Tunus Kartaca

Tunus Kartaca

Kartaca kentinin kurulması hakkında anlatılan bir efsane var.

Şöyle ki: Fenike’nin Tyros kralının; bir oğlu (Pygmalion) ve bir kızı (Elissa) vardır. Kral baba ölünce, halk: oğul Pygmalion’u kral seçer. Elissa ise, zengin amca ile evlenir.

Ancak: kral Pygmalion, zengin amcanın altınlarına göz diker ve onu öldürür. Bunun üzerine, iki kardeş, denize açılarak ülkelerinden kaçmak zorunda kalırlar.

Denizdeki yolculuk: buraya kadar sürer ve buraya vardıklarında yerel halk, onlara, bir öküzün postekisi büyüklüğündeki bir alana yerleşme hakkı verirler.

Ancak, Elissa: postekiyi, ince ince keserek ve uç uca ekleyerek, Kartaca kentini kuracak kadar toprak elde eder ve bu alana kraliçe olur.

Bu sırada: komşu krallardan biri, kraliçe Elissa’ya talip olur, onunla evlenmek ister. Elissa, evlenmek istemez, ancak oyalamak için süre ister. Sonra  da, hazırlattığı odun yığınının üstüne atlayarak, kendini yakar.

Bu kadar değil. Kartaca’nın kuruluşuna ait, beğendiğim bir söylenti daha var. Onu da anlatmak istiyorum.

Bu efsanede de, başrolde: Fenike prensesi Elissa var.

Elissa

Kendi ülkesini kurmak üzere, yanına ülkenin en güçlü 50 erkeği ile birlikte, denize açılır. Günümüzdeki Kıbrıs adasına gelirler ve orada konaklarlar.

Gece olduğunda, adet olduğu üzere, Kıbrıs adasında yaşayan kadınlar, çırılçıplak denize girerler.

Fenikeli erkekler, bunlar içinden en beğendiklerini yanlarına alırlar ve hep birlikte yola devam ederler.

Bugünkü Kartaca bölgesine geldiklerinde ise, yeni kenti bu verimli  topraklar üzerinde kurarlar.

Tunus Kartaca

Şimdi de, Kartaca’nın kuruluşu hakkındaki gerçekler:

Modern Tunus kentinin kuzeyinde, MÖ 9’ncu yüzyıl sonlarında, Tyros şehrinden gelen Fenikeliler tarafından kurulmuştur. Bir söylentiye göre, Kent MÖ 814 yılında, Tyros kralı Pygmalion’un kız kardeşi Elissa (Vergilius’in Aeneis adlı eserinde Dido) tarafından kurulduğu söylenir. Elissa, Tyros kenti içindeki çatışmalardan kaçarak batıya, ilk önce Kirion’a, sonra ise Kuzey Afrika’ya gitmiştir. Denizin, bugünkü Tunus körfezinin yanında, tepelik bir bölgeye yerleşmiştir. Ancak ilk arkeolojik kalıntılar, bundan biraz daha sonraya aittir.

Evet Kartaca şehri, zamanla Orta ve Batı Akdeniz’deki çok sayıda Fenike kolonisinin en büyüğü haline gelmiştir.

Fenike dilinde: “Kart-Hadast” sözcüğü: “Yeni kent” anlamına gelmektedir. Ülke dilindeki ismi: Carthage.

Tyros ile bağlantılar yüzyıllarca devam etmiştir ve bu Tyros’daki Melkart Tapınağına yıllık sunu gönderimleri de dahil olmak üzere, çeşitli yollardan ifade edilmiştir. Ve Fenike’nin Perslerce ele geçirilmesinden sonra Persler, MÖ 525’de Kartaca’yı istila planları yaparken, Tyros, bu kente saldırı planına katılmayı reddetmiştir. Sonunda seferden vazgeçilmiştir.

Ancak:  MÖ.146 yılında, Romalılar tarafından yağmalanan şehir: daha sonra yeniden kurulmuştur.

Ancak, Arapların, 8’nci yüzyılda, Tunus’u kurmalarının ardından: kullanılmayarak, harabeye dönmüştür.

Kartaca: Tunus ülkesinin, günümüze kadar ulaşan en eski kentidir. UNESCO tarafından, Dünya Kültür Mirası Listesine alınarak korunmaktadır.

 

Şimdi de Geç Roma Döneminde Kartaca:

Modern Tunus kentinin genişleyen banliyölerinin altında kalan Kartaca kent merkezi, en azından UNESCO’nun himayesinde uluslararası ekipler tarafından yürütülen son zamanlardaki kazılara kadar, geniş oranda bilinmez olarak kaldı.

Kartaca, Kuzey Afrika kıyısındaki en geniş korunaklı limana sahipti ve Batı Akdeniz ana hattında, hayati bir konumu işgal ediyordu.

Batıya Atlantik’e doğru uzanan deniz kıyısı, kuzey rüzgarlarına açık, kayalıklardan ve dağlardan bir barikattı.

Procopius, o tarafta hiçbir liman olmadığı gözlemini nakletmektedir.

Buna karşın, Kartaca’nın kendisi sadece demirleme imkanı sağlamıyordu.

Fakat Avruya’ya geçişin en kısa yolunun güney ucundaydı ve karşıdaki Sicilya, Kartaca’ya Roma’dan daha yakındı.

Kent, karayoluyla Numidia hinterlandına bağlanıyordu ve bu yollardan birisi, Bagradas nehir vadisine ulaşıyordu.

Kartaca, zenginliğinin çoğunu, başta Byzacena ve Afrika Proconsularis’in tepe bayırlarında üretilen tahıl ve zeytin olmak üzere, zirai ürünlerden elde ediyordu.

Bölge, aralarında büyük kırsal malikhanelerin serpiştiği küçük ve orta ölçekli kentler şebekesiydi ki, bu malikhaneler V yüzyıla kadar gelişen kent kültürü ortaya çıkarmıştı.

İskenderiye gibi, Kartaca ve hinterlandı, dış tehditlere karşı kayda değer bir güvenlik düzeyinden de faydalanıyordu.

Numidia ve Afrika Proconsularis kentlerinin birkaçı, III ve IV yüzyıllarda surlara sahipti ve Kartaca’nın kendi savunma sistemi, tuhaf bir şekilde, kentin Vandalların eline geçmesinden sadece 14 yıl önce ancak 425’de inşa edildi.

Byrsa diye bilinen bir akropol, kente hakimdi ve planlı bir cadde şebekesi vardı.

Mozaiklerle süslü ayrıntılı kent malikhaneleri ve halk eğlencesi bütün yapılar repertuvarını hipodrom, amfitiyatro, tiyatrolar ve odeonlar, bazilika kiliseleri ve devasa Antoninus hamamı dahil, hamam yapıları oluşturuyordu.

Geç IV yüzyıl Kartacasındaki yaşam, Augustinus’un esaslı ve unutulmaz eseri İtiraflar’ın çarpık lensi vasıtasıyla bilinmektedir.

İtiraflar, 2 husus üzerinde durmaktadır.

Öğrencilerin gürültücü ve bohem hayatları ile arenalarda ve tiyatrolarda sunulan kamu eğlenesinin zorlayıcı heyecanları.

