Çanakkale Troya: Çanakkale’ye uzaklık: Ankara’dan 653 km., İstanbul’dan 320 km. ve İzmir’den ise 325 km. dir.
Yalnız: Troya şehri, Çanakkale’den 20 km. uzaklıkta. Tevfikiye ve Çıplak Köyleri arasındaki Hisarlık Tepesi mevkiinde.
İzmir’den gelirken, bu bir avantaj, daha yakın ama diğer şehirlerden gelirken, bu mesafeyi, Çanakkale’ye olan uzaklığa eklemek gerekiyor. Çanakkale-Ezine-Ayvacık istikametinde. Bu yol üzerinde, belki ilginizi çeker, aynı zamanda: Asos ve Behramkale antik yerleşim yerleri de bulunmakta. Yani; bu bölgeye gelmişken, Troya antik kenti yanında, Asos ve Behramkale’yi görmeyi de sakın ihmal etmeyin. Evet: buyurun Truva, Turoy, Troia antik kentini birlikte gezelim, görelim.
Çanakkale Troya
ŞEHRİN İSMİ
Çanakkale Troya;
Çanakkale Truva: kelimesi; Hititçe: Vilusa, Truvisa, Yunancada: Tpoia, Troia, İlion, Latincede: Troia, İlium olarak kullanılmıştır. Günümüzde ise, Fransızcanın etkisiyle, bu dildeki, Troie kelimesinin okunuşundan etkilenerek, Türkçeye Truva olarak geçmiştir.
Ancak; Anadolu’daki bir kentin adının, Fransızca ile ne ilgisi var? Lütfen, kendimizi alıştıralım ve bu şehir, bu bölge, burası için: Troya adını kullanalım.
Evet: Turuva, Truva, Troia, İlion değil; Troya.
Çanakkale Troya
GENEL
Çanakkale Troya: Gezimize başlamadan önce; buranın önemi, tarihsel süreç, bu süreç içinde burası hakkında kulaktan kulağa günümüze gelen efsaneler, kazılar ve hazinelerden bahsetmek istiyorum. Bunları bilirseniz, inanıyorum ki, burada yapacağınız gezi, daha anlamlı olacaktır.
Ayrıca: Troya’yı bilmemizin başka bir önemi daha var. Batılılar, yüzlerce yıldır, Troya ve Akhalıların mücadelelerini; Doğu-Batı mücadelesi olarak değerlendirmişlerdir. Savaşın sonunda ise, Akhalıların hile ile kazandıkları başarı, onlara saçma sapan bir gurur yaşatmıştır. Bugün, günümüzde bile sürdürülen bu doğu-batı mücadelesinin temeline yatırdıkları olayın, gerçek yüzünü öğrenmeli ve Troya kültürümüze sahip çıkmalıyız.
Evet: Troya kenti; coğrafi açıdan, oldukça stratejik bir noktada. Çünkü: Çanakkale boğazından geçen gemileri kontrol edebilecek bir konumda ve ayrıca; Anadolu’dan Avrupa’ya açılan tüm ticaret yollarının, kıtalar arası geçişinin sağlandığı, İstanbul’dan sonraki tek nokta. Çanakkale boğazından geçme durumunda olan gemiler, yeterli rüzgar bulunmadığında veya ters rüzgar olduğunda, Troya’nın liman ve kıyılarında günlerce beklemek ve vergi vermek zorunda kalıyorlardı.
Bunun dışında; Çin’den gelen ticaret yolları; buradan, karşıya yani Trakya’ya ve sonrada Avrupa’ya ulaşıyordu. Bu konumu ile: Troya güçlü bir ticaret ağıda yarattı. Şöyle ki: Karadeniz’den: atlar, kılıçlar, sofra takımları, Ege’den: zeytinyağı, şarap ve karayolundan ise, Çin’e kadar uzanan bölgelerden gelen yeşim taşı alım ticareti yapılıyordu. Troya ise; dışarıya, altın, gümüş ve kereste satıyordu. Öyle ki; İstanbul’u kuran Konstantin’in; kurmadan önce, şehri, burada yani Troya’da kurmayı bile düşündüğü rivayet edilmekte. Yani; o ölçüde, stratejik ve kritik bir noktada.
