İtalya Paestum-Poseidonia

İtalya’da Napoli ve Pompei şehirlerinin altındadır. Salerno ve Amasfi sahilinin hemen güneyindedir. Salerno’nun yaklaşık 40 km güneyinde Campania’dadır.

1998 yılında, UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.

Romalılar, Paestum olarak bilirlerdi.

İyi korunmuş 4 anıt sayesinde İtalyan yarımadasındaki Yunan kentlerinin en iyi bilinenidir.

Bunlar: MÖ 6 ve 5’nci yüzyıllardan 3 tapınak ve Dalgıcın Mezarındaki figüratif resimler.

Poseidonia, Yunanlı göçmenler tarafından kurulan bir Yunan kolonisidir.

İsmini Yunan deniz tanrısından alır.

Yaklaşık MÖ 600’de, Günay İtalya’da, modern kıyı çizgisinin hemen içindeki alçak bir sırt üzerinde, daha önceki sakinlerin fazla iz bırakmadığı bir yerde kurulmuştur.

Göçmenleri buraya çeken: tatlı su ve tarıma elverişli topraklardı.

Doğal bir liman bulunmaması nedeniyle, gemiler kumsala çekiliyordu.

200 yıl boyunca kent Yunan kaldı.

Agora da bulunan bouleuterion dan da anlaşılacağı gibi, burada demokrasi gelişmişti.

MÖ 400’de, iç bölgede yaşayan İtalik halklardan Lucanianlar kenti ele geçirdi.

Piris savaşından sonra Romalılar MÖ 273’te, kasabayı kendilerine kattılar ve adını Paestum olarak değiştirdiler ve burada bir Latin kolonisi kurdular.

Kısa süre sonra kent düşüşe geçti.

MÖ 133’de inşa edilen önemli bir kuzey-güney yolu olan Via Popilia, Paestum’u es geçti ve Napoli körfezindeki ( 60 km kadar kuzeyde) kentler; deniz ticaretinin zengin merkezleri haline geldi.

Yöredeki akarsuların biriktirdiği sitler, sellere neden oldu ve sıtma yayan bataklıklar oluştu.

İmparatorluğun son dönemlerinde, nüfus azalmış ve MS 7 ile 9’ncu yüzyıllar arasında yerleşim tümüyle içerideki daha sağlıklı tepelere kaymıştı.

Orijinali Yunan olan ve kenti kuşatan 4.8 km uzunluğundaki tahkimat duvarlarında, kabaca pusulanın yönlerine göre yerleştirilmiş 4 ana kapı vardır.

Poseidonia’nın MÖ 6’ncı yüzyıldaki planı bilinmemektedir.

Ancak kentin benzer şekilde bir ızgara plana göre düzenlenmiş olduğu varsayılır.

TAPINAKLAR:

Yunan Poseidonia’nın planı Rome kentlerindekinden farklı olmalı, çünkü kuzey ve güneydeki kent kapıları ile Roma öncesinden kalma 3 büyük tapınak, Roma kent planındaki ızgaraya aykırı bir hat meydana getirmektedir.

Bu 3 tapınak: Batı Yunanistan da tercih edilen Dor düzeninde inşa ediliştir.

Yunan dünyasındaki en iyi korunmuş örneklerdir.

Yunan mimarisinin standart ilkelerine genel de uyulmuş olmakla beraber, tümü de yöresel Batı Yunan uygulamaları olarak nitelenebilecek yapım ve tasarım özellikleri gösterirler.

Tapınakların tümü de doğuya bakar.

Kentin ortasında kuzey-güney hattına dizilidir.

Bu bölgede mermer bulunmadığı için, yapılar yerel traverten (yöresel bir kireçtaşı) ve kumtaşından yapılmıştır.

HERA TAPINAĞI-I

İçlerinde en eskisidir ve MÖ 6’ncı yüzyıl ortalarına tarihlenir.

Bazı unsurları beklenenden farklıdır.

Yaklaşık: 54 x 24.5 metre boyutlarında ve dolayısıyla normalden geniş olan bu tapınağın kolonadları kısa yanlarda 9’ar, uzun yanlarda 18’er sütundan meydana gelir.

Ayrıca, Batı Yunan tarzında, zemini sundurmadan daha yüksek olan cella’nın ortasında, bilerek veya şans eseri, Sisam’daki daha eski Hera Tapınağını çağrıştırır şekilde, merkezi bir sütun sırası vardır.

Bu sütun sırası: kutsal alanı bir ihtimal bir tarafta Hera diğerinde Zeus olmak üzere, iki kült için ikiye ayırmış olabilir.

Sütunlar Yunanlıların favori mimari rötüşlarından birine sahiptir.

Dikey çizginin dışarı doğru şişirilmesi, burada neredeyse dışarı fırlaması, yani entasis.

Sütun başlığının alt yarısı, echinus, son derece alçak ve geniş profiliyle yassılmış bir mantarı andırır.

ATHENA TAPINAĞI:

İkinci büyük tapınaktır.

MÖ 500’de inşa edilmiştir.

Athena olarak teşhis edilen adak sunularına göre, Athena’ya adanmıştır.

Yaklaşık: 33 x 14.5 metrelik bu tapınağın kolonadının normal şekilde, kısa yanlarda 6’şar, uzun yarlarda 13’er sütunu, bir ön sundurması (promaos) vardır.

Kolonadın üzeride sıra dışı bir saçaklama bulunmaktadır.

Alttan yukarı doğru, alışıldık tarzda bir arşitrav, fazladan bir kumtaşı sırası, heykelsiz bir triglif ve metoplu friz ve en altında, yatay bir korniş bulunmayan, ama tepesinde vurgulanmış dışarı çıkıntı yapan eğimli kornişlere sahip bir alınlık alanı vardır.

Tapınağa girildiğinde, dış kolonadın ardına yerleştirilmiş derin sundurmanın 8 İon sütunuyla çevrelenmiş olduğu görülür.

Ön cephede, 4 ve her iki yanda 2’şer (bunların ikincileri girişlerin köşelerinde olmak üzere) sütun vardır.

Aynı binada bu şekilde Dor ve İon sütunlarının kullanılması, Atina Akropolisinden 50 yıl sonra, bu kadar çarpıcı biçimde geliştirilmiş bir bileşimin rastlanılan ilk örneğidir.

Yine, Batı Yunanistan’da yaygın olduğu şekilde sundurma sütunları ve cella’nın duvarları dış kolonadın sütunlarıyla bire bir değlidir.

Hera Tapınağı-I’den farklı olarak cella’nın içinde sütun yoktur, ama kapının iki yanındaki iki şık merdivenden belki cella ve kült heykeline tepeden bakan bir üst odaya geçiliyordu.

HERA TAPINAĞI-II

Bu tapınakların en büyüğü ve en iyi durumda olanıdır ve yaklaşık MÖ 470-460 yılları arasında inşa edilmiştir.

Kime adandığı yine sunulardan anlaşılır.

Boyutları, yaklaşık 60 x 24 metredir.

Kısa yanlarda 6’şar, uzun yanlarda 14’er olarak dizilmiş dış sütunları, yine Batı Yunanistan’a özgü bir uygulama ile taştaki kusurları örtmek ve mermeri andırmasını sağlamak adına, orijinal olarak yalancı mermerle kaplıydı.

Sundurma ve opsithodomos mevcuttur ve her birinde 2’şer sütun vardır.

Cella’daki iki sıra iç sütun, bir nef ile iki koridor yaratır.

Sütunlar tavan ve çatıyı doğrudan taşır.

Ama anlaşılan koridorların üzerindeki galeriyi taşımaz.

Dış cephe, standart Dor düzenindedir.

Metoplar veya alınlıklarda heykel yoktu.

Mimari rötuşlar arasında stilobatın kıvrımı, sütunların hafifçe yatık olması ve entasis sayılabilir ki, sonuncusu dışında bunların tümüne Batı Yunanistan’da nadiren rastlanırdı.

Ama tümü de Parthenon’da mevcut olacaktı.

MEZARLIKLAR-DALGICIN MEZARI:

Mezarlıklar Yunan dünyasında hep olduğu gibi kentin dışındaydı.

Bunların arasında özellikle çarpıcı olan yaklaşık MÖ 480’den kalma ve 1968’de Mario Napoli tarafından, kentin 1.5 km güneyindeki keşifler sırasında bulunan “Dalgıcın Mezarı” dır.

Az sayıda mezar eşyasına sahip olan bu adamın, basit gömüsü erken klasik dönemden kalma panel resimleri arasında önemli bir yere sahip olan eni iyi durumdaki figüratif resimleri olmasaydı; bu kadar dikkat çekmezdi.

Mezar, dört yan ve bir kapak olmak üzere, tümü de resimli 5 traverten levhanın, kayadaki dikdörtgen biçimli yarıklara oturtularak resimsiz bir zemine yerleştirilmesiyle yapılmıştır.

Kapağın alt yüzündeki mezara adın veren sahnede, bir platformdan bir havuza dalan genç erkek resmedilmiştir.

Dört yanda ise, bir şölende, tipik bir şölende, tipik şekilde 2’şerli halde sofalara uzanmış erkekler ile bunlara eşlik eden hizmetçi ve müzisyenler tasvir edilmiştir.

İki çift romantik açıdan meşgulken, diğerleri onları seyreder.

Kottabos (birinin bir hedefe kadehinden şarap tortuları fırlattığı bir oyun) oynamakta veya flüt ve lir çalmaktadırlar.

Sahneler gündelik yaşamın sade tasvirleri gibi görünmektedir.

Ancak cenaze bağlamı nedeniyle cenaze kutlamaları veya öbür dünyada yapıldığı tasavvur edilen faaliyetler gibi diğer anlamları da olabileceği düşünülür.

Kompozisyon ve teknik açısından, resim, derinlik sağlama çabasına girişilmeden bir zemin çizgisi üzerine oturtulması ve dış hatların içinin tek renge boyanması (gölgeleme veya ek iç ayrıntılar olmaksızın) gibi arkaik Yunan sanatında görmeyi beklenen özelliklere sahiptir.

Aydın Söke Prıyen Piriene Güllübahçe

Priyen, Aydın ili Söke ilçesi yakınlarındadır. Söke’nin Güllübahçe Mahallesi yakınlarında, Samson (Mykele) dağlarının güney yamacında kurulmuştur. Söke ilçe merkezine 15 km uzaklıkta Modern Güllübahçe köyü sınırları içindedir.

Aydın-Söke karayolundan buraya ulaşmak mümkündür. Ancak ziyaret sırasında dik ve bazen zorlayıcı merdivenler bulunduğunu bilmelisiniz.

 

ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALAR:

Prıyen şehrinin kalıntılarından, ilk olarak 18’nci yüzyılda söz edilmiştir. İngilizler 1868 yılında acele bir kazı yapmış ve bazı mermerleri Londra’ya götürmüştür. 1873 yılında Thomas ve Rayet de kazı yapmıştır. Ancak kazı Berlin Müzesi adına Human, Wiegand ve Sehrader tarafından gerçekleştirilmiştir.

