Konya Çumra

Konya Çumra


Çatal Höyük’deki tarih ve medeniyet yanında, tüm Batılıların sahiplendiği Yunan tarih ve medeniyeti, bebek kalır. Buyurun, tek cümle ile buranın özelliği bu.

ULAŞIM

Çumra-Konya arası uzaklık: 44 km. Konya-Karaman demir yolu üzerindedir.

Konya Çumra

TARİHİ

İlçenin tarihi çok eskilere gitmez. 1894 yılında yapımına başlanan ve 1913 yılında bitirilen İstanbul-Bağdat demir yolu yapımı sırasında, Çumra’nın bulunduğu yere, bir istasyon yapılır ve bu istasyon binası, Çumra’ya yapılan ilk bina olarak öne çıkar.

1936 ve 1950 yıllarında, Balkanlardan Anadolu’ya gelen göçmen aileleri, Çumra’ya yerleştirilmişlerdir. Takip eden yıllarda da Hadim, Bozkır, Ermenek gibi İlçeler ve yakın köy ve kasabalardan gelen göçlerle, İlçe gittikçe büyümüş ve bu günkü halini almıştır. Yörede Selçuklu egemenliği bilinmesine rağmen, her hangi bir esere rastlanılmamıştır.

Konya Çumra

GENEL

İlçe ismini, bir rivayete göre: çamurdan almıştır. Diğer bir rivayete göre ise, “cümleniz beraber olun” deyişindeki “cümle” kelimesinden almaktadır. İlçenin denizden yüksekliği 1013 metredir. Ova üzerinde kuruludur. Ova daha çok: çoraklık ve sıcağa dayanıklı bitkilerle kaplıdır.

Yaygın bir yerleşime sahiptir. Yalnızca, çarşı merkezinin bir bölümünde dikey yapılaşma vardır. Onun dışında, çoğunlukla eski ve iki katlı binalar mevcuttur. Mahalleler ise, genelde tek ve iki katlı bahçeli evlerden oluşur. Konya İl Merkezine yakın olması nedeniyle, ilçe merkezindeki işletmeler, il merkezindeki işletmelerle rekabet edememektedirler.

Maddi imkanları yerinde olan aileler, Konya’ ya göç etmektedirler. Bu nedenle, ilçede yatırımlar da olmamaktadır.

Bunun sonucunda, ilçede sosyal yaşam olumsuz yönde etkilenmekte, halk gündüzleri ve boş zamanlarında kahvehanelerde bulunmakta, karanlıktan sonra ise sokaklar tamamen boşalmaktadır.

Konya Çumra

İlçe halkının büyük kısmı: tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. Yaz aylarında: 4000 civarında tarım işçisi, başka il ve ilçelerde, Çumra’ya gelirler.

Çumra’nın ilkleri

Cumhuriyet tarihinin ilk mahalle düzenlemesi yapıldı. Osmanlı döneminde, ilk tapu kadastro işlemleri burada yapılmış. Çumra sulama birliği, Türkiye’nin en büyük sulama birliği.

Kuru fasulye

İlçe, ülkemizin önemli bir kuru fasulye üretim bölgesidir. Ülkemizin kuru fasulye üretiminin: yüzde 10-15 kadarı, yalnızca Çumra tarafından karşılanmaktadır. Bunun yanında: Çumra’nın kavunu da öne çıkmaktadır. Ancak: bu yöreden geçerseniz, mutlaka kuru fasulye almayı ihmal etmeyin. Çumra’dan kuru fasulye alınır.

Meslek Yüksek Okulu

Selçuk Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu, 1992 yılından bu yana Çumra’da bulunuyor.

GEZİLECEK YERLER

Konya Çumra Sırçalı Mesire Yeri

SIRÇALI MESİRE YERİ

Merkeze yakın. Araçlar için geniş bir park yeri ayrılmış. Güzel bir şelale, gezinti yolları ve piknik alanları ve çocuklar için oyun parkları var. Burada: lokantalar da var. Bu lokantalarda: ızgara çeşitleri (pirzola, kuşbaşı) ve canlı alabalık bulabilirsiniz.

Konya Çumra Apa Barajı

APA BARAJI

İlçenin 35 km. güneyinde, Çarşamba Çayı üzerinde ve Apa kasabasındadır. Apa ismi, çok eski bir isim. 3000 yıl önce, Tunç-bronz çağında Anadolu topraklarında yaşamış olan Luvi’lerin dilinde, “Apa” sözcüğü, “su” anlamına geliyor.

1957-1962 yılları arasında, sulama ve taşkınlardan koruma amacıyla inşa edilmiştir. Baraj gölü kıyısında: DSİ ve Selçuk Üniversitesi tesisleri ve piknik alanları bulunuyor. Gölde sazan ve tatlı su levreği balıkları tutulabiliyor. Olta balıkçılığına meraklı iseniz, şartlar uygun.

Konya Çumra Çatal Höyük
Konya Çumra Çatal Höyük
Konya Çumra Çatal Höyük

 

ÇATAL HÖYÜK

Çatalhöyük, günümüzde Konya ilinin Çumra ilçesinin 10 km doğusundadır. Konya il merkezine 50 km uzaklıktadır. 

Konya ovasında, Çarşamba çayının eski yatağına yakın iki höyükten oluşmaktadır. Farklı yükseklikte, iki tepe üzerindedir. Bu iki yükselti nedeniyle, çatal sıfatı almıştır. 

Neolitik dönem eğilimleri, kasaba planlamasında, mimaride, tarımda (hayvancılık dahil), teknoloji ve dinde gelişmeler, Çatalhöyük’te yaklaşık MÖ 6500-5000 tarihli iyi korunmuş 12 yapıda dramatik bir şekilde bir araya gelir. 

Kazı alanı, uygun koşullara sahip bir çevresel ortam olan, Konya Ovasında bulunmaktadır. 

Jeomorfolojik incelemeler neolitik dönemde kasabanın bir ırmak, göl ve bataklıkların yanında bulunduğunu, tepelerin de uzakta olmadığını gösterir. 

2012 yılında, Çatalhöyük, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alındı. 

Çatalhöyük

Çatalhöyük Önemi:

5-8 bin nüfusu sahip ilk yerleşim yeridir.

Dünyada insanlar, ilk kez burada ticaret yaptılar. Hayvanlar ilk kez burada evcilleştirildiler. İlk kez, toprak kapları ve bakırı kullandılar. İnsanlar ilk mühürlü mülkiyet kavramını yaşadılar. Takı, ziynet eşyası ilk kez Çatalhöyük’te yapıldı. 

İlk antik bank kuruldu. Resim ve heykel sanatı, ilk olarak yapılmaya başlandı. Sanat ve dokumacılık yapıldı. Tarım teknikleri ilk kez kullanıldı. İlk fırın yapılarak kullanıldı. 

Evet, ayrıntılara girmeden bölge hakkında bilgi vermek istiyorum.

Burası günümüzden binlerce yıl önce, günümüzdeki bozkır görüntüsünden çok farklı olarak, yeşillik, sulak, bitki ve hayvan dünyası açısından zengin ve tüm özellikleri nedeniyle yaşam için çok elverişli bir bölge olarak önem kazanıyor. 

Neolotik dönemde, insanlığın avcı toplayıcı toplumdan yerleşik düzene geçiş evresini yaşadıkları yerdir.

Buna benzer yani eşdeğer yerler, özellikle Güneydoğu Anadolu bölgemizde bulunmasına rağmen, buranın Orta Anadolu bölgesinde bulunması ilgi çekicidir. 

Ayrıca, Çatalhöyük bölgesinin bağlayıcı bir halka olduğu düşünülmektedir.

Çünkü 12 bin yıl önce, Güneydoğu Anadolu bölgesinde başlayan yerleşik düzen, 7 bin yıl önce buraya ve daha sonra Göller bölgesine ve Ege kıyılarına kadar uzanmıştır. 

Çünkü Ege kıyılarındaki medeniyetler, 3-4 bin yıllıktır.

Çünkü burada komşu yerleşimlerden farklı olarak, üstün bir sanat anlayışı göze çarpmaktadır. Tüm bunların sonucu olarak, Çatalhöyük, o dönemde yaşayan insanların günlük hayatları ve kullandıkları eşyalar hakkında, günümüze ayrıntılı bilgiler yansıtmaktadır. 

Özellikle o dönemde insanlar, Kybele ana tanrıça ve benzeri kadın figürlerine tapmaktadırlar.

Kybele ilginç görüntüsü ile önem kazanmakta olup, günümüzde Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedir. 

Bölgedeki yapılarda kullanılan malzeme, kerpiç, ağaç ve kamıştır.

İlk yapılanların MÖ 6700 yıllarında yapıldığı tahmin edilmektedir.

1050 yıllık zaman dilimi içinde, şehrin yıkıldıkça her biri üzerine inşa edilen 18 farklı yerleşim katmanı tespit edilmiştir. Toplam 1400 yıl boyunca kesintisiz iskan edilen bu alan, döneminin en kalabalık yerleşim merkezlerinden biri olmuştur. 

İlk dönemlerinde 1000’den fazla konuş ve 5-8 bin kişiyi bulan nüfusu ile, Yakın Doğu’nun bilinen en büyük köy ya da kasabalarından biri olduğu düşünülmektedir. 

Kazılarda: saray, tapınak veya yönetici konutu gibi ayrışmış yapılar bulunmamıştır. Tüm evler hemen hemen aynı boyuttadır. Yani, sınıfsız bir toplam yapısı vardı. 

İskeletler üzerinde yapılan incelemelerde, kadın ve erkeklerin benzer gıdalarla beslendiğini ve benzer işlerde çalıştığı görülmüştür. Yani, cinsiyet eşitliği söz konusuydu. Kadının toplum içindeki önemli rolü araştırmacılar arasında ilgi odağı olmuştu. 

Zengin bir sanat dünyası vardı.

Duvar resimleri, özellikle ilgi çekiyordu. Bazı evlerde, onlarca kat duvar resmi ve inanılmaz sayıda figürin (tanrı ve özellikle tanrıça figürleri) bulunuyordu ve bir anda Çatalhöyük çok meşhur oldu. 

