Roma ve Constantinopolis’ten sonra İskenderiye, Antakya ve Kartaca; Antikçağda iki başkentten sonra Akdeniz havzasının en büyük kentleriydi.
Eskiçağ kentlerinin nüfus rakamları üzerinde ihtiyatlı bir inceleme: İskenderiye’nin 200.000 ile 400.000, Antakya’nın ise 150.000-300.000 arasında bir nüfusa sahip olabilecekleri düşünülür.
İskenderiye ve Kartaca’nın iki başkente tahıl sevkiyatının yapıldığı limanlar olması tesadüfi değildir.
Bu olgu, sayısız denizci, tüccar, hamal, nakliye işletmecisi, gemi sahibi, bürokrat ve iş adamı için garantisi anlamındaydı.
Onun için her iki kent devasa ticaret ve hizmet merkezleriydi.
Ayrıca bu kentlerden her yıl büyük miktarlarda tahıl geçmesi, her iki kentin ağır kıtlıkla karşılaşmayacağı ve diğer liman kentlerinden çok daha büyük olan kendi kent nüfuslarını besleyebilecekleri anlamına geliyordu.
Ammianus, 370 yılında bir kıtlık anında, Roma’ya gönderilecek tahılın bir kısmını Kartaca halkına satan Afrika Valisi Hymetius örneğini aktarmaktadır.
Geç Roma dönem İskenderiye’si: fevkalade düzensizdir.
Erken Kilise Babalarının bıraktığı zengin yazılı kaynaklar sayesinde, dinsel politikalar hakkında, papirüs belgeler sayesinde ise idari uygulamalar üzerine çok iyi bilgi sahibi olunmasına rağmen, İskenderiye’nin ilk kiliselerinden günümüze hiçbir şey kalmamıştır.
Doğrudan bu kentten gelen hiçbir papirüs belge olmadığı gibi çok az yazıt vardır.
Kent, VII yüzyıldan önce hiç savaş alanı veya askeri bir faaliyetin merkezi olmadı, ya da büyük bir kuşatmaya maruz kalmadı.
Bundan dolayı, o dönemin tarihçilerinin eserlerinde, sadece ara sıra ortaya çıkmaktadır.
İskenderiye’nin sosyal ve ekonomik tarihinin çoğu kara bir delikte kayboldu.
Kıyıya yakın Pharos adası tarafından korunan iki liman, kentin Nil deltasının batı ucundaki yerleşim yeri, Yunan-Roma dünyasının en bereketli ve üretken zirai bölgesi olan Nil vadisiyle, Akdeniz suyolu arasında doğal bir değişim noktası yaptığı için seçildi.
Büyük bir kanal, İskenderiye’yi ve limanlarını, Nil’in batı ucuyla birleştiriyordu ve güneydeki Mareotis gölünün sığ suları, İskenderiye’yi çölden ayırıyordu.
Kentin büyük Serapis tapınağıyla birleşen yarım km uzunluğundaki hipodromu, Nil kanalının kavisiyle çevriliydi.
Kent, doğudan batıya 5 km uzunluğunda ve 2 km genişliğindeydi ve 15 km lik bir savunma sur sistemiyle çevriliydi.
Doğudan batıya uzanan ana cadde boyunca kazılar, kent planının merkezi adalarından birisini tespit etmiştir.
MS I ve II yüzyıla ait geniş evler, III yüzyılda büyük oranda zarar görmüş ve erken IV yüzyılda terk edilmiştir.
Bunların yerini ayni yüzyılın ortalarına doğru kamu yapıları almıştır.
Bu yapılar arasında küçük bir tiyatro, ders salonu olarak belirlenen iki dinlenme salonu ve bir halk hamamı binası vardı.
VII yüzyıla kadar muhafaza edilen bu yapılar, İskenderiye’nin meşhur olduğu kültürel ve eğitim faaliyetlerinin bir kısmının ortamı olmalıydı.
Antikçağ boyunca İskenderiye’nin okulları ve yeri hiçbir zaman tespit edilemeyen ünlü kütüphanesi, yeniyetme filozofları, halk hatipleri, ilahiyatçıları ve doktorlar için bir mıknatıstı.
Kent, hem pagan hem de Hıristiyan gelenekte kültürel bir dinamoydu.
İskenderiye, I Theodosius döneminde augustalis makamı tesis edilinceye kadar, Mısır praefectusunun ikamet yeriydi.
Bilindiği kadarıyla kenti ziyaret eden tek Geç Antikçağ İmparatoru, Yukarı Mısır’da ve Etiyopya’da Roma idaresini yeniden tesis etmek ve Domitius Domitianus’un yol açtığı iç isyanı bastırmak için sefer düzenleyen Diocletianus idi.
Eskiçağ dünyasının bilinen diğer kalabalık merkezlerine nazaran bu bir güç boşluğu anlamına geliyordu.
Aşağı Mısır’da bulunan Roma garnizonlarının askeri müdahaleleriyle bastırılmak zorunda olan kent içi huzursuzluklar, isyan ve diğer büyük rahatsızlıklar, İskenderiye tarihinin depreşen bir niteliğiydi.
Kilise liderleri, teolojik ve diğer davalarına destek sağlamak için toplumsal ağları harekete geçirebiliyorlardı ve IV ve V yüzyıllarda büyük dinsel çatışmalar vardı.
Ptolemaios hanedanı tarafından inşa ettirilen ve Severuslar döneminde Romalılar tarafından genişletilen Yunan-Mısır tanrısı Serapis’in devasa tapınağı, güneybatı köşesinde kentin inşa edildiği alçak tepelerin birisini işgal ediyordu.
Kuzeye heptastadion diye bilinen yere doğru çıkan yol boyunca, 1 km uzunluğunda dolgu yol, batı limanını doğudan ayırıyordu.
Tapınak alanında tek bir uzun sütun üzerinde, Roma gücünün bir odak noktası olarak görülen Diocletianus’un bir heykeli yükseliyordu.
Ammianus Marcellinus, Serapis tapınağını şöyle betimlemiştir.
“Görkemi öyleydi ki sadece kelimelerle anlatmak haksızlık olurdu, fakat büyük sütunlu salonları ve sahici gibi duran heykellerin çokluğu ve diğer sanat eserleri, bu tapınağı, çok eskiden beri Roma’nın ölümsüzlüğünün sembolü olan Capitolium’dan sonra bütün dünyadaki en muhteşem yapısı haline getiriyordu.”
Serapis Tapınağının tahrip edilmesi, Eskiçağ paganizminin çökertilmesine ilişkin Hıristiyan anlatıda iz bırakan anlardan birisidir.
İskenderiye Piskoposu Theophilus, 391-92 yılında kentteki bir Dionysos tapınağını kiliseye dönüştürme izni için, İmparator Theodosius’a başarılı bir müracaatta bulundu.
Hıristiyan bir güruh, tapınağın en kutsal alanına saldırdı ve orada buldukları falluslar ve diğer pagan sembolleri eğlence konusu yaptılar.
Paganlar, Hıristiyanların bazılarını öldürerek, yaralanan bazılarını da davarla çevrili Serapis tapınağına kapatarak çok sert tepki verdiler.
Bunu bir kuşatma takip etti.
Dışarıdaki Hıristiyanlar, Roma askerlerinin kumandanı olan dux Aegyti’den ve prafectus Euagrius’dan destek aldılar.
Kuşatma altındaki paganlar, pagan dini simgelerinin tahrip edilmesinin gökyüzünde ikamet eden kadim tanrıların gücüne zarar vermediğini izleyicilerine anlatan Filozof Olympius tarafından cesaretlendiriliyorlardı.
Hıristiyan kayıplarının raporları, İmparator Theodosius’a ulaştırıldığı zaman, İmparator onları şehit ilan etti ve paganları suçlayan fermanının giriş sözleri, Hıristiyan kalabalık tarafından coşkulu tezahüratlarla selamlandı.
Kalabalık, kapıdaki korumalara saldırmak için harekete geçti ve tapınağı zorla ele geçirdi.
I Theodosius’un son yıllardaki dinsel hoşgörüsüzlüğünün zirvesini temsil eden Serapis tapınağının yıkılması, pek çok pagan entellektüelini İskenderiye’den kaçmaya zorladı.
Bir kuşak sonra, İskenderiye Piskoposluğunda Theophilus’un halefi olan yeğeni Cyrillus’un kışkırtmasıyla, aynı vahşi sahneler yankılandı.
Cyrillus, taraftarlarını önce 414’de Yahudilere karşı ve ondan sonra kentteki pagan entellektüellerine karşı harekete geçirdi.
Yahudiler, Şabat günü tiyatro gösterilerine katılarak düşmanlıkları kışkırtmışlardı.
Yahudiler, Cyrillus’un karışıklık çıkarma heveslisi bir destekçisi tarafından şiddete zorlandılar.
Mısır praefectusu Orestes, provokatörü tutuklattı.
Olayın akışı sırasında iddiaya göre, Yahudiler bir kiliseyi yakmak için kumpas kurdular ve Cyrillus karşı hamle olarak, vali Orestes’in gözünü korkutmak ve Yahudi Sinegoglarına Hıristiyan saldırılarını organize etmek için bu fırsatı kullandı.
Çok sayıda Yahudi öldürüldü.
Yahudilerden en azından bir kısmının Cyrillus ile Orestes arasındaki güç mücadelesinin istemsiz kurbanları olduğu anlaşılmaktadır.
Ertesi yıl, 500 kişilik bir keşiş gurubu, prafefectusun at arabasının yolunu kesti ve onu taşa tuttu.
Diğer İskenderiyeliler praefectusu kurtarmak için yardıma koşup olayın faallerinden birisini ele geçirerek sorgu sırasında ölümüne işkence ettiler.
Ertesi yıl Hıristiyan vahşeti en meşhur kurbanlarından birisi olan Filozof Hypatia’yı aldı.
Hypatia, Serapis tapınağı yıkıldığı zaman İskenderiye’yi terk eden Platoncu Theon’un kızıydı.
Hypatia, vali Orestes’in güvenilir sırdaşlarından birisi olmuştu ve bundan dolayı valinin kendisi de pagan olmakla suçlanıyordu.
Bir kilisede okuyucu olan Petrus adlı birisinin liderlik ettiği Hırıstiyan çete, Hypatia’yı zorla arabadan indirerek, eski imparatorluk tapınağının üzerine inşa edilmiş kentin ana kilisesine sürükledi.
Hypatia’yı orada kırık kiremit yağmuruna tutarak öldürdüler.
Hypatia’nın cesedi parçalandı ve yakıldı.
Kilise tarihçisi Socrate, bu vahşeti eserinde proteste etmekteyse de Cyrillus büyük oranda suçsuz bulundu ve kurtuldu.
İskenderiye’deki bu hadiselerin tarihsel anlatıları, olayların nedenleri hakkındaki pek çok soruyu açık bırakmaktadır.
Fakat olayların sosyal bağlamına ilişkin açık bir anlam sunmakta ve mahalli politikaların acımasızlaşmasını göstermektedir.
Kent piskoposları, proletarya arasındaki eğitimsiz destekçilerinin yardımına başvurabiliyorlar ve bunlar fanatik bir davada aşırı şiddet kullanmakta tereddüt etmiyorlardı.
