
Bursa’nın 86 km. kuzeydoğusundadır.
Aynı adla anılan gölün, doğu kıyısında kuruludur.
Bursa üzerinden İznik’e ulaşım kolaydır. Toplam 85 km. lik bir yolculuk sonrası, İznik’e ulaşabilirsiniz. Bursa’dan İstanbul istikametinde, kara yoluna girdiğinizde, otobandan, Gemlik istikametini seçin.
Buradan otobanı takip ederek, yaklaşık 5 km. sonra Karsak kavşağına varacaksınız. Buradan sağa dönüp, sırasıyla Gölyaka, Sölöz, Narlıca, Güllüce köylerini geçtikten sonra, göl kıyısını takip ederek İznik’e ulaşabilirsiniz.
Ankara’dan İznik’e gitmek isteyenler için ise, Bursa’ya varmadan önce, İnegöl’den kuzeye, Yenişehir istikametine ve daha sonra yolu takiben İznik’e ulaşabilirsiniz. Ankara’dan, İznik yaklaşık 350 km.

GENEL
Dünyada eşine ender rastlanan ve bütünüyle açık hava müzesi olan, tarihi ve antik şehirdir.
Hristiyan dünyasının ilk dini temel kararlarının alındığı, I. Konsil toplantısının burada yapılmış olması, Anadolu’da Türklerin ilk başkenti oluşu ve çiniler, buranın başlıca özellikleri.
Ayrıca, dünyanın en güzel beşinci gün batımı manzarasının buradan izlenebileceği söylenir.
İlk çağda kurulan şehrin, ızgara planı, bugünde korunmakta.
TARİHÇE
İznik, Makedonya Kralı Büyük İskender’in kumandanlarından, Antıgonıus tarafından, MÖ. 316 yılında kurulur.
Bu çağın geleneklerine uygun olarak, kurucusunun adı kente verilir.
Daha sonraki yıllarda, Bıthynıa kralı Zipoites, MÖ.279 yılında, kenti ele geçirir.
Bu devirde, kent adına altın sikke bastırılır ve kent altın şehir olarak anılmaya başlanır.
Zamanla, Romalılar kenti ele geçirirler.
Bu sırada I. Konsil burada toplanır. (Ayrıntılı bilgiyi aşağıda verdim.)
1075 yılında, kent, Selçukluların egemenliğine girer.
1080 yılında ise, Selçuklular tarafından başkent yapılır.
Yani; Anadolu’daki ilk Türk başkenti olur. Başken olunca, kentin adı da, Nicaea’nın izi anlamında, İznik olarak değiştirilir.
1097 yılında, 600 bin kişilik, I. Haçlı ordusu, Kılıç Aslan yönetimindeki İznik’i kuşatır.
Uzun kuşatmalar sonucu, haçlılar tarafından kent ele geçirilemez.
Ancak, bir gece, Gemlik körfezindeki haçlı gemileri İznik gölüne taşınır ve bunların yardımı ile, kent ele geçirilir.
1331 yılında, şehir, Orhan Bey tarafından fethedilir ve Osmanlı egemenliğine girer.
Şehirdeki gerçek gelişme; 19-21’nci yüzyıllar arasındaki dönemdeki çinicilikte elde edilir.
Özellikle; Sultan II. Murat ve Çandarlılar döneminde, şehir tepeden tırnağa imar edilir, birçok cami, medrese, han, hamam yapılır.

İZNİK ÇİNİLERİ
Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları; çiniyi mimari süslemelerde bolca kullanırlar.
Anadolu Selçuklu devletinin dağılmasından sonra, Osmanlı devletinde de çini sanatı, önemini yitirmeden sürmüştür.
15 ve 17’nci yüzyıllardaki Osmanlı mimarisinde, İznik çinisi, büyük gelişme göstermiş ve önemli bir dekoratif malzeme olarak kullanılmıştır.
1648 yılında, İznik’e uğrayan, ünlü seyyah Evliya Çelebi; İznik’te büyük bir çarşı ve çini fırınlarının bulunduğunu yazar.
17’nci yüzyılın sonlarından itibaren, İznik çini sanayi ve tekniğinde duraklamalar başlar.
Çünkü, bu devirde, Osmanlı imparatorluğunda siyasi ve askeri otorite boşluğunun ortaya çıkması ve ekonomik krizin yaşanmasına paralel olarak, sarayın mimari faaliyetlerinde de azalma başlar.
Dolayısı ile, sarayın, İznik çini yapımcıları üzerindeki himayesi de kaybolur.
Böylece, İznik çini sanatı, eski parlak dönemlerindeki önemini yitirir.
300 yıl aradan sonra, 1985 yılında, Faik Kırımlı isimli bir usta, İznik’e gelerek bir atölye kurar.
Bu ve benzeri yeni kurulan atölyeler ile, İznik’te klasik çini üretimine yeniden başlanır.
Akademik, teknolojik ve kültürel destekli çini ve seramik çalışmaları için, 1993 yılında, İznik Eğitim ve Öğretim Vakfı çatısı altında, İznik çini-seramik araştırma Merkezi kurulur.
İznik çinilerinin, günümüzdeki yapımı, günümüz malzemesi ve teknolojisiyle, İznik Eğitim ve Öğretim Vakfı atölyelerinde ve ayrıca yerli sanatkarlar tarafından kendi atölyelerinde sürdürülmektedir.
Yeniden restore edilip hizmete açılan, Süleyman Paşa Medresesinde, yerel ustalar bir arada çalışmakta ve el emeği çini ürünleri satışa sunulmaktadır.
İznik’te amatörlerce yapılan çinileri pişirmek için, beş çini fırını faaliyettedir.
Çini eşyalar, 900 derecelik ısıda pişirilerek satılabilir hale gelmektedir.
Çini satış reyonlarında, en çok :” Haliç desenli, Kalyon, Hayat ağacı, Çin bulutu ” isimli çini tabaklar, satışa sunulur.
Son yıllarda satışı artan, bir başka çini ise; şans topu.
Osmanlı döneminde, her genç kızın çeyiz sandığında mutlaka olması gereken ve ilk konun şans topu, günümüzde bütün evlere de girmiş durumda.
Kapı yanına veya iki pencere arasına asılır.
Nazara karşı geldiğine inanılır.
Topların: canlı ve cazip renkleri kadar, el halılarında gözlendiği gibi, desen dilleri de var.
Bunlar arasında; çintemani, halk gözü, kul gözü, insan dili gibi konular, aşk, sıhhat, başarı gibi kavramlar motiflerle ifade edilmiş.
Mutlaka gezin ve satın almayı düşünün diye tavsiye ediyorum.

GEZİLECEK YERLER

İZNİK SURLARI VE KAPILARI
İznik (Nicoia) stratejik, ticari, ulaşım ve coğrafi konumu nedeniyle, kurulduğu MÖ 4’ncü yüzyıldan bu yana dış etkenlere karşı kendisini koruma ihtiyacı duymuştur.
Şehir batıda göle, diğer yönlerde ise düz ovaya açılmaktadır.
Kent savunmasına katkısı olan surlar hakkındaki ilk bilgileri Strabon vermiştir.
Helenistik dönemde 2893 metre uzunluğunda olduğu öğrenilen ilk surlar hakkındaki kalıntılar belirlenememekte, o yıllarda kentin bugünkünden daha küçük olduğu anlaşılmaktadır.
Bitinya Krallığı zamanında başlatılan ancak depremle zarar gören surları, Romalılar daha güçlü olarak inşa ettiler.
Osmanlı döneminin içlerine kadar çeşitli yenileme ve onarımlar geçirmiştir.
Dört ayrı yöne uzanan yollar üzerine birer taç kapısının yapılması, ayakta duran sur ve burçların belli ki başlangıcını teşkil etmiştir.
Bu kapıları esas alan genel konumu ile güneybatıdaki zikzakları da bir hat olarak kabul edersek, düzensiz çokgen planını andırmaktadır.
Uzunluğu 4970 metreyi bulan ve yerleşmeyi düzensiz bir çokgen oluşturarak kuşatan surlar, ana yöne açılan dört anıtsal kapıya ve birçok kule ile ikincil kapıya sahiptir.
114 burç vardır.
Sur duvarlarında üç evre ayırt edicidir.

Birinci evre surları:
: duvarlar moloz taş ve tuğladan harçla örülmüş, böylece yatay tuğla kuşaklarıyla duvara sağlamlık ve çok renklilik kazandırılmıştır.
Duvar yüksekliğinin 9 metre civarında olduğu sanılmaktadır.
Aynı teknikle inşa edilen kulelerde üst yapı ve özellikle ikinci kat konusu aydınlığa kavuşmamıştır. Bazı kulelerde kubbe tonozlu üst kat olduğu öngörülmektedir.
Birinci evre surlarının: MS 258 civarında Bitinya bölgesine saldıran Gotlara karşı inşa edildiği kesindir.
Yapıma: Gallienus zamanında (253-260) başlandığı, Macrianus ve Quietus zamanında (260-261) devam edildiği, bu İmparatorlara ait Nikaia sikkelerinin arka yüz betimlerinden anlaşılmaktadır.
Surların tamamlanması, egemen olduğu MS 269 yılına rastlar.

