İskenderiye Feneri

İskenderiye Feneri

Fener: Dünyanın 7 harikası arasına en son eklenen yapıdır. Adını: üzerine inşa edildiği, İskenderiye Limanı önünde bulunan adadan almıştır.

Pharos Adası: bir kireçtaşı çıkıntısıdır ve Nil ırmağının taşıdığı kum ve alüvyon tabakasının ortasında, elverişli bir kaide oluşturuyordu.

 

İSKENDERİYE ŞEHRİNİN KURULMASI

MÖ.332 yılında: Büyük İskender, Mısır’ı Perslerin boyunduruğundan kurtararak özgür hale getirmiştir. MÖ. 332 yılında, İskender: Mısır’ın o zamanki eski başkenti Memfis’ten Nil nehrinin batı kıyısı boyunca ilerlemiş ve batı çölündeki Şiva vahasına giderken, Rhakotis’ten geçmiştir. Rhakotis: küçük bir balıkçı köyüydü ve deniz ile karanın iç kısımları arasında, büyük bir göl olan “Mareotis” arasında bulunan, dar kara şeridindeydi.

İskender: perişan balıkçı köyünün bulunduğu yerin potansiyelini derhal fark etti ve orada yeni bir şehrin yani “İskenderiye” şehrinin kurulmasını emretti.
Evet: Mısırlılar, İskender’i firavun ve tanrının oğlu olarak kabul ettiler.

İskender’in kurduğu yeni şehir: Rodoslu mimar Dynokrates tarafından planlanmıştır. Mimar: şehirde, ızgara kent planının en son ilkelerini izlemiştir. Kıyı açıklarındaki “Pharos” adasını oluşturan kireçtaşı çıkıntısı; adanın batı ucundaki resiflerle birleşiyor ve doğal bir liman oluşturuyordu.

 

Strabon

Sinoplu ünlü gezgin “Coğrafya” isimli eserinde, bölge hakkında şunları yazmaktadır:
“ Pharos: anakaraya çok yakın olan uzun bir adadır ve anakarayla birlikte, iki ağızlı bir liman oluşturur. Anakara, açık denize iki dağlık burunla sokulduğu için, anakaranın kıyısı bir körfez meydana getirir.

Kıyıya uzunlamasına paralel uzandığı için, körfezi kapatan ada, bu burunların arasındadır. Adanın ucu, denizin çepeçevre yıkadığı bir kayadır ve bunun üzerinde beyaz mermerden hayran olunacak şekilde yapılmış, adayla aynı adı taşıyan çok katlı bir kule vardır.”

Evet, Strabon: deniz kıyısında liman bulunmadığını ve açık denizden gelenlerin, içeriye güvenli bir şekilde girebilmeleri için, kendilerine kılavuzluk edebilecek bir işarete gereksinim duyduklarını kaydeder.

Doğu ve Batı Limanları: bir zamanlar Pharos adası ile anakara arasının dalgakıran biçimi almasıyla oluşmuş: 2 korunaklı limandır. Rüzgarın yönüne göre: bunlardan biri, gemiler için her zaman uygun konum oluşturuyordu. Şehir: bu limanların gerisinde, doğudan-batıya doğru uzanan dümdüz geniş “Canopus Caddesi” nin iki yanında gelişmiştir. Kentin tümü: ata binmeye ve atlı araba çekmeye elverişli sokaklara bölünmüştür.

Şehrin en büyük özelliği: İskender’in mezarının burada olmasıdır. Perdikkas; cesedi Babil’den getirirken, Ptolemaios: İskender’in cesedini çalar ve İskenderiye şehrine getirerek, burada altın bir lahde yatırır.
İskender, hala burada yatıyor, ama eski lahdinde değil, şimdiki lahdi camdan yapılmıştır.

Gelelim kuleye. Pharos kulesine

Pharos’u kimin yaptırdığı ve bu kulenin hangi tarihte dikildiği meçhuldür. Büyük ihtimalle, kulenin yapımına: Büyük İskender’in çocukluk arkadaşı ve generallerinden olan, İskender’in MÖ.323 yılında ölmesinin ardından, Mısır’ı ele geçiren “I. Ptolemaios Soter” döneminde yapıldığı düşünülmektedir.

Kendisi MÖ.305-282 yılları arasında hüküm sürmüştür. Ayrıca, yine bu kişi, biraz önce sözünü ettiğim gibi: İskender’in: Makedonya’ya götürülmekte olan cesedini çalarak, İskenderiye şehrine getirmiştir. İlgi odağı olan bu cesede sahip olmak: büyük bir ticaret ve bilim merkez için bulunmaz fırsattır.

Ancak: şehrin öneminin artması için, iki limanın bir işaretle belirlenmesi gerektiğine inanılıyordu. Çünkü: Mısır’ın bu bölgedeki kıyı şeridi: düz ve dikkat çekmeyen bir alandı ve gemicilerin demirlemesi için herhangi bir çekiciliği yoktu.

Evet: Pharos kulesinin: MÖ.283/2 yıllarında yapıldığından söz edilse de, muhtemelen MÖ.297 yılında yapımına başlanmıştı. Ancak, çoğunlukla öne sürülen bir teze göre: yapı “Ptolemaios” tarafından yaptırılmamıştır. Fenerin yapımında: İskenderiyeli varlıklı bir saraylı ve aynı zamanda diplomat olan “Sostratos” un ismi geçmektedir.

MÖ.270’ lerde: Delos’ta II Ptolemaios Philadelphos’un elçisi olan bir Sostratos bilinmektedir. Yani, varlıklı bir saraylı yanında, diplomat kimliği ortaya çıkıyordu. Bunlar, büyük ihtimalle aynı kişilerdi.

Strabon: fener anıtı üzerinde, şöyle bir yazıt bulunduğundan söz etmektedir:
“ Hükümdarların dostu, Knidos’lu Sostratos: denizlerde seyredenlerin güvenliği için adadı bunu”

Yine, antik dönem yazarlarından Lukianos, fener anıtı için şunları yazar:
“ Deksiphanes’in oğlu Knidos’lu Sostratos: denizlerde seyredenler adına, bunu “Kurtarıcı Tanrılar” a adadı”. Kurtarıcı tanrılar olarak betimlenenler: denizlerce gemicileri kurtarma görevini üstlenen Dioskur’lardır.

Yaşlı Plinius: fener hakkında şunları söylemektedir.

“ Bu olay dolayısıyla kral Ptolemaios; yücelik göstererek, bu kocaman yapının üzerine adını kazıması için mimar Knidos’lu Sosratos’a izin vermiştir”

Son tez olarak: Pharos kulesi: I. Ptolemaios Soter (MÖ.305-282) döneminde başlanmış ve II. Ptolemaios Philadelphos (MÖ.284-246) döneminde tamamlanmış olabilir. Varlıklı bir saraylı ve diplomat olan Knidos’lu Sostratos adlı kişinin, yapı için para verdiği ve yanının onun tarafından adandığı anlaşılsa da, mimarı hakkında kesin bilgi bulunmamaktadır.

Evet, gelelim yapının özelliklerine

Yapı: İskenderiye yapıları arasında en eski olanlardandır. Büyük olasılıkla, İskender’in cesedini koymak için hazırlanan “Sema” isimli mozole ile aynı dönemde inşa edilmiştir. Mimari olarak tasarlanıp geliştirilen bu ilk fener: dünya üzerindeki başka fener kuleleri için, doğrudan ya da dolaylı olarak bir model oluşturmuştur. Fener kulesi hakkındaki çok az olan bilgi: tartışmalı yazılı kaynaklara dayanmaktadır, yani bu bilgilerin kesinlikleri kanıtlanmamıştır.

Plinius: yapının 800 talente mal olduğunu söyler. Bu oran, günümüz değerlerine göre: 4 milyon İngiliz Sterlini eder.

Epiphanes: yapının yüksekliğinin 306 kulaç yani 559 metre olduğunu söylemektedir.

Josephus: yapının ışığının denizde 300 stadion yani 35 mil uzaklıktan görüldüğünü yazar. Samsatlı Lukianos ise, bu uzaklık ölçüsünü: 300 mile çıkarır.