Eğitimli bir azınlık olan İskenderiye kent konseyinin üyelerinin 416 yılında piskoposun destekçi çetesi parabalaninun vahşetine karşı imparatora müracaat etmeleri anlamlıdır.
II Theodosius sadece, gelecekte parabalaninun sayısının beş veya altı yüz kişiyle sınırlandırılmasını emrederek karşılık verdi.
Yunanistan Atina Yakın çevre gezilecek yerler Pire
PİRE
Atina şehrinin güneyinde, şehir merkezine 10 km. uzaklıktadır. Yani, bir anlamda, şehir merkeziyle bütünleşmiş olarak da düşünülebilir. Zaten Atina merkez tren istasyonundan, buraya çok sık tramvay seferleri düzenleniyor.
Yani, Atina şehrini ziyaret ettiğinizde, tramvaya binerek Pire’ye gelebilirsiniz. Diğer yönden ise, gemilerle gelindiğinde, Atina gezisi için gemiler Pire limanına yanaşır ve yolcular buradan otobüslerle Atina şehrine taşınırlar. Yani: Pire limanı, Atina şehrinin denize açılan yeridir.
Pire ismi: Perea kelimesinden gelmektedir. Perea kelimesinin Türkçe anlamı karşı demektir. Bu kelime, İstanbul’da Beyoğlu için de kullanılmıştır.
Pire: Yunanistan ülkesinin en büyük üçüncü yerleşimidir ve ülkenin en büyük limanını barındırır. Pire, birçok insan tarafından Ege denizindeki Yunan adalarına gitmek için bir liman olarak kullanılır.
Pire şehrindeki ilk yerleşimciler; MÖ.500 yıllarında olur. Daha sonra, takip eden tarihi süreçte, Makedonyalı Philippos zamanında, burası önemli bir ticari liman haline gelir. Başkente yakınlığı nedeniyle, ticari başarısı öne çıkmıştır.
Yunanistan Atina Yakın çevre gezilecek yerler Pire
Pire şehrinde ne görebilirsiniz?
Burada, yukarıda da sözünü ettiğim gibi, büyük bir liman var. Limanda, yüzlerce büyüklü küçüklü tekne görülüyor. İskele boyunca, güneye yürüdüğünüzde ise, Agia Triada Katedrali görülüyor. Körfezi; geniş bir gezinti yeri olan Akti Moutsopoulou çevreliyor. Burada, halk akşam ve hafta sonlarında gezinti yapıyorlar.
Liman kafelerinde oturup, dinlenebilir, çevreyi seyredebilirsiniz. Ama, marina denilen yerde, tekneler o kadar çok ki, denizi görmeden bir kafeteryada oturup bir şeyler içebilirsiniz. Hatta: Pire limanındaki restoranlardan birinde, mutlaka ahtapot yemenizi öneririm. Pire bölgesinin dar ara sokakları, Antalya’yı andırıyor. Pire içinde, denize girilebilecek küçük bir plaj bile var.
Zea limanının güneyinde
Pire Arkeoloji Müzesi var. Buraya, limandan yürüyerek ulaşmak mümkün. Bu müzede: kentteki antik tapınaklar ve diğer yerleşim yerlerinde yapılan kazılarda elde edilen heykeller ve başkaca bir kısım eser sergileniyor. Müzenin en değerli eseri ise; Pire Kourosu denilen ve tanrı Apollon’u gerçek boyutlarında gösteren, bronz bir heykel. Müzenin zemininde ise, antik Zea Tiyatrosunun az sayıdaki kalıntısı görülüyor.
Yunanistan Atina Yakın çevre gezilecek yerler Pire
Pire şehrinde görebileceğiniz son yer
Helen Denizcilik Müzesi. Bu müze: antik deniz surlarını geçtikten sonra karşınıza çıkıyor. Buranın bahçesinde bir top var. Odalarda ise, MÖ.480 yılında yapılan Salamis Savaşından sahneler ve Yunan Bağımsızlık Savaşına ait çeşitli mektuplar ve objeler bulunuyor. Yani, tamamen milliyetçilik kokan bir yer.
Pire bölgesinde: Gounari caddesinde, Chios Shop isimli bir dükkan var. Burada: 1956 yılından bu yana, Ege denizinde, Sakız adasının geleneksel ürünleri satılıyor. Burayı ziyaret edebilirsiniz.
Yunanistan Atina Yakın çevre gezilecek yerler Aigiana Adası
AİGİNA ADASI
Saron körfezindedir. Atina şehrinin güneyinde, Saron körfezinin en büyük adası ve aynı zamanda karaya en yakın ada.
Özellikle, yaz aylarında muhteşem kalabalık oluyor. Zaten, zengin Atinalıların yazlık evleri ve malikaneleri, bu adada imiş.
Adaya giderseniz: burada sizi bir kıyı kasabası olan Aigina karşılıyor. Burada, limanda balıkçıların önünden yürüyerek kıyı yürüyüşü yapabilirsiniz. Ayrıca, sahil tavernasında güzel bir öğle yemeği yiyebilirsiniz. Bunların yanında: bu adanın “şamfıstığı” meşhur, mutlaka tadın. Hediyelik eşya olarak ise, yine adaya özgü seramiklerden satın alabilirsiniz.
Şimdi gelelim adanın antik döneme ait özelliklerine:
Atina’ya yakın olan Aigina Adası, arkaik dönemde bir ticaret merkezi olarak zenginleşti.
Belirgin şekilde kaplumbağa imgesi basılı sikkeleri ünlüdür.
Yerel bir tanrıça olan Aphaia’ya adanan tapınak yaklaşık MÖ 490’da adanın ücra kuzeydoğu kesiminde inşa edilmişti.
Batı alınlıkta heykeller yerinde durmasına rağmen, doğu alınlıktaki orijinaller bir şekilde hasar görmüş, 10-15 yıl sonra yerlerine yeni bir gurup yerleştirilmişti.
İki alınlıkta da Yunanlılar ile Troyalılar olduğu anlaşılan, ortasında Athena’nın durduğu savaş sahneleri vardı.
Yontulma tarihleri birbirinden uzak olmamakla beraber, bu örnekte hava ve dekorasyonda belirgin bir değişimi yansıtır.
Batı alınlıkta kesin şekilde arkaik tarzdayken, doğu alınlıkta artık yeni bir erken klasik tarzdaydı.
Arkaik farklılıklar, en iyi her iki alınlığın köşesinde duran yaralı savaşçı figürlerinin karşılaştırılmasından anlaşılır.
Batıdaki savaşçı: göğsünden saplanmış bir mızrak veya oku (günümüzde kayıp olan bu mızrak tunç veya ahşaptan yapılmış olabilir) çekip bacakları ve gövdesini gergin, zahmetli bir pozda tutarken, o tipik arkaik şekilde gülümsemeyi ihmal etmez.
Ölüm uzak gibi görünmektedir.
Doğudaki savaşçı: ciddi tasviri ise, en azından günümüzde çok daha inandırıcıdır.
Ağırlığını dik tuttuğu kalkanına verme şekline pek gerçekçi denmese de olgun sakallı yüzünün aşağı dönük duruşu yarasının ciddiyetini, acısının boyutlarını yansıtır.
Bu yeni ruh hali, poz ve kostüm (giyinik figürler için) ifadesi Olympia’daki Zeus Tapınağında heykellerden yola çıkarak geliştirilecekti.
Yunanistan Atina Yakın çevre gezilecek yerler Korinthos
KORİNTHOS
Korinthos: Atina şehrinin güney batısındadır.
Şehir: antik dönemde, Atina şehrinin en büyük rakiplerinden biriydi. Yani, şehir devletler arasında, birbirine rakip iki şehir devleti. Ancak, şehir, Atina’nın birçok özelliğini taklit etmekten de geri kalmamış. Örneğin: şehir, Atina gibi, üzerinde dini tapınakların bulunduğu bir tepenin çevresinde kurulmuş.
Evet, uzun yıllar, Atinalılar ile savaşan Korinthoslular: özellikle, MÖ.8 ve 5’nci yüzyıllar arasında, ihtişamlı bir kent haline gelmiştir. Bu görkem, Helenistik dönemde de devam etmiştir. MÖ.197 yılında, Romalılar, Makedonyalıları yenince, şehir, bölgenin merkezi haline gelir. Ancak, bu kez Romalılar ile karşı karşıya gelirler ve kent yok olur.
Yaklaşık 100 yıl boş kalan kent bölgesi, MÖ.44 yılında, Roma imparatoru Julius Caesar tarafından yeniden inşa edilir. Böylece: şehir, Roma eyaletinin başkenti olur. Hatta, Roma konsülü, burada ikamet etmeye başlar. Hz. İsa’nın havarilerinden Aziz Paulus, MS.50-51 yılları arasında, bu kenti ziyaret eder. Takip eden tarihi süreçte, şehir yine düşman saldırıları ve birçok depremden olumsuz etkilenir.
Evet, günümüzdeki Korinthos kenti: yukarıda öneminden söz ettiğim antik Korinthos kentinden daha farklı bir yerde kurulmuş. Korinthos şehrinden güneye doğru ilerlediğinizde, antik şehrin kalıntılarına ulaşabilirsiniz.
Çömlek Süsleme Tarzı:
MÖ 8’nci yüzyıl sonlarında ve 7’nci yüzyıllarda çok sayıda denizaşırı bağlantısı ile aktif bir ticaret merkezi olan Korinthos kenti, Atina’dakinden çok daha farklı bir çömlek süsleme tarzı geliştirdi.
İlk olarak Korinthos’ta yaklaşık MÖ 725’de görülen “Proto-Korint” doğululaştırıcı tarzı, yaklaşık 25 yıl sonra Atina tarafından benimsenmiş ve daha sonra MÖ 7’nci yüzyıl başlarında, Yunanistan’ın diğer bölgelerine yayılmıştı. Çizim tarzı yavaş yavaş geometrikten ayrılmaya başladı. Silüet, alttaki açık renkli kili ortaya çıkarmak için, siyah sırda kazınan çizgiler ve kimi zaman da mor veya beyaz gibi başka renklerle işlenen dış çizgilerle belirlenmiş olan açık alanlarla ifade edilen daha fazla iç ayrıntı ile canlılık kazanmaya başladı.
Korinthos’ta üretilen kayda değer vazolardan biri, günümüzde Brisith Museum’da bulunan yaklaşık MÖ 650 tarihli Macmillan aryballos’u adı verilen vazodur.
Korinthos’un başlıca ihraç ürünlerinden olan parfümlü yağları koymakta kullanılan minik, gözyaşı damlası biçimli veya yuvarlak bir şişe olan aryballos, Proto-Korint çömlekçiliğinde yaygın bir biçimdi.
Evet, şimdi antik Korinthos bölgesinde görebilecekleriniz şunlar:
Apollan Tapınağı
Bölgeye yaklaştığınızda, ilk göreceğiniz yer burası. Hemen karayolunun kıyısında, yüksekçe bir tepe üzerinde. MÖ.6’ncı yüzyılda yapılmış ve Dor düzeni bir tapınaktır. Antik şehrin en eski yapısı olarak önem kazanır.
