Adana Karataş

Adana Karataş

Yaz aylarında, Adana ve çevresinde yaşayan insanların, dinlenmek ve denize girmek için tercih ettikleri başlıca yerdir. Ancak tarihi ve tarihi yerleri sevenler de, Karataş’ı ziyaret ettiklerinde Magarsus kenti kalıntılarından büyük keyif alacaklardır, Efes antik kentinin yaklaşık 3 misli büyük olduğu söyleniyor.

ULAŞIM

Adana’ya 47 km. uzaklıktadır. Bu mesafe otobüsle 45 dakika ve özel araçlar 30 dakika sürer. Karataş-Yumurtalık arasındaki mesafe: 45 km. dir.

Adana Karataş

GENEL

Yazının girişinde de belirttiğim gibi: Karataş, ülkemizin büyük nüfus yoğunluklu şehirlerinden biri olan Adana’nın, denize açılan iki noktasından biri. (Diğeri, Yumurtalık)

Karataş: Doğu Akdeniz bölgesinde, Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin yarattığı doğal sınırlar içinde kurulmuştur.

88 km. uzunluğunda deniz kıyısı bulunmaktadır.

Burada, birçok kamu kurum ve kuruluşuna ait tesis bulunuyor. Ayrıca: Orman Müdürlüğüne ait bir kamping yeri var. Yinede: birçok turistik tesis bulunmasından çok, daha çok yazlık konutların yoğunlaştığı bir beldedir. İlçenin nüfusu kış aylarında 10 bin iken, yaz aylarında 100 bini geçer.

Çukurova’da bulunan ilçe toprakları tamamen düz ovalık bir arazi yapısına sahiptir. Akdeniz kıyısında doğal kumsallar vardır. Kıyıdaki kumul setleriyle deniz arasında lagünler oluşmuştur. Sığ ve tuzlu suları olan bu lagünlerin çevresi bataklıktır.

Karataş’ta, çok önemli üç dalyan var. Bunlar: Hurmaboğazı/Akyayan, Akyatan ve Tuzla Dalyanı. Ayrıca: küçük bir balıkçı barınağı var. Bu dalyanlarda: çeşitli balık türleri bulunuyor.

Akdeniz’e özgü: kefal, çipura ve levrek balıkları, çok sayıda üretiliyor ve yetiştiriliyor. Özellikle: Tuzla dalyanında çıkan balıklar, ayrı bir lezzet taşımaktadır.

Bu arada: amatör balıkçılık yapmak da mümkün. Özellikle: Tuzla Dalyanında Karagöçerler’i öneriyorum. Ancak, kötü bir yolu var. Özellikle, yağışlı havalarda gitmek biraz sorunlu, tercih etmemenizde yarar var.

Adana Karataş

TARİHİ

Bölgede kurulan en eski uygarlık, Hititlerdir. Ayrıca Luvi krallığı ve Kizuvatna (MÖ 2000-1500) krallığı dönemlerine ait sikkeler bulunmuştur. Bölgede ilk yerleşim yeri antik Magarsus şehrindir. Yani Karataş ilçesinin tarihte bilinen en eski ismi “Magarsus” dur.

Bu antik kent, günümüzdeki Karataş ilçesinin 5 km batısındadır. Bu şehir, MÖ 7’nci yüzyılda koloni kenti olarak kurulur, Grek, Roma ve Bizans dönemlerinde de yerleşim görür. Öncelikle büyük ve geniş bir kalesi vardı. İlkçağdan Ortaçağ’a kadar Akdeniz ticaretini ellerinde bulunduran Fenike, Rodos, Girit, Venedik, Ceneviz ve hatta Portekizli deniz ticaret filolarının uğrak yeri olan bir ticaret şehridir.

Bu antik kentin önünde bulunan Dydimae denen iki ada üzerinde iki kalenin mimari kalıntıları görülür. Bunların kalıntıları, Karataş ve civarındaki köylerde yapılan Menzil Han ve İskele yapımında kullanılmıştır.

MÖ 547 yılında Magarkus şehri ve bütün Çukurova, Perslerin eline geçmiştir.

MÖ 331 yılından sonra bölgede Büyük İskender ve ardından Selevkosların hakimiyeti görülür.

Roma imparatoru Justinyen, Mısır seferine giderken, bölgeyi istila etmiş, Magarsus kalesini yıkmıştır. Harun Reşit, bölgeyi ele geçirince, Magarsus kentinin imarını, tahkimini ve iskanını yaptırır.

Homeros, İlyada destanında: Magarsus şehrinin, Misis’i kuran Mopsos’un Turuva savaşında tanışıp Çukurova’ya getirdiği Yunanlı Anfloksos tarafından kurulduğunu yazar. Ancak bölgeye hakim olma isteğiyle daha sonra ikisi de savaşa tutuşurlar.

Bir balıkçı tarafından 1980 yılında balık avı için suyun dibine daldığında suyun dibinde bulduğu ve daha sonra sudan çıkarılıp Adana Müzesine götürülüp sergilenen bronz heykel, Magarsus sanatının hangi düzeyde olduğunun kanıtıdır. Heykelin MÖ 1 ile MS 2’nci yüzyıllara ait olduğu düşünülüyor, MÖ 1’nci yüzyılda Eyalet valiliği yapan Çiçeron’a ait olma ihtimali yüksektir.

Büyük Türk denizcisi Piri Reis: 1517 yılında yazdığı Kitab-ı Bahri adlı eserinde Karataş hakkında şunları yazar “Cihan suyunun beri yanında Od kalesi dirler, denize karşı yüce bir yerde bir harap kale vardır. Ol kalenin altında yani lodos tarafında bir adacık var. Ol adacığa Porto Melun dirler. Küçük gemiler mezkür adacıkla kenar arasına girerler.”

1885 yılında Alishan isimli yazar Karataş Hakkında şunları yazar “Antik Magarsus’un bulunduğu Karataş burnunun üstünde şimdi birkaç harabe ile kuzey tarafında Sen Nikola adına yapılmış küçük bir kilise vardır. Kubbesi dört sütun üzerine kurulmuş olan bu kilisenin yanında lahit ve biraz ilerisinde de eski bir hamam ve sarnıç görülür.

Kilisenin güneyinde bir şatoyu andırır kare şeklindeki yapı kalıntısının sütunları durmaktadır. Burnun doğusunda eskilerin Didime dedikleri, iki küçük adada bazı inşaat kalıntıları vardır. Sahilde büyük bir han ile 50 hanesi Hıristiyanlara ait, Karataş köyü bulunur.”

Yakın tarihte Karataş, 1’nci Dünya Savaşından hemen sonra Fransızlar tarafından işgal edilir. Fransızlar, ermeni militanları ile birlikte yöredeki Müslümanlara eziyet ederler. Milli Mücadeleden  sonra, Karataş’a Selanikli göçmenler getirilerek yerleştirilir, bunlara toprak verilir. Karataş 1928 yılında uçak, 1957 yılında ise ilçe olur.

Peki buranın ismi niye Karataş? Karataş’a adını veren kara taş, volkanik patlamalardan geriye kalan bazalt taşlarıdır. Bölgede yapılan araştırmalarda ve kazılarda, bazalt taşlarla örülmüş bina ve yol örneklerine ulaşılması hedefleniyor.

NE YENİR

Adana yöresinin zengin mutfağı, Karataş mutfağını da etkilemiştir. Adana kebabı çok ünlüdür. Yanında bol yeşillik, ezme, salata yenir ve mevsimine göre ayran veya yöreye özgü şalgam suyu içilir. Tatlı olarak  halka tatlısı önerilir.

PLAJLAR VE KAMP ALANLARI

Karataş ilçesinin 60 kilometrelik kumsal alanı vardır. Bu alandaki plajlar: Atapark, Barınak, Mavikum, Orman altı, Tuzla, Bahçe, Harbiş’tir. Günübirlik tatilciler bu plajları kullanarak denize girebilirler. Aynı zamanda karavan ve çadır turizmi içinde uygundur.

BÜYÜK İSKENDER FESTİVALİ

Karataş ilçesinde, iki yıldır bu festival yapılıyor, tarihi Ağustos ayının son haftasında üç gün sürüyor. Festivalde ücretsiz halk konserleri düzenleniyor. Bu festivalin neden yapıldığını, niye isminin “Büyük İskender Festivali” dendiğini anlamadım, araştırdım öğrenemedin, sanırım Karataş ilçesinin tanıtımı için böyle bir festival düzenleniyor, iyi de ismi niye Büyük İskender?

Adana Karataş Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksek Okulu ve Uygulama Oteli

KARATAŞ TURİZM İŞLETMECİLİĞİ VE OTELCİLİK YÜKSEK OKULU VE UYGULAMA OTELİ

Çukurova Üniversitesine bağlı okul, 1994 yılında kurulmuştur. 2005 yılında ise Karataş ilçesindeki yerleşkeye taşınmıştır. Konaklama işletmeciliği bölümü örgün eğitim vermektedir. Bu bölümde, temel turizm branşları dersleri ağırlıklı olarak veriliyor. Karataş ilçesinde, okula ait uygulama oteli var. Otel özel işletmeye kiralanmış olup 50 oda, toplantı salonları, restoran, kafe, spor tesisleri ve yüzme havuzu bulunuyor.

Adana Karataş

GEZİLECEK YERLER

KARATAŞ MENZİL HANI

İlçe merkezinde çarşı içindedir. Pazaryeri denilen denize nazır bir tepe üzerindedir. Ancak günümüzde tamamen harabe halindedir.

Hanın kitabesinde yapının 1608 yılında Osmanlı döneminde Mir Ali isimli birisi tarafından yaptırılmıştır. Dikdörtgen planlı hanın batı kısmında temel hizasına kadar yıkılmıştır.

Güney kısmında iki tane bina vardır. Kuzeyde cümle kapısı vardır. Doğu kenarındaki mekanların bir kısmı sağlamdır. Yapıda ortada uzun bir avlu ve bu avlunun çevresinde sıralanan odalar bulunur.

Adana Karataş Akyatan Kuş Cenneti ve Yaban Hayatı Geliştirme Sahası

AKYATAN KUŞ CENNETİ VE YABAN HAYATI GELİŞTİRME SAHASI

Deltada bulunan lagünler ve göller, Akdeniz’in su seviyesinin düşmeye başladığı dönemlerde oluşmaya başlamıştır. (muhtemelen 10 bin yıl önce) Akyatan gölünün bulunduğu yerde: deltayı oluşturan nehirlerin yataklarından taşmaları sonucu, bataklık oluşur. Bu bataklık, daha sonra dalgaların taşıdığı kumların zamanla kıyıda oluşturduğu kordonla denizden ayrılır ve bugünkü durumunu alır. Yani, burası tipik bir alüvyon baraj gölüdür

Akyatan lagünü, 1988 yılında Sulak Alanları Koruma Sözleşmesi kapsamına alınmış ve 2005 yılında Yaban Hayatı Geliştirme Sahası olarak ilan edilmiştir.

Burası, Türkiye’nin en büyük lagün gölü ve kuş cennetidir. Yaz süresinde gölü besleyen suların azalması ve buharlaşması nedeniyle, göl alanı küçülür, suyun çekildiği alanlarda geniş çamur düzlükleri oluşur ve yaz sonuna doğru tamamen kurur. Çamur düzlükleri, özellikle gölün kuzeydoğu ve batı kesimlerinde görülür ve Kapıköy yakınlarındaki bazı adalar, kara ile birleşir.

Göl, güneybatıda bulunan 2 kilometrelik bir kanalla denize bağlanır. Göl suları yüksek olduğunda, kanal vasıtasıyla gölden denize, göl sularının düşük olduğu dönemlerde ise denizden göle su akışı olur. Bu yüzden, göl suyundaki tuzluluk durumu mevsimlere göre değişir.

Kışın ve ilkbaharda, drenaj kanalları ile taşınan sular ve yağışların etkisiyle, göl suyu tatlılaşır. Yazın ise yüksek buharlaşma ve denizden göle gelen tuzlu su girişi nedeniyle göl suyu tuzlanır. Tuzluluk oranı, denize bağlantılı olan yerlerde daha yüksek, kuzey kesimlerde yani drenaj sularının etkili olduğu yerlerde ise tuzluluk daha azdır.

Göl ile deniz arasında Türkiye’nin en büyük kumullukları vardır, bunların yükseklikleri 20 metreye kadar ulaşır. Bunlar yağışlı dönemlerde suyla dolar. Ayrıca kumulların kuzeydoğusunda, hiç kurumayan ve ekolojik açıdan önemli Tatlısu birikintileri ve bataklıklar vardır.

Deltalar: dünyanın en verimli doğal alanlarıdır. Bu yüksek verimin oluşturduğu yiyecek ağı, başka su kuşları olmak üzere değişik türden zengin bir yaban hayatının barınması ve beslenmesine olanak verir. Deltalar balıkların yumurta döktüğü, özellikle yavru balıkların beslendiği ve korunduğu alanlardır. Yapılan araştırma sonuçlarına göre: deltalar, balıkçılığın devamı açısından hayati öneme sahiptir.

Burada, nesli tükenme tehlikesi altında bulunan bitki türleri, memeli hayvanlar ve kuşlar bulunur. Bunlara örnekler: hayvanlar: saz kedisi, turna, yeşil kaplumbağa, caretta caretta, bitkiler: kum zambaklarıdır.

Lagün, 22 kilometrelik kumsalı ile caretta caretta kaplumbağalarına ev sahipliği yapar, bunların Akdeniz’deki en büyük yumurtlama alanı burasıdır.

Burası, fotoğraf çekmeyi seven doğa tutkunlarının yoğun tercih ettiği bir yerdir. Çünkü burada yıllık 300 binden fazla kuş göçü yaşanır ve meraklılarına bu kuşları izleme imkanı tanır. Dünya üzerinde en çok flamingo türü burada yaşar. 2015 yılında yapılan sayımda, lagün alanında 89.900 tane flamingo tespit edilmiştir.

Akyatan gölü, Doğu Akdeniz’in en zengin dalyanlarından birisidir. Denizle olan bağlantısı nedeniyle, göle beslenmek ve üremek için çok sayıda balık girer. Gölün denize açılan bölümünde, Karataşlı balıkçılar tarafından işletilen bir dalyan inşa edilmiştir.

Gölde bulunan balık türleri: sazan, aynalı sazan, yayın, yılanbalıı, levrek, kefal, çipura, yayın, gökkuşağı alasıdır. Gölde avlanan balıkların bir bölümü ihraç edilmektedir. Gölün doğu kesimlerinde, mavi yengeç avlanır. Ancak zaman içinde arkan kirlilik, bu göldeki balık popülesyonuna zarar vermektedir.

Adana Karataş Tuzla Gölü

TUZLA GÖLÜ

Çukurova Deltasında, balık stoklarının son yıllarda düşmediği tek sulak alan. Burada: üretilen ve yetiştirilen balıkların lezzeti bir başka. Yani: muhteşem bir lezzet.

Diğer lagunlarda olduğu gibi, burada da; çeşitli kuş türlerini görmekte mümkün. Bunlar: Turaç, Yaz Ördeği, Kocagöz, Akça Cılıbıt, Mahmuzlu Kış Kuşu ve küçük Sumru. Hiçbir turizm yatırımı bulunmayan bir yer. Daha önce söylediğim gibi, yine güzel bir görüntü, kuşlar sizi bekliyor. Yanınızda, dürbün ve fotoğraf makinesi bulunmalı.

Adana Karataş Mallos Antik Kenti

MALLOS ANTİK KENTİ

Evet, bugün Adana Karataş bölgesindeki Mallos ismiyle bilinen bir şehrin varlığı hakkında antik dönem yazarları ve diğer bazı kanıtlar bulunmaktadır.

Ancak Mallos şehrinin yeri net olarak bilinmemektedir. Muhtemelen: Ceyhan ırmağının batı kıyısındaki, şimdiki Kızıltahta köyünün bulunduğu yerdeydi. Ancak: şehrin kalıntıları, Ceyhan ırmağının alüvyonları altında kalmıştır.

Antik dönem yazarlarının şehirle ilgili bildirdikleri:

Dr Şaffer:

Mallos şehrinin Ceyhan nehrinin aşağı kesimlerindedir. Çünkü Ceyhan ırmağının üzerinden geçişini hesaba katarak, bu nehrin o zamanlar Karataş tepeler silsilesinin kısmen kuzeybatısından akmış olduğunu söyler. Coğrafi konum olarak bu yorumlar haklıdır.

O dönemki şartlar düşünüldüğünde, Misis, Mallos ve Magarsus un birbirleriyle çok sıkı bir ticari ilişki içinde olmaları gerekmekteydi.

Bu ilişkiyi sağlamanın tek yolu: Misis in bir iç liman halinde kullanılmasını sağlayan Pyramos (Ceyhan) nehriydi. Çünkü yağışların çok yoğunlaştığı ilkbahar ve sonbahar mevsimlerinde, bu üç kenti çevreleyen alan bataklık haline gelmekteydi.

Böylece herhangi bir zorluk karşısında, Mallos’a, Karataş ve Misis’ten kara yoluyla yardım gelmesi neredeyse imkansızdı.

H.Th.Bossert:

1949 yılında bölgede yaptığı araştırmalarda: Kızıltahta köyünde okuduğu bir yazıtta: kayıp kent Mallos’un Kızıltahta ve Terkeşen köyleri arasında bulunduğunu ve zamanla bu şehrin, Ceyhan nehrinin batı kıyısı boyunca çökeller altında kaldığını iddia etmiştir.

Strabon:

Geographika adlı eserinde: “Mallos’un Truva savaşından sonra bölgeye gelen Apollon’un bilici rahipleri Mopsos ile Amphilokhos tarafından kurulmuştur. Şehrin yerini ise şöyle tarif eder. “Ceyhan nehri (antik dönemdeki ismi Pyramus) ağzına yani denize yakın bir tepe üzerinde konumlanmış bir liman kenti” dir.

Büyük İskender zamanında, hayli gelişen Kahinler Kenti Mallos’tan bu tarihlerden sonra bir haber alınamamaktadır.

Sadece MÖ 67 yılında, ünlü Romalı Komutan Pompeius’un Mallos’a;  Kilikyalı korsanları yerleştirdiği bilgisine ulaşılmaktadır.

Vutras’ın Coğrafya Kitabı:

Mallos, Kilikya’da Tarsus şehrinin 63 km güneydoğusunda, Ceyhan nehri kıyısında kurulu, Mopsos Tapınağı ile meşhur bir kentin adıdır.” Şeklinde yazmıştır.

Alishan Sissounadlıl eserinde:

Mallos, Rupenler devrinde pek gelişmişti. Rupen, kızının on bin altınlık dotasını temin edebilmek için Haçlı şövalyelerine, bu paraya karşılık Mallos’un bütün köylerini, ekilmiş ve ekilmemiş arazilerini tutu olarak vermişti.” Şeklinde anlatmıştır.

Dr Bossert:

1950 yılındaki ön raporunda: Mallos’un toprak üstünde mevcut olan binaların hemen hepsinin civarda bulunan köylerdeki yapılar için bir gereç olarak kullanılmıştır.

Sadece Roma dönemine ait olup İslami devirlerde tamir edilen köprünün bir kısmı, Kızıltahta köyüne bağlı Akdeğirmen mevkii yanında kendisini muhafaza etmiş bir durumda bulunup, şimdi değirmen olarak kullanılmaktadır.” Şeklinde yazmaktadır.

Akdeğirmen’in hemen güneydoğu kısmında yaklaşık 400 m yakınında bulunan 9 gözlü bir köprünün kalıntısının, sular azalmaya başladığında ortaya çıkması, bu yapının Mallos’a ait olup olmadığı ile ilgili daha ayrıntılı inceleme yapılmasını gerektirmektedir.

Kızıltahta köyünde bulunan bir mermer yazıt:

Yazıtın bildirdiği yer, yazıtın bu günkü sahibi, eseri tesadüfen bulduğunu söylemiştir. Bu yazıtta “Flavia Procia şerefine bir Heroon inşa ettirmiş olan Mallos şehrinin adı geçmektedir.”

Bu suretle yazıtın, harabesi Kızıltahta köyünün hemen yakınında ve Ceyhan nehrinin batı kıyısı boyunca, toprak altında bulunan Mallos şehrine ait olduğu anlaşılmış bulunmaktadır.

Mallos bölgesinde toplanan keramik parçaları:

Bu parçalar, pek geniş bir Roma ve Bizans iskanının mevcudiyetini göstermektedir.

Nitekim Mallos’un Bizans döneminde Piskoposluk makamı olduğu bilinmektedir.

Roma çağından önceki iskan izlerini, yani Yunan ve daha eski olan Demir çağı buluntuları pek ender olarak görülmüştür.

Mallos’ta daha eski tabakaların halen toprak altında bulunduğu tahmin edilmektedir.

Asıl büyük şehir bir höyük üzerine kurulmamıştır.

Çünkü, gerek Mallos ve gerekse Magarsus şehirleri, hiç olmazsa Yunan devrinden itibaren gelişmeye başlamıştır.

Öte yandan, Mallos şehrinin sahası içinde, Kızıltahta köyü sakinleri tarafından “Terkeşen Höyük” adı verilen bir yükseklik mevcuttur, fakat bu tümsek gözle de farkedilebildiği gibi bir höyük olmayıp, tabii bir kayalığın oluşturduğu yüksekliktir.

Roma ve Bizans döneminde iskan görmüştür.

MALLOS SİKKELERİ:

Mallos kenti ilk olarak MÖ 5’nci yüzyıl ortalarından sonra kendi adına sikke basmaya başlamıştır.

Kent, kesintilerle olsa da Roma İmparatoru I. Valerianus dönemine (MS 253-260) kadar otonom ve yarı otonom olarak sikke basmaya devam etmiştir.

Her ne kadar kentin sikkeleri üzerine birçok araştırma yapılmış olsa da, bunlar daha çok katalog şeklinde yürütülmüş çalışmalar olduğundan, kente ait sikkelerde yer alan bazı tipler, henüz kesin olarak kimliklendirilmemiştir.

Kentin şehir yılı MÖ 68’de başlar.

MÖ 5’nci y üzyılda, bölgede yerel Syennesis Krallığının hakim olduğu, genellikle kabul edilen bir görüştür.

Bu dönemde, Mallos, gümüş stater ve oboller basmıştır.

Sikkelerde daha çok kentle ilişkili sembollerin yer aldığı otonom baskı ağırlık gösterir.

Bu sikkelerin üzerinde, MÖ 425-375 tarihleri arasında Mallos’un “Yunanca isminin kısaltmaları veya tam hali olarak MAP, MAPA, MAPAO, MAPAOTAN, MAAPO” yazıtları yer almaktadır.

Bu dönem baskılarında, en sık görülen sikke tipi: Athena başı, kanatlı tanrı, çift yüzlü baş, Bellerophontes, kuğu, insan yüzlü boğa başı veya ön gövdesi, Gorgon Medusa başı, baykuş, kaplumbağa ve Astragalos’tur.

Kentin erken tarihli sikkelerinde en sık karşılaşılan tip olan “kuğu” Mallos kentinin simgesi olabilir.

Bu simgeler, o dönemin kentlerinde veya kent devletlerinin bir nevi arması görevini görüyordu.

Kuğunun seçilmiş olması da tesadüf deildir.

Çünkü kentin doğusunda ve batısında iki adet lagün (Ağyatan ve Akyatan) bulunmaktadır.

Günümüzde de göçmen kuşların göç esnasında bir süre kaldıkları bu lagünlerde, öyle anlaşılıyor ki antik çağda da bolca kuğu yaşamaktaydı.

Bu dönemde en sık karşılaşılan diğer tip ise insan yüzlü boğa başı veya ön gövdesidir. Bu tasvirler: Pyramos (Ceyhan) nehrini temsil etmektedirler. Kentin sikkelerinde nehir tanrıları, bu dönemden sonra 4’ncü yüzyılda insan başı şeklinde, Helenistik dönemden sonra da insan şeklinde, yüzen nehir tanrıları olarak varlığını Roma dönemi sonuna kadar sürdürmüştür.

Mallos sikkelerinde, çift yüzlü erkek başı da sık görülen tiplerdir. Ancak bunların neyi veya kimi tespit ettiği, temsil ettiği anlaşılamamıştır.

MALLOS ANTİK KENTİ:

Kentin yeri:

Antik dönem yazarlarının yazdıkları ve sikkeler nedeniyle, Mallos kentinin varlığı kesindir. Ancak yeri bulunamamıştır. Çünkü Pyramus nehri kıyısındaki nehir, nehrin akış yönü değiştiği için, günümüzde denizden biraz içeride bir tepe/höyük üzerinde kalmıştır.

Bugünkü duruma göre, bu antik yerleşim muhtemelen Karataş ilçe merkezine 25 km uzaklıktaki Kızıltahta köyü civarında olmalıdır.

KENTİN KURULUŞ ÖYKÜSÜ:

1’NCİ GÖRÜŞ:

Antik dönem yazarları, kentin kuruluşunu efsanevi figürlere bağlıyorlar.

Mophos ve Amphilokhos adlı karakterlerin, Truva savaşı sonrasında bu kenti kurdukları rivayet edilmektedir. Amphilokhos genellikle kral ve kahin olarak tanımlanır. Strabon’a göre: bu iki kardeş Apollon’un yarı tanrı oğullarıdır. Tarihçi Yazar Amphiaras: Alkmaaion’un da oğullarının Truva savaşına tanıklık ettiklerini, nesiller boyu anlatmıştır.

Amphilochus ve Mopsos, Truva savaşından sonra gelip Mallos şehrini kurarlar. Daha sonra Amphilochus, Argos şehrine döner. Ancak buradan sonra tekrar Mallos şehrine dönüp yönetimde yer almak istediğini söyleyince, Mopsos ile çatışır. Aralarında düello yapılır, ancak ikisi de ölür ve birbirlerini görmeyecek şekilde gömülürler. Mezarlarının nerede olduğu bilinmemektedir.

2’NCİ GÖRÜŞ:

Bazı tarihçiler ise, kentte yaşayan bir gurup Argoslunun (Yunan kolonist) bu yerleşimi kurduklarını yazarlar.

