Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç; Burada: herhangi bir antik kalıntı veya tarihi eser yok. Bu şehirde daha çok: masmavi ve tertemiz bir deniz, uzun kumsallar var.

Ayrıca: şehir, özellikle akşam saatlerinde hareketli ve canlı. İnsanlar: eğlenmeyi seviyorlar.

Burayı ziyaret etmeyi düşünürseniz: denize girmek, balık restoranlarında muhteşem deniz ürünlerini tatmak ve tavernalarda, akşam saatlerinde sabaha kadar süren eğlencelere katılmak, başlıca yapabilecekleriniz bunlar.

Fazla zamanınız varsa, Semadirek adasına da geçebilirsiniz. Orada: tarihi kalıntılar, tarih meraklıları için ilginç gelebilir.

Evet: İpsala sınır kapısından çıktıktan sonra: gerek E-90 karayolu ve gerekse sahilden ilerleyen karayolu takip edildiğinde, Yunanistan’ın Trakya bölgesinde bulunan: Aleksandropolis şehri ile karşılaşıyoruz.

Yani: 32 km.lik uzaklık, yaklaşık 30 dakikada alınabiliyor. İstanbul’dan yola çıkıldığında ise, yaklaşık 4-5 saat sonra, Dedeağaç şehrine ulaşmanız mümkün. İstanbul’dan buraya ulaşmak için toplu ulaşım araçlarına ödemeniz gereken ücret: 40 Euro civarındadır.

Ulaşım için bir diğer alternatif ise: havaalanı. Şehirde: batı bölümünde, küçük bir havaalanı bulunuyor. Dedeağaç ile Selanik şehri arasındaki uzaklık: 346 km. dir.

Atina şehrine olan uzaklığı ise: 750  km. dir. Şehirde, bir de havaalanı bulunuyor. Havaalanı, şehir merkezine: 6 km. uzaklıktadır.

Buranın bir diğer ismi ise: Dedeağaç.

Söylenenlere göre: 15’nci yüzyılda, burada, Türk yönetimi etkin iken, bir tekke kurulmuştur. Bu tekkeye bağlı topluluğun dedesinin altında oturduğu ağaç, kutsal sayılarak kasabaya Türkler tarafından “Dedeağaç” ismi verilmiştir.

Aleksandrapolis ismi ise;

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç; Hani tarihteki Makedonyalı Büyük İskender’den gelmez. İsim: 19’ncu yüzyılda yaşamış bir Yunan kralından geliyor.

Şehir: 1913 yılında, Bükreş antlaşması ile verildiği Bulgaristan tarafından, Neuly antlaşması sonucu Yunanistan’a ilave edilince, dönemin Yunan kralının ismine izafeten bu isim verilmiştir.

Şehir: Ege denizi kıyısında, bir liman kentidir. Evros yani Meriç nehri bölgesinin en büyük şehridir. Meriç nehrinin yaklaşık 14.5 km. batısındadır. Ülkemiz ile olan sınırı:40 km. dir.

Kentte: büyük Türk nüfusu yaşamaktadır. Ayrıca: şehirde bulunan “Sağlık Bilimleri Fakültesi” nedeniyle, önemli bir öğrenci nüfusu barınıyor.

Bir de liman şehri olması nedeniyle, özellikle yaz aylarında, yoğun turist bulunuyor. Şehrin her yanında Osmanlı izleri, tarih, balık, zeytinyağı görülebiliyor.

Günümüzde: şehir nüfusu yaklaşık 115 bin kişi civarındadır ve bu nüfusun, 20 bin kişilik bölümü Türklerden oluşmaktadır. Yani, şehirde karşılaştığınız orta yaş üzerinde bir yerli ile Türkçe konuşmaya kalkarsanız, büyük olasılıkla konuşabilirsiniz.

Nüfus içinde büyük çoğunluğu oluşturan diğer gurup, Üniversite öğrencileridir. Şehirde: Trakya Demokritos Üniversitesinin: Tıp Fakültesi, Moleküler Biyoloji ve Genetik Anabilim Dalı, Temel Seviye Eğitim Bölümü, Eğitim Bilimleri Bölümü bulunmaktadır.

Ayrıca: Bölgesel Üniversite Hastanesinde, çok özel tıbbı operasyonlar yapılabilmektedir.

Gündüzleri: cadde, sokak ve kafeleri dolduran gençler, şehri canlandırıyorlar. Kafelerin sokağa bakan bölümlerinde, teraslar oluşturulmuş ve teraslarda oturup şehrin hareketli sokaklarına bakarak, muhteşem güzel zaman geçirebilirsiniz.

Öğleden sonraları oturduğunuz kafelerde, akşam olunca yer bulamazsınız, çünkü daha önce de söylediğim gibi, akşam saatlerinde bütün şehirliler, sokaklara çıkıyorlar.

