Efes Artemis Tapınağı

Efes Artemis Tapınağı

Dünyanın 7 harikasından biri olan “Ephesos Artemis Tapınağı”: ülkemiz sınırları içinde, Selçuk ilçesinde-Efes Müzesinin hemen arkasında, Selçuk’tan Kuşadası’na ilerlerken: sağ yanda, uzaktan görülmektedir. Ancak: elbette yalnızca temel kalıntıları yani yeri görülebilmektedir.

Evet: bu tapınak: tarihi süreç içinde: 5 kez yapılmış ve 5 kez yanmış veya yıkılmıştır. En son olarak ise, günümüze yalnızca söylediğim gibi, kurulduğu yer kalmıştır.

Aradan yüzyıllar geçtikten sonra: yöredeki demiryolu çalışmalarında görevli ve arkeolojiye meraklı İngiliz Mühendis John Turtle Wood tarafından: 1896 yılında, Artemis Tapınağının yeri: Küçük Menderes ırmağının ağzı yakınlarındaki sulak bir ovada bulunur.

Tapınak: biraz önce sözünü ettiğim gibi: tarih sahnesinde 5 kez yapılmış ve her seferinde yıkılmış, yok edilmiş ve yeniden yapılmıştır. Ancak: en son yapıldığında: yapı o kadar muhteşemdir ki; zamanının tüm sanat ve kültürü bir araya getirilmiş ve “Dünyanın 7 harikasın dan biri ortaya çıkmıştır.

Yani: tapınağın bir dünya harikası olarak nitelendirilmesinin nedeni: mimari yapısı ve süslemede kullanılan sanat eserleridir.

Bu yüzden: okuru fazla tarihi bilgilere girerek bunaltmadan: önce Tanrıça Artemis hakkında biraz bilgi ve ardından, Artemis Tapınağının mimari özellikleri hakkında bilgi vererek, ülkemiz topraklarındaki bu dünya harikasını size tanıtmak istiyorum.

Artemis:

Dünyanın 7 harikası Artemis Tapınağı; Aslen Yunan mitolojisinde bir tanrıça olarak bilinmektedir. Tanrıların babası olarak nitelendirilen Zeus’un kızı, Apollon’un kız kardeşidir. Avcıdır ve aynı zamanda yer altı tanrıçasıdır. Romalılar kendisine “Diana” derlerdi.

Ancak: Efes yöresinde bilinen Artemis: mitolojideki bu Artemis ile aynı değildir. Efes Artemis’i daha farklıdır ve Efes şehri ile birlikte anılır ve bilinir. Çünkü: o, Efes şehrinin her şeyidir.

Efes şehrinin: dinsel ve politik yaşamında önemli rol oynamıştır. Kendisine ne zaman gereksinim duyulsa, rolünü oynardı. Zaten: erken dönemden itibaren, kutsal yerleri ziyaret eden dindarları ve gezginleri kendisine çekmiştir.

Efes Artemis’i “insanlara bir an kendisini gösteren tanrıça” olarak biliniyordu. Kutsal bir pencerede belirebilir ya da tören alayında atlı bir arabayla taşınabilirdi. Tanrıçanın görünme töreni, eski bir Doğu geleneğiydi. Artemis Tapınağının alınlık duvarında, tanrıçanın aşağıdakilere görünebileceği büyük bir pencere vardı. Bu görünme penceresi türü Frigya kültürünün tapınaklarında düzenlenen dini törenlerden gelen bir uygulamaydı.

C. Vibius Salutaris isimli bir bağışçı:

Dünyanın 7 harikası Artemis Tapınağı: Artemis’in doğum günü onuruna yapılan şenlik için; bir tören alayını donatmıştır.

Bu alayda, sanki bütün Efes halkı bulunmuştur. Bunlar arasında: yöneticiler, müzisyenler, rahipler, rahibeler, dansçılar, gençler, kurban gereçlerini taşıyanlar, kurbanlık hayvanları sürenler, atlılar ve en önemlisi tanrıça heykellerini taşıyanlar bulunmaktadırlar.

Alayın amacı: tanrıçanın heykelini tapınaktan çıkarıp tiyatrodaki gösterilere götürmek, dönüşte de kutsal alandaki kurban töreninin izlenmesini sağlamaktır.

 

Gelelim Artemis Tapınağına;

Ephesos’ta yaklaşık MÖ 560’da dev bir Artemis Tapınağının yapımına başlandı. Bu da daha eski ve daha küçük tapınakların yerine yapılıyordu. Knossoslu Khersiphron ile oğlu Metagenes tarafından tasarlanmıştı. Tıpkı Sisamlı Theodoros gibi, onlar da projeleri üzerinde bir yazı kaleme aldılar. Bugün kayıp olan bu kitaplar, Yunan ve Roma mimarisi üzerine kendi kitabı günümüze dek gelmiş olan MÖ 1’nci yüzyılda yaşamış Romalı mimar Vitruvius tarafından bir ihtimal biliniyor olabilirdi.

Tapınak yaklaşık 115 x 51 metre boyutlarındaydı ve geleneğe göre bataklık zeminin etkilerine karşı, birbirini izleyen odun kömürü ve koyun postu tabakalarından temeller üzerine inşa edilmişti. Girişi genelde olduğu gibi doğudan değil, batıdandı, ancak başka Batı Anadolu tapınaklarında da batıdan girişe rastlamak mümkündür ki, bu belki de Yunan Artemis ile kaynaştırılan daha eski Anadolu ana tanrıça ibadetinin bir kalıntısı olabilir. Tıpkı Sisam adasındaki çağdaşı gibi bu tapınak da dipteraldi. Önde sekizden üç sıra, arkada dokuzdan iki sıra kolonad bulunuyordu. Bazı sütunlar sıra dışı bir özelliğe sahipti.

Gövdelerinin alt kısımlarında yontma figürler vardı. Bu farklı armağanları zenginliği ve Yunan kültürüne karşı sevgiyle ünlü olan Lydia kralı Kroisos sunmuştu.

Evet, tapınak: dönemin en önemli, güçlü ve zengin şehirlerinden Efes antik kentinin, yalnızca 200 metre yakınındadır.

Şehir ile tapınak arasındaki kutsal yol: antik dönem yazarlarının tanımlamalarına göre, 190 metredir. Bu yol “kutsal yol” olarak bilinir.

Tapınak: 6000 metre karelik bir alana yapılmıştır ve çevresinde: 400 metre genişliğinde bir koruma alanı bulunmaktadır.

Tapınak gelirleri: ziyarete gelenler ve kutsal limanı kullanan gemilerden elde edilmektedir. Ayrıca: tapınağın açık avlusunda: iş gören tüccarlar da, tapınağa belli bir pay ödemektedirler.

Bunlar: tanrıçanın kült heykellerini ve tapınağın gümüşten yapılmış minyatür kopyalarını satarak para kazanıyorlardı. Ayrıca: yine tapınak avlusunda; kehanet bilimcileri falcılar, büyücüler, kurban eti satan rahip ve rahibeler de bulunuyordu.

Dönemin insanları: tapınakla olan ilişkilerini çok dikkat ediyorlardı.

Son Lidya kralı Kroisos: Artemis Tapınağına bağışta bulunur.

Ardından, Pers kralı Kyros ile MÖ.546 yılında yaptığı savaşta yenilir ve Pers kralı tarafından büyük bir odun yığını üzerine, ateşe atılacak iken, bir kadın kahin belirir ve kendisini ölümden kurtarır.

Evet: şimdi tapınağın yapım aşamaları hakkında bilgi vermek istiyorum. Daha önce söylediğim gibi, tapınak antik dönemde, 5 kez yapılmış ve her seferinde yakılmış-yıkılmış ve yok edilmiştir. Ancak: yine her seferinde, bir öncekinin mimarisi esas alınarak, yeniden yapılmıştır.

Kazılardan elde edilen bilgilere göre, ilk tapınağın MÖ.600 yıllarında kurulduğu tahmin edilmektedir. Son tapınaktan önce ise: tapınak tarihini son derece etkileyen bir olay yaşanır.

O dönemde: Efes şehrinde yaşayan “Herostratos” isimli bir şahıs, sırf ünlü olmak adına, çevresindekilerin de yaptığı tahrikler sonucu: MÖ. 21 Temmuz 356 tarihinde; “Artemis Tapınağı” nı yakar. Bunun üzerine: gerçekten tarih sahnesinde “ünlü” olur ve ismi: şan ve şöhret tutkunu, kötü şöhretli kişilere verilen bir deyim olur.

Bu yangın olayının kahramanı “Herostratos” ile ilgili diğer bir söylenti ise: aslında Kayralılarla yaşanan şiddetli bir çatışmaya romantik bir kılıf uydurmaktır. Karyalılar, bu çatışmada, tapınağı kolayca yakmış olabilirlerdi.

Çünkü, antik çağlardaki çatışmaların çoğunda, düşmanın en önemli yapısını yok etmek hedeflenirdi. Ancak, bu teori eksiktir, çünkü bölgedeki kazılarda Karya istilasına ait herhangi bir buluntu bulunmamıştır.

Bu yangın olayının diğer bir yönü:

Dünyanın 7 harikası Artemis Tapınağı: Tanrıçanın kendi tapınağını yanmaktan koruyamamış olmasıdır. Ancak: yine antik dönem yazarlarının yazdıklarına göre: Tanrıça Artemis, o gece, Efes şehrinde değil, Makedonya’nın Pella şehrindedir ve Büyük İskender’in doğumuna yardımcı olmaktadır.

Çünkü: yıldızlar, o gün doğacak kişinin: büyüdüğü zaman büyük bir kral-imparator olacağını, o çağ dünyasının her yönüne akınlar yapacağını ve ülkeleri ele geçireceğini ve yeni bir çağ yaratacağını söylemişlerdir. Evet: antik dönem yazarlarından Plutarkhos’a göre: Artemis, o gece başka bir işle meşguldür ve tapınağının yanmasına engel olamamıştır.

Her ne kadar tapınak yanmış olsa da, Efesliler, Artemis olmadan yaşayamazlardı. Bu yüzden: şehir yöneticileri ve halk birleşerek, yeni bir tapınak yapmaya karar verirler.

MÖ.2’nci yüzyıl başlarında: bir yandan mimarlar, öte yandan yüzlerce-binlerce esir: yeni tapınağın baş mimarı Giritli “Kheirokrates” idaresinde durmadan çalışarak, 6000 metrekarelik alanda, yeni bir tapınak yapımına girişirler.

Zorlu ve yorucu çalışmalar yıllarca sürer. Bu çalışmalar sırasında: Tanrıça, yine zaman zaman devreye girerek tapınağının yapılmasına yardımcı olmaktadır. Öyle bir an gelir ki; tapınağın alınlığına bir taş yerleştirmek gerekmektedir.

Ancak: bu büyük ve ağır taş; bir türlü buraya yerleştirilemez. Bunun üzerine, mimar, uykusuz ve sıkıntılı günler-geceler geçirir. Bir gece uykusunda: Artemis kendisine “artık düşünme, o taşı kendi ellerimle yerleştireceğim” der ve mimar, ertesi gün sabahı uyanıp tapınağa gittiğinde, bu devasa taşın, alınlıktaki yerine yerleştirildiğini görür.

Tapınak hakkındaki bilgiler: yalnızca antik dönem yazarlarının yazıları ve yine o döneme ait “sikkeler” üzerindeki resimlerden elde edilmektedir.

Çünkü: yazının sonunda söz edeceğim gibi, tapınak Ostragotların bölgeye saldırıları sonucu yıkılmış ve günümüze ulaşamamıştır.

Tapınak hakkındaki antik dönem yazarlarının yazılarında elde edilen bilgiler şunlardır

Roma döneminin ünlü yazarı Plinius: bu muhteşem tapınak hakkında şunları yazar “Efes’teki Artemis Tapınağı, gerçekten hayranlık uyandıran görkemli bir yapıttı. Bütün Asya’nın gayretiyle 220 yılda inşa edilmiş, yer sarsıntılarından zarar görmesin diye, bataklık bir yere yapılmıştır. Bataklığın üzerine, kömür ve yün döşenerek, tapınak bunların üzerine oturtulmuştur.

Yapının uzunluğu: 130 metre, genişliği ise 68 metredir. Yapıda: çeşitli krallar tarafından hediye edilen 126 sütun bulunmaktadır. Bunların her birinin boyu 19 metre ve 36 tanesi ise kabartmalarla bezenmiştir. Kabartma bu sütunlardan bir tanesini, dönemin ünlü heykeltıraşı “Skopas” yapmıştır.

Efes Artemis Tapınağı

Tapınak hakkında, döneme ait “sikkeler” den elde edilen bilgiler ise şunlardır

Dünyanın 7 harikası Artemis Tapınağı: Büyük tapınak: MS ilk 300 yıl sırasında: Efes şehrinde sağlam ve ayakta durur olarak sikkeler üzerinde görüntülenmiştir. Bu kanıtlar: mimarlık tarihçileri tarafından değerlendirilmiştir. Tapınağın planının çıkarılması için, yalnızca bir sikke kullanılmıştır.

Bu sikkede: tapınak cephesinde bulunan 4 sütun: kilise benzeri bir yapıyı temsil etmektedir. Ancak, yine de, sikkeyi yapan sanatçı tarafından: anıtın bir sikke üzerine sığdırılması için yapılan küçültme çalışmalarında, önemli değişiklikler yapıldığına da inanılmaktadır. Yani, sikkeler üzerindeki görüntülere güvenilmemektedir.

Ancak: temel kalıntısı denilen tabakada bulunmuş sikkeler, nispeten gerçek görüntüyü yakalamışlardır. Bu sikkeler: tapınağın başka bir probleminde önemli rol oynarken, buluntu alanındaki en eski yapının tarihlendirilmesini sağlamaktadırlar.

Kroisos yani yapının temelinde: çoğu birikinti tabakası içinde, bilinen en eski sikkelerden 87 tanesi bulunmuştur. Birikinti tabakası MÖ.625-575 yılları arasına tarihlenmektedir. Yani, buluntu alanında, Kroisos Tapınağından çok önce yapılmış, başka bir tapınak bulunma olasılığı yoktur.

Mimariyi gösteren sikkelerde: tapınak cephesindeki sütunların altları, kabartmalı kasnaklar tarafından süslenmektedir. Sütunlardan 36 tanesi, kabartmalarla bezelidir. Bu sütunlar, bir Yunan tapınağı için alışılmış değildirler. Sütunların altlarına süslü kaideler yerleştirme geleneği: daha önce Hititlerde görülmüş olup, bu bölgede de yalnızca Efes şehrinde Arkadiane caddesinde görülmüştür.

Sikkeler üzerinde resmedilen tapınak resimlerinde: podyum basamaklarının kenara doğru çıkık olduğu görülür. Çünkü: dört kenarın hepsinde sütunlar bulunmaktadır. Hatta, kenarlarda iki sütun sırası görülür. Evet, tapınak alanındaki sütun ormanının, Mısır büyük tapınaklarından esinlenildiğinden kuşku yoktur. Çünkü: mimar Khersiphron, Girit’ten gelmiştir.

Kazılarda bulunan “İon sütun başlıkları” sikkelerdeki modellerde de görülmektedir. Yine sikkeler üzerinde görülen süslü kabartmalar, sunak avlusuna ait olabilir.

Sikkeler,

Tapınağın çatıyla kapatılmış olduğunu ve süslü bir alınlığının bulunduğunu göstermektedir. Çatısız tapınaklarda, ön ve arkada, onar sütun bulunmaktadır. Hatta, ana cephede 8 ve arkada 9 sütun bulunduğu söylenir. Ancak, bazı bilim adamları, bu tapınağın yağmura açık olduğunu öne sürmüşlerdir.

Cella bölgesinde de suyu dışarı akıtacak bir kanal bulunmuştur. Ancak, yine kazı bölgesinde kil kiremit ve çörtenler bulunmuş olup, bunlar tapınağın çatılı olduğuna işaret etmektedirler.

Çatı: hafif meyilli, alınlıklarla biten ve yalnızca yapıyı saran sütun sıralarını örten kesik bir çatıdır. Yani, ortası gök yüzüne açık bir çatıdır. Hatta, ahşap bir çatı fikri de ortaya atılmıştır. Bazı bilim adamları, ahşap çatının, asılı bulunan kumaşlarla süslendiğini de söylemektedirler.

Sikkeler üzerindeki resimlerde doğrulanan diğer bir gerçek: tapınaktaki açmalar ya da pencere boşluklarının bulunduğu yönündedir. Efes sikkelerinde betimlenen pencereler, “Magnesia” sikkelerinde görülenlere benzemektedirler.