Lekhaion Yolu
Roma döneminden kalma. Üzerindeki mermerlerde hala el arabalarının tekerlek izleri görülüyor.
Bema
Aziz Paulus’un, Roma valisi, yani konsülünün huzuruna çıktığı yer.
Müze
Burada da, bazı ilgi çekici buluntular görülüyor.
Akrokorinthos
Antik şehrin en yüksek yeri. Atina şehrindeki Akropolis taklit edilmek istenmiş bir yapılaşma. Buraya çıkmayı sakın ihmal etmeyin. Bu yüksek yer, MÖ.7’nci yüzyıldan bu yana, çeşitli savunma tesisleriyle güçlendirilmiştir.
Özellikle, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde, çevresi, yüksek taş duvarlarla çevrilmiştir. Zirvede yani bu surların içinde ise: Aphrodite tapınağı, erken dönem Hıristiyan bazilikası, Bizans su sarnıçları, Frenk isimli bir kule, Osmanlı cami ve çeşmeleri görülüyor.
Tüm bunlardan söz ettik te, buradaki meşhur bir deniz kanalından söz etmemek mümkün değil.
Yunanistan Atina Yakın çevre gezilecek yerler Korinthos KanalıYunanistan Atina Yakın çevre gezilecek yerler Korinthos KanalıYunanistan Atina Yakın çevre gezilecek yerler Korinthos Kanalı
KORİNTHOS KANALI
Korint kanalı Atina şehrine 80 km uzaklıktadır. Kanal: bulunmadığı dönemlerde, yöredeki şehir devletlerinin gemileri, Akdeniz’in, özellikle kışın aşırı dalgalı sularında, zor şartlarda yolculuk yapıyorlarmış.
Antik Yunanlılar, dev gemilerini 6 km. genişliğindeki, kıstak bölgesinden geçiriyorlarmış. MS.67 yılına gelindiğinde ise, Roma İmparator Neron, bu kıstak bölgesinde bir kanal yapımını başlatır. Ancak, bu kanal, 1825 yıl boyunca tamamlanamaz. 1893 yılına gelindiğinde kanal tamamlanarak hizmete açılır.
1940 yılına kadar faaliyette bulunan kanal, çeşitli çökmeler nedeniyle 4 yıl kapalı tutuldu. En büyük çökme ise 1923 yılında oldu. 1944 yılında ise, geri çekilen Alman ordusu, yanları patlattı ve kanal yine kapandı ve 1944-1949 yılları arasındaki 5 yıllık süreç temizleme faaliyetleriyle geçti.
O patlamadan önce, Almanlar onarımı daha zor hale getirmek için, kanal içine demiryolu araçlarının önemli bir bölümünü attılar.
Kanalın uzunluğu 6343 metredir. Kanalın derinliği: 70 metre, genişliği 25 metre, yüksekliği 8 metredir. Kaya duvarlar, deniz seviyesinden 90 metre yükselir. Büyük gemiler, römorkörler tarafından çekilir.
Günümüzde çoğunlukla turist gemileri tarafından kullanılır. Yılda, kanaldan 15.000 gemi geçtiği söyleniyor. İki körfez arasında, aynı anda, sadece bir gemi geçişi sağlanabilmektedir.
Evet günümüzde kanal sadece uluslar arası nakliye için bir düğüm değil, aynı zamanda bir turistik ziyaret yeridir ve her yıl yüzlerce turist kanalı ziyaret ederek, bu büyük projeyi izlemekte, bungee jumping aktivitelerine katılmaktadır. Kanaldaki köprünün yükselişini ve bazı balıkların köprünün üzerinde çırpınışlarını göreceksiniz.
MYKENAİLİLER;
Mykenaililer, geç Helladik dönemde (Yunan anakarasında geç tunç çağı için kullanılan bir terim) yaklaşık MÖ 1650-1050’de Orta ve Güney Yunanistan’da egemen oldu.
Kültürleri iki bölgede biçimlendi.
Güneybatı Yunanistan’da Messinia’da ve Mykenai bölgesinde klasik Yunan döneminde Argos kentinin tahakküm ettiği Argolis’te.
MÖ onbeşinci yüzyıldan itibaren topraklarını Ege’nin karşı kıyılarına, Anadolu’ya kadar genişleterek bir zamanlar Minosluların denetimindeki toprakları ele geçirdiler.
Mısır ve Levant’daki yerleşik medeniyetlerin yanı sıra, Avrupa ve Batı Akdeniz ile kapsamlı temaslar kurdular.
Eğer Truva savaşına dair Yunan efsanelerinin ardında bir nebze de doğruluk payı olduğu kabul edilirse, bir noktada Kuzeybatı Anadolu’da Truvalılar ile savaştılar.
Mykenaililer, Yunanca’nın bilinen en erken biçimini konuşuyordu.
Minosluların Lineer A yazısından türetilmiş bir hece yazısı olan Lineer B kullanılıyordu.
Yunan dilinin ne zaman veya nerede, Yunanistan’da mı ortaya çıktığı, yoksa dışarıdan mı geldiği bilinmiyor, ama gelişimi, ilk örneklerinden biri Hititçe olan Hint-Avrupa dillerini konuşan başka halkların hareketlerine bağlanmıştır.
Arkeolojik kayıtlar, erken tunç çağının son evrelerinde, yaklaşık MÖ 2300-2000, maddi kültürde önemli değişimlere işaret ederken, sonra gelen orta Helladik ve Mykenai dönemleri boyunca düzgün bir gelişim gösterir.
Mykenai Medeniyetinin Sonu:
Nestor’un Sarayı yaklaşık MÖ 1200’de yıkılmıştı. Kimin sorumlu olduğu bilinmiyor, ama yıkım, Doğu Akdeniz’in yerleşik kültürlerini MÖ 13’ncü yüzyıl sonları ve 12’nci yüzyılda sarsan felaketler zincirine uyuyor.
Mykenai ve komşu Tiryns kalelerinin mimarisinden tehlike sezilir. Her iki yerde de sakinleri ya duvarlarla yeni çevrilen kuzeydoğu kısımda bir pınarı da duvar içine alarak (Mykenai) veya hemen dışarıdaki pınardan kalenin içine yeraltından bir geçit kazarak (Tiryns) su kaynaklarını güvenceye almak için uğraşmışlardır.
Mykenai bu dönemde bir dizi badire atlatmıştır. Bunlardan istilacılar sorumlu olabilir ama iklim değişiklikleri ve tarımda bereketsizlik nedeniyle patlak veren yerel karışıklıkların rol oynamış olması da mümkündür.
Nedenleri ne olursa olsun, MÖ 12’nci yüzyıl sonlarına gelindiğinde, saray ve kaleler ile onlara bağlı kentlere dayalı, Lineer B yazısı ile kayda geçirilmiş gelişmiş ekonomik ve toplumsal sistem çökmüştü. Ege Havzası dış ticaretin neredeyse durduğu ve lüks kalemlerin bulunmadığı bir köy temelli ekonomiye dönüşmüştü.
MYKENAİ:
Bu kültüre adını veren Mykenai kenti, denizden 15 km içeride, Argos Ovasının kuzey ucundadır. Kalesi ovaya hakim bir tepenin üzerindeyken, kendisi daha büyük iki tepenin arasında korunaklı bir konumdadır.
Bu alan ilk defa 1876’da tarih öncesi Ege konusunun öncüsü Schliemann tarafından (Truva kalıntılarını bulup çalan) araştırılmış ve günümüze dek çeşitli Yunanlı ve İngiliz arkeologlar tarafından devam etmiştir.
Bir kentsel varlık olarak Mykenai, tuhaf derecede parçalı gibi görünür. Erozyon ve tunç çağı sonrası inşa faaliyetleri yüzünden, geç tunç çağı kasabasının kalıntıları dağınık şekilde korunmuştur. 600 yıllık tarihin bu parçalardan bir araya getirilmesi gerekiyor ki parçaların bazıları gayet etkileyicidir.
Mykenai Kuyu Mezarları:
Mykenaililer hakkında ilk çarpıcı kanıtlar, Mykenai’den geliyor. Bunlar: muhteşem altın hazineleriyle dolu kuyu mezarlarıdır.
Kuyu mezarlar, iki öbek halinde bulunuyor. Yaklaşık MÖ 1650-1550 olarak tarihlendirilen ilk gurup MÖ 13’ncü yüzyıl kalesinin dışında, modern otopark yakınlarındadır.
Alçak dairesel bir duvarla çevriliydiler. Bu öbek, 1951-52’de, ikinci keşif olduğundan, Mezar Dairesi B olarak bilinir. Daha sonra, yaklaşık MÖ 1600-1500 tarihli, kısmen Daire B’deki gömülerle çağdaş, kısmen daha sonraya ait gurup, Schliemann tarafından 1876 ve Panayiotis Stamatakis tarafından 1877 yılında kale girişinin hemen içinde bulundu.
Bu mezarlar da dairesel bir duvarla çevriliydi. Ama bu duvar neredeyse 250 yıl sonra, kalenin MÖ 13’ncü yüzyılda tekrar inşa edilmesi kapsamında yapılmıştı. Bu daha sonraki kuyu mezar öbeği, kolaylık olsun diye Mezar Dairesi A olarak bilinse de, mezarların kazıldığı tarihte çevrelerinde dairesel bir duvar olduğuna dair bir kanıt yoktur.
Bir kuyu mezar, anakayada veya birikmiş toprakla kazılan ve içi moloz duvarlarla çevrelenen bir kuyunun dibinde, taş döşeli dikdörtgen bir çukur veya hendektir.
Ceset çakıl taşı bir zemine yatırılırdı, mezarda bedenle birlikte nesneler de bırakılırdı. Hendek ahşap payandalarla desteklenmiş ince taş levhalardan bir çatıyla kaplanır ve kuyunun geri kalanı toprakla doldurulurdu. Cenaze şöleninden sonra, kalıntılar, kemikler ve yemek kapları kuyuya atılırdı. Tepeye topraktan tümsek yapılır ve pek çok vakada, kimi zaman oymalı bir stel veya ince taş levha mezar taşı olarak toprağa dikilirdi.
Çoğunlukla olduğu gibi mezar tekrar kullanılırsa, kuyu temizlenir ve mezarın çatısı kaldırılırdı. Bu zahmetli bir işti ve MÖ 15’nci yüzyıla gelindiğinde, kuyu tipi mezarların neden kullanım dışı kaldığı açıklanmaktadır.
Daire B’de, 14 gerçek kuyu mezar ve daha sonraki tarihlere ait işlenmiş taştan yapılmış bir mezar vardı. Burada 24 kişi gömülmüştü.
Daire A’da 6 kuyu mezar ve farklı gömülerin kalıntıları bulunmuştu. 6 kuyu mezarda 8 erkek, 9 kadın ve 2 çocuk olmak üzere 19 kişi gömülmüştür. Bu mezarlardaki eşyalar, Daire B’deki gömütlerden çok daha zengindi.