Buralarda ortaya çıkan ahlaksızlıklar ve kanlı sonuçlar, Augustinus ve arkadaşları için takıntı ve tiksinti kaynağı olan ahlaki tehditler ortaya çıkarıyordu.

Genç adamın itirafları, kentin sosyal ve ekonomik hayatının daha geniş bir resmini sunmamaktadır.

Ancak Kartaca piskoposu olmuş olsaydı, Augustinus’un yazılarından söz konusu hayata ilişkin böyle bir resim ortaya çıkabilirdi.

Kartaca, 439’da Vandalların eline geçti ve Vandal kralı, önceden eyalet valisinin ikamet ettiği Byrsa’daki makama oturdu.

Gaiseric, Kartaca’nın hinterlandı Afrika Proconsularis’in en iyi topraklarının kontrolünü ele geçirdi ve bu toprakları kurayla yeni bir kalıtsal topraklı sınıf oluşturacak olan savaşçılarına dağıttı.

Esas kurban, Vandalların elinde müsadereye ve organize kovuşturmaya maruz kalan, Katolik Hıristiyanlar ve yerel kent konseyinin mensupları dahil ve Afrika’da mülkleri olan Romalı senatörlerdi.

Bunların bazısı Suriye’ye bazısı da İtalya’ya kaçtılar.

Kalanların barbarlar tarafından köleleştirildikleri anlatılmaktadır.

Neredeyse özellikle Proconsularis’e sınırlandırılan Vandal varlığı, yazıtların dağılımı ve arkeolojik buluntularla teyit edilmektedir.

Afrika’nın 533’de yeniden fethedilmesinden sonra İustinianus toprakları sırasıyla özel mülk sahiplerine, devlete ve kiliseye iade etmek için tedbirler aldı.

Procopius, Kartaca’nın Theodosius surlarını ve liman cephesini, yeni stoalar ve karısının adından dolayı Theodoriane diye adlandırılan bir halk hamamını yeniden inşa ettirdiği için İustinianus’u övmektedir.

İustinianus, deniz surlarının içinde bir manastır ve Theotokos ile mahalli bir aziz olan Prima için kiliseler inşa ettirdi.

Kentteki arkeolojik çalışma, bu dönemde inşa edilmiş 4 kilisenin yerini tespit etti.

Bu yapıların varlığı, Vandal işgalinden sonra Kartaca’nın esas itibarıyla dini yapılar vasıtasıyla yeniden inşa edildiğini teyit ediyordu.

Görünüşü göre, VII yüzyıl boyunca kilise inşaatları sürdürüldü fakat kentin geri kalanının gerilemesi gibi, 698’de Arapların eline geçmeden önce meskun bölge de önemli ölçüde daralmıştı.

 

 

Tunus Kartaca Antik Kent Gezisi

ANTİK KENT GEZİSİ

Antik kentteki kalıntılar: çok geniş bir alana yayılmıştır ve bu yüzden: yürüyerek gezmeniz gerekiyor. Bu nedenle: uygun kıyafet ve özellikle ayakkabı giymenizde büyük yarar var.

Tunus Kartaca

Kartaca antik kentinin kalıntıları: Tunus kent merkezinin, yaklaşık 19 km. kuzeydoğusundadır. Buraya: TGM elektrikli trenleriyle kolaylıkla ulaşılabiliyor. Kartaca yolu üzerinde: Tunus şehrinin limanı olan: Guletta bulunuyor.

Buradaki kale, 1536 yılında, V. Karl tarafından yaptırılmıştır ve Berberi korsanlar, tutsaklarını, bu kalenin zindanlarına kapatırlarmış.

Trenden: Kartaca-Salammbo istasyonunda inin. Deniz yönünde, kısa bir yürüyüş sonunda: bir tapınağa ulaşılıyor.

Tunus Kartaca Tofel Tapınağı

TOFET  TAPINAĞI

Kartacalılar: ilk çocuklarını, tanrıları Tanit ( bereketi simgeleyen ana tanrı) ve Baal Hammon (ana tanrının karısı) adına, burada kurban ederlerdi.

Özellikle: Kartaca antik kentinin, batı bölümündeki Tanit yöresinde, bu uygulamaya ait birçok kanıt bulunmuştur.

Bu kanıtlar sonucu: çocuklar önce boğuluyor, sonra kemikleri kurban taşında yakılıyor ve kalıntıların içine konulduğu kaplar: oyma-işlemeli mezar taşlarının altına gömülüyordu.

Bu mezar taşlarının örneklerini: Bordo Müzesinde görmek mümkün.

Tunus Kartaca
Tunus Kartaca

Tapınağın hemen önünde: Pön limanı var. Burası: dairesel görünümlü liman olup, küçük bir kanalla, ticaret limanına bağlanmaktadır. Denizcilik limanını  hemen yanındaki küçük müzeyi de, sakın ihmal etmeyin ve mutlaka gezin-görün.

Tunus Kartaca
Tunus Kartaca

Buradan sonra: Habib Burghiba Bulvarı üzerinde ilerleyin ve hemen sağınızda, deniz yönünde yine bir müze var. Paleo Hıristiyan Müzesi.

Daha sonra “Kartaca Demerk” var. Burası: Kartaca antik kentinin: Magon Semti olarak biliniyor. Burada: devam ettiğinizde, hemen solda: en yukarıda sözünü ettiğim gibi, Kartaca şehrinin ilk kurulduğu Byrsa tepesi görülüyor.

Tepenin hemen azcık ilerisinde ise, muhteşem güzel bir müze görülüyor. Ama, tepedeki bu müzeye ulaşmak için, biraz yokuş yukarı yürümeniz gerekiyor.

Tunus Kartaca Ulusal Müzesi

KARTACA ULUSAL MÜZESİ

Müzede: Kartaca’da egemenlik kurmuş, bütün uluslara ve  dönemlere ait eserler sergileniyor. Ama özellikle: Fenike ve Roma dönemlerine ait: steller, lahitler, amforalar var.

Bunun yanında: Yunan ve yine Roma dönemlerine ait: heykeller görülmeye değerdir.

Tunus Kartaca

Müzenin hemen yanında: Fenike evlerinin kazılarının sürdürüldüğü, arkeolojik kazı alanı var. Bu Fenike evlerinde: su kuyuları ve atık su sistemi (pembe renk ile belirlenmiş) dikkati çekiyor.

Müzeden sonra, kara yönünde ilerlediğinizde, bir katedral karşınıza çıkıyor.

Tunus Kartaca St Louis Katedrali

ST. LOUİS KATEDRALİ

Bu yapı: 13’ncü Haçlı Seferleri sırasında, 1271 yılında, burada ölen, Fransa kralı Louis için, 1890 yılında inşa edilmiştir.

Burada: her yıl Ekim ayı içinde düzenlenen klasik müzik festivalinin yapıldığı, Acropolium var. Çünkü:  burası günümüzde bir kültür merkezi olarak kullanılıyor.

Tunus Kartaca

Evet, Habib Burgiba Bulvarından ilerlediğinizde, Muhammed Ali Bulvarı ile kesişen yerde, yine Roma dönemine ait mutlaka görmeniz gereken bir alan var.

Tunus Kartaca

ANTONİUS PİUS HAMAMLARI

Bunlar: MS.2’nci yüzyılda yapılmış ve günümüze ulaşmıştır. Ancak, çok büyük bir alana yayılmıştır.