Görüş uzaklığı dışında: kaidede yakılan bir ateşten sağlanan ışığın: yapının tepesindeki aynalarla yansıtıldığı konusunda, bütün yazarlar hemfikirdir. Ancak: ateşin böyle aralıksız yanmasının tek sakıncasının; belli bir uzaklıktan bakınca, yıldız gibi görünen alevlerin yıldızlarla karıştırılmasıdır.

Aynı zamanda: ateşi sürekli yanık tutmak için; sınırsız miktarda odun ya da kömür gerekecekti. Mısır ise: kereste kaynakları çok olan bir ülke değildi. Ancak, ışığın ateşi gücünden çok, yansıtma araçlarıyla sağlandığı düşünülmektedir. Yansıtma araçları olarak, büyük olasılıkla antik çağda çokça kullanılan “cilalı tunç” levhalar kullanılmıştır.

Böylece, gündüzleri, güneş ışınları vurunca, çok daha güçlü bir yansıma elde edilebiliyordu. Zaten, antik dönemde, geceleri gemi yolculukları tercih edilmediğinden, gündüzleri İskenderiye Limanını belirleyen bir işaret çok daha gerekliydi. Geceleri, ışık gereksinimi ikinci plandaydı.

Yapının şekline gelince

Yapı: aşağı-yukarı 100 metre yükseklikte, 3 katlı idi. Birinci kat: 60 metre, ikinci kat: 30 metre ve üçüncü kat: 15 metre idi. En üst katta “üç dişli asası ile, Zeus Soter heykeli” bulunuyordu. Giriş: yer düzeyinde olmayıp, bir basamak kümesi üzerinde yani biraz yüksekteydi. Üç katlı ve çoğunlukla basamak girişli bir yapının temel öğeleri: çok sayıda Yunan sikkesi üzerinde karşımıza çıkmaktadır.

Phoros’un görünümüne ilişkin en iyi örnekler: Roma döneminde İskenderiye şehrindeki darphanede basılan ve piyasaya sürülen Yunan sikkelerinde görülür. Bu sikkelerde, Pharos: önce tek başına, sonra tanrıça İsis Pharia ile bağlantılı biçimde, son olarak da önünden geçen bir kadırga ile birlikte görülür.

Pharos: Arap kaynaklarında da dikkat çekmiştir. Pharos’un: MS.956, 1303 ve 1323 yıllarındaki depremlerde büyük hasar gördüğü bu kaynaklarda belirtilmektedir.

Arap gezgin Ebu Haggag Youssef İbni Muhammed el-Balavi: MS.1166 yılında, Pharos hakkında şunları yazar:

“ Pharos: adanın sonunda yükselir. Kare bir yapı olup, her bir kenarı 8.5 metre civarındadır. Doğu ve güney kenarları dışında: Pharos denizle çevrilidir.

Bu kaide: kenarları boyunca, uçtan Pharos duvarlarının dibine kadar 6.5 metre gelir ve deniz yüzeyi üzerinde eşit bir yüksekliğe çıkar. Bununla birlikte, yapım tarzı dolayısıyla deniz kenarında daha geniştir ve bir dağ yamacı gibi diktir. Kaidenin yüksekliği Pharos’un duvarlarına doğru arttıkça, eni, yukarıda sözü edilen ölçümlere ulaşıncaya kadar daralır.

Yapının bu kenarı sağlam yapılmış; gereğince yontulmuş dizilmiş kabaca perdahlı taşlar, yapının başka yerlerindekilerden daha uzundur. Yapının biraz önce tanımladığım bu bölümü yenidir, çünkü bu kenardaki eski işçiliğin yenilenmesi gerekmiştir.

Deniz tarafındaki güney kenarında okuyamadığım eski bir yazıt var. Harfler sert siyah taştan yapıldığı için, uygun bir yazıt değil. Denizle havanın etkisiyle fondaki taşı yıpratmış, harfler ise sertlikleri nedeniyle kabartma halinde kalmış. A harfi 54 cm’nin biraz üzerindedir. M’nin tepesi, bakır bir kazandaki dev bir delik gibi durur. Diğer harfler de genellikle aynı ölçüdedir.

Pharos’un kapısı yüksektir. Oraya hemen hemen 183 metre uzunluğunda bir rampayla çıkılıyor. Bu rampa, kavisli bir kemer dizisinin üstünde yer alır. Arkadaşım kemerlerden birinin altına girip kollarını açtı, ama kemerin kenarına ulaşamadı.

Bu kemerlerden 16 tane var. Kapıya ulaşıncaya dek, sonuncusu özellikle yüksek olmak üzere, hepsi azar azar yükselir. (Bu sikkelerde görülen merdiven olmalıdır.)”

“Kapının 73 metre kadar ötesine kadar sızdık. Sol tarafımızda nereye gittiğini bilmediğimiz kapalı bir kapı bulduk. 110 metre kadar ileride ise açık bir kapı gördük. Buradan girince, kendimizi bir odada bulduk. Bu odadan sonra başka bir oda, sonra yine başka odalar, bir koridor boyunca hepsi birbirine geçen toplam 18 oda vardı.

O zaman Pharos Adasında yerleşim olmadığını anladık. 110 m daha yürüyerek sağ ve solda 14 oda daha saydık. 44 metre ileride, 17 oda bulduk. Nihayet, bir 100 metre kadar daha sonra (Pharos’un) birinci katına ulaştık. Hiç merdiven yoktu ama bu kocaman yapının silindirik çekirdeğinin çevresinde, kademeli olarak dolaşan bir rampa vardı.

Sağımızda kalın olmayan bir duvar, solumuzda da, altındaki odalarını keşfettiğimiz yapı gövdesi bulunuyordu. Tavanını üzerinden sarkan perdahlı taşların biçimlendirdiği 1.6 metre eninde bir koridora girdik. Yanımdakilerden ikisi, burayı geçemedi.

Birinci katın tepesine vardığımız zaman: bir taşla sarkıttığımız iple yerden yüksekliği ölçtük. Korkuluk 1.83 metre olmak üzere, yükseklik 57.73 metreydi.

Bu birinci katın ortasındaki düzlükte, yapı, her bir yüzü 18.30 metre uzunluğunda ve korkuluktan 3.45 metre uzaklıkta bir sekizgen biçimi alarak, yukarıya doğru devam ediyordu. Duvarın kalınlığı 1.5-2 metre arasındaydı. İlk notlarımda yazmış olduğum rakam pek net değil, oysa ayrıntılı ipin uzunluğunu kaydettiğim yerin yakınında mürekkeple yazmıştım, bulaşmamıştı. Bu çok garip… ama 2 metre olduğundan eminim.

Bu kat: kaide hattından daha uzundu. Girince 18 basamak saydığımız bir merdiven bulduk ve üst katın ortasına çıktık. Yine iple ölçtük ve ilk katın üstünde 27.45 metre olduğunu gördük.

Sonuç olarak: Pharos’un yüksekliği: 96.99 metre, kaidesinin denizin kenarına kadar 9.15 metre, deniz düzeyinin altında görülebilen bölümü de yaklaşık 1.83 metredir. “

Evet, sonuç olarak şunlar söylenebilir:

Bu tanımı ve sikkeler üzerinde görülen resimlerine göre: Pharos’da: 57 metre yükseklikteki en alt katın, üst katların ağırlığını taşıyan silindirik bir iç yapısı vardı. İkinci kat: 27.5 metre yüksekliğinde, bir sekizgen içimindeydi.

Üçüncü kat: yüksekliği 7.5 metre civarında ve silindirikti. Sikkeler üzerinde görülen, üçüncü katın üstündeki “Zeus Soter” heykeli, üçüncü katın yüksekliğini, en az 5 metre arttırmış olmalıdır. Buna, kaidenin deniz düzeyi üzerinde durduğu 10 metrelik bölüm de eklenirse, fener kulesinin, deniz düzeyinden 117 metrelik bir yüksekliğe ulaştığı kesinleşir.

1326 yılında: Pharos; neredeyse bir harabe halindedir. Çünkü: özellikle 1303 yılındaki deprem, yapıya büyük hasar vermiştir.

 

GÜNÜMÜZ

Evet, Dünyanın 7 harikasından biri olarak nitelendirilen bu anıt, günümüzde bulunmamaktadır. Anıtın bulunduğu yerde, günümüzde “Kayıtbay Kalesi” bulunmaktadır. Kale: İslami dönemde yapılmıştır. Hatta: kalenin, kulenin kalıntılarıyla inşa edildiği söylenir. Günümüzde: beyaz mermerden bir yontu ile, İskenderiye şehrinde “Pharos” un anısı yaşatılmaktadır.