Bugün Atina’daki Ulusal Arkeoloji Müzesinde sergilenen bu eşyalar arasında: altın cenaze maskları, altın takılar, üzerinde altın, gümüş ve siyah metalik bir alaşım olan savatla tasvir edilmiş av sahneleri olan tunç hançerler, üzerine çekiçle kakma (bir rölyefi saç metali arka tarafından ince şekilde çekiçleyerek yapma tekniği) tarzda kale kuşatması resmedilmiş bir gümüş rhyton veya sivri dipli içki kadehi, çömlek, taş ve değerli metallerden kaplar da vardır.
Minos etkisi güçlüdür.
Mykenaililer henüz Girit’i ele geçirmemişti, ama orta Helladik dönemin kırsal durgunluğundan yeni çıkıyor olmalarına rağmen, Minosluların en iyi tasarım ve işçiliğe sahip olduğunu kabul etmişlerdi.
Minos tarzı, Mykenaili sanatçılar için Minos Giriti siyasal bağımsızlığını kaybettikten sonra uzun yıllar cazibe kaynağı olmaya devam edecekti. Ancak bazı motifler Minos kaynaklı olmayıp Mykenaililere hastır, örneğin: biraz önce sözünü ettiğim av ve savaş sahneleri.
Kuyu Mezar V’in üzerinde bulunan mezar steli de, kaba ama canlı at, savaş arabası, arabacı ve hizmetkar ile bunları çevreleyen kalın sarmallardan oluşan oyması ile bunun bir örneğidir.
Kedi tarzı kuyruğuna rağmen resimdeki yaratık aslında bir at gibi görünüyor, ki bu da bize atın Yunanistan’a kısa süre önce koyun, keçi, domuz ve inek gibi diğer evcil hayvanlardan uzun süre sonra orta tunç çağına girdiğini tekrar hatırlatır.
Atreus Hazinesi:
MÖ 15’nci yüzyıla gelindiğinde, Mykenai toplumunun üst tabakasının tercih ettiği gömülme biçimi artık kuyu mezar yerine “tholos” türü mezarlardı. “Tholoslar” karmaşık yapılardı.
Sıradan yurttaşlar için kayadan oyulmuş bir odadan meydana gelen bir oda mezar yeterliydi.
Yunanca tholos, yuvarlak bir yapı anlamına gelir ve antikçağlar boyunca Yunanlıların çok çeşitli işlevler için kullandığı yuvarlak yapılar için kullanılmıştır.
Mykenai dünyasında, tholoslar yuvarlak, kubbe biçimli, yontulmamış taşlardan veya istisnai olarak iyi kesilmiş işlenmiş taşlardan bindirme tekniği ile yapılmış ve daha sonra bindirme için gerekli denge ağırlığını toprağın sağlaması için gömülmüş mezarlardır.
Mykenai tholoslarına ilk Messenia’da rastlanır. Ama en büyük ve en iyi bilinenler Mykenai’nin kendisindedir. Mykenai’deki 9 tholos’un en iyi durumda olanı, daha klasik antikçağda yanıltıcı şekilde Atreus hazinesi adı verilmiş olandır.
Çoğunun içi daha antik çağlarda boşaltılmış olduğundan tholos’ları tarihlendirmek zordur.
Taş işçiliği tekniklerine ve eşiğin altında bulunan tarihlendirilebilir bir çömlek birikimine dayanarak bu mezar için yaklaşık MÖ 1300 gibi diğerlerine göre geç bir tarih belirlenmiştir.
36 metre uzunluğunda ve ince işlenmiş taşlarla döşeli bir giriş veya dromos’tan yukarı, yuvarlak mezar odasına çıkılır. Dromos’un antik çağlarda açıkta olup, büyük kapılarının görülüp görülmediği ya da onların da toprağın altında gömülü olup olmadıkları bilinmiyor.
Orijinal olarak, tunç bağlantı parçalarına sahip, ahşap çifte kapıyla kapatılan ve iki yanında iki kat halinde yükselen yeşil taştan yarım sütunlar bulunan büyük girişten girilir.
Üst kattaki bir yarı rozet ve triglif friz için kırmızı porfir kullanılmıştı. Girişin tepesi iki büyük lento bloktan meydana geliyordu. Daha büyük olan iç bloğun boyu 8 metreden, ağırlığı ise 100 tondan fazladır. Basıncı azaltmak için, lento blokların üzerinde üçgen biçimli bir boşluk bırakılmıştır. Yukarıda sözünü ettiğim gibi, firizle örtülmüş olan boşluk dışarıdan görünmüyordu. Bu özelliğe payanda üçgeni adı verilir.
İçerinin çapı tabanda 14.5 metre olup yüksekliği 13.2 metredir. Yatay sıralar halindeki çivi delikleri duvarların metal kaplama tunç rozetlerle bezenmiş olabileceğini düşündürür.
Atreus Hazinesi ana kayadan oyulmuş bir yan odaya sahip olması açısından sıra dışıdır.
Diğer alanlardaki sağlam durumda örneklerden anlaşıldığı kadarıyla gömüler yerdeki, bu vakada muhtemelen yan odadaki çukurlara yerleştiriliyordu. Bunlara ait hiçbir iz kalmamıştır.
İlginçtir ki, daha kötü durumda olmasına rağmen neredeyse bire bir aynı, Minyas Hazinesi adı verilen bir mezar buradan çok uzaktadır. Aynı mimarın eseri olması gayet mümkündür.
Kale:
Müstahkem kaleler, özellikle Yunanistan anakarasının doğu kıyılarındaki Mykenai merkezlerinin tipik özelliklerindendir. Yerleşimin çekirdeği güçlü duvarlarla korunurdu. Tıpkı Minos sarayı gibi, bu çekirdek de dini, ekonomik ve idari türden çeşitli işlevlere sahipti. Ama Minos Sarayından farklı olarak, bu işlevler ayrı yapılarda yerine getirilirdi. Bu yapıların en göze çarpanı saraydır, ama Mykenai sarayı Minos kültüründeki emsallerinden bazı açılardan farklıdır.
Nüfusun çoğu duvarların dışında yaşardı. Mykenai dünyasından, mesela Minos Girit’indeki Gournia ile karşılaştırılabilecek, kapsamlı bir kent planı edinilmemiştir.
Ama Orta ve Güney Yunanistan’ın pek çok bölgesindeki yüzey araştırmaları, Mykenai varlığına dair bolca iz ortaya çıkarmıştır. Mykenaililerin kapsamlı bir yol sistemi vardı, arkeologlar su kaynaklarının güvenceye alınması, büyük ölçekli kanalizasyon sistemleri ve barajlar gibi başka inşaat projeleri belirlemiştir.
Projelerin en iyi bilineni olan Boiotia’daki alçak Kopais gölü havzasının sularının boşaltılması ve toprağın deniz yükselmelerinden bir dizi bentlerle korunması hala tunç çağı Ege’si için şaşırtıcı derecede iddialı bir girişim gibi görülür.
Mykenai’deki kale duvarlarının çevre uzunluğu 900 metre olup, kapsadıkları alanın yüzölçümü yaklaşık 38.500 metre karedir.
Bugün görünen duvarlarda, ana giriş kuzeybatıdan Aslanlı Kapıdandı.
MÖ 13’ncü yüzyıldan kalma bu giriş, dev yerel çakılkaya bloklarından yapılmış eşik, lento ve iki dikmeden oluşur.
Lento ve eşik bloklarında kapı kanatlarının iliştirildiği kapı direklerinin girmesi için yuvarlak delikler, dikmelerde ise kapalı kapıların arkasından sürülecek yatay bir sürgü için delikler görülür.
Lentonun üzerindeki payanda üçgeninin ön tarafı iki aslanı bir arma halinde, pençeleri tek bir sütunu tutan bir çift sunağın üzerinde durur şekilde gösteren çarpıcı bir rölyef yontma ise kapatılmıştır.
Kapı adını bu aslanlardan alır. Ancak başları kayıptır.Dolayısıyla bu hayvanın kartal başlı ve aslan vücutlu mitolojik Knossos’da Minos Sarayındaki Taht Odasında bulunan yontma taş koltuğun iki yanındaki fresklerde de bu tür griffonlar tasvir edilmiştir. Mykenaililer de, özellikle Pylos’taki sarayda bunlara yer vermişti.
Kale duvarlarında bugünkü ziyaretçilerce kolayca birbirinden ayırt edilen farklı türlerden duvar işçiliği örnekleri vardır. Bunlar arasında Aslanlı Kapıda kullanılan kesme çakıltaşı, Kiklop duvar, yani araları minik taşlarla doldurulmuş kabaca yerleştirilmiş dev bloklar ve çok daha sonraları Helenistik dönemde kullanılmış kaba işleme çokgen kireçtaşı ile yapılan duvarlar da vardır.
Kiklop duvarların adı, böyle büyük taşları ancak Kikloplar gibi devlerin taşıyabileceğine inanan daha sonraki Yunanlılarca verilmiştir. Kiklop duvarlara ayrıca Hitit Başkenti Hattuşa’da da rastlanır ki, Mykenaililer ile Hititler arasındaki bağlantıların ne kadar nadir olduğu düşünüldüğünde bu, kafa karıştırıcı bir rastlantıdır.
MÖ 13’ncü yüzyıl ortalarında veya sonlarında, daha öncekilerin genişletilmesi yoluyla tahkim edilmiş alan tamamlanmıştır. Yine bu dönemde Mezar Dairesi A da elden geçirilmiş, eski kuyu mezarlarının çevresine dairesel bir paraper duvar inşa edilmiştir. Kalenin içindeki yapılardan dikkat çekici olanlar arasında güneybatı sektöründe keşfedilen bir dizi tapınak ta vardır.
Bunlardan Freskli oda, duvar resimleri, Putlar evi de insansı ve sarmalanmış yılan biçimli grotesk kil figürinler içerir. Mykenai kazılarında tapınak adına bugüne kadar sadece böyle küçük, Minos saraylarındaki tapınakları andıran odalar bulunmuştur.
Lineer B tabletlerden elde edilen tanrı adları arasında daha sonraki Yunan döneminden aşina olunan Zeus, Hera ve Poseidon gibi adlar da vardır.
Aslanlı Kapıdan sonra zemin dikleşir. Duvarlarla çevrili kalenin içindeki en yüksek noktada tipik olarak saray dururdu. Yüksek ve korumasız konumu nedeniyle Mykenai’deki saray büyük ölçüde eriyip gitmiştir.
Bölük pörçük kalıntıların arasında duran ziyaretçi, Argos Ovasının tepeden görünen muhteşem manzarasıyla yetinmek zorunda kalır. Bir Mykenai sarayının planını daha iyi anlamak için Peloponnesos’un öbür yanına, Güneybatı Yunanistan’ın uç noktası olan Messenia bölgesindeki Pylos’a gitmek gerekir.
PYLOS
NESTOR’UN SARAYI:
1939 yılında Amerikalı arkeolog Blegen, güneydeki Navarin Koyu’na yukarıdan bakan bir tepede, modern Pylos kasabasına yakın bir konumdaki Ano Englianos’ta bir Mykenai Sarayı keşfetti.
Homeros’tan etkilenerek, sarayı İlyada ve Odyseseia’da geçen Pylos’un bilge hükümdarı Nestor ile bağdaştırdı. Burada bulunmuş bazı Lineer B tabletlerde sarayın adı (PU-RO) geçerken Nestor’unki geçmez, bu yüzden Blegen’in bu tespitine temkinli yaklaşmak gerekir.