Efes sikke serilerinde: alınlığın orta penceresinde, kendisini gösteren bir kadın figürü bulunmaktadır. Sikkelerden bir tanesinde, figür: Efes Artemis’ini, diğerinde ise daha çok bir rahibeye benzemektedir. Sunak avlusuyla, karşı karşıya olan tapınak penceresinin, ayinle ilgili kullanımı açıktır.

Sunak avlusu: sanki sunağın tapınakla pek ilgisi yokmuş gibi, alışılmamış yükseklikteki sütunlara ve örneklere uymayan bir girişe sahiptir. Kutsal görünme penceresi, bir törene hizmet vermiş olmalıdır.

Yüksek sunak: avlunun çoğu yerinden, tapınak cephesinin görünmesini engelliyordu. Alınlık penceresi geleneği : Hıristiyanlık dönemi boyunca sürdürülerek günümüze kadar ulaşmıştır.

Alınlığın dört kadın heykeliyle süslü olduğuna ilişkin tek özgün kanıt: sikkeler üzerinde bulunmuştur. Bu heykellerin pencereleri çerçeveleme tarzı, eski Anadolu’nun kayaya oyulmuş bazı güzel anıtlarında görülen Doğu geleneğidir. Figürlerin sayıca dört ve kadın olmaları, rastlantı değildir.

Çünkü: Amazonları temsil ediyorlardı. Sayılarının dört olması ise: aşağıda anlatacağım bir heykeltıraş yarışması sonucunda seçilen en iyi dört heykelin buraya konulmuş olmalarından kaynaklanmaktadır.

Efes Artemis Tapınağı

Evet: sonuç olarak,

Tapınak: kocaman bir avlu içinde, çok uzaklardan görülecek şekilde tasarlanmış, pırıl pırıl parlayarak gökyüzüne yükselen görkemli bir mermer anıttır.

Dünya üzerinde tamamen mermerden inşa edilmiş ilk tapınak: 130 x 68 metre boyutlarındadır. Tapınağın yüksekliği ise 25 metredir. Tapınak için ayrılan alan toplamı: 6000 metrekaredir.

Tapınağın yüksek terasına: tüm yapıyı çepeçevre saran mermer basamaklarla çıkılıyordu. Bu yüksek podyum bölümü: 78.5 metre genişliğinde ve 141 metre uzunluğundaydı.

Tapınak alanında: yapının yaklaşık 400 metre uzağında bir duvar bulunmaktadır ve duvarla tapınak arasında kalan bölüm özel bir korunma-sığınma alanı olarak ayrılmıştır. Bu korunma-sığınma alanı: bu alana sığınan insanların, herhangi bir müdahale, yakalama, öldürülme gibi durumlardan korunmalarını sağlamaktadır.

Tarihin birçok döneminde: birçok ünlü ve ünsüz kişi, buraya sığınarak ölümden kurtulmayı denemişlerdir. Ancak: bu kutsal alan, zaman içinde, bazı gaddar tiranlar tarafından tanınmamıştır. 6’ncı yüzyılda: Pythagoras isimli bir hükümdar; elde edemediği ve kendisinden kaçarak buraya saklanan bir kadını, uzun yıllar tapınağa hapsettirmiştir.

Kadın umutsuzlukla kendisini asarak intihar eder. Pers kralı Kserkses: Yunanlılarla yapılan savaşta, yenildikten sonra, çocuklarını tapınağa göndermiştir. Bu çocuklara, tapınakta, Yunan tarihinin en renkli kadınlarından olan “Artemisia” bakmıştır. Mısırlı Ptolemaios Euergetes, üvey kardeşi Ptolemaios Physcon ve eşi Eirene: MÖ.259 yılında, tapınağa sığınmış olmalarına rağmen, orada öldürülmüşlerdir.

Marcus Antonius: Kleopatranın kız kardeşi Arsinoe’yi tapınaktan çıkartması için başrahibi zorlamıştır. Daha sonra bir şekilde bu kızı öldürten Antonius; böylece Mısır tahtının Kleopatra’da kalmasını sağlamıştır.

Tapınak içinde: 127 tane İon sütunu bulunmaktadır. Yani, bir anlamda yapıya sütun ormanı denilebilir. Bu sütunların: 36 tanesi ön cephede bulunmaktadır ve bunlar kabartmalarla bezenmiştir. Sütunların yüksekliği 20 metredir. Yivleri spiral kıvrımlı olarak oyulmuş ve gayet zariftirler. Kaideleri ise, kabartmalar taşıyan mermer bilezik şeklindeki bezemelerle süslenmiş ve üstteki yatay mermer kirişi taşıyorlardı.

Onun muhteşem cephe güzelliğini görmek için, gerilere doğru gidip, sunak avlusundan uzaklaşmak gerekirdi. Yoksa, çok yüksekte bulunan, süslü alınlık görülemezdi. Ortadaki sütunların arasından, diğer Artemis tapınaklarında olduğu gibi, Batı’ya bakan kapıdan tapınağa giren ziyaretçiler: tapınağın cephesinin kabartma sütunlu manzarasından daha muhteşem bir görüntü ile karşılaşırdı.

Burada: kabartma, dikdörtgen kaideler üzerine yerleştirilmiş bir “sütun ormanı” ile karşılaşılırdı. Bunları: tapınağın arka bölümünde bulunan, başka bir “sütun ormanı” dengeliyordu.

Tapınak içinde: arka cephede: 9 sütun bulunur. Cella yani tanrıçanın en kutsal bölümü: iki sütun sırasıyla diğer bölümlerden ayrılmıştır. Muazzam yapının tam ortasında bulunmaktadır. Bu kutsal odadaki “Artemis Heykelleri” hakkında kesin bir kanıt bulunmasa da, bunların devasa büyüklükte oldukları ve normal bir insan boyutundan oldukça büyük oldukları kesindir.

Sunak avlusu da sütun ve heykellerle süslenmiştir. Sunak avlusunun içindeki “kurban sunağı” asimetrik olarak yerleştirilmiştir. Sunak: göklere açılan bir kutsal alan olarak bilinir. Bu durum: özellikle “Doğu” dinsel kültüründe yaygındır. Sunak alanlarında tanrının veya tanrıçanın heykeli bulunmazdı, çünkü bu alan “tanrı-tanrıçanın” evi olarak kabul edilirdi.

Tapınak alanındaki heykeller, ünlü heykeltıraş “Praksiteles” tarafından yapılmıştır.

Tapınak inşaatı bitirildiğinde ise: Efesliler; tıpkı Yunanlıların şiir, oyun, atletizm ve müzik alanında yaptıkları gibi, şehirlerinde bir “heykel yarışması” düzenlerler.

Dönemin en ünlü heykeltıraşlarının katıldığı bu yarışma sonrasında, yapılan heykellerden en beğenilen: Pheidias, Polyleitos, Kresillas ve Phradmon tarafından yapılan 4 heykel, tapınağın alınlığına yerleştirilir. Bu tunç-bronz heykeller: kadın figürlüdür ve Amazonları temsil etmektedirler.

Bu heykeller yanında: elbette tapınak kutsal alanında, Tanrıça Artemis’in özel heykelleri de bulunmaktadır. Kazı alanında yapılan çalışmalarda: MÖ.600 yıllarına rastlayan ilk tapınak dönemlerinde, Artemis heykellerinin: ilkel görünümlü, katı biçimli, altın, tahta, fildişi veya kil heykelcikler şeklinde olduğu anlaşılmıştır.

Yani: ilk dönem heykelleri: genellikle “Doğu” ya özgü, Lidya, Pers, Frigya, Asur, Hitit ve Mısır özelliklerini taşımaktadırlar. Bu ilk döneme ait heykellerin “rahibe” heykelleri olduğunu söyleyenler bile bulunmaktadır.

Takip eden dönemde, bir ara tapınakta bulunan Artemis kült heykelinin “asma ağacı” n dan yapıldığı ve heykel çürümesin diye, her yıl yağlandığı yazılır. Çünkü: yapılan kazı çalışmalarında, yörede altın-gümüş gibi değerli maddelerden yapılmış Artemis heykeli bulunmamıştır.

Tapınakta bulunan Artemis heykellerinin diğer en büyük özelliği: halk ve ziyaretçiler üzerinde yarattıkları büyük etkidir. Heykellerin gözleri: değerli taşlarla süslenmiştir ve bu taşlar, ışığı muazzam şekilde yansıtmaktadırlar. Tapınak rahipleri: ziyaretçileri, heykellere bakarken dikkatli olmaları, gözlerine bakmamaları konusunda uyarırlar.

MÖ.2’nci yüzyıla gelindiğinde ise: bu kez Artemis kült heykellerinin “memeli” olduğu görülür. Çok memeli bu heykel türü: bir ana tanrıçayı yansıtmaktadır. Göğüsleri bir kadının doğurganlığının simgesidir.

Kaskatı duran heykelin alt bölümü: Mısır mumyalarının tabutlarına benzer. Geyik, boğa, aslan, grifon, sfenks, siren ve arılardan oluşan bezemeleri: Doğu’ya özgü yaratıklardır. Ancak, yine de heykelin bu özellikleri hakkında, günümüzde çelişkiler mevcuttur. Memelerinin aslında: hurma, meşe palamudu, devekuşu yumurtası, boa testisleri, muska torbaları veya başka süsler olup olmadığı tartışılmaktadır.

Ancak, bu süsler neyi ifade ederse etkin: Artemis heykeli, MÖ.3’ncü yüzyıldan, MS.3’ncü yüzyıla kadar geçen 600 yıllık süreçte: yani tapınak yıkılana kadar bölgedeki kutsallığını sürdürmüştür.

Evet: uzun uğraşlar sonucu tapınak bitirildiğinde: yöre Hıristiyanlığın yayılmasında görevli din adamları tarafından ziyaret edilir. Bu ziyaretlerle ilgili anılar: bölgedeki kazılarda bulunan bir yazıttan öğrenilmiştir.

MS.1’nci yüzyılda:

Aziz Paulus: Korinthos şehrinden, dönemin zengin ve gösterişli Efes şehrine gelir. Efesli kuyumcu Demetrios’un sürüklediği, şehirlilerden oluşan kalabalık ile, Paulus’un şehrin tiyatrosunda karşılaşmaları sırasında: Paulus, gümüş Artemis idolleri aleyhinde konuşunca, kalabalık “Efeslilerin Diana’sı yücedir” diye bağırırlar.

Daha sonra Efes şehrini ziyaret eden Aziz Yuhanna: şehirde dolaşırken “dudakları yaldızlanıp, yüzüne peçe örtülmüş “boyalı Artemis heykelleri” gördüğünden söz eder. Ayrıca: Tanrıça şenliklerinde, tiyatro bölümündeki kurban dumanının yoğunluğunun güneşi perdelediğini belirtir. Boru çalan rahipleriyle, tapınağa doğru giden tören alayını da izlemiştir.

13’ncü yüzyıla ait bir Fransız el yazmasında: Aziz Yuhanna’nın: Artemis heykelini yakışı gösterilmektedir.

MS.2’nci yüzyıla gelindiğinde ise: bu kez Efes şehrinin ve tapınağın en ünlü ziyaretçisi “Büyük İskender” gelir. İskender: Anadolu’daki Perslileri yenip, tüm şehirleri ele geçirdikten sonra bölgeye geldiğinde henüz 22 yaşındadır.

İskender: gerek doğumuna yardımcı olması nedeniyle ve gerekse Efeslilerin inançlarına duyduğu saygı nedeniyle: tapınak onuruna büyük törenler düzenler ve kurbanlar kestirir. Panayır dağı çevresindeki kutsal yolda, Artemis heykellerini elleri üzerinde taşırlar. Dağın çevresinde dolaştıktan sonra, tapınak alanına girerler.

İskender: tapınak için maddi bağışta bulunmak istediğini ancak, bunun karşılığında isminin, tapınak duvarlarına kazınmasını ister. Bunun üzerine: tapınak duvarlarında böyle bir isim kazıma istemeyen Efesliler: ilginç bir çözüm bulurlar ve İskender’e “ Nasıl olurda bir tanrı, başka bir tanrıya tapınak yaptırabilir” diyerek, İskender’i bir yandan “tanrı” katında onurlandırarak öte yandan isminin tapınak duvarlarına yazılmasını engellerler.

Bunun üzerine: İskender, Efeslilerin Perslere daha önce ödedikleri vergiyi kaldırdığını, bu vergiyi tapınağın masrafları için kullanılmasını söyler.

Büyük İskender: bölgede bulunduğu dönemde: tapınakla ilgili olarak tutarsız uygulamaları ile tarihe geçer. Bir keresinde: tapınak sığınma alanına giren bir köle için baş rahibe rica da bulunarak tapınak kurallarına uyarken: başka bir keresinde yine tapınağın sığınma alanına giren iki köleyi, sığınma alanından zorla çıkarttırır ve taşlatarak öldürterek tapınak kurallarını ihlal eder.

MS. 263 yılına gelindiğinde: Ostragotlar bölgeye saldırırlar ve şehirlerde olduğu gibi, Artemis Tapınağını da yakıp-yıkıp yok ederler.

MS.3’ncü yüzyıl sonlarında:

Efesliler, yeni bir tapınak inşa etmek üzere girişimlerde bulunurlar. Ancak: öncekilerden daha basit olarak yapılan tapınak, bu kez MS. 401 yılında: İncil yazarı Aziz Yuhanna tarafından yıktırılır. Efesliler Hıristiyanlığı kabul ettiklerinde: Artemis Tapınağı kalıntıları, bölgedeki başka yapıların inşaatlarında kullanılır.

Yine de: Efeslilerden birçoğu: bu kutsal alandan geriye kalan taşlara ve Artemis idollerine tapınmaya devam ederler. Hatta: halen Selçuk-Artemis Müzesinde bulunan muhteşem 3 Artemis Heykelinin: Efes antik kentinde yapılan kazılarda: bir evin bodrum katında öylece toprağa gömüldükleri anlaşılmıştır.

Yani: Efesliler, Hıristiyanlığın bölgede yayılması üzerine, Artemis Heykellerini, kırıp atmamışlar, toprağa gömerek saklamışlardır.

MS.17’nci yüzyıla gelindiğinde ise: Efes: ıssız, yoksul ve bakımsız bir köydür. Ama insanlık Artemis Tapınağını unutmamıştır. İtalya-Napoli şehrinde, antik döneme ait “çok memeli bir Artemis heykeli” günümüze kadar ulaşmıştır.

Hatta: Napoli’de bulunan bu heykel, 16’ncı yüzyılda, Vatikan’da: ünlü sanatçı Rafaele ve 18’nci yüzyılda yine ünlü sanatçı Tiepolo’ya; resimlerinde modellik etmiştir.

Efes Artemis’i ve Artemis Tapınağı resimleri, kazılarda o döneme ait sikkeler çıktıkça: bunların üzerindeki resimler baz alınarak, canlandırmalar yapılmış ve yayınlanmıştır. Ünlü çağdaş ressam “Salvador Dali”, bir resminde, Artemis Tapınağının bu canlandırılmış figürünü model olarak kullanmıştır. Hatta: Tanrıça Artemis’in dans eden bedenlerini de tapınak ile birlikte resmine eklemiştir.

1780 yılında ise: Edward Gibbon isimli yazar: Artemis Tapınağının yıkılışını, hüzünlü bir ifadeyle anlatmaktadır. Görmediği bu anıt hakkında şunları yazar “Sanat ve zenginlik, o kutsal ve muhteşem yapıyı dikmek üzere el birliği etmişti.

Birbirini izleyen: Pers, Makedonya ve Roma imparatorlukları, yapının kutsallığı önünde saygıyla eğildiler, ihtişamına ihtişam kattılar…”

Günümüzde: Selçuk ilçesinde bulunan Artemis Müzesinde: halen muhteşem güzel bir “Artemis” heykeli bulunmaktadır. Efes antik kentinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılan bu memeli Artemis heykeli: güzelliğiyle izleyenleri büyülemektedir.

Kazılarda bulunan diğer çeşitli kalıntıların ise, Londra-British Museum’da özel bir salonda bulunduğu söylenmektedir ki, ben görmediğim için burada ne gibi kalıntılar olduğu hakkında bir şey söylemek istemiyorum.

İşte: muhteşem mimarisi nedeniyle, Dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen Artemis Tapınağının benzersiz hikayesi böyledir.