MALOS-MAGARSUS BAĞLANTISI:

Yine yaygın görüşlere göre, antik çağlarda Didyma ve Miletos şehirleri arasındaki ilişkiye benzer biçimde, Magarsus/Magarsia’nın Mallos’un limanı olduğu yönündedir.

PYRAMOS (CEYHAN) NEHRİ:

Pyramos nehri, Ceyhan ilçesinden sonra Sirkeli köyü civarında, önüne çıkan orta yükseklikli dağ silsilesinin kuzey yamaçlarını takip eder ve Bebeli köyüne kadar geldikten sonra, burada doğal kesintiye uğrar ve  düzleştiği dar bir alanda, aynı 90 derecelik bir sapma ile yatak değiştirmiştir.

Bu değişikliğin, bir taşkın sebebiyle olduğu muhtemeldir. Nehrin Bebeli köyü civarında olağan yağmur yönünde dev bir bent yapar. Bundan daha önceki güzergahında olduğu gibi, kuzeydoğu-güneybatı uzantıları yüksekçe tepeler silsilesiyle, kuzey yamaçlarında devam etmiştir. Nehrin denize ulaşacağı yer, Akyatan Gölü ile Magarsus arasındaki dar alandır.

KIZILTAHTA KÖYÜ:

Kızıltahta köyü, bugün Pyramos nehrinin kenarında yer almaktadır.

Yani antik Mallos kenti bugünkü Kızıltahta köyünde ise, bu kent için “Pyramos kıyısındaki Antiokheia” olarak adlandırılması, yanlış olmaz.

TARİHİ SÜREÇ:

Tarihçi yazar Arrianus: Büyük İskender’in doğu seferini anlatıyor. Yazar, ünlü Arabasis isimli eserinde, Büyük İskender’in Tarsus’tan sonra Magarsus’a gelip Athena Magarsia’ya kurbanlar sunduğunu, ardından Mallos’a yürüdüğünü belirtir. Eserde bundan sonra anlatılanlara göre, hastalığı nedeniyle, Büyük İskender’in Mallos şehrinde bir dönem kaldığı anlaşılmaktadır.

Mallus şehrinde Amphilokhos’a adaklar adamıştır. Ayrıca İskender, şehri vergiden muaf tutmuştur. Çünkü şehir Argos kolonisidir ve kendisi de Herakles’in şehri Argot’da doğmuş olan İskender, Herakles’in soyundan geldiğini iddia etmiştir.

Büyük İskender, ayrıca: ordusunun geçmesi için, Pyramos nehri üzerine bir köprü yaptırmıştır.

Evet, Mallos şehri büyük öneme sahip olmasına rağmen, önemli bir cazibe taşımamaktadır.

Malloslu Krates:

Şehir MÖ 2’nci yüzyılda tanınan, en eski dil bilimcilerden biri olan Malloslu Krates’in doğum yeridir. Ancak o genç yaşta Tarsus’a taşınmış ve ardından Bergama’ya giderek akademik kariyerini orada geliştirmiştir. Malloslu Krates döneminin en önemli dil bilimcilerinden biri olmuştur.

Roma ve Bizans Dönemleri:

Helenistik dönemin ardından, Roma ve Bizans dönemlerinde şehirde yerleşim sürmüştür. Ancak zaman içinde nehir yatağının değişmesi, deniz ve lagün hattının değişmesi nedeniyle, kent yerleşiminin kayması ya da eski liman merkezinin terk edilmesi söz konusu olabilmektedir.

Arkeolojik buluntular, yazıtlar, seramikler, mimari parçalar, bölgedeki bazı köylerde ve özellikle kıyıya daha yakın yerlerde gözlemlenmiştir. Bu da kıyı değişimi, lagün oluşumu gibi doğal değişimlere bağlı olarak antik yerleşimin zamanla göç etmiş olabileceğini göstermektedir.

Nehir yatağı ve deniz kıyısındaki değişimler, antik kalıntıların yer değiştirmesine veya alüvyonların altında gömülmesine yol açmış olmalıdır.

Şehrin sonu:

Şehir: MS 964 yılında Bizans tarafından yakılıp yıkıldıktan sonra, tarihe karışmıştır. Kalıntıları ise, Ceyhan nehri alüvyonları altında kaybolmuştur.

 

Karataş Magarsus şehrin yerleşim planı

MAGARSUS ANTİK KENTİ

Yeri:

İlçe merkezinin batısında bulunan bu antik kent, ilçe merkezine 4 km batısında, Fener Burnu denilen bölgede Dört direkli mevkiindedir.

Neden “Dört direkli” denmektedir?

Çünkü Bizanslılar tarafından yapılmış olan kiliseye Türkler “Karakilise” demişler, ardından savaşta bu kilise yanınca “Yanıkkilise” diye adlandırılmıştır.

Bugün, burası herhangi bir kalıntı olmasa da “Dört Direkli” mevki olarak bilinir.

Peki “Kara kilise” nedir? Yine eski dönem yazarlarından Bağdatlı Ahmet yazdıklarına göre “Söylendiğine göre Kara Kilise Rumlar tarafından siyah taşlarla yapılmıştır. Burada harap olan şeyler arasında bir de kale vardır. Harun Reşit, Karataş’ın imarını, tahkimini ve iskanını emir eyledi ve buradaki mücahitlerin tahsisatına zam yaptı” İbn-ül Adim’in söylediklerine bakalım “Kara kilise veyahut Yanık kilise denen bu şehir eskidir.

Rumlar tarafından siyah taşlarla bina edilmiştir. Sonradan yine onların hücumuyla yıkılmıştır ki, bundan dolayı kendisine Yanık Kilise denmiştir. Şimdi harap bir vaziyettedir. Burası aslında bir kale imiş, deniz kenarındadır. Eski şehir de siyah taşlarla Rumlar tarafından bir tepe üzerinde kurulmuş olup içinde bir kalesi vardır ki bu da haraptır.”

Akdeniz’e girinti yapan bir burun üzerine kurulmuştur.

Denizden yüksekliği 20-50 metre civarında değişen bu tepelik bölge, yöredeki en yüksek yer konumundadır.

Ayrıca Akyatan ve Ağlatan gölleri arasındaki yaklaşık 12 km lik alan boyunca denize paralel olarak uzanmaktadır.

 

Şehrin ismi:

Şehrin ismi; buradaki tapınakta rahibelere verilen Magarsiya isminden türediği düşünülmektedir.

Antik dönem yazarlarından: Strabon, Mela, Plinius, Arrianos ve Pausanias gibi yazarların eserlerinde adı geçen şehir: tarihin farklı dönemlerinde Mallos, Pyramos kıyısındaki Antiokheia, Kara (veya yanık) Kilise, Od kalesi ve Dört Direkli isimleriyle anılmıştır.

 

Önemi:

Antik Magarkos kenti, liman aracılığıyla ticaret yapılmasını kolaylaştırması ve Ceyhan nehri kıyısında kurulmuş olan Mallos, Mopsouhestia (Misis) kentlerinin deniz bağlantısını sağlamış olması açısından, stratejik öneme sahip olmuştur.

Doğal limana sahip olan bu kentte artan ticaret ilişkileri nedeniyle ilerleyen dönemlerde dalgakıranların eklenmiş olduğu ve limanın genişletildiği bilinmektedir.

Magarsus kentinin kalesinin sağ batısında, Ceyhan nehrinin denize döküldüğü ve ticari yük gemileri, Magarsus denetiminde kalenin dibindeki batı kenarından Ceyhan nehrine girerek, bugünkü Kızıltaha köyünde yer alan antik Mallos kentine ulaşarak, getirdikleri yağ, şarap, sabun ve zeytini satıp, burada da tahıl, baharat, ipek ve canlı hayvan taşınmış olduğu tahmin edilmektedir.

 

Tarihi Süreç:

Şehir, MÖ 5’nci yüzyıldan itibaren: Syennesis Hanedanlığı, Pers İmparatorluğu, Makedonya krallığı, Seleukos krallığı, Ptolemalos krallığı, Roma imparatorluğu, Abbasi devleti, Ermeni krallığı ve Osmanlı imparatorluğunun hakimiyetinde kalmıştır.

Şehir, özellikle Roma döneminde önemli bir liman kenti olmuştur.

Roma İmparatoru Elagabalus (MS 218-222) döneminde Coloniae unvanı alan Mallos/Magarsus, MS 260 yılına kadar bir Roma kolonisi olarak kalmıştır.

Seleukos kralı IV Antiokhos döneminde, Magarsos ilk kez şehir statüsü elde eder.

Karataş’ta bulunan bir yazıt üzerindeki “Magarsos halkı” ifadesi değerlendirildiğinde, Karataş-Magarsos eşitlemesi yerindedir.

Roma imparatoru Elagabalus (MS 218-222) döneminde “Coloniae” unvanını alan Mallos/Magarsus MS 260 yılına kadar bir Roma kolonisi olarak kalır.

Geç Roma döneminde ise MS 4 ncü yüzyıldan itibaren bir Piskoposluk merkezi olmuştur.

MS 964 yılında Bizans İmparatoru II Nikephoros Phokas’ın (MS 912-969) bölgesi Abbasilerden geri almak için düzenlediği sefer sırasında yakılıp yıkılan kent, sonraki dönemlerde bir daha eski günlerine dönmemiş ve küçük bir liman yerleşkesi olarak varlığını sürdürmüştür.

Piri Reis:

Magarsus kalıntıları ve kalesi, Piri Reis’in kitabında Od Kalesi ve Osmanlı belgelerinde Vanir kababası adıyla geçmektedir.

 

Bir heykel:

Bir balıkçı tarafından, 1980 yılında balık avı için suyun dibine daldığında, suyun dibinde gördüğü ve günümüzde Adana Bölge Müzesinde sergilenen bronz heykel, Magarsus sanatının hangi düzeyde olduğu hakkında bilgi vermektedir.

Heykelin MÖ 1 ve MS 2 nci yüzyıllara ait olacağı düşünüldüğünden, MÖ 1 nci yüzyılda Eyalet Valiliği yapan Çiçeron a ait olma ihtimali de düşünülmektedir.

 

KENTİN YERLEŞİMİ VE GÜNÜMÜZE ULAŞAN KALINTILAR:

Magarsos antik kentine yönelik 1899 yılında Gewond Alisan tarafından yapılan ilk plan çalışması olarak tanımlanabilecek haritada: kentin orta bölümünde tapınak ile batı surları arasında kısa çizgilerle tanımlanan deniz ve kara yönünde oluşturulmuş surlara ilişkin izler görülmektedir.

Magarsos arkeolojik Sit alanı toplam 158 hektardır.

Magarsos antik kenti planlama alanı içerisinde, korunması gerekli anıtsal yapılar kimliğine sahip sur kalıntıları, tonozlu yapı, tiyatro, hipodrum, Bizans ve Osmanlı hamamı, sarnıçlar, çıkarılmış mezar odaları ile nekropol ve tanımlanamayan iki yapı kalıntısı olmak üzere toplam 11 yapı dışında herhangi bir yapılaşma bulunmamaktadır.

Kıyılar ise dalışa yasak bölge olarak ilan edilmiştir. Kentin bu yönünde denize düşmüş surlar ile antik limana ait olduğu düşünülen kalıntılar mevcuttur.

Doğu, batı ve kuzey yönlerinde, kara surları ve Sit alan sınırları ile örtüşen alanın kuzeybatı ve güneydoğusunda iki ayrı tatil sitesi, kuzeydoğusunda küçük ölçekli bir çiftlik yapısı antik Magarsos kenti ile sınır oluşturmakta ve kenti çevrelemektedir.

Alanda yapılan çalışmalarda, sit alanı sınırlarını da oluşturan surların dışında, yerleşimin varlığına dair herhangi bir arkeolojik kalıntıya şimdilik ulaşılmamıştır.

Magarsos antik kentinde genellikle tek katlı olan tonozlu yapı ve hamamlar ile nekropol alanında bulunan mezar odasında olduğu gibi, tonoz örtülü bu yapıların günümüze ulaşamayan tapınağın mimari özelliklerini söyleme olanağı bulunmamaktadır.

Magarsos yerleşiminde anıtsal yapıların ve yapı kalıntılarının kat durumun incelendiğinde, alandaki yapıların tümünün tek katlı olduğu görülmektedir.

Günümüzde sadece bulunduğu alandan dolayı Nekropol olarak nitelendirilen alan dışında, yapıların plan şemaları da toprak altında veya kalıntı olmaları nedeniyle okunamamıştır.

Anıtsal yapılar arasında plan şeması kısmen anlaşılabilen yapılar tiyatro, Osmanlı hamamı olarak tanımlanan yapı ve nekropol alanındaki mezar odasıdır.

Bu yapılardan planı en net okunabilen tiyatro, Klasik Helen tiyatro şemasını yansıtmaktadır.

Plan şeması net biçimde okunamamakla birlikte, tonoz örtülü ve iki eyvanlı olduğu anlaşılan Osmanlı Hamamı, erken Roma dönemine tarihlenmektedir.

Mezar odasının ize, üzeri tonozla örtülü kare bir mekan olmasının yanı sıra, duvar diplerindeki mezar yuvalarıyla tipik Roma dönemi mezar yapıları plan şemasına sahip olduğu söylenebilir.

 

MAGARSOS ANTİK KENTİNDE KORUMA ALTINA ALINAN ANITSAL YAPILAR:

Antik kentin güney bölümünün bir kısmını kaplayan alanda: 1 tiyatro, 1 hipodrum ve tanımlanamayan tonozlu bir yapı bulunmaktadır.

Diğer bölümde ise, sur kalıntıları, 2 hamam, 2 sarnıç, tanımlanamayan 2 yapı kalıntısı ve mezar odalarını da içeren 1 nekropol bulunmaktadır.

 

DENİZ VE KARA SURLAR VE KÜÇÜK KALE OLARAK TANIMLANAN KULE:

Magarsus sayısız akınlara uğradı, işgallerden kurtulamadı. Fenike, Rodos, Girit, Venedik, Ceneviz ve Portekiz filolarının uğrak yeri olan Magarsus’un görkemli kale duvarlarından bugün geriye pek az şey kalmıştır. Çünkü antik şehri, savaş ve işgallerin yanı sıra büyük depremlerden de nasibini aldı.

Evet, yerleşimde yapılan incelemelerde yüzeyde görüldüğü kadarıyla kuzey hattı boyunca devam eden yükselti, kuzey ve kuzeybatı yönünde yer alan sur kalıntılarının büyük ölçüde sağlam olduğu düşünülmektedir.

Surların, batı, kuzeydoğu ve doğu bölümü ise net biçimde algılanmaz.

Güneydoğu yönünde sur sistemi, Küçük Kale olarak tanımlanan mevcut kulesi ile birlikte yüzeyde görünmekte iken, güney yönünde bulunan deniz surlarının günümüze ulaşmış kısımlarının oldukça tahrip olduğu görülmektedir.

Magarsos antik kentinin, en geniş sınırlarının mevcut sur sistemi dahilinde olduğu bilinmekle birlikte, sur dışındaki yerleşimin varlığına dair herhangi bir arkeolojik kalıntıya ulaşılamamıştır.

Günümüzde insan eliyle veya doğa olayları ile tahrip edilmiş olan ve bütünsellik göstermemesi nedeniyle, yüksekliği ve uzunluğu tespit edilemeyen özellikle kuzey yönündeki sur kalıntılarının arazinin sürekli işletilmesi etkisi ile, toprak altında kaldığı görülmektedir.

1899 yılında hazırlanan kent planında: Karataş Burnu’nun doğu ve batısında, V şeklinde 5 kule ile desteklenen surların tanımlanmış olmasına karşılık, yerleşimin kuzeydoğu yönünde yer aldığı düşünülen iki kuleden sadece bir köşe kuleye yer verilmiştir.

Roma döneminde inşa edilen surların, günümüze ulaşan bölümlerinden de anlaşılacağı üzere, taban seviyesinde kesme blok taşların kullanıldığı ve surların sahip olduğu burç sayısının zaman içerisinde yapılacak kazılarla tespit edileceği anlaşılmaktadır.

 

HİPODROM

Alisan ın planında yeri belirtilmemiş olan Hipodrom, I Derece Sit alanının güneyinde ve deniz kenarında yer alan hipodromun tamamının, toprak altında olduğu ve yapının zemini ile arazinin doğal zemini arasında kot farkı olduğu için algılanamamıştır.

Geç Roma döneminde yapıldığı düşünülen ve kuzeybatı-kuzeydoğu doğrultusunda konumlandırılmış yarım daire plan şemasına sahip hipodrom amfisinin kuzeybatı yönünde yer alan oturma sıraları, arazi eğimi nedeniyle algılanamamıştır.

Buna karşılık hipodromun kuzeydoğu bölümünde sahne ve sahne gerisine (skene) ait büyük boyutlu blok taşlara rastlanmaktadır.

Yapının bulunduğu alanda günümüzde tarım yapılıyor ve bu yüzden hipodrom alanı tahrip edilmektedir.

Karataş Magarsus Tiyatro
TİYATRO:

Magarsus antik kentinde, günümüzde açığa çıkarılan en önemli eser 2500 yıllık antik tiyatrodur.

I Derece Sit alanı içindeki Hipodromun doğusunda bulunan tiyatro yapısı, Alisan tarafından 1899 yılında hazırlanan Magarsos kent planı paftasında, belirgin bir şekilde işlenmiş ve tiyatro olarak belirlenmiştir.

Tiyatro için, 1988 yılında başlatılan kazı çalışmaları, 1997 ve 2013-2014 yıllarında sürdürülmüştür.

Tiyatro için 1997 yılında yapılan kazılarda yapı temellerinde kalker taşı, orkestra kısmında da kısmen mozaik kaplama kullanıldığı tespit edilmiştir.

Helenistik döneme ait tabak, kaseler, Roma dönemine ait çeşitli cam şişe parçaları, MÖ 4’ncü yüzyıldan başlayarak MS 9’ncu yüzyılda Bizans dönemine kadar kullanılmış sikkeler bulunmuştur.

2013-2014 yılı kazılarında ise tiyatro yapısının toprak altında bulunan amfi (cevea) bölümü büyük ölçüde açığa çıkarılarak, güney yönüne bakan bir yamaca yaslanmış ve sahne ve sahne gerisi (orkestra ve skene) bölümleri ise kazı çalışmalarının sürdürülememesi nedeniyle toprak altında bırakılmıştır.

Tiyatro kazılarında ortaya çıkan cam şişe parçaları, yapının Roma dönemine tarihlenmesini sağlarken, sikke buluntuları da tiyatronun sonraki dönemlerde Bizanslılar tarafından da bir süre kullanıldığını göstermektedir.

Evet tiyatronun genişliği 30 metre ve uzunluğu 150 metredir. Yaklaşık 3 bin kişi kapasitelidir.

Helenistik dönemde, denizin hemen kenarında bir tepeyi oymak suretiyle, arazinin doğal eğiminden yararlanılarak ve yerel kireçtaşı bloklar kullanılarak inşa edilmiştir.

Tiyatronun en dikkat çekici özelliklerinden biri, deniz kıyısına bu kadar yakın olması ve günümüzde de hala Akdeniz’den gelen esintiler eşliğinde tarihi atmosferin hissedilmesidir. Yani, bu tiyatro, antik dönemde deniz manzaralı yapılmış tek tiyatrodur.

 

SARNIÇLAR:

Antik kentin III Derece Sit alanı bölgesinde sarnıç olduğu düşünülen, birbirinden bağımsız iki yapı bulunur.

A Sarnıcı:

Tamamı planlama alanı olan Magarsos antik kenti içinde ve kentin kuzeybatı bölümünde bulunan, günümüzde tamamen toprak altında olduğu için plan şeması, sarnıcın üst örtüsü, kullanılan malzeme ve ölçüleri de çözümlenememiştir.

İzlerden okunabilen kısımlardan Roma döneminde yapılmış kare formda bir yapı olabileceği düşünülür. Sarnıcın kesme taşlarla inşa edildiği bilinmektedir.

 

B Sarnıcı:

Kentin yaklaşık olarak merkezinde, Osmanlı ve Bizans hamamlarına yakın bir mesafede bulunan, diğer alanlara kıyasla daha küçük kotta yer alan ve dikdörtgen şemalı olduğu gözlenen kalıntının, Roma döneminde yapılmış bir sarnıç olduğu düşünülmektedir.

Günümüze sadece bir duvarı ulaşabilen yapının özgün boyutlarının, işlevinin ve plan şemasının temel seviyesini açığa çıkaracak bir arkeolojik k azı ile tespit edileceği anlaşılmıştır.

Günümüze ulaşan kalınlığı 50-65 cm ve uzunluğu 4-8 metre olduğu düşünülen tek duvar kalıntısında kullanılan kesme taş ve tuğla malzeme, yapının yığma  teknikle inşa edildiğini gösterir.

 

HAMAMLAR:

III Derece sit alanı içinde iki farklı hamamdan kalma olduğu düşünülen, birbirinden bağımsız iki ayrı kalıntı bulunmaktadır.

İlk kalıntının malzeme ve malzeme kullanım tekniğinden hareketle, Osmanlı döneminde yapılmış bir hamamdan kalmış bir bölüm, bu hamama çok yakın mesafede bulunan diğer kalıntının ise Bizans döneminde yapılmış bir hamam kalıntısı olduğu söylenebilir.

 

Osmanlı Hamamı:

Hamam antik kentin yaklaşık olarak merkezinde, diğer alanlardan daha küçük kotta yer almaktadır.

Hamamdan kalma kalıntı, Bizans dönemi hamam kalıntısı olduğu düşünülen yapının yaklaşık 20 m kuzeybatısındadır.

Günümüzde tamamen toprak altında olması nedeniyle plan şeması ve cephe unsurları anlaşılamayan hamam, arazi zeminiyle arasında oluşan kod farkından dolayı bir höyük görüntüsü vermektedir.

Mevcut duvar kalıntılarından kesme taş malzeme ile yığma tekniğiyle inşa edildiği anlaşılan hamamın içine girilebilen küçük bir bölümde, beşik tonozla örtülü iki eyvan tespit edilmiştir.

Hamamın yakınında bulunan ve Erken Roma dönemine tarihlenen yazıtlı bir heykel kaidesinin ortaya çıkartılması sırasında ağır tahribata uğradığı anlaşılmaktadır.

Bu nedenle hamamın yapım tarihinin tespit etme imkanı bulunmamaktadır.

 

Bizans Hamamı:

III Derece arkeolojik sit alanı içindeki kalıntı, kentin yaklaşık olarak merkezinde, diğer alanlardan daha düşük kotta ve Osmanlı hamamı olduğu düşünülen yapıya kuzeydoğu yönde yakın konumdadır.

Günümüze sadece bir duvarı ulaşabilmiş olan yapının özgün boyutlarının, işlevinin ve plan şemasının temel seviyesini açığa çıkaracak bir arkeolojik kazı çalışması yapılmamıştır.

Mevcut duvar kalıntısından, kesme taş ve tuğla malzeme ile yığma tekniğiyle inşa edildiği anlaşılan yapının Bizans döneminde yapılmış bir hamam olabileceği düşünülmektedir.

 

TAMAMLANMAYAN YAPI KALINTILARI:

Magarsos antik kenti içinde işlevi tanımlanamayan ve tonozlu yapı kalıntısı olarak isimlendirilen yapı kalıntıları bulunmaktadır.

 

Tonozlu Yapı Kalıntısı:

Yapı kalıntısı Hipodromun üst kısmındadır.

Günümüzde neredeyse tamamı toprak altında olan ve tonozlu üst örtüsünün bir kısmı toprak üzerinde olduğu için tonozlu yapı kalıntısı olarak isimlendirilen kalıntı, arazi zeminiyle arasında oluşan kot farkı nedeniyle bir höyük görünümündedir.

Plan şeması ve cephe özellikleri anlaşılamayan yapının duvar kalıntılarından, kesme taş ile yığma tekniğiyle inşa edildiği anlaşılmaktadır.

Yapının içine girilebilen küçük bir bölümü, dikdörtgen planlı tonozlu bir mekandan ibarettir.

Kalıntının Geç Roma döneminde yapılmış ve yakındaki Hipodrom yapısıyla ilişkilendirilebilecek bir yapı olduğu düşünülmektedir.

 

A Yapı Kalıntısı:

Athena Magarsia Tapınağının güneyindedir.

Arazi zeminiyle arasında oluşan kot farkı nedeniyle daha düşük kotta yer almaktadır.

Osmanlı ve Bizans hamamlarına kuzey yönde çok yakın mesafede bulunan A yapı kalıntısı, günümüze sadece bir duvarı ulaşabilmiş olan yapının özgün boyutlarının, işlevinin ve plan şemasının temel seviyesini açığa çıkaracak bir arkeolojik kazı ile tespit edilmesi mümkün olacaktır.

Mevcut duvar izlerinden kesme taş ve tuğla malzemeden, yığma tekniğiyle inşa edildiği anlaşılan kalıntının, Athena Magarsia Tapınağına yakın konumda olması, bu izlerin tapınağa bağlı bir yapıdan kalma olabileceğini düşündürür.

Bu durum dikkate alındığında, yapının tapınakla eş zamanlı veya tapınağın inşasından önce ya da sonra inşa edilmiş olabileceğini düşündürür. A yapı kalıntısı, Roma döneminde inşa edilmiş olmalıdır.

 

B Yapı Kalıntısı:

Kuzeybatıdaki sarnıcın güneyindedir.

Günümüzde tamamen toprak altında olan kalıntı, arazi zeminiyle arasında oluşan kot farkından dolayı bir höyük görüntüsü vermektedir.

Plan şeması ve cephe özellikleri anlaşılamayan yapı kalıntısına ait duvar izinden, yapının kesme taş ve tuğla malzemeden yığma tekniğiyle inşa edildiği anlaşılmıştır.

İşlevi bilinmediği için tarihlendirilmemiştir. Kullanılan malzeme ve malzeme tekniğine göre Roma döneminde inşa edilmiş olmalıdır.

 

NEKROPOL

Magarsos antik kentinin kuzey ve kuzeybatı bölgelerinde sınırları ve büyüklüğü tespit edilmekle birlikte, geniş bir alana sahip olduğu düşünülen Nekropol bulunmaktadır.