İkinci evre surları:
Daha yüksek bir düzleme oturan ikinci evreye ait duvarlar, teknik açıdan önemli bir değişiklik göstermez.
Ancak devşirme malzeme örneğin tiyatrodan sökülen bloklar ve oturma kademeleri yoğundur.
Surun bazı kesimlerinde kuleler sıkıştırılmış iki kule arasına yenisi eklenmiş, böylelikle toplam sayı 114’e ulaşmıştır.
İkinci evreye ait kulelerin boyutu eskisinden farksızdır.
Devşirme malzemeden inşa edilmiş bir kaide üzerinde yükselen bu kulelerde, üst katın varlığı tespit edilmiştir.
Fakat çatı örtüsü için herhangi bir veri yoktur.
İkinci evreye ait farklı öğeler, MS 348 sonrasında farklı tarihler ile ilişkilenderilmiştir.
Bazı öğeler III Leon zamanında 727 yılında, diğerleri sırasıyla 857/858, 1065 ve 1097 yılına tarihlenir.

Üçüncü evre surları:
Laskarisler zamanında, MS 1204-1222 yılları arasına bağlanmıştır.
Bu dönemde sur duvarları ve kuleler yükseltilmiştir.
Ayrıca ana surun 13-16 önüne, bir siper duvarı, ana sur duvarındakiler ile ilişkileri gözetilerek konumlandırılan kule ve kapılar ile donatılmıştır.
Ana sur duvarı dört büyük kapı içermektedir.

İSTANBUL KAPI:
İznik’in kuzeyinde, Atatürk Caddesinin surlara ulaştığı en uç noktada yer almaktadır.
Geçirdiği çeşitli evreler ve onarımlardan sonra bugünkü görünümünü almıştır.
Antik dönemde İstanbul’a giden yola açılmasından dolayı bu isimle anılmaktadır.
Dış, orta ve iç olmak üzere, üç ayrı kapıdan oluşmaktadır.

Dış kapı:
Dıştaki kapı: ön sura aittir. Yanlarında yarım silindirik iki kule bulunur. Bir sıra moloz taş, iki sıra tuğla ile başlayan bu kısmın devamı, tamamen tuğla ve kiremit parçaları ve kireç-kum harcı ile örülmüştür.
Kapı: kuleler arasında yer alan kısmın ortasındadır.
Yan ve üst söveler silindirik koyu gri granit sütunların demir kuşak ve hatlarla birbirine bağlanmasıyla oluşturulmuştur.
Sövelerin üzerindeki büyük kemer, köşe duvarları üzerine oturmaktadır.
Kapı üzerinde yüksek kabartma olarak yapılmış, bir savaş sahnesi görülmektedir.
Bu kabartmaların üst kısmında da, Pamfilya tipi bir lahit kapağı görülür.
Dış kapının genişliği 2.80 metre, yüksekliği 2.75 metre, sütun çapı 0.60 metre, duvar kalınlığı 2.80 metredir.
Orta kapıdan, 16.30 metre kuzeydedir.
İstanbul Kapının, kuzey ve güney cephesi, aynı özellikleri taşımaktadır.
Kapının orta kısmında: kesme kalkerden yapılmış, yuvarlak kemerli 4.5 metre genişliğinde, günümüzde 3.20 metre yüksekliğinde ve 3.5 metre uzunluğunda, arabaların ve atların geçmesini sağlayan bölüm bulunur.
Bu bölüm: Bizans döneminde Theodor Laskaris tarafından, 13’ncü yüzyılda 0.28 metre genişliğinde yarılarak, buraya inen kalkan demir kapı konmuştur.
Ana geçişin iki yanında, 0.90 metre genişliğinde ve 3.5 metre uzunluğunda, dikine dikdörtgen, yayaların giriş çıkışları için geçişler vardır.
Roma döneminde, orijinal taş kapısının iki yanında, ana sura ait kuleler vardı.
Bunların temellerinde, yüzlerce colosal mezar stalleri kullanılmış, ana gövdeler ise tuğla ile örülmüştür.
İki yanda nöbetçi noktaları bulunmaktadır.
Taç kapının, şehir cephesine bakan yüzünde, dış motif altında, düz yüzeyine açılan çivi delikleriyle takılmış, metal harflerden oluşan kitabe, günümüzde delikler yardımıyla okunabilmektedir.
Aynı kitabenin benzer şekilde, şehir dışına bakan yüzeyinde de yazıldığı belirgindir.
Kitabede:”Gaius, Cassius Chrestus’un çabasıyla yapımı tamamlanan Prokonsül M. Plancius Varus İmparatorların yüce evine ve eyaletin başşehri Nikaia’ya adadı” yazılıdır.
Bu yazıtlar: Roma İmparatoru Vespasian (69-79) ve İmparator Titus (79-81) yönetimleri sırasında yazılmıştır.
Kitabede ismi geçen M. Plancius Varus, İznik’in önemli bir kişisi olup Bitinya ve Pontus Eyaletlerinde prokonsilik yapmıştır.
Evet, sonuç olarak: İstanbul Kapı, kentin kuzeyinde, İstanbul’a giden yol üzerinde yer alan en önemli kapıdır.
Kapının kuzey ve güney cephelerindeki veya geçitlerin üstünde bulunan nişlerin içinde heykellerin bulunduğu, zaman içinde bunların değiştiği, Bizans döneminde bu kısımlara freskler işlendiği kalan izlerden anlaşılır.
Kapının: 70-71 yıllarında inşa edildiği ve 123 yılında İmparator Hadrian tarafından onarıldığı anlaşılır.
Orta Kapı:
Orta kapının 9.95 metre uzunluğunda olduğu belirlenmiştir.
İÇ KAPI:
Roma takı niteliğinde olan ana kapının, kent yönünde kapı kulelerinin yanındaki sur duvarlarıyla bağlanan, oval planlı bir iç avlu, avlunun güneyinde Nikaia’ya girişi sağlayan, iç kapı yer almaktadır.
İç kapı çeşitli antik yapılardan getirilen mimari parçalar ve kitabeler ile örülmüştür.

Masklar:
İç kapının söveleri üzerinde, Roma Açık Hava Tiyatrosundan getirilen, cepheleri kuzeye, orta kapıya dönük iki yüksek kabartma tiyatro maskı bulunur.
II Yüzyıla tarihlenen bu masklar, kapının önem kazanmasını ve onun zenginleşmesini sağlamıştır.
Evet, bu maskların korkunç görüntüleri, yüz ifadeleri vardır.
Şöyle ki bu parçaların, 8’nci yüzyılda İstanbul ve İznik’i işgal etmek için bölgeye gelen Arap ordularına karşı koyabilmek için buraya konuldukları tahmin edilmektedir.
Yani bir anlamda, şehrin korunması, şehrin koruyucularıdır.
Burayı işgal etmek üzere gelen Arap orduları, karşılarında bu korkunç ve ürkütücü maskları görünce, ilk intiba olarak ürkmüş olabilirler diye düşünmemek elde değil.
Masklar yukarıda sözünü ettiğim gibi sadece estetik olması açısından konulmamıştır. Komedi ve trajediyi simgeleyen bu masklar, o dönemde tiyatronun ve sahne sanatlarının ne kadar önemli olduğunu gösteriyordu.
Evet şimdi masklarla ilgili ayrıntılı bilgi:
Doğudaki Mask:
Açık hava tiyatrosundan buraya getirilen doğudaki mask: sakallı işlenmiştir.
Yüksekliği 1.25 metre, kalınlığı 1.42 metre, eni 1.08 metredir. Başın yüksekliği 1.22 metre, kalınlığı 0.165 metredir. Saçları yanlardan bukleler halinde, sarkık ve sakalları ile kaynaşmıştır.
Gözleri ve ağzı; birer oyuktan ibarettir. Burun zedelenmiştir.
Batıdaki Mask:
Kadını temsil etmektedir.
Yüksekliği 1.32 metre, kalınlığı 2.1 metre, eni 1.17 metredir.
Kabartma boyu 1.26, kalınlığı 0.26 m dir.
Saçları alnını ortasından ve tepeden ikiye ayrılmış, yanlara doğru birbirine paralel hatlar halinde uzanmakta ve yanaklardan aşağı doğru sarkmaktadır.
Gözler ve ağız: birer ufak oyuk olarak belirlenmiştir.
Büst Kabartması:
İç kapının kuzeybatı yüzeyinde kazınmış bir büst kabartmasının, Büyük İskender’e ait olduğu belirtilmektedir.