İzmir Selçuk Artemis Tapınağı

Dünyanın 7 Harikası Mısır Keops Piramidi

Dünyanın 7 Harikası, Olympia Zeus Heykeli

Kahire Giza Piramitleri

Giza Piramitleri

Mısırlılar için piramit, Firavunun ve dolayısıyla krallıkların ölümsüzlüğünü garanti altına almanın bir yoluydu. Bunu başarmak için, piramidin firavunun ölümünden önce tamamlanması gerekiyordu.

Piramitlerin girişlerinin tamamı, kuzey tarafında yapılmıştır. Çünkü eski Mısırlılar ölülerin ruhunun kuzey yıldızında yaşadığına inanırlardı.

Giza piramidi olarak da bilinen Keops piramidi: Orion kuşağını oluşturan yıldızları takip ederek Khafra ve Menkaure piramitleriyle aynı hizadadır.

Piramitten aşağı inmek için kullanılan geçit, Alfa Draconis olarak bilinen kutup yıldızına işaret eder.

Piramitlerin pürüzsüz açılı kenarları, güneş ışınlarını sembolize ediyordu ve kralın ruhunun cennete yükselip tanrılara, özellikle de güneş tanrısı Ra’ya katılmasına yardımcı olmak için tasarlanmıştı.

Yani, piramidin şekli Güneş Tanrısı Ra nın tapınımı ile ilgiliydi.

Güneş ışınlarının, yeryüzüne düşerken değdikleri en yüksek noktayı temsil ederler. Bu doğal olay: uygun hava koşullarında hala görülebilmektedir.

Piramitler: yaradılış efsanelerindeki “Benu” kuşunun üzerine konduğu, uzun bir dikilitaş olarak bilinirler.

 

Piramitlerin inşa yöntemleri:

İnşa şekli her zaman gizemli olsa da, en kolay yöntemin ahşap veya bronz kaldıraçlar kullanılarak yapılmış olabileceği bilinmektedir.

İlk basamaklar oluşturulduktan sonra, kütüklerden yapılmış bir makine kullanılarak taşlar ikinci basamağa kaldırılır ve bu şekilde devam ederdi.

Heredot: günümüzde 6 milyon tondan fazla taştan oluştuğunu tahmin edilen Büyük Piramidin inşasında, köle emeği kullanılarak yapıldığını iddia etmiştir. Mısır anıtlarının köleler tarafından inşa edildiği fikri (örneğin İncil deki Çıkış Kitabında anlatılan İbrani kölelerin durumu) antik dünyada yaygın görünmektedir.

Oysa günümüzde bu yapının aslında ücretli Mısırlı işçiler tarafından yapıldığı bilinmektedir.

Mısır bilimciler, bu projeyi birçok yetenekli işçinin yönettiğini kabul ettiler. Keops’un yeğeni inşaatı planladı ve firavun işçileri kaliteli ürünlerle giydirmek ve beslemek için çok para harcadı. Bu kadar büyük inşaat projeleri, mutlaka bir tür arkeolojik iz bırakırdı ve bu nedenle 1999 yılında arkeologlar, Khafre ve Menkaure’nin daha sonraki iki piramidini inşa eden işçilerin köy evlerini ortaya çıkarmaya başladıklarında, büyük bir heyecan yaşadılar. Bu, 1990 yılında ölenlerin rütbelerine göre üst ve alt bölümlere ayrılan işçi mezarlığının keşfini takip etti.

Hem köy hem de mezarlık, arkeologlara Giza’daki iki küçük piramidin inşa edildiği koşullar hakkında değerli veriler sunuyor. Bu veriler de, Khufu piramidinin inşasına dair bir hipotez oluşturulmasına olanak tanıyor. İşçilerin kemikleri üzerinde yapılan bir çalışma, işin çok ağır, hatta bazen kelimenin tam anlamıyla bel kırıcı olduğunu gösteriyor. Yine de bu işçiler, köle olmaktan çok uzak, ayrıcalıklı memurlardı ve bir dizi imrenilecek ayrıcalıklara sahiptiler. Protein açısından zengin bir beslenme düzenine sahip oldukları görülüyor. Kırık uzuvları ve çatlakların doğru bir şekilde tedavi edildiğine dair kanıtlar, yeterli tıbbi bakımın sağlandığını güçlü şekilde düşündürüyor.

Mezarlıktaki iskeletlerden birinin bacağı o kadar hassas bir şekilde kesilmiş ki, uzmanlar hastanın ameliyattan sonra yaklaşık 20 yıl daha yaşadığını tahmin ediyorlar.

İşçi köyünün keşfi, arkeologların Heredot’un hayal ürünü olan bir diğer iddiasını da çürütmesini sağladı. Khufu piramidinde 100 bir kişinin çalıştığı iddiası. Aslında köyün en fazla 20 bin kişi kapasiteye sahip olduğu ve bunların belki de yarısının aynı anda inşaat işleriyle uğraştığı görülüyor. Mısır takvimindeki tüm mevsimlere ait tarihler içeren bloklar, piramitlerin sadece Nil’in taştığı zamanlarda değil, yıl boyunca inşa edildiğini göstermektedir.

 

Evet şimdi de günümüz, Piramitlere giriş ve hareket:

Burada hassas bir konu var. Kesinlikle bilet gişesinde ne tür para olursa olsun nakit para geçerli değildir, yani mutlaka kredi kartı istiyorlar. Yani: biletlerinizi diğer Mısır tapınak ve müzelerinde olduğu gibi, sadece kredi kartı ile satın alabilirsiniz.

Mısır Piramitler giriş kapısı kurallar levhası

Giriş kapısı-Giriş ücretleri ve kurallar levhasında yazılı olanlar:

Piramitler bölgesine giriş: 700 Mısır Lirasıdır. (Aralık 2025 tarihinde 1 TL = 1 Mısır Lirasıdır, Dolar olarak düşünürsek: giriş ücreti 16 Dolardır.)

İlaveten: Mikerinos piramidinin içine giriş: 280 Mısır Lirası ve Kefren piramidinin içine giriş: 1500 Mısır Lirasıdır.

Bu fiyatlar, Mısır vatandaşı olmayan ziyaretçiler için geçerlidir. Öğrenci bileti almak için, uluslararası öğrenci kartına sahip olmak gerekir. Cep telefonuyla fotoğraf çekmek ücretsizdir. Piramitlerin ve mezarların içinde fotoğraf çekmek yasaktır. Açılış saatleri, her gün saat 07.00’den akşam 17.00’ye kadardır. Kefren piramidi, öğlen saat 12.00-13.00 arasında kapalıdır. Bilet gişesi saat 16.00’da kapanır.

Evet bilet gişesinden biletinizi aldınız, sonra bileti göstererek kapıdan içeri giriyorsunuz.

Hemen bir meydan var. Bu meydandan, piramitlere ve sfenks’e ring araçları/otobüsleri gidip geliyor. Bu araçlar, piramitlerin yakınına kadar gidiyor, bu yüzden eğer yürümek istemiyorsanız, bu araçları kullanabilirsiniz. Ama indiğiniz durağa dikkat eden, tam piramitlerin yakınına kadar gitmek mümkün. Aksi halde: soyguncu sahtekar faytonculara esir olabilirsiniz. Biniş ücreti 30 dolardır. Veya develer (10 dolar) veya atlar olabilir.

İlk durak: Piramitleri hemen karşıdan görebileceğiniz “Seyir Platformu” dur. Burada piramitler cepheli fotoğraflar çekebilir, çektirebilirsiniz.

Piramitlerin isimlerini nasıl anlayabilirsiniz?

Sağ yanda görülen piramit: Mikerinos piramididir, dıştan en belirgin özelliği: cephesinde büyük bir yarık olmasıdır. Hemen yanında 3 tane küçük piramit vardır.

Onun solunda önde görülen piramit: Kefren Piramididir. Dıştan en büyük özelliği, tepesinde şapka olmasıdır. Diğer yani ikisinin ortasında görülen ise, Dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen Keops Piramididir.

Evet: Seyir Terasından sonra, otobüse binmeyip zoru tercih ederseniz, yürüyebilirsiniz, ama çöl kumları üzerinde, taşlı-topraklı arazide yürümek bir hayli zor, ama ortamı yaşamak için idealdir.

Menkaure Piramidi

MİKERİNOS (MENKAURE) PİRAMİDİ:

Evet bu piramidin içine girilebiliyor.

Piramidin hemen giriş kapısında, bir talimat levhası var. Buna göre:

Piramidin içine girmek yetişkin için 280 Mısır Lirasıdır. Kodu tarayarak bileti çevrimiçi satın alabilirsiniz. Piramidin içinde kamera kullanmak yasaktır. Telefonla fotoğraf çekebilirsiniz. Flash ve video çekmek yasaktır. Kralın salonunu ziyaret etmek için 10 dakika yeterlidir. Böylece diğer ziyaretçiler de ziyaretin tadını çıkarabilirler.

Menkaure Piramidi

Genel özellikleri:

Giza piramit kompleksinde bulunan, 3 ana piramidin en küçüğüdür.

 

Neden en küçük piramittir:

Bu boyut küçülmesinin nedeni, Giza platosunda kalan sınırlı alan da dahil olmak üzere çeşitli diğer faktörlerdir. Dış kaplaması için kullanılan malzeme de bir diğer etkendir. Selefleri bu amaçla, dış kaplama için kireçtaşı kullanırken, Menkaure, 800 km den fazla uzaklıktaki Aswan’dan çıkarılan graniti kullanmıştır. Granit blokların taşınmasıyla ilgili lojistik zorluklara ek olarak, malzemenin kendisi kireç taşından çok daha serttir. Bununla birlikte kaplama taşlarının sadece alt çeyreği, granitten yapılmış olup geri kalanı kireç taşıdır.

Bazı tarihçiler, piramidin daha küçük boyutunun, Menkaure’nin hükümdarlığının seleflerine göre, daha kısa olmasından veya belki de hükümdarlığı sırasında kaynaklardaki bir değişimden kaynaklandığına inanıyorlar.

Başka bir teori ise, piramidin başlangıçta çok daha büyük olmasının planlandığını, ancak kraliyet önceliklerindeki muhtemel bir değişim veya yeterli kaynak eksikliği de dahil olmak üzere çeşitli zorluklar nedeniyle diğer piramitlerden daha küçük ölçekte tamamlandığıdır.

Kim için yapılmıştır:

4’ncü Hanedan Kralı Menkaure’nin mezarı olarak inşa edilmiştir. Ancak duvarı, mezarlığı ve vadi tapınakları, firavunun ölümünden sonra tamamlanmıştır.

Kral Menkaure: yaklaşık MÖ 2532-2503 yılları arasında hüküm sürmüştür. Muhtemelen: Khefren’in oğlu ve Khufu’nun torunudur.

Yukarıda da söz ettiğim gibi kral Menkaure, piramit kompleksi tamamlanmadan önce öldü ve piramidin granit kaplama bloklarının çoğu düzeltilmemişti.

 

Mimari özellikleri:

Piramidin yüksekliği 65.5 metredir. Ancak kumun içine batması ve yüzyıllarca süren erozyon nedeniyle, yüksekliği sürekli azalmış ve piramidin yüksekliği günümüzde 61 metreye düşmüştür.

Pürüzsüz kenarları nedeniyle, genellikle gerçek piramit olarak anılan Menkaure piramidinin taban ölçüsü: 103.4 metredir.

Eğim açısı, yaklaşık 51 derecedir. Yani piramit nispeten dik bir eğim içermektedir.

Bu piramidin inşasında, milyonlarca kireç taşı ve granit blok kullanılarak, 15 binden fazla işçi çalışmıştır.

Piramidin alt kısmı, pembe granit kaplıdır. Üst kısmı ise Giza ve diğer yerlerdeki piramitler gibi Tura kireçtaşından yapılmıştır.

Yardımcı Kraliçe Piramidi:

Menkaure’nin piramidinin yanında, kraliçelerin gömülmesi için kullanılan üç küçük piramit daha görülür.

 

Menkaure Piramidi içinde Nişli oda

Piramidin içi ve Mezar odası:

Piramidin iç düzeni nispeten basittir ve içinde boş bir lahit bulunan bir mezar odası ve bir nişli oda vardır.

Menkaure piramidi nişli oda

Mezar odası: devasa granit bloklarla kaplıdır. Zaten bu piramidi, platoda bulunan diğer piramitlerden farklı kılan, iç odalarda kullanılan granitin kalitesidir.

Mezar odasında, 2.4 m uzunluğunda, siyah taş lahit bulunmuştur. Ayrıca: ahşap bir tabutun kalıntıları vardır. (ayrıntı aşağıda)

 

Kazılar-Arkeolojik Araştırmalar:

1837 yılında, İngiliz arkeolog Howard, Menkaure’nin mezar odasını ortaya çıkararak, bir zamanlar firavunun kalıntılarını içerdiği düşünülen boş bir lahit bulmuştur. Ancak o dönemin birçok kraliyet mezarında olduğu gibi, mezar yüzyıllar önce yağmalanmıştı.

Lahdin yanı sıra, heykel parçaları bulundu ancak mezarın en önemli hazineleri çoktan alınmıştı.

Menkaure’ye ait olduğu iddia edilen lahit, 1838 yılında İngiltere’ye götürülürken, denizde kaybolmuş, ahşaptan yapılmış diğer lahit ise Londra British Museum’da sergilenmektedir.

Menkaure’nin piramidindeki boş lahdi, firavunların son dinlenme yerlerinin savunmasızlığını vurgulamaktadır.

 

 

Kral Menkaure ve kraliçenin bu çarpıcı heykeli, tam bir sanat eseridir. (Günümüzde: Boston Güzel Sanatlar Müzesindedir.)

Heykeller:

Vadi tapınaklarında yapılan kazılarda, Kral Menkaure’nin bir dizi heykeli bulunmuştur. Kral ve kraliçenin çarpıcı iki heykeli, (günümüzde Boston Güzel Sanatlar Müzesindedir) ve kralın çeşitli tanrılar tarafından kucaklandığını gösteren, bir dizi üçlü heykel bulunmuştur.

 

Yıkım dönemi:

Piramidin kuzey cephesinde, 12’nci  yüzyılın bir bölümünde Mısır’ı yöneten Selahattin Eyyübinin oğlu Sultan Osman tarafından oluşturulan, büyük bir boşluk bulunmaktadır. Bin Yusuf, piramitlerin sökülmesini ve taşlarının diğer inşa projelerinde kullanılmasını emretmiştir. Yıkım, Menkaure piramidinden başlamış, ancak bu yıkımın yapılamayacağı anlaşılmıştır. 8 aylık çalışmanın ardından, ancak bu boşluğu, bugün de görülebilen boşluğu oluşturabilmişlerdir.

 

Khafre Piramidi

KEFRE (KHAFRE) PİRAMİDİ:

Giza’daki 3 antik Mısır piramidinin ortasındadır. Gurubun en yüksek ve en büyük ikinci piramididir. Üç piramitten: tepesinde hala kaplama bulunan tek piramittir.

Piramit: tepesindeki kaplama kalıntıları, merkezi konumu ve hepsinin en yüksek olanı gibi görünmesi sayesinde, turistlerin hemen dikkatini çekmektedir.

Kefre Khafre Piramidi

İşçi Köyü:

Bu piramidin, 500 m uzağında, işçilerin şehri olarak adlandırılan yerleşim yerinin kalıntıları bulunmuştur. Bu şehir, nüfustan ayrıydı ve yaşamları ve ihtiyaçları için gerekli tüm hizmetlere sahipti. Fırınlar, zanaatkarlar, doktorlar gibi.

Bu köy yakın zamanda keşfedilmiş olup, inşaat işçilerinin bakımlı ve iyi beslenmiş işçiler olduğunu doğrulamıştır.

Firavun Khafre’nin Diyorit heykeli. (1858 yılında Vadi Tapınağında bulunmuştur. Günümüzde Kahire’deki Mısır Müzesinde sergilenmektedir)

Khafre Kimdir:

Khafre, (Yaklaşık MÖ 2576-2551) Eski Krallık 4’ncü Hanedanın 4’ncü Kralıdır.

Khafre: Keops’un oğlu ve Menkaure’nin babasıdır. Yani, her bir sonraki hükümdar, kendisi için daha küçük bir türbe inşa ettirmiştir.

Saltanatı hakkında çok az yazılı kayıt bulunmaktadır.

Mısır’ı 24 yıl ve hatta muhtemelen daha uzun süre yönetti. Khafra, geride zalim bir hükümdar olarak anıldı. Babası gibi davrandı, tapınakları kapattı ve Mısırlıları piramit ve diğer anıtları inşa etmeye zorladı.

