Irak Babil

Babil Asma Bahçeleri

 

Yazının hemen başında belirtmeliyim ki: “Babil’in Asma Bahçeleri” olarak, Dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilen yeri; gören, bilen yoktur. Hatta: dönemin sikkelerinde ve yine o dönemde, o yörede bolca bulunan çivi yazılı tabletlerde bile, buranın herhangi bir resmi veya resmi bilgi bulunmamaktadır.

Burası hakkındaki bilgilerimiz: antik dönem yazarlarının aktardıklarından ibarettir ve elbette kesinliği tartışmalı, kanıtlanmamış bilgilerdir. Ama: Dünyanın 7 harikası seçilirken, burası da o harikalar listesine dahil edilmiş ve kabul edilmiştir.

Evet: öncelikle “Babil” şehrinden ve şehirde ve çevresinde kurulan uygarlıktan söz etmek istiyorum. Söylediğim gibi, bu doğruluğu kanıtlanmamış bilgiler, antik dönem yazarlarından ve daha sonra bu bölgede kazı yapan bilim adamlarının buluntular eşliğindeki yorumlarından kaynaklanmaktadır.

Yine en başta belirtmekte yarar var. Babil şehri UNESCO tarafından 2019 yılında Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.

Babil

BABİL:  

Babil şehri, Basra körfezinin kuzeybatısında ve Akdeniz’in doğusunda, günümüzde Irak ülkesi sınırları içinde, Fırat ırmağının üzerinde yer almıştır. Bağdat şehrinin 85 km güneyindedir. Modern El-Hillah şehrinin yakınındadır.

Babil veya Tanrıların Kapısı, antik Yakındoğu’daki en ünlü kentlerden biridir.

Pek çok Mezopotamya kenti gibi uzun bir geçmişe sahiptir.

Hammurabi

İlk olarak Erken Hanedanlar döneminde yerleşilen Babil, MÖ 18’nci yüzyılda Hammurabi’nin saltanatı sırasında önem kazandı. Kendisi: Hammurabi ismini sonsuza dek yaşatacak ve günümüzde Paris Louvre müzesinde sergilenen ünlü “Hammurabi Kanunları” ile gündeme gelmiştir.

Hammurabi döneminden sonra ise, şehirde inişli çıkışlı bir gelişme görülür.

Babil
TARİHÇE:

Demir çağı boyunca Babil Krallığının kuzeydeki Asurlarla çalkantılı bir ilişkisi oldu.

Kent Semharib tarafından MÖ 689 yılında yıkıldı, ama oğlu Asurahiddina (saltanatı MÖ 680-669) tarafından büyük oranda tekrar inşa edildi.

MÖ 612’de, Asur devleti yıkıldığında, muzaffer Medler ve İskitler, gözlerini kuzeye çevirerek Babil’i Orta ve Güney Mezopotamya’nın hakimi durumunda bıraktı.

Nabopolassar ve Nabukadnezar (saltanatı: MÖ 604-562) adlı krallar yönetiminde Yeni Babilliler, kentlerini tekrar inşa ederken tapınaklara özel bir ağırlık verdi, ticaret şebekelerini tekrar canlandırdı ve refahlarını tehdit eden komşu devletlerle savaştılar. Suriye, Filistin ve Mısır üzerine seferler düzenlediler.

Bu seferler sırasında, MÖ 597 yılında İncil’de sözü edilen “Yahuda kralı Yehoyakin ve pek çok esirin Babil’e sürülmesi, daha sonra ise Kudüs şehrinde bulunan tapınağın yıkılması ve Yahudilerin son olarak MÖ 586’da toptan Babil şehrine sürülmesi eylemleri, onun zamanında olmuştur.

Nabukadnezar, bu seferler dışında ülkesinde iken, yorulmak bilmeyen bir inşaatçı olarak tanınırdı. Muazzam bir işgücüyle ürettiği kerpiçler ile, kraliyet mimarlarının denetiminde, saraylar, tapınaklar, kapılar ve görkemli surlar yaptırdı. En heybetli anıtlar, mavi sırlı tuğlalarla kaplanmıştı.

Böylece, başkentleri Babil, siyasal, kültürel, düşünsel ve dini bir merkez haline geldi.

Daha sonraki hükümdarlar zayıftı.

MÖ 556’da tahta çıkan meraklı, ilginç, entellektüel Nabunaid’in büyüyen Pers İmparatorluğunun dinamik kralı Büyük Kyros’un çağdaşı olmak gibi bir talihsizliği vardı.

MÖ 539’a gelindiğinde, Babil’i kuzey ve doğudan saran Persler, Ege’den Afganistan’a kadar uzanan geniş bir bölgeye egemendi.

Persler Babil’e saldırdığında, Nabunaid’in oğlu Belşazar yönetimindeki Babil güçleri dağıldı ve Persler bu büyük kenti savaşmadan ele geçirdi.

Antik Mezopotamya’nın bağımsız devletlerinin sonuncusu da böylece ortadan kalkmış oldu.

Babil
KENT PLANI:

850 hektarlık bir alan kaplayan Babil, Ninive (750 hektar) ve Ur (60 hektar) gibi şehirlerin yanında antik Mezopotamya’nın en büyük kentiydi.

İç kent bile, dev gibiydi.

Yaklaşık 400 hektar.

Orta ve Güney Mezopotamya’da kentsel nüfusları belirlemekte yararlanılan standart, hektar başına 200 kişi ölçüsü kullanılırsa, iç kentin nüfusu 80.000 olarak tahmin edilir.

Kent, iç içe iki müstahkem kısımdan oluşur ve kentin içinden kuzey-güney doğrultusunda akan Fırat, bu savunma sisteminin önemli bir öğesini meydana getirir.

Dış tahkimatlar, bir yanı Fırat’ın kendisi olan dev bir üçgen biçimindeydi.

Doğuya uzanan diğer iki cephe ise üç sıra duvardan ve bir hendekten oluşuyordu.

Bu üçgenin içinde, ayrıca tahkim edilmiş olarak dikdörtgen bir çekirdek halinde iç kent yer alırdı.

Babil Surlar

İÇ KENT:

Bunun bir öğesi, kentin başlıca anıtlarının bulunduğu kent merkeziydi, Kraliyet Sarayı, kült merkezleri ve eski yerleşim bölgesi buradaydı.

Babil’in dikdörtgen çekirdeği, Fırat ırmağının doğu kıyısında müstahkem bir kare olarak doğdu.

Bu alan Nabukadnezar tarafından batıya doğru genişletildi ve yaklaşık 1.6 x 2.4 km lik bir alanı kaplar hale geldi.

Tahkimatlar içteki 6,5, dıştaki 3.7 metre kalınlığında, iki sıra kerpiç tuğla duvardan meydana gelirdi.

Aralarındaki boşluk yol işlevi görürdü.

Duvarların dışında Fırat’a bağlı bir hendek kazılmış ve ırmaktan giriş demir parmaklıklarla engellenmişti.

Suyla temas eden duvarlar koruyucu bitümle yapıştırılmış pişmiş tuğlalarla desteklenmişti.

Kente girilen 8 kapıya, köprülerle ulaşılıyordu. En görkemli kapı “İştar Kapısı” ydı.

 

 

KENT PLANI:

Kent bir ızgara plan içinde, ırmağa paralel düz sokaklar halinde inşa edilmişti.

Böyle düzenli bir yerleşim Orta ve Güney Mezopotamya’da pek görülmeyen bir şeydi.

Tabletlerden semtler, çok sayıda kült mekanı ve diğer topoğrafik öğelerle birlikte bazı sokakların adları da bilinmektedir.

Sokak adları çarpıcıdır.

Bazıları sokakların çıktığı kapılara ismini veren tanrıların adını taşırdı.

Örneğin: “İştar, adamları (insanları) adına aracı.”

Diğer adlar ahlakidir. “İkizler sokağı” ve “Dar Sokak” (Ey kibirli, yere eğil” in alternatif adı)

Babil’in kent planı, ana dini yapılara önemlerini geri kazandırması açısından, tipik Yeni Asur kentsel yerleşim düzeninden ayrılır.

Sarayların ihtişamlı olduklarına kuşku yoktur.

Ama kentin merkezinde saray değil, Marduk Tapınağı ve zigurat yer alır.

Saraylar birbirinden ayrı, İç Kent’in kenarlarındadır.

Yeni Asur uygulamalarından bir başka farklılık da, dini merkez ve saray bölgelerinin yükseltilmemiş ve kentin geri kalanıyla aynı, düz zemin üzerinde bulunmasıdır.

 

ÖZEL EVLER

Özel evler, geleneksel Mezopotamya türüdür.

İki veya üç katlıdır ve ortasında bir avlu yer alır.

Bu evlerin, hatta Uruk ile Ur’daki aynı dönemden örneklerin olağanüstü büyüklükleri MÖ 6’ncı yüzyılda bölgenin refah düzeyini gösterir.