Babil Asma Bahçeleri

Babil Asma Bahçeleri

 

Yazının hemen başında belirtmeliyim ki: “Babil’in Asma Bahçeleri” olarak, Dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen yeri; gören, bilen yoktur. Hatta: dönemin sikkelerinde ve yine o dönemde, o yörede bolca bulunan çivi yazılı tabletlerde bile, buranın herhangi bir resmi veya resmi bilgi bulunmamaktadır.

Burası hakkındaki bilgilerimiz: antik dönem yazarlarının aktardıklarından ibarettir ve elbette kesinliği tartışmalı, kanıtlanmamış bilgilerdir. Ama: Dünyanın 7 harikası seçilirken, burası da o harikalar listesine dahil edilmiş ve kabul edilmiştir.

Evet: öncelikle “Babil” şehrinden ve şehirde ve çevresinde kurulan uygarlıktan söz etmek istiyorum. Söylediğim gibi, bu doğruluğu kanıtlanmamış bilgiler, antik dönem yazarlarından ve daha sonra bu bölgede kazı yapan bilim adamlarının buluntular eşliğindeki yorumlarından kaynaklanmaktadır.

 

BABİL ŞEHRİ VE TARİHİ SÜREÇ

Babil şehri: Basra körfezinin kuzeybatısında ve Akdeniz’in doğusunda, günümüzde Irak ülkesi sınırları içinde, Fırat ırmağının üzerinde yer almıştır.

Şehir: antik dünyaya: ilk olarak ünlü kral “Hammurabi” (MÖ 1792-1750) döneminde, muhteşem bir uygarlık düzeyine ulaşmıştır. Hammurabi: ismini sonsuza dek yaşatacak ve günümüzde Paris-Louvre Müzesinde sergilenen, ünlü “Hammurabi kanunları” ile gündeme gelmiştir.

Hammurabi döneminden sonra ise, şehirde inişli-çıkışlı bir gelişim görülür.

MÖ.625-605 yılları arasında: “Kalde” hanedanı kurucusu Nabupolasar döneminde: şehir yeniden zirveye çıkar. Özellikle: MÖ.612 yılında: Medler ve İskitlerle birlikte, kuşaklar boyunca politika ve özel yaşamlarına hükmeden “Asur” medeniyetine son verdiler.

MÖ.604-562 yılları arasında hüküm süren, oğul II. Nabukadnezar; Mezopotamya’nın en etkileyici ve ünlü krallarından birisidir. Kendisi: İmparatorluğu yayma düşüncesiyle: Suriye, Filistin ve Mısır üzerine seferler düzenlemiştir.

Bu seferler sırasında: MÖ.597 yılında: “İncil” de de söz edilen: Yahuda kralı Yehoyakin ve pek çok esirin: Babil’e sürülmesi, daha sonra ise Kudüs şehrinde bulunan tapınağın yıkılması ve Yahudilerin son olarak, MÖ.586 yılında, toptan Babil şehrine sürülmesi eylemleri, onun zamanında olmuştur.

Nabukadnezar: bu seferler dışında ülkesinde iken: yorulmak bilmeyen bir inşaatçı olarak tanınırdı. Muazzam bir işgücüyle ürettiği kerpiçler ile, kraliyet mimarlarının denetiminde: saraylar, tapınaklar, kapılar ve görkemli surlar kaptırmıştır.

En heybetli anıtlar ise: mavi sırlı tuğlalarla kaplanmıştır. Ayrıca: yine Babil şehrinin görkemini göstermek için: aslan, boğa ve ejder kabartmalı tuğlalar kullanılıyordu. Mimari anıtlar ve yapıların büyüklükleri: şehri ziyaret edenleri ve şehir halkını, büyülüyor ve sindiriyordu.

MÖ.555-539 yılları arasında, bu kez, kral olarak “Nabunaid” görülür.

Evet: Babil şehri: görkem ve düzenin harmanlandığı yerdir. Sokaklar şaşırtıcı modernlikte, ırmağa paralel ve birbirine dik açılı planlanmıştır. Şehre girişi sağlayan, sekiz kapı bulunmaktadır. Bunların en ünlüsü “İştar kapısı” dır.

Bu kapı: kuzey surlarının tam ortasında idi ve aynı derecede ünlü olan “Tören yolu” na açılıyordu. Bu kapıda, mavi sırlı özel tuğlalar bolca kullanılmıştı. Birbirini izleyen krallar, bu kapıdan tantanalı törenlerle geçerek şehre girerlerdi.

Nebukadnezar döneminde, şehirde birkaç saray vardı. Kuzey sarayı: şehir surlarının hemen ötesinde kurulmuştu. Yazlık saray ise, diğerlerine nazaran daha küçüktü. En önemli saray: bir odalar ve daireler labirentiyle çevrili, beş büyük avlu içeren, Güney sarayıydı. Taht odası buradaydı.

İncil’de anlatılan “Baltazar’ın şöleni” ne sahne olan ve Hephaistion’un yasını tutmakta olan “Büyük İskender” in öldüğü yer burasıdır. Bu sarayı süslemek için de, yine sırlı tuğlalar kullanılmıştır.

Nabukadnezar döneminde, şehir 850 hektarlık alanı ile, eski Mezopotamya bölgesinin en büyük şehridir. Çift savunma surlarıyla donatılmıştır. Surlar: uzaktan bile, etkileyici bir görünüm sergiliyorlardı. Hatta: ünlü gezgin Strabon: şehrin bu surlarının Dünyanın 7 harikasından biri olmasını önermiştir.

Babil uygarlığının şehirlerinde: kule gibi yükselen ve “zigurat” adı verilen Tanrı Maduk’a adanmış tapınak kompleksleri bulunuyordu. Marduk’un en ünlü tapınağı ise “Esagilla” yakınlarındaydı.

 

Heredotos

MÖ.490-480 yılları arasında doğan ve “Tarihin Babası” olarak anılan yazar: Marduk tapınaklarını şu şekilde anlatmaktadır.
“ Babil şehrinin her iki yakasında, birer kule vardı. Bu kulelerin birinde: çok sağlam bir surla çevrili “kraliyet sarayı” ve diğerinde ise: Babil’in Zeus’u olarak bilinen “Bel” in tapınağı bulunurdu.

Tapınak: her kenarı 400 metre uzunluğunda olan kare şeklinde bir yapıydı. Kapıları tunçtan yapılmıştı. Tapınak kompleksinin tam ortasında: 200 metrekarelik bir kule bulunuyordu. Bu kulenin üstünde bir ikincisi, onun üstünde ise üçüncüsü dikilmiş ve böylece toplam 8 kuleye ulaşılmıştı.

Sekiz kulenin hepsine: dıştan bütün yapıyı dolaşan sarmal biçimli bir merdivenle çıkılıyordu. Yolun hemen yukarısında, yukarıya çıkmakta olanların dinlenmesi için oturma yerleri bulunuyordu. En üstteki kulenin tepesinde ise: büyük bir tapınak gökyüzüne doğru yükseliyordu.

Tapınakta: işlemeli örtüler yayılmış, geniş bir divan, yanında da altın bir masa vardı. Bu kutsal yerde, hiç heykel yoktu. Eğer Bel rahipleri olan Kaldeliler’e inanacak olunursa: tanrının seçmiş olduğu Asurlu bir kadın dışında, orada kimse geceleyemezdi. Tanrının bizzat tapınağa girip, yatakta dinlendiği söylenir.”

Evet: Zigurat (tapınak kulesi): Mezopotamya uygarlığının en belirgin özelliğidir. Heretodos’un anlattığı gibi, tepesinde küçük bir tapınak bulunan, kerpiçten yapılmış, basamaklı bu kulenin işlevi, insanları mümkün olduğunca tanrıya yaklaştırmaktır.

Mısırlıların, Teb’de anlattığı buna benzer bir öykü vardır. “ Orada, Teb’li Zeus’un tapınağında da her zaman bir kadın geceler ve söylediklerine göre: Babil tapınaklarındaki kadın gibi, onunda erkeklerle cinsel ilişkiye girmesi yasaktır.”

