Roma İmparator Sarayları

Augustus sonrası yüzyıllardaki kraliyet beklentileri hakkında, 3 saraydan söz edilebilir.

Bunlar:

1-Neron’un Domus Aurea. (Altın evi)

2-Palatium Tepesindeki Flavius Sarayı

3-Hadrianus’un Roma dışında Tivoli’deki Villası.

Bunların tümü de, Augustus’un evinden daha ihtişamlıydı.

Ayrıca, üçüde bu dönemi ayrı kılan mimari yeniliklere sahipti.

DOMUS AUREA:

Neron MS 54 yılında, 17 yaşında imparator oldu ve kısa sürede kaprisli ve acımasız olarak nam saldı.

İhtişama da meraklıydı ve bu ifadesini en iyi şekilde iddialı yeni saray projesinde buluyordu.

Tiberius’un Palatium Tepesindeki Domus Tiberiana’sıyla tatmin olmayan Nerol, Palatium’dan başlayarak alçak arazi boyunca kuzeydeki Esquilinus Tepesine kadar uzanan Domus Transitoria adında yeni bir konuta başladı.

Bu saray, MS 64 yılında, Circus Maximus’ta başlayan ve kuzeye doğru yayılarak korkunç sonuçlara yol açan büyük yangında yok oldu.

Kent merkezinin yarısı, 14 ayrı bölgeden 3 tanesi tamamen yanmış, ayrıca 7 bölge de hasar görmüştü.

 

Neron hemen mimar Severus ve mühendis Celer’in yardımıyla yenisini yapmaya koyuldu.

Yeni topraklara el konması sayesinde, Domus Aurea, Altın Ev olarak bilinen yeni saray kentin merkezinde öncülünden de büyük, yaklaşık 50 hektarlık bir alan kaplıyordu.

Parklar, göller ve yapıların bir bileşimi olan Domus Aurea, kentsel ortama yerleştirilmiş bir kır villasıydı.

Geniş girişte, Neron’un heykeltıraşı Zemodorus tarafından yapılan dev bir tunç heykeli dururdu.

Birinci yüzyıl yazarı Suetonius’a göre heykelin boyu 120 Roma adımıydı. (35.48 metre)

Sarayın ardında kalan alçak arazide (daha sonra Collesseum olacak yerde) yapay bir göl oluşturulmuştu.

Esas sarayın yaşama kısmı, Esquilinus Tepesinin güney yamacındaydı.

Göl, bahçeler ve ikametgahtan oluşan bütün kompleks, muhtemelen anısını lanetlemek adına Neron’un ölümünden sonra yıkılarak üzerine yeniden inşaat yapılmıştı.

Ancak, Suetonius ve Plinius’un tasvirleriyle modern dönemde keşfedilen mimari ve duvar resmi kalıntıları, yapının müsrifliğini ortaya koyar.

Evet, duvarlar belirli bir seviyeye kadar kayıp mermer levhalarla, üst kısım ve tavanlar ise mitolojik figürlerin resimleri ve sıvalarıyla süslenmişti. Odalar artık karanlık ve kasvetli, ancak başlangıçta tüm odalar sundurmaya açıldığında, yapay gölü ve çevresindeki bahçelerle vadinin güzel bir manzarasını sunan aydınlık hakimdi.

Sarayda 300’den fazla oda vardı, ancak çok az yatak odası vardı, bu yüzden Nero’nun sarayda uyuduğu kesin değildir. Domus Aurea, esas olarak eğlence amaçlı tasarlanmıştı. Nero’nun ihtişamlı partileri efsaneydi.

Yemek odası:

Orijinal ve etkili bir mimari tasarım örneği olan merkezi yemek odası özellikle önemliydi.

Sekizgen plana sahip odada, girintili nişlerle dönüşümlü düz duvarlardan oluşan, karmaşık ama muntazam bir düzenleme söz konusuydu.

En sıra dışı olarak da, odanın üzerinde, gökleri temsil eden dönem bir tavan (bir tür tente belki?) ve onun üzerinde de bir kubbe vardı.

Tavan uzun zaman önce yok olmuştur, ama kubbe günümüze ulaşmıştır.

Kubbe parçalıydı, yani sürekli bir yarımküre yerine betondan yapılmış, sekiz eğri panelden oluşuyordu.

Yuvarlak veya sekizgen mekanlar, bu zamana dek geleneksel Çin şapkasını andırır düz kenarlı konik çatılarla örtülüyordu.

Alçaldıkça dışa doğru kıvrılan kubbe, çatı yapımında yeni bir anlayışı temsil ediyordu.

Kısa süre sonra, Pantheon’da görülen küresel kubbe, kemer biçiminde tam daire döndürülmüş halinden ibarettir.

Romalılar zaten kemeri mimarilerinin önde gelen parçalarından biri yaptıklarına göre, kubbeyi geliştirmiş olmaları da şaşırtmaz.

Domus Aurae aynı zamanda, doğrusal hatlı kolon ve kiriş yapı ve dış görünüşün baskın olduğu Yunan mimari tasarımının antitezi biçiminde, Romalıların eğrisel hatlı biçimlere ve iç mekana karşı ilgisini de yansıtıyor.

Evet ölümünden sonra (MS 68 yılında intihar etmiştir) Neron’un bu sarayının üst katları yıkıldı ve alt katları toprakla dolduruldu.

Terk edilmiş saray, daha sonra İmparator Trajan tarafından MS 79 yılında inşa ettirilen Titus Hamamlarının temeli oldu.

Saray yapısının merkezine bulunan yapay göl kurutuldu ve on yıl içinde Romalıların heyecan verici gladyatör dövüşlerini izlemek için toplandıkları, devasa bir amfitiyatro’ya yani Kolezyuma dönüştü.

Sadece 40 yıl içinde, yeni yapıların altında kalan Altın Ev, tamamen yok edildi. Ne zamana kadar? Rönesans’a kadar gizli kalmıştır. Efsaneye göre: saray kalıntıları, boyalı mağaralar olarak tanımlandığı bir yere düşen genç bir çocuk tarafından keşfedilmiştir.

Yapı topluluğunun bir kısmı, 2007 yılından bu yana ziyarete açıktır. Colle Oppio parkının içindedir.

 

FLAVİUS SARAYI-DOMUS AUGUSTİANA:

Flavian Sarayı, Roma şehrindeki Palatine Tepesindeki geniş Domitian Sarayının bir parçasıdır. Kolezyum’a yaklaşık 1 km ve 12 dakika yürüme mesafesindedir.

Evet: Augustus’un oturduğu Livia Evi’nin ve Romulus’a atfedilen dal örgü kulübenin bulunduğu Palatium Tepesi, İmparatorluk yüzyılı boyunca kraliyet konutunun yeri olmaya devam etti.

Öyle ki, tepenin adı çoğunlukla bu konutu ifade eder oldu.

Palatium, İngilizcede “saray” anlamına gelen “palace” sözcüğü de buradan gelir.

Augustus’un ardılı Tiberius, mütevazi Livia Evi’nin yerine tepenin kuzey yanında Forum Romanum’a tepeden bakan, daha büyük bir konut yaptırdı.

Bu, Domus Tiberiana, birinci yüzyıl sonlarında Flavius hanedanı imparatorlarından Domitian tarafından tadil edildi ve buna ek olarak tepenin güney yanında, Domus Augustiana adında, çok daha büyük, çok katlı, etkileyici manzaralar ve mimari sürprizlerle dolu, mimar Rabirius’un tasarladığı bir saray yapıldı.

Flavius Sarayı adını verilen bu yeni yapı, biri kamusal veya resmi diğeri özel iki kısımdan oluşuyordu.

Resmi kısma giriş kuzeydeki mütevazi ve tam ortada durmayan bir girişten, sade ama geniş tonozlu bir odadan yapılıyordu.

Buradan kuzey kanadındaki üç görkemli odaya geçiliyordu.

Güney ucunda bir apsis bulunan dikdörtgen bir hol olan bazilika’nın tepesi, dönemine göre sıra dışı şekilde, bir beşik tonozla örtülüydü.

Orta oda, kraliyet kabul odası olarak kullanılıyor, imparatorluk tahtı güneydeki apsise yerleştiriliyordu.

Bu üç odanın en küçüğü hane tanrılarının tapınağı olan lararium’du.

Bu bloğun güneyinde, iki yanında eğri hatlı küçük odalar dizili bir peristil avlu vardı.

Avlunun ötesinde büyük resmi şölen holü triclinium bulunurdu.

Bu odanın uzun kenarlarından oval çeşmeli bahçelere kapılar açılırdı.

Peristil avludan, bunun yanındaki bir peristil bahçeye geçerek sarayın özel kısmına girişmiş oluyordu.

Bu noktada, tepe Circus’a doğru aşağı eğim kazanıyordu.

Bunu dengelemek adına saray da çok katlılaşıyordu.

Aslında, en alt katta, güneydeki kıvrılan bibr revaktan resmi bir giriş bulunurdu.

Daha sonra buradan çeşmeli bir avluya geçilirdi.

Avlunun kuzeyinde, Domus Aurea’nın sekizgen yemek odasının ardılları olan kubbe çatılı, sekizgen odalar vardı.

Domus Aurea’nın etkisi; sıkça beton sayesinde mümkün olan eğri hatlı mekan kullanımlarıyla kendini gösteriyordu.

Bu özel bloğun doğusunda, stadyum biçiminde, 160 x 50 metre, üç yanı iki katlı bir revakla çevrili büyük bir bahçe vardı.

Bahçenin güney ucundaki imparatorluk locası Circus Maximus’a tepeden bakıyordu.

Saraydan bir seyir noktasına doğrudan erişim, dördüncü yüzyıl başkenti Konstantinopolis’te de tekrarlanacak bir tasarım öğesiydi.

Gelelim günümüze: bugün ziyaretçilerin sarayın gerçek ihtişamını görmek için hayal güçlerini kullanmaları gerekir. Saray şu anda harabe halinde ve bazı restorasyonlar yapılmış durumda. Üç ana bölümden oluşuyor. Kamusal alan, sarayın üçte ikisinden fazlasını kaplayan özel konut alanı ve bahçeler.

Tüm yapı, Gemeline tepesinden Palatine’ye uzanan insan yapımı temeller üzerinde inşa edilmiş ve imparatorun doğayı manipüle etme konusundaki muazzam gücünü sembolize ediyordu. Bugün geride kalanlar, orijinal ihtişam ve lüksle karşılaştırıldığında sönük kalıyor, surların yüksekliği bir zamanlar 30 metreyi aşıyormuş. Saray arazisi çok geniştir, bahçeler, stadyum, misafirhaneler ve havuzlar bulunmaktadır.

HADRİANUS’UN TİVOLİ’DEKİ VİLLASI:

Yapı, 1999 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.

Roma’nın merkezindeki Palatium Tepesinde yaşamayı seçen imparatorlardan biri de Hadrianus’tu.

Hadrianus başka açılardan da diğerlerinden ayrılıyordu.

Barışçıl veya askeri amaçlarla, durmak bilmeksizin imparatorlukta yolculuk halindeydi.