Kazıdan sonra, Belediyeleri, sokakları ve evleri tamamen ortaya çıkarıldı ve dört veya beş bin nüfuslu bir Helenistik kenti görselleştirildi.

 

ŞEHRİN KONUMU:

Şehir, çaprazda büyük bir kayaya yaslanmış durumdadır. Bu kayanın üzerinde, 350 metre yükseklikte, tırmanması zor küçük bir plato vardır. Şehrin tutan platform, ovaya doğru kavisli bir şekil alır ve ötesinde ve berisinde kapıları olan 2.5 kilometrelik sur duvarlarıyla çevrilidir.

Bu platform yatay değildir. Ancak esas olarak en alçağı ovadan 30 metre, en yükseği ise 130 metre yukarıda olan 4 taraça üstündedir.

Şehrin ana kısmı, 79 ve 97 metre yüksekliğindeki ortadaki iki taraça üstündedir.

Akropolise giden yoldan kazı alanının tamamı görülebilmektedir.

Yollar birbirini, dama tahtası çizgileri gibi düzgün bir şekilde kesmektedir. Sokak genişlikleri 3.5 metreyi bulur, cadde genişlikleri ise 7 metreye kadar ulaşır.

Yine şehrin önemli özelliklerinden birisi: mitolojik açıdan zengin, antik çağların Nil’iden sonra en bilinen ikinci nehir olan Maeander deltası üzerindeki konumudur. Deltanın ardı ardına çamurlanması, muhtemelen şehrin MÖ 350’de bugünkü konumuna taşınmasına ve böylece o dönemde oldukça modern olan şehir kompleksini inşa etme fırsatı bulmasına neden olmuştur.

TARİHİ GEÇMİŞİ:

Prian, MÖ 10’ncu yüzyılda kurulmuştur.

Kuruluşu sonrasında toprakların ilk sahipleri olan Karyalılara karşı savaşılmış ve Prianlılar, Efeslilerden yardım almışlardır.

Tarihçi Strabona göre: Prian, Atinalı Nelee’nin oğlu Aepytos tarafından kurulmuştur ve daha sonra Tep’ten yeni göçmenler gelmiştir. Başka bir yerde, tarihçi Anyl, bu şehrin sakinlerinin aslen Helice’den geldiğini söyler.

Evet devam edelim:

Kuranlar bir İyonya Efes gurubuydu ve benzer koşullar altında kurulmuşlardı. O dönemde 12 kentten oluşan İyonya Konfederasyonuna bağlıydı. Bu Konfederasyon, ovaya doğru uzanan Mikale dağının burnuna Poseidon Heliconios tapınağını inşa etmiştir. İlham yoluyla kayıpları önceden haber veren kahini, resmi kurban törenlerine başkanlık ediyordu.

Bu şehir, daha sonra Lidyalılar tarafından ele geçirilmiştir.

Daha sonra, MÖ 546’da Persler tarafından şehir yağmalamış ve sakinlerini köleleştirmiştir.

MÖ 6’ncı yüzyılda, Priene, Yedi Bilgeden biri olan Bias’ın eviydi. Bias hakkında çok az şey biliniyor. Onu daha çok, kendisinden sonra yaşamış olan Efesli Herakleitos’un anlatımıyla tanıyoruz. Herakleitos onun hakkında “Aklı diğerlerinden daha büyüktür” der.

Evet, Plutarkhos’a göre bu adam: Prian Sisam ile Miletliler arasında devam eden mücadele sırasında Sisam’a elçi olarak gönderilmiştir.

Plutarkhos’a göre: Mısır kralı bu filozofa sefil bir tebaa göndermiş ve ona dilinin en kötü kısmını kesmesini söylemiştir. Filozof dilini kesmiş ve Mısır kralına geri vermiştir.

Perslere karşı İyonya isyanı sırasında Priyn 494 yılında Lade savaşına 12 gemi göndermiştir.

Priyn Peloponnesos savaşlarında da önemli bir rol oynamıştır.

Bu kentin kaderi de diğer İyonya kentlerinin kaderine benzer.

Kimi zaman İran egemenliği atında kalmış, kimi zaman da Ellas’ın kurtarmasıyla kurtulmuştur.

Perikles’in hükümdarlığı sırasında, günümüze ulaşan kayıtların bize anlattığına göre, sınırların belirlenmesi konusunda Samos ile aralarında bitmek bilmeyen çatışmalar yaşanmıştır. Bu kayıtlar antik Yunan diplomasisi ve kamuoyu için çok önemli ve ilginç belgelerdir.

Önce Lysimach, sonra Antiorhus dönemlerinde Samoslular yeniden savaşmaya başladılar.

Üçüncü yüzyılın ortalarında, savaşlar vardır. Bu kez önce Rhodoslular sonra da Mısırlılar hakemlik yaparlar. Üçüncü yüzyılın sonunda Prian Mısır’a, yüz yıl sonra da Roma’ya tabii olur.

Kısaca tüm İyonya kentleri gibi Prian da isteyerek ya da istemeyerek çeşitli egemenliklerin altına girer.

Doğal çevresinin güzelliği içinde, ticari yetkinlik ve entelektüel faaliyet göstermesine rağmen, onu fazla üzmeyen kolay bir hayat yaşadı ve sonunda öldü.

Başlangıçta bu şehir bir ticaret ve eğlence şehri ve bir limandı. Ancak daha sonra Menderes onu doldurdu. Daraa zamanında Yunan coğrafyacı ve denizci olan Seylax, o dönemde iki iskelenin var olduğunu kaydeder.

402 savaşını anlatan Thucyidide döneminde Priyen’den bahsedilmez. Muhtemelen o dönemde savaş gemileri artık buraya yanaşamıyordu. Strabon’un zamanında şehir denizden kırt stade (1 stade 120 adımdır) uzaklıktaydı. Şimdi ise 15 km uzaklıktadır.

 

KENTİN EN ÖNEMLİ ÖZELLİKLERİ:

Miletli mimar Hippodamos tarafından geliştirilen ızgara (grid) planına göre düzenlenen ilk şehirlerden biridir. Arkeologlar tarafından kazılıp yayınlanmasından sonra şehir Yunan “ideal şehri” olarak kabul edildi.

Ayrıca, demokratik, oldukça kültürlü bir orta sınıf şehrinin mimari yansıması olarak anlaşıldı.

Bu nedenle, 20’nci yüzyıl ortası şehir planlama teorisinin kentsel planlama projeleri içinde, doğrudan bir model olarak bile kullanıldı. Şehir planı, Avrupa’dan tüm Amerika kıtasına ve Doğu Asya’ya kadar şehir planlama tarihiyle ilgili her ders kitabında bulunabilir.

Her vatandaş, esasen aynı evlerin inşa edildiği, tam olarak aynı büyüklükte bir arsayı, kurayla alırdı.

Sarp bir kaya üzerine inşa edilen kent, savunma duvarları, merdivenli yollar ve kontrol edilebilir tepelerde yerleşimiyle stratejik bir avantaj sağlamıştır.

Tarihçi kaynaklara göre, dünya tarihinde ilk kanalizasyon sistemlerinden birine sahipti ve planlı kent anlayışına öncülük etmişti. Şehrin planı ve mimari yapılar nedeniyle, şehir “Anadolu’nun Pompeisi” olarak anılmaktadır.

Günümüzde British Museum’da bulunan ve Archelaos olarak adlandırılan bir kabartma (antik heykeltıraş Prieneli Archelaos tarafından yapılmıştır) , Priene’de müzik sanatlarının yüksek statüsünün bir örneğidir. Zarif figüratik kabartması, Homeros’un Apotheosis’ini (bu türden tek antik tasvir) tasvir eder ve Priene’de edebiyat ve felsefenin gördüğü büyük saygının kanıtıdır.

1895-99 yılları arasında yapılan kazılarda, kazıcılar MS 5’nci yüzyıldan itibaren Hıristiyan şapelleri ve ibadethaneleri keşfettiler. Bunların dağılımı mekânsal ayrımlardan açıkça anlaşılıyordu.

Eski pagan kült alanının yanında, putperest alanı yok etmeyen, aksine onu etkisizleştiren küçük bir Hıristiyan şapeli her zaman mevcuttu.

Eski ve yeninin bu şekilde bir arada bulunması, Athena tapınağında, tiyatroda, Mısır tanrılarının kutsal alanında, Agora’nın doğu tarafında ve doğu nekropolünde görülür.

 

ANTİK KALINTILAR:

Şehirde yapılan arkeolojik araştırmalarda eski kente ait hiçbir taş bulunamamıştır. Kazı sırasında ortaya çıkarılan binalar, Büyük İskender’in gelişinden biraz öncesine tarihlenir.

Muhtemelen şehir, Menderes’in baskın yapmaması için dağ sırtlarında, daha güvenli bir yerde yeniden inşa edilmiştir.

Bu kentin kuruluş tarihi, kabaca MÖ 4 ile 2’nci yüzyıl arasındadır ve İyonyanın Helenistik döneminin tipik bir taşra kentidir.

Şimdi gelelim antik şehir kalıntılarını gezmeye:

Tepenin yamaçlarına doğru, zikzaklı bir patikayı tırmandıktan sonra surların doğu ya da batı tarafındaki kemerli kapılardan birinden şehre gireceksiniz.

Kapının dışında sakin, düz bir yol derme-çatma evlerle çevrili hafif bir inişten aşağı doğru uzanır.

Ev adacıklarından sonra, yol yukarı doğru tırmandıkça, Stadyum ve Gymnasium’un üst tarafındaki amudik caddeler genişler ve ardından dükkanlar çoğalır.

Bronz bir aslanın ağzından su akan mermer bir çeşmeyi geçtikten sonra, güneşte parlayan mermerlerle dolu bir meydana geleceksiniz.

Burası Agora, yani halk meydanıdır.

Agoranın çevresinde kutsal kapı, halk evi, şehri koruyucusu Prytanee ve kurbanların dumanının büyük mezbalitandan yükseldiği, kıvranan ve kıvrılan şifa tanrısının kutsal yeri vardır.

DEMETER-ATHENA TAPINAĞI:

Tanrıça Athena için kentin en yüksek ve hakim kesimine yapılmıştır. Yaklaşık olarak MÖ 350-340 yılları arasına tarihlenir.

Demeter, “buğday” ı yaratan tanrı olarak bilinir.

Tapınağın önünde, Athena’nın altın ve fildişinden yapılan heykelleri bulunuyormuş.

Tapınak sunağının, günümüzde sadece bir bölümü ayakta kalmıştır.

Evet gelelim ayrıntılara:

Tapınak, şehrin yukarısında, Akropolis’in eteklerinde, doğanın kalbinde, Eleusiniennes tarafından kutsanmış tarlaların arasında, Demeter ve Kore tapınakları duvarlarla çevrili geniş avlularda yer alıyordu.

Tapınağın bir mahzeni ve uzun bir giriş kapısı vardı. İncelik, zarafet ve süslemelerinin yanı sıra sütun başı ile korniş arasında friz bulunmaması ile İyonya mimarisinin en saf ve en klasik modelini oluşturuyordu.