Bugün görülen saray, büyük ölçüde MÖ 13’ncü yüzyılda yapılmış ve yaklaşık MÖ 1200’de yanmıştır. Bu sarayın savunma duvarlarının olmaması, bir Mykenai merkezi için sıra dışıdır. Her halde Mykenai’den farklı olarak, yakınlardaki rakipleri yoktu. Yıkımı uzaktan gelen istilacıların işi olmalı. Gerçekten de saray tarihi, tunç çağından bugüne 1990’larda Pylos Bölgesel Arkeoloji Projesi adlı iddialı bir disiplinler arası araştırma projesi tarafından belgelenmiş Güneybatı Messenia’da geniş bir bölgenin ana merkeziydi.
Bu küçük saray Knossos’takinin sadece dörtte biri boyutlarındaydı. Duvarlar kereste iskeletle güçlendirilmiş molozlardan yapılmış ve yüzleri soluk kireçtaşından kesme taşlarla kaplanmıştı.
Mütevazi bir girişin solunda iki arşiv odası (yaklaşık 1000 Lineer B tablet ve parçaları burada bulunmuştur) ve sağında muhtemelen bir kule vardı.
Ufak bir avludan geçtikten sonra, bu ve tüm Mykenai saraylarının belirleyici özelliği olan megaron’a ulaşılır. Megaron, Homeros tarafından büyük hole verilen addır. Schliemann’dan başlayarak klasiklere meraklı arkeologlar bu sözcüğü çeşitli hol benzeri odalar için kullanmışlardır. Mykenai mimarisinde bu sözcük ayrı bir anlam kazanmıştır. Mykenai megaron’u normalde tek bir eksen üzerinde dizilmiş dikdörtgen biçimli üç mekandan, yani sundurma, antre ve çok daha geniş olan ana odadan oluşan bir birimdir.
Pylos’taki ana oda şık, ama karanlık ve dumanlı olmalıydı. Odaya geniş, alçak, daire biçimli bir platform biçimindeki ocak hakimdi. Ocağın kenarı kireç sıva ile kaplanmış ve sarmallar çizilmiş, yanlarına ise alev desenleri yapılmıştı. Odanın zemini ve duvarları sıvanmış ve fresklerle bezenmişti. Ocağın çevresinde dizili 4 ahşap sütun tavanı taşırdı. Sütunlar uzun zaman önce yok olmuştur, ama yerde içine yerleştirildikleri ufak yuvarlak delikler çevrelerindeki alçı zemin tarafından korunmuş olarak hala durur.
Dal, dalcıklar ve kilden yapılmış çatı da kayıptır ama ocaktaki ateşin dumanının çıktığı geniş kil borular durur. Pencerelerin türü veya var olup olmadıkları bilinmiyor. Zeminin kuzey duvarınca uzanan kısmında muhtemelen Knossos’taki Taht Odasındaki taş koltuğa benzer tasarımlı ahşap bir koltuk için bir oyuk vardır. Bunun yanında alçı zeminde ilginç ve açıklanamamış iki küçük çanak ile bunları birleştiren eğrisel yiv biçiminde bir oyuk vardır.
Megaronun çevresi sarayın önemli ekonomik faaliyetlerine adanmış odalarla çevrilidir. Lineer B tabletlerden anlaşıldığı kadarıyla, saray bu bölgedeki tarım ve imalat ürünlerinin toplandığı ve tekrar dağıtıldığı merkezdi. Şarap, zeytinyağı ve tahıl depoları ile metal işçilerinin, taş ustalarının ve parfüm imalatçılarının atölyeleri tespit edilmiştir.
Ayrıca saraydan bol miktarda çömlek çıkmıştır. Bir odada 2.853 ayaklı içki kadehinin bulunması üzerine Blegen, Homeros’un şiirindeki saygın bir kimse olan Nestor’un aslında mutfak eşyaları alıp sattığı yönünde bir espri yapmıştır.
ARGOLİS
Korinthios modern şehrinden güneye inen karayolu kullanılarak gidiliyor. Korinthios antik kentinin ise, yaklaşık 60 km. güneyinde kalıyor.
MÖ.15 ve 11’nci yüzyıllarda: burası, dünyanın en önemli merkezlerinden biri haline gelmiştir. Çünkü: Mykenai imparatorluğu, bu topraklar üzerinde kurulmuş ve Yunanistan anakarası ile, Kuzey Ege adalarına kadar ulaşan bir hakimiyet alanına ulaşmıştır.
Bunların askeri gücü, her ne kadar Homeros tarafından yazılmış olmasına rağmen, sanatsal açıdan ulaştıkları üst düzey, arkeolojik kazılar yapılana kadar bilinmiyordu.
Mykenai kenti kalıntıları, bizim Troya hazinelerini çalan, hırsız arkeolog Schliemann tarafından; kazılmış ve Korinthos kendinin güneyinde kalan bu korunaklı vadide, binlerce yıl yıkıntılar altında kalan kalıntılar ortaya çıkarılmıştır. Ancak, bölge tamamen unutulmuş ve kalıntılar bu yüzden, binlerce yıl mezar soyguncularının talanına uğramamıştır.
Kalıntılar arasında kazı yapıldıkça:
Bir sürü kral mezarı bulundu. Ancak, biraz önce de söz ettiğim gibi, mezar soyguncularından kurtulan bu mezarlardaki iskeletler, olduğu gibi duruyordu. Hatta, yüzleri, saf altın maskeler ile örtülüydü. Aile mezarlarında, zarif heykeller bulundu.
Ayrıca, karmaşık takılar vardı. Tüm bunlar, ünlü kral Agamennon’un dünyasını, günümüze taşır özellikler gösteriyordu. Evet, çıkarılan tüm bu eserler, Schlieman tarafından, çalınarak Yunanistan dışına çıkarılmamış ( çünkü karısı Yunanlı idi) ve Atina’ya götürülmüş ve Ulusal Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.
Evet, bu küçük Mykenai arkeoloji bölgesinde görebilecekleriniz şunlar:
Kiklop Duvarları
Bu duvarlar, birbiri üzerine mükemmel bir hassasiyetle yerleştirilmiş, kaba yontulmuş, dev granit bloklardan oluşmuştur. Kiklop duvarları denmesinin ismi ise, şehrin düşmanlarının, bu duvarları yapanların insanlar olmadığına inanmalarının istenmesi, bu duvarların tek gözlü mitsel devler olan “Kykloplar” tarafından yapıldığına inanmalarının istenmesidir.
Dış duvarlar: MÖ.1250 yılından kalmadır. Bu duvarlarda bulunan “Aslanlı Kapı” kullanılarak, “iç tapınak” bölgesine geçilir. Aslanlı kapı: günümüz itibarıyla, Avrupa kıtasında bilinen en eski anıtsal heykeldir. Evet, Aslanlı kapıdan geçiyorsunuz ve karşınıza: kraliyet mezarlarının bulunduğu “A Mezar Bölgesi” geliyor. Daha sonra ise, Kraliyet Saray kalıntılarını görmek için, yerleşim yerinin tepesine tırmanmanız gerekiyor.
Duvarların dışında, birçok mezar daha bulunuyor. Bu mezarlardan en göze çarpanı ise: “Atreus Hazinesi” olarak da isimlendirilen “Agamennon Mezarı” dır. Burasını, Ankara-Polatlı yakınlarındaki Gordion antik kentindeki kral Midas mezarına benzettim.
NAVPLİO
Bu sahil kasabası: Mykenai arkeoloji bölgesinin, güneyinde, buraya araba ile 20 dakika uzaklıktadır. Yüzyıllar boyunca, stratejik önemi nedeniyle öne çıkmıştır.
Yüksek Palamidi kayalığında, Bizans ve Venedik dönemlerinden kalan kaleler var. Özellikle, 1828-1834 yılları arasında, Yunan bağımsızlık savaşı sonrasında, bağımsız devletin ilk başkenti burada kurulmuştur.
Kasabanın sokaklarında: tavernalar, limanda balıkçı tekneleri ve taze deniz ürünlerinin pişirilerek sunulduğu restoranlar var. Sahilde, kasaba halkı gibi, akşamları siz de gezinti yapabilirsiniz. Kasabanın hemen karşısında, dalgakıran açıklarında “Bourtzi” adası var.
Burada görebilecekleriniz şunlar;
EPİDAUROS ASKLEPİOS TEMENOS’U:
Epidauros, şifa tanrısı Asklepios’un kült merkezi olarak ün yapmıştı.
MÖ 4’ncü yüzyılda popülerleşen Asklepios ibadeti Yunan-Roma dini yaşamındaki önemli bir gelişmeye, gittikçe kısırlaşan resmi kültlerin doğrudan kişisel yakarışlara cevap veren tanrılarla dengeleme arzusuna işaret eder.
Yaygın bir efsaneye göre: Asklepion, Apollon’un ve Koronos adlı ölümlü bir kadının oğluydu. Kentauros Kheiron onu yetiştirmiş ve tedavi sanatını öğretmişti. Asklepios, genellikle elinde etrafına yılan dolanmış bir asa taşıyan, sakallı olgun bir adam olarak tasvir edilir.
Epidauros’taki başlıca halk festivali, Nisan sonu ile Mayıs başında gerçekleşirdi. Önce yıkanarak arınma, kurbanlar, resmi bir ziyafet ile atletizm ve müzik yarışmaları gibi tüm tanrılara ibadetle standart olan etkinlikler yapılırdı.
Aslepios’a özgün olan, yıl boyunca hastalıkların iyileşmesini isteyen kişilerin gerçekleştirdiği adaklardı. Yakarıcı ilk önce yıkanarak kendisini arındırır, daha sonra geceyi temenos’un içindeki uzun stoa, yani abaton’da geçirirdi. Asklepios veya onun kutsal yılanlarından biri bir rüyada görünür ve gerekli tedaviyi açıklardı. İyileşmesi durumunda hasta tıbbı sorun, tedavi ve başarılı sonucun kaydedilmiş olduğu bir steli şükranlarını göstermek için sunabilirdi. Bu tür yazıtlar, antik Yunanlıların tıbbi uygulamalarını renkli bir şekilde canlandırmayı sağlar. Bazı kayıtlar son derece imkansız olayları anlatır
Örneğin: 5 yıl boyunca hamile olan bir kadın tanrıya yalvarmış ve daha sonra 5 yaşında bir erkek çocuk doğurmuştur. Daha inandırıcı olan diğerlerinde ise özel rejimler, egzersiz ve banyo terapilerinden bahsedilir.
Temenos:
Düz arazi üzerinde ağaçlar arasında, ufukta sarp tepelerle huzurlu bir yerdedir. Burada 1881’de Yunan arkeologlar Kavvadis ve Stais tarafından kazılara başlanmıştı.
Kutsal alanın içinde, MÖ 4’ncü yüzyıldan kalma başlıca yapılar Asklepios tapınağı, tholos veya yuvarlak bina (burada thymele olarak bilinir) ve abotondur. Binalar büyük ölçüde yok olmuş, sadece temelleri kalmıştır.
