Afyonkarahisar Sandıklı

Afyonkarahisar Sandıklı
Afyonkarahisar Sandıklı

Afyonkarahisar Sandıklı: Ankara-Antalya karayolu üzerinde, özellikle Hüdai kaplıcaları ile öne çıkan, tanınan bir yerdir.

 

ULAŞIM

İl merkezine uzaklığı 60 km dir. Antalya-Denizli karayolu ve İzmir-Ankara-İstanbul demiryolu hattı üzerindedir. Sandıklı-Antalya arası 228 km, Sandıklı-Ankara arası 332 km. Sandıklı-İzmir arası 322 km., Sandıklı-İstanbul arası 515 km, Sandıklı-Konya arası 287 km, Sandıklı-Bursa arası 320 km. dir.

Afyonkarahisar Sandıklı
 

 

GENEL

Ege bölgesinin İç Batı Anadolu bölümünde, Antalya-Ankara kara yolu üzerindedir. İlçenin dört bir tarafı dağlarla çevrilidir. İlçe merkezinde rakım 1070 metredir, ama güneybatıya gidildikçe rakım düşer.

Sandıklı ekonomisinde “haşhaş” üretiminin önemli bir yeri vardır. Haşhaş kültürü, Sandıklı insanının günlük yaşamında çok yoğun yerini alır, hamur işlerinden başka kullanılan sıvı yağa kadar, haşhaş yaşamın değişmez bir parçası olmuştur.

Sandıklı’nın ortasından geçen ve halen üstü kapalı olan çayın kenarında, bir zamanlar 7 tane tabakhane bulunuyormuş. Çevre illerden toplanan deriler bu tabakhanelerde işlenip, ihtiyaç fazlası yurt dışına ihraç ediliyormuş.

 

TARİHİ

Sandıklı ismi nereden gelir? İlçe düz bir ovada, çevresi dağlarla çevrili ve kısmen çukur bir yerde kurulmuş olduğundan, bu durum sandık manzarası gösterir ve bu yüzden ilçeye “Sandıklı” ismi verilmiştir.

Ancak bir diğer bilgiye göre, Hititler bu yöreye “Samuka” adını verirler ve kelime anlamı “Sanduk” dur. Sonradan bölge İyonların saldırısına uğrar ve Samuka şehri “Kutsal Sandık” anlamında “Apamiyakivatos” ismini alır.

Son bir rivayet: Selçuklu komutanlarından Emir Sanduk Bey tarafından, bölge 1072 yılında fetih edilmiştir ve buraya Emir Sanduk ismine atfen “Sandıklı” ismi verilmiştir.

Evet gelelim ilçenin tarihi geçmişine. Yörenin ilk kuruluş tarihi ve kimler tarafından kurulduğu bilinmez. Ancak ilçe merkezine 13 km uzaklıktaki Kusura Kasabasında: Hitit imparatorluğu zamanında Kussar (Kursora) krallığının hüküm sürdüğü bilinir.

Daha sonra Frig hakimiyeti görülür. Frigya arazisinde bölgenin ismi “Pentapolis” dir ve bölgenin 5 büyük şehrinden biri olduğu, şehir adına sikke basıldığı bilinir.

1071 Malazgirt zaferi sonrasında, Emir Sanduk adındaki bir bey, Afyon ve civarını fetih eder. Yörenin tarihi geçmişi hakkında ilginç bir hikaye var. Germiyanoğullarından Sabibataoğulları,

Sandıklının Bizanslıların elinde bulunduğu sırada, muhtemelen 1115 yılında, Bizans beylerinden birinin oğlunun düğününe katılır ve düğüne giderken, beraberinde hediye süsü verilmiş, 80 sandık yüklü 40 deve götürür. Ancak develerde bulunan sandıklarda askerler gizlidir ve bu askerler bir ara sandıklardan çıkar, ufak bir çatışma ile Sandıklı’yı ele geçirirler. Bu nedenle, buraya Sandıklı ismi verilir.

Sandıklı Kurtuluş savaşında önemli bir merkezdir. Kurtuluş savaşı esnasında, ilçe Yunanlılar tarafından birkaç defa işgal edilir, sonra geri alınır. Son yani kesin kurtuluş tarihi, 12 Eylül 1921 günüdür.

Büyük Taarruzun ünlü komutanlarından Miralay Reşat Bey, vefatının ardından Sandıklı Şehir Mezarlığına defnedilmiş ve adına bir anıt mezar yaptırılmıştır. Ancak takip eden süreçte, naaşı Ankara Devlet Mezarlığına nakledilmiş, ancak anıt mezar yerinde muhafaza edilmiştir.

Atatürk, 13 Mart 1930 tarihinde, Antalya’dan Ankara’ya dönerken Sandıklı’ya uğramış ve bir müddet kalmıştır.

1934 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesinin ardından, 1935 yılında yapılan ilk belediye başkanlığı seçiminde, Sandıklı’da Cemile Yaman isimli bir bayan Belediye Meclis Azası olarak seçilerek belediye meclisine girer.

1924 yılında ilçe olur.

Sandıklı Leblebi
 

 

NE SATIN ALINIR

Sandıklının nesi meşhur denildiğinde ilk akla gelen “leblebi” dir. Evliya Çelebi, Sandıklı’dan söz ederken “Sandıklı’da 40 leblebici dükkanı bulunduğunu yazar” Ancak bu dükkanlardan günümüze sadece birkaç tanesi gelmiş olsa da, modern imalathanelerde üretim yapan leblebiciler, Sandıklı’da oldukça meşhurdur. Evet Sandıklı’dan leblebi satın alabilirsiniz.

Sandıklı Meslek Yüksek Okulu
 

 

SANDIKLI MESLEK YÜKSEK OKULU

Afyon Kocatepe Üniversitesine bağlıdır. 1993-1994 öğretim yılında, Turizm ve Otel İşletmeciliği ve İşletme programları ile öğretime başlamıştır. 1994-1995 yıllarında, kendi binasına taşınmıştır. Son olarak, 7 normal öğretim programı ve 5 ikinci öğretim programı olmak üzere 12 programda öğretim yapılmaktadır.

 

SANJET

Sandıklı Hüdai kaplıcalarında ve diğer açılmış kuyulardan sıcak su rezervleri, İlçe merkezinde bulunan iki ana eşanjör sistemine su basılır ve normal şebeke suyu ısıtılır. Isıtılan su, sıcak su hattına sevk edilir ve böylece binaların ısıtılması sağlanır. İlçe merkezindeki konutların yüzde 85’i ısıtılmaktadır. Ayrıca Hüdai kaplıcalarının ısıtılması ve termal kullanımı için jeotermal su kullanıma hazır hale getirilmektedir. 

 

NE YENİR-NE İÇİLİR

Yöreye özgü yemeklerde genellikle haşhaş ve patates bolca kullanılır. Buraya yolunuz düşerse “ekşili kabak yemeği” tatmalısınız. Ayrıca “toyga çorbası” denemelisiniz. Kaymak, Sandıklı mutfağının vazgeçilmezleri arasındadır. Tatlı olarak kaymaklı ekmek kadayıfı önerilir.

Afyonkarahisar Sandıklı
 

 

GEZİLECEK YERLER

Sandıklı Ulu Camii
 

 

ULU CAMİ

İlçe merkezinde Cuma mahallesi, Yukarı Pazar Meydanındadır. Sandıklı’nın en büyük camisidir. 

Cami, 1379 yılında Germiyanoğulları döneminde ünlü beylerden Alaeddin Keykubat’ın oğlu Bahauddin Ömer tarafından yaptırılmıştır. 

Caminin mimarı hakkında bilgi yoktur. Muhtemelen Sandıklı Kadısı Abdullah oğlu Aydemir olduğu düşünülmektedir.  

Bir belgede, burada mezarlık içinde bulunan bir kilise yıkılarak üstüne bu caminin yapıldığı yazılıdır. İç kapı sağında dokuz satırlık Arapça kitabe vardır.

Önceleri tek kubbeli bir mescit olarak yapılmıştır.

16’ncı yüzyılda onarım sırasında pencereler seviyesinden yeniden inşa edilmiş, 20’nci yüzyılda kapalı bir son cemaat yeri ve avlusuna bir şadırvan ilave edilmiştir.

Sandıklı Ulu Camii
 

Cami, günümüzde kubbe ile örtülmüştür.

Kare planlı bir harim, harimin kuzeyinin bütünü ve batı cephesini içine alan bir son cemaat yeri, son cemaat yerinin bittiği noktada, batı cephesinin ortasında yer alan bir minareden oluşur.

Sandıklı Ulu Camii
 

Yapının pencerelerinin üst kesimlerinden itibaren, 19’ncu yüzyılda yapılan onarımla yenilenmiştir.

Çünkü malzeme ve inşa tekniği değişmektedir.

Belli bir seviyeye kadar duvar kaba yontu ve moloz taşla, aralarına yer yer tuğla kullanılarak, yığma duvar tekniğiyle inşa edilmiştir.

Belirtilen seviyenin yukarısında ise tek sıra kesme taş, beş sıra tuğla almaşık düzendedir.

Sandıklı Ulu Camii
 

Kubbe, dışarıdan altıgen bir kasnak üzerine oturtulmuştur.

Süslemenin en yoğun ve en dikkat çekici yüzeyi olan kubbe, Arapça yazılar, cami tasvirleri ve bitkisel süslemelerle göze çarpar.

Kubbenin göbeğinde dev bir madalyon ve dışını çevreleyen çelenk motifi ile gırland motifli şeritler vardır.

Madalyonun merkezinde “Mührü Süleyman” olarak bilinen altı kollu yıldız ve bu yıldızı çevreleyen sülüs yazısı görülür.

Siyah zemin üzerine yerleştirilen motifin çevresinde ince dört şerit sıralanır.

İçten dışa doğru olarak sırasıyla, ilk şeritte kıvrım dallar ve bu dallardan çıkan tohumlar, ikinci şeritte yan yana dizilmiş bir kompozisyonda yaprak ve çiçek motifleri, üçüncü ve dördüncü şeritte ise alçı kabartma girland motifleri bulunur.

Sandıklı Ulu Camii
 

Kubbenin alt kısmında, kuşatma kemerinin üstünde ve mihrap ile aynı eksene denk gelen, caminin en dikkat çeken süslemelerinden olan iki cami tasviri görülür.

Sağ taraftaki tasvirin hemen yanında “Resmi Sultan Ahmet Camii Şerifi”, sol taraftakinin altında “Resmi Tophanei Amire Camii Şerifi” yazmaktadır.

Yazıların altında ise, 1870 tarihi bulunur. Mimari tasvirler, dönemin diğer cami tasvirlerinden farklı olarak bir çerçeve içine alınmadan ya da bir doğa ile iç içe tasvir edilmemiş, bundan ziyade bağımsız, havada uçarmış gibi tasvir edilmiştir.

Renk olarak gri ve mavi tonları kullanan sanatçı, iki boyutlu perspektif algısı yaratmıştır. İki camide de iki cephe tasvir edilirken yine iki caminin ön ce sağ cepheleri gösterilmiştir.