Lykia şehri Patara’da da yine böyle bir örnek vardır: “ Orada da her zaman bir kahin bulunmadığı için, gerektiğinde kahinin yerine konuşan bir rahibe, gece boyunca tapınağa kapanırmış”

Babil Tapınaklarında: aşağıda ikinci bir kutsal yer bulunurdu. Burada: altın tahta oturan, tamamı altından yapılma büyük bir “Bel” heykeli: yanında da altın bir masa bulunurdu. Kaldelilerin anlattıklarına göre, bunların hepsini yapmak için 22 tondan fazla altın kullanılmıştır.

Evet, bu bölümde, yazının başında belirttiğim gibi, antik dönem yazarlarının “Asma Bahçeleri” hakkında, eserlerinde belirttikleri hususları anlatalım.

 

Berossos

Bu yazar, Büyük İskender’in çağdaşıdır. Yani: MÖ.350 yılında doğmuş olmalıdır. Kendisi: Kalde kökenli bir “Bel” rahibidir. Sonradan: Babil şehrinden ayrılarak, yaşamının kalan bölümlerini sürdürmek için “Kos” adasına yerleşmiştir. Burada: MÖ.280 yılında “Babil Tarihi” isimli bir kitap yazmış ve Yunanlıların, Mezopotamya ve Babil medeniyeti hakkındaki merak ettikleri hususları açıklamıştır.

Evet: yazar “Asma Bahçeleri” konusunu “II. Nabukadnezar” ile bağdaştırır.

“Sarayın: dağ biçimi verdiği ve üzerine her türlü ağacı diktiği “taş tepeler” vardır. Ayrıca: bitkilerin ekildiği bir cennet kurdu. Çünkü: Med ülkesinden gelmiş olan karısı, anavatanındaki manzaranın özlemini çekiyordu.”

“Ve, bu sarayın içine diktirdiği yüksek taş teraslarda, dağ manzarasını aynen kopya etti. Bunları: her çeşit ağaçlarla donatıp “Asma Bahçeler” denen yapıyı kurarak, benzerliği tamamladı. Çünkü: Med ülkesinde büyümüş olan karısı, dağlık yerlere tutkundu.”

Yerel kaynaklar: Nabukadnezar’ın bu karısından hiç söz etmezler. Ama, Babil ve Medler arasında, bir hanedan evliliği, tarihsel açıdan akla yatkındır. Berossos’un yazdıklarına göre: bu Med prensesinin ismi “Amytis” tir.

 

Diodoros

Bu yazar Sicilyalıdır. MÖ.1’nci yüzyıl ortalarında yaşamıştır. Onun “Asma Bahçeleri” konusundaki tanımları şunlardır:

“ Akropolisin yanında “Asma Bahçeleri” dedikleri yer vardır. Bunu “Semiramis” değil, daha sonraki bir kral: Suriyeli odalığını hoşnut etmek için yaptırmıştır. Çünkü: Pers ırkından olan ve ülkesinin dağlarındaki yeşilliklerin özlemini çeken kadın; kraldan; Pers ülkesindeki doğal manzaraya benzeyen bir bahçe yapılmasını istemiştir.”

“Bahçe alanı: her bir kenarda, 4 plethron’a erişiyordu. Bahçenin yolu: yamaç gibi eğimli olduğundan ve yapının birkaç bölümü kat-kat birbirinin üstünde yükseldiğinden; tiyatroya benzeyen bir görüntü ortaya çıkıyordu. Teraslar yükselirken: bunların altında, bahçenin bütün ağırlığını taşıyan ve kademeli olarak birbirinin üstüne binen galeriler yapılmıştır.”

“50 kübit yükseklikteki en üst galeri: bahçenin en yüksek katını oluşturuyordu ve şehir surlarının kuleleriyle aynı yükseklikteydi. Şehir surları: 22 ayak kalınlığında ve her iki sur arasındaki geçit ise, 10 ayak eninde idi.” (Yani, şehir iki sıra sur ile korunuyordu)

“ Galerilerin tepesi: 16 ayak uzunluğunda ve 4 ayak genişliğinde taş kirişle kapatılmıştı. Bu kirişlerin üstünde, çatı olarak belirlenen bölüm bulunuyordu. Çatıda: birinci tabakada: katranla döşenmiş bir kamış tabakası, bunun üzerindeki ikinci tabakada: çimento ile yapılmış iki sıra pişmiş tuğla ve üçüncü tabakada ise: topraktan gelen nem aşağı inmesin diye kurşundan yapılmış bir kaplama vardır.

Bu üç sıra kaplamanın üstünde: toprak yığılmış ve zemin düzleştirilmiştir. Çünkü: büyük ağaçların kökleri için yeteri kadar derin bir toprak tabakası gerekiyordu ve her türden ağaç sık aralıklarla dikilmişti. Bu ağaçlar: büyüklükleriyle ve çekicilikleriyle görenlere keyif veriyordu. Işık alan galerilerde ise, kraliyet köşkleri bulunuyordu.

Bir de: en üst kattan gelen açmaların ve bahçelerin su gereksinimlerini karşılayan makinelerin bulunduğu galeri vardı. Makineler, Fırat ırmağından bolca su çekerler, ancak bunu dışarıdan kimse göremezdi.”

 

Quintus Curtius Rufus

Yazar “İskender Tarihi” isimli kitabında, “Asma Bahçeleri” hakkında şunları belirtmektedir.

“ İç kalenin zirvesinde “Asma Bahçeleri” vardır. Bu bahçelerin yükseklikleri: şehir surlarına denktir. Buradaki ulu ağaçlar, güzel gölgeler verirler. Ağaçların gövde çevresi 12 ayak ve yükseklikleri 50 ayak kadardır. Bu ağaçlar, anavatanlarında bile, bu kadar büyüyemezlerdi. Bu ağaçlar: birbirinden 20 ayak uzaklıktaki, 20 kalın duvar tarafından taşınırlar.

Bu duvarlar: taş paye dizileriyle yükseltilmişlerdir. Duvarların üstünde, ayrıca: sulama için getirilen suyu taşıyan sağlamlıkta, taş kaldırım bulunmaktadır.

Bahçelere uzaktan bakanlar: bunları, dağlarında uyuklayan ormanlar sanırlar. Çünkü: dev ağaçlarla tepeleme dolmuş olan bu muazzam yapı, hala ayaktadır.”

 

Strabon

Aslen Sinoplu olan ünlü yazar “Coğrafya” adlı eserinde “Asma Bahçeleri” hakkında şunları yazmıştır.

“ Babil şehrinde surların çevresi 385 stadiondur. Kalınlıkları ise, 32 ayaktır. Surların üzerinde bulunan kulelerin arası 50 kübit, yükseklikleri ise 60 kübittir. Surların üstündeki yoldan: karşılıklı 4 atlı araba, rahatlıkla geçebilirdi.

Asma Bahçeleri: dörtgen şeklindedir. Her bir kenarın uzunluğu: 4 plethrondur. Küp benzeri temeller üzerine, kat-kat sıralanmış, kemerli tonozlardan oluşur. Pişmiş tuğla ile asfalttan yapılmış olan, içleri oyuk temeller, en büyük ağaçların dikilmesine imkan veren derinlikte, toprakla doldurulmuştur.

Temeller: tonozlar ve kemerler de: pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştır. Üstteki teraslara, bir merdivenle çıkılıyordu. Basamakların yanında ise oyuklar vardı. Fırat ırmağından çekilen su; bu işle görevlendirilenler tarafından, bu oyukların içinden, yukarıya itiliyordu. Çünkü: 1 stadion enindeki ırmak, şehrin ortasından akıyor ve bahçe de ırmak kıyısındaydı”

 

Philon

MÖ.250 yılları civarında yaşamış olan yazar, Byzantionludur. Yazar “Asma Bahçeleri” hakkında şunları yazmıştır.

“ Yer düzeyinde dikilmiş, bitkiler vardır. Ayrıca: bir teras tepesine: kökleri toprağın derinliklerine gömülmüş ağaçlar bulunmaktadır ki Asma Bahçelerinin yapım tekniği budur.