Evet; Troya, çok zengin bir şehirdi. Değerli madenleri bol bir bölgenin eteğinde, verimli topraklar üzerinde kurulmuştu. Ama; Troya kenti yani Hisarlık Tepesi, bir zamanlar, deniz kıyısına daha hakim bir noktada iken, zamanla Karamenderes (Skamendros) ırmağı sürüklediği alüvyonlarla limanı ve deniz kıyısını doldurur.
Günümüzdeki Troya şehri; daha içerilerde yani kıyıdan 5-6 km. içeride kalır. Troya şehrinin, arkeologlar tarafından uzun yıllar bulunamamasının en büyük nedeni de budur. Çünkü: arkeologlar, Troya şehrini hep deniz kıyısında ararlar.
Şehir; tarihi süreçte, birçok kez: özellikle deprem olmak üzere doğal afetler, yangınlar ve savaşlar geçirir. Batı Anadolu’da halen egemen olan kuzey-güney yönlü yerkabuğu hareketlerinden etkilenerek, yüzyıllar boyunca, aralıklarla depremler görür. Bunun sonucunda şehir; gerek depremlerde, gerek yangınlarda ve gerekse savaşlarda çok çabuk yıkılır.
Çünkü: halkın oturduğu ve şehrin genelini oluşturan evler; kerpiçten yapılır. Yazın güneşte kavrulan ve çatlayan, kışın yağışta ise eriyen kerpiç: en fazla 15-20 yıl dayanmaktadır. En basit sarsıntıda yıkılmakta, en basit yangında tüm şehir yanmakta ve tabanda yalnızca bir çamur tabakası kalmaktadır.
Bunun sonucunda ise: şehir, her yerle bir olduğunda; kısa sürede, aynı yere, yeniden kurulmuştur. Öyle ki; aynı tepe üzerinde, birbiri üzerine kurulmuş 9 yerleşim evresi tespit edilir.
Çanakkale Troya: Troya denince, bir yandan, akla hemen efsaneler geliyor. Özellikle: Homeros ve İlyada. Aslında kör olduğu rivayet edilen ve de var olduğunu yazdığı Troya savaşını, yaklaşık 500 yıl sonra, İlyada destanında hikayeleştiren bu yazar; aslında yazdıkları ile gerçeğe çok yakın betimlemeler yapmıştır.
Ama; bu betimlemelere yıllarca inanılmamış ve özellikle Avrupalı bilim adamları tarafından, bunların hayal ürünü olduğu öne sürülmüştür. Ki, bir Alman, Heınrıch Schlieman ortaya çıkana kadar.
Aslında, bu adamın hikayesini burada anlatmaya kalksam, sanırım sayfalar doldurulması gerekecek kadar çok renkli bir hayatı var. Ama; amaç bölgeye gezmeye gelen sizlere kısacık bilgi vermek. O yüzden; Schlieman hakkında ve bulduğu hazine hakkında, kısada olsa bilgi vermek istiyorum. Çünkü: Troya denince Schlieman, Schlieman denince arkeolojide Troya akla geliyor. Bunların doğal sonucu olarak da, elbette bir hazine olayı var.
Çanakkale Troya
TROYA KENTİNİN BULUNMASI
Çanakkale Troya: Schlieman, 1824 tarihinde, Almanya’da doğar. Küçük yaşta, babası tarafından kendisine hediye edilen, Troya mücadelelerine ait kitabı, adeta ezberler ve daha o yaşlarda, Troya kentini bulacağını söyler. Aradan yıllar geçer, çok zengin olur, bütün dünyayı gezer, okur, öğrenir, ama bu zenginlikler onu ideallerinden uzaklaştırmaz. Tek ideali olan, Troya kentini bulmak, aslında kenti değil, onun derdi hazine imiş, hazineyi bulmaktır.
