Adana Karataş

Adana Karataş

Yaz aylarında, Adana ve çevresinde yaşayan insanların, dinlenmek ve denize girmek için tercih ettikleri başlıca yerdir. Ancak tarihi ve tarihi yerleri sevenler de, Karataş’ı ziyaret ettiklerinde Magarsus kenti kalıntılarından büyük keyif alacaklardır, Efes antik kentinin yaklaşık 3 misli büyük olduğu söyleniyor.

ULAŞIM

Adana’ya 47 km. uzaklıktadır. Bu mesafe otobüsle 45 dakika ve özel araçlar 30 dakika sürer. Karataş-Yumurtalık arasındaki mesafe: 45 km. dir.

Adana Karataş

GENEL

Yazının girişinde de belirttiğim gibi: Karataş, ülkemizin büyük nüfus yoğunluklu şehirlerinden biri olan Adana’nın, denize açılan iki noktasından biri. (Diğeri, Yumurtalık)

Karataş: Doğu Akdeniz bölgesinde, Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin yarattığı doğal sınırlar içinde kurulmuştur.

88 km. uzunluğunda deniz kıyısı bulunmaktadır.

Burada, birçok kamu kurum ve kuruluşuna ait tesis bulunuyor. Ayrıca: Orman Müdürlüğüne ait bir kamping yeri var. Yinede: birçok turistik tesis bulunmasından çok, daha çok yazlık konutların yoğunlaştığı bir beldedir. İlçenin nüfusu kış aylarında 10 bin iken, yaz aylarında 100 bini geçer.

Çukurova’da bulunan ilçe toprakları tamamen düz ovalık bir arazi yapısına sahiptir. Akdeniz kıyısında doğal kumsallar vardır. Kıyıdaki kumul setleriyle deniz arasında lagünler oluşmuştur. Sığ ve tuzlu suları olan bu lagünlerin çevresi bataklıktır.

Karataş’ta, çok önemli üç dalyan var. Bunlar: Hurmaboğazı/Akyayan, Akyatan ve Tuzla Dalyanı. Ayrıca: küçük bir balıkçı barınağı var. Bu dalyanlarda: çeşitli balık türleri bulunuyor.

Akdeniz’e özgü: kefal, çipura ve levrek balıkları, çok sayıda üretiliyor ve yetiştiriliyor. Özellikle: Tuzla dalyanında çıkan balıklar, ayrı bir lezzet taşımaktadır.

Bu arada: amatör balıkçılık yapmak da mümkün. Özellikle: Tuzla Dalyanında Karagöçerler’i öneriyorum. Ancak, kötü bir yolu var. Özellikle, yağışlı havalarda gitmek biraz sorunlu, tercih etmemenizde yarar var.

Adana Karataş

TARİHİ

Bölgede kurulan en eski uygarlık, Hititlerdir. Ayrıca Luvi krallığı ve Kizuvatna (MÖ 2000-1500) krallığı dönemlerine ait sikkeler bulunmuştur. Bölgede ilk yerleşim yeri antik Magarsus şehrindir. Yani Karataş ilçesinin tarihte bilinen en eski ismi “Magarsus” dur.

Bu antik kent, günümüzdeki Karataş ilçesinin 5 km batısındadır. Bu şehir, MÖ 7’nci yüzyılda koloni kenti olarak kurulur, Grek, Roma ve Bizans dönemlerinde de yerleşim görür. Öncelikle büyük ve geniş bir kalesi vardı. İlkçağdan Ortaçağ’a kadar Akdeniz ticaretini ellerinde bulunduran Fenike, Rodos, Girit, Venedik, Ceneviz ve hatta Portekizli deniz ticaret filolarının uğrak yeri olan bir ticaret şehridir.

Bu antik kentin önünde bulunan Dydimae denen iki ada üzerinde iki kalenin mimari kalıntıları görülür. Bunların kalıntıları, Karataş ve civarındaki köylerde yapılan Menzil Han ve İskele yapımında kullanılmıştır.

MÖ 547 yılında Magarkus şehri ve bütün Çukurova, Perslerin eline geçmiştir.

MÖ 331 yılından sonra bölgede Büyük İskender ve ardından Selevkosların hakimiyeti görülür.

Roma imparatoru Justinyen, Mısır seferine giderken, bölgeyi istila etmiş, Magarsus kalesini yıkmıştır. Harun Reşit, bölgeyi ele geçirince, Magarsus kentinin imarını, tahkimini ve iskanını yaptırır.

Homeros, İlyada destanında: Magarsus şehrinin, Misis’i kuran Mopsos’un Turuva savaşında tanışıp Çukurova’ya getirdiği Yunanlı Anfloksos tarafından kurulduğunu yazar. Ancak bölgeye hakim olma isteğiyle daha sonra ikisi de savaşa tutuşurlar.

Bir balıkçı tarafından 1980 yılında balık avı için suyun dibine daldığında suyun dibinde bulduğu ve daha sonra sudan çıkarılıp Adana Müzesine götürülüp sergilenen bronz heykel, Magarsus sanatının hangi düzeyde olduğunun kanıtıdır. Heykelin MÖ 1 ile MS 2’nci yüzyıllara ait olduğu düşünülüyor, MÖ 1’nci yüzyılda Eyalet valiliği yapan Çiçeron’a ait olma ihtimali yüksektir.

Büyük Türk denizcisi Piri Reis: 1517 yılında yazdığı Kitab-ı Bahri adlı eserinde Karataş hakkında şunları yazar “Cihan suyunun beri yanında Od kalesi dirler, denize karşı yüce bir yerde bir harap kale vardır. Ol kalenin altında yani lodos tarafında bir adacık var. Ol adacığa Porto Melun dirler. Küçük gemiler mezkür adacıkla kenar arasına girerler.”

1885 yılında Alishan isimli yazar Karataş Hakkında şunları yazar “Antik Magarsus’un bulunduğu Karataş burnunun üstünde şimdi birkaç harabe ile kuzey tarafında Sen Nikola adına yapılmış küçük bir kilise vardır. Kubbesi dört sütun üzerine kurulmuş olan bu kilisenin yanında lahit ve biraz ilerisinde de eski bir hamam ve sarnıç görülür.

Kilisenin güneyinde bir şatoyu andırır kare şeklindeki yapı kalıntısının sütunları durmaktadır. Burnun doğusunda eskilerin Didime dedikleri, iki küçük adada bazı inşaat kalıntıları vardır. Sahilde büyük bir han ile 50 hanesi Hıristiyanlara ait, Karataş köyü bulunur.”

Yakın tarihte Karataş, 1’nci Dünya Savaşından hemen sonra Fransızlar tarafından işgal edilir. Fransızlar, ermeni militanları ile birlikte yöredeki Müslümanlara eziyet ederler. Milli Mücadeleden  sonra, Karataş’a Selanikli göçmenler getirilerek yerleştirilir, bunlara toprak verilir. Karataş 1928 yılında uçak, 1957 yılında ise ilçe olur.

Peki buranın ismi niye Karataş? Karataş’a adını veren kara taş, volkanik patlamalardan geriye kalan bazalt taşlarıdır. Bölgede yapılan araştırmalarda ve kazılarda, bazalt taşlarla örülmüş bina ve yol örneklerine ulaşılması hedefleniyor.

NE YENİR

Adana yöresinin zengin mutfağı, Karataş mutfağını da etkilemiştir. Adana kebabı çok ünlüdür. Yanında bol yeşillik, ezme, salata yenir ve mevsimine göre ayran veya yöreye özgü şalgam suyu içilir. Tatlı olarak  halka tatlısı önerilir.

PLAJLAR VE KAMP ALANLARI

Karataş ilçesinin 60 kilometrelik kumsal alanı vardır. Bu alandaki plajlar: Atapark, Barınak, Mavikum, Orman altı, Tuzla, Bahçe, Harbiş’tir. Günübirlik tatilciler bu plajları kullanarak denize girebilirler. Aynı zamanda karavan ve çadır turizmi içinde uygundur.

BÜYÜK İSKENDER FESTİVALİ

Karataş ilçesinde, iki yıldır bu festival yapılıyor, tarihi Ağustos ayının son haftasında üç gün sürüyor. Festivalde ücretsiz halk konserleri düzenleniyor. Bu festivalin neden yapıldığını, niye isminin “Büyük İskender Festivali” dendiğini anlamadım, araştırdım öğrenemedin, sanırım Karataş ilçesinin tanıtımı için böyle bir festival düzenleniyor, iyi de ismi niye Büyük İskender?

Adana Karataş Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksek Okulu ve Uygulama Oteli

KARATAŞ TURİZM İŞLETMECİLİĞİ VE OTELCİLİK YÜKSEK OKULU VE UYGULAMA OTELİ

Çukurova Üniversitesine bağlı okul, 1994 yılında kurulmuştur. 2005 yılında ise Karataş ilçesindeki yerleşkeye taşınmıştır. Konaklama işletmeciliği bölümü örgün eğitim vermektedir. Bu bölümde, temel turizm branşları dersleri ağırlıklı olarak veriliyor. Karataş ilçesinde, okula ait uygulama oteli var. Otel özel işletmeye kiralanmış olup 50 oda, toplantı salonları, restoran, kafe, spor tesisleri ve yüzme havuzu bulunuyor.

Adana Karataş

GEZİLECEK YERLER

KARATAŞ MENZİL HANI

İlçe merkezinde çarşı içindedir. Pazaryeri denilen denize nazır bir tepe üzerindedir. Ancak günümüzde tamamen harabe halindedir.

Hanın kitabesinde yapının 1608 yılında Osmanlı döneminde Mir Ali isimli birisi tarafından yaptırılmıştır. Dikdörtgen planlı hanın batı kısmında temel hizasına kadar yıkılmıştır.

Güney kısmında iki tane bina vardır. Kuzeyde cümle kapısı vardır. Doğu kenarındaki mekanların bir kısmı sağlamdır. Yapıda ortada uzun bir avlu ve bu avlunun çevresinde sıralanan odalar bulunur.

Adana Karataş Akyatan Kuş Cenneti ve Yaban Hayatı Geliştirme Sahası

AKYATAN KUŞ CENNETİ VE YABAN HAYATI GELİŞTİRME SAHASI

Deltada bulunan lagünler ve göller, Akdeniz’in su seviyesinin düşmeye başladığı dönemlerde oluşmaya başlamıştır. (muhtemelen 10 bin yıl önce) Akyatan gölünün bulunduğu yerde: deltayı oluşturan nehirlerin yataklarından taşmaları sonucu, bataklık oluşur. Bu bataklık, daha sonra dalgaların taşıdığı kumların zamanla kıyıda oluşturduğu kordonla denizden ayrılır ve bugünkü durumunu alır. Yani, burası tipik bir alüvyon baraj gölüdür

Akyatan lagünü, 1988 yılında Sulak Alanları Koruma Sözleşmesi kapsamına alınmış ve 2005 yılında Yaban Hayatı Geliştirme Sahası olarak ilan edilmiştir.

Burası, Türkiye’nin en büyük lagün gölü ve kuş cennetidir. Yaz süresinde gölü besleyen suların azalması ve buharlaşması nedeniyle, göl alanı küçülür, suyun çekildiği alanlarda geniş çamur düzlükleri oluşur ve yaz sonuna doğru tamamen kurur. Çamur düzlükleri, özellikle gölün kuzeydoğu ve batı kesimlerinde görülür ve Kapıköy yakınlarındaki bazı adalar, kara ile birleşir.

Göl, güneybatıda bulunan 2 kilometrelik bir kanalla denize bağlanır. Göl suları yüksek olduğunda, kanal vasıtasıyla gölden denize, göl sularının düşük olduğu dönemlerde ise denizden göle su akışı olur. Bu yüzden, göl suyundaki tuzluluk durumu mevsimlere göre değişir.

Kışın ve ilkbaharda, drenaj kanalları ile taşınan sular ve yağışların etkisiyle, göl suyu tatlılaşır. Yazın ise yüksek buharlaşma ve denizden göle gelen tuzlu su girişi nedeniyle göl suyu tuzlanır. Tuzluluk oranı, denize bağlantılı olan yerlerde daha yüksek, kuzey kesimlerde yani drenaj sularının etkili olduğu yerlerde ise tuzluluk daha azdır.

Göl ile deniz arasında Türkiye’nin en büyük kumullukları vardır, bunların yükseklikleri 20 metreye kadar ulaşır. Bunlar yağışlı dönemlerde suyla dolar. Ayrıca kumulların kuzeydoğusunda, hiç kurumayan ve ekolojik açıdan önemli Tatlısu birikintileri ve bataklıklar vardır.

Deltalar: dünyanın en verimli doğal alanlarıdır. Bu yüksek verimin oluşturduğu yiyecek ağı, başka su kuşları olmak üzere değişik türden zengin bir yaban hayatının barınması ve beslenmesine olanak verir. Deltalar balıkların yumurta döktüğü, özellikle yavru balıkların beslendiği ve korunduğu alanlardır. Yapılan araştırma sonuçlarına göre: deltalar, balıkçılığın devamı açısından hayati öneme sahiptir.

Burada, nesli tükenme tehlikesi altında bulunan bitki türleri, memeli hayvanlar ve kuşlar bulunur. Bunlara örnekler: hayvanlar: saz kedisi, turna, yeşil kaplumbağa, caretta caretta, bitkiler: kum zambaklarıdır.

Lagün, 22 kilometrelik kumsalı ile caretta caretta kaplumbağalarına ev sahipliği yapar, bunların Akdeniz’deki en büyük yumurtlama alanı burasıdır.

Burası, fotoğraf çekmeyi seven doğa tutkunlarının yoğun tercih ettiği bir yerdir. Çünkü burada yıllık 300 binden fazla kuş göçü yaşanır ve meraklılarına bu kuşları izleme imkanı tanır. Dünya üzerinde en çok flamingo türü burada yaşar. 2015 yılında yapılan sayımda, lagün alanında 89.900 tane flamingo tespit edilmiştir.

Akyatan gölü, Doğu Akdeniz’in en zengin dalyanlarından birisidir. Denizle olan bağlantısı nedeniyle, göle beslenmek ve üremek için çok sayıda balık girer. Gölün denize açılan bölümünde, Karataşlı balıkçılar tarafından işletilen bir dalyan inşa edilmiştir.

Gölde bulunan balık türleri: sazan, aynalı sazan, yayın, yılanbalıı, levrek, kefal, çipura, yayın, gökkuşağı alasıdır. Gölde avlanan balıkların bir bölümü ihraç edilmektedir. Gölün doğu kesimlerinde, mavi yengeç avlanır. Ancak zaman içinde arkan kirlilik, bu göldeki balık popülesyonuna zarar vermektedir.

Adana Karataş Tuzla Gölü

TUZLA GÖLÜ

Çukurova Deltasında, balık stoklarının son yıllarda düşmediği tek sulak alan. Burada: üretilen ve yetiştirilen balıkların lezzeti bir başka. Yani: muhteşem bir lezzet.

Diğer lagunlarda olduğu gibi, burada da; çeşitli kuş türlerini görmekte mümkün. Bunlar: Turaç, Yaz Ördeği, Kocagöz, Akça Cılıbıt, Mahmuzlu Kış Kuşu ve küçük Sumru. Hiçbir turizm yatırımı bulunmayan bir yer. Daha önce söylediğim gibi, yine güzel bir görüntü, kuşlar sizi bekliyor. Yanınızda, dürbün ve fotoğraf makinesi bulunmalı.

Adana Karataş Mallos Antik Kenti

MALLOS ANTİK KENTİ

Evet, bugün Adana Karataş bölgesindeki Mallos ismiyle bilinen bir şehrin varlığı hakkında antik dönem yazarları ve diğer bazı kanıtlar bulunmaktadır.

Ancak Mallos şehrinin yeri net olarak bilinmemektedir. Muhtemelen: Ceyhan ırmağının batı kıyısındaki, şimdiki Kızıltahta köyünün bulunduğu yerdeydi. Ancak: şehrin kalıntıları, Ceyhan ırmağının alüvyonları altında kalmıştır.

Antik dönem yazarlarının şehirle ilgili bildirdikleri:

Dr Şaffer:

Mallos şehrinin Ceyhan nehrinin aşağı kesimlerindedir. Çünkü Ceyhan ırmağının üzerinden geçişini hesaba katarak, bu nehrin o zamanlar Karataş tepeler silsilesinin kısmen kuzeybatısından akmış olduğunu söyler. Coğrafi konum olarak bu yorumlar haklıdır.

O dönemki şartlar düşünüldüğünde, Misis, Mallos ve Magarsus un birbirleriyle çok sıkı bir ticari ilişki içinde olmaları gerekmekteydi.

Bu ilişkiyi sağlamanın tek yolu: Misis in bir iç liman halinde kullanılmasını sağlayan Pyramos (Ceyhan) nehriydi. Çünkü yağışların çok yoğunlaştığı ilkbahar ve sonbahar mevsimlerinde, bu üç kenti çevreleyen alan bataklık haline gelmekteydi.

Böylece herhangi bir zorluk karşısında, Mallos’a, Karataş ve Misis’ten kara yoluyla yardım gelmesi neredeyse imkansızdı.

H.Th.Bossert:

1949 yılında bölgede yaptığı araştırmalarda: Kızıltahta köyünde okuduğu bir yazıtta: kayıp kent Mallos’un Kızıltahta ve Terkeşen köyleri arasında bulunduğunu ve zamanla bu şehrin, Ceyhan nehrinin batı kıyısı boyunca çökeller altında kaldığını iddia etmiştir.

Strabon:

Geographika adlı eserinde: “Mallos’un Truva savaşından sonra bölgeye gelen Apollon’un bilici rahipleri Mopsos ile Amphilokhos tarafından kurulmuştur. Şehrin yerini ise şöyle tarif eder. “Ceyhan nehri (antik dönemdeki ismi Pyramus) ağzına yani denize yakın bir tepe üzerinde konumlanmış bir liman kenti” dir.

Büyük İskender zamanında, hayli gelişen Kahinler Kenti Mallos’tan bu tarihlerden sonra bir haber alınamamaktadır.

Sadece MÖ 67 yılında, ünlü Romalı Komutan Pompeius’un Mallos’a;  Kilikyalı korsanları yerleştirdiği bilgisine ulaşılmaktadır.

Vutras’ın Coğrafya Kitabı:

Mallos, Kilikya’da Tarsus şehrinin 63 km güneydoğusunda, Ceyhan nehri kıyısında kurulu, Mopsos Tapınağı ile meşhur bir kentin adıdır.” Şeklinde yazmıştır.

