3 esas kat ve ayrıca altta birkaç sıra mahzen vardır. Üstte de, bir çekme kat var. Saçak dibinde sıralanan kemerli galeriler, heybetli bir görünüm ortaya çıkarıyor. Ancak günümüzde sadece dört duvardan ibarettir. 

Çünkü çatısı, iç bölgeleri ve ahşap katları yok olmuştur. Burada dışarıda bir çıkıntı yapan ortadaki kuleden aşağıya bakarsanız, bu binanın yapıldığı yerin baş döndürücü yüksekliğini çok iyi hissedebilirsiniz. 

Manastırda toplam 72 oda bulunduğu söyleniyor.

Kaya yüzeyinin yapısına göre bu kısım, balkonlardan yaklaşık 2 metre geri çekilerek inşa edilmiştir.

Manastırın kalabalık olduğu dönemlerde, öğrenciler ve rahiplerin bu alanı ortak kullandığı düşünülür.

Duvarlarda oda numaraları ve üst kata çıkan merdiven kalıntıları hala görülebilir.

 

AVLUNUN SOL TARAFI:

Solda, manastırın esasını oluşturan ve kiliseye dönüştürülen mağaranın önünde, çeşitli manastır binaları var.

Bu, kompleksin en önemli ve en eski bölümüdür.

 

Trabzon Sümela Manastırı

MAĞARA TAPINAK-KAYA KİLİSE-ANA ŞAPEL:

Kaya kilisesi, manastırın kurulduğu doğal mağaranın içine oyularak yapılmıştır. Avluya doğru çıkıntı yapan bir şapele bitişik bu kilisenin, gerek iç duvarları ve gerekse avludan görülen dış duvarları tamamen fresko resimlerle kaplıdır. 

Mağaranın diğer tüm bölümleri (keşiş hücreleri, kütüphane, misafirhane) bu kutsal mağaranın etrafına sonradan eklenmiştir.

Zemin, duvarlar ve tavan yer yer düzensiz, kayanın doğal formunu taşır.

Mağaranın ağzı, dıştan taş duvarlarla kapatılmış ve üzerine kemerli pencereler ile bir dış cephe eklenmiştir. Bu dış cephe de tamamen freskolarla kaplıdır.

Efsaneye göre, Meryem Ana ikonasının (Panagia Sumela) bulunduğu söylenen nokta, kilisenin en kutsal köşesini oluşturur ve manastırın kuruluş efsanesinin merkezindedir. Evet, mağaranın içindeki bir kovuk ta duruyordu.

 

İkonanın bugünkü yeri:

1931 yılında Türkiye-Yunanistan arasındaki görüşmelerle Panagia Soumela İkonası ve diğer kutsal eşyalar, Atina’daki Benaki Müzesine taşınmıştır.

Ardından Yunan hükümeti, Vermion dağında yeni bir manastır inşa ettirip adını yine Sümela Manastırı koymuş ve ikonayı buraya yerleştirmiştir. Bu yeni manastır bugün Kastoria/Vermion (Neo Sumela) bölgesinde, Selanik yakınlarında bulunuyor.

Bugün Sümela Manastırında ikonanın bir replikası sergileniyor.

 

Freskolar:

Kaya kilisenin iç ve dış duvarlarını kaplar.

Freskolar, ıslak sıva üzerine doğal pigmentlerle yapılan geleneksel Bizans fresko tekniğiyle üretilmiştir. Kırmızı, lacivert ve altın yaldız gibi renkler öne çıkar.

Farklı dönemlere ait 13-18 arası, katmanlar halinde yapılmıştır.

Konular: İncil sahneleri, Hz İsa nın yaşamı, Meryem Ana, azizlerin hayatları, Cennet ve Cehennem tasvirleri, Adem ile Havva nın cennetten kovuluşu gibi sahneler işlenmiştir.

Yıllar içinde hem doğa koşulları hem de vandalizm (isim kazımalar, çizikler gibi) nedeniyle zarar görmüşlerdir. Restorasyon çalışmalarıyla bir kısmı korunmaya çalışılmıştır.

Dış cephedeki freskolar özellikle hava koşullarından daha çok etkilenmiş durumdadır.

Asıl kilisenin apsis kısmında, güney duvarında, yukarıda “Meryem’in doğuşu ve mabede sunuluşu, tebliğ, İsa’nın doğuşu ve mabede sunuluşu ve hayatı, altta İncil’den resimler görülür. Güney kapısında, Meryem’in ölümü ve havarilerin resimleri vardır. 