Bu büyük alanda bulunan komplekste: zamanında yaklaşık 100 odalı bir hamam yapısı bulunduğu anlaşılmaktadır. Ancak, bu yapının, günümüze yalnızca temel kalıntıları kalmıştır.

Hamamda: klasik Roma hamamlarının hepsinde olduğu gibi, soğukluk, ılıklık, sıcaklık gibi bölümler ile birlikte, mozaikler, yüzme havuzları, çeşmeler, freskler, masaj odaları, yemek salonları, hizmet mekanları ve iç avlular bulunuyor.

Burada: zengin Romalı ailelerin çocuklarına eğitim verilen bir de okul bulunuyor.

Tunus Kartaca
Tunus Kartaca

Habib Burgiba Bulvarından ilerlemeye devam ediyorsunuz ve bu kez, karşınıza Roma villaları çıkıyor. Burada: bir odeon ve çok sayıda villa kalıntısı görülüyor.

Bu villalardan bir tanesi restore edilmiş ve müze olarak ziyaret mümkündür. Burada, antik dönemdeki gündelik hayata ilişkin, bilgiler sunuluyor.

Burada: deniz kıyısında ise, yakın geçmişte yapılan ve günümüzde de kullanılan “Başkanlık Konutu” görülüyor. Masmavi gökyüzü ve yemyeşil tepelerin oluşturduğu güzel manzarada, günümüze ait bir yapı.

Sanırım: Habib Burgiba, kendini Hannibal gibi görerek, bu antik kalıntıların tam orta yerine, Başkanlık sarayı yaptırmış.

Aynı yerde, kara kısmında ise, Odeon var. Odeon bölümünün hemen berisinde ise, Hadrianus Tiyatrosu var.

Tunus Kartaca Hadrianus Tiyatrosu
Tunus Kartaca

HADRİANUS TİYATROSU

Tiyatro: 20’nci yüzyılda restore edilmiştir. Her yıl, Kartaca Uluslar arası Festivali, burada yapılıyor. Bu festivalde: müzik ve  tiyatro etkinlikleri düzenleniyor.

İşte böyle. Romanın bir zamanlar en büyük düşmanı ve rakibi, Kartaca, burada kurulmuş, ancak bu gördüğünüz kalıntıların hiçbiri Kartaca döneminden kalma değil. En başta da söylediğim gibi, Romalılar, Kartacayı ele geçirince  taş taş üstüne koymadan yakıp-yıkıp yok etmişler ve daha sonra, yıllar sonra kendi şehirlerini kurmuşlardır.

Yani, şehir Roma kültürü eseri. Ama, gerçekten günümüze ulaşan, sayılı Roma kültürü şehir kalıntılarından biri. Gidip görmek, özellikle tarih severler için, muhteşem bir keyif olabiliyor.

Şanlıurfa Göbeklitepe

Şanlıurfa Göbeklitepe

Evet ülkemizin son yıllardaki en büyük turizm merkezi Göbekli tepe, Ş. Urfa şehir merkezine sadece 17 km uzaklıkta ve yolu oldukça güzel.

Göbekli Tepe ören yerine ulaştığınızda, ilk olarak yolun solunda, yeni yapılmakta olan bir yapı ile karşılaşacaksınız. Üzerinde “Türkiye’nin Hazineleri” yazısı bulunan bu yapının “müze” olarak düzenlendiğini öğrendim, ama henüz yapım çalışmaları devam etmektedir.

Burayı geçtikten sonra, toprak yoldan devam ediyorsunuz ve kısa süre sonra ören yerinin otopark bölümüne ulaşıyorsunuz. Ancak, anladığım kadarı ile, biraz önceki yapının bulunduğu yere kadar olan bölüme bahçe duvarı gibi bir duvar yapıyorlar, sanırım bir süre sonra: araçlar buraya park edecek ve buradan sonra yürüyüş yolları takip edilerek ören yeri gezilecektir. Şimdilik: araçlar ören yerinin kapısına kadar gidebiliyorlar.

Aracınızı park ettikten sonra, görevliden giriş ücreti ödeyerek bilet alınıyor ve ören yerine giriliyor.

Bölgede oldukça güzel bir yürüyüş yolu yapılmış.

Evet, ören yerine girmeden önce, buranın keşfedilmesi hakkında, arkeolojik araştırmalar hakkında biraz bilgi vereceğim.

 Önce Göbekli tepenin önemi:

Göbekli tepe: avcı-toplayıcılıktan, çiftçiliğe, besin üretimine dayalı bir yaşam tarzına geçiş döneminde yapılmış ve dünya üzerinde eşi-benzeri olmayan, emsalsiz anıtları barındırmaktadır.
Burada: günümüzden 12.000 yıl öncesine tarihlenen “Dünyanın En Eski Tapınağı” bulunuyor. Mezopotamya bölgesindeki en eski olarak bilinen bu tapınağı kullananlar: bir an gelmiş, tapınağın üzerini toprakla kapatmışlar ve böylece tapınak ve tapınma alanı binlerce yıl sonra günümüze sağlam olarak gelebilmiştir.

Arkeolojik Araştırmalar

Arkeolojik kazı çalışmaları başlamadan önce: tarım faaliyetleri için kullanılmakta olan arazide, yalnızca yüzeyde bulunan çakmaktaşı alet parçaları görülür durumdaydı. Öte yandan ise, günümüzde görülen mimari kalıntıların hepsi toprak altındaydı.

1995 yılında başlayan kazı çalışmaları, 2007 yılından sonra Bakanlar Kurulu kararı ile Alman Arkeoloji Enstitüsünden arkeolog Klaus Schmidt tarafından yürütülmektedir.

Birkaç tepe ve tepelerin arasında bulunan çöküntü alanlarında yapılan kazı çalışmaları başladıktan sonra: özellikle tepenin güney yamacında yoğunlaştı ve ilerledi ve ilk olarak mimari yapılar ortaya çıkarıldı. Bu mimari yapıların: geofizik ölçümleri yapıldığında ise, tüm tepenin Milattan Önce: 10 ve 9. yüzyıllarda yapıldığı anlaşıldı.

Arkeolojik araştırmalarda: tapınak kalıntıları yanında: ayrıca tapınağı süsleyen: doğal boyutlarında ve taştan oyulmuş yaban domuzu, kaplumbağa ve akbaba heykelleri de bulunmuştur. Bunu değerlendirirken, şunu düşünmek gerekir: o dönemde yani gerek taşların üzerine figürler işlenen ve gerekse taşlardan heykeller yapılan dönemde: metal aletler kullanılmıyordu, bu düzgün ve muhteşem görünümlü nesnelerin yalnızca çakmak taşı kullanarak yapıldığını düşünün.

Günümüzde: kazı çalışmaları: tepenin güney yamacında, güneybatı ve kuzeybatı yönünde sürdürülmektedir.

Günümüze kadar olan süreçteki buluntular genel olarak şöyle değerlendirilir:

Heyecan verici tepe, güney ve batı yamaçlarına yerleştirilmiş en azından 20 dairesel odadan oluşur.