İskender tarafından adanmış ve mimar Pithios tarafından İyon düzeninde inşa edilmiştir. Halikarnasos Mozolesinin mimarı ve heykeltıraşı, bir sanat eleştirmeni ve mesleğin teorisyeniydi. MÖ 323’den önce tamamlandı.

Tapınağın avlusunda bir kurban çukuru ve çok özel nitelikte bir sunak vardı. Bu sunağın oyulduğu kayaların daha yukarısında eski limanın kurucusu Eponime’nin kahramanları vardı. Bunun bir heykeli de kente giriş kapısının üzerinde yer alıyordu.

 

ASKLEPİOS TAPINAĞI;

Agoranın yanında, tapınak kompleksi içindedir. Odalar ve salonlarla çevrili, şifacı ve yoksulların dostu Asklepios’un Tapınağı vardı. MÖ 2’nci yüzyıl sonlarına tarihlenir.

Bu İyonya tarzının en mükemmel örneklerinden biriydi. Küçük inantis planlı (ön tarafında sütunlarla çevrili) bir tapınaktır. Yaklaşık 8.5 x 13.5 metre ölçülerindedir. Girişi doğudan olup Agora’ya doğrudan yüzü dönük değildi. Tapınağın doğusunda bir sunak kalıntısı, güneyinde Asklepion kült heykeline ait taban parçası, kuzey yönünde de küçük bir Dor düzeniyle yapılmış sütunlu bir galeri bulunduğu anlaşılmıştır.

 

KYBELE-CİBEL TAPINAĞI:

Şehrin batısında, Batı kapısına yakın, şehrin girişinden çok uzak olmayan bir yerde, kurban çukurlarıyla birlikte Cibel tapınağının izi bulunmaktadır.

Duvarlarda Friglerin yaşlılık, toprak ve çoğalma tanrısını temsil eden, küçük bir mermer heykel bulunmuştur.

Sevgilisi Attis’in ölümüne ağıt yakarak aslanlı bir araba üzerinde ülkeyi boydan boya geçer. Müritlerinden oluşan bir alay onu takip eder, kutsal bir heyecanla kendinden geçer, bağırır ve flütler, trompetler ve bakır davullar çalarlardı.

Sonuç: ne yazık ki şehirdeki Kybele tapınağına ait mimari buluntu, yazıt veya net kazı verisi henüz belgelenmemiştir. Burası Kybele Kutsal Alanı olarak adlandırılmaktadır.

MISIR TANRILARI TAPINAĞI:

Yüksek Gymnasium’un dibinde Mısır Tanrıları İsis Osiris, Serapis, Anubis’in tapınakları vardı.

Bunlar İskenderiye’ye I. Ptolemaios tarafından ithal edilmiştir. Prialılar bunları MÖ 3’ncü yüzyıl ortalarına Samos ile olan bir anlaşmazlığı Ptoleme Philadefl’in hakemliğine sunduklarında kabul etmişlerdi.

Tapınaktaki yazıtlara göre, törenler ve kurban ritüellerini yönetecek kişinin Mısırlı bir rahip olması gerektiği ve tanrıça İsis için yapılan fenerli geçit törenlerinden söz edilmektedir.

47 x 31 metre boyutlarındadır ve geçitli bir yan kapıdan girilen büyük bir hal vardır. Çevresi duvarlarla çevrilidir. Kuzeyden tiyatro caddesi üzerinden anıtsal bir giriş kapısı bulunur.

İçeriye girildiğinde, ortada büyük bir mihrap vardır. Tapınaktan hiçbir iz kalmamıştır. Bu son ayrıntı ve konumunun sadeliği, tanrının ölümünü temsil etmek gibi mistik bir zihniyetin varlığını reddediyor gibi görünmektedir.

Mısır tanrıları ve Cibel’e tapınma: İyonyalıların dengeli zihniyeti sayesinde önemli değişikliklere uğramıştı.

Tapınağın sunağında antik Helen tarzında büyük kurbanlar yakılıyor, sokaklarda ve şehir kapılarında büyük alaylar halinde yürünüyordu.

Evet bu tapınak, Priene’nin çok tanrılı yapısında dikkate değer bir rol oynar.

Bugün, tapınağın kalıntıları arasında, propylon yani anıtsalg iriş, sütunlu galeriler ve podyum üzerinde yükselen küçük bir tapınak yapısı görülüyor.

 

AKROPOLİS:

Pergamon, Atina vb gibi diğer birçok antik kent gibi Priene’nin kuzey tarafında yükselen bir Akropolis’i vardı. Diğer antik kentlerden farklı olarak, Priene halkı Akropolis’lerine Teloneia adını vermiştir.

Preniusluların kahramanları Telon’a ithafen akra (tepe) veya Teloneia olarak adlandırdıkları Akropolis, tamamen savunma amaçlıydı ve Atina ve Pergamon’daki gibi prestijli yapılar veya konut amaçlı yapılar yoktu.

TİYATRO:

Kazılardan bu yana, Priene Tiyatrosu, Helenistik Tiyatronun standart bir örneği olarak kabul edilmektedir.

Çoğu Yunan tiyatrosu Roma döneminde kökten yeniden şekillendirilmiş olsa da Priene’deki değişiklikler nispeten küçük olmuştur.

Dolayısıyla yapı, bugün hala erken dönem Yunan tiyatrosunu veya tipik yapı yapısını benzersiz bir şekilde yansıtmaktadır.

Evet, tiyatronun 5000-6500  kişilik bir seyirci kapasitesi bulunmaktadır.

MÖ 350 yılında Helenistik dönemde yapılmıştır. Roma döneminde bazı değişikliklere uğramıştır. Yaratılan doğal eğim sayesinde akustiği oldukça güçlüdür.

Priyen tiyatrosu çok dikkat çekicidir. Meydana çıkan 8 sıra merdivenli, büyük adamlar için sıraları ve koltukları, sunağı, orkestrası, pandomim yerleri kapıları, mükemmel korunmuş Proskenion’u ve sahnesiyle antik Yunan tiyatroları arasında en iyi korunmuş olanıdır.

Ve bugüne kadar tartışılan bir konu, yani oyuncuların konuşma yeri hakkında kesin bilgiler veriyor.

Dionysos sunağından, tezahür eden tanrıyı temsil eden statü, Atina’da olduğu gibi tiyatroya bakardı. Antik çağda, tanrının bu makamı, orkestra dışında tiyatrodaki en onurlu 5 makamdan biriydi. Bu beş zarif mevki, basitçe oyulmuş ve merdivenin ilk basamaklarındaki beyaz mermer bir bankın üzerine yerleştirilmiştir.

Tiyatro binaları, şunları içeriyordu. Sahne (bir kat ve kapıları öne doğru açılan, üç odalı bir kattan oluşuyordu) ve zemin katın ön divanında 1.70 metre aralıkla 12 Dorik sütunlu bir kapı. Bu sütunlar bir kornişi tutmaktadır. Sütunlar iyi korunmuş olup, mavi ve kırmızı renklerin birçok izi hala görülebilmektedir.

Bu kapının üst kısmında, sahne zemin hizasında oyuncular konuşurdu, daha doğrusu burada nadiren konuşurlardı ya da hiç konuşmazlardı. Priyen’de, 2’nci yüzyıla kadar durum böyleydi. 2’nci yüzyıldan önce, oyuncular ve koristler orkestra arasında olduğu ve oyuncuların Proskenion’un üstüne çıkmadıkları ve sadece bazı özel oyunlarda çıktıkları kesindir.

Dört köşeli lambada, hala çizgiler görülmektedir. Bunlar sütunlar arasına yerleştirilmiş, ahşap üzerine oyulmuş süslemelerdi. Sadece 3 sütun zemin kattaki üç odanın kapısına denk gelmekteydi. Bunların üzerinde hiçbir çizgi görülmüyordu. Sadece bu üç kapı serbesttir ve her birinin iki kanadı vardır ve reçinelerin yeri henüz belli değildir.

Aktörler ve oyuncular bu üç geleneksel kapıdan girip çıkarlardı. Ayrıca: büyük devlet adamları için 5 koltuklu bir kürsü vardı. (Burası yani kürsü günümüzde görülebilir.)

Buraya Proedrie denirdi ve din adamları, devlet adamları ve kentin konukları burada otururdu. Yerden 2.70 metre yükseklikteki Proskenion’da ayakta duran bir kişiyi bu 5 koltuktan görmek mümkün değildir.

Roma döneminde Proskenion, oyunculara ihtiyaç duyulan oyunlar için kullanılacak bir forma dönüştürüldü. Büyük adamlar için ayrılan ilk sıra artık tiyatrodaki en iyi yer değildi. Bu nedenle bu sıra beşinci sıraya taşındı. Bu yeni sahne seviyesinden biraz daha yüksektir. Aynı zamanda sahnenin bölücüsü iki metre geriye çekildi ve zengin bir dekor yapıldı. Bu sayede hem oyunculara daha fazla alan sağlanmış hem de alt kısım süslenmiş oldu. Proscenium’un ayakları arasında kapıların sağ tarafı hariç, boyalı harçla sabitlenmiş, bazı kısımları hala görülebilen bir duvar bulunmaktadır.

 

AGORA:

Priene Agorası, tıpkı tüm şehir planı gibi, Klasik dönemin demokratik kent mimarisinin simgesidir. Demokratik bir şehir yönetiminin tüm yapıları, Atina’dakilerden bile daha belirgin bir şekilde, neredeyse arketipler olarak burada bulunabilir. Ancak sütunlu salonlarla çevrili meydanın kendisi bile, bir ziyaretçinin antik bir şehirdeki günlük yaşamı hayal edebilmesini kolaylaştırır.

Evet şimdi Agorayı anlatmaya başlayalım.

Agora; şehrin merkezindedir. Burası şehrin ticari ve siyasi hayatının merkezidir. Ortada, üç tarafı dükkanlarla çevrili küçük bir meydan vardır. Burası: balık, et, sebze ve benzerlerinin satıldığı Pazar yeridir.

Balıkçılar, balıklarını büyük masalar gibi taşların ve mermerlerin üzerine koyar ve arkalarına otururlar. Koyun ve sığır etlerini de mermer bir levhaya asarlardı. Bu meydanın çevresindeki dükkanlarda, bakkallar, oduncular ve kömürcüler vardı. Küçük çadırların altında, sebze ve meyvelerin arasında oturan yaşlı kadınlar görülürdü. Akropolden akan bol suyla meydan yıkanır, esnaf da bu suyu kullanırdı.

Özellikle sabahları efendiler ve köleler yiyecek almaya geldiklerinde burası çok canlı olurdu. Köle olmayan kadınlar çarşıya alışverişe gidemezdi. Bu iş kocaları tarafından yapılırdı. Köle olmayan dul kadınların alışverişini köleleri yapardı. Eğer kadının böyle bir kölesi yoksa ya da bunu kendisi için yapacak bir kölesi yoksa, o zaman çarşıya giderdi.