Babil Tanrısı Marduk

TÖREN YOLU VE MARDUK TAPINAĞI:

Dini merkeze, kuzeydeki İştar Kapısının önünden başlayan bir Tören Yolu ile ulaşılıyordu.

Mart veya Nisan aylarındaki Yeni Yıl Festivali sırasında bu yol boyunca tanrıları suretleri taşınırdı.

Sokak, daha sonra, Kuzey Sarayının yüksek duvarları ile karşısındaki burç arasında bulunan, aşk ve savaş tanrıçası İştar’ın sembolü olan aslan figürleriyle bezeli sırlı tuğladan kapıya ulaşırdı.

Babil İştar Kapısı

İştar Kapısı:

İştar Kapısının korunma durumu ilginçtir.

Nabukadnezar’ın sırlı tuğlalarla dekore edilmiş üçüncü ve son versiyonundan, sokak döşemesinden yukarı pek bir şey kalmamıştır.

Ancak, kapının 15 metre kadar derine inen temelleri, kutsal yapılara uygun şekilde, temiz kuma gömülü ve tanrı Marduk’un sembolü ejderler ve Adad’ın sembolü boğaların tasvir edildiği düz (sırlanmamış) tuğla rölyeflerle bezeliydi.

Bugün ziyaretçilerin gördüğü açığa çıkarılmış kısmı ve Berlin şehrinde Bergama Müzesindeki rekonsrüksiyonun dayanağını oluşturan bu duvarlardır.

Orijinal kapının yüksekliği muhtemelen 23 metre idi ve hem iç hem de dış surları kapsıyordu.

Berlin şehrindeki rekonstürsiyonda da görülebileceği gibi, kapı ve yanındaki duvarlar parlak mavi bir akaplan üzerine bazıları düz, bazıları rölyef olarak renkli sırlı tuğlalardan yapılmış aslan, boğa ve ejderlerce korunuyordu.

Birbirini izleyen krallar, bu kapıdan tantanalı törenlerle geçerek şehre girerlerdi.

Evet sırlı kobalt mavisi tuğlalardan inşa edilen ve boğalar ve ejderhalarla süslenmiş şehir kapısında, Nebukadnezar’a atfen bir yazıt yer alır: “Geçitlere vahşi boğalar ve vahşi ejderhalar yerleştirdim ve böylece onları görkemli bir ihtişamla süsledim ki, insanlar onlara hayranlıkla bakabilsin”

 

Zigurat:

Tören Yolu, İştar kapısı ve saraydan güneye doğru, zigarutı da içeren Etemenanki kompleksine doğru devam ediyordu.

Bu zigurat, Kitabı Mukaddes’deki Babil Kulesine karşılık gelir, ama pek çok defa yeniden inşa edilmiştir.

Ne yazık ki, bu yapının sadece yaklaşık 91 metre karelik bir alanı kaplayan temelleri günümüze ulaşmıştır.

Ama başka yerlerde daha iyi korunmuş örnekleri bulunan ziguratlara benzediği kuşkusuzdur.

Herodotos’a göre, 8 basamaklı, tepesinde tek odalı bir tapınak bulunan bir kuleydi.

Bu odada Marduk’un yatıp uyutulduğu bir divan ve yanında altıdan bir masa bulunurdu.

Muhafızlık görevi, bir kadına aitti.

Babil şehri hakkında en ünlü hikayelerden biri, bazı İncil bilginlerinin yanlış bir çevriye veya ustaca bir kelime oyununa dayandığına inandığı Babil Kulesiydi.

Tekvin Kitabı, Büyük Tufan’dan kurtulanların göğe ulaşacak bir kule inşa etmek istediklerini, ancak Tanrı’nın inşaatçıları kibirlerinden dolayı cezalandırdığını ve Dünya’da birçok farklı dil konuşmaya zorlandıkları bir yer olan Babil Kulesini anlatır.

Hikaye, Babel isminin karışıklık veya karıştırma anlamına gelen İbranice kelimeden türediğine dair bir İbrani inancından kaynaklanmaktadır. İronik bir şekilde, bu yorumun kendisi bir dil karışıklığıdır. Akadca Babylon ve Babel kelimelerinin kökü karıştırmak anlamına gelmez, tanrıların kapısı anlamına gelir.

Arkeologlar, İncil hikayesinde bahsedilen kulenin Marduk’a adanmış Babil’deki dev bir ziggurat olan Etemenanki olabileceğine inanıyorlar. İsmi, hikayede bahsedilen isimlerle örtüşen “göklerin ve yerin temelinin tapınağı” anlamına gelir.

1913’te araştırıldığında Etemenanki göğe kadar ulaştığı varsayılan kulenin gerçekte 61 metreye yakın bir yükseklikte olduğu ortaya çıkarıldı.

 

Evet tören yoluna devam edelim.

Sokak, buradan batıya dönerek Fırat’a ve batı yakasına yönelirdi.

Etemenanki ile kentin baş tanrısı Marduk’un tapınağı Esagila (veya E-sangil), “Başını kaldıran Tapınak” arasından geçerdi.

E-sangil’in planına ulaşmak kolay değildi, çünkü daha sonraki yerleşimlere ait 21 metre derinliğinde moloz ve bu noktanın dini geleneğini sürdüren bir Müslüman türbesinin altında bulunuyordu.

Araştırmacıların derin deneme çukuru, teşhise yardımcı yazıtlar bulunan döşeli bir zemine rastlayınca, tapınak şans eseri bulunmuş oldu.

Duvarları boyunca tüneller kazan işçiler, boyutları ortaya çıkardı.

86 x 78 metre ve doğuya doğru iki açık avlu.

İçerisine dair pek ayrıntı yoktur.

Herodotos’a göre, tapınakta tümü altından olmak üzere tanrının oturan bir heykeli, bir masa, bir taht ve kaidesi bulunuyordu.

Ama bu değerli eşyalardan hiçbir iz kalmamıştır.

NABUKADNEZAR’IN GÜNEY SARAYI:

Nabukadnezar’ın 3 ana sarayı vardı.

Kuzey Sarayı: şehir surlarının hemen ötesinde kurulmuştu. Yazlık saray ise, diğerlerine nazaran daha küçüktü. En önemli saray, bir odalar ve daireler labirentiyle çevrili, 5 büyük avlu içeren, Güney Sarayıydı.

Devasa Güney Sarayı pişmiş tuğladan yükseltilmiş bir platform üzerine inşa edilmişti.

Kamusal ve özel odaların bir eksen üzerinde dizili düz hatlı avlular (bu sarayda 5 adet) çevresine gruplanması Asur tarzını yansıtıyordu.

Babil Kral Sarayı taht odası

Avluların en büyüğünden girilen, dikdörtgen biçim Taht odasına, uzun yanındaki 3 girişten girilirdi.

Bu saray; hatta belki de bu odayı, Kitabı Mukaddes’teki Daniel Kitabında ölümsüzleştirilen Baltazar’ın şöleninin ve 200 yıl sonra Büyük İskender’in ölümünün gerçekleştiği yer olarak düşünülebilir. MS 323 yılında Nebukadnezar’ın sarayında ölen İskender, Babil’i İmparatorluğunun başkenti yapmayı planlıyordu.

Taht odasının dış duvarı, geometrik desenler, ağaçlar ve hayvanların tasvir edildiği sırlı tuğladan panellerle süslenmişti.

Asurlardan farklı olarak, Yeni Babilliler odaları taş ortostatlarla donatmamış veya girişleri devasa bekçi lamasularla korumamışlardı.

Gerçekten de, sırlı tuğlalar dışında, MÖ 6’ncı yüzyıl Babil’inin harabelerinde sanat veya zanaat adına pek bir şey bulunmamıştır.

Ancak metinler bizlere odaların kaliteli ahşapla donatılmış ve altın veya tunç ile süslenmiş olduğunu söyler.

Sarayın en kuzeydoğu ucunda, olağanüstü kalın bir duvarla çevrili ve zincirli kovalarla su çekilmek üzere tasarlanmış gibi görünen yan yana 3 çukurdan oluşan, değişik bir kuyu içeren 14 ufak, tonozlu depo odasının meydana getirdiği, müstakil bir öbek, akıl karıştırıcıdır.

Bu odalar, bir tür lüks çatı katı bahçesi olan, ünlü Asma Bahçelerinin temelleri olabilir.

MÖ 3’ncü yüzyıl tarihçisi Bel-Usur’a göre: bu bahçeler Nabukadnezar tarafından, Med eşinin kuzeydeki yurdunun ormanlarına duyduğu özlemi tatmin etmek için yaptırılmıştı.

Bu, Yunanlıları o kadar etkilemişti ki, Asma Bahçeleri Dünyanın 7 Harikasından biri olarak kabul edilmiştir.

 

KENTİN YAPIMI-İŞGÜCÜ VE MASRAFLARI KARŞILAYACAK PARA:

Bu kadar çok sayıdaki inşaat projesi için büyük miktarda insan gücüne ihtiyaç vardı.