Sandıklı Ulu Camii
 

Pencere alınlıklarında ise genel olarak geometrik ve bitkisel süslemeler yer alır.

Alt seviyede bulunan mazgal pencere alınlıklarında iç içe geçmiş palmetlerin, rumilerle sonlandığı kıvrım dalların ve merkezinden kübik bir form hissi veren vazodan çıkan çiçek motifinin bulunduğu kompozisyonlar tasvir edilmiştir.

Sandıklı Tarihi Hisar Kalesi
 

 

TARİHİ HİSAR KALESİ-SANDIKLI KALESİ

1325 yılında, Germiyan sultanı Çelebi Hüsamettin Yakup Bin Umur Bey tarafından, Mimar Çoban’a yaptırılmıştır.

Kale, yığma topraktan oluşan bir höyük üstündedir. 3 kat surla çevrilmiştir.

Güneye bakan dış kale kapısı üzerindeki, iki büyük parça mermerden oluşan kitabe, önemli bir tarihi belgedir.

Bu kitabe, kale zamanla yıkılınca, bulunduğu yerden alınmış Çavuş Camii yanına getirilerek, buradaki cami çeşmesinin yan dikmelerine konulmuştur.

Kale kitabesinde bir sıfat “Büyük Çelebi” sözü dikkat çeker.

Çelebi, Mevlana Celaleddin Rumi’nin evlatlarına verilen bir sıfattır.

Mevlana’nın torunu Mutahhare hanımın oğlu olduğu kesin olarak bilinen Hüsameddin Çelebi I, Yakup Bey’in bu kitabede Çelebi Azam sıfatını kullanmasının anlamı budur.

Büyük Çelebi Hüsameddin Yakup bin Umur’un ismi Sandıklı kale yazıtında geçmesine rağmen, türbesi Şuhut ilçesi Seydisultan (Ulupınar) dadır.

Ancak günümüzde, kalenin sadece 10 metrelik bir bölümü ayakta kalmıştır.

Sandıklı Ali Çavuş Çeşmesi
 

 

ALİ ÇAVUŞ ÇEŞMESİ

Hisar mahallesinde, Çavuş camisine bitişik bir Osmanlı dönemi çeşmesidir.

Kesme taş kaplama olup, her iki kemer ayağındaki mermer yazıtlar, Sandıklı kalesinin Germiyanoğlu Yakup tarafından günümüzde Hisar denilen höyük üzerine kale yapıldığını gösteren kale yapım yazıtlarıdır.

Çeşme, 19’ncu yüzyılda yapılmıştır ve yapım kitabesi, kemer iç yüzeyine yerleştirilmiştir.

Sandıklı Miralay Reşat Bey Mezar Anıtı
 

 

MİRALAY REŞAT BEY MEZAR ANITI

27 Ağustos 1922 günü Çiğiltepe’yi ele geçirmekle görevlendirilen 57’nci Tümen Komutanı Miralay Reşat Bey, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal’e tepeyi yarım saat içinde ele geçirmek için söz vermiştir.

Ancak sözünü yerine getiremez ve tabancası ile intihar eder.

Ne var ki, bu kahramanın intiharının ardından kısa bir süre sonra Çiğiltepe, Türk askerleri tarafından ele geçirilir.

Sandıklı Miralay Reşat Bey Mezar Anıtı
 

Büyük Taarruzun ünlü komutanlarından Miralay Reşat Bey, vefatının ardından Sandıklı Şehir Mezarlığına defnedilmiş ve adına bir anıt mezar yaptırılmıştır.

Ancak takip eden süreçte, naaşı Ankara Devlet Mezarlığına nakledilmiş, ancak anıt mezar yerinde muhafaza edilmiştir.

Sandıklı Yunus Emre Mezarı
 

 

YUNUS EMRE MEZARI

1985 yılında İlçeye bağlı Yeniçay köyünün ismi “Yunus Emre Mahallesi” olarak değiştirilmiştir.

Bu mahallede Çanlı ve Sel isimli iki çay bulunmakta ve bu çayların birleştiği noktada bir mezarlık vardır.

Sandıklı Yunus Emre Mezarı
 

Bu mezarlığın içinde “Yunus Emre” nin mezarının bulunduğu iddia edilir.

Önceleri bir taş yığını olan mezar, sonradan yaptırılmıştır.

Daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum, malum Anadolu’da bir çok yerde Yunus Emre’nin mezarı olduğu iddia edilen yerler var, ama unutmamak gerekir ki, hepsi iddia, burası da iddia.

Sandıklı Taptuk Emre Türbesi
 

 

TABTUK EMRE TÜRBESİ

Türbe, bir çıkmaz sokağın arasında kalmıştır. Yunus Emre ve Tabtuk Emre Türbelerinin arası 100 metredir.

Sandıklı Tabtuk Emre Türbesi
 

Yunus Emre’nin hocasıdır. Daha doğrusu Yunus Emre, Tapduk Baba’nın dervişidir.

Horasan erlerinden olan Taptuk Emre, Cengiz Han’ın baskıları nedeniyle Anadolu’ya göç etmiştir.

Türbe, önceleri kesme taştan yapılmış bir mezar iken, sonra üstü betonarme bir çatı ile örülerek türbe haline getirilmiştir.

Sandıklı Kültür ve Sanat Evi
 

 

SANDIKLI KÜLTÜR VE SANAT EVİ

Bu bina; 1932 yılında inşa edilmiştir. Erken Cumhuriyet dönemi mimari özelliklerini taşır.

Ahşap ve kerpiç malzeme kullanılarak yapılmıştır.

Bina 2006 yılında Karagözler sülalesinden satın alınmıştır.

Her türlü kültürel ve sanatsal faaliyetlerde kullanılmak üzere, üst katta ayrıntılı tadilat yapıldı.

Binanın giriş ve orta katı, kıraathane olarak kullanılıyor.

Ayrıca halk oyunları ve Türk halk müziği ve benzeri kurslar açılıyor.

Sandıklı Hıristiyanlık Devri Yazıtı
 

 

HIRİSTİYANLIK DEVRİ YAZITI

Phrygia bölgesindeki Sandıklı Ovası: Helenistik ve Roma dönemlerinde Eukarpitikon Perion ovası olarak adlandırılmakta ve burada Eukarpia (bugünkü Emirhisar), Brouzos (Karasandıklı), Hieropolis (Koçhisar), Otrous (Yanıkören ya da Otluk) ve Stektorion (Menteş) adında, 5 şehir bulunuyordu. 

Bu şehirler, Bizans döneminde birlik oluşturmuş ve yöreye Pentapolis (Beş Şehir) ismi verilmiştir. 

Pentapolis’e üye olan Koçhisar’da bulunan bir mezar yazıtı parçası, sadece Anadolu’da eren Hıristiyanlık dönemine ait bilgileri arttırmakla kalmaz, aynı zamanda kilise kayıtlarına göre MS II yüzyılda, bu yörede yaşamış olduğu söylenip yazılan Aberkios (Latince Abercius, Avircius, Avercius) adındaki bir Hıristiyan Azizi ile ilgili kuşku ve tartışmalara da son vermiştir. 

Aziz Aberkios’un hayat hikayesi kadar, Hıristiyan yazıtlarının kraliçesi diye nitelenen bu yazıtın bulunuş öyküsü de son derece ilginçtir. 

Yazıtın bulunuş hikayesi:

IV Yüzyılda yaşayan, bir Hierapolis’li Roma İmparatorlarından Marcus Aurelius devrinde (MS 161-180) Phrygi’daki Hierapolis kentinin piskoposu olan Aberkios adındaki bir Hıristiyan Azizin hayat hikayesini ve onun yarattığı mucizeleri ayrıntılarıyla kaleme almıştır. 

Latince olarak Vita Abercii (Aberkios’un Hayatı) adı ile bilinen bu metin sayesinde büyük bir ün kazanan Aberkios, Kilise tarafından her yılın Ekim ayının 19’ncu gününde anılır ve hatta Havari Paul ile bir tutulur olmuştur. 

Vita Abercii adlı eserde, Aberkios hakkında şu bilgiler yer almaktadır. “Üzerine ellerine meşaleler alan kızgın bir kalabalık Aberkios’un evine yönelirler. Amaçları evi yakıp yıkmak ve Aberkios’u öldürmektir. Aberkios yanına müritlerini alıp pazar yerine (Agora) götürür ve orada vaaz vermeye başlar. Oraya ulaşan kalabalık tam piskoposa saldıracak iken, bir rastlantı sonucu, üç kişiye sara (epilepsi) nöbeti gelir ve Aberkios onları oracıkta iyileştirir. Bunun üzerine saldırganların tümü Hıristiyanlığı kabul eder ve ertesi günü en az 500 kadar kişinin vaftiz töreni yapılır. Bu olayı izleyen günlerde Aberkios’un evi sadece Büyük Phrygia’dan değil, aynı zamanda Asia, Lydia ve Karia eyaletlerinden gelen inançlı ziyaretçilerin hücumuna uğrar. 

Birkaç gün sonra Aberkios’un vaazını dinlemek üzere kör bir zengin kadın gelir. Bu kadın, İmparatorun dostu olan ve onunla önemli konularda sık sık yazışan, nüfuslu ve saygın kişi Euxeinianus Pollio’nun annesi Phrygella’dır. Phrygella, Hıristiyanlığa geçtiğini açıklar açıklamaz gözleri görmeye başlar. 

Aberkios ve müritleri, Hierapolis’in civarındaki köy ve çiftlikleri ziyaret ederler. Bir hamamları olmadığı için, köylülerin sağlık durumu içler acısıdır. Suyu bol bir nehir olan Kludros’un (günümüzdeki Karadirek ya da Hamam Çayı) yanında Agros adlı yere geldiklerinde, Aberkios diz çöküp burada bir sıcak su fışkırsın diye dua eder. Ardından bir gök gürlemesi ile birlikte, onun diz çöktüğü yerin hemen az ilerisinde, yerden sıcak su yükselmeye başlar. Yöre halkı daha sonra burada yıkanabilmesi için derin havuzlar inşa eder.

Bir gün bir cin, Aberkios’a güzel bir kadın kılığında görünür ve Aberkios’a Roma’da görüşeceklerini söyler ve ortadan kaybolur. Bu cin Roma’ya uçar ve Marcus Aurelius’un 16 yaşındaki kızı Lucilla’yı ele geçirir ve onu çıldırtır. O sırada Lucilla, Marcus Aurelius’un taht ortağı Lucius Verus’la evlenmek üzeredir. Bu arada Marcus Aurelius, Verus’u Parthlarla savaşmak üzere doğuya göndermiştir. Yapılan plana göre, Marcus Aurelius ve nişanlıların belli bir tarihte Ephesos’daki Artemis Tapınağında buluşup düğün yapacaklardır. Ama bu plan suya düşer, çünkü Marcus Aurelius, Verus’a bir mektup yazarak Germanların Ren nehrini geçtiklerini ve Romalıların kent ve köylerine saldırılar düzenlediklerini, bu nedenle kendisinin doğuya yolculuk etmesinin mümkün olmadığını, bu nedenle düğünün ertesi yıla ertelenmesi gerektiğini belirtir. Bu mesaj Verus’a Ephesos’a doğru yaptığı gemi yolculuğu sırasında ulaşır. Buna biraz kızar yine de kışı geçirmek üzere Antiokheia’ya gider. 