 

Piramidi yaptıran:

Bu piramit, Firavun Khafre emriyle inşa edilmiştir.

Firavun bu piramidin yanı sıra, işçilerine şunların da inşasını emretmiştir. “Sfenks, vadi tapınağı, piramitten cenaze tapınağına giden yol ve bir güneş teknesi.

Piramidin yapılış tarihi: yaklaşık MÖ 2570 yılıdır.

Kefre Kharfe Piramidi

Mimari Özellikleri:

Piramidin, pusulanın ana yönlerine doğru hassas bir şekilde hizalanması, antik Mısırlıların astronomi konusunda gelişmiş bir anlayışa sahip olduklarını göstermektedir.

Bazı bilim insanları: piramidin tasarımının belirli yıldızların doğuşu ve batışı gibi, göksel olaylarla ilgili olabileceğini öne sürerek, Khafre piramidinin hem manevi hem de astronomik amaçlarla tasarlandığı fikrini desteklemektedirler.

Evet, piramit başlangıçta güzel Tura kireçtaşıyla kaplanmıştı. Bu kireçtaşının büyük bir kısmı, görünüşe göre piramidin altından başlayıp yukarı doğru ilerleyerek, kaplama taşlarını alan yerel inşaatçılar tarafından sonradan gasp edilmiştir. Neyse ki, yağmalama tamamlanmadan önce durduruldular ve piramitlerin ilk inşa edildikleri zamanki görünümleri hakkında günümüze çok iyi bir fikir verecek kadar kaplama taşı, tepeye yakın  yerlerde kaldı.

Yani, orijinal kireçtaşı kaplama tüm piramidi kaplıyormuş, ama günümüze sadece üst kısmı gelebilmiştir.

Piramidin yapımında, her biri 2 tondan fazla ağırlıktaki kireçtaşı bloklar kullanılmıştır.

Khufu piramidinden, 10 m daha yüksek bir ana kaya üzerinde oturmaktadır, bu da daha yüksek görünmesine neden olur. Yani, çekirdekte bir kaya çıkıntısı kullanılmıştır.

Platonun eğimi nedeniyle, kuzeybatı köşesi, kaya alt toprağından 10 m oyularak oluşturulmuştur ve güneydoğu köşesi daha yüksektir.

Alt kısımda kullanılan taşlar çok büyüktür, ancak piramit yükseldikçe taşlar küçülür ve tepede sadece 50 cm kalınlığa ulaşır.

Yüksekliğin ilk yarısında sıralar kaba ve düzensizdir. Ancak piramidin orta bölümünde, düzenli bir duvarcılık şeridi açıkça görülmektedir.

Kefren Khafre Piramidi

Ölçüleri:

Piramidin tabanı kare şeklindedir. Kenarları şu anda: 10.5 m dir. Piramidin boyu 143.9 m idi. Ancak 4500 yılı aşkın tarihi boyunca sadece 7 m alçalarak bugün 136.5 m yüksekliğe sahiptir. 1932 yılında Amerikalı dağcı Rand Herron, piramidin dış yüzeyine tırmanırken düşmüş ve ölmüştür.

Aynı dönemde, Keops piramidi ise 10 m alçalmıştır.

Eğimi: 53.2 derecedir. Yani, piramidin açısı biraz daha keskindir ve dört köşesi, tepe noktasıyla tam olarak buluşacak şekilde hizalanmamıştır. Bu nedenle tepesinde, hafif bir eğrilik gösterir.

 

Arkeolojik Araştırmalar:

Arap Tarihçi Abdül-Selam, piramidin 1372 yılında açıldığını yazmıştır. Mezar odasında herhangi bir şey bulamamışlardır. Mezar odasının duvarında, muhtemelen aynı döneme ait “Arapça” bir yazı vardır.

Piramit, modern zamanlarda ilk olarak 2 Mart 1818 tarihinde Giovanni Belzoni tarafından keşfedilmiştir.

Belzoni: aslen icat ettiği su kaldırma cihazını satmak için Mısır’a gelen dev gibi bir adamdı. Ancak Mısırlılar yaşam tarzlarını değiştirmekle ilgilenmedikleri için, Kahire İngiliz konsolosunun önerisiyle arkeolojiye yöneldi ve  topladığı eserleri satmaya başladı.

Mezar odasına ilk girildiğinde, Khafre piramidinin boş olduğunu ve hazinelerinin ve mumyasının bulunduğu lahdin çoktan dışarıya çıkarıldığını keşfetti. Daha doğrusu dıştaki granit lahit yerinde duruyordu, ancak içteki lahitler kayıptı.

 

 

Khafre Mezar odasının içi, Belzoni adını yazmıştır.

Mezar Odası:

Evet, bu piramidin de içine gezmek için girilebiliyor.

Devam edelim. Mezar odasının iki girişi vardır. Bu durum, soyguncuların piramidi girme olasılığını arttırmıştır. Aşağı doğru inen geçit, tamamen kayaya oyulmuştur.

Khafre Piramidi içi

Aşağı doğru iner, yatay olarak ilerler ve ardından mezar odasına giden yatay geçide katılmak üzere yukarı doğru çıkar.

Khafre Piramidi içi

Piramidin içinde, Kral odası ile aynı uzunlukta, bir yan oda vardır. Bu odanın amacı bilinmiyor. Muhtemelen: adakların saklanması, defin ekipmanlarının depolanması olarak kullanılmış olmalıdır.

Khafre Piramidi içi mezar odası

 

Mezar odası, ana kayadaki bir çukurdan oyulmuştur. Çatı, üçgen kireçtaşı kirişlerden yapılmıştır. Oda, dikdörtgen olup, 14 x 5 m boyutlarındadır. Burada oldukça büyük bir lahit ve hükümdarın iç organlarının saklandığı kaplar bulunur.

Khefre Piramidi Mezar odası

Mezar odasına ilk ulaşıldığında: Khafre’nin lahdinin katı bir granit bloktan oyulup kısmen zemine gömüldüğü ve içinde muhtemelen bir boğaya ait hayvan kemiklerinin bulunduğu belirtilmiştir.

Bugün mezar odasında, neredeyse zemin seviyesinde, ancak uzun süredir boş olan kırmızı granit bir lahit bulunmaktadır. Ancak içi boştur.

Khafre piramidi mezar odasının içine maceracı Belzoni adını yazmıştır.

Yağmalama:

Piramidin, Yeni Krallık yani erken bir dönemde yağmalandığı muhtemeldir.

 

Piramidin Hasar görmesi:

Piramidin aldığı en büyük hasar, 14’ncü yüzyılda meydana gelen ve dünyanın 7 harikasından biri olan İskenderiye Fenerini tamamen yerle bir eden depremdir.

Keops Piramidi

KEOPS (KHUFU) PİRAMİDİ:

Giza platosunda inşa edilmiş ve antik dünyanın 7 Harikasından biri olarak kabul edilen piramittir ve dünyanın 7 harikasından günümüze kadar ayakta kalabilen tek yapıdır. Ayrıca binlerce yıl boyunca, daha doğrusu Paris Eyfel Kulesinin inşa edildiği 1889 yılına kadar dünyanın en yüksek binasıydı.

Evet Khufu, babasının Giza’nın güneyinde, Dahşur da bulunan kavisli piramit ve kırmızı piramidin inşasında getirdiği yenilikleri burada geliştirdi. Babasının mezarıyla ilgili mimari ve lojistik sorunları çok iyi biliyordu.

Giza piramitlerinin karakteristik özelliği olan, düz kenarları sergileyen ilk piramittir. Ancak  piramidin şekli ve yapısal olarak sağlam bir piramidi tamamlamak için gereken ideal yanal açı, Khufu döneminde belirlendi.

Piramidin iç kısımlarında, sıcaklık sabit 20 derecede kalmaktadır.

Firavun Khufu’nun fildişi heykeli

Khufu kimdir:

Khufu, MÖ 2589-2560 yılları arasında hüküm sürmüştür ve ona adanan piramit 3 piramit arasında en eski ve en büyüğüdür.

Oğulları Kefren ve Menkaure, Giza’nın diğer iki piramidini inşa ettirdiler. Ancak bu ikisinden hiç biri Khufu piramidinin görkemli boyutlarına sahip değildi.

Giza piramitlerinin en büyüğü kendisine ait olmasına rağmen, bulunan en küçük heykel “Keops” a aittir. Sadece: 7.5 cm ölçülerindedir ve fildişinden yapılmıştır. Bu küçük heykel: 1903 yılında Petrie-Abydos-Osiris Tapınağının temellerinde bulunmuştur. Bu heykelde: firavun sağ elinde kırbaç, başında “Aşağı Mısır” ın kızıl tacı ile görülür. Oturduğu tahtın önüne iliştirilmiş saray biçimindeki Mısır krallık sembolünün içine, kralın adı kazınmıştır. Boyutunun küçüklüğüne ve malzemeye karşın, karakteristik bir portredir.

 

Piramidi kim yaptırmıştır? Mimar Hemiunu

Khufu piramidini kimin tasarladığı bilinmiyor, ancak karmaşık inşaatını denetlemekle görevli kişi, firavunun veziri olarak görev yapan kıdemli bir devlet memuru olan Khufu’nun yeğeni Hemiunu idi.

Hemiunu’nun oturan heykeli, geçtiğimiz yüzyılda Giza’daki bir mezarda bulunmuş ve halen Almanya-Hildersheim-Pelizaeus Müzesindedir.

Evet bu heykel yapılı bir adamı tasvir ediyor. Zaten, Mısır kültüründe yüksek mevkideki itibarlı kişiler, iri yapılı olarak betimlenirdi.

Çünkü çoğu heykel, kişileri idealize etmeye yönelikti. Kişiler hayatlarının en güzel dönemlerinde gösterilmişlerdir. Ancak Hemiuna’nın heykelinde, canlı gibi görünen kakma gözler, mezar soyguncuları tarafından sökülmüş ve heykele nispeten zarar verilmiştir. Gözlerdeki canlı etki, göz bebekleri olarak obsidyen ve kristal, irisler için ise beyaz kireç taşı kullanılıyor ve bunlar tunç bir çerçeve içine oturtuluyordu.

MÖ 2560 yılında yapılan piramidin inşaatı 20 yıl sürdü ve 20 binden fazla işçi çalıştı.

Keops Piramidi

Mimari özellikleri:

Hazırlık Aşamaları:

Yapım işlerine başlamadan önce arazinin hazırlanması gerekiyordu. Arazi düzeltilmeli, tasarlanan piramidin kenarlarının konumu, pusulanın dört ana yönüne göre, dikkatle belirlenmeliydi.

Düzeltme için, belirlenen alan: dört alçak kerpiç duvarla sınırlandırılıyor ve içi su dolduruluyordu. Su doldurulan yüzey, düz olmalıydı. Söz konusu alan yeterince oyulduğunda, bu su akıp giderdi.

Hendekler arasındaki kayalar kesilerek, düz bir yüzey oluşturulurdu. Ancak; bu piramidin yapımı sırasında, inşaat alanının ortasında büyük bir kaya bloğu çıkmış ve bu kaya çıkıntısı öylece bırakılmıştı. Bu kaya bloğunun parçaları, geçit düzeneği içinde görülebilmektedir.

Piramidin taban kenarının doğru yöne oturtulması için, yıldız gözlemleri kullanılırdı. Çünkü o zamanlar pusula bilinmiyordu. Bu piramidin dört kenardaki hiza hatasının, bir dereceden az olması düşünülürse, eski Mısırlıların ne ölçüde doğru hesaplamalar yaptıkları anlaşılır.

Kare kaidenin, dört kenarının en uzunu ile en kısa olanı arasındaki uzunluk farkı, sadece 20 cm dir.

Aslında; yapı alanının tam ortasında bırakılan büyük kaya bloğu nedeniyle, köşegenlerin,  karşıdan karşıya doğru olarak ölçülmesi imkansızdı. Ölçü, sadece kenarlardan alınabiliyordu. Öte yandan tüm bu ölçüler, metrik sistem bilinmediğinden, keten liflerden yapılmış lifler veya esnek hurma lifleri kullanılarak yapılabiliyordu. Yani, ölçümlerin hassasiyetinin hangi şartlar altında gerçekleştirildiğini bilmek gerek.

 

Piramidin yapım aşaması:

Her türlü bilimsel ve teknolojik araştırmaya rağmen, piramitlerin tam olarak nasıl yapıldığı hala net olarak bilinmiyor. Eski Mısırlıların bu piramitler yapıldıktan 2500 yıl sonra, Roma döneminde makara ve palanga bilgisine sahip oldukları biliniyor. Ellerindeki tek mekanik destek, silindir kazıklar ve kaldıraçlardı. Eski Mısır’da tüm yapılar, heykeller ve dikilitaşlar, bu iki ilkel aracın yardımıyla dikilmiş ya da taşınmışlardı.

 

Piramidin nasıl yapıldığı hakkındaki en güçlü teori:

Yapının çevresini dolaşan rampa  teorisidir. Yapım ilerledikçe, piramidin dört yüzünün her biri çevresindeki kerpiç rampalar çıkarılmıştır. Silindir kızaklar üzerindeki dev bloklar, bu yolla yukarıya getirilmiştir. Taş blok: gerideki silindirin üstünden geçtiğinde, kızak serbest kalacak ve önde yeniden doldurulacak, blok işçi ekiplerince ileri doğru çekilecektir. Bu sistem: tümüyle çok iyi uygulanabilirlik göstermektedir. Ama, sistem olarak uygulanabilir denilse de, uygulamaya gelince sıkıntılar doğmaktadır.

Tüm yüzlerden çıkan ve taşların ağırlığından dolayı fazla dik olmayan bir yokuş, sorunlar yaratır.

 

Piramidin Yapımı Aşamaları:

Piramit, her bir basamağı, oldukça enli ve ortalama yükseklik 1 metreden fazla olmayacak düzeyler halinde yapılıyordu.

İngiliz Hodger prensibine göre: bazı işçi gurupları, blokları dört piramit yüzü üzerinde birden aynı zamanda, bazılarının da her bir yüz boyunca kaldırılmasına imkan veriyordu.

Piramit sivrilip, yüzey daraldıkça, işçi sayısı azalıyordu. Gereken düzeye ulaşan her blok, kızaklar üzerinde, yüzeyden geçirilip kendine ayrılan yere taşınıyordu.

 

Piramidin dış cephesinin kaplanması:

Temel yapı bittikten sonra, piramit parlak beyaz Tura kireçtaşı ile kaplanıyordu. Kaplama işi, tepeden aşağıya doğru yapılacaktı. Basamaklar, kireçtaşı bloklarıyla dolduruluyor, sonra da uygun açıyı vermek ve parlak bir görünüm sağlamak için yontulup düzeltiliyordu.

Kireçtaşı ile kaplı olması, ışığı dev bir ayna gibi yansıtmasını sağlamaktadır.

Günümüzde piramitte dış kaplama kalmamıştır. Çünkü Ortaçağ Mısır mimarisinde kullanılmak üzere sökülmüştür.

Sonuç:

Piramit yapısı, son derece gelişmiş geometrik bilgi ve tekniklere dayanarak inşa edilmiştir. Mimari gelişim, bu piramitte zirveye çıkmıştır.

 

Sayısal Değerler:

Orijinal yüksekliği 145.75 m yi aşmaktaydı, ancak bugün sadece 138 m ye düşmüştür. Yani piramidin tepesi kesiktir. Ancak yine de belli bir uzaklıktan kaplamasının veya tepesinin eksikliği hissedilmez.

Projede: 2.5 ile 15 ton ağırlığında, 2.3 milyondan fazla taş blok kullanıldı ve mezar odasındaki blokların ağırlığı 51 tona kadar çıkıyor. Tabanda yerleştirilen bazı taşların ağırlıklarının 15 ton civarında olduğu tahmin ediliyor. Ortadaki kaya bloğunun büyüklüğü bilinmediğinden, kullanılan taş miktarını net olarak hesaplamak mümkün değildir.

Eğim açısı: 54 derece 54  dakikadır. Diğer tüm piramitlerde de bu oran sabittir.

Kare kaidenin her bir kenarı 229 m ve en uzun ile en kısa kenar arasındaki uzunluk farkı, sadece 20 cm dir. Yapı: 5.37 hektarlık bir alanı kaplar.

 

Keops Piramidi giriş kapısı

Giriş Kapısı:

Keops piramidinin iki girişi vardır.

Çünkü geçmişte piramidin üzerinde, orijinal girişin nerede olduğunun görülmediği orijinal bir kaplama vardır.

