Sümer Şehirleri-Uruk

Uruk şehri

Önce şunu belirtmekte yarar var. Ben diğer yazılarımın aksine, gidip burayı görmedim, çünkü zaten halen buraya gitmek oldukça güç. Gitseniz bile, burayı ziyaret etmek daha da güç. Öğrendiğime göre, halen buranın yakınlarında Irak ülkesi topraklarında bulunan askeri bir üst/karargah bulunuyormuş ve buranın ziyaret edilmesinde zorluklar çıkarıyorlarmış.

Peki niye bu kadar ayrıntılı bir tanıtım yazdım? Bu şehir, tarihin en eski ve belki de ilk şehirlerinden birisi. Araştırdım, inceledim ve ortaya çıkardığım bilgileri derleyerek burada okuyucuya sunmayı istedim.

İşte, Sümerlerin meşhur şehirlerinden Uruk.

Evet, şehir günümüzde yukarıda sözünü ettiğim gibi, Irak ülkesinde “Tek el-Varka” ismiyle biliniyor.

Günümüzde şehir: Arapçada “Tek el-Varka” adıyla bilinir.

Aramice/İbranice’de ise “Erech” olarak bilinir.

Irak ülkesinin Al Mutanna ilinin başkenti Samava şehrinin 30 km doğusundadır.

Günümüzdeki Bağdat şehrinin 241 km güneyindedir.

Uruk şehri

ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALAR:

Uruk şehri, İngiliz araştırmacı William Loftus tarafından, 1849 yılında bulunmuştur.

Ancak ilk belirgin kazı çalışmaları Alman bir ekip tarafından, I Dünya savaşından önce yapılmıştır.

Savaş nedeniyle ara verilen çalışmalar, 1928 yılında yeniden başlar ve devam eden kazılarda birçok önemli Sümer tableti bulunur.

Uruk şehri

ŞEHRİN KONUMU:

Şehir, Fırat nehrinin bir kanalının doğu kıyısında yer almaktaydı. Ancak bin yıl boyunca kanal kurudu ve şehirden yaklaşık 19 km kadar uzaklaştı.

Şehir 6 km lik bir alana yayılmıştır.

 

 

ŞEHRİN ÖNEMİ:

Şehir, antik bir Sümer şehridir.

Hatta Erken Sümer’deki en başarılı kenttir.

Yerleşimciler MÖ 6. Binyıl civarında Mezopotamya taşkın yatağına geldiler.

Bu yenilikçiler, Dicle ve Fırat sularını kullanmak ve bölgedeki tarımı daha iyi yönetmek için bir kanal sulama sistemi tasarladılar.

Başarılı zengin tarım ticaret merkezleri yarattılar.

Zenginlik, yerleşimleri köye dönüştürdü ve köyler binlerce sakini olan şehirlere dönüştü.

Yaklaşık MÖ 3500 yıllarında veya daha önce kurulduğu düşünülen şehir, en parlak dönemini MÖ 3000 ile 2000 yılları arasında yaşamış ve daha sonra önemini kaybetmiştir.

1960 ve 1970’lerde yapılan arkeolojik araştırmalar, Uruk şehrinin Protoliterate döneminde; bölgedeki en büyük yerleşim yeri olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Kent gerçekten de çok büyüktü.

Bir zamanlar şehirde tahminlere göre 40-50 bin kişinin yaşadığı düşünülmektedir.

En erken yerleşimcilerin duvarları bulunamamıştır. Ancak EH-1 dönemine ait kerpiç tahkimatların uzunluğu, neredeyse 10 km idi ve 435 hektarlık devasa bir alanı çevreliyordu.

Evet: Şehrin duvarları, zamanın mühendislik harikası olarak tasvir edilir. Bu duvarların, daha sonraki dönemlerde yapılan duvarlardan bile sağlam olduğu söylenir.

Sümer kentlerinin anıtsal dini binalarının önemi çarpıcıdır ve daha önceleri neolitik kasabalardan önemli bir farklılık gösterir.

Daha sonraki dönemlerde, kralların oturduğu saraylar bu merkezi konuma yükselir ama daha ilk zamanlardan itibaren Sümer’de tapınaklar baskın olmuştur.

Çünkü kentin ana tapınağında oturan tanrı veya tanrıça, kentin ve herkesin gerçek yöneticisi olarak kabul ediliyordu.

Diğer tanrılar kente dağılmış, daha küçük tapınaklarda yüceltilirdi.

Uruk şehri zigurat

 

Ziguratlar:

Uruk şehrinin yanı sıra, Sümerler tarafından dünyadaki en eski kent olarak kabul edilen Eridu ve önemli kutsal kent olan Nippur gibi diğer kentlerde de tapınaklar inşa edilmiş, tekrar biçimlendirilmiş ve yeniden inşa edilmiştir.

Üzerinde durdukları tümsekte önceki tapınakların kalıntılarıyla gittikçe yükselmiştir.

Güney Mezopotamya’nın düz coğrafyasında, bu platform kuleler, insanların gözüne dağ gibi görünmüş olmalıdır.

Nihayetinde, dağ vazgeçilmez oldu, dolayısıyla eğer kentin gücü yetiyorsa, yeni bir tapınağa özel bir kutsal dağı yapılırdı.

Zigarut adlı, özel olarak inşa edilen bu basamaklı platformlar, Mezopotamya mimarisinin kilit biçimlerinden biridir.

Uruk şehri Zigurat

En ünlü Zigurat:

En ünlü örnek ise, Ur şehrindeki Ur-Nammu Ziguratıdır.

MÖ 2100 civarında inşa edilmiştir.

Yükseklik 25 metreydi.

Üstünde ay tanrısı Nanna’ya adanmış bir tapınağın bulunduğu zigurat, 1930’larda Leonard Wooley tarafından kazıldı ve en alt katın cephesi ve anıtsal merdiven, bir zamanların Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin tarafından inşa ettirilmiştir.

Saddam Hüseyin döneminde kısmen yeniden inşa edildi.

Ziguratın en alttaki katmanı, Ur-Nammu’nun orijinal yapısına karşılık gelir, üstteki iki katman ise Babil restorasyonlarının bir parçasıdır.

1991 yılındaki Körfez Savaşında, zigurat, hafif silah ateşiyle hasar görmüş ve yapı patlamalar ile sarsılmıştır.

Bugün yakınlarında dört bomba çukuru görülür ve ziguratın duvarlarında 400 civarında kurşun deliği bulunur.

 

ŞEHİRDEKİ İLKLER:

İlk destan: İlk destan Gılgamış Destanı burada yazıldı.

Kümes hayvanlarının evcilleştirilmesi.

Sulama sistemi kurulması. Dicle ve Fırat nehirleri yakınında, tarımsal üretimleri arttıran bir sulama sistemi geliştirildi.

İlk tarımın yapılması.

Tam anlamıyla dini olmayan liderli ve hiyerarşik sıralamalı bir toplum yapısının ortaya çıkması. Örneğin: asker denen bir sınıf oluşuyor.

Metalurjide ustalaşma var, döküm yaygınlaşıyor ve hızlı bir seramik üretim çarkı kullanılıyor.

Çömlekçilik: Şehirde çanak-çömlek türleri çoğunlukla kavanoz formları ve kaseleri içeriyordu. Konik kaseler, ağız çaplarına göre iki kategorik türe ayrılırdı. Kraliyet mezarlığında 24 farklı çanak-çömlek türü bulunmuştur. Evet, dönemin karakteristik seramiği: “Devrik ağızlı kase” dir. Bu kase aslında bir tür ölçü birimi idi, buğday ve benzeri maddelerin ticaretinde bu kase ölçü birimi olarak kullanılıyordu. Bu yüzden, kase yakın çevrede de birçok yerde kullanıldı.

Müzik aletleri: Ur şehrindeki buluntular arasında son derece süslü müzik aletleri kalıntıları da vardı. Dört kadınla ilişkilendirilen ana çukurda, birkaç lir bulundu. Bu aletlerin çoğu, gümüş kaplamalı ahşaptı. Şehirde bulunan lirlerde genellikle bir inek, geyik, sakallı boğa ve bir buzağı gibi hayvan tasvirleri vardı. Özellikle dikkat çeken lir, Kral mezarı olarak adlandırılan mezarda bulunan Boğa başlı lirdir.

 

Uruk şehri çivi yazılı kil tablet

YAZININ GELİŞİMİ:

Sümerlerin, MÖ 4’ncü bin yıl sonları ile 3’ncü bin yıl başlarında, bürokratik bir kayıt aracı olarak geliştirdikleri çivi yazısı: Yakındoğu kültürleri için neredeyse 3000 yıl boyunca başlıca yazı sistemi oldu.

Sami (Akadça ve Ugaritçe) ve Hint-Avrupa (Elamca/Eski Farsça, Hititçe) ve Hurri-Urartu (Hurri dili ve Urartuca) gibi farklı ailelerden, dillerce kullanıma uyarlanmıştı.

MÖ 1’nci bin yıl içinde, bu sistem, yerini daha basit Fenike alfabesi ile türevlerine bıraktı.

Tarihlendirilen en son çivi yazılı tabletler, MS 1’nci yüzyıldan kalmadır.

Bu yazının içeriği, ancak 19’ncu yüzyılda tekrar keşfedilecekti.

Çivi yazısı adını tek sesler, heceler veya bütün sözcükleri göstermek için, çeşitli şekillerde birleştirilen V biçimli dar oyuklardan alır.

Antik Mezopotamya’da, katipler en çok tercih edilen yazı materyali olan kil tabletler üzerine, üçgen uçlu bir kamış kalemi, nemli yüzeye bastırarak yazarlardı.

Sonra tabletler kurumaya bırakılırdı.

Nadiren fırında bilinçli olarak veya kaza sonucu yangında sertçe pişerlerdi.

Pişmiş tabletler, son derece iyi korunmuştur.

Doğal şekilde kuruyanlar hasarlanmaya meyillidir.

Irak ve komşu ülkelerdeki kazılar bu tabletlerden binlercesini ortaya çıkardı.

Gerçi arkeologların bir tablet bulmadan önce yıllarca kazı yapmalarının gerekebileceğini ve pek çok kazı alanının hiç tablet içermediğini de belirtmekte yarar var.

Tabletler: ekonomi, toplum ve tarih üzerine, büyük miktarda bilgi içerir ve antik Yakındoğu üzerine bildiklerimizin omurgasını oluşturur.

Çivi yazısını ilk olarak Protoliterate dönem sonlarında, ilk olarak tapınakların hesap tutmak için kullandığı bir piktografi veya proto-çivi yazısı sisteminden gelişti.

Uruk şehrinin yazının ilk gelişiminde kilit role sahip olmasının nedeni: bu tür prot-çivi yazısı tabletlerin en çok sayıda bu kentten, Eanna bölgesinden gelmiş olmasıdır.

Bu tabletlerin çoğu envanter listeleridir.

Üzerlerinde mesela bir hayvan resminin yanında dairelerin onları ve çizgilerin birleri ifade ettiği bir sayı bulunur.

Bu listeli tabletlerle pek çok Mezopotamya kazılarında bulunan, saymak için kullanılan kil semboller arasında bir bağıntı var gibi görünür.

Dış yüzeylerinde sayısal işaretler olan kil semboller (küre ve konikler) ve bullalar (içi boş toplar) daha kullanışlı olan kil tablet üzerindeki göstergeler sistemine dönüşmüştü.

Sümerlerin yazıyı icat etmesinin özünde de bu sayı kaydetme prosedürünün kolaylaştırılması yatıyordu.

“9 koyun” veya “15 sepet arpa” dan daha karmaşık bir şeyle söylenebilmesi için, değişikliklere ihtiyaç vardı.

Yazıların orijinal logografik (sözcük başına bir sembol) niteliğini sürdürüp geliştiren Çinliler in aksine, Sümerler bir hece yazısı yönünde ilerlediler.

Bazı resimler, sözcükleri simgelemeye devam etti, ama diğerleri sesleri temsil etmeye başladılar.

Gittikçe daha soyutlaşan resimler en sonunda sadece çivi izi öbekleri haline geldi.

Bu dönüşüm yazının kullanımının dramatik şekilde yayıldığı Erken Hanedanlar döneminde tamamlanmıştır.

Sümer çivi yazısı, Akadça yazmak için kullanıldığında ek uyarlamalar yapıldı.

Akadça, 19’ncu yüzyılın ortalarında çözülmüştü ama Sümerce belgeler hala enderdir ve çok iyi anlaşılamıyordu.

Fransızların 1877’de Telloh’ta (antik Girsu) başlayan kazılarından ve 1889(dan itibaren Amerikalıların Nippur’daki kazılarından sonra Sümerce tabletler bol miktarda ortaya çıktı.

Artık dil ayrıntılı olarak incelenebilmektedir.

Uruk şehri çivi yazılı kil tablet

Kil tabletlerden örnek:

“Bir mangustun pis kokusu……. Kendini önemli kılan vurulmuş bir adam” Evet bu diyalog, bilinen en eski medeniyet olan Sümer başkenti Uruk’taki kil tabletlere kazınmış halde arkeologlar tarafından bulunmuştur.

 

Gılgamış heykeli

GILGAMIŞ DESTANI

Uruk şehrinin yarı efsanevi kralı Gılgamış, dünyanın ilk destan kahramanıdır.

Gılgamış’ın babası rahip kral Lugalbanda, annesi tanrıça Ninsun’dur.

Uruk şehrinin efsanevi kralı ve sonradan tanrılaştırılan Gılgamış hakkında yazılan ve şiir şeklindeki destanın ilk 5 şiiri, Sümer dilinde yazılmıştır.

Daha sonra geliştirilerek dünyanın ilk edebiyat eseri ortaya çıkmıştır.

Destanda, Tanrıça İnanna’nın şehirde kendisine, şehrin tanrısı Anu ile yarışacak bir tapınak yaptırdığından ve şehrin İnanna’ya tapınma yöntemlerinin çarpıklığı yüzünden, bozulduğu yazılıdır.

Özellikle, tanrı Anu, başrahibe endişelerini aktarır.

“Şehrin baş tanrısı Anu’ya verilen önemin azaldığını ve hatta giderek yok olduğunu, İnanna’nın şehirde baş tanrıça gibi gözüktüğünü ve Anu tapınağını büyüten Gılgamış’tan yardım istediğini anlatır.”

Destanda Enkidu dan söz edilir.

Enkidu, şehre geldiğinde kentin bir töresi olan şölen tarzındaki yemeklerle karşılaşır ve yer, içer eğlenir. Kent eğlence mekanıdır da denebilir.

Ayrıca özgürleşme mekanıdır. Ayrıca kendine dair gelenekleri de bünyesinde barındırır.

Uruk kentinin çevresi surlarla kaplıdır, yedi sürgülü kapısı bulunur. Kenti dış alanlardan ayıran bir sınır bulunur. Ayrıca surların tepesinde gözcüler vardır. Yani, kent güvenlik kavramının son derece iyi olduğu bir yerdir.

Kentin kralı Gılgamış ve Enkidu, Sedir ormanının gözcüsünü öldürmek için yola çıkarlar.

Ancak yola çıkmadan önce, kentin yaşlılar kurulu onlara yol gösterir, bilgi verir.

Çünkü kentte dayanışma vardır, tecrübeler bir nesilden diğer nesle aktarılır.

 

Evet, destanın genel konusu şöyle özetlenebilir:

Gılgamış Uruk kentinin kralıdır ve halkına baskı yapmaktadır. Tanrılar çok güçlü bir kişi olan “Enkidu” yu onun karşısına çıkarırlar. Bu ikili önce karşı karşıya gelir, sonra arkadaş olurlar ve birlikte çok zor işler başarırlar. Sonra tanrılar Enkidu’nun ölümüne karar verirler ve Enkidu ölür. Ancak Enkidu’nun ölümü Gılgamış’ı çok sarsar ve ölümsüzlüğü aramaya başlar ama bulamaz.

Uruk şehri Gılgamış destanı çivi yazılı tablet

GILGAMIŞ DESTANI VE NUH TUFANI BAĞLAMI:

Bölgede araştırmalı yürüten Sir Woolley’in anlatımlarına göre: “Kazı yapılan bölgede, derine inildikçe çok önemli bir buluntu ortaya çıkarıldı. Bu, Ur şehrinin krallar mezarlığıydı.

Araştırmacılar Sümer krallarının ve soylularının gömüldüğü bu mezarlıkta birçok efsanevi sanat eserine rastladılar. Bunlar: miğferler, kılıçlar, müzik aletleri, altından ve kıymetli taşlardan yapılmış sanat yapılarıdır.

İşçiler çamur olmuş tuğlaların içinden, 1 m kadar derine daldılar ve çanak çömlekleri çıkarmaya başladılar.

Ve sonra birdenbire her şey durdu. Artık ne çanak, ne çömlek, ne kül vardı, sadece suyun getirdiği temiz çamur.

Kazıya devam edildi.

2.5 m kadar temiz kil tabakasından geçilerek, derine dalındı ve sonra birdenbire işçiler, bu devrin insanları tarafından yapılmış, zımpara taşından aletler ve çanak-çömlek parçalarına rastladılar.

Çamur iyice temizlendiğinde, altında kalmış bir medeniyet ortaya çıktı.

Bu durum, bölgede büyük bir su baskını meydana geldiğini gösteriyordu. (Bu durum Nuh Tufanı ile ilişkilendiriliyor.)

Ayrıca, mikroskobik analiz, temiz kilden kalan bir katmanın, eski Sümer uygarlığını yok edecek kadar büyük bir tufan tarafından buraya yığılmış olduğunu gösteriyordu.

Gılgamış destanı ile Nuh Tufanı öyküsü, Mezopotamya Çölünde kazılan bir kuyuda, ortak bir kaynakta birleşmişti.

Sonuç olarak: Asuranipal kitaplığında bulunan 12 tablette, Gılgamış, Tufan olayından kurtulan Utnapitin ile görüşür. Burada Tufan Olayı (Nuh Tufanı) anlatılır.

Bu olay, daha sonra, üç semavi dinin kutsal kitabı Tevrat’ta detaylı anlatıldığı gibi, Gılgamış Destanı ile büyük benzerlik göstermektedir.

Pek çok tarihçi Gılgamış Destanının MÖ 8’nc yüzyılda Homeros tarafından derlenen İlyada ve Odiseus destanlarına etkisi olduğunu ileri sürerler.

 

KRALLAR MEZARLIĞI-BÜYÜK ÖLÜM ÇUKURU:

19 yüzyılda İngiliz araştırmacı Leonard Woolley, bir zigguratın yakınlarında gömülü yüzlerce mezar keşfetti.

Başlangıçta 1850 mezar ortaya çıkarıldı.

Ancak daha sonra 260 tane daha ek mezar bulundu.

Bunlardan sadece 16 tanesi benzersizdi.

Çünkü mezarların yapısı, zenginlikleri ve ritüelleri açısından diğerlerinden ayrışıyordu.

Kraliyet soyundan gelen ölülere ait olduğu düşünülen mezar odaları taştan yapılmıştı ve muazzam zenginlikler barındırıyordu.

Taş odalardaki cesetler, öbür dünyadaki ihtiyaçlarını karşılayabilsinler diye bol miktarda erzak konulmuştu.

Cenaze töreni sadece ana ceset için yapılmıştı.

Ana ceset gömüldüğünde, insanların geri kalanı, o kişinin onuruna kurban edilerek, daha sonra gömülürdü.

Evet, Büyük ölüm çukuru bulunduğunda: son derece kötü durumdaydı.

Odadan geriye; sadece birkaç taş ve iyi durumdaki lapis lazuli saplı altın bir hançer, oyun tahtaları ve dövülmüş altın bir miğfer ve akik boncuklar kalmıştır.

Büyük ölüm çukuru, kadınlara veya genç kızlara ait olduğu düşünülen, diğer cesetlerle birlikte, içeride sergilenen silahlı adamların bedenleri için, mezarlık görevi gören açık kare şeklinde bir alandı.

Böylesine büyük bir gömü uygulaması, askerlerin ve öbür dünyada kendisine eşlik edecek bir kadın korosunun kurban edilmesiyle başlatıldı.

Uruk şehri Kraliçe Pu-abi başlığı

KRALİÇE PUABİ MEZARI:

Ur şehrindeki kraliyet mezarlarından biri neredeyse tamamen ayakta kalmıştı ve bu durum en çok kraliyet soyundan gelenlerin bedeninde büyük ölçüde zarar görmeden bırakılmış hazineleri nedeniyle dikkat çekmektedir.

Böyle bir beden, erken dönem kraliçelerinden, Kraliçe Puabi’ye aitti ve altın, gümüş, lapis lazuli, akik ve akik boncuklardan yapılmış mücevherleri nedeniyle tanımlanması kolay olmuştu.

Ayrıca Kraliçe ünvanını belirleyen en büyük ipuçları, yazıtta adının yazılı olduğu bir silindir mühür ve karmaşık çiçek desenleriyle şekillendirilmiş altın süslemelerden oluşan kat kat tacıydı. Kazı yapanlar Kraliçe Puabi’nin kalıntılarının yakınında 3 silindir mühür buldular, birinde ismi çivi yazısıyla yazılmıştı.

Wooley, bir kez daha yaklaşık 12 x 4 m ebatlarındaki iyi korunmuş mezarın ölüm çukuruna inen; bir toprak rampa ortaya çıkardı ve silahlı adamlardan, ayrıntılı başlık takan kadınlara kadar çeşitli cesetler buldu.

Çukura doğru inerken, saz hasır izleri buldu ve bunlar, kraliyet mezarını dolduran toprakla teması önlemek için eserleri ve bedenleri örtmüştü.

Çukurun seviyesinin 2 m altında, duvarlarında kapısı olmayan taştan yapılmış bir mezar odası vardı ve tek erişilebilir girişi çatıdandı.

İçeri girdikten sonra, mezarın içinde 4 ceset yatıyordu, ancak en önemlisi açıkça kraliçenin cesediydi.

Bu süslü başlık ve küpe çifti, Ur şehrindeki kraliyet mezarlığında Kraliçe Puabi’nin cesediyle birlikte bulundu.

Başlık 20 altın yapraktan, iki lapis ve akik ipinden ve büyük bir altın taraktan oluşuyordu.

Ayrıca, gerdanlıklar, kolyeler ve büyük ay şeklinde küpeler takıyordu.

Vücudunun üst kısmı omuzlarından kemerine kadar uzanan değerli metallerden ve yarı değerli taşlardan yapılmış boncuk dizileriyle kaplıydı.

On yüzük parmaklarını süslüyordu.

Bitkileri ve hayvanları tasvir eden altın kolye uçlarına sahip binlerce küçük lapis lazuli boncuktan oluşan bir taç veya fileto, görünüşe göre başının yakınındaki bir masanın üzerindeydi.

Puabi ile birlikte odada iki görevli vardı, biri başının yanında, diğeri ayaklarının dibinde çömelmişti.

Odanın duvarlarında çeşitli metal, taş ve çanak çömlek kaplar vardı.

Mezarı sağlamdı ve içeriği kraliyet mezarlığında bulunan zenginliğin tipik bir örneğiydi.

Diğer kraliyet mezarları gibi, rampa ile erişilen derin bir çukurun dibine yerleştirilmiş bir odadan oluşuyordu.

Wooley bu çukurlara, içerdikleri insan kurbanları nedeniyle dramatik bir şekilde ölüm çukurları adını vermişti.

Kireçtaşı molozundan yapılmış, tonozlu oda, çukurun kuzeydoğu tarafında yer alıyordu.

Yaklaşık 9 x 14 fit ölçülerindeydi ve tavanı zeminden 5 fit yukarıdaydı.

Puabi nin bedeni odadaki ahşap bir tabutun üzerinde yatıyordu.

Adı ve ünvanı, üzerinde bulunan 3 silindir mühürden birinin üzerindeki kısa yazıdan bilinmektedir.

O dönemdeki çoğu kadın silindir mühürü “………..” nin karısı olarak okunurken, bu mühür kocasından hiç bahsetmemiştir.

Bunun yerine, kraliçe olarak adını ve ünvanını vermiştir.

Adını oluşturan iki çivi yazısı işareti başlangıçta Sümerce’de “Shub-ad” olarak okunmuştur.

Ancak bugün Akadca da “Pu-abi” (veya daha doğru bir ifadeyle Pu-Abum” “Babanın sözü” anlamına gelir) olarak okunması gerektiği düşünülür.

Eresh (bazen yanlışlıkla “nin” olarak okunur) ünvanı Kraliçe anlamına gelir.

Erken Mezopotamya’da kadınlar, hatta seçkin kadınlar bile, genellikle kocalarına göre tanımlanıyordu.

Örneğin: Lagash şehir devletinin (Ur şehrinin doğusunda) yöneticisinin karısının silindir mührü üzerindeki yazıt “Bara-namtara, Lagash şehir devletinin yöneticisi Lugal-anda’nın karısı” şeklindedir.

Puabi’nin kocasından bahsedilmeden tanımlanması, onun kendi başına kraliçe olduğunu gösterebilir.

Eğer öyleyse, muhtemelen ilk yöneticisi Sümer Kral Listesinde Mesannepada olarak bilinen Ur un Birinci Hanedanlığından önce hüküm sürmüştür.

Ur şehrindeki kraliyet mezarlarının üzerindeki Mühür Baskı Katmanlarından çıkan yazıtlı eserler, tüm güney Mezopotamya nın kontrolünü talep eden yöneticiler tarafından kullanılan bir onursal unvan olan Kısh Kralı Mesannepada adını taşır.

 

 

BÜYÜK BİR ÇUKURDA BULUNANLAR:

Büyük bir çukurda, 6 silahlı muhafız ve 68 hizmetçi kadın vardı.

Saçlarında altın ve gümüş kurdelelar vardı.

Bir kadın hariç: uyku iksiri etkisini göstermeden önce bağlayamadığı kıvrılmış gümüş kurdelayı hala elinde tutuyordu ve bu iksir onu efendisiyle birlikte acısız bir şekilde öbür dünyaya taşıdı.

 

CENAZE TÖRENLERİ:

Törenin ilk bölümünde, ceset adaklarla birlikte mezara yatırılır ve ardından tuğla ve taşla kapatılırdı.

Törenin bir sonraki bölümünde, ölüm çukurları muhafızlar, hizmetçiler, müzisyenler ve öküz veya eşek gibi hayvanlarla doldurulurdu.

Hizmetçilerin, kraliyet ailesiyle birlikte nasıl gömüldükleri pek bilinmez.

Tüm bedenler düzenli bir şekilde düzenlenmiştir ve huzurlu görülmektedir.

Kadınların giydiği gösterişli başlıklar bozulmamıştır ve bu da öldüklerinde yattıkları veya oturdukları varsayımını destekler.

Başlangıçta hizmetçilerin insan kurbanları olduğunu ve kralın gücünü göstermek ve halka açık bir gösteri yapmak için öldürüldükleri düşünülmüştür.

Daha sonra hizmetçilerin ölümde başlarda; hizmet etmeye devam etmek için gönüllü olarak zehir tükettikleri konusu düşünülmüştür.

Her hizmetçinin yanında, zehri içebilecekleri küçük bir kupa bulunmuştur.

Zehir, odanın mühürlenmesinden kaynaklanan boğulma nedeniyle ölüm nedeni olan bir sakinleştirici de olabilir.

Bazı araştırmacılar, bazı kafataslarında künt travmaya bağlı bulgular bulmuştur. Bu durum üstlerine gönüllü hizmet etmek yerine, zorla öldürüldüklerini gösterir.

 

DİNSEL YAPISI:

Uruk şehri: Sümer gökyüzü tanrısı “Ana” (veya Anu) a adanan, batıdaki Kullaba ve aşk tanrıçası İnanna’ya (Akadça İştar) adanan doğudaki Eanna adlı 2 yerleşim yerinin birleşmesinden oluşmuştur.

Şehir, tanrıların büyüğü “Anu” ya adanmıştır.

Sümer tabletlerine göre: İnanna yani İştar, daha sonra şehirde kendine bir tapınak yaptırır ve Anu’nun tapınağı ile yarışır.

İnanna, Uruk şehrinin mitolojik tarihinde önemli bir rol oynamıştır çünkü kutsal Eridu şehrinde, babası tanrı Enki’den kutsal meh’i çalan ve Uruk şehrine getiren kişidir.

Meh, Çivi yazısını ilk tercüme eden kişi olan Kramer’in sözleriyle “Sümer uygarlığının kültür örtüsünün temeli olan ilahi fermanlardı.”

Sümerler tarafından, tanrılar tarafından yaratılan ilk şehir ve onlar için kutsal bir yer olarak kabul edildiğinden, meh’in Uruk şehrine taşınması, bir şehirden diğerine güç ve prestij aktarımı demekti.

İnanna ve Bilgelik Tanrısı Masalında:

Enki tanrısı, meh’lerin çalındığını öğrendiğinde, onları Eridu’ya geri getirmek için büyük çaba sarf eder.

Ama boşunadır.

İnanna babasını kandırmıştır ve artık iktidarın merkezi Eridu değil, Uruk şehri olacaktır.

Eridu, kırsal yaşamla ve yaşamın fışkırdığı ilkel denizle ilişkilendirilmiştir.

Uruk, yeni yaşam biçiminin yani şehrin somutlaşmış halidir.

Hikaye, eski bir Mezopotamyalıya Eridu’nun öneminin neden azaldığını ve Uruk’un neden yükseldiğini açıklamış olurdu. Bu tanrıların işiydi.

Evet, şehirde rahipler ve soylular bulunuyordu.

Onlara yüce ulular diye seslenilirdi. Yani ulu olmayanlar da vardı. Yani, ulu olanlar ve olmayanlar olarak kentte farklı sosyal sınıflar oluşmuştu.

Tabii ki ulu olmayanlar, ulu olanlara hizmet etmekle yükümlüydü.

Fırat nehrinin doğusunda bulunan Uruk şehri halkı, bu nehre “Yüce Fırat” derlerdi.

Tanrıların eskiden orada yaşadığına inanırlardı. Uruk halkı, çok tanrılı dine mensuptu.

Huzuruna çıkmak istedikleri tanrı için hazırlanırlar ve rütiel tarzı eylemlerde bulunurlardı.

Rahiplerin, tapınağın tanrısına adaklarda bulunduğu tuğladan yapılmış devasa basamaklı kuleler vardı.

Uruk şehri

ŞEHRİN KURULUMU-YERLEŞİM

Uruk şehri, 500 m arayla yerleştirilmiş, iki anıtsal gruptan oluşur. Yani, şehir iki bölüme ayrılmıştı.

1-Eanna Bölgesi.

2-Daha eski Anu bölgesi.

 

ŞEHİRDEKİ TAPINAKLAR:

Biri, en azından ileriki dönemlerde, gök tanrısı An (veya daha sonra Akadlara göre Anu)

Diğeri ise, onun kızı bereket, seks ve savaş tanrıçası İnanna’ya (Eanna bölgesi) adanmıştır.