TARİHİ GEÇMİŞİ

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç; Bölgenin tarihi geçmişi, MÖ.7’nci yüzyıla kadar uzanmaktadır. Buralarda görülen ilk yerleşimciler olan Tıraklar: bölgeye geldiklerinde, şehrin hemen karşısındaki “Somathraki” yani “Semadirek” adasına yerleşirler.

Daha sonra ise, yeniden anakaraya çıkıyorlar ve burada, yerleşim yerleri kuruyorlar. Özellikle: anakarada kurdukları bu kentleri, yeni yollar yaparak birbirlerine bağlıyorlar, tapınaklar yapıyorlar, deniz ve kara ticaretini geliştiriyorlar.

Takip eden dönemde, yani 1’nci yüzyılda ise: bölgede Romalılar görülüyor ve 4’ncü yüzyıla kadar, bölgede egemenlik kuruyorlar. 4’ncü yüzyıldan sonra ise, Bizans dönemi başlıyor. Bu dönemde: eski bir pagan tapınağı üzerine, Kosmosotiras kilisesi inşa ediliyor.

Sonraları:

Osmanlılar bölgede görülmeye başlıyorlar. 1821 tarihine gelindiğinde ise, Yunanlılar bağımsızlıklarını kazanıyorlar. 1869 yılında, Maurice de Hirsch isimli bir şahıs: Rumeli Demiryolları Şirketinin sahibi olarak bu bölgeye geldiğinde: Selanik-İstanbul demiryolu hattının yapımını ve işletme hakkını satın alır.

Ayrıca: şirket, Enez bölgesinde bir liman yapacaktır. Ancak, Meriç nehrinin aşırı alüvyon taşıması nedeniyle, limanın, Enez yöresine değil, buraya yapılmasına karar verilir.

Bunun üzerine, burada, sahil şeridindeki 10  km. lik kesime: liman işletmesi için gerekli antrepolar ve çalışanlar için evler yapılır. 1877-1878 Osmanlı Rus savaşı sonucunda ise,
Ruslar burayı işgal ederler ve şehri, yeniden imar ederler.

Ancak, şehir yine şirket şehri olmaya devam eder. Sonuç olarak: 1871 yılına kadar bir balıkçı köyü olarak gelen şehir, bu tarihten sonra, elverişli coğrafi konumu nedeniyle, gelişmiş, büyümüş ve şehir halini almıştır.

Özellikle: Selanik-İstanbul demiryolunun yapılması ve şehrin bu demiryolu üzerinde olması, gelişimini hızlandırmış ve
etkilemiştir.

ŞEHİR İÇİ ULAŞIMI

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç; Şehirde: genellikle ulaşım taksiler ile sağlanıyor. Çünkü: taksilerin ücretleri uygun. Özellikle: İstanbul ile karşılaştırırsanız, uygun olduğunu görüyorsunuz.

Ayrıca: ülke genel şartları gereğince, beş yaşın üstünde taksi yok. Zaten marka olarak da, bayağı kaliteli taksiler var.

KONAKLAMA

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç; Şehirde, çok sayıda otel ve pansiyon bulunuyor. Hatta: tüm bölgenin en büyük konaklama tesisleri buradadır. Oteller aynı zamanda, toplantı salonlarıyla, kongre turizmi için de elverişli yapıdadırlar.

Otel fiyatları, internetten verilen fiyatlar ile büyük farklılıklar gösteriyor. Bu nedenle: otellerden fiyat alırken dikkat etmenizi öneririm.

Genellikle, fiyatlar: iki kişilik oda için: 50-150 Euro arasında değişiyor. Türkiye’den giden birçok ziyaretçinin genel olarak tercih ettiği otellerin başında: Thraki Otel var. Şehir merkezinden, yaklaşık 10  km. uzaklıktaki otel, eski ama bakımlı, odaları temiz. Ayrıca: güzel bir sahili de var.

Şehrin en lüks oteli ise: deniz kıyısındaki Grand Hoteldir. Otelin kapalı yüzme havuzu bulunuyor ve her yere, yürüyerek ulaşım mümkündür.

NE YENİR

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç; Şehirde, kıyı şeridinde, birçok balık lokantası var. Bu lokantalarda; deniz ürünleri ve mezelerin tadına bakabilir ve barbayani isimli yöresel içkiden içebilirsiniz. Bu içki, rakıya benziyor.

Fiyatlar, genel olarak uygun. Özellikle: İstanbul balık lokantalarının fiyatları yanında çok uygun. Bu uygunluk: özellikle yöre valiliğinin sıkı denetimleriyle sağlanıyormuş.

Bir balık restoranı önermem gerekirse: “Taverna Nea Hili” olabilir. Bu restoran, zeytinliklerin arasında kalıyor ve özellikle mezeleriyle ünlüdür. Zaten kapısında, çok sayıda, İstanbul plakalı otomobil görebilirsiniz.

Şehirde diğer bir mekan: Ouzeri denilen ve Yunan rakısı Uzonun isminden gelen isimle anılan barlar yani bir tür meyhanelerdir. Bunlar, özellikle mezeleriyle öne çıkıyor.