 

Trabzon Sümela Manastırı

Şapeller:

Avlunun çevresinde, birçok küçük şapel görülür. Bu küçük şapellerden bir tanesinde 14 ve 15 yüzyıllara ait olduğu tahmin edilen resimler bulunmuştur. 

İç avlunun kenarında, 18 yüzyıldan kalma bir kilise var. Kilisenin doğu cephesindeki giriş yolu, manastırın çan kulesi ile desteklenmiştir. Bu kilise, kutsal mağaranın iç satıhlarının düzeltilmesi ve ağzının düz bir duvarla kapatılması sonucu elde edilmiştir. Bu duvara bitişik, bir çıkıntı yapan küçük bir şapel var. Burada iç ve dış satıhlar, üst üste fresko resimlerle süslenmiştir. 

Ama bu resimlere dikkat ederseniz, birkaç tabaka halindedir. Bazı yerlerde, üç tabaka görmek mümkündür. En alttaki tabaka renkleri ve kalitesi bakımından, üstteki tabakalardan çok farklı ve daha mükemmeldir. Her tabakada değişik konular işlenmiştir. 

Kilisenin kapısında “1741 Haldiye’li (Kuzey Gümüşhane) Misobu (Papazbaşı) emriyle tayin ettirilmiştir’ yazılıdır. 

 

 

Trabzon Sümela Manastırı

Türk etkileri

Evet, avlunun çevresindeki binalarda gezerken, yer yer Türk sanatının etkilerini görebilirsiniz. Nitekim: odalarda dolaplar, hücreler ve ocaklar, bu küçük mekanlara, bir Türk etkileri havasını yansıtıyor.

Fakat: en dikkat çekici nokta, bazı duvarlarda, koyu kırmızı boya ile yapılmış duvar süslemeleridir ki bunlar 18’nci yüzyıl Türk binalarındaki tuğla derz süslemelerinin boya ile yapılmış taklitleridir.

Sümela manastırından çalınan objeler ve bulundukları yerler

Manastırın kütüphanesinde: evvelce kataloğu yapılan ve çoğunluğu 17-18′ nci yüzyıllara ait çeşitli el yazmalarından 66 tanesi, Ankara Müzesinde, içinde minyatürler olan ve Bizans eseri 1000 tanesi İstanbul’da Ayasofya Müzesindedir.

Ayrıca 150 kadar da taş baskı kitap vardır. Kilise hazinesindeki değerli eşyadan, Trabzon Prensi III. Manuel’in hediye ettiği gümüş salip (stavrotek) ile el yazması bir eser ve çok sayıda belge, Atina’da Bizans Eserleri Müzesine, manastıra ait “Güllü Meryem” olarak adlandırılan ikona, İrlanda da Dublin de National Gallery’ye kaçırılmıştır.

Sultan Selim’in hediye ettiği gümüş şamdanlar, 1877 yılında çalınmıştır. Manastıra ait başka bir Meryem İkonası da, Amerika-Oxford’da bir özel koleksiyondadır. Buradan çıkartılmış, üzerinde “Hıristiyan Üçlemesi” tasvir edilmiş, gümüş madalyon ile 1438 tarihli işlemeli, gümüş bir örtü de (epitaphios) Atina-Benaki Müzesindedir.

Maçka tanıtımı.

 

 

Trabzon Maçka

maçka.1
Trabzon Maçka
2017.07.17-7.Maçka.1
Trabzon Maçka
2017.07.17-7.Maçka.2
Trabzon Maçka

 

Maçka denilince, İstanbul’un bir semtinin ismi  de Maçka, ama ben burada sizlere Trabzon Maçka’yı anlatmaya çalışacağım. Maçka’ya, yollarda sisin içine daldığınızda; “Kim bilir ne güzellikler vardı geçtiğimiz şu yollarda da ben görmedim.” diye hayıflanırsınız. Yani: yollar bolca sislidir.

Zaten burada kaldığım 2 günlük sürede: yaz ayının ortaları olmasına rağmen, aşırı nemli bir hava olduğunu gördüm. Hani derler ya, nemden üstünüzdekiler yapışır, işte öyle bir hava vardır. İlçenin hemen ortasından bir dere geçiyor, derenin kıyısında, oturma yerleri ve parklar düzenlenmiştir.