Üzerinde kaçak kazılar dışında herhangi bir bilimsel kazı çalışması yapılmamıştır.

Tarımsal faaliyetler sonucu, ölçüleri tam olarak anlaşılamayan bir lahit kapağı bulunmuştur.

Nekropol alanında kaçak kazılar ile tahrip edilen yaklaşık 1.65 x 4 m ölçülerinde, üzeri tonoz örtülü adı bilinmeyen bir mezar odası tespit edilmiştir.

Plan şeması, malzeme, ölçü ve malzeme kullanım tekniklerine bakılarak mezar odasının Roma dönemine ait olduğu düşünülür.

 

ATHENA MAGARSİA TAPINAĞI:

Günümüze ulaşamamış olan ve Alisan ın 1899 tarihinde yapmış olduğu Magarsos kent planında, tiyatronun kuzeyinde hafif eğimli bir alanda gösterilen tapınak, Roma dönemine tarihlenir.

Tiyatronun 200 m kuzeyindeki yüzey taramalarında, tapınağa ait altyapı, üstyapı ve sütun parçaları bulunmuştur.

Tapınak alanında ortaya çıkarılan Roma dönemi sikkeleri üzerinde betimlenen yapının tapınak olabileceği düşünüldüğünden, Athena Magarsia Tapınağının iki odalı ve tonozlu bir yapı olduğu söylenebilir.

Yapının Roma sikkelerinde betimlenmiş olması tapınağın Erken ve Geç Roma dönemi aralığında yapılmış olabileceğini düşündürür.

Yapım tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte, Mallos kentinin MÖ 4 ve 5 nci yüzyıllarda Kilikya da kendi sikkelerini basan kentlerden birisi olduğu da bilinmektedir.

Mallos gibi Tarsos, Solai, Issos, Nagidos, Kelenderis ve Kilikya  kentlerinde MÖ 450 ile 323 yılları arasında çeşitli staterlerin basılmış olması bu savı desteklemektedir.

Evet yerel bir tanrıça olan Athena adına Magarsia’ya adanmış olan tapınak, Helenistik dönemde tüm Doğu Akdeniz’deki en önemli kehanet merkezlerinden birisidir.

Yöredeki insanlar ve deniz aşırı yerlerden gelenler, burada konaklıyor, dua ediyordu. Yani bir nevi istişareye yatıyorlardı. Gece gördükleri rüyaları tanrılardan gelen mesaj olarak kabul edip, rahiplere anlatıyorlar, onların yorumlarını dinliyorlardı.

Tapınağın yaklaşık 14 metre yükseklikte olduğu düşünülüyor. Tapınağın temel kısmında bir “kara taş” bulunduğuna ilişkin bilgiler olduğu, Karataş ilçesinin adının buradan geldiği tahmin ediliyor.

Antik dönem yazarlarından Arrianos’un aktardığına göre: Büyük İskender, Perslerle yapacağı İsos savaşından önce, MÖ 333 yılında, Ceyhan nehri üzerine bir köprü yaptırmış, Soli’den Megarsus a yürümüş ve oradan Athena Megarsis e ve şehrin efsanevi kurucusu Amphiaraos oğlu Amphilochus a kurban adamıştır.

Tapınağın; Roma İmparatorluğu döneminde, Hıristiyanlığın kabulünün ardından kilise olarak kullanıldığı belirtilmektedir.

Evet sonuç olarak bu önemli tapınak, günümüzde henüz gün yüzüne çıkarılamamıştır.

 

MAGARSUS LİMANI

Liman, Magarsus antik kentini barındıran ve Fener Burnu olarak bilinen oluşumun doğu yakasındadır.

Burada Magarsus antik kentinin limanı tespit edilmiştir.

Ancak limana yönelik herhangi bir çalışma yoktur.

Bu yüzden Magarsus limanının teknik detayları bilinmiyor.

Kent merkezinden limana doğru, diğer bölgelerdeki keskin falezlerin aksine hafif eğimli bir topoğrafik yapı söz konusudur.

Bu durum limana ulaşımı kolaylaştırmaktadır.

Ayrıca denizden gelindiğinde kente geçişe imkan vermektedir.

Kuzeyden başlayıp güneye inan bu yamaca yerleştirilen limanın kara tarafında, maalesef herhangi bir özgün mimari kalıntı görülmemektedir.

Bu bölgede, limanın hemen kuzeyinde betonarme bazı yapılar yapılmış ve bu yapılara yönelik bahçe düzenlemeleri ve teraslar bulunmaktadır.

Limanın kara yönünde muhtemel kalıntıların bu uygulamalar sırasında tahrip edildiği veya bu inşaatların altında kaldığı düşünülür.

 

Mendirekler:

Magarsus limanındaki mendirek ve/veya dalgakıranların günümüze ulaşabilen kısımları tespit edilememiştir.

Doğu Mendireği ve Batı Mendireği olarak adlandırılan iki temel unsuru bulunan bu liman, kısmen doğal sebepler, kısmen de insan müdahalesiyle tahrip olmuştur.

Bu iki mendirek birbirine belli bir açıyla yaklaşan ve eksenleri kesişen bir yapıya sahiptir.

Her iki mendireğin ucu arasında, gemilerin giriş ve çıkışlarına imkan verecek şekilde yaklaşık 25 metrelik bir giriş açıklığı bırakılmıştır.

 

Doğu Mendireği:

Magarsus limanının iki ana bileşeninden biri olan Doğu Mendireğinin üzerinde, bugün kısmen yıkılmış niteliksiz betonarme bir iskele bulunmaktadır.

Bu betonarme iskele, büyük oranda antik mendireğin üzerine oturtulmuştur.

Bu iskele yapılırken, antik mendireğe kısmen zarar vermiştir.

Limanın hemen kuzeyinde bulunan birkaç modern yapı yapılırken, bu iskelenin de o yapılara hizmet vermek üzere inşa edildiği kesindir.

Bugün doğu mendireğinin liman içine bakan yüzü, kumluk plaja kadar izlenebilmektedir.

Mendireğin limanın içine bakan yüzü ölçüldüğünde yaklaşık 35 metrelik bir uzanım görülürken, limanın dışına bakan doğu yüzü esas alınarak yapılan ölçümlerde 60 m lik bir uzanım görülmektedir.

Bunun temel nedeni, limanın dışına bakan yüzünde malzeme birikimi olmasıdır.

Mendireğe ait döşeme taşları yer yer izlenebilmektedir.

Ancak bunlar da tahrip olmuştur.

Doğu mendireğine ait malzemenin su üzerine pek çıkmadığı, genellikle suyun 0-20 cm altında olduğu, yer yer ise daha derinlere doğru indiği görülmektedir.

Betonarme iskelenin yapımı sırasında, yüzeydeki malzemenin zemin tasfiyesi amacıyla alınmış veya sökülmüş olma ihtimali yüksektir.

Ancak betonarme iskelenin ayakları arasındaki boşluklarda bile özgün döşeme taşları rahatlıkla görülebilmektedir.

İzlenebilen döşeme taşlarının kireçtaşı özelliklerini yansıttığı söylenebilir.

Ölçülebilen döşeme taşlarının ortalama boyutu 50 x 100 cm dir.

Mendireğin uç kısmında ise, görece olarak daha büyük boyutlu taşlar kullanılmıştır.

Mendireğin uç kısmı, suyun sert baskısını hafifletmek için hafifçe yuvarlatılmıştır.

Böylece mendirek ucu hem güçlü bir statiğe sahip olmuş hem de verilen dönüş sayesinde yumuşak bir tasarıma dönüşmüştür.

Mendireğin üst yüzeyindeki eni yaklaşık 5 m iken, sualtında görünen tabana yayılım yaklaşık 12 metredir.

 

Batı Mendireği:

Limanın bir diğer ana bileşeni Batı Mendireğidir.

Doğu mendireği ile arasında kara yönünde yaklaşık 50 metrelik bir mesafe bulunmaktadır.

Batı mendireği, kumsaldan itibaren – 20 cm kotunda başlamakta ve daha sonra yer yer su yüzeyine çıkmaktadır.

Başlangıç noktasından itibaren kireçtaşı olma olasılığı yüksek, kesme taş malzeme kullanılarak yapılmış döşemeler görülebilmektedir.

Doğu mendireğine oranla daha uzun bir yapıya sahip bu mendireğin devamında da düzgün kesme döşeme taşları yer yer izlenmektedir.

Batı mendireğinde, modern çağda herhangi bir insan müdahalesi olmamıştır.

Mevcut deformasyon büyük oranda su yükselmesi ve bu baskısı, fırtına, tektonik veya dip hareketleri gibi doğal sebeplere bağlı olarak oluşmuş olmalıdır.

Doğu mendireğinin düz bir hat üzerinde uzanmasının aksine, Batı merdireği, karadan itibaren denize doğru 15 metre uzandıktan sonra yaklaşık 45 derecelik bir açıyla sola dönmekte ve doğu mendireğinin ucuna doğru 55 m boyunca uzanmaktadır.

Bu dirsek oluşumu, bu tarafta asıl mendireğin büyük oranda karadan alüvyon akışı ile denizden gelen kum birikmesi sonucu toprak/kum altında kaldığı ve mendireğin sadece 15 m lik kısmının suya doğru uzandığı, 55 m lik geri kalan kısmın ise dalgakıran olarak tasarlandığı ihtimalini ortaya koymaktadır.

 

ADALAR-DYDİMAE

Kıyıdan yaklaşık 1 km açıkta yer alan, halk arasında Gavur Adası ve Türk Adası olarak bilinen iki adacık bulunur.

Antik dönem denizcilik kaynaklarında, Didymos adıyla bölgede duraklanabilecek bir liman olarak tanımlanan bu adalara, 19’ncu yüz yılda bile kıyıya yanaşamayan gemilerin yanaştığı bilinmektedir.

 

DOĞU ADASI

Bu ada, kıyıdan yaklaşık 1.1 km açıktadır.

Batısında bulunan diğer adayla olan mesafesi ise 500 m civarındadır.

Adanın yüzeyinde herhangi bir yerleşim izinin yanı sıra bitki örtüsü veya toprak da bulunmamaktadır.

Tamamen kayalık bir yapıda olan Doğu adasının deniz seviyesinden yüksekliği 1.5 m dolaylarındadır.

Ancak ada üzerinde yapılan araştırmada, adanın tamamen antik taş ocağı olarak kullanıldığı, bu sebeple ada yüzeyinin yer yerdeniz seviyesine ve altına indiği görülmüştür.

Ada yüzeyini oluşturan kütlesel kayalık oluşum, farklı ebatlardaki antik yapı taşı elde edilecek şekilde kesilerek buradan inşa malzemesi elde edildiği anlaşılmaktadır.

Yer yer büyük blok taş olacak şekilde malzeme kesilirken, yer yer bölge için standart denilebilecek 50 x 100 cm boyutlarında taş alınmıştır.

Bunun sonucunda bazı bölgelerde geniş boşluklar oluşmuştur.

Bu ada üzerinde de bitirilmeden bırakılmış taş yerleri ve formları rahatlıkla görülmektedir.

Adanın anakaraya bakan ve korunaklı kuzey kıyısında, bir kaya üzerinde palamar deliği görülmüştür.

Bu palamar halkası, antikçağdan yakın çağa kadar adanın gemiler için yanaşabilecekleri ve kullanılan bir yer olduğu bilgisini teyit eder.

Palamar babası, dik bir kayalık çıkıntıya oyulmuştur.

Palamar halkasının çapı yaklaşık 13 cm civarında, derinliği ise 15 cm civarındadır.

Halkanın bulunduğu noktadaki düz kayalık sahil, bir platform işlevi görerek, adaya yanaşan gemilerin buradan çıkarılan malzemeyi rahatlıkla bindirmelerine de olanak sağlayacak niteliktedir.

 

BATI ADASI

Bu ada, Doğu Adasının 420 m batısında, modern Karataş limanının dalgakıran ucuna ise 350 m uzaklıktadır.

Anakaraya olan uzaklığı 600 m civarında olan Batı adası, ortalama 7500 m karelik bir alanı kaplar.

Ada yüzeyinin deniz seviyesinden yüksekliği, orta bölgelerde azami 1 m dolaylarında, kenarlarda ise deniz seviyesindedir.

Ada üzerinde yaz aylarında restoran olarak kullanıldığı öğrenilen bir niteliksiz yeni yapı bulunmaktadır.

Bu adanın yapısı, yakınındaki Doğu Adasından çok za bir farklılık göstermektedir.

Adanın kuzey kıyısı kısmen kumsaldır.

Ada yüzeyi tamamen kayalık olup buradaki kayalığın da bölge morfolojisiyle uyumlu bir şekilde kireçtaşı olduğu görülür.

Batıdaki ada üzerinde yapılan incelemelerde, yapı elamanları görülmüştür.

Ada yüzeyinde çeşitli boyutlarda ve formlarda olan ve ada yüzeyine dağılmış yapıtaşları vardır.

Bunların en belirgin özelliği renkleri ve taş ürünüdür.

Bu taşlar, bölgenin malzemesinden farklı olarak açık renge sahiptir.

Bu guruptaki taşların gri ve kahverengi tonlarındaki kireçtaşından ziyade mermer benzeri bir kaya türünden üretildikleri anlaşılmaktadır.

Beyaz renkli mermer yapı taşları incelendiğinde, yuvarlak veya kavisli bir yapının inşasında kullanılmış olmaları muhtemeldir.

Taşların çoğunun kullanıldıkları yapıda, yuvarlak bir hat oluşturacak şekilde tasarlandıkları açıkça görülmektedir.

Yine taşlar neredeyse tümünde hem kenet hem de zıvana izler görülmektedir.

Modern yapının önünde, aynı renk ve malzemeden üretilmiş iki adet sütun başlığı görülmektedir.

Bu başlıklarda zıvana yuvaları ve akıtma kanalları açıkça görülmektedir.

Adadaki bir diğer gurup yapı kalıntısı ise, kısmen yıkılmış, kısmen de iyi durumda olan taş sırasıdır.

Adanın batı ve kısmen kuzey yönünde bulunan bu taş sırası, adanan bu yönde kıyı çizgisini de oluşturmakta ve düşük kotlu bu kısımlara suyun geçişini engellemektedir.

Bu duvar kalıntısı, bir mekan oluşturmaktan çok bir alanı çevrelemek veya korumak için inşa edildiği açıktır.

Adanın üzerinde herhangi bir yerleşim izi yoktur.

Zaten büyük oranda kayalık olan ada yüzeyinde yerleşime ilişkin muhtemel temellerin toprak altında kalması gibi bir durum söz konusu değildir.

Bu nedenle adanın sürekli yaşama imkan sağlayacak kalıcı bir yerleşim yeri olmadığı düşünülür.

 

Adana Karataş Akdeğirmen

AKDEĞİRMEN

Kızıltahta mahallesinde ve Ceyhan nehri üzerinde kurulmuştur.

Roma mimarisiyle yapılmıştır. 1700 yıl önce Roma döneminde inşa edilen Akdeğirmen’de yerel halk tarafından 1960 yılına kadar buğday unu üretildiği ancak daha sonra değirmenin bakımsızlığı nedeniyle kapandığı söyleniyor. Ama neden kapanmış, çevre köylerden gelenler değirmen yapısının tahta ve demirlerini yağmalamışlar, ardından da yapıyı yakmışlar. (yangın izleri bugünde görülmektedir.)

Değirmen kısmı iki katlıdır. Altında bulunan köprünün, sadece nehrin karşı tarafından ayakta kalmış 4 gözü görülebiliyor, yani yıkılmış.

Evet Akdeğirmen ve değirmene giden yol üzerindeki köprü günümüzde bakımsızlık nedeniyle harap halde, yani buraya gidip görmek isterseniz, beklentiniz çok olmasın. Çünkü köprünün kötü olması nedeniyle, aracınızı bırakıp, değirmene ulaşmak için bir süre yürümeniz gerekiyor.

Adana Karataş Yedi Kardeşler Türbesi ve Anıt Ağaç

YEDİ KARDEŞLER TÜRBESİ VE ANIT AĞAÇ

Yöre halkının çok tanrılı dine inandığı dönemde, 6 kardeş, halkı tek tanrılı dine inanmaya davet eder. Ancak bu kardeşlere sadece 1 çoban inanır. Yöre halkı 6 kardeşi ve 1 çobanı öldürür, yedisini de palamut ormanlarının içine gömerler. Sonra halk, Allah’ın bir olduğuna inanınca, bu yedi kişi kıymete biner ve şimdiki türbelerini yaparlar. Bundan dolayı, buraya yedi kardeş ziyareti denir.

Anıt ağaç yaklaşık 500 yıllıktır.

Bursa İznik

Bursa İznik

 

Bursa’nın 86 km. kuzeydoğusundadır.

Aynı adla anılan gölün, doğu kıyısında kuruludur.

Bursa üzerinden İznik’e ulaşım kolaydır. Toplam 85 km. lik bir yolculuk sonrası, İznik’e ulaşabilirsiniz. Bursa’dan İstanbul istikametinde, kara yoluna girdiğinizde, otobandan, Gemlik istikametini seçin.

Buradan otobanı takip ederek, yaklaşık 5 km. sonra Karsak kavşağına varacaksınız. Buradan sağa dönüp, sırasıyla Gölyaka, Sölöz, Narlıca, Güllüce köylerini geçtikten sonra, göl kıyısını takip ederek İznik’e ulaşabilirsiniz.

Ankara’dan İznik’e gitmek isteyenler için ise, Bursa’ya varmadan önce, İnegöl’den kuzeye, Yenişehir istikametine ve daha sonra yolu takiben İznik’e ulaşabilirsiniz. Ankara’dan, İznik yaklaşık 350 km.

Bursa İznik

GENEL

Dünyada eşine ender rastlanan ve bütünüyle açık hava müzesi olan, tarihi ve antik şehirdir.

Hristiyan dünyasının ilk dini temel kararlarının alındığı, I. Konsil toplantısının burada yapılmış olması, Anadolu’da Türklerin ilk başkenti oluşu ve çiniler, buranın başlıca özellikleri.

Ayrıca, dünyanın en güzel beşinci gün batımı manzarasının buradan izlenebileceği söylenir.

İlk çağda kurulan şehrin, ızgara planı, bugünde korunmakta.

 

TARİHÇE

İznik, Makedonya Kralı Büyük İskender’in kumandanlarından, Antıgonıus tarafından, MÖ. 316 yılında kurulur.

Bu çağın geleneklerine uygun olarak, kurucusunun adı kente verilir.

Daha sonraki yıllarda, Bıthynıa kralı Zipoites, MÖ.279 yılında, kenti ele geçirir.

Bu devirde, kent adına altın sikke bastırılır ve kent altın şehir olarak anılmaya başlanır.

Zamanla, Romalılar kenti ele geçirirler.

Bu sırada I. Konsil burada toplanır. (Ayrıntılı bilgiyi aşağıda verdim.)

1075 yılında, kent, Selçukluların egemenliğine girer.

1080 yılında ise, Selçuklular tarafından başkent yapılır.

Yani; Anadolu’daki ilk Türk başkenti olur. Başken olunca, kentin adı da, Nicaea’nın izi anlamında, İznik olarak değiştirilir.

1097 yılında, 600 bin kişilik, I. Haçlı ordusu, Kılıç Aslan yönetimindeki İznik’i kuşatır.

Uzun kuşatmalar sonucu, haçlılar tarafından kent ele geçirilemez.

Ancak, bir gece, Gemlik körfezindeki haçlı gemileri İznik gölüne taşınır ve bunların yardımı ile, kent ele geçirilir.

1331 yılında, şehir, Orhan Bey tarafından fethedilir ve Osmanlı egemenliğine girer.

Şehirdeki gerçek gelişme; 19-21’nci yüzyıllar arasındaki dönemdeki çinicilikte elde edilir.

Özellikle; Sultan II. Murat ve Çandarlılar döneminde, şehir tepeden tırnağa imar edilir, birçok cami, medrese, han, hamam yapılır.

Bursa İznik Çinileri

İZNİK ÇİNİLERİ

Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları; çiniyi mimari süslemelerde bolca kullanırlar.

Anadolu Selçuklu devletinin dağılmasından sonra, Osmanlı devletinde de çini sanatı, önemini yitirmeden sürmüştür.

15 ve 17’nci yüzyıllardaki Osmanlı mimarisinde, İznik çinisi, büyük gelişme göstermiş ve önemli bir dekoratif malzeme olarak kullanılmıştır.

1648 yılında, İznik’e uğrayan, ünlü seyyah Evliya Çelebi; İznik’te büyük bir çarşı ve çini fırınlarının bulunduğunu yazar.

17’nci yüzyılın sonlarından itibaren, İznik çini sanayi ve tekniğinde duraklamalar başlar.

Çünkü, bu devirde, Osmanlı imparatorluğunda siyasi ve askeri otorite boşluğunun ortaya çıkması ve ekonomik krizin yaşanmasına paralel olarak, sarayın mimari faaliyetlerinde de azalma başlar.

Dolayısı ile, sarayın, İznik çini yapımcıları üzerindeki himayesi de kaybolur.

Böylece, İznik çini sanatı, eski parlak dönemlerindeki önemini yitirir.

300 yıl aradan sonra, 1985 yılında, Faik Kırımlı isimli bir usta, İznik’e gelerek bir atölye kurar.

Bu ve benzeri yeni kurulan atölyeler ile, İznik’te klasik çini üretimine yeniden başlanır.

Akademik, teknolojik ve kültürel destekli çini ve seramik çalışmaları için, 1993 yılında, İznik Eğitim ve Öğretim Vakfı çatısı altında, İznik çini-seramik araştırma Merkezi kurulur.

İznik çinilerinin, günümüzdeki yapımı, günümüz malzemesi ve teknolojisiyle, İznik Eğitim ve Öğretim Vakfı atölyelerinde ve ayrıca yerli sanatkarlar tarafından kendi atölyelerinde sürdürülmektedir.

Yeniden restore edilip hizmete açılan, Süleyman Paşa Medresesinde, yerel ustalar bir arada çalışmakta ve el emeği çini ürünleri satışa sunulmaktadır.

İznik’te amatörlerce yapılan çinileri pişirmek için, beş çini fırını faaliyettedir.

Çini eşyalar, 900 derecelik ısıda pişirilerek satılabilir hale gelmektedir.

Çini satış reyonlarında, en çok :” Haliç desenli, Kalyon, Hayat ağacı, Çin bulutu ” isimli çini tabaklar, satışa sunulur.

Son yıllarda satışı artan, bir başka çini ise; şans topu.

Osmanlı döneminde, her genç kızın çeyiz sandığında mutlaka olması gereken ve ilk konun şans topu, günümüzde bütün evlere de girmiş durumda.

Kapı yanına veya iki pencere arasına asılır.

Nazara karşı geldiğine inanılır.

Topların: canlı ve cazip renkleri kadar, el halılarında gözlendiği gibi, desen dilleri de var.

Bunlar arasında; çintemani, halk gözü, kul gözü, insan dili gibi konular, aşk, sıhhat, başarı gibi kavramlar motiflerle ifade edilmiş.

Mutlaka gezin ve satın almayı düşünün diye tavsiye ediyorum.

Bursa İznik

GEZİLECEK YERLER

İznik Kent Surları

İZNİK SURLARI VE KAPILARI

İznik (Nicoia) stratejik, ticari, ulaşım ve coğrafi konumu nedeniyle, kurulduğu MÖ 4’ncü yüzyıldan bu yana dış etkenlere karşı kendisini koruma ihtiyacı duymuştur.

Şehir batıda göle, diğer yönlerde ise düz ovaya açılmaktadır.

Kent savunmasına katkısı olan surlar hakkındaki ilk bilgileri Strabon vermiştir.

Helenistik dönemde 2893 metre uzunluğunda olduğu öğrenilen ilk surlar hakkındaki kalıntılar belirlenememekte, o yıllarda kentin bugünkünden daha küçük olduğu anlaşılmaktadır.

Bitinya Krallığı zamanında başlatılan ancak depremle zarar gören surları, Romalılar daha güçlü olarak inşa ettiler.

Osmanlı döneminin içlerine kadar çeşitli yenileme ve onarımlar geçirmiştir.

Dört ayrı yöne uzanan yollar üzerine birer taç kapısının yapılması, ayakta duran sur ve burçların belli ki başlangıcını teşkil etmiştir.

Bu kapıları esas alan genel konumu ile güneybatıdaki zikzakları da bir hat olarak kabul edersek, düzensiz çokgen planını andırmaktadır.

Uzunluğu 4970 metreyi bulan ve yerleşmeyi düzensiz bir çokgen oluşturarak kuşatan surlar, ana yöne açılan dört anıtsal kapıya ve birçok kule ile ikincil kapıya sahiptir.

114 burç vardır.

Sur duvarlarında üç evre ayırt edicidir.

İznik Surları

Birinci evre surları:

: duvarlar moloz taş ve tuğladan harçla örülmüş, böylece yatay tuğla kuşaklarıyla duvara sağlamlık ve çok renklilik kazandırılmıştır.

Duvar yüksekliğinin 9 metre civarında olduğu sanılmaktadır.

Aynı teknikle inşa edilen kulelerde üst yapı ve özellikle ikinci kat konusu aydınlığa kavuşmamıştır. Bazı kulelerde kubbe tonozlu üst kat olduğu öngörülmektedir.

Birinci evre surlarının: MS 258 civarında Bitinya bölgesine saldıran Gotlara karşı inşa edildiği kesindir.

Yapıma: Gallienus zamanında (253-260) başlandığı, Macrianus ve Quietus zamanında (260-261) devam edildiği, bu İmparatorlara ait Nikaia sikkelerinin arka yüz betimlerinden anlaşılmaktadır.

Surların tamamlanması, egemen olduğu MS 269 yılına rastlar.

İznik Şehir Surları

İkinci evre surları:

Daha yüksek bir düzleme oturan ikinci evreye ait duvarlar, teknik açıdan önemli bir değişiklik göstermez.

Ancak devşirme malzeme örneğin tiyatrodan sökülen bloklar ve oturma kademeleri yoğundur.

Surun bazı kesimlerinde kuleler sıkıştırılmış iki kule arasına yenisi eklenmiş, böylelikle toplam sayı 114’e ulaşmıştır.