Biri dışında, burada gerçekleştirilen faaliyetler hakkında yazıtlar ve edebi metinler kadar canlı bir resim çizmezler. Buna istisna gizemli, akıl kurcalayıcı temelleriyle tholos’tur. İç içe altı tüf (volkanik bir taş) çember kesimi, ana kattan bu mahzene inen ahşap basamaklar olduğunu ima eder. Bu benzersiz labirentin, hatta bu yapının amacı belli değildir.
Günümüze ulaşmış mimari parçalardaki yüksek kalite işçilik, tholos’un kesinlikle seçkin bir yapı olduğunu gösterir. Taşlara yazılmış yapım kayıtlarına göre, inşaatı 30 yıldan fazla sürmüş ve masraflar sürekli ama azar azar gelen bağışlarla karşılanmıştır. Ama inanç sarsılmamış ve yapı bitirilmiştir.
Popüler görüşlerden biri, mahzeni tanrının kutsal yılanlarının evi olarak yorumlar, ama Epidauros konusunda önde gelen uzmanlardan Tomlinson tholos’u bir ölümlü olarak Asklepios’a (Asklepios’u bir tanrı olarak onurlandıran tapınaktan farklı olarak) adanmış bir cenaze anıtı olarak görmeyi tercih eder.
Epidauros Tiyatrosu
Epidauros’taki en iyi korunmuş yapı, temenos yakınlarındadır.
Bu yapı: Holykeitos; (MÖ 5’nci yüzyılda yaşamıştır) tarafından tasarlanan ve MÖ 4’ncü yüzyıl sonlarında yapılan tiyatrodur.
Tiyatro gösterileri Yunanlılar için dini ritüellerdi yani bu kutsal merkezde bir tiyatro olması şaşırtıcı değildir.
Tiyatronun kapasitesi yaklaşık 14.000 kişiydi. Yani bu festivallerin geniş bölgesel cazibesinin olduğunu gösterir.
Eğimli oturma bölgesi yani cavea, bir tepenin yamacına yaslanmıştı ve bir dairenin yarısından fazlasını kaplıyordu. Taş oturma yerleri, mekana kalıcılık veriyordu. Seyirciler, yerlerine ulaşmak için çeşitli geçitlerden yararlanırdı.
Yatay diazoma, cavea’yı alt ve daha dik olan üst yanlarda bölüyordu.
Oturma alanı boyunca, üst yarıda daha sık aralıklı olmak üzere dikey merdivenler vardı.
Cavea’nın dibinde, dairesel orkestra bulunurdu.
Şarkı söyleyen ve dans eden koro, performansını burada yapardı.
Bunun arkasında solo sanatçıları için bir platform ile arka perdeden oluşan skene adı verilen sahne yapısı bulunurdu.
Yunan tiyatrosunda skene, cavea’ya bağlı olmayıp her iki yanında parodos adı verilen ve burada, Epidauros’ta sütun ve lentolu kapı çerçeveleriyle donatılmış geçitlerle ayrılırdı.
Daha sonraları Romalılar skene’yi artık yarım daireye indirgemiş cavea’ya bağlayarak tek bir mimari yapı yaratacaktı.
Zaman içinde, Yunan ve Roma tiyatrosunda solo aktörlerin ağırlıklı olması nedeniyle, sahne yapısı ile dikey arka perdesi gittikçe karmaşıklaştı.
Epidauros’daki skene’nin sadece temelleri kalmıştır.
Yunanistan Atina Yakın çevre gezilecek yerler Daphne
DAPHNE
Atina şehir merkezinin, 10 km. batısındadır.
Burada: daha önceki dönemlerde bir Apollon Tapınağı bulunan yerde, “Daphne Manastırı” var. Bu manastır, MS.5.yüzyılda yapılmıştır. 11’nci yüzyılda ise, yapıya, etkileyici mozaikler eklenmiş. 16’ncı yüzyılda ise, Ortodoks keşişler tarafından, Manastır yeniden inşa edilmiştir.
Kilise yapısında: taş ve kiremitten yapılmış bir kubbe var. Ancak, burada görülebilecek en ünlü objeler: iç kısımdaki dekorasyonda kullanılan mozaikler ve ana girişte bulunan “İsa” mozaiği.
Sarıkamış, Kars il merkezine, 45 km uzaklıktadır. Sarıkamış, Sarıkamış, Erzurum arası uzaklık: 156 km. dir. Sarıkamış, Artvin-Yusufeli arasındaki uzaklık: 176 km. dir. Selim arası uzaklık: 25 km. Sarıkamış, Horasan arası uzaklık: 87 km. Sarıkamış, Ani harabeleri arasındaki uzaklık: 95 km. dir. Sarıkamış, Doğubayazıt arası uzaklık 220 km. dir.
TARİHİ
1877-1878 tarihleri arasında, bölge Rus işgaline uğrar ve yapılan anlaşmalar sonucunda Kars, Batum ve Ardahan harp tazminatı olarak Ruslara bırakılır. Bu durum 40 yıl sürer. 1 Kasım 1914 tarihinde, Rus orduları, Sarıkamış’tan Pasinler’e doğru taarruza geçer, 6 gün süren Köprüköy muharebelerinde darbe yiyen Rus ordusu Sarıkamış’a kadar kaçar, geri çekilir.
Sarıkamış’ta yeni taarruz hazırlıklarına girişmek için Çar Nikola tarafından karargah kurulur. Bu sırada, Sarıkamış, Selim ve Kars arasında toplanan Rus ordularını imha etmek için, Enver Paşa tarafından meşhur Sarıkamış Harekatı başlatılır. Ancak ağır kış şartları nedeniyle, bu harekat felaketle sonuçlanır ve bu sonuç, tarihe korkunç bir facia ve acı bir hatıra olarak geçer.
Gelelim Sarıkamış isminin kökenine:
Bu konuda çeşitli rivayetler vardır. Çerkez Beylerinden biri, bu topraklara gelirken bir sarığa sarılmış biraz yiyecek getirir ve sarığa sarılmış yiyecek nedeniyle yöreye “Sarığalmış” ismi verilmiştir. Daha sonra Sarıçam ormanları nedeniyle buraya “Sarıkamış” denilmiştir. Başka bir rivayete göre ise, Hazar denizi ve Aral gölü arasındaki Sarıkamış çukuru bölgesinden gelerek buraya yerleşen bir Türk boyu, buraya Sarıkamış ismini vermiştir.
SARIKAMIŞ ŞEHİTLERİ
Sarıkamış denilince tüm yurtta, Sarıkamış şehitleri akla gelir. Bu yüzden, Sarıkamış şehitlerinden biraz söz etmek istiyorum, buraları gezerken, Sarıkamış şehitlerini anmak gerekir. 1914 yılında, Sarıkamış’ta 78 bin şehit verilmiş ve bunlardan maalesef 60 bini donarak ölmüştür.
1914 yılında, 15-22 Aralık tarihleri arasında, Sarıkamış yakınlarındaki Allahüekber dağlarında, Kars ilini Ruslardan geri almak için harekata gönderilen 60 bin asker donarak ölmüştür.
Çünkü Enver Paşa tarafından, Rusları hiç beklemedikleri bir yerden, Allahüekber dağlarını aşarak vurmayı ve Kars’ı almayı amaçlamıştır. Allahüekber dağları, Kars-Erzurum illeri arasındaki sınırı oluşturur, uzunluğu 40 km ve genişliği 25 km dir.
Allahüekber dağlarının yer yer 2000-3000 metre yükseklikteki geçitlerinde, ısı sıfırın altında 30 derecelerde, Türk askerlerinin büyük bölümü, çölden gelmiş ve üzerlerinde yazlık giysiler vardır.
Sarıkamış’ın dondurucu soğuğunda yanlış ve hatalı planlamalar yüzenden donarak ölmüşlerdir. Allahüekber dağları, 37 bin şehit verilerek aşılır ve Sarıkamış kuşatılır. Ancak kuşatma harekatı, aşırı soğuk ve açlık yüzünden hedef ele geçirilemeden 5 Ocak 1915 tarihinde biter. Osmanlı ordusu, dağlarda 78 bin şehit verirken, Rus ordusu ise 32 bin asker kaybetmiştir.
Kars Sarıkamış
ŞEHİTLİKLER
Kars-Erzurum karayolu üzerinde Allahüekber Dağı şehitliği var. Sarıkamış merkeze 6 km uzaklıktadır.
Şehitlik, Allahüekber dağları Milli Parkı içindedir. Heykeller, donarak ölen askerlerin durumunu temsil eder. Heykeller, şehitlik yapılırken Çanakkale yöresinden getirilmiş ve buraya yerleştirilmiştir.
Şehitlikte kaç kişinin gömülü olduğu bilinmez. Anıtta, bazı askerlerin isimleri, yaşları ve doğum yerlerinin yazılı olduğu panolar var. Çevrede bunlar gibi 20 şehitlik var. Bu şehitlikler, bu toprakların nasıl elde edildiğini ve bu topraklar için ölen askerlerin ruhlarına bir fatiha okunacak yerlerdir.
Evet, hemen karşı köyde Hamamlı köyü şehitliği var. Sarıkamış ilçe merkezinde, Yukarı Sarıkamış mahallesinde Batı Kışla ve Sarıkamış İnönü mahallesinde Meçhul asker ve İstasyon mahallesinde Millet Bahçesi şehitlikleri bulunuyor.
Kars Sarıkamış
SARIKAMIŞ ŞEHİTLERİ ANMA YÜRÜYÜŞÜ
Osmanlı ordusunun Rus işgali altındaki toprakları kurtarmak için başlattığı ve 90 bin askerimizin şehit düştüğü, Sarıkamış Harekatının anma etkinlikleri, her yıl Ocak ayının ilk haftası içinde üç gün süreli yapılır.
2020 Ocak ayında yapılan yürüyüşe 20 bin kişi civarında katılış oldu. Ülkemizin birçok yerinden gelen, binlerce kişi, Sarıkamış ilçesine bağlı Kızılçubuk köyünde buluşuyorlar.
Kamyonlarla erzak ve Türk Bayrağı dağıtılan binlerce katılımcı, saat 10 civarında 105 yıl önce olduğu gibi, yürüyüşe başlar, katılımcılar dev bayrak ve Atatürk posterleri taşıyarak sloganlar eşliğinde, eksi 9 derecelik sıcaklıkta, zorlu yürüyüşe katılır, 6.5 kilometrelik yürüyüşte “Şehit Kurmay Albay Faruk Sungur Yolu” izlenerek, Yukarı Sarıkamış Mahallesindeki tören alanında yürüyüş bitirilir.
Evet, bu duygu yüklü yürüyüşe, imkanlarınız varsa mutlaka katılın, o insanlar bizlerin bu günleri mutlu, özgür ve hür olarak yaşamamız için canlarını verdiler, biz onlar için sadece bir günümüzü verip, o yürüyüşe katılalım, onların yaşadıklarını görelim.
Kars Sarıkamış
GENEL
İlçe Kafkaslar ve İran’dan Anadolu’ya geçiş yolları üzerinde bulunduğundan, tarih boyunca stratejik önemini korumuştur. Bu yüzden, yörede tarihsel ve arkeolojik mevkiler, oldukça çoktur. Bölgenin yer yüzü şekilleri genellikle dağlık ve engebelidir. Dağlık kısımlar ormanlarla kaplıdır. Bölgenin doğal bitki örtüsü ortaklardır.