Alishan Sissounadlıl eserinde:

Mallos, Rupenler devrinde pek gelişmişti. Rupen, kızının on bin altınlık dotasını temin edebilmek için Haçlı şövalyelerine, bu paraya karşılık Mallos’un bütün köylerini, ekilmiş ve ekilmemiş arazilerini tutu olarak vermişti.” Şeklinde anlatmıştır.

Dr Bossert:

1950 yılındaki ön raporunda: Mallos’un toprak üstünde mevcut olan binaların hemen hepsinin civarda bulunan köylerdeki yapılar için bir gereç olarak kullanılmıştır.

Sadece Roma dönemine ait olup İslami devirlerde tamir edilen köprünün bir kısmı, Kızıltahta köyüne bağlı Akdeğirmen mevkii yanında kendisini muhafaza etmiş bir durumda bulunup, şimdi değirmen olarak kullanılmaktadır.” Şeklinde yazmaktadır.

Akdeğirmen’in hemen güneydoğu kısmında yaklaşık 400 m yakınında bulunan 9 gözlü bir köprünün kalıntısının, sular azalmaya başladığında ortaya çıkması, bu yapının Mallos’a ait olup olmadığı ile ilgili daha ayrıntılı inceleme yapılmasını gerektirmektedir.

Kızıltahta köyünde bulunan bir mermer yazıt:

Yazıtın bildirdiği yer, yazıtın bu günkü sahibi, eseri tesadüfen bulduğunu söylemiştir. Bu yazıtta “Flavia Procia şerefine bir Heroon inşa ettirmiş olan Mallos şehrinin adı geçmektedir.”

Bu suretle yazıtın, harabesi Kızıltahta köyünün hemen yakınında ve Ceyhan nehrinin batı kıyısı boyunca, toprak altında bulunan Mallos şehrine ait olduğu anlaşılmış bulunmaktadır.

Mallos bölgesinde toplanan keramik parçaları:

Bu parçalar, pek geniş bir Roma ve Bizans iskanının mevcudiyetini göstermektedir.

Nitekim Mallos’un Bizans döneminde Piskoposluk makamı olduğu bilinmektedir.

Roma çağından önceki iskan izlerini, yani Yunan ve daha eski olan Demir çağı buluntuları pek ender olarak görülmüştür.

Mallos’ta daha eski tabakaların halen toprak altında bulunduğu tahmin edilmektedir.

Asıl büyük şehir bir höyük üzerine kurulmamıştır.

Çünkü, gerek Mallos ve gerekse Magarsus şehirleri, hiç olmazsa Yunan devrinden itibaren gelişmeye başlamıştır.

Öte yandan, Mallos şehrinin sahası içinde, Kızıltahta köyü sakinleri tarafından “Terkeşen Höyük” adı verilen bir yükseklik mevcuttur, fakat bu tümsek gözle de farkedilebildiği gibi bir höyük olmayıp, tabii bir kayalığın oluşturduğu yüksekliktir.

Roma ve Bizans döneminde iskan görmüştür.

MALLOS SİKKELERİ:

Mallos kenti ilk olarak MÖ 5’nci yüzyıl ortalarından sonra kendi adına sikke basmaya başlamıştır.

Kent, kesintilerle olsa da Roma İmparatoru I. Valerianus dönemine (MS 253-260) kadar otonom ve yarı otonom olarak sikke basmaya devam etmiştir.

Her ne kadar kentin sikkeleri üzerine birçok araştırma yapılmış olsa da, bunlar daha çok katalog şeklinde yürütülmüş çalışmalar olduğundan, kente ait sikkelerde yer alan bazı tipler, henüz kesin olarak kimliklendirilmemiştir.

Kentin şehir yılı MÖ 68’de başlar.

MÖ 5’nci y üzyılda, bölgede yerel Syennesis Krallığının hakim olduğu, genellikle kabul edilen bir görüştür.

Bu dönemde, Mallos, gümüş stater ve oboller basmıştır.

Sikkelerde daha çok kentle ilişkili sembollerin yer aldığı otonom baskı ağırlık gösterir.

Bu sikkelerin üzerinde, MÖ 425-375 tarihleri arasında Mallos’un “Yunanca isminin kısaltmaları veya tam hali olarak MAP, MAPA, MAPAO, MAPAOTAN, MAAPO” yazıtları yer almaktadır.

Bu dönem baskılarında, en sık görülen sikke tipi: Athena başı, kanatlı tanrı, çift yüzlü baş, Bellerophontes, kuğu, insan yüzlü boğa başı veya ön gövdesi, Gorgon Medusa başı, baykuş, kaplumbağa ve Astragalos’tur.

Kentin erken tarihli sikkelerinde en sık karşılaşılan tip olan “kuğu” Mallos kentinin simgesi olabilir.

Bu simgeler, o dönemin kentlerinde veya kent devletlerinin bir nevi arması görevini görüyordu.

Kuğunun seçilmiş olması da tesadüf deildir.

Çünkü kentin doğusunda ve batısında iki adet lagün (Ağyatan ve Akyatan) bulunmaktadır.

Günümüzde de göçmen kuşların göç esnasında bir süre kaldıkları bu lagünlerde, öyle anlaşılıyor ki antik çağda da bolca kuğu yaşamaktaydı.

Bu dönemde en sık karşılaşılan diğer tip ise insan yüzlü boğa başı veya ön gövdesidir. Bu tasvirler: Pyramos (Ceyhan) nehrini temsil etmektedirler. Kentin sikkelerinde nehir tanrıları, bu dönemden sonra 4’ncü yüzyılda insan başı şeklinde, Helenistik dönemden sonra da insan şeklinde, yüzen nehir tanrıları olarak varlığını Roma dönemi sonuna kadar sürdürmüştür.

Mallos sikkelerinde, çift yüzlü erkek başı da sık görülen tiplerdir. Ancak bunların neyi veya kimi tespit ettiği, temsil ettiği anlaşılamamıştır.

MALLOS ANTİK KENTİ:

Kentin yeri:

Antik dönem yazarlarının yazdıkları ve sikkeler nedeniyle, Mallos kentinin varlığı kesindir. Ancak yeri bulunamamıştır. Çünkü Pyramus nehri kıyısındaki nehir, nehrin akış yönü değiştiği için, günümüzde denizden biraz içeride bir tepe/höyük üzerinde kalmıştır.

Bugünkü duruma göre, bu antik yerleşim muhtemelen Karataş ilçe merkezine 25 km uzaklıktaki Kızıltahta köyü civarında olmalıdır.

KENTİN KURULUŞ ÖYKÜSÜ:

1’NCİ GÖRÜŞ:

Antik dönem yazarları, kentin kuruluşunu efsanevi figürlere bağlıyorlar.

Mophos ve Amphilokhos adlı karakterlerin, Truva savaşı sonrasında bu kenti kurdukları rivayet edilmektedir. Amphilokhos genellikle kral ve kahin olarak tanımlanır. Strabon’a göre: bu iki kardeş Apollon’un yarı tanrı oğullarıdır. Tarihçi Yazar Amphiaras: Alkmaaion’un da oğullarının Truva savaşına tanıklık ettiklerini, nesiller boyu anlatmıştır.

Amphilochus ve Mopsos, Truva savaşından sonra gelip Mallos şehrini kurarlar. Daha sonra Amphilochus, Argos şehrine döner. Ancak buradan sonra tekrar Mallos şehrine dönüp yönetimde yer almak istediğini söyleyince, Mopsos ile çatışır. Aralarında düello yapılır, ancak ikisi de ölür ve birbirlerini görmeyecek şekilde gömülürler. Mezarlarının nerede olduğu bilinmemektedir.

2’NCİ GÖRÜŞ:

Bazı tarihçiler ise, kentte yaşayan bir gurup Argoslunun (Yunan kolonist) bu yerleşimi kurduklarını yazarlar.

MALOS-MAGARSUS BAĞLANTISI:

Yine yaygın görüşlere göre, antik çağlarda Didyma ve Miletos şehirleri arasındaki ilişkiye benzer biçimde, Magarsus/Magarsia’nın Mallos’un limanı olduğu yönündedir.

PYRAMOS (CEYHAN) NEHRİ:

Pyramos nehri, Ceyhan ilçesinden sonra Sirkeli köyü civarında, önüne çıkan orta yükseklikli dağ silsilesinin kuzey yamaçlarını takip eder ve Bebeli köyüne kadar geldikten sonra, burada doğal kesintiye uğrar ve  düzleştiği dar bir alanda, aynı 90 derecelik bir sapma ile yatak değiştirmiştir.

Bu değişikliğin, bir taşkın sebebiyle olduğu muhtemeldir. Nehrin Bebeli köyü civarında olağan yağmur yönünde dev bir bent yapar. Bundan daha önceki güzergahında olduğu gibi, kuzeydoğu-güneybatı uzantıları yüksekçe tepeler silsilesiyle, kuzey yamaçlarında devam etmiştir. Nehrin denize ulaşacağı yer, Akyatan Gölü ile Magarsus arasındaki dar alandır.

KIZILTAHTA KÖYÜ:

Kızıltahta köyü, bugün Pyramos nehrinin kenarında yer almaktadır.

Yani antik Mallos kenti bugünkü Kızıltahta köyünde ise, bu kent için “Pyramos kıyısındaki Antiokheia” olarak adlandırılması, yanlış olmaz.

TARİHİ SÜREÇ:

Tarihçi yazar Arrianus: Büyük İskender’in doğu seferini anlatıyor. Yazar, ünlü Arabasis isimli eserinde, Büyük İskender’in Tarsus’tan sonra Magarsus’a gelip Athena Magarsia’ya kurbanlar sunduğunu, ardından Mallos’a yürüdüğünü belirtir. Eserde bundan sonra anlatılanlara göre, hastalığı nedeniyle, Büyük İskender’in Mallos şehrinde bir dönem kaldığı anlaşılmaktadır.

Mallus şehrinde Amphilokhos’a adaklar adamıştır. Ayrıca İskender, şehri vergiden muaf tutmuştur. Çünkü şehir Argos kolonisidir ve kendisi de Herakles’in şehri Argot’da doğmuş olan İskender, Herakles’in soyundan geldiğini iddia etmiştir.

Büyük İskender, ayrıca: ordusunun geçmesi için, Pyramos nehri üzerine bir köprü yaptırmıştır.

Evet, Mallos şehri büyük öneme sahip olmasına rağmen, önemli bir cazibe taşımamaktadır.

Malloslu Krates:

Şehir MÖ 2’nci yüzyılda tanınan, en eski dil bilimcilerden biri olan Malloslu Krates’in doğum yeridir. Ancak o genç yaşta Tarsus’a taşınmış ve ardından Bergama’ya giderek akademik kariyerini orada geliştirmiştir. Malloslu Krates döneminin en önemli dil bilimcilerinden biri olmuştur.

Roma ve Bizans Dönemleri:

Helenistik dönemin ardından, Roma ve Bizans dönemlerinde şehirde yerleşim sürmüştür. Ancak zaman içinde nehir yatağının değişmesi, deniz ve lagün hattının değişmesi nedeniyle, kent yerleşiminin kayması ya da eski liman merkezinin terk edilmesi söz konusu olabilmektedir.

Arkeolojik buluntular, yazıtlar, seramikler, mimari parçalar, bölgedeki bazı köylerde ve özellikle kıyıya daha yakın yerlerde gözlemlenmiştir. Bu da kıyı değişimi, lagün oluşumu gibi doğal değişimlere bağlı olarak antik yerleşimin zamanla göç etmiş olabileceğini göstermektedir.

Nehir yatağı ve deniz kıyısındaki değişimler, antik kalıntıların yer değiştirmesine veya alüvyonların altında gömülmesine yol açmış olmalıdır.

Şehrin sonu:

Şehir: MS 964 yılında Bizans tarafından yakılıp yıkıldıktan sonra, tarihe karışmıştır. Kalıntıları ise, Ceyhan nehri alüvyonları altında kaybolmuştur.

 

Karataş Magarsus şehrin yerleşim planı

MAGARSUS ANTİK KENTİ

Yeri:

İlçe merkezinin batısında bulunan bu antik kent, ilçe merkezine 4 km batısında, Fener Burnu denilen bölgede Dört direkli mevkiindedir.

Neden “Dört direkli” denmektedir?

Çünkü Bizanslılar tarafından yapılmış olan kiliseye Türkler “Karakilise” demişler, ardından savaşta bu kilise yanınca “Yanıkkilise” diye adlandırılmıştır.

Bugün, burası herhangi bir kalıntı olmasa da “Dört Direkli” mevki olarak bilinir.

Peki “Kara kilise” nedir? Yine eski dönem yazarlarından Bağdatlı Ahmet yazdıklarına göre “Söylendiğine göre Kara Kilise Rumlar tarafından siyah taşlarla yapılmıştır. Burada harap olan şeyler arasında bir de kale vardır. Harun Reşit, Karataş’ın imarını, tahkimini ve iskanını emir eyledi ve buradaki mücahitlerin tahsisatına zam yaptı” İbn-ül Adim’in söylediklerine bakalım “Kara kilise veyahut Yanık kilise denen bu şehir eskidir.

Rumlar tarafından siyah taşlarla bina edilmiştir. Sonradan yine onların hücumuyla yıkılmıştır ki, bundan dolayı kendisine Yanık Kilise denmiştir. Şimdi harap bir vaziyettedir. Burası aslında bir kale imiş, deniz kenarındadır. Eski şehir de siyah taşlarla Rumlar tarafından bir tepe üzerinde kurulmuş olup içinde bir kalesi vardır ki bu da haraptır.”

Akdeniz’e girinti yapan bir burun üzerine kurulmuştur.

Denizden yüksekliği 20-50 metre civarında değişen bu tepelik bölge, yöredeki en yüksek yer konumundadır.

Ayrıca Akyatan ve Ağlatan gölleri arasındaki yaklaşık 12 km lik alan boyunca denize paralel olarak uzanmaktadır.

 

Şehrin ismi:

Şehrin ismi; buradaki tapınakta rahibelere verilen Magarsiya isminden türediği düşünülmektedir.

Antik dönem yazarlarından: Strabon, Mela, Plinius, Arrianos ve Pausanias gibi yazarların eserlerinde adı geçen şehir: tarihin farklı dönemlerinde Mallos, Pyramos kıyısındaki Antiokheia, Kara (veya yanık) Kilise, Od kalesi ve Dört Direkli isimleriyle anılmıştır.

 

Önemi:

Antik Magarkos kenti, liman aracılığıyla ticaret yapılmasını kolaylaştırması ve Ceyhan nehri kıyısında kurulmuş olan Mallos, Mopsouhestia (Misis) kentlerinin deniz bağlantısını sağlamış olması açısından, stratejik öneme sahip olmuştur.

Doğal limana sahip olan bu kentte artan ticaret ilişkileri nedeniyle ilerleyen dönemlerde dalgakıranların eklenmiş olduğu ve limanın genişletildiği bilinmektedir.

Magarsus kentinin kalesinin sağ batısında, Ceyhan nehrinin denize döküldüğü ve ticari yük gemileri, Magarsus denetiminde kalenin dibindeki batı kenarından Ceyhan nehrine girerek, bugünkü Kızıltaha köyünde yer alan antik Mallos kentine ulaşarak, getirdikleri yağ, şarap, sabun ve zeytini satıp, burada da tahıl, baharat, ipek ve canlı hayvan taşınmış olduğu tahmin edilmektedir.

 

Tarihi Süreç:

Şehir, MÖ 5’nci yüzyıldan itibaren: Syennesis Hanedanlığı, Pers İmparatorluğu, Makedonya krallığı, Seleukos krallığı, Ptolemalos krallığı, Roma imparatorluğu, Abbasi devleti, Ermeni krallığı ve Osmanlı imparatorluğunun hakimiyetinde kalmıştır.

Şehir, özellikle Roma döneminde önemli bir liman kenti olmuştur.

Roma İmparatoru Elagabalus (MS 218-222) döneminde Coloniae unvanı alan Mallos/Magarsus, MS 260 yılına kadar bir Roma kolonisi olarak kalmıştır.

Seleukos kralı IV Antiokhos döneminde, Magarsos ilk kez şehir statüsü elde eder.

Karataş’ta bulunan bir yazıt üzerindeki “Magarsos halkı” ifadesi değerlendirildiğinde, Karataş-Magarsos eşitlemesi yerindedir.

Roma imparatoru Elagabalus (MS 218-222) döneminde “Coloniae” unvanını alan Mallos/Magarsus MS 260 yılına kadar bir Roma kolonisi olarak kalır.

Geç Roma döneminde ise MS 4 ncü yüzyıldan itibaren bir Piskoposluk merkezi olmuştur.

MS 964 yılında Bizans İmparatoru II Nikephoros Phokas’ın (MS 912-969) bölgesi Abbasilerden geri almak için düzenlediği sefer sırasında yakılıp yıkılan kent, sonraki dönemlerde bir daha eski günlerine dönmemiş ve küçük bir liman yerleşkesi olarak varlığını sürdürmüştür.

Piri Reis:

Magarsus kalıntıları ve kalesi, Piri Reis’in kitabında Od Kalesi ve Osmanlı belgelerinde Vanir kababası adıyla geçmektedir.

 

Bir heykel:

Bir balıkçı tarafından, 1980 yılında balık avı için suyun dibine daldığında, suyun dibinde gördüğü ve günümüzde Adana Bölge Müzesinde sergilenen bronz heykel, Magarsus sanatının hangi düzeyde olduğu hakkında bilgi vermektedir.

Heykelin MÖ 1 ve MS 2 nci yüzyıllara ait olacağı düşünüldüğünden, MÖ 1 nci yüzyılda Eyalet Valiliği yapan Çiçeron a ait olma ihtimali de düşünülmektedir.

 

KENTİN YERLEŞİMİ VE GÜNÜMÜZE ULAŞAN KALINTILAR:

Magarsos antik kentine yönelik 1899 yılında Gewond Alisan tarafından yapılan ilk plan çalışması olarak tanımlanabilecek haritada: kentin orta bölümünde tapınak ile batı surları arasında kısa çizgilerle tanımlanan deniz ve kara yönünde oluşturulmuş surlara ilişkin izler görülmektedir.

Magarsos arkeolojik Sit alanı toplam 158 hektardır.

Magarsos antik kenti planlama alanı içerisinde, korunması gerekli anıtsal yapılar kimliğine sahip sur kalıntıları, tonozlu yapı, tiyatro, hipodrum, Bizans ve Osmanlı hamamı, sarnıçlar, çıkarılmış mezar odaları ile nekropol ve tanımlanamayan iki yapı kalıntısı olmak üzere toplam 11 yapı dışında herhangi bir yapılaşma bulunmamaktadır.