LEFKE KAPISI:
İznik şehrinin doğusunda, Kılıçarslan Caddesinin sonundadır.
İstanbul kapı ile büyük benzerlik gösterir.
Bugünkü Osmaneli’ne ulaşan yola açılması nedeniyle bu isimle bilinmektedir.
Muhtemelen önceden avlu halinde iken Bizans devrinde eklenen yapılarla avlu kapatılmış ve bugünkü görünen koridor şeklinde yol olmuştur.
Taş çapının şehir cephesine bakan yüzünde: üstteki diş motifi altında bulunan iki Yunanca yazıt, kapının mezarlığı bakan cephesinde de tekrarlanmıştır.
Yazıtta “Gaius Cassius Chestus’un çabasıyla yapımı tamamlanan bu eseri, Prokonsül M. Plancius Varus İmparatorların yüce evine ve eyaletin başşehri Nikaia’ya adadı” yazılıdır.
Mezarlığa bakan doğu cephesindeki yazıt, mermer yüzeye açılan deliklere takılı olan metal (altın) harflerden oluşmaktaydı.
Harflerden hiçbiri günümüze ulaşmamıştır. Delikler yardımıyla yazıt okunabilmektedir.
Roma İmparatoru Vespasian (69-79) ve Titus’un (79-81) yönetimleri sırasında, bu yazıtlar konmuştur.
İmparatorluk mücadeleleri sırasında Nikomedia’nın (İzmit’in), Septimius Severus’u desteklemesine karşılık Nikaia (İznik), rakibi Nİkomedia’ya inat Pescennius Niger’in yanında yer aldı.
194 yılında Niger’in Nikaia yakınında komutan Cardidus tarafından yenilgiye uğratılması sonucu, Nikaia güç durumda kaldı.
Septimus Severus, Nikaia’nın bu tutumu nedeniyle unvanlarını geri aldı.
Yazıtlardaki metal harfleri söktürdü.
Taş yüzeyindeki yazıtlar kazınarak sildirildi.

Lefke kapının, şehre bakan yüzünde yukarıdaki yazıtın altında, arşitrav üzerindeki iki satırlık Yunanca kitabede “İmparator Kayser, Tanrı Traianus Parthicus’un oğlu Tanrı Nerva’nın torunu, halkın egemenlik yetkisini kendine taşıyan, Tranianus Hadrianus Augustus’a, Augustusların en dindar Neokoru (İmparator kült ve tapınağına sahip şehir), Dionysos ve Herakles soyundan gelen, Bitinya ve Pontus’un birinci şehri, İmparatorların en kutsal Roma Senatosunun kararları uyarınca, Metropolis olan Nikaia’ya sundu.” yazılıdır.
Bu yazıt, Roma İmparatoru Hadrian’ın 123 yılında meydana gelen depremden sonra, Nikaia’yı ziyareti sırasında yıkılmış yapıların halini görüp bunların yeniden onarılması için gerekli maddi ve manevi desteği vermesi nedeniyle, kentin görkemli kapılarına yazdırılmış olmalıdır.
Lefke kapının, şehre bakan yüzünde, kuzey yana geçişin üzerindeki nişin altındaki, iki satırlı kitabede ise “Prokonsül ve şehrin patronu M. Plancius Varus’un dostu Cladius Quintianus onurlandırdı” yazılıdır.
Yazıttan anlaşıldığına göre, burada niş içinde Plancius Varus’un bir mermer heykeli bulunmaktadır.
Kapının aynı yüzünün, güney yana geçişi üzerinde nişan altındaki iki satırlık kitabede ise “Prokonsül ve şehrin Patronu M. Plancius Varus’U, dostu C. Cassius Cherstus onurlandırdı” yazılıdır.
Yazıttan anlaşıldığına göre, buradaki nişte de Plancius Varus’un mermerden bir başka heykeli bulunuyordu.
Lefke kapının doğu ve batı cepheleri aynı özellikleri taşımaktadır.
İki yanda 0.88 m genişliğinde ve 3.60 m uzunluğunda, dikine dikdörtgen, yayaların giriş çıkışı için geçitler bulunur.
Ortada 4.30 m genişliğinde, günümüzde 3.70 m yüksekliğinde ve 3.60 m uzunluğunda, arabaların ve atların geçmesini sağlayan, yuvarlak kemerli geçit bulunur.
Yan geçitlerde, kurt dişi motifli lentonun üzerinde beyaz mermerden yapılmış, kaide ve başlıkları akanthus yaprakları ile süslü plasterler, ana giriş kemerinin ufak benzeri olan kemerlerle çevrili nişler görülmektedir.
Taç kapının genişliği 10.30 m, dış kapıya uzaklığı 16.35 m, iç kapıya uzaklığı 17.45 m dir.
Ortadaki ana tonozlu geçit içinde, 0.30 m genişliğinde, kaba şekilde açılan yarıktan, Bizans döneminde demir kapının inip kalktığı anlaşılmaktadır.
İç kapının genişliği 3.95 m, yüksekliği 4.85 m ve derinliği 13.95 m dir.
Dış kapının genişliği 3.25 m, yüksekliği 3.35 m duvar derinliği 2.95 m dir.
Kuzey dış kapısında yer alan ve antik çağda Laskarisler döneminde konulduğu tahmin edilen beyaz mermerden yapılmış iki friz parçası ilgi çekicidir. Bu parçalar taban kirişi ile çatı arasında kalan, üzeri boydan boya kabartmalarla süslü bölümdür.
Bu frizlerin uzunluğu 1.35 m, yüksekliği ise 0.86 m dir.
Yüksek kabartma parçada, mağlup olan taraftan ganimetlerin getirilişi izlenir. Diğerinde ise Romalı piyade askerlerinin, askeri giysiler içinde, kalkan ve mızrakları ile birlikte hareket edişleri izlenir.

ÇANDIRLI HALİL HAYREDDİN PAŞA TÜRBESİ
Lefke Kapısı yakınında bulunan türbe, iki farklı kısımdan meydana gelir.
Daha alçak ve küçük eski kısım ise, bu bölüme eklenmiş, büyük kısım arasında bir kapı ve pencere vardır.
Bu eski bina, 6 x 6 metre kare, ortasın açık kubbeli bir yapı olup, burada Vezir-i Azam Halil Hayrettin Paşa ile oğlu Ali Paşa yatmaktadır.

Baş ve ayak taşları kitabeli mermer lahitler, türbenin hemen tamamını doldurur. Mezar taşlarının yazıları ve işçiliği çok güzeldir.
Burada iki vezirden başka, bir de kadın kabri vardır. Diğer türbede Halil Hayrettin Paşa’nın torunu ve akrabaları yatmaktadır. Taşı harap, büyük bir erkek kabri ile diğer bir erkek kabrinden başka, 8 kadın 6 çocuk toplam 16 kabir bulunmaktadır.
Yunan işgali sırasında tamamen tahrip edilen yapı, 1928 yılında mezar taşları dahil iyi bir restorasyon görmüştür.

SENATO SARAYI
Saray, MS.4’ncü yüzyılda, göl kıyısında, bugün İnciraltı adıyla anılan mevkide yapılmış.
Hıristiyan alemini yakından ilgilendiren ve önemli kararların alındığı, I. Konsilin burada toplanmış olması, Hıristiyan din geçmişi açısından, buraya büyük önem kazandırıyor.

SÜLEYMAN PAŞA MEDRESESİ-ÇİNİCİLER ÇARŞISI
Orhan Gazi’nin büyük oğlu Süleyman Paşa’nın İznik’te yaptırdığı medrese, sütunlar üzerine kubbeli ve bir yanı açık geniş kemerli, yüksek revaklar arasında, kubbeli 11 hücre ve tromplar üzerine büyük kubbeli dershanelerden ibarettir.
Hücrelerden biri arkadan bir koridorla, tuğla ile bir sıra kesme taştan örülmüştür.
Kubbeler kiremit örtülüdür.
Yanlarda, doğuda 3, batıda 4 adet medrese hücresi sıralanmıştır.
1348 tarihli vakfiyesinden anlaşıldığına göre, Rumeli Beylerbeyi Lala Şahin Paşa tarafından, 1349 yılında yaptırılmıştır.
Günümüzde tarihsel el sanatlarına özgü bir ticaret mekanı olarak faaliyet göstermektedir.
Medrese içinde, geleneksel çini üretimi yapan 9 sanat atölyesi yer almaktadır. Bu atölyelerde İznik çinileri üretilmekte, Çini sanatı eğitimi verilmekte ve el yapımı ürünlerin satışı yapılmaktadır.

BÖCEK AYAZMA VAFTİZHANESİ:
Hıristiyanlar için ruhani açıdan çok büyük önem taşıyan bu kutsal su kaynaklarından birisi, Böcak Ayazma ismiyle İznik’tedir.
Yakup Çelebi Sokağı üzerinde, Koimesis Kilisesinin doğusundadır.
Sokak hizasındaki bir duvar, demir parmaklık ve kapı ile ayrılan bahçedeki Baptisterium’a batıdan 11 basamaklı merdivenle inilmektedir.