Bunun dışında: bu şehirde, özellikle, denize bakan kafeteryalarda oturup, kahve için ve güneşin batışını izleyin. Güneş battıktan sonra ise şehirde muhteşem bir hareketlilik başladığını göreceksiniz.

Yunanlılar, genellikle akşam yemeklerini geç saatlerde yemeyi tercih ediyorlar. Daha sonra ise, geç saatlere ve hatta sabaha kadar sokaklarda oluyorlar.

Bu arada: büyük peynir üreticilerinden “Evropharma” nın merkezi, buradadır.

DENİZ

Şehrin kıyı şeridinde, deniz çok temiz. Çünkü: denizdeki kimyasal kirliliği önleyici tedbirler alınmış. Hatta: sahillerinin Mavi Bayrakları bulunuyor.

ŞEHİRDEKİ GEZİ

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç; Şehirde, en işlek cadde olarak: Dimokratias caddesi görülüyor. Leoforos Dimokratias caddesi: zaten şehrin hemen merkezinde, limana paralel uzanıyor. Şehri boylu boyunca geçiyor.

Cadde üzerinde, birçok kafeterya ve alışveriş merkezleri, dükkanlar bulunuyor. Ancak: özellikle sizlere hatırlatmam gereken husus: şehirde, tam bir “siesta” uygulaması olması.

Yani: saat: 13.00-17.00 arasında, tüm dükkan sahipleri siesta yani uyku molası veriyorlar ve dükkanlarını kapatıyorlar. Özellikle: hafta sonlarında, dükkanlar mutlaka kapalıdır.

Hatta: benzin istasyonları bile kapalı. Yani: özel aracınız ile gitmeye niyetlenirseniz, bu durumu mutlaka dikkate almalısınız. Öte yandan: bir gerçek daha var, İpsala sınır kapısından çıkıştı, birçok özel araç, yakıt deposu boş olarak çıkış yapıyor.

Çünkü: Yunanistan yani bu bölgedeki yakıt fiyatları, ülkemizdeki fiyatların çok altındadır. Bu nedenle: bir çok gezgin, özel araçları ile yola çıkarken, yakıtı Yunanistan topraklarından almayı düşünüyorlar.

Evet: şehrin tüm caddeleri ve sokakları, tertemiz ve pırıl pırıldır. Çarşıları canlı ve hareketlidir. Gece hayatı, nispeten daha renkli. Akşam saatleri geldiğinde: sahildeki yol, araç trafiğine kapatılıyor.

Sonra da: tüm kafeler, barlar, tavernalar ve balık lokantaları, gerek şehir yerlileri ve gerekse yabancı turistler tarafından dolduruluyor.

Şehir yerlileri eğlenceyi o kadar çok seviyorlar ki, her gün saat 22.00’den sonra, bütün kafeteryalar ve eğlence merkezleri, çılgınca eğlenenler ile doluyor.

Yani, her fırsatta dışarıdalar. Gündüz siesta adı altında uyku ve gece geç saatlere kadar eğlence.

DEDEAĞAÇ CAMİSİ

Şehir merkezinde, Leoforos Dimokratias caddesindedir. Dedeağaç tren istasyonunun hemen ilerisindeki bir sokakta, şehrin tek camisidir.

Bazı yerlerde, ismi “Selahattin Camisi” olarak da geçmektedir. Şehir merkezinde, günümüze kadar ayakta kalabilen tek camidir. Caminin tarihçesinde hazin bir öykü var.

Şöyle ki: 1912 Balkan Savaşında, cami ve içindeki Müslüman halk: Bulgarlar tarafından, yakılmıştır. 1921 yılına gelindiğinde ise, cami, Yunanlılar tarafından onarılmıştır.

Ancak: caminin ilk olarak kim tarafından ve hangi tarihte yapıldığı belli değildir. Son olarak: cami, 13 Mart 1993 tarihinde çıkan bir yangın sonucu tamamen yanarak yok olmuştur. Yangın olayının faili meçhuldür.

Yunan hükümeti, yangın olayından sonra camiyi yeniden onarılmış ve günümüzde halen ibadete açıktır. Ancak, çevresindeki büyük apartmanlar, caminin görüntüsünü etkiliyor.

Adeta, uzaktan görünmesi engellenmiş gibi bir hava var. Hatta: minarenin tepesindeki hilal sökülmüş ve bahçesinde, azınlık okulunun bulunması nedeniyle, Yunan bayrağı dalgalanıyor.

Azınlık okulu  dedim de, burası bir Türk azınlık okulu. Ancak, bu Türk okulunun pek fazla öğrencisi var denilemez.

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç

DENİZ FENERİ

Şehrin sembolüdür. 1880 yılından kalmadır. Sultan II. Abdülhamit tarafından yaptırılmıştır. Hemen deniz kıyısında, sahil kesiminde yükseliyor ve şehrin en hareketli bölgeleri, fenerin bulunduğu mahaldedir.