Evet bu anılar, bu yazılar böyle devam eder.

19’ncu yüzyılın bazı bilim adamları, Aberkios’un Hayat Hikayesinden (Vita Abercii) ve onun mezar taşına ilişkin söylemlerin doğruluğundan kuşku duyuyorlardı. Çünkü Aberkios’un biyografisi sonraki bir devirde, yani onun ölümünden en az 200 yıl sonra yazılmıştı.

Eğer İskoçyalı Profesör W.M. Ramsay’ın 19’ncu yüzyıl sonlarında Phrygia bölgesinde yaptığı devrim niteliğindeki keşif ve saptamaları olmasaydı, Aberkios’un gerçekten tarihi bir kimlik olup olmadığı konusunda kuşkular sürecekti.

Bu bilim adamı, Sandıklı ovasının kuzeyinde bulunan Kılandıras (Karadirek) köyündeki caminin önünde, MS 215-216 yıllarına tarihlenen ve Antonius oğlu Aleksandros adındaki bir Hıristiyana ait olan ve Hieropolis kentinin adını kaydeden bir mezar yazıtı buldu. 

“Seçilmiş bir kentin vatandaşı olarak, bedenim için bir istirahatgah olsun diye, bu mezarı sağlığımda yaptırdım. Ben Aleksandros: Antonius’un oğlu ve Aziz Çoban’ın bir öğrencisi. Ama kemse benim mezarımın üzerine bir başka ölü gömmesin. Bunun aksine davranan kişi, Romalıların hazinesine 2000, sevgili vatanım Hieropolis’e de 1000 altın sikke ödesin. Bu yazı, 300 yılının, 6 ayında, benim sağlığında yazıldı. Gelip geçene ve bizi hatırlayana huzur dilerim.”

Ramsay, efsanevi Aberkios’un mezarını bulmak için, 1883 yılında Sterrett ile birlikte tekrar Sandıklı yöresine geldi. 

Ramsay ve Sterret, bugünkü Hüdai kaplıcalarında, erkekler hamamının girişindeki duvarda kullanılmış iki mermer yazıt parçası buldular. Bu iki parçayı bir araya getirdiklerinde bunların Phrygia’da çok yaygın olarak görülen formdaki bir mezar altarına ait olduğunu anladılar. Aleksandros’un mezar şiirindeki alıntılardan, Vita Abercii’den ve yeni bulunmuş olan bu iki yazıt parçasından hareketle Aberkios’un mezar şiirinin tam bir metnini elde etmek mümkün oldu. Aberkios’un 22 mısralık şiirinin düzyazı olarak çevirisi şöyledir.

“Seçilmiş bir kentin vatandaşı olarak bedinim için bir istirahatgah olsun diye, bu mezarı sağlığımda yaptırdım. Adım Aberkios. Ve ben Aziz Çoban’ın bir öğrencisiyim. ………………………  Ben Aberkios, bunların taşa yazılmasını bizzat kendim emrettim. Doğrusu, bu sırada 72 yaşındaydım. Bunları anlayan ve inancı olan herkes Aberkios için dua etsin.”

Sonuç olarak, günümüz Hıristiyanlık dünyası tarafından Aziz olarak anılan ve kimi zaman İsa’nın Dört Havarisi ile eşdeğer görülen Aberkios, hiç kuşku yok ki günümüz Sandıklısı’nın yanıbaşındaki Koçhisar’da (Hieropolis) yaşamış, burada piskopos olarak görev yapmış ve yine burada gömülmüştür. 

Sandıklı’da Hüdai Kaplıcaları bölgesinde, 1892 yılında bulunan Aziz Abercius’a ait bir kitabe, o zamanın padişahı Sultan II. Abdülhamit tarafından Vatikan’a hediye edilmiştir.

Vatikan’a hediye edilen bu kitabe, Aziz Abercius’un mezarının Sandıklı’da bulunduğunu gösterir ve Hıristiyanlık tarihi açısından son derece önemlidir.

Hatta, Hıristiyanlık Devri Yazıtlarının Kraliçesi” olarak değerlendirilir.

Sandıklı Vita Abercil Kitabı
 

 

Vita Abercil Kitabı

Aziz Abercius, Hüdai kaplıcalarının yakınında bulunan Hieropolis (günümüzdeki Koçhisar) şehrinde yaşamış ve 1600 yıl önce yazdığı kitabında hayatını anlatmıştır.

Bu kitabın Türkçeye çevrilmesi ve kaplıca tarihine ışık tutması bekleniyor.

Kitaptan anlaşıldığı üzere: kaplıca sıcak sularının doğal yollarla çıktığı yerler Dümbültek tepe mevkiidir.

Buradan çıkan suların biriktiği, dağıtımlarında kullanılan taşlar ve oyulmuş havuzlar bulunmuştur.

Bu mevkide, kuyu benzeri bir yerden köpürerek, fokurdayarak çıkan sular kaynadığı için “Dümbüldek” ismi verilmiştir.

Yine bu kitapta yazan bir olay var.

Roma İmparatoru Marcus Aurellius’un 16 yaşındaki kızı hasta olur.

Kızının tedavisi için, iki adamını Sandıklı’ya gönderir.

Aziz Abercius’u Roma’ya davet eder.

Bu davet üzerine Roma’ya giden Aziz Abercius, imparatorun kızı Lucilla’yı tedavi eder.

Roma imparatorunun annesi Faustina, Abercius’un bu iyiliğine karşılık, Hüdai kaplıcalarına bir mimar gönderip hamam yaptırır.

Bu hamam günümüzde yoktur.

Sandıklı Hüdai Kaplıcaları
 

 

HÜDAİ KAPLICALARI

Kaplıcalar ilçe merkezine yaklaşık 8 km uzaklıktadır.

İl merkezine ise 70 km uzaklıktadır. Afyonkarahisar-Antalya karayolunun 65’nci kilometresinde, güney batı yönündedir.

Kaplıcaların 20 km ilerisinde Akdağ Tabiat Parkı vardır.

Sandıklı Hüdai Kaplıcaları
 

Önce biraz bölgenin tarihinden söz edelim.

Çünkü Sandıklı’nın şifalı sularının tarihi çok eski dönemlere kadar gider.

Hatta şifa dağıtan çamur banyolarının ünü Frigyalılara kadar uzanır.

Frigya arazisinde bulunan Sandıklı, o dönemde “Pentapolis” olarak biliniyordu.

Hz İsa’nın 12 havarisinden biri olan Paulus, bu yörede piskoposluk yapmıştır.

Yahudiliğin tarihçesini anlatan Talmud’un 315’nci sayfasında, Frigler döneminde, bu yörenin şarap ve hamamlarının meşhur olduğu yazılıdır.

Frigler ve sonraki dönemde buraya Frigya Salutaris (Şifalı Frigya) denilmiştir.

Sandıklı Hüdai Kaplıcaları
 

Latincede “dertlerden kurtulma” anlamına gelen “salut” sözcüğü yerine günümüzde “Allah korusun, şifa versin” anlamına gelen “Hudai” kelimesi kullanılmaktadır.

Sandıklı Hüdai Kaplıcaları
 

Kaplıcaların bulunduğu alan, bir termal tatil köyüdür.

Burada: doğal saunalar, kardelen çamur banyoları, umumi ve saatlik havuzlar, apart ve kür merkezleri vardır.

Kaplıcalarda bulunan termal su, yer altından 72 derece sıcaklıkta çıkar.

Çamur banyoları

Hüdai kaplıcalarını, diğer kaplıcalardan ayıran en önemli özellik, ünü tüm dünyaya yayılmış olan çamur banyolarıdır.

Bu mucizevi çamur banyoları 500 metre devam eden jeolojik bir çatlağın, farklı yerlerinde kaynayıp 68 derecelik sıcaklığa ulaşan şifalı su ile özel şekilde hazırlanan toprağın karışımından oluşur.

Sandıklı Hüdai Kaplıcaları
 

Toprak, 68 derece sıcaklıktaki şifalı su ile karıştırılınca 40-45 derece sıcaklıkta bir çamur oluşur.

Bu toprak, kaplıca yakınlarından sağlanan, çok az kumlu kızıl bir kildir.

Çamur banyosu küvetini 30 cm kalınlığında dolduran kil, üzerinden geçirilen sıcak kaplıca suyu ile çamur haline getirilir.

Sıcak kaplıca suyu, çamurun üzerinde 3-5 cm kalınlığında bir süre bekletildikten sonra kesilerek küvetten tamamen akıtılır.

Sonra kürekle açılan çamurun içine, hasta başı dışarıda kalacak şekilde uzanır, üstü çamur ile örtülür.

Belirli bir süre çamurun içinde kalan hasta için günde bir defa bu işlem uygulanmalıdır.

Bu çamur banyosunun: nevrit, nevralji, kırık-çıkık tedavileri, her türlü romatizmal hastalıklar, çocuk felci ve kadın hastalıklarında yararlı olduğu onaylanmıştır.

Sandıklı Akdağ Tabiat Parkı
 

 

AKDAĞ TABİAT PARKI

İlçe merkezine bağlı Sorkun köyünden 10 km sonra, köy meydanında yönlendirme tabelaları bulunuyor.

Milli parka ulaşım yolu oldukça zorlu, virajlı ve dar parke bir yolla buraya ulaşılıyor.

Tabiat Parkı, Türkiye’nin 49’ncu Milli Parkı olarak ilan edilmiştir. 

Sandıklı Akdağ Tabiat Parkı
 

Buraya giriş ücretlidir.

Göl kenarında oldukça fazla piknik yeri ve içme suyu vardır. Ayrıca, küçük stantlarda gözleme, katmer, ayran, ızgara köfte ve çay satılıyor.

Sandıklı Akdağ Tabiat Parkı
 

Park alanında 124’Ü endemik olmak üzere 1058 bitki türü bulunmaktadır. Ayrıca bölge yabani hayvan hayatı açısından da oldukça zengindir. Burada Yılkı atları ile geyikleri görmek mümkündür. Yine kara akbaba, kızıl akbaba, sakallı akbaba ve küçük kartal gibi yırtıcı kuşlar da bulunuyor. 

Burada: patika yollar, atlı gezi yolları, bisiklet parkurları, yaban hayatı izleme noktaları, gölet, gölcükler ile günübirlikçiler ve kampçılar için yapılmış sosyal tesisler ve bungalovlar bulunuyor.

Bungalov evler de buranın canlanması için güzel bir girişim olmuştur. 

Sandıklı Akdağ Tabiat Parkı
 

Yürüyüş yapmak isteyenler, yaklaşık 20 km uzunluğundaki kanyona girebilirler ve özellikle kanyonda Çivril gölüne dökülen Akçay görülmelidir. Kanyon boyunca trekking yapılıyor.

Sandıklı Tokalı Kanyonu

TOKALI KANYONU:

Akdağ Tabiat Parkındadır. 