Yunan kültürünün Augustus ve Neron’dan beri en ateşli savunucusu olan bu imparator, başkentte Yunan sanatı ve mimarisine karşı resmi ilgiyi tekrar canlandırdı.

Roma’nın 25 km doğusundaki Tivoli’de inşa ettirdiği kompleks, Hadrianus’un villası olarak bilinir.

Geniş bir alana yayılmış (yaklaşık 120 hektar) pavyonlar, avlular, sular, bahçeler ve büyük yapılardan oluşan bu eklektik derleme, kent dışındaki konumu sayesinde iyi durumda kalmıştır.

Mimarisi standarttan şaşırtıcıya dek uzanır.

Şaşırtıcı olanlara örnekler arasında: Hadrianus’un yolculuklarında gezdiği yerlerin anısını taşıyanlar da vardı.

Denizcilik Tiyatrosu:

“Ada Pavyonu” (geleneksel olarak yanlış şekilde “Denizcilik Tiyatrosu” diye adlandırılır) adlı dairesel bir adada inşa edilmiş bir yapı Büyük Herodes’in Kudüs’ün 12 km güneyindeki Herodium Sarayını (MÖ 23-15) çağrıştırır. Deniz tiyatrosu olarak adlandırılan yapı, hendekle çevrili dairesel bir ada üzerine inşa edilmiş 35 odalı bir kompleksti. Genellikle Hadrianus’un kişisel kullanımına tahsis edildiği düşünülmektedir. İki yatak odası yaşam alanı sağlarken, Hadrianus muhtemelen bir odayı çalışma ve yemek için kullanmıştır.

Evet, devam edelim. Burası: Mısır’da; villa içinde dağılmış firavun tarzı heykellerle temsil edilmiştir.

Ne var ki, uzun ve ince bir havuzun sonunda bulunan mağaramsı bir şölen holünün geleneksel olarak Nil’i andırması için yapılmış Mısırlılaştırıcı bir kompleks olduğu teşhisi, yakın zamanlarda reddedilmiştir.

Canopus:

MacDonald ve Pinto, uzun yıllardır Serapis Tapınağı ile ünlü Mısır kenti Kanopos’tan dolayı “Canopus” olarak bilinen bu iki öğeyi “Manzaralı Triclinium” ve “Manzaralı Kanal” olarak yeniden adlandırmıştır.

Tıpkı Domus Aurea gibi Hadrianus’un villası da yenilikçi bir mimari tasarıma sahiptir.

Hadrianus mimariyle fiilen ilgilenirdi ve bazı yerleri kendisi tasarlamış olabilir.

Canopus/Manzaralı Triclinium’un yarım kubbesi parçalı bir kubbedir.

Ama bu parçalar dikey olduğu kadar, yatay olarak da kıvrılır.

Bu önemli mimarlardan Damascuslu (Şam’lı) Apollodorus’un yerdiği o “balkabağı” biçimindeki kubbe olabilir.

Canopus/Manzaralı Kanal’ın bittiği yerde tekrar yükselen kolonadın tepesinde, standart Yunan saçaklığının bir Romalı çeşidi görülür.

Yatay öğeler kemerlerle dönüşümlü olarak sıralanır ve böylece kemerler Yunan mimarisinin kolon ve kiriş sisteminin yatay hatlarını kesintiye uğratır.

Bu dönüşümlülük, geç imparatorluk mimarisinde standartlaşmıştır.

Nymphaeum-Çeşme:

Bir diğer çarpıcı kompleks: sekizgen bir girişi, ortasında su kanalı bulunan geniş revaklı bir avlu ve girişin karşısında bir nymphaeum (çeşme) odasından meydana gelen Piazza d’Oro adındaki (Su avlusu) geniş (yaklaşık 59 x 88 metre) bir yapıdır.

Ortada bir çeşme, dört köşenin her birinde birer çeşme ve avlunun karşısında kıvrılan geniş bir altıncı çeşme ile bu oda şaşırtıcıdır.

İnce sütunlarla taşınan arşitrav düzeyinde tekrarlanan, eğrisel kat planı da şaşırtıcıdır.

Bu odanın çatısı olup olmadığı veya nasıl bir çatısı olduğu bilinmiyor.

Roma mimarisinde daha sonra ortaya çıkacak eğilimlere işaret etmekle beraber, oval ve eğrisel biçimler Roma’da 1500 yıl sonraki Barok tasarımları, özellikle de Borromini’nin mimarisini yansıtır.

Gelelim bugün burayı ziyaret etmek isteyenlere önerilere: yaklaşık 40 hektarlık alana yayılan ziyaret, arkeolojik alanın tamamının maketiyle başlıyor ve bu maket, alanın büyüklüğü hakkında bilgi veriyor.

 

Antinoeion:

Uzun bir merkezi havuzun bulunduğu bahçeyi barındıran geniş revak olan Pecille’den, İmparator Hadrian’ın sevgilisi olan genç Antinous’u onurlandırmak için inşa edilmiş olan tapınak Antinoeion’a geçilir.

Sonra Filozoflar Salonu var. Bir zamanlar antik Yunan’ın 7 bilgesinin heykellerine ev sahipliği yapan 7 nişten oluşur. Birkaç metre ötede, villanın en ünlü ve en önemli anıtlarından biri olan Denizcilik Tiyatrosu bulunur. Bu tiyatro, yapay bir kanalla çevrili, iyonik sütunlu bir ada görünümündedir. Bu büyüleyici mekan, İmparator Hadrianus’un düşünmek için sığındığı yerdi.

Sonra Hadrianus Villasının Kanopusu var. Sütunlar ve heykellerle süslü, tepesi bölgeli bir kubbeyle kaplı bir tapınağa kadar uzanan uzun bir su havuzudur.

Burada iki termal hamamın kalıntılarını görebilirsiniz. Bunlar: Grandi Terme ve Piccole Terme di Villa Adriana.

Hadrianus’un ikametgahının ve sarayının orijinal çekirdeğini oluşturan Palazzo İmperiale’de özellikle görülmesi önerilen bir yerdir. Turun sonunda az sayıda seyirciyi ağırlayabilecek şekilde tasarlanmış bir saray tiyatrosu olan Yunan Tiyatrosuna ve Venüs Tapınağının bulunduğu, etkileyici Nymphaeum’a ulaşılır. Son olarak müzenin de mutlak ziyaret edilmesi önerilir. Müzede, 1950’lerden bu yana villada bulunan birçok eser ve bir zamanlar Villanın kanopos’unu süsleyen Atina’daki Erechtheion’dan gelen Karyatidlerin 4 kopyası yer alıyor.

 

İtalya Ostia

Ostia arkeolojik alanı: günümüzde Roma Limanının yakınında bir mahalledir. Modern sahil beldesi: Lido di Ostia ise, antik kentin yaklaşık 5 km güneybatısında ve Roma şehrinin merkezine yaklaşık 28 km uzaklıktadır. Ostia arkeolojik alanı: 150 hektarlık büyüklüğüyle dünyanın en büyük arkeoloji parkıdır. Burada kazıların sadece yüzde 40 kadar bölümü tamamlanmış olup, antik kentin yarısından fazlası, hala toprak altındadır.

Evet, Roma şehrinin limanı olarak gelişecek Ostia, Roma kolonilerinden ilklerinden olup, MÖ 4’ncü yüzyıl ortalarında, deniz ve ırmak trafiğini denetlemek ve Roma’yı denizden gelecek saldırılara karşı korumak amacıyla, Tiber ırmağının ağzında kurulmuştu.

Roma’dan farklı olarak, Ostia antik çağdan sonra sönükleşmiştir. Bakımı yapılmayan limanlar bataklık ve sıtma kaynağı haline gelmiştir, yerleşim azalmıştır.

Roma harabelerini kum tepeleri kaplayarak mükemmel bir koruyucu örtü meydana getirmişlerdir.

Evet, şimdi Ostia şehrini anlatmaya başlayalım:

Ostia, yaklaşık MÖ 350’de Tiber ırmağına ve Roma’ya erişimi koruyan bir kale olarak başlamıştır.

Kalın duvarları, 2 hektarın biraz üzerinde, dikdörtgen biçimli bir alanı kuşatıyordu.

Dik açıyla kesişen ve dört kent kapısına çıkan, iki ana sokakla, bu müstahkem yerleşim ızgara planının İtalya’daki ilk örneklerindendi.

Pön savaşları sırasında, bir askeri liman olarak kullanılmıştı.

MÖ 2’nci ve 1’nci yüzyıllarda, Ostia ilk koloninin duvarlarını aşarak genişledi.

Roma’nın büyük nüfusunu beslemek açısından, ithal edilen gıda kaynakları yaşamsal önem taşırdı.

Ostia limanı, özellikle Sicilya’dan ve Mısır’dan ithal edilen tahılların girişinde ana limandı.

Tahıl Ostia ve Roma’daki geniş ambarlarda depolanırdı.

Kentin büyümesinin bir göstergesi olarak, yaklaşık MÖ 80’de 64 hektarlık bir alanı kuşatan yeni duvarlar yapılmıştı.

İki ana yol olan cardo (kuzey-güney) ve decumanus’un (doğu-batı) kesişiminde bulunan eski castrum genişleyen kentin forumu oldu.

İmparatorluğun ilk dönemlerinde Tiber’in ağzı, kentin trafiği için fazla küçük kalmıştı.

Dahası, ırmak ve liman silt dolup duruyordu.

Bu yüzden, Tiber’in ağzının 3 km kuzeyinde, bir yapay liman, yaklaşık MS 42 gibi, Claudius döneminde başlanarak ve Neron döneminde bitirilerek yapıldı.

Genişliği yaklaşık 1000 metre idi ve bir deniz feneri vardı, ama rüzgarlardan yeterince korunaklı değildi.

Bir kanal limanı Tiber’e bağlıyordu.

Traianus döneminde yaklaşık MS 112’de, Claudius limanının yanına, altıgen biçimli bir liman daha eklenmişti.

Bu limanların yakınında bir kentsel merkez oluştu.

Zamanla, geç imparatorluk döneminde, artık duvarla kuşatılmış bu yeni yerleşime Portus adıyla Ostia’dan bağımsız bir kent statüsü tanındı.

Ama 2’nci yüzyıl boyunca liman bölgesi, Ostia’nın denetiminde kalarak Ostia’nın artan refahı ve büyüyen nüfusunun ardındaki itici güç oldu.

Nüfus, bir tahmine göre, 50-60 bin, ama başka bir tahmine göre ise sadece 22 bin kişiydi.

TİCARİ YAPILAR:

Ostia, ticari kompleksler, ambarlar ve dükkanlar hakkında bolca kanıt sunmuştur.

Küçük tiyatronun arkasında bulunan Şirketler Revağı (Piazzale delle Corporazioni) Ostia’daki iş merkezlerinin en tipik örneğidir.

Revak ve tiyatro Augustus döneminde yapılmış, ama MS 2’nci yüzyıl sonları veya 3’ncü yüzyıl başlarında tekrar biçimlendirilmiştir.

İş kompleksi, yaklaşık 125 x 80 metre boyutlarında, bir çifte kolonadlı revakla çevrili, dikdörtgen bir alandan meydana geliyordu.