MAKRİ KÖYÜ

Şehrin, 11  km. batısında, deniz kıyısındadır. Aynı zamanda: E-90 karayolunun da hemen yanındadır. Burası: şirin bir yerleşim yeri.

Özellikle: balık restoranları çok ünlü ve mutlaka uğramanızı ve deniz ürünlerini tatmanızı öneriyorum.

Fiyatlar ise, çok uygun. Hatta, bazı restoranlarda, yoğun Türk ziyaretçiler nedeniyle, Türkçe menü bile bulmanız mümkün. Menülerde: midyeler, boy boy karidesler, kızarmış balıklar bulabilirsiniz.

Öne çıkan bir husus olarak: tüm yemeklerde, beyaz peynir ilave edilmesidir. Özellikle: salataya, mutlaka beyaz peynir ilave ediliyor.

LOUTROS KÖYÜ

Burası, şehir merkezine 13 km. uzaklıktadır ve kaplıcaları ile ünlüdür. Şehrin doğusunda, yani Türkiye tarafında, Meriç nehrinin hemen yanında kalıyor.

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç

SOUFLİ-SOFULU KÖYÜ

Şehir merkezine, 1 saat (65 km.) uzaklıktadır. Ama, sınırı geçtiğimizde ilk karşımıza gelen yerdir.

Burası: ipeği ve ipekböceği ile tanınmaktadır. Buranın pazarında-çarşısında ipek ve el dokusu kumaşlar bulup satın alabilirsiniz.

İpek bu bölgede, 1911 yılında o kadar önem kazanmıştır ki, yörenin nüfusu, 13 bin civarına ulaşmıştır.

Ancak, bu tarihten sonra, Batı Trakya’nın bölünmesi ve ipek böceği için gereken dut ağaçlarının sınırın öte yanında kalması nedeniyle, burada, ipek böcekçiliği gerilemiştir.

Böylece, şehrin nüfusu da gittikçe azalmıştır. Ayrıca, sentetik ipeğin bulunması da, bu olumsuzluğu etkilemiştir. Yine de, günümüzde burada ipek ve ipekböceği yetiştiriciliği sürdürülmektedir.

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç

Hatta, burada bir de “İpek Müzesi” bulunuyor. Müze: şehir merkezinde, eski bir Türk konağı görüntüsü veriyor. 1990 yılında açılmıştır. K. Kourtidis isimli doktor ve politikacı birinin konağında kurulmuştur. Konak: 1883 yılında yapılmıştır.

Zemin kat ve birinci kat müze, ikinci kat ise konut olarak kullanılmaktadır. 4 tematik bölüm vardır. Buralarda: metinler, fotoğraflar, tasarımlar ve haritalar görülüyor. Buralarda; ipek böceği kültürü hakkında geleneksel nesneler içeren toplam 46 parça obje var.

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç

SAMOTHRAKİ ADASI-SEMADİREK ADASI

Adaya, deniz yolu ile ulaşılabilen tek noktadır. Ada ile şehir arasındaki ulaşım, yaklaşık 1-2 saat sürmektedir. Kavala ile ada arasındaki deniz ulaşımı ise, 5-6 saat sürüyor. Adanın boyutu: 178 km. karedir. Uzunluğu ise, 17 km. dir.

Ekonomik etkinlikler: balıkçılık ve turizm üzerine kuruludur. Ayrıca: granit ve bazalt gibi yeraltı kaynakları da bulunmaktadır. Adanın Fengari dağı: 1611 metre yüksekliktedir.

Ada, özellikle yaz aylarında mutlaka gezilmesi gereken bir yerdir. Kumu: sarı ve tertemiz deniziyle, doğanın güzellikleri birleşmektedir. Adada, nehir ve şelaleler arasında yürüyüş yapabilir, kuş seslerini dinleyebilirsiniz.

Ayrıca: adada, çok sayıda antik kalıntılar da görülebilir. Özellikle: antik dönemlerde dini törenlerin yapıldığı bir site olan “Sanctuary” önem kazanmaktadır. Çünkü: bu dini yer, dönemin birçok ünlüsü tarafından ziyaret edilmiştir. Antik kent kalıntılarının bulunduğu yer ise: “Pelasgians” olarak bilinir. Burada: Kayralılar ve Traklar egemenlik kurmuşlardır.

Yunanistan Alexandrapolis-Dedeağaç

Hatta:

Günümüzde, Paris-Louvre Müzesinde sergilenen “Kanatlı Zafer Tanrıçası Nike” heykeli, 1863 yılında buradan bulunarak kaçırılmıştır. 1863 yılında, Fransız arkeologlar tarafından bulunan ve MÖ.190 yılından kalan anıt: başsız olarak, adanın dini sitesi olan Sanctuary bölgesinde bulunmuştur.

MÖ. 508 yıllarında, Persler de, adada hakimiyeti ele geçirirler. Daha sonra ise, ada, Helen hakimiyetine girer. Ada tarihindeki diğer önemli bir husus: İsa’nın havarisi Pavlus’un, Filistin dışında ikinci misyonerlik yolculuğuna yani Makedonya’ya giderken, Semadirek adasında bir gece geçirmiş olmasıdır ki, bu durum İncil de yazılıdır.