Çatalhöyük, 1993 yılından itibaren yeniden kazılmaya başlandı.

Bu kazılarda, yine birçok buluntu ortaya çıkarıldı. Önce büyük bir çadır ve altındaki küçük çadır ile korunan bu buluntular, sergilenmeye ve korumaya alındılar.

Alanda, birçok güzel ve başarılı çalışmalar yapıldı ve hala devam eden çalışmalar sonucunda, yeni birçok buluntuların ortaya çıkarılacağı düşünülmektedir. Yani artık bölgeye gidildiğinde, binlerce yıl öncesine ait buluntular görülebiliyor ve kesinlikle bunlar ilgi çekiyor. 

Çatalhöyük

Kazı alanı doğu ve batı olmak üzere, yan yana iki höyükten oluşur. 

Doğu Höyüğü: bizi burada ilgilendiren neolitik kalıntıları içerirken, batı höyüğünde yerleşim daha  sonraki erken kalkolitik döneme aittir. 

 

Doğu Höyüğü-Asıl Yerleşim yeri:

Bu dönem için olağanüstü geniş olan 13 hektar gibi bir alana sahiptir. Yükseklik 21 m ye ulaşır.

1960’ların başlarında Ankara’daki İngiliz Arkeoloji Enstitüsünden James Mellaart tarafından sadece 0.4 hektarlık kısmı kazılmıştı, ama 1993’de Stanford Üniversitesinden Ian Hodden yönetiminde başlayan kazılarda açığa çıkarılmış alan genişletilmektedir. 

Kasabanın görüntüsü, Güneybatı Amerika Birleşik Devletlerindeki Amerikan yerlilerinin “pueblo” larını andırır ve antik Yakındoğu’da başka bir benzeri yoktur. 

Çatalhöyük evler
Evler:

Konutların, tümüyle tek katlı olarak, kerpiçten inşa edildiği, bitişik düzende, birbirlerine yapışık olduğu (bal peteği şeklinde), sokak ya da geçidin olmadığı, bu yapılarda girişlerin çatıdaki delikten, aşağıya merdiven sarkıtılarak sağlandığı düşünülmektedir. 

Yani sosyal hayat ve ulaşım, tamamen damların üzerinden akardı. Düz çatılar ahşap bir örgünün üzerine kaplanmış kilden meydana geliyordu. Kasaba, eğimli zeminde bulunduğundan çatıların yükseklikleri değişiyordu.

Her ev yaklaşık 25-30 metre kare büyüklüğündeydi ve büyük platformlar, ocaklar ile tahıl depolama alanlarından oluşmaktaydı. Evlerde 5-10 kişi yaşardı. 

Çatalhöyük Evlerin içi

Evin giriş deliği tam fırının üstündeydi. 

Bu stratejik bir tercihti, fırından çıkan duman merdiven deliğinden dışarı süzülürken, içeri giren taze hava fırının yanmasını sağlardı. Bu alan “kirli alan” olarak kabul edilir, günlük işler (yemek pişirme, obsidyen yontma) burada yapılırdı. 

Odanın iç kısımlarına doğru zemin biraz daha yükselir. Bu yüksek platformlar (sekiler) oturma, uyuma ve el işleri için kullanılırdı. Bu alanların tabanı, her zaman daha temiz ve özenle sıvanmış olurdu. 

Duvarlar kerpiçtendi, ayrıca ağaç ve kamış kullanılmıştı.

Ama iç yüzeyleri bembeyaz bir kil ile sıvanırdı. Bazı evlerde 450 kat sıva tespit edilmiştir. Bu da insanların her mevsimde veya her önemli olayda, evlerini yeniden boyayıp tazelediklerini gösterir. 

Çatalhöyük Evler

Evet bu mimari yapı, dışarıdan gelebilecek saldırılara veya vahşi hayvanlara karşı doğal bir sur görevi görüyordu. 

Tipik bir evin nispeten küçük içi, zemin yüzölçümleri toplamı, en fazla 30 metre kare olan bir ana odayla, buna bitişik bir depo odasından meydana geliyordu.

Duvarlarda yüksekte bulunan küçük pencerelerin ışık sağladığı ve tepede normalde bulunan delikle birlikte, ocak ve fırınların dumanının çıkmasına imkan verdiği ileri sürülmüştür.

Her evde bir ana platform ile bunun bir ucunda yükseltilmiş bir sıra olmak üzere, an az 2 alçak platform vardı. 

Bu sabit “mobilyalar” odanın farklı amaçlar, iş veya eğlence için bölünmesini sağlamış olmalı.

Bunlara ek olarak, ölülerin kemikleri de, belki de cesetler dışarıda bırakıldıktan ve etler akbabalarca ayıklandıktan sonra bu platformların altına gömülüyordu. 

Sıra dışı gömülerden birinde: yüzü kırmızıya boyanmış bir  kafatası tutan genç bir kadının kalıntıları vardı.

Bir evin zemininin altında ataların varlığı ilk tarımcıların toprağın ebedi mülkiyetini belirlemek, işgallerini meşrulaştırmak için başvurdukları bir yol olabilir. 

Böyle kent içi gömüler, daha sonraki klasik dönem mezarlıklarının özenle kent dışlarında tutulmasıyla keskin bir tezat oluşturur. 

Yunanlılar ve Romalılara göre, ölüler yaşayanların topraklarını tehdit eder, kirletirdi, dolayısıyla uzakta tutulmaları gerekirdi. 

 

Melleart’ın kazıları döneminde:

Yüksek yeraltı su düzeyi sayesinde; organik kalıntılar, beklenmedik derecede iyi korunmuş durumdaydı.

Yakın zamanlarda, yerel çiftçilik sektöründeki gelişmeler nedeniyle buradaki mevcut su düzeyi dramatik derecede düşmüştür, bunun sonucunda muhtemelen arkeolojik buluntuların korunması olumsuz etkilenebilir. 

Çatalhöyük’te yetiştirilen bitkiler arasında tahıllar (arpa ve buğday gibi), kabuklu yemişler (fıstıklar ve bademler) ve baklagiller (bezelye ve acı fiğ) vardı.

Büyük ölçüde vejetaryan beslenme, sığır, koyun ve keçi etiyle destekleniyordu. 

Sığır kemikleri üzerinde yapılan analizler, sığırların evcilleştirilmiş olduğunu gösteriyor, ki bu Batı Asya’da bilinen en eski örneklerden biridir.

Avlanan yaban hayvanları arasında ise kızıl geyik, yaban domuzu, yabanı sığır ve koyunlar sayılabilir. (Gerçi yünlü tekstillerin varlığı, yün evcilleştirilmiş hayvanlardan elde edilen bir ürün olduğundan, evcilleştirilmiş koyunların varlığını göstermektedir.)

 

Zanaatkarlar:

Çatalhöyük’ün sakinleri arasında yetenekli zanaatkarlar da vardı. 

Basınçla parçalanmış, güzel obsidiyen mızrak uçları, ok uçları ve çakmaktaşından hançerler, yontma taş aletleri yapanların becerilerinin bir göstergesiydi.

Kurşun kolyeler ve bakır cürufunun bulunmuş olması metalurji bilgisine işaret eder.

Çömlekçi çarkı kullanılmadan hep elde yapılmış çömlekler, en erken düzeylerden itibaren mevcuttur, ama ahşap kase, kupa ve kutular bulunması normalde yok olabilir materyallerden (deri, sepetler ve ahşap) kapların da gündelik yaşamda aynı derecede önemli bir rol oynadığını anımsatır. 

Yünlü ve belki de keten tekstillerin varlığı, tıpkı yakılarak korunan ahşap nesneler gibi alışılmışın dışında erken tarihli örneklerdir. 

Örgüde kullanılan desenler, buradaki duvar resimlerinde tasvir edilmiş olabilir. 

Çatalöyük, obsidiyenin kilit bir mal olduğu kapsamlı bir ticaret şebekesinin parçasıydı. 

Burada bolca obsidiyen bulunması, Orta Anadolu’daki Karaca Dağ ve Hasan Dağ gibi volkanik dağlar düşünüldüğünde, şaşırtıcı değildir. 

Daha uzak mesafelerden gelen nesneler arasında, özellikle boncuk olarak değerli Akdeniz’den deniz kabukları ve Sina’dan turkuvaz vardı. 

Çatalhöyük Duvar Resimleri

Duvar resimleri;

Bir neolitik kasabasında yaşamı göstermeleri açısından duvar  resimleri özellikle ilgi çekicidir. 

Resim tekniği, beyaz sıvadan bir arka plan üzerine yağla karıştırılmış doğal pigmentlerden oluşan boyanın uygulanması şeklindeydi. 

Resim konuları arasında yukarıda sözü edilen tekstil desenleri, başsız insanlara saldıran akbabalar, sığır ve geyik avları ile insanlarca inatla kovalanan yaban boğaları sayılabilir. 

Çatalhöyük Duvar Resimleri

Bir duvar resmi, patlayan bir volkanın altında kasaba olabilecek bir şeyin stilize bir temsilini gösterir. (Bu konudaki ayrıntılı bilgi aşağıdadır.)

Belli resimler alçı doldurularak yapılmış, üç boyutlu rölyefler tarzındadır. 

Çatalhöyük Duvar Resimleri

Bunlar boğa veya koç başlarını (genellikle rölyefe katılmış gerçek boynuzlarla), bazen leoparları ve bir de ayıyı ( daha önce bir kadın figürü olarak teşhis edilmişti) temsil ediyorlardı.

Serbest figürler de benzer şekilde hayvanların büyülü gücüne ve bereket arzusuna vurgu yapar.

Çatalhöyük Ölüler

 

ÖLÜLER:

Aile üyeleri öldüğünde, evin içindeki sekilerin altına gömülürlerdi.

Bazen bir sekinin altında, 30 dan fazla iskelet bulunabiliyordu.

Cenazeler genellikle hocker (ana rahmindeki gibi büzülmüş) pozisyonda gömülür ve üzerleri sıkıca kil ile kapatılırdı. Bilim insanları, bu kadar sıkı kapamanın koku yapılmasını önlemek için yapıldığını düşünmektedirler.