Kıyılar ise dalışa yasak bölge olarak ilan edilmiştir. Kentin bu yönünde denize düşmüş surlar ile antik limana ait olduğu düşünülen kalıntılar mevcuttur.

Doğu, batı ve kuzey yönlerinde, kara surları ve Sit alan sınırları ile örtüşen alanın kuzeybatı ve güneydoğusunda iki ayrı tatil sitesi, kuzeydoğusunda küçük ölçekli bir çiftlik yapısı antik Magarsos kenti ile sınır oluşturmakta ve kenti çevrelemektedir.

Alanda yapılan çalışmalarda, sit alanı sınırlarını da oluşturan surların dışında, yerleşimin varlığına dair herhangi bir arkeolojik kalıntıya şimdilik ulaşılmamıştır.

Magarsos antik kentinde genellikle tek katlı olan tonozlu yapı ve hamamlar ile nekropol alanında bulunan mezar odasında olduğu gibi, tonoz örtülü bu yapıların günümüze ulaşamayan tapınağın mimari özelliklerini söyleme olanağı bulunmamaktadır.

Magarsos yerleşiminde anıtsal yapıların ve yapı kalıntılarının kat durumun incelendiğinde, alandaki yapıların tümünün tek katlı olduğu görülmektedir.

Günümüzde sadece bulunduğu alandan dolayı Nekropol olarak nitelendirilen alan dışında, yapıların plan şemaları da toprak altında veya kalıntı olmaları nedeniyle okunamamıştır.

Anıtsal yapılar arasında plan şeması kısmen anlaşılabilen yapılar tiyatro, Osmanlı hamamı olarak tanımlanan yapı ve nekropol alanındaki mezar odasıdır.

Bu yapılardan planı en net okunabilen tiyatro, Klasik Helen tiyatro şemasını yansıtmaktadır.

Plan şeması net biçimde okunamamakla birlikte, tonoz örtülü ve iki eyvanlı olduğu anlaşılan Osmanlı Hamamı, erken Roma dönemine tarihlenmektedir.

Mezar odasının ize, üzeri tonozla örtülü kare bir mekan olmasının yanı sıra, duvar diplerindeki mezar yuvalarıyla tipik Roma dönemi mezar yapıları plan şemasına sahip olduğu söylenebilir.

 

MAGARSOS ANTİK KENTİNDE KORUMA ALTINA ALINAN ANITSAL YAPILAR:

Antik kentin güney bölümünün bir kısmını kaplayan alanda: 1 tiyatro, 1 hipodrum ve tanımlanamayan tonozlu bir yapı bulunmaktadır.

Diğer bölümde ise, sur kalıntıları, 2 hamam, 2 sarnıç, tanımlanamayan 2 yapı kalıntısı ve mezar odalarını da içeren 1 nekropol bulunmaktadır.

 

DENİZ VE KARA SURLAR VE KÜÇÜK KALE OLARAK TANIMLANAN KULE:

Magarsus sayısız akınlara uğradı, işgallerden kurtulamadı. Fenike, Rodos, Girit, Venedik, Ceneviz ve Portekiz filolarının uğrak yeri olan Magarsus’un görkemli kale duvarlarından bugün geriye pek az şey kalmıştır. Çünkü antik şehri, savaş ve işgallerin yanı sıra büyük depremlerden de nasibini aldı.

Evet, yerleşimde yapılan incelemelerde yüzeyde görüldüğü kadarıyla kuzey hattı boyunca devam eden yükselti, kuzey ve kuzeybatı yönünde yer alan sur kalıntılarının büyük ölçüde sağlam olduğu düşünülmektedir.

Surların, batı, kuzeydoğu ve doğu bölümü ise net biçimde algılanmaz.

Güneydoğu yönünde sur sistemi, Küçük Kale olarak tanımlanan mevcut kulesi ile birlikte yüzeyde görünmekte iken, güney yönünde bulunan deniz surlarının günümüze ulaşmış kısımlarının oldukça tahrip olduğu görülmektedir.

Magarsos antik kentinin, en geniş sınırlarının mevcut sur sistemi dahilinde olduğu bilinmekle birlikte, sur dışındaki yerleşimin varlığına dair herhangi bir arkeolojik kalıntıya ulaşılamamıştır.

Günümüzde insan eliyle veya doğa olayları ile tahrip edilmiş olan ve bütünsellik göstermemesi nedeniyle, yüksekliği ve uzunluğu tespit edilemeyen özellikle kuzey yönündeki sur kalıntılarının arazinin sürekli işletilmesi etkisi ile, toprak altında kaldığı görülmektedir.

1899 yılında hazırlanan kent planında: Karataş Burnu’nun doğu ve batısında, V şeklinde 5 kule ile desteklenen surların tanımlanmış olmasına karşılık, yerleşimin kuzeydoğu yönünde yer aldığı düşünülen iki kuleden sadece bir köşe kuleye yer verilmiştir.

Roma döneminde inşa edilen surların, günümüze ulaşan bölümlerinden de anlaşılacağı üzere, taban seviyesinde kesme blok taşların kullanıldığı ve surların sahip olduğu burç sayısının zaman içerisinde yapılacak kazılarla tespit edileceği anlaşılmaktadır.

 

HİPODROM

Alisan ın planında yeri belirtilmemiş olan Hipodrom, I Derece Sit alanının güneyinde ve deniz kenarında yer alan hipodromun tamamının, toprak altında olduğu ve yapının zemini ile arazinin doğal zemini arasında kot farkı olduğu için algılanamamıştır.

Geç Roma döneminde yapıldığı düşünülen ve kuzeybatı-kuzeydoğu doğrultusunda konumlandırılmış yarım daire plan şemasına sahip hipodrom amfisinin kuzeybatı yönünde yer alan oturma sıraları, arazi eğimi nedeniyle algılanamamıştır.

Buna karşılık hipodromun kuzeydoğu bölümünde sahne ve sahne gerisine (skene) ait büyük boyutlu blok taşlara rastlanmaktadır.

Yapının bulunduğu alanda günümüzde tarım yapılıyor ve bu yüzden hipodrom alanı tahrip edilmektedir.

Karataş Magarsus Tiyatro
TİYATRO:

Magarsus antik kentinde, günümüzde açığa çıkarılan en önemli eser 2500 yıllık antik tiyatrodur.

I Derece Sit alanı içindeki Hipodromun doğusunda bulunan tiyatro yapısı, Alisan tarafından 1899 yılında hazırlanan Magarsos kent planı paftasında, belirgin bir şekilde işlenmiş ve tiyatro olarak belirlenmiştir.

Tiyatro için, 1988 yılında başlatılan kazı çalışmaları, 1997 ve 2013-2014 yıllarında sürdürülmüştür.

Tiyatro için 1997 yılında yapılan kazılarda yapı temellerinde kalker taşı, orkestra kısmında da kısmen mozaik kaplama kullanıldığı tespit edilmiştir.

Helenistik döneme ait tabak, kaseler, Roma dönemine ait çeşitli cam şişe parçaları, MÖ 4’ncü yüzyıldan başlayarak MS 9’ncu yüzyılda Bizans dönemine kadar kullanılmış sikkeler bulunmuştur.

2013-2014 yılı kazılarında ise tiyatro yapısının toprak altında bulunan amfi (cevea) bölümü büyük ölçüde açığa çıkarılarak, güney yönüne bakan bir yamaca yaslanmış ve sahne ve sahne gerisi (orkestra ve skene) bölümleri ise kazı çalışmalarının sürdürülememesi nedeniyle toprak altında bırakılmıştır.

Tiyatro kazılarında ortaya çıkan cam şişe parçaları, yapının Roma dönemine tarihlenmesini sağlarken, sikke buluntuları da tiyatronun sonraki dönemlerde Bizanslılar tarafından da bir süre kullanıldığını göstermektedir.

Evet tiyatronun genişliği 30 metre ve uzunluğu 150 metredir. Yaklaşık 3 bin kişi kapasitelidir.

Helenistik dönemde, denizin hemen kenarında bir tepeyi oymak suretiyle, arazinin doğal eğiminden yararlanılarak ve yerel kireçtaşı bloklar kullanılarak inşa edilmiştir.

Tiyatronun en dikkat çekici özelliklerinden biri, deniz kıyısına bu kadar yakın olması ve günümüzde de hala Akdeniz’den gelen esintiler eşliğinde tarihi atmosferin hissedilmesidir. Yani, bu tiyatro, antik dönemde deniz manzaralı yapılmış tek tiyatrodur.

 

SARNIÇLAR:

Antik kentin III Derece Sit alanı bölgesinde sarnıç olduğu düşünülen, birbirinden bağımsız iki yapı bulunur.

A Sarnıcı:

Tamamı planlama alanı olan Magarsos antik kenti içinde ve kentin kuzeybatı bölümünde bulunan, günümüzde tamamen toprak altında olduğu için plan şeması, sarnıcın üst örtüsü, kullanılan malzeme ve ölçüleri de çözümlenememiştir.

İzlerden okunabilen kısımlardan Roma döneminde yapılmış kare formda bir yapı olabileceği düşünülür. Sarnıcın kesme taşlarla inşa edildiği bilinmektedir.

 

B Sarnıcı:

Kentin yaklaşık olarak merkezinde, Osmanlı ve Bizans hamamlarına yakın bir mesafede bulunan, diğer alanlara kıyasla daha küçük kotta yer alan ve dikdörtgen şemalı olduğu gözlenen kalıntının, Roma döneminde yapılmış bir sarnıç olduğu düşünülmektedir.

Günümüze sadece bir duvarı ulaşabilen yapının özgün boyutlarının, işlevinin ve plan şemasının temel seviyesini açığa çıkaracak bir arkeolojik k azı ile tespit edileceği anlaşılmıştır.

Günümüze ulaşan kalınlığı 50-65 cm ve uzunluğu 4-8 metre olduğu düşünülen tek duvar kalıntısında kullanılan kesme taş ve tuğla malzeme, yapının yığma  teknikle inşa edildiğini gösterir.

 

HAMAMLAR:

III Derece sit alanı içinde iki farklı hamamdan kalma olduğu düşünülen, birbirinden bağımsız iki ayrı kalıntı bulunmaktadır.

İlk kalıntının malzeme ve malzeme kullanım tekniğinden hareketle, Osmanlı döneminde yapılmış bir hamamdan kalmış bir bölüm, bu hamama çok yakın mesafede bulunan diğer kalıntının ise Bizans döneminde yapılmış bir hamam kalıntısı olduğu söylenebilir.

 

Osmanlı Hamamı:

Hamam antik kentin yaklaşık olarak merkezinde, diğer alanlardan daha küçük kotta yer almaktadır.

Hamamdan kalma kalıntı, Bizans dönemi hamam kalıntısı olduğu düşünülen yapının yaklaşık 20 m kuzeybatısındadır.

Günümüzde tamamen toprak altında olması nedeniyle plan şeması ve cephe unsurları anlaşılamayan hamam, arazi zeminiyle arasında oluşan kod farkından dolayı bir höyük görüntüsü vermektedir.

Mevcut duvar kalıntılarından kesme taş malzeme ile yığma tekniğiyle inşa edildiği anlaşılan hamamın içine girilebilen küçük bir bölümde, beşik tonozla örtülü iki eyvan tespit edilmiştir.

Hamamın yakınında bulunan ve Erken Roma dönemine tarihlenen yazıtlı bir heykel kaidesinin ortaya çıkartılması sırasında ağır tahribata uğradığı anlaşılmaktadır.

Bu nedenle hamamın yapım tarihinin tespit etme imkanı bulunmamaktadır.

 

Bizans Hamamı:

III Derece arkeolojik sit alanı içindeki kalıntı, kentin yaklaşık olarak merkezinde, diğer alanlardan daha düşük kotta ve Osmanlı hamamı olduğu düşünülen yapıya kuzeydoğu yönde yakın konumdadır.

Günümüze sadece bir duvarı ulaşabilmiş olan yapının özgün boyutlarının, işlevinin ve plan şemasının temel seviyesini açığa çıkaracak bir arkeolojik kazı çalışması yapılmamıştır.

Mevcut duvar kalıntısından, kesme taş ve tuğla malzeme ile yığma tekniğiyle inşa edildiği anlaşılan yapının Bizans döneminde yapılmış bir hamam olabileceği düşünülmektedir.

 

TAMAMLANMAYAN YAPI KALINTILARI:

Magarsos antik kenti içinde işlevi tanımlanamayan ve tonozlu yapı kalıntısı olarak isimlendirilen yapı kalıntıları bulunmaktadır.

 

Tonozlu Yapı Kalıntısı:

Yapı kalıntısı Hipodromun üst kısmındadır.

Günümüzde neredeyse tamamı toprak altında olan ve tonozlu üst örtüsünün bir kısmı toprak üzerinde olduğu için tonozlu yapı kalıntısı olarak isimlendirilen kalıntı, arazi zeminiyle arasında oluşan kot farkı nedeniyle bir höyük görünümündedir.

Plan şeması ve cephe özellikleri anlaşılamayan yapının duvar kalıntılarından, kesme taş ile yığma tekniğiyle inşa edildiği anlaşılmaktadır.

Yapının içine girilebilen küçük bir bölümü, dikdörtgen planlı tonozlu bir mekandan ibarettir.

Kalıntının Geç Roma döneminde yapılmış ve yakındaki Hipodrom yapısıyla ilişkilendirilebilecek bir yapı olduğu düşünülmektedir.

 

A Yapı Kalıntısı:

Athena Magarsia Tapınağının güneyindedir.

Arazi zeminiyle arasında oluşan kot farkı nedeniyle daha düşük kotta yer almaktadır.

Osmanlı ve Bizans hamamlarına kuzey yönde çok yakın mesafede bulunan A yapı kalıntısı, günümüze sadece bir duvarı ulaşabilmiş olan yapının özgün boyutlarının, işlevinin ve plan şemasının temel seviyesini açığa çıkaracak bir arkeolojik kazı ile tespit edilmesi mümkün olacaktır.

Mevcut duvar izlerinden kesme taş ve tuğla malzemeden, yığma tekniğiyle inşa edildiği anlaşılan kalıntının, Athena Magarsia Tapınağına yakın konumda olması, bu izlerin tapınağa bağlı bir yapıdan kalma olabileceğini düşündürür.

Bu durum dikkate alındığında, yapının tapınakla eş zamanlı veya tapınağın inşasından önce ya da sonra inşa edilmiş olabileceğini düşündürür. A yapı kalıntısı, Roma döneminde inşa edilmiş olmalıdır.

 

B Yapı Kalıntısı:

Kuzeybatıdaki sarnıcın güneyindedir.

Günümüzde tamamen toprak altında olan kalıntı, arazi zeminiyle arasında oluşan kot farkından dolayı bir höyük görüntüsü vermektedir.

Plan şeması ve cephe özellikleri anlaşılamayan yapı kalıntısına ait duvar izinden, yapının kesme taş ve tuğla malzemeden yığma tekniğiyle inşa edildiği anlaşılmıştır.

İşlevi bilinmediği için tarihlendirilmemiştir. Kullanılan malzeme ve malzeme tekniğine göre Roma döneminde inşa edilmiş olmalıdır.

 

NEKROPOL

Magarsos antik kentinin kuzey ve kuzeybatı bölgelerinde sınırları ve büyüklüğü tespit edilmekle birlikte, geniş bir alana sahip olduğu düşünülen Nekropol bulunmaktadır.

Üzerinde kaçak kazılar dışında herhangi bir bilimsel kazı çalışması yapılmamıştır.

Tarımsal faaliyetler sonucu, ölçüleri tam olarak anlaşılamayan bir lahit kapağı bulunmuştur.

Nekropol alanında kaçak kazılar ile tahrip edilen yaklaşık 1.65 x 4 m ölçülerinde, üzeri tonoz örtülü adı bilinmeyen bir mezar odası tespit edilmiştir.

Plan şeması, malzeme, ölçü ve malzeme kullanım tekniklerine bakılarak mezar odasının Roma dönemine ait olduğu düşünülür.

 

ATHENA MAGARSİA TAPINAĞI:

Günümüze ulaşamamış olan ve Alisan ın 1899 tarihinde yapmış olduğu Magarsos kent planında, tiyatronun kuzeyinde hafif eğimli bir alanda gösterilen tapınak, Roma dönemine tarihlenir.

Tiyatronun 200 m kuzeyindeki yüzey taramalarında, tapınağa ait altyapı, üstyapı ve sütun parçaları bulunmuştur.

Tapınak alanında ortaya çıkarılan Roma dönemi sikkeleri üzerinde betimlenen yapının tapınak olabileceği düşünüldüğünden, Athena Magarsia Tapınağının iki odalı ve tonozlu bir yapı olduğu söylenebilir.

Yapının Roma sikkelerinde betimlenmiş olması tapınağın Erken ve Geç Roma dönemi aralığında yapılmış olabileceğini düşündürür.

Yapım tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte, Mallos kentinin MÖ 4 ve 5 nci yüzyıllarda Kilikya da kendi sikkelerini basan kentlerden birisi olduğu da bilinmektedir.

Mallos gibi Tarsos, Solai, Issos, Nagidos, Kelenderis ve Kilikya  kentlerinde MÖ 450 ile 323 yılları arasında çeşitli staterlerin basılmış olması bu savı desteklemektedir.

Evet yerel bir tanrıça olan Athena adına Magarsia’ya adanmış olan tapınak, Helenistik dönemde tüm Doğu Akdeniz’deki en önemli kehanet merkezlerinden birisidir.

Yöredeki insanlar ve deniz aşırı yerlerden gelenler, burada konaklıyor, dua ediyordu. Yani bir nevi istişareye yatıyorlardı. Gece gördükleri rüyaları tanrılardan gelen mesaj olarak kabul edip, rahiplere anlatıyorlar, onların yorumlarını dinliyorlardı.

Tapınağın yaklaşık 14 metre yükseklikte olduğu düşünülüyor. Tapınağın temel kısmında bir “kara taş” bulunduğuna ilişkin bilgiler olduğu, Karataş ilçesinin adının buradan geldiği tahmin ediliyor.

Antik dönem yazarlarından Arrianos’un aktardığına göre: Büyük İskender, Perslerle yapacağı İsos savaşından önce, MÖ 333 yılında, Ceyhan nehri üzerine bir köprü yaptırmış, Soli’den Megarsus a yürümüş ve oradan Athena Megarsis e ve şehrin efsanevi kurucusu Amphiaraos oğlu Amphilochus a kurban adamıştır.