Pazar yerinin hemen yanında büyük bir halk meydanı olan Agora bulunuyordu. Agora’nın bir tarafından şehrin büyük caddelerinden biri geçmektedir. Uzak tarafta, doğudan görüldüğü gibi Priyade’deki Agora’nın her iki yanında, birer tane olmak üzere, 31 tane tek katlı dükkan vardı. Bunlardan biri, bir yeraltı tavernasıydı. Burada birçok kadeh, şişe ve çanak-çömlek parçası bulunmuştur.

BOULEUTERİON:

Bouleterion, Agora’nın kuzeydoğu ucunda yer alır ve polisin merkezi demokratik organına ev sahipliği yapar. Yapı, türünün en iyi korunmuş örneğidir ve özellikle Krischen (1921) tarafından perspektifli olarak yeniden inşa edilmesinden bu yana en bilinenidir. Modern algıda, tıpkı Athena Tapınağının İyon tapınağını temsil etmesi gibi, bu yapı da Yunan belediye binasını temsil eder.

Evet, burası, üç tarafı mermer merdivenli, alttaki divanda 16 basamak ve diğer iki tarafta 10 basamak bulunan, müstakil bir odadır. Dördüncü bölmenin iki kapısı ve büyük bir penceresi vardır. Divana bitişik büyük bir mermer seki ve iki seki daha vardır. Bu salonun ortasında ince oyulmuş bir mihrap vardır. Bu merdivenlerin üzerinde divanlar yükseliyordu. Tavan, Dor tarzındaki divanların dört köşeli sütunlarına dayanıyordu.

Bu salona, iki koridordan geçilerek ulaşılıyordu. Koridorlara açılan iki kapı vardı. Ve bu kapılar merdivenlere açılıyordu. Ayrıca biri alt divanda, diğeri yan divanlardan birinde olmak üzere, salonun üst katından çevredeki sokaklara çıkılabilen iki kapı daha vardı. Burası halk meclisinin toplanma yeriydi.

Sadece meclis için değil, başka amaçlar için de kullanılırdı. İçinde 540 oturma yeri bulunan basamaklarda meclis üyeleri, sıralarda ise yürütme kurulu ve yabancı şehirlerden gelen önemli konuklar otururdu. Sıralar ise sunak arasında hatip yer alıyordu. Bu sunağın önünde, her oturumun başında resmi ve olağanüstü kurbanlar kesilirdi. Çok eski zamanlardan beri her oturumun açılışında sıradan kurbanlar da kesilirdi.

 

GYMNASİON:

Priene’nin alt gymnasiumu, Tiyatro gibi, diğer şehirlerdeki benzer çok işlevli kompleksler gurubundan sıyrılır. Çünkü Helenistik form, büyük ölçüde değişmeden korunmuştur. Merkezi bir Ephebeum, iyi korunmuş bir tuvalet, birçok yan oda ve kuzeydeki kayalık yamaçtan oyulmuş, koşucular ve oturma yerleri için iyi korunmuş bir başlangıç yapısı bulunan bitişik bir stadyumdan oluşan geniş bir Prestil yapıdan oluşan kompleks, arketipik formda bir Yunan gymnasionunun bütün unsurlarını yansıtır.

Ephebeum duvarlarına (öğretmenlerin hoşgörüsüyle) kazınmış öğrenci imzaları olan zengin topos yazıtları koleksiyonu, nesiller boyunca benzersiz bir öğrenci isimleri koleksiyonunu oluşturur. Şehrin daha sonraki birçok ileri geleni, burada izlerini bırakmış olabilir.

Evet, burası gençlerin toplandığı, ders çalıştığı, fiziksel egzersizler yaptığı ve eğlendiği yerlerdi. Atina’da olduğu gibi İyonya’da da çocukların ve gençlerin yaşamı açık havada özgür bir yaşamdı. Antik Yunan’da ve özellikle İyonya’da çocuklar kapalı evlerde ya da dar sokaklarda kalamazlardı. Günde 8-10 saat boyunca bir rahibin başında Mısırca ya da Süryaniceden tercüme yaparlardı.

Sokrates, çocukların ve gençlerin yaşamını şöyle anlatır:

“Spor salonuna girdiğimizde törenin bitmek üzere olduğunu gördük. Çocuklar kemik aşık oynuyorlardı ve hepsi bahse girmişlerdi. Çoğu avluda oynuyordu. Bazıları da (hamamların soyunma odası-Apoditerium) bir köşede sepetler içinde çok sayıda kemik aşıkla ikili ve tekli oynuyorlardı. Birçok seyircinin etrafı çocuklarla çevriliydi. Onların arasında, bir gurup genç ve çocuğun ortasında, başında bir taçla Lisis vardı, gerçekten nadir ve sadece güzel olarak adlandırılmaya değil, aynı zamanda güzel ve asil olarak adlandırılmaya da layıktı. Gidip karşı tarafta sessiz bir yere oturduk ve konuşmaya başladık.”

Platon tarafından tarif edilen bu Lisis sahnesinin yeri, bugün tam olarak tespit edilmiştir. Gençlerin fiziksel egzersizler yaptığı büyük salon, Sokrates’in egzersizlere ara verildiğinde Atina gençliğini topladığı yer.

Priyenin gençlik ocağı, gymnasium sütunlarından birinin altından kapıyla açılan iki İyon sütunlu büyük bir müstakil salondur. Korint sütunları ve kemerleriyle süslü içeride, duvarın alt kısmında oturmak için bank görevi gören 7 temel taşı vardı. Yüzlerce gencin ismi, divanlara ve sütunlara kazınmıştır. Bunun sağında ve solunda gymnasium’un bir parçası olarak sayılan çeşitli salonlar vardı.

Corykeion: Büyük deri toplara vurma alıştırması yapılan bir yerdir.

Conisterion: Güreşten önce vücudu ince kumla ovma için kullanılan bir yerdir.

Elaiothesion: Güreşten önce zeytinyağı sürmek için bir yer ve başka bir açıklamaya göre, bazı sıvıları koymak için küpler için bir yerdir.

STADYUM:

Atletizm gösterileri ve büyük festivallerdeki yarışmalar, 191 metre uzunluğunda ve 20 metre genişliğinde olan, bir tarafında, tüm uzunluğu boyunca bir dizi merdiven bulunan, dar sütunlarla süslenmiş ve yağmurdan korunaklı geniş bir alana açılan stadyumda yapılırdı.

Evet şehrin stadyumu, güney sur boyunca uzanır, Aşağı gymnasium’un hemen yanındadır.  Oturma sıraları sadece bir tarafta düzenlenmiştir. Yamaçla uyumlu, at nalı planlı bir düzenleme yapılmıştır. Batı ucunda muhtemelen stadyuma girişi sağlayan bir yapısal bölüm yer alıyordu, Roma döneminde bu bölüm genişletilmiştir ve sütunlu bir girişe sahiptir.

 

BÜYÜK İSKENDER’İN EVİ:

Şehrin batı kesinindedir. Yapı olarak sıradan evlerden farklı özelliklere sahip bir yapıdır. Bu nedenle kutsal ev ya da Aleksandreion olarak geçer.

Yapı bir ibadethane/kült alanı olarak kullanılmış olabilir.

Sadece beyaz elbise giymiş kişilerin içeri girebileceğini belirten bir yazıt da bu yapıya ışık tutar.

Buranın evlerin arasında olması, buranın bir tapınak değil, gizli ve mistik tarikatlardan birinin takipçilerinin toplandığı bir yer olduğunu gösterir. Bunlar pagan dönemi sonlarında çoğalmaya başlamışlar ve Asya’da bu tür örgütlenmelerin ilk biçimleriydi.

Öte yandan: MÖ 334 yılında Büyük İskender’in Milet kuşatması sırasında bu yapıyı kullanmış olabileceği düşünülmektedir. Yapıya adandığına dair bir mermer heykel kalıntısı bulunmuştur. (mermer bir heykel başı ve çeşitli figürinler)

MÖ 130 civarında Moskhion adlı bir hayırsever tarafından yapılan tadilatla “İskender Tapınağı” olarak isimlendirildiği de kaynaklarda belirtilir.

 

BİZANS KİLİSESİ:

Kilise MS 5 ve 6’ncı yüzyıllarda inşa edilmiştir. Priene, Bizans döneminde Efes’e bağlı bir piskoposluk merkezi olarak bu kiliseyi kullanmıştır. Yapı kentin tamamen terk edildiği MS 13’ncü yüzyıla kadar hizmet vermiştir.

Kilise üç ayrı inşaat evresi geçirmiştir. İlk aşamada küçük bir yapı kurulmuş, sonrasında genişletilmiş, daha sonra ise yapısal destek için sütunlara bitişik direkler ilave edilmiştir. Bazı sütunlar, kentin stoa yapısından sökülerek yeniden kullanılmıştır, bu sütunlar bazilikanın içinde Dor düzeninde yer alıyor. Ayrıca altın ve mermer kaplamalı dekoratif paneller ve haç motifli süsleme parçaları günümüze ulaşmıştır.

 

NEKROPOL

Genellikle kentin doğu ve kuzeydoğusunda yer alır. Nekropol alanında anıt mezarlar, lahitler, mezar stelleri ve mezar odaları bulunur. Buradaki mezar yapıları, Helenistik ve Roma dönemlerine tarihlendirilir. Mezarlar, çoğunlukla zengin ailelerin ve önemli kişilerin mezarlarıdır, anıtsal yapılar ve süslemeler bulunur.

 

KONUT ALANLARI-EVLER:

Priyen’deki evler Delos’takiler kadar iyi korunmamıştır, ancak büyüklük açısından daha fazla ev ortaya çıkarılmıştır. Yaklaşık 340 ev görülebilir.

Yapım tarzı açısından, Priyen evler tamamen farklı bir modeldir ve bu tip daha önce bilinmiyordu. Bu tipin daha eski bir model olması mümkündür.

Eski evlerin pencereleri, şimdiki gibi sokağa bakmıyordu, içeride, avluya bakıyordu. Alt kat pencereleri sokağa açık değildi. Priyen evlerinin çoğu daha az işlek ya da çıkmaz sokaklardaydı. Kapılarında metal bir tokmak vardı.

Eğer ev çok işlek bir cadde üzerindeyse, sokak kapısından eve kadar uzun ve dar bir koridor vardı. Bu şekilde, “bir kadın ya da kız, sokak ortasında bırakılmaktan ve dövülen bir köle ya da cariyenin sesini duymaktan korunuyordu.”

Bu odalar avludan bir geçitle ayrılırdı ve daha önemli evlerin bazılarında bu geçit birden fazla basamak üzerine oturan bir sıra sütuna sahipti.

Böylece ev bir tarafı güneye bakacak şekilde avlunun kenarına inşa edilmiştir.

Kilerden ışık alınıyor ve bu kiler güneşin aşırı sıcaklığını dışarıda tutuyordu.