Piramidin orijinal giriş kapısı kuzey yüz üzerindedir. Çünkü kuzey yıldızlarına dönük olarak konumlandırılmıştır. Kuzey yüzünde, yaklaşık 17 m yükseklikte, merkez noktasının 7.5 m doğusunda, alçak bir giriş bulunmaktadır. Bu girişin üzerinde, yukarıdaki blokların baskısını azaltmak için, ikişer çift halinde, piramit biçiminde yerleştirilmiş, 4 büyük taş blok vardır.

Piramidin günümüzdeki girişi ise: bu özgün girişin hemen altında, biraz sağındadır. Bu giriş: Halife Me-mun tarafından, 9’ncu yüzyılda açılmıştır. Çünkü piramidin üzerinde orijinal kaplama vardı ve orijinal kapısı bulunamıyordu. Me-mun girişi olarak adlandırılan bu giriş, hazine aramak için Me-mun tarafından açılmıştır.

Bugün turistler tarafından bu giriş kullanılmaktadır.

 

Keops piramidi büyük galeri

Piramidin iç yapısı:

Piramidin iç geçitleri ve odaları, diğerler piramitlere nazaran daha çoktur.

Birinci Planda: girişten itibaren, merkezde ve toprak düzeyinin altındaki mezar odasına inen bir geçit vardır. Ancak bu geçit bitirilememiş ve ikinci planda: piramit gövdesinden yukarıya, zirvenin altında daha merkezi bir konuma yerleştirilmiş başka bir odaya çıkan geçit yapılmıştır.

Ancak bu odada bitirilememiştir. Üçüncü planda: çok daha gösterişli bir düzenleme yapılmıştır. Piramidin derinliklerine tırmanan yeni bir galeri yapılmıştır.

Büyük Galeri:

Büyük Galeri olarak bilinen bu galeri, 47 m uzunluğunda ve 8.5 m yüksekliğindedir. Kireç taşı duvarlar 2 m dik yükselir ve daha sonra üstteki 7  tabaka azar azar içeri doğru ilerleyerek, bindirme tonoz şeklini alır. Üstte ise, eni 1 m den fazla olan tek bir taş dilimiyle kapatılmıştır.

Galerinin başında: çatısına üç yarık açılmış olan kısa, alçak bir geçit vardır. Bu yarıklar, bir zamanlar geçidi ve ötesindeki mezar odasının girişini kapatmak üzere indirilen granit blokları tutuyordu.

Galeri aynı zamanda, çıkış geçidini kapatmak üzere kullanılan granit tıkaçların depolandığı yerdir. Bu tıkama taşları, alan içinde başka hiçbir yere konulamayacak kadar büyüktür. Bu büyük granit levhalar, cenaze geçeceği zaman, tahta kirişlerle desteklenerek galerinin tavanına, altlarına ve cenazenin geçişini engellemeyecek yerlere konuluyordu.

Rahipler çekildikten sonra, arkada kalan işçiler taşları sallayarak düşürürdü. Müthiş bir hızla inen bu bloklar, yerde kayarak geçidi tıkarlardı.

Böylece, mezar odası tarafı, doğal olarak tıkama taşlarının arkasında kalmış oluyordu. İşçiler, sallayarak düşürdüklerin taşların ardında kalarak ölüme terk edilmiyorlardı. Büyük Galerinin başındaki üst geçitten, bir taşın altındaki dar bir bacadan kaçıyorlardı. Daha sonra ise, kaçtıkları geçit girişini de kapatıyorlardı. Alçak geçit, mezar odasının kuzeydoğu köşesine, yani kral odasına giderdi.

Kral/Mezar Odası:

Büyük piramidin yüksekliğinin üçte birinde, tabandan yaklaşık 45 m yukarıda, Halife Ma’amun tarafından, MS 820 civarında keşfedilen Kral odası bulunmaktadır. Açıldığında hükümdarın büyüklüğüyle orantılı bir hazine bulunacağı düşünülmüştü. Ancak büyük bir şaşkınlıkla, Firavun odası boş ve çıplak bulundu. Duvarlarda başlangıçta bulunması gereken süslemeler veya yazıtlar bile yoktu. Bulunan tek şey, o da boş olan granit lahitti. Bu granit lahit, piramidin dar tünellerinden geçemeyecek kadar büyük olduğundan, inşaat sırasında oraya yerleştirilmiş olmalıdır.

Evet, Kral odası; perdahlanmış dev granit bloklardan yapılmıştır. Diğer odalara göre daha yukarıdadır ve piramidin merkezinde bulunan sonuncu odadır. Burası, Mısır geometrisinin bir şaheseridir.

Şekli: 2:1’lik Altın Oran yani 10.58 x 5.29 metredir.

Odanın yüksekliği, toplam 400 ton civarında çeken 9 dev bloktan oluşan düz çatıya kadar, 5.87 m dir.

Kral odasının üzerinde, çatısı eğimli olan, en yükseği dışında hepsi düz çatılı olan beş “Rahatlama odası” vardır. İlk 4 odacık: kral odası gibi düz tavana sahiptir. Sonuncusunda ise, sivrileşen bir tavan görülür. Burayı kaplayan bloklar: taş ocağından geldikleri gibi pürüzlüdür ve birkaçının üzerinde, hala aşı boyalı taş ocağı işaretleriyle Keops adı bulunmaktadır. Piramidin içinde, firavunun adına sadece burada rastlanır.

Mezar odasının batı ucunda-Lahit:

Tabana yapışık ve duvardan biraz açıkta duran, siyah, büyük bir granit lahit bulunur.

Lahit, günümüze kapaksız ve güneydoğu köşesinin üstünün büyük bölümü eksik olarak gelmiştir.

Tek parça granit bloktan yontularak içi oyulmuştur ve üzerindeki testere izleri, günümüzde de görülebilmektedir. Elle bile vurulsa; hala çan sesini andıran bir sesle çınlar.

Lahdin eni: çıkış geçidinin eninden 2.5 cm daha fazladır. Yani, bu lahit piramidin yapım aşamasında, Kral odasının üstü kapanmadan önce yerine konmuş olmalıdır. Yoksa bu ölçüleri sonradan buraya sokulmasına izin vermez. Ancak oda duvarlarında ince, usta işçiliğe karşın, lahit sanki sonradan başkalarınca yapılmış gibi, son derece kaba bir işçilik göstermektedir.

Bu durum, lahde taşınmak üzere getirilirken, Nil nehri üzerinde kaybedilen bir lahdin ardından, böyle acele bir lahit konulması olarak tanımlanır.

Lahdin üzerinde, sonradan ince süsler yapılmamış olması da ilginçtir.

Keops Piramidi Kral/Mezar odası

Mezar odasında lahit dışında bulunanlar

Kuzey ve güney duvarlarında görülen iki küçük hava bacasıdır. Bunlar, tabanın 1 m üstünde başlar ve piramidin içinden geçerek, dış yüzeye çıkarlar. Bu bacaların gerçek amacı ve o günkü işlevleri bilinmiyor. Yani bu bacaların havalandırmaya katkı sağlamadıkları görülmektedir.

 

Kralın odasının ziyaret edilmesi

Kralın odası ziyaret edilebilmektedir. Büyük piramidin dış cephesine yerleştirilmiş, birkaç metrelik bir merdiven sayesinde erişilmektedir.

İçeriye girmeden önce, dik yamaçlarla ve sınırlı alanlarla başa çıkmanız gerektiğini bilmelisiniz. Klostrofobi veya kalp sorunları olanların içeriye girmesi tavsiye edilmez. Ancak her yer temiz ve iyi aydınlatılmış olup, iniş ve çıkışlarda  korkuluklar ve ahşap rampalar yardımcı olmaktadır.

 

Soygunlar:

Tüm önlemlere karşı, MÖ 23’ncü yüzyılda, piramit, mezar soyguncuları tarafından soyulmuştur. Antik çağ ve geç dönemlere kadar, yazarların yazdıklarına göre, piramidin girişi açıktı, ancak daha sonra kapandı. Hatta, Halife Memon’un bu yüzden MS 9’ncu yüzyılda yeni bir giriş açtığı söylenmektedir.

 

Antik dönem yazarlarının piramit hakkındaki yazıları:

Herodotos:

Tarihin babası olarak bilinen Halikarnasoslu Hedodotos “Tarih” adlı kitabında, 2000 yıllık bir geçmişi olan büyük piramidi ziyaret ettiğini yazmıştır. “Piramidin üzerinde, işçilerin tükettikleri turp, soğan ve sarımsak miktarını belirten, Mısır harfleriyle yazılmış bir yazıt vardır. Bu yazıyı bana okuyan çevirmen: bu iş için 1600 talent gümüş harcandığını söylemiştir. İş süresinin uzunluğu hesaba katılırsa, bu işte kullanılan demir araçlara ve işçilerin beslenmeleri ve giyimlerine harcanan para miktarı çok büyük olmalıydı.”

 

Hedorotus:

Piramide giden yolun yapımının 10 yıl, piramidin yapılının ise 20 yıl sürdüğünü ve 100 bin işçiden oluşan bir iş gücü kullanıldığını söylemiştir. Keops isimli firavun, yaklaşık 23 yıl hüküm sürmüştür. Dolayısı ile Herodotos’un kullandığı 30 yıllık süreç biraz fazladır. Heredotos’un yazdıklarından birkaç satır daha aktarmak istiyorum. “Her ne kadar doğru veya yanlıştır bilinmez. Heredotos, Keops’un yaptırdığı büyük piramidin yapımı için fon elde etmek uğruna, kendi kızına bile fahişelik yaptırmış, onun zamanında bütün tapınaklar ibadete kapatılmış, Mısır: Mısırlılar tarafından nefret edilen, en büyük yoksulluk dönemine girmiştir.

 

Giza Büyük Sfenks

BÜYÜK SFENKS

Sfenks kelimesi, aslen Mısır dilindeki “Sheep-ankh” kelimesinden türetilmiştir. Yaşayan “suret” anlamına gelir. Bu isme göre: Sfenkslerin esas olarak zihinsel ve fiziksel gücün birleşimi olan kralın suretini temsil ettiği söylenebilir. Zihinsel güç insan kafasından, fiziksel güç aslan vücudunda temsil edilmiştir.

Oturma Yeri:

1995 yılında oturma alanı ile Vadi Tapınağı arasındaki alan, ek oturma yerleri sağlamak için daha da temizlenmiştir. Piramitlerdeki ses ve ışık gösterilerini izleyen ziyaretçileri ağırlamak için yapılan geniş bir oturma alanı bulunmaktadır.

 

Sfenks’in önünde tanıtım levhasındaki yazılar:

4’ncü Hanedanlık döneminde (yaklaşık MÖ 2613-2494) doğrudan ana kayadan oyularak yapılan Büyük Sfenks, Mısır’ın devasa heykellerinin en eskisi olup, yaklaşık 72 m uzunluğunda ve 20 m yüksekliğinde, aynı zamanda en büyüğüdür.

Antik Mısır Sfenksleri, kralı aslan gövdesiyle temsil ederek gücünün açık bir göstergesidir.

Kanıtlar: Büyük Sfens’in Khafre’nin (yaklaşık MÖ 2558-2532) hükümdarlığı döneminde oyulduğunu göstermektedir.

Dikkatli arkeolojik araştırmalar ve mimari çalışmalar, Sfenks ile önündeki tapınak olan Sfenks Tapınağının Khafre’nin piramit kompleksiyle açık bir bağlantısı olduğunu ortaya koymuştur. Bu durum, Büyük Sfenks’in yüz özelliklerinin Khafre’nin heykelleriyle benzerlik gösterdiğini ortaya koyan analizlerle de desteklenmektedir.

Büyük Sfenks, antik Mısır döneminden beri binlerce yıldır gezginlerin ve kaşiflerin hayal gücünü cezbetmiştir.

18’nci Hanedanlık döneminde ( yaklaşık MÖ 1550-1295) güneş tanrısının bir tezahürü olarak görülmeye başlanmış ve “Ufukta Horus” anlamına gelen Horemakhet olarak adlandırılmıştır.

Thutmose VI ( MÖ yaklaşık 1400-1390) Sfenks’in ön pençeleri arasında “Rüya Dikilitaşı” adı verilen bir dikilitaş diktirmiştir. Bu dikilitaşta, henüz prens iken Sfenks’in gölgesinde uyuyakaldığını ve rüyasında Sfenks’in kendisine Horemakhet olarak göründüğünü, eğer Sfenks’i onarın ve üzerine doluşan kumları temizlerse kendisine Mısır Krallığını vereceğini söylediğini anlatır.

Sfenks Rüya Dikilitaşı

Rüya Dikilitaşı:

Sfenks’in pençeleri arasında, günümüzde “Rüya Dikilitaşı” olarak adlandırılan ve bir öykünün yazılı olduğu bir dikilitaş bulunmaktadır.

18’nci Hanedan dönemine ait bir öykü, IV Thutmosis’in boynuna kadar kumla kaplı Sfenks’in altında uyuyakaldığı zamanı anlatır. Thutmosis rüyasında Sfenks’in: kendisini kumdan kurtarırsa, Mısır Kralı olacağına dair söz verdiğini görür.

18’nci Hanedan döneminde, IV Thutmosis’in o zamanlar Sfenks’i temizletmiş olması muhtemeldir.

Ancak rüya hakkındaki hikayenin siyasi amaçlarla, kralın meşruiyetini kanıtlamaya yardımcı olacak şekilde eski bir propaganda öyküsü olarak uydurulmuş olması daha olasıdır.

Bu  tür bir hikaye, tanrılar tarafından veya bu durumda Sfenks’in kendisi tarafından belirlenen firavunun gücünü iddia ederek ve güvence altına alarak krallığının geçerliliğini destekleyebilir.

Sfenks Rüya Dikilitaşı

Evet, bu bilgilerden sonra Büyük Sfenks’i tanıtmaya devam edelim.

Sfenks, Nil nehrinin batı kıyısındadır ve doğuya bakar.

Vadideki Khafre Tapınağının yakınında, kendi nişinde Büyük Sfenks vardır.

Heykelin Khafre’nin cenaze yolunun yanında bulunması ve bazı mimari detaylar, Sfenks’in Khafre piramit kompleksinin ayrılmaz bir parçası olduğunu göstermektedir.

Firavun başlı olan bir aslanın bu devasa heykeli; sağlam kireçtaşından oyulmuş olup, Khafre’yi güneş tanrısı Horus’a adaklar sunan tanrı olarak temsil etmektedir.

18’nci hanedandan  beri Sfenks, Krallığın sembolü ve bir hac yeri olmuştur.

Pençeleri arasında, küçük bir şapel inşa edilmiştir.

 

Sfenks Heykelleri:

12’nci Hanedanın 2’nci yarısından itibaren, kraliçeler ve prenseslerin çoğu, kendilerine özel olarak adanmış bir sfenks istediler. Bu nedenle, kadın heykelleri de temsil edilmeye başlanmıştır. Bugüne kadar bulunan kadın heykellerinin en ünlüsü, Karnak kompleksinin doğu kesiminde, Aton tanrısına adanmış tapınağın yakınında bulunan Kraliçe Nefertiti heykelidir.

Ayrıca ilk Mısır sfenksinin 4’ncü Hanedandan Kraliçe II Hetepheres’i tasvir eden sfenks olduğu da varsayılmaktadır.

En büyük ve en ünlü Sfenks, 4’ncü Hanedanın hükümdarlarından biri olan Khafra tarafından yaptırılan, insan yüzlü ve aslan gövdeli heykeldir.

İnşa tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, Büyük Sfenks’in başının ona ait olduğu düşünülmektedir.

 

 

Sayısal özellikleri:

Kireç taşından yapılan Sfenks, 72 m uzunluğunda, 6 m genişliğinde ve 20 m yüksekliktedir. Başın uzunluğu 10 m ve genişliği ise 4 m dir.

Bu ölçüler, onu tek bir taş bloktan oyulmuş, en büyük heykel yapmaktadır.

Kuzey tarafından bakıldığında, gövdenin başa oranı açıkça görülmektedir. Başın gövdeye oranla küçük olduğu izlenimi vermektedir.

Pençelerinin uzunluğu 15 m dir.

 

Sfenks’in görevi/yapılış amacı nedir

Giza Büyük Sfenks’i, piramitleri korumak için inşa edilmiştir ve ağzında şu yazıt bulunur. “Mezarınızı çevreleyen şapeli koruyorum. Ölüm odanızı koruyorum. İzinsiz girenleri uzak tutuyorum. Düşmanları yere seriyorum ve silahlarını da onlarla birlikte yok ediyorum. Kötüleri türbenin şapelinden kovuyorum. Düşmanlarınızı saklandıkları yerlerde de yok ediyorum. Onları öyle bir şekilde engelliyorum ki, artık dışarı çıkartmıyorum.”