Bazı özel durumlarda, bir süre sonra mezar açılır, ölünün kafası gövdesinden ayrılır ve evin içinde bir hatıra olarak saklanır veya özel törenlerde kullanılırdı. Bu, atalarına duydukları derin saygının bir göstergesiydi.

 

ZİYAFETLER

Kazılarda evlerin arasında büyük hayvan kemiği yığınları bulunmuştur.

Bu da gösteriyor ki, Çatalhöyük te sadece çekirdek aile yemekleri değil, tüm mahallenin katıldığı büyük ziyafetler düzenleniyordu.

Boğa kesilmesi, genellikle bu tür toplumsal törenlerin merkezindeydi.

 

 

DİŞ SAĞLIĞI

Çatalhöyük te insanların dişlerinde yoğun karbonhidrat tüketimine bağlı olarak çürükler tespit edilmiştir. Ancak ilginçtir ki, buğdayı öğütürken kullanılan taşlardan karışan tozlar nedeniyle dişleri çok hızlı aşınıyordu, bu aşınma bazen çürüğün ilerlemesini engelleyecek kadar şiddetliydi.

 

ÇATALHÖYÜK NEDEN TERK EDİLDİ.

Çatalhöyük ün terk edilmesi tek bir büyük felaketten (savaş, deprem, yangın) ziyade: yaklaşık 150-20 yıla yayılan, yavaş bir süreç sonunda olmuştur.

Şehrin boşaltılması, aslında bir çöküş değil, insanların değişen dünya koşullarına uyum sağlama çabasıdır.

Halk, aynı noktada 1200 yıl boyunca yaşadı. Bu kadar uzun süre aynı bölgeyi sömürmek doğayı yordu.

Ev yapmak, kireç yakmak ve yemek pişirmek için devasa miktarda odun gerekiyordu. Zamanla yakın çevredeki ormanlar yok oldu, insanlar odun getirmek için çok uzak mesafelere gitmek zorunda kaldılar.

Sürekli aynı alanlarda yapılan tarım, toprağın verimini düşürdü.

İklim değişikliğiyle birlikte bölgedeki sulak alanlar çekilmeye veya bataklığa dönüşmeye başladı, bu da tarım ve sağlığı zorlaştırdı.

Çöplerin hemen evlerin dışındaki boşluklara atılması haşere ve kemirgenlerin çoğalmasına neden oldu.

İnsanlar ve hayvanlar arasındaki yakınlık, zoonotik (hayvanlardan geçen) hastalıkların yayılmasını hızlandırdı. İskeletler üzerinde yapılan incelemeler, geç dönemde enfeksiyon hastalıklarının arttığını göstermektedir.

8000 kişinin kuralsız ve bu kadar sıkışık düzende, hiyerarşi olmadan yaşaması, bir süre sonra sosyal çatışmaları tetiklemiş olabilir.

Tüm bunların ardından, insanlar devasa bir merkezde toplanmak yerine, daha küçük guruplar halinde farklı bölgelere dağılmayı tercih ettiler.

Doğu höyük (asıl büyük yerleşim) terk edilirken, hemen karşısındaki Batı Höyük te yeni bir yerleşim kuruldu.

Ancak buradaki evler artık bitişik değil, birbirinden ayrıydı ve sokaklar oluşmaya başlamıştı.

 

En ilginç olan şudur.

Çatalhöyük terk edildiğinde insanlar evlerini temizleyip, fırınlarını kapatıp, girişleri mühürleyerek çıktılar. Yani kaçmadılar taşındılar.

 

BULUNTULAR:

Çatalhöyük Kenevir Kumaş

9000 YILLIK KENEVİR KUMAŞI:

2021 yılında yapılan bir keşifte, bir bebek iskeletine sarılı halde, dünyanın en eski dokuma kumaşlarından biri bulundu. Analizler bunun kenevir lifinden yapıldığını gösterdi. Bu da bitki liflerini işleme konusundaki ustalıklarını kanıtlıyor.

Keten bitkisinden elde edilen liflerden, oldukça ince kumaşlar dokuyorlardı.

Bir görüşe göre, bu dokumaların kenevir veya keten değil, meşe ağacı kabuğu liflerinden yapıldığıdır.

Çatalhöyük Obsidiyen Aynalar

 

OBSİDİYEN AYNALAR:

Sıradan bir taşın, hiçbir modern alet olmadan nasıl bu kadar pürüzsüz ve yansıtıcı bir ayna haline getirildiği hala hayranlık uyandırıyor. Bu aynalar sadece süslenmek için değil, muhtemelen ritüellerde kullanılıyordu.

Evet, dünyanın bilinen en eski aynaları Çatalhöyük te bulunmuştur. Obsidyen yüzeyin titizlikle perdahlanmasıyla elde edilen bu aynalar, kişisel bakıma verilen önemi kanıtlar.

Çatalhöyük Manzara Resmi

MANZARA RESMİ

Bir evin duvarında, arkasında patlayan bir volkan (muhtemelen Hasan Dağı) ve önünde kuşbakışı bir şehir planı (Çatalhöyük ün kendisi) olduğu düşünülen bir resim bulundu.

Çatalhöyük Manzara Resmi

Bu, insanlık tarihinin ilk şehir planı veya ilk manzara resmi olarak kabul edilir.

Çatalhöyük sıvalı kafatasları

SIVALI KAFATASLARI:

Bazı mezarlarda, kafataslarının yüz hatlarının kille şekillendirildiği görüldü. Göz çukurlarına deniz kabukları yerleştirilmişti. Bu, atalarına olan bağlılığın ve onları yaşatma arzusunun ürkütücü ama büyüleyici bir örneğiydi.

 

 

ZİYARET

Geçmişte ülkemize gelen özellikle yabancı ziyaretçilere, Türkiye’nin en önemli ören yerlerinden biri olan Çatal Höyük gösterilmesine rağmen, insanların burayı ziyaret etmesi önerilmezdi.

Çünkü, Anadolu Medeniyetleri Müzesinde buradan çıkarılan muhteşem koleksiyonlar, sergilenmesine rağmen, burada, yani Çatal Höyük yöresinde, insanların görebileceği herhangi bir etkinlik veya kalıntı yoktu.

Ancak, 1960’lı yıllardan, 1990’lı yıllara kadar unutulan Çatal Höyük, 1993 yılından itibaren yeniden kazılmaya başlandı.

Bu kazılarda: yine birçok buluntu ortaya çıkarıldı.

Çatalhöyük

Günümüz:

Önce büyük bir çadır ve altındaki küçük çadır ile korunan bu buluntular, sergilenmeye ve korunmaya alındılar.

Alanda, birçok güzel ve başarılı çalışmalar yapıldı ve hala devam eden çalışmalar sonucunda, yeni birçok buluntuların ortaya çıkarılacağı düşünülüyor.

Yani, artık bölgeye gidildiğinde, binlerce yıl öncesine ait buluntuları görebilirsiniz ve kesinlikle, bunlar ilginizi çekecektir.

Kuzey ve Güney koruganları, kazı alanlarının üzerini örten devasa çelik yapılar altındaki ev kalıntılarını görebilirsiniz.

 

Replika evler:

Girişin hemen yanında, arkeologların o dönem teknikleriyle inşa ettiği, içine girip o atmosferi (kokusu ve darlığıyla) hissedebileceğiniz replika evleri gezebilirsiniz. Evlere damdaki delikten girmeyi, fırının yerini, duvarlardaki boynuzları ve insanların yattığı platformları (sekiler) burada görebilirsiniz. İçerideki is kokusu ve dar alan, o dönemin sıcak atmosferini hissetmenizi sağlar.

 

Güney Korugan-Kazı Alanı:

Çatalhöyük ün kalbi burasıdır.

Dev bir çelik çatı ile korunan bu devasa çukur, neolitik yerleşimin tabakalarını görmeyi sağlar.

 

Neler görülür:

Evlerin birbirine nasıl bitişik olduğunu, o meşhur kerpiç duvarları ve iç içe geçmiş odaları, yukarıdan seyredebilirsiniz.

Burası James Melleart ın ilk kazılarını yaptığı ve en ünlü duvar resimlerini bulduğu alandır.

 

Kuzey Korugan-Modern Kazı Alanı:

Burada evlerin nasıl zamanla üst üste bindiğini (höyük formunun nasıl oluştuğunu) çok net görebilirsiniz.

Ian Hodder dönemindeki kazıların çoğu burada yoğunlaşmıştır.

Bazen şanslıysan, arkeologları fırçalarla titiz bir çalışma yaparken görebilirsin.

 

Ziyaretçi Merkezi ve Sergi Alanı:

Küçük ama oldukça doyurucu bir müzedir.

Kazılardan çıkan önemli buluntuların kopyalarını, o meşhur leopar koltuklu kadın figürünün replikasını, duvar resimlerinin canlandırmalarını ve Çatalhöyük insanının yaşamına dair grafik anlatımları burada inceleyebilirsin. (orijinal parçalar Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesindedir.)

 

Çatalhöyük Manzarası:

Höyüğün tepesine çıktığında (Kuzey koruganın orada) uçsuz bucaksız Konya ovasını seyredebilirsin.

9000 yıl önce bu ovanın çok daha sulak, yeşil ve vahşi hayvanlarla dolu olduğunu hayal edebilirsiniz.

 

SONUÇ

Sizler tarihi binlerce yıl öncelerine kadar giden ve muhteşem bir uygarlık kurulmuş olan insanlık tarihinin bu ilk yerleşim yerlerinden biri olan bölgeyi, mutlaka ziyaret edin.

Hatta, burası ile birlikte Anadolu Medeniyetleri Müzesinde, buradan çıkarılan muhteşem eserlerden oluşan büyük koleksiyonu da görün.

 

Bu koleksiyonun en önemli eserleri:

O dönemde kadına verilen önemi ifade ede ve müzenin en prestijli eserlerinden olan “Ana Tanrıça Kybele” heykelidir.