Tapınağın; Roma İmparatorluğu döneminde, Hıristiyanlığın kabulünün ardından kilise olarak kullanıldığı belirtilmektedir.

Evet sonuç olarak bu önemli tapınak, günümüzde henüz gün yüzüne çıkarılamamıştır.

 

MAGARSUS LİMANI

Liman, Magarsus antik kentini barındıran ve Fener Burnu olarak bilinen oluşumun doğu yakasındadır.

Burada Magarsus antik kentinin limanı tespit edilmiştir.

Ancak limana yönelik herhangi bir çalışma yoktur.

Bu yüzden Magarsus limanının teknik detayları bilinmiyor.

Kent merkezinden limana doğru, diğer bölgelerdeki keskin falezlerin aksine hafif eğimli bir topoğrafik yapı söz konusudur.

Bu durum limana ulaşımı kolaylaştırmaktadır.

Ayrıca denizden gelindiğinde kente geçişe imkan vermektedir.

Kuzeyden başlayıp güneye inan bu yamaca yerleştirilen limanın kara tarafında, maalesef herhangi bir özgün mimari kalıntı görülmemektedir.

Bu bölgede, limanın hemen kuzeyinde betonarme bazı yapılar yapılmış ve bu yapılara yönelik bahçe düzenlemeleri ve teraslar bulunmaktadır.

Limanın kara yönünde muhtemel kalıntıların bu uygulamalar sırasında tahrip edildiği veya bu inşaatların altında kaldığı düşünülür.

 

Mendirekler:

Magarsus limanındaki mendirek ve/veya dalgakıranların günümüze ulaşabilen kısımları tespit edilememiştir.

Doğu Mendireği ve Batı Mendireği olarak adlandırılan iki temel unsuru bulunan bu liman, kısmen doğal sebepler, kısmen de insan müdahalesiyle tahrip olmuştur.

Bu iki mendirek birbirine belli bir açıyla yaklaşan ve eksenleri kesişen bir yapıya sahiptir.

Her iki mendireğin ucu arasında, gemilerin giriş ve çıkışlarına imkan verecek şekilde yaklaşık 25 metrelik bir giriş açıklığı bırakılmıştır.

 

Doğu Mendireği:

Magarsus limanının iki ana bileşeninden biri olan Doğu Mendireğinin üzerinde, bugün kısmen yıkılmış niteliksiz betonarme bir iskele bulunmaktadır.

Bu betonarme iskele, büyük oranda antik mendireğin üzerine oturtulmuştur.

Bu iskele yapılırken, antik mendireğe kısmen zarar vermiştir.

Limanın hemen kuzeyinde bulunan birkaç modern yapı yapılırken, bu iskelenin de o yapılara hizmet vermek üzere inşa edildiği kesindir.

Bugün doğu mendireğinin liman içine bakan yüzü, kumluk plaja kadar izlenebilmektedir.

Mendireğin limanın içine bakan yüzü ölçüldüğünde yaklaşık 35 metrelik bir uzanım görülürken, limanın dışına bakan doğu yüzü esas alınarak yapılan ölçümlerde 60 m lik bir uzanım görülmektedir.

Bunun temel nedeni, limanın dışına bakan yüzünde malzeme birikimi olmasıdır.

Mendireğe ait döşeme taşları yer yer izlenebilmektedir.

Ancak bunlar da tahrip olmuştur.

Doğu mendireğine ait malzemenin su üzerine pek çıkmadığı, genellikle suyun 0-20 cm altında olduğu, yer yer ise daha derinlere doğru indiği görülmektedir.

Betonarme iskelenin yapımı sırasında, yüzeydeki malzemenin zemin tasfiyesi amacıyla alınmış veya sökülmüş olma ihtimali yüksektir.

Ancak betonarme iskelenin ayakları arasındaki boşluklarda bile özgün döşeme taşları rahatlıkla görülebilmektedir.

İzlenebilen döşeme taşlarının kireçtaşı özelliklerini yansıttığı söylenebilir.

Ölçülebilen döşeme taşlarının ortalama boyutu 50 x 100 cm dir.

Mendireğin uç kısmında ise, görece olarak daha büyük boyutlu taşlar kullanılmıştır.

Mendireğin uç kısmı, suyun sert baskısını hafifletmek için hafifçe yuvarlatılmıştır.

Böylece mendirek ucu hem güçlü bir statiğe sahip olmuş hem de verilen dönüş sayesinde yumuşak bir tasarıma dönüşmüştür.

Mendireğin üst yüzeyindeki eni yaklaşık 5 m iken, sualtında görünen tabana yayılım yaklaşık 12 metredir.

 

Batı Mendireği:

Limanın bir diğer ana bileşeni Batı Mendireğidir.

Doğu mendireği ile arasında kara yönünde yaklaşık 50 metrelik bir mesafe bulunmaktadır.

Batı mendireği, kumsaldan itibaren – 20 cm kotunda başlamakta ve daha sonra yer yer su yüzeyine çıkmaktadır.

Başlangıç noktasından itibaren kireçtaşı olma olasılığı yüksek, kesme taş malzeme kullanılarak yapılmış döşemeler görülebilmektedir.

Doğu mendireğine oranla daha uzun bir yapıya sahip bu mendireğin devamında da düzgün kesme döşeme taşları yer yer izlenmektedir.

Batı mendireğinde, modern çağda herhangi bir insan müdahalesi olmamıştır.

Mevcut deformasyon büyük oranda su yükselmesi ve bu baskısı, fırtına, tektonik veya dip hareketleri gibi doğal sebeplere bağlı olarak oluşmuş olmalıdır.

Doğu mendireğinin düz bir hat üzerinde uzanmasının aksine, Batı merdireği, karadan itibaren denize doğru 15 metre uzandıktan sonra yaklaşık 45 derecelik bir açıyla sola dönmekte ve doğu mendireğinin ucuna doğru 55 m boyunca uzanmaktadır.

Bu dirsek oluşumu, bu tarafta asıl mendireğin büyük oranda karadan alüvyon akışı ile denizden gelen kum birikmesi sonucu toprak/kum altında kaldığı ve mendireğin sadece 15 m lik kısmının suya doğru uzandığı, 55 m lik geri kalan kısmın ise dalgakıran olarak tasarlandığı ihtimalini ortaya koymaktadır.

 

ADALAR-DYDİMAE

Kıyıdan yaklaşık 1 km açıkta yer alan, halk arasında Gavur Adası ve Türk Adası olarak bilinen iki adacık bulunur.

Antik dönem denizcilik kaynaklarında, Didymos adıyla bölgede duraklanabilecek bir liman olarak tanımlanan bu adalara, 19’ncu yüz yılda bile kıyıya yanaşamayan gemilerin yanaştığı bilinmektedir.

 

DOĞU ADASI

Bu ada, kıyıdan yaklaşık 1.1 km açıktadır.

Batısında bulunan diğer adayla olan mesafesi ise 500 m civarındadır.

Adanın yüzeyinde herhangi bir yerleşim izinin yanı sıra bitki örtüsü veya toprak da bulunmamaktadır.

Tamamen kayalık bir yapıda olan Doğu adasının deniz seviyesinden yüksekliği 1.5 m dolaylarındadır.

Ancak ada üzerinde yapılan araştırmada, adanın tamamen antik taş ocağı olarak kullanıldığı, bu sebeple ada yüzeyinin yer yerdeniz seviyesine ve altına indiği görülmüştür.

Ada yüzeyini oluşturan kütlesel kayalık oluşum, farklı ebatlardaki antik yapı taşı elde edilecek şekilde kesilerek buradan inşa malzemesi elde edildiği anlaşılmaktadır.

Yer yer büyük blok taş olacak şekilde malzeme kesilirken, yer yer bölge için standart denilebilecek 50 x 100 cm boyutlarında taş alınmıştır.

Bunun sonucunda bazı bölgelerde geniş boşluklar oluşmuştur.

Bu ada üzerinde de bitirilmeden bırakılmış taş yerleri ve formları rahatlıkla görülmektedir.

Adanın anakaraya bakan ve korunaklı kuzey kıyısında, bir kaya üzerinde palamar deliği görülmüştür.

Bu palamar halkası, antikçağdan yakın çağa kadar adanın gemiler için yanaşabilecekleri ve kullanılan bir yer olduğu bilgisini teyit eder.

Palamar babası, dik bir kayalık çıkıntıya oyulmuştur.

Palamar halkasının çapı yaklaşık 13 cm civarında, derinliği ise 15 cm civarındadır.

Halkanın bulunduğu noktadaki düz kayalık sahil, bir platform işlevi görerek, adaya yanaşan gemilerin buradan çıkarılan malzemeyi rahatlıkla bindirmelerine de olanak sağlayacak niteliktedir.

 

BATI ADASI

Bu ada, Doğu Adasının 420 m batısında, modern Karataş limanının dalgakıran ucuna ise 350 m uzaklıktadır.

Anakaraya olan uzaklığı 600 m civarında olan Batı adası, ortalama 7500 m karelik bir alanı kaplar.

Ada yüzeyinin deniz seviyesinden yüksekliği, orta bölgelerde azami 1 m dolaylarında, kenarlarda ise deniz seviyesindedir.

Ada üzerinde yaz aylarında restoran olarak kullanıldığı öğrenilen bir niteliksiz yeni yapı bulunmaktadır.

Bu adanın yapısı, yakınındaki Doğu Adasından çok za bir farklılık göstermektedir.

Adanın kuzey kıyısı kısmen kumsaldır.

Ada yüzeyi tamamen kayalık olup buradaki kayalığın da bölge morfolojisiyle uyumlu bir şekilde kireçtaşı olduğu görülür.

Batıdaki ada üzerinde yapılan incelemelerde, yapı elamanları görülmüştür.

Ada yüzeyinde çeşitli boyutlarda ve formlarda olan ve ada yüzeyine dağılmış yapıtaşları vardır.

Bunların en belirgin özelliği renkleri ve taş ürünüdür.

Bu taşlar, bölgenin malzemesinden farklı olarak açık renge sahiptir.

Bu guruptaki taşların gri ve kahverengi tonlarındaki kireçtaşından ziyade mermer benzeri bir kaya türünden üretildikleri anlaşılmaktadır.

Beyaz renkli mermer yapı taşları incelendiğinde, yuvarlak veya kavisli bir yapının inşasında kullanılmış olmaları muhtemeldir.

Taşların çoğunun kullanıldıkları yapıda, yuvarlak bir hat oluşturacak şekilde tasarlandıkları açıkça görülmektedir.

Yine taşlar neredeyse tümünde hem kenet hem de zıvana izler görülmektedir.

Modern yapının önünde, aynı renk ve malzemeden üretilmiş iki adet sütun başlığı görülmektedir.

Bu başlıklarda zıvana yuvaları ve akıtma kanalları açıkça görülmektedir.

Adadaki bir diğer gurup yapı kalıntısı ise, kısmen yıkılmış, kısmen de iyi durumda olan taş sırasıdır.

Adanın batı ve kısmen kuzey yönünde bulunan bu taş sırası, adanan bu yönde kıyı çizgisini de oluşturmakta ve düşük kotlu bu kısımlara suyun geçişini engellemektedir.

Bu duvar kalıntısı, bir mekan oluşturmaktan çok bir alanı çevrelemek veya korumak için inşa edildiği açıktır.

Adanın üzerinde herhangi bir yerleşim izi yoktur.

Zaten büyük oranda kayalık olan ada yüzeyinde yerleşime ilişkin muhtemel temellerin toprak altında kalması gibi bir durum söz konusu değildir.

Bu nedenle adanın sürekli yaşama imkan sağlayacak kalıcı bir yerleşim yeri olmadığı düşünülür.

 

Adana Karataş Akdeğirmen

AKDEĞİRMEN

Kızıltahta mahallesinde ve Ceyhan nehri üzerinde kurulmuştur.

Roma mimarisiyle yapılmıştır. 1700 yıl önce Roma döneminde inşa edilen Akdeğirmen’de yerel halk tarafından 1960 yılına kadar buğday unu üretildiği ancak daha sonra değirmenin bakımsızlığı nedeniyle kapandığı söyleniyor. Ama neden kapanmış, çevre köylerden gelenler değirmen yapısının tahta ve demirlerini yağmalamışlar, ardından da yapıyı yakmışlar. (yangın izleri bugünde görülmektedir.)

Değirmen kısmı iki katlıdır. Altında bulunan köprünün, sadece nehrin karşı tarafından ayakta kalmış 4 gözü görülebiliyor, yani yıkılmış.

Evet Akdeğirmen ve değirmene giden yol üzerindeki köprü günümüzde bakımsızlık nedeniyle harap halde, yani buraya gidip görmek isterseniz, beklentiniz çok olmasın. Çünkü köprünün kötü olması nedeniyle, aracınızı bırakıp, değirmene ulaşmak için bir süre yürümeniz gerekiyor.

Adana Karataş Yedi Kardeşler Türbesi ve Anıt Ağaç

YEDİ KARDEŞLER TÜRBESİ VE ANIT AĞAÇ

Yöre halkının çok tanrılı dine inandığı dönemde, 6 kardeş, halkı tek tanrılı dine inanmaya davet eder. Ancak bu kardeşlere sadece 1 çoban inanır. Yöre halkı 6 kardeşi ve 1 çobanı öldürür, yedisini de palamut ormanlarının içine gömerler. Sonra halk, Allah’ın bir olduğuna inanınca, bu yedi kişi kıymete biner ve şimdiki türbelerini yaparlar. Bundan dolayı, buraya yedi kardeş ziyareti denir.

Anıt ağaç yaklaşık 500 yıllıktır.

Adana Yumurtalık

Adana Yumurtalık

Adana şehrinin, Akdeniz’de kıyısı bulunan ilçelerinden biridir. Adana’nın sıcağından bunalanların uğrak yeri. Deniz manzarası ile ünlüdür.

Adana Yumurtalık
Adana Yumurtalık

ULAŞIM

Adana il merkezine, 81 km. uzaklıktadır. Ceyhan ve Yakapınar üzerinden gidiliyor. Ceyhan ilçesine ise: 30 km. uzaklıktadır. Yol güzel.

Adana Yumurtalık
Adana Yumurtalık
Adana Yumurtalık

GENEL

Yumurtalık “yumurta yuvası” anlamına gelir.

Yumurtalık’ın güney ve doğusunda İskenderun körfezi, kuzeyinde Ceyhan ilçesi, kuzeybatısında Adana, Batısında ise Karataş ilçesi vardır. Adana’nın Akdeniz’e kıyısı olan iki ilçesinden biridir.

İlçenin toplam sahil şeridi 55.22 km. dir.

Yumurtalık: temiz, berrak denizi ve yaklaşık 1 kilometrelik geniş plajı ile cazip bir tatil merkezidir. Turizm bölgesinde toplam 5 kilometre uzunluğunda sahil bandı bulunur.

Özellikle hafta sonlarında sahil çok kalabalıktır. Adana’da yaşayan birçok kişinin burada yazlık konutları vardır.

Tatil sezonu boyunca pek çok günlük ziyaretçi gelir. Yaz döneminde Yumurtalık ilçesinin nüfusu 30-40 bin kişilere kadar yükselir.

Havası oldukça güzel, Adana şehir merkezine göre serindir.

Bakü-Ceyhan petrol boru hattı Yumurtalık’ta sonlanır. Yani Yumurtalık limanından büyük petrol tankerlerine petrol yüklenir.

Adana Yumurtalık Ayas PlaJı

Yumurtalık-Ayas Plajı

Adana il merkezine 80 km uzaklıktadır. Plajın uzunluğu 600 metre ve genişliği ise 50 metredir.

Buranın daha önce mavi bayrağı varmış, ama iptal edilmiştir. Doğru dürüst bir tesis yoktur. Deniz hemen derinleşmiyor.

Deniz berrak ve güzel, plaj kum, kumu güzeldir.

Bunun yanında: özellikle ilçe merkezinin batısında, devlete ait çeşitli kamplar bulunmaktadır. (Emniyet Müdürlüğü “Polis Kampı”, Devlet Su İşleri, Tarım Kredi, Köy Hizmetleri, Gençlik Kampı Tesisleri var )

Ayrıca, Yumurtalık belediyesinin halka açık kamp alanları bulunmaktadır. Her yıl, çok sayıda vatandaş, belediyenin kamp alanından yararlanmaktadır. Kamp alanlarında, her türlü alt ve üst yapı mevcuttur.

Adana Yumurtalık

Kaplumbağalar

Yumurtalık sahilleri, 4 milyon yıldır bu bölgede yaşayan, dünyada sadece 1000 çift kaldığı düşünülen, yeşil deniz kaplumbağaları (Chelonia mydas) nın dünya popülasyonunun % 60’ı ve ayrıca bir çok Caretta Caretta kaplumbağalara ev sahipliği yapıyor.

Ayrıca bir tatlı su kaplumbağası türü olan Nil Kaplumbağasının (Trionyx triunguis) da yaşam alanıdır.

Nesli tükenme tehlikesi altındaki bu türler, Yumurtalıkta, komşu Karataş ilçesindeki Akyatan sahilinde ve Dalyan’daki İztuzu plajında yumurta bırakmaktadır.

Zaten buranın Yumurtalık ismi de, bu kaplumbağa yumurtlama alanı olmasından gelir.

 

Balıkçılık

Yumurtalık yöresine yolunuz düşerse, balık yemeden ayrılmayın, sahilde güzel balık restoranları var, menüyü kontrol ederek bu restoranlarda güzel bir balık menüsü yemelisiniz.

İlçede sahilde bulunan bazı köylerde balıkçılık yapılıyor. Bu köylerde, çeşitli büyüklükte balıkçılık tekneleri var.

Denizde avlanma derinliği 70 metreyi buluyor. Buraya has balıklar: kefal, lagos, karagöz, melanur, istavrit, lüfer, levrek, çupra, barbunya, sardalya, gümüş, karides, mercan, torik ve arı balığıdır.

Yumurtalık ve civarında çıkarılan “King Karides” özellikle dünyaca meşhurdur.

Adana Yumurtalık

TARİHİ

Yumurtalık: İskenderun körfezinin kuzeyinde, MÖ 4’ncü yüzyılın son çeyreğinde, Büyük İskender’in Pers İmparatoru Dara’yı mağlup etmesinden sonra, İskender’in halefi olan Makedonyalı komutanlar tarafından bir liman şehri olarak kurulmuştur.