Bu koruma görevi kolayca anlaşılabilir. Çünkü Mısırlılar için aslan, kutsal yerlerin ve yeraltı dünyasının koruyucusudur ve imgesi Aton tanrısıyla ilişkilendirilir.

 

Sfenksin Burnu ve sakalı:

Çoğu teoride bunun sorumlusu olarak Napolyon gösterilmektedir. Ancak Napolyon’un doğumundan önce bir kaşif tarafından yapılan çizimlerin bulunmasıyla, bu hipotez çürütülmüştür.

Sfenks’in sakalı da kırıktır. Sakalın bazı parçaları, günümüzde Londra British Museum da sergilenmektedir.

1988 yılında, Sfenks’e hayranlıkla bakan bazı  turistler, Sfenks’in sağ omuzundan aniden  iki büyük taş bloğunun kopup önlerinde toz bulutu içinde yere düşmesiyle şaşkına dönmüşlerdir.

 

Genel Özellikleri:

Antik dönemde başlangıçta Mısır Sfenksi, parlak renklerde boyanmıştı.

Ancak erozyon, antik yapıların en büyük doğal düşmanlarından biri olduğu için renkler artık renkler algılanmıyor.

Heykelin korunmasına yardımcı olan en büyük etken ise, yıllarca kumun altında gömülü kalmasıdır. Başka bir teori daha var. Erozyonun kumdan değil, sudan kaynaklanmış olmasıdır. Bazıları, yüzyıllar önce Mısır’daki iklimin tamamen farklı olduğunu doğrulamaktadır.

Evet çöl arazisinin sürekli değişmesi nedeniyle, Sfenks’in gövdesi son birkaç bin yıldır birkaç kez kuma gömülmüştür. En son 1905 yılında kumlar temizlenerek Sfenks’in tamamının büyüklüğü ve güzelliği ortaya çıkarılmıştır.

Giza güneş teknesi

 

GÜNEŞ TEKNESİ;

Keops piramidinin güneyindedir. Çünkü ilk keşfedildiği yer burasıdır.

Muhtemelen MÖ 2500 civarında, kimliği belirsiz marangozlar tarafından Firavun Keops’un şerefine inşa edilmiştir.

Güneş teknelerinin tarihi ve işlevi, tam olarak bilinmemekle birlikte, bu teknelerin güneşin gökyüzündeki hareketiyle yaşam ve ölüm döngüsünü sembolize eden ritüel araçlar olduğu bilinmektedir. Ancak bu tekne, sadece sembolik bir anlam taşımakla kalmıyor. Su üzerinde kullanıldığına dair işaretler içeriyor ve cenaze teknesinin, krallığın başkenti Memphis şehrinde,  ölen firavununun mumyalanmış cesedini Nil nehri üzerinden Giza nekrapolüne taşımış olması veya Keops’un kutsal yerleri ziyaret etmek için bir haç teknesi olarak kullanılmış olması ve bu nedenle, ölümünden sonraki yaşamında da kullanabilmesi için mezarının yanına gömülmüş olması da mümkündür.

Giza güneş teknesi

Çeşitli uzmanlara göre, bu güneş enerjili tekne, denizin dalgalarını aşmasını sağlayan, yükseltilmiş bir burun yapısına sahip, açık deniz araçlarının özelliklerini taşıyor.

Güneş teknesi, 1954 yılında Kamal El-Mallah tarafından Keops piramidinin güney tarafında yapılan kazılarda bulundu. Sedir ağacından yapılmış olan  tekne, 1224 parçaya ayrıldı ve bu sayede yeniden bir araya getirilmesi mümkün oldu.

Yeniden yapım çalışmaları, teknenin bulunduğu aynı yerde 10 yıldan fazla sürdü. 1982 yılında, tekne özellikle onu barındırmak için inşa edilmiş ve boyutlarına göre uyarlanmış bir müzede sergilenmeye başladı.

Teknenin uzunluğu 43.4 m, genişliği 5.6 m ve derinliği 1.5 m dir.

Müze, teknenin restore edildiği yerle aynı konumda bulunmaktadır. Müze, içindeki hazineyi korumak için sıkı bir nem kontrolü uygulamaktadır.

Bu güneş teknesi, Keops piramidinin etrafına gömülmüş, 5 tekneden sadece biridir ve şimdiye kadar Kefren piramidinin yakınlarında 5 tane daha keşfedilmiştir.

 

Halikarnassos-Bodrum-Mousoleum

Dünyanın 7 harikası Mousoleum

Halikarnassos kentinde Yunan dünyasının cenaze anıtlarının en ünlüsü inşa edilmişti.

Bu anıt Moisoleion’dur. Mousoleion kraliyet itibarını halk önünde gözle görülür, pahalı bir şekilde sergiliyordu. Halikarnassos demir çağında Doğu Ege’ye göçler sırasında Yunanlı Dorların kurduğu küçük bir limandı. Daha sonra İonya Konfederasyonuna katıldı. En ünlü yurttaşı Herododos’du.

Mousoleum: ülkemizin güneybatısında, bugünkü “Bodrum” bölgesindedir. Günümüzdeki liman bölümüne: 15’nci yüzyılda: Maltalı St. John Şövalyeleri tarafından yapılan, heybetli bir haçlı kalesi bulunmaktadır. Mousoleion ise, limanın biraz yukarısında, şimdi bir camiye bitişik olan,  düz bir alanda bulunuyordu.

Evet: ülkemiz sınırları içinde, Dünyanın 7 harikasından biri olan “Mousoleum” mezar anıtı hakkında bilgi vermeden önce, bu muhteşem anıtın “kim için” yapıldığı hakkında söz etmek istiyorum. Çünkü: elbette, bu ölçüde büyük ve muhteşem bir anıtın yapıldığı kişinin, mutlaka çok önemli bir şahsiyet olması gerekirdi.

 

MOUSOLOS KİMDİR

MÖ. 623 yılında: Halikarnasos şehrinin de içinde bulunduğu bölgede, küçük bölgesel bir krallık kurulur. MÖ.300 yıllarına gelindiğinde, kral Hekatomnos: Perslerin yönetimi altında, yerel bir satrap yani vali olarak, komşu il ve ilçelerdeki kontrolü elinde bulunduruyordu.

MÖ.377 yılında: Karya bölgesinin hakimi olan kral “Hekatomnos” ölür. Bunun üzerine, aynı yıl: Mousolos: babasının yerine geçerek; “Karya satrapı” yani “Pers valisi” olur. Ama, bağımsız bir hükümdar gibi hareket eder.

Yapılan savaşlar sonucunda: bağımsız bir monarşi kurarak, ülkesinin sınırlarını büyük ölçüde genişletmiştir. Krallığının topraklarını: Anadolu’nun güneybatı kıyısına kadar uzatır. Mısır geleneğinde bir kraliyet geleneği olarak kız kardeşi Artemisia ile evlenir.

MÖ.370-365 yılları arasında: krallığın başkentini: babasının sürekli olarak yaşadığı “Mylasa” yani “Milas” şehrinden alarak, yayılmacı politikasına daha iyi hizmet vereceğini düşündüğü “Halikarnasos” yani “Bodrum” şehrine taşır.

Bodrum şehrini: son  zamanlarda icat edilen mancınık saldırılarına dayanabilecek uygun, modern bir duvar ile güçlendirir ve şehre yeni yerleşimcilerin gelmesini teşvik eder.

MÖ.362 yılında: Pers kralı II. Artahşasta’ya karşı, satraplar ayaklanmasını katılır, ama yenilgi ihtimali üzerine mücadeleyi bırakır. Bundan sonra, hemen Karia bölgesinin kuzeybatısındaki birkaç Yunan kentine saldırır ve ele geçirir. Rodos-Kos-Sakız adalarının oluşturduğu müttefik güçlere karşı Atina’yı destekler ve çatışmalar sonucunda Rodos ve Kos adalarını kazanır.

Mousolos ve Artemisia: 24 yıl boyunca Halikarnasos şehrinden krallığın topraklarını yönettiler. İktidarda bulundukları sürede, sahil boyunca birçok Yunan şehri kurdular ve Yunan geleneklerinin yerleşmesini teşvik ettiler. Çünkü: Mausolos, yerel halkın soyundan olmasına rağmen, Yunanca konuşuyor ve yaşamını, Yunan kültür ve geleneklerine göre sürdürüyordu.

MÖ.355 yılında; kendisi için bir mezar anıtı yani “Mausoleum” denilen anıt mezarı yaptırmaya başlar. MÖ.353 yılında ölür.

Ölümünün ardından: karısı ve aynı zamanda kız kardeşi olan “Artemisia” tarafından, anıt mezarın inşaatı sürdürülür. Ancak: MÖ.351 yılında, yani 2 yıllık bir aradan sonra “Artemisia” da ölünce, anıtın yapımı, diğer kardeşlere düşer ve bunlar anıtın inşaatını sürdürürler.

MÖ.340 yılında: yöredeki satraplık mücadeleleri sırasında, inşaat faaliyetleri durdurulur. Hatta: bazı kaynaklara göre, Halikarnasos şehrinin parasının bittiği ve inşaatın geri kalan kısmının, özveriyle yapıldığını kaydederler.

MS.13’ncü yüzyıldaki bir depremde: anıtın çatı ve sütunlu galerisini içeren üst kısmının yıkıldığı düşünülmektedir.

Dünyanın 7 harikası Mousoleum

ANITIN ÖZELLİKLERİ

Mousoleion, Halikarnassos kentinin özelliği olan o kültürel karışımı yansıtır.

Yunan kültürünün etkisinde, Yunanlı olmayan bir aile tarafından dikilen bu anıt, Yunan ve Anadolu’ya özgü öğeleri birleştirir.

Mimari ayrıntılar ve heykellerin tarzı Yunan olmamasına rağmen, yüksek bir kaide üzerindeki tapınak benzeri bu anıttaki anlayış Yunan olmayan Batı Anadolu’ya çok tanıdıktır.

Bu yapının değerli öncülleri arasında Ksanthos’taki yaklaşık MÖ 380 tarihli Nereidler Anıtı ve çatı kısmı açısından Sardes’teki MÖ 6’ncı yüzyıl ortalarından kalma Piramit Mezar sayılabilir.

Resimsel imgelerin çoğu, Yunan mimari heykelciliğinin standart geleneklerinden gelir ve tarihsel anlatılarla dolu Nereidler Anıtı örneğini izlemez.

Buradaki ikonografi kısmen Yunanlıların Perslere karşı zaferle sonuçlanan mücadelesini çağrıştırdığı için, burada sözde Pers kralına tabi Yunanlı olmayan yöneticilerce tekrar üretilmiş olması şaşırtıcıdır.

Yunan sanatının cazibesi ve itibarı, siyasal göndermelerin önüne geçecek kadar büyük olmalı.

Gelelim günümüze:

Anıt: günümüzde yerinde değildir ve yalnızca temel yeri görülmektedir. Bu yüzden: anıtın görünümü ve özellikleri konusunda: Plinius başta olmak üzere antik dönem yazarlarının yazılarında anlattıklarından yararlanılmaktadır.

Ayrıca: anıttan geriye kalanları söken Şövalyelerin, Bodrum’daki St. Petrus kalesinin yapımında kullandıkları ve günümüze ulaşan heykeltıraşlık ve mimarlık eseri taşlar ve buluntu yerinde yapılan iki önemli kazıda ele geçirilenler.

 

Antik dönem yazarlarından “Plinius” un yazdıkları

MS.75 yılında: Plinius “Doğa Tarihi” isimli eserinde “Mousoleion” hakkında bilgiler vermektedir.

Anıt, Artemisia’nın gözetiminde, Prieneli Pythios ve Paroslu Satyros tarafından tasarlanmış ve Yunan tarzında süslenen muhteşem bir mezardır.

Tasarımda kullanılan malzemeler ve süslemeleri o kadar harikaydı ki, mezarın adı olan Mausoleion, toprak üstündeki tüm şık cenaze anıtlarını belirtmek için gündelik dilde kullanılmaya başlanmıştır.

Skopas’ın rahipleri ve çağdaşları: Bryaksis, Timotheos ve Leokhares idi. Bunlar: Mousoleion(un heykellerini, birlikte yonttular.

Bu sanatçılar: özel olarak, yapıyı “Dünyanın 7 harikasından” biri olarak yapmakla görevliydiler.

Mousoleion: 107’nci Olimpiyatın ikinci yılında ölen Karia kralı Mausolos için, eşi ve kız kardeşi Artemisia tarafından yaptırılan mezar anıtıdır.

 

Mimari özellikleri:

Yapı: kuzey ve güney kenarlarında: 63 ayak uzunluktadır.

Ancak, cephelerde daha kısa olup, toplam çevresi 440 ayaktır.

25 kübitlik bir yüksekliğe çıkar ve 36 sütunla çevrilidir. Bu sütun sırasına “kolonad” denir.

Doğudaki  heykelleri: Skopas, kuzeydeki heykelleri: Bryaksis, güneydekileri: Timotheos ve batıdakileri: Leokhares yontmuştur. Ancak: işleri bitmeden kraliçe ölmüştür.

Ama, sanatçılar çalışmayı kesmediler, bu yapıyı kendi sanatsal becerilerinin şanlı bir anıtı sayarak tamamladılar. Ustalıkları, bugün bile birbirleriyle yarışmaktadır.

Yapıda: beşinci bir usta da yer almıştır. Kolonad’ın üstü 24 basamakla, tepeye doğru daralan piramittir. Yüksekliği: alt kısmına eşittir. En tepede “Pythis” in, mermerden yaptığı, dört atlı bir araba vardır. Bu da eklenince, yapının tümü 140 ayaklık bir yüksekliğe yükselir.”

 

Evet: bu tanımdan elde edilen sonuçlar şunlardır

Anıt: dikdörtgen planlıdır. Taban kenarları: muhtemelen 120 ve 100 ayaktır. Bu hesap: Plinius’un verdiği 440 ayaklık çevre ölçüsüne uymaktadır. 140 ayak yüksekliğindeki yapı: 3 ana bölümden oluşmaktadır.

Plinius’un: kısaca “alt bölüm” olarak nitelendirdiği yer: 60 ayaklık bir yüksek kaide yada bunun üzerine, İon düzeninde oldukları anlaşılan, muhtemelen 11×9 metre olarak düzenlenmiş, 36 sütunlu bir kolonat yani sütun dizisidir.

Bunun üzerinde ise: en tepedeki dört atlı arabanın durduğu kaideye doğru daralan, 24 basamaklı bir piramit şeklindeki çatı bulunmaktadır.

Plinius’un  söz ettiği, 25 kübit ya da 37.5 ayak: belki de yapının tek bölümünün yüksekliği olup, büyük ihtimalle sütun kaidesinden kornişe kadar olan kolonadın yüksekliğidir.

Plinius’un yazdıklarından anlaşılacağı üzere: anıta ün kazandıran özelliği, heykeltıraşlık süslemelerinin bolluğu ve kalitesidir.

Plinius: her birinin, yapının bir kenarını bezemekle görevlendirildiğini söylediği dört ünlü Yunanlı heykeltıraşın adını vermektedir.

Bununla birlikte: Pythis’in yaptığını söylediği, en tepedeki “dört atlı araba”  dışında, bağımsız herhangi bir heykelden söz etmez.

 

Antik dönem yazarlarından “Vitruvius” un yazdıkları

Vitruvius: aynı konuda yazan Plinius’tan tam 100 yıl önce, MÖ.30-25 yılları arasında yazdığı kitabında: yukarıdakilerden farklı olarak, anıt hakkında: anıtta heykelleri bulunan dört heykeltıraş dışında, beşinci bir sanatçıyı yani “Praksiteles” i eklemektedir.

 

Bodrum Kalesinin onarımı

1500 yılında, Şövalyeler tarafından, anıtın alt kısmının yıkılışı ve o ana kadar bozulmamış durumda bulunan mezar odasının bulunuşu öyküsü: 1581 yılında, Fransız Claude Guichard tarafından yazıya dökülmüştür. Öykü, her ne kadar inanılmaz gelse de, takip eden dönemde: Jeppesen’in kazılarında, nispeten doğrulanmıştır.