Ortada, içinde bir ihtimal Mercurius’a adanmış küçük bir tapınak bulunan bir bahçe vardı.

Revağın ardında, 61 tane küçük oda Akdeniz’de gemicilik yapan şirketlerin şubeleri olarak hizmet veriyordu.

Ofislerin çoğu, uzmanlık alanlarını kapılarının önündeki mozaik kaldırımlarda duyuruyordu.

Örneğin: bir fil resmi ile stat Sabratensium ifadesi, Tripolitania’da (günümüzdeki Libya) Sabratha’dan fildişi ticareti yapan, hatta belki Colesseum için Afrika fillerinin taşınmasını ayarlamış olabilecek tüccarları gösteriyordu.

Ostia’daki ambarlar arasında Epagathus ve Epaphroditus adında iki azat edilmiş köle tarafından, Antonius Pius (138-164) döneminde yaptırılan Horrea Epagathaiana et Epaphroditiana ‘da vardı.

Yapım malzemesi tuğlaydı.

Gerçekten de, Ostia’da beton iç üzerine taş kaplama yerine, normal sıralar halinde tuğla tercih ediliyordu.

Ambarların dış cephesi sokağa açılan dükkanları barındırıyordu.

Ostia’da 800’den fazla dükkanın varlığı bilinmektedir.

Normalde tek bir yüksek, derin, beşik tonozlu ve çoğunlukla depolama veya uyumak için bir asma kata sahip bir odadan oluşuyorlardı.

Kapının üzerindeki tek bir pencere, ön kapı kanatları açık olduğunda ışık girmesini sağlardı.

İki yanında tuğla sütunlar ve alınlıklar bulunan görkemli bir giriş, sokaktan ambarın iç avlusuna geçişi gösteriyordu.

Demir sürgüleri olan bir çifte kapı güvenliği sağlıyordu.

İç avlu, mozaik döşeliydi ve kemerli revaklarla çevriliydi.

Binanın zemin katında 16 oda vardı.

Ayrı girişleri olan merdivenler, üst katlara, ofislere ve bir ihtimal maliklerin dairelerine çıkıyordu.

Bazı ambarlarda ticareti yapılan ürünlerin izleri kalmıştı.

Forumun kuzeydoğusundaki bir örnekte, toprağa gömülü olarak 100 dolia (dev seramik kazanlar) bulunmuştur ki bu 84.000 litreden fazla yağ veya şarap alacak bir kapasite demekti.

Yunanistan Atina Akropolis

2017.07.28.Atina.Akropol.0
Yunanistan Atina Akropolis

Atina şehrindeki Akropolis, Yunan dünyasındaki doğal olarak savunulabilir mekanlar arasında çok önemli değildir ama en ünlüsüydü.

Akropolis: bulunduğu düzlükten, yaklaşık 90 metre daha yüksekte, sarp bir kayalık üzerinde kurulmuştur. Çünkü bir saldırı anında buraya çekilmeyi düşünmüşlerdir.

Uzakta, kentin yer aldığı ova, coğrafyanın kutsal öğeleri olan dağlarla (çift boynuzlu zirvesiyle Hymerres Dağı), Pantelikos Dağı, Parnes Dağı ve Aigaleos sırtları ve Ege deniziyle çevriliydi.

Evet, Akropolis kelimesinin anlamı: Yunancada “En yüksek nokta” demektir.

 

AKROPOLİS’İ ANLATMAYA BAŞLAMADAN ÖNCE BİR YEMİNDEN SÖZ ETMEK İSTİYORUM:

Platia savaşından önce, Yunan şehir-devletleri Perslerin MÖ 480’de yok ettiği tapınakları hiç bir zaman tekrar inşa etmemek üzere bir yemin etmişlerdi.

“Barbarların yaktığı ve yıktığı tapınaklardan hiçbirini tekrar yapmayacağım, onları gelecektekilere barbarların kafirliğini gösteren anıtlar olarak kalmasına izin vereceğim.”

Bu harabeler arasında en öne çıkan, Atina’nın kült merkezi olan Atina Akropolis’indeki kutsal yapılardı. Plataia Yeminindeki düşünce anlamsız geliyordu..

Pers tehlikesi azalmış ve daha da önemlisi Atina önemli bir güç haline gelmişti. Yaklaşık MÖ 461-429 arası, başı çeken devlet adamı Perikles’in önderliğinde Atinalılar kentlerinin büyüklüğünü Akropolis’deki Athena temenos’unda büyük ölçekli bir tekrar  inşa hareketliliğine girişerek ifade ettiler.

 

2017.07.28.Atina.Akropol.10.Parthenon.2z
Yunanistan Atina Akropolis

ÖNEMİ

Buranın en büyük anlamı: binlerce yıldan bu yana gelen dini önemidir. Bu önem nedeniyle, bölge, Mart 2007 tarihinde, UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek, koruma altına alınmıştır.

Ayrıca, tepenin bilinen en eski kullanımı tunç çağındadır.

Tahkimatların parçası olan Kiklops duvarlar da dahil olmak üzere, Mykenai dönemi kalesinin bazı kalıntıları hala görülebilmektedir.

Buranın başlıca işlevinin, kaleden Athena’ya ibadetin baskın olduğu bir dini alana dönüşmesi, arkaik dönemde gerçekleşti. Ancak modern Yunanistan’ın kurulmasıyla Akropolis, Ortaçağ ve Osmanlı dönemlerindeki eklentilerinden arındırıldı.

Günümüzde Akropolis’te egemen olan 4 bina vardır. Bunlar:

1-Parthenon

2-Propylaia

3-Athena Nike Tapınağı

4-Erekhteion’un tümü.

Bunların hepsi, MÖ 5’nci yüzyılın ikinci yarısında Perikles önderliğindeki yapım programının ürünleridir.

 

Yunanistan Atina Akropolis

NE VAR

Buradaki tapınak kalıntıları, günümüz klasik Yunan mimarisinin özünü göstermektedir.

Yunanistan Atina Akropolis

GEZİ İÇİN ÖNEMLİ HUSUSLAR

Akropolis bölgesini gezmek için, öncelikle bazı önerilerde bulunmak istiyorum.

1-Burası günün her saatinde çok kalabalık oluyor. Tur gurupları yoğun olarak geldiklerinde, insanlar sanki omuz omuza yürümek zorunda kalıyorlar. Siz, sabahın ilk saatlerinde buraya gitmeyi tercih ederseniz, hem kalabalıktan hem de günün sıcaklığından korunmuş olursunuz.

2-Burası çok sıcak, özellikle yaz aylarında kavurucu güneş, bölgenin yüksek olması ve hiçbir gölge bulunmaması nedeniyle tam tepede, muhteşem bir sıcaklık veriyor. Öte yandan, yukarı tırmanmak da gerektiğinden, yorgunluk ve sıcak hava birleşince gezi yorucu olabiliyor. Yani yaşı ileri gezginlerin bunları dikkate almasını öneririm.

3-Ayağınızda rahat bir ayakkabı özellikle lastik tabanlı ayakkabı olmasını öneririm. Ayrıca: yanımızda su ve hatta güneş kremi bulundurun. Şapka şart, şemsiye diyeceğim ama kalabalıktan şemsiye açılmıyor, en iyisi şapka bulundurun.

4-Akropolis’te yürürken dikkatli olmanızı öneririm. Çünkü yüzyıllardır yürünerek aşınmış yerdeki kaya parçaları zaten pırıl pırıl parlıyor ve üstüne basıldığında, dikkat edilmezse kayarak kişinin düşmesine sebep oluyor. Özellikle gezginler buraya geldiklerinde heyecanla çevrenin resim ve videolarını çekmek isterken, bastıkları yere bakmıyorlar ve sonuçta yere düşmek çok görülen bir  durum, ayrıca yine aynı heyecanla çevrenin resimlerini, kendilerinin selfilerini çekmek için koşuşturan ziyaretçiler, çantalarına da dikkat etmiyorlar ve yoğun hırsızlık, yankesicilik olabiliyor, dikkatinizi çekerim.

5-Akropolis bölgesinde tuvalet sadece giriş bölümünde var ve ücretsiz. Yani, tırmanmaya başladığınızda düzlük platoya varmadan önce sağ tarafta tuvaletler bulunuyor. Ancak yukarıda yani Akropolis bölümünde tuvalet yoktur.

6-Gelelim en önemli hususa: Akropolis’e eğer tur kafilesiyle giderseniz, rehberiniz “benim burada rehberlik yapma yetkim yok” diyerek geri çekiliyor ve siz ve kafilenin diğer üyeleri eğer önceden araştırma yapmadı iseniz, kalıntılar arasında boş gözlerle dolaşıyor ve daha çok Atina şehrinin muhteşem manzarasını izlemekle zaman geçiriyorsunuz.

Ancak geçmişi binlerce yıl öncesine dayanan buradaki kalıntıların elbette anlatılması, bilinmesi ve bilinerek gezilmesi daha uygun olacaktır. Rehber böyle bir yorum yapmasına rağmen, birçok tur kafilesinin: burada görevli ve Türkçe bilen yerel rehberlere ücret (150 Euro olduğunu duydum, kafiledeki kişi sayısına bölünce küçük meblağlar verilmesi gerekiyor) ödenerek, gezinizin bilinçli ve daha güzel geçmesi sağlanabilir. Tabii siz önceden bunu rehberinize sormalısınız.

Akropolis içinde yerel rehber tutulup tutulmayacağını sormalısınız, eğer tutulmuyorsa inanın Akropolis’i gezmek çok anlamsız olacaktır veya bu yazıdan bir çıktı alarak ve okuyarak gezinizi sürdürebilirsiniz. Yoksa benim yetkim yok diyerek geri çekilmek, ne kadar etik?

7-Tur gurubu içinde olup ta eğer Akropolis’e çıkmak istemezseniz veya toplanma yeri olarak otobüslerin park ettiği alandaki kafeleri kullanırsanız, bu kafelerdeki ücretlerin çok yüksek olduğunu unutmayın. Ancak tuvaletlerini kullanmak için başka çare de bulunmuyor. Menüyü kontrol ederek sipariş vermenizi öneririm.

2017.07.28.Atina.Akropol.10.Parthenon.3a
Yunanistan Atina Akropolis
2017.07.28.Atina.Akropol.90.Tabelalar.12
Yunanistan Atina Akropolis

GEZİ PLANI

Akropolis bölgesini gezmek için, bulunduğunuz yani konakladığınız yerden, herhangi bir araç ile, buraya gelmeniz gerek. Metro kullanırsanız Acropolis Station metro istasyonu buraya en yakın yerdir.

2017.07.28.Atina.Akropol.2.Giriş.4
Yunanistan Atina Akropolis

Akropolis bölgesine giriş ücretlidir. Ücreti (20 Euro ) ödeyip biletinizi satın aldıktan sonra bir patikadan yukarı tırmanmaya başlıyorsunuz. Buraya giriş bileti 20 Euro ama siz şehir içindeki 7 müzeye daha girmek isterseniz, paket program bileti veriyorlar ki, bunun fiyatı 30 Euro’dur. Bu 7 müzenin isimleri bilet aldığınız yerde yazılıdır, bakarak karar verebilirsiniz.