Giriş kısmı 2.55 m yüksekliğindedir. Bunun üzerinde tuğladan örülmüş bir kemerin sınırladığı alınlık vardır.
Buradan 4.5 m çapında ve 3.8 m yüksekliğinde, yeraltında yapılmış, kubbesi tuğladan örülmüş bir odaya girilir.
Zemin taş levhalarla döşenmiştir. Duvarlar moloz taş, tuğla ve kireç kum harcı ile alışılmadık olarak örülmüştür.
Odanın ortasında 0.80 m derinliğinde, kare planlı bir sarnıç vardır. Sarnıcın mermerden yapılmış 0.88 m uzunluğu, 0.29 m genişliği ve 0.10 m kalınlığındaki kenar taşlarından, doğudakinin dış yüzünde “Hıristiyan İmparator yüce Kral Michael Kulesi” yazılı Yunanca bir kitabe, iç yüzünde Tevrat’tan alınmış ” Her bedene iyi olanı verir. Çünkü onun lütfu ebedidir.” anlamına gelen İbranice bir kitabe kazınmıştır.
Tam olarak tarihi bilinmese de MS 6’ncı yüzyılda inşa edildiğine inanılmaktadır.
Su kuyusunun başlangıçta babtisterium yani vaftizhane olarak kullanıldığı, 20’nci yüzyılın başlarında ayazmaya dönüştürüldüğü bilinmektedir.
İznik’in Bizans İmparatorluğuna başkentlik yaptığı dönemlerde, Böcek Ayazmasının çok önemli kutsamalara ve vaftizlere ev sahipliği yaptığına inanılır.
Böcek ayazma olarak bilinen bu su kuyusunun ilk olarak tanrı Asklepion için inşa edilen bir Asklepionun bölümü olduğunu (Sağlık tanrısının tapınağı, bir nevi hastane) öne sürenler olsa da, bilimsel arkeolojik kazılar yapılmadan, bunlara inanmak mümkün olmaz.
Bursa İznik Gölü

İZNİK GÖLÜ
Gölün uzunluğu 33 km. ve genişliği ise 12 km. Çevresi, 95 km.
Göl, 1990 yılında, Sit alanı ilan edilerek koruma altına alınmış.
İznik gölünde, göl kıyısındaki restoranlarda mutlaka balık yemelisiniz.
Sazan, turna, alabalık, kızılkanat ve dev cüsseli yayın balıkları.
Gölün dört bir yanında bulunan, tertemiz kır gazinolarında mutlaka bu güzel balıklardan oluşan menüleri tatmalısınız.
Önerim; yayın şiş denemeniz.
Muhteşem bir tadı var.
Yalnız, göl kıyısında özellikle akşamları çok serin olmakta.
Yanınıza mutlaka yedek giysi almalısınız, sivrisineklere tahammül etmenizin gerekliliği de cabası.
Ama, bu güzel manzara, görüntü karşısında, güzel bir yemek yemenin tadına, gerçekten doyamayacaksınız.

AZİZ NEOPHYTOS BAZİLİKASI:
Göl kıyısında, günümüzde Senato Sarayı olarak adlandırılan bölgenin 500 metre kadar doğusundadır.
2014 yılında gölün kıyısında yapılan havadan fotoğraf çekimleri sırasında gölden yaklaşık 20 metre açıkta ve 1.5-2 metre derinde bir bazilika/kilise kalıntısı keşfedilmiştir. Bu keşif, 2014 yılında Arkeoloji Enstitüsü tarafından dünya çapındaki en önemli 10 keşiften biri seçilmiştir.
Yazılı kaynaklara göre, Roma İmparatoru Commodus’un (MS 180-192) emri ile, MS 183 yılında kent surları dışında mimar Baktyanus’un “Apollon Tapınağı” inşa ettiği bilinmektedir.
Kalıntıların bulunduğu alanda yapılan yüzey araştırmaları ve kazılar sırasında erken dönem sikkeleri, çanak çömlek parçaları ve mermer sütun tamburları bulunmuştur.
Apollon Tapınağı, bazilikal planlı kilisenin altında olabilir mi?
Bema duvarlarının altında uzanan mezarlarda bulunan sikkelere göre; MS 4-5’nci yüzyıllarda inşa edilmiş olmalıdır.
Özellikle 4’ncü yüzyılda yapıldığı düşünülen Aziz Neophytos adına inşa edildiği belirtiliyor.

Aziz Neophytos, Roma İmparatorları Decius ve Diokletianus dönemlerinde Hıristiyanlara yapılan zulümler sırasında bugün İznik adıyla bilinen Nicea’da İznik kentin surları dışında, gölü kıyısında: mızrak ve kılıç darbeleriyle parçalanarak şehit edildiği ve gömüldüğüne inanılır.
Şehit edilen bazı azizlerin, kenti düşmanlara karşı koruduğu düşünüldüğünden, 313 yılındaki Milano Fermanından sonra, inşa edilen ilk bazilikalar, çoğunlukla işkence zamanlarında şehit edildikleri yerlere yapılmıştır.
Yapının uzunluğu yaklaşık 41 metredir. Genişliği ise 18.5 metredir. Yapı, üç neften (koridor) oluşan bazilikal bir planı olan kilise biçiminde, yani klasik bir Hıristiyan bazilika düzenindedir.
Doğu-batı doğrultuludur. Erken Hıristiyanlık dönemi dini mimarisi açısından önemlidir.
1065 yılında deprem sebebiyle yıkılan yapı, 1250 yılında göl seviyesinin yükselmesiyle sular altında kalmış ve Laskarisler tarafından terk edilmiştir.
Bazilika göl seviyesinin düşmesiyle birlikte su yüzeyine çok yakın konuma gelmiştir.
Bu sayede kalıntılar, su altı değil, su üstü sağ su kısmında görünür hale gelmeye başlamıştır.

I. NCİ Konsil Toplanması:
Tarihsel süreç içinde, şehrin en büyük özelliği: Hristiyan dünyasının önemli olaylarına sahne olmasıdır.
Özellikle; şehirde konsillerin toplanması önem arz eder.
Konsil denince akla ne gelir?
Katolik kilisesinin, Hristiyan disiplinine ait esaslarının tespit edildiği ve kiliseye bağlı tüm piskoposların katılımı ile yapılan toplantılar akla gelir.
Bugüne dek, 21 Ekümenlik konsil toplanmıştır.
Bunlardan, 1’ncisinin İznik’te toplanmış olması, buranın Hristiyanlık alemi için önemini ortaya koyar.
Evet, I. Konsil:
MS. 325 yılında, 218 piskoposun katılımı ile, Hıristiyan dininin dört büyük mezhebinin de tanıdığı I. Konsil burada toplanmıştır.
Toplantı yapılan Senato Sarayının yeri günümüzde hala gizemini korumaktadır.
Evet, Roma İmparatoru I. Constantinus (MS 180-192) tarafından yayınlanan “Milan Fermanı” ile Hıristiyanlık resmi din haline gelmiş, ancak Hıristiyanlığın temel standartları, burada belirlenmiştir.
Çünkü bu tarihe kadar 3 asırdır yeraltında yasadışı örgütlenmeye çalışan Hıristiyanlık dininde çeşitli farklılıklar ve mezhepler oluşmuştur. Bu nedenle de Hıristiyanlar kendi aralarında ciddi şekilde itilaflara düşmüşlerdir. Büyük Konstantin, dini itilafları ortadan kaldırarak İmparatorluğa birlik ve huzuru getirmek amacıyla konsili toplamaya karar verir.
İmparator bir mektubunda ” bu tür tartışmalar, Tanrıyı sadece insanlığın aleyhine değil, benim de aleyhime çevirir” demektedir.
Konsile katılım davet ile yapılmış ve katılımcıların bütün masrafları İmparator tarafından karşılanmıştır.
Katılımcıların sayısı, modern kaynaklarda 220, 237 ve antik kaynaklarda ise 270 hatta 300 kişidir.
İznik konsili, 20 Mayıs 325 tarihinde, İznik İmparatorluk Sarayında toplanmıştır. Dökümanlar günümüze kadar ulaşmadığından, bilgi kaynağı antik kaynaklardaki rivayetlerdir. Bu konuda temel kaynaklardan birisi Caesarealı Eusebe’nin yazdığı mektuplardır.
Evet en önemli soru, Saray (Senato Sarayı) yapısı nerededir?
Mevcut kalıntılar antik limana aitse, Saray yapısı nerededir. Bu konudaki görüşlere göre, Sarayın sur duvarının içinde olmak şartı ile sur duvarının göl kıyısında uzanan bölümünde, sur duvarına bitişik olarak inşa edilmiş olduğu düşünülmektedir.
Başkaca bilgi ve belge maalesef günümüzde bulunmuyor.
Şimdi gelelim konsil çalışmalarına:
Hıristiyanlık kutsal kitabı İncil’in yüzlercesi toplatılarak Matta, Markos, Luka, Yuhanna isimleriyle 4 taneye düşürüldüğü ve diğerlerinin yakıldığı bir konsüldür.
İznik Yasaları adıyla bilinen 20 maddelik kararlar alınmıştır.
Ardından, birçok toplantı daha yapılmış ve günümüz Katolik ve Ortodoks görüşlerin temellerini oluşturan kararlar alınmıştır.
Yani, Hıristiyan birliği burada kurulmuş ve Doğu Roma’nın 1000 yıl daha ayakta kalması sağlanmıştır ki, Fatih Sultan Mehmet buna son verene kadar.
Bu toplantılarda, şiddetli tartışmalar yaşanır. İskenderiyeli din adamı Arıusun ” Hazreti İsa’nın yalnızca bir insan olduğu ve tanrıdan dünyaya gelmediği ” şeklindeki kısa sürede taraftar toplayan tezi, toplantıya katılan piskoposları çileden çıkarır.
Sonuçta ise; bugünde savunulan ve Hazreti İsa’nın tanrının oğlu olduğuna inanılan tez, kabul görür.
Arıus ve arkadaşları ise, toplantıdan kovulurlar.
Hristiyanlık dinine hayat veren ve İznik Yasaları adıyla bilinen; yortu günleri ve Nikaia Kanunları adı ile bilinen 20 maddelik kararlar, Senato Sarayında alınmıştır.
Vatikan Müzelerinden biri olan Cappella Sistina’da yer alan freskodaki betimin işaret ettiği toplantı salonu burada olabilir mi?
2025 yılı sonlarında, Papa ve Fener Rum Patriğinin burada yaptığı ayin ile, göl suları altındaki Bazilikanın I. Konsil’in toplandığı yer olduğu kabul edilmiştir.