Sokrates şöyle demiştir. “Bir evin güzelliği; rahatlığı ve konforunda yatar. Eğer ev güneye bakıyorsa, kışın güneş içeri girer. Yazın ise başımızın ve çatının üzerinden geçer ve gölge yapar.”

Priyan evlerinin iç dekorasyonu çok sadedir. Dış divanlar çok güzeldir ve bölmeleri ve kabartmalarıyla Filorra Saraylarının tarzını andırır. Evlerin içleri, hiç şüphesiz tasarruf amacıyla, mermer yerine alçıyla kaplanmış ve basit, mantıklı bir tarzda boyanmıştır. Hafif girintiler ve grek süsleme adı verilen süslemeler vardı. Burada vazolar, savaş arabaları, çocuk alayları, savaşçılar, aşk sahneleri gibi.

Athena Tapınağının yakınında fülüt çalan bir sanatçının evinin duvarlarında, komik ve trajik sahneler ve sarmaşıklarla taçlandırılmış tanrı maskeleri resmedilmiştir.

Sicilya Güneydoğu bölgesi

Sicilya Güneydoğu bölgesi

Sicilya adasının güneydoğu bölümünde, turistik özellik taşıyan yerleşimler şunlardır:

a. Ragusa
b. Syracuse
c. Noto

Sicilya Güneydoğu bölgesi Ragusa

RAGUSA-RAUSA

Şehir: MÖ.2000 yıllarında ilk yerleşimi görmüşken, 1693 depreminden sonra: Barok mimari stil kullanılarak yapılan yeni binalarla yeniden inşa edilmiştir. Bunun ardından ise, çevresindeki 7 belde ile birlikte, 2002 yılında, UNESCO tarafından “Dünya Kültür Mirası Listesi” ne dahil edilerek, koruma altına alınmıştır. Evet: burayı ziyaret ederseniz söylediğim gibi, UNESCO tarafından koruma altına alınmış, muhteşem mimari yapıları görebilirsiniz.

Evet: ilginç bir şehirdir. Çünkü: dağların yamaçlarına, yüksek tepelere kurulmuştur. Dolambaçlı sokaklardan, merdivenlerden, dar yollardan ilerleyerek şehir gezilebilir ve söylediğim gibi bu geziniz sırasında, Ortaçağ döneminden kalma, Barok, Gotik ve Rönesans dönemi izlerini taşıyan mimari yapılar görebilirsiniz.

Bunun dışında, buraya giderseniz, muhteşem bir manzara da sizi bekliyor. Ama yürümeyi sevmiyorum diyorsanız, Ragusa şehrinde, turistik bir tren var. Bu tren: Ragusa Ibla çevresini dolaşıyor. Şehir girişindeki otoparkta başlayan tur, şehir merkezindeki birçok tarihi-turistik yeri gezerek dolaşır. Yürümeyi sevmeyenler için uygun olabilir.

Sicilya Güneydoğu bölgesi Ragusa

Şehir

adanın güneyinde “Monti İblei” dağlarının güney eteklerinde iki derin vadi arasında bulunan bir geniş tepe üzerinde yerleşmiştir ve 2 kısımdan oluşmaktadır.

1. Ragusa Superiore-Yukarı Ragusa
2. Ragusa İbla.

Şehrin rakımı ise: 385-635 metre arasında değişmektedir. Bu yüzden, İtalya ülkesinde, en yüksek rakımlı beşinci şehirdir. Denizden uzaklık ise, 20 km. dir. Şehirde, tarım ve turizm yanında, sanayi de bulunur. Bu yüzden, Ragusa, Sicilya adasının diğer şehirlerine nazaran daha zengindir. Sanayi yanında, Akdeniz’in en güzel mavisini burada bulmak mümkündür. Zaten: Ragusalılar, deniz kıyısını yasalarla koruma altına almışlar ve deniz kıyısında konut yapımına izin vermemişlerdir.

Şehrin diğer bir coğrafi özelliği: Avrupa kıtasının burada bittiği ve Afrika kıtasının başladığı nokta olmasıdır.

Şehirde: lezzetli “ricotto” şarapları üretilmektedir.

Sicilya Güneydoğu bölgesi Ragusa Superiore

RAGUSA SUPERİORE

Bölgenin en önemli anıtı: katedraldir.

Sicilya Güneydoğu bölgesi Ragusa Battista Katedrali

Battista Katedrali

Bu bölgenin en muhteşem anıtıdır. Buradaki ilk kilise: Ortaçağ kale duvarları altında, batı kesimde yapılmıştır. Ancak, 1693 depreminde yıkılınca, 1718-1778 yılları arasında bu yapı inşa edilmiştir. Yapının cephesi: üç portalı, oymaları ve tipik cephesiyle, Sicilya Barok tarzını simgelemektedir. Yapının kubbesi: 1783 yılında yapılmıştır ve 20’nci yüzyıla kadar bakır levhalar ile kaplıdır. Yan şapel ise, 19’ncu yüzyıl yapısıdır.

Sicilya Güneydoğu bölgesi Ragusa İbla

 

Sicilya Güneydoğu bölgesi Ragusa İbla

RAGUSA İBLA

Burası: diğer bölgeye nazaran daha yüksek bir tepe üzerinde, eski Ortaçağ döneminden kalma plana göre restore edilmiş, eski “Patro” mahallesi bölgesinde, 18’nci yüzyılda yeniden kurulmuş bir bölgedir.
Burada: Barok mimari stilin etkin olduğu, birkaç saray ve kilise bulunmaktadır.

Sicilya Güneydoğu bölgesi

Ragusa Superiore ve Ragusa Ibla arasında: bunları birbirine bağlayan dar bir sokakta bulunan “Santa Maria” kilisesi ilgi çekmektedir. Bu kilisenin orijinal Gotik şeklindeki yarısı: 1693 yılındaki depremde zarar görür ve bunun üzerine zarar gören bölüm, Barok tarzında yeniden yapılır. Yani, kilise yapısının bir kısmı Barok, diğer kısmı Gotik mimari özellik taşımaktadır. Kilisenin şapelinde ise Rönesans etkisi görülür ve içinde ise, 18’nci yüzyıl Sicilyalı ressamların resimleri görülür.

Sicilya Güneydoğu bölgesi Syracusa

SYRACUSE-SİRACUSA

Sicilya adasında bulunan tarihi şehir, Siraküza eyaletinin başkentidir. Sicilya’nın güneydoğu köşesinde, İyon denizi kıyısında, Sirakuza körfezi yanındadır.  Kıyıdan hemen açıkta, 2000 metre derinliğe sahip, dik bir yükseltide yer almaktadır.

Sikacusa şehri, 2005 yılında, UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.

Antik Yunan-Roma döneminde, Siracusa, Sicilya adasının en önemli kentiydi.

MÖ 8’nci yüzyılda Korinthoslularca kurulan kent, küçük ama savunmaya elverişli ve iki yanında doğal limanlar bulunan Ortygia (Keklik) Adasından dışarı anakaraya doğru genişlemiştir.

MÖ 6’ncı yüzyıl ortalarında, ada ile anakara yapay bir yolla birbirine bağlanmıştır.

Kent, Yunan dünyasının en büyüklerinden biri haline gelmiştir.

Klasik dönemde, 250.000 gibi sadece Atina’nınki ile karşılaştırılabilen bir nüfusa sahipti.

Siracusa’nın zenginliği tarım, kireçtaşı ocakları ve limanlardan geliyordu.

Ama kentin siyasi tarihi çalkantılıydı.

Sicilya’daki tipik olduğu üzere, ağırlık olarak yönetim şekli demokrasi yerine tiranlık olarak kaldı.

Yine başka yerlerde olduğu gibi, hükümdarın sanatsal ve mimari eserler yaratılmasında önemli bir rolü vardı.

Ancak, üç tiranı kısaca incelerken, Siracusa’nın tüm yöneticilerinin kendilerini sanat ve mimari ile yüceltme ihtiyacını hissetmedikleri görülür.

GELON:

MÖ 480’de, Himera’nın (Kuzey Sicilya) tahtından indirilmiş tiranı; Kartacalılardan yardım istedi.

Buna karşılık, Gela ve Siracusa’nın tiranı Gelon, koalisyon kuvvetlerinin başında sefere çıktı ve büyük bir zafer kazandı.

Himera’da Yunanlı olmayan Kartacalılara karşı kazanılan zafer, Yunanlıların Persleri yendiği Salamis Savaşının batıdaki karşılığı haline geldi, öyle ki, Herodotos ikisinin aynı gün gerçekleştiğini yazacaktı.

Diodoros Sikeliotes’e göre: Kartacalılar hafif ateşkes şartları sağlamayı başarmıştı.

Lehlerine mücadelesine şükranlarını sunmak için, Gelon’un karısı Damarete’ye 100 talent ağırlığında bir taç sundular.

Zaferin anısına, bu altından 10 Atrika drahmisi değerinde, olağanüstü büyük bir para birimi olan bir “dekadrahmi” sikke bastırmıştı.

Bunu onun adına “Damareteion” adı verilmiştir.

Bu sikke günümüze gelmemiştir.

Ama anma amacı, bize ulaşan çok güzel bir gümüş dekadrahmi de görülebilir.

Sikkenin turasında: dört atın çektiği bir araba, bir sürücü, yazı tarafında ise: kentin sembolü olan yöresel su perisi Arethusa’nın başı yunus balıklarıyla çevrili olarak tasvir edilmiştir.

Uzun zaman bunun da Himera’daki zaferin anısına olduğunu düşünen nümizmatlar, artık bu sikkeyi daha sonraya tarihlendirirken, kimi uzmanlar bunu MÖ 466’da titanların kovulmasıyla bağdaştırır.

Gelon’un kendisi, zaferi Dor düzeninde iki büyük tapınak ısmarlayarak kutlamıştı.

Biri Himera’da, diğeri Siracusa’da Ortygia’da.

Athena’ya adanmış olan ikincisinin boyutları: 52 x 22 metre olup, kısa yanlarında 6’şar, uzun yanlarında 14’er sütun vardı.

Yapımında yerel kireçtaşı kullanılmış, ayrıntılar mermerden yapılmıştı.

Zenginlik ifadesi ayrıntılar (günümüzde kayıptırlar) arasında altın ve fildişinden kapılar vardı.

Ayrıca, dışarıda alınlıklardan birinin zirvesine yerleştirilen Athena heykelinin, parlaması denizde uzak mesafelerden görünen, altından bir kalkanı vardı.

MS 7’nci yüzyılda tapınak; bir Hıristiyan kilisesine dönüştürülmüş ve başta sütunlar olmak üzere pek çok öğesi tasarıma dahil edilmişti.

MÖ 415-413’te Atinalılar o dönemde Sparta’nın müttefiği olan Siracusa’yı ele geçirmeye kalkıştı.

Korkunç bir felaketle sonuçlanan bu sefer Peloponnesos Savaşının sonunda Sparta’nın Atina’yı yenmesinin önünü açtı.

Kısa süre sonra, Kartacalılar Sicilya’yı işgal ettiler ve başarısız oldular.