Bu büyük ölçüde zaferle sonuçlanan seferlerden sonra Babil’e getirilmiş vasıflı ve vasıfsız yabancı işçilerle karşılanıyordu.

Antik Yakındoğu’da, insanların sürülmesi sık görülen bir olaydı ve isyan ihtimalini azaltmak için başvurulan bir yöntemdi.

Kudüs’ün MÖ 586’da ele geçirilmesinden sonra Babil’e sürülüne İbraniler bu açıdan yalnız değillerdi.

Ama genellikle, belli bir proje bittikten sonra böyle yabancıların daha iyi koşullarda yaşamalarına, toprak sahibi olarak toplumsal statülerini yükseltmelerine izin verilirdi.

Bu projeler için para da gerekliydi.

Ama o kadar kolayca bulunamıyordu.

MÖ 6’ncı yüzyıl ortalarına gelindiğinde, Babil ekonomisi zorlanmaya başlamıştı.

Zira ele geçirilen topraklar artık eski düzeyde katkıda bulunmuyordu.

Bunun sonucunda nüfus üzerinde oluşan baskı, istilacı Persler ve Büyük Kyros’un lehine önemli bir avantaj olmuş olabilir.

 

ŞEHRİN SONU:

İbrani geleneğinde Nebulkadnezar bir tiran, Babil ise işkenceydi. Kral, MÖ 6’ncı yüzyılın başlarında Kudüs’ü fethetmiş ve İbranileri Babil’e sürmüştü. İncil, onun Yahudi tapınağından kutsal eşyaları çalıp Babil’e götürüp Marduk Tapınağına yerleştirdiğini söyler. Saygısızlığını cezalandırmak için İncil, Daniel Kitabında Nebukadnezar’ın soyunun nasıl sona ereceği hatırlatılır. Hikayede: tahtın varisi Balşatsar, Kudüs’den yağmalanan kutsal kaplarla bir ziyafet verir. Şenlikler sırasında hayalet bir el belirir ve duvarda şu gizemli sözcükleri oluşturan tuhaf bir yazı belirir: Mene, Mene, Tekel, Ufarsin.

Sürgündeki Daniel, dehşete kapılmış kral tarafından duvardaki yazıyı yorumlaması için getirilir. Daniel yazıyı şöyle okur “Tanrı krallığının günlerini saydı. Medler ve Persler’e verdi”

Daniel’in tahmini gerçekleşti. MÖ 539 yılında Babil, Pers Kralı Büyük Kyros’un eline geçti ve Yahudiler sürgünden döndüler.

 

SADDAM HÜSEYİN:

1980’lerde Irak diktatörü Saddam Hüseyin, kraliyet sarayını yeniden inşa etmeye koyuldu. Selefleri gibi o da inşaat projelerinde yazıtlar bıraktı. Bazı tuğlaların üzerine Hüseyin Arapça olarak şunları yazmıştı: “Irak’ı yüceltmek için Nebukadnezar oğlu Saddam tarafından inşa edildi.”

 

Babil şehrinde bulunan Cyrus silindiri
CYRUS SİLİNDİRİ:

Kile oyulmuş, kama şekillerinden oluşan erken bir yazı biçimi olan çivi yazısıyla yazılmış bu silindirik kil belge, Kiros Silindiridir. Mezopotamya, Babil’de keşfedilen bu belge, MÖ 6’ncı yüzyıla tarihlenir ve en eski insan hakları bildirgelerinden biri olarak kabul edilir.

 

 

ŞİMDİ DE ANTİK DÖNEM YAZARLARININ BABİL ŞEHRİ HAKKINDAKİ YAZDIKLARI;

 

Heredotos

MÖ.490-480 yılları arasında doğan ve “Tarihin Babası” olarak anılan yazar: Marduk tapınaklarını şu şekilde anlatmaktadır.
“ Babil şehrinin her iki yakasında, birer kule vardı. Bu kulelerin birinde: çok sağlam bir surla çevrili “kraliyet sarayı” ve diğerinde ise: Babil’in Zeus’u olarak bilinen “Bel” in tapınağı bulunurdu.

Tapınak: her kenarı 400 metre uzunluğunda olan kare şeklinde bir yapıydı. Kapıları tunçtan yapılmıştı. Tapınak kompleksinin tam ortasında: 200 metrekarelik bir kule bulunuyordu. Bu kulenin üstünde bir ikincisi, onun üstünde ise üçüncüsü dikilmiş ve böylece toplam 8 kuleye ulaşılmıştı.

Sekiz kulenin hepsine: dıştan bütün yapıyı dolaşan sarmal biçimli bir merdivenle çıkılıyordu. Yolun hemen yukarısında, yukarıya çıkmakta olanların dinlenmesi için oturma yerleri bulunuyordu. En üstteki kulenin tepesinde ise: büyük bir tapınak gökyüzüne doğru yükseliyordu.

Tapınakta: işlemeli örtüler yayılmış, geniş bir divan, yanında da altın bir masa vardı. Bu kutsal yerde, hiç heykel yoktu. Eğer Bel rahipleri olan Kaldeliler’e inanacak olunursa: tanrının seçmiş olduğu Asurlu bir kadın dışında, orada kimse geceleyemezdi. Tanrının bizzat tapınağa girip, yatakta dinlendiği söylenir.”

Evet: Zigurat (tapınak kulesi): Mezopotamya uygarlığının en belirgin özelliğidir. Heretodos’un anlattığı gibi, tepesinde küçük bir tapınak bulunan, kerpiçten yapılmış, basamaklı bu kulenin işlevi, insanları mümkün olduğunca tanrıya yaklaştırmaktır.

Mısırlıların, Teb’de anlattığı buna benzer bir öykü vardır. “ Orada, Teb’li Zeus’un tapınağında da her zaman bir kadın geceler ve söylediklerine göre: Babil tapınaklarındaki kadın gibi, onunda erkeklerle cinsel ilişkiye girmesi yasaktır.”

Lykia şehri Patara’da da yine böyle bir örnek vardır: “ Orada da her zaman bir kahin bulunmadığı için, gerektiğinde kahinin yerine konuşan bir rahibe, gece boyunca tapınağa kapanırmış”

Babil Tapınaklarında: aşağıda ikinci bir kutsal yer bulunurdu. Burada: altın tahta oturan, tamamı altından yapılma büyük bir “Bel” heykeli: yanında da altın bir masa bulunurdu. Kaldelilerin anlattıklarına göre, bunların hepsini yapmak için 22 tondan fazla altın kullanılmıştır.

Evet, bu bölümde, yazının başında belirttiğim gibi, antik dönem yazarlarının “Asma Bahçeleri” hakkında, eserlerinde belirttikleri hususları anlatalım.

 

Berossos

Bu yazar, Büyük İskender’in çağdaşıdır. Yani: MÖ.350 yılında doğmuş olmalıdır. Kendisi: Kalde kökenli bir “Bel” rahibidir. Sonradan: Babil şehrinden ayrılarak, yaşamının kalan bölümlerini sürdürmek için “Kos” adasına yerleşmiştir. Burada: MÖ.280 yılında “Babil Tarihi” isimli bir kitap yazmış ve Yunanlıların, Mezopotamya ve Babil medeniyeti hakkındaki merak ettikleri hususları açıklamıştır.

Evet: yazar “Asma Bahçeleri” konusunu “II. Nabukadnezar” ile bağdaştırır.

“Sarayın: dağ biçimi verdiği ve üzerine her türlü ağacı diktiği “taş tepeler” vardır. Ayrıca: bitkilerin ekildiği bir cennet kurdu. Çünkü: Med ülkesinden gelmiş olan karısı Amytis’in, anavatanındaki manzaranın özlemini çekiyordu.”

“Ve, bu sarayın içine diktirdiği yüksek taş teraslarda, dağ manzarasını aynen kopya etti. Bunları: her çeşit ağaçlarla donatıp “Asma Bahçeler” denen yapıyı kurarak, benzerliği tamamladı. Çünkü: Med ülkesinde büyümüş olan karısı, dağlık yerlere tutkundu.”

Yerel kaynaklar: Nabukadnezar’ın bu karısından hiç söz etmezler. Ama, Babil ve Medler arasında, bir hanedan evliliği, tarihsel açıdan akla yatkındır. Berossos’un yazdıklarına göre: bu Med prensesinin ismi “Amytis” tir.

 

Diodoros

Bu yazar Sicilyalıdır. MÖ.1’nci yüzyıl ortalarında yaşamıştır. Onun “Asma Bahçeleri” konusundaki tanımları şunlardır:

“ Akropolisin yanında “Asma Bahçeleri” dedikleri yer vardır. Bunu “Semiramis” değil, daha sonraki bir kral: Suriyeli odalığını hoşnut etmek için yaptırmıştır. Çünkü: Pers ırkından olan ve ülkesinin dağlarındaki yeşilliklerin özlemini çeken kadın; kraldan; Pers ülkesindeki doğal manzaraya benzeyen bir bahçe yapılmasını istemiştir.”