İznik Göl Bazilikası Ören Yeri Karşılama Merkezi:
Evet, 2025 yılında hayata geçirilmiştir. Alan ayrıca 28 Kasım 2025 tarihinde Katoliklerin Ruhani Lideri ve Vatikan Devlet Başkanı Papa 14. Leo tarafından ziyaret edilecektir.

Yeni merkez, ziyaretçilere bilimsel bilgilendirme, sergi alanı ve dinlenme imkanları sunarak İznik’in kültürel kimliğine çağdaş bir boyut kazandırıyor. Sergi salonu, kafeterya, yürüyüş yolları ve dinlenme alanlarıyla hem turistlere hem de İznik halkına açık bir kamusal alan oluşturulmuştur.

AYASOFYA CAMİİ-HAGİA SOPHİA
Şehrin tam ortasında, kentin dört kapısına ulaşan yolların kesiştiği bir noktadadır.
İlk olarak, MS.7’nci yüzyılda, Romalılar tarafından inşa edilen Gymnasium üzerine Bizans döneminde bazilika olarak inşa edilmiştir.
Yapımında, antik İznik tiyatrosundan sökülen, kesme taşlar kullanılır.
Kuzey ve güneydeki, taş temeller üzerinde görülen tuğla duvarlar bu dönemden kalmadır.
Harç tabakası kalın ve kullanılan tuğlalar iridir.
Apsisin iç kısmında, aynı teknikle örülmüş duvarlar bulunmaktadır.
Apsisin dış kısmının ilk yapıda üç yüzeyli olduğu ortaya çıkmıştır ki, bu da erken dönem yapılarında görülmektedir.
Ana yapıda, batıdan itibaren üç giriş ile üç nefli naosa geçilmektedir.

Orta nefin yan neflerden dokuz sütun ile ayrılmış olduğu sanılmaktadır.
Doğudaki apsis üç yüzeylidir ve bu dönemde posthophorion hücrelerine rastlanmaktadır.
Yazılı belgelerde, yapının adı ilk kez 11 Ekim 787 günü Patrik Trasios yönetiminde toplanan ve 350 piskoposla çok sayıda keşişin katıldığı Yedinci Konsül dolayısıyla anılmaktadır.
7. KONSÜL TOPLANTISI:
11 Ekim 787 tarihinde, 7’nci Konsül burada toplanır.
İmparator 3’ncü Leon’un başlattığı ikonoklazma (ikonaları yok etme) dönemi İmparator 4’ncü Leon’un eşi İmparatoriçe İrene’nin burada yaptığı konsülle sonlandırılmıştır.
Patrik Tarasıos başkanlığında, 350 piskopos ve çok sayıda keşişin katıldığı 7’nci Konsül, bütün Hıristiyanlarca kabul gören son Konsüldür.
İnancın şekillenmesinde çok önemli rolü olmuştur.
Evet Ayasofya kilisesi: Hristiyan inancına göre, ismi kutsal bilgelik anlamına gelen bu kilise, dikdörtgen planlı bazilika tipinde inşa edilmiştir.

Evet, yapıyı anlatmaya devam edelim.
1065 yılındaki büyük depremde, hemen bütünüyle harap olan yapı, daha sonra zemini 1.40 metre yükseltilerek adeta yeni baştan inşa edilmiştir.
Dış duvarları onarılmış ve orta nef duvarları yapılmıştır.
Apsis beş yüzlü olmuş, kubbeli postophorion hücreleri eklenmiştir.
Değişik dönemlerde yapılan onarımlardan ötürü, zemin farklılıklar gösterir.
Depremler ve yangınlar sonucu ise, üst örtü yıkılmıştır.
Camiye dönüştürülme:
1331 yılında, Orhan Gazi zamanında İznik fethedilmesinden sonra, yapı yeniden yükseltilmiş, nefleri ayıran destekler değiştirilmiş, minare ve mihrap eklenerek, camiye dönüştürülmüştür.
Ayrıca yanına bir de medrese kurulmuştur.
Günümüzdeki minare kalıntısı, bu döneme ait değildir.
Gerek bugünkü minare ve gerekse yapıdaki Türk dönemini yansıtan değişikliklerin büyük bölümü, Mimar Sinan tarafından düzenlenmiştir.
Kanuni Sultan Süleyman devrinde bir yangın sonucu harap olan yapı, devrin hassa başmimarı Mimar Sinan tarafından büyük ölçüde mimarisi de değiştirilerek tamir ve ihya edilmiştir.
Bu dönemde üçlü kemer açıklıklarının aralarındaki ikişer sütun kaldırılmış ve bugün görülen büyük kemerlerle, onların arasındaki küçük sivri kemerli açıklıklar yapılmıştır.
Esas mihrabın malakari kabartma bir süslemeye sahip olduğu, çok az kalan izlerden anlaşılmaktadır. Ayrıca bu mihrabın çevresindeki duvarın herhalde 16’ncı yüzyıl çinileriyle kaplı olduğu, bu çinilerin harç üzerinde kalan izlerinden anlaşılmaktadır.
Yüzyılın başlarına kadar bu çinilerden bazı parçalar duruyordu. Duvarlarda Türk devrine ait yazı ve kalem işi nakışlardan belli belirsiz bazı izler de halen fark edilmektedir.

Bugün alt kısmı görülen minarenin de bu tamir sırasında yapıldığı anlaşılmaktadır. Mabedin kuzeybatı köşesine bitişik minarenin kürsü kısmı muntazam kesme taş ve tuğla dizileri halinde inşa edilmiştir. Prizma biçimindeki tuğla pabuç kısmı sadedir. Taştan bir bilezikle başlayan tuğla gövde çok köşelidir. Ancak gövdenin bugün çok az bir parçası kalmıştır.
Evliya Çelebi, 1648 yılında İznik’e uğradığında gördüğü Ayasofya’yı “Çarşı içinde, üzeri kurşun örtülü, bir minareli büyük bir mabed” olarak tarif ettikten sonra buranın yandığını ve Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mimar Sinan’a tamir ettirildiğini belirtir.
Ancak Ayasofya’nın ikinci defa harap oluşunun sebebi ve kesin tarihi bilinmemektedir.
18’nci yüzyıl sonlarında ve 19’ncu yüzyıl başlarında İznik’ten geçen yabancı seyyahların ifadelerine göre, cami harap ve terk edilmiş durumdadır.
J. Von Hammer, 1804 yılında İznik’e uğradığında, Ayasofya’yı harap ve yarı yıkık durumda bulmuştur.
Bu bakımsızlık, 200 yılı aşkın bir süre devam etmiş, Ayasofya’nın içi yeşillikler ve sarmaşıklarla kaplanmıştır.
1935 yılında Alman Arkeoloji Enstitüsü uzmanları bazı sondajlar yapmıştır.

1935-1953 yılları arasında yapılan onarımlar sırasında, renkli taşlarla bezenmiş taban mozaikleri ve din görevlilerinin törenler sırasında topluca bulundukları, yarım yuvarlak oturma kademeleri ortaya çıkarılmıştır.
Bir mezar odası duvarında Hz İsa freski bulunmaktadır.
1979-1981 yılları arasında, çevresindeki topraklardan arındırılır ve yapının bütünü, 1985 yılında tam olarak ortaya çıkarılır.
Özellikle de, kilisenin taban mozaiklerinin üzeri, zarar görmemesi için camekanla kapatılmışsa da, yine de buraya zaman zaman giren defineciler tarafından tahrip edildiği görülebilir.
1980’li yıllarda, çevre düzenlemesi ve kamulaştırma neticesinde Ayasofya’nın çevresindeki yapılar yıkılmış ve etrafı yeşillendirilmiştir.
2007 yılında ise restorasyon yapılmıştır.
2011 yılında, Kurban Bayramının ilk günü, yapının bir kısmı cami olarak hizmet vermeye başlamıştır.
Evet, burası özellikle yabancı turistlerin ilgi odağı ve sanki haç yeri gibi ziyaret edilmektedir.