I.DİONYSİOS:

MÖ 405’e gelindiğinde, önemli tiran I. Dionysios iktidara gelmişti.

Kentte acımasız, dışarıda saldırgan olan bu tiran;  Kartaca, Etrüksler ve Yunan kentlerine karşı savaşarak bir noktada; adanın yarısına egemen oldu ve MÖ 367’ye kadar iktidarda kaldı.

Namını heykel veya resim olsun görsel imgelerle yaymayı veya büyük dini anıtlar yaratmayı tercih etmedi. Onun yerine, şair ve yazarlara hamilik etti. Kendisi de tragedyalar yazdı.

Hatırlandığı mimari proje; askeri nitelikteydi. Siracusa’yı koruyan yeni bir tahkimatlar sistemi yaptırdı. Ortygia’nın savunmasını güçlendirdi.

Epipolac Yaylası’nı kuşatan yeni bir duvar yapıldı ve daha önce surlarla çevrili alanın; 8 katı bir alan kuşatıldı.

Uzak köşede, savunma açısından çok önemli olan Euryalus tepesi yer aldı.

Dionyssios’un burada yaptırdığı kale hakkında fazla bilgi yok, ama MÖ 4 ve 3’ncü yüzyıllardaki güçlendirmeler iyi korunmuş durumdadır.

Bu tahkimatlar arasında kuleler, anakayaya oyulmuş kuru hendekler ve askerlerin duvarlara ve düşmanların içine doldurduğu molozları temizlemek için kuru hendeklere kolayca ulaşmalarını sağlayan; yeraltı geçitlerinden oluşan gelişmiş bir kompleks de sayılabilir.

II.HİERON:

MÖ 3’ncü yüzyılda tiren II. Hieron (MÖ 271-216) egemen olmuştur.

Gerçek bir Helenistik çağ hükümdarı olduğunu kanıtlamıştır.

Helenistik doğudaki krallardan etkilenerek eşi Philistis ile birlikte kendilerini kentin sikkelerinde tasvir ettiren ilk Siracusa yöneticileri oldular.

İnşaat projeleri tam da başarılı bir hükümdardan bekleneceği gibi büyük kamusal anıtlar, bir tiyatronun baştan düzenlenmesi ile anıtsal bir sunaktan oluştu.

Tiyatro, tasarımda Yunan’dan Roma’ya geçişi sergiler, 15.000 kişi alacak şekilde genişletilen tiyatro, bir tepenin yamacı oyularak yapılmıştı ve yarım daire biçiminde oturma yerleri ile mimari açıdan karmaşık bir arka plana sahip, yakınlaştırılmış bir sahne yapısından meydana geliyordu.

Oturma yerinin ve sahne yapısının birleştirilmesi Roma tiyatrosunun ayırt edici özelliği olacak ve Romalılar tepe yamaçlarının yanı sıra düz zemin üzerine de tonozlarla inşaat yapabilme becerilerini Yunanlıları geride bırakacaklardı.

II.Hieron, tiyatronun yakınlarına yıllık Zeus Eleutherios festivalinde gerçekleştirilen 450 öküzün kurban edilme töreni için anıtsal bir sunak yaptırdı.

Bu tapınakla bağlantılı olmayıp müstakil olması açısından Pergamon’daki Zeus Sunağını hatırlatan bu sunak, devasa boyutlarıyla (198 x 23 metre) dikkat çeker.

II.Hieron, Roma ile yakın ve dostane bir ilişki geliştirmişti.

Ölümünden sonra bu ilişki bozuldu ve iki yıl süren acılı bir kuşatmadan sonra MÖ 212’de Romalılar kenti ele geçirip yağmaladılar.

Kurbanlardan biri de, dahi matematikçi ve mucit Arkhimedes’ti. (Arşimet) Aslında Arşimet, kendisine zarar verilmemesi yönündeki emirlere rağmen bir Roma askeri tarafından öldürülmüştür. Çiçero Arşimet’in mezarını ziyaret ettiğini ve mezarın üzerinde Arşimet’in en değerli matematiksel keşfini temsil etmek üzere bir küre ve bir silindir bulunduğunu anlatır.

Bu zaferle, Romalıların Güney İtalya ve Sicilya fetihlerini tamamlamış oldular ve dikkatlerini Orta Akdeniz’deki ezeli rakipleri Kartaca’ya yönettiler.

İşte Siracusa şehrinin tarihi geçmişi böyle.

Günümüzde burası küçük bir şehirdir. Şehirde, her döneme ve kültüre ait tarihi eserlere rastlanır. Yunanlı Cicero burayı “Yunan şehirlerinin en güzel yerlerinden biri olarak” nitelendirir. Ancak ada, Roma ve Bizans imparatorluklarının eline geçince, şehrin önemi yavaş yavaş azalır ve Palermo şehri, Sicilya Krallığının en önemli şehri haline gelir.

Şehirdeki “Pantalica Nekropolü”; UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.

 

Pantalica

Pantalica: Syracuse’nin 33 km. kuzeydoğusundadır.

Nekropol

Necropol, Pantalica nehri vadilerindedir ve Sicilya’ya MÖ.5000 yıllarında gelenler tarafından yapılmıştır. Nekropol: kanyonlarla çevrili bir plato üzerindedir. Anapo vadisi boyunca uzanan antik yol boyunca, 10 km. lik mesafe geçmek gerekir.
Pantalica nekropol bölgesinde, taş ocaklarında kayaya oyulmuş 5000 den fazla mezar bulunmuştur. Bu mezarların çoğu: Bizans dönemine aittir ve MÖ.7 ile MS.13’ncü yüzyıllar arasındaki döneme aittir. Nekropol: kazılmış ve çıkarılan nesneler Syracuse Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir. Bunlar arasında: iskelet kalıntıları, seramik ve Bizans dönemine ait metal ve altından oluşan bir hazine bulunmaktadır.

Tapınak

Burası, Bizans döneminde bir kilise, Arap döneminde ise cami olarak kullanılmış dini bir yapıdır.

Acradina

Burası, bir zamanlar Syracusa şehrinin merkezi olarak kullanılmıştır.
Günümüzde modern bir görünüme sahip bu bölgede çeşitli tarihi kalıntılar bulunmaktadır. Ancak, tarihi eserlerin birçoğu apartmanların altında kalmıştır. Kazılarda bulunan binlerce parça eser ise, üç bölüm halinde “Arkeoloji Müzesinde” sergilenmektedir.
Bugün, burada merkez otobüs terminali bulunmaktadır. Ayrıca: “Piazza Marconi” denilen bir meydan vardır ve şehirlilerin buluşma yeridir. Piazza Marconi meydanının sağındaki demiryolu hattı geçildikten sonra ise, batıya doğru yürürseniz, bu kez “Romano” olarak bilinen bölgedeki MÖ.1’nci yüzyıla ait Roma sitesine ulaşırsınız. Burada: dikmeli sütunlarla çevrili küçük bir tiyatro bulunur. Oditoryumun büyük bölümü de sahne arkasında, yüksek bir kaide üzerinde bir sunak olarak kalmıştır.

Epipolai

Burası, Syracuse antik kendinin kuzeyindeki en büyük ilçe olmasına rağmen, günümüzde tamamen ıssızdır ve kalker bir plato üzerinde, üçgen şeklindedir. Bu plato üzerinden ikmal yolu geçtiğinden, MÖ.400 yılında, Dionysos I tarafından, burası tahkim edilmiş ve 6 km. lik bir sur duvarı yaptırılmıştır. Kayıtlara göre, duvarın yapımında 60.000 kişi çalışmıştır.

Eurialo kalesi

1.5 hektarlık alana yayılan kale, Yunanlılar zamanından kalan en büyük tahkimat olarak dikkati çeker. Kalenin duvarları, MÖ.402-397 yılları arasında, Dionysios döneminde yapılmıştır. Daha sonraki yıllarda, kale, MÖ.3’ncü yüzyıla kadar, askeri gereksinimleri karşılamak için yenilenmiştir. MÖ.213-212 yıllarında, Siracusa şehri Romalılar tarafından kuşatıldığında, dev aynanın güneşi yansıtarak düşman filosunun yelkenlerini ateşe vermesi için Arşimet burada çalışmalar yapmıştır.

Antiquarium

Kalenin girişinde, batı bölümünde: kayalara kazılmış üç mezar bulunuyor. Onların arkasında ise, beş büyük kule tarafından korunan ana kale bulunur. Doğu kesimindeki Bizans duvarlarının arkasında ise, birkaç su kuyusu görülür. Ayrıca: birliklerin düşman tarafından tespit edilmeden geçebilmeleri için yer altı geçitleri vardır.
Buradan: Syracusa ve Porto Grande Limanlarının muhteşem görüntüsünü izlemek mümkündür.

Megara Iblea

Burası: antik “Megara Hyblaea” şehridir ve günümüzde Syracuse şehrinde Mgara-Giannalena istasyonunun 10 km. kuzeyinde, Siracusa’nın ise 21 km. kuzeyindedir.
Megara: Sicilya adasının en eski Dorian kolonilerinden birisidir. Atina yakınlarındaki Megara bölgesinden gelen göçmenler tarafından kurulmuştur. MÖ.350 yılında buraya yerleşim başlamıştır. MÖ.214 yılında, Romalı Marcellus’un bölgeyi ele geçirmesinin ardından, yerleşim sona ermiştir.
Antik şehir: 1872-1889 yıllarında Fransız arkeologlar tarafından kazılmıştır. Buradaki kazılarda elde edilen objeler: Antiqurium’da sergilenmektedir. Bunların başlıcası: iki bebek emziren bereket tanrıçası heykelidir.
Günümüzde burada: bir çevre duvarı, iki antik tapınak, rıhtım tesisatı ve iki Nekropol bulunur.

Sicilya Güneydoğu bölgesi Syracusa Old Town

OLD TOWN

Şehrin bu eski bölümünde: çekici balkonlar, dar ve dolambaçlı sokaklar ve eski evler, saraylar bulunur.

Piazza Pancali

Ponte Nuovo geçişi, buraya ulaşmayı sağlar.

Sicilya Güneydoğu bölgesi Syracusa Temple of Apollon

Temple of Apollon

Burası: 1938-1943 yılları arasında kazılmıştır. Tapınak: MÖ.570 yılında yapılmış, eski Dorik stilindedir. Oluşturucunun belirttiğine göre: Apollona ithaf edilmiştir. Daha sonraki yıllarda ise, Bizans kilisesi, İslam camisi, Norman Kilisesi ve İspanyol kışlası olarak kullanılmıştır.
İlk yapıldığı dönemden ise: yalnızca cella duvarının bazı kısımları ve bazı sütunlar kalmıştır.

Piazza Archimede

Meydanın güneyinde: 18’nci yüzyılda yapılan Palazzo Gargallo, 15’nci yüzyılda yapılan Palazzo dell’Orologio, 15’nci yüzyıldan kalma Palazzo Lanza-Bucceri ve 1928 yılında yapılan Palazzo del Banco di Sicilia bulunmaktadır. Montana Via’nın kuzeyindeki saray ise, 1398 yılından kalmadır.