İkinci evreye ait kulelerin boyutu eskisinden farksızdır.

Devşirme malzemeden inşa edilmiş bir kaide üzerinde yükselen bu kulelerde, üst katın varlığı tespit edilmiştir.

Fakat çatı örtüsü için herhangi bir veri yoktur.

İkinci evreye ait farklı öğeler, MS 348 sonrasında farklı tarihler ile ilişkilenderilmiştir.

Bazı öğeler III Leon zamanında 727 yılında, diğerleri sırasıyla 857/858, 1065 ve 1097 yılına tarihlenir.

İznik Surları

Üçüncü evre surları:

Laskarisler zamanında, MS 1204-1222 yılları arasına bağlanmıştır.

Bu dönemde sur duvarları ve kuleler yükseltilmiştir.

Ayrıca ana surun 13-16 önüne, bir siper duvarı, ana sur duvarındakiler ile ilişkileri gözetilerek konumlandırılan kule ve kapılar ile donatılmıştır.

Ana sur duvarı  dört büyük kapı içermektedir.

İznik Surları İstanbul Kapı

İSTANBUL KAPI:

İznik’in kuzeyinde, Atatürk Caddesinin surlara ulaştığı en uç noktada yer almaktadır.

Geçirdiği çeşitli evreler ve onarımlardan sonra bugünkü görünümünü almıştır.

Antik dönemde İstanbul’a giden yola açılmasından dolayı bu isimle anılmaktadır.

Dış, orta ve iç olmak üzere, üç ayrı kapıdan oluşmaktadır.

İznik Surları İstanbul Kapı
Dış kapı:

Dıştaki kapı: ön sura aittir. Yanlarında yarım silindirik iki kule bulunur. Bir sıra moloz taş, iki sıra tuğla ile başlayan bu kısmın devamı, tamamen tuğla ve kiremit parçaları ve kireç-kum harcı ile örülmüştür.

Kapı: kuleler arasında yer alan kısmın ortasındadır.

Yan ve üst söveler silindirik koyu gri granit sütunların demir kuşak ve hatlarla birbirine bağlanmasıyla oluşturulmuştur.

Sövelerin üzerindeki büyük kemer, köşe duvarları üzerine oturmaktadır.

Kapı üzerinde yüksek kabartma olarak yapılmış, bir savaş sahnesi görülmektedir.

Bu kabartmaların üst kısmında da, Pamfilya tipi bir lahit kapağı görülür.

Dış kapının genişliği 2.80 metre, yüksekliği 2.75 metre, sütun çapı 0.60 metre, duvar kalınlığı 2.80 metredir.

Orta kapıdan, 16.30 metre kuzeydedir.

İstanbul Kapının, kuzey ve güney cephesi, aynı özellikleri taşımaktadır.

Kapının orta kısmında: kesme kalkerden yapılmış, yuvarlak kemerli 4.5 metre genişliğinde, günümüzde 3.20 metre yüksekliğinde ve 3.5 metre uzunluğunda, arabaların ve atların geçmesini sağlayan bölüm bulunur.

Bu bölüm: Bizans döneminde Theodor Laskaris tarafından, 13’ncü yüzyılda 0.28 metre genişliğinde yarılarak, buraya inen kalkan demir kapı konmuştur.

Ana geçişin iki yanında, 0.90 metre genişliğinde ve 3.5 metre uzunluğunda, dikine dikdörtgen, yayaların giriş çıkışları için geçişler vardır.

Roma döneminde, orijinal taş kapısının iki yanında, ana sura ait kuleler vardı.

Bunların temellerinde, yüzlerce colosal mezar stalleri kullanılmış, ana gövdeler ise tuğla ile örülmüştür.

İki yanda nöbetçi noktaları bulunmaktadır.

Taç kapının, şehir cephesine bakan yüzünde, dış motif altında, düz yüzeyine açılan çivi delikleriyle takılmış, metal harflerden oluşan kitabe, günümüzde delikler yardımıyla okunabilmektedir.

Aynı kitabenin benzer şekilde, şehir dışına bakan yüzeyinde de yazıldığı belirgindir.

Kitabede:”Gaius, Cassius Chrestus’un çabasıyla yapımı tamamlanan Prokonsül M. Plancius Varus İmparatorların yüce evine ve eyaletin başşehri Nikaia’ya adadı” yazılıdır.

Bu yazıtlar: Roma İmparatoru Vespasian (69-79) ve İmparator Titus (79-81) yönetimleri sırasında yazılmıştır.

Kitabede ismi geçen M. Plancius Varus, İznik’in önemli bir kişisi olup Bitinya ve Pontus Eyaletlerinde prokonsilik yapmıştır.

Evet, sonuç olarak: İstanbul Kapı, kentin kuzeyinde, İstanbul’a giden yol üzerinde yer alan en önemli kapıdır.

Kapının kuzey ve güney cephelerindeki veya geçitlerin üstünde bulunan nişlerin içinde heykellerin bulunduğu, zaman içinde bunların değiştiği, Bizans döneminde bu kısımlara freskler işlendiği kalan izlerden anlaşılır.

Kapının: 70-71 yıllarında inşa edildiği ve 123 yılında İmparator Hadrian tarafından onarıldığı anlaşılır.

 

Orta Kapı:

Orta kapının 9.95 metre uzunluğunda olduğu belirlenmiştir.

 

İÇ KAPI:

Roma takı niteliğinde olan ana kapının, kent yönünde kapı kulelerinin yanındaki sur duvarlarıyla bağlanan, oval planlı bir iç avlu, avlunun güneyinde Nikaia’ya girişi sağlayan, iç kapı yer almaktadır.

İç kapı çeşitli antik yapılardan getirilen mimari parçalar ve kitabeler ile örülmüştür.

İznik İstanbul Kapı Mask
Masklar:

İç kapının söveleri üzerinde, Roma Açık Hava Tiyatrosundan getirilen, cepheleri kuzeye, orta kapıya dönük iki yüksek kabartma tiyatro maskı bulunur.

II Yüzyıla tarihlenen bu masklar, kapının önem kazanmasını ve onun zenginleşmesini sağlamıştır.

Evet, bu maskların korkunç görüntüleri, yüz ifadeleri vardır.

Şöyle ki bu parçaların, 8’nci yüzyılda İstanbul ve İznik’i işgal etmek için bölgeye gelen Arap ordularına karşı koyabilmek için buraya konuldukları tahmin edilmektedir.

Yani bir anlamda, şehrin korunması, şehrin koruyucularıdır.

Burayı işgal etmek üzere gelen Arap orduları, karşılarında bu korkunç ve ürkütücü maskları görünce, ilk intiba olarak ürkmüş olabilirler diye düşünmemek elde değil.

Masklar yukarıda sözünü ettiğim gibi sadece estetik olması açısından konulmamıştır. Komedi ve trajediyi simgeleyen bu masklar, o dönemde tiyatronun ve sahne sanatlarının ne kadar önemli olduğunu gösteriyordu.

Evet şimdi masklarla ilgili ayrıntılı bilgi:

 

Doğudaki Mask: 

Açık hava tiyatrosundan buraya getirilen doğudaki mask: sakallı işlenmiştir.

Yüksekliği 1.25 metre, kalınlığı 1.42 metre, eni 1.08 metredir. Başın yüksekliği 1.22 metre, kalınlığı 0.165 metredir. Saçları yanlardan bukleler halinde, sarkık ve sakalları ile kaynaşmıştır.

Gözleri ve ağzı; birer oyuktan ibarettir. Burun zedelenmiştir.

 

Batıdaki Mask:

Kadını temsil etmektedir.

Yüksekliği 1.32 metre, kalınlığı 2.1 metre, eni 1.17 metredir.

Kabartma boyu 1.26, kalınlığı 0.26 m dir.

Saçları alnını ortasından ve tepeden ikiye ayrılmış, yanlara doğru birbirine paralel hatlar halinde uzanmakta ve yanaklardan aşağı doğru sarkmaktadır.

Gözler ve ağız: birer ufak oyuk olarak belirlenmiştir.

 

 

Büst Kabartması:

İç kapının kuzeybatı yüzeyinde kazınmış bir büst kabartmasının, Büyük İskender’e ait olduğu belirtilmektedir.

İznik Surları Lefke Kapı

LEFKE KAPISI:

İznik şehrinin doğusunda, Kılıçarslan Caddesinin sonundadır.

İstanbul kapı ile büyük benzerlik gösterir.

Bugünkü Osmaneli’ne ulaşan yola açılması nedeniyle bu isimle bilinmektedir.

Muhtemelen önceden avlu halinde iken Bizans devrinde eklenen yapılarla avlu kapatılmış ve bugünkü görünen koridor şeklinde yol olmuştur.

Taş çapının şehir cephesine bakan yüzünde: üstteki diş motifi altında bulunan iki Yunanca yazıt, kapının mezarlığı bakan cephesinde de tekrarlanmıştır.

Yazıtta “Gaius Cassius Chestus’un çabasıyla yapımı tamamlanan bu eseri, Prokonsül M. Plancius Varus İmparatorların yüce evine ve eyaletin başşehri Nikaia’ya adadı” yazılıdır.

Mezarlığa bakan doğu cephesindeki yazıt, mermer yüzeye açılan deliklere takılı olan metal (altın) harflerden oluşmaktaydı.

Harflerden hiçbiri günümüze ulaşmamıştır. Delikler yardımıyla yazıt okunabilmektedir.

Roma İmparatoru Vespasian (69-79) ve Titus’un (79-81) yönetimleri sırasında, bu yazıtlar konmuştur.

İmparatorluk mücadeleleri sırasında Nikomedia’nın (İzmit’in), Septimius Severus’u desteklemesine karşılık Nikaia (İznik), rakibi Nİkomedia’ya inat Pescennius Niger’in yanında yer aldı.

194 yılında Niger’in Nikaia yakınında komutan Cardidus tarafından yenilgiye uğratılması sonucu, Nikaia güç durumda kaldı.

Septimus Severus, Nikaia’nın bu tutumu nedeniyle unvanlarını geri aldı.

Yazıtlardaki metal harfleri söktürdü.

Taş yüzeyindeki yazıtlar kazınarak sildirildi.

İznik Surları Lefke Kapı

Lefke kapının, şehre bakan yüzünde yukarıdaki yazıtın altında, arşitrav üzerindeki iki satırlık Yunanca kitabede “İmparator Kayser, Tanrı Traianus Parthicus’un oğlu Tanrı Nerva’nın torunu, halkın egemenlik yetkisini kendine taşıyan, Tranianus Hadrianus Augustus’a, Augustusların en dindar Neokoru (İmparator kült ve tapınağına sahip şehir), Dionysos ve Herakles soyundan gelen, Bitinya ve Pontus’un birinci şehri, İmparatorların en kutsal Roma Senatosunun kararları uyarınca, Metropolis olan Nikaia’ya sundu.” yazılıdır.

Bu yazıt, Roma İmparatoru Hadrian’ın 123 yılında meydana gelen depremden sonra, Nikaia’yı ziyareti sırasında yıkılmış yapıların halini görüp bunların yeniden onarılması için gerekli maddi ve manevi desteği vermesi nedeniyle, kentin görkemli kapılarına yazdırılmış olmalıdır.

Lefke kapının, şehre bakan yüzünde, kuzey yana geçişin üzerindeki nişin altındaki, iki satırlı kitabede ise “Prokonsül ve şehrin patronu M. Plancius Varus’un dostu Cladius Quintianus onurlandırdı” yazılıdır.

Yazıttan anlaşıldığına göre, burada niş içinde Plancius Varus’un bir mermer heykeli bulunmaktadır.

Kapının aynı yüzünün, güney yana geçişi üzerinde nişan altındaki iki satırlık kitabede ise “Prokonsül ve şehrin Patronu M. Plancius Varus’U, dostu C. Cassius Cherstus onurlandırdı” yazılıdır.

Yazıttan anlaşıldığına göre, buradaki nişte de Plancius Varus’un mermerden bir başka heykeli bulunuyordu.

Lefke kapının doğu ve batı cepheleri aynı özellikleri taşımaktadır.

İki yanda 0.88 m genişliğinde ve 3.60 m uzunluğunda, dikine dikdörtgen, yayaların giriş çıkışı için geçitler bulunur.

Ortada 4.30 m genişliğinde, günümüzde 3.70 m yüksekliğinde ve 3.60 m uzunluğunda, arabaların ve atların geçmesini sağlayan, yuvarlak kemerli geçit bulunur.

Yan geçitlerde, kurt dişi motifli lentonun üzerinde beyaz mermerden yapılmış, kaide ve başlıkları akanthus yaprakları ile süslü plasterler, ana giriş kemerinin ufak benzeri olan kemerlerle çevrili nişler görülmektedir.

Taç kapının genişliği 10.30 m, dış kapıya uzaklığı 16.35 m, iç kapıya uzaklığı 17.45 m dir.

Ortadaki ana tonozlu geçit içinde, 0.30 m genişliğinde, kaba şekilde açılan yarıktan, Bizans döneminde demir kapının inip kalktığı anlaşılmaktadır.

İç kapının genişliği 3.95 m, yüksekliği 4.85 m ve derinliği 13.95 m dir.

Dış kapının genişliği 3.25 m, yüksekliği 3.35 m duvar derinliği 2.95 m dir.

Kuzey dış kapısında yer alan ve antik çağda Laskarisler döneminde konulduğu tahmin edilen beyaz mermerden yapılmış iki friz parçası ilgi çekicidir. Bu parçalar taban kirişi ile çatı arasında kalan, üzeri boydan boya kabartmalarla süslü bölümdür.

Bu frizlerin uzunluğu 1.35 m, yüksekliği ise 0.86 m dir.

Yüksek kabartma parçada, mağlup olan taraftan ganimetlerin getirilişi izlenir. Diğerinde ise Romalı piyade askerlerinin, askeri giysiler içinde, kalkan ve mızrakları ile birlikte hareket edişleri izlenir.

İznik Çandarlı Halil Hayreddin Paşa Türbesi
ÇANDIRLI HALİL HAYREDDİN PAŞA TÜRBESİ

Lefke Kapısı yakınında bulunan türbe, iki farklı kısımdan meydana gelir.

Daha alçak ve küçük eski kısım ise, bu bölüme eklenmiş, büyük kısım arasında bir kapı ve pencere vardır.

Bu eski bina, 6 x 6 metre kare, ortasın açık kubbeli bir yapı olup, burada Vezir-i Azam Halil Hayrettin Paşa ile oğlu Ali Paşa yatmaktadır.

İznik Çandarlı Halil Hayreddin Paşa Türbesi

Baş ve ayak taşları kitabeli mermer lahitler, türbenin hemen tamamını doldurur. Mezar taşlarının yazıları ve işçiliği çok güzeldir.

Burada iki vezirden başka, bir de kadın kabri vardır. Diğer türbede Halil Hayrettin Paşa’nın torunu ve akrabaları yatmaktadır. Taşı harap, büyük bir erkek kabri ile diğer bir erkek kabrinden başka, 8 kadın 6 çocuk toplam 16 kabir bulunmaktadır.

Yunan işgali sırasında tamamen tahrip edilen yapı, 1928 yılında mezar taşları dahil iyi bir restorasyon görmüştür.

 

İznik Senato Sarayı

SENATO SARAYI

Saray, MS.4’ncü yüzyılda, göl kıyısında, bugün İnciraltı adıyla anılan mevkide yapılmış.

Hıristiyan alemini yakından ilgilendiren ve önemli kararların alındığı, I. Konsilin burada toplanmış olması, Hıristiyan din geçmişi açısından, buraya büyük önem kazandırıyor.

 

İznik Süleyman Paşa Medresesi

SÜLEYMAN PAŞA MEDRESESİ-ÇİNİCİLER ÇARŞISI

Orhan Gazi’nin büyük oğlu Süleyman Paşa’nın İznik’te yaptırdığı medrese, sütunlar üzerine kubbeli ve bir yanı açık geniş kemerli, yüksek revaklar arasında, kubbeli 11 hücre ve tromplar üzerine büyük kubbeli dershanelerden ibarettir.

Hücrelerden biri arkadan bir koridorla, tuğla ile bir sıra kesme taştan örülmüştür.

Kubbeler kiremit örtülüdür.

Yanlarda, doğuda 3, batıda 4 adet medrese hücresi sıralanmıştır.

1348 tarihli vakfiyesinden anlaşıldığına göre, Rumeli Beylerbeyi Lala Şahin Paşa tarafından, 1349 yılında yaptırılmıştır.

Günümüzde tarihsel el sanatlarına özgü bir ticaret mekanı olarak faaliyet göstermektedir.

Medrese içinde, geleneksel çini üretimi yapan 9 sanat atölyesi yer almaktadır. Bu atölyelerde İznik çinileri üretilmekte, Çini sanatı eğitimi verilmekte ve el yapımı ürünlerin satışı yapılmaktadır.

İznik Böcek Ayazma Vaftizhane

BÖCEK AYAZMA VAFTİZHANESİ:

Hıristiyanlar için ruhani açıdan çok büyük önem taşıyan bu kutsal su kaynaklarından birisi, Böcak Ayazma ismiyle İznik’tedir.

Yakup Çelebi Sokağı üzerinde, Koimesis Kilisesinin doğusundadır.

Sokak hizasındaki bir duvar, demir parmaklık ve kapı ile ayrılan bahçedeki Baptisterium’a batıdan 11 basamaklı merdivenle inilmektedir.

İznik Böcek Ayazma Vaftizhanesi

Giriş kısmı 2.55 m yüksekliğindedir. Bunun üzerinde tuğladan örülmüş bir kemerin sınırladığı alınlık vardır.

Buradan 4.5 m çapında ve 3.8 m yüksekliğinde, yeraltında yapılmış, kubbesi tuğladan örülmüş bir odaya girilir.

Zemin taş levhalarla döşenmiştir. Duvarlar moloz taş, tuğla ve kireç kum harcı ile alışılmadık olarak örülmüştür.

Odanın ortasında 0.80 m derinliğinde, kare planlı bir sarnıç vardır. Sarnıcın mermerden yapılmış 0.88 m uzunluğu, 0.29 m genişliği ve 0.10 m kalınlığındaki kenar taşlarından, doğudakinin dış yüzünde “Hıristiyan İmparator yüce Kral Michael Kulesi” yazılı Yunanca bir kitabe, iç yüzünde Tevrat’tan alınmış ” Her bedene iyi olanı verir. Çünkü onun lütfu ebedidir.” anlamına gelen İbranice bir kitabe kazınmıştır.

Tam olarak tarihi bilinmese de MS 6’ncı yüzyılda inşa edildiğine inanılmaktadır.

Su kuyusunun başlangıçta babtisterium yani vaftizhane olarak kullanıldığı, 20’nci yüzyılın başlarında ayazmaya dönüştürüldüğü bilinmektedir.

İznik’in Bizans İmparatorluğuna başkentlik yaptığı dönemlerde, Böcek Ayazmasının çok önemli kutsamalara ve vaftizlere ev sahipliği yaptığına inanılır.

Böcek ayazma olarak bilinen bu su kuyusunun ilk olarak tanrı Asklepion için inşa edilen bir Asklepionun bölümü  olduğunu (Sağlık tanrısının tapınağı, bir nevi hastane) öne sürenler olsa da, bilimsel arkeolojik kazılar yapılmadan, bunlara inanmak mümkün olmaz.

 

Bursa İznik Gölü

Bursa İznik Gölü

İZNİK GÖLÜ

Gölün uzunluğu 33 km. ve genişliği ise 12 km. Çevresi, 95 km.

Göl, 1990 yılında, Sit alanı ilan edilerek koruma altına alınmış.

İznik gölünde, göl kıyısındaki restoranlarda mutlaka balık yemelisiniz.

Sazan, turna, alabalık, kızılkanat ve dev cüsseli yayın balıkları.

Gölün dört bir yanında bulunan, tertemiz kır gazinolarında mutlaka bu güzel balıklardan oluşan menüleri tatmalısınız.

Önerim; yayın şiş denemeniz.

Muhteşem bir tadı var.

Yalnız, göl kıyısında özellikle akşamları çok serin olmakta.

Yanınıza mutlaka yedek giysi almalısınız, sivrisineklere tahammül etmenizin gerekliliği de cabası.

Ama, bu güzel manzara, görüntü karşısında, güzel bir yemek yemenin tadına, gerçekten doyamayacaksınız.

 

İznik Gölü Altındaki Bazilika

AZİZ NEOPHYTOS BAZİLİKASI:

Göl kıyısında, günümüzde Senato Sarayı olarak adlandırılan bölgenin 500 metre kadar doğusundadır.

2014 yılında gölün kıyısında yapılan havadan fotoğraf çekimleri sırasında gölden yaklaşık 20 metre açıkta ve 1.5-2 metre derinde bir bazilika/kilise kalıntısı keşfedilmiştir. Bu keşif, 2014 yılında Arkeoloji Enstitüsü tarafından dünya çapındaki en önemli 10 keşiften biri seçilmiştir.

Yazılı kaynaklara göre, Roma İmparatoru Commodus’un (MS 180-192) emri ile, MS 183 yılında kent surları dışında mimar Baktyanus’un “Apollon Tapınağı” inşa ettiği bilinmektedir.

Kalıntıların bulunduğu alanda yapılan yüzey araştırmaları ve kazılar sırasında erken dönem sikkeleri, çanak çömlek parçaları ve mermer sütun tamburları bulunmuştur.

Apollon Tapınağı, bazilikal planlı kilisenin altında olabilir mi?

Bema duvarlarının altında uzanan mezarlarda bulunan sikkelere göre; MS 4-5’nci yüzyıllarda inşa edilmiş olmalıdır.

Özellikle 4’ncü yüzyılda yapıldığı düşünülen Aziz Neophytos adına inşa edildiği belirtiliyor.

İznik Neuphytos Bazilikası

Aziz Neophytos, Roma İmparatorları Decius ve Diokletianus dönemlerinde Hıristiyanlara yapılan zulümler sırasında bugün İznik adıyla bilinen Nicea’da İznik kentin surları dışında, gölü kıyısında: mızrak ve kılıç darbeleriyle parçalanarak şehit edildiği ve gömüldüğüne inanılır.

Şehit edilen bazı azizlerin, kenti düşmanlara karşı koruduğu düşünüldüğünden, 313 yılındaki Milano Fermanından sonra, inşa edilen ilk bazilikalar, çoğunlukla işkence zamanlarında şehit edildikleri yerlere yapılmıştır.

Yapının uzunluğu yaklaşık 41 metredir. Genişliği ise 18.5 metredir. Yapı, üç neften (koridor) oluşan bazilikal bir planı olan kilise biçiminde, yani klasik bir Hıristiyan bazilika düzenindedir.

Doğu-batı doğrultuludur. Erken Hıristiyanlık dönemi dini mimarisi açısından önemlidir.

1065 yılında deprem sebebiyle yıkılan yapı, 1250 yılında göl seviyesinin yükselmesiyle sular altında kalmış ve Laskarisler tarafından terk edilmiştir.

Bazilika göl seviyesinin düşmesiyle birlikte su yüzeyine çok yakın konuma gelmiştir.

Bu sayede kalıntılar, su altı değil, su üstü sağ su kısmında görünür hale gelmeye başlamıştır.

 

İznik I. Konsil (Vatikan Sistine Şapelinde yer alan ve Birinci konsüli tasvir eden 16 ncı yüzyıldan kalma tarihi fresk. Sol üst köşede yer alan panoramik görüntüden yola çıkılarak konsilin İznik surları dışında toplandığı düşünülüyor. )
I. NCİ Konsil Toplanması:

Tarihsel süreç içinde, şehrin en büyük özelliği: Hristiyan dünyasının önemli olaylarına sahne olmasıdır.

Özellikle; şehirde konsillerin toplanması önem arz eder.

Konsil denince akla ne gelir?

Katolik kilisesinin, Hristiyan disiplinine ait esaslarının tespit edildiği ve kiliseye bağlı tüm piskoposların katılımı ile yapılan toplantılar akla gelir.

Bugüne dek, 21 Ekümenlik konsil toplanmıştır.

Bunlardan, 1’ncisinin İznik’te toplanmış olması, buranın Hristiyanlık alemi için önemini ortaya koyar.

Evet, I. Konsil:

MS. 325 yılında, 218 piskoposun katılımı ile, Hıristiyan dininin dört büyük mezhebinin de tanıdığı I. Konsil burada toplanmıştır.

Toplantı yapılan Senato Sarayının yeri günümüzde hala gizemini korumaktadır.

Evet, Roma İmparatoru I. Constantinus (MS 180-192) tarafından yayınlanan “Milan Fermanı” ile Hıristiyanlık resmi din haline gelmiş, ancak Hıristiyanlığın temel standartları, burada belirlenmiştir.

Çünkü bu tarihe kadar 3 asırdır yeraltında yasadışı örgütlenmeye çalışan Hıristiyanlık dininde çeşitli farklılıklar ve mezhepler oluşmuştur. Bu nedenle de Hıristiyanlar kendi aralarında ciddi şekilde itilaflara düşmüşlerdir. Büyük Konstantin, dini itilafları ortadan kaldırarak İmparatorluğa birlik ve huzuru getirmek amacıyla konsili toplamaya karar verir.

İmparator bir mektubunda ” bu tür tartışmalar, Tanrıyı sadece insanlığın aleyhine değil, benim de aleyhime çevirir” demektedir.

Konsile katılım davet ile yapılmış ve katılımcıların bütün masrafları İmparator tarafından karşılanmıştır.

Katılımcıların sayısı, modern kaynaklarda 220, 237 ve antik kaynaklarda ise 270 hatta 300 kişidir.

İznik konsili, 20 Mayıs 325 tarihinde, İznik İmparatorluk Sarayında toplanmıştır. Dökümanlar günümüze kadar ulaşmadığından, bilgi kaynağı antik kaynaklardaki rivayetlerdir. Bu konuda temel kaynaklardan birisi Caesarealı Eusebe’nin yazdığı mektuplardır.

Evet en önemli soru, Saray (Senato Sarayı) yapısı nerededir?