Adaya giderseniz: ilk olarak, limanın kenarında uzanan, dar ve uzun bir ana caddenin bulunduğu, Kamariotissa denilen köyü göreceksiniz. Burada: hediyelik eşya satış dükkanları ve plajlar var. Ayrıca: yine burada araba ve motosiklet kiralayabilirsiniz.

Burada: özellikle yaz aylarında, yoğun turist akımı oluyor. Buranın hemen arkasında: konaklama tesisleri var. Yaklaşık 14 km. lik bir yol sonunda ise, Therma şehri var.

Burada da: oteller, kiralık daireler, dükkanlar ve restoranlar bulunuyor. Ayrıca, yemyeşil bitki örtüsü, oldukça güzel bir görünüm ortaya koyuyor. Therma, aynı zamanda adanın kaplıcalar sitesidir.

Adanın başkenti: Hora şehridir. Burası: ada sakinlerinin korsanlardan gizlenmek için daha yukarılara ve iç kesimlere, dağın doğal amfi tiyatro gibi olduğu yere kurulmuştur. Yamaç boyunca, dar sokaklar, küçük ama şirin kasabaya ayrı bir güzellik vermektedir.

Burada, popüler restoranlar, batı tarzı kafeteryalar ve denizin muhteşem güzel manzarasını izlemek mümkündür. Aynı zamanda, adanın küçük hastanesi de bu şehirdedir. Bir de folklor müzesi, bir kale kalıntısı da görülüyor.

Adanın diğer öne çıkan özelliklerinden birisi de, plajlarıdır. Kamariotissanın güney kıyısında, yaklaşık 16 km. uzaklıkta: mükemmel bir kaya blok üzerinde yükselen tepelerin hemen önündedir.

Plaj: gayet sessiz, güneş şemsiyeleri ve sahilde bir bar, mükemmel bir balık restoranı, duşlar ve şezlonglar bulunuyor. Plajın uzunluğu: 800 metredir.

Yunanistan Samothraki adası-Semadirek adası ile ilgili ayrıntılı tanıtım ve gezi yazısı için.

Karabük

Birkaç kez dışından geçtim, bir keresinde şehrin içine girdim, uzaktan görüntüsü, özellikle Demir-Çelik Fabrikaları nedeniyle çok kasvetli. Şehrin içi ise, Demir-Çelik çalışanları tarafından yoğun olarak yaşanılan bir yer olmuş. Türkiye’de, Karabük denilince, yine Demir-Çelik, yani Kardemir akla geliyor.

ULAŞIM

Karabük-Bartın arasındaki uzaklık: 80 km. Karabük-Kastamonu arasındaki uzaklık: 120 km. Karabük-Çankırı arasındaki uzaklık: 195 km. Karabük-Bolu arasındaki uzaklık: 130 km. Karabük-Zonguldak arasındaki uzaklık: 170 km. Karabük-Ankara arasındaki uzaklık: 230 km. Karabük-İstanbul arasındaki uzaklık: 400 km.

TARİH

Yöredeki ilk yerleşimciler: Hititler, Frigler, Helenistik krallıklar, Roma ve Bizanslılar. Malazgirt zaferinden sonra, Anadolu’ya yerleşen Türklerin bir kısmı da, bu taraflara yerleşirler.

1937 yılına gelindiğinde: Safranbolu’ya bağlı: Öğbeli köyünün bir mahallesi iken, 1935 yılında, Ankara-Zonguldak demiryolunun açılması ve buradan geçmesi nedeniyle, önem kazanmıştır.

1937 yılına gelindiğinde ise, burada temelleri atılan “Karabük Demir-Çelik Fabrikaları” buranın öne çıkmasını sağlamıştır. 1953 yılına gelindiğinde, Karabük, Zonguldak iline bağlı bir ilçe olmuştur. 1995 yılına gelindiğinde ise, ülkemizin 78’nci ili olmuştur.

Adının çıkış noktası: Kara ve bük sözcükleri: kara çalılık yer anlamındadır. Karabük isminin buradan geldiği söyleniyor.

GENEL

İl merkezinin rakımı, yani denizden  yüksekliği: 278 metredir. Coğrafi yapı ise, engebeli olup büyük düzlükler yok. Yani, tarıma uygun araziler çok az. Bunun sonucu olarak: il topraklarının, % 65’i orman, % 22’si tarım alanıdır. Orman alanları fazla olmasına rağmen, orman ürünlerine dayalı sanayi gelişmemiştir.

Ama yine de ülkemizin en yoğun orman alanı bulunan yöresidir. Sanayi: Demir-Çelik sektörüne paralel olarak gelişmiştir. Şu an da, fabrikada: yaklaşık 4200 personel görev yapmaktadır.