Dom Santa Maria dele Colonne

Burada bulunan binalar, 17 ve 18’nci yüzyıllardan kalmadır. Bunlar arasında dikkati çekenler: 1618-1751 yılları arasında yapılan Piskoposluk sarayı, 1695-1703 yılları arasında yapılan Santa Lucai alla Badia kilisesi, 1788 yılında restore edilen Palazzo Beneventano del Bosco ve 1633 yılında yapılan Palazzo del Senato bulunmaktadır.

Sicilya Güneydoğu bölgesi Syracusa Katedrali

Syracuse Katedrali

MÖ.9’ncu yüzyılda yapılan katedral: eski tarihli bir “Siculi Tapınağı” ve MÖ.480 yılında yapılan “Athena Tapınağı” üzerine MS.640 yılında Bizanslılar tarafından inşa edilmiştir. 480 yılındaki tapınak, Kartacalılara karşı yapılan savaşta kazanılan zafer anısına yapılmıştır. MS.7’nci yüzyılda, Bakire Athena için yapılan bu tapınak, Meryem Ana’ya adanmış bir kilise haline getirilir. Böylece orta nef kaldırılır ve bütün bina tersine edilir. Eski doğu girişi kapatılır, batı tarafından giriş yapılır.

Arap döneminde cami, Norman döneminde kilise olmuş, sonra yenilenmiş ve eklemeler ile günümüze kadar gelmiştir. 1693 yılındaki depremden sonra, canlı bir Barok cephe ve mükemmel açık sütunlu bir revak inşa edilir. 1927 yılındaki restorasyonda ise, yeni eklemeler yapılır. Ancak: bu restorasyonda: 1517 yılında yapılan ahşap tavan, 12’nci yüzyıl Norman dönemi yapımı yedi küçük bronz aslan tarafından desteklenen yazı, 1659 yılı yapımı yüksek sunak ve 1653 yılı yapımı kutsal şapel muhafaza edilir.
Katedralin sağındaki şapel: St. Lucia’ya adanmıştır. Burada bulunan ve 1204 yılında Venedik’ten getirilen kutsal emanetler, yakın zaman öncesinde Venedik-San Geremia kilisesine geri götürülmüştür.

Fonte Arethusa

Syracuse Katedral meydanında, papirus sazlarla çevrili ve denize yakın bir gölet bulunmaktadır. Evet, Syracuse şehri ve çevresinde, Mısır’a özgü bir bitki türü olarak bilinen “papirüs” yetiştirilmektedir. Avrupa’nın en büyük papirüs alanı, şehirdeki bu bölgede Cianne nehri çevresindedir. Bu bitki, bir zamanlar, Mısır Firavunu Prolemy II tarafından buraya gönderilmiş ve kağıt yapımında kullanılmıştır. Günümüzde de şehirde bir “Papirüs Müzesi” bulunmaktadır.

Sicilya Güneydoğu bölgesi Syracusa Castello Maniace

Castello Maniace

Adanın en uç noktasında, güney uçtadır.
Kale: 1239 yılında yapılmış ve daha sonraki süreçte ise yenilenmiş ve değiştirilmiştir. Kalenin bulunduğu alanda, daha önce, tanrıça Hera için yapılan bir tapınak, onun üzerinde ise, özel bir konutun ve daha sonra ise Bizanslıların yaptığı duvarların bulunduğu söylenir.
Kalenin bulunduğu bölgedeki ara sokaklardan, adanın diğer sahiline çıkmak mümkündür. Sahilde uzanan cadde üzerinde yürürseniz, Porto Piccolo denilen limana ulaşırsınız. Kalenin mermer giriş kapısı civarındaki iki antik bronz koç kaybolmuş olup, bunların bir benzeri Palermo Arkeoloji Müzesindedir.

Foro İtalico

Burası ziyaretçiler için güzel bir yürüyüş yeridir ve ağaçların altında piknik yapılabilmektedir. Burada, şehir surlarının kalıntıları görülebilir.

Porta Marina

Syracuse şehrinin kuzeyindedir ve 15’nci yüzyılda yapılmıştır. Burada, bir de 1501 yılı yapımı, Santa Maria dei Miracoli kilisesi bulunuyor.

Palazzo Bellomo

Capodieci Via boyunca yürüdüğünüzde, buraya ulaşmak mümkündür. Burada, önemli bir bina bulunur ve zemindeki orijinal bina, 1250 yılı yapımıdır. Üst katta: 15’nci yüzyıl Katalan etkileri görülen, ince sütunlar ile üçlü pencereler bulunur. İç avlu, açık bir salon düzeni, açık bir merdiven bulunur.

Galleria Regionale

Palazzo Bellmo meydanındaki bu galeride: heykeller, resim ve el sanatları ile antik eserler sergilenmektedir. Zemin katta: 16’ncı yüzyıldan kalan heykeller görülür. Üst katta ise, 18’nci yüzyıldan gelen önemli eserler bulunur.

PİAZZA SANTA LUCİA

Burası; ağaçlar ve yeşilliklerle çevrili bir meydandır. Söylenenlere göre: St Lucia, hasta annesi ile beraber 17’nci yüzyılda, Syracuse koruyucu azizinin türbesine ziyarete gider ve annesinin iyileşmesi için dua eder. Bu ziyaret yeri olan sekizgen türbe, 17’nci yüzyılda yapılmıştır. Onun kuzey ucunda, aynı adı taşıyan kilise görülür. Günümüzde, türbe ziyaret edilebilmektedir ve hatta her yıl 13 ARALIK günü kutlamalar yapılır.

Sicilya Güneydoğu bölgesi Piazza Santa Lucai

Santa Lucia

Burası, 12’nci yüzyılda inşa edilmiş bir bazilikadır. 6’ncı yüzyılda St Lucia burada öldürülmüş ve bunun anısına buraya bir kilise inşa edilmiştir, ancak bazilika, bu kilisenin üzerine yapılmıştır. Eski kiliseden günümüze, batı uçtaki gotik bina kalıntıları kalmıştır.

Piazza Vittoria

Piazza Santa Lucia kuzeybatısında, geniş arkeolojik kazı alanı ve Piazza Vittoria bulunmaktadır. Burada, yani arkeolojik kazı alanında çıkarılan, Demeter adak hediyeleri, günümüzde, Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.

Sicilya Güneydoğu bölgesi Piazza Santa Lusia Santuario della Madonna dele Lacrime

Santuario della Madonna dele Lacrime

Arkeoloji Müzesinin kuzeyindedir. 76 metre yükseklikte olması amaçlanmıştır. 1953 yılında dikilen bu alçıdan heykel, Enrico Castiglioni tarafından yapılmıştır. Alçı heykelin, birkaç kez ağladığı söyleniyor.

Cyane-Zeus Tapınağı

Sicilya Güneydoğu bölgesi

Cyane

Şehir merkezinin 7 km güneybatısındadır ve tekneyle veya araçla gidilebilir. Burada: her yıl, eski Syracusans Persephone ve Cyane onuruna, bahar şenlikleri düzenlenir. Çünkü: efsaneye göre: Bahar perisi Cyane: Demeterin kızı Persophonenin, Hades tarafından kaçırılmasına engel olur ve yer altı Tanrısı tarafından bir yay haline getirilir.
Evet, burası aynı zamanda “Ciane” nehrinin kaynağıdır. Burada, vahşi papirüs yatakları bulunur.

Sicilya Güneydoğu bölgesi Zeus Tapınağı

Zeus Tapınağı

Zeus Tapınağı: Ciane nehrinin hemen güneyindedir.
Buradaki Zeus Tapınağı: MÖ.560 yılında inşa edilmiştir. Syracuse şehrindeki Apollon Tapınağına benzer. Tapınak: MÖ.480 yılında, Kartacalılar üzerinde kazanılan zaferin anısına, Olympieion Zeus için, bir şükran hediyesi olarak yaptırılmıştır.

Villa Landolina

Syracuse şehrinde kıyıda bulunmaktadır. Park alanı: MÖ.735 yılında, şehirdeki korunaklı liman alanında Yunanlılar tarafından kurulmuştur.
Bu park alanı içinde bulunanlar:

Museo Archeologico Regionale Paolo Orsi

Müze: Villa Teocrito parkı içindedir. Giriş ücretlidir, yetişkin 4 Euro.
Palermo şehrindekinden sonra adada bulunan ikinci en önemli arkeoloji müzesidir. Müzenin koleksiyonlarında: erken Hıristiyanlık ve Bizans dönemi eserleri bulunur. Müzenin üst katında: Yunan, Roma ve Erken Hıristiyanlık dönemi objeleri sergileniyor. Buranın en önemli eserleri: Augustus ve Adelphia lahitleridir.
Müze binası: Franco Minnisi tarafından tasarlanmış olup, tuğla ve cam yapıdır. 1988 yılında ziyarete açılmıştır.

İngiliz Mezarlığı

Çevre duvarının arkasında, müze girişinin önündeki patika çıkıldığında, mezarlık görülür.
Burada: Napolyon’a karşı yapılan savaşta ölen İngiliz denizci askerleri bulunmaktadır. Ayrıca: yine burada, 1835 yılında Kont Landolina’nın konuğu iken ölen August Von Platen adını taşıyan bir Alman şairin mezarı ve bir büstü bulunmaktadır.

Sicilya Güneydoğu bölgesi Arethusa kaynağı

Arethusa kaynağı

Parkın güneyinde, yarımada üzerinde tatlı su kaynağıdır. Zaten, bölgenin ilk yerleşimcilerinin burayı tercih etmesinin en büyük sebebinin, bu tatlı su kaynağı olduğu söylenir. Su kaynağının çevresinde, vahşi Papirus bitkileri görülür.

Arkeoloji Alanı

Bu arkeoloji alanı: parkın hemen yakınında, MÖ.360-315 yılları arasında inşa edilmiştir.

 

Catacombe San Giovanni Evangelista

Burası: Roma döneminde ilk Hıristiyanların gömüldüğü, yer altı galerileriyle birbirine bağlanmış, yüzlerce odadan oluşan bir mezar alanıdır. Bunlar: Acradina kenar boşlukları boyunca, Neopolis içine yerleştirilmişlerdir.

Santuario Madonna dele Lacrime

Parkın hemen karşısında, şehrin her yerinden görülen konumda bulunan bu kilise: koni şeklinde ilginç bir tasarıma sahiptir. 1953 yılında Meryem Ananın Heykelinin gözünden aktığı söylenen yaşların anısına; 1966-1994 yılları arasında burada inşa edilmiştir.

Sicilya Güneydoğu bölgesi Roma Gymnasium

Roma Gymnasium

Muhtemelen MS.1’nci yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiştir. Bu anıtsal kompleks, çeşitli yapılardan oluşur. Sunak önünde tapınak kalıntıları ve bir tiyatro görülür.

NEOPOLİS BÖLGESİ

Burası da önemli tarihi eserlerle doludur. Burada: tarihi eserleri sit alanı içine almak için bir park oluşturulmuştur.