Mevcut kalıntılar antik limana aitse, Saray yapısı nerededir. Bu konudaki görüşlere göre, Sarayın sur duvarının içinde olmak şartı ile sur duvarının göl kıyısında uzanan bölümünde, sur duvarına bitişik olarak inşa edilmiş olduğu düşünülmektedir.

Başkaca bilgi ve belge maalesef günümüzde bulunmuyor.

Şimdi gelelim konsil çalışmalarına:

Hıristiyanlık kutsal kitabı İncil’in yüzlercesi toplatılarak Matta, Markos, Luka, Yuhanna isimleriyle 4 taneye düşürüldüğü ve diğerlerinin yakıldığı bir konsüldür.

İznik Yasaları adıyla bilinen 20 maddelik kararlar alınmıştır.

Ardından, birçok toplantı daha yapılmış ve günümüz Katolik ve Ortodoks görüşlerin temellerini oluşturan kararlar alınmıştır.

Yani, Hıristiyan birliği burada kurulmuş ve Doğu Roma’nın 1000 yıl daha ayakta kalması sağlanmıştır ki, Fatih Sultan Mehmet buna son verene kadar.

Bu toplantılarda, şiddetli tartışmalar yaşanır. İskenderiyeli din adamı Arıusun ” Hazreti İsa’nın yalnızca bir insan olduğu ve tanrıdan dünyaya gelmediği ” şeklindeki kısa sürede taraftar toplayan tezi, toplantıya katılan piskoposları çileden çıkarır.

Sonuçta ise; bugünde savunulan ve Hazreti İsa’nın tanrının oğlu olduğuna inanılan tez, kabul görür.

Arıus ve arkadaşları ise, toplantıdan kovulurlar.

Hristiyanlık dinine hayat veren ve İznik Yasaları adıyla bilinen; yortu günleri ve Nikaia Kanunları adı ile bilinen 20 maddelik kararlar, Senato Sarayında alınmıştır.

Vatikan Müzelerinden biri olan Cappella Sistina’da yer alan freskodaki betimin işaret ettiği toplantı salonu burada olabilir mi?

2025 yılı sonlarında, Papa ve Fener Rum Patriğinin burada yaptığı ayin ile, göl suları altındaki Bazilikanın I. Konsil’in toplandığı yer olduğu kabul edilmiştir.

İznik Göl Bazilikası Ören Yeri Karşılama Merkezi

İznik Göl Bazilikası Ören Yeri Karşılama Merkezi:

Evet, 2025 yılında hayata geçirilmiştir. Alan ayrıca 28 Kasım 2025 tarihinde Katoliklerin Ruhani Lideri ve Vatikan Devlet Başkanı Papa 14. Leo tarafından ziyaret edilecektir.

İznik Göl Bazilikası Ören Yeri ve Karşılama Merkezi

Yeni merkez, ziyaretçilere bilimsel bilgilendirme, sergi alanı ve dinlenme imkanları sunarak İznik’in kültürel kimliğine çağdaş bir boyut kazandırıyor. Sergi salonu, kafeterya, yürüyüş yolları ve dinlenme alanlarıyla hem turistlere hem de İznik halkına açık bir kamusal alan oluşturulmuştur.

 

Bursa İznik Ayasofya Camisi

AYASOFYA CAMİİ-HAGİA SOPHİA

Şehrin tam ortasında, kentin dört kapısına ulaşan yolların kesiştiği bir noktadadır.

İlk olarak, MS.7’nci yüzyılda, Romalılar tarafından inşa edilen Gymnasium üzerine Bizans döneminde bazilika olarak inşa edilmiştir.

Yapımında, antik İznik tiyatrosundan sökülen, kesme taşlar kullanılır.

Kuzey ve güneydeki, taş temeller üzerinde görülen tuğla duvarlar bu dönemden kalmadır.

Harç tabakası kalın ve kullanılan tuğlalar iridir.

Apsisin iç kısmında, aynı teknikle örülmüş duvarlar bulunmaktadır.

Apsisin dış kısmının ilk yapıda üç yüzeyli olduğu ortaya çıkmıştır ki, bu da erken dönem yapılarında görülmektedir.

Ana yapıda, batıdan itibaren üç giriş ile üç nefli naosa geçilmektedir.

İznik Ayasofya Camisi içi

Orta nefin yan neflerden dokuz sütun ile ayrılmış olduğu sanılmaktadır.

Doğudaki apsis üç yüzeylidir ve bu dönemde posthophorion hücrelerine rastlanmaktadır.

Yazılı belgelerde, yapının adı ilk kez 11 Ekim 787 günü Patrik Trasios yönetiminde toplanan ve 350 piskoposla çok sayıda keşişin katıldığı Yedinci Konsül dolayısıyla anılmaktadır.

7. KONSÜL TOPLANTISI:

11 Ekim 787 tarihinde, 7’nci Konsül burada toplanır.

İmparator 3’ncü Leon’un başlattığı ikonoklazma (ikonaları yok etme) dönemi İmparator 4’ncü Leon’un eşi İmparatoriçe İrene’nin burada yaptığı konsülle sonlandırılmıştır.

Patrik Tarasıos başkanlığında, 350 piskopos ve çok sayıda keşişin katıldığı 7’nci Konsül, bütün Hıristiyanlarca kabul gören son Konsüldür.

İnancın şekillenmesinde çok önemli rolü olmuştur.

Evet Ayasofya kilisesi: Hristiyan inancına göre, ismi kutsal bilgelik anlamına gelen bu kilise, dikdörtgen planlı bazilika tipinde inşa edilmiştir.

 

İznik Ayasofya Camisi

Evet, yapıyı anlatmaya devam edelim.

1065 yılındaki büyük depremde, hemen bütünüyle harap olan yapı, daha sonra zemini 1.40 metre yükseltilerek adeta yeni baştan inşa edilmiştir.

Dış duvarları onarılmış ve orta nef duvarları yapılmıştır.

Apsis beş yüzlü olmuş, kubbeli postophorion hücreleri eklenmiştir.

Değişik dönemlerde yapılan onarımlardan ötürü, zemin farklılıklar gösterir.

Depremler ve yangınlar sonucu ise, üst örtü yıkılmıştır.

 

Camiye dönüştürülme:

1331 yılında, Orhan Gazi zamanında İznik fethedilmesinden sonra, yapı yeniden yükseltilmiş, nefleri ayıran destekler değiştirilmiş, minare ve mihrap eklenerek, camiye dönüştürülmüştür.

Ayrıca yanına bir de medrese kurulmuştur.

Günümüzdeki minare kalıntısı, bu döneme ait değildir.

Gerek bugünkü minare ve gerekse yapıdaki Türk dönemini yansıtan değişikliklerin büyük bölümü, Mimar Sinan tarafından düzenlenmiştir.

Kanuni Sultan Süleyman devrinde bir yangın sonucu harap olan yapı, devrin hassa başmimarı Mimar Sinan tarafından büyük ölçüde mimarisi de  değiştirilerek tamir ve ihya edilmiştir.

Bu dönemde üçlü kemer açıklıklarının aralarındaki ikişer sütun kaldırılmış ve bugün görülen büyük kemerlerle, onların arasındaki küçük sivri kemerli açıklıklar yapılmıştır.

Esas mihrabın malakari kabartma bir süslemeye sahip olduğu, çok az kalan izlerden anlaşılmaktadır. Ayrıca bu mihrabın çevresindeki duvarın herhalde 16’ncı yüzyıl çinileriyle kaplı olduğu, bu çinilerin harç üzerinde kalan izlerinden anlaşılmaktadır.

Yüzyılın başlarına kadar bu çinilerden bazı parçalar duruyordu. Duvarlarda Türk devrine ait yazı ve kalem işi nakışlardan belli belirsiz bazı izler de halen fark edilmektedir.

İznik Ayasofya Camisi Minaresi

Bugün alt kısmı görülen minarenin de bu tamir sırasında yapıldığı anlaşılmaktadır. Mabedin kuzeybatı köşesine bitişik minarenin kürsü kısmı muntazam kesme  taş ve tuğla dizileri halinde inşa edilmiştir. Prizma biçimindeki tuğla pabuç kısmı sadedir. Taştan bir bilezikle başlayan tuğla gövde çok köşelidir. Ancak gövdenin bugün çok az bir parçası kalmıştır.

Evliya Çelebi, 1648 yılında İznik’e uğradığında gördüğü Ayasofya’yı “Çarşı içinde, üzeri kurşun örtülü, bir minareli büyük bir mabed” olarak tarif ettikten sonra buranın yandığını ve Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mimar Sinan’a tamir ettirildiğini belirtir.

Ancak Ayasofya’nın ikinci defa harap oluşunun sebebi ve kesin tarihi bilinmemektedir.

18’nci yüzyıl sonlarında ve 19’ncu yüzyıl başlarında İznik’ten geçen yabancı seyyahların ifadelerine göre, cami harap ve terk edilmiş durumdadır.

J. Von Hammer, 1804 yılında İznik’e uğradığında, Ayasofya’yı harap ve yarı yıkık durumda bulmuştur.

Bu bakımsızlık, 200 yılı aşkın bir süre devam etmiş, Ayasofya’nın içi yeşillikler ve sarmaşıklarla kaplanmıştır.

1935 yılında Alman Arkeoloji Enstitüsü uzmanları bazı sondajlar yapmıştır.

 

İznik Ayasofya Camisi

 

1935-1953 yılları arasında yapılan onarımlar sırasında, renkli taşlarla bezenmiş taban mozaikleri ve din görevlilerinin törenler sırasında topluca bulundukları, yarım yuvarlak oturma kademeleri ortaya çıkarılmıştır.

Bir mezar odası duvarında Hz İsa freski bulunmaktadır.

1979-1981 yılları arasında, çevresindeki topraklardan arındırılır ve yapının bütünü, 1985 yılında tam olarak ortaya çıkarılır.

Özellikle de, kilisenin taban mozaiklerinin üzeri, zarar görmemesi için camekanla kapatılmışsa da, yine de buraya zaman zaman giren defineciler tarafından tahrip edildiği görülebilir.

1980’li yıllarda, çevre düzenlemesi ve kamulaştırma neticesinde Ayasofya’nın çevresindeki yapılar yıkılmış ve etrafı yeşillendirilmiştir.

2007 yılında ise restorasyon yapılmıştır.

2011 yılında, Kurban Bayramının ilk günü, yapının bir kısmı cami olarak hizmet vermeye başlamıştır.

Evet, burası özellikle yabancı turistlerin ilgi odağı ve sanki haç yeri gibi ziyaret edilmektedir.

 

İznik Hagıos Tryphon Kilisesi

HAGİOS TRYPHONOS KİLİSESİ:

Yenişehir Kapıdan kente girilince, Atatürk Caddesi üzerindeki kilise kalıntıları, yol kenarından 25 metre içeridedir.

1964 yılında burada kısa süreli kurtarma kazısı yapılmıştır.

Yıkıntılar ve yoğun bitki örtüsü arasında, sadece 2.5 metre yüksekliğindeki bazı duvarları görülebilen yapının uzunluğu 22.5 metre, genişliği ise 19.5 metredir.

Batıda 2.4 metre genişliğindeki ana girişin iki yanında, tuğla süslemeli birer yarım kubbeli niş yer almaktadır.

Ana kapıdan girilen narteks kuzey güney uzantılıdır.

Tuğla örgülü yuvarlak iki kemer, burayı üç kısma ayırır.

Ortadaki dikdörtgen nişli kapı naosa, iki yandaki kapılar ise yan sahınlara açılmaktadır.

Haç planlı bu mekan, dört geniş kemerin taşıdığı 6 metre genişliğindeki bir kubbe ile örtülüdür.

Bernanın kuzey ve güneyindeki nişlerin içinde yer alan kapılardan yan sahinlara geçilmektedir.

Duvarlar, bir sıra kırma taş, birkaç sıra tuğla dizisi ile örülmüştür.

Kilise temellerinde görülen kiklopik taş bloklar, buraya yakın olan açık hava tiyatrosundan getirilmiştir.

Kilise ve çevresinde görülen granit sütun parçaları, mermer süsleme unsurları, geometrik desenli taban mozaik parçaları etrafa dağılmış bulunmaktadır.

Duvar ve tavanlardaki mozaik bezeklerin bulunduğu kalan izlerden anlaşılmaktadır.

İznik’te kesin adı ve tarihi belirlenememiş eserlerden biri olan kilisenin II. Theodoros Laskaris tarafından 13’ncü yüzyılda inşa edildiği bilinen, Hagios Tryphonos Kilisesi olabileceği teriz hakimdir.

Kilise şu anda kalıntı halindedir.

İznik Aya Trifon Kilisesi

AYA TRİFON KİLİSESİ:

İstanbul Kapıdan kente girildikten sonra merkeze ulaşım sağlayan Atatürk caddesinin köşesindedir.

Kilisenin kalıntılarının bulunduğu alandan daha geniş bir sahaya yayılmış bir yapı kompleksi içinde yer aldığı, civarda bulunan izlerden anlaşılmaktadır.

Günümüze çok az kalıntı ile gelebilen kilisenin zemininden yüksek kısmı 1 metreyi geçmemektedir.

Kalan izlerden kilisenin eski bir yapının üzerine inşa edildiği sanılmaktadır.

Evet kilise kapalı Yunan Haçı tipindedir.

Ortadaki büyük apsisten iz kalmamıştır.

Güney ve batı duvarlarının yarım metrelik kısımları izlenmektedir.

Kilise kalıntısından günümüze çok az fresk, mozaik ve mermer parçası kalmıştır.

Çevresinde inşaatlar oluşmadan ve parka dönüştürülmeden önce cam mozaik tanelerine rastlamak mümkündü.

Burada bulunup İznik Müzesine nakledilen veya bahçe duvarı üzerine konulan geometrik desenli mozaik parçaları kırmızı, beyaz, yeşil taşlardan oluşturulmuştur.

Kullanılan şekiller kare, üçgen ve oval tiplerden oluşan rozetlerdir.

Kilise yakınındaki bahçede belirlenen palmet motifli sütun başlığı, pembe renkli taşlar, kapı sövesi, rozet motifli korkuluk levhası, sütun parçaları kilisenin özelliklerini günümüze taşıyan mimari parçalardır.

Kitabesi yoktur.

10-12’nci yüzyıllara tarihlenmektedir.

İznik Koimesis Kilisesi

KOIMESIS KİLİSESİ-ESKİ KİLİSE:

Kilisenin tam adı “Koimesis tes Theotokos” kilisesidir.

Bu isim, Hazreti Meryem’in Ölümü veya Göğe Yükselmesi anlamına gelmektedir.

Yapı, İznik’teki diğer kiliselerin bazilikal planından farklı olarak kapalı Yunan Haçı tasarımından inşa edilmiştir.

Kesin tarihi ve kim tarafından yaptırıldığı belli değildir.

1065 yılındaki depremde yıkılan kilise, Konstantin tarafından tekrar onarılmış ve Aziz Nikephoros’a tahsis edilmiştir.

Manastıra ait kilise, yeniliklere uğrayarak ve yeniden inşa edilerek 1922 yılına kadar ayakta kalmıştır.

Kilisenin boyutları 20 x 20 metreden biraz daha büyüktür.

Günümüzde sadece kalıntıları görülebilir.

İznik Roma Tiyatrosu

ROMA TİYATROSU

Anadolu’da ayakta kalmış tiyatroların en önemlilerinden biridir. İznik gölü kıyısında, surlara 100 metre, göle ise 400 metre uzaklıktadır. Şehrin merkezine yürüme mesafesindedir.

Roma İmparatoru Traianus (97-117) zamanında Eyalet Valisi Pilinius Cscillius Secunds (62-113) tarafından yaptırılmıştır.

Tiyatro, düz bir alana kurulduğundan, oturma kademeleri Roma tiyatro mimarisinde görüldüğü gibi 19 galeri taşımaktadır.

Kentin kuzey surlarındaki bazı burçlar, tiyatroya ait kesme taşlarla örülmüştür.

Kentin savunması için tiyatro feda edilmiştir.

İznik Roma Tiyatrosu

Başka sahnesi olmak üzere, oturma basamakları, dış duvarları, kemer ve tonozları onarılamayacak derecede tahrip olmuştur.

Evet tiyatro 15 bin kişi kapasitelidir.

Geriye kalan bölümler bir müddet yeni kapılarda kullanılmak üzere yerlerinden sökülmeye devam edilmiştir.

Metruk kalan tiyatro kalıntılarının üzerine çeşitli dönemlerde toprak, moloz ve çöplerin atılması sonucunda, üzerinde 9.5 m kalınlığında bir tabaka oluşmuştur.

Kazılar sonucunda 45 metre doğu batı uzunluğundaki sahne tümüyle açığa çıkarılmıştır.

Cephede 4 tane niş, sahnenin orta noktasına göre simetrik olarak yerleştirilmiştir.

Nişlerde ve ara bağlantılarda 20 cm kalınlığında beyaz mermerden yapılmış süpürgelik ve 57 cm üzerindeki mermer silmenin sınırladığı sahada mermer bir friz sıralı idi.

Bugün antik tiyatroda seyircilerin oturduğu kısım ile hayvanların arenaya salındığı tünel kısmı büyük ölçüde ayaktadır.

Kazı ile oldukça gün ışığına çıkarılmış ve günümüzde de kazı çalışmaları devam etmektedir. Uzaktan belli olan tiyatronun yanına gelince, yıllardır bitmeyen bir restorasyon yüzünden keyif alınmıyor. İnşaat sahası gibi. Sonuç,  tiyatroya girilemiyor.

Bursa İznik Çini Fırınları Kazı Alanı

İZNİK ÇİNİ FIRINLARI KAZI ALANI

İznik kazılarına 1963 yılında başlanmış ve günümüzde de sürdürülmektedir.

1963-1969 yılları arasında sürdürülen I Dönem çalışmalarında: Milet işi, Haliç işi, Şam işi, Rodos işi gibi isimlerle tanımlanmaya çalışılan Osmanlı seramik ve çinilerinin asıl ve önemli üretim merkezinin İznik olduğu;  deforme ve yanık parçalar, yarı mamul pragmanlar, pişirim malzemeleri yanında, içi doluyken çökmüş durumda bulunan fırın kalıntılarıyla bilim çevrelerince kanıtlanmıştır.

En önemli sonuç, o zamana kadar Osmanlı dönemi çini ve seramik merkezinin kesinlik kazanamamış üretim yeri konusunun çözümü ve ilgililerce kabul görmesi olmuştur.

1981 yılında İznik Çini Fırınları Kazısı adı ile tekrar çalışmalara başlanmış ve halen devam etmektedir.

Evet, ünlü İznik çinileri, 15 ve 16’ncı yüzyıllarda, küçük kubbeli bir pişirme ocağından ibaret olan bu fırınlarda üretilmiştir.

Benim ilgimi çeken, bu bulunan çini fırınlarını, bugünkü mevcut zeminden, çok daha aşağıda bulunması.

Yani; zamanla, toprak tabakası, mevcut zemini örtüyor ve zemin yükseliyor.

Bursa İznik Yeşil Cami

YEŞİL CAMİ

İznik’in sembolü.

Osmanlı mimarisinin en önemli ve abidevi yapısıdır.

Adını; yeşil çinili ve tuğlalı minaresinden alır.

Kitabesine göre: Murad Bey bin merhum Orhan Bey zamanında Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa’nın mimar Hacı Musa’ya 137n8 yılında yaptırmaya başladığı yapı, 14 yılda ve kendisinin 1378 yılında ölümünden sonra, 1392 yılında oğlu Ali Paşa tarafından tamamlattırılmıştır.

Yeşil Cami de iki kitabe vardır. Asıl kitabe, kapının üstünde güzel Osmanlı sülüsü ile dört satır olarak yazılıdır. 1378 tarihli bu kitabe, caminin bundan bir yıl önce başladığını gösterir. Burada Koca Sultan Hüdavendigar, büyük bir tevazu içinde Murad Bey olarak geçer.

Vezir Halil Hayrettin Paşa da yalnız ilmi payesini kullanmış bunu vezaretten üstün tutmuştur.

İkinci kitabe: revakın iki sütunu arasına istilaktitil söveler üzerine yerleştirilmiş olan yapının tamamlanma tarihidir.

Tek satır üzerine güzel sülüs Arapça kitabede, Vezir Hayrettin Paşa merhum diye ilmi rütbesiyle beraber yazılmıştır.

İznik Yeşil Cami

Caminin 1391-1392’de bitirildiği anlaşılıyor.

Yapının 14 yıl kadar uzun sürmesi Çandarlı Hayrettin Paşa’nın 1387’de vefatı yüzündendir. Oğlu Ali Paşa, camiyi tamamlatmış vezaret ünvanını da o koydurmuştur.

Hacı Bin Musa Orhan zamanında, İznik’te çalışan Hacı Hamza Kümbetinin mimarı Hacı Ali’den sonra bilinen ikinci mimardır.

Caminin oldukça derin ve yanlara doğru ikişer kasnak üzerine, dilimli bir kubbe ile örtülmüştür.

İyice yükseltilmiş olan son cemaat yeri, büyük kubbeyi ön taraftan kapatarak caminin asıl yapısını gölgelemiştir.

Mekanda üç geniş kemerle büyük kubbeye açılan ve son cemaat yerinin bir tekrarı, yanlarda aynalı tonoz, ortada iri dilimlerle yivlendirilmiş sağır fenerli bir kubbe ile örtülü bir giriş bölümü vardır.

11 metre çapındaki asıl kubbe, badem denilen prizmatik üçgenler üzerine tam bir yarım küre biçimindedir.

Burada tek kubbeli mekanın öne doğru uzatılarak genişletilmesi yeni bir denemedir.

Mimari kaliteleri ile gerçek iç mekan, gerek dış yapı olduğundan çok daha fazla büyüklük etkisi bırakan abidevi bir kuvvet göstermektedir.

İçten ve dıştan mermer bloklarla kaplı duvarlar, doğu ve batı yanda iki kanat pencere sıraları ile açılır.

son cemaat yerinin iki yanındaki geometrik süslemeli mermer şebekeler tahrip edilmiştir.

Kapının etrafını çevreleyen mukarnaslar, Selçuklu geleneğindendir.

Köşe sütunları ile mukarnaslı nişli geometrik geçmeler, rumi ve palmet kabartmalarla süslü sade mermer mihrap, en eski ve devrinin en güzel Osmanlı örneği olup, yeni bir üslubun doğuşunu haberini verir.

Selçuklu geleneğine uyan minare, camiye adını veren yeşil, firuze, sarı ve mor renkli çinilerle süslenmiş olup, alt kenarındaki geniş kuşakta, birbirini kesen büyük sekizgenlerin düğüm ve yıldız motifleriyle eski Türk ve Selçuklu örnekleriyle bağlanmaktadır.

Yeşil Cami, Selçuklu mimarisinden doğduğu sezilen Osmanlı üslubuna bir geçiş yapısıdır.

Evet, Yeşil Cami, Anadolu’nun en güzel minaresine sahip camidir.

İznik Yeşil Camii

Caminin eşsiz minaresini mutlaka görün.

 

Bursa İznik Müze
Bursa İznik Müze
Bursa İznik Müze

İZNİK MÜZESİ-NİLÜFER HATUN İMARETİ

Günümüzde İznik Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmakta olan İmaret Yeşil Caminin kuzeybatısındadır.

Doğusunda Müze Sokak, güneyinde Türbe Sokak, kuzeyinde Lefke Sokak yer almaktadır.

İmarette revak hariç tutulursa, ters T planının uygulanmış olduğu görülür.

Sultan I Murat’ın annesi Nilüfer Hatun’un anısına, 1338 yılında inşa ettirilmiştir.

Doğu cephesi 40.5 metre, revam eni 23.35 metre, revak dahil derinlemesine 33.60 metre boyutlarına sahiptir.

Doğudaki revak kısmının ön cephesinde, iki köşe ayağıyla giriş kısmının iki yanında, altı demet kaval ve bunların üzeri birer yarım külah ile dekorlanmış örme ayaklar arasında birer mermer sütun ve başlıklar yerleştirilmiştir.

Üzerinde bademler ve yapraklar vardır.

Bunlar sivri kemerlerle birbirine bağlanarak, son cemaatı beş bölüme ayrılmıştır.

Revak kemerlerinin ayak kısımları altından başlayan ahşap gergiler kullanılmıştır.

Sonradan yapılan ahşap kapı, iki sivri kemerle sınırlıdır.

Kapı başlığı Bursa kemerlidir.

Bunun üzerinde mermer üzerine yazılmış, üç satırlık kitabe yer almaktadır.

Kapının iyi yanında, dikdörtgen birer pencere vardır.

Pencere kemerleri çark dişi ile bezelidir.

Merkezi kısım kare planlı olup, baklava dilimli bir kuşak üzerine oturtulmuş kubbeyle örtülüdür.

Kubbenin ortasında yüksek ve sekiz cephesi pencereli, üstü kubbeli bir fener yükselmektedir.

Kubbe kasnakları 12 köşelidir.

Kasnaklardaki pencereler, yuvarlak kemerlidir.

Merkezi salonun kuzey ve güneyinde, dikdörtgen planlı birer sahın vardır.

Bunların iki duvarına, birer pencere açılmıştır.

Mekanların zeminleri tuğla kaplamalıdır.

Giriş, eyvan ve ana mekan temellerinde İznik Roma Tiyatrosuna ait kesme taşlar yer almaktadır.

Güneydeki üstlük pencerenin yer aldığı hafif içe dönük kare sahanda, güneş kursu motifi işlenmiştir.

İmaret olarak kullanılan yapı, yoksullar için her gün yemek dağıtılan hayır kurumuydu.

Cumhuriyet döneminde değişik gereksinimler için depo olarak kullanılmış, 1960 yılında müze olarak hizmete açılmıştır.

Tarihsel bir yapı olan imaret, 14’ncü yüzyıl Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerinden birisidir.

 

İznik Müzesi

Müzede: tiyatro ve diğer arkeolojik kazılardan çıkarılan iki bini aşkın eser, üç yüz sikke, beş yüz İznik çinisi ve seramiği ile, yüz elli adet Etnoğrafik eser sergileniyor.

Müze bahçesinde ise, Roma, Bizans ve Osmanlı eserleri ( sütün başlıkları, lahitler, kabartmalar, pişmiş toprak levhalar, mezar taşları) görebilirsiniz.