“ Bodrum’u ele geçiren St. John Şövalyeleri: kaleyi sağlamlaştırmaya giriştiler. Kireç yapacak taş bulmak için çevreye bakınırken, bir zamanlar, eski forumun bulunduğu, limana yakın bir tarlanın ortasında, bir platform biçiminde yükselen beyaz mermer basamaklardan daha iyisini göremediler. Bunları parçalayıp götürdüler.

Taşlar, kullanışlı bulununca, toprağın üstünde ne varsa aldılar, daha fazlasını bulmak umuduyla toprağın altını kazmaya başladılar. Bu işteki başarıları öyle büyük oldu ki, derine indikçe yapının kaidesinin daha da genişlediğini gördüler. Sonuçta, yalnızca yakmak için değil, inşaat için de taş sağladılar”

“Devam eden süreçte: Şövalyeler, büyük bir alanı açmalarının ardından, mağara girişine benzeyen bir oyuk gördüler. Kandillerini alıp aşağıya indiklerinde, sütunlarla çevrili büyük bir oda buldular.

Sütunların: kaideleri, başlıkları, arşitravları, firiş ve kornişleri kabartmalarla bezeliydi. Sütun aralarındaki boşluklar, diğer  bezemelere uyan heykel ve silmelerle süslü, değişik renklerdeki mermer bantlar ve levhalarla doldurulmuştu.

Duvarda ise: kabartma olarak betimlenmiş tarih ve savaş sahneleri vardı. İlk baştan, bunlara hayranlık duyup eşsiz işçiliği seyrettiler, ama sonunda burayı da yıkıp buldukları diğer eserler gibi kullanmak üzere parçaladılar.

Bu odanın ilerisinde: başka bir odaya yönelen bir girişe benzeyen alçak bir geçit buldular. Odada, beyaz mermerden yapılmış üçgen çatılı kapağı ile, şahane parlaklıkta olan çok güzel bir mezar vardı. Zamanları kalmadığı için, bu mezarı açamadılar.

Ertesi gün geldiklerinde ise, mezarı açık buldular. Her yere altın işlemeli kumaş parçaları ve altın pullar saçılmıştı. Kıyı boyunca dolaşıp duran korsanlar, şövalyelerin neler keşfettiklerini sezerek, gece oraya geldikleri ve mezar kapağını açarak içindeki hazineleri çaldıkları sanılmaktadır.”

Evet, bu öyküyü okuduktan sonra, gelelim şövalyelerin “Bodrum kalesi” ni sağlamlaştırma çalışmalarına.

1500 yılında: Kıbrıs adasının Osmanlılar tarafından ele geçirilmesi üzerine, buradan sürülen ve Bodrum’a gelen St. John Şövalyeleri, buradaki kaleyi sağlamlaştırmaya karar verirler. Çünkü: burada da, Osmanlı tehlikesi hemen yanı başlarındadır.

Bunun üzerine; çevrede inşaat malzemesi aramaya başlarlar ve bir tarlanın ortasında: aradıklarını bulurlar.

Anıtın: dış mermer kaplama blokları ve mermer heykellerin çoğu küçük parçalara ayrılmış ve kireç harcı olarak kullanılmak üzere yakılmıştır.

Kaledeki uzun duvarlar: anıtın iç kısmını oluşturan “volkanik yeşil taş bloklar” dan yapılmıştır. Genellikle: 90×30 cm. kalınlığında olan bu bloklarda: bir zamanlar, onları anıtta birleştiren kenetlerin izleri açıkça görülmektedir.

Anıttaki yıkım işi: 1522 yılına kadar, 22 yıl sürdürülmüştür. O süre içinde, temellerin dibine dek, anıtın neredeyse her taşı sökülerek alınmış ve yeraltındaki mezar odası açılıp yağmalanmıştır.

Şövalyeler: anıta çok zarar vermelerine karşı, buldukları kabartma taşların hepsini yerle-bir etmediler. Yunanlılarla Amazonların savaşını gösteren frizin bir düzineye yakın kabartma levhası: 1505-1507 yılları arasında, kumandanlardan birinin gözüne ilişmiş ve süsleme amacıyla, kale duvarlarının yapımında kullanılmış ve böylece korunmuştur.

Bunların arasında: “Lapithler” ve “Kentauros” ların savaşını gösteren, ikinci bir frize ait, tek bir blok bulunmaktadır. Ayrıca: bir av sahnesinin: ayakta duran dört aslanı ve koşan bir leopar a ait levha da; aynı dönemde kalenin yapımında kullanılmıştır. Ancak: bu heykeller ve frizler: 1846 ve 1857 yıllarında: kalenin duvarlarında, bulundukları yerlerden sökülerek çalınmış ve Londra-British Museum’a götürülmüştür.

Yine de kale duvarları hazineleri sunmaya devam etmektedirler. Bir kapı üzerinde: kiriş olarak yeniden kullanılan, eksiksiz arşitrav bloğu; sütunların aks aralığını verirken, Amazon frizinin, 1975 yılında bulunan bir köşe bloğu da, bu frizin anıtın dört yanını çepeçevre dolaştığını kanıtlamaktadır.

 

KAZI ÇALIŞMALARI

Yöredeki kazı çalışmaları, iki bölüm halinde yapılmıştır.

İlk olarak: 18’nci yüzyıl sonlarında ve 19’ncu yüzyılda, yöreye gelen gezginler heykelleri fark ettiler ve bunların “Mousoleion”dan çıktığını tahmin ettiler. 1846 yılında: İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi Lord Stratford de Redeliffe, ünlü “Amazon” frizine ait kabartmalı levhaları çıkartıp Londra’ya gönderdi.

10 yıl sonra ise: Brisith Museum tarafından, bölgeye müze müdürü olarak görev yapan Arkeolog Charles T. Newton gönderildi.

 

İngiliz Arkeolog Charles T. Newton kazı çalışmaları

Newton: Mausoleion’un yerini bulmak ve kazmak üzere, büyük bir kazı seferi başlattı. Bu kazı çalışmalarında: Bodrum kalesinde kullanılan kabartmalar ve aslanlar, şövalyelerin anıtı parçalayışından 350 yıl sonra, çalışanlara yol göstermiştir. Ayrıca: Vitruvius’un yazıları “Mausoleion” un yerini bulmalarına yardımcı olmuştur.

Newton: biraz zorlukla da olsa: arazide bulunan yöre insanının evlerini satın almış ve 1857 yılı başında kazılara girişmiştir. Çok geçmeden, şövalyelerin yaptığı tahribatın büyüklüğünü anlayıp, anıtın tamamen soyulmuş ve parçalanmış olduğunu anlamıştır.

Anıttan geriye kalanlar: yumuşak kayaya oyulmuş, dikdörtgen temel alanının ana hatları ile yapının çekirdeğine ait ve hala aynı pozisyonda duran, birkaç yeşil taş bloğundan ibarettir. Buraya “Dörtgen Alan” adı verilir ve Newton tarafından şu satırlar yazılır:

“ Dörtgen alanın tamamı, mimarlık ve heykeltıraşlık eserlerinin kalıntılarıyla doluydu. Bu parçalar, öyle çoktu ki, kesin pozisyonlarını plan üzerinde belirlemek imkansızdı.”

Temel kalıntılarındaki hırpalanmış parçalarla 3 ay uğraşan Newton: yapının kuzeyindeki bölüme yöneldiğinde, şansı yaver gider. Yapının kuzeydoğu köşesinde: üst sütun kasnağıyla birlikte, çok iyi korunmuş bir İon sütun başlığı bulur. Bu: bir köşe başlığıdır ve Mousoleion’un kuzey ve batı kolonadlarının birleştiği köşeye aittir. Aynı zamanda, bu başlık: anıtta, gerçekten İon düzeni uygulandığını gösteren ilk kanıttır.

Newton, bu bölgede “İmamın tarlası” bölümünde: esas kalıntılara ulaşır.

Anıtın çevresini saran eski çevre duvarı; kuzey kenarda, yapının çok yakınından geçer. Yani, yapıdan yalnızca3.35 m. uzaklıktadır. Tepe: bu noktada yükselmeye başladığından, burada aynı zamanda  daha derin bir toprak örtüsü bulunmaktadır. Çevre duvarının kuzeyine düşen heykel ve taşlar, hızla toprakla örtülmüş ve şövalyelerin tahribatından kurtulmuşlardır.

Böylece: imamın tarlası içinde: 60 ayak (20 metre) uzunluk ve 20 ayak (6.5 metre) genişlikteki bir alanda: anıtın heykel ve taşlarından oluşan, dokunulmamış birikinti bulunur.

Bunlar arasında: yapının tepesindeki araba gurubunun atlarına ait çok güzel işlenmiş “baş” ve “arka ayaklar” bulunur. Ayrıca: kadın ve erkek portre heykelleri (bunların Mausolos ve karısı Artemisia’ya ait oldukları iddia edilmektedir ama kanıtlanamamıştır), kale duvarlarındakilere benzeyen ama daha iyi korunmuş durumdaki “aslan” heykelleri, ayrıca anıtın içindeki tek tanrı heykeli olan Apollona ait bir “baş” bulunmuştur.

Sonuç olarak: bu birikinti tabakasında bulunan 66 heykel ya da heykel parçası ki bunlar en az 20 değişik heykele aittir ve bir araba: Mausolelion’daki heykeltıraşlık bezemelerinin ne ölçüde bol olduğunun en büyük kanıtıdır.

Elbette, bu buluntular, çalınarak Londra-British Museum’a taşınmıştır.

Bu arada: bu birikinti içinde bulunan heykellerin konumu: heykellerin anıt içindeki konumlarının belirlenmesine de öncülük etmiştir. Şöyle ki: büyük olasılıkla bir deprem sonucu yapı çöktüğü zaman: heykellerin çevre duvarının dışına fırlayabilmesi için, bunların yapı üzerinde, yükseğe yerleştirilmiş olmaları gerekirdi.

Heykeller, anıtta ne kadar yüksekte iseler, buraya düşme olasılıkları o ölçüde büyüktür. Zaten: yapıda kullanılan ve en üst bölümlere yerleştirildikleri düşünülen heykellerin en iyi örnekleri (arabanın atları ve aslanlar) burada bulunmuştur. Doğal ölçülerdeki heykeller ise, anıtın en alt katında yerleştirilmiştir ve varlıkları bilinen bu heykellerin de örneği bulunamamıştır.

Newton: kazı çalışmaları sonucunda, götürebildiği kadar mimari taşı: Londra-British Museum’a taşımıştır. Bunlar, halen müzenin depolarında bulunmaktadır ve yapının planının ortaya çıkarılması için, üzerlerinde çalışılmaktadır.

Tüm bunlar yanında, sizlere bir rezillikten daha söz etmek istiyorum. 1857 yılının Ekim ayında, yine Newton tarafından çalınan ve bu siteden taşınan büyük mermer bloklar Malta’da Kraliyet Donanması için yeni bir rıhtım inşaatının yapımında kullanılmıştır. Günümüzde: Malta-Cospicua’daki İskele No.1; bu mermer bloklar ile yapılmıştır. Ancak, mermer blok yapı taşları, denizin içine batık durumdadırlar ve görünmemektedirler.

Bunu niye özellikle yazdım? Çünkü: İngilizler, Osmanlı döneminde, tarihi kalıntılara sahip olunmadığı gerekçesiyle, eserlerimizi; izinli veya izinsiz çalarak kendi ülkelerine taşımalarını “haklı neden” olarak öne sürmektedirler. Yani: “Eğer biz bunları alıp ülkemize götürmeseydik, bunların, bulundukları yerde yok olmaları, tarihe önem vermeyen Türkler tarafından izlenecekti” derler. Evet: Malta’da liman yapımında kullanılan, Dünyanın 7 harikasından birinin mimari kalıntıları.

 

Danimarka Aarsus Üniversitesinden, Prof Kristian Jeppesen tarafından yapılan kazı çalışmaları

Bölgedeki ikinci önemli kazı çalışması: 1966-1977 yılları arasında Danimarka-Aarhus Üniversitesinde görevli Prof. Kristian Jeppesen tarafından yapılmıştır.

Mezar odası: yapının planında merkezi bir yere değil, kuzeybatı köşeye doğru yerleştirilmiştir. Mezar soyguncularını yanıltmak amacıyla böyle yapılmış olmalıdır. Belki de, burada daha önce bulunan bir mezara yakınlaştırmak için, böyle bir plan yapılmış olabilir.

Çünkü: güneybatı köşe yakınlarında; Maosoloion’un temelleri altında bulunan merdiven: bu alanda Mausoleion’dan önce de önemli kişilerin mezarlarının bulunduğunu göstermektedir.

Dörtgen alanın batı kenarında bulunan ve aşağıdaki mezar odasına inen,  kayaya oyulmuş merdiven: büyük ihtimalle, Mausolos’un cenazesini mezar odasına indirmek için yapılmıştır. Bu merdiven sonunda, mezar girişini tıkamak için kullanılan “yeşil taş blok” hala durmaktadır.

Taşın ön ve üst kısımlarındaki oyuklar: bir giriş yeri açmaya çalışan mezar soyguncularının sonuçsuz kalan girişimlerini gösterir. Merdivenin dibinde, bu taşın önünde, dağılmış bir duvar olduğu kabul edilen koca bir taş yığını da görülmektedir.

Ancak: Jeppesen tarafından, bu taşlar ayrılıp temizlenince: bunların bir duvar kalıntısı değil, Mausolos’un cesedinin kalıntıları gömülür gömülmez, yapılmış ayinle ilgili bir yiyecek birikintisi tepesine konulan koruyucu ağırlıklar olduğu anlaşılmıştır.

Bu yiyeceklerin: kimisi bütün, kimisi de dikkatle kesilip parçalanmış koyun, keçi, dana ve öküzler olduğu, hatta birkaç tavuk ve güvercin, bir kaz ve önemli miktarda yumurtadan oluştuğu anlaşılmıştır. Evet, gidenin ruhu için yapılan böyle bir yiyecek sunu töreni: yalnızca Doğu adetlerinde görülmektedir, yani “Yunan” geleneklerinde böyle bir sunu töreni yoktur.

Mezar odası civarında, aslında beyaz kaymak taşından yapılmış ve bir lahit olduğu anlaşılan mezarın, beşik çatılı kapağının parçaları ile tıpkı Guichard’ın tanımlamalarına benzeyen ve büyük olasılıkla cenaze örtüsüne ait olan minik altın pullar bulunur.

Bundan: Mausolos’un mezarının yakın zamanda Makedonya-Vergina’da bulunan, Makedonya kralı II. Philippos’un mezarına çok benzediği sonucu çıkarılmaktadır. Philippos’un ölümü: MÖ.336 yılıdır ve Mausolos’un ölümü ise, MÖ.353 yılıdır.

Evet: Mousolos’un yakılmış cesedinden kalan kül ve kemikler, altın işlemeli cenaze örtüsüne sarılmış ve herhalde altın bir sandık içine konarak, mermer lahde yerleştirilmiş olmalıdır. Mezar odasının önünde ise “Guichard” ın tarif ettiği gibi: özenle bezenmiş bir odanın gerçekten olup olmadığı kesin değildir. Bu odanın, zengin süslemelerinin izi bulunamamıştır. Özgün olarak, mezarın dışında bulunan mimari ayrıntılar ve heykeltıraşlık bezemeleri, öykünün nakledilişi sırasında yanlışlıkla içeriye aktarılmış olabilir.

Temellerin en önemli mimari elemanlarından bazıları, kaledekilere benzeyen ve güneybatı ile kuzeydoğu köşelerde, hala yerli yerinde duran “volkanik yeşil taşlar” bloklarıdır. Bunlara bakarak: anıtın podyum temellerinin, çukuru tamamen doldurduğu söylenebilir. Ayrıca: yapının kaidesi için uzun kenarda 38 metre ve kısa kenarda 32 metrelik, maksimum bir uzunluk ortaya koyar.

Eğer kullanılan Yunan ayağının uzunluğu32 cm. ise, Plinius’un verdiği 440 ayaklık yapı çevresi uzunluğu, mantıken uygun kabul edilmektedir. Buna göre: 38×40 metre boyutları, 120×100 ayaklık kenar uzunluklarına denk gelmektedir.

Jeppesen’in: temel alanında bulduğu mimari taşlar: yapının şekline ait başka buluntularda sunmaktadır. Piramit basamakların enli olanlarına ait birkaç parçada: heykeller için açılmış yuvalar bulunmuştur.

Buna göre: “aslan” heykelleri, çatı kaidesine konulmuşlardır. Bu “mavi kireçtaşından yapılan heykel kaideleri” büyük olasılıkla podyuma aittir. Bunlar: bağımsız heykellerin, podyum duvarı üzerinde, muhtemelen birden çok düzeyde yerleştirildiklerini gösterir.