Bu patikanın bir özelliği var. Antik dönemlerde, her dört yılda bir, tanrıça Athena adına, Panathenaia festivali düzenlenirdi.

PANATHENAİA FESTİVALİ

Bu festivaldeki kutlamalar: atletizm ve binicilik yarışmaları ve müzik dinletilerinden oluşurdu. Yarışmalarda birincilik kazananlara: Atina şehrinin kutsal zeytin ağaçlarından elde edilen zeytinyağı bulunan küçük şişeler hediye edilirdi.

Ancak, kutlamaların en önemli bölümü: şehir merkezinde, Kerameikos bölgesinden, Agora ve Akropolis bölgesinde bulunan Athena Tapınağına doğru uzanan yolda, oluşturulan bir yürüyüş alayının yaptığı yürüyüş idi.

Alayın önünde: rahipler ve rahibeler tarafından, itilerek yürütülen, tekerlekli bir gemi ve bunun üzerinde Athena Heykelini süsleyecek, nakışla işlenmiş bir elbise bulunurdu. Bu elbise: Athane Tapınağının kadın görevlileri tarafından örülür ve tapınağa gelindiğinde: önce hayvanlar kurban edilir ve daha sonra, heykel soyulmadan, getirilen yeni elbise, üzerine geçirilirdi.

İşte, siz, şu an, geçmişi binlerce yıla dayanan, bu yürüyüş alayının geçtiği, yol üzerinde yürümektesiniz.

AKROPOLİS 

Patika yürüyüşü biterek, düz platonun üzerine ulaşıyorsunuz. Burası: yaklaşık 320 x 130 metre ölçülerinde bir düzlük alan. Özellikle: Miken uygarlığı  döneminde, stratejik önemi olan bu kayalıkta, savunmak kolaymış ve su kaynağının bulunması, çevredeki alana hakim olması, buranın insanlar tarafından, binlerce yıl boyunca yerleşilmesine sebep olmuş. Ama bu yerleşmeler, genellikle, dini yapılar şeklinde olmuş. Şehir, Akropolis yükseltisinin çevresinde, yani platonun eteklerinde gelişmiş.

2017.07.28.Atina.Akropol.7-3
Yunanistan Atina Akropolis
2017.07.28.Atina.Akropol.9-1
Yunanistan Atina Akropolis

Platonun hemen yanında, sağ bölümde bir tiyatro bulunuyor. Tiyatronun hemen arkasında ise muhteşem bir Atina şehir manzarası görülüyor.

Plato üzerindeki ilk dini yapılar ise, MÖ.6.yüzyılda yapılmaya başlanmış. Ancak, bu ilk dini yapılar, MÖ. 480 yılındaki Pers istilasında, yıkılarak yok edilmiş.

Yunanistan Atina Akropolis Perikles

Atinalılar, yaklaşık 30 yıl boyunca, bu yıkık-dökük tapınak kalıntılarına dokunmamışlar. Ancak, MÖ. 450 yılına gelindiğinde, Atina şehri başkanı, devlet adamı Perikles’in: Atinalıları, buradaki tapınakların yeniden inşa edilmesi konusundaki ısrarları olumlu sonuç verir.

Pentelikon dağında bulunan mermer yataklarından yararlanılarak, Akropolis bölgesinde, yüzyıllara dayanan, yeni yapılanmalar başlar.

Romalılar, şehri ele geçirdiklerinde, Akropolis bölgesine dokunmazlar ve küçük eklemeler ile bölgeyi süslerler. Osmanlılar ise, stratejik önemi olan bu bölgeyi, bir kale gibi kullanmayı tercih ederler ve bu amaçla, yeni inşa edilen yerlerde, tapınak kalıntılarının taşlarını kullanırlar.

19’ncu yüzyıla gelindiğinde ise, yapılan restorasyon çalışmaları ile, Akropolis bölgesindeki antik tapınak kalıntıları yeniden ayağa kaldırılır ve arkeolojik çalışmalar başlatılır. Çalışmalar, günümüzde de sürdürülmektedir.

Evet, gezimize devam ediyoruz. İlk karşımıza çıkan, bölgenin giriş kapısı olarak da değerlendirilen bir yapı var. Burası: Propylaion yapısı ve hemen önünde, Beule kapısı var. Bu kapı, yani kentin tek giriş kapısı: Fransız bir arkeolog tarafından bulunur.

2017.07.28.Atina.Akropol.3.Giriş.4
Yunanistan Atina Akropolis Propylaion

PROPYLAİON

Beule kapısı: MS 3’ncü yüzyılda yapılmış bir Roma dönemi yapısı.

Kapı: o dönemde yapılan Roma surlarının bir parçası imiş. Yani, surların tek açık yeri, bu kapıdır.

Buraya geçiş yolunda: 6 tane Dor sitili sütun bulunan bir yol var. Sütunları takiben, yürüyüş yolunun her iki tarafında, ikişer tane olarak yerleştirilen, dört simetrik oda var.

Kuzey taraftaki ikinci oda; antik dönemde burayı ziyaret eden hacıların bekleme odası olarak kullanılmış ve aynı zamanda resim galerisi olarak da işlev görmüş.

Yürüyüş yolunun devamında: bu kez, İon sitili sütunlar görülüyor. Yani: gerek Dor ve gerekse İon sitili sütunların bulunması, aynı yapıda, bir arada kullanılmış olması ilginç. Bu özellikler, başkaca bir yapıda görülmüyor ve bu nedenle, bu yürüyüş yolu, benzersiz.

Yürüyüş yolunun devamında: antik dönemde, buraya gelen ziyaretçilerin heyecanını arttıran, ahşaptan yapılmış 5 ağır kapı var.

Bu kapılardan geçerek, Propylaion yapısına ulaşılıyor. Buranın önemi, anıtsal yol üzerinde bulunması ve iç tapınak bölgesine geçişin hemen öncesinde bulunması nedeniyle öne çıkar. Yani, buranın ana yapılış amacı: Akropolis’in girişini kontrol altına almaktır. Yani insanların kutsal yerlere girişleri, bir şekilde kontrol altına alınmaya ve engellenmeye çalışılmıştır. Zaten, Perikles, burayı yaptırdıktan sonra, çevredeki tüm şehir-devletlerin hazineleri için, buranın çok emniyetli olduğu konusunda, o şehir-devlet yöneticilerini ikna eder ve Akropolis dini yapılar yanında, birçok şehir-devletin hazinelerinin muhafaza edildiği bir yer haline gelir.

Evet şimdi bu bölümde Propylaia hakkında söz etmek istiyorum.

Parthenon’un yapımı sona yaklaşırken, dikkatler Akropolis’in girişine yöneldi. Burada, kayanın batı ucunda, Propylaia adı verilen, yeni anıtsal bir giriş yapıldı. Yapıda: beyaz pantelis mermeri, gri eleusiniam mermeri ve kireç taşı kullanılmıştır.

Mimar Mnesikles, bina üzerinde MÖ 437-432 arasında, Peloponnesos Savaşının hemen öncesinde çalıştı ve son rütuşlar yapılmadan çalışmalar durdu.

Propylaia’nın kat planı, içinden Akropolis’e geçilen batı-doğu ekseninde bir ana hol ve kuzeybatı ve güneybatı yanlarda odalardan meydana geliyordu.

Doğu kesimin batıdan biraz daha yüksektir. Bu durum, orijinal iki parçalı çatıdan görülebilir.

Enine bir duvar, doğu parçasının başladığı yeri belirtir. Bunun içinden geçen beş geçitten ortadaki rampa, en geniştir.

Propylaia’nın batı ve doğu dış cephelerinde, Dor düzenine uyulmuş ve ortadaki rampa için daha geniş bir ara bırakılmıştır. Ama orta geçidin batı kısmı boyunca üç çift uzun ve ince İon sütunu vardır.

Çapraz kirişlerin üzerine tavan süslemeleri olarak yerleştirilmiş, iç içe kareler oyulmuş mermer bloklardan oluşan tavan teknelerinin bazıları hala görülebilmektedir.

Propylaia’nın kuzey ve güneyindeki yan odalar, birbirinden farklı olup asimetrik bir plan yaratır. İçindeki taş sıralar ve duvar resimleri bulunan kuzeybatıdaki oda, hacılar için dinlenme mekanıydı.

Propylaia’nın içinden geçilip Akropolis’e çıkıldığında görünen güney duvarında tutma çıkıntılarının hala yerinde olması, yapının hiçbir zaman bitirilemediğinin en büyük göstergesidir. Bu noktalar, blokları kaldırmakta kullanılan vinçlerin iplerinin bağlandığı yerlerdi. Bir yapı bitirilirken bunlar kesilir ve yüzey parlatılırdı.

MÖ 5’nci yüzyılda bir hacının Propylaia’nın doğu yanındak baktığında gördüğü Akropolis manzarası, günümüzde turistlerin gördüğünden çok farklıydı. Çünkü tüm bu alan temizlenmiştir. Bir zamanlar doğrudan görüşü engelleyen alçak duvarlar, tali yapılar ve çok sayıdaki adanmış sunular artık yoktur. Hacıların hemen karşısında Akropolisi dolduran sayısız adaklardan biri olan Phidias’ın eseri tunçtan dev Athena Promakhos, yani savaşçı tanrıça olarak Athena heykeli yer alırdı. Bu etkileyici heykel, Akropolis’in merkezi olan duvarlarla çevrili bir başka sektörün önünde dururdu. Hacı buradan ya sola Erekththeion’a ya da sağa Parthenon’un ana girişine giden dar koridorda ilerleyebilirdi.

 

Yunanistan Atina Akropolis Athena Nike Tapınağı

ATHENA NİKE TAPINAĞI

Propylaia’nın hemen güneyinde, kutsal alana çıkan merdivenlerin üstündeki Athena Nike (kanatlı zafer) tapınağı vardır. Akropolis’in çıkıntı yapan güneybatı burcunda yer alır.

Parthenon ve Propylaia’dan sonra MÖ 420’lerde Peloponnesos savaşı sırasında yapılmıştır. Aslında tapınağın yapıldığı yer, daha önceki Miken sur kalıntılarının üzerindedir. Mimar: Kallikrates’tir. Yapımı yani inşası, 14 yıl sürmüştür.

Mimari özelliklerine gelince: tapınak küçük tek odalıdır. İon tarzındadır. Ama burçtaki yer kısıtlamaları yüzünden sadece iki yanında sutünlar vardır. Köşe sütunlarının başlıkları çarpıcıdır. Köşe volütler, çapraz olarak sütunların üzerine oturur ve böylece iki boyutlu İon tarzı volütlü başlıkların köşelere nasıl sorunsuz, yandan veya önden bakıldığında aynı görünecek şekilde yerleştirileceği sorusuna bir yanıt oluşturur.