Müzeye, mutlaka uğrayın.

Evet, İznik ilçe merkezi bundan ibaret, ancak son yıllarda doğa severler ve trekking meraklıları arasında son derece popüler olan İznik merkeze bağlı bir de “Sansarak kanyonu” var.

İznik sadece tarih değil, doğası ile de ilgi çekiyor.

İznik Huysuzlar Türbesi

HUYSUZLAR TÜRBESİ

İstanbul Kapıya giden Atatürk Caddesinin yol kenarındadır.

5 sıra biriketle örülmüş duvarları beyaz kireçle badalanmıştır. Yol seviyesinden aşağıda 0.83 m genişliğinde üç basamakla inilmektedir. Zeminden doğu-batı uzantılı 3 adet sanduka bulunur. Herhangi bir kitabe yoktur.

Halk arasında devrinin çocuk doktoru olarak bilinen bir şahsın öldükten sonra buraya gömüldüğü onun içindir ki huysuz olan çocukların buraya getirilerek huysuzluklarını bırakacağına inanılır.

 

İznik Hacı Özbek Camii

HACI ÖZBEK CAMİİ:

Kılıçaslan caddesi üzerindeki caminin bugünkü girişi Eşrefoğlu Sokağındadır.

Caminin batısındaki Bizans dönemine ait iki sütun ve başlığı üzerine ve yan duvarlara oturtulmuş, bir sıra kesme taş, üç sıra tuğla ile örülmüş üç kemerli tonozla örtülü revak kısmı, cadde genişletme çalışmaları sırasında, 1940 yılında yıktırılmıştır.

Kuzey cephesinde bugünkü son cemaat yeri ilave edilmiştir.

Bu değişiklik sırasında caminin üç satırlık mermer kitabesi, orijinal yerinden alınarak batıdaki pencere içine konulmuştur.

Kitabede: caminin yapım tarihi olarak 1333-13334 tarihleri yazılıdır.

Cami: 7.89 x 7.97 metre boyutlu kare bir mekana sahiptir.

Kiremit kaplı kubbe ile örtülüdür.

Mihrabı silmeli dikdörtgen bir niş şeklindedir.

Caminin dış duvarları, bir sıra kesme taş, üç sıra tuğla, taşlar arasında birer dikey tuğla ile örülmüştür.

Batıdaki son cemaat yeri, 1940 yılında kuzeyine yeni bir son cemaat yeri eklenmiştir.

Osmanlı dönemi camilerinin ilk örneği olması bakımından ayrı bir önemi olan yapının, 1959 yılındaki onarımında bazı kayıplara uğradığı söylenebilir.

Halk arasında Çukur Cami olarak da bilinmektedir.

İznik Eşrefi Rumi Camii ve Türbesi

EŞREFİ RUMA (EŞREFZADE) CAMİ VE TÜRBESİ

Yunan işgali sırasında tamamen ortadan kalkan caminin ilk yapısından günümüze sadece minaresiyle hazire kısmı ulaşmıştır.

Cami, İznik’te yaşamış ve burada ölmüş olan Kadiriye tarikatının Eşrefiyye kolunun kurucusu ünlü mutasavvıf Eşrefoğlu Rumi adına 1469-1470 yıllarında inşa edilmiştir.

Eski fotoğraflarda türbenin de caminin hemen bitişiğinde olduğu görülür, ancak işgal sırasında o da tamamen yıkıldığı için günümüzde şeyhin kabrinden başka herhangi bir iz yoktur.

Caminin inşa tarihi ve banisi belli değildir.

Sadece burada 1485 yılında Fatih Sultan Mehmet’in eşi Mükrime Hatun tarafından bir cüz okuma vakfının kurulduğu bilinmekte ve bu durum yapının bu tarihten önce yapılmış olduğu görüşüne kesinlik kazandırmaktadır.

Cami, büyük ihtimalle Eşrefoğlu Rumi’nin ölümünden sonra türbe ile birlikte veya türbeden hemen sonra, ona yakın bir tarihte inşa edilmiş olmalıdır.

Minarenin camiden ayrı ve türbe duvarına bitişik yapılması da aynı ihtimalleri hatırlatmaktadır.

Evet caminin, 50 yıl öncesine kadar etrafında bulunan kalıntılardan geniş bir yapı topluluğu ile çevrili olduğu anlaşılmaktadır.

Türbe batı cephesinin kuzey ucundaki bir kapı ve pencere aracılığıyla revaklı, güney duvarı mihrap nişli küçük bir avluya açılmakta, türbenin kuzey cephesinin önünde ise Eşrefoğlu Rumi’nin eşyalarının sergilendiği kare planlı özel bir bölme bulunmaktaydı.

Tamamen harap olduktan sonra 1954 yılında cami derneği tarafından basit bir tarzda, kagir olarak yapılan ve aynı yıl ibadete açılan cami, günümüzde de kullanılmaktadır.

Eşrefoğlu Rumi’ye ve yakınlarına ait bazı kabirler de minare ile caminin sağ tarafı arasında kalan açık hazirede bulunmaktadır.

 

 

Bursa İznik Sansarak Kanyonu

SANSARAK KANYONU

Bursa il merkezine 82 km uzaklıktadır. İstanbul Mecidiyeköy-Sansarak arası 154 km dir.

İznik’e bağlı ve ilçe merkezine 17 km uzaklıktaki Sansarak köyündedir.

İznik ilçe merkezinden çıktıktan sonra Bilecik-Osmaneli yolu takip edilerek gidiliyor.

Kanyon: antik taş ocakları ve Abdulvahap tepesi arasında kalır.

Sansarak köyü: yaklaşık 500 yıllık bir Osmanlı köyüdür.

Birçok Türk filmi bu otantik köyde çekilmiştir. (Örnek: Halil Ergün’ün Sis ve Davacı filmleri burada çekilmiş ve köy halkı figüran olarak rol almış )

Söylenenlere göre, 1402 yılında Ankara Savaşında Timur ordularıyla birlikte savaşan Orta Asyalı Türkmenler, Ankara civarındaki Güdül çevresine yerleşirler.

Burada umduklarını bulamayınca, Karadeniz üzerinden buraya gelirler.

Şimdiki köyün meydanındaki pınar suyu kenarında mola verdiklerinde çayırlıkta bir sarı kısrak görürler ve buraya yerleşmeye karar verirler.

Bu yüzden, köyün adı “Sarı kısrak” iken, zaman içinde dönüşmüş ve “Sansarak” olmuş.

Yine bir söylence: köylülere göre köyün kurucusu gemici imiş, bu gemici yaptırdığı caminin içine de gemi halatlarıyla dekor vermiş.

Kerametleri olan bu gemiciye “Hacı Baba” deniliyormuş.

Köy ile ilgili son bir not: köy kahvesinde odun ateşinde yapılan çayı, mutlaka tadın.

Köyde bulunduğu söylenen şifalı çeşme, bugünkü “Horhor Çeşme” olabilir.

Köyde çok köpek var, dikkatli olmakta yarar var.

Kanyon, deniz seviyesinden 1000 metre yüksekliktedir.

Turun zorluk derecesi yüksektir, yani parkur en zor trekking alanlarından kabul edilir.

Marmara bölgesindeki trekking parkurları arasında en zorlusudur denebilir.

Kısa parkur nispeten orta zorluktadır.

Yerel rehber alarak kanyona girmeniz önerilir.

Ayrıca yanınıza kuru giysiler almalısınız, yürüyüş sırasında zaman zaman dereye giriliyor, giysiler ıslanıyor.

Sert tabanlı, kaymayan ve su geçirmeyen botlarınız olmalı, şort ve kısa kollu giysiler tercih etmemelisiniz.

Çünkü orman içindeki yürüyüşte çalı-çırpı çok bol ve ayak ve kollar çiziliyor. Yedek ayakkabı ve botta getirmelisiniz.

Bursa İznik Sansarak Kanyonu

Yürüyüş parkuru

Yürüyüş parkuru başlangıcına ulaşmak için: Sansarak köyü meydanından kuzeye doğru ilerleyen 4 km bir stabilize yolu aşmak gerekiyor.

Bu yolun 3’ncü kilometresindeki uyarı tabelasından sonra yaklaşık 750-800 metre daha yürüdükten sonra kanyonun giriş levhasını göreceksiniz.

Buradan kanyonun girişi olan yıkık Değirmene ilerleyin ve kanyonun girişine ulaşırsınız.

Değirmen deyince, eski bir değirmen, yıkılmış, hasar görmüş durumda.

Değirmenin önünden, dereden karşıya geçin ve dere yatağını takip ederek yürümeye başlayın.

Başlangıçta taşlara atlaya sıçraya basarak ilerlersiniz.

Yürüyüş yolu: yani patika genellikle yoğun çalılıklar ve araçlar arasından geçiyor ve yoğun orman örtüsü nedeniyle çoğu yerde gözden kayboluyor.

Burada yapmanız gereken, işaretlere dikkat etmektir.

Yürüyüş parkurunda, orta zorluktaki ana parkur uzunluğu 1.7 km dir.

Parkur boyunca, kanyonun tam ortasından “Kayalıdere” akıyor ve buradan sonra İznik gölüne dökülüyor.

Bunun suyu temiz olduğundan, yaz aylarında derede yer yer oluşan havuzlarda suya girebilirsiniz.

Zaten kanyonda yürüyüş yaparken ayakkabıları çıkararak ve bu dereye bata çıka yürünüyor.

Ancak yağmurlu bir günde giderseniz, derenin suları çamur gibi akıyor, yüzemezsiniz.

Dere bazı yerlerde daralıyor, bazı yerlerde genişliyor, en derin yeri 150 cm civarındadır.

Ancak patikadan dere yatağına indiğinizde ise, yosunlar nedeniyle bu bölüm oldukça kaygındır.

Kısa parkuru kullandığınızda, yön levhasını takip ederek çıkışa yani toprak yola ulaşabilirsiniz.

Kısa parkur, tahmini yürüyüş süresi 3 saattir. Eğer çıkışı yani köye dönen yolu yakalayamaz iseniz, geri dönmeniz veya çıkış için ciddi yükseklikleri tırmanmanız gerekir, bu yüzden yerel rehber alınması gereklidir.

Bursa İznik Sansarak Kanyonu
Bursa İznik Sansarak Kanyonu
Bursa İznik Sansarak Kanyonu

Uzun parkur

Ancak, kanyon içinde, çıkış tabelasından güneye doğru, dere boyunca devam ederseniz, ilkinden çok daha zor olan uzun parkura girersiniz.

Uzun parkur, zaman zaman dere yatağından saparak, yükselir ve sonrasında dik inişleri olan bir parkurdur ve köyün hemen dışındaki top sahasının yanında biter.

Uzun parkur, yani 7 km lik parkur, tahmini yürüyüş süresi 8 saattir.

Ama daha önce de belirttiğim gibi, uzun parkur kesinlikle profesyonel ekipmanı olan ve bu işi bilenler tarafından yapılır.

 

 

 

Mardin Midyat

Mardin Midyat
 

Mardin Midyat: Midyat-Mardin arası uzaklık: 88 km. Midyat-Batman arası uzaklık: 80 km. Midyat-Şırnak arası uzaklık: 133 km. Midyat-Siirt arası uzaklık: 133 km.

TARİH

Midyat’ın kuruluşu konusunda farklı görüşler vardır.

Bazı kaynaklar: şehrin kuruluşunu MÖ 2000’li yıllara kadar götürmektedir.

Bu dönemde, verimli topraklara sahip Yukarı Mezopotamya’ya yerleşmek amacıyla Orta Asya’dan göç eden Eti Türkleri, bölgeden geçişleri esnasında Midyat’ı büyük bir mağara yerleşmesi halinde kurmuşlar ve hayvanlarını da burada barındırmışlardır.

Günümüzde Midyat şehrinin altında uzanan ve birbirlerine bağlantılı olan mağaraların o dönemden kaldığı sanılmaktadır.

Daha sonraları buraya yine göçebe olan Komuk Türkleri yerleşmişlerdir.

Yöre uzun süre Komuklar ve Asurlular arasında bir mücadele sahası olur ve birkaç kez iki kavim arasında el değiştirir.

Daha sonraları bölgede Makedonyalılar, Persler, Romalılar hüküm sürer.

Bununla birlikte, bölgede bulunan çok sayıdaki mağaralara dayandırılarak, günümüzdeki anlamda bir yerleşme olarak kuruluşu, MÖ 180 yıllarında Sasani ve Selevkuslar dönemine rastlandığı da ifade edilmektedir.

MS 5’nci yüzyıla kadar Hıristiyanlık bölgeye hakim olmuş, yeni dinin ortaya çıkışı ve kuzeye yönelmesiyle birlikte bölge, İslam ordularının fethine maruz kalmıştır.

11’nci yüzyılın başından itibaren Artuklu Devletinin eline geçen Midyat, 300 yılı aşan bu devirde, civardaki diğer yerleşmelerde olduğu gibi, en parlak dönemini yaşamıştır.

Mervaniler ve Eyübiler’den sonra 1535 yılında da Osmanlılar buraya gelir.

1523 ve 1567 yıllarındaki kayıtlarda Hasankeyf Sancağının Tur Nahiyesine bağlı bir köy statüsünde olan Midyat, 1890 yılında Belediye teşkilatına sahip olmuştur.

Kısmi arkeolojik çalışma ve tahminlere dayanılarak kuruluşu MÖ 2000’li yıllara kadar geriye götürülen Midyat’ın yazılı belgelerde ilk olarak görülmesi ise, ancak MÖ 13 ve 9’ncu yüzyıllara rastlar.

Bu dönemlerde Tur Abdin Asur Kralları için ele geçirilecek ve talan edilecek bir ülke olarak anılmaktadır.

II. Asurnasipal MÖ 879 yılında gururla “Matiate’yi (Midyat) ve köylerini buyruğum altına soktum.

Bol ganimet edinip, onları yüklü haraca ve vergiye bağladım” sözü, Midyat’ın gerek tarihi geçmişi ve gerekse isminin kökeni konusunda önemli bir kanıt sunar.

Buna göre, günümüzde Tur Abdin Metropolitliğinin merkezi konumunda olan şehrin adının, Mağaralar Kenti anlamına gelen “Matiate” den türetilmesi büyük bir olasılıktır.

Midyat: Estel ve Eski Midyat olmak üzere iki kısımdan oluşur.

Şehirde turistik çekiciliğe sahip olan kesim “Eski Midyat” kesimidir.

İki kesim arasında 3 km uzaklık bulunur.

Ancak, gerek bazı resmi binaların bu boş alana taşınması, gerekse Estel ve Eski Midyat’ın birbirlerine doğru büyümesi sonucunda, iki alan arasında kalan boşluk tamamen dolmak üzeredir.

Yeni yapılaşma: Estel kesiminde ve Eski Midyat’ı Estel’e bağlayan Cumhuriyet Caddesi üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Estel’de sadece Müslümanlar yaşarken, Eski Midyat kesiminde ise Süryaniler ile Müslümanlar birlikte bulunmaktadırlar.

Hatta bu kesimde, köylerden göç eden 4 Yezidi ailesi de bulunmaktadır.

1970’li yıllarda, Eski Midyat’ta Süryaniler; nüfusunun yarısından fazlasını oluştururken, özellikle İstanbul gibi büyük şehirler ve Avrupa’ya göç sonucunda, günümüzdeki Süryani aile sayısı yaklaşık olarak 100’e düşmüştür.

Şehrin bir diğer farklı özelliği de kilise sayısında görülür.

Tarihi kiliselerin (6 adet), tarihi camilerden (2 adet) fazla olduğu, Türkiye’deki tek yerleşimdir.

Ancak cemaatleri azaldığı için, Pazar ayinleri bu kiliselerde dönüşümlü olarak yapılmaktadır.

Mardin Midyat Gümüş işçiliği-Telkari
 

 

GÜMÜŞ İŞÇİLİĞİ-TELKARİ

Telkari gümüş işlemeciliği, Süryani toplumunun ana sanat dallarından biridir. Telkari’nin eses doğuş yeri Musul olup, oradan Anadolu’ya geçmiş ve 15’nci yüzyıldan bu yana Türkler tarafından kullanılmaya başlanmıştır. 

Telkari kelimesi Farsça kökenli bir kelimedir. Bu kelime üretim sırasında kullanılan “tel” kelimesi ile, Farsça da örme anlamına gelen kari” kelimesinin bir araya gelmesiyle oluşur. 

Telkari: ince tel haline getirilmiş olan gümüşün küçük motifler ile birleştirilmesi işlemidir, yani gümüş işçiliği “Tillokari” ise altın işçiliği manasına gelmektedir. 

Midyatlı Süryani ustaların usta-çırak ilişkisiyle geliştirilerek sürdürdüğü bu sanat dalı, 25 mikrona kadar inceltilmiş ve 950 derece sıcaklıkta eritilmiş, gümüş teller kullanılarak yapılmaktadır. 

Evet Eski Midyat, gümüş işçiliği yani telkari ile ünlenmiştir. 

Telkari, ince gümüş tellerin birleştirilmesiyle yapılır.

Çok eskiye dayanır.

Ortadoğu’da çıkmıştır.

Gümüş veya altın, aynı kalınlıktaki iki ya da daha fazla telin örülmesiyle elde edilir.

Tamamen elde yapılan bir işlemdir.

Teller, kendilerinin çevresinde oval, yuvarlak veya benzeri şekiller oluşturularak sarılır.

Belli parlatma aşamalarından sonra ürünler  satışa sunulur.

Midyat Telkari Müzesi

TELKARİ MÜZESİ:

Telkari sanatının yaşatılması ve yeni nesillere aktarılması için, 10 Aralık 2023 tarihinde Midyat Belediyesi tarafından Telkari Müzesi açılmıştır. 

Müze, Akçakaya Mahallesi Süryani Çarşısındadır. 

Müzenin bulunduğu bina, Midyat’ın ilk Belediye Başkanlarından Süryani Gelle Hirmız’ın ailesi tarafından 1850’li yıllarda inşa edilen ve daha sonraki dönemlerde Midyat Belediyesine kazandırılan bir yerdir. 

Müzede; Bizans, Roma, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerine ait çok sayıda eser bulunmaktadır. 

Midyat Telkari Müzesi

Özellikle: gümüş; sahip olduğu anti-bakteriyel özelliğinden dolayı ilk dönemlerden itibaren hem mutfak malzemelerinde, hem de süs eşyalarında kullanılmıştır. Hatta Romalılar döneminden itibaren de özellikle süs havuzlarında suyun yosun tutmasını önlemek için gümüş kullanılmıştır. Müzede bulunan mutfak ve süs malzemeleri de adeta bunu doğrular niteliktedir. 

Müzede ayrıca bir telkari üretim atölyesi de yer almaktadır. Bu atölyede, müze ziyaretçileri eserleri satın alma imkanı bulurlar. 

 

Mardin Midyat
 

GENEL

“Midyat” kelime anlamı “Ayna” demektir.

Midyat yöresinin bir diğer adı olan “Turabdin” ise “ibadet edenlerin dağı” anlamına gelir.

Çünkü Midyat çevresindeki dağlarda bulunan mağaralar, bir zamanlar ibadet mekanı olarak kullanılıyormuş.

Midyat, Tur Abdin bölgesinin merkezi konumundadır ve güneyden kuzeye ve batıdan doğuya doğru yönelen iki eski yolun kesiştiği önemli bir noktada bulunmaktadır.

Bugün Midyat da Mardin gibi eski şehir bölümüne sahiptir.

Eski Midyat’ta çok sayıda tarihi cami ve kilise bulunuyor.

Taş mimariden yapılan bu dini mekanlar, asırlardır ayaktadır.

Yörenin taş ustalarının üstün ve incelikli becerileri nedeniyle, Midyat, bir açık hava müzesi görümümü kazanmıştır. Midyat’ın doğal örtüsü olan taşlar, eski binaların restore edilmesiyle yeniden hayat bulmuştur.

Midyat’ta hiçbir evin gölgesi bir diğer evin üzerine düşmez, daracık sokaklar öyle muntazam kurulmuş ki evler güneş ışıklarının aksi yönde durduklarından dolayı, yazın kavurucu sıcağında gölgeler oluşuyor, sıcak ve soğukta sertleşen taşlar, yazın serin, kışın sıcak  oluyor.

Midyat yöresinin son zamanlarda tanınmasının en büyük sebeplerinden birisi de bazı televizyon dizilerinin burada çekilmesidir.

Mardin Midyat Gümüş İşçiliği-Telkari
 

 

NE SATIN ALINIR

Buralarda el yapımı telkâri gümüş işleme ürünleri satın alabilirsiniz. Ayrıca taş işlemeciliğinin özgün örnekleri de satılıyor. Üzüm ve hatta üzümden yapılan pekmezde olabilir. Ama öncelikle gümüş düşünün.

Midyat ilçesinde telkâri “vav işi” olarak bilinir yani gümüş işlemeciliği literatürde “çift işi” olarak geçer. Motiflere, kullanılan malzemeye göre çeşitlenir.

Anahtarlıklar, şekerlikler, mücevher kutusu, sigara ağızlığı, tütün kutusu, tepsi, fotoğraf çerçevesi, künye, kaşık, vazo, tespih, yüzük ve daha pek çok obje, inanın bu güzelliklere doyamayacaksınız.

Midyat Meslek Yüksek Okulu

MİDYAT MESLEK YÜKSEK OKULU

Mardin Artuklu Üniversitesine bağlıdır. Sanayi Mahallesi Sanayi Sitesi Arkasındadır. Midyat’ın tarihi ve kültürel dokusuyla uyumlu bir eğitim sunmaktadır. Özellikle kuyumculuk ve takı tasarımı gibi alanlarda uzmanlaşmış programları ile dikkat çeker. Yüksekokul öğrencileri teorik bilgilerin yanı sıra uygulamalı eğitimler de alarak iş dünyasına hazırlanırlar. Evet okulda bugün itibarıyla 7 bölüm var. 

 

MİDYAT MAĞARA ODALARI:

Midyat merkezde bulunan bu mağara odaları, günümüzde aynı zamanda kafe olarak düzenlenmiştir. Bu mağara odalarında eski dönemde Süryanilerin yaşadığı düşünülüyor. Ayrıca bahçeden girilen bir odanın şarap mahzeni ve tahıl ambarı olarak kullanılıyormuş. Giriş kapılarının birinin üzerinde “Güneş uygarlığında bir nefes” yazıyor. Bu yazı, odaların Hıristiyanlık öncesi güneye tapınma döneminde de kullanıldığını gösteriyor. 

Evet duyduğuma göre, Midyat şehrinin altı, mağaralar ve bunları birbirine bağlayan gizli yollarla kaplıymış. 

 

 

Mardin Midyat
 

GEZİLECEK YERLER

Midyat Cevat Paşa Camii

 

CEVATPAŞA CAMİİ

Çarşının merkezinde Gölcük Mahallesinde yer almaktadır. 

Midyat’ın ilk camisidir. 

1925 yılında Cevat Paşa tarafından yaptırılmıştır. 

Anlatıldığına göre, Cevat Paşa (Orgeneral Cevat Çobanlı) askeri vazife gereği Midyat’a geldiğinde, Midyat’ta Hıristiyanlar ve iki Müslüman sülale yaşamaktaydı. O yıllarda başka bir Müslüman ülkeden Midyat’a göç etmiş yaşlı bir adam, çobanlık yaparak geçimini sağlamaya çalışıyordu.

Yaşlı adam, halk arasında “Kalo” (dede) olarak tanınırdı. Yaşlı adam vefat ettiğinde, Müslüman aileler onu kendi aile mezarlığına kabul etmeyince Cevat Paşa, caminin batısında bulunan bir araziyi satın alır ve mezarlık olarak vakfeder.

Sıra yaşlı adamın cenaze namazını kılmaya geldiğinde, Midyat’ta bir cami olmaması Cevap Paşa’yı kızdırır ve zaten her gittiği yere Cami, okul gibi eserler inşa ettirdiğinden, burada da bir cami yaptırmaya karar verir. 

Yaşlı adamın cenazesinin defnedildiği mezarlığın adı “Kalo Mezarlığı” olur. 

Cevat Paşa, caminin yapımında da özel bir durum yaratır.

O yıllarda askerliği geldiği halde askere gitmemiş herkesin, Cami inşaatında çalıştığı takdirde askerliğini yapmış olarak kabul edileceği tüm civar köylere duyurulur, askerliği gelmiş herkes, çalıştığı her bir gün için askerliğinden bir gün düşülmüştür.

Hatta at veya eşek gibi kendi hayvanını getirerek çalışanlardan, getirdiği hayvanlar için onun askerliğinden bir gün düşülürmüş. 

Midyat Cevat Paşa Camii

Cami, kalın duvarlı olup, kare planda Midyat taşından imal edilmiştir.

Avlulu cami tipindedir. Caminin avlusu cemaatin vakit geçirebilmesi için özel tasarlanmıştır. 

Caminin giriş kapısından sonra, 3 metre genişliğinde, dikdörtgen planlı bir mekan bulunur. Bu mekan son cemaat yeridir.

Kapı: kavislidir. Çevresi palmet motifleri, üzeri yuvarlak dairesel şekilli motiflerle bezenmiştir.

İbadet mekanı üstünde yuvarlak kemerlerle birbirine bağlanmış 12 sütun tarafından taşınan, düz bir örtü ve küçük bir kubbe bulunur.

Küçük kubbe kasnağının çevresine pencereler yerleştirilmiştir.

Ayrıca ibadet mekanı, iki katlı sıra halindeki yuvarlak kemerli pencerelerle aydınlatılır.

Mihrap 4 bölümlüdür. Birinci ve ikinci bölümleri, bitkisel bezemelerle, üçüncü bölüm kare pirizmalı şekillerle süslenmiştir. Dördüncü bölüm ise, yarım küre şeklindeki taştan yapılmıştır.

Caminin minaresi, Midyat taşındandır, yuvarlak gövdeli ve iki şerefelidir. Birinci şerefe ince sütunlarla süslenmiş olup her iki şerefede de bitkisel ve geometrik şekiller, şerefelere süsleme yoğunluğu kazandırmıştır. 

 

Midyat Ulu Cami
 

MİDYAT ULU CAMİ

Ulu Cami Mahallesindedir. 