Bütün kitle: taş sütunlarla desteklenmiştir. Alttaki tüm alan: oyuk sütun kaideleriyle kaplanmıştır. Sütunlar: çok dar aralıklarla yerleştirilmiş kirişler taşırlar. Kirişler: palmiye gövdelerinden yapılmıştır. Çünkü: palmiye gövdesi tahtası: çürümez ve ıslakken ağır bir baskıya maruz kaldığından, yukarı doğru kıvrılır.

Üstelik: kıvrım ve yarıkları içine yabancı maddeler alabildiğinden: köklere besin sağlarlar. Bu yapı: geniş bir toprak kitlesini taşır ve bu toprak kitlesi içinde: geniş yapraklı ağaçlar, çeşit çeşit çiçekler ve kısacası göze hoş gelen her türlü bitki bulunur.

Bütün alan: yerdeki toprak gibi sürülmüştür. Toprak: aşılamaya ve çoğaltmaya çok uygundur. Böylece: alttaki sütunlar arasında gezinenlerin başları üstünde: sürülü bir tarla uzanır. Toprağın en üst düzeyi: ayaklar altında ezilirken, alttaki sıkı toprak bozulmadan kalır. Yukarıdaki havuzlara çekilen suyun bir kısmı: eğimli kanallardan, düz bir çizgide aşağıya akar.

Bir kısmı da, spiraller yoluyla ve mekanik güçlerle itilerek yukarı doğru fışkırır. Böylelikle: yüksek bir seviyedeki çıkış yerinde bir araya getirilen sular: bahçenin tümünü sulayarak, bitkilerin derinlerdeki köklerini ıslatır, toprağı sürekli nemli tutar.

Bunun için: çimenler hep yeşildir ve nemle irileşip dolgunlaşan ağaç yaprakları; esnek dallara sımsıkı bağlanarak büyürler. Kök ıslak tutulduğu için; zeminin altındaki kanal ağında dolaşarak her yana dağılan su yukarıdan emildiği için ağaçların yerleşik düzeni ve kalitesi korunurdu.

Evet: bu; kraliyet lüksünün bir sanat yapıtıdır ve en çarpıcı yanı da: tarım emeğinin izleyicilerin başının üstünde asılı olmasıdır. “

 

Byron

Bu yazar “koyun sürüsüne çullanan bir kurt gibi gelen Asurlu” olarak “Sanherib”(MÖ.704-681)i tanımlamaktadır.

Sanherib: botaniğe meraklı bir kraldır. Ninovada’ki sarayının yanında: uçsuz bucaksız bir bahçe düzenlemiştir. Bu bahçeyi, askeri seferlerinde: uzak yerlerden topladığı nadir ve egzotik fidanlar, otlar ve ağaçlarla donatırdı. Eğer anlatımda kullanılan “yün üreten ağaçlar” biçimindeki garip deyim doğruysa; Hindistan’dan “pamuk” bile getirdiğine inanılmaktadır.

Sanherib: kuşatma olasılığına karşın, önlem almak için olsa gerek: Ninova’ya gereken su stoğunu güvenceye almak amacıyla: “Khosr ırmağı” na bent çektirmiştir. Hatta: hala izleri görülen erken tarihli bir yapının yerine birkaç millik su kemerler bile yaptırmıştır. Bu nedenle: bahçelerine yeterli sulama sağlamak için özenle önlem aldığına da emin olabiliriz.

Babil Çivi Yazılı Tabletlerinde: Bahçeler Hakkındaki Bilgiler:

Asur kralı I. Tiglat-Pileser (MÖ.1115-1077): bereketli bahçeleri ve meyve ağaçlarıyla gurur duymaktadır.

Kral II. Asurnasirpal (MÖ.883-859): iç kale ile Dicle ırmağı yanındaki kraliyet bahçelerini nasıl kurduğunu, bunları askeri seferlerde yabancı bölgelerde elde edilen bitki türleriyle nasıl donattığını “Asurnasirpal Steli” nde belirtmektedir. “

Yukarıdan gelen su kanalları bahçelere akar. Patikalar, güzel kokularla doludur. Zevk bahçesinin çağlayanları, gökteki yıldızlar gibi parlar. Asmalar gibi salkım salkım meyveler kuşanmış nar ağaçları, bu zevk bahçesindeki esintileri zenginleştirir. Ben, Asur-nasir-apli, sevinçler bahçesindeki bir sincap gibi boyuna meyve toplarım”

Evet:”Asma Bahçeleri” nin varolup olmadığı konusundaki bu yazıtlardan sonra: eğer varsa, bu bahçelerin Babil şehrinin neresinde kurulduğu hakkındaki teorilerden söz edelim.

Arkeolog Koldeway’e göre

“Babil’in Asma Bahçeleri” olarak düşünülen yer: tonozlu yapı olarak bilinen, Güney Sarayının kuzeydoğu köşesindeki yerdir. Burada: tonozlu dört ova ve bir yer altı avlusu bulunmaktadır ki bu yapı Koldeway tarafından şöyle tanımlanır:

“ Bir orta geçidin her iki yanında: birbirini dengeleyen, aynı ölçü ve şekildeki 14 odacık, sağlam bir duvarla çevrilidir. Bu bölümün çevresinde, bir koridor dolanır. Bunun kuzey ve doğu tarafı: iç kalenin dış duvarını oluşturur. Batıdaki odacıkların birinde: hem Babil ve hem de eski dünyanın başka herhangi bir yerinde görülmeyen bir “kuyu” bulunur.

Bu kuyunun hemen yanında, birbirine yakın üç çukur vardır. Bu çukurların ortada olanı kare, diğer ikisi ise, dikdörtgen şeklindedir. Bundan çıkarılan sonuç: burada bir mekanik hidrolik sistem bulunduğudur. “

Bu sistem: bizim zincir tulumbamız ile aynı ilkede çalışmaktadır. Zincire asılı kovalar, duvarın üzerine yerleştirilen bir çarkın üzerinde dönüyordu. Bugün bu yörede kullanılan ve dolap denilen bu düzenek, sürekli bir su akışı sağlıyordu.

Tonozlu yapı, tüm özellikleri dikkate alındığında, Babil şehrindeki yapılar içinde, oldukça farklıdır. Yapıda, taş kullanılmıştır. Bu taş kullanımı da, yapının özelliğini ortaya koymaktadır. Zaten, tüm şehir kazılarında, çok sayıda yontma taşın çıkarıldığı iki yer bulunmaktadır.

Buralar: tonozlu yapı ve sarayın kuzey duvarıdır. Ancak: Asma Bahçeleri hakkındaki tüm yazıtlarda, şehirde taşın kullanıldığı yalnızca iki yerden söz edilmiştir ki, bunlar: sarayın kuzey duvarı ve Asma Bahçeleridir.

Tonozlu yapının “Asma Bahçeleri” olarak düşünülmesi için, Koldeway şunları öne sürmektedir.
“ 1. Başka yerde hemen hemen hiç olmayan yontma taş kullanılması,
2. Ağır bir üst yapıyı tutmak için planlandığı anlaşılan, ender kalınlıktaki duvarlar.
3. Hiç görülmemiş tipte bir kuyunun varlığı. “

Tonozlu yapıda sonradan yapılan kazılarda elde edilen bulgular şunlardır: “tonozlu yapıdaki kemerli odalar gurubunun, daha sonra sıradan işlerde kullanıldığı tespit edilmiştir. Orada: Nebukadnezar’ın MS. 10 ve 35’nci yıllara tarihlenen bir çivi yazısı tablet arşivinin bulunduğu yani bir depo olarak kullanıldığı anlaşılmıştır.

Bu çivi yazılı metinlerde: o dönemde, Babil şehrinde tutsak olarak bulunan yabancı sürgün guruplarına ayrılan yiyecek payı, yağ ve arpa listesi bulunuyordu. Tabletlerden birinde: Yahudi kralı Yehoyakin ile maiyetinin ismen anılması yeterince şaşırtıcı olup, çivi yazılı kaynaklar ile “İncil” arasındaki uyumlu bağlantının örneği görülmektedir.

Ayrıca: bu duvarların gerçekten bir bahçeyi taşımaya yetecek güçte olup olmadığı kuşkuludur ve bu duvarların Tören yolunun devamını destekleme işlevi yürüttüklerine karar verilmiştir.

En önemli sorun: tonozlu yapının, su stoklarına ve ırmağa olan uzaklığıdır. Burada: özellikle Strabon’un bahçelerin ırmak kıyısında bulunduğunu net olarak söylediğini unutmamak gerekir.