Uruk şehri İnanna Tapınağı cephesi

 

Eanna Bölgesi:

Araştırmacılar bu bölgenin, Tanrıça İnanna’ya atfedildiğini söylerler.

Eanna bölgesi, şehrin geri kalanından duvarlarla ayrılmıştı ancak bunun törensel amaçlar için mi olduğu yoksa daha yeni Eaanna Bölgesini inşa ederken inşaatçıların bir sebepten dolayı bir duvara mı ihtiyaç duyduğu belirsizdir.

Araştırmacılar erken tanrı Anu’nun, kızı İnanna’nın popülaritesinin artmasına kadar, erken şehre başkanlık ettiğini ve bu sırada ona Eanna Bölgesinde duvarlarla tamamlanmış özel bir konut verildiğini öne sürerler.

Tapınaklar yeryüzündeki tanrıların gerçek ikametgahı olarak kabul edildiğinden ve İnanna düzenli olarak her şeyi kendi istediği gibi yapmayı tercih eden bir tanrıça olarak tasvir edildiğinden, belki de duvarlı bölge, ona sadece biraz mahremiyet sağlamak içindi.

Öte yandan; İnanna’nın Mezopotamya’da popüler bir tanrı olmaya devam etmesine rağmen, tanrıçaların (İştar ile birleşmiştir) aynı zamanda ve aynı oranda kadın hakları kötüleştikçe, güç ve prestijlerinin azaldığı belirtilir.

Bu durumda, belki de Eanna bölgesi, erkek rahip sınıfına erişimi kısıtlamak için duvarlarla çevrilmişti.

Ancak bu durum elbette kesinlik kazanmamıştır.

Evet, arkeolojik araştırmalar, Eanna bölgesinin Protoliterate dönemde, uzun bir tarihi olduğunu, bu bölgede bir dizi tapınak ve bunlara bağlı dini binaların bulunduğunu ortaya çıkarmıştır.

En anıtsal yapılar burada bulunuyordu.

Bu yapılar çok hasarlıdır ve hiçbirinin planı kesin değildir ama 3 parçalı modelin görkemli ve süslü versiyonları olduğu anlaşılır.

Burada yapılan araştırmalarda, 5 katta kireçtaşı tapınağı, 4 katta muhteşem bir inşaat programı başlatıldığı görülür.

Bundan sonra inşa edilen binalar, öncekilerden çok daha büyük oldu.

Bazı binalar için yeni yapı dekorasyon teknikleri kullanıldı.

An bölgesinin aksine, Eanna bölgesindeki tapınaklardan hiçbiri, yatay platformlar üzerinde yükselmiyordu.

Pek çok defa, yeniden inşa edilmiş ve yerine yenileri yapılmış olmakla birlikte, tümü de toprak düzeyinde tapınaklardı.

Tek başına tapınakların planları, simetrik olabilirken, mimari kompleks içindeki yapısal öğelerin yerleşiminde bir simetri yoktu.

Beyaz tapınakta kullanılan, çok girişli standart üç parçalı planın yanı sıra, T biçimli bir tür kat planı da kullanılmıştır.

Yanık kalas buluntuları, orta odaların üstünde çatı olduğunu gösteriyor.

İçeride sunaklar yoktu, ama yere gömülü ocaklar vardı.

Tapınağın bir ucunun mimari açıdan daha önce çıkması, kült heykelinin burada olduğunu düşündürür.

 

 

  1. Kat:

Burada iki anıtsal yapı gurubu bulunur.

 

I.Anıtsal Yapı Gurubu:

Batıda:

Mozaikli tapınak var.

Mozaikli avlu, 4. Düzeyde, bölgeye yaklaşanlar için, görkemli bir ön alan işlevi görüyordu.

Geniş bir avlu ve revaktan oluşur.

Burada mimari süslemeler dikkate değerdir.

Geniş uçları: parlak siyah, kırmızı veya beyaz sırla boyanmış, pişmiş kilden, geniş koniler, sütun ve duvarların yüzeylerine, şişkin tırnaklar gibi yerleştirilerek, parlak renkli geometrik desenlerden oluşan, devasa bir mozaik yaratılmıştır.

Bu tür mozaikler, Sümerlerdeki inşaatçıların en çok tercih ettikleri süslemelerden biri haline gelmiştir.

 

 

Doğuda:

Çok önemli bir yapı gurubu vardır.

Bunlar: kare yapı ve Riemchen Tapınak binalarıdır.

Ayrıca: kare bir büyük avlu ve üçlü planı olan 2 çok büyük bina (Tapınak-1 ve Tapınak-2) yer alır.

 

 

II Anıtsal Yapı Gurubu-An Bölgesi;

Araştırmacılara göre, burası Tanrı Anu’ya atfedilmiştir.

Çünkü, 3000 yıl önce, bu tanrı için bir kutsal alanın bulunduğu yerdir.

Burada, yüksek bir teras üzerine inşa edilen, bir dizi tapınak vardır.

Bunların en iyi korunmuş olanı, 4. Kattaki “Beyaz Tapınak” tır.

Bunun tabanında ise, Taş bina olarak adlandırılan, labirent planlı bir bina bulunur.

Uruk şehri Beyaz Tapınak duvarı

 

Beyaz Tapınak:

Beyaz tapınağın ölçüleri: 17 x 22 m dir.

Yaklaşık MÖ 3000 tarihli Beyaz Tapınak, erken dönem Sümer Yüksek Tapınaklarının güzel bir örneğidir.

Geçmişi, en azından MÖ 4. Bin yılın başlarına veya ortalarına kadar uzanan bir tapınağın en son inşa edilen hali, 13 metre yüksekliğinde bir terasın üzerinde, tek başına durmaktadır.

Tarihsel dönemlerde, kentin bu bölgesinde Anu’ya ibadetin izleri olduğundan, tarih öncesinde de Beyaz Tapınakta An’a ibadet edildiği kabul edilir.

Kerpiç duvarların dışı, beyaz sıva ile kaplıdır.

Yapının modern adı da buradan gelir.

Buna ek olarak, dış duvarlar payandalıdır.

Bu tür payandalar, Mezapotamya’da tuğla mimarisinde üç boyutlu süslemeler katmanın, tipik bir yolu olan çıkıntılı bir desen oluşturuyordu.

Tapınağın üç parçalı kat planı, 3 uzun dikdörtgen birimden meydana geliyordu.

Orta kısımdaki geniş holün bir ucunda, kült heykeli için basamaklı bir kaide, ortasında ise bir sunak vardı.

Uruk şehri Beyaz Tapınak

İki yandaki kısımlar, küçük odalardan oluşuyordu.

Merdivenler düz bir çatıya çıkıyordu.

Tapınağın girişlerinden biraz özede, platformun kuzeydoğu yönündeki rampa görünür bu durum törenlerin önemine işaret eder.

Rampa, önce platformun tepesine tırmanan, sonra binanın çevresini dolanarak diğer taraftaki, belki uzun güneybatı, belki de kuzeybatı cephesindeki girişe yönelen bir tören alayının varlığını işaret eder.

Evet, Uruk kenti, antik tapınaklarının prestiji sayesinde, MS 3. Yüzyıla kadar varlığını sürdürdü.

Ancak, Beyaz Tapınağın o zamana kadar kullanılmış olması, pek muhtemel kabul edilmez.

Buna karşın, kentin diğer başlıca tapınak bölgesi olan Eanna bölgesinde, gökyüzünün evindeki pek çok tapınakta ibaret, MÖ 2. ve 1. Yüzyıla kadar devam etmiştir.

Bu bölgede Tanrıça İnanna egemendi.

Sümerlerden sonra da varlığını devam ettiren bu önemli tanrıça Akadlar ve Babilliler tarafından Astarte veya İştar olarak benimsendi ve Anadolulu Kubala (Kibele) ve Yunan tanrıçası Artemis ile de ortak özellikleri vardı.

 

 

URUK ŞEHRİNDEKİ ARKEOLOJİK BULUNTULAR

Sümer kentlerinde resim sanatının gelişiminin başlangıcında, dini imgeler önemli rol oynar.

Sümer dinini öğrenmek için; Uruk şehrinde bulunan Uruk Vazosu, heykel başı ve oyma süslemeli silindir mühür gibi sanat eserlerindeki tasvirlerden yararlanılır.

Uruk vazosu

 

URUK VAZOSU:

Yüksek (modern kaidesi de dahil 1.05 m), ince uzun, kaymak taşından, tanrıça İnanna’ya hürmet konulu yontma ritüel sahneleriyle süslü bir kaptır.

Eanna bölgesinde bulunan vazo, yaklaşık MÖ 3000’de yapılmıştır.

Benzer ritüel kapları resimli, her zaman çitler halinde, üzerlerinde silindir mühürlerde kült sahneleriyle bezelidir ki bu söz konusu vazo için de geçerlidir.

En önemli eylemler: tepe satırda yer almaktadır.

Burada bir rahibe, hatta belki de İnanna’nın kendisi, erken Sümer uygulamalarına uygun olarak, tanrılara yaklaşırken çıplak olan rahiplerce getirilen armağanları kabul eder.

Arkalarında ise, tanrıçaya püsküllü bir kemer sunan, ilginç ve büyük ölçüde hasarlı bir figür durur.

Giyinik bir hizmetkarın, beklediği bu önemli insan, hükümdar olmalıdır.

İnanna’nın arkasındaki tepeleri ilmekli ve arkalarından aşağı doğru flamaların sarktığı iki alem, tapınağın kapı direklerini temsil ederken, kapı direklerinin sağına doğru tapınağın içi gösterilmiştir.

Sümer tarihi boyunca bu alemler İnanna’ya eşlik ederek, onun kimliğini belirtir.

Vazonun daha dar, orta bölgesinde, çıplak rahipler yiyecek ve içecek adaklarıyla birlikte geçit halindedir.

Daha ufak iki bölgeye bölünmüş olan, en alt satır: tanrıçaya bu zenginliği sağlayan iki dünyası gösterir; hayvanların (üst) ve bitkiler dünyasını (alt)

Bitkilerin hemen altındaki dalgalı şerit de Uruk topraklarının bereketinin asıl kaynağını temsil eder. Fırat Irmağı.

Evet bu vazo benzersizdir.

Antik Uruk şehrinde birisi de böyle düşünmüş olmalı ki, tanrıçanın başının hemen üzerindeki kenar kısmını, bakır perçinlerle onarma zahmetine girmiştir.

Uruk vazosu, antik Yakındoğu ve Akdeniz sanatının 2 önemli geleneğinin işaretlerini verir.

Uruk vazosu

1’ncisi:

Vazo üzerindeki oymalar boyanmış olmalı ki, bu alışkanlık Yunan ve Roma heykeltıraş ve mimarlarca da sürdürülmüştür.

 

2’ncisi:

Figürlerin profilden gösterilmesi, antik Yakındoğu, Mısır ve erken Yunanistan’da rölyef heykel ve resimlerde standart bir pozdur.

Evet bu vazo, yani Uruk vazosu günümüzde Bağdat şehrindeki Irak Müzesinde sergileniyor.

Uruk şehri Heykel Başı

 

HEYKEL BAŞI-WARKA MASKESİ

Uruk hanımı olarak da bilinir.

1939 yılında Uruk şehrindeki Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından keşfedilmiştir.
MÖ 3100’den kalma olan maskenin, tapınaklardan birindeki çok daha büyük bir eserin parçası olması muhtemeldir ve İnanna’yı temsil ettiği düşünülmektedir.

Mermer heykel, insan yüzünün en erken tasvirlerinden biridir.

Heykel, Nisan 2003 tarihinde Bağdat savaşları sırasında çalınmıştır. Eylül 2003 tarihinde bir çiftçinin tarlasına gömülmüş halde bulunmuş ve Irak Ulusal Müzesine geri getirilmiştir.
Maske bugüne kadar sitede bulunan en önemli eserdir. Sümer “Mona Lisa” sı olarak da adlandırılır.

Bu nesne, kireçtaşından, gerçeğin üçte ikisi boyutunda, 20 cm yüksekliğindeki bir kadın maskıdır.

Bu da Eanna bölgesinde bulunmuştur.

Bu bir tanrıçanın mi yoksa bir rahibenin mi yüzüydü?

Mask bu haliyle de muhteşem görünmekle birlikte, kakmalarla ve eklemelerle donatılmak üzere özenle hazırlanmıştır.

Kadının başının üzerindeki geniş yivler, gerçek görünümlü saç veya bir başörtüsünü tutan yüzeylerdir.

Göz ve aşlar renkli macunlar veya taşlarla doldurulmuştur.

Düz arka yüzündeki 4 delik, düz bir yüzeye tutturulmasını sağlar.

Maska eşlik eden vücuttan iz yoktur.

Başka materyallerden yapılmıştı, kil veya ahşap olabilir.

Boyanmış ve değerli taşlarla süslenmişse bu iki materyal de gayet iyi iş görebilir.

Çeşitli materyallerden yaratılmış bu tür figürler, Mezopotamya kaynaklı daha ileri tarihli metinlerde tasvir edilir, gerçekten de çok mecralı figürler bundan böyle antik Yakındoğu ve Akdeniz’deki tüm kültürler tarafından üretilmiştir.

Uruk şehri Kraliçe Pu-abi’nin silindirik mührü

DİĞER DİNİ NESNELER-SİLİNDİRİK MÜHÜRLER:

Damga mühür: MÖ 6’ncı binyıldan itibaren kullanılmakla beraber, yuvarlak yüzeyine desenler oyulmuş taş silindirler mülkiyet veya yetki belirtmenin çok daha popüler bir yolu haline geldi.

Kumaş, ip ve kille kapatılmış küpler, kille kapatılmış depo kilitleri ve kil tabletler üzerindeki belgeler bu ayırıcı resimlerle işaretlenmiş nesnelerdir.

Sahibi mührü döndürerek deseni nemli kil üzerine bastırırdı.

Silindirler genellikle ip geçirilmesi için, boydan boya delik olduklarından mühür, giysi veya bedene iliştirilerek taşınırdı.

Neyse ki antik Mezopotamyalılar geometrik desenlerle yetinmemişti.

Tanrı, insan ve hayvanları hareket halinde görmek istiyorlardı.

Bunun sonucunda, desenlerin bireyselleştirilmesi, ihtiyacından dolayı son derece çeşitli olan minyatür sahneler, antik Yakındoğu’daki dini inançlar hakkında önemli ipuçları sunar.

Av ve savaş gibi din dışı konular, bu kadar popüler değildi.

Silindir mühürlerinin kendilerinin yanı sıra, kilde bıraktıkları izler de arkeolojik kayıtlarda iyi korunmuştur.

Oyma tarzı ve konular zaman içinde, belirgin şekilde değiştiğinden, mühürler tarihlendirme için yararlı göstergelerdir.

Ayrıca mühürlerin dağılımlarının izinin sürülmesi, Mezopotamya ekonomileri, köy ve kentler arasında artan mal dolaşımı ve seçkin gurupların bu kaynaklar üzerinde artan denetimleri hakkında değerli bilgiler verir.

Silindirim mühürlerin kullanımı, Mezopotamya’ya has yazı sistemi olan çivi yazısının ömrüyle yakından bağlantılıdır.

MÖ 1’nci bin yılda çivi yazısının yerini alfabe aldığında, silindir mühürler de ortadan kalktı ve yerlerini tekrar damga mühürlere bıraktılar.

Uruk şehri Sümer Kraliyet Standardı

 

UR KRALİYET STANDARDI-BAYRAĞI:

Bu buluntu, Ur şehrindeki Kraliyet Mezarlığının en büyük mezarlarından birinde, odanın bir köşesinde bir adamın sağ omuzunun üzerinde dururken bulunmuştur.

Ancak bu kutunun esas işlevi bilinmemektedir.

MÖ 2600-2400 yılları arasına tarihlenir.

Ölçüleri: 21.59 x 49.53 x 12 cm dir.

Ur şehrindeki kazıları yürüten arkeolog Leonard Woolley, bunun bir direk üzerinde standart yani bayrak olarak taşındığını ve bu yüzden yaygın olarak bu isimle anıldığını öne sürmüştür.

Bir başka teori ise, bunu bir müzik aletinin ses kutusunu oluşturduğudur.

Evet: her tarafı deniz kabuğu, kırmızı kireçtaşı ve lapis lazuli mozaiğinin orijinal ahşap çerçevesi çürük olarak bulunmuş ve iki ana panel, toprağın ağırlığıyla birlikte ezilmiştir.

Yapıştırma görevi gören kaplama zifti, parçalanmış ve uç paneller kırılmıştır.

Sonuç olarak mevcut restorasyon, bu nesnenin ilk halinin nasıl olduğuna dair sadece bir tahminden ibarettir.

Ana paneller savaş ve barış olarak bilinmektedir.

Savaş, Sümer ordusunun en eski tasvirlerinden birisini gösterir.

Her biri dört eşekle çekilen arabalar düşmanı ezer.

Pelerinli askerler, ellerinde mızrak taşır, düşman askerleri baltalarla öldürülür.

Bazıları çıplak şekilde yürütülür ve elinde mızrak tutan krala gösterilir.

Barış panelinde: bir ziyafete, törenle getirilen hayvanlar, balıklar ve diğer eşyalar tasvir edilmiştir.

Oturmuş figürler, yünlü kumaştan postlar ya da saçaklı etekler giymiştir.

Lir çalan bir müzisyen eşliğinde içki içmektedirler.

Evet bu eser, günümüzde Londra British Museum’da sergileniyor.

 

 

Kıbrıs Gazimağusa

 

Kıbrıs Gazimağusa

Kıbrıs Gazimağusa:

Kıbrıs adasının en güney doğu kıyısında bulunan şehir, Doğu Akdeniz’deki en güzel ortaçağ mimarisini barındıran bir yer olarak önem kazanmaktadır.

Şehir, Karpaz yarımadası ile güneyde Poyraz Burnu arasında, kuzey ve güney rüzgarlarına kapalı Gazimagusa körfezinin güneye daha yakın bir noktasındadır.

Gazimagusa şehrinin kuzeyinde 7 km uzaklıkta antik Salamis ve Enkomi kentleri ve ilk yapılışı 500 yıllarına tarihlenen St Barnabas manastırı vardır.

Gazimagusa, tam karşısında bulunan Suriye kıyılarına 90 mil uzaklıktadır. Lefkoşa şehrine 60 km. Girne şehrine 86 km ve Güzelyurt şehrine 101 km uzaklıktadır. Gazimagosa-Lefkoşa arasındaki yol, kısa bir süre önce iyileştirilmiş ve ulaşım kolaylaştırılmıştır.

Yani, yol oldukça güzel, çift şeritli gidiş ve geliş olarak düzenlenmiş, viraj yok, dümdüz bir yol.

Adanın başlıca iki nehrinden biri olan Pedias nehri, yıllarca Salamis ve Gazimagosa arasındaki bölgeden denize dökülmüş ve önce Salamis Limanı ve sonrasında Gazimagosa limanının dolmasında etkili olmuştur.

Yazın suyunun az olduğu zamanlarda ise, bu alana yayılarak bataklığa dönüşmesini sağlamıştır.

İngiliz döneminde, nehrin ağzına baraj yapılarak ve bataklık alan ağaçlandırılarak, bu durum engellenmiş ve kentin sağlık koşulları iyileştirilmiştir.

MAGOSA ŞEHRİNE GAZİ ÜNVANI VERİLMESİ SEBEBİ

Kıbrıs Gazimağusa;

Barış harekatından önce: şehir, 11.000 Kıbrıslı Türk tarafından, şehri kuşatan Kıbrıslı Rumlara karşı günlerce ve kahramanca savunulur ve bunun anısına şehre “Gazi” unvanı verilir.

TARİHİ

Kıbrıs Gazimağusa;

Gazimagosa’nın MÖ 285-247 yılları arasındaki Mısır kralı Ptolemeus Philadelphus tarafından kurulduğu ve kralın yeni şehre kız kardeşi Arsinoe’nin ismini verdiği söylenir.

MS 1291 yılında, Batı Hıristiyanlığının Ortadoğu’da elinde tutabildiği tek yer olan “Akka” nın düşmesinin ardından, birçok Frenk soylusu ve işadamının Kıbrıs’a gelmesine izin verilir ve bunlar Magusa şehrine yerleşerek, şehri, işlek bir liman ve ticaret merkezi haline getirirler.

Lüzinyanlar döneminde (1192-1571) adada, Lefkoşa’dan sonra ikinci büyük şehir konumuna gelir ve ismi Frenklerin diliyle “Famagusta” diye anılmaya başlanır.

Kıbrıs bu dönemde, doğu ve batı arasında bir ticaret istasyonu haline gelmiştir. Doğu ülkelerinden Suriye kıyılarına getirilen birçok kıymetli ticari eşya: Magosalı tüccarlar tarafından Magosa üzerinden Avrupa ülkelerine sevk edilmeye başlanır.

Bu tüccarların kazançları da çok büyüktür. Öyle ki, sadece bir seferde elde ettikleri karın bir bölümü ile bir kilise inşa ettirmeyi adet haline getirmişler ve bu yüzden, şehirde kısa sürede 365 kilise yaptırıldığı bilinmektedir.

Günümüzde hala mevcut olan, farklı stildeki birçok kilise: bu tüccarlar tarafından yaptırılmıştır. İnsanların zenginliği de yaptırdıkları kiliseler ile ölçüldüğünden Sur içi “Kiliseler Mahallesi” durumuna gelir.

Aynı zamanda bu zenginlik, yaşadıkları mekanları da etkiler. Kiliseler ve manastırlar şehri Magosa, büyük kazanç ve lükse düşkünlük sonucu, ahlak kurallarına karşı umarsızlık yaratılan bir yaşamı da beraberinde getirir.

Kutsal toprakları (Kudüs) ziyarete giderken, şehre uğrayan kimi dindar Avrupalılar tarafından bu durum yadırganır.

Hatta bir keresinde, İsveçli bir azize tarafından, şehir lanetlenerek çok kısa sürede mahf olacağı kehanetinde bulunulmuştur. St Bridget isimli bu kadının laneti, kısa sürede gerçekleşir.

1372 yılında Venedik-Ceneviz savaşı, Ceneviz üstünlüğü ile sonlanır ve şehir Ceneviz kanunları ile yönetilmeye başlanır.

Şehir, tamamen bir askeri bölge olarak kullanılır ve bu şehrin kozmopolit tüccar sınıfının ve canlı ticaret hayatının sonu olur.

Şehir: MS 1372 yılında, bir yüzyıl kadar Cenevizlilerin, MS 1489-1571 yılları arasında Venediklilerin ve MS 1571-1878 yılları arasında Osmanlıların hakimiyetine girer.

Osmanlılar, 1 Ağustos 1571 tarihinde adayı ele geçirirler. Osmanlı döneminde zengin tüccarların ve varlıklı soyluların konakları ve sarayları yıkılır ve Kıbrıs’ın ticari ve ekonomik etkinlikleri, Larnaka şehrine kayar.

Şehir, Osmanlılar tarafından uzun süre kuşatma altında tutulur. Bu kuşatma sırasında şehirdeki birçok bina hasar görür. Hatta: İngilizler, Süveyş kanalı ve Port Said Limanı oluşturmak için bu taşları kullanmışlardır.

Limanın da dolmasıyla, Magosa bölge içindeki kentsel ve ekonomik tüm özelliklerini kaybederek ölü bir şehir haline gelir.

Şehirde sadece çoğu asker olan 400-500 kişilik nüfus kalır.

Bu dönemde: Müslüman olmayan nüfusun surların dışına taşınmaya mecbur edilmesiyle, kentin güneye doğru gelişmeye başladığı görülür.

Maraş ve Aşağı Maraş bölgelerinde, ilk yerleşimlerin oluşumu da bu döneme rastlar. Kent o dönemde: daha çok önemli politik suçlular için bir sürgün yeri olur. Namık Kemal, Suphi Ezel ve Kutup Osman, bu sürgünlerin sadece birkaçıdır.

1878 yılında, adanın İngilizlere kiralanmasıyla başlayan yeni dönemde: liman önem kazanır. Birçok insan, limanda ve limana bağlı depolarda işçi olarak çalışır. Bu dönemde, genelde Türkler sur içine, Rumlar ise Maraş ve Aşağı Maraş bölgelerine yerleşirler.

Özellikle 1969-1970 yılları arasında, Beyrut’ta süren savaştan dolayı, Beyrut’un önemini kaybetmesiyle, Maraş dünyanın en ünlü eğlence ve turizm merkezlerinden birisi olarak gelişim gösterir.

Barış harekatından önce: şehir, 11.000 Kıbrıslı Türk tarafından, şehri kuşatan Kıbrıslı Rumlara karşı savunulur.

1974 Barış Harekatının hemen sonrasında, kentin en dinamik bölgesi olan Maraş’ın yerleşime kapanmasıyla, kent gelişimi önemli ölçüde durur. Maraş günümüzde yani 2022 yılında bir bölümü halka açılmıştır. Bir cadde yürüyüş ve bisikletliler için açılmış, ayrıca bir halk plajı faaliyete sokulmuştur.

1986 yılında Doğu Akdeniz Üniversitesinin kurulmasıyla, kentin sosyo-ekonomik yapısında büyük değişim görülür. Kente: üniversite öğrencisi ve çalışanları gibi, farklı yeni bir nüfus eklenir.

Bunun yanında, 2022 yılındaki ziyaretimde gördüğüm ilginç bir durum var, Kıbrıs Afrikalı dolmuş, duyduğuma göre üniversiteler, Afrikalı öğrencilere kontenjan açmışlar, burs vermişler, umarım bu uygulamanın ileride sıkıntıları olmaz.

Günümüzde KKTC’nin en büyük limanı ve tek Serbest Liman buradadır.

DOĞU AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ

Doğu Akdeniz Üniversitesi, şehrin 3 km kuzeybatısında, Karpaz yolu ile Eski Lefkoşa yolu arasında yer alan bölgededir.

Eğitimin yanında, sosyal ve kültürel birçok alanda kentin gelişimine katkıda bulunan üniversite, 10 bin öğrenci kapasitesiyle, kentin ekonomik lokomotifidir.

TURİZM DEĞERLERİ

Kıbrıs Gazimağusa:

Şehri bir baştan bir başa çevreleyen 3 kilometre uzunluğundaki Venedik Surları, Gotik tarzın en güzel örneklerinden birisi olan Lüzinyan krallarının Kudüs krallığı tacını giydikleri St Nicholas Ketedrali (Lala Mustafa Paşa camisi), Osmanlı döneminde vatan şairi Namık Kemal’in 38 ay boyunca sürgünde kaldığı zindan, Gazimagusa şehrinin zengin tarihinin ve kültürel mirasının sadece birkaçıdır.

Gazimagosa şehrinin hemen kuzeyinde, Kıbrıs adasındaki antik şehir krallıklarından biri olan Salamis antik şehri vardır.

Roma dönemini yansıtan gymnasium, tiyatro ve hamam yapıları görülmeye değerdir. Salamis Sit alanı içinde bulunan ve inanç turizmi açısından önemli bir değer ise St Barnabas Manastırıdır.

Hıristiyanlık dünyasının önemli azizlerinden biri olan ve Kıbrıs kilisesinin kurucusu olan St Barnabas’ın mezarı ve ona atfen yapılan manastır, önemli çekim merkezlerinden biridir.

Duyduklarıma göre, Barnabas yani İncil yazarlarından biri olan bu kutsal kişi, öldüğünde elinde yazdığı İncil ile birlikte bulunur, uzun süre elinden İncili almaya çalışırlar ama alamazlar.

ALIŞVERİŞ

Magosa şehrinde: alışveriş yapmak isterseniz:

Şehir merkezindeki; 1001, Mr Paund ve Lemar gibi alışveriş merkezlerini ziyaret edebilirsiniz. Bu alışveriş merkezlerinden: Mr Paund, çok miktarda ıvır-zıvır obje satılmakta olup, bütün her şey sadece 25 TL. (paund yükselince bu rakam da yükseliyor.) dır.

Burada: İngiliz malı, şampuan ve diğer mallar ilginizi çekebilir.

Lemar: (eski ve yeni olmak üzere iki tane Lemar var.) Türkiye’de bolca bulunan AVM lerden birine benzemektedir.

1001 ise, adından da anlaşılacağı üzere, çok miktarda yine ıvır-zıvır ürünün satıldığı bir yer olarak dikkat çekiyor.

Bunların dışında Çin pazarı (inanın satılan ürünlerin hiçbiri Çin malı değil ama böyle bir isim verilmiş) var.

Ayrıca: City Mall isimli bir AVM var. Burasıda oldukça modern bir ortamda 10-15 civarında marka mağazalarının bulunduğu bir yer.

Buralar gezebilirsiniz. Ancak unutmamak gerekir ki, özellikle döviz fiyatlarının yükselmesiyle bu mekanlardaki ürünlerin fiyatları da yükselmiş, yani önceki yıllardaki gibi ucuzluk yok, yurt dışından ürünler oldukça az, çoğu satılan ürün, ülkemizden İstanbul ve Gaziantep yörelerinden giden ürünler.

Peki burada ne satın alınır?

Bence: Kıbrıs’a özgün dantelli porselen takımlar satın alabilirsiniz. Çünkü, bunların orijinal İngiliz malı olanları ilgi çekiyor. Ayrıca, Kıbrıs son yıllarda çanta cenneti olmuş, her tür markanın orijinal olmayan benzerleri burada oldukça uygun fiyatlara satılıyor, yani her yan çanta satan yerlerle dolu.

Yine burada: üzerinde Kıbrıs haritası ve yazısı olan, bambudan yapılmış sepetler, tepsiler, çay bardağı altlıkları bulunuyor.

Bunun dışında elektronik meraklıları için: Magosa şehrinden cep telefonu satın alabilirsiniz, ancak fiyatını birkaç yere sormadan sakın almayın, fiyat değişiyor ve pazarlık yaparak almayı tercih edin, çıkış kağıdı veya pasaporta işleterek Türkiye’ye sokabiliyorsunuz. (Her kişi, 2 yılda bir telefon alıp Türkiye’ye sokabiliyor, ilave vergi ödemeniz gerekiyor, yıllara göre değiştiği için rakam yazmıyorum. )

Son bir not: son olarak burayı ziyaret ettiğimde cep telefonlarında da ucuzluğun tamamen ortadan kalktığını öğrendim, bence hiç cep telefonu aramayın, almaya uğraşmayın.

GEZİ PLANI

Açık hava müzesi durumundaki Gazimagosa şehrini: Deniz kapısından (Porte Del Mare) başlayarak adım adım gezebilirsiniz.

Lüzinyan krallarının Kudüs krallık tacını giydikleri St Nicholas Katedrali (günümüzdeki ismiyle Lala Mustafa Paşa Camisi) Ortadoğu’daki en mükemmel taş işçilikle yapılan katedral olup, Gazimagosa surları içinin merkezindedir. Bu meydan Lüzinyan, Venedik ve Osmanlı döneminin izlerini taşır.