Bu yeni kurulan kente, eski Yunancada “keçi” anlamına gelen “Aıks” sözcüğünden türetilmiş “Aigeai” ismi verilmiştir.

Çünkü, bununla ilgili bir efsane vardır.

Söylenenlere göre: Büyük İskender, Pers ordusunu yenerken, boynuzlarına meşaleler bağlı keçileri Perslerin üstüne göndermiş, Persler büyük bir ordunun üstlerine geldiğini düşünerek kaçmışlar ve savaşı İskender kazanmıştır.

Ermeni krallığına bağlı Lajazzo (Ayas) şehri, 1261 yılında Venediklilere kiraya verilir. Kentin asıl gelir kaynağı olan deniz ticaretini ellerinde tutan Venedikliler, şehre “Lajazzo” ismini verirler.

1268 yılında bölge Memlukler tarafından ele geçirilir ve Halep Beyliğine bağlanır.

Marko Polo, 1269 yılında şehri ziyaret eder. Limanın Venedikli ve Cenovalı tüccarlarla dolu olduğunu ve bunların ipek, altın, yün, hububat ve baharat ticareti yaptıklarını yazar. 1271 yılında Çin’den dönüşünde, kenti ikinci defa ziyaret eder.

1517 yılında bölgede Yavuz Sultan Selim vasıtasıyla Osmanlı hakimiyeti görülür.

Cumhuriyet devrinde, Nahiye merkezi Ayastan Yumurtalık’a taşınır. 1933 yılında nahiye olan Yumurtalık, 1959 yılında Adana’nın bir ilçesi olur.

1974 yılında oyuncu ve film yönetmeni Yılmaz Güney, Yumurtalık hakimi Sefa Mutlu’yu öldürülmesi olayının ardından Yumurtalık’ta tutuklandı.

Yumurtalık Meslek Yüksek Okulu

YUMURTALIK MESLEK YÜKSEK OKULU

Çukurova Üniversitesine bağlı olarak, 2000 yılında kurulmuştur. İktisadi ve İdari Programlar Bölümleri, Turizm ve Otelcilik, Teknik Programlar Bölümünde Su Ürünleri, Petrokimya Seracılık ve Bahçe Kültürleri programlarıyla açılmıştır.

Okul, 2017-2018 eğitim öğretim yılında, 3 amfi ve 16 derslik, 15 laboratuvar ve öğrenci kantini olan 7 bin metre karelik kapalı alana sahip olan yeni hizmet binasında faaliyetlerine devam etmektedir.

 

GEZİLECEK YERLER

Adana Yumurtalık Lagünleri-Yumurtalık Tabiat Koruma Alanı, Milli Park
Adana Yumurtalık Lagünleri, Yumurtalık Tabiat Koruma Alanı, Milli Park

 

YUMURTALIK LAGÜNLERİ-YUMURTALIK TABİAT KORUMA ALANI-MİLLİ PARK

Park alanı, Adana il merkezine 55 km, Yumurtalık ilçe merkezine 30 km ve Karataş ilçe merkezine 35 km uzaklıktadır.

Adana-Karataş-Yumurtalık yolu asfalttır. Adana-Ceyhan-Yumurtalık yolu da asfalttır.

Yumurtalık lagünleri: Ceyhan nehrinin denize döküldüğü yer ile Yumurtalık körfezi arasında kalan lagünler, tatlı ve tuzlu su bataklıkları, geniş çorak düzlükler, çamur düzlükleri, sazlıklar, ıslak çayırlar, kumullar ve Halep çamı ormanlarından oluşan oldukça kompleks bir yapıya sahip sulak alan sistemidir.

Burası, bölgedeki diğer lagünlerin aksine düzensiz kıyı çizgisine sahiptir birçok noktada denizle birleşir.

Eski Ceyhan nehri eski yatağı, alanı ikiye böler.

Eski nehir yatağı kuzeyinde, Çamlık lagünü ile geniş çorak düzlükler, bataklıklar ve tuzlu çayırlarla çevrili Ömer, Yapı ve Darboğaz gölleri yer alır.

Göllerin derinlikleri 20-60 cm arasında değişir.

İlkbahar ve yaz aylarında, gölün bir kısmı kuruyunca, özellikle kuzeyde geniş çamur düzlükleri ortaya çıkar.

Tatlı suyun, kumullardan göle sızdığı bölümlerde, sazlıklar vardır.

Tuzcul bataklıklar ve çamur düzlükleriyle çevrili olan Çamlık Lagünü: Ömer gölü, Yapı gölü, Darboğaz gölü ve daha küçük Kaldırım gölü, kış aylarında su seviyesi yükseldiğinde, tek bir büyük göle dönüşür.

Ömer gölü ve Çamlık lagünü arasındaki bir yarımada üzerinde: 59 hektarlık alanı kaplayan, Türkiye’nin nadir Halep Çamı ormanlarından biri bulunur.

Alandaki bataklıkların bir bölümü, tarım alanına dönüştürülmüştür.

Batı bölümde, büyükbaş hayvanların otladığı, geniş ıslak çayırlar vardır.

Yelkoma Lagününün ağzında, eski Ceyhan ağzında ve Çamlık Lagününün Yumurtalık körfezine açıldığı yerde, dalyanlar vardır.

Eskiden burada balıkçılık kooperatifleri vasıtasıyla balıkçılık yapılıyormuş ama bölge Milli Park ilan edilince 1994 yılından sonra dalyan özelliği kalmamış.

Adana Yumurtalık Milli Park
Adana Yumurtalık Milli Park

Yumurtalık lagünlerinde, 272 bitki ve 252 kuş türü bulunur. Alanda değişik türden binlerce ördek, sakarmeke, flamingo, kılıçgaga, akça cılıbıt ve küçük kum kuşu gibi kuş türleri kışlar ve geçmişte bunların sayısının 70 bini aştığı söylenir.

Bölge, 1993 yılında, 1’nci Derece Sit alanı olarak ilan edilmiş ve korumaya alınmıştır.

1994 yılında ise, Bakanlar Kurulu kararı ile, Tabiatı koruma alanı olarak ilan edilmiştir.

2008 yılında ise, yine bu bölge Bakanlar kurulu kararı ile “Milli Park” olarak ilan edilmiştir.

Yumurtalık körfezi, nesli tehlike altındaki yeşil kaplumbağanın Akdeniz’de bilinen tek kışlama alanıdır.

 

YUMURTALIK SERBEST BÖLGE

Milli Park Alanının doğusundadır.

Burada: ağır metal endüstrisi tesisleri ve Irak petrollerini taşıyan boru hattının ulaştığı bir tanker dolum tesisi bulunur.

Bakü-Ceyhan Petrol Boru Hattı ile Orta Asya Petrolleri de buraya taşınmaktadır.

Dev dolum tesislerinin bulunduğu bölgede, bir de termik santral bulunmaktadır.

Daha doğuda, İskenderun körfezinin karşı tarafından da petrol rafinerisi, ağır metal ve çimento fabrikaları bulunur.

Bugüne kadar büyük çaplı bir kaza meydana gelmemiştir.

 

ANTİK LİMAN

Ayas kalesinin koruduğu liman, oldukça geniş bir koyun, küçük bir halicinin kenarına kurulmuştur.

Bu koy, dar bir deniz boğazından karanın içine girerek kaleye doğru olabildiğince genişleyen bir koy haline gelir.

Doğal bir dalgakıran vardır.

İnsan eliyle yapılmışa benzeyen, şerit halinde uzanan koy ile denizi birbirinden koparır, daracık bir boğaz sayesinde deniz ile koyu birbirine bağlar.

Koyun tam ortasında: küçük bir adacık ve üzerinde kız kalesi bulunur.

Denizdeki dalgalar yüksek geldiğinde, en fazla 6-7 metre kalınlığındaymış gibi bir görüntü veren bu kayaların üzerinden zıplayan dalgalar koyun içine düşebilmektedir.

Ancak, bu doğal set, denizdeki gemilerin koy içine girmesine izin vermez ve limanın emniyetini sağlar.

Böylece antik dönemlerde, çok önemli işlev sağlamıştır.

Adana Yumurtalık Ayas antik kenti
Adana Yumurtalık Ayas antik kenti-Aigaiai

AYAS (AİGEAİ-YUMURTALIK) ANTİK KENTİ

Öncelikle şunu bilmekte yarar var, aynı isimli bir antik kent, günümüzde Manisa kentinde de bulunmaktadır.

KURULUŞU;

Şehrin kuruluşuna ait 2 iddia var.

1-Basılmış madeni sikkeler, Aigeai şehrinin geçmişinin, en fazla MÖ 2’nci yüzyıla kadar uzandığını gösterir.

2-Şehir, MÖ 4’ncü yüzyılın son çeyreğinde, Büyük İskender’in Pers İmparatoru Dara’yı yenmesinden sonra, İskender’in halefi olan Makedonyalı Komutanlar yani Seleukoslar tarafından bir liman şehri olarak kurulmuştur.

 

İSMİ:

Bu yeni kurulan kente, eski Yunanca’da “keçi” anlamına gelen “Aiks” sözcüğünden türetilmiş “Aigeai” ismi verilmiştir.

Çünkü bununla ilgili bir efsane vardır.

Söylenenlere göre: Büyük İskender, Pers ordusunu yenerken, boynuzlarına meşaleler bağlanmış keçileri Perslerin üstüne göndermiştir.

Persler büyük bir ordunun üstlerine geldiğini düşünerek kaçmışlar ve savaşı İskender kazanmıştır.

Kent: Helenistik dönemde Aigeai, Roma döneminde Aegeai, Orta çağda İtalyan denizciler ve tüccarlar tarafından Ajazzo ve Lajazzo, İslam dönemlerinde ise Ayas ismini kullanmıştır.

 

YERİ:

Kent: antik dönemde, Kilikya Pedias (Ovalık Klikya) bölgesinde, Ceyhan (Pyramos) nehrinin doğusunda, İskenderun körfezinin batısında, Misis ve Davudi dağlarının (Parion Oros) güneyinde yer almaktadır.

Bugün ise, Ayas antik kenti: Yeniköy deresi kenarında, korunaklı doğal bir barınağın hemen üzerindeki bir yükseltide kurulmuştur.

 

ÖNEMİ:

Antik dönem yazarlarından: Pausania, Tacitus ve Strabon, eserlerinde Aigeai antik kentinden söz etmişlerdir.

Orta çağ boyunca yoğun bir yerleşime sahne olan Ayas, kale ve liman çevresinde gelişmiştir.

Romalılar döneminde, Suriye’ye giden yol üzerinde, önemli bir liman, garnizon kenti ve konaklama yeri olarak kullanılmıştır.

Bizans döneminde de bu özelliklerini geliştirerek devam ettirmiştir.

Şehir, Haçlı seferlerinin bir sonucu olarak, ticaret yolunun değişmesi sonucu, daha 12’nci yüzyılın başından itibaren, önemli bir ticaret merkezi olma yolunda canlanmaya başlamıştır.

Kentin ticari önemi, Ortaçağ da daha da artmıştır.

Ortaçağ döneminde, Anadolu’nun iç kesimlerine dağılan kervan yollarının ana limanı ve başlangıç noktası burasıydı.

 

ŞEHRİN TARİHİ GEÇMİŞİ;

 

SELEUKİD HAKİMİYETİ-HELENİSTİK DÖNEM:

MÖ 333 sonbaharında, Makedonya Kralı Büyük İskender: Kilikya bölgesine girer, bahar ayında ise Aigea yakınlarında bulunan İssos’ta yapılan savaşta, III Dareios yönetimindeki Pers ordusunu yener.

Kilikya satraplığına: Kral muhafızlarından Nikanor oğlu Balakros’u atar.

 

Kilikya Topraklarının Paylaşılması:

Büyük İskender’in MÖ 323 yılında, Babil’de ölümünün ardından, İmparatorluğun toprakları komutanları arasında paylaşılır.

Kilikyanın kıyı kentlerini: Ptolemaioslar, Kilikyanın doğu kıyısı ve iç kesimlerini Seleukos krallığı alır.

Seleukos kralı III Antiokhos’un; MÖ 197 yılında, Ptolemaios Kralı V Ptolemaios’a karşı başlattığı büyük deniz harekatının çıkış noktası: Aigeiai’dir ve bu savaş sonucunda, tüm Kilikya, Seleukos Hanedanlığı hakimiyetine girer ve yoğun bir Hellenleşme süreci başlar.

 

Aigeai kentinin kurulması ve şehrin ismi:

Şehir:  I.Seleukos Nikator (MÖ 323-281) döneminde, Makedonyalı asker koloniler tarafından, Büyük İskender’in anısı için kurulmuş olmalıdır.

İsmini ise Makedonya’nın başkentinden almıştır.

 

Şehrin kurulmasıyla ilgili iddialar:

Bazı iddialara göre, şehir Büyük İskender tarafından kurulmuştur.

İddialara göre, bu yeni kurulan kente, eski Yunanca’da “keçi” anlamına gelen “Aiks” sözcüğünden türetilmiş “Aigeai” ismi verilmiştir.

Çünkü bununla ilgili bir efsane vardır. Söylenenlere göre: Büyük İskender, Pers ordusunu yenerken, boynuzlarına meşaleler bağlanmış keçileri Perslerin üstüne göndermiştir. Persler büyük bir ordunun üstlerine geldiğini düşünerek kaçmışlar ve savaşı İskender kazanmıştır.

Evet yukarıda belirttiğim gibi, bu iddiaların doğruluğunu gösteren kanıt yoktur.

Sadece: antik dönemde, bu iddia ile ilgili olarak, roma İmparatorluk dönemine ait birçok sikke üzerinde, Büyük İskender, keçi, boynuzlarına yanan meşaleler takılmış keçi betimlemeleri bulunmuştur.

 

Büyük İskender:

Büyük İskender’in İssos savaşı öncesinde hazırlık yaptığı ve zafer kazandığı bu bölgedeki: Alexandria, Aigeai, Epiphaneia ve Hierapolis/Kastabala kentleri, Büyük İskender’in sikkelerinde yüceltilmiş ve onu bir saygınlık değeri olarak kullanmıştır.

Ayrıca Eigeai kenti: Eugenes soylu kökenli olma özelliği kazanmak için, mitolojik kurucusunun Argoslu kahraman Perseus olduğunu iddia etmiştir.

Kentin, Makedon kökenlerine ilişkin betimlemeler, Helenistik dönemin erken sikkelerinden itibaren, Argos ile akrabalık bağları ise Roma İmparatorluk dönemi sikkelerinde görülebilmektedir.

 

Evet biz yine şehrin kuruluşuna dönelim.

Seleukid Kralı IV Antiochos Epiphanes döneminde (MÖ 175-164): ovalık Kilikya’da bulunan Alexandreia, Hieropolis, Castabaia, Algaea (Yumurtalık), Mopsus (Misis) ve Adana şehir idare meclisleri: kralın izniyle ve onun adına ve onun portresini taşıyan sikkeler basabiliyorlardı.

Kilikya bölgesinde Seleukid hakimiyeti, bölgenin sadece ovalık kısmında, Romalılar gelinceye kadar devam eder.

Bu daracık bölgeyi ellerinde tutabilmek için, Seleukidler, buraya sıkıca sarılmış ve müthiş bir Helenleştirme faaliyetine başlamışlardır.

Bu dönemde, İssos Körfezini kontrol altına almak amacıyla donanma üssü olarak kurulan kent, zamanla ticari liman olarak da önem kazanmıştır.

Aigeia kentinin batısında, Zeytinbeli Köyü civarında bulunan III Antiokhos dönemine ait, MÖ 3’ncü yüzyıl sonu ve 2’nci yüzyıl başına tarihlenen bir yazıtta: Aigeai ve Kydnos nehri kıyısındaki Antiocheia (Tarsus) arasında bir uyum anlaşması yapıldığı yazılıdır.

Böyle bir anlaşma yapılmasındaki ana neden: muhtemelen Aigeai şehrinin önemli bir stratejik ve ticari liman olması ve Tarsus şehrinin kara yollarının kavşağında bulunması nedeniyle ulaştığı öneme, deniz ticaretinde de ulaşarak iki kentin birbirlerine rakip duruma gelmiş olmalıdır.

Seleukos Kralı IV Antiokhos Epiphanes, Klikya kentlerine bağımsız olarak sikke basma izni vermiştir.

Aigeai kentine ait en erken sikkeler, IV Antiokhos Epiphanes (MÖ 175-164) dönemine aittir.

Şehre ait sikkelerin büyük çoğunluğunun, MÖ 2’nci yüzyılın ikinci yarısı ile MÖ 1’nci yüzyılın başlarına ait olması, bu dönemde kentin refah seviyesinin oldukça yüksek olduğunu belirler.

IV Seleukos’un ölümünden sonra (MÖ 95/94) Aigeai kenti, muhtemelen korsanların kente saldırmasını engellemek için, kutsal ve dokunulmaz “hiero kai asylos” olduğunu, sikkeler üzerinde ilan etmiştir.

 

Romalıların bölgeye müdahalesi:

Roma İmparatorluğu, MÖ 102 yılında, Akdeniz’de ortaya çıkan korsan tehlikesine karşı, Marcus Antonius’u görevlendirmiştir.

Böylece, bölgeye doğrudan müdahale etmiştir.

Bölgede, korsanların güçlenmesini engellemek için, birtakım adımlar atan Pompeius; Kilikya’nın doğu bölümünün kontrolünü, Tarkondimotos adında, yerel bir krala bırakmıştır.

Seleukos Hanedanın bölgedeki hakimiyetinin bitmesinin ardından, Aigeai kenti MÖ 64-67 yılları arasında, Tarkondimotos yönetimindedir ve küçük bir krallık şeklinde varlığını sürdürmüştür.

Sinoplu ünlü Coğrafyacı Strabon: Aigeai kentini, Mallos’dan sonra, demirleme yeri bulunan küçük bir köy olarak tarif etmektedir. Hatta: kentin bataklık ve önemsiz bir yer olduğunu yazar. Bu tanımlama ilginçtir. Çünkü: MÖ 175-164 yıllarından beri sikke basan, refah düzeyi yüksek olan kentin, küçük bir köy olarak tanımlanması değişik yorumlara neden olmuştur.

Hatta, Helenistik dönemde, Aigeai kentinin asıl yerleşim yerinin liman yerinden uzakta, belki de Misis ve Davudi Dağlarına yakın bir bölgede ve dağınık bir yerleşme düzeninde olduğunu düşündürür.