Bu heykel, günümüzden 9000 yıl önce yapılmış ve binlerce yıl, insanlar tarafından tapınılmıştır.

Çatalhöyük te kadınlara ayrı bir önem ve değer verilmiş ve bu önem, UNESCO raporunda da özellikle şehirdeki adil yönetim olarak ifade edilmiştir.

 

Çatalhöyük Ana Tanrıça Figürü (Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedir)

EN MEŞHUR BULUNTU

İki leopar arasında oturan kilolu kadın figürü, aslında arkeoloji dünyasının en büyük tartışma konularından birisidir.

James Mellaart’ın 1960’larda bu heykelciği bulmasıyla başlayan “Ana Tanrıça” teorisi, modern araştırmalarla bambaşka bir boyuta taşınmıştır.

İlk kazıları yapan, Melleart: bu figürleri gördüğünde doğrudan bir “Ana Tanrıça Kültü” olduğunu iddia etti.

Kadının iri vücut hatları (geniş kalçaları ve büyük göğüsleri) bereketin ve yaşamın kaynağı olarak görülüyordu.

İki yanındaki leoparlar (veya aslanlar) kadının doğa üzerindeki gücünü ve kontrolünü temsil ediyordu.

Kadının kutsal bir varlık olarak toplumun merkezinde yer aldığı düşünülüyordu.

 

Diğer görüş:

1993 sonrası kazılarda Ian Hodder ve ekibi, bu heykelciklerin sadece “Tanrıça” olmadığını, daha gündelik ve sosyal bir anlamı olabileceğini ortaya koydu.

Bu heykelcikler sadece genç ve doğurgan kadınları değil, genellikle yaşlı kadınları temsil ediyor.

Bu da Çatalhöyük te yaşlı kadınların toplumda büyük bir saygınlığa bilgi birikimine ve karar alma yetkisine sahip olduğunu gösteriyor.

Heykelciklerin çoğu: tapınaklarda değil, evlerin içinde, tahıl ambarlarının yanında veya çöplüklerde bulundu.

Bu da onların “tek bir kutsal ilah” tan ziyade, evi koruyan veya bereketi çağıran kişisel tılsımlar olduklarını düşündürüyor.

 

Bir diğer görüş:

Bazı araştırmacılar, bu kilolu tasvirlerin o dönemde ulaşılan “refahın” bir sembolü olduğunu savunuyor.

Herkesin kıtlık çektiği bir dünyada, kilolu olmak, sağlıklı ve varlıklı olmanın işaretiydi.

 

Heykelin gizli detayları:

Sırtındaki Delikler:

Bazı heykelciklerin sırtında küçük delikler bulunur. Araştırmacılar burada gerçek saç, kemik veya bitki sapları takılmış olabileceğini düşünür. Yani, bunlar aslında “kişiselleştirilmiş” kuklalar veya totemler olabilir.

Çoğu kilden yapılmıştır, ama en kıymetli olanları mermer veya kireçtaşından oyulmuştur.

Birçoğunun yüzü çok detaylı işlenmemiştir. Odak noktası yüz değil, vücudun sembolize ettiği güç ve varlıktır.

 

Şimdi Anadolu Medeniyetleri Müzesindeki Oturan Kadın Heykeli:

MÖ 5700-6000 yıllarına tarihlenir.

Yaklaşık 20 cm boyundadır.

Pişmiş topraktan yani kilden yapılmıştır.

Üzerindeki semboller çok derin anlamlar taşır.

Heykel bulunduğunda baş kısmı eksikti. Bugün müzede görülen baş kısmı, orijinaline uygun olarak restoratörler tarafından tamamlanmıştır.

 

Leopar Koltuğu;

Kadın figürü, iki yanında duran ve kolçak görevini gören iki leopar (veya aslan) figürünün arasında oturmaktadır.

Bu, kadının vahşi doğayı evcilleştirdiğini ve üzerinde mutlak bir otorite kurduğunu gösterir.

 

Doğum Sahnesi:

Dikkatlice bakıldığında, kadının bacaklarının arasından bir çocuk başının çıktığı görülür.

Bu, heykelin sadece bir kadın değil, “Doğuran Ana” yani yaşamın kaynağı olduğunu kanıtlar.

 

Vücut Hatları:

Heykelin oldukça kilolu tasvir edilmesi, o dönemde bolluk, bereket ve sağlıklı bir nesil yetiştirebilme gücünün simgesidir.

 

Heykel nereden bulundu:

Heykel, 1961 yılında arkeolog Öamer Mellaart tarafından Çatalhöyük teki bir evin, tahıl ambarında bulundu.

Tahıl ambarına konulması tesadüfi değildir. İnsanlar, hasat ettikleri ürünün bozulmaması ve bir sonraki yılın bereketli geçmesi için bu kutsal figürün ambarı “koruduğuna” inanıyorlardı.

 

Neden müzedeki en değerli eser:

Dünyada insan formunda yapılmış en eski ve en detaylı tanrıça figürlerinden birisidir.

 

 

 

 

Karaman tanıtımı.

Halikarnassos-Bodrum-Mousoleum

Dünyanın 7 harikası Mousoleum

Halikarnassos kentinde Yunan dünyasının cenaze anıtlarının en ünlüsü inşa edilmişti.

Bu anıt Moisoleion’dur. Mousoleion kraliyet itibarını halk önünde gözle görülür, pahalı bir şekilde sergiliyordu. Halikarnassos demir çağında Doğu Ege’ye göçler sırasında Yunanlı Dorların kurduğu küçük bir limandı. Daha sonra İonya Konfederasyonuna katıldı. En ünlü yurttaşı Herododos’du.

Mousoleum: ülkemizin güneybatısında, bugünkü “Bodrum” bölgesindedir. Günümüzdeki liman bölümüne: 15’nci yüzyılda: Maltalı St. John Şövalyeleri tarafından yapılan, heybetli bir haçlı kalesi bulunmaktadır. Mousoleion ise, limanın biraz yukarısında, şimdi bir camiye bitişik olan,  düz bir alanda bulunuyordu.

Evet: ülkemiz sınırları içinde, Dünyanın 7 harikasından biri olan “Mousoleum” mezar anıtı hakkında bilgi vermeden önce, bu muhteşem anıtın “kim için” yapıldığı hakkında söz etmek istiyorum. Çünkü: elbette, bu ölçüde büyük ve muhteşem bir anıtın yapıldığı kişinin, mutlaka çok önemli bir şahsiyet olması gerekirdi.

 

MOUSOLOS KİMDİR

MÖ. 623 yılında: Halikarnasos şehrinin de içinde bulunduğu bölgede, küçük bölgesel bir krallık kurulur. MÖ.300 yıllarına gelindiğinde, kral Hekatomnos: Perslerin yönetimi altında, yerel bir satrap yani vali olarak, komşu il ve ilçelerdeki kontrolü elinde bulunduruyordu.

MÖ.377 yılında: Karya bölgesinin hakimi olan kral “Hekatomnos” ölür. Bunun üzerine, aynı yıl: Mousolos: babasının yerine geçerek; “Karya satrapı” yani “Pers valisi” olur. Ama, bağımsız bir hükümdar gibi hareket eder.

Yapılan savaşlar sonucunda: bağımsız bir monarşi kurarak, ülkesinin sınırlarını büyük ölçüde genişletmiştir. Krallığının topraklarını: Anadolu’nun güneybatı kıyısına kadar uzatır. Mısır geleneğinde bir kraliyet geleneği olarak kız kardeşi Artemisia ile evlenir.

MÖ.370-365 yılları arasında: krallığın başkentini: babasının sürekli olarak yaşadığı “Mylasa” yani “Milas” şehrinden alarak, yayılmacı politikasına daha iyi hizmet vereceğini düşündüğü “Halikarnasos” yani “Bodrum” şehrine taşır.

Bodrum şehrini: son  zamanlarda icat edilen mancınık saldırılarına dayanabilecek uygun, modern bir duvar ile güçlendirir ve şehre yeni yerleşimcilerin gelmesini teşvik eder.

MÖ.362 yılında: Pers kralı II. Artahşasta’ya karşı, satraplar ayaklanmasını katılır, ama yenilgi ihtimali üzerine mücadeleyi bırakır. Bundan sonra, hemen Karia bölgesinin kuzeybatısındaki birkaç Yunan kentine saldırır ve ele geçirir. Rodos-Kos-Sakız adalarının oluşturduğu müttefik güçlere karşı Atina’yı destekler ve çatışmalar sonucunda Rodos ve Kos adalarını kazanır.

Mousolos ve Artemisia: 24 yıl boyunca Halikarnasos şehrinden krallığın topraklarını yönettiler. İktidarda bulundukları sürede, sahil boyunca birçok Yunan şehri kurdular ve Yunan geleneklerinin yerleşmesini teşvik ettiler. Çünkü: Mausolos, yerel halkın soyundan olmasına rağmen, Yunanca konuşuyor ve yaşamını, Yunan kültür ve geleneklerine göre sürdürüyordu.

MÖ.355 yılında; kendisi için bir mezar anıtı yani “Mausoleum” denilen anıt mezarı yaptırmaya başlar. MÖ.353 yılında ölür.

Ölümünün ardından: karısı ve aynı zamanda kız kardeşi olan “Artemisia” tarafından, anıt mezarın inşaatı sürdürülür. Ancak: MÖ.351 yılında, yani 2 yıllık bir aradan sonra “Artemisia” da ölünce, anıtın yapımı, diğer kardeşlere düşer ve bunlar anıtın inşaatını sürdürürler.

MÖ.340 yılında: yöredeki satraplık mücadeleleri sırasında, inşaat faaliyetleri durdurulur. Hatta: bazı kaynaklara göre, Halikarnasos şehrinin parasının bittiği ve inşaatın geri kalan kısmının, özveriyle yapıldığını kaydederler.

MS.13’ncü yüzyıldaki bir depremde: anıtın çatı ve sütunlu galerisini içeren üst kısmının yıkıldığı düşünülmektedir.

Dünyanın 7 harikası Mousoleum

ANITIN ÖZELLİKLERİ

Mousoleion, Halikarnassos kentinin özelliği olan o kültürel karışımı yansıtır.