St Nicholas Katedralinin önündeki katedralle yaşıt (2017 yılı itibarı ile 718 yaşında) Kıbrıs’ta yaşayan en eski cümbez ağacı (Ficus Sycomorus) görülebilir.

Shakespeare’in Othelle trajedyasına konu olan “Othelle kalesi” sizlere “Desdemona” nın trafik hikayesini anımsatacaktır.

MÖ. 1184 yılından başlayarak MS. 9’ncu yüzyıla kadar 21 yüzyıl iskan gören ve uzun yıllar Kıbrıs’ın başkenti olan Antik Salamis kenti kalıntılarını ziyaret edebilirsiniz.

St. Barbanas’ın Gazimağusa yakınlarındaki Salamis’te doğduğu ve mezarının ise Salamis mezarlık alanında bulunduğu bilinmektedir. St.Barbanas Manastırı ve Mezarı, Hıristiyanlık alemi ve inanç turizmi için Kuzey Kıbrıs’ın önemli bir değeridir.

Osmanlı döneminde Paris sefiri görevinde bulunan 28.Mehmet Çelebi’nin Gazimağusa’daki St. Peter & St. Paul Katedrali (Sinan Paşa Camii) avlusunda bulunan Osmanlı dönemi taş işçiliğinin ender örnekleri arasında yer alan mezar/türbesini görebilirsiniz.

9 Nisan 1873-7 Haziran 1876 tarihleri arasında 38 ay süreyle Gazimagusa’da kalebend olarak ikamet etmek zorunda kalan vatan ve millet şairi Namık Kemal’in kaldığı zindanı görebilirsiniz.

Kıbrıs tarihinin en önemli yerleşim yerlerinden biri olan ve çok zengin buluntular veren Erkomi-Alasia yerleşim yerinin görülmesi.

FESTİVALLER.

Nisan ayında Mormenekşe Enginar Festivali,

Haziran ayında Uluslar arası Mağusa Kültür Sanat Festivali,

Ağustos ayında Yeniboğaziçi Pulya Festivali.

GEZİLECEK YERLER

LİMAN

Ortaçağ döneminde, Gazimagusa şehrini kuranların en önemli amacı: Peidaos nehrinin taşıdığı toprakla dolmuş Salamis limanı yerine, iyi durumdaki Gazimagosa limanını kullanmak olmuştur.

Benzer şekilde, 12’nci yüzyıldan itibaren kentte görülen hızlı gelişmenin nedeni ve 19’ncu yüzyılda İngilizlerin Kıbrıs’la ilgilenmelerinin en önemli nedenlerinden biri de Gazimagosa limanıdır.

Gazimagosa limanının önem kazandığı ve potansiyelinin arttığı zamanlarda kent gelişmiş, limanın Osmanlı dönemindeki gibi az kullanıldığı zamanlarda ise, kent gerilemiştir.

Liman, sahip olduğu doğal korumayla adadaki en güvenilir demirleme olanaklarını sunar.

Dış liman yaklaşık 1.5 km uzunluğundadır ve dış limanı saran, yaklaşık 1 km uzunluğunda kaya resifleri, doğal bir dalgakıran görevi görürler.

İç liman ise, tam olarak İç kale ve Canbulat tabya arasındaki surlar boyunca uzanır ve deniz kıyısındaki üç küçük ada sayesinde, çok güvenli ve korunaklıdır.

Kıbrıs Gazimağusa Lala Mustafa Paşa Camii
Kıbrıs Gazimağusa Lala Mustafa Paşa Camii
Kıbrıs Gazimağusa Lala Mustafa Paşa Camii

 

Kıbrıs Gazimağusa Lala Mustafa Paşa Camii

LALA MUSTAFA PAŞA CAMİSİ-ST NİCHOLAS KATEDRALİ

Magosa şehir merkezinde, Namık Kemal meydanındadır.

Yapı: Lüzinyan döneminde 1298-1312 yılları arasında yapılmıştır. 1308 yılında inşaat halinde olduğuna dair çeşitli kaynaklar vardır.

Lüzinyan kralları: önce Lefkoşa’da bulunan Ayasofya Katedralinde Lüzinyan kralı tacını, burada ise Kudüs kralı tacını giyiyorlardı.

Mimari

Kente gelen gezginlerin de her zaman dikkatini çeken yapı, çoğu kere Fransa’da bulunan Gotik kiliselere benzetilmiştir. Binanın batı cephesinin mimarisi: Reims Katedrali mimarisinden etkilenmiştir.

Akdeniz bölgesinin en güzel Gotik yapılarından birisidir. Gotik tarzda işlemeli, eşsiz bir penceresi vardır. Batı yönünde bulunan giriş cephesi, bazı detaylarını ve özgün yapı malzemelerinin bir kısmını yitirmiş olmakla birlikte, yapıldığı tarihten itibaren fazla değişikliğe uğramamıştır.

Girişin iki köşesinde, iki katlı, sekizgen kuleler vardır. Bunlardan soldaki 1572 yılında minareye dönüştürülmüştür. Bu kulelerin alt katları yan nefler yüksekliğindedir, tepelerinde ise pinakoloları bulunmaktadır.

Kulelerin arasında, önde duran duvar boyunca üç giriş vardır. Bu girişlerin içinde yer aldığı üçgen yağmur silmeleri aynı yüksekliktedir.

Girişteki yuvarlak pencerenin üzerinde: bir Venedik arması görülür. Bu kabartma arma bazı hayvan figürleriyle süslüdür ve Salamis antik şehrindeki bir tapınaktan getirildiği düşünülmektedir.

Katedralin apsisi doğu tarzındadır ve çoğu Kıbrıs kiliselerinde olduğu gibi: 3 bölümden oluşmaktadır.

Üst kısmında pencereler iyi korunmuştur.

Batı cephesinde ve yanda iki şapel vardır.

MS 16’ncı yüzyıla tarihlenen Venedik galerisi, katedralin güneybatısındadır.

İç mekandaki fresklerin tümü beyaza boyanmıştır.

Cümbez ağacı-Ficus Sycomorus

Doğu Afrika kökenli ve kentin içinde birkaç yerde daha görülen, küçük meyveli, nadir bir tropikal bir tür incir ağacı olan “Cümbez ağacı” adanın kuzeyinde nadir bulunan bir ağaçtır.

Çevresi yani genişliği: tabanda 1.30 metre ve yükseklikte 4.95 metredir. Boyu ise 15 metredir. Tahmini yaşının 719 olduğu düşünülmektedir.

Ağacın, katedralin yapımına başlanılan 1298 yılında dikildiği sanılmaktadır. Gövdesi 2.70 metreden sonra 7 dala ayrılır. Kıbrıs’ta yaşadığı bilinen en yaşlı ve canlı ağaçtır.

Yılda 7 kez meyve veren ağaç, katedralin önünde büyüleyici bir gölge verir. Meydanın hemen her yerinden görülebilir.

Piskoposluk Şapeli

St Nicholas kilisesinin doğusunda konumlanmış olan küçük bir şapeldir. Tek nefli ve yarım daire apsisli yapının beşik tonoz olan üst örtüsü, enine kemerlerle taşınmaktadır.

Yapının batı cephesindeki ana giriş dışında kuzey ve güneyde de girişleri vardır. 1940-1947 yılları arasında yapılan çalışmalarda: şapelin kazı, temizlik, güney cephe, çatı ve kornişlerde onarım, batı kapısına bariyer ve çevre duvarları yapımı gerçekleşmiştir.

Piskoposluk Sarayı

Kilisenin kuzeyinde Liman yolu sokak üzerinde, yan yana sıralanmış dükkanlar ve üst katında da günümüzde bulunmayan Piskoposluk Sarayı bulunmaktaydı.

Günümüzde Piskoposluk sarayından geriye güneydoğu köşesinde bir merdiven dışında herhangi bir ipucu kalmamıştır.

Piskoposluk Sarayının altına gelir getirmek üzere yapılmış ve 14’ncü yüzyıl başındaki kayıtlarda geçen dükkanlardan sadece 7 tanesi ayakta kalmıştır.

Yola bakan ve yola dik beşik tonozlarla örtülmüş mekanların önünde yer almış ahşap revağın izleri hala görülmektedir. 1400’lü yıllara tarihlenen bu dükkanlar, daha önce burada bulunan  dükkanların yerine inşa edilmiştir.

Camiye çevrilme

Osmanlı bölgeyi ele geçirince, 1571 yılında katedral minare eklenerek camiye çevrilir ve ibadete açılır. 1571 yılında camiye çevrildiğinde ismi “Aya Sofya” camisidir.

1954 yılında ise ismi değiştirilmiş ve “Lala Mustafa Paşa Camisi” olmuştur.

Avluda bulunan 16’ncı yüzyıl Venedik galerisi: Şadırvan olarak kullanılmaktadır. Caminin avlusunda, Osmanlı dönemine ait üç mezar bulunmaktadır.

Mustafa Zührü Efendi Türbesi

Bu türbede: 1903 yılında ölen ve İmam Hatip ve Kavanin azalığı yapan Mustafa Zührü Efendi gömülüdür. Türbe, hiçbir değişime uğramadan günümüze gelmiştir. Kubbesi dört kemer üstüne oturur ve kemer açıklıklarını kapatmak için tek kapılı demir parmaklık yerleştirilmiştir.

Şam Müftüsü Mehmet Ömer Efendi Türbesi

Klasik Osmanlı türbe mimarisinin tipik örneğidir. Yanlarındaki sivri kemerleri ve türbeyi örten kubbesi dikkat çeker. Tamir edilmesi nedeniyle, mimari özelliklerinden çok şey kaybeden türbe, günümüzde değişik amaçlarla kullanılmaktadır.

Bu türbenin imam ve müderris olan İbrahim Efendiye ait olma olasılığı üzerinde durulmaktadır.

Kıbrıs Gazimağusa surları
Kıbrıs Gazimağusa surları
Kıbrıs Gazimağusa surları
Kıbrıs Gazimağusa surları

 

Kıbrıs Gazimağusa surları

MAGOSA SURLAR

1489 yılına kadar, Magosa şehrini çevreleyen Lüzinyan surları, çok yüksek olmalarına karşın ince bir yapıya sahipti.

Daha sonra Kıbrıs’ı ele geçiren Venedikliler, özellikle Osmanlılara karşı önlem olmak üzere surları, ateşli silahlara karşı sağlamlaştırmak amacıyla, 1550 yılında Venedik’ten uzmanlar (kaptan Nikolao Foskanini ve mühendis Giovanni Girolamo Sanmichele) getirterek yeniden elden geçirirler.

Ünlü mimar Michele Sanmicheli’nin yeğeni olan Giovanni Girolamo Sanmichele: 16’ncı yüzyıl ortalarında surların yapımı için Kıbrıs’a gönderilmiştir. 1559 yılında 45 yaşında Kıbrıs’ta ölmüş olan mimarın, yeni eklerin tasarımındaki ağırlığı bilinmektedir.

Venedik Donanması Müzesinde bulunan ve 1548-1558 yıllarına ait olduğu ortaya konan, Gazimagosa maketinin, Girolama Sanmichele’ye ait olduğu düşünülmektedir.

Özellikle: deniz tarafındaki surlar, Martinengo tabyası ve kara kapısı bu dönemde inşa edilir. İngiliz ve İtalyan terminolojilerinde, burçlardan farklı adlandırılmayan köşe burçları ve cavalier olarak isimlendirilen atış platformları, Türkçe isimlendirmede, ortak bir terimle “Tabya” olarak geçer.

Ayrıca: surların şehir dışındaki kısmına, 1373 yılında Cenevizlilere karşı verilen savaş sırasında Kıbrıs kralının emriyle kazılan hendek daha da genişletilerek 46 metreye çıkarıldı ve içine su dolduruldu.

Hendekler, minimum 7.5 metre derinliktedir. Sur duvarlarının karşısında, hendekleri çevreleyen duvarların belli bir yüksekliğe kadar olan kısmı kaya oyma, üst kısımları ise örgüdür.

Hendeklerin oyma katmanlarından çıkarılan taşlar, surların yapılında kullanılmıştır. Küçük çukurlar içinde toplanan su birikintilerinin, geçmişte hendekleri sivrisinek ve sıtma yatakları haline getirdiği bilinmektedir.

Surların elden geçirilmesi: MS 1550-1562 yılları arasında devam etti. 1562 yılında güçlendirme işlemi bittikten sonra, surlar hakiki kaleye dönüştürülür.

İri kesme taştan yapılan, 3 km uzunluğundaki bu surların yüksekliği 18 metre ve genişliği bazı yerlerde ise 8 metreye kadar çıkabilmektedir.

Duvarlarda burçlar, kapılar, rampalar, mazgallar, cephanelikler, depo ve ahırlar yapıldı.

Surlardaki kuleler şöyle isimlendirildi: Arsenal (Canbulat), Mare (deniz kapısı burcu), Castella (othello kulesi), Signonia (halkalı mazgal), Diamete (karpaz tabya) ve Mozzo (şehit tabya) dur.

Arsenal burcu ve Elmas tabyanın bulunduğu yerdeki surların temelleri zayıftır, çünkü kumun üzerine oturtulmuştur. Diğer yerlerde surların temeli, ana kaya üzerine oturtulmuştur.

Ayrıca: bir iç kale olarak Othello binası ve orijinal iki giriş kapısı olarak Kara Kapısı (Ravelin) ve Deniz Kapısı (Porto del Mare) vardır.

Osmanlı dönemi

1571 yılında Osmanlı güçleri adaya geldiğinde, Magosa kalesindeki Venedikliler sadece 10 ay direnebildiler. Lala Mustafa Paşa önderliğindeki Osmanlı ordusunun yoğun ateşi sonunda, kalenin bazı yerlerinde ciddi hasarlar oluştu.

Venedikliler asker sayısının büyük kısmını kaybederken, barut depoları da tükendi.

Şehit Osmanlılar tarafından fetih edilince, fetih sırasında harap olan surlar, fetih sonrasında Osmanlılar tarafından kısa zamanda onarıldı.

Çünkü Kıbrıs’ın ilk yılı bütçesinden bu kalenin tamiri için para ayrılmıştır. Bu kalenin deniz kenarında bulunan Canbolad’ın kuşattığı burç da temelinden deniz yüzünden itibaren onarılacak, bundan başka Derviş Paşa kulesi ise temelden inşa edilecektir.

Magosa surları ve burçları yakından incelendiğinde yer yer taşların kesim şekillerinde farklılıklar görülür. Bu kesimlerden dolayı, hangi kısımların Osmanlı, hangilerinin Venedik tarzı olduğunu tahmin etmek mümkündür.

Canpolat Burcu ve Akkule, bugün rahatlıkla izlenen kısımlardır. Yapılan bu eklemeler kaleye uygun bir şekilde inşa edilmiştir.

Özellikle Akkule (Ravelin veya Rirettino), Su burcu (Andreuzzi), Altun Tabya (Ay Napa), Halkalı Tabyası (Composanto) ve Canbolat Burçları (Old Arsenal-Eski Tophane) kuşatma sırasında en fazla hasar gören kısımlar olmuş ve bunlar tamamı ile yeniden yapılmıştır.

Bu yeniden yapılan kısımlar içinde, Akkule ve Karakapısı’nı da içeren Akkale ile Canbolat burcu en önemle kısımlardır. Akkale’ye yeniçerilerin ibadeti amacıyla 1619 yılında bir de mescit yapılmıştır.

Canbolat burcu, günümüzde müze ve türbe olarak kullanılmaktadır. Burası kaleye ilk Türk bayrağını diktiği rivayet edilen Kilis Beyi Canbolat Paşa’nın türbesidir.

Akkale’de yapılan değişiklikler sonucu Ravelin özelliğini kaybedip, bir tabya özelliği kazanır. Giriş kapıları kapatılıp, yerlerine yenileri açılır, daha önce kaleden tamamı ile ayrı olan dış kısım ile birleşen iki tonozlu geçit yapılır.

Magosa surları ile ilgili beğendiğim bir hikayeyi aslında bir gerçeği sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kalenin Venedikli komutanı Bragadino ve kumandanları, adadan ayrılmadan önce Lala Mustafa Paşa’yı ziyarete giderler.

Bu ziyarette: Lala Mustafa Paşa: Magosa’nın Venedikli halkını Venedik’e götürecek olan Osmanlı gemilerinin, buraya geri dönüş yolundaki emniyetini sağlamak için, bazı Venedik ileri gelenlerini rehin bırakmalarını ister.

Bragadino bu öneriye sertçe karşı çıkar ve kendilerinde bulunan esirleri öldürtür. Bunun üzerine: Bragadino öldürülerek derisi yüzülür ve gemilere bindirilen Venedikli halk da Venedik’e götürülmeyerek esir tutulur.

Bu arada, kuşatma sırasında beklenen Haçlı donanması da geri dönüş yolunda, Osmanlı donanmasını, İnebahtı’da pusuya düşürür ve denizcileriyle birlikte yok eder.

Böylelikle: zaten Kıbrıs’ı alarak çok para harcamış olan Osmanlı donanması iyice zayıflamış olur.

Kara kapısı-Akkule-Ravelin

Kente girişi sağlayan orijinal iki şehir kapısından biridir. Buraya “Akkule” isminin verilmesinin sebebi, kuşatmanın ardından Venediklilerin buraya beyaz bayrak çekerek teslim olmalarıdır.

Kentin ana giriş kapısını koruyabilecek şekilde planlanmış olup MS 1544 yılında Venedikliler tarafından yapılmıştır.

Orijinal ismi “Yarım ay şeklinde tabya” anlamındaki “Ravelin” dir.

Aslında tek bir tabyadan ibaret yapı değildir. Burada bir atış platformu, bir kale burcu, bir ravelin ve iki giriş kapısı bir arada bulunmaktadır. Bu yapıların bir dış çeperi işlevini yürüten Ravelin, 1544 yılına tarihlenmektedir.

Ravelinler, Ortaçağ’da sur girişlerini savunmak için yapılan, yarım daire şeklinde yapıların geliştirilmiş biçimidir.

Girişleri koruyan bu dış kabuklar, top kullanımının başlamasının ardından, ana yapıdan koparılmış ve ravelin adını almıştır. Ravelinlerin amacı, sur girişlerinin doğrudan bombalamadan korunmasını sağlamaktır.

Buradaki Ravelin de, benzer özellikler göstermektedir. İki yan duvara bitişik olan eski giriş kapıları, hala görülebilmektedir.

Birçok kaynakta: kent dışından bu kapılara girişin kalkar köprülerle yapıldığı yazılıdır.

Kara kapısı

Surların Othello kalesinden sonra en eski kısmıdır.

Bugünkü köprü ile giriş bölümleri yeni olup: eskiden surların kule yanındaki bir top yuvasının içinden geçiliyordu.

Şehre bakan kısımda: kemerli bir geçit vardı. Bu geçidin her iki yanında: duvar freskleri, armalar ve küçük bir de kilise bulunuyordu.

Burada yapılan kazılarda: geçitler, top yuvaları ve ilginç bölge ve galeriler açığa çıkarılmıştır.

Kemerli geçidin şehre bakan tarafında, Venedikliler zamanında zindan olarak kullanılan yer altı odaları bulunmuştur.

Akkule tabya, 1571 fethi sırasında en şiddetli çatışmaların sürdürüldüğü iki noktadan birisidir. Saldırılarını, Canbulat tabya ile Akkule tabya arasındaki hat üzerinden planlamış olan Osmanlı orduları, uzun süre Canbulat tabya üzerinden kente girişin yollarını aradıktan sonra, Akkule tabyaya yönelmişlerdir.

Akkule tabyanın karşısındaki duvarların arkasını boşaltarak, buraya mevzilenen Türklerin, kurdukları 7 topla, burayı sürekli bombardımana tuttukları ve Ravelinde 9 Temmuz’da cephaneliğin patlamasıyla 1000 Türk ve 100 yerli savaşçının öldüğü, bu patlamadan sonra korunak kalmadığı için onarım yapma imkanının kalmadığı bilinmektedir.

Tophane-Martinengo Tabyası

Magosa surlarının kuzey batı köşesindedir. Diğer burç ve tabyaların aksine, tümüyle bir Venedik yapısıdır.

Daha önce mevcut olan iki burcun yan duvarları uzatılarak tek bir kesişim elde edilmiş ve bu kesişime de, Tophane Tabya inşa edilmiştir.

1550-1559 yılları arasında yapılmıştır. Venediklilerin surlara eklediği son yapıdır.

Yapımcısı: Veronalı, kutsanmış mimar Michele San Michel’in kuzeni Giovanni Grolama San Michel’dir. Kendisi 1550 yılında Venedik Cumhuriyeti tarafından gönderilmiş ve 1559 yılında 45 yaşında vefat edince St Nicholas Katedraline gömülmüştür.

Yapı: Ortaçağ askeri mühendisliğinin başyapıtlarından biridir. 16’ncı yüzyıl sur mimarlığı tasarımında önemli bir gelişme olan ok biçiminde tabyalara bir örnektir.

Yanlardaki kanatlar arasına yerleştirilen toplarla, düşman için hedef küçültürken, 180 derecelik bir görüş alanı sunarak, atış istikametini arttıran bu yapılar, savunma açısından büyük avantaj sağlamıştır.

Magosa tahkimat duvarlarının neredeyse zapt edilemeyecek en güçlü savunma yeri olup, kalp şeklindedir.

Yaklaşık bir mil karenin üzerinde yer kaplamaktadır.

Düzgün kesilmiş taşlardan yapılmış olup duvarlarının kalınlığı 13-20 ayak arasında değişiklik gösterir.

Top atışlarında barut dumanının dışarıya çıkmasını sağlamak için, üst tonozlarda havalandırma bacası delikleri, top mazgallarının yanındaki duvarlarda ise barut fıçıları ile top atışlarında kullanılan malzemelerin konulduğu küçük dolap yerleri yani hücreler bulunmaktadır.

Osmanlılara karşı Kıbrıs’a takviye olarak gönderilen Venedik kuvvetlerine komutanlık yapan Hiernino Martinengo yolda ölünce, Magosa’ya getirilir ve Venedikliler, çok sevdikleri komutanın hatırına tabyaya onun ismini verirler.

Fetih sırasında, muhtemelen buradaki çatışmalar çok kısa ve etkisiz olmuştur.

Tophane tabyası: II. Dünya savaşı sırasında petrol deposu olarak kullanılmıştır. 1974 yılında ise, büyük odalarda saklanan yaklaşık 200 kadın ve çocuk, güvenli sığınakları sayesinde ölümden kurtulmuştur.

Karpaz Tabya

Surların en kuzeyindeki noktada bulunan tabyadır. Kara ve deniz surlarının kesişiminde, kentin doğu ucunda yer alır. Bu tabyanın, Ceneviz yapımı olduğu düşünülmektedir.

Bu tabya ile ilgili ayrıntılı bilgi yoktur. Tabya 20’nci yüzyılda yapılmış kazı ve restorasyon çalışmaları sırasında 1939 yılında temizlenmiş, güçlendirilmiş ve onarılmıştır.

Yapının daha önceleri tahıl ambarı olarak kullanıldığı bilinmektedir.

Kıbrıs Gazimağusa Deniz Kapısı-Porte Del Mare

Deniz Kapısı-Porto Del Mare

Kente girişi sağlayan orijinal şehir kapılarından biridir.

İtalyan-Rönesans stilinde inşa edilmiş, çok güzel bir mimariye sahip ve iyi korunmuş durumdadır.

1496 yılında Venedikli Nicolo Prioli tarafından yapılmıştır. Tasarımını Leonardo Da Vinci’nin yaptığı söyleniyor.

Vinci, 1481 yılında adaya gelmiştir. (İnce bir ayrıntı: Leonardo Da Vinci: adada iken Venedikli halkın yoğun olarak yaşadığı Lefkara’ya gider, burada yapılan Lefkara el işini çok beğenir ve “Son Yemek” isimli tablosunda, masa örtüsü olarak Lefkara işini resmeder.)

Şehre açılan demirle kaplanmış ahşap kapı Türkler zamanında, deniz tarafına açılan demir parmaklıklı kapı ise Venedik zamanında yapılmıştır.

Kapının üst kısmında, mermer levha üzerine kabartma olarak işlenmiş Venedik amblemi “Kanatlı Aslan”, Nicolo Prioli’nin ismi ve arması ve 1496 tarihi görülür. Mermerin ise Salamis’ten getirildiği sanılıyor.

Canbulat Türbesi-Arsenal Tabyası

Deniz taraı dairesel, hendek tarafı düz duvarlı olan Canbulat tabya, kara ve  deniz surlarının kesişiminde, kentin doğu ucundadır.

Üzerindeki yazıtın yeri boş olan Canbulat Tabya, “Arsenal” ismini yapımından önce burada bulunan Tersaneden almıştır.

Kıbrıs’ın fethine karar verildiğinde, Kilis sancak beyi Canbulat Bey’in kuvvetler arasına alınması önerilir.

Lefkoşa’nın Osmanlılar tarafından fethinde, üstün yararlılıkları görüldüğünden, 1570 yılında Magosa’yı kuşatan Osmanlı ordusunda İskender Paşa ve Deniz Paşa ile birlikte görevlendirilir.

Orijinal adı: Arsenal Tabyası olan mevkide, şehit düştüğü inancıyla türbesi buradaki tabyanın altındadır. Yerli halk çoğu zaman türbeyi ziyaret etmiştir ve etmektedir.

Türbe, tabyanın iç mekanındadır. 1968 yılında yapılan onarımların ardından, türbenin bulunduğu kısmın önündeki beşik tonozlu mekan restore edilerek müzeye dönüştürülmüş ve halen bazı etnoğrafik ve arkeolojik eserler burada sergilenmektedir.

Canbulat tabya, iç kale gibi en erken tarihli kaynaklarda yer alan sur yapılarından birisidir. 1310 yılına tarihlenen çalışmalarda, Arsenal ve iç kale arasında bir duvar yapıldığı belirtilir. Yani, kulenin 1310 yılından önce yapıldığı bilinmektedir.

1372 yılında ise, Arsenal kulesinin savunma nitelikleri, II. Peter tarafından iyileştirilmiştir. Bu alan, 1571 fethinde en yoğun çatışmaların geçtiği alan olmuştur.

Fetih sırasında Türk birliklerinin bu tabyanın çevresinde konumlandırılmış olmalarına bağlı olarak, Kale içindeki anıtların çoğunun bu yöne bakan cephelerinde hasar gözlenmektedir.

Türklerin çatışma sırasında, Kara Kule olarak adlandırdıkları Canbulat Tabya’da 30 Haziran’da gerçekleşen ve 6 saat süren çatışmalar sonucu iki tarafında ağır kayıpları olmuştur.

Zamanla yıpranan bina, 1968 yılında yeniden inşa edilerek, ön kısmı da müzeye dönüştürülmüştür. 20’nci yüzyılda, Canbulat tabya üzerine, tabyanın bütünlüğünü yok eden bir deniz feneri inşa edilmiştir.

Halen müzede Etnoğrafik ve Arkeolojik eserler sergilenmektedir.

Kıbrıs Gazimağusa Venedik Sarayı

SARAY-VENEDİK SARAYI-PLAZZA DEL PROVEDİTORE

Kale içinde, Namık Kemal Meydanının güney batısındadır.

Önceleri burada MS 12’nci yüzyılda Gotik tarzda yapılmış bir Lüzinyan kraliyet sarayı vardı. Ancak, Magosa şehrini, Lefkoşa’dan sonra ikinci ikametgah olarak kullanan Lüzinyan krallarından hangisinin, sarayın yapımında etkili olduğu bilinmemektedir.

Ancak: Peter II’nin 1369 yılında başlayan saltanatına kadar, Kıbrıs kralları bu sarayda otururdu. Cenevizliler buraya “Domini regis” ismini vermişlerdi.

Saray Cenevizliler tarafından yıkılınca, buraya Venedik döneminde, adanın askeri valisinin (Provaditore) ikametgahı inşa edildi.

Sarayın kapısı, bir zamanlar Avrupa’nın en büyük meydanı olarak bilinen merkezi meydana açılıyordu.

Doğudaki üç kemerli cephesi, MS 11’nci yüzyılda yapılmıştır. Kemerlerde kullanılan sütunlar Salamis harabelerinden getirilmiştir.

Merkezi kemerin üst başında, Kıbrıs’ın yöneticisi Giovanni Renier’in 1552 tarihini taşıyan mermer arması görülür.

Saray yapısında, günümüze kadar olan süreçte ayrıntılı kazı çalışması yapılmamıştır. Sarayın ayakta kalan bölümlerinin büyük kısmı Venedik dönemine tarihlenir.

Böylece, sarayın çoğu kez bir Venedik dönemi yapısı olarak düşünülmesine sebep olmuştur.

Saraydan bugün ayakta kalanlar, orta kemeri üstünde bir arma bulunan üç kemerli bir ön cephe, ona güney-doğu ucundan takılmış bir kol, avlunun en arkasında bulunan L biçimli bir yapı kalıntısı ve bir şapelden ibarettir.

Giriş cephesinin arkasında, ona paralel ve çok daha sade bir kemer dizisi bulunur. Arkadaki bu kemerlerin Venedik döneminden önceki saray cephesi olduğu düşünülmektedir.

Cephenin arkasındaki kol üzerinde, zemin katta caddeden kullanılan dükkanlar, avluya bakan, zindan ve cephane deposu olarak kullanılmış küçük odalar, üst katta ise günümüzde Eski Eserler Dairesinin kullandığı, Osmanlı dönemine ait bir mekan ve 20’nci yüzyıl ortalarına doğru yapılmış mekanlar bulunur.

Saray kalıntılarının kuzey-batı köşesinde adı bilinmeyen bir şapel bulunur. Saray ile işlevsel ilişki içerisinde olduğu anlaşılan şapel, saray kompleksi içindeki tek özgün yapıdır.

Ancak hem iç mekan, hem de kütlesel farklılaşmasıyla zaman içinde çeşitli müdahaleler geçirmiştir. 1930-1950 yılları arasında elden geçirilmiş bu yapı, 1974 yılına kadar müze olarak kullanılmıştır.

Venedik döneminde, kentin surları ve diğer kamusal yapılarla birlikte saray da kapsamlı bir restorasyon geçirmiştir. Bu restorasyonlar sırasında ön cephe ve arkadaki mekanlar tümüyle yenilenmiştir. 1571 yılında şehre giren Türklerin, saray ziyaretiyle ilgili yapılmış tasvirlerde, yapının yıkılmış olduğuna dair bir ifade bulunmamasına rağmen, birçok kaynakta, bu yapının 1571 deki bombalamalar sırasında yıkılmış olduğu düşüncesi hakimdir.

1571 yılından sonra, hapishane,  talimhane, kışla olarak kullanılmış olan saray mekanları ve avluda, bu dönemde herhangi bir restorasyon yapılmamıştır. İngiliz yönetimi sırasında da, bu yapıdaki hapishane ve karakol kullanımı uzun yıllar boyunca devam etmiştir.