 

ROMA İMPARATORLUK DÖNEMİ:

Roma döneminde, Aigeai kenti, limana yakın iki tepe üzerinde, genişleme göstermiştir.

 

Julius Caesar dönemi:

Julius Caesar, MÖ 47 yılının Nisan ayında, İskenderiye’den Tarsos’a gelmiştir.

Kilikya’da kaldığı süre içinde, Kilikya kentlerini gezmiş ve özellikle Aigeai kentinin sorunlarıyla ilgilenmiştir.

Julius Caesar, MÖ 47 yılında Pompeius tarafında yer almış ve Tarkondimatos’un bölgedeki hakimiyetini kaldırmıştır.

Aigeai kentinin ayrıcalıklarını kabul ederek özgür şehir statüsü vermiştir.

Aigeai kentinin asıl gelişimi; MÖ 47 yılı sonbaharında yaşanmıştır.

MÖ 47 yılından sonra, Aigeai kenti, yeni bir takvim kullanmaya başlamıştır.

Aigeai kenti, Roma İmparatorluk sikkelerinde tarihlerin bu takvime göre yer alması, kentin “era” olarak MÖ 47 Ceasar erasını kullandığını göstermektedir. (Era: kentin vergilendirme, resmi kayıt veya tarih hesaplamalarında, başlangıç alınan yerel takvim yılı demektir.)

MÖ 47 yılındaki sikkeler üzerinde, ön yüzünde şehir tanrıçası, başında kent surlarını temsil eden tacıyla birlikte resmedilmiştir.

Tanrılardan: Herakles ve Athena’ya saygı gösteriliyordu.

 

Marcus Antnius dönemi:

Julius Ceasar’ın MÖ 47 yılında öldürülmesinden sonra, Marcus Antonius, MÖ 42 yılı sonbaharında, doğuda Partlara karşı sefere çıkmadan önce, Anadolu ve Doğu Akdeniz’i güvence altına almak için, Mısır tahtında bulunan VII Kleopatra ile Tarsos şehrinde buluşmuş ve anlaşma yapmıştır.

Bu buluşma sırasında, Antonius’un, Kleopatra’ya hediye olarak: Suriye sahilleri, Dağlık Kilikya bölgesi sahillerinin büyük bir kısmını ve Kıbrıs’ı vermiştir.

Hediye olarak verilen bölgelerin ortak özelliğinin: gemi yapımına uygun sedir ormanlarının bulunmasıdır.

Antonius, MÖ 39 yılında, Kilikya Eyaletinde yaptığı düzenleme sonucunda, Ovacık Kilikya’nın doğusunu, Suriye Eyaletine dahil etmiştir.

Dağlık Kilikya ve Ovalık Kilikya arasında kalan kesimi ise, yerel krallardan Tarkondimotos’a vermiştir.

MÖ 34 yılında, Parth seferini zaferle tamamlayan Antonius, bu zaferin anısına, Kilikya’yı ve Suriye’yi Kleopatra’nın oğlu Ptolemaios Philadelphos’a hediye eder.

 

Tiberius dönemi:

İmparator Tiberius döneminde de, şehirleşme ve Romalılaştırma politikası devam etmiş ve MS 17 yılında, II Tarkondimotos’un ölümü üzerine Ovalık Kilikya, Roma eyaleti olan Suriye’ye bağlanmıştır.

Evet, Roma döneminde, Kilikya şehirleri arasında büyük bir rekabet yaşandığı bilinmektedir.

Aigeai ve büyük bir şehir olan Tarsos arasında da çekişme vardı.

Aigeai bu dönemde özgürdü ve stratejik öneme sahip donanma üssü olarak kullanılmıştır.

Özellikle, MS 2’nci yüzyılın ilk yarısından itibaren, İmparatorluğun doğusunda giderek artan Pers ve Sasani saldırılarına yönelik yapılan askeri seferler sırasında, stratejik önemi nedeniyle Kilikya ve Doğu Akdeniz’in en büyük askeri ve ticari limanlarından biri konumuna gelmiştir.

Samothrake ve Afrika’nın Rusicade kıyısında bulunan yazıtlarda: Aigeai li denizcilerin isimlerinin olması, Aigeai kentinin deniz ticaretinde önemli bir konumda olduğunu gösterir.

Hatta, Aigeia kentinin Roma imparatorluk döneminden itibaren ticari liman olarak önem kazanmasının kanıtı olarak Pseudo Kos, Rhodos, Knidos Dressel türü ticari amfora buluntularından anlaşılmaktadır.

 

Nero dönemi:

İmparator Nero: (54-68) döneminde, Mallos ve Aigeai tersanelerinde savaş gemilerinin yapıldığı bilinmektedir.

MS 55 yılında, Partlara karşı savaş için görevlendirilen Romalı Komutan Domitius Corbulo, deniz yoluyla Aigeai limanına gelerek Suriye valisi Ummidius ile buluşmuştur.

Romalı komutan, Suriye valisinin getirdiği Kapadokya birliklerinin komutanlığını da üstlenmiştir.

 

Nerva dönemi:

Aigeai kenti, İmparator Nerva (MS 96-98) adına sikke basmıştır.

Bu sikkelerin arka yüzünde adalet ve dürüstlüğü sembolize eden, elinde terazi ve bereket boynuzu tutan Dikaiosyne betimlenmektedir.

Ayas İmparator Nerva bronz büstü

İmparator Nerva’nın denizde bulunan bronz büstü:

Nerva’nın çok kısa süren imparatorluğuna rağmen, Aigeia kentinde Nerva’ya ait bronz büst, balıkçılar tarafından denizden çıkarılmıştır.

Nerva’nın İmparatorluğu sırasında sadece üç portresinin yapıldığı bilinmektedir.

Bu portrelerde, Nerva’nın en karakteristik özelliği, az kırışık alın, kemerli burun yapısı, küçük dudaklar, küçük ama kuvvetli çene ve elmacık kemiklere sahip olmasıdır. Yumurtalık’da 1984 yılında balıkçılar tarafından denizden çıkarılan ve bugün Adana Müzesinde sergilenen, oldukça küçük ölçekli bronz büstün, benzer özellikler göstermesi sebebiyle İmparator Nerva’ya ait olduğu düşünülmektedir.

Evet eser oldukça küçük boyutludur ve yaklaşık 15 cm yüksekliğindedir.

Bronzdan döküm tekniğiyle yapılmıştır.

Ancak zaman, deniz suyu ve batık ortamının etkisiyle eser oldukça tahrip olmuş durumdadır. Başın üst kısmı ve yanlarında kopmalar, yüzlerde çökme, yüzeyde siyahlaşma ve patina tabakası oluşmuştur.

Büst üzerinde imparatorun zırhlı (muhtemelen lorica/zırh kıyafeti) betimlemeye ait izler olduğu, üzerindeki zırhın göğüs kısmında bir Victoria (Zafer Tanrıçası) figürü bulunduğu görülmektedir.

Bu dönemde: Asklepieion’da Asklepiad (hekim) olarak görev yapan Tyana’lı Apollonios yaptığı başarılı tedaviler ile ünlenmiş, insanlar onu görmek için Aigeai şehrine akın etmiştir.

Ayas Hadrian dönemi Sikkeleri
Hadrian dönemi:

MS 129 yılında, İmparator Hadrian’ın Tarsos’tan gelip kara yoluyla Antiocheia’ya giderken Aigeai’den geçtiği ve en az 4 kere kenti ziyaret ettiği tahmin edilmektedir.

Hadrian’ın Aigeai şehrinde, imar faaliyetlerine de destek verdiği düşünülür. Bunlar: liman onarımları, yol ve su alt yapısı, kamusal yapılar (agora, hamam, kolonadlı caddeler)

Hadrian, Aegeai şehrine “Neokoros” unvanı vermiştir.

Bu, kentin bir Roma İmparator kültü tapınağına resmen ev sahipliği yapması anlamına gelir. Yani: şehirde bir Hadrian Tapınağı olduğu bilinmektedir.

Hadrian Tapınağı muhtemelen İmparatorluk kültüne hizmet etmiştir.

Şehre verilen unvanın diğer özellikleri de şunlardır: Vergi ve ticaret ayrıcalıkları getirir, prestiji büyük ölçüde arttırır, İmparatorluk içinde daha üst statü sağlar.

İmparator Hadrian’nın şehri bizzat ziyareti nedeniyle: ziyaret sonrasında şehre: oyunlar ve festivaller düzenleme ayrıcalıkları verilmiştir. Ayrıca: Hadrian için agonlar (sportif ve kültürel yarışmalar) düzenlenmiştir.

Ayrıca: Hadrian onuruna çok sayıda sikke bastırılmıştır. Bu sikkelerde: Hadrian portreleri, İmparator kültü sembolleri, Asklepios figürleri yer almıştır.

Aigeia kentinde bulunan yuvarlak sunaklar, hem İmparatorlara hem de tanrılara adanmıştır.

 

Septimus Severus dönemi:

Pertinax’ın ölümünden sonra Roma tahtı için üç aday ortaya çıkar.

Bunlar:

Septimus Severus

Pescennius Niger

Clodius Albinus

Kilikya kentleri, özellikle liman ve ticaret odaklı olanlar, Pescennius Niger’i destelediler. Aegeai de bu dönemde Niger yanlısı olmuştur.

Bu nedenle Severus galip çıkmasının ardından, kent cezalandırılma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.

Ancak daha sonra: kentin ileri gelenleri Severus’a sadakat bildirirler. Aegeai’nin askeri ve stratejik değeri nedeniyle, ağır ceza almaktan kaçınabildi.

Severus: Niger’e destek veren şehirlerde:

Otonomiyi sınırlandırdı, vergi düzenlemelerini değiştirdi, bazı şehirlerin metropolis, neokoros gibi prestij unvanlarını geri aldı.

Aegeai bu reformlardan etkilenmiştir, ancak tamamen statü kaybına uğramadığı düşünülüyor.

Liman ticareti ve Asklepion nedeniyle, kent önemini korumuştur.

Evet: İmparator Septimus Severus’un (MS 193-211) Aigeai şehrini ziyaretinden sonra da Roma İmparatorları, şehre büyük ilgi göstermiştir.

MS 3’ncü yüzyılda, Hıristiyanlığın kuvvetlenmeye başlaması karşısında: Aigeai kentinin kutsal olan ve kente büyük siyasi ve ekonomik çıkarlar sağlayan Asklepios kültüne daha sıkı bağlanılmıştır.

Kent, özellikle bu dönemde çok değer görmüş, imparator ve ailesiyle sıkı ilişkiler kurmuştur.

Kent: İmparator ve ailesiyle sıkı ilişkiler kurmuş, Neokoros unvanı alarak, Agon yapma hakkını elde etmiştir.

Aegeai, Severus döneminde çok sayıda sikke bastı. Bu çok önemli bir göstergedir, çünkü kentin Severus ile barıştığı, ekonomik canlılığın sürdüğü, hala polis statüsü ile kendi adına para bastırabildiğini anlamına gelir.

Bu sikkelerde genellikle: Septimus Severus’un sakallı portresi, bazen Caracalla veya Julia Domna portreleri kullanılmıştır.

Hatta sikkelerin arka yüzünde, Asklepios (kentin baş tanrısı) betimlerinin olması, Aegeai’nin tıp merkezi kimliğinin Severus döneminde de çok güçlü olduğunu gösterir.

Zaten: Asklepieion yani Tıp Merkezi, Severus döneminde zirvedeydi. Asklepieion’un İmparatorluk desteği aldığı düşünülüyor. Kentte doktorlar, cerrahlar ve şifacılar çok ünlüydü. Aegeai tıbbı özellikle Galen sonrası dönemde, büyük önem kazandı.

Aegeai’nin tıp şöhreti o kadar büyüktü ki, Septimus Severus ailesinin bazı tıbbı danışmanları Doğu Eyaletlerinden geliyordu, bu durum kente prestij sağlamış olabilir.

Severus döneminde kentin askeri stratejik rolü arttı.

Ayrıca: liman yapılarında onarım, kamu binalarının yenilenmesi, cadde ve alt yapı iyileştirmeleri yapılmıştır.

İmparator Septimus Severus’un varisi (oğlu Caracalla’yı) Aegeai kentinden ilan edildiği hakkında bazı bilgiler var ama kesin kanıtlanamamıştır. Septimus Severus oğlu Caracalla’yı, MS 195 yılında “Caesar”, MS 198 yılında ise Augustus yani Ortak İmparator olarak ilan etmiştir.

 

Caracalla dönemi:

İmparator Caracalla MS 198-217 yılları arasında imparatorluk yapmıştır.

Caracalla’nın gençlik döneminden itibaren kronik sağlık sorunları (özellikle sinirsel rahatsızlıklar ve romatizmal şikayetler) vardı ve mistik ve şifa merkezlerine ilgisi yoğundu.

Bu konu tarih kitaplarında belirtilmiştir.

Caracalla’nın: Pergamon Asklepieion’u, Alexandria Serapeion’u, Ephesos Artemis Kültü ve Kilikya’daki Asklepios merkezleri ile doğrudan ilişkisi vardı.

MS 215 yazında, kenti ziyaret eden İmparator Caracalla’nın bu Asklepios’da dertlerinden kurtulduğu yazılıdır.

Yıllardır hiç bitmeyen baş ağrısı nihayet son bulan İmparator Caracalla, o dönem adı Aegeai olan kenti çok beğenmiştir.

Caracalla döneminde, şehirde Asklepieion’un faaliyetleri artar, tıp okulu güçlenir, kent Caracalla kültürel-politik atmosferinden pay alır. Ordusu Aegeai limanını aktif olarak kullanmıştır. Bu dönemde, kentte askeri hareketlilik artmıştır.

Aegeai kenti, Caracalla döneminde bol miktarda sikke bastırmıştır. Bu sikkelerde: ön yüzde Caracalla portresi, bazen Julia Domma (annesi) portreleri betimlenmiştir.

Fakat Aegeaililerin, İmparator Caracalla ile yıldızı barışmamıştır.

Roma İmparatorluğunun vergi gelirlerini arttırmak için yabancıları Roma vatandaşı yapması yetmiyormuş gibi, Roma sikkelerindeki gümüş miktarını da % 25 azaltmıştır.

Kendisi inanmıyordu ama Yahudi ve Hıristiyanlara müsamaha göstermesiyle bir nebze sevimli olabiliyordu.

Ama bol maaş verdiği askerler dışında, halk tarafından çok sevilmeyen, iktidarda kalmak için kan dökmekten çekinmeyen bir İmparatordu.

Çok sevdiği Aegeai şehrinde uzun kalmaması hayatına mal oldu.

Pers topraklarına doğru savaş için ilerlerken, Harran’da yol kenarını çişini yapmak için durdu, kılıcını yanına almamıştı, Julius Martialis isimli bir subay, kendi İmparatorunu öldürdüğünde sene MS 217, aylardan Nisan dı.

 

Macrinus dönemi:

Marcus Opellius Macrinus (217-218) dönemi; Roma tarihinin kısa ve çalkantılı bir dönemidir. Caracalla’nın suikastinden sonra tahta geçmiştir. Saltanatı sadece 14 ay sürmüştür. Dönemi askeri ve mali krizlerle geçmiştir.

Dolayısıyla Aegeai gibi küçük Doğu Akdeniz kentleri üzerinde etkisi sınırlı ama bazı özel noktalarda gözlenebilir.

Macrinus’un saltanatı kısa olduğunden kentin imar ve yatırım projeleri çok sınırlıdır. Roma’da mali krizleri nedeniyle doğu eyaletlerinden ek vergi toplama eğilimi vardı. Aegeai, Kilikya limanı ve ticaret ağı nedeniyle vergi yüküne maruz kalmış olabilir. Bu dönemde sikke basımı, sınırlı ya da durma noktasında olabilir.

Sikkelerde. Macrinus dönemi portreleri çok nadirdir, bu da kentin propaganda odağı olmadığı anlamına gelir.

Sikkelerden: Aigeai limanının ticari öneminin arttığı ve bir deniz fenerinin inşa edildiği anlaşılmaktadır.

Sikkeler üzerinde: Aigeai limanında iki gemi arasında deniz feneri ve üzerinde Poseidon heykeli betimlenmiştir.

Bu deniz fenerinin, Mısır İskenderiye’de olduğu gibi bir ada üzerinde olduğu düşünülür.

İmparator Macrinus’un bir ayaklanma çıkması üzerine, 218 yılında Aigeai şehrine uğradığı bilinmektedir.

 

Severus Alexander:

Marcus Aurelius Severus Alexander, MS 222-235 yılları arasında hüküm sürmüştür.

Döneminde kentin yeniden canlanması sağlanmıştır.

İmparator Severus Alexander MS 231 yılında, Büyük Sasani seferleri sırasında, kentteki Asklepieion tapınağını ziyaret etmiştir.

Severus Alexander dönemine ait sikkeler üzerindeki betimlemelere göre, kentin ekonomisinin canlandığı, önemli bir din ve tedavi merkezi haline geldiği anlaşılmaktadır.

Severus Alexander, Asklepios rahipleri tarafından Asklepios kültünün üst derece rahibi olarak ilan edilmiş, İmparator ailesi ile Asklepios kültü arasında sıkı bir ilişki oluşmuştur.

 

I Valerianus dönemi:

Publius Licinius Calerianus MS 253-260 yılları arasında hüküm sürmüştür.

Roma imparatorluğu için, özellikle askeri krizler ve doğu seferleri açısından, çalkantılı bir dönemdir. Bu yüzden şehirde yeni büyük yapılar yapılmamıştır. Mevcut tapınak ve altyapı büyük ölçüde korunmuştur, bazı onarımlar yapılmış olabilir.

I.Valerianus MS 253-254 yıllarında Aigeai kentindeki Asklepionu ziyaret etmiş, Asklepios’a sunuda bulunmuş, üst düzey Asklepios rahibi olduktan sonra, şehre agon yapma izni vermiştir.

Ardından kent Asklepios kültü için yarışmalar düzenlemiştir.

Kente Agon düzenlemesi verilmesi, kentin bir stadiona sahip olduğunu gösterir.

Ayrıca İmparator Valerianus, Pyramos nehri üzerine bir köprü inşa ederek, Aigeai kentinin ticari yollar ile olan bağlantısını kolaylaştırmıştır.

Köprünün Aigeai sikkeleri üzerinde de betimlenmesi, bu köprünün özellikle Aigeai kentini bağlantı sağlaması için yapıldığını vurgulamaktadır.

Aigeai kenti bu dönemde önemli dini ve ekonomik merkez olarak altın çağını yaşamıştır.