Yunan kültürünün etkisinde, Yunanlı olmayan bir aile tarafından dikilen bu anıt, Yunan ve Anadolu’ya özgü öğeleri birleştirir.

Mimari ayrıntılar ve heykellerin tarzı Yunan olmamasına rağmen, yüksek bir kaide üzerindeki tapınak benzeri bu anıttaki anlayış Yunan olmayan Batı Anadolu’ya çok tanıdıktır.

Bu yapının değerli öncülleri arasında Ksanthos’taki yaklaşık MÖ 380 tarihli Nereidler Anıtı ve çatı kısmı açısından Sardes’teki MÖ 6’ncı yüzyıl ortalarından kalma Piramit Mezar sayılabilir.

Resimsel imgelerin çoğu, Yunan mimari heykelciliğinin standart geleneklerinden gelir ve tarihsel anlatılarla dolu Nereidler Anıtı örneğini izlemez.

Buradaki ikonografi kısmen Yunanlıların Perslere karşı zaferle sonuçlanan mücadelesini çağrıştırdığı için, burada sözde Pers kralına tabi Yunanlı olmayan yöneticilerce tekrar üretilmiş olması şaşırtıcıdır.

Yunan sanatının cazibesi ve itibarı, siyasal göndermelerin önüne geçecek kadar büyük olmalı.

Gelelim günümüze:

Anıt: günümüzde yerinde değildir ve yalnızca temel yeri görülmektedir. Bu yüzden: anıtın görünümü ve özellikleri konusunda: Plinius başta olmak üzere antik dönem yazarlarının yazılarında anlattıklarından yararlanılmaktadır.

Ayrıca: anıttan geriye kalanları söken Şövalyelerin, Bodrum’daki St. Petrus kalesinin yapımında kullandıkları ve günümüze ulaşan heykeltıraşlık ve mimarlık eseri taşlar ve buluntu yerinde yapılan iki önemli kazıda ele geçirilenler.

 

Antik dönem yazarlarından “Plinius” un yazdıkları

MS.75 yılında: Plinius “Doğa Tarihi” isimli eserinde “Mousoleion” hakkında bilgiler vermektedir.

Anıt, Artemisia’nın gözetiminde, Prieneli Pythios ve Paroslu Satyros tarafından tasarlanmış ve Yunan tarzında süslenen muhteşem bir mezardır.

Tasarımda kullanılan malzemeler ve süslemeleri o kadar harikaydı ki, mezarın adı olan Mausoleion, toprak üstündeki tüm şık cenaze anıtlarını belirtmek için gündelik dilde kullanılmaya başlanmıştır.

Skopas’ın rahipleri ve çağdaşları: Bryaksis, Timotheos ve Leokhares idi. Bunlar: Mousoleion(un heykellerini, birlikte yonttular.

Bu sanatçılar: özel olarak, yapıyı “Dünyanın 7 harikasından” biri olarak yapmakla görevliydiler.

Mousoleion: 107’nci Olimpiyatın ikinci yılında ölen Karia kralı Mausolos için, eşi ve kız kardeşi Artemisia tarafından yaptırılan mezar anıtıdır.

 

Mimari özellikleri:

Yapı: kuzey ve güney kenarlarında: 63 ayak uzunluktadır.

Ancak, cephelerde daha kısa olup, toplam çevresi 440 ayaktır.

25 kübitlik bir yüksekliğe çıkar ve 36 sütunla çevrilidir. Bu sütun sırasına “kolonad” denir.

Doğudaki  heykelleri: Skopas, kuzeydeki heykelleri: Bryaksis, güneydekileri: Timotheos ve batıdakileri: Leokhares yontmuştur. Ancak: işleri bitmeden kraliçe ölmüştür.

Ama, sanatçılar çalışmayı kesmediler, bu yapıyı kendi sanatsal becerilerinin şanlı bir anıtı sayarak tamamladılar. Ustalıkları, bugün bile birbirleriyle yarışmaktadır.

Yapıda: beşinci bir usta da yer almıştır. Kolonad’ın üstü 24 basamakla, tepeye doğru daralan piramittir. Yüksekliği: alt kısmına eşittir. En tepede “Pythis” in, mermerden yaptığı, dört atlı bir araba vardır. Bu da eklenince, yapının tümü 140 ayaklık bir yüksekliğe yükselir.”

 

Evet: bu tanımdan elde edilen sonuçlar şunlardır

Anıt: dikdörtgen planlıdır. Taban kenarları: muhtemelen 120 ve 100 ayaktır. Bu hesap: Plinius’un verdiği 440 ayaklık çevre ölçüsüne uymaktadır. 140 ayak yüksekliğindeki yapı: 3 ana bölümden oluşmaktadır.

Plinius’un: kısaca “alt bölüm” olarak nitelendirdiği yer: 60 ayaklık bir yüksek kaide yada bunun üzerine, İon düzeninde oldukları anlaşılan, muhtemelen 11×9 metre olarak düzenlenmiş, 36 sütunlu bir kolonat yani sütun dizisidir.

Bunun üzerinde ise: en tepedeki dört atlı arabanın durduğu kaideye doğru daralan, 24 basamaklı bir piramit şeklindeki çatı bulunmaktadır.

Plinius’un  söz ettiği, 25 kübit ya da 37.5 ayak: belki de yapının tek bölümünün yüksekliği olup, büyük ihtimalle sütun kaidesinden kornişe kadar olan kolonadın yüksekliğidir.

Plinius’un yazdıklarından anlaşılacağı üzere: anıta ün kazandıran özelliği, heykeltıraşlık süslemelerinin bolluğu ve kalitesidir.

Plinius: her birinin, yapının bir kenarını bezemekle görevlendirildiğini söylediği dört ünlü Yunanlı heykeltıraşın adını vermektedir.

Bununla birlikte: Pythis’in yaptığını söylediği, en tepedeki “dört atlı araba”  dışında, bağımsız herhangi bir heykelden söz etmez.

 

Antik dönem yazarlarından “Vitruvius” un yazdıkları

Vitruvius: aynı konuda yazan Plinius’tan tam 100 yıl önce, MÖ.30-25 yılları arasında yazdığı kitabında: yukarıdakilerden farklı olarak, anıt hakkında: anıtta heykelleri bulunan dört heykeltıraş dışında, beşinci bir sanatçıyı yani “Praksiteles” i eklemektedir.

 

Bodrum Kalesinin onarımı

1500 yılında, Şövalyeler tarafından, anıtın alt kısmının yıkılışı ve o ana kadar bozulmamış durumda bulunan mezar odasının bulunuşu öyküsü: 1581 yılında, Fransız Claude Guichard tarafından yazıya dökülmüştür. Öykü, her ne kadar inanılmaz gelse de, takip eden dönemde: Jeppesen’in kazılarında, nispeten doğrulanmıştır.

“ Bodrum’u ele geçiren St. John Şövalyeleri: kaleyi sağlamlaştırmaya giriştiler. Kireç yapacak taş bulmak için çevreye bakınırken, bir zamanlar, eski forumun bulunduğu, limana yakın bir tarlanın ortasında, bir platform biçiminde yükselen beyaz mermer basamaklardan daha iyisini göremediler. Bunları parçalayıp götürdüler.

Taşlar, kullanışlı bulununca, toprağın üstünde ne varsa aldılar, daha fazlasını bulmak umuduyla toprağın altını kazmaya başladılar. Bu işteki başarıları öyle büyük oldu ki, derine indikçe yapının kaidesinin daha da genişlediğini gördüler. Sonuçta, yalnızca yakmak için değil, inşaat için de taş sağladılar”

“Devam eden süreçte: Şövalyeler, büyük bir alanı açmalarının ardından, mağara girişine benzeyen bir oyuk gördüler. Kandillerini alıp aşağıya indiklerinde, sütunlarla çevrili büyük bir oda buldular.

Sütunların: kaideleri, başlıkları, arşitravları, firiş ve kornişleri kabartmalarla bezeliydi. Sütun aralarındaki boşluklar, diğer  bezemelere uyan heykel ve silmelerle süslü, değişik renklerdeki mermer bantlar ve levhalarla doldurulmuştu.

Duvarda ise: kabartma olarak betimlenmiş tarih ve savaş sahneleri vardı. İlk baştan, bunlara hayranlık duyup eşsiz işçiliği seyrettiler, ama sonunda burayı da yıkıp buldukları diğer eserler gibi kullanmak üzere parçaladılar.

Bu odanın ilerisinde: başka bir odaya yönelen bir girişe benzeyen alçak bir geçit buldular. Odada, beyaz mermerden yapılmış üçgen çatılı kapağı ile, şahane parlaklıkta olan çok güzel bir mezar vardı. Zamanları kalmadığı için, bu mezarı açamadılar.

Ertesi gün geldiklerinde ise, mezarı açık buldular. Her yere altın işlemeli kumaş parçaları ve altın pullar saçılmıştı. Kıyı boyunca dolaşıp duran korsanlar, şövalyelerin neler keşfettiklerini sezerek, gece oraya geldikleri ve mezar kapağını açarak içindeki hazineleri çaldıkları sanılmaktadır.”

Evet, bu öyküyü okuduktan sonra, gelelim şövalyelerin “Bodrum kalesi” ni sağlamlaştırma çalışmalarına.

1500 yılında: Kıbrıs adasının Osmanlılar tarafından ele geçirilmesi üzerine, buradan sürülen ve Bodrum’a gelen St. John Şövalyeleri, buradaki kaleyi sağlamlaştırmaya karar verirler. Çünkü: burada da, Osmanlı tehlikesi hemen yanı başlarındadır.

Bunun üzerine; çevrede inşaat malzemesi aramaya başlarlar ve bir tarlanın ortasında: aradıklarını bulurlar.

Anıtın: dış mermer kaplama blokları ve mermer heykellerin çoğu küçük parçalara ayrılmış ve kireç harcı olarak kullanılmak üzere yakılmıştır.