Ancak yapı 20’nci yüzyıl ortalarında boşaltılarak, avlusu askeri araçların sergilendiği bir açık hava müzesine, bazı kapalı mekanları da Namık Kemal Müzesine dönüştürülmüştür.

Kıbrıs Gazimağusa Namık Kemal Zindanı-Müzesi
Kıbrıs Gazimağusa Namık Kemal Zindanı-Müzesi
Kıbrıs Gazimağusa Namık Kemal Zindanı-Müzesi
Kıbrıs Gazimağusa Namık Kemal Zindanı-Müzesi

 

Kıbrıs Gazimağusa Namık Kemal Zindanı-Müzesi
Kıbrıs Gazimağusa Namık Kemal Zindanı-Müzesi

 

NAMIK KEMAL ZİNDANI-MÜZESİ

Venedik sarayının bahçesinde bulunan eski bir zindan, müze olarak düzenlenmiştir.

Yapı: Osmanlı döneminde, Venedik Sarayı kalıntıları üzerine, 2 katlı olarak kesme taştan yapılmış bir hapishanedir. Tek mekandan oluşan alt katın, Venedik Sarayına açılın bir kapısı ve demir parmaklıklı bir penceresi vardır.

Üst kısma dik taşlı bir merdivenle çıkılmakta ve iki penceresi olan bu odada Namık Kemal ile ilgili belgeler sergilenmektedir. Müze 1993 yılında ziyarete açılmıştır.

9 Nisan 1873 yılında ünlü Türk şairi, gazeteci, oyun yazarı, bürokrat ve Genç Osmanlıların lideri Namık Kemal: sürgüne gönderildiği burada hapis hayatı yaşamıştır.

Namık Kemal’in adıyla anılan bu zindanın mevcut tek kapısı, Sarayın bahçesine açılır.

Namık Kemal’in buraya sürgüne gönderilmesine yol açan olay: 1 Nisan 1873 tarihinde İstanbul’da sahneye koyduğu “Vatan yahut Silistre” oyununun halk arasında büyük beğeni toplaması ve halkın Namık Kemal’e gösterdiği ilgi olmuştur.

Osmanlı Sultanı Abdülaziz, halkın bu ilgisini kışkırtma olarak yorumlamış ve Namık Kemal’i, Gazimagosa’ya sürgüne yollamıştır. Önceleri alt kattaki zindana kapatılan şair, bir süre sonra Kıbrıs Mutasarrıfı Veyis Paşa’nın izni ile üst kata çıkarılmıştır.

Yapının alt katı, kalın duvarları ve payandalarıyla Osmanlı dönemi öncesinin izlerini taşırken, üst katı pencere düzeni ve daha ince duvarlarıyla Osmanlı dönemine tarihlenir.

Namık Kemal: Gülnihal ve Akif Bey isimli eserlerini burada yazmıştır.

Günümüzde müze olarak kullanılan zindan da yer alan odada Namık Kemal’e ait bir beyit var. Beytin Türkçe anlamı şöyledir “Zalim ne kadar pervasız olursa olsun, yine zulmün binasını biz yıkarız. Bizi yerin, dünyanın merkezine atsalar da, yer küresini patlatır çıkarız.”

Namık Kemal; 3 Haziran 1876 tarihinde, Padişah V. Murat tarafından affedilene kadar, 38 ay burada sürgün hayatı yaşamıştır.

Burada bulunan Namık Kemal büstü: 17 Mart 1953 tarihinde, Namık Kemal meydanı adı verilen yere Magosa Türk Gücü tarafından dikilmiştir.

Bu büst, Türkler tarafından Kıbrıs’a dikilen ilk büsttür. Şair Namık Kemal’in bu zorunlu ziyareti, kent ve ada halkı üzerinde derin etkiler yaratmış ve ünlü şairin adı okul, sokak, mahalle ve ana meydana verilerek, kent belleğinin bir parçası haline getirilmiştir.

Müze haline getirilmiş yapıda, Namık Kemal’e ait birçok kişisel eşya ve bilgiler bulunmaktadır.

ST FRANCİS MANASTIRI VE KİLİSESİ

Aziz Francis’in hayatta bulunduğu MS 1217 veya MS 1226 yıllarında Kıbrıs’a gelen Fransiskan mezhebinin Gazimağusa’daki en önemli manastır ve kiliselerinden biriydi.

Büyük arazi sahipleri ile Roma dilencilerinden üyelere sahip olan Fransiskan mezhebi, MS. 1400 yılında adaya yayılmak suretiyle Kıbrıs’ta kurulan büyük mezhepler arasına girmiş, günümüze kadar da varlığını sürdürmüştür.

Manastır ile kilise: MS 12’nci yüzyıl sonu veya 14’ncü yüzyılda inşa edilmiştir. Kilisenin yapılması için harcanan paranın büyük bir bölümü Fransiskan rahipleriyle yakın ilişkiler içinde bulunan Kıbrıs kralı Henry II (1285-1324) tarafından karşılanmıştır.

Kilisenin yapımına mali katkı sağlayan Mağusalılar, yabancılar ve Cenevizliler bu kiliseye gömülmüşlerdir. Nitekim, kilisenin tabanında yapılan kazılarda MS. 1314-1474 yılları arasına tarihlenen mezar taşları bulunmuştur.

Günümüze gelemeyen manastırın, kilisenin güney batısında bulunduğu sanılmaktadır. Tek sahınlı olan kilisenin, sadece bazı duvar kalıntıları ile dört penceresi bulunan güney duvarı günümüze kadar gelmiştir.

Kıbrıs Gazimağusa Greklerin St George Kilisesi

GREKLERİN ST. GEORGE KİLİSESİ

Katedral olarak da bilinen kilise: Ortaçağ’da Gazimağusa’nın Ortodoks mahallesine Mağusalı zengin bir Rum tüccar tarafından yaptırılmıştır.

14-15’nci yüzyıla tarihlenen, Gotik stilde yapılmış çok büyük bir yapıdır.

Doğu ile batı fikirlerinin plan ile detaylara yansıyan en güzel örneklerindendir. Üç sahınlı kiliseye batıdaki sivri kemerli üç kapıdan girilmektedir. Kazılar sırasında burada bulunan pencerelere ait değişik renklerde camlara rastlanmıştır.

Doğu ucundaki üç apsisin duvarlarında kilisenin kurucularının mezarları ile İsa’nın hayatına ilişkin freskler görülür. Bu freskler, MS.15’nci yüzyılda İtalyan stilinin ikinci derecesine sınıflandırılacak bir karakterde yapılmıştır.

Doğal yıpranmaya karşın halen apsiste İsa’nın çarmıha gerilmesi, gömülmesi ve dirilmesi sahneleri izlenmektedir. Duvarların alt kısımlarındaki fresklerde ise Ortodoks kilisesinin azizleri ile diğer kutsal kişiler resmedilmiştir.

Katedralin üst kısmı 1571 yılındaki Osmanlı kuşatması sırasında yıkılmış olup, duvarlarında halen gülle izleri görülmektedir.

Kıbrıs Gazimağusa Peter vePaul Kilisesi

PETER VE PAUL KİLİSESİ-NESTORYEN KİLİSESİ-SİNAN PAŞA CAMİSİ

Sarayın güneybatı ucunun karşısındadır. Gazimagosa şehrinin St Nicholas Kilisesi dışında, kullanılmaya devam etmiş ve çatısı sağlam durumda kalmış en büyük kilisedir.

1571 fethinden sonra minare, mihrap ve minber eklenerek cami olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Sinan Paşa: Magosa şehrinin fethinin önemli komutanlarından birisidir. Yapı çeşitli dönemlerde tahıl ambarı olarak da kullanıldığı için Buğday Camisi diye de bilinir.

1938 yılında gerçekleştirilen kazı ve onarım çalışmaları sırasında, yapının temellerinde bir Süryani yazıt bulunur. Bu yazıt: kilisenin bir zamanlar Nestoryan kilisesi olduğu yönündeki bulguları güçlendirmiştir.

Bu yazıtın bulunmasının ardından, kilisenin banisi kabul edilen Simon Nostrano’nun soyadının da, aslında Nestoryan anlamına gelen Nestorano olduğu yönünde iddialar vardır.

Evet, bu kilise, Magosa’da yaşayan Suriyeliler (Keldaniler) için Françis Lakhas isimli bir Suriyeli tüccar tarafından 1339 yılında yaptırılmıştır.

Kilisede: deve resimleri ve Nestoryenlerin dini törenlerinde kullandıkları dil olan Süryanice yazılar vardır. Çan kulesi ve yan bölümler sonradan eklenmiştir. Giriş çok sade olup, üzerinde güzel bir gül pencere görülür. Teraslı tavan süslü dirseklerle desteklenmiştir.

Bu kilise Ortodoks Rumlara teslim edildikten sonra adı “Ayios Georgihios Ksorinos” (Sürgücü Aya Yorgi) olarak değiştirilmiştir.

Bu konu ile ilgili günümüze ulaşan bir de inanış vardır. Düşmanlarından kurtulmak isteyen bir kimsenin bu kilisenin döşemesinden bir miktar toprak veya toz alıp düşmanının evine bırakması halinde, söz konusu kişinin bir yıl içinde öleceğine veya adayı terk edeceğine inanılmaktadır.

1571 fethinden sonra 1600 civarında cami olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ancak hangi yıllar cami, hangi yıllar arasında depo olarak kullanıldığı bilinmemektedir.

Ancak bazı yazılı kaynaklara göre, 1877 yılında burası depo ve ahır olarak kullanılmıştır. 1937-1945 yılları arasında İngiliz döneminde patates ve tahıl deposu olarak kullanılmıştır.

Kapı ve pencerelerinin kapatılması yanında, farklı ürünleri depolayabilmek için ortasına da bir duvar örülmüştür. 1960’lı yılların başında kültür merkezi ve nikah dairesi olarak işlevlendirilmiş olan yapı, 1974 yılından sonra kütüphaneye dönüştürülmüştür.

1990 yılından sonra ise yeniden cami olarak ibadete açılmıştır. Günümüzde kullanılmamaktadır ve ziyarete kapalıdır.

İKİZ KİLİSELER-TEMPLAR VE HOSPİTALLER KİLİSELERİ

Kaleiçi’nin ortalarına yakın bir yerde, meydanın kuzey-batısında bulunan iki kiliseden: daha kuzeyde ve daha büyük olanı Templar kilisesi, diğeri ise Hospitalier kilisesidir.

İlk olarak: güneydeki kilisenin cephesindeki St John şövalyelerinin Limasol yakınlarındaki Kolossi kalesinde bulunan haça benzeyen amblem dolayısıyla, bu yapının Hospitalier yani St John şövalyelerine ait olduğu iddia edilmiştir.

Kuzeyde ve daha eski gibi görünen kilise Temllar şövalyelerine aitken, 1308 yılında bu örgütün adadan ayrılması ve adadaki mallarının Hospitalier şövalyelerine geçmesiyle birlikte, bu yapı da el değiştirmiş, ancak yapıyı yetersiz bulan Hospitalier şövalyeleri, güneydeki daha küçük kiliseyi de buna eklemişlerdir.

Bu yapılar, haçlı seferlerine katılan mezheplerin en güçlülerinden olan Templar ve Hospitaller Şövalyeleri tarafından MS. 12’nci yüzyıl sonu ile MS. 14’ncü yüzyıl başları arasında inşa edilmiştir.

Yan yana olan her iki kilisede: bu tarikatların Kıbrıs’taki merkeziydi.

Biraz daha büyük ve daha eski olan kuzeydeki: St. Antonio kilisesi adıyla bilinmekte olup Templar Şövalyeleri tarafından bir ibadet ve ziyaret yeri olarak inşa edilmiştir.

Templer şövalyeleri neden Kıbrıs’a gelmiştir?

Zamanın Kudüs kralı II. Boldvin: hacı olarak Kudüs’e gelen insanların bazı ihtiyaçları olacağını düşünerekten bir şövalye tarikatı kurmak istediklerini belirtir. Ardından en güvendiği iki şövalyesini bu tarikatı kurmaları için yetki verir.

Karargah olarak da Tapınak Dağı olarak bilinen ve günümüzde El Aksa Camisinin bulunduğu bölgeyi tahsis eder. Çünkü bu bölgeler tapınaklar bölgesi olarak bilinmekteydi ve ayrıca Hz Süleyman’ın Hazinesinin de bu bölgede gömülü olduğuna inanılıyordu.

Bu yüzden bu şövalyelerin ismi Tapınak Şövalyeleri olarak tarihe geçti. 1130 yılında Papa II. İnosend, bu tarikatın mensuplarına dokunulmazlık verince: Hıristiyan alemi içerisinde önemli kişiler haline geldiler.

Ancak bu dokunulmazlık Kudüs Hıristiyanlarının elinde kalmadı ve 13’ncü yüzyıldaki kutsanmanın ardından, tapınak şövalyeleri Kudüs’ün dışında bir başka üs kurdular. Burası da Kıbrıs idi.

Templar şövalyeleri, Kıbrıs’a bir üst kurduktan sonra İznik konsülü ortalarda dolaşan sayısız İncil nüshasından sadece dört tanesini resmi İncil olarak kabul eder ve sonra da Hıristiyanlığa ait bazı sırları gizlemeye başlar.

Bir zamanlar, Kudüs şehrinde bulunan bazı kutsal emanetlerin (kutsal sandık, İsa’nın kutsal kasesi gibi) Hz. Süleyman’ın tapınağının altında bir bodrumda saklı olduğuna inanılıyordu ve tapınak şövalyelerinin sandığı ve kaseyi buldukları, Kudüs’ün düşmesinden sonra bu objeleri saklamak için Kıbrıs’a getirdikleri, bir süre Magosa şehrindeki ikiz kiliselerde korudukları ve ardından Marsilya’ya götürdükleri iddia edilmektedir.

Hıristiyan aleminin en ünlü tarikatı haline gelen Templar Şövalyeleri, başta Ortadoğu ve Kıbrıs, ardından da Avrupa’da etkili olmaya başladılar.

Bütün finans merkezleri, tapınak şövalyelerinin eline geçti. Bu rahat ve lüks hayat, şövalyelerin hoşuna gitmeye başladı.

Dinin dışına çıkmaya başlayan yaşam biçimleri ile Papa’nın dikkatini çekti ve bu durumdan kaygı duyan Papa, dönemin Fransız kralı olan 4’ncü Flip’in yardımı ile yakalanan tüm Templar Şövalyeleri yakılarak öldürüldü.

Yakılarak yok olduğu sanılan Templar Şövalyeleri, şekil değiştirerek günümüzde bile yaşamaktadır.

Kemerli bir girişi olan güneydeki küçük kilise: hastalar ile yaşlıları koruyup kollayan Hospitaller Şövalyelerine aittir. Bu tarikatın kurucusu, Kıbrıs’ın Bizans valisi Epiphanios’un oğlu olan Amathuslu St. John the Almoner idi.

Templar Şövalyeliği Papa tarafından kaldırılınca Hospitalier Şövalyelerine ilkin 1308 yılında, yandaki kilise verilmiş, onlar o kiliseyi yıkmadan güney bitişiğine bu kiliseyi inşa etmişlerdir.

Küçük, basit, tek sahınlı ve haç tonozludur. Giriş kapısının lentosunda Hospitalier Şövalyelerinin arması vardır. Duvarlardaki iki kat freskten en yeni olanı MS. 16’ncı yüzyıl Bizans stilidir.

İki kiliseden daha büyük ve daha eski olan kuzeydeki kilise, tek neflidir. Dairesel bir apsisi ve girişle apsis arasında üç sahınlığı bulunmaktadır. Bu yapının girişi ve döşemesi, diğerine göre daha aşağıdadır, üst örtüsü de kaburgalı tonozludur.

Yapının kuzey ve güney cephesindeki payandaları oldukça büyük kesitlidir. Batı cephesinin iki yanında taşıyıcı kuleler ve revak izleri bulunmaktadır.

Giriş kapısının üzerinde bir gül pencere bulunur. Kuzey cephesinin ortasında bir giriş kapısı ve iki yanında da iki sıra pencere vardır. Batıya yakın köşesinde bir çan kulesi bulunur.

Güneyde bulunan ve cephesindeki haç amblemi nedeniyle Hospitalier’lere atfedilen küçük kilise, tek nefli ve tek açıklıklı şapel şemasındadır.

Bu kilisenin apsisi de daireseldir. Diğerine göre daha yüksekte olan bu kilisenin basit bir şeması vardır. Güney cephesinin girişe yakın bölümünde, üzerinde külahı bulunan bir çan kulesi yer alır.

Bu iki kiliseden kuzeydeki, Osmanlı döneminde mescit olarak kullanılmıştır. İngiliz döneminde de bu kullanım devam etmiştir. Daha önce kütüphaneye dönüşmüş olan kapı, günümüzde birkaç dernek ve topluluk tarafından ortak olarak kullanılmaktadır.

ERMENİ KİLİSESİ-ST MARY

Kentin kuzey-batısında, Karmelit kilisesinin kuzeyindedir. Şehirde ayakta duran kiliseler arasında en küçüğüdür. Kiliseden çok şapeli andırır. Latinler döneminde, özellikle Kilikya Ermeni krallığının yıkılmasından sonra artan Ermeni nüfusu, bir Ermeni kilisesi ihtiyacını doğurmuştur.

14’ncü yüzyıl başlarında yazılmış Ermeni yazmalarında, yazmaların yazıldığı yer olarak Gazimagosa’daki bir Ermeni kilisesinden söz edilmektedir.

St Mary’e adanmış bu kiliseyle, bu yazmalarda sözü edilen kilisenin aynı olma olasılığı yüksektir.

Yapı Osmanlı döneminde tabakhane olarak kullanılmıştır. Deri tabaklama işleminin yapıldığı mekanlardan biridir. Yapının doğu cephesi dışındaki cephelerinde birer kapı ve üzerlerinde birer pencere vardır.

Doğu cephesindeki dairesel apsis, yarım kubbeyle örtülüdür. Azizlerin freskleri altındaki Ermenice yazılar, yapının Ermeni kilisesi olduğunun önemli bir göstergesidir.

1936 yılında 90 yıllığına Ermeni Komitesine kiralanan yapı, 14 Ocak 1945 tarihinde bir törenle ibadete açılmış ve 1963 olaylarına kadar da Ermeniler tarafından kilise olarak kullanılmaya devam etmiştir. Yapı, günümüzde askeri bölge içinde yer almaktadır.

Kıbrıs Gazimağusa Othello Kalesi
Kıbrıs Gazimağusa Othello Kalesi

 

OTHELLO KALESİ

Magosa şehrinin kuzey doğu köşesinde bulunan bir iç kaledir.

Önceleri, burada MS 1310 yılında: Tyrke Prense tarafından yaptırılan eski bir kule ve bir tahkimat vardı.

Mevcut kale ise, Gazimagusa’nın Venedikli kaptanı Nicolao Foscarino tarafından 1492 yılında, saf İtalyan Rönesans stilinde, yeniden şekillendirilerek inşa edilmiştir.

Bu bilgiler, Venedik Cumhuriyeti amblemi olan kanatlı St Mark Aslan kabartması ile birlikte, kalenin ana giriş kapısının üzerine kazınarak kaydedilmiştir.

Venedikliler, buradaki Lüzinyan dönemine ait eski kuleler ve tahkimatı yıkıp, yerine yeni bir tahkimat yapma yerine: sadece üst kısımlardaki ince yapılı Lüzinyan duvarını yıktılar. Dış kısma yeni bir duvar inşa etmek suretiyle kalınlaştırıp sağlamlaştırdılar.

Köşelere ise daire şeklinde birer kule inşa ettiler. Ayrıca, kalede, topçu bataryaları ile sonlanan koridorlar yaptılar. Kalenin kare planlı orta avlusunun: kuzey ve güneyinde, MS 1300-1310 yılları arasında yapılan ve kaburgalı tonozla örtülü odalar vardır.

Bunların Lüzinyanlar tarafından yemekhane ve yatakhane olarak kullanıldığı düşünülüyor.

Evet, burası Magusa şehrinin ana girişlerinden biri olarak kullanılmaktadır.

Çevresi, derin su hendeği ile çevrilidir.

Kalenin avlusunda: Osmanlılar ve İspanyollara ait toplar, demir ve taş gülleler sergileniyor.

Kalenin günümüzdeki ismi: İngiliz döneminde kullanılmaya başlanmıştır.

Shakespeare’in ünlü trajedyasının bir bölümü Kıbrıs’ta bir liman şehrinde geçmektedir. Shakespeare’in Othello tiyatro oyununda Desdemona’yı öldüren Othello’nun MS 1505-1508 yılları arasında Kıbrıs valisi olan Teğmen Christoforo Moro’yu canlandırmış olabileceğine inanıldığından, kaleye İngiliz sömürge döneminde “Othello” adı verilmiştir.

İngilizlerin en ünlü tiyatro yazarı William Shakespeare’in 1604 yılında trajedi türünde yazdığı Othello adlı oyunun konusu: yıllarca Venedik devletinin hizmetinde savaşmış, türlü kahramanlıklar göstermiş Mağribi zenci bir komutan ile Venedikli beyaz bir kızın, engel tanımayan aşklarıdır.

Karısını delicesine seven bu komutan, emrindeki bir subayın kara çalması yüzünden karısından soğuması, karısına hediye ettiği ve namus simgesi olarak gördüğü küçük bir mendili başka bir erkeğin elinde görünce, aldatıldığı kuşkusuna kapılıp çok sevdiği karısını boğarak vahşice öldürmesidir.

Venedik’te olup bitenleri anlatan birinci perdeden sonra, oyunun tümü Kıbrıs’ta geçer. Osmanlı donanmasının Kıbrıs’a yaklaştığı haberi alınınca, Venedikli bir senatörün dediği gibi: “Türkler için Kıbrıs’ın önemi” bilindiğinden, Desdemona ile yeni evlenen Othello, adayı savunmak üzere, hemen oraya gönderilir.

Ne var ki, Shakespeare’nin amacı: 1570 yılında II. Selim’in Kıbrıs’ı Venediklilerin elinden almasıyla sonuçlanan tarihsel olayı anlatmak değildir. Othello’nun böylesi önemli bir göreve atanacak kadar büyük bir komutan olduğunu belirtmektir.

Onun için, korkunç bir fırtınada Osmanlı gemilerinin battığı bildirildikten sonra, Kıbrıs’ın ve Türklerin durumuna bir daha değinmez.

CAFER PAŞA HAMAMI

1601 yılı yapımıdır ve banisi Cafer Paşa Çeşmesinin de banisi olan Cafer Paşa’dır.

Hamam: meydanın kuzey-batı köşesinde, St Francis kilisesinin önündedir. Soğukluk, ılıklık, sıcaklık ve külhan bölümlerinden oluşur.

Kiliseye bitişik soğukluk ve ılıklık bölümleri, Osmanlı öncesi döneme ait mekanlardır ve çatı örtüleri sırasıyla, haç tonoz ile beşik tonozdur.

Sıcaklık ve külhan bölümleri ise, klasik Osmanlı dönemi hamamlarının özelliklerini gösterir.

Sıcaklık bölümünün ana mekanı ve köşelerdeki hücreler kubbelerle, hücreler arasındaki mekanlar beşik tonozlarla örtülüdür.

Yakın zamana kadar dükkan olarak kullanılan yapı, yakın zamanda bir bara dönüştürülmüş, büyük değişiklikler geçirmiştir.

KERTİKLİ HAMAM

Bu Osmanlı devri yapısı, şehrin kuzeyinde kalır. Ancak yapım yılı ve banisi bilinmemektedir. Hamamın planı incelendiğinde, yapının bir Osmanlı hamamı şemasını yansıtmadığı görülür.

Günümüze sadece temelleri ulaşan soğukluk bölümü, diğer bölümlere göre çok geniş bir dikdörtgendir. Tipik bir hamam planına sahip olmayan bu yapının bir iddiaya göre küçük kiliselerden dönüştürüldüğü tahmin edilmektedir.

Bu hamam, kubbeleriyle dikkati çekmektedir. Yapı üzeri kubbeyle örtülü 6 odadan, odaların arkasında tonozla örtülü bir su deposundan ve soyunmalık olduğuna inanılan, üst örtüsü yıkık kısımdan oluşmaktadır.

LATİN KİLİSESİ-AZİZ GEORGE

Kentin kuzeydoğusuna yakın bir noktada, İç kalenin karşısında yer almaktadır.

13’ncü yüzyıl sonlarında inşa edilen kilise, Gotik mimari tarzının güzel örneklerinden biridir. Kentteki en eski kiliselerden birisi olarak kabul edilir.

Yapının inşaatında, Salamis harabelerinden getirilen malzeme kullanılmıştır.

Paris şehrinde bulunan St Chapelle kilisesinin modeli, kullanılarak yapılmıştır. Osmanlı döneminde kullanılmayan kilise “Mehti kilisesi” olarak isimlendirilmiştir.

Yapı: beş bölüm ve koru ve neften oluşmaktadır. Kilisenin günümüze kadar ulaşan bölümleri koro yeri ve kuzey duvarıdır.

Geniş ve uzun pencerelerinde bir dönem gotik oymaların bulunduğu kilisenin şehrin surlarından önce inşa edildiği anlaşılmaktadır.

Kilise şimdilik harap halde olsa da Kıbrıs’ın en güzel ortaçağ oyma taş süslemelerini bünyesinde bulundurmaktadır.

Doğu cephesi ve kuzey cephesi iyi durumda olan yapıda, bu cephelerin mazgal pencereleri parapetleri dahi en üst kota kadar yerindedir.

Kuzey batıdaki kulenin tümüne yakın ayaktadır. Kulenin yanındaki kuzey cephesi kapısı da iyi durumdadır. Batı cephesindeki kapının ise, sadece yeri görülür.

Yüksek beden duvarlarındaki nitelik oranlarının yanında, birçok noktada görülebilin ince taş detayları da öne çıkan özellikleridir.

Yapını kolon başlıkları, çörtenleri, pencere sövenleri, duvar kesişimleri ve timpanasında görülen yaprak, yarasa, aslan ve insan figürlerinin tümü, yüzeylere bir nakış gibi işlenmiştir.

Bu özelliklerinden dolayı yapı, Gazimagusa şehrindeki en mükemmel Fransız anıtı olarak tanımlanır. 1571 fethinde bombardımanda yıkılan yapının bu tarihten sonra bilinen ilk onarımları 1938-1941 yılları arasında olmuştur.

Yapıda günümüzde görülen en önemli problem, denize yakınlığı nedeniyle sürekli olarak deniz suyundan etkilenen taş yüzeylerindeki boşalmalardır.

ŞEHİR YAKINLARINDA GEZİLECEK YERLER

Kıbrıs Gazimağusa Kapalı Maraş
Kıbrıs Gazimağusa Kapalı Maraş
Kıbrıs Gazimağusa Kapalı Maraş
Kıbrıs Gazimağusa Kapalı Maraş

 

KAPALI MARAŞ BÖLGESİ

Maraş bölgesi, 1974 yılı öncesinde Gazimagosa’nın bir mahallesi olup, 5.5 km bir alanı kapsamaktaydı. O tarihlerde 45 bin kişilik bir nüfusa sahip olan Maraş bölgesi, içinde yoğun miktarda 3’ncü devletlere ait mallar bulunması dolayısıyla, o dönemde kapalı bölge haline getirilmiş ve o günden bu güne bu vasfını korumaktadır.

1974 yılın öncesinde Kıbrıs adasının turizm başkenti olan burada yaklaşık 12 bin yatak kapasiteli oteller varmış.

Kapalı Maraş bölgesinin sahil şeridi uzunluğu 3400 metre olup, dünyanın en güzel sahillerinden birisidir.

Ayrıca bölgenin 1974 yılından itibaren yerleşime kapalı olmasından dolayı, plaj ve deniz suyu temizliği yönünden eşsizdir. Sahil şeridindeki kumun, bir zamanlar, Kıbrıs Devlet Başkanlığı da yapan Marakios tarafından Lübnan’dan teknelerle buraya getirildiği söyleniyor.

Deniz ise: hiç dalga olmayan, uzun süre sığ kalan yani derinleşmeyen, dibi kum ve tertemiz suyu nedeniyle dip bölümünün büyük kısmının üstten görülebildiği ve sıcak suyu ile dikkati çekiyor.

Bölgenin en büyük özelliği, hava ne kadar sıcak olursa olsun, nem olmaması nedeniyle terlememek.

Günümüzde, bölgenin büyük kısmı halen iskana kapalıdır ve girilemez. Ancak 2022 yılında yapılan bir  düzenleme ile, bölgenin bir kısmı açılmıştır. Şöyle ki, bir cadde boyunca yürüyüş yapılabilir, bisiklete binilebilir ve bu caddenin sonunda ise bir halk plajı açılmıştır.

Halk plajı ile giriş kapısı arasında ise bir minübüs ulaşım sağlamak için kullanılmaktadır. Yani: burayı ziyaret etmek isteyenler, yıkık-dökük binalar arasından yürüyerek veya bisiklete binerek dolaşmaktadırlar ama biraz önce belirttiğim gibi, sadece bir cadde boyunca, burada kontrol ve güvenliği polisler sağlıyor.

Sürekli olarak yerleşime açık tek bölüm ise: yeni açılan halk plajının yanındaki askeriye ye ait bölgedir. Bu bölgede: askeri personel tarafından kullanılan birkaç bina yeniden düzenlenerek kullanıma açılmıştır.

Ancak askeri personelin de bu bölgede, küçük bir alan dışına çıkmasına müsaade edilmiyor. Zaten Maraş bölgesinde, Birleşmiş Milletler denetimi var, birçok yerde asker veya görevli görünmese de kameralar var.

Herhangi bir uygunsuz durum görüldüğünde, yani yasaklanmış yerlere giren olduğunda, Birleşmiş Milletler askerlerinin derhal olay yerine gittikleri söyleniyor.

Gelelim bölgenin tarihi geçmişine

Kenan Evren’in anılarında yazdıklarına göre, aslında Türk Ordusu, 1974 yılı Barış Harekatında burayı almak istemiyordu, yani planlarda buranın alınması yoktu.

Ancak: askeri birlikler bölgeye geldiklerinde, buranın boşaltıldığını gördüler.

Çünkü: harekattan bir süre önce turistler ve yabancılar burayı terk etmişler, ordunun gelişiyle birlikte de Rumlar, burayı terk etmişlerdi.

Bunun üzerine, yani boş olan bölge: ileride yapılacak pazarlıklarda koz olarak kullanılmak üzere alındı.

Ancak, 1974 Barış harekatından sonra, bölgede çok uluslu şirketlerin turizm yatırımları olduğu için, diğer bölgelerde olduğunun aksine, halkın buraya girmesine izin verilmedi.

Çünkü, bu izin verilse, tüm dünyanın tepkisi çekilebilirdi.