Ama, bu personelin çoğu dışarıdan gelmiş ve hatta birkaç nesil geçmiş olmasına rağmen, yine de Karabüklü olmayı benimsedikleri pek söylenmiyor. Fabrikanın şehre diğer bir armağanı ise, her zaman dumanlı, sisli ve karanlık bir gökyüzü. Her ne kadar bacalara filtre takılmış olsa da, yine de gökyüzü dumanlı, sisli ve puslu.

İl genelinde, genellikle karasal iklim görülür. Çünkü, şehir Karadeniz kıyısından içeride kalmaktadır. Bu nedenle Karadeniz’in nemli havası, burada görülmemektedir.

Yörede kurulan Demir-Çelik Endüstrisi sayesinde, ülkemizin birçok yerinden göç almıştır. Sanayileşme ile birlikte, yöreye gelen işçi aileleri, ilin sosyal hayatının temel unsurları olarak öne çıkmıştır.

KARABÜK ÜNİVERSİTESİ

Üniversite bünyesindeki fakülteler: Teknik Eğitim, Güzel Sanatlar, Fen, Mühendislik, İktisadi ve İdari bilimler, Teknoloji, Tıp, İşletme, İlahiyat olmak üzere: 9 tanedir. Enstitüler ise: Fen Bilimleri, Sosyal Bilimler ve Demir-Çelik Enstitüsü olmak üzere 3 tanedir.

 

GEZİLECEK YERLER

Maalesef il merkezinde gezilip görülecek bir yer yok.

Muğla Yatağan

Muğla Yatağan

Yatağan denilince, akla hemen “Termik Santral” geliyor ama inanın, yörede, doğal ve tarihi güzellikler de yok değil.

ULAŞIM

Yatağan-Muğla arasındaki uzaklık: 25 km. Yatağan-Dalaman havaalanı arası uzaklık: 125 km. Yatağan-Milas arası uzaklık:  39 km. Yatağan-Didim arası uzaklık: 108 km. Yatağan-Marmaris arası uzaklık: 80 km. Yatağan-Bodrum arası uzaklık: 84 km.

 

TARİH

Yöredeki ilk yerleşimlerin, MÖ.700-400 yılları arasında olduğu tahmin ediliyor. Türkler: 1080 yılında, Yatağan yöresine ele geçirirler. Ancak, takip eden  dönemde, Bizanslılar yeniden yörede egemen olurlar. 1190 yılında, yörede yeniden Türk egemenliği görülür.

Zaten yörenin isminin kaynağı: Oğuz Türklerinin yerleşmek ve oturmak anlamına gelen: “Yatuk” kelimesinden türetilmiştir.

1429 yılında, bu kez, Osmanlılar yörenin hakimiyetini ele geçirirler. Yatağan yöresinde yapılan: kılıç, hançer ve pala gibi kesi aletler ve özellikle Yatağan yöresinde imal edilen “Yatağan barutu” İstanbul’un fethinde kullanılmıştır.

II. Dünya savaşından sonra, yöre İtalyanlar tarafından, işgal edilir ve işgal, 1921 yılına kadar devam eder.

Muğla Yatağan Genel

GENEL

İlçenin denize kıyısı yoktur. İlçe toprakları: Yatağan dağının eteklerinde, Ahilerin şirin bir kentidir.

Yatağan ve çevresinde: Akdeniz iklimi görülür. Buna göre: yazları sıcak ve kurak, kışları ise ılık ve yağışlı geçer. Kış aylarının: sert, yağışsız ve rüzgarlı geçtiği de görülür.

İlçe topraklarının: % 75’i kızılçam, % 19’u karaçam ile kaplıdır. Diğer bitki örtüsü ise: kekik, böğürtlen, çınar ve kavaktır.

Yatağan denildiğinde, yazının başında söz ettiğim gibi, öncelikle “Yatağan Termik Santralı” geliyor. Ama, unutulmamalı ki, bu santral, yörenin ekonomik gelişimini olumlu yönde etkilese de, bir yandan da yöre insanının sağlığını olumsuz etkiliyor.

Bu nedenle, günümüzde Yatağan bölgesinde: nüfus yoğunluğu çok azalmış ve nispeten fakir aileler burada yaşamaya devam etmektedirler.

İlçenin ekonomik gelişiminde, son yıllarda yörede hızla artan: mermer fabrikalarının da olumlu etkisi söz konusudur. Bölgede üretilen mermer, bu sanayide önemli bir yere sahip ise de, bu mermer fabrikalarının akarsulara bıraktığı mermer tozları, akarsulardaki doğal yaşamı bitirmiştir.

Neyse, Yatağan denilince, tüm bunların yanında: bizi ilgilendiren, turistik özellikleri ele alalım.

GEZİLECEK YERLER

Muğla Yatağan Anıt ağaç

ANIT AĞAÇ

Muğla-Yatağan karayolunun 24’ncü km.de, Bozöyük beldesi, Pınarbaşı mevkiinde bir anıt ağaç bulunuyor. Bu anıt ağaç: Orman Bakanlığı tarafından tescillenerek koruma altına alınmış. Çapı: 6 metre ve yüksekliği ise, yaklaşık 30 metredir.