HAGİOS TRYPHONOS KİLİSESİ:
Yenişehir Kapıdan kente girilince, Atatürk Caddesi üzerindeki kilise kalıntıları, yol kenarından 25 metre içeridedir.
1964 yılında burada kısa süreli kurtarma kazısı yapılmıştır.
Yıkıntılar ve yoğun bitki örtüsü arasında, sadece 2.5 metre yüksekliğindeki bazı duvarları görülebilen yapının uzunluğu 22.5 metre, genişliği ise 19.5 metredir.
Batıda 2.4 metre genişliğindeki ana girişin iki yanında, tuğla süslemeli birer yarım kubbeli niş yer almaktadır.
Ana kapıdan girilen narteks kuzey güney uzantılıdır.
Tuğla örgülü yuvarlak iki kemer, burayı üç kısma ayırır.
Ortadaki dikdörtgen nişli kapı naosa, iki yandaki kapılar ise yan sahınlara açılmaktadır.
Haç planlı bu mekan, dört geniş kemerin taşıdığı 6 metre genişliğindeki bir kubbe ile örtülüdür.
Bernanın kuzey ve güneyindeki nişlerin içinde yer alan kapılardan yan sahinlara geçilmektedir.
Duvarlar, bir sıra kırma taş, birkaç sıra tuğla dizisi ile örülmüştür.
Kilise temellerinde görülen kiklopik taş bloklar, buraya yakın olan açık hava tiyatrosundan getirilmiştir.
Kilise ve çevresinde görülen granit sütun parçaları, mermer süsleme unsurları, geometrik desenli taban mozaik parçaları etrafa dağılmış bulunmaktadır.
Duvar ve tavanlardaki mozaik bezeklerin bulunduğu kalan izlerden anlaşılmaktadır.
İznik’te kesin adı ve tarihi belirlenememiş eserlerden biri olan kilisenin II. Theodoros Laskaris tarafından 13’ncü yüzyılda inşa edildiği bilinen, Hagios Tryphonos Kilisesi olabileceği teriz hakimdir.
Kilise şu anda kalıntı halindedir.

AYA TRİFON KİLİSESİ:
İstanbul Kapıdan kente girildikten sonra merkeze ulaşım sağlayan Atatürk caddesinin köşesindedir.
Kilisenin kalıntılarının bulunduğu alandan daha geniş bir sahaya yayılmış bir yapı kompleksi içinde yer aldığı, civarda bulunan izlerden anlaşılmaktadır.
Günümüze çok az kalıntı ile gelebilen kilisenin zemininden yüksek kısmı 1 metreyi geçmemektedir.
Kalan izlerden kilisenin eski bir yapının üzerine inşa edildiği sanılmaktadır.
Evet kilise kapalı Yunan Haçı tipindedir.
Ortadaki büyük apsisten iz kalmamıştır.
Güney ve batı duvarlarının yarım metrelik kısımları izlenmektedir.
Kilise kalıntısından günümüze çok az fresk, mozaik ve mermer parçası kalmıştır.
Çevresinde inşaatlar oluşmadan ve parka dönüştürülmeden önce cam mozaik tanelerine rastlamak mümkündü.
Burada bulunup İznik Müzesine nakledilen veya bahçe duvarı üzerine konulan geometrik desenli mozaik parçaları kırmızı, beyaz, yeşil taşlardan oluşturulmuştur.
Kullanılan şekiller kare, üçgen ve oval tiplerden oluşan rozetlerdir.
Kilise yakınındaki bahçede belirlenen palmet motifli sütun başlığı, pembe renkli taşlar, kapı sövesi, rozet motifli korkuluk levhası, sütun parçaları kilisenin özelliklerini günümüze taşıyan mimari parçalardır.
Kitabesi yoktur.
10-12’nci yüzyıllara tarihlenmektedir.

KOIMESIS KİLİSESİ-ESKİ KİLİSE:
Kilisenin tam adı “Koimesis tes Theotokos” kilisesidir.
Bu isim, Hazreti Meryem’in Ölümü veya Göğe Yükselmesi anlamına gelmektedir.
Yapı, İznik’teki diğer kiliselerin bazilikal planından farklı olarak kapalı Yunan Haçı tasarımından inşa edilmiştir.
Kesin tarihi ve kim tarafından yaptırıldığı belli değildir.
1065 yılındaki depremde yıkılan kilise, Konstantin tarafından tekrar onarılmış ve Aziz Nikephoros’a tahsis edilmiştir.
Manastıra ait kilise, yeniliklere uğrayarak ve yeniden inşa edilerek 1922 yılına kadar ayakta kalmıştır.
Kilisenin boyutları 20 x 20 metreden biraz daha büyüktür.
Günümüzde sadece kalıntıları görülebilir.

ROMA TİYATROSU
Anadolu’da ayakta kalmış tiyatroların en önemlilerinden biridir. İznik gölü kıyısında, surlara 100 metre, göle ise 400 metre uzaklıktadır. Şehrin merkezine yürüme mesafesindedir.
Roma İmparatoru Traianus (97-117) zamanında Eyalet Valisi Pilinius Cscillius Secunds (62-113) tarafından yaptırılmıştır.
Tiyatro, düz bir alana kurulduğundan, oturma kademeleri Roma tiyatro mimarisinde görüldüğü gibi 19 galeri taşımaktadır.
Kentin kuzey surlarındaki bazı burçlar, tiyatroya ait kesme taşlarla örülmüştür.
Kentin savunması için tiyatro feda edilmiştir.

Başka sahnesi olmak üzere, oturma basamakları, dış duvarları, kemer ve tonozları onarılamayacak derecede tahrip olmuştur.
Evet tiyatro 15 bin kişi kapasitelidir.
Geriye kalan bölümler bir müddet yeni kapılarda kullanılmak üzere yerlerinden sökülmeye devam edilmiştir.
Metruk kalan tiyatro kalıntılarının üzerine çeşitli dönemlerde toprak, moloz ve çöplerin atılması sonucunda, üzerinde 9.5 m kalınlığında bir tabaka oluşmuştur.
Kazılar sonucunda 45 metre doğu batı uzunluğundaki sahne tümüyle açığa çıkarılmıştır.
Cephede 4 tane niş, sahnenin orta noktasına göre simetrik olarak yerleştirilmiştir.
Nişlerde ve ara bağlantılarda 20 cm kalınlığında beyaz mermerden yapılmış süpürgelik ve 57 cm üzerindeki mermer silmenin sınırladığı sahada mermer bir friz sıralı idi.
Bugün antik tiyatroda seyircilerin oturduğu kısım ile hayvanların arenaya salındığı tünel kısmı büyük ölçüde ayaktadır.
Kazı ile oldukça gün ışığına çıkarılmış ve günümüzde de kazı çalışmaları devam etmektedir. Uzaktan belli olan tiyatronun yanına gelince, yıllardır bitmeyen bir restorasyon yüzünden keyif alınmıyor. İnşaat sahası gibi. Sonuç, tiyatroya girilemiyor.

İZNİK ÇİNİ FIRINLARI KAZI ALANI
İznik kazılarına 1963 yılında başlanmış ve günümüzde de sürdürülmektedir.
1963-1969 yılları arasında sürdürülen I Dönem çalışmalarında: Milet işi, Haliç işi, Şam işi, Rodos işi gibi isimlerle tanımlanmaya çalışılan Osmanlı seramik ve çinilerinin asıl ve önemli üretim merkezinin İznik olduğu; deforme ve yanık parçalar, yarı mamul pragmanlar, pişirim malzemeleri yanında, içi doluyken çökmüş durumda bulunan fırın kalıntılarıyla bilim çevrelerince kanıtlanmıştır.
En önemli sonuç, o zamana kadar Osmanlı dönemi çini ve seramik merkezinin kesinlik kazanamamış üretim yeri konusunun çözümü ve ilgililerce kabul görmesi olmuştur.
1981 yılında İznik Çini Fırınları Kazısı adı ile tekrar çalışmalara başlanmış ve halen devam etmektedir.
Evet, ünlü İznik çinileri, 15 ve 16’ncı yüzyıllarda, küçük kubbeli bir pişirme ocağından ibaret olan bu fırınlarda üretilmiştir.
Benim ilgimi çeken, bu bulunan çini fırınlarını, bugünkü mevcut zeminden, çok daha aşağıda bulunması.
Yani; zamanla, toprak tabakası, mevcut zemini örtüyor ve zemin yükseliyor.