Odalar, orijinal yüksekliklerine kadar doldurularak bilinçli şekilde gömüldükleri için gayet iyi korunmuş durumdadır. Odalar bir taş duvar, bazen de bir dizi iç içe taş duvarlardan oluşur. Bazılarında, büyük monolitik “T” biçimli taş sütunlar duvarlara dik açıyla, takviye ve çatı desteği olarak yerleştirilmiştir. Yine tipik olarak odaların ortasında monolitik, T biçimli çok yüksek ve dikdörtgen kesitli iki sütun da çatıya ek destek olarak yerleştirilmiştir. Schmid, bu odaların yerde gömülü, girişin ise Güneybatı Amerika Birleşik Devletlerindeki Pueblo Yerlilerinin yeraltı törensel odaları olan kivalar gibi çatıdan olabileceğini düşündüğünü ifade etmiştir.

Göbekli tepede arkeologlar: 15 metreye varan, dairesel biçimli, 3 alan ortaya çıkarmışlardır. Bu alanlarda: üzerlerinde çeşitli hayvan kabartmaları ya da bunların taşa kazınmış figürlerinin bulunduğu ve “T” biçimli 16 destek ve kireçtaşı simge bulunmuştur.

Ayrıca: bulunan bazalttan yapılmış kaplar ve işlenmiş çakmak taşlarından: burada yaşayanların kalıcı olmasalar da, en azından geçici bir süre burada yaşadıkları anlaşılmaktadır. Bu esas alındığında: Göbekli tepe; bölgede yaşayan insanlar tarafından dinsel amaçlar için düzenli olarak ziyaret edilen bir buluşma yeriydi.

Kazılan odaların en büyüğü, çapı 12 m ile 30 m (iç içe dört duvarın en dışındaki) olan Kompleks-C’dir. Sütunları 5 m yüksekliğindedir.

Merkez sütunlar ile çevre duvarlara yerleştirilenlerin çoğu, tipik olarak aslan, tilki, akbaba, yılan ve akrep gibi sıra sıra çok çeşitli korkutucu saldırgan hayvan, kuş ve böcekleri gösteren yontma rölyeflerle süslenmiştir.

İki yanında uzun ince kollar ve elleri dar ön yüzde birleşmiş şekilde çizilmiş bazı sütunlar, insanları temsil ediyor gibi görünür.

Bu imgelerin anlamları gerçekleştirilen ritüeller ve onların altındaki ideoloji ile bağlantılı olmalı, ama bunları tam olarak bilmek mümkün değildir.

Bunlar: 12.000 yıl önce, yerleşik hayata geçen o dönem insanlarının inançlarını yansıtan önemli bulgulardır.

Burada bulunan yapıların eski tarihlileri: dairesel ve yeni olanlar ise dikdörtgen biçimlidir ve bunlar: mimarlık tarihinin başlangıcı olarak kabul edilmektedirler.

Burası bulunmadan önce; insanoğlu tarafından tek tanrılı dinlerden önceki çok tanrılı döneme ait ilk tapınağın: MÖ.5.000 yılında Malta adasında yapıldığı biliniyordu. Göbekli tepe yerleşiminin bulunmasıyla, bu bilgiler geçerliliğini yitirmiş ve insanoğlunun ilk tapınağının, günümüzden 12.000 yıl önce, burada kurulduğu anlaşılmıştır.

Dünyada kabul gören arkeolojik görüşlere göre: insanoğlunun; avcı ve toplayıcı yaşam biçiminden yerleşik hayata geçmesindeki en önemli faktörler: açlık korkusu ve korunma içgüdüsüdür.

Göbekli tepe: bu tabuyu yıkmış ve yerleşik yaşama geçişteki en önemli faktörün: dinsel inanışların etkisi olduğunu kanıtlamıştır. Yani: yerleşik hayata geçişte: ekonomik ya da ekolojik değil, kalabalık ve uzun süreli dinsel törenlerin rol oynamasıdır. Bu tapınakları yapanların, yukarıda söz ettiğim gibi: gerek metal ve gerekse çanak-çömlek yapmayı ve kullanmayı bilmediklerini düşününüz.

Evet: günümüze kadar olan süreçte, burada toplam 45 parça gün yüzüne çıkarılmıştır.

ÇEŞİTLİ İDDİALAR

Göbekli tepede, kazılar sonucu ortaya atılan en çarpıcı iddia: Adem ve Havva’nın yasak elmayı dişledikleri “Cennet Bahçesi” nin burası olabileceği tezidir. Kazı çalışmaları yapan arkeologlar: Göbeklitepe’nin “Cennette” bir tapınak olduğuna inanıyorlar. Çünkü: burada çok sayıda nadir bulunur ve tuhaf sürüngen resimleri göze çarpıyor. Bu genişlikte hayvan kabartması ve yelpazesinin dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmadığı biliniyor.

Hatta ve hatta: kesin olmamakla birlikte, dünya tarihinde, ilk kez “insan kurban etme” töreninin burada yapıldığı tahmin ediliyor.
Öte yandan: burada yaşayan insanların, dünya üzerinde “varoluş” nedenlerini soruşturan ilk insanlar oldukları düşünülüyor. Bu tapınağı yananlar: yeryüzünde ilk kez “evren nedir, biz niye buradayız” sorularını soran kişilerdir.

Evet, ören yerindeki gezimize devam ediyoruz. Kapı olarak belirlenen yerden içeriye girdikten sonra, hemen solda: büyük bir kayalık blok üzerinde, kayaların üzerine oyulmuş oyuklar göze batıyor.

Bu bölgeye “E yapısı” yani “Kaya Tapınağı” deniliyor. Bu noktada: 1995 yılında, henüz kazı çalışmaları yeni başladığında ana kaya içerisinde oluşturulan oval alan ve yine ana kayanın işlenmesi ile şekillendirilen platformlar bulunmuştur.
Burada görülen mimari ana hat: daha sonra kazı çalışmalarında bulunan neolitik dönem yapılarında saptanan tipik mimari düzenin aynısıdır.

Buna göre: ana kaya üzerinde yükselen platformların oyuklarında (bu oyukları görmek mümkündür) : “T” biçimli dikilitaşlar bulunuyordu. Bu dikilitaşların: yapı duvarı ve duvar içinde yer alması gereken diğer dikilitaşlar ile birlikte, hali hazırda neolitik dönem sırasında, ikincil kullanım için yerlerinden alınarak başka yerlere taşındığı düşünülmektedir.

Kuzey yönünde görülen kaya çukurları da: günümüzde “E yapısı” olarak bilinen alana dahildir.

Söylenenlere göre: çevrede buraya benzer 20 tepe varmış ve günümüze kadar bunlardan yalnızca 3 tanesinde kazı çalışması yapılmış ama yine söylenenlere göre bu 20 tepenin bulunduğu yer, dikenli tel örgü çekilerek koruma altına alınmış.

Yürüyüş yolundan devam ettiğimizde: ören yerinin en ilgi çeken yani tapınağın bulunduğu yere varıyoruz. Burada ilk dikkatimi çekenler: birçok taş parçası ve haddinden fazla olduğunu düşündüğüm, kalın tahta parçaları, kalasların bulunması, öyle ki, bu kalaslar bazı yerlerde: taşlar üzerindeki figürleri kapatacak dereceye gelmiş.

Evet: tamam koruma, tedbir alma, üzerine kapatma, yağmur-kar-güneşten koruma mantıklı ve gerekli bir yaklaşım ama, bu şekilde estetik duygusundan yoksun koruma hiç yakışmamış. Ana tapınağın bulunduğu bu alanda o kadar çok tahta kalas kullanılmış ki, tam orta yere, görülecek şekilde bir de kırmızı yangın söndürme cihazı asmışlar, hayır, yakışmıyor, o cihazı lütfen gizli bir yere koyun.