Muğla Yatağan Stratonikeia

STRATONİKEİA

İlçe merkezinden çıktığınızda: yaklaşık 7 km. sonra, delik-deşik kömür ocaklarının yanından geçip, yoldan 1 km. içerideki antik kent kalıntılarına ulaşabilirsiniz. Yani: Yatağan-Milas karayolunun 6’ncı km. dedir.

Muğla Yatağan

Karia bölgesinin önemli şehirlerindendir. Antik kentin eski adı: İdrias. Kent: MÖ.281-261 yılları arasında, tahtta bulunan, Seleukos kralı Antiokhos’un karısı Stratonike adına kurulmuştur.

Şehrin kuruluşu hakkında, ilginç bir söylenti var. Şöyle ki: “ Büyük İskender’in ölümünden sonra; merkezi Suriye olan, Selekos krallığı kurulur. Krallığın başında ise, I. Selekos bulunmaktadır.

Kral I. Selekos: 60 yaşındadır. Ülkeyi: oğlu Antikos ile birlikte yönetmektedir. Ancak: kral I. Selekos’un hanımı ile, kralın oğlu, yani üvey annesi arasında bir aşk başlar.

Oğul Antikos: bu aşkın etkisiyle, günden güne erimeye başlar. Kral ise: bu duruma çok üzülmektedir. Yörenin tüm hekimlerine müdahale ettirmesine rağmen, oğlunun sıkıntısını ne anlar, ne de çözüm buldurabilir.

Ancak: sonunda, hekimler, oğul Antikos’un derdini, yani üvey annesine, Kral I. Selekos’un yeni ve genç karısına olan aşkını; krala anlatmak zorunda kalırlar.

Kral, bunun üzerine, karısı ile oğlunu evlendirir ve ülkeyi terk eder. Oğul Antikos ve eşi, ülkeyi idare etmeye başlarlar. Kraliçenin adı ise: Stratonikeia olarak anılır.

Tarihi süreç içinde

MÖ.133 yılında, Pergama krallığının Romalılara miras kalması sırasında, bu duruma karşı ayaklanan şehir, Romalılar tarafından kuşatılır ve şehir halkının tümü açlıktan kırılarak yok edilir.

Buraya giderseniz görebilecekleriniz şunlar: kuzeydoğu köşesinde, büyük kesme taşlardan yapılmış kale yıkıntıları, kuzey bölümde, büyük kaya bloklardan yapılan ana giriş kapısı, bu giriş kapısının önünde, kutsal yolun kenarında oda mezarlar, kentin tam ortasında iyi durumda günümüze ulaşan: Bouleuterion yani küçük tiyatro, batıda: gymnasion.

Kentin akropolü: güneyde, dağın tepesinde bulunuyor. Buranın çevresi, duvarlarla çevrili. Karayolunun hemen altında: bir teras üzerinde, yazıtında “İmparator için yapıldığı yazılan” bir küçük tapınak kalıntısı bulunuyor.

Aşağıya doğru indiğinizde: karşınıza büyük bir tiyatro çıkıyor. Burada yapılan kazılarda: sahne binasının kalıntıları, büyük ölçüde ortaya çıkarılmış.

Evet bu antik şehirle ilgili son duyumlarımı da paylaşmak istiyorum. Öğrendiğime göre: antik kentin kuzey şehir kapısında MS 129 yılında meydana gelen deprem sonucu yıkılan 6 sütun, ayağa kaldırılması çalışmalarına başlanmıştır.

Stratonikeia ve Lagina antik kentlerini birbirine bağlayan ve ilk çağlardaki dini törenlerde anahtar taşıyanların geçtiği Kuzey şehir kapısında, depremde yıkılan sütunların, 1881 yıl sonra ayağa kaldırılması için çalışmalar başlatılmıştır. Sütunların bir tanesi 10 metre yüksekliğindedir. Bunlar dönemin önemli eserleridir.

Muğla Yatağan Lagina

LAGİNA

Yatağan-Milas karayolunda: 3’ncü kilometreden ayrılın ve Turgut yoluna saparak, bu ören yerine ulaşabilirsiniz. İlçe merkezine, toplamda 12 km. uzaklıktadır.

Karialılar için, kutsal olduğu düşünülen ören yerinde: Ay ışığı tanrıçası Hekate’ye atfedilen bir tapınak varmış. Tapınak: MÖ.40 yılında, Partlar  tarafından yağmalanmış. Stratonikeia ve Lagina şehirleri arasında, birbirini bağlayan kutsal bir yol bulunmaktadır.

Ay ışığı tanrıçası Hekate adına yapılan festivallerde: buradaki Hekate tapınağından alınan “Ölüler dünyası kapısının anahtarı”, büyük bir törenle, bu kutsal yoldan, Stratonikeia kenti, şehir meclisine taşınırmış.