Böylece: yerleşime kapalı olan, daha önce de “Kapalı” olan Maraş bölgesi 1974 Barış harekatından sonra da “Kapalı Maraş” olma vasfını korudu ve buraya “Birleşmiş Milletler” askerleri yerleştirildi.

Ayrıca: buranın ilk giriş yerindeki kontrol noktasında, Türk askerleri de nöbet tutmakta olup, sadece askeri personelin buraya girmesine izin verilmekte ve bölge içinde yürüyerek gezinmek, resim ve video çekmek yasaklanmıştır.

Bölgeye sadece, buraya girmeye yetkili yani yetki kartı olan taksiler girebilmekte, orduevinden yararlanan askeri personel yine bu taksiler ile içeriye kimlik kontrolünden sonra giriş çıkış yapabilmektedirler.

Yani: Kapalı Maraş bölgesinde yürümek, yürüyüş yapmak kesinlikle yasaktır. (yukarıda da belirtiğim gibi 2022 yılında sadece bir caddeye halkın girmesine izin verilmiştir.)

Sanırım bunun en başlıca sebebini anladınız. Bunun sebebi: burada bulunan tesislerin yağmalanmasını önlemektir.

Tabii: içlerinde bir şey kaldıysa demek daha doğru olur. Bence girişin yasaklanmasının günümüzdeki en mantıklı sebebi: bu binalar yıllara meydan okur şekilde, virane olarak burada duruyorlar, yani her an çökme yani ölüm tehlikesi de var.

Öte yandan: bunları gördüğünüzde bunların o kadar sağlam yapıldıklarını hemen hissediyorsunuz, yapıların büyük çoğunluğu günümüze kadar sağlam olarak dayanmış, sadece kullanılmama nedeniyle yaşanan bir varoşluk var.

Burada, duyduğuma göre birkaç banka bulunmasına rağmen, iki İngiliz bankasının içinde kasalarında halen sembolik miktarda para varmış ve bu paralar, her yıl buraya gelen bir komisyon tarafından sayılarak kontrol ediliyormuş.

Tabi, buradaki Barış Kuvvetlerinin müsaadesiyle. Peki niye banka kasalarında para bırakmışlar, büyük olasılıkla bu bıraktıkları sembolik paraları, ileride “İşte bizimde burada hakkımız var” demek içindir.

Yine, burada tam merkezde, bakım ve temizliği sürekli yapılan bir kilise görülüyor.

Ama en ilgimi çeken, bölgenin İngiliz üssüne yakın bölümünde, büyükçe bir otel görülüyor. Bu otelde özel bekçi varmış ve halen korunmaya devam ediliyormuş.

İngiliz Kraliyet ailesine ait olduğunu duyduğum bu otelin, 1974 yılındaki rezervasyon kayıtları incelendiğinde, 2020 yılına kadar o zamanlar tüm rezervasyonlarının dolu olduğunu öğrendim, ilginç, ama bölgenin deniz ve kumu o kadar güzel ki, ayrıca nem yok, yani tam bir tatil cenneti olduğunu görünce, bu otelin de böyle bir rezervasyon kaydının bulunmasına hayret etmemek gerekiyor.

Tarihi

Buranın tarihi adı, Türkçe bir sözcükten gelir ki bu sözcük “Varoşa” dır. Varoş aslında köken olarak Türkçe bir sözcüktür.

Ancak, Osmanlı döneminden beri, yani 1571 yılından beri Türkler buraya “Maraş” ismini verirler. Rumlar ve İngilizler ise buraya “Varoşa”  derler.

1974 yılı öncesinde burada 45 bin nüfus bulunduğu söyleniyor. Ancak bu nüfus içinde, Türklerin sayısı çok azdı. Çünkü: Osmanlılar, Kıbrıs’ı fetih ettikten sonra, Magosa şehri içindeki Hıristiyan halkı, surların dışına çıkardılar ve onlar da buradaki yerleşimi kurdular.

Ancak: Maraş yerleşiminde, Türkler ve Rumlar arasındaki en büyük anlaşmazlık, otellerin bulunduğu sahil bölgesindedir.

Çünkü: Vakıfların arşivinde bulunan belgelere göre, otellerin bulunduğu sahil şeridi “Vakıflara” aittir. Yani Türk malıdır ve “Lala Mustafa Paşa Vakfına” aittir. Kıbrıs adasını fetih eden, Sultan III. Selim’in paşası, Lala Mustafa Paşa: Kıbrıs’ı fetih ettikten sonra, Venediklilerden parasını vererek araziler satın alır (yani fetih hakkı olarak değil) ve bu arazileri vakfeder.

Vakıf malları da vakıf kurallarına göre alınıp satılamaz, evlattan evlada geçer. Ancak, I. Dünya savaşından sonra adayı işgal eden İngilizler: 1950’li yıllarda vakıf arazilerini: yatırım yapmak isteyen Rumlara ve diğer yabancılara uzun vadeli (99 yıllığına) olarak, sahte belgelerle kiralamışlardır. Yani: Kapalı Maraş bölgesindeki sahil şeridi, yani adanın en güzel yeri: vakıf malıdır.

Kıbrıs ile ilgili yapılan müzakerelerde, Rumlar, sürekli olarak “Kapalı Maraş” bölgesini istemektedirler. Ancak, karşılıklılık prensibine uygun olarak ne verecekleri konusunda bir açıklık yoktur. Bu yüzden: yapılan her müzakerede, ilk madde olarak gündemdeki yerini koruyan Maraş bölgesi: Kıbrıs sorununun çözümlenmesinin ardından, umarım günün birinde açılacaktır.

Bu satırları okuyan sizler: elbette günümüzde buraya girme, burayı görme şansınız yok. (sadece asker kişi olan okurlar, burayı görme şahsına sahiptir, onlar da kısıtlı bölümü görebilirler) Ancak: hani yolunuz Kıbrıs’a düşerse, Magosa şehrine giderseniz, Kapalı Maraş nedir, nerededir, nedendir gibi sorulara cevap olabilmesi açısından bu satırları yazdım.

Kıbrıs Gazimağusa Enkomi-Alasia

ENKOMİ-ALASİA

Günümüzde Enkomi (Tuzla) köyü yakınlarında; Kanlıdere (Pedios) nehrinin kuzey kıyısında, kayalık bir plato üzerinde bulunan ve “Alasia” olarak bilinen antik şehirdir.

Enkomi kenti, geç tunç çağında ekonomik etkenlerden dolayı serpildi. Kıbrıs’ın doğusundaki Enkomi geç tunç çağında Levant ve Yeni Krallık imparatorluğu olarak siyasal istikrara kavuşmuş müreffeh Mısır ile ticaretten kar sağlamak için doğu ve güney kıyılarında doğan Kition ve Hala Sultan Tekkesi gibi birkaç yeni kasabadan biriydi.

Enkomi’nin harabeleri kıyıdan birkaç kilometre içeridedir. Zamanında kentin belki de gemilerin girebileceği bir akarsu ağzı olan korunaklı bir limanı vardı. Ama erozyon burayı doldurmuş ve kalıntılar karaya oturmuş gibi ovanın ortasında yüksek ve kuru bir alanda kalmıştır. MÖ birinci bin yılda, yerleşim deniz kıyısına, Salamis kentine kayacaktı.

Evet, kent: MÖ 2000’li yıllara tarihleniyor.

Yapılan kazılarda: şehrin ilk dönemlerinde Mısır etkisinde kaldığı, sonraları ise Miken etki alanına girdiği anlaşılmıştır.

Surlarla çevrili olan bu yerleşim yerinde: ölüler hediyeleriyle birlikte evlerin tabanına gömülüyordu.

Kült heykeli olarak görülen ve kuvvetli bir Hitit etkisi taşıyan, tunçtan yapılma “Boynuzlu Tanrı Heykeli” (Horned God Statue) de: bu bölgede, Apollon’a adandığı düşünülen bir tapınak olarak yorumlanan bir yapıda bulunmuştur.

Bakır

Ayrıca, şehirde çok sayıda tunçtan yapılmış eserler ve bakır işleme atölyeleri ve bakır atıkları bulunmuştur. Buna dayanılarak, burada bakırın işlendiği ve külçe bakırın ihraç edildiği anlaşılmıştır.

Mısır kralının Alasia adlı bir ülkenin kralına yazdığı mektuplar: bu döneme aittir. Dönemin uluslar arası haberleşme aracı olan Akad dilinde, çivi yazısıyla yazılmış pişmiş toprak tabletler halindeki bu mektuplar: firavun Akhenaten’in Yukarı Mısır’da Tell el Amama’da bulunan sarayının kalıntıları arasında bulunmuş ve MÖ 14’ncü yüzyılın ikinci çeyreğine ait oldukları saptanmıştır.

Bu mektupların bazılarında Alasia kralının firavuna gümüş ve bir takım lüks eşyalar karşılığında bakır yollayacağına dair söz verdiği yazılmaktadır.

Zaten: Alasia isimli ülke, MÖ 18 ve 12’nci yüzyıllar arasına ait olup, Mısır, Suriye ve Anadolu’da ele geçen başka tabletlerde de sık sık adı geçmektedir.

Bu kaynaklardaki bilgiler bir araya getirildiğinde: Alasia’nın donanması olan bir ada olduğu, Suriye ve Anadolu’ya bakır yolladığı, MÖ 14’ncü yüzyılda Mısır’ın dostu, Hititlerin düşmanı olduğu, MÖ 1200 yıllarında Yunanistan, Ege adaları, Anadolu ve Suriye’deki uygarlıklar ve kentlerle birlikte “Deniz Kavimleri” tarafından haritadan silindiği ortaya çıkmaktadır.

Çivi yazısı tabletlerden elde edilen bilgiler arasında, çok önemli çelişkiler olmasına karşın, birtakım uzmanlar, Alasia’nın Kıbrıs’ın bütünü ya da sadece Enkomi kenti olması gerektiğini düşündürmektedir.

Enkomi’deki kazılar, kentin bazı bölgelerinde çok geniş çaplı bir madencilik faaliyetinin var olduğunu göstermiştir.

Bu bölgelerde: bitmiş, satışa hazır tunç araç-gerecin yanı sıra, öküz derisi şeklinde olan işlenmemiş bakır külçelere (eski dönemlerde işlenmiş bakır bu şekilde taşındığı için) döküm işlerinden sonra geriye kalan cürufa, yeniden kullanılmak için bir yana ayrılmış hurda tunca, hatalı üretilen eşyalara ve demir aletlerine rastlanmıştır.

Mezarlarda bulunan ölü armağanlarından, MÖ 13’ncü yüzyılda, Kıbrıs’a gelen Aka göçmenlerinin Enkomi’ye yerleştiklerini ve kentin gelişmesine hız kazandırdıkları anlaşılmaktadır.

Ancak: “Deniz kavimleri” nin yıkımından sonra, Ege ve Akdeniz dünyasından yeni göçenlerin gelmesine karşın Enkomi’nin eski görkemine kavuşmadığı görülmektedir.

Kentin limanı da: Pedios ırmağının (Kanlıdere) taşıdığı alüvyonlar sonucu yavaş yavaş dolmuş ve gemilerin girmesi engellenmiştir. MÖ 1075 yılındaki bir depremden sonra, burada yaşayanların yavaş yavaş deniz kıyısından göçerek Salamis’i kurdukları anlaşılmaktadır.

Enkomi’nin mezarları:

Enkomi şehrinin mezarları 19’ncu yüzyıl sonlarından beri biliniyor. Kentin belirlenmesi ve kazılması ise, 1934 yılında Fransız arkeolog Claude Schaeffer’in Suriye kıyısındaki Ugarit/Ras Şamra’daki bulgularını desteklemek üzere giriştiği tek mevsimlik araştırmayla başladı.

Schaeffer çalışmalarına 1946 yılında tekrar başlamıştır. Daha sonra çalışmalara katılanlar arasında Kıbrıs Eski Eserler Bölümü adına Porphyrios Dikaios da vardı. 1974 yılında ada bölünene ve Enkomi Türk bölgesinde kalana dek kazılar aralıksız olarak devam etmiştir.

Mimari Kalıntılar:

Enkomi’de geç tunç çağının her döneminden mimari kalıntılar olmakla birlikte en etkileyicileri bu dönemin sonlarındandır. En erken mimari izler arasında Geç Kıbrıs I kalesi bulunur. Bu dönemde adada bu tür kalelerden birkaç tane inşa edilmiş olması, orta tunç çağının sonlarındaki siyasi belirsizlik ve kargaşanın bir göstergesidir. Kasabanın kuzey kenarında bulunan 34 x 12 metre ölçülerine sahip kalenin belirleyici özelliği çok kalın duvarlarıdır. Odalar iki kata dağılmıştı, üst katta ve çatıya içeriden bir merdivenle çıkılıyordu.

Geç Kıbrıs II kalıntıları arasında ev ve mezarlar da vardı. GK II evleri tipik olarak bir avlunun üç yanına inşa edilmiş odalardan meydana gelir. İyi donanımlı banyoların yerleri çimentodan, küvetleri kilden olup akaç sistemleri vardır.

GK I ve GK II gömüleri arasında, Ugarit’te inşa edilmiş mezarları andırır taş duvarlı mezarlar ve üç küçük tholos yer alır. Kıbrıs’ın diğer bölgelerinde GK I-II’deki standart mezar türü kayadan oyma oda mezarıdır.

GK-II’nin sonlarında, yaklaşık MÖ 1225 yılında ve tekrar MÖ 1200 yılında, Enkomi şehri ciddi tahribat görür, ama her seferinde tekrar inşa edilmişti. MÖ 13’ncü yüzyılda, Enkomi halkı kentlerini savunma amaçlı bir duvarla çevreledi.

Kuzey-güney yönünde yaklaşık 400 metre, doğu-batı yönünde ise yaklaşık 350 metre boyutlarındaki bu duvarın tabanı 1.5 metre yüksekliğinde paralel sıralanmış geniş bloklardan oluşuyordu. Araları molozla doldurulmuştu.

Duvarın içindeyse, GK III kenti çarpıcı şekilde düz, kabaca kuzey-güney doğrultusunda bir ana cadde ve bundan dik açıyla çıkan yan sokaklardan oluşan bir ızgara plana sahipti. Mimaride farklı yapım teknikleri ve kalitesine rastlanması yerel toplumda ekonomik bir hiyerarşinin göstergesidir.

Ana sokak boyunca iyi inşa edilmiş tapınaklar, kamusal yapılar ve evler bulunurken, yan sokaklarda, gerilerde daha kalitesiz materyallerden yapılma mütevazi evlerle karşılaşılır. Diğer keşifler arasında, bakır dökümü atölyesi (Kuzey kapı bölgesi, daha erken tarihli GK-I kalesi) ve Ugrait tarzı yeraltı odaları da dahil birkaç mezar vardı.

GK-III Enkominin en etkileyici evi Yapı 18’dir.

Schhaeffer’in Egeli bir kabile reisinin sarayı olabileceği iddiasına rağmen ne amaçla kullanıldığı bilinmemektedir. Ana güney cephesinin uzunluğu 40 metre olan Yapı 18, bütün bir kent bloğunu  kaplar. Ayrıca güney cephede her biri 2 metre genişliğinde 4 kapı ve 4 pencere vardır.

Duvarlar GK II sonları ve GK III’te yaygınlaşan kesme taş tekniğiyle yapılmıştır. Tunç çağı mimarisinde, kesme taş kavramı farklı boylarda yüzleri parlatılmış bloklar için kullanılır. Bu tür levhalar genellikle moloz ve toprak doldurma bir duvarın dış yüzü olarak iş görüyordu.

Burada Yapı 18’de, molozla düzlenmiş zemin ve taş kaide üzerine oturtulmuş büyük kesme taş bloklar binanın en alt katını meydana getirir.

Bu bloklar gayet büyük olabilir, uzunluk 3 ve yükseklik 1.4 metre ve genişlik 0.70 metre boyutlarına ulaşabilirdi. Bunun tepesinde, oyukların içine birbirine paralel yerleştirilmiş, aralarındaki boşluk moloz veya toprakla doldurulmuş daha ince iki blok vardı.

Bu ikinci katın tepesine yatay bir levha yerleştirilmişti. Bu şık işçilik, Enkomi’nin zenginliğinin bir göstergesiydi. GK III A’nın sonlarına gelindiğinde, o zenginlik yok olmaya yüz tutmuştu.

O zaman Yapı 18, moloz duvarlarla daha küçük odalara bölünmüş ve kısmen bakır dökümü yapılan bir mekan olarak iş görmüştü.

 

Boynuzlu Tanrı Tapınağı:

GK III Enkomi’de en önemli dini yapı Boynuzlu Tanrı Tapınağıdır. İki kült odasından birinde bulunan, som tunçtan iki boynuzlu miğfer giyen, genç bir erkek olarak tasvir edilmiş bir tanrının 54.2 cm boyutundaki heykelinden adını alan tapınak, tavanı iki kare payanda ile taşınan dikdörtgen biçiminde geniş bir hol ve doğusunda iki kült odasından meydana geliyordu.

Holde bir sunak ve sunu masası ile bunların etrafında kutsal su çanakları ile öküz, geyik ve keçi gibi çeşitli boynuzlu hayvanların kafatasları bulunmuştur. Enkomi’de bulunan diğer tapınaklarda ocaklar, sunu masaları ve bazen de ibadetin odağı olarak payandalar vardır ki bu sonuncusu Minos sütun kültünün bir yansıması olabilir.

Evet, günümüzde görülen kalıntıların çoğu MÖ 1200 yıkımından sonra yeniden inşa edilen Enkomi kentine aittir. Bir zamanlar deniz kıyısında bulunan şehir kalıntıları, denizden oldukça içeride kalmıştır.

Izgara planı uygulanan şehirde, yolların birbirine dik olarak kestiği ve aralarında kalan dörtgenlere önemli yapıların oturtulduğu göze çarpar.

Bu yapıların alt kısımları, yontulmuş taş bloklardan yapılmış olup, üst kısımları kerpiçtir.

Kent: güçlü bir surla sarılmıştır. Ortasında da tabanı taş levhalarla kaplı bir meydan vardır.

KİTİON:

Burası bir Fenike kentidir. Burada bulunan bir tapınak: yaklaşık MÖ 850-400 arasında kullanılmış, esas binanın önünde bir avlu, üstü açık ve iki yanı üstü kapalı revaklı bir orta nef ile uzak ucunda tapınağın kutsal merkezi olan küçük, dar, nefe dik olarak yerleştirilmiş dikdörtgen biçimli bir odadan oluşur. Girişin iki yanında dikili kesme taş bloklar vardır.

 

 

Kıbrıs Gazimağosa Salamis

SALAMİS ANTİK KENTİ

Gazimagosa şehrinin 9 km kuzeyindedir. Sitenin kapladığı alan o kadar büyüktür ki, arkeologlar 1890’larda burada çalışmalara başlamışlar ve çalışmalar günümüze kadar devam etmiş olmasına rağmen, site hala kısmen kazılabilmiştir.

Buna bağlı olarak: burayı gezmeyi düşündüğünüzde kolayca kaybolabilirsiniz, çünkü yeteri kadar tanıtıcı tabela yok ve site alanı genellikle düz olduğundan, gezi gerçekten zorlaşıyor, yani sitenin tümünü gezebilmek pek mümkün olmuyor.

Özellikle öğlen saatlerinde, kızgın güneşin altında burayı gezmek ızdırap haline dönüşüyor. Bu yüzden: burayı gezmeye gittiğinizde rahat bir ayakkabı, güneş kremi, su ve hatta güneşten korunmak için şemsiye almanızı öneririm.

Çok fazla zamanınız yoksa veya yorulmaktan endişe ediyorsanız, hemen otoparkın yanında bulunan spor alanı ve tiyatroyu gezebilirsiniz.

Evet, şimdi Salamis kentini anlatmaya başlayalım.

Şehir, Bronz çağı sonlarında başlayan göçler sırasında, Anadolu’dan gelen kavimler ve bunlara Yunanistan’dan gelerek Kilikya’da katılan Akalar tarafından kurulmuştur.

Truva kahramanlarından ve Salamis adası kralı Telamon’un oğlu Tefkros şehrin mitolojik kurucusu olarak bilinir.

MÖ. 707 yılında gerçekleşen Asur hakimiyetinden sonra, MÖ. 560 yılında bastırılan sikkelerden: Salamis kralı Evelthon’un: adanın idaresini ele geçirdiği anlaşılmaktadır.

MÖ. 499 yılında, Atinalı Kimon’un: Kıbrıs’taki Pers hakimiyetine son vermek için düzenlediği sefer, başarısızlıkla sonuçlanmış ve Kimon’un ölümü üzerine, Atinalılar, Kıbrıs’ı alma girişimlerinden vazgeçmişlerdir.

Bundan sonra, Fenikeli idareciler başa geçer. Fakat: ticaret ve diğer konular gerilemeye başlar. MÖ. 411 yılında Tefkros ailesi üyelerinden Evagoras, Salamis krallığını ele geçirir.

Tüm adayı hakimiyeti altına almak isteyince, Salamis şehri Persler tarafından kuşatılır ve Evagoras, Pers kralına vergi ödemek zorunda bırakılır.

Bu durum, İskender dönemine kadar sürer. İskender döneminde: Salamis kralı olan Pyntagoras, İskender’e askeri yardımlarda bulunduğundan, kendisine Tamusus şehri verilerek ödüllendirilir.

İskender’in ölümü sonrasında: Salamis sürekli el değiştirir.

MÖ. 294 yılında, zor şartlar altında, Kıbrıs’ı alan Ptoleme krallığının idaresi sırasında ada huzura kavuşur ve bu tarihten itibaren Salamis baş şehir olma niteliği kazanır.

Kentin, bu parlak dönemi, Roma egemenliği süresince de devam eder.

Günümüzdeki kalıntıların çoğu, Roma dönemine aittir.

Roma idaresi altında, şehrin bir halk meclisi, bir senato ve ihtiyar meclisi vardı. 76 ve 77 yıllarındaki depremler ve MS. 116 yılındaki Yahudi isyanları ile şehir tahrip olur.

Daha sonra, ada Antakya vilayetine bağlanır ve Salamis limanı, Suriye gemilerince ilk uğrak liman olduğundan, şehirde bir ferahlama görülür. 232 ve 342 yıllarındaki depremler, şehre yine büyük zararlar verir.

Bundan sonra, Bizans imparatoru Konstantinus, şehri küçük bir planda inşa ettirerek, Constantia Constantinus adını verir.

Şehir Kıbrıs’ın baş şehri olarak Baf’ın yerini alır.

Daha sonra, şehir MS. 647 yılındaki Arap akınları ve yer sarsıntıları nedeniyle terk edilerek, bugünkü Mağusa şehrini oluşturan bölgeye halk göçmek zorunda kalır.

Kıbrıs Gazimağusa Salamis Sur ve Limanlar

Sur ve Limanlar

Şehrin: kuzey, güney ve batı kesimlerinde yer alan surların yanı sıra, şehir merkezini çevreleyen ikinci bir surun varlığı da tespit edilmiştir.

Şehrin merkezini çevreleyen surların, MS. 7’nci yüzyıldaki Arap akınlarına karşı inşa edilmiş olabileceği düşünülmektedir.

Şehrin güney doğusunda, Salamis şehrinin en eski limanı vardır. Bu limanın kuzey ve güneyi, suni dalgakıranlar ile korunmaktadır. Geç Roma döneminde kullanılan ikinci limanı ise, şehrin kuzeyindedir. Bu iki limanın dışında Demetius tarafından kullanılmış olan üçüncü bir limandan da söz edilmektedir.

Kıbrıs Gazimağusa Salamis Gymnasium-Spor alanı

Gymnasium-Spor Alanı

Alanın, güney girişindeki döşeme üzerindeki yazıttan anlaşıldığı gibi: şehrin kuzeyinde, şimdiki Roma Gymnasium’unun bulunduğu yerde: Helenistik döneme tarihlenen bir Gymnasium vardı.

Doğu revağının da burasının bir zamanlar bahçe olarak kullanıldığını gösteren bir yazı bulunmaktadır.

Yer sarsıntıları sonucu yıkımlar olması nedeniyle Gymnasium, Augustus döneminde tamir ettirilmiş ve doğu revağı eklenmiştir.

Gymnasium’un orta alanında bir Augustus heykeli bulunmaktaydı.

Dört tarafı korint başlıklı, sütunlu revaklarla çevrili alanın, kuzey ve güney uçlarına ilave edilen birer yüzme havuzunun çevresinde heykeller vardır.

Burada bulunan bazı heykel ve sütunlar MS. 4’ncü yüzyıldaki yer sarsıntılarından sonra, tiyatrodan buraya getirildiler.

Heykellerin neden başsız olduğu konusunda çeşitli teoriler olmasına rağmen, belki de en inandırıcı olanı: heykellerin vücutlarının önceden yapıldığı, başların ise sonradan sipariş üzerine yapıldığı doğrultusundadır.

Bir başka teori ise: başların yer sarsıntıları yüzünden koptuğu ve erken yapılan arkeolojik kazılarda yadigar olarak götürüldüğü yönündedir.

Günümüzde, kuzey yüzme havuzunun çevresinde bulunan heykeller, MS. 2’nci yüzyıla aittir. MS. 332 ve 342 yıllarındaki depremlerle yeniden yıkılan Gymnasium, Erken Bizans döneminde Konstantinus tarafından Salamis hamamları olarak yeniden yaptırılmıştır.

Kıbrıs Gazimağusa Salamis Tiyatro

Tiyatro

Gymnasium’un güneyinde bulunan yapı: muhtemelen Roma İmparatorluğunun ilk yıllarına rastlayan Augustus döneminde yaptırılmıştır.

1-2’nci yüzyılda: değişik bir plan uygulamasıyla son şeklini almıştır. 4’ncü yüzyıldaki yer sarsıntılarıyla yıkılan tiyatronun taşları, hamamların inşaatında yapı malzemesi olarak kullanılmıştır.

Sahne binası, orkestra ve oturma yerlerinden oluşan bu tiyatronun, 15 binden fazla seyirci aldığı tahmin edilmektedir.

Çeşitli odalar ve koridorları içeren sahne binası, oyuncular tarafından soyunma ve giyinme yeri olarak kullanılmasının yanı sıra, oyunlara fon teşkil etme görevi de görmekteydi.

Freskler, nişler, heykeller ve sütunlarla süslü bu görkemli yapının günümüze dek, sadece temelleri gelmiştir.

Orta kısımda yer alan orkestranın ortasında Dionysos’a adanmış bir sunak ve Marcus Aurelius Commodos ile Caesar Constantius ve Caesar Maksimianus’a adanmış, silindirik iki sütun kaidesi bulunur. Oturma yerleri, 50’den fazla sıra ihtiva etmesine karşı, günümüze çok az bir kısmı gelmiştir. Orta kısımdaki boşluk, şeref locasıdır. Oturma yerlerinin bir kısmı restore edilerek günümüze ulaşmıştır.

Kıbrıs Gazimağusa Salamis Roma Villası

Roma Villası

Tiyatronun güneyindedir.

Bir zamanlar iki katlı olan bu yapı, sütunlu bir giriş, bir iç avlu ve geniş bir oturma odasından meydana gelmiştir.

Öteki odalar avlunun iki yanında bulunur. Kazı sırasında, burada, merkezi bir figürün etrafını çevreleyen, hayvan tasvirleriyle bezenmiş mozaik döşemeli bir platform tespit edilmiştir.

Kampanopetra Bazilikası

Bazilika: MS. 4’ncü yüzyıl, erken Hıristiyanlık döneminde inşa edilmiştir. Dört yanı sütunlu revaklarla çevrili bir iç avludan oluşmaktadır. Avluda bir su kuyusu vardır.

Orta bölümde: piskoposun kürsüsü ve rahip yerleri vardır. Apsisin arkasında hamam olduğu izlenimi edinilen bir kalıntı gurubu görülür. Bu odalardan birinin tabanında oldukça güzel bir mozaik yer alır.

St. Epiphanios Bazilikası

Kıbrıs’ın bilinen en büyük bazilikasıdır. 368-403 yılları arasında Salamis’teki piskoposluk makamını elinde bulunduran Aziz Epiphanios tarafından inşa ettirildiği söylenen Constantia Metropolit Kilisesi’nin bu olduğu tahmin edilmektedir.

Birbirine bitişik iki bazilika ile bazı odalardan oluşan bu yapı kompleksi: Ortaçağda bazı ilaveler görmüştür.

Batıdaki en büyük olan 14’erden iki sütun dizisi ile üç sahına ayrılmıştır.

Apsiste piskopos ve rahiplerin oturdukları sıralar vardır.

Bu bölümün iki yanındaki odalar, rahiplerin cübbelerini giymeleri ve ayin sırasında kullanılan eşyaların saklanması amacıyla kullanılmıştır.

Bu bazilikanın güney duvarına bitişik olan güney ucundaki ikinci bazilikanın doğu ucunda, mermer kaplamalı boş bir mezar vardır. Bu mezarın içerisinde bulunan kıymetli hediyelerin MS. 10’ncu yüzyıl başlarında imparator Ferasetti Leo VI (MS. 886-912) tarafından İstanbul’a götürülmüş olabileceğine inanılmaktadır.

Su Deposu-Vouta

MS 627-640 yılları arasına tarihlenen bu yapı, Agora’nın kuzey ucundadır. Kanallarla Değirmenlik’ten (Kythrea) gelen su: borularla bu depoda biriktiriliyordu. Günümüzde su kemerlerine ait bazı kalıntılara, Yeniboğaziçi Köyünün arazisinde rastlanır. Su deposunun alt kısmı toprak içinde, üst kısmı ise açıkta inşa edilmiş olup, tonozlu tavanı hacimli üç payanda tarafından taşınmaktaydı.

Agora-Taş Forum-Pazar Yeri

Bu yapı, su deposunun güneyindedir.

Ortadaki boş alan ve bunun iki yanındaki sütunlu revakları bulunan, sıra halindeki dükkanlardan oluşan bu yapı: Salamis’in hem toplantı hem de alışveriş merkeziydi.

Dükkanların önünde yer alan revaklar güneş ve yağmurdan koruma görevi görmekteydi.

Augustus döneminde (MÖ. 22 yılından önce) restore edildiği, ele geçen gri mermerden yapılmış bir friz üzerindeki Latince yazıttan anlaşılmıştır.

Zeus Tapınağı

Salamis şehrinin ana tapınağı olan ZEUS Salaminios’a ait olabileceğine inanılan bu yapının çok az kısmı, günümüze gelebilmiştir.

Agora’nın güney ucunda yüksek bir kaide üzerinde bulunan tapınağa, Agora yönündeki basamaklarla ulaşılıyordu. 1890 yılında yapılan kazılarda ele geçirilen bir kitabede, Augustus’un karısı Livia şerefine Zeus Olympios’a ithaf edildiği belirtilmektedir.