YEŞİL CAMİ
İznik’in sembolü.
Osmanlı mimarisinin en önemli ve abidevi yapısıdır.
Adını; yeşil çinili ve tuğlalı minaresinden alır.
Kitabesine göre: Murad Bey bin merhum Orhan Bey zamanında Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa’nın mimar Hacı Musa’ya 137n8 yılında yaptırmaya başladığı yapı, 14 yılda ve kendisinin 1378 yılında ölümünden sonra, 1392 yılında oğlu Ali Paşa tarafından tamamlattırılmıştır.
Yeşil Cami de iki kitabe vardır. Asıl kitabe, kapının üstünde güzel Osmanlı sülüsü ile dört satır olarak yazılıdır. 1378 tarihli bu kitabe, caminin bundan bir yıl önce başladığını gösterir. Burada Koca Sultan Hüdavendigar, büyük bir tevazu içinde Murad Bey olarak geçer.
Vezir Halil Hayrettin Paşa da yalnız ilmi payesini kullanmış bunu vezaretten üstün tutmuştur.
İkinci kitabe: revakın iki sütunu arasına istilaktitil söveler üzerine yerleştirilmiş olan yapının tamamlanma tarihidir.
Tek satır üzerine güzel sülüs Arapça kitabede, Vezir Hayrettin Paşa merhum diye ilmi rütbesiyle beraber yazılmıştır.

Caminin 1391-1392’de bitirildiği anlaşılıyor.
Yapının 14 yıl kadar uzun sürmesi Çandarlı Hayrettin Paşa’nın 1387’de vefatı yüzündendir. Oğlu Ali Paşa, camiyi tamamlatmış vezaret ünvanını da o koydurmuştur.
Hacı Bin Musa Orhan zamanında, İznik’te çalışan Hacı Hamza Kümbetinin mimarı Hacı Ali’den sonra bilinen ikinci mimardır.
Caminin oldukça derin ve yanlara doğru ikişer kasnak üzerine, dilimli bir kubbe ile örtülmüştür.
İyice yükseltilmiş olan son cemaat yeri, büyük kubbeyi ön taraftan kapatarak caminin asıl yapısını gölgelemiştir.
Mekanda üç geniş kemerle büyük kubbeye açılan ve son cemaat yerinin bir tekrarı, yanlarda aynalı tonoz, ortada iri dilimlerle yivlendirilmiş sağır fenerli bir kubbe ile örtülü bir giriş bölümü vardır.
11 metre çapındaki asıl kubbe, badem denilen prizmatik üçgenler üzerine tam bir yarım küre biçimindedir.
Burada tek kubbeli mekanın öne doğru uzatılarak genişletilmesi yeni bir denemedir.
Mimari kaliteleri ile gerçek iç mekan, gerek dış yapı olduğundan çok daha fazla büyüklük etkisi bırakan abidevi bir kuvvet göstermektedir.
İçten ve dıştan mermer bloklarla kaplı duvarlar, doğu ve batı yanda iki kanat pencere sıraları ile açılır.
son cemaat yerinin iki yanındaki geometrik süslemeli mermer şebekeler tahrip edilmiştir.
Kapının etrafını çevreleyen mukarnaslar, Selçuklu geleneğindendir.
Köşe sütunları ile mukarnaslı nişli geometrik geçmeler, rumi ve palmet kabartmalarla süslü sade mermer mihrap, en eski ve devrinin en güzel Osmanlı örneği olup, yeni bir üslubun doğuşunu haberini verir.
Selçuklu geleneğine uyan minare, camiye adını veren yeşil, firuze, sarı ve mor renkli çinilerle süslenmiş olup, alt kenarındaki geniş kuşakta, birbirini kesen büyük sekizgenlerin düğüm ve yıldız motifleriyle eski Türk ve Selçuklu örnekleriyle bağlanmaktadır.
Yeşil Cami, Selçuklu mimarisinden doğduğu sezilen Osmanlı üslubuna bir geçiş yapısıdır.
Evet, Yeşil Cami, Anadolu’nun en güzel minaresine sahip camidir.

Caminin eşsiz minaresini mutlaka görün.



İZNİK MÜZESİ-NİLÜFER HATUN İMARETİ
Günümüzde İznik Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmakta olan İmaret Yeşil Caminin kuzeybatısındadır.
Doğusunda Müze Sokak, güneyinde Türbe Sokak, kuzeyinde Lefke Sokak yer almaktadır.
İmarette revak hariç tutulursa, ters T planının uygulanmış olduğu görülür.
Sultan I Murat’ın annesi Nilüfer Hatun’un anısına, 1338 yılında inşa ettirilmiştir.
Doğu cephesi 40.5 metre, revam eni 23.35 metre, revak dahil derinlemesine 33.60 metre boyutlarına sahiptir.
Doğudaki revak kısmının ön cephesinde, iki köşe ayağıyla giriş kısmının iki yanında, altı demet kaval ve bunların üzeri birer yarım külah ile dekorlanmış örme ayaklar arasında birer mermer sütun ve başlıklar yerleştirilmiştir.
Üzerinde bademler ve yapraklar vardır.
Bunlar sivri kemerlerle birbirine bağlanarak, son cemaatı beş bölüme ayrılmıştır.
Revak kemerlerinin ayak kısımları altından başlayan ahşap gergiler kullanılmıştır.
Sonradan yapılan ahşap kapı, iki sivri kemerle sınırlıdır.
Kapı başlığı Bursa kemerlidir.
Bunun üzerinde mermer üzerine yazılmış, üç satırlık kitabe yer almaktadır.
Kapının iyi yanında, dikdörtgen birer pencere vardır.
Pencere kemerleri çark dişi ile bezelidir.
Merkezi kısım kare planlı olup, baklava dilimli bir kuşak üzerine oturtulmuş kubbeyle örtülüdür.
Kubbenin ortasında yüksek ve sekiz cephesi pencereli, üstü kubbeli bir fener yükselmektedir.
Kubbe kasnakları 12 köşelidir.
Kasnaklardaki pencereler, yuvarlak kemerlidir.
Merkezi salonun kuzey ve güneyinde, dikdörtgen planlı birer sahın vardır.
Bunların iki duvarına, birer pencere açılmıştır.
Mekanların zeminleri tuğla kaplamalıdır.
Giriş, eyvan ve ana mekan temellerinde İznik Roma Tiyatrosuna ait kesme taşlar yer almaktadır.
Güneydeki üstlük pencerenin yer aldığı hafif içe dönük kare sahanda, güneş kursu motifi işlenmiştir.
İmaret olarak kullanılan yapı, yoksullar için her gün yemek dağıtılan hayır kurumuydu.
Cumhuriyet döneminde değişik gereksinimler için depo olarak kullanılmış, 1960 yılında müze olarak hizmete açılmıştır.
Tarihsel bir yapı olan imaret, 14’ncü yüzyıl Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerinden birisidir.

Müzede: tiyatro ve diğer arkeolojik kazılardan çıkarılan iki bini aşkın eser, üç yüz sikke, beş yüz İznik çinisi ve seramiği ile, yüz elli adet Etnoğrafik eser sergileniyor.
Müze bahçesinde ise, Roma, Bizans ve Osmanlı eserleri ( sütün başlıkları, lahitler, kabartmalar, pişmiş toprak levhalar, mezar taşları) görebilirsiniz.
Müzeye, mutlaka uğrayın.
Evet, İznik ilçe merkezi bundan ibaret, ancak son yıllarda doğa severler ve trekking meraklıları arasında son derece popüler olan İznik merkeze bağlı bir de “Sansarak kanyonu” var.
İznik sadece tarih değil, doğası ile de ilgi çekiyor.

HUYSUZLAR TÜRBESİ
İstanbul Kapıya giden Atatürk Caddesinin yol kenarındadır.
5 sıra biriketle örülmüş duvarları beyaz kireçle badalanmıştır. Yol seviyesinden aşağıda 0.83 m genişliğinde üç basamakla inilmektedir. Zeminden doğu-batı uzantılı 3 adet sanduka bulunur. Herhangi bir kitabe yoktur.
Halk arasında devrinin çocuk doktoru olarak bilinen bir şahsın öldükten sonra buraya gömüldüğü onun içindir ki huysuz olan çocukların buraya getirilerek huysuzluklarını bırakacağına inanılır.