Derenin paralel caddelerinde ise, dükkanlar bulunuyor. Bence bu şirin ilçenin en dikkat çeken yanı: havasının aşırı nemli olması, çevresinde, hatta hemen yakın çevresinde yükselen tepeler, isminden de anlaşılacağı üzere, iki yükseklik arasında kurulu düzlük.

Tüm bunların yanında: Trabzon ilçeleriyle ilgili, önemli bir not düşmek istiyorum. Tonyalı silahıyla, Oflu kurnazlığıyla, Sürmeneli bıçağıyla, Maçkalı delikanlılığı ile tanınır. Hepsinin ortak özelliği ise, tüm sıkıntılara rağmen, neşelerini korumalarıdır. Hür tür zaaf, tik, taşkın hareketler: gülme nedenidir.

“Maçka yolları taşlı” dizeleriyle başlayan türlüyü hatırlayanlar vardır. Ancak günümüzde Maçka yolları taşlı değil, asfalttır. Türkünün: “Maçka yolları taşlı, geliyor kalem kaşlı, sarı saçlı, gözleri yaşlı” gibi bir çok versiyon bulunur.

Maçka yollarının taşlı olmasının sebebi: hemen yan tarafta bulunan Maçka deresi: özellikle sonbaharda, yukarıdan aşağıya doğru ne varsa silip süpürür ve aşağılara kadar sel suları gelir ve şehri sel basar.

Öyle olunca, yolun üzerinde taşlar bırakır ve deyimin buradan geldiği söylenir. “Gözleri yaşlı” deyimi: o sel felaketinden sonra ağlayan insanlar veya 1924 yılındaki mübadelede buradan göç eden Rumların, sarı saçlı Rum kızlarının, gözleri yaşla topraklarını tek etmelerini anımsatmaktadır.

Trabzon Maçka

ULAŞIM

İl merkezi, Trabzon’a; 26 km. uzaklıktadır. Deniz kıyısında değil. Bu yüzden: Karadeniz Sahil Otobanından, güneye sapmanız gerekiyor. Ama: özellikle: Sümela Manastırını görmek için mutlaka sapın. Maçka’nın güneyinde: Torul ve Gümüşhane bulunuyor. Gümüşhane’ye uzaklık: 72 km.

TARİHİ

Maçka ismi, söylentilere göre: İranlılar ile Bizanslılar arasındaki çatışmalarda, buranın yerli halkının “Maçuka” denilen sopa ile dövüştükleri için, onların yerleşim birimine, “Maçuka” anlamında “Maçka” denilmiştir. “Maçuka” kelimesinin anlamı “iki dağ arasındaki düzlük” tür. Maçuka: iki tarafı sopa, ortasında zincir olan bir silahtır. Silah; ismini doğduğu yer olan buradan yani Maçuka’dan almıştır.

Osmanlılar döneminde ilçe merkezinin ismi: “Cevizlik” olmuştur.

Bunun dışında, Maçka’nın geçmişine ait herhangi bir kazı veya çalışma yapılmamış. Yalnızca, çeşitli varsayımlar var. Özellikle, Trabzon ve dolaylarında kurulan, Pontus Devletinin, burada da egemenliğini sürdürdüğü ve Roma ülkesi konumuna gelene kadar bu durumun devam ettiği biliniyor.

1461 yılında, Fatih Sultan Mehmet tarafından, bölgenin egemenliği Osmanlılara geçer. 1916 yılında, Rusların işgali görülür, 1918 yılında ise işgal biter, ilçe kurtulur.

Trabzon Maçka

GENEL

İlçe merkezi: çam ormanlarının süslediği vadilerin ortasındaki, Değirmendere denilen bir dere yatağında kurulmuştur. Doğal güzellikler olarak, Trabzon’un en şirin ilçesidir.

Karadeniz bölgesini, Doğu Anadolu’ya bağlayan ünlü Zigana Geçidi, Maçka ilçesi sınırları içinde başlar. Türkiye’nin en uzun tünellerinden olan Zigana Tüneli (1875 metre uzunluğundadır) de, burada bulunuyor.

İlçenin iklimi: nemli, ılık ve her mevsim yağışlı olması ile öne çıkar.

İlçe, antik çağdan günümüze kadar: Tahran-Tebriz-Erzurum-Trabzon ticaret yolunun üzerinde konuşlanması nedeniyle, önemli bir stratejik mevki olmuştur. Burada: Trabzon’un diğer ilçelerine nazaran: Hıristiyan oranı, göze batar şekilde fazladır. Çünkü: bölgede, çok sayıda manastır bulunmaktadır.