Kıbrıs Gazimağusa Barnabas Manastırı ve Kilisesi
Kıbrıs Gazimağusa Barnabas Manastırı ve Kilisesi

 

BARNABAS MANASTIR VE KİLİSESİ

Salamis’te doğmuş Yahudi bir ailenin oğlu olan, St. Barnabas, Kudüs’te eğitim gördükten sonra Kıbrıs’a döner ve Hıristiyanlığı yaymak için MS. 45 yılında St. Paul ile çalışmaya başlar.

Bu faaliyetlerden dolayı vatandaşları tarafından öldürülüp, cesedi denize atılmak üzere bir bataklığa saklanır. St.Barnabas’ın öğrencileri olayı izleyip cesedi Salamis’in batısında bir yer altı mağarasına gömerler ve göğsüne de St. Barnabas’ın el yazısıyla yazdığı St.Matthex incilinin kopyasını koyarlar. Cesedin yeri bilinmediğinden uzun yıllar gizli kalır.

Bu yer, MS. 477 yılında, Kıbrıs Piskoposu Anthemios’un rüyasına girer ve mezarın açılmasını ister. Mezar açıldığında, St. Matthew incili dolayısıyla, St. Barnabas teşhis edilir.

Bu keşif sonrasında, kalıntılar piskopos Anthemios ile ekibi tarafından İstanbul’daki Bizans imparatoru Zeno’ya teslim edilir. Bunun üzerine, imparator Zeno (MS.474-491) Kıbrıs Ortodoks Kilisesine bağımsızlık verir ve Barnabas’ın cesedinin bulunduğu yere, görkemli bir manastır ile kilise yapılması için de para yardımında bulunur.

Böylece, MS. 5’nci yüzyılda manastır ile kilise inşa edilmiş olur. Ancak, inşa edilen manastır ile kilise, MS. 7’nci yüzyılda başlayan Arap akınları sırasında yakılıp yıkılır. Bu kilisenin kalıntıları, şimdiki kilisenin doğusundaki apsisin çevresinde halen görülmektedir.

Manastır, bugünkü şeklini 1756 yılında Başpiskopos Philotheos döneminde almıştır. Kilisenin çan kulesi ise burada görevli olan üç kardeş papazın mali katkılarıyla 1958 yılında inşa edilmiştir. Aziz Barnabas’ın ceset kalıntılarının bulunduğu yer altı mezarı, manastırın yaklaşık 100 metre doğusundadır. Mezarın üzerine küçük bir kilise inşa edilmiştir.

St. Barnabas İkon ve Arkeoloji Müzesi

St. Barnabas Manastırında, bir kilise, orta avlu ve avlunun üç yanında bir zamanlar papazların yaşadığı odalar vardır.

1991 yılında, mevcut kilise “İkon Müzesi” ne, manastır odaları da “Arkeoloji Müzesi” ne dönüştürülmüştür. 29 Mayıs 1992 tarihinde ise ziyarete açılmıştır.

St. Barnabas kilisesinde çoğunluğu MS. 18’nci yüzyıla tarihlenen zengin bir ikon koleksiyonu vardır. Manastırın avlusunda bulunan bazalt değirmen Enkomi yerleşim bölgesinden, diğer sütun ve taşlar ise Salamis’ten gelmiştir.

Papazların yaşamlarını sürdürdükleri odalar ise restore edilerek bir Arkeoloji Müzesi haline getirilmiştir.

Arkeoloji Müzesinde, Kıbrıs’ın Neolitik Döneminden başlayarak Roma Dönemine kadar uzanan çeşitli eserler sergilenmektedir. Ayrıca tunç ve mermer eserler de bulunur.

Hattuşaş ve Yazılı kaya

Hattuşaş ve Yazılı kaya

Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: Hattuşaş, Yazılı kaya ve Alacahöyük bölgelerine birkaç kez gittim. En son olarak  Eylül 2024 tarihinde yine bu tarih hazinesi yerleri gezdim ve izlenimlerim aşağıdadır. Eğer burayı ziyaret etmek isterseniz, bu notların bir çıktısını alırsanız, bölgeyi bilinçli olarak gezebilirsiniz.

Zaten, bu ülke toprakları üzerinde yaşayan her kesin, bence burayı gidip görmesi gerekir. Özellikle, öğrencilerin buraya götürülmesi ve günümüzden binlerce yıl önce bu topraklarda yaşayan insanların oluşturduğu medeniyeti, yaşam alanlarını görmeleri gerekir. Çünkü bu insanlar günümüzden binlerce yıl önce, halen yaşadığımız topraklar ve hatta daha büyük bir alanda, büyük bir imparatorluk kurmuşlardır.

Hattuşaş ve Yazılı kayanın bulunduğu bu bölge: 1986 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır. 1988 yılında ise, bölge “Milli Park” statüsüne alınmıştır. 

Ziyaret gün ve saatleri şöyledir: haftanın her günü, saat: 08.00-17.00 arasında gezilebilir. Bu saatler, turizm sezonuna bağlı olarak saat: 19.00’a kadar uzatılabilmektedir.

ULAŞIM

Hattuşaş ve Yazılı kaya;

Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: Hattuşaş (günümüzdeki ismiyle Boğazköy) bölgesine ulaşım zor değildir. Yollar gayet güzel, sadece Sungurlu’dan sonra ara yollara saptığınızda, biraz sıkıntılı yollar bulunmasına rağmen, genelde yollar ulaşımı olumsuz etkilemiyor.

Bölgede: Hattuşaş-Alacahöyük’ten oluşan bir gezi yapmayı düşünürseniz, bence önce: Yazılı kayadan başlamalısınız.

Ankara yönünden gelenler için, Çorum-Samsun karayolu üzerinde Sungurlu ilçesini 7 km geçtikten sonra, anayoldan sağa ayrılıyorsunuz ve yaklaşık 22 km sonra, bir üç yol ağzına geliyorsunuz. Burada: Yazılı kaya bölümü 1 km ve Hattuşaş bölümü yine 1 km uzaklıktadır. Yukarıda belirttiğim gibi, önce Yazılı Kaya bölümünü gezmek uygundur. Daha sonra aynı yoldan geri dönerek, Hattuşaş bölümüne geçebilirsiniz. Zaten bölgede yeterince “Tabela” bulunuyor.

Yazılıkaya Maket
Yazılı kaya Tapınak girişi
Yazılı kaya Tapınak girişi
Yazılı kaya Tapınak girişi merdivenler
Yazılı kaya Tapınak girişi

 

YAZILI KAYA

Hattuşaş ve Yazılı kaya;

Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: Yol ayrımından yaklaşık 1 km gittikten sonra, bir otopark bölümüne ulaşılıyor. Helen sağ bölümde tuvalet ücretli ve yine biraz ileride yöresel el sanatları ürünlerinin satıldığı büyükçe bir tezgah vardır.

Son gittiğimde tuvaletin önünde ücret alan kişi yoktu, ama tuvaletler de oldukça pisti. Bu tezgah çalışanları, bir yandan, ellerinde çakı taşları oymayı sürdürüyorlar, bölgeye has simgeleri, taşlara oyup satıyorlar. Önceki gezilerimde, burada yöreyi anlatmak isteyen küçük çocuklar var. Bunlar küçük bir harçlık karşılığında size yöre hakkında bilgi veriyorlar.

Evet, burada herhangi bir giriş ücreti ödeme durumu yoktur. Taş merdivenler, sağ yanda bazı temel kalıntıları, ağaçlık alanlar ve sol ileride, büyük kaya blokları görülüyor. Bu temel kalıntılar, tapınakta görevli rahiplerin kaldıkları yerlerdir.

Önce: Yazılı kaya hakkında genel bilgiler vermek istiyorum.

Hattuşaş bölgesinin en etkileyici mekanı, şehrin biraz dışında bulunan ve yüksek kayalıklar arasında gizlenmiş Yazılı Kaya Tapınağıdır. Günümüze kadar bulunmuş, bilinen Hitit kaya anıtlarının en büyüğüdür.

Hattuşaş şehrinin yani imparatorluk başkentinin en büyük ve en etkileyici kutsal mekanıdır. Hattuşaş şehrinde, aşağı şehirdeki büyük tapınağın yaklaşık 1.5 km kuzeydoğusundadır. Ama, bu kayalık açık hava mabedi, Hattuşaş şehrinin birçok yerinden görülebilmektedir.

Kullanım amacı

Hattuşaş ve Yazılı kaya;

Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: Burada özellikle ilkbaharda yeni yıl kutlamaları yapılıyordu. Yani: yeni yıl şenliklerinde, burası bir “Şenlik Evi” idi. Hitit dini törenlerine ait yazılı metinlerde: yeni yıl ve ilkbahar törenlerinde, bir araya gelen tüm tanrılar: Fırtına tanrısının evinde yani burada toplanırlardı. Bu şenliklerde: şehrin diğer tüm tapınaklarında bulunan tanrı ve tanrıça heykelleri, törensel bir alay ile buraya yani Yazılı Kaya’ya taşınırdı.

Mabet

Hattuşaş ve Yazılı kaya:

Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: Mabet: yani asıl kaya tapınağı: dışarıda, halen kullanılan merdivenin hemen sağındaki bölümde, büyükçe bir yapı kompleksi şeklindeydi. Bu kompleksin, günümüze ulaşan herhangi bir kalıntısı bulunmuyor, sadece temel taşları görülmektedir. Ancak: yapılan araştırma sonuçlarına göre: bu kompleksin ahşap iskeleler ile desteklenen, kerpiç duvarlı ve düz damlı olduğu tahmin ediliyor.

Bu kompleksten günümüze sadece: A ve B odası olarak isimlendirilen, iki bölüm yani oda kalmıştır. Tapınma alanı olarak kullanılan bu bölümler: yükseklikleri 12 metreye ulaşan kaya bloklarıyla çevrilidir. Üstleri hiçbir zaman kapatılmamıştır. Halbuki; Hattuşaş şehrinde bulunan diğer tapınaklardaki kült odalarının üzeri kapalıydı. Her iki bölümde: kayaların üzerine, kabartma olarak: 90’dan fazla tanrı, tanrıça, hayvan ve hayal ürünü yaratık figürleri işlenmiştir. Bu figürlerde bulunan tanrı ve tanrıçalar dizini: İmparatorluk tanrıları olan Fırtına tanrısı ve Güneş tanrıçalarının maiyetidir.

Yeşillikler arasında, yaklaşık 50 metrelik bir merdivenden ilerleyerek ilk önce sol yanda bulunan açık alan yani “A” odası görülüyor.

Yazılı kaya A Odası
Yazılı kaya A Odası
Yazılı kaya A Odası

 

A ODASI

Hattuşaş ve Yazılı kaya:

Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: Burası, diğer odaya nazaran daha büyüktür. Bu bölümün her iki yanında: özel bir düzeni ve tertibi görülen, kireçtaşı kayalardan oluşan duvarlara işlenmiş tanrı ve tanrıça kabartma figürleri bulunur ve bu figürlerin birçoğu, seçilebilecek güzellikte günümüze kadar ulaşmıştır.  

Bunlar: ülkenin önemli tanrı ve tanrıçalarıdır. Sol yanda tanrılar (iki figür hariç) ve sağ yanda ise tanrıçalar betimlenmiştir. Her figürün yanında, hiyeroglifle tanrının adı yazılmıştır. Bu figürlerin tümü: bir yöne bakıyorlar ve odanın arka duvarına doğru yani dipteki ana sahneye doğru ilerler durumdadırlar.

Yazılı kaya A Odası Tanrıların geçit töreni
Yazılı kaya A Odası Tanrıların geçit töreni
Yazılı kaya A Odası Tanrıların geçit töreni

Hattuşaş ve Yazılı kaya:

Bunların ileride tam ortasında ana sahne tasvir edilmiştir. Ana sahnede: Fırtına tanrısı Teşup ve eşi Güneş tanrıçası Hepat karşılıklı durmaktadır ve kendilerine doğru gelen; gerek sol ve gerekse sağ yan duvarlarda betimlenen tanrı ve tanrıçaları karşılamaları tasvir edilmiştir.

Yazılı kaya A Odası
Yazılı kaya A Odası
Yazılı kaya A Odası

 

 

 

 

 

Yazılı kaya A Odası

           

Yazılı kaya A Odası
Yazılı kaya A Odası

Hattuşaş ve Yazılı kaya;

Ana sahneden uzakta, ama tam ana sahnenin karşısındaki duvarda bulunan kaya blokunun üstünde: daha büyük boyutlarda yani odanın en büyük figürü: büyük Kral IV. Tuthaliye figürü görülmektedir.

Tanrı veya tanrıça değil de, bir kral figürünün bulunmasının sebebi: Yazılı kaya kutsal alanının, MÖ 13’ncü yüzyılda son şeklini almasında, bu kralın büyük hizmetinin bulunduğu tahmin edilmektedir.

Kral: en yüksek tanrılara saygısını sunmak istercesine: iki tepe üzerinde görülmektedir ve Güneş tanrıçasının törensel kıyafetini giymiş, elinde egemenlik sembolü olan “ucu kıvrık asa” tutar durumdadır.

Yazılıkaya B Odası girişi

 

 

 

 

 

Yazılıkaya B Odası girişi
Yazılıkaya B Odası girişi
Yazılıkaya B Odası girişi
Yazılıkaya B Odası
Yazılıkaya B Odası

 

B ODASI

Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: A odasından çıktıktan sonra, hemen sol yanda, büyük kaya bloklarının arasında ilk yarık değil, ikinci yarıktan içeriye doğru, önce sol ve sonra sağa 5 metre kadar yönelince, buraya ulaşılıyor. Yani: burası A odasının tersine, dışarıdan görülemiyor. Bilinmediği takdirde, bulunması pek mümkün olmaz. Buraya girildiğinde: sadece gökyüzü görülüyor.

Burası: uzun yıllar toprakla dolu olarak kalmış ve 19’ncu yüzyıl ortalarında, kazılarak ortaya çıkarılmıştır. Bu yüzden, yani toprakla dolu olarak kalmış olması nedeniyle, burada bulunan kaya kabartmaları daha iyi korunmuş ve daha belirgindir.

Bu oda: MÖ 13’ncü yüzyıl sonlarında, büyük olasılıkla Kral II Şuppiluliuma tarafından, ölen babası Kral IV Tudhaliye anısına yaptırılmıştır. Ayrıca: odanın hemen girişinde, yerdeki büyük kireç taşı kaide üzerinde, Kral IV Tudhaliya’nın bir heykelinin bulunduğu düşünülüyor.

Buradaki kabartmalar, diğer odada olduğu gibi, kuşaklar yani sıralar halinde değildir. Yan duvarlarda: bağımsız figürler işlenmiştir.

Yazılıkaya B Odası
Yazılıkaya B Odası

 

Girişin hemen sağındaki duvarda: bir dizi, sıra halinde yer altı dünyası ile ilişki kuran yer altı tanrısı kabartması bulunur. Burada görülen 12 tanrı figüründe: gömlek, kemer, kısa etek ve ucu yukarıya dönük ayakkabıları bulunur. Omuzlarında “orak” biçimli kılıç taşıyorlar. Sivri başlıklarında “boynuz” bulunması, bunların tanrı olduğunu ifade eder.

Yazılıkaya B Odası
Yazılıkaya B Odası

    

Bunun hemen karşısında: Fırtına tanrısı Teşup’un oğlu Şarumma (kralın koruyucu tanrısıdır) : Büyük Kral VI Tuthaliye sarılmış ve ona kılavuzluk eder yani yol gösterir biçimde betimlenmiştir. Ayrıca yine burada görülen bir kartuşta: hiyeroglif yazılar ile: kabartma olarak: öbür dünya, ahiret, cennet ve kralın ismi yazılıdır.

Yazılıkaya B Odası
Yazılıkaya B Odası

 

Yazılıkaya B Odası

 

Bu tasvirin hemen solunda: dikey duran bir kılıç görülüyor. Bu büyük kılıç tasvirinde: sap bölümünde “dört aslan figürü” ve en üstte “boynuzlu sivri başlık” görülür. Boynuzlu sivri başlık: tanrı ifadesidir. Bu figür: yer altı tanrısı Negral’i yani diğer ismiyle Kılıç tanrısını betimlemektedir.

Yazılıkaya B Odası
Yazılıkaya B Odası
Yazılıkaya B Odası Sunaklar
Yazılıkaya B Odası

 

Yazılıkaya B Odası

Son olarak, yine sağ bölümde, ana kaya bloğu içine oyulmuş delikler yani nişler bulunuyor. Bunlar: sunak yani adakların konulduğu yerlerdir.

Yazılı Kaya bölümündeki gezimiz bitiyor ve bu kutsal alanlardan çıkıyoruz, hemen sol bölümde yeşillikler içindeki çeşmeye uğramayı ihmal etmeyin. Yeşillikler içinde, yazının en başında belirttiğim gibi, buranın bir kompleks olduğunu kanıtlayan bir kısım yapıya ait temel kalıntılarını görebilirsiniz. Aracınızı park ettiğiniz otopark bölümünün olduğu yerden ise, gitmeden önce Hattuşaş şehrinin uzaktan manzarasını görebilirsiniz.

HATTUŞAŞ-HATTUŞA-BOĞAZKALE

Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: Hattuşaş: Anadolu kültür tarihi içinde, büyük bir imparatorluğun başkenti oluşu nedeniyle önem kazanmaktadır.

Antik kent, kenarındaki modern Boğazkale köyünün eski adından doyalı kazı alanına genellikle Boğazköy adı verilir. Charles Texier’in 1834 yılında bir ziyaretinde  sonra kamuoyunun dikkatini çeken harabeler, 19’ncu yüzyılın geri kalanında çeşitli insanlar tarafından aralıklı olarak, daha sonra 20’nci yüzyılda Alman Doğu Derneği ve Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından sistematik şekilde incelenmiştir. Kazılar halen devam ediyor. 

Boğazköy’ün topoğrafyası etkileyici ve büyüktür. Kuzey-güney ekseni, 2.1 km olan kazı alanında düz alanların yanı sıra kayalık zirveler ve dar vadiler de vardır. Ayrıca yer ciddi şekilde eğimlidir, güney uç kuzey uçtan yaklaşık 280 metre daha yukarıdadır.

MÖ 1550’den 1200’e kadar, bu duvarlarla çevrili çok büyük bir alan, kraliyete ve tanrılara hizmet etmiş, saraylar ile çok sayıda tapınağa ev sahipliği yapmıştır. Arkeoloji, Hattuşa’nın kraliyete dair ve törensel boyutunun ortaya çıkarılmasına büyük katkıda bulunmuştur. Özellikle önemli olan dört sektör vardır; duvarlar ve kapılar, Büyük Tapınak, kale ve yakınlardaki Yazılıkaya’da kayaya oyulmuş tapınak.

Esas kasaba kuzeydoğuya doğru, modern köyün yanında ve altında yer alıyordu. Bu bölgede az kazı yapılmıştır ve bugün görülecek pek bir şey yoktur. Neyse ki, Hitit tabletleri toplum hakkında canlı bir tablo çizmekte, dolayısıyla da bu eksiklik bir nebze olsun giderilebilmektedir. 

Tarihi Süreç

Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: Bölgedeki ilk yerleşim izleri: Kalkolitik (Taş) dönemine, yani MÖ 5000 yıllarına kadar iner. Bölgenin ilk yerli halkı Hattiler’dir.

Hattiler, burada bir şehir kurmuşlar ve bu şehre “Hattuş” ismini vermişlerdir. Bu ismin yani şehrin isminin anlamı “Gümüş” demektir. Bu şehir ve Hatti uygarlığı: MÖ 1700 yılında, ilk Hitit kralı Kuşşara Anitta tarafından yakılır-yıkılır. Bulunan bir Hitit belgesine göre: kral Anitta; burada yakıp yıktığı şehirle ilgili olarak; “Benden sonra gelecek kral Hattuşaş şehrini yeniden kurarsa, tanrının fırtınasıyla vurulacaktır” diye lanetlemiştir.

Ancak kralın ölümünden kısa bir süre sonra: yaklaşık MÖ. 1700’lerde, burada “Hattuşaş” adıyla yeniden bir şehir ve MÖ 1600’lerde Kral I. Hattuşili (MÖ 1665-1640) tarafından, Hitit İmparatorluğunun başkenti yapılır. Çünkü kral I. Hattuşili: Anadolu’da ilk kez, merkezi bir krallık kurmuş ve geniş bir coğrafi bölgeyi, politik ve kültürel açıdan etkisi altına alabilecek büyük bir devlet kurmayı başarmıştır.

Hititler: her ne kadar savaşçı karakterleriyle tanınsalar da, birçok bölgedeki devletleri anlaşmalar yolu ile vergi vermekle yükümlü kılmışlar ve bu bağımlı krallıklar, kendi iç işlerinde belirli bir serbestlik içinde yaşamışlardır. Yeni kurulan Hitit devletinin başkenti seçilen Hattuşaş: başlangıçta sadece 75 hektarlık bir alanı kapsıyordu.

Şehir başkent seçildikten sonra, büyük bir anıtsal yapılaşma görülür. Şehir, başkent yapıldıktan sonra: şehirde büyük bir anıtsal yapılaşma görülür. 2 kilometre genişliğindeki şehir, saray, tapınaklar ve mahalleleriyle, MÖ 13’ncü yüzyıldaki eski haline döner.

Din ve Tapınaklar

Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: Hattuşaş şehri, Hitit imparatorluğunun hem idari başkenti, hem de ülkenin dini merkeziydi. Hitit metinlerinde, Hattuşaş ülkesi “Bin Tanrılı Ülke” olarak belirtilir. Bu tanrı çokluğu: bir gelenekten kaynaklanır. Hititler, diğer ülkelerin, özellikle de yendikleri komşularının tanrılarını, kızdırıp gazaplarına uğramaktan korktukları için, armağan ve dualarla, saygılarını dile getirir ve kendi tanrıları arasına katarlardı.

Ayrıca, her şehrin koruyucu bir tanrısı vardı. İmparatorluğun çeşitli şehirlerinde tapınılan bu tanrılar için: başkent Hattuşaş şehrinde de tapınaklar bulunuyordu ve bunlardan 31 tanesi gün ışığına çıkarılmıştır. Aşağı şehirde, ülkenin en yüksek tanrıları olan Fırtına tanrısı ve Arinna’nın Güneş Tanrıçasına adanmış, “Büyük Tapınak” vardır. Hitit tapınakları: sadece tanrıların evi değil, aynı zamanda kendi toprak ve işlikleri olan ve bunları kendi personeliyle işleten kurumlardı.

Hattuşaş ve Yazılıkaya kazı çalışmaları

Kazı çalışmaları

Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: 1834 yılında arkeolog ve mimar Charles Texier: Orta Anadolu’da bir keşif gezisine çıkar. Antik yazarlardan Strabon’un sözünü ettiği Galat kavmi Trokmilerin başkenti Tavium’u ararken, 28 Temmuz’da Boğazköy’e gelir.

Texier, harabelerin ölçümlerini yapıp kent planını çıkarır, kent kapılarının ve şehir surlarının resimlerini çizer. Onu en çok heyecanlandıran şey: Yazılıkaya’daki kabartmalar olur.

Texier’in yayınladığı çizimlerden etkilenen W. Hamilton, 1836 yılında Boğazköy’e gelir. Hamilton Yazılıkaya ve Büyük Tapınağın çizimlerini yapar, o da buranın Tavium olduğunu düşünür.

20 yıl kadar sonra Afrika kaşifleri Heinrich Barth ve Andreas David Mordtmann: Boğazköy’e gelirler. Onlar da buranın Pteria olduğunu savunurlar. 1861 yılında, Boğazköy’e gelen gurup arasında yer alan Georges Perrot, Edmont Guillaume ve fotoğrafçı Jules Delbet, Yazılıkaya’nın çizimlerini yapıp fotoğraflarını çeker.

1864 yılında ise bölgeyi ziyaret eden İngiliz misyoner Henry Van Lennep çalışmalarını 1870 yılında yayınlar. Daha sonra 1882 yılında Bergama kazısını yapan Karl Humann Boğazköy’ü ziyaret eder ve Yazılıkaya’daki kabartmaların kalıbını çıkarır, kent planını çizer.

1893-1894 yıllarında Ernest Chantre, ilk sistemli kazılara başlar. Chantre, Yazılıkaya, Büyük Tapınak ve Büyükkale kazılarında, pişmiş toprak kaplar yanında Akadca yazılmış tablet parçaları bulur. Bu tabletler Asur uzmanı Hugo Winckler’in dikkatini çeker.

1906 yılında ilk bilimsel kazı çalışmalarına İstanbul Arkeoloji Müzesi adına Theodor Makridi Bey ile birlikte Hugo Winckler tarafından başlanır. İlk kazı sezonunda bulunan tabletler arasında, anlaşma taslakları ve Mısır Firavunu 2’nci Ramses ile Hitit Kralı 3’ncü Hattuşili’nin birbirlerine yazdıkları mektuplar vardır. Bundan da anlaşılır ki, burası, Hatti ülkesinin, Hitit İmparatorluğunun başkenti Hattuşaş’tır.

Bu keşif ilgili çevrelerde heyecan uyandırır ve sonraki yıl, ikinci kazı mevsimi gerçekleştirilir. Aynı yıl, kazı ile birlikte toprak üstünde gözle görülebilen bina ve şehir suru kalıntılarının ölçümü ve fotoğraflarla belgelendirilmesine de ağırlık verilir. Ayrıca 1996 yılına kadar geçerliliğini koruyan topografik plan çıkarılır.

Makridi ve Winckler: 1911-1912 yıllarında da kısa bir süre çalışırlar, ardından 1913 yılında Winckler’in ölmesi, 1’nci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nın patlak vermesi ile kazı bir süre sekteye uğrar. Bu zaman içerisinde tabletlerle ilgili çalışmalar müze depolarında devam eder.

1931 yılında, Hitit başkentinin araştırılmasında yeni bir dönem başlar. Kazı başkanı olarak Kurt Bittel atanır. Bittel o yıl, bir ay sürecek olan kazılara Büyükkale’de devam eder ve önemli sonuçlar elde eder. Kurt Bittel’in 1931 yılında başlayıp 1978 yılına kadar devam ettirdiği ve birçok önemli sonuçlar elde ettiği Boğazköy kazılarına 1978 yılından itibaren Peter Neve başkanlık eder.

1993 yılı sonuna kadar kazıları yürüten Dr Peter Neve’nin ardından, 1994-2004 yılları arasında, Dr Jurgen Seeher başkanlığında sürdürülen kazılar, 2005 yılından itibaren Doç Dr Andreas Schachner başkanlığında devam etmektedir.

Hattuşaş
Hattuşaş
Hattuşaş
Hattuşaş

 

GEZİ

Evet, Yazılı Kaya bölümünü gezdikten sonra, Tabelaları takip ederek, Huttaşa şehrinin kalıntılarının bulunduğu yere kolaylıkla gelebilirsiniz.

Öncelikle bilmeniz gerekir ki, şehir yürüyerek değil, araçlar ile geziliyor. Yani: şehrin içinde bir yol güzergahı var ve bu güzergah üzerinde, önemli yerlerde aracınızı park ederek, rahatlıkla gezebiliyorsunuz. Ama elbette önce giriş kapısından bilet almak gerekiyor.

Evet buraya giriş ücretlidir. Ancak sadece kişilere giriş ücreti alınıyor, yani araç için ayrı ücret yok, müze kart geçerli, 65 yaş üstü giriş ücreti ödenmiyor. Giriş bileti alırken, size bir de gezi güzergahını belirleyen küçük bir harita veriliyor. (gayet güzel bir uygulama)

Hattuşaş Aşağı şehir temsili surlar
Çorum Boğazkale  Hattuşaş Aşağı Şehir

 

HATTUŞA ŞEHRİNDE GÜNLÜK YAŞAM:

Hattuşa şehrinde bugüne kadar yapılan kazılar bölümünde, konut ve işlik olarak kullanıldığı anlaşılan birçok mahalle tespit edilmiştir. Bu mahalleler şehrin küçük bir bölümünü oluşturuyordu.

Bu konutlarda ele geçen buluntulara göre: şehrin ekonomik hayatında tarım ve zanaat ve ticaretin önem kazandığı düşünülür.

Ancak konutlar ve işliklerin büyük bölümü, şehir surları içinde değildi. Aşağı şehirde, Büyük Tapınağın batısında, bir konut alanı tespit edilmiştir. Yukarı şehir ve Sarıkale’nin batısında ise, vadide tek tük ev kalıntıları bulunmuştur. 

 

AŞAĞI ŞEHİR

Surlar

Evet biletinizi alıp, içeriye girdikten sonra, ilk ilginizi çeken yapı: hemen soldadır. Bu görseli anlatmadan önce, Hattuşaş şehrinin surlarından söz etmek istiyorum.

Hititler, kenti tahkim etmek için doğal topoğrafik öğeleri insan yapımı duvar ve kil rampalarla birleştirmiştir. Duvarların temelleri taştan olup birbirine bağlı, içi toprak dolu hücre veya bölgeden oluşuyordu. 

Duvarların ayırıcı niteliği olan bu kazamat plan, taştan tasarruf edilmesini sağlıyordu. Artık var olmayan üstyapılar, güneşte kurutulmuş kerpiç tuğladandı. 

Çivi yazılı bir metinde, MÖ 16’ncı yüzyıl başlarında, Hitit kralı I Hantili döneminde, Hattuşa şehrinde bir sur inşa edildiği belirtilmektedir.

Arkeolojik araştırmalarda, Büyükkale’nin aşağı kısmında bulunan poternli surun güneydoğu bölümündeki yapının, Büyükkale’nin kuzeybatı yamaçtaki silolarla olan bağlantısı, MÖ 17’nci yüzyılın sonları ya da MÖ 16’ncı yüzyılın başlarında inşa edildiğini gösterir.

Surların özellikleri:

Sur duvarları çoğu zaman, yığma toprak setler üzerine yapılmıştır. Surlar sandık duvar tekniği özelliğini taşır. Buna göre, öncelikle birbirine paralel iki duvar yapılır. Bunlar, dikey ara duvarlarla birbirine bağlanır. İki duvar arasında oluşan bölümlere, destek dolgusu olarak toprak, taş ve kerpiç artıkları doldurulur. Böylece sur kalındığı arazinin yapısına göre yer yer 3.5 metre ile 8 metre arasında değişirdi.

Zaman içinde, kentin gelişimine göre, bölümler halinde inşa edilen Hattuşa surları, MÖ 13’ncü yüzyılda 7 km uzunluğa sahipti. 

 

Sur duvarlarının özellikleri:

Taş kaideler üzerine, kerpiç tuğlalarla örülmüş üst yapı vardı. Bu üst yapıda, yükseklik 8 metreye kadar çıkabiliyordu. 