Büyük iki kaya arasına sıkışmış bir başka kayadan dolayı, bu kanyona Tokalı Kanyon denilmiştir. Bu sıkışmış kanyon, yani toka, kanyonun son bölümünde bulunuyor. 

Evet burayı geçmek için, özel kıyafetler giymek gerekiyor. Tahminen 20 km uzunluğundadır. Yürüyüş yaklaşık 7-8 saat sürmektedir. 

Kanyonun içinden Çivril gölüne dökülen Akçay geçmektedir. 

Kanyonun genişliği 10-15 metreden 1-1.5 metreye kadar daralıyor. 

Kanyonu geçerken bazen yüzmek, bazen de tırmanmak gerekiyor. 

Gerekli emniyet tedbirleri alınmadan kanyonu geçmek mümkün değil.

Bu nedenle mutlaka uzman kişilerle birlikte, onların nezaretinde kanyon geçilmelidir. 

Kanyon boyunca önünüze çıkan kayalara inip çıkmak yorucu olsa da sonuna ulaşıp Tokalıyı görünce yorgunluğunuz geçecektir. 

 

Sandıklı Kusura Höyük

 

KUSURA HÖYÜĞÜ:

Kusura höyük, İlçe merkezinin 12 km güneyinde, Kusura köyünün batısındadır. Kusura Kasabasında, başkenti Kusura olan Hitit İmparatorluğunun bir bağlısı Kussar krallığı hüküm sürmüştür. 

Kusura höyük, Anadolu’da Cumhuriyet döneminde kazısı yapılan ilk örneklerden birisidir. Kusura kazısı, 1935-1937 tarihleri arasında Amerika Cambridge Üniversitesi adına arkeolog Winifred Lamb tarafından yapılmıştır. Kazı sonucunda: MÖ 3000-1500 yılları arasına tarihlenen üç kültür katı ortaya çıkarılmıştır. 

Tepenin çapı 400 metre, yüksekliği ise 14 metredir. 

En yoğun yerleşme: B katındadır. (Eski Tunç Çağı Ö 2500-2000) 

Burada bazı sokaklar çevresinde yan yana dizilmiş evler, odalar bulunmuştur. Birbirine bitişik küçük odalardan oluşan dikdörtgen evlere, uzun duvarların ortasından açılan kapılardan girilmektedir. Odaların temelleri taştan, onun üstündeki duvarları kerpiçten yapılmıştır. Odalarda fırın ve onun yanında ocak bulunmaktadır. Oda zemini sıkıştırılmış topraktan, tavanı, direklerin taşıdığı atkılar üzerine dizilen kalasların ve merteklerin üzerine sıvanan çamur ve toprak tabakasıyla örtülmektedir. 

Kusura B yerleşmesi, Orta ve Geç Tunç Çağına (MÖ 2000-1500), yani Asur Ticaret Kolonileri ile Eski Hitit devleti zamanlarını göstermektedir. Bu dönemde şehrin etrafında oldukça kalın ve düzgün bir surla çevrilmiş, daha büyük ve sağlam binalar inşa edilmiştir. 

Buradan çıkarılan eserler, Afyonkarahisar Müzesindedir ve Bakır Çağını yansıtır. 

Sandıklı Kusura İdolü

Son bir not: Christies müzayede şirketi, 2014 yılında TC Kültür Bakanlığının kanıt niteliğinde sunduğu bütün belgelere rağmen, Kusura höyükte bulunan 4700 yıllık “Kusura İdolünü” satışa koymuş ve 43.750 sterline satmıştır. 13.4 cm yüksekliğindeki mermer idolün tanıtımında, Kusura kökenli olduğu da yazılmıştır. 

 

 

 

Afyonkarahisar şehri tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için.

 

Isparta Gönen

Isparta Gönen
 

Isparta Gönen: İl merkezine 25 km uzaklıktadır. Isparta-Burdur karayoluna 5 km uzaklıktadır. Deniz seviyesinden yüksekliği 1050 metredir. Tınaz tepenin hafif meyilli yamaçlarına yerleşmiştir.

Uzun yıllar “Konak” ismi ile de anılan Gönen, Konan ismini kervancıların İzmir-Aydın kervan yoluyla İç Anadolu’ya geçerken Gönen höyüğündeki fener nedeniyle, burada konaklamalarından almıştır.

Isparta Gönen
 

İlçede turizm önemli bir potansiyel olarak değerlendirilmekte, Güneykent beldesinde yapılan gül turizmi, son yıllarda 15 bin civarında turistin buraları ziyaret etmesine sebep olmuştur. Ayrıca Yunus Emre hakkında da türbesinin burada olmasına istinaden çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir.

Isparta Gönen
 

 

TARİHİ

Roma imparatoru Augustus’un, Pisidia bölgesinde kurduğu 4 şehirden birisidir.

Sonraki dönemde, bölgede Hamitoğlu Beyliğinin egemenliği görülür.

Hamitoğlu Hüseyin Bey, toprakların büyük bölümünü Osmanlı Sultanı I. Murat’a satmış ve Gönen’e çekilerek geri kalan topraklarını buradan idare etmiştir.

İstiklal savaşında İtalyanların Antalya’yı işgallerinden sonra, işgale Burdur ve Isparta yönünde devam edeceklerinin anlaşılması üzerine Isparta’da mahalli direniş çalışmaları başlatılmıştır.

Bu çalışmaların önderliğini yapan Hafız İbrahim teşkilatlanmayı gerçekleştirmek için, 22 Haziran 1919 tarihinde bir bildiri yayınlar.

Bu bildiriyi duyan Gönenliler bir toplantı yaparak, Gönen’den 76 gönüllüyü hemen Isparta’daki birliğe göndermişlerdir. Gönen 1990 yılında ilçe olmuştur.

 

ELMA

İlçede en fazla gelir getiren ürün elmadır. Toplam 8930 dekarlık alanda 16 bin ton elma hasat edilmektedir. En fazla elma varlığı Senirce köyündedir.

Isparta Gönen

 

GÜL

İlçede 3758 dekar alanda yağ gülü üretilmekte ve 1425 top yağ gülü çiçeği elde edilmektedir. Isparta il genelinde en fazla gül üretimi burada yapılmaktadır. Elde edilen gül yağı, özellikle Arap ülkelerine ve Avrupa ülkelerine ihraç edilmektedir.

Isparta Gönen Meslek Yüksek Okulu

 

GÖNEN MESLEK YÜKSEK OKULU

Süleyman Demirel Üniversitesine bağlı Meslek Yüksek Okulu; Muhasebe Programı ve Büro Yönetimi ve Sekreterlik Programları ile başlamış ve 2004 yılında Gönen’e taşınmıştır. Halen Yüksek Okul bünyesinde 7 bölüm ve 11 programla eğitim ve öğretime devam edilmektedir.

Isparta il merkezindeki Üniversite kampüsüne 17 km uzaklıktadır.

GEZİLECEK YERLER

Gönen Eski Hamam
 

 

ESKİ HAMAM

İlçe merkezinde Cami mahallesi Hamam Sokaktadır. Mülkiyeti Gönen Belediyesine, sorumluluğu ise Vakıflar Genel Müdürlüğüne aittir. 2003 yılında, I. Gurup Anıt Eser olarak tescil edilerek koruma altına alınmıştır. Hamamın önünde bulunan ve hamama sonradan eklendiği düşünülen geniş kare mekan, kiremit çatılıdır.

Metruk hamam, halk arasında Selçuklu hamamı olarak bilinmektedir. Müze kayıtlarında ise “Eski hamam” olarak geçer. Kitabesi ve vakfiyesi yoktur. Ancak 50 yıl öncesine kadar faal olduğu ve kullanıldığı söylenir.

Gönen Eski Hamam
 

Kare şeklindeki hamam, soğukluk, ılıklık ve sıcaklık bölümünden oluşur. Hamamın önünde ve sonradan eklenen kare mekan, kiremit çatılıdır. Bu mekanın ilave bir hamam yapısı olduğu düşünülmektedir.

Çünkü günümüze kadar gelebilen sıvalarından bu durum anlaşılmaktadır. Orta mekanın doğusunda kare planlı pandantif geçişli kubbeli bir halvet vardır. Kubbede bir adet ortada, yedi adet çevresinde aydınlık feneri bulunur.

Bu kısımda batı ve güneyde köşeleri motifli iki kurna vardır. Mermer kurnalar özgündür. Batıda kurnanın iki köşesinde kum saati şeklinde kabartma vardır. Plan olarak Anadolu’daki birçok hamamla benzerlik göstermez.

Gönen Sinan Dede Türbesi
 

 

SİNAN DEDE TÜRBESİ

Gümüşgün (yeni adı Baladız) köyündedir. Osmanlı döneminde yapılmış ya da onarılmıştır. Net yapım tarihi bilinmiyor.

Türbenin çevresinde etkinliklerde kullanılabilecek mekanlar vardır.

Türbe sekizgen planlı, blok taş platform üzerine inşa edilmiştir.

Giriş kısmında taç kapı, sivri kemerli ve kenarlar dışbükey silmedir. Zamanla duyulan gereksinim nedeniyle kapının üzerine metal malzeme ile saçak yapılmıştır.

Dört kenarda, altta dikdörtgen üstte daha küçük aydınlık pencereler bulunur. İçten tavanı kontroplak kaplıdır.

Dıştan kırma çatılıdır. Girişi yaklaşık 150 cm yüksekliğinde demir, tek kanatlı bir kapıdan sağlanır. İçerisinde Sinan Dede’ye ait olduğu söylenen bir sanduka vardır.

Sinan Dede’nin 1180-1270 yıllarında yaşadığı hususu, Gümüşgün Köyü Kültür Derneği tarafından iddia edilmektedir. Türbenin iç kısmında üzerinde çok sayıda eşarp olan bir sanduka bulunur.

Türbenin duvarlarında Hz. Alinin resimleri ve kılıcı zülfikara ait işlenmiş motifler görülür. Ayrıca Alevi-Bektaşi geleneğine ait işlemeler de vardır.

Türbede mum yakabilmek amacıyla köşeler oluşturulmuştur.

Türbenin pencerelerinde çok sayıda mum bulunmaktadır. Türbenin içinde, türbenin ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bir bağış kutusu konmuştur.

Gönen Sinan Dede Türbesi
 

Peki Sinan Dede kimdir? Sinan Dede, Anadolu erenlerinden, Horasan erlerinden, hem Anadolu’yu Türkleştiren ve Müslümanlaştıran, büyük bir asker ve aynı zamanda da büyük bir evliya olarak kabul edilmektedir.

Gümüşgün Aşure Şenlikleri

Sinan Dede Türbesinin yanındaki alanda, her yıl Aşure Şenlikleri düzenleniyor.

 

Gümüşgün Tren İstasyonu

İzmir-Aydın hattı kapsamında İngilizler tarafından 1911 yılında yapılmıştır.

İstasyon yapısı, ambar, lojman, su deposu, gazhane ve tuvalet yapılarından oluşur. Ana istasyon binasının bir kısmı tek, bir kısmı iki katlıdır.