Ayrıca bir yazıtta: elit tabakadan bir kadının, dört stoayı, Tanrıça Demeter ve Aigeai kenti için, babası Titus Flavius Plitus’un ölümünden sonra, bıraktığı servetten sağlanan 40 bin denaria ile yaptırttığı bilinmektedir.

MS 260 yılında: I Valerianus’un Sasani Kralı I Şapur tarafından esir düşürülmesinden sonra, Persler Kilikya kentlerini yağmalamıştır.

İmparatorluk tarihinde tutsak düşen ilk Roma İmparatoru olarak bilinir.

I Şapur’un 3’ncü seferinde Aigeai kenti de bu saldırılardan payını almıştır.

Ancak bu saldırı sonrasına ait herhangi bir bilgi ve belge yoktur.

 

BİZANS DÖNEMİ:

Hıristiyanlığın gelmesi ve MS 395 yılında Roma’nın ikiye ayrılmasından sonra, Kilikya Doğu Roma İmparatorluğuna yani Bizans hakimiyetine geçmiştir.

 

I.Constantinus dönemi:

Flavius Valerius Constantinus MS 306-337 yılları arasında hüküm sürmüştür.

MS 313 yılında, Milano Fermanı ile Hıristiyanlık serbest bıraktı.

Konstantinopolis şehrini, MS 330 yılında başkent yaptı.

Roma’nın doğu eyaletlerinde, merkezi otoriteyi güçlendirdi.

Hıristiyanlık hızla yayıldı.

Şehirde: piskoposluk merkezi güçlendi, bazı kaynaklar 4’ncü yüzyıl başlarındaa Aegeai şehrinin Kilikya’daki kilise hiyerarşisinin önemli bir konum kazandığını gösterir.

Pagan kültler (özellikle Asklepion tapınağı) geri planda kaldı veya dönüştürüldü.

Aegeai şehrinde, kilise inşaatları, piskoposluk binaları ve dini altyapı önemli ölçüde geliştir.

Kent, Akdeniz ticaret yollarında stratejik bir durak olarak kaldı.

Sikke ve vergi sistemi, Constantinus döneminde merkezi kontrol ve standartlara uygun hale getirildi.

Liman ve çevresindeki depolama alanları bakım ve geliştirmelerle aktif tutuldu.

Barbar ve Sasani tehditlerine karşı askeri garnizon ve savunma yapıları güçlendirildi.

Liman hem ticaret hem de askeri lojistik için kullanıldı.

MS 4’ncü yüzyılda, kentin ticari önemi daha da artmış ve her yıl 40 günlük ticaret fuarları düzenlenmiştir.

Aegeai şehrinde Hırıstiyan topluluklar oluşmaya başladı.

Şehirde kilise ve piskoposluk merkezi kurulmaya başlandı.

Ageai, piskoposluk merkezi olarak 4’ncü yüzyılda Kilikya’nın önemli dini merkezlerinden biri haline geldi.

Asklepios kültü ve eski sağlık tapınakları, yavaş yavaş gerilemeye başladı.

İmparatorlarla iş birliği halindeki Hıristiyanların saldırıları, kente çok büyük zarar verdi.

Bu saldırıların hedefi: hala ününü korumakta olan Asklepios ve diğer pagan tapınaklarıydı.

 

Julianus dönemi:

Julianus Apostata, MS 361-363 yılları arasında hüküm sürmüştür. Hükümdarlık dönemi Hıristiyanlık ve paganlık mücadelesi açısından önemli bir dönemdir.

Aegeai kenti de bu süreçten etkilenmiştir.

Kendisini eski putperest tanrıların takipçisi olarak resmen ilan eden (MS 360) İmparator Julianus, MS 362 yılında Asklepion’un yeniden inşa edilmesi emrini vermiş, ancak bu inşaat gerçekleşmemiştir.

Julianus dönemi, özellikle Doğu eyaletlerinde askeri ve mali hazırlıklarla geçti.

Aegeai limanı, ticaret ve lojistik açısından stratejik önemini korudu.

Pagan kültleri ve tapınaklara yapılan destekler, şehir ekonomisine dolaylı katkı sağlamış olabilir.

Aigeai kentinde bulunan, iki kurşun tabuttan birisinin üzerinde bulunan “menorah” (yedi kollu şamdan) kabartması, kentte Yahudilerin de bulunduğunu gösterir. Aegeai nekropol alanı veya kentin çevresindeki mezarlık alanlarında bulunmuştur. Dikdörtgen kutu biçimli, üstü kapakla kapatılmıştır. Kurşun tabutlar: Roma imparatorluğunda özellikle zengin ve soylu ailelerin mezarları için tercih edilirdi.

Bu kurşun tabutlar, günümüzde Adana Arkeoloji Müzesinde sergileniyor.

Bu dönemde, yeniden başlayan imar faaliyetleri, kentte bulunan mimari parçalardan görülebilmektedir.

 

 

  1. Leon dönemi:

MS 457-474 yılları arasında hüküm sürmüştür.

Askeri ve idari reformlar yapmış, özellikle İtalya ve Doğu sınırlarını korumaya çalışmıştır.

Dini alanda Hıristiyanlık ve kilise otoritesi üzerinde etkili oldu.

5’nci yüzyılın ortalarında, Aegeai şehri halen Bizans Hıristiyanlığının egemen olduğu bir şehirdir.

Şehirde piskoposluk merkezi faaliyetlerini sürdürmekteydi.

Hıristiyanlık dışında eski pagan kültleri etkisi tamamen azalmış veya ortadan kalkmıştı.

Bu dönemde: Aigaei lı Anthusa isimli bir kahin, burada bulutlara bakarak falcılık yapıyordu.

 

 

ERMENİLER DÖNEMİ:

Aegeai şehri: Roma ve Bizans dönemlerinden sonra, bölgesel olarak MS 11’nci yüzyıldan itibaren, Ermeni yerleşimi ve yönetimi etkisine girmiştir.

Liman ve ticaret merkezi nedeniyle, Ermeni nüfusu ve tüccarlarının guruplar halinde gelerek buraya yerleştikleri düşünülüyor.

Kilikya Ermeni krallığı (1080-1375) bölgesel olarak Tarsus ve çevresinde hakimdi.

Aigeai limanı üzerinden ticaret ve askeri lojistik sağlanmış olabilir.

Ermeniler, Bizans’tan bağımsızlık emellerine, ancak 1198 yılında erişebildiler.

Kral II Leon: MS 1198-1219 yılları arasında hüküm sürmüştür.

Leon, 1197 yılında Papa III Zolestin ve VI Heinrich ten kendisine krallık tacı giydirilmesini istedi.

Böylece Leon’a 1198 yılında Sis şehrinde Papalık temsilcisinin huzurunda, bir törenle Ermeni krallığı tacı giydirildi.

Ardından, krallığın deniz ticaret merkezi ve hareket noktası, Ayas şehri oldu.

1261   yılında, Ermeni krallığına bağlı Lajazzo (Ayas) şehri, Venediklilere kiraya verilir. Ancak bu konuda net bilgi ve belge yoktur. Daha çok 1261 yılında Ayas şehrinin Venediklilere bir nevi ticari üs/koloni alanı olarak bırakıldığı, bunun kiralama/tahsis şeklinde yorumlandığı anlaşılmaktadır.

 

VENEDİKLİLER DÖNEMİ:

1261 yılından sonra şehir: Ortaçağ ’da İtalyan denizciler ve tüccarlar tarafından, Ajazzo ve Lajazzo olarak bilinmektedir.

Lajazzo şehrinin, 12’nci yüzyılda tarihi belirsizdir.

Ancak 12’nci yüzyılın son çeyreğine kadar Venedikli ve Cenevizli tüccarlar için çok da önemli bir yer değildi.

Ardından Aigeia limanı, son derece önemli bir ticaret limanı olmuştur.

Çünkü: 13 ve 14’ncü yüzyıllarda: Haçlıların geri çekilmesinden sonra Doğu Akdeniz’deki önemli limanların kaybedilmesi, doğu ve batı arasındaki ticaretin yoğunlaşması, Suriye ve İran’a karayoluyla bağlantı sağlanması, Tarsus Limanının alüvyon ile dolmasıdır.

Venedikliler ve Cenevizliler bu limana sahip olmak için sık sık savaşmışlardır.

Ermeni krallarının: İtalyan tüccarlarına çeşitli ayrıcalıklar sağladığı, çok sayıda anlaşma bulunmaktadır.

Kent, uzun süre Bizanslılar, Ermeniler ve Memlükler arasında el değiştirmiş ve tahrip olmuştur.

1266-1275 yılları arasında, Kilikya Ermeni krallığının güçlü dönemlerinden biri olan II Hethum ve II Leon dönemidir.

Kral Het’un (1215-1270) döneminde Ermeni Krallığı Bizans, Latin ve Moğol diplomasi ilişkilerini aktif şekilde yürütüyordu.

Ajazzo/Ayas, Akdeniz ticaret yollarında stratejik bir liman olarak önemini koruyordu.

Müslüman orduları tarafından akınlar başlamış, kent 1322 yılında Memluk Sultanı El-Nasır Muhammed tarafından fethedilmiştir.

Şehrin fethi, Kilikya Ermeni krallığının doğrudan deniz ticaretinde kayıplar yaşamasına neden oldu.

Liman Mümlükler tarafından ele geçirilince, tüm Latin (Venedik, Ceneviz) kolonileri ya tesfiye edildi ya da Memlük yönetimi altında faaliyet göstermeye zorlandılar.

1325 yılında barış anlaşmasından sonra, 1331 yılında Papa John XXII, surların onarımına katkıda bulunmuş ve sadece kara kalesi yeniden inşa edilmiştir.

Lajazzo/Layas kenti, 1337 yılında, Memlükler tarafından kesinkes fethedildiğinde Ayas ismini almıştır.

Ayas, 1367 yılında Kıbrıs’taki I Peter’in istilasını geri püskürtmüştür.

 

 

OSMANLI DÖNEMİ:

Ayas, 1517 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Memlüklerden ele geçirilmiştir.

Liman, Osmanlı donanması ve Doğu Akdeniz ticaret için önemli bir üs haline geldi.

Şehirde: tuz, kereste, tahıl ve baharat ticareti yoğun olarak yapılmaktaydı.

Venedik ve Ceneviz gibi İtalyan deniz cumhuriyetlerinin etkisi azalmış, Osmanlı tüccarları ve yerel halk limanı kullanmaya başlamıştı.

Liman çevresinde: depolar, tersaneler ve gümrük tesisleri kuruldu.

Liman çevresinde kale ve surlar onarıldı veya yeniden inşa edildi.

Şehir, Akdeniz’de Osmanlı deniz yollarını koruyan küçük bir garnizon merkezi oldu.

Bu durum: Korsan ve Memlük-Avrupa etkilerine karşı güvenlik sağladı.

Şehirde İslam hakimiyeti arttı.

Camiler, medreseler, hamamlar inşa edildi, şehir tipik Osmanlı liman şehri görünümü kazandı.

Ayas Limanı, Kanuni Sultan Süleyman zamanında onarım ve eklemeler ile yeniden düzenlenmiş ve donanma üssü olarak kullanılmıştır.

 

YAMAÇ EVLER ROMA VİLLALARI

Yumurtalık Belediyesi sahil yolu çalışmalarında, Aigeai kentinde bulunan Yamaç Evler olarak nitelendirilen Roma evlerinde mozaik tabanlar bulunmuştur.

Bunun üzerine, 2013 yılında 14 X 3.80 metre ölçülerinde bir alanı kurtarma kazısı başlatılmıştır.

Kentin güney sahilinde, Yeniköy deresinin doğusunda yapılan kurtarma kazısı çalışmalarında, Roma İmparatorluk dönemi sivil konutları ve figürlü iki mozaik döşemesi ortaya çıkarılmıştır.

Roma evleri: peristil etrafında yemek odası, yatak odası, dinlenme odası, koridor ve bu odaların arkasında mutfak, depo, sarnıç ve işliklerden oluşmaktadır.

Çalışma alanında 4 bölüm ortaya çıkarılmış olup, bunlardan doğudaki 2 mekanın taban mozaiklerine ulaşılmıştır.

Yol çalışmalarında Hippokampos mozaiğinin yaklaşık % 30 ve Bahar şenlikleri mozaiğinin % 60 lık bölümü tahrip olmuştur.

Tahrip olan bu iki mekanın: kuzeyindeki ortak dış duvar, 3.45 m uzunluğunda ve 90 cm genişliğindedir.

Bu alanda çok sayıda pişmiş toprak yer döşemesi, çatı kiremitleri ve seramiklere rastlanmıştır.

Çatı kiremitleri Korint tipinde, düz stroter ve çatı biçimli kalypterden oluşmaktadır.

Kalyter 60 cm uzunluğunda ve 14 cm genişliğindedir.

Bu alanda pişmiş toprak kandil parçası mozaiklerin ve yapının ilk evresinin tarihlendirilmesinde önemli bir ölçüt olmaktadır.

Volütlü, oval emzikli Knidos kandili, MS 1-2 nci yüzyıla tarihlenmektedir.

 

Bu mozaikler:

MS 2’nci yüzyılın sonlarına tarihlenen bu etkileyici mozaikler, Klasik Natüralizmin etkisiyle yapılmıştır.

Ayas Hippokampos mozaiği
1 Nolu mekanda: Hippokampos Mozaiği.

Farklı genişlikte bordürler ile kalın bir çerçeve içine alınmıştır.

Çerçeve bordürlerinde, eşkenar dörtkenler içerisinde: daire motifleri, dalga motifleri, üçlü tel örgülü guilloche motifi ve aralarında sade şerit bantlar bulunmaktadır.

Panonun iç kenarında, kıyıyı betimleyen çeşitli boylarda ve renklerde, yarım oval şekilli kayalıklar, iç kısımda ise denizi betimleyen açık ve koyu renkli şeritler halinde, dalgalar betimlenmiştir.

Panoda: antithetik olarak duran iki hippokampos üzerinde olta ile balık avlayan Eros figürleri betimlenmiştir.

Erosların kanatları açık biçimde betimlenmiş olup, sol ellerinde denizatının dizginlerini, sağ ellerinde ise olta kamışı tutmaktadırlar.

Ayas Hippokampos Mozaiği

Soldaki Eros’un oltasında barbun, bağdaki Eros’un oltasında ise levrek takılmıştır.

Oltalara takılan balıkların yanlarında, birer balık solda kılıç balığı, sağda lagos balığı bulunmaktadır.

Soldaki serbest duran balığın üzerinde spiral biçimli bir deniz kabuklusu betimlenmiştir.

Günümüzde Adana Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.

 

2 Nolu mekanda: Bahar şenlikleri Mozaiği.

Farklı genişlikte bordürler ile kalın bir çerçeve içine alınmıştır.

Çerçeve bordürlerinde, eşkenar dörtgenlerin dışında, üçgenler içerisinde ise daire motifleri, ikili tel örgülü guilloche motifi ve aralarında sade şerit bantlar bulunmaktadır.

Panoda elinde tavşan tutan, oturur vaziyette insan figürü, önünde av köpeği, aralarda bitkiler ve arka planda yüksek bir platform üzerinde Athena Heykeli betimlenmiştir.

Günümüzde Adana Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.

2014 yılında mülkiyet durumundan dolayı, mozaikli alanın doğusunda kazılar devam etmiştir.

Mozaikli alanın doğusunda zemine rastlanmamıştır.

 

Ayas Poseidon Mozaiği

ROMA DÖNEMİ HAMAM KALINTISINDA BULUNAN MOZAİK:

2016 yılında; Yumurtalı ilçesinde sürdürülen kazı çalışmalarında, Roma dönemine ait bir hamamın soğukluk bölümünde bulunan bu mozaikte, Yunan mitolojisindeki deniz tanrısı Poseidon tasvir edilmektedir.

Mozaik iki panoya ayrılmıştır. Bunlardan bir tanesi tamamen tahrip olmuştur.

Mozaikler yuvarlak çerçeveler içine yapılmıştır. Kuzeydeki 11.39 metre karelik mozaiğin  MS 3 veya 4’ncü yüzyıllarda yapıldığı düşünülüyor.

Mozaiğin ana bölümünde:

Elinde trident (üç dişli yaba), bir omuzunu kapatacak bir örtüsü bulunan Yunan mitolojisinde denizler, depremler ve atlar tanrısı Kronos ile Rheia’nın oğlu Zeus ve Hadesin kardeşi, Roma mitolojisinde Neptün olarak bilinen Yunan deniz tanrısı Poseidon tasviri görülüyor.

Poseidon’un sağında ve solunda ise yunus balıkları figürleri var. Mozaiğin üstünde: Grekçe “Bütün yıkananlar size selam olsun” yazısı bulunur.

Mozaiğin alt kısmı, kısmen tahrip olmuştur.

Evet bu mozaik herhangi bir müzede değil, yerinde sergilenmektedir, gidip mutlaka görün.

 

Ayas Eros Mozaiği
Ayas Eros Mozaiği

EROS MOZAİĞİ

Yumurtalık Belediyesi, sahil yolu yürüme bandını genişlettiği sırada, yağmurun da yardımı ile 2010 yılında bir gurup mozaik açığa çıkmıştır.

Her ne kadar yol inşası durdurulmuş olsa da, mozaiğin mevcut alanının üçte biri hasar görmüştür.

Sonra mozaiğin üstü kapatılmış, 2 yıl sonra yeniden yol çalışması sırasında mozaik gündeme gelmiştir.

2014 yılında Adana Müze Müdürlüğü tarafından kurtarma kazısı yapılır.

Mozaikli döşeme ile mozaikli döşemeyi sınırlayan duvarların arası, çok iyi şekilde temizlenmiş ve netice olarak bu mozaik döşemenin bu mekan için yapıldığı ve mekanla mozaiğin çağdaş olduğu anlaşılmıştır.

Küçük kesme taşlardan, kaliteli işçilikle yapılmış olan mozaik döşemede: perspektif görünüş ve renkli taş işçiliği kullanılmıştır.

Mozaik taşların küçüklüğü, sıklığı, düzgün kesimleri, kaliteli derz aralıkları, boya kalitesi ve kenar-köşelerde duvar blokları ile planlanmış tam oturan köşe geçişleriyle oldukça kaliteli bir işçilik ve teknikle yapıldığı görülür.

36 metre karelik mozaik taban döşemesinin çerçevesinde, dıştan içe doğru sıralı olarak, bir büyük-bir küçük eşkenar dörtgenlerin içinde, daire bezemesi bulunur.