HACI ÖZBEK CAMİİ:
Kılıçaslan caddesi üzerindeki caminin bugünkü girişi Eşrefoğlu Sokağındadır.
Caminin batısındaki Bizans dönemine ait iki sütun ve başlığı üzerine ve yan duvarlara oturtulmuş, bir sıra kesme taş, üç sıra tuğla ile örülmüş üç kemerli tonozla örtülü revak kısmı, cadde genişletme çalışmaları sırasında, 1940 yılında yıktırılmıştır.
Kuzey cephesinde bugünkü son cemaat yeri ilave edilmiştir.
Bu değişiklik sırasında caminin üç satırlık mermer kitabesi, orijinal yerinden alınarak batıdaki pencere içine konulmuştur.
Kitabede: caminin yapım tarihi olarak 1333-13334 tarihleri yazılıdır.
Cami: 7.89 x 7.97 metre boyutlu kare bir mekana sahiptir.
Kiremit kaplı kubbe ile örtülüdür.
Mihrabı silmeli dikdörtgen bir niş şeklindedir.
Caminin dış duvarları, bir sıra kesme taş, üç sıra tuğla, taşlar arasında birer dikey tuğla ile örülmüştür.
Batıdaki son cemaat yeri, 1940 yılında kuzeyine yeni bir son cemaat yeri eklenmiştir.
Osmanlı dönemi camilerinin ilk örneği olması bakımından ayrı bir önemi olan yapının, 1959 yılındaki onarımında bazı kayıplara uğradığı söylenebilir.
Halk arasında Çukur Cami olarak da bilinmektedir.

EŞREFİ RUMA (EŞREFZADE) CAMİ VE TÜRBESİ
Yunan işgali sırasında tamamen ortadan kalkan caminin ilk yapısından günümüze sadece minaresiyle hazire kısmı ulaşmıştır.
Cami, İznik’te yaşamış ve burada ölmüş olan Kadiriye tarikatının Eşrefiyye kolunun kurucusu ünlü mutasavvıf Eşrefoğlu Rumi adına 1469-1470 yıllarında inşa edilmiştir.
Eski fotoğraflarda türbenin de caminin hemen bitişiğinde olduğu görülür, ancak işgal sırasında o da tamamen yıkıldığı için günümüzde şeyhin kabrinden başka herhangi bir iz yoktur.
Caminin inşa tarihi ve banisi belli değildir.
Sadece burada 1485 yılında Fatih Sultan Mehmet’in eşi Mükrime Hatun tarafından bir cüz okuma vakfının kurulduğu bilinmekte ve bu durum yapının bu tarihten önce yapılmış olduğu görüşüne kesinlik kazandırmaktadır.
Cami, büyük ihtimalle Eşrefoğlu Rumi’nin ölümünden sonra türbe ile birlikte veya türbeden hemen sonra, ona yakın bir tarihte inşa edilmiş olmalıdır.
Minarenin camiden ayrı ve türbe duvarına bitişik yapılması da aynı ihtimalleri hatırlatmaktadır.
Evet caminin, 50 yıl öncesine kadar etrafında bulunan kalıntılardan geniş bir yapı topluluğu ile çevrili olduğu anlaşılmaktadır.
Türbe batı cephesinin kuzey ucundaki bir kapı ve pencere aracılığıyla revaklı, güney duvarı mihrap nişli küçük bir avluya açılmakta, türbenin kuzey cephesinin önünde ise Eşrefoğlu Rumi’nin eşyalarının sergilendiği kare planlı özel bir bölme bulunmaktaydı.
Tamamen harap olduktan sonra 1954 yılında cami derneği tarafından basit bir tarzda, kagir olarak yapılan ve aynı yıl ibadete açılan cami, günümüzde de kullanılmaktadır.
Eşrefoğlu Rumi’ye ve yakınlarına ait bazı kabirler de minare ile caminin sağ tarafı arasında kalan açık hazirede bulunmaktadır.

SANSARAK KANYONU
Bursa il merkezine 82 km uzaklıktadır. İstanbul Mecidiyeköy-Sansarak arası 154 km dir.
İznik’e bağlı ve ilçe merkezine 17 km uzaklıktaki Sansarak köyündedir.
İznik ilçe merkezinden çıktıktan sonra Bilecik-Osmaneli yolu takip edilerek gidiliyor.
Kanyon: antik taş ocakları ve Abdulvahap tepesi arasında kalır.
Sansarak köyü: yaklaşık 500 yıllık bir Osmanlı köyüdür.
Birçok Türk filmi bu otantik köyde çekilmiştir. (Örnek: Halil Ergün’ün Sis ve Davacı filmleri burada çekilmiş ve köy halkı figüran olarak rol almış )
Söylenenlere göre, 1402 yılında Ankara Savaşında Timur ordularıyla birlikte savaşan Orta Asyalı Türkmenler, Ankara civarındaki Güdül çevresine yerleşirler.
Burada umduklarını bulamayınca, Karadeniz üzerinden buraya gelirler.
Şimdiki köyün meydanındaki pınar suyu kenarında mola verdiklerinde çayırlıkta bir sarı kısrak görürler ve buraya yerleşmeye karar verirler.
Bu yüzden, köyün adı “Sarı kısrak” iken, zaman içinde dönüşmüş ve “Sansarak” olmuş.
Yine bir söylence: köylülere göre köyün kurucusu gemici imiş, bu gemici yaptırdığı caminin içine de gemi halatlarıyla dekor vermiş.
Kerametleri olan bu gemiciye “Hacı Baba” deniliyormuş.
Köy ile ilgili son bir not: köy kahvesinde odun ateşinde yapılan çayı, mutlaka tadın.
Köyde bulunduğu söylenen şifalı çeşme, bugünkü “Horhor Çeşme” olabilir.
Köyde çok köpek var, dikkatli olmakta yarar var.
Kanyon, deniz seviyesinden 1000 metre yüksekliktedir.
Turun zorluk derecesi yüksektir, yani parkur en zor trekking alanlarından kabul edilir.
Marmara bölgesindeki trekking parkurları arasında en zorlusudur denebilir.
Kısa parkur nispeten orta zorluktadır.
Yerel rehber alarak kanyona girmeniz önerilir.
Ayrıca yanınıza kuru giysiler almalısınız, yürüyüş sırasında zaman zaman dereye giriliyor, giysiler ıslanıyor.
Sert tabanlı, kaymayan ve su geçirmeyen botlarınız olmalı, şort ve kısa kollu giysiler tercih etmemelisiniz.
Çünkü orman içindeki yürüyüşte çalı-çırpı çok bol ve ayak ve kollar çiziliyor. Yedek ayakkabı ve botta getirmelisiniz.

Yürüyüş parkuru
Yürüyüş parkuru başlangıcına ulaşmak için: Sansarak köyü meydanından kuzeye doğru ilerleyen 4 km bir stabilize yolu aşmak gerekiyor.
Bu yolun 3’ncü kilometresindeki uyarı tabelasından sonra yaklaşık 750-800 metre daha yürüdükten sonra kanyonun giriş levhasını göreceksiniz.
Buradan kanyonun girişi olan yıkık Değirmene ilerleyin ve kanyonun girişine ulaşırsınız.
Değirmen deyince, eski bir değirmen, yıkılmış, hasar görmüş durumda.
Değirmenin önünden, dereden karşıya geçin ve dere yatağını takip ederek yürümeye başlayın.
Başlangıçta taşlara atlaya sıçraya basarak ilerlersiniz.
Yürüyüş yolu: yani patika genellikle yoğun çalılıklar ve araçlar arasından geçiyor ve yoğun orman örtüsü nedeniyle çoğu yerde gözden kayboluyor.
Burada yapmanız gereken, işaretlere dikkat etmektir.
Yürüyüş parkurunda, orta zorluktaki ana parkur uzunluğu 1.7 km dir.
Parkur boyunca, kanyonun tam ortasından “Kayalıdere” akıyor ve buradan sonra İznik gölüne dökülüyor.
Bunun suyu temiz olduğundan, yaz aylarında derede yer yer oluşan havuzlarda suya girebilirsiniz.
Zaten kanyonda yürüyüş yaparken ayakkabıları çıkararak ve bu dereye bata çıka yürünüyor.
Ancak yağmurlu bir günde giderseniz, derenin suları çamur gibi akıyor, yüzemezsiniz.
Dere bazı yerlerde daralıyor, bazı yerlerde genişliyor, en derin yeri 150 cm civarındadır.
Ancak patikadan dere yatağına indiğinizde ise, yosunlar nedeniyle bu bölüm oldukça kaygındır.
Kısa parkuru kullandığınızda, yön levhasını takip ederek çıkışa yani toprak yola ulaşabilirsiniz.
Kısa parkur, tahmini yürüyüş süresi 3 saattir. Eğer çıkışı yani köye dönen yolu yakalayamaz iseniz, geri dönmeniz veya çıkış için ciddi yükseklikleri tırmanmanız gerekir, bu yüzden yerel rehber alınması gereklidir.



Uzun parkur
Ancak, kanyon içinde, çıkış tabelasından güneye doğru, dere boyunca devam ederseniz, ilkinden çok daha zor olan uzun parkura girersiniz.
Uzun parkur, zaman zaman dere yatağından saparak, yükselir ve sonrasında dik inişleri olan bir parkurdur ve köyün hemen dışındaki top sahasının yanında biter.
Uzun parkur, yani 7 km lik parkur, tahmini yürüyüş süresi 8 saattir.
Ama daha önce de belirttiğim gibi, uzun parkur kesinlikle profesyonel ekipmanı olan ve bu işi bilenler tarafından yapılır.