“Bahçe alanı: her bir kenarda, 4 plethron’a erişiyordu. Bahçenin yolu: yamaç gibi eğimli olduğundan ve yapının birkaç bölümü kat-kat birbirinin üstünde yükseldiğinden; tiyatroya benzeyen bir görüntü ortaya çıkıyordu. Teraslar yükselirken: bunların altında, bahçenin bütün ağırlığını taşıyan ve kademeli olarak birbirinin üstüne binen galeriler yapılmıştır.”

“50 kübit yükseklikteki en üst galeri: bahçenin en yüksek katını oluşturuyordu ve şehir surlarının kuleleriyle aynı yükseklikteydi. Şehir surları: 22 ayak kalınlığında ve her iki sur arasındaki geçit ise, 10 ayak eninde idi.” (Yani, şehir iki sıra sur ile korunuyordu)

“ Galerilerin tepesi: 16 ayak uzunluğunda ve 4 ayak genişliğinde taş kirişle kapatılmıştı. Bu kirişlerin üstünde, çatı olarak belirlenen bölüm bulunuyordu. Çatıda: birinci tabakada: katranla döşenmiş bir kamış tabakası, bunun üzerindeki ikinci tabakada: çimento ile yapılmış iki sıra pişmiş tuğla ve üçüncü tabakada ise: topraktan gelen nem aşağı inmesin diye kurşundan yapılmış bir kaplama vardır.

Bu üç sıra kaplamanın üstünde: toprak yığılmış ve zemin düzleştirilmiştir. Çünkü: büyük ağaçların kökleri için yeteri kadar derin bir toprak tabakası gerekiyordu ve her türden ağaç sık aralıklarla dikilmişti. Bu ağaçlar: büyüklükleriyle ve çekicilikleriyle görenlere keyif veriyordu. Işık alan galerilerde ise, kraliyet köşkleri bulunuyordu.

Bir de: en üst kattan gelen açmaların ve bahçelerin su gereksinimlerini karşılayan makinelerin bulunduğu galeri vardı. Makineler, Fırat ırmağından bolca su çekerler, ancak bunu dışarıdan kimse göremezdi.”

 

Quintus Curtius Rufus

Yazar “İskender Tarihi” isimli kitabında, “Asma Bahçeleri” hakkında şunları belirtmektedir.

“ İç kalenin zirvesinde “Asma Bahçeleri” vardır. Bu bahçelerin yükseklikleri: şehir surlarına denktir. Buradaki ulu ağaçlar, güzel gölgeler verirler. Ağaçların gövde çevresi 12 ayak ve yükseklikleri 50 ayak kadardır. Bu ağaçlar, anavatanlarında bile, bu kadar büyüyemezlerdi. Bu ağaçlar: birbirinden 20 ayak uzaklıktaki, 20 kalın duvar tarafından taşınırlar.

Bu duvarlar: taş paye dizileriyle yükseltilmişlerdir. Duvarların üstünde, ayrıca: sulama için getirilen suyu taşıyan sağlamlıkta, taş kaldırım bulunmaktadır.

Bahçelere uzaktan bakanlar: bunları, dağlarında uyuklayan ormanlar sanırlar. Çünkü: dev ağaçlarla tepeleme dolmuş olan bu muazzam yapı, hala ayaktadır.”

 

Strabon

Aslen Sinoplu olan ünlü yazar “Coğrafya” adlı eserinde “Asma Bahçeleri” hakkında şunları yazmıştır.

“ Babil şehrinde surların çevresi 385 stadiondur. Kalınlıkları ise, 32 ayaktır. Surların üzerinde bulunan kulelerin arası 50 kübit, yükseklikleri ise 60 kübittir. Surların üstündeki yoldan: karşılıklı 4 atlı araba, rahatlıkla geçebilirdi.

Asma Bahçeleri: dörtgen şeklindedir. Her bir kenarın uzunluğu: 4 plethrondur. Küp benzeri temeller üzerine, kat-kat sıralanmış, kemerli tonozlardan oluşur. Pişmiş tuğla ile asfalttan yapılmış olan, içleri oyuk temeller, en büyük ağaçların dikilmesine imkan veren derinlikte, toprakla doldurulmuştur.

Temeller: tonozlar ve kemerler de: pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştır. Üstteki teraslara, bir merdivenle çıkılıyordu. Basamakların yanında ise oyuklar vardı. Fırat ırmağından çekilen su; bu işle görevlendirilenler tarafından, bu oyukların içinden, yukarıya itiliyordu. Çünkü: 1 stadion enindeki ırmak, şehrin ortasından akıyor ve bahçe de ırmak kıyısındaydı”

 

Philon

MÖ.250 yılları civarında yaşamış olan yazar, Byzantionludur. Yazar “Asma Bahçeleri” hakkında şunları yazmıştır.

“ Yer düzeyinde dikilmiş, bitkiler vardır. Ayrıca: bir teras tepesine: kökleri toprağın derinliklerine gömülmüş ağaçlar bulunmaktadır ki Asma Bahçelerinin yapım tekniği budur.

Bütün kitle: taş sütunlarla desteklenmiştir. Alttaki tüm alan: oyuk sütun kaideleriyle kaplanmıştır. Sütunlar: çok dar aralıklarla yerleştirilmiş kirişler taşırlar. Kirişler: palmiye gövdelerinden yapılmıştır. Çünkü: palmiye gövdesi tahtası: çürümez ve ıslakken ağır bir baskıya maruz kaldığından, yukarı doğru kıvrılır.

Üstelik: kıvrım ve yarıkları içine yabancı maddeler alabildiğinden: köklere besin sağlarlar. Bu yapı: geniş bir toprak kitlesini taşır ve bu toprak kitlesi içinde: geniş yapraklı ağaçlar, çeşit çeşit çiçekler ve kısacası göze hoş gelen her türlü bitki bulunur.

Bütün alan: yerdeki toprak gibi sürülmüştür. Toprak: aşılamaya ve çoğaltmaya çok uygundur. Böylece: alttaki sütunlar arasında gezinenlerin başları üstünde: sürülü bir tarla uzanır. Toprağın en üst düzeyi: ayaklar altında ezilirken, alttaki sıkı toprak bozulmadan kalır. Yukarıdaki havuzlara çekilen suyun bir kısmı: eğimli kanallardan, düz bir çizgide aşağıya akar.

Bir kısmı da, spiraller yoluyla ve mekanik güçlerle itilerek yukarı doğru fışkırır. Böylelikle: yüksek bir seviyedeki çıkış yerinde bir araya getirilen sular: bahçenin tümünü sulayarak, bitkilerin derinlerdeki köklerini ıslatır, toprağı sürekli nemli tutar.

Bunun için: çimenler hep yeşildir ve nemle irileşip dolgunlaşan ağaç yaprakları; esnek dallara sımsıkı bağlanarak büyürler. Kök ıslak tutulduğu için; zeminin altındaki kanal ağında dolaşarak her yana dağılan su yukarıdan emildiği için ağaçların yerleşik düzeni ve kalitesi korunurdu.

Evet: bu; kraliyet lüksünün bir sanat yapıtıdır ve en çarpıcı yanı da: tarım emeğinin izleyicilerin başının üstünde asılı olmasıdır. “

 

Byron

Bu yazar “koyun sürüsüne çullanan bir kurt gibi gelen Asurlu” olarak “Sanherib”(MÖ.704-681)i tanımlamaktadır.

Sanherib: botaniğe meraklı bir kraldır. Ninovada’ki sarayının yanında: uçsuz bucaksız bir bahçe düzenlemiştir. Bu bahçeyi, askeri seferlerinde: uzak yerlerden topladığı nadir ve egzotik fidanlar, otlar ve ağaçlarla donatırdı. Eğer anlatımda kullanılan “yün üreten ağaçlar” biçimindeki garip deyim doğruysa; Hindistan’dan “pamuk” bile getirdiğine inanılmaktadır.

Sanherib: kuşatma olasılığına karşın, önlem almak için olsa gerek: Ninova’ya gereken su stoğunu güvenceye almak amacıyla: “Khosr ırmağı” na bent çektirmiştir. Hatta: hala izleri görülen erken tarihli bir yapının yerine birkaç millik su kemerler bile yaptırmıştır. Bu nedenle: bahçelerine yeterli sulama sağlamak için özenle önlem aldığına da emin olabiliriz.

Babil Çivi Yazılı Tabletlerinde: Bahçeler Hakkındaki Bilgiler:

Asur kralı I. Tiglat-Pileser (MÖ.1115-1077): bereketli bahçeleri ve meyve ağaçlarıyla gurur duymaktadır.