Estetik duygusundan yoksun bu koruma önlemleri: umarım en kısa zamanda daha güzel hale getirilir, niye daha ince çelik direkler kullanılmaz da, bu kocaman ve kalın kalaslar kullanılır, estetik duygusunun kepazeliği yanında, bir de biraz önce de belirttiğim gibi, bazı taş figürleri bu kalaslar yüzünden görünmüyor.

Zaten

Eğer bu satırları okumaz veya göbekli tepe hakkında herhangi bir bilgi sahibi olmadan buraya giderseniz: burada göreceğiniz taş yığınları ve kalas yığınları ilginizi çekmeyecektir, çünkü: ben burayı ziyaret ettiğimde bir Ankaralı turist gurubu geldi, sıradan yürüdüler ve 5 dakika içinde buradan ayrıldılar, dikkat ettim, başlarındaki rehber hiçbir bilgi vermedi, yani buralara kadar zahmet edip gitmeden önce, lütfen burası hakkında bilgi sahibi olun ve bilinçli olarak gidin, düşünün ki, günümüzden 12.000 yıl önce, burada insanlar yaşamış, bu taşlar üzerindeki figürlere tapmışlar, bunları kafanızda canlandırın, yoksa: burası size bir şey hitap etmeyecektir.

Yerli turist gurubu, burayı 5 dakikada geçip giderken, yabancı oldukları belli 4 kişilik bir gurup, bizimle birlikte dakikalarca bölgeyi gezdiler, incelediler.

Evet: ana tapınağın bulunduğu yerin üzeri bir ahşap çatı ile kapatılmış. Tapınak bulunan bölümde; tam ortadan bir yürüyüş yolu yapılmış ve bu yolun üzerinden yürüyerek, tapınak alanının üstten görebiliyorsunuz.

Bazı taş ve kaya bloklarının altına, kum torbaları ile destek yapılmış.

Buradaki buluntular: kolay anlaşılabilmesi için, harflendirilerek ve harflendirilen bölgelerdeki “T” şeklindeki kaya blokları ise yine “P” harfi verilerek tasnif edilmiştir.

A YAPISI

A yapısı: 1995 yılında keşfedildi ve bugün gördüğümüz aşamaya 1996 ve 1997 yıllarında devam eden kazı çalışmaları sırasında ulaşıldı.
Göbekli Tepe yapılarında temel unsur olarak T-biçimli dikilitaşlar öne çıkmaktadır. Bazı örneklerde bulunan, kabartma tekniği ile yapılmış el ve kol ve motiflerinin varlığı: bunların insan biçimli tasvirler olduğunu kabullenmek gerekir.

Daire planlı taş yapıların merkezinde, her zaman iki adet özellikle büyük boyutlu T-biçimli dikilitaş bulunmaktadır.
A yapısının: P1 ve P2 numaralı iki dikilitaşının üzerlerinde bulunan kabartma motifler özellikle dikkat çekicidir. Birinin üzerinde: yılandan oluşan bir motif ve altında bir koç kabartması,
Diğerinde ise: üst üste sıralanmış vaziyette boğa, tilki ve turna kabartması görülmektedir.

D YAPISI

2001 yılında keşfedilen D yapısı, şimdiye kadar kazısı yapılan Göbekli Tepe anıtsal yapıları arasında, günümüze en iyi durumda ulaşanıdır.
Burada: boğa, tilki, yaban domuzu, yılan, akrep gibi çeşitli kabartma tasvirler ile çok zengin bir motif repertuarının varlığı görülür.
Bunların yanında dikkat çeken bir başka motif P43 numaralı dikilitaş üzerinde bulunan “Başsız İnsan” tasviridir.
D yapısının merkez dikilitaşları (P18 ve P31) 5 metrenin üzerinde bir yüksekliğe ulaşmaktadır.
Bu eserlerin üzerinde kabartma tekniği ile yapılmış: el ve kol motiflerinin yanı sıra, kemer ve kemerden sarkan hayvan postu biçiminde şekillendirilmiş bir giysi parçası görülür.
Mekan içinde ulaşılan taban C yapısında olduğu gibi ana kaya üzerinde şekillendirilmiştir.

B ve C YAPISI

B yapısı 1998 yılında keşfedilmiştir.
Yanının 4 metre yüksekliğe ulaşan, P9 ve P10 numaralı, merkez T-biçimli dikilitaşları üzerinde birer “tilki” kabartması bulunmaktadır.
Yapının içi mekanında: terrazzo taban adı verilen suya dayanıklı, kireçtaşından yapılmış taban dokusu bulunmaktadır. P9 dikilitaşının hemen önünde, taban içine yerleştirilmiş bir taş kap görülür.
C yapısı 1998 yılında keşfedilmiştir.
Yapıda: antik çağlarda meydana gelen tahribatın izleri görülmektedir.
Bu yapıda: T biçimli dikilitaşlardan oluşan 2 adet daire planlı taş duvar sırası, birbirini çevrelemektedir.
Mekan içinde ana kayanın en dikkat çekici buluntusu P27 numaralı dikilitaş üzerinde bulunan yüksek kabartma tekniğiyle yapılmış olan “yırtıcı hayvan” motifidir.

DİLEK AĞACI VE İSLAM MEZARLARI

Göbekli tepe ören yerinden çıktıktan hemen sonra, tepenin tam zirvesinde bir ağaç göreceksiniz. Bu ağaca dilek ağacı deniliyor ve çok uzaklardan dahi görülebilmesi ile biliniyor. Yani bir anlamda, sanki açık arazide bir işaret gibi olmuş.

Duyduğuma göre; üzeri tamamen gelenlerin bağladıkları çaputlarla dolu olan ağaç, kısa süre önce temizlenmiş, ben gördüğümde herhangi bir çaput veya başkaca bir şey bağlı değildir, sanırım yakın zaman sonra yine ağaç bağlananlarla dolar.

Ağacın hemen altında ise: taşlarla belirlenmiş iki tane mezar yeri var, bunların İslam dönemi mezarları olduğu biliniyor ve söyleniyor, başkaca bilgi yok.

Ama: gerek dilek ağacı ve gerekse mezarların bulunduğu bu zirve noktası: geniş görüş açısı ile birçok yere hakim olması ile tanınıyor. Buradan kuzeydoğu yönüne bakılınca Karacadağ, kuzey yönüne bakılınca Toros dağları ve güneye bakınca Harran ovasını görebiliyorsunuz.

SORULAR

Göbekli tepe birçok gizi de halen barındırmaktadır. Şöyle ki: burada tapınan insanlar, niye günün birinde burayı toprakla kapatarak tarihin derinliklerine gömdüler. Diğer bir soru: aynı dönemde tapınma alanlarında sunaklar vardı ve tanrılara çeşitli kurbanlar adanıyordu, ama burada bugüne kadar yapılan kazılarda herhangi bir kemik (insan veya hayvan) bulunamaması da ilgi çekmektedir.