Yine, kazılarda görevli “Wiseman” isimli arkeolog: Asma Bahçelerinin, Nabukadnezar ile kraliçenin oturmuş oldukları “Batı Sarayı” ile “Fırat ırmağı” arasında, dış kısımdaki Batı Savunma Yapısının (110×230 metre) üzerine ve kuzeyine yerleştirildiği görüşünü öne sürmektedir.

Şöyle der: “ Batı savunma yapısındaki kazılar, yazlık saray ya da köşk olabilecek saray benzeri bir yapının alt düzeylerini açığa çıkardı. Ama girişi yoktu, demek ki giriş doğrudan saray platformundan yüksek bir yol ya da köprüyle gidilen daha yüksek bir düzeyde olmalıydı.”

Evet, bu bahçelerin Fırat ırmağının doğu kıyısındaki teraslarda bulunması, batıdan esen çöl rüzgarlarına açık olacaklarından ve hiçbir güzellikleri bulunmayacağından uygun olarak düşünülmemektedir. Asma Bahçelerin: surlarla korunan teraslar üzerinde, kuzeye doğru devam eden, saraydan görülebilecek amfitiyatro benzeri bir düzen oluşturularak yapıldıkları düşünmek en mantıklıdır.

Bu varsayım: kalenin dışında, kuzeye doğru uzanan bahçelere kolayca erişim avantajı sağlamaktadır. Kazılarda: burada, büyük çapta sulama için uygun olan derin kanallar bulunmuştur. Ancak, bunlar, büyük olasılıkla, surların dışındaki hendek sistemine su sağlayan, su kanalları olarak da değerlendirilmektedir.

Son olarak: Iraklı bilim adamı Dr. Mu’ayyad Damerji: ırmak kıyısındaki; 25 metre kalınlıktaki iki büyük duvarın, zift ve hasırla kaplı basamaklardan oluşan, teraslar şeklinde yapıldığına dikkat çekmektedir. Nabukadnezar: kraliyet bahçelerini tarif ederken “büyük bir savunma duvarına benzer” demekle, yapay bir dağ manzarasını ifade etmiş olabilir.

 

BABİL ŞEHRİNDEKİ KAZILAR

1900’lü yılların başında, Alman Arkeolog Robert Koldewey tarafından: Babil şehrinin büyük bölümü gün yüzüne çıkarılmıştır.

Kazılarda elde edilen en önemli buluntular içinde: o dönemde kralların ağzından yazılan çivi yazılı tabletlerdir. Bu çivi yazılı tabletlerde: krallar, yapılarının inşaat programlarını, yaptıkları onarımları ve getirdikleri yenilikleri, uzun uzun anlatıyorlardı. Çünkü, tek düşünceleri, yapıtlarının tanrının aklında kalmasını sağlamaktır.

Ama, yazının başında belirttiğim gibi, bu çivi yazılı tabletlerde birçok bilgi olmasına rağmen “Asma Bahçeleri” hakkında herhangi bir bilgi bulunamamıştır. Ancak: öte yandan kazıların halen sürdüğü ve her an bunlar hakkında bilgiler veren bir kısım tablet bulunup bulunmayacağı da meçhuldür.

Çünkü: Yunanlı ve Romalı antik dönem yazarlarının anlattıkları gerçekten etkileyicidir. Bu nedenle: “Babil şehrinde bulunduğu öne sürülen Asma Bahçeleri” çeşitlilikleri ve büyüklükleri, konumları nedeniyle “Dünyanın 7 harikası” listesine dahil edilmişlerdir.

Dünyanın 7 harikası Rodos Klosos Heykeli

Rodos Klosos Heykeli

Dünyanın 7 harikası Rodos Klosos Heykeli;

Evet, dünyanın 7 harikası olarak kabul edilen anıtlardan birisi de Rodos adasındadır. Ancak: bu anıtın resmini herhangi bir yerde görmek mümkün değil. Aynı zamanda, anıt hakkında ayrıntılı bilgi bulmak da mümkün değil, yani anıttın varlığı konusunda bir çelişki yok, ama anıt hakkında maalesef ayrıntılı bilgi bulmak mümkün olmamıştır.

Anıt hakkında, yalnızca antik dönem yazarlarından bazılarının yazdıklarına bakarak, özellikleri ve nerede bulunduğu konusunda bir kısım yargılara varılabilmektedir, ancak elbette bunların doğruluğu tartışılır. Yine de, tartışılmayan tek husus, Rodos adasında, böyle bir anıtın varlığıdır.

Evet, anıt hakkında söz etmeden önce “Rodos” adası ve adanın tarihinden bir şeyler söylemek gerekir ki, niye böyle bir anıt, niye Rodos adasında dikilmiş.

Rodos Klosos Heykeli; Rodos adası; İyonya kıyıları ve Mısır ile, Yunanistan ve Kıbrıs adası ile Suriye arasındaki deniz ticaretinin geçtiği deniz yollarının önemli bir kavşak noktasında idi. Ayrıca: bereketli toprakları ve çok güzel iklimi ve bu elverişli coğrafi konumu nedeniyle, ada, özellikle antik dönemde muhteşem bir refah düzeyine ulaşmıştır.

Önceleri: kıyılardaki diğer şehir devletleri gibi, ada üzerinde de, İalysos, Lindos ve Kamiros isimli üç şehir ve üç bölge bulunuyordu. Ama, MÖ.408 yılında bunlar birleşti ve adanın kuzeyinde federal devletin başkenti olarak yeni bir şehir Rodos şehrini kurdular. Miletoslu Hippodamos’un bulduğu “ızgara” planına göre düzenlenen şehir, kısa zamanda 60 ile 80 bin kişinin yaşadığı, büyük bir şehir haline gelmiştir.

Evet: gelelim adanın tarihi süreç içinde yaşadıklarına:

MÖ.377 yılında, Rodoslular, Atina şehir devletinin kurduğu, İkinci Deniz Birliğine katılırlar. Ancak: adaya bir garnizon asker yerleştiren Karia kralı Mausolos’un kışkırtmasıyla, MÖ.332 yılında bu deniz birliğinden ayrılırlar.

Rodos Klosos Heykeli: MÖ.332 yılında: Büyük İskender, Troy kuşatmasında, Rodoslular Perslerin yanında yer alınca, adaya bir Makedonya askeri garnizonu kurar. Takip eden dönemde, Rodoslular, İskender’in tarafına geçerek, büyük bir felaketten kurtulurlar.

Rodos Klosos Heykeli; MÖ.323 yılında, İskender’in ölümünün ardından, generalleri İskender imparatorluğunu kendi aralarında bölüşürler. Bu dönemde, Rodos başlarda bağımsızlığını korusa da, ticaret nedeniyle, Mısır’a sahip olan general Ptolemaios ile işbirliğine girer. Bu sırada: Ege kıyılarında ise, İskender’in diğer generallerinden Phrygia valisi Antigonos hüküm sürmektedir. Ancak: Antigonos, 600.000 kişilik ordusu ve 25.000 altınlık hazinesi nedeniyle, Asya’nın en büyük gücü haline gelir.

Rodos Klosos Heykeli; MÖ.307 yılında, Antigonos: Rodoslulara, Mısır’daki Ptolemaios’a karşı kendisinin yanında olmalarını ister. Ancak, Rodoslular, Mısır ile olan ticari ilişkileri nedeniyle, bu teklifi kabul etmezler.

Bunun üzerine, MÖ.305 yılında: Antigonos’un askeri kuvvetleri, Rodos adasını kuşatır. Antigonos birlikleri en yeni ve gelişmiş silahları kullanmalarına rağmen, bir yıllık kuşatma sonucunda Rodos adasını ele geçiremezler ve bunun üzerine, Antigonos askerlerinin geri çekilmesini ister. Askerler: kuşatmayı kaldırırlar ve ardından birçok silahlarını geride bırakarak geri çekilirler. Rodoslular, bu silahları satarak, büyük paralar elde ederler.

Gerek kuşatmanın başarısız olması ve gerekse kuşatma ardından elde ettikleri büyük para nedeniyle: Rodoslular Güneş Tanrısı Helios için büyük bir heykel yaptırmak isterler. İşte, ünlü heykelin yapılması fikri buradan çıkmıştır.