1710 yılında Midyat ilçesinde Estel Mahallesi halkı tarafından inşa edilmiştir. 

Mimari stil olarak: Osmanlı ve Selçuklu mimari stili uygulanmıştır. 

Cami, 1934 yılında tavanının bir kısmını çökmesi üzerine, genişletilerek yeniden onarılmıştır.  Orta kat, 1950 yılında ahşaptan yapılmıştır. 2001 yılında bu ahşap orta kat çökmüştür. 

2003 yılında cami tamamen restore edilmiş, avlu, tuvaletler, arka cemaat yerleri, iç ve dış duvarlar, Midyat taşından yeniden yapılmıştır. 

Cami, toplam 1500 kişi kapasitelidir. 

Caminin minaresi, 1905 yılında yapılmıştır. Minare: geniş, tek şerefiyeli ve Selçuklu mimarisine uygun Midyat taşından yapılmıştır. 

Bugüne kadar birkaç defa onarılan Ulu Cami, hala ibadete açıktır.

 

Midyat Hacı Abdurrahman Camii

HACI ABDURRAHMAN CAMİİ-MELLE CAMİİ

Önce, caminin banisi Hacı Abdurrahman Efendi’den söz etmek istiyorum. Kendisi, Estel’in Yukarı Mahallesinde ikamet eden, Beyt-Alle diye bilinen bir ailede, 1835 yılında dünyaya gelir.

Ablası, bir subay ile evlenip İstanbul’a yerleştiğinde, 7-8 yaşlarındaki Abdurrahman’ı da yanında götürür. Abdurrahman Efendi, İstanbul’da ilk ve orta okulu okuduktan sonra askeri liseye kaydolur.

Askeri liseyi de başarıyla bitirdikten sonra Osmanlı Subayı olur ve kendi memleketi olan Midyat’ın Estel Mahallesinden bir hanım ile evlenir. Daha sonra askeri görevli olarak Selanik’e gider, burada bir ev satın alır. 

Evet Abdurrahman Efendi, Selanik’te uzun yıllar kalır, emekli olur ve memleketi olan Estal’e geri döner. Burada bir ev ve kendi adıyla anılan bu camiyi, 1915 yılında yaptırır. 

Bu sırada, I Dünya savaşı çıkar, dönemin şartlarından dolayı camiye gelecek cemaat olmaz, Abdurrahman Efendi, kendisi tek başına namaz kılmak için camiye gider, camiyi boş bırakmaz. 

Evet, Abdurrahman Efendi, 1920 yılında 85 yaşında Estel’de vefat eder. 

Şimdi gelelim cami hakkında ayrıntılı bilgi vermeye.

İlçe merkezinde Estel Mahallesinde, Estel Kentsel Sit alanı içindedir. 

1915 yılında inşa edilmiş, tek minareli, tek şerefeli bir camidir.

Bu eşsiz konak, Midyat’ın farklı noktalarından görülebilir. Ayrıca Asur İmparatorluğu dönemine tarihlenen mağaralar ve farklı dönemlerde bu mağaraların üzerine inşa edilmiş ahır, depo, işlik olarak kullanılan ve barınma/toplanma amacı taşıyan mekanlara sahiptir. Konak bu özellikleriyle Midyat’ın birçok yapısında olduğu gibi, ziyaretçilerini adeta zamanda yolculuğa çıkarmaktadır. 

Midyat taşındandır ve kare planlıdır. Cami oldukça sadedir. Cephesi altı kemerle hareketlendirilmiştir. Bu kemerlerin beşinin içinden birer pencere açılır.

Mihrap ve minber, bitkisel bezemelidir. Caminin minaresi, kare kaide üzerine yuvarlak gövdeli ve tek şerefelidir. Minare şerefesinde, Ulu camide benzerleri görülen bitkisel motifler bulunur.

Midyat Gelüşke Hanı
 

 

GELÜŞKE HANI

İlçe merkezinde Akçakaya Şen Caddesindedir.

Tarihi han, 1903 yılında Süryani Musa Samas tarafından inşa edilmiştir.

İki katlı bu yapıda, 20 oda bulunuyor ve hanın alt kısmında, binek hayvanları, küçükbaş ve büyükbaş hayvanlar için ayrılmış özel bölümler yer alıyor. 

O zamanlar misafirhane ve ticarethane olarak kullanılmıştır. 1950’lerden sonra ise popülerliğini yitirmiştir.

Midyat Gelüşke Hanı
 

1950-1970 yılları arasında ise köylü pazarı olarak kullanılmaya başlanmıştır. 1980 yılından sonra ise eski canlılığını yitirmiş ve ahır ve mezbaha olarak uzun süre kullanılmıştır.

Midyat Gelüşke Hanı

Ancak yakın zaman önce, han restore edilerek günümüzdeki halini almıştır.

Günümüzde tarihi han, yöresel yemeklerin sunulduğu birçok restoran, köy dinlenme odaları ve Şadırvan bahçesi ve kafelere ev sahipliği yapmaktadır.

Yerli ve yabancı turistler burayı yoğun olarak tercih ediyorlar.  

 

 
Midyat Devlet Konukevi

 

MİDYAT DEVLET KONUK EVİ

Midyat ilçesinin simgelerinden biri olan Devlet Konukevi, tarihi Mardin evlerindendir.

1850 yılında Midyat’ın en yüksek noktasında, önde gelen Süryani Şabo ailesi tarafından inşa ettirilmiştir. Dönemin ünlü Süryani taş ustalarından Malke Brahem, İlyas Mepsi Elyas ve Gallo Zero, binanın yapımında görev almıştır. 

1930 yılında Midyat Belediye Başkanı olan İbraham Şabo’nun görev süresi bittikten sonra bina, devlet mülküne dönüşmüştür. 

Dönemin Başbakanı Adnan Menderes, Midyat’ın il yapılmasıyla ilgili bir konuşma yapmak üzere, şehre gelmeyi planlamış ve binaya bir balkon yapılmasını istemiştir. Bu balkon, taş işçilikleriyle süslenmiş ve üçüncü kat üzerine eklenmiştir. (ayrıntı aşağıda)

Ancak Adnan Menderes, sağlık durumunun bozulması nedeniyle bu konuşmaya yapmamıştır. 

Evet, yapı, ilk sahibi olan İshak Şabo’un vefatından sonra, 1950’li yıllarda Midyat Kaymakamlığı tarafından satın alınarak devlet konukevi olarak hizmete sokulmuştur. 

Yeri:

İlçe merkezinde Akçakaya Cumhuriyet Caddesindedir.  

Midyat Devlet Konukevi

Yapı, geleneksel Midyat mimarisinin en güzel örneklerinden biridir. Sarı kalker taşından inşa edilmiştir. Taş işçiliğinin en ince detaylarına sahip olan konak, 3 katlıdır ve geniş bir avluya sahiptir. 

En alt kat: ana kayanın oyulması ile elde edilmiş bir oda ve onun ön bitişiğine eklenmiş bir bölümden oluşur.

İkinci kat: geniş bir teras ve 3 oda bulunur. Bu odalar “L” şeklinde düzenlenmiştir.

Üçüncü kat: geniş bir teras ve 2 oda bulunur. Bu kat, 1930 yılında Midyat Belediye Başkanı olarak görevde bulunan İbrahim Şabo döneminde ilave edilmiştir. 

Bu iki odanın arasında bulunan koridordan yukarıya, dar ve tünelimsi bir merdivenle üçüncü kata çıkılmaktadır.

Bu kata çıkıldığında, yine geniş bir teras vardır. Fakat buradaki teras, odaların önünde, yan tarafındadır. Bu tek odanın giriş kapısının bulunduğu, küçük bir cumba vardır.

Midyat Devlet Konukevi
 

Bu kattan, odanın damına çıkılır. Dama çıkıldığında, binanın yapıldığı tepenin yüksekliği ve binanın üç katlı oluşu nedeniyle tüm Midyat görülmektedir. Daha doğrusu Midyat en iyi ve güzel buradan görülüyor.

Kahverengiye çalan sarı şehrin en yükseklerinin minareleri ve çan kuleleri buradan en iyi şekilde görülür.

Midyat Devlet Konukevi
 

Konukevinin avlusunda, mutfak amacıyla kullanılan yerde su kuyusu bulunur.

Bölgede çekilen televizyon dizilerinde ilk tercih edilen mekanlardan ve Mardin’e gelenlerin ilk uğradığı yerlerden biridir.

Midyat konukevinin en üst katındaki terasından Midyat’ın eşsiz manzarasını izleyebilirsiniz.

Midyat Kent Müzesi
 

 

MİDYAT KENT MÜZESİ-ESTEL HAN

İlçe merkezine 2 km uzaklıktaki Ulucami mahallesi Dr Alaaettin Aslan caddesindedir.

İnşa kitabesi yoktur, ne zaman ve kim tarafından yaptırıldığı bilinmiyor. 

U tipine sahip olan han, tek avlulu ve üç katlı hanlar gurubuna girer. 

Yapımında kesme taş ve düzgün kesme taş kullanılan hanın bodrum katı, kayaya oyularak yapılmıştır. 

Midyat Kent Müzesi

Çeşitli formlarda pencere açıklıklarına sahip mekan içten beşik tonozlu, dıştan ise üzeri düz dam şeklinde yapılmıştır. 

Midyat Belediyesi tarafından 2021 tarihinde aslına uygun olarak restore edilen yapı, Midyat kültürüne ait eserlerin sergilendiği, Kent Müzesi olarak ziyarete açılmıştır. 

Müzede: Sümer, Akad, Mittani, Hitit, Asur, İskit, Babil, Pers, Roma, Bizans, Arap, Selçuklu, Artuklu ve Osmanlı dönemlerine ait günlük yaşamda kullanılan önemli materyaller sergileniyor.

Müzenin Etnografya bölümünde, yüzlerce yıllık el yapımı kilimler, süs eşyaları, yöresel giysiler ve günlük eşyalar gibi birçok etkileyici kültürel obje gözler önüne serilmektedir. 

Midyat Kent Müzesi
 

Müzenin bulunduğu handa; yıllardır eski halı, takı, tespih, ev eşyası, mangal, saat gibi tarihe mal olmuş antik değere sahip ürünleri pazarlayan esnafın işyerleri de bulunuyor.

Ayrıca gümüş telkâri, halı ve kilim tezgahlarıyla dükkanlarının bulunduğu handa, antika dükkanı işletenler de bulunuyor.

Bu da gelen yerli ve yabancıların ilgisini çekiyor.

Midyat İzozoel Kilisesi
 

 

İZOZOEL KİLİSESİ

Altıntaş (Keferze) mahallesindedir. Kilise köyün kuzeyindeki en yüksek noktaya yerleşmiştir. Bu konumu itibarıyla gerçekten ihtişamlı bir görünümü var. Kilisenin muhteşem görüntüsünü vurgulamak için yapılmış bir çan kulesi de var. 

Keferze dolmuşları ile ilçe merkezinden buraya ulaşım mümkündür. 

Mor İzozoel Kilisesi 2021 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.  

Süryani Ortodoks kilisesidir. 

Özenli bir taş işçiliğiyle süslenmiştir. Turabdin’deki manastır ve köy kiliselerine özgü plan tiplerini yansıtır. Kilisede yer alan bezemeler, Midyat taş işçiliği geleneğinin gelişmiş örneklerinin yansıtır. 

İnşa tarihi net olarak bilinmiyor. 

Bir inanışa göre: Bu kilise Mor Gabriel Manastırının mimari Şufnayn’ın oğulları mimar Theodosius ve Theodore tarafından 6’ncı yüzyıl başlarında inşa edilmiştir. 

Ancak bu kilisenin, Turabdin’in en parlak döneminin yaşandığı 8’nci yüzyılda inşa edildiği de iddia edilmektedir. 

Çan kulesi ve kemerli pencereleriyle dikkat çeken kilisenin küçük bir kubbesi vardır. Çan kulesi Midyat’taki taş işçiliği ve işlemeciliğinin en güzel örneklerinden biridir. 

Yazının başında belirttiğim gibi, UNESCO tarafından da dikkat çekilen bu kiliseyi mutlaka gidin ve görün. Özellikle Mardin yöresine gelen yabancı turistler burayı mutlaka ziyaret ediyorlar. 

 

 

Midyat Mor Barsavmo Kilisesi
 

MOR BARSAVMO KİLİSESİ

İlçe merkezinde Işıklar Mahallesindedir.

Kilise 5’nci yüzyılda inşa edilmiştir. İlk yapıldığı dönemde manastır olarak kullanılmaktaydı, fakat 14’ncü yüzyılın sonlarında Mor Gabriel Manastırı gibi burası da Moğollar tarafından saldırıya uğradı ve tamamen yıkıldı. 

Midyat Mor Barsavmo Manastırı

1780 yılında tekrar inşa edildi, fakat 1841 yılında Kürt Beyi Bedirhan tarafından tekrar yıkıldı ve bölgedeki tüm Süryanilerin çoğu öldürüldü. 

1902 yılında kilisenin yarısı kalan harabelerin üzerine yeniden kuruldu kalan diğer kısmı ise 1943 yılında tamamlandı. 

Bunlar zamanında bu kiliselerde yaşamış insanlar tarafından yazılan bir kitapta yazmaktadır. 

Midyat Mor Barsavmo Manastırı

Mor Barsavmo:

Biraz Mor Barsavmo’dan söz etmek istiyorum. Kendisi MS 375-457 yılları arasında Malatya’da yaşamış bir Azizdir. 

Mor Barsavmo mucizeleriyle ve erdemleriyle ünlü, çilekeşlerin başı olarak bilinen bir azizdir.

Süryanilere göre, yerin 88 cm altında, insan yüksekliğinde, aşağıda 29 cm, yukarıda 22 cm, genişlikte çukurda yaşamakta, Barsavmo’nun başlattığı bir ibadet şeklidir.

Kilise avlunun kuzeydoğusundadır.

Okul ve misafir odaları aynı avluya bakar. Süryani çocuklara din, dil eğitimi verilmekte ve insanlar her akşam dua için burada bir araya gelmektedirler. 

Kilise, 1943 ve 1991 yıllarında iki kere restore edilmiştir.

 

 

Midyat Mor Şarbel Kilisesi
 

 

MOR ŞARBEL KİLİSESİ

Mardin ve çevresinde en son inşa edilen kilisedir.

Midyat merkezdeki en göz alıcı kilisedir.

Yapımı 1950’lere tarihlenir.

Mardin çevresindeki geleneksel plan tipinin 20’nci yüzyıla uyarlanışının bir örneğidir.

Midyat Mor Gabriyel Manastırı
 

 

MOR GABRİEL MANASTIRI(DEYRULUMUR MANASTIRI)

Yeri:

Manastır Mardin il merkezinden 120 km uzaklıktadır.

Midyat ilçe merkezinin ise 22 km güneydoğusunda, Cizre yolu üzerinde, Turabdin mevkiinde Güngören mahallesindedir.

 

Önemi:

 Manastır 2021 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır. 

Süryani cemaatinin önemli merkezlerinden birisidir.

Gerek şehir yerleşmelerinden uzaklığı ve gerekse ana yollardan sapa kalması nedeniyle, Deyrulzafaran’a göre daha korunaklıdır.

100 yıl daha yaşlı olmasına rağmen, bulunduğu konumun yarattığı olumsuz etki nedeniyle, Deyrulzafaran’a göre daha az ziyaret edilmektedir.

Ancak, Deyrulzafaran manastırına göre son 20-25 yıldır daha aktif durumda olup, kadrosu daha geniştir.

Bu manastırda 40 civarında öğrenci dini eğitim almaktadır.

615 yılından 1049 yılına kadar, birer Süryani Ortodoks din adamı olan Tur Abdin Metropolitlerine ev sahipliği yapmıştır.

Günümüzde de aynı misyonu sürdürmektedir.

Yani, Tur Abdin Metropoliti, burada ikamet etmektedir.

Ortaçağ’da bütün doğunun en meşhur manastırı olduğu ve parlak devrinde, içinde 300 rahibin yaşadığı söylenen manastır, bu yönleriyle, Süryani kültürünün ve dini yapısının şekillenmesi ve gelişmesinde tarihte önemli görevleri olmuştur.

Dünyanın en eski Hıristiyan manastırlarından biri olma özelliğine sahiptir.

Bu manastır: manastırlarıyla ünlü Athos dağında kurulu herhangi bir manastırdan en az 400 yıl daha eskidir.

Kuruluşu Filistin’deki Mor Saba manastırından yaklaşık 80 yıl, Sina’daki Mor Katherine manastırından da 1.5 asır öncedir.

Bu demektir ki, Mor Gabriel’de bugün ilahi ve dualarıyla monastik yaşamı sürdüren rahip ve rahibeler yaklaşık 15 asırdır devam eden bir geleneği yaşatmaktadırlar.

Yüzyıllar boyunca birçok ünlü şahsiyetin adı, bu manastır ile özdeşleşmiştir.

Mor Akhsenoyo, Hapısnaslı Mor Şemun d’Zayte, Bakısyanlı Mor Gabriel.

 

Metropolit:

Metropolit, kilise hiyerarşisinde patrikten sonra gelen en rütbeli kişidir. Onun altındaki rütbe rahip, onun altındaki ise papazlardır. Türkiye’de 4 metropolit var. Bunlardan ikisi Deyrulzafaran Manastırı ve Mor Gabriel Manastırında bulunur. 

Diğer metropolitler İstanbul ve Adıyaman’dadır.  Burası 615-1049 yılları arasında Turabdin bölgesi metropolitlik merkezi olarak görev yapmıştır. Bu dönemde teolojik bir merkez olmuş ve din adamlarının yetiştirilmesi görevini üstlenmiştir. 

 

Mor Gabriel kimdir

Manastırdaki ilk metropolit Mor Daniel’den sonra, manastırın yönetimine gelen Mor Gabriel, faziletli yaşamı ve yaptığı mucizelerle, rahiplerin ve halkın gözünde, yörenin en ünlü azizi oldu.

594-668 yılları arasında yaşamış, manastırın altın çağını yaşatmıştır. Midyat ilçesine bağlı Bethkustan Mahallesinde doğup büyümüştür. 

Süryani halkı için büyük bir öneme sahip olan Mor Gabriel, her yıl 31 Ağustos’ta anılıyor. 39 yaşında manastırın ruhani lideri, 40 yaşında din adamı, 654 yılında 60 yaşında iken rahipliğin üst mertebesi olan metropolit oluyor. 

17 yıl metropolitlik yaptıktan sonra, 23 Aralık 668’de vefat ediyor ve vefatından 130 yıl sonra veba hastalığı yaşanıyor. Hastalık bölgeye ve manastıra yayılıyor. Manastırda bine yakın rahip hastalık nedeniyle yaşamını yitiriyor.

Bu salgından kurtulmak için 31 Ağustos günü, manastırdaki rahipler, Mor Gabriel’in naaşını mezardan çıkarıyor ve sunakta oturtuyorlar.

Eline de metropolitlerin taşıdığı asayı koyarak bir duvara yaslıyorlar. Ardından sabaha kadar dua edip ilahiler söylüyorlar.

Sabaha karşı ise asanın yerinden kaydığı görülüyor. Ancak asanın hala ayakta dimdik durduğuna şahitlik ediyorlar. Daha sonra hastalık bitiyor. 

Yine burada ilginç bir hikaye daha var. Rahipler her zaman Mor Gabriel’in naaşını çıkarmanın doğru olmadığını düşünerek manaşından bir parça kesmeye karar veriyorlar.

Böylelikle yeniden bir hastalık ve veba yaşanırsa Mor Gabriel’in bereketi ve şifasını alabileceklerine inanıyorlar.

O sırada bir rahip, “Ben Mor Gabriel’in sağ elindeki parmakları keseceğim, kestikten sonra öleceğimi biliyorum ama zaten bir gün öleceğim” diyerek sağ elindeki parmakları kesiyor.

Ve bu rahip Mor Gabriel’in parmaklarını kestikten sonra ölüyor. Diğer tüm rahipler, Mor Gabriel’in elini kesmesinin günah sayılması için rahip adına dua ediyor.

İnanışa göre bu esnada rahipler “Onu affettim” diye bir ses duyuyorlar. 

Bu olayın ardından, 31 Ağustos tarihi, Süryani Ortodokslar tarafından Mor Gabriel Anma günü olarak kabul ediliyor.

Gümüş ile kaplanan ve muhafaza edilen Mor Gabriel’in parmakları, o tarihten beridir her yıl 31 Ağustos tarihinde Mor Gabriel Manastırında çıkarılarak ayinde suya batırılıyor.

Geçmiş yıllarda Mor Gabriel’in parmakları öpülüyormuş ancak daha sonra manastırın suyunun bulunduğu bir kap içerisine batırılmaya başlanmış.

İnananlar şifa bulmak ve Mor Gabriel’in bereketini almak için bu sudan alıyorlar. 

Evet, bu hikaye uzun oldu, sanırım sıkıldınız, ama eğer burayı ziyaret edecekseniz, bu hikayeyi bilerek ziyaret ederseniz, sanırım daha anlamlı olur. 

Midyat Mor Gabriel Manastırı

Manastırın Kuruluşu

Manastır: 397 yılında yani 1600 yıl önce Savur’lu Mor Şemun ve Kartmin’li Mor Şemun tarafından kurulmuştur

Manastır, ilk olarak kurucularının adlarıyla adlandırılmışsa da daha sonraları 668 yılında manastırı yöneten metropolit Bakısyan’lı Mor Gabriyel’in adıyla anılmaya başlanmıştır.

408 yılında İstanbul’da oturan İmparator II. Theodosius (408-450) bazı yapıların inşası için Manastıra maddi yardımda bulunmuştur.

409 yılında ise, manastırın ilk kurucusu olan Mor Şmuel vefat etmiştir. Mezarı: Beth Kadişe (Azizler Evi) dedir.

433 yılında: manastırın ikinci kurucusu olan Mor Şemun’da vefat etmiştir.

634 yılında, Rum kumandanı Harkel, Urfa şehrini işgal eder.

Ortodoks Episkoposları kovar ve makamlarından uzaklaştırır.

Mor Gabriyel ise, çareyi İslam ordusunun Mezopotamya’ya girmesinde bulur.

Bunun için İslam ordusunu destekler ve Mezopotamya’ya girmesine yardımcı olur.

Mor Gabriyel, Cizre’ye giderek İslam ordusu başkumandanı Hattaboğlu Ömer’i ziyaret eder.

Hz Ömer, yapmış olduğu yardımlardan dolayı, Mor Gabriyel’e, bir ferman verir, mühür ve imzasıyla tasdik eder. Fermanda “Süryaniler her türlü din, örf ve adetlerinde hürdür. Çan çalması, bayram kutlaması, cenaze gömme törenleri, kilise ve manastır inşası serbesttir.

Din adamları olan Episkoposlar, papazlar, rahipler ve şemmasları da vergi ve askerlikten muaf tutar. Süryani fakirlerine yardım yapılmasını emreder, Süryanilerin İslam kanunlarının teminatı altında hür yaşamalarını vaat eder.

Sonuç bölümünde ise, bu emirlerin dışında hareket edenlere en şiddetli cezaların uygulanacağını” belirtir.

Bu ferman sayesinde Mor Gabriyel manastırı uzun bir süre saldırılardan korunur.

Bu itibarla, manastıra İslam ordusu Başkumandanı olan Hz Ömer adına izafeten “DEYR-EL ÖMER” ismi verilir.

Bir başka söylentiye göre ise, Deyr-el Umur denilmesi, “Umro” Süryanicede sakinlerin barındığı yer anlamına gelmektedir.

Manastıra 14’ncü yüzyıl sonlarında Timurlenk liderliğindeki Moğol ordusu tarafından saldırı düzenlendi ve 140 keşiş öldürüldü. 

Evet tarih boyunca çok kez yağmalanan, farklı yönetim guruplarının baskılarıyla ve zorluklarıyla karşılaşan Mor Gabriel’in en büyük sınavını 20’nci yüzyılda verdiği belirtiliyor. 

1990’lı yıllarda ise bölgede yaşanan çatışmalar ve terör olayları nedeniyle manastır tekrar sıkıntılı bir sürece girdi. Terör olaylarından dolayı, Süryani cemaatinin büyük çoğunluğu Avrupa’ya göç etti. Geri dönen aileler olurken, tamamen oraya yerleşen aileler de oldu. 

Midyat Mor Gabriel Manastırı

Manastırın kuruluş hikayesi

Hikaye: Savur yakınlarındaki bir köyden olan Mor Şmuel ve Aziz Mor Şemun’un yaşam öyküsüne dayanır.

4’ncü yüzyılın sonlarına doğru rahipliği ve inzivayı seven Mor Şmuel: Nusaybin’e yakın Umrin dağında, yalnız bir şekilde 10 yıl yaşamaya başlar.

Perslerin yöreyi işgal etmesiyle, buradan ayrılarak, günümüzde Yayvantepe olarak bilinen Kartmin köyü civarında bir barınak inşa eder.

Bu arada köyde oldukça tehlikeli bir hastalığa yakalanan Şemun adında bir çocuğu, mucizevi bir şekilde iyileştirir ve onu yanına alır.

Bu iki aziz, bir süre sonra insanlardan uzaklaşmak amacıyla, bulundukları yerden Kartmin’in kuzeydoğusuna doğru yola çıkarlar.

Yolculukları sırasında okudukları kutsal kitabın bittiği yerde, kendilerine bir manastır kurmaya karar verirler.

Kitap bittiğinde, eski bir putperest tapınağının harabelerinin yakınına gelmişlerdi.

Kararlaştırdıkları gibi, iki aziz manastırlarını inşaya başlamak üzere uykuya dalarlar.

Uykuya daldıkları bir sırada, Mor Şmuel’in şeklini alan bir melek, Mor Şemun’a görünür ve birlikte manastırın kurulacağı yeri belirlemeye başlarlar.

Melek, batı, güney ve kuzey yönlerinde birer taşı gösterip manastırın bu sınırlar arasında kurulacağını söyler.

Bu geniş alanın, iki kişinin ibadet etmesi için oldukça geniş bir alan olduğunu düşünen Mor Şemun’a melek, şu an geniş olsa da ileride bu manastırın birçok kimsenin ibadet ve barınma yeri olacağını ifade eder.