 

Surlarda bulunan kulelerin özellikleri;

Surların üzerinde, 30-40 metre aralıklarla yerleştirilmiş kuleler vardı. Ancak bu kuleler, normal duvar seviyesinden daha yüksekti. Gerek sur duvarları ve gerekse kulelerin üstü, yuvarlatılmış mazgal dişleriyle donatılmıştı. Bu siperler, kentin savunucularını, aşağıdan atılacak oklardan koruyordu. 

Sur kulelerinde, çok sayıda büyük pencere bulunuyordu. Kulelerdeki bu pencereler ve bunların olası biçimleri hakkında ayrıntılı bilgi yoktur.

Aşağı Şehirdeki Sur:

MÖ 17’nci yüzyıl sonlarında yapılan poternli sur, Aşağı şehri güvence altına almıştı. Büyükkale’nin kuzeybatı yamacına inşa edilmişti. Bununla bağlantılı silo kompleksi de, aynı döneme aittir ve Hitit döneminin ilk kapsamlı inşa programını oluşturur. 

MÖ 16’ncı yüzyılda yoğun bir yerleşime sahip olan Yukarı şehrinde, o dönemde bir sur hattı bulunduğu varsayılmaktadır. 

Hattuşaş temsili kent surları
Hitit kent surunun ayağa kaldırılması

Hitit kent surunun iki kule ve üç duvar gövdesinden oluşan 65 metrelik kısmının ayağa kaldırılması projesi 2003-2005 yılları arasında tamamlanmıştır.

Bu kısım için gerekli 64 bin fırınlanmamış kerpiç tuğla, kazılardan elde edilen Hitit kerpiçlerinin boyutları esas alınarak yalnız kerpiç toprağı, saman ve su kullanılarak, geleneksel metotlarla üretilmiştir.

Sağlamlaştırılan taş temelleri üzerine, Hitit modelleri örnek alınarak örülen duvarlar yine aynı malzemeyle sıvanmış, üst kenar mazgal dişleriyle donatılmıştır. Kazılarda bulunan kil modellerden elde edilen bilgilere göre, kuleler iki katlıydı. Tuğla, harç ve sıva için yaklaşık 2400 ton kerpiç toprağı ile yaklaşık 100 ton saman ve ortalama 1500 ton su, ayrıca dolgular ve rampalar için yaklaşık 1750 ton dolgu toprağı kullanılmıştır. Gerek duvar bedenleri ve gerekse kulelerin üstüne, su geçirmezlik özelliğinden dolayı hem Hitit döneminde, hem de halen günümüzde düz damlara serilen ve bölgede “çorak” adı verilen malzeme serilerek sıkılaştırılmıştır.

Hesaplanan iş gücüne göre: Hitit döneminde, 1000 işçi, 1 yılda şehir surlarının sadece 1 kilometrelik bölümünü yapabilmiştir. Yani 6.5 kilometrelik şehir surları, 1000 işçi tarafından, muhtemelen 7 yılda bitirilmiştir.

Böylesine anıtsal bir kerpiç yapı, dünyada ilk kez gerçek boyutlarında, yerinde, yeniden inşa edilmiştir. Oluşturulan üçüncü boyut sayesinde, Hitit mimarlığında hakim malzemenin aslında kerpiç olduğunu ve bu malzemeden yapılan binaların anıtsal boyutlara ulaşabileceğini ziyaretçilere aktarmak mümkün olmuştur.

Hattuşaş’ın 6.6 km uzunluğundaki dış surlarının ancak yüzde birinin ayağa kaldırıldığı düşünülürse, Hititli yapı ustalarının üstesinden geldiği projenin boyutlarının ne kadar olağanüstü olduğu ortaya çıkmaktadır.

Evet, burayı uzaktan görüp gezimize devam ediyoruz. (yanına gitmenize gerek yok, içine girilmiyor)

Araçla ilerlemeye devam ediyoruz.

Çorum Boğazkale  Hattuşaş Aşağı Şehir 1 Nolu Tapınak-Büyük Mabed-Depo alanları
1 Nolu Tapınak-Büyük TAPINAK-Depo alanları

Hemen önündeki otoparka aracınızı bırakabilirsiniz.

Hattuşaş Büyük Tapınak Aslanlı Küvet
Hattuşaş Büyük Tapınak Aslanlı Küvet

 

Genel özellikleri:

Aşağı şehrin tam ortasındadır. Hattuşa şehrindeki en önemli tapınaktır. Ne zaman yapıldığı bilinmiyor. Çünkü inşa yazıtı yoktur.

Ancak, MÖ 13’ncü yüzyıl ortalarında hüküm süren Büyük Kral III Hattuşili tarafından yaptırıldığı düşünülüyor.

MÖ 1200 civarında tüm şehirle birlikte yok edildi. Yapım tekniği ve iki “adyton” yani kutsal alan bulunması nedeniyle, Hitit tapınak mimarisinde önemli bir yere sahiptir. Kült odaları, birbirine paralel yerleştirilmiştir. 

Büyük tapınak, titizlikle işlenmiş büyük taş levhalarla döşeli 5-8 metre genişlikte bir sokak ve bunun gerisinde bulunan bir dizi yapı ile, şehrin geri kalanından ayrılmıştır.

Bu düzenleme, tapınağın hem İmparatorluğun dini merkezi olma konumunu, hem de ekonomik önemini vurgular. 

Hattuşaş Büyük Tapınak Aslanlı Küvet
Aslanlı Küvet:

Tapınağın hemen önünde, yekpare yani tek parça taştan oyulmuş su teknesi bulunuyor. Uzunluğu 5.5 metredir. Bu dikdörtgen küvet, iki köşesine oyulmuş aslan başlarından dolayı “Aslanlı Tekne” olarak anılmaktadır. Hattuşa sfenkslerinde olduğu gibi, bu tekne üzerinde de aslan figürünün işlenmesi, hem mimari bir donatı unsuru olarak, hem de Anadolu kültür tarihinde aslan figürü kullanımı açısından önemlidir. Kuvvet ve güç temsilcisi olarak kabul edilen aslanlar, Hititlerin özellikle anıtsal mekanlarında tasarladıkları ön avlulu girişlerde kullanılmıştır. 

Taş tekne üzerinde herhangi bir akıntı deliği yok, bu yüzden su teknesi olarak kullanıldığı kabul edilmiştir. Büyük Tapınakta karşılaşılan bu Aslanlı Tekneden sonra, yine bu alanda zemine gömülmüş bir su teknesi daha bulunmuştur. Bu su teknelerinin işlevleri kesinleşmemiştir. 

Muhtemelen: dini ritüellerde önemli rol oynamıştır. 

Şaşırtıcı bir gerçek, bu aslanların tıpkı Geç Asur aslanları gibi, beş bacaklı olmalarıdır. Günümüzde, üzerindeki taş keski izlerine göre, Roma/Bizans döneminde taş ustaları tarafından parçalanarak tahrip edilmiş ve ne yazık ki bir kısmını da alıp götürmüşlerdir. 

Tapınak yanındaki cadde:

1967-1968 yıllarında tapınağın güney kısmında yapılan kazılarda, tapınak alanının güneybatı cephesi boyunca, sert kireçtaşından büyük levhalarla döşeli, 8 metre genişliğinde bir cadde ortaya çıkarılmıştır. 

Hattuşaş Büyük Tapınak Gabro Taşı
Gabro Taşı-Yeşil Monolit TAşı:

Yeşil gabro taşının, yazılı kaynaklarda herhangi bir kayıt olmasına rağmen, kültsel bir anlam taşıdığı düşünülür. Gabro taşı: koyu zeytin yeşili renkli bir taştır. Bu taş, serpantinit veya nefrittir. (yeşim) Temini ve nakliyesi bu kadar zor olan bu taşın, sadece tapınağın en kutsal iki mekanında ve avludaki münferit bir yapıda kullanılmış olması, bu alanların özel anlam ve kutsallığını ifade eder. Evet, tapınağın avlusunda bulunan bir yapının duvarlarının taş kaidelerinde gabro taşı kullanılmıştır. Bu alan, tapınağın kireçtaşından yapılan diğer bölümlerinden ayrılır. Hitit yazılı metinlerinde sık olarak kutsal taşlardan söz edilse de, hiç birinde yeşil renkte olduğu belirtilmez.

Günümüzde yekpare yani tek parça ve büyük boyutlu bir gabro taşı bloğu, tapınağın önünde, özenle düzleştirilmiş olarak durmaktadır. Ancak bu blok, orijinal yerinde değildir. Çünkü hemen yakınındaki eşik taşından da anlaşılacağı gibi taban seviyesinin altında durmaktadır. 

Gelelim bu taş hakkındaki söylentilere: bu yeşil taş, Boğazköy yöresinde bulunan bir taş türü değildir. Bu taşın, Mısır’da bulunduğu ve Kadeş anlaşmasının ardından, II Ramses tarafından hediye olarak gönderildiği söylenir. Hatta taşın “Nefertiti Taşı” olduğu ve Kraliçe Nefertiti tarafından hediye edildiği de söylenmektedir. Taş ışığı yansıtır ve dokunan bir çok kişi, taşın garip bir enerji verdiğini söylerler. Neyse, taş günümüzde ziyaretçiler için bir dilek taşı haline gelmiş, siz de taşa dokunarak bir dilekte bulunabilirsiniz. 

Hattuşaş Büyük Tapınak giriş merdivenleri ve iki yanda muhafız kuleleri

 

Hattuşaş Büyük Tapınak, giriş holü ve avlu
Hattuşaş Büyük Tapınak avlu
Hattuşaş Büyük Tapınak
Mimari özellikleri;

Tapınağın eni 42 metre ve uzunluğu 65 metredir. Ölçüleri küçük olmasına rağmen, yapım ayrıntılarıyla diğer tapınaklardan üstündür. Özellikle, yapıda kullanılan “monolitik” taşların büyüklüğü hemen göze çarpar. Toplam kapladığı alan 2730 metre karedir. Yan binalarla birlikte, toplam alanı 14.500 metre karedir. Tapınak kompleksi, belirgin bir simetriye sahiptir. Sadece, kuzeybatı köşede, dışa taşan bir bölüm vardır. 

Teras:

Tapınak, 8 metreye kadar molozlarla yükseltilmiş bir terasın üzerindedir. Bu yüzden, bu alandaki daha eski yapı katları toprak altında kalmıştır. 

Duvarların kaideleri:

Duvarların kaidesinde, devasa kireç taşı bloklar kullanılmıştır. Bunların ağırlıkları 20 ton ve üzerindedir. Hatta en büyük blok 40 ton civarındadır. Kalker blokların uzunluğu 5 metreyi bulur. Bu büyüklükteki yapı blokları, şimdiye kadar başka bir Hitit yapısında görülmemiştir.

Devasa taş bloklar, muhtemelen Hattuşa şehrinin yaklaşık 8-10 km güneydoğusunda dağlık alandaki taş ocağından elde edilmiştir. Tabii bu durumda bu büyük taş bloklar buraya nasıl getirilmiştir sorusu akla gelir. Bu devasa blokların, bu engebeli arazi üzerinden ve muhtemelen hatta kışın donduğu bilinen “Budaközü” deresi yolu ile Hattuşa şehrine taşındığı düşünülmektedir.

Hatta bu hat üzerinde, Hattuşa şehrinde kullanın gabro taşı bloklarından koptuğu anlaşılan kırık parçalara rastlanılmıştır. Bu taş bloklar, oldukça ince işlenmiştir ve muhtemelen “demir” ile şekillendirilmiştir. Ancak Hitit döneminde, demir ender bulunur bir malzemeydi. Bunun yerine, bronzdan yapılmış çekiç ve keskiler kullanılıyordu.

Ancak bunlar da taşın işlenmesi için yeterince sert değildi. Bu yüzden Hititler, taş malzemenin işlenmesi için “diyorit” ve başka sert kayaçlardan yapılmış vurgu ve çekiç taşları kullandılar. Bu çekiç taşlarının içlerine, genellikle ince bir sap yerleştirmek için delik açtılar.

Bu yüzden hem çekici tutmak kolaylaştı, hem de aletin darbe gücü arttırıldı. Günümüzde taş blokların yüzeyinde “beyaz nokta” şeklinde çekiç izlerini görebilirsiniz.

Duvar kaidelerinin bir bölümünde, geniş gömme ayaklar var. Ancak bunlar günümüzde sadece taş kaidelerinin alt kısmında görülebilir. Ancak bu çıkıntıların, aslen kerpiçten yapılmış duvar örgüsünde de devam ettiği tahmin edilir. Bu görsel çıkıntı, büyük duvar yüzeyini, görsel olarak bölümlere ayırır. Böylece, yapıya daha anıtsal bir görünüm kazandırılır. 

 

Taş blokların birbiri üzerine yerleştirilmesi tekniği:

Blokların birbirine bağlanacak şekilde yerleştirilesi için yüzeyleri düzleştirilmiştir. Duvarların sağlamlığını arttırmak için, taş bloklar, kalın bronz dübellerle birbirine sabitleniyordu. Bunun için öncelikle ana kaya üzerinde, taş bloğun oturacağı büyüklükte bir yatak yapılırdı. 

Dübel delikleri:

Buraya matkapla dübel delikleri açıldı. Bu dübel delikleri, boru şeklinde tunç matkaplar ile, su ve kum yardımıyla taşa oyulurdu. Delme işleminde, döndürülen bir metal boru yardımıyla, taş halka biçiminde kesilirdi. Sonra ortada kalan çekirdek denen taş kütlesi kırılarak çıkarılırdı. Buna göre ahşaptan yapılmış bir düzenek içine, bronz matkap borusu yerleştirilirdi.

Bir ip yardımıyla bu boru ileri geri  döndürülürdü. Delinen noktaya kireçtaşı üstünde 3 cm çapında bir boru ile yaklaşık 10 dakika içinde 1-1.5 cm lik bir derinliğe ulaşılır.

Sonra ana kayadaki deliklere karşılık gelen noktalara, taş bloklarda, matkapla açılan deliklerin içine bronz dübeller yerleştirilir. Böylece taş bloğun ana kayaya sabitlenmesi sağlanır. 

Günümüzde bu taş kaidelerin her yerinde, ahşap veya bronz dübeller ile açılan dilekleri görebilirsiniz. Kapıların birinde ise kritik noktalarda, taşın taşa dübellendiği açıkça görülebilir. İki köşe bloğu arasında bulunan yatay bir aralıktan bakıldığında, iç kısımda dikey olarak duran ve erozyona karşı yaklaşık 3300 yıldır kaymayı önleyen bir tunç dübel görülebilir. 

Duvarlar:

Taş kaidelerin üzerinde duvarlar var. Duvarlar, tahta çerçeve ile desteklenen kerpiç tuğlalarla örülmüştür. Duvarların sıva katmanları, yer yer damarlara ayrılmıştır ve muhtemelen çoğu zaman boyalıydı. 

Evet şimdi tapınağın genel planı ve gezimize başlayalım.

Tapınağın ana giriş kapısı, güneydoğudadır. Merdivenle çıkılan giriş kapısının sağında ve solunda, küçük odacıklar vardır. Bunlar muhtemelen kapı nöbetçilerin odalarıydı. 

Kapılar ve geçitte: masif bloklardan yapılmış üç büyük eşik vardır. Kapı kanatları, ağır ve ahşaptır.

Kapıların eşik taşı üzerinde oluşturduğu dönme izleri, günümüzde de görülebilir. 

Kapı: büyük yassı taşlarla döşeli tapınak yoluna açılır. Dini bayramlarda alaylar, bu kapının içinden geçerek kutsal alanı çevreleyen avluya girerlerdi. 

Bu avluda toplanan, renkli giysili büyük kalabalıklar: bayraklar, müzik ve tütsülerin yarattığı mistik atmosferde: ilahiler söyleyerek kurban ve diğer dini törenleri yapıyorlardı.

Tapınağın diğer kapıları ise: biri güney cephesinde, biri batıda ve biri doğuda olmak üzere üç ek girişi daha vardır. Bunlar kesinlikle kutsal alana bağlı personel için ayrılmıştır. 

Anıtsal girişten hemen sonra “Avlu” var.

Avlu her zaman dikdörtgen ve tapınaklarda kült odasına yönelmiş olarak karşımıza çıkmaktadır. 

Hitit yazılı kaynaklarına göre, dini törenlerin büyük bölümü tapınak avlularında yapılırdı. Tapınağın iç avlusu: kireçtaşından devasa bloklarla döşenmiştir. Avlunun boyutları: 27 x 20 metredir. Avlunun üstü açıktır, yüksek duvarlarla çevrilmiştir. Asıl kült yerleri, avlunun karşısındadır. Avluda, halen duran su giderlerini görebilirsiniz. 

Ayrıca: avlunun doğu ve batı yanında bulunan, birbirine paralel yerleştirilmiş mekanlar var. Bu mekanlara giriş, sadece avlunun güneybatı ve güneydoğu köşelerinde bulunan birer kapıdan yapılır. 

Bağımsız bir yapı-Soldaki Yıkanma/Arınma odası;

Tapınağın taş döşeli avlusunun kuzeydoğu köşesinde, Hitit tapınaklarında yapılan törenleri konu alan tabletlerde bahsedilen “Yıkanma odası evi” kalıntıları bulunmaktadır. Bu metinlere göre, kral bir kapıdan (hilammor) geçer ve bir avlu (hilas) dan geçer ve kutsallar kutsalına girmeden önce ellerini yıkar ve burada ritüel törenleri gerçekleşir. Bazı metinlere göre ise, kral ve kraliçe burada tören giysilerini giyerlermiş.

Bu bağımsız yapının temel kısmı, yeşil gabro taşından inşa edilmiştir. 

Hitit yazılı kaynaklarında sık sık kutsal taşlardan söz edilse de hiçbir zaman bunların yeşil renkte olduğundan söz edilmez. 

Yine avlunun doğu ve batı yanlarında, birbirine paralel yerleştirilmiş mekanlar var. Bu mekan dizileri, Yazılıkaya betimlerinde de görülen tanrı dizilişlerine göre tanrılara aittir. 

Bu mekanlara giriş, sadece avlunun güneybatı ve güneydoğu köşelerinde bulunan birer kapıdan yapılır. 

Sütunlu Galeri:

Gabro taşından inşa edilmiş, sütunlu bir galeriden geçerek, tapınağın kutsal alanına ulaşılır. Kutsal alan: yapay bir teras üzerinde yükselir.

Adyton-KUTSAL ALAN:

Tapınağın en kutsal bölümü olan buraya sadece sayılı birkaç rahip, kral ve kraliçeler girebiliyordu. 

Tapınağın en kutsal bölümüdür. Kült odası yer döşemesi ahşaptır. Kapı uzun duvar üzerinde açılmıştır. Kısa kenarlardan bir tanesinde, iki pencere ve bu pencerelerin arasında duvar önünde, kült betiminin yapıldığı düşünülmektedir.

Hitit tapınaklarında, sadece kısa kenarlarda değil, uzun kenarlarda da bir yada iki pencere açıldığı düşünülecek olursa ve Büyük Tapınakta da bunun uygulandığı kabul edilecek olursa, kült betiminin oda içerisinde üç ya da dört pencereden aydınlatıldığını söylemek mümkündür.

Kült odasındaki bu bol güneş ışığı kullanımı, Ön Asya’daki diğer kültürlere uzak bir kullanım biçimidir. Ancak Hitit tapınaklarındaki gün ışığı kullanımı, Hititlerin Helenlerden önce açık havada ibadet ettiklerini kanıtlamış olmaktadır.

Mezopotamya’da pencereler evlerin avlusuna bakmaktaydı fakat Hitit tapınaklarında pencereler evin dış duvarına diğer bir deyişle manzaraya doğru açılmıştır. Büyük Tapınak kült odasında, heykele gün ışığı gelecek şekilde pencereler tasarlanmıştır. 

Buradaki büyük tapınakta 2 tane Adyton bulunuyor. Bunların arasında: hem iki mekana ve hem de girişe açılan bir geçit mekanı var. 

Burada 2 cella birbirine paralel yerleştirilmiştir. Bunun anlamı: burada tapınım gören tanrıların aynı seviyede olduklarını işaret eder. 

Hangi Tanrılar tapınım görmüştür?

Mevcut veriler, büyük tapınakta hangi tanrıların tapınım gördüğünü belirtmiyor. Muhtemelen Hitit panteonunun en önemli tanrı çifti olan Fırtına Tanrısı ile Güneş Tanrıçasına adandığı düşünülür. 

Batı Cella/ Kült odası:

1960’lı yıllarda tespit edilmiştir. Ancak Roma döneminde yoğun tahribata uğramıştır. 

Doğu Cella/Kült odası:

Kuzeydoğudaki cella odası günümüze ulaşmıştır.

Her iki yanında birer pencere vardır. Ayrıca, bir kült heykeline ait olduğu düşünülen büyük bir kaide var görülür.  Kaide: koyu gri mermer bloklarındandır. Kaidenin üst kısmında, kült heykelinin içine oturtulduğu derin bir oyuk var. Bu derin oyuk, kült heykelinin boyutları hakkında fikir verir.

Kült Heykellerinin görünümü:

Yazılı kaynaklara göre, örneğin Hatti Fırtına Tanrısı: şu şekilde tasvir edilmiştir. Gökyüzünün Fırtına Tanrısı, bir erkek heykeli, altın kakmalı, oturur durumda, sağ elinde bir topuz, sol elinde sağlık sembolü olan bir işaret tutar. Erkek biçimindeki iki dağ üzerinde ayakta durur. Gümüş kakmalı, aşağısında gümüş bir kaide …………

Yazılı kaynaklarda: kült heykellerinin: altın, gümüş, bronz, demir veya üzeri bu değerli madenlerden biriyle kaplı, ahşaptan yapıldığı tespit edilmiştir. 

Hattuşaş Büyük Tapınak Depolarda bulunan küpler
Hattuşaş Büyük Tapınak Depolarda bulunan küpler
Hattuşaş Büyük Tapınak Depolarda bulunan küpler
Hattuşaş Büyük Tapınak Depolarda bulunan küpler
Depolar

Tapınak kompleksinin kuzeybatı kanadındadır.

Büyük tapınağı: 200’e yakın depo odası çevrelerdi. Bunlarda: ayinlerde kullanılan araç ve gereçler, eşyalar, çivi yazılı tabletlerin arşivleri ve erzak muhafaza ediliyordu. Ancak: tapınağın çevresindeki büyük depo kanatlarındaki 82 oda kazıldığında: bir buluntuya rastlanmadı.

Sadece kuzeybatı bölümündeki depo odalarında: yüzlerce toprağa gömülü büyük erzak küpleri bulundu. (Bunların bir kısmı günümüzde görülmektedir.)

Pişmiş topraktan yapılmış, zemine gömülmüş, oldukça büyük çömlek kaplar vardır. En büyükleri 2000 litrelik olabilen bu küpler: tapınağa vergi olarak gönderilen erzak içinde öncelikle tahıl, fasulye, yağ ve şarap depolamakta kullanılıyordu.

Tapınağın güneybatısındaki yapı kompleksi: tapınak görevlilerinin çalıştığı bir iş evi olarak kullanılıyordu. Burada merdiven kalıntıları bulunmuştur. Muhtemelen depolarının bazılarının iki katlı olduğu düşünülür. Üst katlarda muhtemelen tapınak personelinin yaşam ve çalışma odaları vardı. 

Arşiv bölümü:;

Depo kompleksinin karşı kanadındadır. Odaların bazılarında ahşap raflara yerleştirilen, tapınağın çivi yazılı kil tabletlerinden oluşan arşiv vardı. Bu bölümdeki iki depo odasında: binlerce çivi yazılı kil tabletin bulunduğu arşiv ortaya çıkarıldı.

Bu tabletler: bu arşiv odasında, tahta raflara diziliyordu. Ancak son çıkan büyük yangında: bu kil tabletler ateşten etkilenerek tuğla haline dönüştüler ve günümüze kadar sağlam olarak geldiler.

Evet tapınaktan çıkıyoruz, hemen ön bölümde bulunan otoparkta aracımıza binip, yukarı  doğru gezimize devam ediyoruz.

Hattuşaş Aslanlı Kapı
Hattuşaş Aslanlı Kapı
Hattuşaş Aslanlı Kapı

 

Hattuşaş Aslanlı Kapı
Hattuşaş Aslanlı Kapı

YUKARI ŞEHİR

Aslanlı kapı

Güneybatıdaki bu kapı: güney surunun iki anıtsal kapısından biridir. Kentin ana giriş kapısıdır. Şehre gelen ziyaretçiler, ziyaret amaçları ne olursa olsun bu kapıdan şehre girer çıkarlardı. Aşağıdaki kaide taşının ortasında bir çukur var. Bu çukura, şehre girmeden önce, şehrin koruyucu tanrılarına “kokulu yağ” ya da “sıvı” adaklar sunuluyordu. Bu sunu taşı, Anadolu’ya gözgüdür ve Truva şehri kapılarında da görülür.

Kapı: 2 kule arasındadır. Dikdörtgen planlı kuleler: 15 x 10 metre ebatlarındadır.

Kapının dış yüzeyinde: sol kulenin üst bloklarındaki kaba işçilik, bu kapı yapısının tamamen bitirilmeden kullanıma açıldığını gösterir. Bu durum, İmparatorluğun çökmesi ve burada çalışan işçilerin işi bırakmasıyla ilişkilendirilir. Veya başkentin Kral Muwatalli tarafından, MÖ 13’ncü yüzyılın ilk 30 yılı içinde, Hattuşa’dan Tarhuntassa’ya taşınması ile de açıklanabilir. 

Buna göre, Aslanlı kapının MÖ 13’ncü yüzyıl gibi nispeten daha geç bir tarihte yapıldığı düşünülür. 

Kapı: içeriye doğru açılır. Kapının dış yüzeyindeki her iki yanda bulunan pervazlarda: ön kısımda,  2 aslan yontusu görülür. Zaten kapı ismini, bu iki aslan heykelciğinden almıştır. Açık ağızlı ve içi zamanla başka bir madde ile doldurulmuş büyük gözlü aslanların, koruyucu nitelikleri vurgulanır.

Sağ yanda görülen aslan orijinaldir. Bu aslanın başının hemen solunda, sol yandaki aslandan farklı olarak: öğlen güneş ışığı vurduğunda görülebilin hiyeroglif işaretler bulunmaktadır. Sol yanda görülen aslan orijinal değildir, orijinali Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedir. Büyük ölçüde aşınmış olmasına rağmen, aslan yelesindeki ince işçilik görülebilir. Aslan yelesindeki ince detaylar, dik tutularak kullanılan bir demir kamanın küçük darbeleriyle işlenmiştir.

Büyük taş blokların oluşturduğu pervazların bulunduğu yerde: bir iç ve bir dış kapı geçidi vardır. Kapı geçitlerinde: sıkça kullanılan sivri kemerler görülür. Bu kapı geçitlerinde: büyük ahşap kapılar bulunur. Bunların dışı bronzla kaplıdır.

Kent surlarının ve kapılarının bakımı ve korunması “hazunnu” yani “Şehir bey” ine aitti. Bu kişinin görev tanımında, her akşam kapı kanatlarına geçirilen büyük bronz bir sürgü ile kapıların mühürlenmesi vardı. Bu sürgülerin oturduğu oyuklar, günümüzde Aslanlı kapı ve Kral kapasının yan duvarlarında görülebilir.

Hattuşaş Yer kapı
Hattuşaş Yer kapı
Hattuşaş Yer kapı önden sfenksli kapıya çıkan merdivenler

 

Yer kapı-Tünel

Burası şehrin güney sınırını oluşturur. Şehrin en yüksek yerindedir. Büyükkale ile birlikte şehrin neredeyse her yerinden görülebilen tek noktadır.

Aynı zamanda, bir zamanlar üzerinde bulunan 10 metre yükseklikteki sur duvarlarıyla birlikte, kentin güneyindeki bölgelerle görsel ilişiği kesmiştir. Dolayısıyla sur içinde bulunan bir kişi, düzeni Hitit kralları tarafından belirlenen ve kontrol altında tutulan, tümüyle yapay bir kent peyzajı ile baş bara kalır.

Gerek Hitit dünyasında ve gerekse eskiçağ kültürleri arasında, benzersiz bir yere sahiptir. Hattuşa şehrini tacıdır.

Günümüzde Yer kapının güneyinde bulunan ve 1980’li yılların başında çitle çevrilerek keçilere karşı koruma altına alınmış olan küçük ormanlık alan, bir zamanlar bu bölgenin büyük bir bölümünü kaplayan ve kış şartlarına dayanıklı, geniş yapraklı ağaçlardan oluşan bir ormanı barındırıyordu.

Yığma Toprak Set:

Doğal yamaca, yığma toprak yerleştirildikten sonra tepe düzleştirilmiştir.

Hitit yapı ustaları, buradaki tepeyi yığma toprak ile yükseltmişler ve üstüne şehir surlarını oturtmuşlardır. 

Yığma toprak setin, taban genişliği 80 metre, yükseklik 30 metre ve uzunluk ise 250 metredir. Bu boyutlar, yapıya çevresindeki araziye hakim bir konum kazandırır. Kuzeyden, Hattuşa şehrine gelirken, yaklaşık 20 km den fazla bir uzaklıktan (o dönemin şartlarında yaklaşık 1-1.5 günlük bir yolculuk) görülebiliyordu. Ancak yazılı kaynaklarda, yer kapı hakkında hiçbir kayıt bulunamamıştır.

Setin yüzeyi;

Yığma toprak setin yüzeyine, duvara dik açı oluşturacak şekilde “beyaz kalker taş” döşenmiştir. Kama şeklindeki taş parçaları, toprağa çakılmış ve üstü daha sonra eğime uygun şekilde düzleştirilmiştir. Yani burası “kaldırım taşı döşeli” bir sırt görünümündedir.

Hititler, burayı Mısır’da bulunan Keops piramidinden biraz daha geniş yapmışlardır. Yapının tamamı, sivri üst kısmı olmayan, devasa bir kesik piramit görümündedir. Sivri üst kısmın yerine, toplam 8 metre yükseklikteki şehir surları vardı. Bu sur duvarlarında ise, daha yüksek 4 kule bulunuyordu.

Bu görüntü, muhtemelen son derece anıtsal bir etki yaratıyordu. Yeni yer kapının bir prestij kapısı olduğu söylenebilir.

Taş döşeli bu tepenin sağında ve solunda: 81 ya da 102 basamaklı, dar ve dik merdivenler bulunur, bu merdivenler ile, vadiden Sfenksli kapıya çıkılır.

 

Genel özelliği:

Yer kapı’nın kentin dışına bakan güney yamacına: yamacı tamamen kaplayan ve birbirine bitişik yerleştirilmiş, açık renkli kireçtaşı döşemesi vardır. Bu döşeme, yer kapıya anıtsal bir görünüm kazandırır. Kente yaklaşan ziyaretçi, ister istemez, üst kısmı kesik bir piramit izlenimi uyandıran bu döşeme, gerçekten de MÖ 14’ncü yüzyıldan itibaren artan Hitit-Mısır ilişkisi doğrultusunda, Hititlerin Giza piramitlerinden etkilenmiş olabileceğini akla getirir. 