Çoğu doğal büyüklükteki heykeller için yapılmış bu taşların: 20 kadarı günümüze kalmıştır. Taşlardan biri özellikle önemlidir. Bu taş: oldukça dardır ( yalnızca72 cm.dir) ve üzerindeki heykelin, duvara çok yakın dizildiğini gösterir.

 

Jeppensen: kazıları sırasında, iki önemli keşif daha yapar

Birinci keşif Sütunların “aks” aralıklarının hesaplanmasıdır. Plinius’a dayanarak: 36 sütun bulunduğunu ve bunların 11×9 adet olarak dizildiği varsayılırsa: podyumda, maksimum olarak; uzun kenarın 32 metre, kısa kenarın ise26 metre olduğu sonucu ortaya çıkar. Podyum: her bir kenardan 3 metre içeri girerek, basamak oluşturmuştur.

İkinci keşif: Podyumun tepesindeki taş şerittir. Dörtte biri, korunarak günümüze gelebilmiş olan bu taş şeritteki taşların özgün hali değerlendirildiğinde, uzunluğun116 metre kadar olacağı ortaya çıkmıştır.

 

ANITIN ÖZELLİKLERİ

Anıtın yüksekliğinin, yazar Plinius’un yazdıkları esas alınarak, yaklaşık 55 metre olduğu varsayılmaktadır.

Yani: yaklaşık 20 katlı bir apartman yüksekliğindedir.

Anıt, 105 x 242 metrelik geniş bir terasın kuzeydoğu kısmındaydı.

Yaklaşık boyutları 30 x 36 x 42 metre olan yapı, mezar odasının üzerinde, 4 aşama halinde çıkılmıştı.

Antik dönem yazarları: anıtın mimarının “Pytheos” olduğunu yazarlar. Ayrıca: “Satyros” un da adı geçmektedir.

Mausoleum anıtı; 4 bölümden oluşmaktadır.

En alt katta: yüksek bir kaide yani podyum bulunur.

Podyum üzerinde: uzun kenarlarında 11 ve kısa kenarlarında 9 olmak üzere, toplam 36 İon sütunu bulunmaktadır.

Her sütun arasında, bir heykel dikilidir. Pteronlar üzerindeki kabartmalarda: Amazonlarla Yunanlıların savaşlarını gösteren kabartmalar bulunmaktadır.

Podyum üzerinde: 24 basamaklı, piramit şekilli bir çatı bulunur.

Çatının en tepesinde ise: dört atın çektiği araba yer alır.

Çatının 24 basamaklı olması anlamlıdır.

Çünkü: Maosolos: MÖ.377-353 yılları arasındaki 24 yıllık süreçte hüküm sürmüştür.

Dolayısı ile, Maosolos’un hüküm sürdüğü her bir yılın Karia’nın bir adım daha yükseldiğini yani refaha kavuştuğu anlatılmak istenilmiş olabilir.

Çatının piramit şeklinde olması, diğer Yunan yapılarında bilinen “üçgen” çatı şeklinden farklıdır.

Dört bölüm dedim ya, en alt kat altında, yani merdivenle inilen, toprağa gömülü alanda: mezar odası bulunmaktadır. Yeraltındaki mezar odasına inen geniş merdivenlerin en altında kurban edilmiş atlar bulunmuştur. Yolun geri kalanı taştan büyük tıkaçla kapatılmış, ama yine de hırsızlar, belki Orta çağda mezara girmeyi başarmıştı.

Dünyanın 7 harikası Mousoleum
Dünyanın 7 harikası Mousoleum
Dünyanın 7 harikası Mousoleum

 

ANITTA BULUNAN HEYKELLER

Heykeller: doğal boyut ve doğal boyutunun üstünde, 3 değişik ölçüdedir. Bu yüzden, heykellerin yerleştirildiği üç ayrı çıkıntı olması gerekir.

Çünkü, bu çıkıntıların, podyumun tepesi ve kaide arasında olmaları gerekir.

Heykellerde betimlenen konular: av, sunu ve adak sahnelerini ve kimisi at üstünde olan doğal büyüklükteki Yunan ve Pers savaşçılarını içermektedir.

Ayrıca: orta ölçekte, kimi erkek kimi kadın ve büyük olasılıkla çoğu portre, çok sayıda hareketsiz duruşlu heykel vardır.

En büyük zararı, şövalyelerin elinden gören podyum heykelleri: çok sayıda olsalar da, bugün ancak küçük ve kırık parçalar halinde varlıklarını sürdürmektedirler. Bu heykellerin anıt üzerindeki yerleri kesin bilinmemektedir.

Newton tarafından yapılan kazılarda, anıtta bulunan ve çalınarak Londra-British Museum’a götürülen heykeller şunlardır:

 

Kolosal Portre Heykelleri

Bunların anıttaki yerleri kesinleşmemiştir. Ancak: Mousolos ve Artemisia diye adlandırılan bu heykeller; güzel görüntüleriyle dikkat çekerler. Bunlar: Karia hükümdarlık sülalesi ve atalarını temsil ettiği düşünülen, geniş bir heykel serisinin en iyi korunmuş olanlarıdır. Bu serinin: sütunlar arasında, baş köşeye konmuş oldukları çok mantıklıdır. Ancak, herhangi bir kanıt yoktur.

 

Araba ve At başı heykeli

Piramidin tavanında: dört tane at ile çekilen bir savaş arabası heykeli bulunuyordu.

Arabanın içindeki kimdi ve arabanın anıtın tepesine yerleştirilmesinin anlamı neydi?

Atların dolgun bedenleri ve büyük tekerlekli araba, satrap gibi resmi bir kişiliği akla getirmektedir. Orada, böyle bir kişinin yer alması: bunun da belli bir kimlikte betimlenen “Mausolos” olması anlamlıdır.

Acaba insan olarak mı, yoksa tanrı olarak mı betimlenmişti? Mausolos’un kendisini  tanrı gibi gördüğüne ilişkin hiçbir tarihsel kanıt olmasa da, araba gurubunun yükseltilmiş konumu, Yunan anlayışına göre, kuşkusuz tanrılaştırmayı betimlemektedir.

 

Çatıdaki Aslan Heykelleri

Aslanlar çifter çifter miydi, yoksa birbirlerine bakan karşılıklı diziler halinde mi düzenlenmişlerdi?

Yapılan araştırmalar sonucu, aslanların karşılıklı diziler halinde düzenlediklerine karar verilmiştir. Çünkü: bazı aslanların başlarının dönüşü, daha keskindir. Bunlar: her bir dizinin öncü aslanları olabilirler. Ne var ki; gerçekte bu şekil ya da diğerlerine ilişkin kanıt yoktur. Efes yakınlarında bulunan Belevi’deki “Heroon” un buna benzer yerleştirilmiş “grifonları” çifter çifter sıralanır, ama aralarına bir vazo konulmuştur. Mausoleion anıtında, vazoya ilişkin herhangi bir buluntu yoktur.

 

Binici Heykeli

Temel alanında ele geçirilmiştir. Üzerinde Pers giysileri bulunan bir binicinin olduğu, dört nala giden bir at heykeliydi. Bu heykel, dev çapta yontulmuştu. Belki de: bir av yada savaş sahnesini betimleyen geniş bir heykel gurubunun bir kısmı olabilirdi. Ancak: mükemmel bir desenleme ve son derece gerçekçi bir uygulamanın ürünü olduğu kesindi. Binicinin sağ bacağındaki, Doğu işi pantolon ve tuniğin alt kısmı: binici hızlandıkça rüzgarla geriye doğru dalgalanır gibiydi. Ne yazık ki: binici ve atın el ve ayakları, balyoz darbeleriyle kırılarak, kireç fırınlarına malzeme sağlanmış ve heykeltıraşın tasarladığı özgün etki bozulmuştur.

Diğer bağımsız heykellerin çoğu: podyum duvarındaki dar kaidelere, alınlık heykelleri tarzında dizilmişlerdir.

 

ANITIN İÇİ HAKKINDAKİ GÖRÜŞLER

Mausoleion’un içyapısından sökülüp: kalede yeniden kullanılan “yeşil volkanik taşlar” ın çokluğuna bakılırsa, iç yapının büyük bölümünün “masif” olması gerekirdi.

Jeppesen: bazı Mısır piramitlerinde görüldüğü gibi, biri mezar odasının tam üstünde olan, biri de kolonadın arkasında olan geleneksel Yunan cellası yerine geçen, bindirme çatılı, iki iç oda bulunduğunu ileri sürmüştür.

 

ANITIN DÜNYA HARİKASI OLMASI AÇISINDAN ÖZELLİKLERİ

Anıtın ölçüleri, antik dönem standartlarına göre çok büyüktür. (günümüzdeki 20 katlı bir apartman yüksekliğindedir.)

Heykeltıraşlık süslemeleri ise çoktur. Yani: heykeltıraşlık bezemeleri son derece boldur. Dönemin en ünlü heykeltıraşları, en güzel eserlerini burada üretmiş ve yapının süslenmesinde kullanmışlardır. Hatta, kral ve kraliçe öldükten ve Halikarnassos’un parası bittikten sonra da, yapıyı devam ettirmişler, kendi sanatlarının bir göstergesi olarak kabul ettikleri yapıyı, özveriyle bitirmişlerdir.

Anıtta kullanılan heykellerin hepsi: hayvan ve insan figürleridir. Yani: tanrı-tanrıça figürleri kullanılmamıştır ve bu yönü ile, anıt özel önem kazanmaktadır.

Bu ünlü anıt:  Halikarnasos şehrinin, diğer Karia şehirlerinden daha fazla tanınmasını sağlamıştır.

Anıtta: üç medeniyetin (Likya, Yunan, Mısır) mimari öğeleri bir arada kullanılmıştır. Özellikle: çatının piramidal yapısı, Mısır etkilerini göstermektedir. Podyum ise, Karya mimari unsurudur.

 

SÖZCÜK ÖNEMİ

Roma döneminde “Mausoleum” kelimesi “büyük mezar” yapıları için kullanılan genel bir terim haline gelmiş ve  “mozole” kelimesi olarak günümüze kadar ulaşmıştır.

 

SONUÇ

Sonuç olarak:  bu sıra dışı, masraflı, görünüşe göre yararsız yapıya en anlam vermek gerekir?

Bu yapı: yalnızca Mausolos’un ( ya da Artemisia’nın) megolomanca hırsının gelişigüzel bir ürünü müydü? Yoksa ince bir sembolizmi mi somutlaştırıyordu?

Yapılış amacının: bir kurucu mezarı olarak, daha doğrusu yeniden kurucusu olan “Mausolos”u yüceltmek olduğuna pek kuşku yoktur. Öte yandan: buranın: Karia hükümdarlık sarayının, bütün kraliyet üyelerinin mezarlarını alacak şekilde bir haneden mezarlığı olduğu düşünülse de, öte yandan yalnızca “Mousolos”un gömüldüğü de varsayılmaktadır.

Ne var ki: anıtın büyüklüğü ve bezemelerinin bolluğu: akla gizli nedenler getirmektedir.

Hatta: garip mimari şekil: üç farklı uygarlığı, yani Likya, Yunan ve Mısır uygarlıklarına özgü öğeleri birleştirmektedir.

Dikdörtgen şeklinde yükselen yüksek podyum: Likya mezar mimarisinin karakteristik özelliğidir.

Anıttaki Yunan tarzı ise, şöyle hissedilmektedir: podyumun üstündeki peristil, incecik yivli sütunları destekleyen öğeler, özenle işlenmiş kaideler, zarif kıvrımlı sütun başlıkları, dış kesimler ve silmelerle zenginleştirilmiş, nispeten alçak saçak altlıkları.

Mısır öğeleri ise, şunlardır: ustalıkla yapılmış piramit çatı. Kimileri, bunun yalnızca “araba” gurubu için yükseltilmiş, şatafatlı bir kaide olduğunu öne sürse de, bu özellik Mısır öğesini anımsatır.

Mimari bu öğeler yanında: bu melez yapının, dönemin en iyi Yunan sanatçıları tarafından üretilen Yunan heykeltıraşlık ve mimarlık eserleriyle baştan aşağı donatılması, Mausolos’un Yunan kültürünü yeğlediğini göstermekle birlikte, anıtın  bütününe katkıda bulunan tüm bu uygarlıklar karşısında, Karia üstünlüğünün bir ifadesi olarak da görülmüş olmalıdır.

Bu yüzden: belki de Mausolos ile Artemisia: Halikarnasos başkentliğinde kurulacak bir “Karya imparatorluğu” bünyesinde: Yunan ve Yunan olmayan uygarlıkları bir araya getirerek bir karışımı simgelemeyi düşündükleri değerlendirilmektedir. Mousolos’un düşlediği bu olay: bir kuşak sonra Makedonyalı İskender tarafından başarılacaktı.

MS.2’nci yüzyılda “Ölülerin Dialogları” adlı eserinde, yazar Lukianos: Filozof Diogenes ile Mausolos arasında ve yeraltında geçen düşsel bir karşılaşmayı sahneler ve buradaki sözleri: “Mausoleion” için uygun tanımlar ifade etmektedir.

Diogenes: “Söyle bana Karyalı, neden o kadar kibirlisin ve neden bizlerden daha çok onurlandırılmayı umuyorsun?”

Mausolos: “ Çünkü, ben yakışıklı, boylu bosluyum ve savaş galibiyim. Ama hepsinden öte, başka bir ölünün sahip olmadığı, en iyi kalite mermerden, en gerçekçi biçimde yontulmuş at ve insan heykelleriyle en güzel şekilde süslenmiş, dev bir anıtım var Halikarnassos’da üzerimde uzanan…”

Diogenes: “Yakışıklı Mousolos’um: artık ne gücün var ne de güzelliğin. Bir güzellik yarışması yapacak olsak, senin kafatasın neden benimkinden daha güzel sayılsın. Mezarına, o pahalı mermere gelince, Halikarnasos halkının, ziyaretçilere gösteriş yapıp övünebileceği bir şey olabilir, ama o kadar taşın altında ezilerek bizlerden daha ağır bir yüke katlanman dışında, o mezarın sana ne faydası var anlamıyorum”

Mousolos: “Öyleyse, hepsi boşuna mı? Mousolos ile Diogenes bir mi?” diye haykırır.

Diogenes: “ Hayır majesteleri, bir değiliz”

Mousolos: yeryüzünde kendisine mutluluk getirdiğini sandığı şeyleri anımsadığı  zaman sızlanır.

Diogenes ise, o sırada “ona güler”

Mousolos: Diogenes’e, karısı Artemisia’nın Halikarnasos şehrinde kendisi için yaptırdığı mezardan söz eder. Oysa, Diogenes cesedinin bir mezarı olup olmadığını bile bilmemektedir. Ama, buna aldırış ta etmez.   Çünkü: ona göre, onun gelecek kuşaklara bıraktığı “iyi bir insan yaşamı sürmüş olmanın” saygınlığıdır. Öyle bir saygınlık ki: senin anıtından daha yüce ve daha sağlam temeller üzerine kuruludur.

Evet: tüm istilalara ve doğal afetlere karşı, Mausoleium, MS.1406 yılına dek ayakta kalmayı başarabilmiştir. Ta ki Alman mimar Schegelholt tarafından yapılan, St.Peters kalesinin onarımına kadar.

Bu zamana kadar 1500 yıl ayakta kalmıştır.

 

GÜNÜMÜZDE, BURADA GÖRÜLENLER

Son yıllardaki kazılarda, anıtın bulunduğu yer, tamamen ortaya çıkarılmıştır. Ancak, mezar anıtının ana yapısı, kayıptır.

Bu yüzden, burayı ziyaret eden ziyaretçiler, günümüzde burada ilgi çekici herhangi bir şey göremezler. Geriye kalanların tümü: kayaya oyulmuş,  dikdörtgen bir temel çukuru ve Mausolos’un cesedinin gömülmek üzere, aşağıya indirildiği batı merdiveni, mezar odasının yeniden yapılandırılmış ana hatları ve kırık sütun kasnakları ve mimari taş birikintileridir.

Yani, burada, anıttan kalan hiçbir şey bulunmamaktadır. Yine de, bir zamanlar, dünyanın 7 harikasından birinin 1500 yıl boyunca bulunduğu bölgeye giderek, o ortamın havasını teneffüs etmenizi ve bu yazılanları düşünerek, anıtı hayal etmenizi öneririm.