Gelelim tapınağın heykel süslemelerine: Tapınağın heykel koleksiyonu alınlıklarda ve savaş sahneleri tasvir edilen bir frizden oluşmaktadır. Ancak günümüzde bunlar kötü derecede hasarlıdır. En iyi bilinen heykel, yaklaşık 1 metre boyundaki, küçük kompleksi kuzey, batı ve güneyden kuşatan bariyer üzerindedir. Yaklaşık 42 metre uzunluğundaki bu frizde, Nikai yani Zaferlerin, oturan bir Athena’nın (her iki yanda ayrı ayrı gösterilmiştir) huzurunda anıtlar dikmeleri veya kurban edilecek hayvanları getirmeleri gösterilir.

Hatta biri sandaletini düzeltmek için durmuştur. Heykeltıraşların Nikai’nin khitonları uçuşarak ve şekilden şekle girerek, rüzgarda dolaşmaları hissini vermeleriyle, giysilerin canlılık verici etkisine vurgu yapılmıştır.

Gelelim yakın geçmişte olanlara:

Osmanlı döneminde: Venedik saldırıları nedeniyle, bölgeye bir savunma bataryası yapılmak istenir ve bu tapınak yıkılarak, taşları, batarya yapımında kullanılır.

1830 yılına gelindiğinde ise, Osmanlılar bölgeyi terk ettiğinde, burada yapılan çalışmalar sonucu, savunma bataryası ve altındaki tapınak taşları toplanır ve Athena Nike Tapınağı, büyük bir özenle, 1936 yılında yeniden inşa edilir.

Bu İon sitildeki tapınakta: Olympos tanrıları ve Yunan savaşçılarının cesur savaşlarının betimlendiği, dekoratif firizler var. Bunların bulunduğu alınlığı ise, 6 tane sütun destekliyor.

Bu tapınağı da gördükten sonra, yeniden, kutsal yola geçiyoruz.

Kutsal yol: Akropolis platosuna doğru uzanıyor. Antik dönemde, bu kutsal yolun bitiminde, girişin hemen arkasında, Propylaion arkasındaki açıklıkta: 9 metre büyüklüğünde, “Athena Promakhos” heykeli varmış. Pers savaşlarındaki askerlerin kahramanlıklarına adanmış heykel; Atinalı heykeltıraş ve mimar Phidias tarafından, fildişi ve altın kullanılarak, MÖ. 5’nci yüzyılda yapılmıştır.

Ancak, bu heykel günümüzde yok.

Çünkü: takip eden dönemde, Bizans imparatoru Justinianos tarafından İstanbul’a götürülmüş ve 1204 yılında, İstanbul’un haçlılar tarafından yağmalanması sırasında kaybolmuştur.

Evet, açıklık alana çıktıktan sonra: platonun merkezine doğru yürürken, hemen sağda, yine bir yapı var.

2017.07.28.Atina.Akropol.5.Genel.3
Yunanistan Atina Akropolis Artemis Braurohia Tapınağı

ARTEMİS BRAUROHİA TAPINAĞI

Bu tapınak: MÖ.4’ncü yüzyılda yapılmıştır.

Boşluk alanda, doğruca ilerlediğinizde, karşılıklı iki yapı var. Sağ bölümde: Parthenon ve sol bölümde ise, Erekhtheion görülüyor.

2017.07.28.Atina.Akropol.10.Parthenon.2a
Yunanistan Atina Akropolis Parthenon
2017.07.28.Atina.Akropol.10.Parthenon.2z
Yunanistan Atina Akropolis Parthenon

PARTHENON

İşte, Atina şehrinin birçok yerinden görülen ve özellikle gece ışıklandırıldığında, muhteşem görüntülerin ortaya çıktığı, dünyanın en önemli tarihi yapılarından  biri.

Yunanistan ülkesinin tüm turizm belgelerinde, bu yapının görüntüsü, ilk sırada yer alıyor.

Parthenon: tanrıça Athena’ya ithaf edilmiştir. Kelime anlamı: “Atina’nın savaşçı Bakirenin Tapınağı”.

Atina şehrinin ve yakın çevredeki diğer şehir devletlerinin hazineleri: burada muhafaza edilirmiş. Böylece: aynı mekanda, ruhani ve dünyevi güçler, bir arada tutulurmuş.

Tapınak planı ve çizimleri, Perikles tarafından yapılmıştır.

 

Mimarlar:

Yapının mimarları İktinos ve Kallikrates’ti. Ama gelişmiş heykelli dekorasyonun tümü, Akropolis inşaat programını yöneten Phidias’ın eseriydi.

İnşaat çalışmaları:

MÖ 447-438 arasında inşa edilen Parthenon, buradaki üçüncü tapınaktı. MÖ 6’ncı yüzyıl ortalarına ait daha küçük bir tapınağın ve Persler MÖ 480’de Akropolis’i yağmaladığında inşaat halinde olan daha geniş ikinci bir binanın yerine yapılmıştır. Çünkü MÖ 480 yılında bölge işgal edildiğinde Persler tarafından mevcut tapınak yıkılmıştır.

Pagan dininin ortadan kalkışından uzun zaman sonra Parthenon’un ayakta kalması, tapınağın ilk önce bir Hıristiyan kilisesine, daha sonra da Müslüman Camiine dönüştürülmesi sayesinde olmuştur. MS 6’ncı yüzyılda, Romalılar döneminde yapıya bir çan kulesi eklenmiş, ismi değiştirilerek (Agia Sophia-İlahi Bilgelik) kiliseye çevrilir.

1460 yılında, Osmanlı döneminde ise bu kez çan kulesi minareye çevrilir ve yapı, cami olarak kullanılmaya başlanır. Daha sonraki dönemde ise barut deposuna dönüştürülür.

Ancak 26 Eylül 1687’de Atina’ya saldıran ve şehri kuşatan Venediklilerin top mermilerinden biri Osmanlıların  burada depoladıkları barutlara geldiğinde oluşan patlama, binanın ortasını havaya uçurmuştur.

Geri kalan heykelli süslemelerin çoğu ise, 19’ncu yüzyıl başlarında İngiliz Elçisi Lord Elgin tarafından İngiltere’ye götürülmüştür. Hükümet tarafından satın alınan bu heykeller, Brisith Museum koleksiyonuna dahil edilmiştir.

British Museum:

Günümüzde, bunlar, aynı müzede “Elgin Mermerleri” adı altında sergilenmektedirler.

Aslına bakarsanız, bu İngiliz, bu eserleri, dönemin Osmanlı sultanı III. Selim’den izin alarak toplamış ve Londra’ya götürmüş.

Bizimkiler, kendi topraklarımız üzerindeki eserlere sahip çıkmamışlar ki, buradakilere hiç sahip çıkmadıkları kesin. Ancak, bunların bulundukları yerden sökülüp götürülmeleri çok eleştiriliyor.

Burada son olarak aldığım yeni duyumlardan söz etmek istiyorum. Yunanlı yerel rehberin söylediklerine göre: Lord Elgin, Osmanlı Sultanından heykellerin sadece çizimlerini yapmak için izin almış ve ardından, yani çizimler bittiğinde, Atina’nın Osmanlı valisine rüşvet vererek heykelleri Londra’ya kaçırmıştır.

Ben Londra British Müzesinde de gezdiğimde, bu heykeller için müzede büyük bir bölüm ayırdıklarını gördüm. Bu bölümün giriş kapısının hemen yanında, bu heykelleri para karşılığı satın aldıklarını belirten mektubu sergiliyorlardı. Heykeller gerçekten muhteşem, inanılmaz güzeller.

Yunanlılar heykelleri İngilizlerden istediklerinde, İngilizler bunları size versek koyacak yeriniz yok diye vermeyi kabul etmemişler. Yunanlılar daha sonra Akropol Müzesini yapınca, heykelleri verin işte müze yaptık demişler, İngilizler yine vermeyi kabul etmemişler çünkü eğer heykelleri verirlerse, British Museum’da bulunan ve dünyanın birçok yerinden getirdikleri heykelleri de geri vermek zorunda kalacaklar.

Dolayısıyla o güzel heykeller günümüzde burada yerinde yoklar, yerlerine sadece bir at başı kopyası konulmuş, inanın bu at başının gerçeğini görseniz, güzelliğine inanamazsınız. (Bu heykellerin orijinallerini görmek isteyenler, yine bu sitede Londra gezi yazısının British Museum bölümünü inceleyebilirler)

Bir not daha var: Yunanlılar Parthenon denen yeri onarmaya çalıştıklarında bazı durumlarla karşılaşırlar. Yerlerinden çıkan taşları incelediklerinde, tamamen bir yap-boz gibi buranın inşa edildiğini görürler. Yeni taşları monte etmek için teknolojik bağlantılar kullanırlar, bu bağlantılar iyi olunca eskileri de yenileyelim diye söktüklerinde, taşların birbirine bağlantılarının inanılmaz sağlam ve güzel yapıldığını görürler.

Aslında insan gözünün görmediği bu bağlantılar, Yunanlı sanatçıların insan gözü görmese de tanrılar görür diye düşünerek gayet ayrıntılı ve sağlam yapılmıştır. Evet, bu yapının taşları, bir yap-boz yapar gibi tek tek yerine yerleştiriliyor ancak yapının tamamen ortaya çıkarılmasının en az 25-30 yıl alacağı söyleniyor.

2017.07.28.Atina.Akropol.10.Parthenon.3a
Yunanistan Atina Akropolis Parthenon

Yapım aşaması;

Parthenon’u inşa edenler, Perslerin yok ettiği geç arkaik dönem tapınağı için yapılmış hazırlık çalışmalarından yararlanırlar. Özellikle de temel platformunun büyük kısmını tekrar kullandılar. Yeni tapınak, daha öncekinden biraz daha büyük olduğu için, ayarlamalar yapılması gerekmiştir.

Tapınak Akropolis ana kayasının güneye doğru inen, eğimli cephesi üzerindedir. Bu nedenle, özellikle güneyde, tapınağa düz bir zemin sağlamak için, temellerin çok katlı yapılması gerekmiştir.

Parthenon’un Kat Planı:

Yapının kat planı, tipik planlardan birkaç önemli açıdan farklıdır. Alışırdık Dor düzeni, sütun sayısının çok daha büyük bir İon tapınağı havası verecek şekilde genişletilmesiyle, kolonad kısa yanlarda sekizer ve uzun yanlarda ise onyedişer sütundan oluşmuştu.

Yunanlıların tapınaklarının dışarıdan içeriye doğru inşa edilmesi yönündeki standart uygulamaları doğrultusunda, tapınağı oluşturan ilk kısmı “kolonad” olurdu.

Doğudan yaklaşırken kesik bir sundurmadan (son ikisi duvarların bitiş noktalarının önüne gelen altı sütun) Phidias’ın yaptığı altın ve fildişinden kült heykelini barındıran “cella” ya geçilir.

Üst kattaki galeriyi taşıyan iki katlı bir Dor tarzı kolonad, heykeli arkasından ve yanlarından “U” biçiminde kuşatıyordu. Cella’nın doğu duvarında kapının iki yanında pencereler olduğu tespit edilmiştir ve böylece cella ve kült heykeli, önceleri sanıldığından daha iyi aydınlatılmış oluyordu.