Ayrıca: bu manastırların çevresinde yaşayan köylüler, uzun yıllar boyunca, manastırların arazilerindeki toprakları işleyerek geçimlerini sağlamışlardır. Yani: elde ettiği ürünün yarısını, manastıra vermek zorundaydılar.

Dolayısı ile, işverenin kilise olması, köylülerin Osmanlı  döneminden sonra, din değiştirmesini zor hale getirmiştir. Bu köylüler, görünüşte Müslüman iken, gerçekte Hıristiyan öğretisinden sapmamışlardı.

NE YENİR

Zigana dağı üzerindeki mola yerlerinde, meşhur sütlaçtan tatmayı unutmayın.

Ayrıca: Maçka’da, güzel bir peynir bulabilirsiniz. Küçük pidelere benzeyen ve “kolof” denilen bu peyniri deneyebilirsiniz. Bir de; çayır lahanası çorbası öneriyorum. Maçka’nın yüksek köy ve yaylalarında yazın yetişen bu yabani ot ile yapılan çorba, sıcak servis ediliyor ve değişik bir tadı var.

Son olarak: köy tere yağında pişirilmiş, kırmızı benekli alabalık yemelisiniz.

NE SATIN ALINIR

Maçka’dan fındık ve fındık ürünleri satın alabilirsiniz. Ayrıca: buradaki gezici balcılar tarafından yaylalardan elde edilen balın tadına doyamazsınız. Bal da satın alabilirsiniz.

Trabzon Maçka

GEZİLECEK YERLER

2017.07.17-4.Hamsiköy.1
Trabzon Maçka Hamsiköy
2017.07.17-4.Hamsiköy.2a
Trabzon Maçka Hamsiköy
2017.07.17-4.Hamsiköy.2b
Trabzon Maçka Hamsiköy
2017.07.17-4.Hamsiköy.5
Trabzon Maçka Hamsiköy

 

HAMSİKÖY

Denizden yaklaşık 50 km içeridedir. Bir zamanların Hamsiköy’ü, Trabzon Büyükşehir Belediyesi olunca, Büyükşehir Belediyesine bağlı bir mahalle haline gelmiştir.

Bir zamanlar: İpek yolu üzerinde, Zigana dağları üzerinde ikinci konaklama köyüdür. Dağların arasına bir vadiye yerleşmiştir. Deniz seviyesinden 1300 metre yüksekliktedir.

Köyün ismine gelince: “Hamsi” kelimesi, Arapçada “Beş” anlamına gelen “Hamse” kelimesinden gelmiştir. Çünkü, burası 5 köyün birleşmesiyle oluşmuştur. Hamse kelimesi, zaman içinde söylene söylene günümüze Hamsi olarak gelmiştir.

Hamsiköy’ün sütlacı meşhurdur. Ancak bu sütlaç fırında olmaz. Fırında yapılan sütlaç, Hamsiköy sütlacı değildir. Burada en güzel ve geleneksel sütlacı “Osman Usta” yapar. Osman usta: “sütlacın ayarını tutturamadıklarında, fırına atıyorlar ve üzerine tat versin diye bolca fındık ekliyorlar” der.

Yani: gerçek Hamsiköy sütlacı: fırınlanmaz ve üzerine fındık eklenerek servis edilmez. Bu sütlacın lezzetinin sebebine gelince: burada çevredeki yeşilliği göreceksiniz, bu bölgede karasığır denen yerli ırk inekler yetiştiriliyor. Bu ineklerin sütü çok yağlı ve beslendikleri otlara göre aşırı aromalıdır. Zaten sütlacı tadarken, bu aromayı hissedebilirsiniz.

Hamsiköy çarşısı boyunca sıralanmış birçok sütlaççı görebilirsiniz. Evet, burada birçok otantik köy evi bulunuyor. Bu evlerin arasındaki sokaklarda yürüyüş yapabilirsiniz. Köy insanı, misafirperverdir. Yolun sağında ve solundaki çizgileri takip ederek köprüye kadar yürüyebilirsiniz.

2017.07.17-6.Torul kardeşlik anıtı.1
Trabzon Maçka Kardeşlik Anıtı

KARDEŞLİK ANITI

Zigana tünelinden çıkınca, hemen yukarıda yanında Türk bayrağı bulunan bir anıt görülür. Bu beyaz anıtın hikayesi: Trabzon ve Kahramanmaraş, kardeş şehirlerdir. Trabzonlu vali Kahramanmaraş’ta ve Kahramanmaraşlı vali ise, Trabzon’da valilik yaparken: iki şehir kardeş şehir olur.