Burada yapılan arkeolojik kazılarda: bu tapınağın, dairesel avlusunun bir bölümü ortaya çıkarılmıştır. Günümüze, sağlam ve ayakta olarak gelen avlu kapısının üstündeki yazıtta: “Augustus” tarafından, tapınağın, MÖ.27 yılında onarımının yaptırıldığı yazılı.

Bu arada: Lagina antik şehrindeki arkeolojik kazılar, ülkemizde arkeolojinin babası sayılan: Osman Hamdi Bey tarafından, 1891-1893 yılları arasında yapılmıştır. Burada bulunan kabartmaların hepsi: İstanbul Arkeoloji Müzesine taşınarak, burada sergilenmektedir. Kazılar hala devam ediyor.

PANAMARA

Yatağan-Muğla karayolunun  5’nci km. den, sağa ayrılan yol ile Bağyaka köyüne ulaşılıyor. Antik kalıntılar, köyün 3 km. dışında. İlçe merkezine ise, toplam 14 km. uzaklıktadır.

Burası: tahminlere göre: Stratonikeia antik kentine bağlı, dini bir merkezdi. Stratonikeia şehri ve Panarama şehri arasında, antik bir yol vardır. Panamara şehri: dini törenlerin ve şenliklerin yapıldığı önemli bir merkez olarak, antik dönemlerde öne çıkmıştır.

Bu şenliklerin en önemlisi: 10 yıl süre ile kutlanan “Paramara Şenlikleridir. Bunun dışında: 2 yılda bir kutlanan “Hera Şenliği” yapılırdı.

Bu şenlik: bir gün sürer ve gizli dinsel bir törendir. Bu tören: sadece bayanlara açıktır. Son olarak ise: Zeus adına düzenlenen bir şenlik var. Bu şenlik: her 4 yılda bir yapılır. İki gün süren şenliğin ismi Komyria Şenliği’dir. Bu şenlik ise, biraz öncekine atfen, sadece erkeklere açık, gizli ve dinsel bir şenliktir.

Burada bulunan tapınaktan, günümüze gelen kalıntılardan ise, pek bir şey anlamak mümkün değil. Köyün ve kalıntıların: yüksekte ve orman içinde bulunması nedeniyle, buraya uzunca bir yürüyüş yaparak ulaşabiliyorsunuz.

GERGA

Çine-Muğla karayolunda, 6’ncı km. den sonra,  doğuya, Madran dağına doğru ayrılan yola sapıp, 15 km. sonra Kırsakallar köyüne ulaşabiliyorsunuz. Buradan sonra: Gerga antik kentine ulaşmak istiyorsanız, köyden rehber almalısınız.

Çünkü: Gerga antik kenti, ülkemizde bilinen antik dönem yerleşim yerlerinden, en garibidir. Ören yerinin girişindeki kayalarda: yön belirten yazılar var. Bu yazılarda: şehrin adı olarak “Gergakome” ismi kullanılmıştır.

Ancak, bu yazıların çoğunluğu: Yunanca. Sadece bir tanesi: Latince. Buna dayanarak: Roma dönemi başlangıcında, burada bir halkın bulunduğu ve bu halkın: ortaya bir ana tanrıça heykeli diktiği ve bu heykelin çevresinde mezarlar, çeşmeler kurduğu ve tarım yaparak, bu korunaklı yerde yaşadıkları anlaşılmaktadır.

Buraya ulaşım sorunlu. Meraklıları, yorucu bir yolculuktan sonra ulaşabilirler. Hatta: buraya, Muğla karayolu üzerindeki İncikemer bölgesinden de yürüyerek ve kuzeye doğru ilerleyerek ulaşmak mümkün.

YAYLAKÖY KİLİSESİ

Yatağan-Milas karayolu üzerinde, Eskihisar köyündedir. İlçe merkezine toplam uzaklığı: 9 km. dir. Burada bulunan kilisenin: Rumlar tarafından yapıldığı tahmin ediliyor. Ancak, yapının çatısı çökmüş, duvarlarındaki boyalar ve süslemeler yok olmuştur. Yani, bina tam bir harabe haline gelmiş.

Muğla Yatağan İnce Kemer Köprüsü

İNCE KEMER KÖPRÜSÜ

Burası, bir çay üzerindeki köprüden ziyade, su kanalı olarak kullanılan bir köprü. Eski Aydın karayolu üzerindedir. MÖ.1.yüzyılda yapılmıştır. Üç kemerlidir.

Antik dönemdeki adı ile: Alabanda (günümüzdeki adı: Araphisar) suyu: güneydoğudaki pınarlarda toplanarak, 21.4 km. uzunluğunda,  dikdörtgen bir kanalla, kente iletilmektedir. Bu su kanalı: 90 cm. genişliğinde, birinci gurupta 65 cm. ve ikinci gurupta ise 10 cm. yüksekliğinde, içi harçla kaplı bir yapıdır.

Bu sözünü ettiğim köprü de: bu kanal üzerinde, suyun aktarılmasında kullanılan bir yapı.