Cellanın batısında ikinci bir oda vardı. Batıdaki kesik bir sundurmadan girilen bu oda, Parthenon, yani bakirenin odası olarak adlandırılıyordu. Ama anlaşıldığı kadarıyla, bir kült heykeline ev sahipliği yapmayıp hazine işlevi görüyordu.

Tapınağın cephesi:

Dor düzenindedir. Hiç bir masraftan kaçınılmamış olduğundan, tapınağın dört cephesi heykelli metoplarla ve iki alınlığı da heykellerle donatılmıştı.

Ancak alışılmışın dışında, kolonadın içine yükseğe, cellanın Parthenon’un ve iki kesik sundurmanın dış duvarlarının en tepesine, İon tarzında görülen heykeller ve frizler yerleştirilmişti.

Ayrıca, katı dikey ve yatay çizgilerden ve orantısal düzenlemelerden ayrılan uygulamalar, yani rötüşlar da alışılmışın dışındadır. Uzun yanların merkezleri köşelerden 10 cm daha yüksektir. tüm değişiklikler ölçülebilir ve bazı durumlarda da çıplak gözle doğrulanabilir.

Çoğu daha eski veya yeni tapınaklarda, özellikle de İon dan ziyade Dor tarzı olanlarda görülmüştür. Ama başka hiçbir yerde buradaki gibi bir araya getirilememiştir. Gerekli blokların tam olarak istenen biçimde yontulması, fazladan çok zaman gerektirmiş olmalıydı.

Sonuç olarak, tapınağın cephesinde, bakanlar yani turistler düz çizgiler görmeyi bekler, ama eğriler ve eğimler görürler veya hissederler.

Bina, bakanların üzerinde düşünmeyi bırakamayacakları bir gizem olarak kalır. Doğru cevabı veya cevapları bulmak imkansızdır, ama ne olursa olsun rötüşların bolca kullanımı, bu büyük tapınağın tasarımının ne kadar gelişmiş olduğunun bir göstergesidir.

 

Cephedeki Heykeller:

Parthenon’un heykelli dekorasyonu, sadece güzelliğiyle ünlü değildi. Önemli mesajlar içeriyordu. Antik Yunan tapınaklarında tipik olduğu üzere, figüratif bezemeler dış cephedeydi. İçerisi sadece kült heykeline ayrılmıştı ve ek tasvirlerden yoksundu.

Heykeller: kenti, koruyucu tanrıçası Athena’yı, dini uygulamaları, düzen ve medeniyet güçlerinin zafer uğruna savaşmaları gereği gibi temalar işliyordu. Atina’nın yöneticilerinin veya önemli yurttaşlarının resimleri yoktu.

Bu masraflı ve karmaşık heykel programının tamamlanması, biraz zaman almıştı. Heykelle dekorasyon programının ilk yontulan öğeleri olan yaklaşık MÖ 447-442 arasında işlenen metoplar, frizler, kült heykeli (her ikisi de kendisiyle birlikte MÖ 438’de bitirilmişti) ve son olarak alınlıklar (MÖ 432’de) izlenmişti.

Parthenon’un yapımıyla ilgili bunlar ve başka ayrıntılar: inşaat kayıtlarından, kamunun incelemesi için para kaynaklarının ve tam olarak nereye harcandığının kaydedilmiş olduğu taş üzerindeki yazıtlardan biliniyor.

Friz:

Önce friz kelimesinin anlamı: taban kirişiyle çatı arasında kalan, üzeri boydan boya kabartmalarla süslü bölümdür.

Evet, devam edelim.

Diğer heykellerden çok daha iyi korunmuştur. Uzunluğu 160 metre, yüksekliği yaklaşık 1 metredir.

Frizde tasvir edilen konular: Panathanaia Festivali sırasında kentten Akropolis’e, Athena Polias’ın, yani kentin koruyucu tanrıçası olarak Athena’nın kutsal kült heykeline yeni örülmüş, parlak renkli bir peplos giydirmek amacıyla çıkılan, tören geçidi tasvir edilmiştir.

Atina’nın en önemli dini festivali olan Panathenaia her yıl Ağustos ortasında, Athena’nın doğum gününü kutlamak için düzenlenirdi.

Dört yılda bir, Büyük Panathenaia adı verilen daha görkemli bir versiyon kutlanırdı. Dört yılda bir düzenlenen bu tören geçidinin merkezinde, tekerlekli bir araba üzerinde taşınan bir gemide yelken olarak sergilenen anıtsal bir peplos bulunurdu.

Akropolis’in dibinde peplos gemiden indirilir ve bir dahaki Büyük Panathenaia’ya yenisiyle değiştirilene kadar tapınakta heykelin arkasına asılmak üzere yukarı taşınırdı.

Evet, frizde, geçit töreninden sadece bazı kısımlar görünür, örneğin: gemi yoktur. Tam olarak kimin neyi, ne zaman yaptığı çok tartışma konusu olsa da, sahneler yeterince açıktır.

Atlar ve tümü genç erkeklerden oluşan binicileri, batı uçta toplanır. Daha sonra gittikçe hızlanarak, kuzey ve güneydeki iki uzun kenar boyunca ilerlerler. Uzun kenarların doğu ucunda, geçitteki diğer katılımcılar, bydriae yani su testileri taşıyan erkekler, görevliler, kadınlar ve kurban edilecek koyun ve inekler belirir. Doğu uçta, oturan tanrıların huzurunda peplos katlanmış bir kumaş olarak sergilenir.

Evet, yukarıda bulunan frizi ziyaretçilerin görmesi için heykeltıraşlar özende kusur etmemişlerdir. Bakanlara yardımcı olmak için bazı düzenlemeler yapılmıştır. Frizin tepesi altına göre daha kalındır ve figürler parlak renklerde boyanmıştır. Ayrıca, sanatçılar, Athena’yı memnun etmek için çalışıyorlardı. Beden ve giysilerin ayrıntıları özenle yontulmuştu. Kompozisyon karmaşık ve çeşitlidir. Geçitteki katılımcılar çok çeşitli pozlarda, özellikle de atlar ve sürücüler üst üste binmiştir.

Sonuç; evet siz elbette burayı gezdiğinizde bu frizi göremeyeceksiniz, yukarıda sözünü ettiğim gibi bu friz günümüzde İngiltere’de British Museum’dadır ama friz hakkında bilgi sahibi olmanız için üst bölümü düzenledim.

Alınlık:

Yapının doğu ve batı cephelerinde, başlangıçta alınlık heykeli olarak yer alan pantelik mermerinden yapılmış iki heykel seti ve toplam 50 heykel vardı. Bunlar muhtemelen Agoracritos da dahil olmak üzere çeşitli sanatçılar tarafından yapılmıştır.

Evet, Panthenaia’da bu canlı sahnelerle friz, ibadet edenlere kentin gerçek dini yaşamıyla bir bağlantı sunuyordu.

Alınlıklarda ise heykeltıraşlar en çok tercih edilen konu olan mitolojiye dönmüşlerdi. Burada Atina’nın uzak mitik geçmişinden sahneler vardı. Yöresel efsanelerin tasviri bakımından, o hazin araba yarışının başlamak üzere olduğu sahnesiyle Olmpia’daki Zeus Tapınağının doğu alınlığını andırır.

Alınlıktaki tüm figürlerin ön yüzleri kadar görünmeyen arkalarının da tamamlanmış olması, sanatçıların bu tapınak için yaptıkları işlere karşı saygılı tavırlarının bir diğer göstergesidir.

Lord Elgin, Parthenon’nun heykellerini topladığı alınlık figürlerinin sadece küçük bir  bölümü, iyi korunmuş durumdaydı. Bu parçalar çok az olduğundan, alınlıkların orijinal görüntüsünü bilmek mümkün değildir.

Pausania, bütün karakter veya üçgen alanlardaki konumları yerine sadece işlenen konuları kaydetmişti. Üstüne üstlük, 1687’deki patlama heykellere ciddi hasarlar vermişti.

Tapınağın ana girişinin üzerinde önemli konumda bulunan bazı alınlıkta, Athena’nın kendine özgü doğumu tasvir edilmiştir. Babası Zeus’un Hephaistos tarafından yarılan başından, silah ve zırhını kuşanmış olarak çıkmıştı. Athena ve Zeus, şu an yok olmuş, orta kısımda bulunuyor olabilir.

Atina kenti için önem taşıyan bu mucizevi olaya, Zeus ve Athena’nın iki yanında alınlığın köşelere doğru küçülen alanına sığmak için, ayakta duran, oturan, hatta uzanan tanrılar şahit oluyordu. Bu tanrılar, Athena’yı aralarına kabul eden Atina’daki diğer kültleri temsil ediyordu.

Batı alınlıkta: Athena’nın Poseidon ile kentin koruyucu tanrısı olmak için giriştikleri yarışmadaki zaferi gösteriliyordu. Her iki tanrının birer mucize gerçekleştirmesi gerekiyordu. Poseidon üçlü mızrağı ile yere vurduğunda, deniz tanrısına yaraşır şekilde tuzlu sular fışkırmıştı. Athena ise, bunun üzerine çıplak Akropolis’te bir zeytin ağacı yaratmıştı ki bu en azından insanlar için tuzlu su kaynağı ile karşılaştırıldığında yaşanabilirlik anlamına geliyordu.

Alınlığın ortasında bir ihtimal mucizevi zeytin ağacı ile iki yanında geri çekilen heyecanlı Athena ve Poseidon ve bu olaya şahitlik eden tanrılar, tanrıçalar, atlar ve arabalar ve belki de kentin efsanevi kökenlerinde önemli rol oynayan aileler yer alıyordu. Evet bugün bunları görmeniz mümkün değil, ama en azından bu yazdıklarımı okuyunca, muhteşemliği hayal etmek mümkün.

Kült Heykeli:

Tapınağı donatan heykellerin sonuncusu Phidias’ın eseri olan kült heykelidir. Bu devasa altın ve fildişinden yapılmış Athena heykeli, antikçağların sonlarında kayboldu. Ama Pausania’nın bıraktığı tarifler, kabaca kopyası olan heykelcikler ve sikkelerin üzerindeki resimlerden elde edilen bilgilerle bir rekonstrüksiyon yapılabilir.

Heykel de; tüm tapınak gibi karmaşık zafer imgeleriyle Athena’nın Yunanlıları Perslere karşı zafere götürdüğünü hatırlatmayı amaçlıyordu.

Tanrıça yaklaşık 12 metre yükseklikteydi. Daha sonraki Olympos Zeus’u gibi, bu heykel de ince bir fildişi tabakası ve ince altın levhalardan giysilerin, ahşap bir iskele üzerine giydirilmesiyle yapılmıştı. 44 talent ağırlığındaki altın (yaklaşık 1120 kg) kente aitti, dört yılda bir devlet hazinesi tarafından envanteri yapılır ve koruma amaçlı çıkarılıp saklanabiliyordu.

Heykeli yapan heykeltıraş Phidias bu değerli malzemenin bir kısmını çalmakla suçlanıyordu.