Kaledeki uzun duvarlar: anıtın iç kısmını oluşturan “volkanik yeşil taş bloklar” dan yapılmıştır. Genellikle: 90×30 cm. kalınlığında olan bu bloklarda: bir zamanlar, onları anıtta birleştiren kenetlerin izleri açıkça görülmektedir.

Anıttaki yıkım işi: 1522 yılına kadar, 22 yıl sürdürülmüştür. O süre içinde, temellerin dibine dek, anıtın neredeyse her taşı sökülerek alınmış ve yeraltındaki mezar odası açılıp yağmalanmıştır.

Şövalyeler: anıta çok zarar vermelerine karşı, buldukları kabartma taşların hepsini yerle-bir etmediler. Yunanlılarla Amazonların savaşını gösteren frizin bir düzineye yakın kabartma levhası: 1505-1507 yılları arasında, kumandanlardan birinin gözüne ilişmiş ve süsleme amacıyla, kale duvarlarının yapımında kullanılmış ve böylece korunmuştur.

Bunların arasında: “Lapithler” ve “Kentauros” ların savaşını gösteren, ikinci bir frize ait, tek bir blok bulunmaktadır. Ayrıca: bir av sahnesinin: ayakta duran dört aslanı ve koşan bir leopar a ait levha da; aynı dönemde kalenin yapımında kullanılmıştır. Ancak: bu heykeller ve frizler: 1846 ve 1857 yıllarında: kalenin duvarlarında, bulundukları yerlerden sökülerek çalınmış ve Londra-British Museum’a götürülmüştür.

Yine de kale duvarları hazineleri sunmaya devam etmektedirler. Bir kapı üzerinde: kiriş olarak yeniden kullanılan, eksiksiz arşitrav bloğu; sütunların aks aralığını verirken, Amazon frizinin, 1975 yılında bulunan bir köşe bloğu da, bu frizin anıtın dört yanını çepeçevre dolaştığını kanıtlamaktadır.

 

KAZI ÇALIŞMALARI

Yöredeki kazı çalışmaları, iki bölüm halinde yapılmıştır.

İlk olarak: 18’nci yüzyıl sonlarında ve 19’ncu yüzyılda, yöreye gelen gezginler heykelleri fark ettiler ve bunların “Mousoleion”dan çıktığını tahmin ettiler. 1846 yılında: İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi Lord Stratford de Redeliffe, ünlü “Amazon” frizine ait kabartmalı levhaları çıkartıp Londra’ya gönderdi.

10 yıl sonra ise: Brisith Museum tarafından, bölgeye müze müdürü olarak görev yapan Arkeolog Charles T. Newton gönderildi.

 

İngiliz Arkeolog Charles T. Newton kazı çalışmaları

Newton: Mausoleion’un yerini bulmak ve kazmak üzere, büyük bir kazı seferi başlattı. Bu kazı çalışmalarında: Bodrum kalesinde kullanılan kabartmalar ve aslanlar, şövalyelerin anıtı parçalayışından 350 yıl sonra, çalışanlara yol göstermiştir. Ayrıca: Vitruvius’un yazıları “Mausoleion” un yerini bulmalarına yardımcı olmuştur.

Newton: biraz zorlukla da olsa: arazide bulunan yöre insanının evlerini satın almış ve 1857 yılı başında kazılara girişmiştir. Çok geçmeden, şövalyelerin yaptığı tahribatın büyüklüğünü anlayıp, anıtın tamamen soyulmuş ve parçalanmış olduğunu anlamıştır.

Anıttan geriye kalanlar: yumuşak kayaya oyulmuş, dikdörtgen temel alanının ana hatları ile yapının çekirdeğine ait ve hala aynı pozisyonda duran, birkaç yeşil taş bloğundan ibarettir. Buraya “Dörtgen Alan” adı verilir ve Newton tarafından şu satırlar yazılır:

“ Dörtgen alanın tamamı, mimarlık ve heykeltıraşlık eserlerinin kalıntılarıyla doluydu. Bu parçalar, öyle çoktu ki, kesin pozisyonlarını plan üzerinde belirlemek imkansızdı.”

Temel kalıntılarındaki hırpalanmış parçalarla 3 ay uğraşan Newton: yapının kuzeyindeki bölüme yöneldiğinde, şansı yaver gider. Yapının kuzeydoğu köşesinde: üst sütun kasnağıyla birlikte, çok iyi korunmuş bir İon sütun başlığı bulur. Bu: bir köşe başlığıdır ve Mousoleion’un kuzey ve batı kolonadlarının birleştiği köşeye aittir. Aynı zamanda, bu başlık: anıtta, gerçekten İon düzeni uygulandığını gösteren ilk kanıttır.

Newton, bu bölgede “İmamın tarlası” bölümünde: esas kalıntılara ulaşır.

Anıtın çevresini saran eski çevre duvarı; kuzey kenarda, yapının çok yakınından geçer. Yani, yapıdan yalnızca3.35 m. uzaklıktadır. Tepe: bu noktada yükselmeye başladığından, burada aynı zamanda  daha derin bir toprak örtüsü bulunmaktadır. Çevre duvarının kuzeyine düşen heykel ve taşlar, hızla toprakla örtülmüş ve şövalyelerin tahribatından kurtulmuşlardır.

Böylece: imamın tarlası içinde: 60 ayak (20 metre) uzunluk ve 20 ayak (6.5 metre) genişlikteki bir alanda: anıtın heykel ve taşlarından oluşan, dokunulmamış birikinti bulunur.

Bunlar arasında: yapının tepesindeki araba gurubunun atlarına ait çok güzel işlenmiş “baş” ve “arka ayaklar” bulunur. Ayrıca: kadın ve erkek portre heykelleri (bunların Mausolos ve karısı Artemisia’ya ait oldukları iddia edilmektedir ama kanıtlanamamıştır), kale duvarlarındakilere benzeyen ama daha iyi korunmuş durumdaki “aslan” heykelleri, ayrıca anıtın içindeki tek tanrı heykeli olan Apollona ait bir “baş” bulunmuştur.

Sonuç olarak: bu birikinti tabakasında bulunan 66 heykel ya da heykel parçası ki bunlar en az 20 değişik heykele aittir ve bir araba: Mausolelion’daki heykeltıraşlık bezemelerinin ne ölçüde bol olduğunun en büyük kanıtıdır.

Elbette, bu buluntular, çalınarak Londra-British Museum’a taşınmıştır.

Bu arada: bu birikinti içinde bulunan heykellerin konumu: heykellerin anıt içindeki konumlarının belirlenmesine de öncülük etmiştir. Şöyle ki: büyük olasılıkla bir deprem sonucu yapı çöktüğü zaman: heykellerin çevre duvarının dışına fırlayabilmesi için, bunların yapı üzerinde, yükseğe yerleştirilmiş olmaları gerekirdi.

Heykeller, anıtta ne kadar yüksekte iseler, buraya düşme olasılıkları o ölçüde büyüktür. Zaten: yapıda kullanılan ve en üst bölümlere yerleştirildikleri düşünülen heykellerin en iyi örnekleri (arabanın atları ve aslanlar) burada bulunmuştur. Doğal ölçülerdeki heykeller ise, anıtın en alt katında yerleştirilmiştir ve varlıkları bilinen bu heykellerin de örneği bulunamamıştır.

Newton: kazı çalışmaları sonucunda, götürebildiği kadar mimari taşı: Londra-British Museum’a taşımıştır. Bunlar, halen müzenin depolarında bulunmaktadır ve yapının planının ortaya çıkarılması için, üzerlerinde çalışılmaktadır.

Tüm bunlar yanında, sizlere bir rezillikten daha söz etmek istiyorum. 1857 yılının Ekim ayında, yine Newton tarafından çalınan ve bu siteden taşınan büyük mermer bloklar Malta’da Kraliyet Donanması için yeni bir rıhtım inşaatının yapımında kullanılmıştır. Günümüzde: Malta-Cospicua’daki İskele No.1; bu mermer bloklar ile yapılmıştır. Ancak, mermer blok yapı taşları, denizin içine batık durumdadırlar ve görünmemektedirler.

Bunu niye özellikle yazdım? Çünkü: İngilizler, Osmanlı döneminde, tarihi kalıntılara sahip olunmadığı gerekçesiyle, eserlerimizi; izinli veya izinsiz çalarak kendi ülkelerine taşımalarını “haklı neden” olarak öne sürmektedirler. Yani: “Eğer biz bunları alıp ülkemize götürmeseydik, bunların, bulundukları yerde yok olmaları, tarihe önem vermeyen Türkler tarafından izlenecekti” derler. Evet: Malta’da liman yapımında kullanılan, Dünyanın 7 harikasından birinin mimari kalıntıları.

 

Danimarka Aarsus Üniversitesinden, Prof Kristian Jeppesen tarafından yapılan kazı çalışmaları

Bölgedeki ikinci önemli kazı çalışması: 1966-1977 yılları arasında Danimarka-Aarhus Üniversitesinde görevli Prof. Kristian Jeppesen tarafından yapılmıştır.

Mezar odası: yapının planında merkezi bir yere değil, kuzeybatı köşeye doğru yerleştirilmiştir. Mezar soyguncularını yanıltmak amacıyla böyle yapılmış olmalıdır. Belki de, burada daha önce bulunan bir mezara yakınlaştırmak için, böyle bir plan yapılmış olabilir.

Çünkü: güneybatı köşe yakınlarında; Maosoloion’un temelleri altında bulunan merdiven: bu alanda Mausoleion’dan önce de önemli kişilerin mezarlarının bulunduğunu göstermektedir.

Dörtgen alanın batı kenarında bulunan ve aşağıdaki mezar odasına inen,  kayaya oyulmuş merdiven: büyük ihtimalle, Mausolos’un cenazesini mezar odasına indirmek için yapılmıştır. Bu merdiven sonunda, mezar girişini tıkamak için kullanılan “yeşil taş blok” hala durmaktadır.

Taşın ön ve üst kısımlarındaki oyuklar: bir giriş yeri açmaya çalışan mezar soyguncularının sonuçsuz kalan girişimlerini gösterir. Merdivenin dibinde, bu taşın önünde, dağılmış bir duvar olduğu kabul edilen koca bir taş yığını da görülmektedir.