İki katlı bölümün üst katı misafirhane şeklinde tasarlanmıştır. Alt katta ise, bekleme salonu, gişe, büro odaları gibi hizmet birimleri bulunur. Yapının ön kısmında, üstü kiremit örtülü ahşap bir sundurma vardır.

Yapı, taş yığma tekniğiyle yapılmıştır. Dış cephede su basman kotu üzerinden itibaren taş duvar görülür. Bu taş duvar arasında dört sıra tuğla hatır yapının etrafını döner.

Ayrıca saçaklar da tuğladır. İstasyon yapısının hemen karşısında, rayların diğer tarafında ambar yapısı vardır.

Gönen Tarihi Kale ve Konane
 

 

TARİHİ KALE VE KONANE (CONANA) ANTİK KENTİ

 

Yeri:

Gönen ilçesinin kuzeybatısında, ilçe merkezinden yaklaşık 3 km uzaklıktadır.

1656 metre rakımlı Kaletepe adı verilen, yüksekçe bir dağın yamaçlarında kurulmuştur.

Kuzeybatı Pisidia bölgesi sınırları içinde kalır. 

Kentin ilk yerleşim alanı Kale Tepe üzerinde olmasına rağmen, Roma Döneminden itibaren Akyokuş Tepee taşınmış olduğu ve zamanla da modern Gönen ilçesinde konumlandığı anlaşılmıştır. 

Önemi:

Konane adının Iustinianupolis olarak değiştirilmesi, muhtemelen dönemin İmparatorunun bölgedeki icraatlarıyla ilişkili olmalıdır. 6’ncı yüzyılın ortasında gerçekleştiği bilinen deprem, Pisidia bölgesini önemli ölçüde etkilemiştir. Muhtemelen bu depremde Konane antik kenti de hasar almış olmalıdır. İmparator İustinianus döneminde görülen bu deprem sonrası kentin adı, İmparatorun kente yapmış olduğu hayırseverlik nedeniyle İustinianupolis olarak değiştirilmiş olmalıdır. 

Antik dönemde Pisidia olarak adlandırılan Göller bölgesindeki Conana antik kenti, önemli yerleşimlerden birisidir.

Çünkü: ticaret yolları üzerinde yer alır.

Ayrıca Burdur Gölünün batısında kalan verimli ovalara hakim konumdadır.

Şehir: Hitit, Frig, Lydia, Hellenistik, Roma, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde yerleşim görmüştür.

Teraslar üzerine konumlandırılmış olan kent, bölgenin hem savunma hem de mimarlık tarihi açısından önemli bir yapılaşma yeridir.

Gönen Tarihi Kale ve Konane
 

Antik dönem yazarlarının şehir hakkındaki yazıları:

Antik kentten ilk olarak Ptolemaios söz eder.

Ancak şehrin yeri, 1874 yılında Alman tarihçi Profesör G. Hirscfeld tarafından keşfedilmiştir.

Hirscfeld, kentin ismini Sagalassos’da bir yazıt üzerinde okumuş ve kenti ilk olarak Gönen ilçesine atfetmiştir.

 

Arkeolojik Araştırmalar:

2009 yılından bu yana sürdürülen yüzey araştırmaları, Gönen ilçesinin 2 kilometre kadar kuzeybatısında yer alan 1656 metre yükseklikteki Kale Tepe üzerindeki yerleşmede yoğunlaşmıştır.

Kentin ilk yerleşim alanı Kale Tepe üzerinde olmasına karşın Roma döneminden itibaren Akyokuş Tepe’ye taşınmış olduğu ve zamanla da modern Gönen ilçesinde konumlandığı tespit edilmiştir.

 

Sur duvarları:

Kale Tepe, oldukça iyi durumda korunmuş olan sur duvarlarıyla tahkim edilmiştir.  

Bu sur duvarları, 4 metre uzunluğunda ve 1 metre genişliğinde taşların harçsız bir şekilde bir araya getirilmesiyle yapılmıştır.

Su:

Kalenin ihtiyacı olan su, Yuvetça yaylasındaki pınarlardan, 35 cm çapındaki toprak künklerle getirilmiştir.

 

Yerleşim alanı:

Kalenin içinde, düzenli bir yol şebekesi ve geniş bir yerleşim alanı yer almaktadır.

Bu haliyle, yerleşme alanı tam donanımlı bir yerleşmenin çekirdeği olma görüntüsü vermektedir.

Kale Tepe yerleşmesi izole edilmiş, müstahkem bir kale görünümündedir.

Pisidia’da birçok noktada karşımıza çıkan, küçük ölçekli, dağ zirvelerinde veya yüksek tepeler üzerinde konumlandırılmış yerleşmelere benzerdir.

Yüksek rakımlı tepelerin üzerine yerleşmiş olan Hellenistik dönemin bu kale görünümlü yerleşmeleri Strabon’un “Pisidialılar Pamphylia Ovasını çeviren dağlık arazide oturuyorlardı” tanımlamasıyla oldukça uyum içindedir.

 

Nekropol Alanı-Tümülüs Mezarlar:

Conana antik kendinin en dikkat çekici mimari unsurları, şüphesiz tümülüs mezarlarıdır. Bu tümülüslerin boyut çeşitliliği, farklı sosyal statüdeki bireylerin defin geleneklerini yansıtmaktadır. 

Tepenin güneydoğu kısmında, şehre girişi sağlayan yolun her iki yanında Tümülüsler ve kayaya oyulmuş mezarlardan oluşan bir nekropol alanı vardır.

Mancarlı sırtı olarak isimlendirilen bu alanda bulunan dairesel planlı Tümülüslerin çapları yaklaşık 5-9 metre arasında değişir, düzgün kesme taşlarla çevrili, üst tarafı tıraşlanmış ve ortası kaçak kazılar sonucu oyulmuştur.

Bazı tümülüsler, dromoslu tasarıma sahiptir. Dromos, antik mezar mimarisinde giriş koridoru olarak işlev gören mimari elementtir. Böylece mezara erişim sağlayan kutsal bir geçiş alanı yaratılmıştır. 

Bu Tümülüs mezarların ortalarında, doğu batı yönünde uzanan, dikdörtgen planlı ve büyük düzgün blok taşlardan yapıldığı anlaşılan mezarlar görülür. Bu büyük blok taşlar, antik dönem taş işçiliğinin kalitesini ortaya koymaktadır. Bu yapım tekniği, hem estetik hem de dayanıklılık açısından dönemin mimari anlayışını yansıtmaktadır. Büyük blok taşların kullanımı, yapıların uzun süre ayakta kalmasını sağlarken, aynı zamanda mezarların kutsallığını vurgulayan monumentel bir etki yaratmaktadır. 

Tümülüslerin üstünde ise, Geç Helenistik ve Erken Roma dönemlerine tarihlenen günlük mutfak kullanım eşyası seramik parçaları vardır.

Bu seramik parçalarına göre; tepe üzerinde bulunan yerleşmenin Erken Helenistik Dönemden itibaren kurulmuş olduğu ve muhtemelen Roma döneminde terk edildiği tahmin edilmektedir.

 

Sivil mimari kalıntıları:

Mancarlı sırtından Kaletepe zirvesine doğru çıkıldıkça, işlevi tam olarak anlaşılamayan kare planlı binaların kalıntıları ve temel seviyesindeki duvarları görülür. Antik kentin kalıntıları, Kaletepe zirvesine kadar yayılmıştır.

Kare planlı binaların temel seviyesindeki duvar kalıntıları, antik kentin sivil mimarisine dair önemli ipuçları vermektedir. Bu kalıntılar, yerleşimin sadece bir nekropol alanı olmadığını, aynı zamanda yaşayan toplumun da burada barındığını göstermektedir. 

Kaledepe zirvesinde yer alan sarnıç ve işlevi tam olarak anlaşılamayan mekanlar, su yönetimi ve depolama sistemlerinin varlığını da ortaya koymaktadır. 

Zirvede bulunan kalıntıların küçük kale kapısı olabileceği düşüncesi, bu alanın stratejik konumunu ve savunma mimarisindeki rolünü işaret eder. 

 

Sikkeler:

Şehirde, MÖ 1’nci yüzyıldan itibaren sikke basıldığı bilinmektedir ve şehre ait ilk bilgilere bu sikkelerden ulaşılır.

İmparatorluk sikkelerinin basımı, İmparator Hadrianus’tan (MS 117-138), İmparator Gallienus (MS 260-268) dönemine kadar devam eder.

 

Piskoposluk:

MS 7-8’nci yüzyıllarda İstanbul’da derlenmiş piskoposluk listelerinde, Konane ismi görülür. Kent, Pisidia Antiokheiası Başpiskoposu altında sınıflandırılmıştır.

Kent piskoposu ya da kilise temsilcileri, ikonaların onurlandırılması hususunu görüşmek üzere MS 787 yılında İznik’te toplanan 2’nci Konsey’de görünürler.

Ayrıca, Aziz Zosimos hikayesinin anlatıldığı bir Hıristiyan metinde, kentten bahsedilir.

 

Günümüz:

Günümüzde kentin yapılarından çok, mezarlık alanları, mezar stelleri ve mimari parçalar yüzeyde görülebilmektedir. Ancak yapılan çoğu büyük ölçüde harap durumdadır. Kent yamaçlarında Helenistik-Erken Roma dönemi tümülüs mezarlar, dikdörtgen planlı taş mezarlar bulunmuş durumdadır. Yani sonuç olarak, burayı ziyaret ederseniz büyük anıtsal yapılar görmeyi beklemeyin, sadece kalıntı izleri görebilirsiniz.

Mimari parçalar ve bol miktardaki mezar stelleri, Isparta müzesinde sergilenmektedir.

Isparta Gönen Demirci Mehmet Efe Konağı

 

DEMİRCİ MEHMET EFE KONAĞI

İlçe merkezine 7 km uzaklıktaki Demirlidağı eteğinde kurulmuş İğdecik köyünde köy meydanının yaklaşık 100 metre batısındadır.

 

İğdecik köyü;

16’ncı yüzyılda İğdecik köyü Gönen ovasında, içinde 35 evden oluşan küçük bir yerleşimdir. 18’nci yüzyılın başında terk edilen köy, 1747 yılında Çelik Paşa himayesi altında yeniden kurulmuştur. Köy 18’nci yüzyılda yükselişe geçmiş, buna paralel olarak konut üretimi de artmıştır. Ancak konut dokusunu oluşturan sivil mimarlık örneği olan ahşap evlerin çoğu günümüze kadar yangınlar ve zamanın etkisiyle yok olmuştur. Birçoğu ise harap durumdadır. 

Evet, şimdi İğdecik köyünde bulunan Demirci Mehmet Efe konağından söz edelim.

Bugün, yukarıda sözünü ettiğim nedenlerle, Demirci Efe Konağı da kullanılamaz hale gelmiştir. 

Bugün köyde 120 hanede 436 nüfus yaşamaktadır. 