Rodoslular: heykelin yapımı için ünlü heykeltıraş Lysippos’un öğrencisi Lindoslu Khares ile anlaşırlar.

MÖ. 294-282 yılları arasındaki 12 yıllık süreçte, Khares ve tunç dökümcüleri, yaklaşık 33 metre yüksekliğinde bir heykel yaparlar. Bu heykele “Rodos heykeli” veya “Kolosos” ismi verilir ve Rodos adasına gelen tüm ziyaretçiler ve ticaret insanları: bu muhteşem heykelin büyüklüğü karşısında büyülenirler ve heykel, Dünyanın 7 harikasından biri kabul edilerek tarih sahnesinde yerini alır.

Evet, yazının başında da belirttiğim gibi, heykel hakkında herhangi bir resim, tasvir veya sikkeler üzerinde resim yok.

Heykel hakkında yalnızca antik dönemdeki bazı yazarların yazıları var ki, bunların gerçek olup olmadığı da kanıtlanamamıştır. Yine de, bu heykel hakkında bir şeyler bilmek istiyorsak, antik dönem yazarlarının bu yazılarını incelemek-okumaktan başka çare bulunmamaktadır.

Strabon

Sinoplu, ünlü gezgin “Coğrafya” isimli kitabında, heykel hakkında şunları yazmaktadır.
“ Heykel: Rodos şehrinin doğu burnundadır. Limanları, yolları, surları ve gelişimi açısından; genelde diğerlerinden o kadar üstündür ki, onunla eşit bir şehirden söz edemem. Hatta: onunla eşit ya da ona yakından bile…

İyi düzeni, devlet işlerinin genelde dikkatli yönetimi: özellikle denizcilikte üstünlüğü sayesinde, korsanlığı çökerterek Romalıların ve Yunanlıların tarafını tutan bütün kralların dostu olmuşlardır. Bu nedenle: bağımsız kalmış, pek çok adak sunusuyla süslenmiştir. Bunların en iyilerinin başında: Helliosun Kolossosu gelmektedir.

Yüksekliği 10 kübitin 7 katı, Lindos’lu Khares’in yapıtıdır. Ama, bir deprem sonucu yıkılmıştır ve şimdi, dizlerinden kırılmış olarak yerde yatmaktadır. Halk; bir kehanete uyarak, onu yeniden ayağa kaldırmamıştır. Bu heykel; o zamanki adak sunularının en şahanesidir.”

Plinius

Yaşlı gezgin, “Doğa Tarihi” isimli kitabında, heykel hakkında şunları yazmaktadır:
“ Ötekilerin hepsinden daha çok hayranlık uyandıran, yukarıda adı geçen Lysippos’un öğrencisi Lindoslu Khares’in yaptığı, Rodos’daki Kolossos: Güneş Heykelidir.

Bu heykel: 70 kübit (yani 33 metre) yüksekliğinde olup, dikilişinden 56 yıl sonra, bir depremle yıkılmış ise de yerde yatarken bile muhteşemdir. Heykelin başparmağının çevresinde, birkaç kişi kollarını kavuşturabilirdi. Parmaklar: çoğu heykelden daha büyüktür.

Gövdesinin kırık parçalarında açılmış koca oyuklardan, içerisindeki büyük kaya kütleleri görülebiliyordu. Sanatçı heykeli bunların ağırlıklarıyla ayağa dikmişti.

Tamamlanmasının 12 yıl sürdüğü ve 300 talente mal olduğu ve bu paranın, uzayan Rodos kuşatmasından bıkan Demetrios’un bırakıp gittiği savaş aletlerinden elde edildiği kaydedilmiştir.”

Byzantionlu Philon

Kolossos heykelinin son derece karışık yapım tekniğini anlamak için, bu yazarın yazılarını okumak gerekir.

“Rodos’ta güneşi temsil eden 70 kübit yüksekliğinde bir kolossos heykeli dikilmiştir. Çünkü: tanrının görüntüsünü bir tek onun soyundan gelenler bilirdi. Sanatçı: bu heykele, madenlerde kıtlık yaratacak kadar çok tunç harcamıştır. Heykelin dökümü, tüm dünyanın tunç endüstrisini etkileyecek bir işti.

Sanatçı: tunç bölümü, içeriden demir bir iskelet ve köşeli taş bloklarla desteklemiştir. Blokların kenetleri, bunların devletin gücüyle dövüldüklerine tanıktır. Gerçekten de, işin görünmeyen bölümü, görünenden büyüktür.

Beyaz mermerden bir kaide yapan sanatçı: kaideye önce, Kolossosun ayağını, ayak bileğinin altına kadar yerleştirmiştir. Oranlarını 70 kübit yüksekliğe ulaşacak bir tanrı heykeline göre ayarladığı için: ayağın t abanı, uzunluk olarak diğer heykellerin yüksekliğini çoktan aşmıştı. Bu yüzden: heykelin geri kalanını, yukarı çekip, ayaklar üzerine koymak imkansızdı. Ayakların üzerine, ayak bileklerinin dökülmesi, aynen bir ev inşaatında olduğu gibi, yapının kendi üzerinde yükselmesi gerekiyordu.

Diğer heykeller, önce modelleri yapılıp sonra kalıplama için parçalara ayrılır ve en son olarak yeniden birleştirilip yerine dikilirdi.

Bu heykelde ise: ilk parça döküldükten sonra, ikincisi onun üzerine uydurularak ve izleyen parça için de yine aynı çalışma yapılarak özel bir yöntem uygulandı. Çünkü: gövde, madeni parçaları, ayrı-ayrı taşıyamazdı.

İşi biten parçanın üzerine, yeni bölüm döküldükten sonra, yatay kenetler ile iskelet bağlantılarının aralığı ayarlanmış ve heykelin içine yerleştirilen taş blokların sabitleştirilmesi sağlanmıştı.

Sanatçı: işlemi, heykelin her yanında, sağlam bir temel üzerinde yürütmek için, her bölüm tamamlanır tamamlanmaz, çevresine büyük bir toprak kümesi yığmıştı. Böylece biten kısım, yığılan toprağın altında gömülü kalmış ve sanatçı, bir sonraki parçanın dökümünü, o zeminin üstünde gerçekleştirmişti.

Böylece: adım adım yukarı tırmanarak amacına ulaşan sanatçı: 500 taletlik tunç, 300 taletlik demir pahasına ve inanılmaz bir cesaretle, gerçek tanrıya eş bir tanrı yaratarak, dünyaya ikinci bir güneş armağan etti.

Evet: bu metinler değerlendirildiğinde elde edilen sonuç şudur:

Metinler; Kolossosun görünümü hakkında çok az şey anlatsa da, tanrının dimdik ayakta ve çıplak betimlendiği sonucuna varılmaktadır. Çünkü: 33 metrelik bir heykelin, dimdik durabilmesi için, çok sade olması gerekmektedir.

Tarihi süreç içinde, Kolossos hakkında bir şeyler yazan diğer yazarlar şunlardır:

Gabriel

Bu Fransız bilim adamı, 1932 yılında: elindeki tüm verilere dayanarak bir heykel benzetmesi ortaya koymuştur. Buna göre: bir elinde meşale, diğerinde mızrak tutan ve bacakları birbirine yapışık olarak dimdik duran, çıplak bir erkek.

Herbert Maryon

1954 yılında, Kolossos hakkındaki yazılarında, heykeli şu şekilde tasvir etmiştir. Sağ elini başına doğru kaldırmış, çıplak bir erkek.
Yazar bu benzetmesini yaparken: Rodos adasında bulunmuş, kırık bir mermer kabartmasındaki “başına çeleng takan bir atlet” betimlemesinden etkilenmiştir ki, bunun Helios’ile hiçbir bağlantısı olmadığı kesindir.

Diğer araştırmalar ve çalışmalar

Bilim adamları: heykeldeki tanrının başı için: dönemin Rodos sikkelerindeki “Helios başı” desenlerine başvurmuşlardır. O tarihlere ait yörede ele geçen sikkelerin çoğunda: popüler desen olarak güneş ışınlarıyla çevrili bir baş görülür. Ama, yine aynı sikkelerin bazılarında ise, ışıksız baş desenine de rastlanmaktadır.