Ancak: Jeppesen tarafından, bu taşlar ayrılıp temizlenince: bunların bir duvar kalıntısı değil, Mausolos’un cesedinin kalıntıları gömülür gömülmez, yapılmış ayinle ilgili bir yiyecek birikintisi tepesine konulan koruyucu ağırlıklar olduğu anlaşılmıştır.

Bu yiyeceklerin: kimisi bütün, kimisi de dikkatle kesilip parçalanmış koyun, keçi, dana ve öküzler olduğu, hatta birkaç tavuk ve güvercin, bir kaz ve önemli miktarda yumurtadan oluştuğu anlaşılmıştır. Evet, gidenin ruhu için yapılan böyle bir yiyecek sunu töreni: yalnızca Doğu adetlerinde görülmektedir, yani “Yunan” geleneklerinde böyle bir sunu töreni yoktur.

Mezar odası civarında, aslında beyaz kaymak taşından yapılmış ve bir lahit olduğu anlaşılan mezarın, beşik çatılı kapağının parçaları ile tıpkı Guichard’ın tanımlamalarına benzeyen ve büyük olasılıkla cenaze örtüsüne ait olan minik altın pullar bulunur.

Bundan: Mausolos’un mezarının yakın zamanda Makedonya-Vergina’da bulunan, Makedonya kralı II. Philippos’un mezarına çok benzediği sonucu çıkarılmaktadır. Philippos’un ölümü: MÖ.336 yılıdır ve Mausolos’un ölümü ise, MÖ.353 yılıdır.

Evet: Mousolos’un yakılmış cesedinden kalan kül ve kemikler, altın işlemeli cenaze örtüsüne sarılmış ve herhalde altın bir sandık içine konarak, mermer lahde yerleştirilmiş olmalıdır. Mezar odasının önünde ise “Guichard” ın tarif ettiği gibi: özenle bezenmiş bir odanın gerçekten olup olmadığı kesin değildir. Bu odanın, zengin süslemelerinin izi bulunamamıştır. Özgün olarak, mezarın dışında bulunan mimari ayrıntılar ve heykeltıraşlık bezemeleri, öykünün nakledilişi sırasında yanlışlıkla içeriye aktarılmış olabilir.

Temellerin en önemli mimari elemanlarından bazıları, kaledekilere benzeyen ve güneybatı ile kuzeydoğu köşelerde, hala yerli yerinde duran “volkanik yeşil taşlar” bloklarıdır. Bunlara bakarak: anıtın podyum temellerinin, çukuru tamamen doldurduğu söylenebilir. Ayrıca: yapının kaidesi için uzun kenarda 38 metre ve kısa kenarda 32 metrelik, maksimum bir uzunluk ortaya koyar.

Eğer kullanılan Yunan ayağının uzunluğu32 cm. ise, Plinius’un verdiği 440 ayaklık yapı çevresi uzunluğu, mantıken uygun kabul edilmektedir. Buna göre: 38×40 metre boyutları, 120×100 ayaklık kenar uzunluklarına denk gelmektedir.

Jeppesen’in: temel alanında bulduğu mimari taşlar: yapının şekline ait başka buluntularda sunmaktadır. Piramit basamakların enli olanlarına ait birkaç parçada: heykeller için açılmış yuvalar bulunmuştur.

Buna göre: “aslan” heykelleri, çatı kaidesine konulmuşlardır. Bu “mavi kireçtaşından yapılan heykel kaideleri” büyük olasılıkla podyuma aittir. Bunlar: bağımsız heykellerin, podyum duvarı üzerinde, muhtemelen birden çok düzeyde yerleştirildiklerini gösterir.

Çoğu doğal büyüklükteki heykeller için yapılmış bu taşların: 20 kadarı günümüze kalmıştır. Taşlardan biri özellikle önemlidir. Bu taş: oldukça dardır ( yalnızca72 cm.dir) ve üzerindeki heykelin, duvara çok yakın dizildiğini gösterir.

 

Jeppensen: kazıları sırasında, iki önemli keşif daha yapar

Birinci keşif Sütunların “aks” aralıklarının hesaplanmasıdır. Plinius’a dayanarak: 36 sütun bulunduğunu ve bunların 11×9 adet olarak dizildiği varsayılırsa: podyumda, maksimum olarak; uzun kenarın 32 metre, kısa kenarın ise26 metre olduğu sonucu ortaya çıkar. Podyum: her bir kenardan 3 metre içeri girerek, basamak oluşturmuştur.

İkinci keşif: Podyumun tepesindeki taş şerittir. Dörtte biri, korunarak günümüze gelebilmiş olan bu taş şeritteki taşların özgün hali değerlendirildiğinde, uzunluğun116 metre kadar olacağı ortaya çıkmıştır.

 

ANITIN ÖZELLİKLERİ

Anıtın yüksekliğinin, yazar Plinius’un yazdıkları esas alınarak, yaklaşık 55 metre olduğu varsayılmaktadır.

Yani: yaklaşık 20 katlı bir apartman yüksekliğindedir.

Anıt, 105 x 242 metrelik geniş bir terasın kuzeydoğu kısmındaydı.

Yaklaşık boyutları 30 x 36 x 42 metre olan yapı, mezar odasının üzerinde, 4 aşama halinde çıkılmıştı.

Antik dönem yazarları: anıtın mimarının “Pytheos” olduğunu yazarlar. Ayrıca: “Satyros” un da adı geçmektedir.

Mausoleum anıtı; 4 bölümden oluşmaktadır.

En alt katta: yüksek bir kaide yani podyum bulunur.

Podyum üzerinde: uzun kenarlarında 11 ve kısa kenarlarında 9 olmak üzere, toplam 36 İon sütunu bulunmaktadır.

Her sütun arasında, bir heykel dikilidir. Pteronlar üzerindeki kabartmalarda: Amazonlarla Yunanlıların savaşlarını gösteren kabartmalar bulunmaktadır.

Podyum üzerinde: 24 basamaklı, piramit şekilli bir çatı bulunur.

Çatının en tepesinde ise: dört atın çektiği araba yer alır.

Çatının 24 basamaklı olması anlamlıdır.

Çünkü: Maosolos: MÖ.377-353 yılları arasındaki 24 yıllık süreçte hüküm sürmüştür.

Dolayısı ile, Maosolos’un hüküm sürdüğü her bir yılın Karia’nın bir adım daha yükseldiğini yani refaha kavuştuğu anlatılmak istenilmiş olabilir.

Çatının piramit şeklinde olması, diğer Yunan yapılarında bilinen “üçgen” çatı şeklinden farklıdır.

Dört bölüm dedim ya, en alt kat altında, yani merdivenle inilen, toprağa gömülü alanda: mezar odası bulunmaktadır. Yeraltındaki mezar odasına inen geniş merdivenlerin en altında kurban edilmiş atlar bulunmuştur. Yolun geri kalanı taştan büyük tıkaçla kapatılmış, ama yine de hırsızlar, belki Orta çağda mezara girmeyi başarmıştı.

Dünyanın 7 harikası Mousoleum

Dünyanın 7 harikası Mousoleum

Dünyanın 7 harikası Mousoleum

 

ANITTA BULUNAN HEYKELLER

Heykeller: doğal boyut ve doğal boyutunun üstünde, 3 değişik ölçüdedir. Bu yüzden, heykellerin yerleştirildiği üç ayrı çıkıntı olması gerekir.

Çünkü, bu çıkıntıların, podyumun tepesi ve kaide arasında olmaları gerekir.

Heykellerde betimlenen konular: av, sunu ve adak sahnelerini ve kimisi at üstünde olan doğal büyüklükteki Yunan ve Pers savaşçılarını içermektedir.

Ayrıca: orta ölçekte, kimi erkek kimi kadın ve büyük olasılıkla çoğu portre, çok sayıda hareketsiz duruşlu heykel vardır.

En büyük zararı, şövalyelerin elinden gören podyum heykelleri: çok sayıda olsalar da, bugün ancak küçük ve kırık parçalar halinde varlıklarını sürdürmektedirler. Bu heykellerin anıt üzerindeki yerleri kesin bilinmemektedir.

Newton tarafından yapılan kazılarda, anıtta bulunan ve çalınarak Londra-British Museum’a götürülen heykeller şunlardır:

 

Kolosal Portre Heykelleri

Bunların anıttaki yerleri kesinleşmemiştir. Ancak: Mousolos ve Artemisia diye adlandırılan bu heykeller; güzel görüntüleriyle dikkat çekerler. Bunlar: Karia hükümdarlık sülalesi ve atalarını temsil ettiği düşünülen, geniş bir heykel serisinin en iyi korunmuş olanlarıdır. Bu serinin: sütunlar arasında, baş köşeye konmuş oldukları çok mantıklıdır. Ancak, herhangi bir kanıt yoktur.

 

Araba ve At başı heykeli

Piramidin tavanında: dört tane at ile çekilen bir savaş arabası heykeli bulunuyordu.

Arabanın içindeki kimdi ve arabanın anıtın tepesine yerleştirilmesinin anlamı neydi?

Atların dolgun bedenleri ve büyük tekerlekli araba, satrap gibi resmi bir kişiliği akla getirmektedir. Orada, böyle bir kişinin yer alması: bunun da belli bir kimlikte betimlenen “Mausolos” olması anlamlıdır.

Acaba insan olarak mı, yoksa tanrı olarak mı betimlenmişti? Mausolos’un kendisini  tanrı gibi gördüğüne ilişkin hiçbir tarihsel kanıt olmasa da, araba gurubunun yükseltilmiş konumu, Yunan anlayışına göre, kuşkusuz tanrılaştırmayı betimlemektedir.

 

Çatıdaki Aslan Heykelleri

Aslanlar çifter çifter miydi, yoksa birbirlerine bakan karşılıklı diziler halinde mi düzenlenmişlerdi?