Sonuç olarak: boğa, tilki, yaban domuzu, yılan, turna, yaban ördeği, ceylan, yaban eşeği kabartmalı tapınakları ve sırlarıyla, Göbekli tepeyi pek çok arkeolog: yazı ve çanak-çömlek kültürü öncesi tarihi aydınlatacak en önemli kaynak olarak görüyorlar. Sanıyor ve umuyorum ki; bu tarih hazinesi: bilinçli ve sistemli şekilde kazılır ve buluntular uygun yerlerde sergilenerek ziyaretçilere sunulur.

Yazının en başında da belirttiğim gibi: burada bulunuyor iken kendinizi günümüzden 12.000 yıl önce, burada yaşamış insanlarla aynı havayı soluyor, aynı toprağa basıyor gibi hissetmelisiniz ki, buranın büyüsünü yakalayabilirsiniz.

Roma döneminde İstanbul-Constantinopolis

 

Şehir, Eskiçağ dünyasında herhangi bir kentten çok daha fevkalade doğal avantajlara sahipti.

Kent, Marmara ile Karadeniz’i birbirine bağlayan Boğaziçi’nin girişinde, bir yarımada üzerinde kurulu ve iki taraftan su ile üçüncü yandan ise kolayca tahkim edilebilecek dar bir kıstakla korunuyordu.

Korunaklı bir koy olan Haliç, muazzam ve savunulabilir bir doğal limandı.

MÖ 2’nci yüzyıl sonlarında, Septimus Severus’un başarısız bir rakibini desteklediği için, Severus, kenti ele geçirmiş ve yağmalamış, ama daha sonra surları tekrar inşa ettirmiştir. (bu surlar günümüze ulaşmamıştır)

Kentin Marmara denizinden Karadeniz’e kadar uzanan bir boğazın (İstanbul boğazı) güney ucunda bir yarımadadaki konumu, artık stratejik ve ticari öneme sahip kabul ediliyordu.

Hem deniz, hem de karayolları (Asya ile Avrupa arasında) açısından bir kavşak olan bu dikkat çekici konum, kentin 1600 yıl boyunca önce Bizans sonra da Osmanlı imparatorluklarının başkenti olmasını sağladı.

 

Kenttin stratejik önemi:

Constantinus ve Licinius arasındaki iç savaş sırasında, ikincisinin orduları Chrysopolis (Üsküdar) savaşında yenildiği zaman, meydana çıktı.

Savaşın galibi; önceleri mütevazi bir Roma kenti olan Byzantium’u, yeniden kurmayı tercih etti.

İmparator Constantinus, İmparatorluğun doğusunda daha büyük zenginliğin, doğuya ve Tuna sınırına yakın bir karargahı pratik avantajlarının farkına vardı ve İmparatorluk başkentini Roma’dan Byzantion’a taşıma kararı verdi.

İnşaat faaliyetleri, MÖ 324 yılı sonlarında başladı.

Adama töreni, 11 Mayıs 303 tarihinde Hipodromda yapıldı.

Constantinus’un bu yeni kent için, nasıl bir rol düşündüğü çok açık değildir.

Artık İmparatorluğun, tek hakimi olma tutkusunu başardıktan sonra, bu yeni kenti Roma’nın yerine başkent olarak tasarlaması çok makul değildi.

Çünkü 326 yılında iktidardaki yirminci yılını (vicennalia) kutlamak için Roma’ya dönmesi bunu gösterir.

Daha ziyade Tetrarşi döneminde ortaya çıkan ve İmparatorluk merkezi olan diğer kentleri model alan Constantinopolis, Tier, Antakya ve yakınlardaki Nicomedia ile mukayese edilebilir, fakat onları gölgede bırakıyordu.

Eusebius ve epigram yazarı Palladas: Constantinus’un niyetinin kentin eski pagan anıtlarını ve yapılarını kutsallıktan arındırmak olduğunu işaret etmelerine karşın, İmparator Byzantium’un temel pagan tapınaklarının bulunduğu eski Akropolisini olduğu gibi bıraktı.

Hükümdarın, gözlerden uzağa çekilerek devlet işlerini yürüteceği İmparatorluk Sarayı, yarışlar ve diğer gösteriler için, halkının toplanacağı ve halkın önüne çıktığı zaman İmparatoru alkışlayacağı mekan olan hipodrom da eski kentin sınırları içerisindeydi.

İmparatorun hane halkı, yeni karargaha taşındı ve geleceğin İmparatoru İulianus, Constantinopolis’in kuruluşundan iki yıl sonra inşa edilen bir sarayda dünyaya geldi.

İmparatorluk ikametgahı, muhtemelen esas olarak Diocletianus’un Split’te yaptırdığı saraya veya Galerius tarafından modern Sırbistan’daki Gamzigard’da inşa ettirdiği İmparatorluk yapısına (Felix Romuliana) benzer bir biçim aldı.

Fakat Constantinopolis’teki İmparatorluk ikametgahı, Marmara’ya bakan deniz surlarının güneyine ulaşıncaya kadar, Constantinus’un halefleri tarafından genişletildi.

80.000 oturma kapasiteli hipodrom, daha önceden var olan bir stadyumun (stadium) genişletilmiş haliydi.

İmparatorluk ailesi ve yüksek rütbeli devlet görevlileri için, doğrudan saraydan localara erişim vardı ve yarış pistine, hipodrom hizipleri tarafından işgal edilen oturma alanına doğru bakıyordu.

Hipodromun kuzey tarafının bitişiğinde bulunan eski Roma kentinden kalma Zeuxippos Hamamı ve kentin senatosunun toplantı salonuna doğru çıkan dört taraftan sütunlarla çevrilmiş meydan (daha sonra Augustaeum olarak bilinecektir) gibi iki kamu yapısı, saray kompleksinin içerisine katıldı.

Constantinus artık kenti batıya doğru genişletiyordu.

Geniş bir sütunlu cadde olan “Mese” yarımadanın ortasına kadar uzanıyordu.

Cadde boyunca: İmparatorun heykeli olan porfir bir sütun yer alıyordu.

Constantinus’un kurduğu bu yeni kenti kilise yapılarıyla doldurmadığının farkında olmak önemlidir.

Kilise tarihçileri: İmparatorun bugün Aya İrini olarak bilinen Kutsal Barış Kilisesini mahalli şehit Aziz Mocius adına sur dışında bir bazilika ve Aziz Acacius adına bir kilise inşa ettirdiğini nakletmektedirler.

Ayasofya’nın yerinde bulunan ilk kilise, II Constantius zamanında tamamlandı.

Eusebius, doğal olarak Constantinus’un pagan putperestliğinden arınmış bir kent yarattığını iddia etmekteydi.

Fakat Zosimus, hipodromun yanındaki Dioscori tapınağının korunduğunu, Romalıların Rhea ve Tyeche kültleri için tapınaklar yaptırdığını vurgular.

İmparator Constantinus’un dini yapıları içerisinde en çok önemli olanı, hayatının sonuna doğru kendisi için bir mozole olarak tasarlanan ve inşa edilen Kutsal Havariler Kilisesiydi. (bugünkü Fatih Camiinin yerinde bulunuyordu.)

Burada İmparator, tavanı incelikli bir şekilde altın süslerle dekore edilmiş, bizzat havarilerin mezarlarını simgeleyen 12 temsili mezarın ortasında, daire veya haç biçimli yapının merkezine defnedildi.