Bu yığma setteki toprağın çoğu, surun dış kesiminden çekilmiş ve bu yüzden dış kesim çukurlaşmıştır. Bu durum: yığma sete, daha anıtsal bir görünüm verir.

Setin dış yüzü taş döşelidir ve kesik piramit görünümündedir.

Dış cephede, üzerindeki beyaz kireç taşları nedeniyle, uzaktan parlak ve ihtişamlı bir görüntü vermektedir. 

 

Ne amaçla yapılmış ve kullanılmıştır?

Bu kapının: koruma değil, gösteriş amaçlı; şehrin, devletin ve dinin gücünü ve büyüklüğünü vurgulamak için yapıldığı düşünülmektedir.

Çünkü: yapay setin üzerinde, çıkışla aynı hizada, iki yanında sfenks betimleriyle süslenmiş yaya girişleri var. Öte yandan, yer kapının dış cephesi, kireçtaşı ile döşenmiş olmasına rağmen, düşman için kolayca tırmanılır niteliktedir. 

Bir diğer olasılık: söz konusu kireçtaşı döşemenin yer kapıyı oluşturan yığma toprağın kaymasını engellemek ve yağmur sularıyla birlikte, yamaçtan aşağıya akmasını önlemektir.

Anıtsal etkinin arzu edilmekle birlikte, ikinci planda kaldığı tahmin edilmektedir. 

Sonuç olarak:

Yer kapının savunma amaçlı kullanılmama sebepleri şunlardır: 

a-Her iki yanında basamaklar bulunması.

b-Oldukça kolay tırmanılabilir taş döşeli cephesi olması.

c-Aşağı potern/tünel girişinin uzaklardan görünebilir olması.

Peki, savunma amaçlı değil, yapılma sebebi nedir? Bir olasılık: yer kapının Aşağı şehirdeki tapınaklardan başlayıp Yukarı şehre uzanan tören alayları ve diğer törenler sırasında, bir nevi sahne işlevi gördüğüdür.

Yığma setin altından geçen potern ya da yer kapının orta kısmında bulunan ve kapı kanatlarında Anadolu’ya özgü kanatlı yaratıkların betimlendiği sfenksli kapının söz konusu törenlerde işlevi bilinmiyor. Ancak, geniş olmayan sfenksli kapının, yayalar tarafından kullanıldığı tahmin ediliyor.

Dini törenler:

Yerkapı tepesi yani yapay tepe: büyük olasılıkla aşağıda toplanan kalabalık için, dini ayinlerin yapıldığı devasa bir sahne görevi görüyordu. Sfenksli kapı açılır ve muhtemelen bir rahip elindeki kült simgeleriyle görünürdü. Aşağıdaki izleyiciler bu sahneyi görmek için beklerdi.

Sfenksli kapı muhtemelen sıradan bir giriş kapısı değildi. Çünkü kapıya dışarıdan ancak yapay bir tepenin iki yanındaki iki dik ve dar merdivenle ulaşılıyordu. Ancak bu iki taraftaki dik ve dar merdivenlerde dinsel geçit töreni yapıldığı düşünülmüyor.

Çünkü elinde tanrı heykeli taşıyan birinin, bu dar ve dik basamaklarda dengesini kaybetmesi, asla düşünülemezdi. Böyle bir durum kötü bir işaret olarak yorumlanırdı. Bu heykeller tanrıları betimlemekle kalmıyor, onları temsil ediyordu. Bu yüzden dinsel törenlerde bu tür riskler alınamazdı. Peki bu merdivenler ne ve kimler için yapılmıştı.

Bu sorunun cevabı bilinmiyor. Tek bilinen, bu oldukça dik merdivenlerin, yukarı çıktıkça daraldığı ve en üst noktada sadece bir kişinin geçebileceği kadar dar olmasıdır.

Yani, sanki aşağıdaki yoğun kalabalıkların sıraya girerek, bir anda değil, tek tek olacak şekilde yukarıya çıkmalarının düzenlenmesidir.

Hattuşaş Yer kapı potern-tünel
Hattuşaş Yer kapı potern-tünel
Hattuşaş Yer kapı potern-tünel
Hattuşaş Yer kapı potern-tünel

Potern-Tünel

Sfenksli kapının altında, şehre doğrudan girişi ya da çıkışı sağlayan bir geçit vardır. Eski şehrin duvarlarının altındaki benzeyen bir potern, yapay tepenin altından geçip Yukarı şehirden vadi tabanına kadar iniyor.

Muhtemelen, yığma set yapılmadan önce yani günümüzden 4000 yıl önce inşa edilmiştir.

İnşa Tekniği:

Bu potern, yapının tümü inşa edilmeden önce yapılmıştır. Tünel kiklop türü iri taşlarla, bindirme tekniğiyle yapılmıştır. Yani, eklenen her yeni taş, alttakinden biraz daha öne çıkarılarak yerleştirilmiştir. En tepeye kilit taşı olarak, sivri bir blok yerleştirildiğinde, sivri bir tonoz oluşur. Kullanılan iri taşlar, yanlarda derin bir şekilde toprağa gömüldüğü için, bu yapı tarzı oldukça sağlamdır.

Tünelin uzunluğu 71 metredir. Yükseklik 3 ile 3.5 metre arasındadır.

Neden yapılmış, ne için kullanılmıştır?

Bu tünelin; neden yapıldığı konusunda çeşitli fikirler vardır. 

Bir varsayım: düşmanları arkadan vurmak için, gizli bir geçit olabilirdi. Tünelin çıkışı uzaktan görülebiliyordu. Bu yüzden acil çıkış kapısı olduğu düşünülemez.

Ayrıca o zamanlar ok ve yayla ancak 50-60 metrelik bir mesafede hedef alınıyordu. Savunmacıların surlardan attıkları oklar, aşağıda kendi adamlarını tehlikeye düşürebilirdi. 

Muhtemelen bu yapı yani tünel, tahkim amacı taşımıyordu. Tepe; 35 derece eğimli yani dik değildir. Usta bir savaşçı koşar adımla, çok rahat tepeye çıkabilirdi. Yanlardaki merdivenler de bunu kanıtlıyor. Derinde kaldıkları için düşmanlar görünmeden buradan yakarı çıkabilirdi.

Zaten saldırganlar biraz daha sağa ya da sola kayarak çok daha rahat tırmanabilirlerdi. Çünkü bu noktalarda, surların bulunduğu tepe daha az eğimliydi. 

Ancak en güçlü görüş: şehre saldıran düşmanı arkadan çevirmek değil, kült törenleri veya geçitleri için barış döneminde şehrin kapısı olarak kullanıldığı görüşüdür.

 

Tünelin kapısı:

Dışarıdan rahatlıkla görülebilen tünelin ağzı, o dönemde bir kapı ile örtülüyordu. Tünelin dış kısmını, kürsü şeklinde öne çıkıntılı bir kapı yapısı oluşturur. Tünel kapısı bir zamanlar iki taraflı olarak ahşap kapılarla kapatılıyordu. 

Eğer tünelden geçerseniz, şehrin çam ve meşe ormanlarıyla kaplı dış kısmına ulaşırsınız. Tünelden çıkınca, yığma tepenin bittiği sola doğru yürüyün, burada taş merdivenler var, buradan yukarı çıkıp, şehrin iç bölümüne ulaşılmaktadır.

Bu merdivenlerden çıkarken: birinci bölümde 34 basamak ve ikinci bölümde 54 basamak vardır. Merdivenler uç yani tepe noktasında daralır ve buradan tek tek geçmek gerekir. Çünkü merdivenlerden çıkarak şehre girmeyi düşünen büyük kalabalıklar, daralan merdivenler sayesinde teker teker ve kontrol edilerek şehre girebilirler.

Hattuşaş Yer kapı zemin üstü döşemesi
Hattuşaş Yer kapı zemin üstü döşemesi
Hattuşaş Yer kapı potern-tünel
Hattuşaş Yer kapı merdivenleri
Hattuşaş Yer kapı merdivenleri
Hattuşaş Yer kapı önündeki ormanlık alan
Hattuşaş Yer kapı

Sfenksli kapı

Önce Hitit sfenslerinden söz etmek gerekir.

Bunlar Mısır sfenkslerinden farklıydı. Çünkü Hitit sfenksleri, kadın şeklindeydi. İnsan başlı, kanatlı aslan bedenli bu melez yaratıklar, kutsal güçleri temsil ederdi. Bu durum nasıl anlaşılır.

Tamamen yuvarlak biçime sahip, içe dönük sfenkslerin miğferlerinde kutsallığın simgesi olan “boynuz” görülür. Sfenkslerde, aslan bedenlerinin ucunda, kedilere özgü kuyruk bulunur. Bunlar: Yukarı kentte, gülerek aşağı kenti selamlamaktadır. 

Evet: bu yığma setin üzerinden geçen surun orta bölümünde, üstte, toplam dört sfenksle korunan, görkemli bir “Sfenksli kapı” vardı. Güney uçtadır. Kentin en üst noktasıdır. 

Burası sıradan bir kapı değildir. Çünkü bu kapıya, dışarıdan sadece yapay tepenin iki yanındaki iki dik ve dar merdivenden çıkılarak ulaşılır. 

Aslanlı kapı ve Kral kapıdan farklı olarak: bu kapı, iki kulenin arasında değil, kulelerden birinin içinde yapılmıştır.

Ayrıca: kapı girişlerinin üstü, sivri kemerli değil, düzdür. Sadece: dış geçit, tahta kapılarla örtülüyordu. Her 4 kapı pervazı: sfenkslerle bezelidir.

Sfenksler:

Aslanlı kapıdan farklı olarak, burada bulunan sfenkslerden, iki tanesi hatta en canlı görünenleri şehre bakıyor, yani içe dönüktür. Bu içe dönek iki sfenks, adeta bir tapınak hissi uyandırıyor. Özel günlerde rahipler, tanrıların imgelerini taşıyarak bu kapıdan geçiyor olmalıdırlar.

Diğer iki tane sfenks ise, dışa bakıyordu. Ancak günümüzde bunlardan sadece dışa bakan bir tanesi özgün konumdadır yani günümüze ulaşmıştır. Ancak ağır hasarlıdır.

Burada bulanan halen yerindeki hariç üç sfenksten ise, sadece iki tanesi günümüze ulaşmıştır. Bunlardan bir tanesi İstanbul Arkeoloji Müzesindedir. 

Sfenksler: yangında çok hasar gördüklerinden, 1907 yılında yerlerinden sökülerek Almanya’ya götürülmüşler ve daha sonra geri getirilmiş ve halen Boğazköy Müzesinde: diğer sfenksle birlikte (ikisi birden) sergilenmektedir. (Bunların bu gidip-gelme macerasını, Boğazköy Sfenksinde anlatacağım) Günümüzde: buradaki her iki sfenks de kopyadır.

İç kapının pervazlarındaki sfenksler ise, üç boyutlu olarak betimlenmiştir, büyük kanatları ve yukarı kalkık kuyrukları görülür.

İç taraftaki kapı kilitlenmiyordu. Bu durum, buranın kutsal bir yerin girişi olabileceğini düşündürür. Dış taraftaki kapı ise, belki de sadece özel durumlarda açılıyordu. Muhtemelen özel günlerde rahipler, tanrı heykellerini taşıyarak bu kapıdan geçiyorlardı.

Sfenksli kapıdan çıktığınızda: şehrin iç bölümünde, tapınak kalıntılarını-temellerini görebilirsiniz. Burada: merkezi tapınak mahallesi bulunuyor. Bu mahallenin bulunduğu dar alanda: 28 tapınak tespit edilmiştir.

Bu tapınakların çoğunda: Hitit mimarisi özellikleri görülmektedir. Bunlar: taş temeller, üstünde kerpiç duvarlar ve ahşap hatıllı dikmelerle sağlamlaştırılmış yapılardır. Yapıların boyları ve oda dağılımları: belli bir prensibe dayanmaktadır.

Yer kapı hakkında sonuç değerlendirme:

Muhtemelen taş döşeli yer kapı sırtı, daha çok şehrin, devletin ya da dinsel inancın gücünü simgeliyordu. 

Üzerlerinde surları ve kuleleriyle, çok uzaklardan görülebilen, bu bembeyaz tepe, güneyden kente yaklaşan ziyaretçiler için, ülkenin simgesi olarak etkileyici bir manzara sergilemiş olmalıdır.

Bu devasa yapının önünde, itaatkar bir şekilde içeri kabul edilmeyi bekleyen bir prensin, kendini nasıl güçsüz hissettiği kesindir.

Tüm yapı, görsel etki yaratmaya yöneliktir. 

En güçlü görüş: Yer kapının görkemli savunma duvarları, dinsel törenlerle ilgidir. Yukarı kent tapınaklarından yola çıkan dinsel alaylar, Kral kapısından geçip, basamakları çıkarak Sfenksi kapıdan geçer, oradan Aslanlı kapıdan geçerek şehre ulaşırdı.

Hattuşaş Tapınaklar Mahallesi
Hattuşaş Tapınaklar Mahallesi
Hattuşaş Tapınaklar Mahallesi
Hattuşaş Tapınaklar Mahallesi

Evet, buranın gezisiyle ilgili birkaç not vermek istiyorum. Daha az yorgunluk için: önce aracınızı bıraktığınız yerden, tünele girmeden merdivenlerle yığma tepenin üstüne çıkın, sonra Sfenksli kapı ve şehrin manzarasını seyredin, sonra kapıdan arkaya geçin, şehrin dışının görüntüsünü görün, kireçtaşı duvarı görün ve sol yana doğru yürüyün, merdivenlerden aşağıya inin, merdivenler bitince sağ yana ilerleyin, tünele girin, tünelden çıkınca, aracınızın bulunduğu yere geleceksiniz. Bu rotanın tersini yaparsanız, bayağı yorucu oluyor.

Hattuşaş Yukarı Şehir Kral Kapı
Hattuşaş Yukarı Şehir Kral Kapı

 

Hattuşaş Yukarı şehir Kral Kapısı

Kral Kapı

Büyük sur yayının, kuzeydoğu bölümündedir. Surun güneybatısındaki aslanlı kapıya benzemektedir.

Gayet iyi korunarak, günümüze kadar gelmiştir.

Kapıda: iki kapı kulesi vardır. Kapı kuleleri yaklaşık 10 x 15 metre ölçülerindedir.

Kapı kuleleri arasında, iki yüksek sivri kemer biçimli, kapı geçidi görülür. Sivri kemerli kapı geçitlerinin yüksekliği 5 metredir.

Ancak buradaki kapa kabartma resmi, diğer kapılardan farklı olarak, şehre bakan iç tarafa yapılmıştır.

İç kapının solundaki blokta: silahlarıyla betimlenen bir savaşçı kabartması bulunur. Savaşçının boyu: miğferinin ucundan, ayak tabanına kadar 2.25 metredir.

Zengin bezemeli, kısa bir etek giymiştir. Geniş kemerinde: kabzası hilal biçimli, ucu yukarıya dönük kılıç vardır. Uzun saçları, omuz üzerinden aşağıya dökülür.

Başında: büyük yanaklı ve sorguçlu miğfer görülür. Miğferin ucundan başlayan şerit, dirseğe kadar iner. Miğferin önünde, kıvrık boynuz vardır. Bu kıvrık boynuz: “tanrı” figürüdür. Bu yüzden, burada betimlenen figürün: Hava tanrısı Teşub ile Güneş tanrıçası Hebat’ın oğlu, aynı zamanda Kral IV Tadhaliya’nın koruyucu tanrısı Şarrumma olduğu tahmin ediliyor. Kral IV Tadhaliya, burada kendi koruyucu tanrısı adına, bir anıt diktirmiş olmalıdır.

Her ne kadar ahşap kapılar kapatılsa da, bunlar koçbaşı ile kırılabiliyor veya yangın çıkarıp yakılarak imha ediliyorlardı. Bunu önlemek, kapıya hücum edecek düşmanı, kapı nöbetçileri tarafından iki taraflı kıskaca almak için: ön sur duvarının yanında, bu kapıya ulaşan yolun dışa bakan yanında bir kule vardır.

Büyük sur yayının güneydoğu kesimindedir. Gayet iyi korunarak günümüze kadar ulaşmıştır,

Bu kapıda da: iki kapı kulesi bulunmaktadır. Kapı kuleleri arasında, iki yüksek sivri kemer biçimli kapı geçidi görülüyor. Ancak, burada, kapı kabartma resmi, diğer kapılardan farklı

Kapı: iki kanatlıdır, büyük ahşap kapılarla kapatılıyordu.

Ön sur duvarının yanından ilerleyerek, bu kapıya ulaşan yolun, dışa bakan yanında da kuleli bir duvar var.

Çorum Boğazkale  Hattuşaş Yukarı Şehir 2 Nolu Hiyeriglifli Oda

2 Nolu Hiyeroglifli Oda

Güney kale yakınlarında, büyük kalker bloklarda inşa edilen, iki taş oda vardır. Bunlardan, özellikle 2 No’lu odada, günümüze kadar mükemmel olarak korunarak gelmiş kabartmalar görülür.

Girişin sol bölümündeki kabartma

Burada: Hattuşaş şehrinin bilinen en son kralı ve odayı inşa ettiren kral II. Şupiluliuma görülür. Kral: burada kısa etekli, kemerinde kılıcı, sağ elinde mızrağı, sol omuzu üzerinde yayı ile, bir savaşçı olarak gösteriliyor. Ayağının ucu sivri ve yukarı kıvrık ayakkabıları, başında tanrıların tipik başlığı (önde üç boynuzu bulunan sivri külah) vardır. Boynuzların önünde: Luvi hiyeroglifleriyle kralın unvanı ve ismi yazılıdır. Burada: kralın kendisinin tanrılaştırılarak tasvir edildiği görülür. Halbuki kral, karşı duvardaki yazıttan anlaşıldığı kadarı ile hala hayatta ve aktiftir.

Yukarı şehirde; güney kale yakınlarında, büyük kalker bloklarından inşa edilen, iki taş oda bulunmuştur.

Bunlardan, özellikle 2 No’lu odada günümüze kadar mükemmel olarak korunagelmiş kabartmalar görülmektedir.

Çorum Boğazkale  Hattuşaş Yukarı Şehir Arka Duvar
Arka duvar

Burada güneş tanrısı tasvir edilmiştir. Uzun mantolu, ucu sivri ve yukarı kalkık ayakkabılı, sol elinde güç sembolü olan kıvrık değneği görülüyor. Başı üzerinde: kanatlı güneş kursu bulunuyor. Bu nedenle: Güneş tanrısı olduğuna inanılıyor ve sağ elinde biraz değiştirilmiş, Mısır hayat sembolü olan “Anklı” tutan tanrı, hayat verici özelliktedir.

Çorum Boğazkale  Hattuşaş Yukarı Şehir Nişantaş
Çorum Boğazkale  Hattuşaş Yukarı Şehir Kral Kapı Nişantaş

 

Nişantaş

Hemen hiyeroglif odasının karşısındadır.

Burada: üzerinde büyük bir yapı bulunan kaya bloğu görülür. Kaya bloğunun üstünde: kayaya işlenmiş, temel yataklarından ve günümüze ulaşan tek tük taş bloktan: yapının duvarlarının doğrultusu görülür. Kaya bloğu üstündeki bu yanının işlevi bilinmiyor.

Burada bir yazıt vardır. Kayalık ismini: Luvi hiyerogliflerinde yazılmış bu yazıttan alıyor. Yazıt; 8.5 metre uzunluğunda ve 11 satırdan oluşmaktadır. Yazıt: kaya yüzeye işlenmiş, ancak açıkta kaldığından, günümüze kadar olan süreçte oldukça aşınmıştır. Bu yüzden, yazıtın içeriği tam olarak anlaşılmıyor. Bilinen tek şey: yazıtın Hattuşaş’ın bilinen son kralı II. Şappiluliuma’ya ait olduğudur.

Evet, araç yolu üzerinde ilerlediğimizde: karşımıza çıkan yapılar şunlardır:

Nişan taşın kuzeyinde Büyük kale-kral sarayının hemen önündeki alanda: bazı resmi binalara ait olduğu sanılan kalıntılar görülür.

Asfalt yolun batısındaki alanda: Batı yapısı vardır. Batı yapısının, sadece bodrum katına ait birkaç duvar, günümüze ulaşmıştır. Bu bodrum odalarında: 3000’den fazla “bulla” adı verilen, Hitit büyük krallarına ve memurlarına ait, kil üzerine mühür baskısı bulunmuştur. Bullalar: belge ya da malların resmileştirilmesini sağlıyordu. İp ya da deri ile bağlanıyor ve buraya konan kil topağı üzerine mühür basılıyordu. Yangın sonucu, her şey yanıp kül olmuştu. Ancak ateşte pişerek sertleşen bullalar, günümüze kadar korunarak ulaşmıştır.

Hemen Hiyeroglifli odanın karşısındadır.

Burada, üzerinde büyük bir yapı bulunan kaya bloğu görülüyor. Kaya bloğunun üzerinde: kayaya işlenmiş, temel yataklarından ve günümüze ulaşan tek-tük taş bloktan, yapının duvarlarının doğrultusu görülebilmektedir. Kaya bloğu üstündeki bu yapının işlevi bilinmiyor.

Büyük Kale-Saray

Burası: eski şehrin en yüksek yeri, şehre ve kuzeydeki ovaya tamamen hakim durumdadır. Şehrin asıl merkezi burasıdır. Buradaki en eski yerleşim izleri, Tunç Çağı’na kadar gitmektedir. Bugün görülen yapıların çoğu: MÖ 13’ncü yüzyıldaki, surun genişletilmesine paralel olarak yürütülen imar çalışmalarının ürünüdür.

Burada Hitit krallarının sarayı bulunuyordu.

Kalenin dört tarafı: sarp kayalıklarla ve surlarla çevrilidir. Burada: kraliyet ailesi yapıları vardı. Direkli galerilerle çevrili avlular, konutlar, depo binaları ve büyük bir kabul salonu olan büyük bir saray kalıntısı ortaya çıkarılmıştır. Büyükkale’ye ulaşım: bugün kullanılan modern merdivenlerin hemen altında, sağ tarafta görülen, restore edilmiş iki duvarın tuttuğu ve Nişan taş önlerinden başlayıp bu bölüme kadar uzanan rampa ile sağlanmaktaydı.

Büyük kalenin asıl önemi: Hitit ve Anadolu tarihini aydınlatan, 30 binden fazla çivi yazılı kil tabletin burada bulunmuş olmasıdır.

Boğazköy  Müzesi
Boğazköy  Müzesi Bahçesi Hitit savaşçı arabaları replikaları

 

BOĞAZKÖY MÜZESİ

Hattuşaş ve Yazılı kaya;

Boğazkale ilçe merkezinde bulunmaktadır. Ancak, müzeyi bulmak zor. Ben şahsen müzeyi ararken, biraz dolaştım ve birkaç kişiye sormak zorunda kaldım. Peki, niye yetkililer müzeye gidiş yolunu belirleyen birkaç “Tabela” koymazlar?

Müze: 12 Eylül 1966 tarihinde ziyarete açılmıştır. Burada: Hattuşaş kazılarında ortaya çıkarılan ve çevreden müzeye gelen eserlerin depo ve sergilemesi yapılmaktadır.

Hitit  dönemine ait eserlerin ağırlıklı olduğu müzede: Kalkolitik, Eski Tunç, Hitit, Frig, Roma ve Bizans dönemlerine ait eserler de sergilenmektedir.

Müzeye giriş ücreti 5 TL, ama müze kartı geçerlidir. Özellikle çalışanlar mükemmel insanlar, tertemiz bir müze, gezmenizi öneririm. Müzede, ana binanın arkasında tertemiz tuvaletler var.

Boğazköy  Müzesi Bahçesi

 

Bahçe

Müzenin bahçesinde: Roma ve Bizans dönemlerine ait, mezar taşları ve mezar stelleri bulunuyor. Yani, pek de fazla ilgi çekmeyen taş eserler var.

Boğazköy  Müzesi
Boğazköy  Müzesi Kil Tablet
Boğazköy  Müzesi Kil Tablet

Birinci Salon

Burada: kalkolitik, Eski Tunç ve Asur Ticaret kolonileri çağına ait pişmiş toprak eserlerin sergilendiği vitrinler ve bu salondan, büyük salona geçilen bölümde ise Yazılıkaya’dan getirilen Tanrıça İştar kabartması bulunmaktadır. Müzenin en önemli eseri bence budur.

Boğazköy  Müzesi Sfenks
Boğazköy  Müzesi Sfenks
Boğazköy  Müzesi Sfenks
Boğazköy  Müzesi Sfenks

 

Bunun  dışında, hemen girişte: Hattuşaş bölgesinin Sfenksli kapısından sökülerek buraya getirilen iki sfenks görülebilir. Bunlardan özellikle bir tanesi, 1907 yılından onarılmak üzere götürüldüğü Almanya’dan, geçen yıl gelmesiyle anavatanına kavuşmuş olması nedeniyle ilgi çekmektedir.

Bu sfenkslerin daha ayrıntılı hikayesini yazının sonunda bulabilirsiniz.

Boğazköy  Müzesi
Boğazköy  Müzesi
Boğazköy  Müzesi
Boğazköy  Müzesi
Boğazköy  Müzesi

İkinci salon

Hattuşaş ve Yazılı kaya;

Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: Burada, kronolojik olarak yapılan teşhir düzenlemesinde, Asur Ticaret kolonileri çağı ile eski Hitit dönemine ait büyük boy gaga ağızlı testiler ve bunların buluntu durumlarını gösteren fotoğraflar bulunmaktadır. Bu vitrinlerin devamındaki vitrinlerde ise Eski Hitit ve İmparatorluk dönemlerine ait pişmiş toprak ve taş eserler, Frig dönemine ait boyalı seramik kaplar, fibulalar, Roma dönemine ait pişmiş toprak ve cam eserler, Bizans dönemine tarihlenen kiliseye ait bronz malzemeler sergilenmektedir.

Ayrıca, müzede yer alan orta vitrinlerde, yine Hitit dönemine ait çivi yazılı tabletler, mühür, baskılı pişmiş toprak bullalar, silindir ve damga mühürler, bronz baltalar, iğneler, kalıplar ve kabartmalı seramik parçalar teşhir edilmektedir.

Müzede, benim ilgimi çeken birkaç eserden söz etmek istiyorum. Sağ bölümde: döküm kalıbı var. MÖ.3000’li yıllara ait olduğu yazılı bu döküm kalıbı ile, halka şeklinde heykelcikler üretiliyormuş.

Döküm kalıbı hakkında ayrıntılı bilgi: MÖ 3000-2000 yıllara tarihlenen döküm kalıbı: halka şeklindeki heykelciklerin üretiminde kullanılıyordu. Bu stilize dişil figürler, yüksek olasılıkla bir tanrı ya da başka bir doğaüstü varlığı temsil etmekteydi.

Çamlıbel Tarlasında yaşayan topluluğun dini yaşamlarında önemli rol oynadıkları düşünülmektedir. Halka şeklindeki figürlere, esas olarak MÖ 5 ve 4’ncü bin yıllarda, güney Balkanlarda (Bulgaristan) çoğunlukla mezarlarda rastlanmıştır. Kuzey Anadolu’da az sayıda bulunan bu figürler, iki bölge arasındaki ortak dini inanışlara dair kanıt teşkil etmektedir.

Bir diğer ilgimi çeken obje: törensel kaptır. MÖ.1945 yılına ait olduğu yazılı bu kap; Asur ticaret kolonilerine aittir. Anadolu’da çok nadir bulunan eserlerden birisidir. Yangında tahrip olmuş bir binada ele geçirilmiş. Çaydanlık formunda olan bu kabın en belirgin özelliği: içerisindeki boru sistemi sebebiyle ancak 180 derece döndürüldüğünde akıtabilmesidir.

Evet, bunların dışında pek fazla ilgi çekici olmayan bir müze. Yani, Hattuşaş gezisinden, o muhteşem güzellikleri gördükten sonra, bu müze biraz yavan mı geliyor bilmiyorum, belki de aramış olmanın, ulaşımın güç olmasının olumsuz etkisi mi demeli, bilmiyorum. Ama, gezip görmek tercihinize kalmış.

Boğazköy Sfenksi-Berlin macerası

Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: Hitit Başkenti Hattuşaş’ta ilk sistematik kazılara İstanbul Müzeleri’nden Makridi Bey ve Alman Hugo Winckler tarafından, 1906 yılında başlanmıştır.

1907 yılı kazı çalışmalarında anıtsal Yer kapı kompleksinin üzerinde açığa çıkartılan Sfenksli kapıdaki dört sfenksten biridir.

Hitit imparatorluk çağına (MÖ 13’ncü yüzyıl) tarihlenmektedir.

1917 yılında kazı çalışmalarını yürüten Alman heyeti ile varılan anlaşma gereğince diğer sfenks ile birlikte temizleme, onarım ve yayın çalışmalarının yapılabilmesi için, iade edilmek üzere Berlin’e götürülmüştür.

Onarımı tamamlanan sfenkslerden biri 1924 yılında ülkemize iade edilirken bu sfenks, Berlin Pergamon Müzesi’nde kalmıştır.

Berlin’deki Sfenksin iadesi içi 1938 yılına kadar görüşmelere devam edilmiştir. Ancak 2’nci Dünya Savaşının başlaması ve savaş sonrası Berlin Müzelerinin Doğu Almanya’da kalmasından dolayı ilişkiler kesilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu Almanya’yı 1973 yılında resmen tanımasıyla birlikte 1974 yılında Sfenksin iadesi ile ilgili görüşmeler yeniden başlamıştır.

Sfenksin ülkemize iadesi amacıyla, 1987 yılında UNESCO’ya başvurulmuş ve gündeme alınması sağlanmıştır.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Alman heyetleri arasında 18 Nisan 2011 tarihinde gerçekleştirilen toplantıda, Sfenksin ülkemize iadesi konusunda mutabakata varılmıştır.

Bunun üzerine Berlin’de Alman ve Türk heyetleri arasında 13 Mayıs 2011 tarihinde yapılan toplantıda 94 yıldır Berlin Pergamon Müzesi’nde bulunan Boğazköy Sfenksi’nin ülkemize iadesi konusunda “Mutabakat Zaptı” imzalanmıştır.

Bu mutabakat zaptı gereği sfenks, 27 Temmuz 2011 tarihinde Almanya’dan İstanbul Arkeoloji Müzesine getirilmiştir. Burada restorasyon ve konservasyon çalışmaları tamamlana Sfenks, 94 yıl önce ayrıldığı topraklarına 4 Kasım 2011 tarihinde geri dönmüştür.

Sfenks: insan (kadın) başlı, kanatlı ve aslan gövdelidir. Başında bir tür miğfer bulunmaktadır.

Çorum tanıtımı.

Sungurlu tanıtımı.

Alaca tanıtımı.