Yapılan araştırmalar sonucu, aslanların karşılıklı diziler halinde düzenlediklerine karar verilmiştir. Çünkü: bazı aslanların başlarının dönüşü, daha keskindir. Bunlar: her bir dizinin öncü aslanları olabilirler. Ne var ki; gerçekte bu şekil ya da diğerlerine ilişkin kanıt yoktur. Efes yakınlarında bulunan Belevi’deki “Heroon” un buna benzer yerleştirilmiş “grifonları” çifter çifter sıralanır, ama aralarına bir vazo konulmuştur. Mausoleion anıtında, vazoya ilişkin herhangi bir buluntu yoktur.

 

Binici Heykeli

Temel alanında ele geçirilmiştir. Üzerinde Pers giysileri bulunan bir binicinin olduğu, dört nala giden bir at heykeliydi. Bu heykel, dev çapta yontulmuştu. Belki de: bir av yada savaş sahnesini betimleyen geniş bir heykel gurubunun bir kısmı olabilirdi. Ancak: mükemmel bir desenleme ve son derece gerçekçi bir uygulamanın ürünü olduğu kesindi. Binicinin sağ bacağındaki, Doğu işi pantolon ve tuniğin alt kısmı: binici hızlandıkça rüzgarla geriye doğru dalgalanır gibiydi. Ne yazık ki: binici ve atın el ve ayakları, balyoz darbeleriyle kırılarak, kireç fırınlarına malzeme sağlanmış ve heykeltıraşın tasarladığı özgün etki bozulmuştur.

Diğer bağımsız heykellerin çoğu: podyum duvarındaki dar kaidelere, alınlık heykelleri tarzında dizilmişlerdir.

 

ANITIN İÇİ HAKKINDAKİ GÖRÜŞLER

Mausoleion’un içyapısından sökülüp: kalede yeniden kullanılan “yeşil volkanik taşlar” ın çokluğuna bakılırsa, iç yapının büyük bölümünün “masif” olması gerekirdi.

Jeppesen: bazı Mısır piramitlerinde görüldüğü gibi, biri mezar odasının tam üstünde olan, biri de kolonadın arkasında olan geleneksel Yunan cellası yerine geçen, bindirme çatılı, iki iç oda bulunduğunu ileri sürmüştür.

 

ANITIN DÜNYA HARİKASI OLMASI AÇISINDAN ÖZELLİKLERİ

Anıtın ölçüleri, antik dönem standartlarına göre çok büyüktür. (günümüzdeki 20 katlı bir apartman yüksekliğindedir.)

Heykeltıraşlık süslemeleri ise çoktur. Yani: heykeltıraşlık bezemeleri son derece boldur. Dönemin en ünlü heykeltıraşları, en güzel eserlerini burada üretmiş ve yapının süslenmesinde kullanmışlardır. Hatta, kral ve kraliçe öldükten ve Halikarnassos’un parası bittikten sonra da, yapıyı devam ettirmişler, kendi sanatlarının bir göstergesi olarak kabul ettikleri yapıyı, özveriyle bitirmişlerdir.

Anıtta kullanılan heykellerin hepsi: hayvan ve insan figürleridir. Yani: tanrı-tanrıça figürleri kullanılmamıştır ve bu yönü ile, anıt özel önem kazanmaktadır.

Bu ünlü anıt:  Halikarnasos şehrinin, diğer Karia şehirlerinden daha fazla tanınmasını sağlamıştır.

Anıtta: üç medeniyetin (Likya, Yunan, Mısır) mimari öğeleri bir arada kullanılmıştır. Özellikle: çatının piramidal yapısı, Mısır etkilerini göstermektedir. Podyum ise, Karya mimari unsurudur.

 

SÖZCÜK ÖNEMİ

Roma döneminde “Mausoleum” kelimesi “büyük mezar” yapıları için kullanılan genel bir terim haline gelmiş ve  “mozole” kelimesi olarak günümüze kadar ulaşmıştır.

 

SONUÇ

Sonuç olarak:  bu sıra dışı, masraflı, görünüşe göre yararsız yapıya en anlam vermek gerekir?

Bu yapı: yalnızca Mausolos’un ( ya da Artemisia’nın) megolomanca hırsının gelişigüzel bir ürünü müydü? Yoksa ince bir sembolizmi mi somutlaştırıyordu?

Yapılış amacının: bir kurucu mezarı olarak, daha doğrusu yeniden kurucusu olan “Mausolos”u yüceltmek olduğuna pek kuşku yoktur. Öte yandan: buranın: Karia hükümdarlık sarayının, bütün kraliyet üyelerinin mezarlarını alacak şekilde bir haneden mezarlığı olduğu düşünülse de, öte yandan yalnızca “Mousolos”un gömüldüğü de varsayılmaktadır.

Ne var ki: anıtın büyüklüğü ve bezemelerinin bolluğu: akla gizli nedenler getirmektedir.

Hatta: garip mimari şekil: üç farklı uygarlığı, yani Likya, Yunan ve Mısır uygarlıklarına özgü öğeleri birleştirmektedir.

Dikdörtgen şeklinde yükselen yüksek podyum: Likya mezar mimarisinin karakteristik özelliğidir.

Anıttaki Yunan tarzı ise, şöyle hissedilmektedir: podyumun üstündeki peristil, incecik yivli sütunları destekleyen öğeler, özenle işlenmiş kaideler, zarif kıvrımlı sütun başlıkları, dış kesimler ve silmelerle zenginleştirilmiş, nispeten alçak saçak altlıkları.

Mısır öğeleri ise, şunlardır: ustalıkla yapılmış piramit çatı. Kimileri, bunun yalnızca “araba” gurubu için yükseltilmiş, şatafatlı bir kaide olduğunu öne sürse de, bu özellik Mısır öğesini anımsatır.

Mimari bu öğeler yanında: bu melez yapının, dönemin en iyi Yunan sanatçıları tarafından üretilen Yunan heykeltıraşlık ve mimarlık eserleriyle baştan aşağı donatılması, Mausolos’un Yunan kültürünü yeğlediğini göstermekle birlikte, anıtın  bütününe katkıda bulunan tüm bu uygarlıklar karşısında, Karia üstünlüğünün bir ifadesi olarak da görülmüş olmalıdır.

Bu yüzden: belki de Mausolos ile Artemisia: Halikarnasos başkentliğinde kurulacak bir “Karya imparatorluğu” bünyesinde: Yunan ve Yunan olmayan uygarlıkları bir araya getirerek bir karışımı simgelemeyi düşündükleri değerlendirilmektedir. Mousolos’un düşlediği bu olay: bir kuşak sonra Makedonyalı İskender tarafından başarılacaktı.

MS.2’nci yüzyılda “Ölülerin Dialogları” adlı eserinde, yazar Lukianos: Filozof Diogenes ile Mausolos arasında ve yeraltında geçen düşsel bir karşılaşmayı sahneler ve buradaki sözleri: “Mausoleion” için uygun tanımlar ifade etmektedir.

Diogenes: “Söyle bana Karyalı, neden o kadar kibirlisin ve neden bizlerden daha çok onurlandırılmayı umuyorsun?”

Mausolos: “ Çünkü, ben yakışıklı, boylu bosluyum ve savaş galibiyim. Ama hepsinden öte, başka bir ölünün sahip olmadığı, en iyi kalite mermerden, en gerçekçi biçimde yontulmuş at ve insan heykelleriyle en güzel şekilde süslenmiş, dev bir anıtım var Halikarnassos’da üzerimde uzanan…”

Diogenes: “Yakışıklı Mousolos’um: artık ne gücün var ne de güzelliğin. Bir güzellik yarışması yapacak olsak, senin kafatasın neden benimkinden daha güzel sayılsın. Mezarına, o pahalı mermere gelince, Halikarnasos halkının, ziyaretçilere gösteriş yapıp övünebileceği bir şey olabilir, ama o kadar taşın altında ezilerek bizlerden daha ağır bir yüke katlanman dışında, o mezarın sana ne faydası var anlamıyorum”

Mousolos: “Öyleyse, hepsi boşuna mı? Mousolos ile Diogenes bir mi?” diye haykırır.

Diogenes: “ Hayır majesteleri, bir değiliz”

Mousolos: yeryüzünde kendisine mutluluk getirdiğini sandığı şeyleri anımsadığı  zaman sızlanır.

Diogenes ise, o sırada “ona güler”

Mousolos: Diogenes’e, karısı Artemisia’nın Halikarnasos şehrinde kendisi için yaptırdığı mezardan söz eder. Oysa, Diogenes cesedinin bir mezarı olup olmadığını bile bilmemektedir. Ama, buna aldırış ta etmez.   Çünkü: ona göre, onun gelecek kuşaklara bıraktığı “iyi bir insan yaşamı sürmüş olmanın” saygınlığıdır. Öyle bir saygınlık ki: senin anıtından daha yüce ve daha sağlam temeller üzerine kuruludur.

Evet: tüm istilalara ve doğal afetlere karşı, Mausoleium, MS.1406 yılına dek ayakta kalmayı başarabilmiştir. Ta ki Alman mimar Schegelholt tarafından yapılan, St.Peters kalesinin onarımına kadar.

Bu zamana kadar 1500 yıl ayakta kalmıştır.

 

GÜNÜMÜZDE, BURADA GÖRÜLENLER

Son yıllardaki kazılarda, anıtın bulunduğu yer, tamamen ortaya çıkarılmıştır. Ancak, mezar anıtının ana yapısı, kayıptır.

Bu yüzden, burayı ziyaret eden ziyaretçiler, günümüzde burada ilgi çekici herhangi bir şey göremezler. Geriye kalanların tümü: kayaya oyulmuş,  dikdörtgen bir temel çukuru ve Mausolos’un cesedinin gömülmek üzere, aşağıya indirildiği batı merdiveni, mezar odasının yeniden yapılandırılmış ana hatları ve kırık sütun kasnakları ve mimari taş birikintileridir.

Yani, burada, anıttan kalan hiçbir şey bulunmamaktadır. Yine de, bir zamanlar, dünyanın 7 harikasından birinin 1500 yıl boyunca bulunduğu bölgeye giderek, o ortamın havasını teneffüs etmenizi ve bu yazılanları düşünerek, anıtı hayal etmenizi öneririm.