Bu ister doğru ister iftira olsun, Atina’yı terk ederek Zeus heykeli yapacağı Olmypia’ya gitti. Yaşamını nerede tamamladığı bilinmiyor. Karmaşık yaşamının gerçekleri ne olursa olsun, heykelleri yani Akropolis’teki sunu heykelleri, ihtişam, asil ifadesi ve yapılışındaki ustalık açısından Klasik Yunan sanatının mihenk taşı olmuştur.

Evet, biz şimdi tanrıça heykelinde, tanrıçanın görüntüsünü anlatmaya devam edelim.

Bir peplos ve zırhını giyiyordu. (Peplos: kadınların temel giysisi olarak kabul edilen, vücut boyunda bir giysidir) Göğüs zırhı, üç tepeli bir miğfer, sol elinde bir mızrak ve kalkan vardı. Sol ayağının yanında, kalkanın hemen içinde bir yılan kıvrılmış yatıyordu. Bir sütunla desteklenen, öne doğru uzattığı sağ avucunda kente sunduğu Nike, yani Kanatlı Zafer heykeli taşıyordu.

Dev boyutlu Athena, bir Yunan zaferine uygun alegorik mitlerin sergilendiği bir araçtı. Kalkanın dış yüzünde, Yunanlılar Amazonlarla savaşıyordu. İçinde ise muhtemelen tanrılar ile devler mücadele ediyordu ve sandaletlerinin kalın kenarında Lapithler ile kentauroslar savaşıyordu.

Heykelin kaidesinde ise bunlara göre daha sıra dışı bir sahne vardı. Pandora’nın doğumu ve buna eşlik eden tanrılar. Tanrıların buyruğuna karşı gelen Prometheus’un insanlara vermek için ateşi çalması üzerine, öfke içindeki Zeus, Pandorayı yaratarak onu tüm muhtemel acıları barındıran bir kutu ile dünyaya gönderdi.

Kutu açıldığı zaman kötülükler içinden kaçar ve insan varlığının değişmez parçası haline gelirler. Burada Parthenon’da Pandora’nın görünmesi, Atinalılara zafer anlarında bir uyarı amacı taşıyor gibi görünebilir.

SONUÇ;

Yapıda ilk göze çarpanlar, alınlık ve frizleri destekleyen sütun serileridir. Antik dönemde, burayı ziyaret eden hacılar, muhtemelen görkemli heykellerle dekore edilmiş muhteşem yapıyı görünce, etkileniyorlardı. Ayrıca, güçlü ve mermer bloklar tarafından kapatılmış, çini süslü, bir de çatı vardı. O dönemde, 69.5 metreyi bulan iç bölümdeki süslemeler ise, yukarıda söz ettiğim gibi olağanüstüydü.

Günümüzde geriye kalanlara gelince, yapıda kullanılan çıplak pantelis mermerleri ve onu mimari bir güzellik haline getiren çizgiler ve biçimdir. Sütunlar ve iç tapınak kalıntıları  arasında yürümek mümkün değil, giriş yasaktır. Çünkü antik dönemde tanrı heykellerinin bulunduğu en içteki kutsal mekana, sadece yüksek düzeydeki rahipler girebiliyorlardı ve aynı uygulama günümüzde de sürdürülüyor. Bu yüzden iç mekanlara girmeye izin verilmiyor.

 

Yunanistan Atina Akropolis Parthenon

Ziyaretçiler bugün, 70 x 30 metre boyutlarında, sütunlarla çevrili dış mekanda gezebiliyorlar. Tapınak yapısında yerinde bulunmayan ve günümüze kalabilen kalıntılar ise, hemen aşağıdaki Akropolis Müzesinde sergileniyor. (Lord Elgin tarafından çalınanlar hariç)

Yunanistan Atina Akropolis Erekhtheion
2017.07.28.Atina.Akropol.30.Erechtheion.5a
Yunanistan Atina Akropolis erekhtheion

EREKHTHEİON

Perikles’in yapım programında, dört büyük yapının sonuncusu, en sıra dışı olanıdır.

Erekhtheinon: Akropolis’in kuzey kenarında, MÖ 421-405 arasında inşa edilmiş İon tarzı tapınaktır. Bu isim: Atina’nın efsanevi krallarından Erekhteus’un şerefine verilmiştir.

Bu kral hakkında Homeros’un “İlyada” destanında söz edilmektedir. Bu kral, tanrı Poseidon ile yakın ilişkisi olan, ünlü Atina kralıdır. Yarı insan yarı tanrı olduğuna inanılan bu kralın Erektheion tapınağının altında gömülü bulunduğuna inanılır veya tapınağın kendisi de “Erekhteus’un Evi” olarak bilinen Mykene sarayının üzerinde duruyor olabilir.

Evet yukarıda da söz ettiğim gibi, tapınak Perikles tarafından görevlendirilen, mimar Mnesicles tarafından yapılmıştır.

Yunanistan Atina Akropolis ErekhtheionErekhteus’un eksantrik tasarımı, çok çeşitli kültlere ev sahipliği yapması ve düzensiz bir zemin üzerine inşa edilmiş olmasından kaynaklanır. Bu kültler içinde, öne çıkan Athena Polias, yani Atina kentinin koruyucusu olarak Athena’dır. Burası, tanrıçanın en eski ve saygın kültüydü.

Ama sözünü ettiğim gibi, tapınak aslında üç değişik tanrıya ibadetin yapıldığı ve değişik mimari stillerin uygulandığı bir yer olarak öne çıkıyordu. Bu tapınakta: Athena ve Poseidon’a tek çatı altında tapınılmıştı.

Panathenaia tören geçidinde, Akropolis’e taşınan ve Parthenon’nun frizinde resmedilen peplos, bu Athena’ya sunulurdu.

Parthenon gibi Erekhtheion da şık kireçtaşı temeller üzerine Penttelikos mermerlerinden inşa edilmişti. Ama bazı ayrıntılar Eleusis’ten gelen koyu kireçtaşından işlenişti. Sütun başlıklarıyla kötü durumda günümüze gelmiş bir friz de dahil olmak üzere, diğer mimari süslemeler ustaca yontulmuştu.

Erekhtheion’un kat planı: doğu-batı ekseninde duran bir ana bina ile biri kuzeyde 6 İon sütunla, daha küçük olan diğeri güneyde 6 ünlü karyatid sütunun bulunduğu yerdedir. Ayrıca, buna bitişik iki sundurma vardır.

Doğu cephesi gelenekseldir. Ancak batıda farklı zemin düzeyleri, kuzey sundurmanın stilobatının ana binanın zemininden ve karyatidli sundurmadan çok daha alçakta olduğu görülebilir.

Tapınağın iç düzeni tartışmalıdır. Çünkü yüzyıllar boyunca yeniden yapılan düzenlemeler antik odaların izlerinin çoğunu silmiştir. Her zaman yanan, altında bir yağ kandili bulunan Athena Polios mabedi, bunun üzerinde bir baca ve çatı ile donatılmış, tunçtan bir palmiye ve Pers savaşlarından bazı ganimetler, ana binada duruyordu.

Yunanistan Atina Akropolis Caryatids Varendasi Heykelleri

Caryatids Varendası Heykelleri 

Bu tapınağın en göze batan bölümü: kuzey bölümünde, sundurmanın bulunduğu yerdeki, sütun görevi gören, bol dökümlü, altı kadın figürüdür. Sundurmanın çatısını, bir sütun gibi destekleyen bu heykeller, zarif kadınsı görünüm vermektedirler.

Bunlar: Peleponnesos şehrinden gelen ve tanrıça için dans eden bakirelerdir. Bu heykeller: ilk yapıldığında, 11 adet olarak bilinmektedir.

Ancak, günümüzde, sadece 4 tanesi Akropolis Müzesinde koruma altına alınarak sergilenmektedir. 1 tanesi, Londra-British Museum da bulunan heykellerin, kalan 6 tanesi kayıptır. Burada tapınak üzerinde görülenler ise kopya heykellerdir.

Yunanistan Atina Akropolis British Museum’da bulunan kalıntılar

Bu verandanın yanında, kuzeyde de geniş bir veranda var. Kuzey verandası, yüksek bir temel üzerine oturtulmuştur. Buradaki binaların çoğu, Romalılar döneminde yapılmıştır.

Tapınağın tavanında ve yerde: tanrı Poseidon’un üç çatallı mızrağıyla vurduğu yeri göstermek için bir delik görülüyor. Tapınmaya gelenler, bu yerdeki deliğe, yiyecek bırakıyorlarmış.

Yukarıda, sözünü ettiğim gibi, aynı çatı altında, üç tanrıya tapınılan bu tapınakta, Athena ve Poseidon yanında, Zeus’a tapınılıyormuş. Bu nedenle, yapının bir bölümü de, Zeus altarı olarak oluşturulmuş. Zeus altarının, Athena tarafından şehre verilen zeytin ağacının altında bulunduğuna inanılır. Roma döneminde, Zeus ve Poseidon mabetleri, feci bir yangın sonucu yanarak yok olmuş.

6’ncı yüzyıla gelindiğinde ise, Romalılar tarafından, tapınak kiliseye çevrilir ve Osmanlı döneminde ise, Atina Valisinin haremi olarak kullanılır.

Evet, gezimize devam ettiğimizde, bu kez, karşımıza: Roma ve Augustus Tapınağı ve bunların hemen sağında: Akropolis Tiyatrosu ve Müzesi geliyor.

2017.07.28.Atina.Akropol.70.Şehir görüntüsü.1b
Yunanistan Atina Akropolis Atina şehir manzarası
2017.07.28.Atina.Akropol.70.Şehir görüntüsü.2ba
Yunanistan Atina Akropolis Atina şehir manzarası
Evet, Akropolis tepesindeki gezimizin son durağı hemen uç kısımda ve üstünde Yunan bayrağı bulunan kuledir.

Buranın hikayesi var. Anlatılanlara göre: II. Dünya savaşında Naziler Atina’yı işgal ettiklerinde, buradaki Yunan bayrağının indirip yerine Alman bayrağı dikmek isterler.

Ancak bir Yunanlı, buna tahammül edemez ve burada asılı Yunan bayrağını kendisine sararak aşağıya atlar.

Gezi bittikten sonra: Atina şehrinin muhteşem manzarasını, Pire’ye ve hatta denize kadar uzanan manzarasını, dört yönden seyredebilirsiniz. Burası sadece antik kalıntıları ile değil, Atina şehrinin muhteşem manzarası ile de beğenilen bir yerdir.

Günümüzden binlerce yıl önce, burada yaşayan insanlarla aynı yere basmak, aynı havayı solumak, inanın gerçekten muhteşem bir duygu, ancak şunu da söylemeden geçemeyeceğim, ülkemizdeki başka Efes olmak üzere birçok antik kalıntı, en az buradakiler ve hatta daha fazla güzel ve önemlidir.

Buradaki önem ise: Yunanlıların burayı çok iyi pazarlamasıdır, inanın kalabalıktan adım atılmıyor.

2017.07.28.Atina.Akropol.7-3
Yunanistan Atina Akropolis Tiyatrosu ve Müzesi
2017.07.28.Atina.Akropol.7-6
Yunanistan Atina Akropolis Tiyatrosu ve Müzesi

AKROPOLİS TİYATROSU VE MÜZESİ

Akropolis’in güney yamacında, iki tiyatro hakimdir. Bunlardan bir tanesi, batıda “Herodes Atticus Odeonu’ dur.