Parco Archeologica della Neopolis

1955 yılında oluşturulan park alanına ulaşmak için, hafif meyilli olan “Viale Paradiso” caddesini takip etmeniz gerekir. Parka girince, bilet gişesinden sonra: iki yolla karşılaşıyorsunuz. Aşağıya giden yolu takip ettiğinizde: bir bölgeye ulaşıyorsunuz.

Latomie del Paradiso

Burada: taş ocakları bulunuyor. Bu bölgedeki taş ocaklarından çıkarılan taşlar, yüzyıllar boyunca şehirdeki tarihi eserlerin yapımında kullanılmıştır. Ayrıca: yine bu bölgede bulunan karanlık ve nemli mağaralar, bazı tarihi dönemlerde hapishane olarak kullanılmışlardır.

Sicilya Güneydoğu bölgesi Orecchio di Dioniso

Orecchio di Dioniso

Bu mağara: en ilgi çekici mağaradır. Mağaranın girişi, 66 metre uzunluğunda, 23 metre yüksekliğinde, bir kulak şeklindedir. Söylenenlere göre: Şarap tanrısı Dionysos: mağaranın muhteşem akustiği sayesinde, mahkumların tüm konuşmalarını duymuş ve ona göre hareket etmiştir. Evet, burası şehirdeki binalar için taş sağlanan bir taş ocağı olarak uzun yıllar kullanılmıştır.

Sicilya Güneydoğu bölgesi Teatro Greco

Teatro Greco

Park alanı içinde, gişenin bulunduğu yere geri dönüp, yukarı giden yolu izlerseniz, buraya ulaşırsınız. Burası, Yunan tiyatro sanatının en önemli örneklerinden birisidir. Sicilya’da en büyük tiyatro binasıdır. 15.000 seyirci kapasitelidir.
MÖ.5’nci yüzyılda yapılmıştır. Romalılar döneminde, burada gladyatör dövüşleri düzenlenmiştir. Günümüzde ise, yaz akşamlarında burada klasik müzik konserleri düzenlenmektedir. Tiyatronun üst tarafındaki terasta ise: mağara içinde küçük bir şelale ve onun sularının biriktiği bir havuz görülür. Terasın diğer yanı ise mezar alanıdır.

Sicilya Güneydoğu bölgesi Amfiteatro Romano

Anfiteatro Romano

Burası park alanı dışındadır. Kendi türünün en büyük örneklerinden birisidir. MS.3’ncü yüzyılda yapılmıştır. Taş işçiliğinin önemli eserlerinden olan bu tiyatro, Romalılar tarafından yapılmış ve gladyatör dövüşlerinde kullanılmıştır. Tiyatronun hemen yan tarafında ise: yine ünlü muhteşem bir yer vardır.

Hieron II

Burası: tiyatronun yan tarafında 400-450 boğanın aynı anda kurban edilebildiği bir altar yani sunaktır. MÖ.225 yılında inşa edilmiştir.

NECROPOLİS GROTTİCELLE

Neopolis Arkeoloji Parkının kuzeyindeki bölgedir.

Archimede Mezarı kalıntıları

Bu mezarın, ünlü bilim adamı “Archimed” e ait olup olmadığı kesin değildir. Ancak: mezarın, onun ölümünden 200 yıl sonra Romalılar tarafından yapıldığı söylenir. Çünkü: Archimet: Syracuse şehrinde doğmuş, burada yaşamış ve suyun kaldırma kuvvetini bulan bilim adamı olarak tarihe geçmiştir.
Roma kuşatması sırasında yaptığı mekanik düzenekle, Romalıları güç durumda bırakmış ve söylenenlere göre, aynaları kullanarak, Roma donanmasını yakmıştır. Ancak, Archimet: MÖ.212 yılında, şehrin Romalılar tarafından teslim alınması sırasında, bir Romalı asker tarafından öldürülmüştür. Ünlü bilim adamının anısına, şehrin çeşitli yerlerine onun adı verilmiş ve adı yaşatılmaya çalışılmıştır.

Castello Maniace

Burun tarafındaki kale: 1232-1240 yılları arasında İmparator Frederick II döneminde inşa edilmiştir. Günümüzde, kale halka açıktır ve turistler tarafından yoğun olarak ziyaret edilmektedir.

ORTGİA ADASI

Şehrin en güzel bölgesi ve tarih yüklü küçük bir adadır.
Şehrin iki limanı olan “Porto Piccolo” ve “Porto Grande” yi birbirinden ayırır. Bu iki liman, bir kanalla birbirine bağlanır. Ada, anakaraya ise, köprülerle bağlanır.
Adada, birçok tarihi eser bulunur ve bir anlamda, açık hava müzesi gibidir. Köprülerden geçince, karşınıza çıkacak ilk yer “Piazza Pancali” meydanıdır.
Meydan: kuşlar, köprüler, kayıklar ve tarihi binalarla doludur.

Meydanı geçtikten sonra ise: bu kez “Tempio di Apollo” yani “Apollo Tapınağı” kalıntılarını göreceksiniz. Tapınak: MÖ.6’ncı yüzyılda yapılmış ve Avrupa kıtasının en eski Dor tapınağıdır. Zaman içinde çeşitli değişimler geçirmiş olmasına rağmen, tarihi süreç içinde, bazilika, cami, kilise ve askeri depo olarak kullanılmıştır.

Tapınağın önündeki “Corso Matteotti Caddesi”nden yürürseniz, Piazza Archimede meydanına ulaşırsınız. Bu meydan ve çevresi, çok sayıda tarihi yapı barındırmaktadır. Bunlar arasında öne çıkanlar şunlardır: Palazzo Montalto, Palazzo Lanza, Chiesa del Collegia dei Gesuiti.
Meydanın ortasında ise: Tanrıça Diana Heykeli ile süslenmiş bir havuz bulunmaktadır ki, bunun adı “Fontana di Artemide” dir.

Sicilya Güneydoğu bölgesi Piazza dei Duomo

Piazza dei Duomo

Havuzun sağ tarafındaki sokaklara girip, biraz yürürseniz, bu meydana ulaşırsınız. Burası, adanın en güzel yerlerinden birisidir. Meydan: eski bir “Acropol” üzerine inşa edilmiştir. Meydanda, başka katedral olmak üzere, barok kiliseler ve saraylar görülür. Bunlar arasında, halen şehir Meclisi olarak kullanılan “Palazzo Vermexio” ilgi çeker. Bu güzel meydanda: kafe veya restoranlardan birinde güzel bir mola vermenizi öneririm. Ancak, meydanın en ilgi çeken yapısı katedraldir.

ŞEHİRDE GEZİLECEK DİGER YERLER

San Giovanni

Bu kilise: başlangıçta erken Hıristiyanlık döneminde inşa edilmiş, 12’nci yüzyılda Normanlar tarafından restore edilmiş, 1693 depreminden sonra ise harabe olarak kalmıştır. Kilisenin ayakta olan bölümü, 14’ncü yüzyıla ait portal duvarıdır.

San Marziano Crypt

İlk Hıristiyan toplumunda, ilk şehit olan San Marziano adına yaptırılmıştır. Başlangıçta burası bir Roma mezar tonozu idi. İon sütun kaidesi hala görülmektedir. Daha sonraki dönemde ise, eski bir kilise oldu. Crypt’nun doğu kesiminde: efsaneye göre, Havari Pavlus yani St Marcian’a ait dua sunağı bulunmaktadır.

San Giovanni Catacombs

Burası Crypt bitişiğinde, 6’ncı yüzyıldan kalma geniş bir yer altı mezarlığıdır. Bu alanlardan birinde, arkeologlar, MS. 340 yılından kalma bir lahit bulurlar ve lahit halen Syracuse Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.

Papirüs Müzesi

Syracuse Papirüs Müzesi: 1989 yılında ziyarete açılmıştır. Müzenin üç odasında: papirüs ve papirüsten yapılmış tekne gibi orijinal malzemeler, fotoğraflar, faks ve video filmleri, eski zamanlarda günlük makaleler için kullanılan papirüsler ve yazı malzemesinin nasıl sağlandığı gösterilmektedir. Burada, papirüs üzerine yapılan boyalı resimler satışa sunulmaktadır.

Sicilya Güneydoğu bölgesi Noto Nutu

NOTO-NOTU

Burası, Syracuse şehrine bağlı bir kasabadır. Syracuse şehrinin, 32 km. güneybatısındadır. Kasabanın erken yerleşimcilerinin izlerinin bir kısmı, kayaya oyulmuş üç mağarada bulunmuş olup, kalan izlerin şehrin altında bulunduğu düşünülmektedir.

Şehir: 1693 yılındaki depremde büyük hasar görmüş ve eski merkezin yaklaşık 10 km. uzağında yeniden inşa edilmiştir. Yapılarda ana yapı malzemesi olarak sıkıştırılmış kireçtaşı kullanılmıştır. Kireçtaşı: güneş ışınlarını emer ve yumuşak altın sarısı bir renge dönüşür. Bu durum, özellikle günbatımında, muhteşem güzel görüntüler ortaya çıkarır. Tüm binalarda, Barok tarzı hakimdir ve her biri büyüleyici tasarımı ile benzersizdir. Mimarlar, neredeyse kendi özgünlüğünü ziyaretçiye sunmaktadırlar.

Kasabanın muhteşem güzel Barok mimari tarzdaki binaları zamanla hafifçe çökmektedir. Bu güzel binalar: UNESCO tarafından: 2010 yılında Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır. Evet, şehrin en güzel yapıları, 18’nci yüzyıl Sicilya Barok tarzını yansıtırlar.

Evet, şehrin ana caddesi “Corso Vittorio Emanuele”dir. Ayrıca: üç tane meydan bulunur. Bu şehri ziyaret ederseniz, muhteşem güzel mimari harikaları ve katedral yapısını görebilirsiniz. UNESCO tarafından koruma altına alınmış bu yapıların: ilginç oldukları kesin.

Sicilya Güneydoğu bölgesi Cattedrale di Noto

Cattedrale di Noto-Noto Katedrali

UNESCO tarafından koruma altına alınmıştır.
Katedral: Corso Vittorio Emmanuele üzerindedir. Yapı: 18’nci yüzyıl başlarında yapılmaya başlanmış ve 1776 yılında tamamlanmıştır.
Kubbesi, 1990 depremi sonrasında düzeltilmeyen bir yapısal hata nedeniyle, 13 Mart 1996 yılında çökmüştür ve daha sonra yeniden restore edilmiş ve 2007 yılında ziyarete açılmıştır. Dış yüzey: sarı kireçtaşından, Sicilya Barok tarzında yapılmıştır. Katedralin önündeki sütunlar üzerinde, dört aziz heykeli bulunur. Sol yanda bulunan kulenin üzerinde, çan bulunur. Sağ yandaki kule üzerinde ise, saat bulunur. Daha önceki çökme nedeniyle, iç dekorasyon, yalnızca beyaz boyanarak yapılmıştır. Temel özellikleri ve mobilyaları ise, 2011 yılında takdis edilmiştir.