 

Demirci Efe kimdir ve İğdecik Baskını:

1885 yılında Nazilli’nin Piribeyli Köyünde doğmuş, babası gibi demircilik yapmaktaydı. I Dünya savaşında bir Ermeni subayının onur kırıcı hareketine kızarak, askerden kaçmış ve dağa çıkmıştır. Yaklaşık 200 kişilik bir kuvvetle eşkıyalık yapmaya başlamıştır. 

Daha sonraki süreçte dağdan inen Demirci Efe, Karargahını Nazilli’de kurar. 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’e giren Yunanlılara karşı Milli Mücadeleye katılmış, kuvvetleriyle 10 Temmuz 1919 tarihinde Umurlu’daki cephe komutanı İsmail Hakkı Beyin emrine girmiştir. 12 Haziran 1920 tarihinde ise Isparta’ya çekilmek zorunda kalmıştır. 

10 Kasım 1920 tarihinde düzenli ordu kurulmasını savunan Albay Refet Bey, Demirci Efe’yi Konya’ya davet etmiştir. (Ona kuvvetlerini Kolordu olarak teşkil etmeyi ve kendisine de kolordu kumandanlığı vermeyi teklif etmiştir.)

Demirci, bu davete olumlu ya da olumsuz cevap vermez.

Bunun üzerine, 22 Kasım 1920 tarihinde, Demirci Mehmet Efendi’ye, İğdecik köyünde bir gece baskın düzenlenir ve Efe’nin kuvvetleri dağıtılır. 

Efe çok az adamıyla dağa kaçmayı başarır, dağa kaçarak kendisini kurtarmasına rağmen, kuvvetleri teslim olur.

Daha sonra Ankara Hükümeti, Milli Mücadeledeki başarılarından dolayı kendisini affeder.

Demirci Mehmet Efe, 1955 yılında Nazilli’de vefat eder. 

Bir dönemin tarihine tanıklık etmiş bu konak, günümüze kadar ayakta kalmayı başarmıştır.

Ayrıca, bu konak tarihi değerleri dışında, mimari anlayışı ve gösterişli süslemeleriyle de geleneksel Isparta evleri içinde önemli yer tutar.

Konağın önemi:

Demirci Mehmet Efe, Milli Mücadele yıllarında, 1920 yılında, Süleyman Efendiye ait bu büyük binayı karargah binası olarak 7 ay süreyle kullanmıştır.

Aydın cephesinden düşman baskısı altında tutunamayarak geri çekilen Demirci Mehmet Efe, tren ile yakınından geçmekte olduğu İğdecik köyünü görünce, bu köyün manzarasını çok beğenmiş ve burada oturmaya karar vermiştir.

Ardından birkaç ailenin evini boşaltmış ve bu evlere kendisi ve ailesini yerleştirmiştir.

Demirci Mehmet Efe, Milli Mücadele tarihinde “İğdecik baskını” olarak bilinen tarihi olayda bu konakta bulunuyordu.

Baskın sabahı bu konaktan kaçarak İğdecik köyünün arkasındaki dağlara sığınmıştır.

Demirci Efe daha sonra Nazilli’de ikamet etmeye başlamış ve 1959 yılında ölümüne kadar orada kalmıştır.

 

 

Konağın mimari yapısı:

Genel olarak çok önemli mekansal değişikliklere uğramadan günümüze kadar gelebilmiştir. Bölgede az sayıdaki kalan geleneksel konutlardan biridir. Yapıda günümüze kadar hiçbir kapsamlı onarım ve restorasyon çalışması yapılmamıştır. Ancak zaman içinde yapı sahipleri tarafından farklı zamanlarda lokal onarımlar, yenileme çalışmaları ve mekan eklemeleri yapılmıştır. 

Yapının sağ cephesine eklenen niteliksiz derme-çatma mekanlar ise yapı algısına zarar vermektedir. 

Zaman içinde yapıya zarar veren cephe ve çatıda meydana gelen su deformasyonları olmuştur. 

 

Evet şimdi mimari özellikleri:

Konağın: 19’ncu yüzyılda yapıldığı tahmin edilmektedir. Yapı bodrumlu, zemin üzeri bir katlıdır.

 

Bodrum kat:

Yapının bodrum katı hanay, tahıl ambarı ve iki adet depo mekanından oluşur. Güney cephesi tamamen açıktır. Taşıyıcı ahşap sütunlar işlemeli mermer ayaklara oturmaktadır. 

Mekanın sütunlu güney cephesi dışında, üç tarafı da ahşap hatıllı moloz taş duvar ile çevrilidir. 

Hiçbir pencere bulunmayan mekanda, bodrum kattan zemin kata çıkan merdivenin bitiş noktasında döşemeye paralel şelikde inşa edilen, ahşap kayar kapı dikkat çeker. 

Bodrum katta bulunan günümüzde depo olarak kullanılan iki mekanın geçmişte ahır olarak kullanılmış olduğu düşünülür. 

Bodrum katta tavanlar ahşap kirişlemedir. Mekanların doğal taş kaplamaları olan döşemeleri sökülmüş ve geriye sadece sıkıştırılmış toprak kalmıştır. 

Sonuç olarak, yapının bodrum katında günümüze kadar önemli bir yapısal değişiklik olmamıştır. 

 

Zemin kat:

Zemin katta, T formundaki sofanın iki yanına yerleştirilmiş, 4 oda ve 2 adet kiler bulunur. 

Mekanların cephe duvarlarında ahşap sedir bulunur. Diğer iki odada ayrıca ocaklar bulunur. Odalar geleneksel ahşap çıtalı tavanları oldukça sade inşa edilmiştir. 

Sofada dar kenarından işlemeli bir demir kapıyla sokağa ulaşılır. Sofanın doğu köşesindeki ahşap merdivenden, hem bodrum kata hem de 1’nci kata sofaya ulaşılır. 

 

Birinci kat:

T formundaki sofanın iki tarafına yerleştirilmiş 4 oda bulunur. Bu dört odanın tamamı, baş oda denebilecek mimari detaylara sahiptir. Zemin katın aksine, tüm ahşap kapı ve dolap kapakları işlemelidir. 

Giriş cephesindeki iki odada, tavanları ahşap çıtalı alçı tavan süslemelidir. 

Tavanlarda özgün ahşap ve alçı işçiliği göze çarpar. 

Özellikle konağın en çok dikkat çeken yönü, ana yola bakan cephede yer alan iki odanın alçı tavan süslemeleridir.

 

Alçı süslemeler:

Realist üslupta yapılarak kendi renklerine boyanmış olan meyvelerin tasviri, diğer evlerde görülmemektedir. Meyvelerin her biri farklı renkte boyanmıştır. 

Meyve tabağı incelendiğinde; mandalina, domates, biber, bamya, incir ve limon gibi bazı yiyecekler rahatlıkla seçilebilmektedir. 

Meyveler oldukça gerçekçi olarak ve kendi renkleri kullanılarak betimlenmiştir. 

Meyvelerin içinde: limon ve mandalina gibi sıcak iklimlerde yetişen meyvelerin tasvir edilmesi, bunu süslemeyi yapan ustanın gezdiği yerlerden ve hayal gücünden kaynaklanabileceği gibi, Demirci Mehmet Efe’nin Ege ikliminde doğup büyümesinden ve bu meyveleri daha önce tanımasından dolayı süslemenin onun zevklerine uygun yapılmış olabileceğini de akla getirmektedir.

Öte yandan bu tür realist süslemelerin, yörede yaşayan gayrimüslim, daha doğrusu Rum ustalar tarafından yapılması muhtemel görünür.

Bu görüşü doğrulayacak bir husus o dönemlerde İğdecik köyünün yakınlarında, Gönen ilçesi civarında bir kısım Rum vatandaşın yaşamakta olduğudur.

 

Gelelim Günümüze:

Ancak yapı günümüzde oldukça harap durumdadır.

Mülkiyeti Gülsüm Erdoğan adına kayıtlıdır. Kapısı kilitlidir, koruma altına alınmamıştır.

 

KOÇTEPE İNCİRLİKAYA ODA MEZARLARI

Isparta-Burdur kara yolunun doğusunda, Koçtepe köyü İncirlikaya mevkiindedir.

Kaya mezarları doğal kaya kütlesine oda şeklinde yapılmıştır. Yol kodundan yüksekte olup maki bitki örtüsünden dolayı mezarların girişleri yoldan görünmemektedir. 

6 mezar, toprak düzeyinin üstünde kayada, 1 tane dromoslu mezar tepenin güney doğusunda tarla içinde, ikinci kromoslu mezar odası güneydoğudaki tepenin ilk eteğinde, son mezar odası da bu alandadır.

Mezarların iki tanesi dromosludur. Bir mezarın içi iki odalı olup 4 adet kline ihtiva eder. Diğer bazı mezarların çatısı iki tarafa eğimlidir. Cephesi kaya yüzeyinde olanların ön kısmı tıraşlanmış ve kapı kenarlarını bantlarla çevirmişlerdir. Roma dönemi mezarlarıdır. Pisidia kaya mezarlarının diğer örnekleriyle benzerlik gösterir.

 

AKYOKUŞ TEPE ANTİK YERLEŞİMİ VE NEKROPOL ALANI

Gönen ilçe merkezinin yaklaşık 1 km kuzeyinde, yaylaya çıkan orman yolunun batısında, 1267 metre yüksekliğinde, doğal bir tepedir.

Tepenin yamaçlarında ve zirvesinde, farklı dönemlere ait seramikler ve büyük şekilsiz inşaat taşları görülür.

Önceki yıllarda, piknik alanı haline getirmek maksadıyla tepenin zirvesi, 1-1,5 metre tesviye edilerek tamamen düzleştirilmiş, yamaçlarda 5 farklı teras oluşturularak ağaçlandırma ve bu ağaçları sulamak için bir sistem yapılmıştır.

Tepenin yamaçlarında yer yer kaçak kazı çukurları görülür.


 
Gönen Güneykent Kasabası

GÜNEYKENT KASABASI

Isparta il merkezine 40 km ve Gönen ilçe merkezine 13 km uzaklıktadır. Kasabanın hemen girişinde Yunus Emre heykeli vardır.

Isparta yöresinin en güzel gülleri, burada yetiştirilir. Gül toplama döneminde, turist gurupları Güneykent kasabasına gelirler ve tarlalardan gül toplayabilirler.

Gönen Güneykent Kasabası

Tarlalarda gül toplarken, gül bahçelerinin güzel kokularını hissedebilirsiniz. Hatta, yurt dışından da, gül toplamak üzere, buraya çok sayıda turist gelmektedir. Gül toplama yanında: gül temalı figürler, heybeler, dokumalar ve iğne oyaları da satılmaktadır.

Gönen Manastır Koruluğu
 

 

Manastır Koruluğu

İlçenin en önemli ormanlığıdır. Manastır koruluğu dışında Gönen yöresinde yetişmiş orman sahası yoktur. 

Burada Yunus Emre Türbesi vardır ve buraya manastır isminin verilmesinin sebebi: “mana-sır” kelimesinden gelmektedir.

Sonra mana esastır ve manastır olmuştur.

Aslında Hıristiyanlara ait en ufak bir işaret yoktur.

Burada Manastır ormanlık yer anlamındadır.