 

Constantinus, eski Byzantium surlarının 3 km batısına kadar yarımadayı içine alan yeni tahkimatlar inşa ettirdi ve kara kütlesini, hem Haliç’e hem de Marmara’ya kadar uzatarak, inşaatlar için alan genişletti.

Yeni yerleşimcileri barındırmak için, bir cadde sistemi kuruldu ve İmparatoru desteklemiş olan senatörler, kendi evlerini inşa ettirmeye başladılar.

Ana caddeler, kuzeyde Haliç’teki rıhtıma, güneyde Marmara kıyısındaki rıhtıma ulaşıyordu.

Buraya, ilki Iulianus, ikincisi Theodosius tarafından, iki büyük liman inşa ettirildi.

Mese Caddesi; Constantinus’un birbirini kucaklayan oğullarını betimlediği zannedilen bir heykel gurubuyla süslenen ve halk arasında “Philadelphion” diye bilinen bir anıtla belirlenen, bir başka meydana kadar devam ediyordu.

Burada söz konusu edilen heykel gurubu, Tetrarşi döneminin dört hükümdarını betimleyen meşhur porfir guruptan başkası olamaz.

Bu heykel gurubu, esas olarak muhtemelen Nicodemia’dan Constantinopolis’e getirildi ve 1204 yılında kentin yağmalanmasından sonra, haçlılar tarafından Venedik’e götürüldü.

Kentin halk meydanları, heykellerle ve Doğu İmparatorluğunun diğer kentlerinden getirilen anıtlarla süsleniyordu.

 

Yeni Roma’nın gelişme şablonu böyleydi.

Mısır’dan gelen tahıl vergisiyle kenti beslemek için derhal tedbirler alındı.

Yaklaşık 425 yılına ait Notitia’ya göre, levazım depolamak için, Haliç üzerinde Sirkeci’de bulunan Prosphorion Limanı yakınlarında 4 ve Marmara kıyısındaki limana yakın 2 büyük antreposu vardı.

Bütün kaynaklar, kent içerisinde en az 21 tane tahıl silosu olduğuna işaret etmektedir.

Denizcilik sezonunda, tahıl gemilerinin yanaşabilmesi için 4 km lik bir rıhtım yan alanına ihtiyaç olduğu tahmin edilmekteydi.

Kentin su ihtiyacını karşılamak, büyük bir meseleydi.

Themistius, 376 yılında Valens için yazdığı bir övgüde İmparatorun Trakya’daki kaynaklardan kente su getirmek için 180 km den fazla uzunlukta bir su kemeri inşa ettirmesinden önce, susuzluktan ölen bir kent imgesi anımsatmaktadır.

Bu devasa proje, yakınlardaki kaynaklardan gelen sularla birlikte kentin kullanımına sunulan su miktarını, on kat daha arttırdı.

Sular, tepelerde inşa edilmiş çok büyük dikdörtgen biçimli sarnıçlarda depolanıyordu ve oradan ihtiyaca göre kentin geri kalan kısmına dağıtılıyordu.

421 ve 459 yıllarında, Anastasius döneminde, 530’larda Iustinianus zamanında ve 609’da Phocas devrinde, kent nüfusundaki büyümeyi ve artan su ihtiyacını gösteren, çok geniş hacimli, yeni sarnıçlar inşa edildi.

Şahısların evleri için, daha küçük yeraltı sarnıçları inşa ediliyordu.

Günümüz İstanbul’unun gözle görülür niteliği olan ve Valens’e atfedilen meşhur kemerlerin, eskiden Byzantium için inşa edilmiş olan Hadrianus su kemerinin parçası olması da muhtemeldir.

Constantius, 345 yılında İmparatorluk hamamları inşa ettirmeye başladı, fakat bunlar 427’ye kadar tamamlanmadı ve Valans zamanına kadar bir su şebeke sistemine ihtiyacı olduğu açıktı.

Kentin halk meydanları: geç IV yüzyılda ve erken V yüzyıllarda büyük oranda genişletildi.

Theodius, 393 yılında bugün Beyazıt Meydanı olarak bilinen yerde, Forum Tauri olarak adlandırılan, yeni bir kent merkezi için çalışmalara başladı ve bu meydana Theodosius’un İspanya kökenli büyük halefi Traianus’un Roma’daki sütununun aslına uygun bir kopyasını diktirdi.

Aynı meydana at üzerinde bir Theodosius heykeli dikildi ve bu heykel de Roma’daki bronz atlı Traianus heykeliyle çağrışım yapıyordu.

Theodosius böylece, Constantius’un 357’deki Roma ziyareti sırasında idrak ettiği tutkuyu, Constantinopolis’te gerçekleştirmiş oldu.

Roma’nın tersine, Marmara’daki Proconnessus madenlerinden getirilen mermere erişim Constantinopolis’te daha kolaydı.

Mimari unsurlar özellikle sütun gövdeleri, başlıkları ve üçgen çatı parçaları, başkentteki inşaat alanına gönderilmeden önce, madende hazırlanıyordu.

Tespit edilen en etkileyici parçalar, Forum Tauri için planlanan devasa sütun gövdeleridir.

Theodosius dönemi, Constantinopolis’ini en fazla temsil eden anıt, obelisk ve oyulmak suretiyle şekillendirilen ve üzerinde yazıt bulunan bu obeliskin kaidesiydi.

Muhtemelen 391/392 yılları arasında dikilen bu anıt, hipodromun ucunda hala ayakta durmaktadır.

Üzerindeki yazıtların Yunanca ve Latince dizeleri, bu obeliskin yeni konumuna dikilme başarısını (bu görev kent prafectusu Proclus’un nezaretinde gerçekleşmiştir) ve Theodosius’un gasıp Magnus Maximus’a karşı kazandığı zaferi kutlamaktaydı.

Rölyefler, Geç Roma devletinin iktidar yapısının görsel bir realizasyonudur ve İmparator ile tebaası arasındaki siyasi ilişkinin anlaşılması için, anahtar bir öneme sahiptir.

 

Erken V yüzyılın en önemli gelişmesi:

413’de yeni savunma sisteminin tamamlanmasıydı.

Surlar II Theodosius’un praefectus praetoriosu Anthemius tarafından inşa ettirildi ve 447 yılında bir depremden sonra yenilendi.

Başkente saldıranları, 20 m genişliğinde bir hisar hendeği, daire ve kare kulelerle takviye edilmiş, 5 m yüksekliğinde bir dış sur ve bunların gerisinde 12 m yükseklikte ve masif kulelerle takviye edilmiş, esas surlar bekliyordu.

Kuleler, kentte hazır bulunan orduya, kışla olarak da hizmet ediyordu.

Constantius, deniz surlarını inşa ettirmeye başlamıştı fakat bunlar, Vandalların neden olduğu denizden bir tehdide karşılık 440’larda güçlendirildi ve tamamlandı.

Contsantinopolis’in savunma sistemi, kent, 1204’de Haçlıların eline geçinceye kadar aşılamadı.

Theodosius surları, kentin müstahkem alanını, yaklaşık yüzde 40 arttırdı.

Öyle görünüyor ki, bu alan büyük oranda yeni iskana ayrılmış değildi, fakat içerisinde büyük köşkler, manastırlar, kiliseler ve çok sayıda geniş sarnıçlar barındırıyordu.