Bunun üzerine, bu kadar büyük bir yerin inşa edilmesinin zorluğunu söyleyince, melek de büyük bir taş alıp, yerden bir arşın kaldırdıktan sonra, “bu taşı havada durduran ilahi kuvvet burayı inşa edecektir” der.

Bu şekilde melek ve Mor Şemun manastırın temelini attıktan sonra, melek görünmez olur.

Mor Şemun, daha sonra uyanan Mor Şmuel’e olanları anlatır ve böylece dua evinin inşasına başlarlar.

Efsanede geçen ve bir zamanlar havada durduğuna inanılan taş, halen Mor Gabriel Manastırının avlusunda bulunmaktadır.

Kuruluşundan sonra, değişik tarihlerde manastırın içinde ve dışında ekler yapılmıştır.

Bunlar: Kral Arkadius döneminde yapılan, rahipler için barınma ve ibadet yerleri, bugün kullanılan Meryem Ana Kilisesi, Resuller/Azizler kilisesi, Kırk Şehitler kilisesi, Mor Şmuel’in gömülü olduğu mabet, Manastırın güneybatısında Kartminli Mor Şem’un mabedi, sekiz kemer üzerinde yükselen motifli Theodora Kubbesi, ziyaret amacıyla gelip yapının görkemi karşısında manastırın hizmetine giren Mısırlıların yaptığı kubbe ve 512 yılında Kral Anastos tarafından yaptırılan motif ve mozaikleriyle ünlü, büyük bir mabettir.

Bu yapıların en gözdesi, eskiden mutfak olarak kullanılan Theodora Kubbesidir.

Kubbe, İmparator Arkadius’un kızı Theodora’nın maddi yardımıyla ovalımsı bir şekilde pişmiş tuğladan yapılmış ilginç bir yapıdır.

Alt katta bulunan bu eski bölümlerin üzerine, son zamanlarda ziyaretçi odaları, görevlilerin odaları, mutfak, rahibe odaları gibi yeni ilaveler yapılmıştır.

Mor Gabriel Manastırı, girişinin sağ ve sol köşelerinde, aslan figürleri görülür.

Bu figürlerin Süryaniler arasında mitolojik bir yeri vardır.

Rivayete göre: Mor Gabrial Manastırı, 7’nci yüzyılda çeşitli nedenlerden dolayı boşaltılır.

Manastırın insansız kaldığı zaman diliminde, Tanrı tarafından manastırın korunması için aslan gönderilmiştir.

Daha sonra insanlar manastıra geri döndüklerinde, aslanların ortadan kaybolduğu söylenir.

Bu iki aslanın iki melek olduğu rivayet edilmektedir.

Günümüzde, özgün yapısını bozmadan, manastırın tarihi duvarları ve bazı mekanların restorasyonu yapılmaktadır.

Yeni yapılan eklentilerin de eskisiyle uyum içinde olmasına dikkat edilmektedir.

Midyat Mor Gabriel Manastırı

Manastırda Eğitim-Öğretim

Manastırda eğitim ve öğretim faaliyetleri sürmüştür. Manastırda, dört bölümlü büyük bir okul vardır. Bu okul: ilk, orta ve liseye eşit bir kolejdir. Bundan başka, teoloji bölümü vardır.

Zamanında Tur Abdin Kanununda 10 yaşını bitiren erkek çocuk, muhakkak ilk eğitimini okulun birinci bölümünde görmesi mecburdur.

Şayet öğrenci, ruhaniliğe girmek istiyorsa orta ve lise bölümlerini bitirmesi, baş papazlık ve kolej öğretmenliği yapabilmesi için ise Teoloji bölümünü bitirmesi gerekiyordu.

Okulun en parlak dönemi, Mor Şemun Zeyte’nin müdürlüğü zamanıdır. Mor Şemun Zeyte, okulu teoloji bölümünü bitirip aynı okula müdür olmuştur.

Buna benzer birçok bilim adamı bu kolejden yetişmiştir.

Manastır, birçok ülkeye dağılmış Süryani cemaatine, Süryanice öğretmeni sağlamada da çok önemli rol oynamaktadır.

Aynı zamanda göçler sonucunda Ortadoğu’dan bütün dünyaya yayılmış ve oralarda kilise kurmuş Süryani cemaatinin din adamı ihtiyacının bir kısmı da buradan karşılanmaktadır.

 

Kütüphane

Manastır aynı zamanda bölgenin en büyük kütüphanesini de içermekteydi. Kitapların çoğu eski ve yeni ahitten oluşmaktaydı.

Bunun dışında felsefe, teoloji, tıp, bilim ve tarih ile ilgili kitaplar da bulunuyordu. Kütüphane zaman zaman dışarıdan gelen baskınlarda yağmalanmış ve tahrip edilmiştir. Geriye kalan kitaplar ise, doğu ve batıdaki kütüphanelere kaçırılmıştır.

Bugün batı kütüphanelerinde (British Library, İngiliz Devlet Kütüphanesi gibi) sergilenen birçok el yazması eser, manastırın yüzyıllar boyunca kültürel merkez olarak önemliliğine tanıklık etmektedir.

 

Azizler Evi

Yapının içinde bulunan “Azizler Evi” 15 nişli bir anıt mezardır.

Süryani geleneğinde azizlerin naaş ve mezarları, bulundukları yerlerin manevi kutsiyetini arttırmaktadır.

Mor Gabriyel manastırı da bu yönüyle büyük bir manevi kutsiyete sahiptir.

Birçok azizin mezarı ve kemikleri burada bulunuyor.

Mor Filiksinos, arkadaşı Episkopos Sturiyos’a yazdığı mesajında “melekler tarafından temeli atılmış Deyr-el-Umor manastırını yedi kez imanla ziyaret eden Kudsi şerifi ziyaret etmiş farizasını yetire getirmiş sayılır” demektedir.

 

Evet burayı ziyaret ederseniz, işte kurallar ve gezi planı:

Manastırı ziyaret etmek isterseniz, ziyaret saatleri var ve kesinlikle bu saatlere uyuyorlar. (Ziyaret saati: 13.00) Önceden girmek mümkün değil. Saati geldiğinde ziyaretçileri kabul ediyorlar.

Tek başına gezmek de mümkün değil. Gurup olmasını bekliyorlar ve güzel ağaçlı bir yoldan yürüdükten sonra, üç kuleli manastırın girişinde, bir rehber gurubu karşılayarak gezdirmeye başlıyor. 

Geziye başlamadan önce, yine burası ile ilgili çok ilginç bir söylentiden söz edeceğim ve sonra gezimize başlayalım.

Midyat’taki bu manastırda ölen papazları, manastırın yan tarafındaki mezarlığa, oturur pozisyonda ve doğu yönüne bakacak şekilde gömüyorlarmış.

Çünkü bu uygulama, Hz İsa’nın dirilmesinin doğu yönünden olacağı inancına ve onun karşısında yatar pozisyonda olmama isteğine dayanıyormuş.

Yeni bir vefat olduğunda mezar açılıp, sandalyedeki kişinin kemikleri alınarak kenara koyuluyor ve cenaze, kıyafetleriyle birlikte doğuya bakacak şekilde sandalyeye oturtuluyormuş. 

Son bir not, giriş ücretli son olarak 100 TL idi. 

Manastırın bünyesinde bulunanlar:

Manastırın bünyesinde, ana kiliseden baka Meryem Ana, Kırk Şehitler ve kurucusu Mor Simeon’a adanmış üç kilise bulunuyor. Evet manastırda sadece bu bölümler ziyarete açık, çünkü diğer bölümler manastır sakinlerinin yaşam alanıdır. 

Midyat Mor Gabriel Manastırı Ana Kilise
Ana kilise:

6’ncı yüzyılın ilk yarısına tarihlenen, silindirik kubbesi görülmeye değerdir. Roma imparatorlarının yardımıyla yapılmıştır. Yakın zamanda restore edilmiştir. Çok sade ve etkileyici bir görünümü vardır. 

1500 yıldır ibadet yapılan kilise, sadeliği ve şıklığıyla dikkat çekiyor. 

Vaftiz taşının üzerinde sarı bir külah duruyor. 

Kilisede iki tane mezar bölümü var. Birinde, öldürülmüş bir metropolit, diğerinde ise Sivas’ta katledilen 40 şehitlerin kemikleri bulunuyormuş. 40 Şehitler öyküsü, Mardin merkezde bulunan bir kilisede de geçiyor. 

Teodora Kubbesi:

Kubbe Roma İmparatoru Justinianus’un eşi Teodora tarafından 540 yılında yaptırılmıştır. Vaftizhane olarak kullanılan yapı, 8 küçük kemer üzerinde yükseliyor. Yukarıya doğru konik biçimdedir. Tepesi açıktır. Özelliği dışarıdan kare yapı içeriden konik bir yapı olarak görünmesidir. 

Burada tam ortada 1300 yaşında bir taştan masa var. Hamur mayalamak ve üzüm sıkmak için kullanılıyormuş. Önünde Süryanice bir yazı var tarihçesi anlatılıyormuş. Yan tarafta mutfak bölümü bulunuyor. 

 

Meryem Ana kilisesi:

Manastırın günlük ibadetlerinin yapıldığı bir kilisedir. Çok sade bir görünüşü vardır. Diğer Süryani kiliselerinde olduğu gibi dua ve ayin bölümleri ayrı ayrıdır. Kilisede perde var.

Resim, ikon, heykel yoktur. Perde tercihinin bir nedeni de bölgenin savaş alanı olmasıymış. Savaşlarda ikonlar, heykeller resimler yok ediliyor ama perdeler yok edilse bile yapılması çok kolaymış.

Midyat Mor Gabrial Manastırı Mezarlık Bölümü

Mezarlı bölümü:

Bazı özel mezarlar görüldükten sonra Azizleri Mezarları bölümü bulunuyor. 12.000 kişinin kemikleri gömülmüştür. Burada her Cumartesi akşamı toplu dua yapılıyormuş. Manastıra adını veren Mor Gabriel’in mezarı da burada, yandaki mezar bölümlerinde değil, toprak altında bulunuyormuş. 

Mor Gabriel, çok mütevazi biri olduğu için mezarının ayak altında olmasını istemiş. Toprak içinde olmasının nedeni, buraya ziyaret edenler, kendi inancına göre elini sokup toprak alabilmesiymiş. Yerde bulunan mezarlardan biri de manastırın kurucusu Mor Samuel’e aittir. Terası geçerken, avluda bir kuyu görülüyor. Bu sarnıç kuyusu ilk günlerden beri kullanılıyormuş.

 

Yaşam Alanı:

Üstte teras bölümü var. Teras demek aslında yanlış, birden fazla teras ve yapı var. Birbirlerine merdivenlerle, geçişlerle bağlanmıştır. Kademeli geçişler oldukça güzeldir. Süryani işçiliğinin, ustalığının sadece söylentiden ibaret olmadığını burada çok rahatlıkla anlayabilirsiniz. 

Rahiplerin ve öğrencileri kaldıkları bölümler, birbirinden ayrılmış.

 

 

Midyat Anıtlı Köyü
 

 

ANITLI KÖYÜ

Öncelikle önemli bir hususu belirtmekte yarar var. Birleşmiş Milletler (UNWTO) tarafından düzenlenen “En iyi turizm köyleri” programında, Anıtlı köyü, Dünyanın en güzel köyü seçilmiştir.

Biraz daha ayrıntı: 2022 yılı için Anıtlı köyü ülkenizi temsil etmeye hak kazanan 3 köyden biri olmayı başarmıştır. 20 Aralık 2022 tarihinde yayınlanan yarışma sonuçlarına göre ise 57 farklı ülkeden yapılan 130 başvuru arasında, sahip olduğu kültürel ve doğal değerleri ve olağanüstü potansiyeli nedeniyle, En iyi Turizm Köyü olarak seçilmiştir. BMDTÖ tarafından iyileştirme programına alınan Anıtlı köyü ile ilgili çalışmalar devam etmektedir. 

Evet, şimdi Anıtlı köyünü anlatmaya devam edelim.

Midyat ilçe merkezinin 29 km kuzeyinde bulunmaktadır.

Köyün Süryanice ismi “Hah” dır. İpek yolu üzerinde önemli bir ticaret yolu olarak kurulmuştur. 

Köydeki Süryanilerin önemli kısmı, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerine göç etmiştir.

Yurt dışındaki “Anıtlı köylüleri” tarafından kurulan dernekler vasıtasıyla, köyde bulunan tarihi öneme sahip Meryem Ana Manastırı ve kilisesi restore edilmiştir.

Aynı zamanda köyün ortasında kale biçiminde bir köşk vardır.

Bu köşkte 4 Süryani ailesi yaşamaktadır.

Köşk, saldırılar sırasında Süryaniler tarafından korunma amaçlı kullanılmıştır.

Köy turizm açısından büyük öneme sahiptir.

Yaz aylarında, köye 3000-4000 ziyaretçi gelmektedir.

Köyde Timur tarafından yakıldığı söylenen iki kilise kalıntısı daha vardır.

Bazı araştırmacılar, büyüklüğünden ve etrafındaki kiliselerden dolayı Anıtlı köyünü “Katedral Köyü” olarak nitelendirirler.

Geçmişte burada 40’a yakın kilise bulunduğu söyleniyor.

Midyat Anıtlı Köyü
 

Hah köyü: Tur Abdin bölgesinin en dikkat çeken köylerinden biridir.

6’ncı yüzyıla tarihlenen Yunan kaynaklarında, Tur Abdion diye geçen metropolitliğin merkezinin burada olabileceği ileri sürülmüştür.

Midyat Anıtlı Köyü

Köyü belki de daha önemli kılan 640 yılındaki Arap fethinden sonraki 1.5 yüzyıla tarihlenen tahminen 5 kilise ve manastırın olmasıdır.

Hah köyündeki en görkemli kilise, sofistike mimarisi ve süslemesiyle bölgedeki 8’nci yüzyıl kilise mimarisinin en dikkat çekici örneği olan Yoldath Aloho (El Hadra ya da Meryem Ana kilisesi) dir.

Midyat Anıtlı Köyü Kara nohut

Tanıtımı bitirmeden önce, yine yöreye özgü bir gıda var. Bunun adı “Kara nohut” Anıtlı köyü yöresinde yıllardır yetiştirilen bir tarım ürünü olmakla birlikte, yöredeki toprak ve iklim koşullarıyla özdeşmiş, özgün bir lezzete sahiptir. 

 

Midyat Meryem Ana Manastırı
 

 

MERYEM ANA MANASTIRI-YOLDATH ALLOHO

İlçe merkezine 40 km uzaklıktaki Anıtlı (Hah köyü) köyünün güney kıyısındadır.

Özgün mimarisiyle dikkati çeker.

Günümüzde mimari açıdan eşine az rastlanır güzelliktedir.

Kuzey Mezopotamya’nı en güzel kiliselerinden biri sayılmaktadır.

Manastır: Süryani dilinde “Yoldath Aloha” (Tanrı Anası) ismini taşımasına karşın, çoğu kez Arapça “El Harda” (bakire) olarak anılır.

Kilisenin tam olarak ne zaman yapıldığı bilinmez. Muhtemelen 4 ile 6’ncı yüzyıllarda inşa edildiği tahmin edilmektedir. 

Kubbesinin alt kısmı 7’nci yüzyılda yapılmıştır.

Kubbesinin dıştan üst kısmı ve çan kulesi, 20’nci yüzyılda eklenmiştir.

Çan kulesi, 1939 yılında yapılmıştır.

Çatıdaki kiremitler, 1907 yılında yerini kesme taşlara bırakmıştır.

Kadim geleneğe göre, Müneccim Kralları Süryani alemine bağlayan bu mekan, Yukarı Mezopotamyalı bu krallardan biri tarafından Meryem’e adanmıştır.

Mekanın anıtsal havası, mimarisi ve süslemeleri, burayı yörenin diğer tapınaklarından ayrı kılmaktadır.

Bu kilise, Mardin civarında az rastlanan, kare planı ve merkezi kubbesiyle Mardin yakınlarındaki Deyrul-Zafaran manastırına benzer.

Kilise bir zamanlar metropolitlik merkezliğini üstlenen Anıtlı köyünde metropolitin manastır erkanına ayrılmıştır.

Oturma yerleri bulunan bir apsisle, karşılıklı okuyan iki koruyu barındıracak şekilde, ana cemaate kapalı bir nef, yöre kiliselerinde hiç rastlanmayan özelliklerdir.

Kuruluş Öyküsü

Anıtlı Meryem Ana kilisesinin kuruluş öyküsüne bir söylence de katılmaktadır.

Söylence: Meryem Ana kilisesinin kuruluşu İsa’nın doğumuna bağlanmaktadır.

Rivayete göre: Yahudiye ülkesindeki (İsrail) Beytlehem’de doğan Mesih’in yıldızını doğuda gören 12 yıldız bilimcisi, bu yıldızın izini sürmeye başlarlar.

Bunlar: Anıtlı köyüne vardıklarında, içlerinden üçü bu yıldızı takip etmeye devam eder, diğerleri ise Anıtlı köyünde kalır.

Yıldız, Mesih’in bulunduğu mağaranın üzerinde durmasından sonra bu üç yıldız bilimcisi mağaraya girer ve burada Mesih ile annesini görmeleriyle birlikte secdeye kapanırlar.

Daha sonra bereket olarak Meryem Ana’dan aldıkları bir bez parçasıyla, diğerlerinin yanına dönerler.

Beraberlerinde getirdikleri Mesih’e ait kumaş parçasını yakıp, küllerini kendi aralarında bölmek isterken, ateşe atılan kumaş, 12 altın madalyona dönüşür.

Bu mucizeye tanık olduklarında, Meryem Ana adına bir mabet yaptırmaya karar verip, bugünkü manastırı inşa ederler.

Böylece Mesih’ten sonraki ilk mabet yapılmış olur.

Bu olayın gerçekleştiği Anıtlı Göletinin hemen yanındaki bölge, günümüze kadar Süryanice’de Parputho (paramparça) olarak adlandırılır.

İlk kilisenin Kudüs’te kurulduğu “Hıristiyan” kelimesinin ise Anadolu’da henüz MS 37-43 yılları arasında telaffuz edildiği göz önüne alındığında, yukarıda izah edilen olayın, bu olaylardan daha önce gerçekleştiğini göstermekte ve Mesih’in doğumuyla beraber inşa edilen bu mabedin önemi daha iyi anlaşılmaktadır.

Mimari özellikleri

Sanatsal boyutu ele alındığında manastır/kilise, Tur Abdin’in en görkemli yapıtlarından birisidir.

Bir özelliği de inşasında sergilenen mükemmel taş işçiliğidir.

Yapı aynı zamanda Tur Abdin’de nadir görülen kare planına sahiptir.

Bazı araştırmacılara göre, İstanbul’daki Ayasofya Kilisesi, bu kilisenin genel planı örnek alınarak inşa edilmiştir.

Son bir not: Meryem Ana kilisesinde haçın üzerinde İsa’nın ruhunu betimleyen güvercin figürü vardır. Bu sadece Meryem Ana kilisesinde vardır. 

 

Midyat Mor Yakup Manastırı
 

 

MOR YAKUP MANASTIRI

İlçe merkezine bağlı Süryani köyü olan Barıştepe (Salah) köyünün hemen altında bulunan bereketli vadidedir.

Midyat-Dargeçit yolu 5 km. sindedir.

Mor Yakub Manastırı, MS 419 yılında Mor Barsabo ve İskenderiyeli bir keşiş olan öğrencisi Mor Yakup’un Persler tarafından şehit edildikleri yerde inşa edilmiştir.

Mor Yakup, önce Diyarbakır oradan da Tur Abdin bölgesine gelir.

Mor Yakup’un 421 yılında ölümünden sonra manastır çok önem kazanmıştır.

Mor Yakup’un ölümünden sonra, öğrencisi Mor Daniel burada tek başına kalır.

Zaman içinde manastıra yüzlerce rahip yerleşir.

5’nci yüzyılın sonlarına doğru Mor Daniel’de ölür ve 6’ncı yüzyılın başında, 508-510 yıllarında çilekeş Mor Yakup adına büyük bir kilise inşa edilir.

7’nci yüzyılın başlarına kadar kilise sağlam kalmıştır.

Uzun süre metropolitlere ev sahipliği yapan manastır 14’ncü yüzyılın ortalarından başlayarak bir süre Deyrul-Zafaran patrikliğinden kopan Tur Abdin patriklerini de ağırlamıştır.

14’ncü yüzyılda Tur Abdin için patriklik makamı olmuştur.

Diğer Süryani kiliselerinden farklı olarak bu kilisede açık bir Bizans etkisi görülür, manastır 1454 ve 1693 yıllarında yağmalanmıştır.

1906-1907 yılları arasında patrik II. Abdülmesih buraya gelip yerleşmiştir.

Patrikten sonra iki rahip İsa ve Aziz’ de buraya yerleşmiştir. I. Dünya savaşı başlayınca manastır boşaltılmıştır. 1916 yılından 1965 yılına kadar metruk vaziyette olan bugünkü manastır, eski manastırın ancak bir bölümünü içermektedir. Manastır daha sonraki yıllarda onarım görmüştür.

Manastırın kuzeyinde uzanan, kesme taşlardan örülü mimari kalıntıların Hıristiyanlık öncesi bir kült yapısına mı (Mor Yakup’un hayat hikayesi doğrultusunda) yoksa eski bir manastıra mı ait olduğu ancak arkeolojik kazılar sonucu anlaşılabilir.

Salah köyündeki Mor Yakup Manastırının bulunduğu yerde, Perslerin Tanrısı Heraclius’a ait olduğu ve antik çağlarda inşa edildiği söylenen büyük bir tapınağın ayakta kalan iki kemeri vardır.

MS 4’ncü yüzyılın sonlarında, Pers komutanı mabede tanrılara kurbanlar sunmak için gelir ve odada bulunan Mor Bar Şabo ve 11 öğrencisini şehit eder.

Mor Yakup buraya yerleşir ve hastalara şifa verir.

Mor Yakup kilisesi, enine yerleştirilmiş orta nefiyle Tur Abdin bölgesinin en gözde mimari anıtlarından biridir.

Tarihi boyunca yaşadığı olaylar ve kırsal alanda yer alması nedeniyle, yüksek duvarlarla çevrelenen manastır küçük bir kale görünümündedir.

Mor Gabriyel Manastırına benzemesi açısından, bazı uzmanlar tarafında aynı döneme (6’ncı yüzyıl) tarihlendirilir.

Başka bir görüşe göre ise, kısa bir süre önce saptanan ve kilisenin 8’nci yüzyılda onarım gördüğünü belirten bir yazıta dayanarak, şekil benzerliğinin ücra bölgelere özgü geleneksel tutuculuktan kaynaklandığını ve buna benzer kilisenin yazıtta belirtilen dönemde kurulduğunu vurgulamaktadır.

Antik dönem örneklerinden etkilenmiş, taşa işlenmiş güvercinler ve asma dalları Hıristiyanlığın sembollerini yansıtır.

Kutsal Ruhun insanlığa bahşettiği yedi duyguyu güvercinler, dallarıyla bütün insanlığı kucaklayan asma ise İsa Mesih’i temsil eder.

Kilisenin içi, güney cephedeki üç, kuzey cephede ise tek pencereyle aydınlanır.

Manastırda bulunan yapılar şunlardır: Anastasios kilisesi, Theodora’nın Kubbesi, Beth Kadişe (Azizler Evi), Kırk şehitler kilisesi, Meryem Ana kilisesi, Diğer manastır yapılarıdır. (Kütüphane, yemekhane, öğrenci odaları gibi)

Günümüzde aktif olan manastırda, 8 öğrenci eğitim görmektedir.

Midyat Mor Abrohom Manastırı
 

 

MOR HOBİL MOR ABROHOM MANASTIRI

İlçe merkezinin 1 km doğusundadır. Küçük bir tepe üstündedir.

Turabdin bölgesinde konuşlanmıştır.

Manastırın ilk olarak, Kral Anısta tarafından inşa ettirildiği, Timur’un istilasıyla yıkıldığı ve 1920 yılında Midyat halkı tarafından onarıldığı rivayet edilmektedir.

Mor Gabriel manastırında eğitim görmüş Mor Hobil ve Mor Abrohom tarafından, MS 5’nci yüzyılda kurulmuştur. 

Manastır arazisini yaklaşık 6 metre yükseklikte duvarlar çevreler. Manastırın avlusu, kıraç ve bakımsızdır. Güzel bahçeleri ve çay evi bulunmaktadır. Yemyeşil çevresi, bakımlı parkı, mekanın güzelliğini dışarıdan takdir etmek isteyenler için huzurlu bir sığınak haline getirmektedir. 

Manastır avlusunun güneyinde bir aile mezarlığı vardır.

Manastır ve mezarlığa, avlunun kuzeyindeki evde yaşayan aile göz kulak olmaktadır.

Midyat Mor Abrohom Manastırı
 

Avlunun doğusunda manastırın 3 kilisesi yan yana sıralanır.

Kilisenin girişindeki yazıya göre, kiliselerin en eskisi, 5’nci yüzyıla tarihlenen Mor Hobil’dir. Mor Hobil kilisesinin inşasından sonra çilekeşlerin başı Mor Barsavmo’nun ustası olan Mor Abraham buraya gelir.

Mor Hobil’in küçük tapınağının yanına Mor Abraham adına büyük bir tapınak inşa edilmiştir.

O günden bu yana manastır, Mor Abraham olarak anılır.

Eski manastırdan çok az bir kısmı günümüze gelmiştir.

Manastır 1900 yıllarında eski temeller üzerine yeniden inşa edilmiştir.

Manastırda bir aile mezarlığı ve ayrıca rahipler için yapılmış bir konaklama yeri bulunur.

Bu konaklama yerinde: Süryaniler, diasporadan gelenlerin konaklaması için bir apart otel türünde tesis yapmışlardır.

Midyat yöresine yolunuz düşerse burayı mutlaka ziyaret ediniz.

 

 

Batman tanıtımı.

Siirt tanıtımı.

Şırnak tanıtımı.

Mardin tanıtımı.