Ancak bölgenin batısında Allahüekber ve Soğanlı dağlarının yükseklerinde çam ormanları bulunur. Rakımı 2225 metredir. Bu yükseklikte bulunan ilçe, yurdumuzun en yüksek ilçesi ve yayla niteliğindedir.
Ancak bu yüksekliğine rağmen, doğa her zaman yeşildir. Uzun süren kış döneminden sonra canlanan doğa, muhteşem görüntüler oluşturur. Karasal iklim hakimdir ve buna bağlı olarak yazlar genellikle kurak, kışları sert ve soğuktur. İlkbahar ve sonbaharda ise bol yağış olur.
NE YENİR
Buralara yolunuz düşer ve yöresel lezzetleri tatmak isterseniz, öncelikle “Helise” önerebilirim. Yanında etli bulgur pilavı olabilir. Veya “kavurma” ve ardından tatlı olarak “Umaç helvası” düşünebilirsiniz.
NE SATIN ALINIR
Sarıkamış yöresinde “obsidiyen” taşından yapılan el sanatı ürünleri çok tutulur.
GEZİLECEK YERLER
Kars Sarıkamış
SARIKAMIŞ KAYAK MERKEZİ
Yine bu sitede, ayrıntılı bir Sarıkamış Kayak Merkezi yazısını bulabilirsiniz.
Kars Sarıkamış
KAZIM KARABEKİR CAMİSİ-YANIK KİLİSE
İlçe merkezinde, Hükümet konağı yanında İnönü mahallesindedir.
Kars Sarıkamış
Cami, Rus Çarı II. Nikola tarafından 1907 yılında yapılmış bir kilisenin camiye dönüştürülmesiyle oluşturulmuştur. Yapının girişi tuğla çerçeveli, yuvarlak kemerlidir. Girişin üstü, küçük bir çatı ile örtülüdür.
Girişin iki yanında, dikdörtgen tuğla çerçeveli birer pencere vardır. Giriş kapısının üzerinde çıkıntılı bir bölüme, yuvarlak kemerli üçüz pencere yerleştirilmiştir. İlk yapımındaki çan kuleleri günümüze ulaşmamıştır. Kesme taştan yapılan mekanda tek şerefeli bir minare bulunmaktadır.
Yapıda iki renkli taş işçiliği dikkat çeker. Yapı, Ruslar çekildikten sonra cami olmadan önce, bir süre “Şark Cephesi İbret Yeri” adı altında tiyatro, daha sonra da “Sinema” olarak kullanılmıştır.
Sonra camiye dönüştürülmüş, ancak 1970 yılında yangın geçirmiş ve 2008 yılında restore edilerek tekrar ibadete açılmıştır. Günümüzde, sadece eski yapıdan ana duvarlar sağlam olarak gelmiştir.
Kars Sarıkamış
KIZ KALESİ
Erzurum kara yolundan ilçeye girerken, 10 km uzaklıktadır. Yolun sol tarafında, orman içinde ve Keklik Deresinin akarak Aras nehrine ulaştığı Keklik Vadisinde müstahkem bir yerdedir.
Alt tarafından akan Keklik Deresi, ileride Aras nehrine dökülür. Derenin aktığı vadi, bir yol gibi Aras vadisine çıkar. Kalenin ne zaman yapıldığı bilinmez. Ancak çok eski tarihlerden ve muhtemelen Urartulardan beri bulunduğu tahmin edilmektedir. Zaten bu kaleye, pek yakın ören yerleri izleri vardır.
Halk bu ören yerlere “peğlik” der. Keklik Deresinin Aras nehrine ulaştığı Keklik Vadisinde, ayrıca yine halkın “Kız Kalesi” dediği, üçüncü bir kale daha vardır. Küçük bir vadideki bu kalelerin varlığı, bu bölgenin ne kadar kontrole gerek görüldüğünü işaret eder. Kalelerin inşa tarzı, Zivin Kalesininki ne benzer.
Bu kaleler, yöredeki diğer kaleler gibi normal garnizon olmayıp, dağlarda meydana gelen olaylar ve savaşlar olduğu zaman kullanılmış olmalıdır. Kale, Türk döneminde iskana tabi tutulmamıştır. Çünkü, hiçbir kayıtta sözü geçmez. Ancak göçebe Türkmenler arasında meydana gelen kavgalarda bir savunma yeri olarak kullanıldıkları tahmin edilmektedir.
Hatta özellikle sınır bölgesi olan bu coğrafyanın su veya bu taraf elindeki en uç, en son kaledir. Halk arasında, Hıristiyanlık döneminde, rahibelerin hapsedildiği bir kale olduğuna inanılır. Son yıllarda kale, define arayıcıları tarafından yoğun şekilde tahrip edilmiştir.
ZİVİN KALESİ-SÜRGÜTAŞ-ZİVİN YAZITI
İlçe merkezine 32 km uzaklıktaki Karaurgan yakınlarında Süngütaş olarak da bilinen köyde sarp bir tepe üzerinde Zivin kalesi konumlanmıştır. Köyün bulunduğu yerde, 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında çok önemli ve kanlı bir çatışma olan Zivin çatışması yapılmış, Rus ordusunun ilerleyişi, Türkler tarafından burada durdurulmuştur.
Kars Sarıkamış
Kale
Kale: Kars’ı Erzurum’a bağlayan bu yolu kontrol etmesi açısından stratejik konumdadır. Kuzey-güney doğrultusunda yapılan kale, ana kayanın yapısına uydurulmuştur. Kalenin iç bölümünde ana kayaya oyularak yapılan iki sarnıç bulunur.
Kalenin iç kısmında bulunan sarnıçlar, dikdörtgen planlı olmasına karşın, kalenin dışında ve doğusunda bulunan sarnıçlar yuvarlak planlıdır. Ayrıca yuvarlak planlı sarnıcın yanında ana kayaya oyularak yapılmış bir sunak çukuru vardır.
Bütün bunların yanında, kalenin batısında kaya basamaklı su tüneli görülür. Ancak su tüneli, taş ve toprakla dolduğu için sadece girişi görülmektedir. Kalenin özellikle Saltuklular döneminde yeniden yapılmış olduğu anlaşılır. Kale günümüze harabe olarak ulaşmış, sadece dış surları görülebilir.
Zivin Yazıtı
Ancak kalenin ilk yapılış tarihi, Urartulara kadar gitmektedir. Bu kalede bulunan Urartu kralı Minua’nın kuzey seferinden bahseden “Zivin Urartu Yazısı” bunun kanıtıdır. Çünkü bu yazıt, Kafkasları Doğu Anadolu’ya bağlayan ana yol güzergahlarından birinde olan, Karaurgan bucağına bağlı Zivin kalesinde bulunmuştur.
Bu nedenle: Zivin kalesi, en önemli Urartu kalelerinden birisidir. Zivin Yazıtında tahribat nedeniyle bütünü okunamaz, okunabilen bölümlerinin Türkçe çevirisi “…. Minua der ki “Şaşilu Şehrini ele geçirdim. Bu steli, bana efendi olan tanrı Haldi’ye diktirdim.
Tanrı Haldi’nin büyüklüğüyle, İşpuini oğlu Minua, güçlü kral, büyük kral, Tuşpa Şehrinin kahramanıdır. Minua der ki, Her kim bu yazıtı tahrip ederse, her kim suç işlerse veya her kim saklarsa, tanrı Haldi, tanrı Teişeba, Tanrı Şivini ve bütün tanrılar, onu güneş ışığından yoksun etsinler.
Yazıt: I. Dünya savaşı yıllarında bölge Rus işgali altındayken: bölgede bulunan bir yapı da taş olarak kullanılmış, ama bu durumu tespit eden Gürcüler tarafından yerinden sökülerek Gürcistan Tiflis Devlet Müzesine kaçırılmış ve halen orada sergilenmektedir.
Kars Sarıkamış
İNKAYA-MİCİNGİRT KALESİ
İlçenin güneybatısında, Karaurgan Bucağına bağlı eski Osmanlı Rus hududunda bulunan ve 1960 yılında özellikle kale ve eteğindeki kaya mağaralarının çokluğu nedeniyle ismi “İnkaya” olarak değiştirilen köyün doğusunda, yekpare bir kaya kütlesi üzerindedir.
Köy, ilçe merkezine 45 km uzaklıktadır. Micirgirt köyü, bir dere yatağının iki yakasına tarihi kalenin altına kurulmuştur. Bugünkü köy, kalenin batısındadır. Ana kaya üzerine, stratejik açıdan çok güzel yerleştirilmiştir. Ana kaya, kalenin kurulduğu zaman da dikdörtgen bir yüzeye sahip iken, bugün doğanın etkisiyle sekiz rakamına benzer.
Kale ilk olarak ne zaman ve kimler tarafından inşa edilmiştir bilinmez. Ancak üzerindeki bazı kitabelerden, kalenin Saltuklular döneminde 1262 yılında onarım gördüğü anlaşılır. Kalede özellikle: 7 ile 8’nci yüzyıl taş süslemeleri özellikleri görülür. Doğu yönden tek girişi vardır.
Burasının kemerli ve merdivenli olmamasından arabaların kale içine girebildiği anlaşılmaktadır. Kayalık bir tepe üzerindeki kalenin bulunduğu alanın çevresinde Urartu kaya mezarları ve Urartu sarnıcının bulunuşu, bu bölgeye daha önce Urartular tarafından yerleşildiğini gösterir.
Sonraki dönemlerde ise, Kaleyi Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Saltuklular ve Osmanlılar kullanmıştır. Taşlar üzerinde, bunu belirten bazı İslam ve Hıristiyanlık dönemine ait yazılar bulunur.
Duvarları kesme ve moloz taştan yapılmıştır. Dikdörtgen planlıdır. Kaleden günümüze sadece sur duvarlarının bazı bölümleri ulaşmıştır.
Bu sur kalıntıları, sadece kuzey ve güney kısa kenarlarda kalabilmiştir. Kuzey tarafındaki kalıntının alt tarafında, Urartu yapı tekniği görülebilir.
Yani, buna göre yapıyı Urartular yapmıştır veya en azından surlar Urartu döneminden kalmadır. Kalenin güneydoğu tarafından, dönerek inen bir merdiven vardır.
Günümüzde Micingirt köyündeki evlerin bahçelerinde ve bahçe duvarlarında kullanılan bazı mimari parçalara rastlanır.
Örneğin: bu taşlardan dikdörtgen şekilli biri üstünde, dört insan ve bir köpek olması muhtemel hayvan figürü vardır. Köyde, bir de tarihi mezar vardır. Üstü kapatılan mezar, 1902 tarihlidir. Köylüler mezarın İsmail isimli bir evliyaya ait olduğunu söylerler. Ayrıca, köyde kale eteğinde kaya kiliseleri görülür.
Türbe
Micingirt kalesinin kuzeydoğusunda, 12-13’ncü yüzyıllara tarihlenen çokgen gövdeli bir türbe vardır. Türbe: köyün ve kalenin kuzeydoğusunda, vadiye yakın bir yerdedir.