Constantius, surları olduğu gibi bırakıldı ve kenti, her ikisi de saldırılara karşı güvenli ana kent ve kenar kent bölgesi olarak böldü.

Trakya yarımadasının güney kıyısında Silivri’nin doğusundan başlayan ve Karadeniz’e kadar ulaşan 50 km uzunluğunda hendek ve kara suru inşa edilerek ve bu sur bir dizi küçük garnizon istihkamlarıyla takviye edilerek, kente ilave önemli koruma sağlanıyordu.

Roma’da olduğu gibi, kentteki kiliselerin sayısındaki kesin artış, IV yüzyılda değil, V ve VI yüzyıllarda oldu.

Ayasofya’nın batısındaki bakırcılar çarşısında Pulcheria tarafından inşa ettirilen Chalkoprateia’daki Theotokos Kilisesi ve yeni Theodosius surları yakınlarında bulanan Aziz İoannes Studios Kilisesi gibi, günümüzde bile mevcut olan en eski iki kilise dahil olmak üzere, II Theodosius ve Pulcheria’nın apaçık dindar yönetimleri döneminde, Notitia Urbis, kentte 14 kilise listelemekteydi.

En büyük artış, Iustinianus döneminde meydana geldi.

Procopius’un “yapılar” adlı eseri, Aya İrini ve Ayasofya gibi mevcut büyük yapıların listenin başında olduğu, bizzat İmparator tarafından kurulmuş 34 yeni yapıyı betimlemektedir.

Kilise inşasındaki hızlı büyüme, sadece kentin artan nüfusunun ibadet yeri ihtiyacıyla değil, daha ziyade İmparator başta olmak üzere, varlıklı ailelerin dini yapılarla güçlerini sergileme tutkularıyla açıklanmalıdır.

Bu rekabetin açık örneği: Constantinopolis’in en varlıklı senatör ailelerinden birinin kadın reisi Anicia Iuliana tarafından, kentin ikinci ve üçüncü tepeleri arasında inşa ettirilen Aziz Polyeuctus Kilisesiyle ortaya konulmaktadır.

Bu kilisenin boyutları ve  dizaynı, bilhassa Kudüs’teki Süleyman Tapınağının Eski Ahit proje planına karşılık geliyordu ve yapının günümüze ulaşan adak şiiri, Anicia Iuliana’nın inşaatçı olarak Constantinus ve Theodosius gibi İmparatorların emsali olduğu iddiasını ileri sürmektedir.

Iustinianus, 532’de Nika isyanı sırasında yakılıp yerle bir edilen kilisenin harabeleri üzerine, kendi büyük kilisesi Ayasofya’yı inşa ettirerek, bu meydan okumaya tam karşılık verdi.

İmparatorun kendi kişisel dinsel kaderinin taşta ve harçta gerçekleştiği, 532 ile 537 arasında tamamlanan Ayasofya, Iustinianus döneminin en büyük yapısıydı.

Iustinianus’un ve mimarlarının başarısı, Procopius’un yapının manevi etkisinin betimlemesinde ölçülmektedir.

 

“İnsan dua etmek için her ne zaman bu kiliseye girse, bu kadar güzel ortaya çıkan bu eserin, insan gücü ve yeteneğiyle olmadığını, fakat Tanrı’nın hükmüyle olduğunu hemen anlar. Ve onun için, zihni Tanrı’ya, yukarıya doğru yükselir ve çok uzak olmadığını hissettiren, fakat seçtiği bu yerde yaşamaktan bilhassa hoşlanan Tanrı’yı metheder.” (Procopius, Yapılar.)

 

Devasa kubbenin ilk tasarımı o kadar hassastı ki yapı 557’de bir depremde çöktü.

Fakat projeyi tamamlamak için var olan irade, Tralles’li Anthemius ve Miletus’lu İsidorus adlı iki mimarın ölümünden sonra bile kolayca vazgeçmeyecek kadar inatçıydı.

Kubbenin yeniden inşası 562’de tamamlandı.

Binanın, iki çağdaş hikayesi olan Procopius’un Yapılar adlı eserindeki uzun betimleme ve Paulus’un Silentiarus’un büyük kilisenin 562’de yeniden kutsanmasından sonra yazılan bir şiiri günümüze ulaşmıştır.

 

Roma gibi, Constantinopolis’in de imparatorluk üzerinde, surların ötesine giden bir etkisi vardı.

Kent, yerleşimciler için güçlü bir çekim merkezi olarak hareket ediyordu.

Zengin senatörler, kentin kuruluşunda Constantinus’a eşlik ettiler ve başta I. Theodosius’un ardından gelen İspanyol çevre olmak üzere, yönetici sınıf mensuplarının daimi göçü söz konusuydu.

İş bulma ümidinin ve garantili besin tedarikinin cezbettiği başkentin fakir halkı, farklı nedenlerden dolayı çok büyük sayılarla geliyorlardı.

Constantinus başlangıçta, İskenderiye’den getirilen tahılla kentin 80.000 sakinini beslemek için, devlet annonasına tedarik sağlıyordu.

İustinianus zamanına gelindiğinde, bedava besin tedariki alanların sayısı 600.000’i bulmuş olmalıdır.

Roma’daki gibi, levazım dağıtımının nihai sorumluluğu kent praefectusunun üzerindeydi.

Bu uygulamanın kökeni, Cumhuriyet döneminin sonlarında Roma’daki vatandaşlara bedava tahıl dağıtımındaysa da evrensel Roma vatandaşlığının yaratılması, organizasyonun yasal temelini dönüştürmüştü.

Geç İmparatorluğun devlet annoması, büyük kentlerin proletaryasını desteklemek için tasarlanan bir hizmet haline gelmişti.

Annona sistemi sadece Roma ve Constantinopolis’te mevcut değildi.

İskenderiye’de, Antakya’da ve hatta Mısır eyaletlerinin bir kasabası olan Oxyrhnchus’ta bile vardı.

Constantinopolis’e ulaşan tedarik zincirinin kolları, Karadeniz’e, ana tahıl kaynağı Mısır’a ve başlıca zeytinyağı kaynaklarından birisi olan Küçük Asya’ya kadar uzanıyordu.

Procopius, Çanakkale boğazının girişindeki Tenedos adasının, büyük gemilerin kargolarını daha küçük gemilere boşalttıkları ana antrepo olduğunu ifade etmektedir.

Küçük gemiler, boğazlara ve Marmara denizine doğru daha kolay yol alabiliyordu.

Zamandan yapılan tasarruf, bu gemilerin bir sezonda İskenderiye’de iki veya üç sefer yapmalarını mümkün kılıyordu.

Başkentin talepleri annoma sağlayan bölgelerin iktisadi yapıları üzerinde, dönüştürücü bir etkiye sahipti.

Üretim büyük ölçekli iyi organize olmuş üreticilerin ellerinde toplanıyordu.

Temel gıda maddesi ticareti, bilhassa amfora üretimi ve gemi inşaatı gibi zorunlu ikincil endüstriler yaratıyordu.

Ticari nakliye, Doğu Akdeniz’in başlıca endüstrilerinden biriydi.

Geç Antikçağ’da Mısır’ın devam eden refahı ve orada geniş malikanelerin artması, Nil vadisi hasadının Constantinopolis’te daimi bir Pazar açılımı bulması gerçeğinden kaynaklanıyordu.