Bu bezemeyi, kuşak ve dalga bezemesi izler.

Deniz dalgası olarak nitelendirilen bu bezeme, antik dönemde mimari, seramik ve metal çalışmalarda dekor ve çerçeve olarak kullanılmıştır.

Panonun ortasında, mitolojik konuyu oluşturan dört değişik figür bulunur.

İki hippokampos üzerinde, farklı yaşlarda ve boyutlarda işlenmiş, balık tutan eros figürleri betimlenmiştir.

Ellerinde obje olarak olta ve olta uçlarında tuttukları balıklar bulunmaktadır.

Oltaların uçlarında sarı olan barbun, diğeri levrek, serbest duran ise lagos balığı olmalıdır.

Huni biçimli deniz kabuğu, pano içinde dikkat çeker.

Hippocampus: Grek mitolojisinde diğer deniz yaratıkları ile birlikte Poseidon’a hizmet eder.

Homeros onlardan “tunç ayaklı atlar” olarak söz eder.

Köken olarak at ve balık kuyruğundan oluşan bir gövdeye sahip yaratığa doğu sanatlarında rastlanmaz.

Ancak hippokampos, tanrıların yanında hiçbir zaman yer almamış, sadece binek hayvanı olarak işlev görmüş, insanlar ile tanrılara arasında bir köprü görevi görmüştür.

Bu mozaiğin dünyada benzeri yoktur.

KARA KALESİ-ATLAS KALESİ

Şehrin güneydoğu ucunda bulunan kalenin: güneyinde bir liman, batı ve kuzey batısında şehir yerleşimi, doğusunda ise Marco Polo iskelesi ve halk arasında “Kız Kalesi” olarak bilinen “Deniz Kalesi” vardır.

Kara kalesi, kuzey ve kuzeydoğusu ise bir koya bakar.

Orta çağdan kalmadır.

Sıkça yıkılıp yeniden yapılması nedeniyle, devşirme yapı olduğu anlaşılmaktadır.

 

Deniz seviyesindeki kaleden:

Günümüze sadece Langiois’in 1850 yılında görüp gravürünü çizdiği batı ve kuzeyi çeviren sur duvarlarının bir bölümü ve bunları destekleyen 7 kule, 1 sarnıç ulaşmıştır.

Langiois’in kuzeybatıdan çizdiği gravürde, dördü yuvarlak, üçü de köşeli olmak üzere yedi kule ile kuzeybatı köşedeki kulenin üst kısmı görülmektedir.

Bugün modern yumurtalık kenti, kara kalesinin içinde yer almıştır.

 

Adana Yumurtalık Süleyman Kulesi
Adana Yumurtalık Süleyman Kulesi

 

SÜLEYMAN GÖZETLEME KULESİ

Kentin batısında bulunan, sekizgen formlu, üç katlı gözetleme kulesi, kitabesine göre, 1536 yılında, Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılmıştır.

1572 tarihli Adana Sancak Defterinde kale hakkında, “Silahlı Ayas Kalesi” denilmektedir.

Ana gövdeden, kat kat yükselen kule, denizden gelebilecek saldırıları erken haber alabilmek için yapılmıştır.

Yani: limana baskın yapmak isteyen korsanlara karşı erken uyarı sistemi olarak yapılmıştır.

Beşgen planlı kulede, dar gözlem pencereleri bulunur.

Kulenin üst kısmında top ve mancınık yerleştirilebilecek alanlar bulunuyordu.

Ayas Süleyman Gözetleme Kulesinin içi

Son olarak 2016 yılında restore edilen kuleye çıkıldığında: doğuda Amanos Dağlarından, batıda Karataş sahillerine kadar, geniş bir alana hakim önemli bir konumda olduğu anlaşılır.

Kuleye: Barbaros Hayreddin Paşa’nın gemileri uğramış, Piri Reis haritalarında bu kuleyi ve bulunduğu yeri işaretlemiştir.

Kulenin bir başka özelliği de: hemen güneyinde denize bakan yamaçta, Helenistik döneme ait kaya mezarlarının görülmesidir.

Helenistik dönemde, buranın bir Nekropol olduğu düşünülür.

Evet günümüzde, kaleye çıkmak isterseniz hayır çıkamazsınız çünkü kapısı demir kapıyla kapatılmıştır.

Adana Yumurtalık Marko Polo İskelesi

MARKO POLO İSKELESİ

Ünlü gezgin Marco Polo: Venedikli bir tüccarın oğludur. Çocukluğunda Karadeniz ve Akdeniz’deki ticaret merkezlerine uğrayan babasıyla yolculuklar yapar. Papa 9’ncu Gregorius, babası ve amcasını, Kubilay Han’a mektup götürmekle görevlendirir. Marko Polo, onlarla birlikte Hanbalık (bugünkü Pekin) şehrine gider.

Ünlü gezgin Marco Polo, 1271 yılında geldikleri Yumurtalık’ta birkaç gün kalıp, burada kendilerine rehberlik edecek kervana katılarak, Kilikya ovasının Toros dağları kıyısındaki Sis şehrine ulaştıkları, daha sonra buradan Feke (Vahga), Haçin, Komana (Şar) kentlerini izleyerek, Kayseri’ye ve oradan da Sivas’a geçtikleri belirtiliyor. Polo ve arkadaşları, bundan sonra 3.5 yıl sürecek olan İran, Afganistan, Doğu Türkistan ve Çin’i kapsayan maceralı yolculuklarına başladılar.

Evet, Marco Polo: Doğu iç bölgelerine gitmek isteyenlerin önce Layas kentine geldiklerini, kentin Doğu’nun bütün zenginliklerinin bir araya geldiği bir Pazar yeri olduğunu, iç bölgelerden gelen bütün baharatların, altının, ipek elbiselerin ve diğer değerli malların buraya geldiğini, hareketli bir ticaret trafiğinin olduğunu söylemiştir.

Marco Polo, ayrıca Lajazzo’dan Hürmüz, Tebriz ve Kirman’a kadar gelen Venedik ve Cenevizli tacirlerden bahsetmektedir.

Bu dönemde, liman kara ve deniz kaleleriyle güçlendirilmiştir.

Evet, burası Marco Polo’nun Ayas’ı ilk ziyaret ettiğinde, geldiği iskeledir.

Marco Polo, evine dönerken içinde bulunduğu gemi, Yumurtalık Ayas açıklarında, birbiri ile savaşan Ceneviz ve Venediklilerin ortasında kalır. Cenevizliler savaşı kazanır ve elde ettikleri tutsaklar arasında Marco Polo’da vardır.

Kubilay ülkesinden dönen Marco Polo, Ceneviz hapishanelerinde bir süre kalır.

Bu arada zamanını boşa geçirmez, anılarını anlatır, anılarını anlatırken Ayas şehrinden övgüyle bahseder.

Son 60 yıla kadar tahıl ticareti yapıldığı işlek bir limandı.

Roma döneminde inşa edilmiş olup, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde restore edilerek aynı amaçla kullanılmaya devam edilmiştir.

 

Adana Yumurtalık Kız kalesi-Atlas kalesi
Adana Yumurtalık kız kalesi-atlas kalesi

 

DENİZ KALESİ/KIZ KALESİ

Tıpkı Korykos (Kız kalesi) de olduğu gibi, biri sahilden 400 metre uzaklıktaki kalkerden oluşan bir adacık üzerinde, kasa tekniğiyle yapılmış bir kale vardır. Bir zamanlar karaya ince bir yol ile bağlanmış olduğu düşünülmektedir.

Bir görüşe göre: 1282 yılında inşa edilmiştir.

Kara kalesinin batısında, kıyıdan doğuya doğru eğrilerek uzanan bir mendirek, küçük bir koy oluşturur. Bu mendirek, daha önceki dönemlerde, muhtemelen Roma İmparatorluğu döneminde yapılmış olmalıdır.

Evet, deniz kalesi: dalgalara karşı, güçlü taş temeller üzerine İtalyan mimarisi ile inşa edilmiştir.

Sert zemin üzerine oturtulan taşlar ile sütunlar, birbirleriyle ilgilidir. Bol miktarda kireç taşı kullanılarak bu bölüde denizden gelebilecek saldırılara karşı korunma amaçlı yapılmıştır.

Kuzeyden güneye doğru uzanan ada üzerindeki kale, Ayas limanına yanaşan gemilere ek hizmet binası olarak tasarlanmıştır.

Kalenin duvarları, iç tarafta salonları ve kubbeli holleri korurdu.

Kalenin içindeki salonlar ve odalarda yapılan araştırmalar sonuçlarına göre: bu kalenin bir gümrük kontrol merkezi ve zahire, su sarnıcı, silah ve önemli bürokratik işlemlerin yürütüldüğü bir yer olduğu tahmin edilmektedir.

Araştırmalar sonucunda, kale planına göre güney ucunda çembere benzeyen bölüm ile ana gövdeye bağlantı yapan yerler, tamamen tahrip olmuştur.

Kız kalesinin bir başka özelliği de, Marco Polo Limanı ile birlikte, dalgakıran vazifesi görmesidir. Yumurtalık plajı, bu dalgakıran sayesinde, genelde dalgasız, güvenli bir yerdir.

Evet günümüzde, kıyıdan tekne kiralayarak kaleye gitmek mümkündür. Yaz aylarında kalenin içinde çeşitli kültürel etkinlikler ve festivaller düzenlenmektedir.

 

ASKLEPİON-SAĞLIK TAPINAĞI:

Asklepion, antik Yunan ve Roma dünyasında şifa tanrısı Asklepios’a adanmış kutsal sağlık merkezleridir.

Hem tapınak hem de hastane işlevi görür.

Aigea şehrinde, antik dünyanın en büyük 3 Asklepion Tapınak hastanelerinden biri vardır. Aigeai Asklepieion’un Epidauros, Kos ve Pargamon’daki asklepieionlar kadar önemliydi.

Ancak, Helenistik dönemde şehirde Asklepion kültüne ait herhangi bir kanıt yoktur.

MS 2’nci yüzyılda, Aigeai Asklepion’u ve Asklepios Tapınağı, Roma dünyasında daha da ünlenmiştir.

Hekimlerin babası, Hipokrat’ın burada bir hastane kurduğu söylenir.

Burada tarihte tıp ile ilgili ilkler yaşanır.

İkiz kardeş azizler Cosmas ve Damian, Aegeae şehrinde hekim olarak görev yaparlar.

Tanrıdan aldıkları mucizevi ruhla mesleklerini icra ederler.

Hatta, hastanın yaralanan bacağı yerine, yeni ölmüş bir Etiyopyalının bacağını aşıladılar.

Yani dünya tarihinde ilk organ naklini yaptılar.

Tapınak:

Sikkelerde betimlenen, önde 8 sütuna sahip Asklepios Tapınağı için, net bir tarih verilemez. Ancak sikkeler ve diğer veriler dikkate alındığında, tapınağın MS 2’nci yüzyılın ortalarından sonra, Antoninler Döneminde inşasına başlanmış olmalıdır.

İmparatorlar Caracalla, Macrinus ve Severus Alexander dönemlerine ait sikkeler üzerinde bulunan betimlemelere göre Asklepios Tapınağı, Korinth düzenindedir.

 

Tapınağın bölümleri şunlardır:

Naos Alanı:

Tanrının kült heykeli, burada dururdu. Adaklar, adak levhaları, heykelcikler burada bırakılırdı.

 

Enkoimitirion-Uyku salonu/Abaton:

Burası şifa rüyası görme (enköimesis/incubatio) odalarının bulunduğu kapalı veya yarı kapalı alandı. Hastalar burada uyur ve Asklepios’tan iyileştirici bir rüya görmeyi beklerlerdi.

 

Yılan Avlusu:

Asklepios’un kutsal hayvanı yılandır. (iyileştirici yılan) Tapınakta kutsal yılanlar bulunur, hastalar bunlara dokunur veya etrafında dolaşırdı. Bugün modern tıppın sembolü olan yılanlı asa (Asklepios çomağı) buradan gelir.

Kutsal Kaynak-Şifalı su:

Birçok Asklepion bir kutsal kaynak, termal su veya pınar üzerinde kurulmuştur. Su içme, arınma, yıkanma ve banyo ritüelleri önemli yer tutardı.

 

Stoalar ve Tedavi Odaları:

Yılan zehri tedavileri, bitkisel tedaviler, diyet uygulamaları, masaj ve küçük cerrahi operasyonları bu alanlarda yapılırdı.

Egzersiz ve Spor alanları:

Gynasion, palaestra, yürüyüş yolları, beden sağlığının ruh sağlığıyla bir olduğuna inanılırdı.

 

Tiyatro:

Psikoterapi niteliğinde: müzik, dramatik oyunlar, şiir, riteül gösterileri hastaların moralini yükseltmek için kullanılırdı.

 

Misafirhaneler:

Uzaktan gelen hastaların, rahip-hükümdarların veya üst sınıf hastaların kaldığı odalardır.

 

Tedavi Yöntemleri:

Dinsel Tedavi:

Arınma (temizlenme), kurban, adağ adama, kutsal uyku (inkübasyon), rüya yolu ile tanrıdan reçete alma. Hasta uyur, rüyasında Asklepios veya yılanı gelip ona şifa yöntemi söyler. Rahip-hekimler rüyayı yorumlar ve tedavi uygular.

 

Tıbbı-Bilimsel Tedaviler:

Asklepionlar aynı zamanda tıp okullarıdır. Örneğin: Galen, Pergamon Asklepion’unda yetişmiştir. Galen: MS 129 doğumlu, hekim, filozof, anatomi ve fizyoloi uzmanı ve yazardır. Antik tıbbın en büyük otoritelerinden biridir. Pergamon Asklepion’unda yetişmiş, daha sonra Roma’ya giderek İmparatorluk Sarayının başhekimi olmuştur. 500 civarında eseri olduğu bilinmektedir, bunlardan 200 tanesi günümüze ulaşmıştır. Başlıca alanları: Anatomi, fizyoloji, pataloji ve klinik tıp, felsefe ve mantık dır.

Bilimsel yöntemler: cerrahi müdahaleler, bitkisel tedaviler, masaj, diyet tedavileri, oruç, egzersiz, psikolojik terapi, müzik terapi, kan alma, hacamat, göz, mide, kas-eklem tedavileri.

 

Tapınağın yıkılması:

İmparator I. Constantinus’un emriyle, MS 331 yılında, Asklepios Tapınağını yıkıldı ve onun yerine bir kilise yaptırdı.

İmparator I Constantinus’un özellikle Aigeia şehrindeki Asklepios Tapınağını hedef seçmesi kolay bir şekilde açıklanamaz.

Anlaşıldığı kadarıyla, Aifeai kenti, dini ve ticari öneminden dolayı Asklepios kültünden vazgeçmiyordu ve Asklepios kültü, Hıristiyanlık için büyük bir tehdit oluşturuyordu

Sonuç:

Aigeai Asklepieion’un yeri ve mimari buluntular günümüzde belirlenememiştir.

Bu yüzden; antik kaynaklar Helenistik dönemde ve MS 1’nci yüzyıl sonlarına kadar, Asklepieion’dan söz etmezler.

 

 

GÜNÜMÜZ-AEGEAİ/AYAS KENTİ KALINTILARININ GEZİLMESİ:

Günümüzde, kentin merkezinde, limanda geçmişin anıtsal izleri tamamen olmasa da, yer yer ayakta kalmıştır.

Ancak kent merkezinde, Helenistik dönem öncesine ait herhangi bir bulguya rastlanılmamıştır.

Sahil boyunca yürüyüş yaparken, antik liman kalıntılarını, temel izlerini ve antik mendirek bölgesini gezebilirsiniz.

Şehrin ara sokaklarına girildiğinde ise, toprak altında, birazı gözüken mermer sütunlar vardır.

Bugün ben gideyim, Ayas antik kenti kalıntılarını gezeyim derseniz, kalıntılar konusunda ne resmi ne de özel kaynaklarda ayrıntılı bilgi yok. Bu yüzden: ben gittim, sahilde Süleyman kulesinin orada dolaştım, kuleyi gördüm, içine giremedim, bir de sahil kesiminde deniz kalesini uzaktan gördüm. Bu kadar.

Yani, tarihi muhteşem bir antik şehir kalıntılarının, bu kadar sahipsiz kalması, hiçbir bilgi kayağı olmaması çok anlamsız.

İnanın bu yazı, antik dönem Aegeai şehri hakkındaki bulabileceğiniz en ayrıntılı yazıdır.

 

Görülebilecek kalıntılar şunlardır:

AYAS LİMAN KALESİ:

Sahil/Liman kısmındadır.

Antik dönemin liman ve savunma yapılarından biri.

Kentin deniz bağlantısını ve liman konumunu yansıtan önemli bir kalıntı.

Savunma hattının bir kısmı hala görülebliir.

Özellikle karaya bakan batı ve kuzey kısımlarındaki sur duvarları ve kuleleri nispeten sağlamdır.

 

KARA KALESİ:

Modern Yumurtalık ilçesi kalenin içinde kuruludur.

Ayrıntılı bilgi, yukarıda yazılıdır.

 

SÜLEYMAN KULESİ:

Kıyı yakınındadır.

Osmanlı döneminden kalma gözetleme/savunma kulesidir.

1536 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmıştır.

Yazının üst bölümlerinden ayrıntılı olarak yazdım.

 

MARCO POLO İSKELESİ:

Sahil/kıyı bölgesindedir.

Yukarıda ayrıntılı olarak yazdım.

 

HAMAM KALINTILARI:

Antik dönemde, muhtemelen Roma döneminden kalma hamam yerleşiminden izler görülebilir. Hamamın tamamı ayakta değil, sadece temeller ve mozaik taban gibi izler görülüyor.

Burayı mutlaka ziyaret edin, muhteşem bir mozaik yerinde yani burada sergileniyor.

 

SÜTUNLU CADDE/YOL KALINTILARI:

Şehrin antik planlamasını gösteren sütunlu yol ya da yapı hattı kalıntıları var.

 

MEZAR ALANLARI, KAYA MEZARLAR, LAHİTLER:

Antik dönem defin geleneğinden kalma kaya mezarları ve lahitler görülebilir.

 

MARCO POLO İSKELESİ:

Yukarıda bu konuda ayrıntılı bilgi verdim.

 

ASKLEPİEİON TAPINAĞI VE HASTANE KALINTILARI:

Antik şehir kalıntılarında, Asklpeion Tapınağı ve hastanenin yeri henüz bulunamamış, tespit edilememiştir.