Zaten: tarihi süreçte: gerek Rus işgali sırasında Trabzon’a, Kahramanmaraşlıların yardımı ve gerekse Kahramanmaraş işgal edildiğinde Trabzonluların yardımı vardır. Aynı zamanda üniversitede iki sınıf arkadaşı olan bu iki vali “Kardeşlik yürüyüşü” yapılmasına karar verirler.

17 kişilik dağcı ekibi, buradan Trabzon’a doğru yürüyeceklerdir. Ancak Şubat ayında Ziganalar aşılırken, üzerlerine çığ düşer ve 14 dağcı hayatını kaybeder. Anıt, burada ölen dağcılar için yaptırılmıştır.

Trabzon Maçka Vazelon Manastırı

VAZELON MANASTIRI

Maçka’ya 14 km. uzaklıktadır. Ulaşım maalesef çok zor. Vazelon ismini: üzerinde kurulmuş olduğu Zabulon Dağından aldığı düşünülmektedir. Bu ölçüde: ıssız ve sakin bir yer seçilmesi, manastıra daha kutsal bir hava verilmek istenmesinden kaynaklanmaktadır.

Manastırın kesin yapılış tarihi bilinmiyor. Ancak: 270-317 yılları arasında yapılmış olabileceği tahmin ediliyor. Manastır: 565 yılında, İmparator Justinianus tarafından onarılmış ve günümüze kadar da benzer birçok onarım ve tamiratlar yapılmış. 702 yılında ve onu izleyen yıllar içinde, çok önemli restorasyonlar geçirmiş ve orijinal halinden uzaklaşılmıştır.

Bu bölgedeki meşhur Sümela Manastırının; o dönemlerde, bölgenin en zengin manastırı olan Vazelon Manastırının gelirlerinden yapıldığı söyleniyor. Çünkü: zamanında, bölgede bulunan manastırların en yetkilisi ve en zengini durumunda imiş.

Yahya Peygambere adanan bu manastır: 1923 yılından sonra terk edilmiş. Malum aynı tarihte, karşılıklı değişik sonucu, bölgedeki Rumlar, buradan ayrıldılar.

Kilisenin içindeki fresklerde: cennet, cehennem ve son hüküm tasvirleri işlenmiş. Canlılık ve güzelliklerini hala koruyorlar. Binaya: batı kısmındaki merdivenlerle giriliyor. Merdiven basamakları kırık olduğundan, yukarı çıkarken dikkatli olmanız gerekiyor.

Günümüzde: zemin kat: kapı ve pencereleri kapalı. Biraz önce söz ettiğim merdivenlerle, birinci kata çıkılıyor ve küçük bir antre ile karşılaşılıyor. Bu kısmın: sağ ve solunda iki dar  koridor var. Bu koridorlara: sağdan ve soldan; üçer olmak üzere, toplam 6 oda açılıyor. Odaların tavan kısımları: ahşap olduğundan günümüze ulaşmamış.

Manastırın esas eski bölümüne: kullanımda iken, ahşap bir merdivenle çıkılıyormuş. Ancak, bu merdiven günümüzde yok. Diğer kata geçmek için tırmanmak veya alt katta bulunan gizli dehlizden sürünerek çıkmanız gerek. Eski Manastır bölümüne çıkıldığında: bazı bina kalıntılarına rastlanıyor.

Soldaki büyük kısım: yemek salonu, ona bitişik olanı ise manastır görevlilerine ait bir yer. Sağdaki binalar ise: su kanallarından anlaşıldığına göre, mutfak ve yemekhane imiş. Bunların yukarısında ise, üzeri tonozlarla örtülü, büyük bir su sarnıcı var.

Bunun yanında: 3 nefli bir Bizans kilisesi bulunuyor. Manastır ve bölümlerinin üzeri, ahşap olduğundan bugün çürümüş ve yıkılmış. Bina: 1923 yılında terk edilmiş. (Kurtuluş Savaşından sonraki, karşılıklı mübadele yıllarında)

KUŞTUL MANASTIRI

Şimşirli köyündedir. Buraya giden ve derelerle, taş köprülerle süslenen yol, hem yürüyüşçüler ve hem de doğa severler için muhteşem bir ortam sunuyor. Buraya ulaşmak için: Esiroğlu beldesine giderken, soldaki galyan vadisini takiben ulaşmak mümkün. Manastır: vadiye hakim bir tepe üzerinde kurulmuş. Maçka yolu üzerinde, bağımsız üçüncü manastırdır.