Kral II. Asurnasirpal (MÖ.883-859): iç kale ile Dicle ırmağı yanındaki kraliyet bahçelerini nasıl kurduğunu, bunları askeri seferlerde yabancı bölgelerde elde edilen bitki türleriyle nasıl donattığını “Asurnasirpal Steli” nde belirtmektedir. “

Yukarıdan gelen su kanalları bahçelere akar. Patikalar, güzel kokularla doludur. Zevk bahçesinin çağlayanları, gökteki yıldızlar gibi parlar. Asmalar gibi salkım salkım meyveler kuşanmış nar ağaçları, bu zevk bahçesindeki esintileri zenginleştirir. Ben, Asur-nasir-apli, sevinçler bahçesindeki bir sincap gibi boyuna meyve toplarım”

Evet:”Asma Bahçeleri” nin varolup olmadığı konusundaki bu yazıtlardan sonra: eğer varsa, bu bahçelerin Babil şehrinin neresinde kurulduğu hakkındaki teorilerden söz edelim.

Arkeolog Koldeway’e göre

“Babil’in Asma Bahçeleri” olarak düşünülen yer: tonozlu yapı olarak bilinen, Güney Sarayının kuzeydoğu köşesindeki yerdir. Burada: tonozlu dört ova ve bir yer altı avlusu bulunmaktadır ki bu yapı Koldeway tarafından şöyle tanımlanır:

“ Bir orta geçidin her iki yanında: birbirini dengeleyen, aynı ölçü ve şekildeki 14 odacık, sağlam bir duvarla çevrilidir. Bu bölümün çevresinde, bir koridor dolanır. Bunun kuzey ve doğu tarafı: iç kalenin dış duvarını oluşturur. Batıdaki odacıkların birinde: hem Babil ve hem de eski dünyanın başka herhangi bir yerinde görülmeyen bir “kuyu” bulunur.

Bu kuyunun hemen yanında, birbirine yakın üç çukur vardır. Bu çukurların ortada olanı kare, diğer ikisi ise, dikdörtgen şeklindedir. Bundan çıkarılan sonuç: burada bir mekanik hidrolik sistem bulunduğudur. “

Bu sistem: bizim zincir tulumbamız ile aynı ilkede çalışmaktadır. Zincire asılı kovalar, duvarın üzerine yerleştirilen bir çarkın üzerinde dönüyordu. Bugün bu yörede kullanılan ve dolap denilen bu düzenek, sürekli bir su akışı sağlıyordu.

Tonozlu yapı, tüm özellikleri dikkate alındığında, Babil şehrindeki yapılar içinde, oldukça farklıdır. Yapıda, taş kullanılmıştır. Bu taş kullanımı da, yapının özelliğini ortaya koymaktadır. Zaten, tüm şehir kazılarında, çok sayıda yontma taşın çıkarıldığı iki yer bulunmaktadır.

Buralar: tonozlu yapı ve sarayın kuzey duvarıdır. Ancak: Asma Bahçeleri hakkındaki tüm yazıtlarda, şehirde taşın kullanıldığı yalnızca iki yerden söz edilmiştir ki, bunlar: sarayın kuzey duvarı ve Asma Bahçeleridir.

Tonozlu yapının “Asma Bahçeleri” olarak düşünülmesi için, Koldeway şunları öne sürmektedir.
“ 1. Başka yerde hemen hemen hiç olmayan yontma taş kullanılması,
2. Ağır bir üst yapıyı tutmak için planlandığı anlaşılan, ender kalınlıktaki duvarlar.
3. Hiç görülmemiş tipte bir kuyunun varlığı. “

Tonozlu yapıda sonradan yapılan kazılarda elde edilen bulgular şunlardır: “tonozlu yapıdaki kemerli odalar gurubunun, daha sonra sıradan işlerde kullanıldığı tespit edilmiştir. Orada: Nebukadnezar’ın MS. 10 ve 35’nci yıllara tarihlenen bir çivi yazısı tablet arşivinin bulunduğu yani bir depo olarak kullanıldığı anlaşılmıştır.

Bu çivi yazılı metinlerde: o dönemde, Babil şehrinde tutsak olarak bulunan yabancı sürgün guruplarına ayrılan yiyecek payı, yağ ve arpa listesi bulunuyordu. Tabletlerden birinde: Yahudi kralı Yehoyakin ile maiyetinin ismen anılması yeterince şaşırtıcı olup, çivi yazılı kaynaklar ile “İncil” arasındaki uyumlu bağlantının örneği görülmektedir.

Ayrıca: bu duvarların gerçekten bir bahçeyi taşımaya yetecek güçte olup olmadığı kuşkuludur ve bu duvarların Tören yolunun devamını destekleme işlevi yürüttüklerine karar verilmiştir.

En önemli sorun: tonozlu yapının, su stoklarına ve ırmağa olan uzaklığıdır. Burada: özellikle Strabon’un bahçelerin ırmak kıyısında bulunduğunu net olarak söylediğini unutmamak gerekir.

Yine, kazılarda görevli “Wiseman” isimli arkeolog: Asma Bahçelerinin, Nabukadnezar ile kraliçenin oturmuş oldukları “Batı Sarayı” ile “Fırat ırmağı” arasında, dış kısımdaki Batı Savunma Yapısının (110×230 metre) üzerine ve kuzeyine yerleştirildiği görüşünü öne sürmektedir.

Şöyle der: “ Batı savunma yapısındaki kazılar, yazlık saray ya da köşk olabilecek saray benzeri bir yapının alt düzeylerini açığa çıkardı. Ama girişi yoktu, demek ki giriş doğrudan saray platformundan yüksek bir yol ya da köprüyle gidilen daha yüksek bir düzeyde olmalıydı.”

Evet, bu bahçelerin Fırat ırmağının doğu kıyısındaki teraslarda bulunması, batıdan esen çöl rüzgarlarına açık olacaklarından ve hiçbir güzellikleri bulunmayacağından uygun olarak düşünülmemektedir. Asma Bahçelerin: surlarla korunan teraslar üzerinde, kuzeye doğru devam eden, saraydan görülebilecek amfitiyatro benzeri bir düzen oluşturularak yapıldıkları düşünmek en mantıklıdır.

Bu varsayım: kalenin dışında, kuzeye doğru uzanan bahçelere kolayca erişim avantajı sağlamaktadır. Kazılarda: burada, büyük çapta sulama için uygun olan derin kanallar bulunmuştur. Ancak, bunlar, büyük olasılıkla, surların dışındaki hendek sistemine su sağlayan, su kanalları olarak da değerlendirilmektedir.

Son olarak: Iraklı bilim adamı Dr. Mu’ayyad Damerji: ırmak kıyısındaki; 25 metre kalınlıktaki iki büyük duvarın, zift ve hasırla kaplı basamaklardan oluşan, teraslar şeklinde yapıldığına dikkat çekmektedir. Nabukadnezar: kraliyet bahçelerini tarif ederken “büyük bir savunma duvarına benzer” demekle, yapay bir dağ manzarasını ifade etmiş olabilir.

 

BABİL ŞEHRİNDEKİ KAZILAR

1900’lü yılların başında, Alman Arkeolog Robert Koldewey tarafından: Babil şehrinin büyük bölümü gün yüzüne çıkarılmıştır.

Kazılarda elde edilen en önemli buluntular içinde: o dönemde kralların ağzından yazılan çivi yazılı tabletlerdir. Bu çivi yazılı tabletlerde: krallar, yapılarının inşaat programlarını, yaptıkları onarımları ve getirdikleri yenilikleri, uzun uzun anlatıyorlardı. Çünkü, tek düşünceleri, yapıtlarının tanrının aklında kalmasını sağlamaktır.

Ama, yazının başında belirttiğim gibi, bu çivi yazılı tabletlerde birçok bilgi olmasına rağmen “Asma Bahçeleri” hakkında herhangi bir bilgi bulunamamıştır. Ancak: öte yandan kazıların halen sürdüğü ve her an bunlar hakkında bilgiler veren bir kısım tablet bulunup bulunmayacağı da meçhuldür.

Çünkü: Yunanlı ve Romalı antik dönem yazarlarının anlattıkları gerçekten etkileyicidir. Bu nedenle: “Babil şehrinde bulunduğu öne sürülen Asma Bahçeleri” çeşitlilikleri ve büyüklükleri, konumları nedeniyle “Dünyanın 7 harikası” listesine dahil edilmişlerdir.

UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi

UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi

Okurlarım genellikle hatırlayabilirler, ben şahsen, UNESCO tarafından “Dünya Kültür Mirası Listesine” dahil edilerek koruma altına alınmış, tarihi ve kültürel varlıkları, yazılarımda özellikle belirtirim.

Çünkü: UNESCO denilen örgüt, bu konuda çok hassas davranmakta ve koruma altına alınan tüm varlıklar, gezginler için önem kazanmaktadırlar. Ancak, gerek son bir yıl içinde İspanya ve gerekse İtalya’da yaptığım gezilerde, yüzlerce kalıntının “Dünya Kültür Mirası” listesine dahil edildiğini öğrenince, ülkemizdeki birçok eserin, niye dahil edilmediğini sorgular hale geldim. Eminim ki, sizler de yazıyı okuduktan sonra bunu sorgulayacaksınız.