Türbe üzerinde kitabe yoktur. Bu yüzden ne zaman ve kim tarafından yapıldığı bilinmez. Ancak mimari üslup değerlendirildiğinde 12’nci yüzyılda Saltuklular döneminde yapıldığı tahmin edilmektedir. Türbe: daire planlı bir kaide üzerindedir.
Dıştan onikigen, içeriden daire planlı gövdesi vardır. Üst örtüsü yıkıktır. Kuzeye bakan cephedeki giriş kapısının, batısındaki ilk pencere sivri kemer içinde mukarnas kavsaralıdır.
Kemer boşluğunda sekiz yapraklı bir çiçek motifi görülür. Yapıda: açık ve kahve renk olmak üzere iki renkli kesme taş kullanılmıştır. Yapının beden duvarlarındaki taşlar, yağmur ve kar sularından olumsuz etkilenmiş, taş yüzeylerinde aşınmalar olmuştur.
Kars Sarıkamış
TAŞLIGÜNEY KALESİ VE KAYA ODALARI
İlçe merkezinin 48 km güneybatısında ve Taşlıgüney köyünün 4 km kuzeybatısındadır. Merkez bir kale olarak birçok kaya odasından oluşur. Kale, kabaca işlenmiş taşlardan harç ile yapılmıştır. Büyük oranda tahrip olan kaya odalarının bir kısmı kaya kilisesi, bir kısmı ise barınma amacıyla kullanılmıştır.
Günümüzde, inşa edildiği kaya türünün de etkisiyle büyük oranda tahrip olan kaya odalarının bir kısmına ulaşım bile mümkün değildir. Kale ve diğer yapılar, tipik bir Ortaçağ yerleşkesi özelliği gösterir.
YOĞUNHASAN KALESİ-KAYA MEZARI VE GÖLETİ
İlçenin 22 km güneyinde, Karapınar köyünün yaklaşık 3 km güneybatısındadır.
Kale, Aras güneyi dağlarının kuzey uzantıları üzerinde, yaklaşık 1800 m rakımda yer alır.
Yerleşime ait kalıntılar, doğu-batı doğrultusunda uzanan kayalığın üzerinde 27 x 36 m ölçülerinde bir alanda bulunur. Kayalığın üç tarafı sarp ve dik uçurumla sınırlanır.
Yoğunhasan kalesinin Aras Nehri vadisinden geçen anayolla ilişkisi yoktur. Kalenin bulunduğu yer Aras Nehrinden ve vadiden geçen yolun yaklaşık 2 km güneyinde kalmaktadır. Kaleden bakıldığında yolun sadece en fazla 100 m lik küçük bir bölümü kuzey yönünde yer alan iki yükselti arasından görülebilmektedir.
Urartu kralı Manua (MÖ 810-786) Diauehi ülkesine yaptığı seferde, kalenin önemli bir askeri üs olarak kullanıldığı düşünülmektedir. Kalenin Menua sonrası dönemde, Kral I Argişti (MÖ 786-764) döneminde de kullanıldığı düşünülür.
Kale:
Kaleye ulaşım, batı yönünden kayalığın üst kısmına uzanan doğal bir sırtla sağlanır. Bu yönde görülen sur duvarları arasındaki açıklık, giriş kapısı olarak değerlendirilir. Kayalık üzerinde sur temel yatakları, harçsız duvarlar ve çok odalı kaya mezarı bulunur.
Sur duvarları:
Kayalık üzerinde kaleyi çevrelediği anlaşılan harçsız şekilde yapılmış duvarlarda günümüze sadece batı ve güneybatı kısımdakiler kalmıştır. Bu duvarlar, en az 3 m kalınlığında olup andezit taşı kullanılarak yapılmıştır.
Kalenin giriş olarak tanımlanan alan bu kısımdadır.
Kayalığın kuzey kısmı, yaklaşık 60 m yüksekliğinde uçurumla sonlanır. Bu yönde kaleyi çevreleyen surlara ait olabilecek birkaç sıra halinde taş sıraları görülebilir.
Kaya mezarı:
Kayalığın sarp ve dik bölümünü oluşturan doğu kısmındadır. Yerden 55-60 m kadar yüksektedir.
Doğu-batı doğrultusunda açılan mezara ulaşımın kayalığın güneydoğu üst kısmına açılmış, düzenli olmayan basamaklarla sağlandığı anlaşılır.
Mezar bir ana oda ve bu odanın kuzey ve güney duvarlarındaki kapılarla geçilen iki yan odadan oluşur. Kaya mezarının giriş kısmında 2.70 x 2.50 m ölçülerinde, 80 cm derinliğinde, üzeri açık platform vardır. Muhtemelen platformun üzeri kapalıydı. Çünkü dışarıya doğru herhangi bir drenaj kanalı bulunmayan bu alanı su basması durumunda, platformda biriken su mezarın içine dolar. Dikkatlice bakıldığında platformun yan duvarları üzerinde kayaya oyulmuş bazı izler görülebilir.
Bu durum platformun üst kısmının örülmesi için bir sistemin kullanıldığını belirtir. Bu durum aşağıda bahsedilecek ana kapının üzerinde bulunan pencere benzeri açıklığı da anlamlı hale getirir. Çünkü platformun üstünün kapalı olması durumunda ana kapıdan içeriye gün ışığı girmez. Dolayısıyla ana kapının üzerine açılmış üçgen formlu pencere benzeri bir açıklıkla bu sorun çözülmüş olmalıdır.
Ana oda:
Ana odaya, 1.40 x 0.40 x 1.60 m ölçülerinde dikdörtgen bir kapıyla geçilir. Oda kare planlıdır. Tavan yüksekliği 3.20 m dir. Tavanı beşik tonoz şeklindedir. Yan duvarların köşelerinde tek dişli silme, boydan boya uzanır. Odanın tavanında yaklaşık 1 m çapında yuvarlak bir açıklık vardır. Ana odanın doğu duvarında iki, kuzey ve güney duvarlarında birer ve batı duvarında bir olmak üzere 4 niş vardır. Odanın tabanı moloz doludur.
Kaçak kazı çukurları nedeniyle zeminin yoğun tahribata uğradığı görülür.
Sonuç:
Yoğunhasan kalesi konum, boyut ve barındırdığı arkeolojik bulgular bakımından Yukarı Aras Havzasında bulunan Marife merkeziyle benzerlikler gösterir.
Kale konum olarak Aras Güneyi Dağlarının ilk yükseltileri üzerinde güneye doğru uzanan otlakların başladığı sınırda bulunur.
Yoğunhasan’ın vadiden geçen ana yolla ilişkisi yoktur. Bu nedenle kalenin yolu denetleme işlevine sahip olduğu söylenemez.
Kalenin çevresinde diğer birçok merkezde olduğu gibi tarım yapılabilecek düzlük arazi bulunmaz. Muhtemelen burası diğer merkezlerde olduğu gibi hayvancılıkla uğraşan kişilere aittir.
Nitekim Urartu yazılı kaynaklarında geçen haraç listelerinden, bölgeden alınan büyükbaş ve küçükbaş hayvanların önemli miktarda olduğu anlaşılmaktadır.
Gölet
Kalenin yaklaşık 400 metre kadar güneyinde, 1875 metre rakımda kaleye ait bir gölet vardır. Ovale yakın bir plan gösteren göletin, güneyde yükselen Kondul dağından çıkan sular, kar ve yağmur suları ile beslendiği anlaşılır. Ancak Kondul dağı suları göledi beslerken, aynı zamanda dağdan kaynaklanan toprak kaymalarıyla da göledin yapısal şekli bozulur.
Bunun sonucunda ise göledin mimari yapısı bozulmakta ve içi giderek toprakla dolmaktadır. Günümüzde halen işlevini koruyan göledin, batı duvarı büyük ölçüde ayaktadır. Yaklaşık 5 metre genişlikte, göledin duvarı mimarisi ve şekli ile Urartu Kralı Menua dönemine tarihlenir.
Göledin Yoğunhasan kalesinden, Aras nehrine kadar uzanan tarım alanları ve bahçelerin sulanması için yapıldığı tahmin edilmektedir.
Kars Sarıkamış
KATERİNA KÖŞKÜ
İlçenin kuzeybatısında, ilçe merkezinin 1 km uzağında ve orman içindedir. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşının ardından, bölgede 40 yıl süreli Rus işgali yaşanmıştır. Ruslar, bu süre boyunca, buradan hiç gitmeyecek gibi çeşitli yapılar yaptırmışlardır.
Kars Sarıkamış
Kitabesi yoktur. Dönemin Rus Çarı II. Nikola’nın eşi Katerina tarafından, 1896 yılında yaptırılmıştır. Ancak, yapılan tarihi incelemelere göre, Rus Çarının Katerina isimli eşinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Aslında Çar II. Nikola’nın “hemofili” hastası oğlu Aleksi için burayı bir rehabilitasyon merkezi olarak yaptırdığı da iddia edilmektedir. Çar, II Nikola, 1914 yılında Kars bölgesini ziyaret ettiğinde burada konakladığı söylenir.
Evet: yapının yani ahşap köşkün en büyük özelliği, Sarıçam ağaçlarından, hiç çivi kullanılmadan Baltık mimarisi tarzında yapılmıştır. Baltık mimarisinin en güzel örneklerindendir. Doğu-batı yönünde tasarlanan yapı, o dönemde av köşkü olarak tasarlanmıştır. İki ayrı yapıdan oluşur. Bunlar: av köşkü ve ana köşk.
Kars Sarıkamış
Dikdörtgen planlıdır. 3 bölümden oluşur. İçinde 28 oda vardır. Bodrum arazinin eğimine uygun olarak yapılmıştır. Kuzey cephede bulunan giriş kapısının ana bölümü, kesme taştan yapılmıştır. Binanın kuzey ve güney cephesinde, üçgen yapılı 8 büyük ve 4 küçük pencere bulunur. Isıtma sistemi ilginçtir.
Peç sistemi ile baca duvarlar içinde dolaştırılarak ısıtma sağlanır. Bu sistem, başta Sarıkamış olmak üzere, Kars ve Erzurum’daki Rus işgali sırasında yapılmış binalar ve diğer taş yapıların birçoğunda kullanılmıştır.
Yapı: 1994 yılına kadar Sarıkamış Tugay Komutanlığı denetiminde askeri amaçlı olarak kullanılmış, daha sonra hazineye devredilmişti. Günümüzde oldukça bakımsız ve dökük durumdadır, yani buralara yolunuz düşerse köşkün ulaşımı özellikle kış döneminde oldukça zor, yürümek gerekiyor, ama gittiğinizde çok şey görmeyi hayal etmeyin, bakımsız.
Kars Sarıkamış
ACISU MESİRE YERİ
Handere yolunda, su kenarında yemyeşil bir beldedir. Burada bulunan şifalı su bazı kaynaklara göre maden suyu ve bazı kaynaklara göre ise şifalı bir sudur. Burada 4 tane çeşme var. İki çeşmeden acı sodalı su, diğer ikisinden de tatlı su akıyor, bu yüzden buraya “Acısu” ismi verilmiştir.