Heykel hakkında elde edilen sonuçlar

Heykelin en şaşırtıcı yanı: muazzam büyüklüğüdür. Yere düşmüş durumdayken bile, ayaktaki kadar etkileyici olmuştur. Kaynakların çoğu: 70 kübitlik bir yükseklikte uzlaşmaktadırlar. Kübit: orta çağda dönem dönem ve yer yer az çok değişiklik gösterse de, Kolossosun yüksekliğinin yaklaşık 33 metre olduğu kesin gibidir. Antik dönemde, Yunanistan’da 10 metreye varan heykellerin varlığı bilinmektedir. Ancak, bu yükseklikteki bir heykelin yapılma fikrinin, Mısır’dan geldiği düşünülmektedir. Çünkü: MÖ.3’ncü yüzyılda, Rodos ile Mısır arasında sıkı ilişkilerin bulunduğu bilinmektedir.

Heykelin başının görünümü hakkında yapılan araştırmalarda: dönemin Rodos sikkeleri üzerindeki popüler “Helios” başı desenleri incelenmiştir. Bu desenlerden büyük kısmı, baş çevresinde ışıklı olmasına rağmen, bazılarında ise, baş çevresinde ışık görülmez. Bu yüzden: kesin bir kanıya varılamamıştır.

Heykelin konumuna gelirsek:

Heykelin konumu hakkında antik kaynaklar bilgi vermezler. Bunun üzerine, heykelin yeri konusunda varsayımlarda bulunulur. Bu varsayımlardan en akla yatkın olanı, yukarı da söz ettiğim gibi “Gabriel” tarafından yapılmıştır.

Heykelin: “Mandraki Limanı” nın güneydoğusundaki “Deigma” yani “çarşı” bölümünde bulunduğu öne sürülmektedir.

Ayrıca: aşağı kentte “Kolossos” un bulunduğu yere dikilmiş ve Kolossos St John’una adanmış bir ortaçağ şapeli bulunduğu söylenmektedir. Ancak: Gabriel: kentin o bölümünde, böyle bir şapel olmadığını yazmıştır.

Martini isimli İtalyan bir gezgin, 1394 ve 1395 yılları arasında, Rodos adasını ziyaret ettiğinde: heykelin “Mandraki Limanı” üzerinde, bacakları açık olarak durduğunu yazmıştır. Martini: heykelin bir ayağının “Mandraki Limanı doğu girişinde” ve diğer ayağının ise “liman girişinin diğer tarafında” durduğu hakkında: Rodos adasında yaygın bir inanıştan söz etmektedir.

Ancak: bu tanıma göre, heykelin bacaklarının arasının açıklığının 400 metre olması gerekir diki; Gabriel tarafından bunun imkansız olduğu kanıtlanmıştır.

Yine de: heykelin elinde bir meşale tuttuğu ve bunun bir fener kulesi gibi kullanıldığı görüşü: liman ağzında bulunan heykel konumunu güçlendirmiştir.

Zaman içinde, ünlü İngiliz yazar Shakespeare: “Julius Ceasar” isimli eserinde, Rodos heykeli hakkında şunları yazmıştır.

“ Ya, dostum baksana adam bir Kolosos gibi açıp bacaklarını
Dikilmiş tepesine daracık dünyanın: ve biz zavallılar,
Kocaman bacakları altında gezinip, gizlice gözetliyoruz etrafı”

Evet, Kolososun liman girişinde durduğu iddia edilen bölgeye; daha sonraki tarihlerde şövalyeler tarafında: “Aziz Nikola” ya adanmış bir kilise ve daha sonra ise bir kale yapılmıştır. Bu kalenin duvarlarında pek çok antik döneme ait taş bulunmaktadır.

Öte yandan, Kolossos yapıldıktan sonra: dünyanın çeşitli yerlerinde liman girişlerine heykeller yapılması fikri yaygınlaşmıştır. Takip eden tarihi süreçte; Roma şehrinin limanı Ostia ve Filistin Limanı Caesarea’da, bu tür heykellerin dikildiği bilinmektedir.

Ancak, Kolossos’un liman girişine dikilmesi konusunda olan itirazlar, iki hususta toplanmaktadır. Bunlardan birincisi: heykelin MÖ.226 yılındaki bir depremde yıkılmasının ardından, yaklaşık 900 yıl boyunca, liman girişinde böyle bir heykelin bulunması, birçok faaliyeti engellemiş olmalıdır.

Diğer bir husus: antik dönem yazarları, heykelin düşüşü ile, birçok evin yıkıldığını söylemektedirler. Heykel, liman bölgesinde bulunsa böyle bir yıkım olamazdı, öte yandan: liman bölgesindeki heykel, denize doğru yıkılıp, görünürden kaybolurdu ki, yıkılmış heykel, takip eden 900 yıllık süreçte birçok kez görülmüştür. Dolayısı ile, heykelin liman girişindeki konumu iddiaları kanıtlanamamıştır.

Sonuç olarak, heykelin konumu hakkında, şu söylenebilir

Rodos Klosos Heykeli; Şövalyeler sokağının başında: 1310 yılında yapılmış, Kolossos St. John onuruna yapılmış bir manastır kilisesi bulunmaktadır. Ancak, 1856 yılında, kilise, bir barut patlaması sonucu kazara yok olunca, buraya 19’ncü yüzyılda bir Türk okulu yapılmıştır. Günümüzde: bu okul yapısının kaidesi çevresinde eski taşlar görülmektedir.

Buna göre, yapının eski temeller üzerine, dört köşeli oturtulduğu anlaşılmıştır. Ayrıca: okul kapılarının hemen dışında ve okulun Büyük Üstatlar Sarayına bakan çevre duvarının alt tabakasında da, eski duvar kalıntıları görülmektedir.

Bu noktanın yakınlarında bulunmuş yazıtlara göre “Helios Tapınağı”, antik dönemde burada veya yakınlarındadır. Yunanlılar: tanrılarının tapınaklarına şükran sunuları sunarlardı. Bu nedenle: Delphoi ve Olympia gibi büyük kutsal alanlarda: birçok heykeltıraşlık hazineleri görülmektedir.

Kolosos’da: Demetrios’un kuşatmasından kurtuluş üzerine yapılan bir şükran sunusu olarak değerlendirilebilir ve büyük ihtimalle: Helios kutsal alanında olması düşünülmektedir.

KOLOSSOS HEYKELİN YIKILIŞI

MÖ 226 yılında, büyük bir deprem sırasında, heykel en zayıf yeri olan dizlerinden kırılarak yıkılır. Bunun üzerine, Mısır kralı II. Ptolemaios: heykelin restorasyonu için ödeme yapmayı teklif eder. Ama: Rodoslular, heykeli yeniden dikmelerini yasaklayan bir kehanet nedeniyle, bu teklifi kabul etmezler. Böylece: Kolossos, düştüğü yerde, neredeyse, 900 yıl kalır ve gelip-geçenler, yıkıntılar içine bakarak, bir zamanlar onu ayakta tutan demir ve taş yığınlarını görmüşlerdir.

MS.654 yılında, Rodos adasını işgal eden Araplar: Kolossosun kırık parçalarını, Anadolu’ya taşırlar ve Emesalı bir Yahudi’ye satarlar. Bu adam: parçaları 900 devenin sırtına yükletip, Suriye’ye götürür.

DÜNYANIN YEDİ HARİKASI OLARAK ÖNEMİ

Rodos heykeli hakkında: Dünyanın 7 harikası olarak seçilen diğer eserlerden daha az bilgi bulunmaktadır.
Heykelin: nerede durduğu ve neye benzediği net olarak bilinmemektedir. Ama, bilim adamları, elde mevcut bütün kanıtları birleştirdiklerinde: bir takım tahminler yürütmektedirler.

Heykelin en şaşırtıcı yanı, muazzam büyüklüğüdür. Tunç heykel, 33 metre yükseklikteydi ve antik dönemde, bundan önce, bu boyutta bir heykel yapılmamıştı. Bu yüzden: yapılışından yok oluşuna kadar, yalnızca 56 yıl boyunca ayakta duran bu devasa heykel, dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilir.

MÖ.226 yılında heykel, bir deprem sonucu, en zayıf yeri olan dizinden kırılır ve düştüğü yerde, 900 yıl boyunca kalır.

Dünyanın 7 Harikası Artemis Tapınağı hakkındaki yazım için Artemis Tapınağı