UNESCO isimli örgütün bu kısaltılmış isminin açık anlamı: Birleşmiş Milletler Eğitim-Bilim ve Kültür Örgütüdür. Kurucuları arasında Türkiye’nin de bulunduğu 20 ülke tarafından 16 Kasım 1645 tarihinde kurulmuştur. Kurum ismini oluşturan harflerin açık ifadesi “United, Nations, Educational, Scientific, Cultural” ve “Ornagzation” kelimesinin baş harfleridir. 

Örgütün amacı: Dünyadaki kültürel ve doğal mirasın korunmasını sağlamaktır. Bu konudaki ilkeler: 1972 yılında imzalanan “Dünya Mirası Sözleşmesi” ile belirlenmiştir.

Sözleşme ile” hiçbir ülke veya bölgenin ayırımı yapılmaksızın, insanlığın bugüne kadar yaratmış olduğu uygarlıkların birer göstergesi olan tarihsel yapıların, sit alanlarının ve doğal güzelliklerinin korunması” hedeflenmiştir. 

Doğal ve Kültürel Dünya Mirasının Korunması sözleşmesinin amaçları: uluslararası alanda seçkin evrensel değeri olan kültürel ve doğal alanları:

1-Korumak,

2-Taraf devletlerin kültürel ve doğal mirası saptama ve koruma çalışmalarına destek olmak amacıyla uluslararası bir yardım sistemi kurmak,

3-Koruma altına alınan eserlerin tanıtımını yapmak ve bu konuda toplumların bilinçlendirilmesi için işbirliklerinin yapılmasını sağlamak mümkündür. 

Bu amaçlar doğrultusunda “Dünya Miras Komitesi” kurularak, etkinliğinin arttırılması adına “Tehlike Altında Olan Dünya Miras Listesi” oluşturulmuştur. 

Bu sözleşme gereğince: Dünya Mirası Komitesi, yılda bir kez toplanmaktadır. Bu toplantıda: uluslar arası öneme sahip doğal ve kültürel varlıklara, uygun şartları taşımaları durumunda “Dünya Mirası” statüsü verilmekte ve bu varlıklar, tüm insanlığın mirası olarak kabul edilerek koruma altına alınmaktadırlar.

Listeye dahil edilerek koruma altına alınan eserlerin korunması için, üye 175 ülkenin katılımı ile oluşturulan, Dünya Miras Fonu kullanılır ve gerekli şartları yerine getirmesine rağmen sonradan bu şartları kaybeden eserler, Listeden çıkarılırlar.

Dünya Kültür Mirası Listesine alınmak için gereken şartlar (bunlardan en az 1 tanesinin olması gerekir):

Kültürel Miraslar için

1. Kültürel bir gelenek veya yaşayan ya da kayıp bir uygarlığın tek veya en azından istisnai tanıklığını yapmak.
2. Yaratıcı insan dehasının ürünü olmalı,
3. Belli bir zaman ölçüsünde veya kültürel mekanda: teknolojisinin veya mimarisinin, anıtsal sanatların gelişimine, şehirlerin planlanmasına ve peyzajların yaratılmasına olumlu etkilerinin olması, insani değerler arasında önemli etkileşim göstermesi.
4. Evrensel anlamlar taşıyan: gelenekler, inançlar, fikirler veya sanatsal ve edebi eserlerle doğrudan veya dolaylı olarak bağlantılı olması.
5. Bir veya daha fazla kültürü temsil eden örnekler sunması, geleneksel insan yerleşimine veya toprağın kullanımına ait önemli örnekler sunması ve özellikle bu örneklerin, geri dönüşü olmayan değişimlerin etkisinde kalarak dayanıklılığını yitirecek olabilmesi.
6. İnsanlık tarihinin, bir veya daha fazla dönemini temsil eden, yapı tipi ve mimari ve teknolojik özellikleri barındırması.

Doğal Miraslar için

UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi;

1. Doğanın bir harikası veya eşsiz bir güzellik ve estetik öneme sahip olması.
2. Ekolojik ve biyolojik anlamda, henüz bozulmamış bir ekosistem ve hayvan ile bitki topluluklarına ev sahipliği yapması.
3. Bilim açısından önemli ve tehlike altındaki, doğal habitatlara ev sahipliği yapması.
4. Yaşamış canlıların kalıntıları açısından, dünyanın doğal tarihine ilişkin, eşsiz derecede önemli bilgilere sahip olmasıdır. 

Dünya Miras Listesi

UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi;

Dünya Miras Listesinde 161 ülkeden 1121 eser bulunmaktadır. (2019 yılı itibarı ile) Bu eserlerden 869 tanesi kültürel, 213 tanesi doğal ve 39 tanesi karma yani doğal ve kültürel eser statüsündedir. 

Bu eserlerin en fazlasını gören de, bir Türk’tür ki, 600 eser, Atilla Ege Edremitli isimli bir Türk tarafından görülmüştür.

Listede en çok mirası bulunan ülke: İspanya’dır. İspanyanın, listede 43 eseri bulunmaktadır. Bunu 40 eser ile İtalya izlemektedir.

Bu listede, Türkiye’den: 18 kültürel ve doğal varlık bulunmaktadır. Bunlar:

Kültürel varlıklar

UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi;

1. İstanbul şehrinin tarihi alanları, (1985 yılında, Listeye dahil edilen bu alanlar: Topkapı sarayı, Yıldız sarayı, Süleymaniye camii ve çevresi, Zeyrek camii (Pantocrator kilisesi) ve çevresi kara suları, Bozdoğan kemeri ve Haliç)

2. Divriği Ulu camii ve Darüşşifası, (1985 yılında)

3. Göreme Milli Parkı ve Kapadokya-Nevşehir (1985 yılında)

4. Hattuşa-Boğazköy Hitit başkenti, (1986 yılında)

5. Nemrut dağı, (1987 yılında, Listeye dahil edilen Nemrut dağı, dünyanın 8’nci harikası olarak kabul edilmiştir)

6. Xantos-Letoon, (1988 yılında)

7. Pamukkale, Hierapolis-Denizli (1988 yılında)

8. Safranbolu, (1994 yılında)

9. Troya Arkeolojik Sit alanı (1998 yılında)

10. Selimiye camii-Edirne (2011 yılında)

11. Çatalhöyük Neolitik Kenti (2012 yılında)

12.Bergama çok katmanlı kültürel peyzaj alanı (2014 yılında)

13-Bursa ve Cumalıkızık. Osmanlı imparatorluğunun doğuşu (2014 yılında)

14-Diyarbakır kalesi ve Hevsel Bahçeleri (2015 yılında)

15-Efes (2015 yılında)

16-Ani arkeolojik alanı (2016 yılında)

17-Aphrodisias (2017 yılında)

18-Göbeklitepe (2018 yılında)

19-Polatlı Gordion (2023 yılında)

Bunların yanında, UNESCO geçici listesinde bulunan varlıklarımız şunlardır:

(2019 yılı itibarıyla listede ülkemizden 78 eser bulunmaktadır.)

Bunlar arasında, en eski tarihli olan eserler şunlardır:

1-Antalya Karain Mağarası (1994 yılı)

2-Bitlis Urartu ve Osmanlı Eski Yerleşimi Ahlat Mezar Taşları (2000 yılı)

3-Mersin Alahan Manastırı (2000 yılı)

4-Antalya Alanya (2000 yılı)

5-Şanlıurfa Harran ve şehir merkezi (2000 yılı)

6-Ağrı İshakpaşa Sarayı (2000 yılı)

7-Konya Selçuklu Başkenti (2000 yılı)

8-Mardin Kültürel Peyzajı (2000 yılı)

9-Selçuklu Kervansarayları Denizli-Doğubayazıt Güzergahı (2000 yılı)

10-Antalya St Nicholas kilisesi (2000 yılı)

Evet, liste bu şekilde uzamaktadır, sonuçta 78 eser “Dünya Mirası Listesi” ne dahil edildiğinde, elbette UNESCO tarafından bu eserlerin korunması için belli bir ödenek yani para tahsis edilmesi gerekmektedir ki, duyduğuma göre UNESCO, üye ülkelerin gereken paraları ödememeleri nedeniyle, mali yönden oldukça zor durumdadır.

Ayrıca, üye ülkelerden gereken aidatlarını ödeyenlerin ve diğer bazı etkenlerin (Örneğin siyasi gibi) de listeye alınma konusunda etken olduğu da her ne kadar açık olmasa da, belli bir husustur.

Yoksa İspanya ülkesinde, Romalılar 300 yıl kalmış, geriye sadece bir tiyatro kalmış, İspanyollar bu tiyatroyu da UNESCO listesine sokmuşlar, inanın görürseniz bizim ülkemizde bu tiyatronun daha güzelleri, UNESCO listesine alınmamış öylece duruyor. 