En iyi durumda olan bu yapı, MS 161 yılında Roma İmparatorluğu döneminde inşa edilmiştir. Seyirci kapasitesi 1000 kişidir ve sonradan onarılan bu yapı, günümüzde tiyatro festivallerinde kullanılmaktadır.

Yapının hemen altında “Akropolis Müzesi” var.

Doğudaki tiyatro daha önemlidir ve ismi “Dionysos Tiyatrosu” dur. Yapının kendisi MÖ 4’ncü yüzyıldan kalmadır ve çok defa elden geçirilmiş olmakla birlikte, Atina’nın tiyatro temsilleri geleneği, bu alanda başlamış ve MÖ 5’nci yüzyılda büyük bir gelişme göstermiştir.

Evet bu tiyatro şarap ve eğlence tanrısı Dionysos adına yapılmıştır. Buradaki ilk yapı, MÖ 325 yılında Roma İmparatoru Neron döneminde geliştirilmiş, büyük bir açık hava tiyatrosudur. Eğimli bir arazi üzerinde kurulmuştur ve seyirci kapasitesi 17.000 kişidir.

Evet, tiyatro Atina şehrinin altın çağında, komedi ve dramın doğduğu yerdir. Kentin siyasi ve sosyal kalbi, burada atıyormuş. Yapıdaki en önemli ayrıntı: önemli konuklar için ilk sıralarda bulunan tahtlardır. Bunlardan, aslan pençesi biçiminde ayakları bulunan taht, rahip Dionyios Eleyherios için ayrılmıştır.

Evet: tiyatro, tıpkı atletizm gibi, bir dini kutlama olarak gelişmiştir. Ama kutlamalar her zaman tanrı Dionysos’un şerefine düzenlenirdi.

Sahnelenen: dans, geçit, müzik ve ilahi performansların tümü de orkestra denilen, alçak düz bir zeminde sergilenirdi.

Seyirciler ise theatron adı verilen yüksek alanda otururdu. Orkestranın arkasındaki hafif materyalden arka plana, orijinal olarak çadır veya kulübe anlamına gelen “skene” adı verilirdi.

Tiyatro performanslarına Khoregos denilen varlıklı yurttaşlar destek olurlar ve gösteriler yarışma biçiminde sunulurdu. Kazananlar tripotlar alır ve geleneksel olarak Dionysos Tiyatrosu ve doğuya uzanan Tripotlar Sokağı boyunca ödüllerini sergilemek için anıtlar dikerlerdi.

Lysikrates Anıtı:

Bu “koreg” anıtlarından biridir. MÖ 335-334 yılları arasında yapılmış olup, büyük ölçüde sağlamdır.

Anıt, kare bir kaide üzerinde yükselen silindi bir yapıdır. Yapıda; korent başlıklı sütunlar, sütunları birleştirerek bir kolonad meydana getiren taştan pembe duvarlar, Dionysos’un denize atıldıklarında yunus balıklarına dönüşen korsanlarca kovalandığı bir İon tarzı friz ve tepesinde zafer tripodu için bir kaide ile süslenmiştir.

Korent başlıkları, küçülmüş volütler çevresine dizilmiş akantus yaprakları biçiminde yontulurdu. Biçimleri yuvarlak olduğundan, İon başlıklarına göre her yandan aynı görünmek gibi bir üstünlükleri vardı.

 

AKROPOLİS MÜZESİ:

Müzedeki en etkileyici eserler: Erechteum bakireleri heykelidir. Sütun yerine kullanılan bu heykellerden sadece, dört tanesi, Müzede sergileniyor.

Bunların dışında: tapınakları süsleyen dekoratif alınlık parçaları ve iç tapınakta bulunarak buraya getirilen, Athena adakları görülüyor. Bunların dışında, müzede görebilecekleriniz:

1.Nolu Oda: Bu odada: MÖ.6.yüzyıldan kalma, “bir boğayı parçalayan aslan” görülen, muhteşem bir alınlık var.

2.Nolu Oda: Burada: üç başlı iblis alınlığı ve “buzağı taşıyıcısı adındaki bir erkek heykeli”(bu heykelde; tapınaktaki ayine, kurban edilmek üzere bir buzağı taşıyan genç bir adam betimlenmiş) görülüyor.

6.Nolu Oda: MÖ.480 yılında yapılmış, Kritikos Çocuğu ve Sarışın Çocuk Heykelleri görülüyor.

8.Nolu Oda: Parthenon yapısını süsleyen İon frizlerinden alınma paneller var.

9.Nolu Oda: Karyatidlerin asılları burada sergileniyor.

Geziniz bittikten sonra: müzenin kafeteryasında, mutlaka oturup bir şeyler yemelisiniz. Çünkü, Atina şehrinin en ucuz yemek yenebilecek yerlerinden biridir. Yemekler, oldukça lezzetli.

Evet, Akropolis merkezindeki gezimiz burada bitiyor. Şimdi: Akropolis çevresinde gezimize başlıyoruz.

2017.07.28.Atina.Akropol.80.Yamaçlar.1da
Yunanistan Atina Akropolis Akropolis Çevresi

AKROPOLİS ÇEVRESİNDE GÖRÜLECEK YERLER

Akropolis platosunun bulundu tepenin eteklerinde ve çevre tepelerde, bir takım arkeolojik kalıntılar bulunuyor.

Dönüş yolunda: kutsal yolun bulunduğu, Propylaion yapısını geçip, aşağı doğru yürüyoruz ve hemen sağ bölümde, bir anıt  temelleri görüyoruz.

AGRİPPA ANITI

Anıt: ilk olarak, MÖ.178 yılında, Panathenaia Oyunlarındaki galibiyetin anısına dikilmiştir. İki tekerlekli bir savaş arabası şeklindedir. MÖ.39 yılından, MÖ.31 yılına kadar geçen dönemde ise, burada.  Marcus Antonius ve Cleopatra heykelleri bulunuyormuş. MÖ.27 yılında ise, Atinalılar, kendilerine cömert davranan Roma ordusu komutanı Marcus Agrippa’nın heykelini buraya dikmişler.

Burada, bu yüksek anıtın temelleri görülüyor.

Daha sonra karşımıza, büyük bir anfi tiyatro çıkıyor.

Yunanistan Atina Akropolis Herodes Atticus Tiyatrosu

HERODES ATTİCUS TİYATROSU

Burası, antik dönem Atina şehrinin son büyük projelerindendir. Roma stilinde yapılmıştır. Seyirci kapasitesi, 5000 kişidir. MS.161 yılında, tamamlanmıştır. Yapının yaptıranı ise: Herodes Atticus isimli, zengin bir Romalıdır.

Ancak: MS.3’ncü yüzyıl  sonlarında, yıkılarak yok edilmiştir.

1950 yılına gelindiğinde ise, pantelik mermerleri kullanılarak restore edilmiş ve günümüzde, Atina Festivalinde, gösterilerin yapıldığı bir merkez olarak kullanılmaktadır

Yapının, 3 katlı, taş bir cephe duvarı var. Çatı ise, ahşaptır.

EUMENES STOA

Herodes Atticus Odeion ve Dionysos Tiyatrosu arasında kalan bölümdedir. Roma döneminde: uzun sütunlu bir yürüyüş yolu, Herodes Atticus ve Dionysos tiyatrolarını birbirine bağlarmış. Burası: 1060 yılında yapılmış, ancak günümüzde kalıntılarının çok azı görülebilmektedir.

Dionysos Tiyatrosuna gelmeden önce, burada yine bir yapı var.

ASCLEPEİON

Burası, antik döneme ait bir şifa kaynağıdır.

Dini bölgeyi ziyarete gelen hacılar: Akclepeion’a akın ederlermiş. Burada  bir gece uyuduklarında, ertesi gün rahip tarafından, hastalıkları için çareler bildirilirmiş. Bu çareler: banyoları ve spor salonlarını sık ziyaretler şeklinde geliştirilirmiş.

Aschepeion literatüründe, “yılan” kutsal olarak kabul edilir ve bu yüzden, bir çok şifa literatüründe, yılan kullanılırmış. Zehirsiz yılanlar, yaralı ve hasta yurtlarında, serbest bırakılır ve serbestçe dolaşırlarmış.

Yunanistan Atina Akropolis Perikles Odeonu

PERİKLES ODEONU

Atina Odeonu olarak da bilinir. Dionysos  tiyatrosunun solundadır.

Bu yapı: ilk olarak, MÖ.435 yılında Perikles tarafından yaptırılmıştır.

Yapılış amacı: Panathenaea festivalinin, müzik yarışmalarının kötü hava koşullarında, burada yapılabilmesinin sağlanmasıdır.

BÖLGEDE GEZİLECEK DİĞER YERLER

FİLOPAPPOS ANITI

Akropolis platosunun güneybatısındadır. Burası: son Kommagene yöneticisinin mezarı olarak, 115 yılında yapılmıştır. Kommagene ismi, tarihe meraklı olanlar tarafından hemen hatırlanmış olmalı, bu krallık, günümüzde “Nemrut dağı” bölgesinde, antik  dönemde kurulmuş ve MÖ.62 yılından, MS.72 yılına kadar geçen 134 yıllık sürede bağımsız olarak yaşamıştır.

Filopappos: Atina şehrinde yaşadığı sıralarda, Kommagene hakimiyeti kalmamıştı ama, kendisi bu şehri çok benimsemiş ve cömert davranmış, bunun sonucunda Atinalılar, onun için bu etkileyici mezarı yapmışlardır. Anıtın dış yüzünde: Filopappos’u: iki tekerlekli savaş arabasını sürerken ve Senatodaki görevlerini yürütürken gösteren bir friz görülmektedir.

PNYKS TEPESİ

Akropolis bölgesinin kuzeydoğusundadır. Burası: Atina Meclisinin toplanma yeridir. Pnyks kelimesinin anlamı: “kalabalık veya sıkıca doldurulmuş yer” demektir. Çünkü, antik dönemde, buranın nüfusunun oldukça kalabalık olduğu söyleniyor.

Pnyks toplanma yeri: tepenin zirvesindedir. MÖ.6’ncı yüzyılın sonlarında: şehirde demokrasi kurulduğunda, tartışma odası, Agora’dan, buraya taşınmıştır. Yani, Yunan devlet adamlarının konuşmalarını yaptıkları kürsü, burada bulunmaktadır. Karar oylamaları için ise, 5000 vatandaşın katılacağı düzenlemeler yapılırdı.

AREOPAGOS

Akropolis bölgesinin kuzeyindedir. Areopagos tepesi:; Akropolis giriş gişesinin kuzey çaprazına düşer. Areopagas Konseyi: bu tepede toplanırdı. 51 yılında, Aziz Paulus, burada, konsey üyelerine “Tanrı” üzerine vaazlar içeren konuşmasını yapmıştır. Bu vaazın Yunancasının yazılı olduğu bronz bir plaka, zirveye çıkan basamakların hemen yanındadır. Zirveden, şehrin manzarası muhteşem.