Ancak Manastır mahallesinin yeni ismi “Pazar Mahallesi” dir.

Mezarların 1963 yılına kadar tapulu vakfıyesi varken, kadastro geçince vakfın arazileri ormana verilmiştir.

Mevcut ormanların ayakta kalması bu kutsal mezarlar sayesindedir.

Yunus Emre’nin mezarı ancak böylesine kutsal bir yerde olabilir.

Gönen Yunus Emre Türbesi
 

Yunus Emre Türbesi

Erenler Tepesi eteğinde bulunan mezarlığın doğusunda yer almaktadır. 

Bursalı İsmail Hakkı’nın verdiği bilgiler: Yunus Emre’nin Taptuk Emre’nin ve onun şeyhi Buharalı Sinan Efendi’nin mezarlarının, Keçiborlu kasabasının yakınındaki büyük su birikintisinin doğu tarafında bulunan yamaç tarafında bir köyde kubbe altında olduğunu söylemiştir. 

Bursalı İsmail Hakkı’nın verdiği bilgilerden hareketle, Keçiborlu yakınlarındaki su birikintisinin Burdur gölü olduğu düşünülür. Ayrıca Gümüşgün Mahallesinde Yunus Emre’nin şeyhi, Taptuk Emre’nin hocası Buharalı Sinan Efendi’nin türbesi bulunmaktadır. 

Evet bu türbe yapısı, 1993 yılında betonarme olarak yeniden inşa edilmiştir.

Türbe sekizgen planlı olup mekanı dışarıdan çepeçevre saran tretuvar bulunur.

Su basman seviyesine yükseltilmiş olan türbenin girişi batı yönündedir.

Giriş kapısının iki yanında, tabana kadar uzanan birer niş vardır.

Geri kalan yedi cephesi birbirinin aynısı olup, her bir cephenin ortasında kemerli bir pencere ve pencerenin her iki tarafında giriş cephesinde olduğu gibi birer niş bulunur.

Yapının üstü sekizgen kırma çatı ile kapatılmış ve Marsilya tipi kiremitle örtülmüştür.

Çatının en yüksek noktasında “alem” bulunur.  

Gönen Yunus Emre Türbesi
 

Bu türbenin Yunus Emre ve hocası Taptuk Emre’ye ait olduğuna inanılır. İslam inanışına göre, büyük ve bilgili kişilerin mezarı sağda, diğerleri sol tarafta bulunur. Türbeye girince sağda bulunan ilk mezar Yunus Emre’nin, sonrakiler sırasıyla Taktuk Emre, Sinan Efendi ve Vakfıyenin kurucusu Saadettin Efendidir.

Gönen Yunus Emre Türbesi
 

Türbenin hemen dışında, Yunus Emre heykeli bulunuyor. Gönenliler bu türbeye özel bir ilgiyle bakmakta ve yaşamasını sağlamaktadır. Her sene duvarları yeniden sıvanmakta, üzerine örtüler örtülmektedir.

Gönen Yunus Emre Türbesi
 

Ancak yine de bu mezarların kimlere ait olduğu net olarak bilinmemektedir. Bu mezarların ermiş kişilere ait kutsal mezarlar olduğuna inanılır. Hatta Hacı Bektaş-i Veli’nin müritlerinden birine ait olabileceği söylenmektedir. Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre’ye Taktuk Emre’ye gitmesi için yol göstermiştir. Sonuç olarak: halk burayı kutsal bir yer olarak kabul etmiş ve her yıl binlerce insan burayı ziyaret ederek dua etmekte ve adaklar adamaktadır.

Gönen Yunus Emre Anma ve Aşure Şenlikleri
 

 

Yunus Emre’yi Anma ve Aşure Şenlikleri

İlçede: 1991 yılından bu yana, her yıl Haziran’ın son Cumartesi günü; Yunus Emre’yi anma ve Aşure Şenlikleri yapılır. Bu şenliklerde amaç: Yunus Emre’yi halka tanıtmak ve sevdirmektir.

Gönen Yunus Emre Anma ve Aşure Şenlikleri
 

Türbe çevresindeki etkinlik alanında davetlilerin yapılan etkinlikleri ve gösterileri izleyebilecekleri bir amfi, eğime uygun olarak düzenlenmiştir. Amfinin yanındaki yarı açık bir mekan ise yemek hazırlama bölümü olarak kullanılmaktadır. Amfinin karşısında protokol için ayrı bir yarı açık mekan oluşturulmuştur.

Gönen Kuru Fasulye Günü
 

Kuru Fasulye Günü

Gönen ilçesinde, ülkemizin dört bir yanından gelen Gönen Öğretmen Okulu Mezunları ve ailelerinin katılımı ile, her yıl Haziran ayının son Pazar günü, Geleneksel Kuru Fasulye Günü etkinlikleri düzenlenmekte olup, bu etkinlikler 1945 yılından bu yana sürdürülmektedir.

 

 

Isparta tanıtımı.

 

Manisa Kula

Manisa Kula


Kula ile ilgili herhangi bir kurumsal kaynak incelendiğinde “Yanık ülke” gibi bir cümle karşınıza çıktığında elbette şaşıracaksınız. Ancak antik dönemde, buradaki volkanik dağ ve tepeler gayet bolmuş ve bunlar zaman zaman lavlar püskürterek, bulundukları bölgedeki doğayı yoğun olarak etkilemişler ve antik dönem insanları, bu durumu, bu bölgeyi “Yanık Ülke” olarak betimlemişler.

Evet, Kula, ilginç ve tarihi özellikleri yoğun olan bir yer. Buralara yakın geçerken mutlaka zaman ayırın ve Kula bölgesinin tarihi, doğal ve jeolojik güzelliklerini mutlaka görün diye öneriyorum.

Manisa Kula

ULAŞIM

Kula, bağlı bulunduğu Manisa il merkezine, 118 km uzaklıktadır. Kula-İzmir arasındaki uzaklık ise, 147 km. dir. Kula-İstanbul arasındaki uzaklık: 580 km. Kula-Ankara arasındaki uzaklık: 450 km. Kula-Balıkesir arasındaki uzaklık: 194 km. Kula-Aydın arasındaki uzaklık: 191 km. Kula-Kütahya arasındaki uzaklık: 188 km. Kula-Denizli arasındaki uzaklık: 120 km. Kula-Uşak arasındaki uzaklık: 75 km. dir.

Gerek arazi durumu ve gerekse topografik özellikler nedeniyle, bölgede ulaşım oldukça gelişmiştir. Yörenin en önemli transit yollarından olan İzmir-Ankara karayolu, buradan geçmektedir. İlginizi çekerse, otoyol boyunca, geniş volkanik alanları ve siyah lav tabakalarını uzaktan görebilirsiniz.

Manisa Kula

TARİHİ

Antik dönemde, yöredeki volkanik bölgeye “Katakekaumene” yani “Yanık, yanmış arazi” ismi verilmiştir. Bu isim: antik dönem yazarlarının eserlerinde görülmektedir. Özellikle: MS. 17 yılında, bölgede büyük bir deprem olduğu ve volkanik Katakekaumene bölgesini tamamen yok ettiği bilinmektedir.

Katakekaumene bölgesindeki: Maionia ve Kollyda şehirleri: Perslerin Suşa şehri ve Lidyalıların Sardeis şehri arasında uzanan ve dünyanın ilk ticaret yolu olarak kabul edilen “Kral Yolu” üzerindedir. Bölgenin diğer şehirleri ise: Thermai Theseos, Tabala ve Satala şehirleridir. Ayrıca, yine Gediz ırmağı kıyısında, çok sayıda antik yerleşim alanı kurulmuştur.

Bölge: 7 ile 11’nci yüzyıllar arasında Bizans idaresindedir. Bu dönemdeki ismi “Opsikion” dur. Daha sonraki süreçte, Germiyanoğulları Beyliği görülür. Süleyman Şah: kızı Devlet Hatun’u, Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazıt ile evlendirmiş ve çeyiz hediyesi olarak da, Kütahya-Tavşanlı-Simav ve Emet yörelerini, Osmanlılara vererek, kendisi Kula kasabasına çekilerek burayı Beyliğinin başkenti olarak ilan etmiştir.

1915 yılında, bölgede Yunan işgali görülür. 1922 yılında ise işgal sona erdirilir.
Peki, yörenin “Kula” isminin kaynağı nereden gelmektedir? Söylentilere göre: “ antik dönemde, Sardes bölgesi kralı Giges, hasta kızını iyileşeceğini umarak, burada yaptırdığı bir kuleye yaşamaya gönderir. Yerleşim, bu kulenin bulunduğu alanın çevresinde gelişir ve zamanla “kule” ismi değişerek, yöreye “kula” denildiği söylenmektedir.

GENEL

İlçe, Ege bölgesini İç Batı Anadolu bölgesine bağlayan İzmir-Ankara kara yolu üzerindedir. Bu durum, ilçenin gelişmesinde en büyük etkenlerden biridir.

Çevresi: tepelerle çevrili ve ortada çanak şeklindeki volkanik bir arazi üzerinde kurulmuştur.

Yörenin deniz seviyesinden yüksekliği: 720 metredir. İklim özellikleri bakımından, Akdeniz iklimi ve Karasal iklim özellikleri görülür ve bunlara bağlı olarak: genellikle yağışlı ve ılıman hava özellikleri hakimdir. Yani, Ege bölgesinde olmanıza rağmen, buranın soğuğu sizi üşütür.

Yöre insanı, ticaret konusunda oldukça başarılıdır. Hatta, Kulalıların ticarete çok yatkın olmaları, gerek ülke çapında ve gerekse çevredeki insanların da ilgisini çekmiştir. İlçe merkezindeki hiçbir alışveriş mekanında etiket göremezsiniz, her şey pazarlığa tabiidir.

Bölgenin en önemli akarsuyu: Gediz ırmağıdır. Irmak, ilçe merkezinin 12 km kuzeyinden geçer.

YUNUS EMRE ANMA ŞENLİKLERİ

Her yıl, Eylül ayının birinci haftası içinde, Belediye Başkanlığı tarafından düzenlenmektedir.

BAĞDATLI SULTAN ALEVİ KÜLTÜRÜNÜ TANITMA VE KÜLTÜR ŞENLİKLERİ

Her yıl, Ekim ayının ikinci haftasında, Encekler Köyü Muhtarlığı tarafından düzenlenmektedir.

NE YENİR-NE İÇİLİR

Kula ilçesine yolunuz düşerse: mutlaka “kula güveci” yemelisiniz. Kuzu eti, biber, tereyağı ve domates ile yapılan bu yöresel lezzeti, mutlaka tatmanızı öneririm. Bir de, kula şekerli pidesi tatmanızı öneriyorum. Çifte kavrulmuş tahin, toz şeker ve hamur ile yapılan pide, ilgi çekiyor. Son bir not, buraya yolunuz düşerse, mutlaka “höşmerim” yemelisiniz. Leblebi tatmayı da unutmayın sakın. Çünkü buranın leblebisi de çok meşhurdur.