Sizler, ülkemizi gezerken, UNESCO dünya kültür mirası listesine alınan varlıkları öncelikle geziniz, görünüz, çünkü bu varlıklar dünyaca ünlüdür.

Elbette listeye aday olup alınamayan varlıkları da gezi planlarınıza dahil ederseniz, inanın muhteşem güzelliklerle karşılaşacaksınız, asıl listeye alınması bile, aday listesindeki varlıklarımız gerçekten muhteşem güzelliktedir. 

Öte yandan: 2019 yılının son günlerinde şahit olduğumuz gibi, Hasankeyf denen bir yer var, ülkemiz sınırları içinde, tarihi binlerce yıl geriye giden bu tarihi yer, maalesef bir barajın suları altında kalıp yok edilmeye mahkum oldu.

Yani, UNESCO’yu tenkit ederken, ülkemizde tarihi ve doğa hazinesi varlıklara bakış açısını da gözden geçirmekte yarar var. 

 

İskenderiye Feneri

İskenderiye Feneri

Fener: Dünyanın 7 harikası arasına en son eklenen yapıdır. Adını: üzerine inşa edildiği, İskenderiye Limanı önünde bulunan adadan almıştır.

Pharos Adası: bir kireçtaşı çıkıntısıdır ve Nil ırmağının taşıdığı kum ve alüvyon tabakasının ortasında, elverişli bir kaide oluşturuyordu.

 

İSKENDERİYE ŞEHRİNİN KURULMASI

MÖ.332 yılında: Büyük İskender, Mısır’ı Perslerin boyunduruğundan kurtararak özgür hale getirmiştir. MÖ. 332 yılında, İskender: Mısır’ın o zamanki eski başkenti Memfis’ten Nil nehrinin batı kıyısı boyunca ilerlemiş ve batı çölündeki Şiva vahasına giderken, Rhakotis’ten geçmiştir. Rhakotis: küçük bir balıkçı köyüydü ve deniz ile karanın iç kısımları arasında, büyük bir göl olan “Mareotis” arasında bulunan, dar kara şeridindeydi.

İskender: perişan balıkçı köyünün bulunduğu yerin potansiyelini derhal fark etti ve orada yeni bir şehrin yani “İskenderiye” şehrinin kurulmasını emretti.
Evet: Mısırlılar, İskender’i firavun ve tanrının oğlu olarak kabul ettiler.

İskender’in kurduğu yeni şehir: Rodoslu mimar Dynokrates tarafından planlanmıştır. Mimar: şehirde, ızgara kent planının en son ilkelerini izlemiştir. Kıyı açıklarındaki “Pharos” adasını oluşturan kireçtaşı çıkıntısı; adanın batı ucundaki resiflerle birleşiyor ve doğal bir liman oluşturuyordu.

 

Strabon

Sinoplu ünlü gezgin “Coğrafya” isimli eserinde, bölge hakkında şunları yazmaktadır:
“ Pharos: anakaraya çok yakın olan uzun bir adadır ve anakarayla birlikte, iki ağızlı bir liman oluşturur. Anakara, açık denize iki dağlık burunla sokulduğu için, anakaranın kıyısı bir körfez meydana getirir.

Kıyıya uzunlamasına paralel uzandığı için, körfezi kapatan ada, bu burunların arasındadır. Adanın ucu, denizin çepeçevre yıkadığı bir kayadır ve bunun üzerinde beyaz mermerden hayran olunacak şekilde yapılmış, adayla aynı adı taşıyan çok katlı bir kule vardır.”

Evet, Strabon: deniz kıyısında liman bulunmadığını ve açık denizden gelenlerin, içeriye güvenli bir şekilde girebilmeleri için, kendilerine kılavuzluk edebilecek bir işarete gereksinim duyduklarını kaydeder.

Doğu ve Batı Limanları: bir zamanlar Pharos adası ile anakara arasının dalgakıran biçimi almasıyla oluşmuş: 2 korunaklı limandır. Rüzgarın yönüne göre: bunlardan biri, gemiler için her zaman uygun konum oluşturuyordu. Şehir: bu limanların gerisinde, doğudan-batıya doğru uzanan dümdüz geniş “Canopus Caddesi” nin iki yanında gelişmiştir. Kentin tümü: ata binmeye ve atlı araba çekmeye elverişli sokaklara bölünmüştür.

Şehrin en büyük özelliği: İskender’in mezarının burada olmasıdır. Perdikkas; cesedi Babil’den getirirken, Ptolemaios: İskender’in cesedini çalar ve İskenderiye şehrine getirerek, burada altın bir lahde yatırır.
İskender, hala burada yatıyor, ama eski lahdinde değil, şimdiki lahdi camdan yapılmıştır.

Gelelim kuleye. Pharos kulesine

Pharos’u kimin yaptırdığı ve bu kulenin hangi tarihte dikildiği meçhuldür. Büyük ihtimalle, kulenin yapımına: Büyük İskender’in çocukluk arkadaşı ve generallerinden olan, İskender’in MÖ.323 yılında ölmesinin ardından, Mısır’ı ele geçiren “I. Ptolemaios Soter” döneminde yapıldığı düşünülmektedir.

Kendisi MÖ.305-282 yılları arasında hüküm sürmüştür. Ayrıca, yine bu kişi, biraz önce sözünü ettiğim gibi: İskender’in: Makedonya’ya götürülmekte olan cesedini çalarak, İskenderiye şehrine getirmiştir. İlgi odağı olan bu cesede sahip olmak: büyük bir ticaret ve bilim merkez için bulunmaz fırsattır.

Ancak: şehrin öneminin artması için, iki limanın bir işaretle belirlenmesi gerektiğine inanılıyordu. Çünkü: Mısır’ın bu bölgedeki kıyı şeridi: düz ve dikkat çekmeyen bir alandı ve gemicilerin demirlemesi için herhangi bir çekiciliği yoktu.

Evet: Pharos kulesinin: MÖ.283/2 yıllarında yapıldığından söz edilse de, muhtemelen MÖ.297 yılında yapımına başlanmıştı. Ancak, çoğunlukla öne sürülen bir teze göre: yapı “Ptolemaios” tarafından yaptırılmamıştır. Fenerin yapımında: İskenderiyeli varlıklı bir saraylı ve aynı zamanda diplomat olan “Sostratos” un ismi geçmektedir.

MÖ.270’ lerde: Delos’ta II Ptolemaios Philadelphos’un elçisi olan bir Sostratos bilinmektedir. Yani, varlıklı bir saraylı yanında, diplomat kimliği ortaya çıkıyordu. Bunlar, büyük ihtimalle aynı kişilerdi.

Strabon: fener anıtı üzerinde, şöyle bir yazıt bulunduğundan söz etmektedir:
“ Hükümdarların dostu, Knidos’lu Sostratos: denizlerde seyredenlerin güvenliği için adadı bunu”

Yine, antik dönem yazarlarından Lukianos, fener anıtı için şunları yazar:
“ Deksiphanes’in oğlu Knidos’lu Sostratos: denizlerde seyredenler adına, bunu “Kurtarıcı Tanrılar” a adadı”. Kurtarıcı tanrılar olarak betimlenenler: denizlerce gemicileri kurtarma görevini üstlenen Dioskur’lardır.

Yaşlı Plinius: fener hakkında şunları söylemektedir.

“ Bu olay dolayısıyla kral Ptolemaios; yücelik göstererek, bu kocaman yapının üzerine adını kazıması için mimar Knidos’lu Sosratos’a izin vermiştir”

Son tez olarak: Pharos kulesi: I. Ptolemaios Soter (MÖ.305-282) döneminde başlanmış ve II. Ptolemaios Philadelphos (MÖ.284-246) döneminde tamamlanmış olabilir. Varlıklı bir saraylı ve diplomat olan Knidos’lu Sostratos adlı kişinin, yapı için para verdiği ve yanının onun tarafından adandığı anlaşılsa da, mimarı hakkında kesin bilgi bulunmamaktadır.

Evet, gelelim yapının özelliklerine

Yapı: İskenderiye yapıları arasında en eski olanlardandır. Büyük olasılıkla, İskender’in cesedini koymak için hazırlanan “Sema” isimli mozole ile aynı dönemde inşa edilmiştir. Mimari olarak tasarlanıp geliştirilen bu ilk fener: dünya üzerindeki başka fener kuleleri için, doğrudan ya da dolaylı olarak bir model oluşturmuştur. Fener kulesi hakkındaki çok az olan bilgi: tartışmalı yazılı kaynaklara dayanmaktadır, yani bu bilgilerin kesinlikleri kanıtlanmamıştır.

Plinius: yapının 800 talente mal olduğunu söyler. Bu oran, günümüz değerlerine göre: 4 milyon İngiliz Sterlini eder.