Manastırın 752 yılında yapıldığı söyleniyor. 1203 yılında, terk edilmiş. 1393 yılında ise, yeniden yerleşilmiş. 1904 yılında ise, büyük bir yangın geçiriyor ve harap oluyor, daha sonra tekrar inşa edilmemiş.

Burası: bölgedeki diğer manastırlar gibi, kutsal bir mağara ve ayazma çevresinde kurulmuş. Günümüzde ise, defineciler tarafından büyük ölçüde tahrip edilmiş görüntü veriyor. Manastır içinde: herhangi bir tehlike halinde kullanılmak üzere, vadiye bağlı bir dehliz yapılmış. Ancak, bu dehliz, toprak ve taşlarla doldurulmuş.

Trabzon Maçka Zilkale

ZİLKALE

İlçe merkezinin 15 km. güneyinde, Fırtına Deresinin batı yamaçları üzerindedir. Bölgenin en dikkat çekici tarihi eserlerinden biridir. Muhtemelen 14. veya 15. yüzyılda inşa edildiği düşünülüyor.

Kalenin, üzerine inşa edildiği sarp kaya kütlesi: denizden 750 metre yüksekliktedir. Dere yatağından ise: 100 metre yüksekliktedir. Kale: dış surlar, orta surlar ve iç kaleden oluşuyor. Orta kale içinde: 3 önemli yapı var. Bunlar: muhafız binası, şapel ve başkule.

Trabzon Maçka Türkiye-İspanya Dostluk Anıtı

TÜRKİYE-İSPANYA DOSTLUK ANITI

26 Mayıs 2003  tarihinde, Afganistan’da görevli İspanyol askerleri, kendilerine ait bir askeri uçakla ülkelerine dönerken: askeri uçak, yoğun sis nedeniyle hava alanını 2 kere pas geçer, 3’ncü denemede ise, inmek için tur atarken, Pilav Dağı, Atasun mevkiine çakılarak düşer.

Kazada: uçakta bulanan askerler ve mürettebat dahil 74 kişi hayatını kaybeder. Bu acı olay: her yıl Mayıs ayında: Türk ve İspanyol yetkililerin katılımı ile anılmaktadır. Bu olayın anısına, burada iki anıt yapılmış ve 26 Mayıs 2004 tarihinde açılmış.

ALTINDERE VADİSİ MİLLİ PARKI

İlçe merkezinden, 18 km uzaklıktadır. Milli Park: Sümela Manastırı ve Altındere vadisinin bitki çeşitliliğini öne çıkarır. 1987 yılında açılmıştır, giriş ücretlidir.

Buradaki Sümela Manastırı, özellikle, Altındere’nin batı yamacında, 300 metre yükseltide, bir kartal yuvası gibi duruyor. Manastır ile ilgili ayrıntılı bilgiyi: Sümela Manastırı adı altında yine bu sitede bulabilirsiniz.

Bunun dışında, Altındere Vadisi Milli Parkında: hakim bitki örtüsü olarak ladin ağaçları göze çarpıyor. Yani, muhteşem bir bitki örtüsü çeşitliliği var. Bunların yanında: yaban hayatı içinde görebileceğiniz hayvanlar şunlar: geyik, karaca, çengel boynuzlu yaban keçisi, yabani domuz, ayı, kurt, çakal, tilki, yaban kedisidir. Ayrıca: Park içinde doğa yürüyüş yolları, seyir terasları ve kısa yürüyüşlerle ulaşılabilen irili ufaklı şelaleler var. Vadinin ortasından geçen Altındere ise yemyeşil doğa içinde olağanüstü güzelliktedir. 

Evet milli park her yıl yaklaşık 500 bin kişi tarafından ziyaret ediliyor. 

 

ŞOLMA TURİZM MERKEZİ

İlçenin güneyinden, 22 km. lik toprak bir yolla, bu yaylaya ulaşmak mümkün. Yaylanın ismi: Mağura. Yayla: 1800 metre yükseklikte ve burada: bakkal, kahvehane ve telefon hizmeti var.

SÜMELA MANASTIRI

Sümela Manastırı hakkındaki ayrıntılı yazıyı, yine bu sitede “Sümela Manastırı” adı altında bulabilirsiniz.

Sümela Manastırı ayrıntılı tanıtım yazıma ulaşmak için.

Torul tanıtımı.

Gümüşhane tanıtımı.

Trabzon tanıtımı.