NE SATIN ALINIR

Kula yöresindeki yöresel el sanatları hakkında sizlere kısa bilgi vermek istiyorum. Bu el sanatı ürünlerini, ilçe merkezinde özellikle Tarihi çarşıda bulup, satın alabilirsiniz. Bunlardan ayrıntılı olarak söz edeceğim, ama bunların hiçbirisi ilginizi çekmez ise, Kula yöresinden, yine buraya has ve özel “Kula battaniyesi” satın alabilirsiniz.

HALICILIK

Kula yöresinde, ilk halı örnekleri: 17’nci yüzyılda görülmektedir. 18 ve 19’ncu yüzyılda ise, yörede halıcılıkta en güzel örnekler verilmiştir. 19’ncu yüzyıldan sonra, halılarda, sentetik boya kullanılmaya başlanmış ve desenler yozlaşmıştır.
Yörede dokunan halılar, genellikle “seccade” tarzındadır. Ana renk: sarı ve mavi tonlarıdır. Halılar: desenlerine göre: Çubuklu, Manzaralı, Kömürcü gibi isimlerle anılır.

KEÇECİLİK

Keçecilik, Orta Asya’dan bu yana, Türk kültürünün vazgeçilmez geleneklerinden biridir. Keçeden: yaygı, kepenek ve koşum takımları yapılmış olsa da günümüzde, burada genellikle hediyelik eşyalara yönelik keçe üretimi, ilçe içinde birkaç atölyede sürdürülmektedir.

BAKIRCILIK

İlçe merkezinde, hediyelik ve süs eşyası olarak bakır kap üretimi sürdürülmektedir.

KONAKLAMA

Öğretmenevi Dört Eylül İlköğretim Okulu 236-8161257

GEZİLECEK YERLER

TARİHİ ÇARŞI

İlçe merkezinde, geleneksel el sanatlarının günümüzde de sürdürüldüğü bu tarihi çarşıyı mutlaka gezmelisiniz.

KULA EVLERİ

İlçe merkezinde, sivil Osmanlı mimarisinin, 18 ve 19’ncu yüzyıllara tarihlenen evleri, açık hava müzesi gibi görülmeye değerdir. Dar sokaklarda sıralanmış evlerde, genellikle ahşap malzemeler kullanılmıştır.

Kapı, pencere, tavan ve davlumbaz bölümlerinde, ahşap unsurlarda zarif işçilik örnekleri görebilirsiniz. Eski Türk evlerinden, Zebunlar konağı: Anemon otelleri tarafından butik olarak kullanılmak üzere restore edilmiştir. Burası öyle güzel restore edilmiştir ki, misafirler yıllar öncesinin yaşamını hissedebiliyorlar.

KENAN EVREN ETNOĞRAFYA MÜZESİ

Ülkemizin 7’nci Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in ilçe merkezinde doğduğu ev: kamulaştırılmış ve Etnografya Müzesi olarak düzenlenerek ziyarete açılmıştır. Eski bir Rum evidir.
Kula Belediye Başkanlığı tarafından işletilmekte ve rezervasyon ile ziyaretçi alınmaktadır.

Manisa Kula Kurşunlu Camisi

KURŞUNLU CAMİSİ

1496 yılında, Saruhanoğullarından Seyfettin Hoca tarafından yaptırılmış; 1780 yılında onarım geçirmiştir. İlçe merkezinde, çarşı içinde, kendi ismi ile anılan meydanda, alçak bir duvarla çevrili avludadır. Mimari olarak, Selçuklu tarzı hakimdir. Yapıda: kesme taş ve tuğla kullanılmıştır. Özellikle, kalem işi süslemeler ilgi çekmektedir. Bu süslemelerin, 1780 yılından kaldığı düşünülmektedir.

MERYEM ANA KİLİSESİ

İlçe merkezinde, Rumlardan kalan 3 kilise olmasına rağmen, bunlardan 2 tanesi günümüze kadar ayakta gelebilmiştir. Meryem Ana kilisesi, Zaferiye mahallesindedir. 1837 yılında inşa edildiği bilinen kilise yapısı, günümüzde boş olarak bulunmaktadır. Dış duvarları sağlamdır ve restorasyon çalışmaları sürdürülmektedir.

Manisa Kula Tabduk Emre Türbesi

TABDUK EMRE TÜRBESİ

İlçe merkezine bağlı, Emre köyündedir. Türbe, mimari özellikleri bakımından, il merkezindeki Saruhanbey türbesiyle büyük benzerlik göstermektedir. Türbe kapısının hemen önünde, mezar taşında “balta” tasviri bulunan mezarın ise, ünlü “Yunus Emre” ye ait olduğuna inanılmaktadır.

Bu özelliği nedeniyle, türbe ve mezar her yıl yoğun ziyaretçi akımına sahne olmaktadır. Ancak, yine de Yunus Emre’nin nerede ve ne zaman öldüğü tam olarak bilinmemektedir.

Köyde, bu türbe dışında, yine eski dönemlere tarihlenen çeşme, hamam ve medrese kalıntıları görülmektedir.

Burada: Yunus Emre ile hocası Taptuk Emre arasında geçtiği söylenen bir diyalogdan söz etmek istiyorum. Yunus Emre: Taptuk Emre dergahında, kendisine verilen dergaha odun getirme hizmetini aksaksız yürütmektedir. Ama, her getirdiği odun “dümdüz” dür ve bu durum, Taptuk Emre’nin dikkatini çeker ve kendisine sorar.

-Yunus, hepsi böyle mi bu odunların, hepsi dümdüz” Yunus cevap verir.
-Hepsi öyle Sultanım.
-Hiç eğrisi yok mu.
-Yok Sultanım.
-Bunca yıldır, dağda hiç eğri oduna rastlamadın mı? Bu soru üzerine, Yunus şu anlamlı cevabı verir.
– Sultanım, biliniz ki, sizin kapınızdan, hiçbir eğrilik içeri giremez, hatta odun olsa bile……

PERİ BACALARI

Kula-Ankara kara yolu üzerindeki Gediz köprüsünden sapılarak, 18 km uzaklıktaki, Burgaz bölgesinde, Gediz ırmağının hemen üst kısmında: peri bacası görünümlü doğal oluşumlar var. Bunlar: tarihi süreç içinde, ısı, yağmur, rüzgar ve erozyon ile oluşmuştur. Gediz vadisi içinde, ilginç ve güzel bir görünüm var, mutlaka görmelisiniz.

Manisa Kula Divlit Yanardağı

DİVLİT YANARDAĞI

Burada, lav akıntılarını görebilirsiniz. Lavlar, vadi içindeki eski çökeltiler üzerinde akarak, kilometrelerce yol almışlardır. Üzerlerinde bitki örtüsü bulunmamaktadır. Bu nedenle: sert ve sivri şekillerinden dolayı, halk arasında “divlit” olarak isimlendirilerek, diğer volkanik yerlerden ayrılmıştır. Lavlar, yaklaşık 60 km. karelik bir alana yayılmıştır.

Koyu siyah renkleriyle ilgi çekmektedir. Bazı yerlerde, lav şelaleleri oluşturularak, vadilerin aşıldığı görülmekte ve bütün vadilerin girintilerine sokulmuştur. Bazı lavların altında ise, gazlar nedeniyle, lav tünelleri oluşmuştur. Hatta: antik dönem öncesinde, insanların, bu bölgede bulunan bazı yerlere yerleştikleri bilinmektedir ki, bu bölgede, kraterler arasında bazı eski ilkel yapı ve eşya kalıntıları bulunmuştur.

Divit Tepe konisinin hemen yanında: “ilkel insan ayak izleri” de görülmektedir. Bu izlerin oluşum şekli olarak şöyle denilmektedir: “bölgedeki en yeni volkanik koni olan Divlit Tepe, yaklaşık 2000 yıl ince, ince taneli kül ve tüfler püskürtmüş ve daha sonra sönmüştür.

Çevreye saçılan bu ince taneli volkanik ürünler daha sonra yağan yağmurun etkisiyle kalın bir çamur tabakasına dönüşmüştür. İşte, bu sırada, bölgede yaşayan ilkel insanlar, bu çamurlar üzerinde çıplak ayakla yürümüşler ve günümüze kadar ulaşan bu ayak izleri büyük bir rastlantı eseri sonucu ortaya çıkmıştır.

Bu ayak izlerinin adım uzunluğu: 75-80 cm civarındadır. Ayak uzunlukları ise, 41-42 numara ayakkabı kalıbındadır. İzlerin ikisi: yan yana yürümüş iki ilkel insana aittir. Bunlar: tepeden aşağıya doğru yürümüşlerdir. Birde yine aynı döneme ait, tepeden yukarı doğru yürüyen bir çocuğa ait ayak izleri görülmektedir.

İlkel insan ayak izleri dışında: ilkel insanların taşıdığı yük izleri, ilkel insanların oturma izleri, hayvanların ayak izleri de görülmektedir. Yanardağdan çıkan bazaltik cüruflar, bunların üzerini örterek günümüze kadar ulaşmasını sağlamışlardır. Ancak: bu ayak izleri ortaya çıktıktan sonra, bunların bulundukları yerde muhafazasının zorluğu düşünülerek: bunların yaklaşık 60 kadarı bulundukları yerden çıkarılarak, MTA Genel Müdürlüğünün Tabiat Tarihi Müzesine yerleştirilmişlerdir.

Bu ayak izleri üzerinde yapılan laboratuvar incelemelerinde, bunların yaklaşık 20 bin yıllık olduğu ortaya çıkmıştır.
Evet, her ne kadar üzerlerinde yürümek ve tırmanmak oldukça güç olsa da, burayı mutlaka görmelisiniz, çünkü lav kalıntıları çok taze bir görünüm sunmaktadır.

Manisa Kula Emir Kaplıcaları

EMİR KAPLICALARI

İlçe merkezinin 19 km uzağında, Kula-Selendi kara yolunun, 3 km. sapağında, Şehitlioğlu köyündedir.
Günümüzde kullanılan kaplıca tesisinin yakınlarında, tarihi hamam kalıntıları görülmektedir ve bu durum, buranın yüzyıllardır kullanıldığının göstergesidir. Yüzeye ulaşan termal suların sıcaklığı: 60 derece civarındadır.

Termal suların iyi geldiği söylenen hastalıklar şunlardır: siyatik, romatizma, kırık-çıkık, cilt hastalıkları, kadın hastalıkları. Kaplıca sularının içmece olarak kullanıldığında ise: sindirim sistemi ve karaciğer rahatsızlıklarına iyi geldiği söylenmektedir. Bölgede: 36 odalı, konaklama tesisi bulunmaktadır.

ACISU KULA MADENSUYU

Kula-Selendi kara yolu üzerinde, ilçe merkezine 19 km uzaklıkta, Gediz ırmağı kıyısından çıkan bir doğal sudur. Suyun yeryüzüne çıkış ısısı: 18 derece olup, sağlık açısından yararlı geldiği söylenen hastalıklar şunlardır: mide, bağırsak, karaciğer ve safrakesesi rahatsızlıkları.
Kaynağın hemen yanında, kaynak suyunun şişelenerek satışa sunulduğu tesis bulunuyor.

Manisa tanıtımı.