Epiphanes: yapının yüksekliğinin 306 kulaç yani 559 metre olduğunu söylemektedir.

Josephus: yapının ışığının denizde 300 stadion yani 35 mil uzaklıktan görüldüğünü yazar. Samsatlı Lukianos ise, bu uzaklık ölçüsünü: 300 mile çıkarır.

Görüş uzaklığı dışında: kaidede yakılan bir ateşten sağlanan ışığın: yapının tepesindeki aynalarla yansıtıldığı konusunda, bütün yazarlar hemfikirdir. Ancak: ateşin böyle aralıksız yanmasının tek sakıncasının; belli bir uzaklıktan bakınca, yıldız gibi görünen alevlerin yıldızlarla karıştırılmasıdır.

Aynı zamanda: ateşi sürekli yanık tutmak için; sınırsız miktarda odun ya da kömür gerekecekti. Mısır ise: kereste kaynakları çok olan bir ülke değildi. Ancak, ışığın ateşi gücünden çok, yansıtma araçlarıyla sağlandığı düşünülmektedir. Yansıtma araçları olarak, büyük olasılıkla antik çağda çokça kullanılan “cilalı tunç” levhalar kullanılmıştır.

Böylece, gündüzleri, güneş ışınları vurunca, çok daha güçlü bir yansıma elde edilebiliyordu. Zaten, antik dönemde, geceleri gemi yolculukları tercih edilmediğinden, gündüzleri İskenderiye Limanını belirleyen bir işaret çok daha gerekliydi. Geceleri, ışık gereksinimi ikinci plandaydı.

Yapının şekline gelince

Yapı: aşağı-yukarı 100 metre yükseklikte, 3 katlı idi. Birinci kat: 60 metre, ikinci kat: 30 metre ve üçüncü kat: 15 metre idi. En üst katta “üç dişli asası ile, Zeus Soter heykeli” bulunuyordu. Giriş: yer düzeyinde olmayıp, bir basamak kümesi üzerinde yani biraz yüksekteydi. Üç katlı ve çoğunlukla basamak girişli bir yapının temel öğeleri: çok sayıda Yunan sikkesi üzerinde karşımıza çıkmaktadır.

Phoros’un görünümüne ilişkin en iyi örnekler: Roma döneminde İskenderiye şehrindeki darphanede basılan ve piyasaya sürülen Yunan sikkelerinde görülür. Bu sikkelerde, Pharos: önce tek başına, sonra tanrıça İsis Pharia ile bağlantılı biçimde, son olarak da önünden geçen bir kadırga ile birlikte görülür.

Pharos: Arap kaynaklarında da dikkat çekmiştir. Pharos’un: MS.956, 1303 ve 1323 yıllarındaki depremlerde büyük hasar gördüğü bu kaynaklarda belirtilmektedir.

Arap gezgin Ebu Haggag Youssef İbni Muhammed el-Balavi: MS.1166 yılında, Pharos hakkında şunları yazar:

“ Pharos: adanın sonunda yükselir. Kare bir yapı olup, her bir kenarı 8.5 metre civarındadır. Doğu ve güney kenarları dışında: Pharos denizle çevrilidir.

Bu kaide: kenarları boyunca, uçtan Pharos duvarlarının dibine kadar 6.5 metre gelir ve deniz yüzeyi üzerinde eşit bir yüksekliğe çıkar. Bununla birlikte, yapım tarzı dolayısıyla deniz kenarında daha geniştir ve bir dağ yamacı gibi diktir. Kaidenin yüksekliği Pharos’un duvarlarına doğru arttıkça, eni, yukarıda sözü edilen ölçümlere ulaşıncaya kadar daralır.

Yapının bu kenarı sağlam yapılmış; gereğince yontulmuş dizilmiş kabaca perdahlı taşlar, yapının başka yerlerindekilerden daha uzundur. Yapının biraz önce tanımladığım bu bölümü yenidir, çünkü bu kenardaki eski işçiliğin yenilenmesi gerekmiştir.

Deniz tarafındaki güney kenarında okuyamadığım eski bir yazıt var. Harfler sert siyah taştan yapıldığı için, uygun bir yazıt değil. Denizle havanın etkisiyle fondaki taşı yıpratmış, harfler ise sertlikleri nedeniyle kabartma halinde kalmış. A harfi 54 cm’nin biraz üzerindedir. M’nin tepesi, bakır bir kazandaki dev bir delik gibi durur. Diğer harfler de genellikle aynı ölçüdedir.

Pharos’un kapısı yüksektir. Oraya hemen hemen 183 metre uzunluğunda bir rampayla çıkılıyor. Bu rampa, kavisli bir kemer dizisinin üstünde yer alır. Arkadaşım kemerlerden birinin altına girip kollarını açtı, ama kemerin kenarına ulaşamadı.

Bu kemerlerden 16 tane var. Kapıya ulaşıncaya dek, sonuncusu özellikle yüksek olmak üzere, hepsi azar azar yükselir. (Bu sikkelerde görülen merdiven olmalıdır.)”

“Kapının 73 metre kadar ötesine kadar sızdık. Sol tarafımızda nereye gittiğini bilmediğimiz kapalı bir kapı bulduk. 110 metre kadar ileride ise açık bir kapı gördük. Buradan girince, kendimizi bir odada bulduk. Bu odadan sonra başka bir oda, sonra yine başka odalar, bir koridor boyunca hepsi birbirine geçen toplam 18 oda vardı.

O zaman Pharos Adasında yerleşim olmadığını anladık. 110 m daha yürüyerek sağ ve solda 14 oda daha saydık. 44 metre ileride, 17 oda bulduk. Nihayet, bir 100 metre kadar daha sonra (Pharos’un) birinci katına ulaştık. Hiç merdiven yoktu ama bu kocaman yapının silindirik çekirdeğinin çevresinde, kademeli olarak dolaşan bir rampa vardı.

Sağımızda kalın olmayan bir duvar, solumuzda da, altındaki odalarını keşfettiğimiz yapı gövdesi bulunuyordu. Tavanını üzerinden sarkan perdahlı taşların biçimlendirdiği 1.6 metre eninde bir koridora girdik. Yanımdakilerden ikisi, burayı geçemedi.

Birinci katın tepesine vardığımız zaman: bir taşla sarkıttığımız iple yerden yüksekliği ölçtük. Korkuluk 1.83 metre olmak üzere, yükseklik 57.73 metreydi.

Bu birinci katın ortasındaki düzlükte, yapı, her bir yüzü 18.30 metre uzunluğunda ve korkuluktan 3.45 metre uzaklıkta bir sekizgen biçimi alarak, yukarıya doğru devam ediyordu. Duvarın kalınlığı 1.5-2 metre arasındaydı. İlk notlarımda yazmış olduğum rakam pek net değil, oysa ayrıntılı ipin uzunluğunu kaydettiğim yerin yakınında mürekkeple yazmıştım, bulaşmamıştı. Bu çok garip… ama 2 metre olduğundan eminim.

Bu kat: kaide hattından daha uzundu. Girince 18 basamak saydığımız bir merdiven bulduk ve üst katın ortasına çıktık. Yine iple ölçtük ve ilk katın üstünde 27.45 metre olduğunu gördük.

Sonuç olarak: Pharos’un yüksekliği: 96.99 metre, kaidesinin denizin kenarına kadar 9.15 metre, deniz düzeyinin altında görülebilen bölümü de yaklaşık 1.83 metredir. “

Evet, sonuç olarak şunlar söylenebilir:

Bu tanımı ve sikkeler üzerinde görülen resimlerine göre: Pharos’da: 57 metre yükseklikteki en alt katın, üst katların ağırlığını taşıyan silindirik bir iç yapısı vardı. İkinci kat: 27.5 metre yüksekliğinde, bir sekizgen içimindeydi.

Üçüncü kat: yüksekliği 7.5 metre civarında ve silindirikti. Sikkeler üzerinde görülen, üçüncü katın üstündeki “Zeus Soter” heykeli, üçüncü katın yüksekliğini, en az 5 metre arttırmış olmalıdır. Buna, kaidenin deniz düzeyi üzerinde durduğu 10 metrelik bölüm de eklenirse, fener kulesinin, deniz düzeyinden 117 metrelik bir yüksekliğe ulaştığı kesinleşir.

1326 yılında: Pharos; neredeyse bir harabe halindedir. Çünkü: özellikle 1303 yılındaki deprem, yapıya büyük hasar vermiştir.

 

GÜNÜMÜZ

Evet, Dünyanın 7 harikasından biri olarak nitelendirilen bu anıt, günümüzde bulunmamaktadır. Anıtın bulunduğu yerde, günümüzde “Kayıtbay Kalesi” bulunmaktadır. Kale: İslami dönemde yapılmıştır. Hatta: kalenin, kulenin kalıntılarıyla inşa edildiği söylenir. Günümüzde: beyaz mermerden bir yontu ile, İskenderiye şehrinde “Pharos” un anısı yaşatılmaktadır.