Homeros’un İlyada destanını elinden düşürmez, adeta ezberler. Destanın gerçekliğine sonsuz inanır. 46 yaşında iken, 1870 yılında, bölgeye gelir. Düz bir arazide gezerken, 30 metre yüksekliğindeki bir tepe ilgisini çeker. Tepe; dümdüz bir ovanın üzerinde yükselir ve insan eliyle yapılmış gibi görünmektedir. Destanda sözü geçen, sıcak ve soğuk su pınarlarını bulur.
Öyle ki; destanda sözü geçen ve şehrin batı kapısındaki meşe ağacının izini sürer ve Homeros’un Troya’sını eliyle koymuş gibi bulur. Hemen kazılara başlar. Ama; arkeoloji bilgisi olmadığından veya belki de kasıtlı olarak, bu yapılanlar normal kazı boyutlarında olmayıp, doğrudan antik alana girmek, yarmak şeklinde yapılan kazılardır.
Osmanlı devletinden izin almadan yürüttüğü bu kazılarda; tepenin kuzeye bakan sırtlarında, 11 metre derinliğinde, büyük bir çukur açtırır. Ama açtırdığı bu çukur öyle kötü açılır ki, arkeolojiyle ilgisi olmayan bir kazma yöntemi.
Doğal olarak; antik kalıntıların büyük bölümü tahrip veya yok olur. O anda anlaşılamayan bu tutumu, şu anda değerlendirmek daha kolay belki de.
Bu adamın yaptığı, kazı değil, antik eserleri, buluntuları çıkarmak değil, alenen define, hazine avcılığı. Evet: bu kazılar sonunda, Troya antik kentini bulur ve yer yerinden oynar. Çünkü: yüzyıllardır Homeros’un destanlarını ciddiye almayan Batılı aydınlar ve arkeologlar şok olur. Schlieman Troya antik kentini bularak, arkeoloji tarihine adını yazdırsa da, burada çıkan hazineyi çalarak yaptığı hırsızlık ile, bu tarihin yine çok özel bir sayfasında yerini bulmuştur.
Çanakkale TroyaÇanakkale TroyaÇanakkale Troya
TROYA HAZİNESİ
Çanakkale Troya: Alman Schlieman; Troya’da yapılan kazılar sırasında, ikinci şehrin duvarlarının dibindeki bir kovukta, günün birinde, paha biçilemez bir hazine bulur. Bu hazinenin; Troya savaşlarına da katılmış olan kral Priamos’un hazinesi olduğunu sanır. 8700 parçalık bu hazine, altından yapılmış, kolye, küpe ve duvaklardan meydana gelen değerli süs eşyalarıdır.
Hazineyi; karısı Sofya’nın yardımı ile, zamanın Osmanlı idaresinin büyük ihmalkarlıklarını da değerlendirerek, Yunanistan’a kaçırır.
Halbuki; bu hazine, kral Priamos’dan 1000 yıl önce aynı yerde yaşamış başka birine aittir. Sonuçta; paha biçilmez bu hazine, bir şekilde, Atina’ya ulaşır. Osmanlı idaresi bu adamı mahkemeye verir. Mahkeme, Osmanlı idaresini haklı bulur ve Schliemanın 10 bin frank ceza ödeyerek, hazineye sahip olabileceğine hükmeder.
Schlieman, elbette, güle oynaya, Osmanlı idaresine 50 bin frank öder. Çünkü: hazinenin gerçek değerinin 1 milyon frank olduğunu bilmektedir. Ama; malum Osmanlılar asla bu tür şeylere önem vermediklerinden, 50 bin frank alınır ve konu kapanır. Bunu niye anlatıyorum? Çünkü; günümüzde, hazineyi elinde bulunduranlar, Osmanlı idaresinin aldığı bu para ile, hazine üzerinde söz hakkının bulunmadığını söylemektedirler. Takdiri size kalmış, 10 bin frank. Ama; sonuçta, kabullenilmiş bir para, ne söyleyeceğimi bilmiyorum.
Evet; devam edelim. Schlieman; hazineyi Yunanlılara teklif eder, kabul görmez. Sonra Almanlar. Evet; Almanlar kabul eder ve hazine Berlin Müzesine yerleştirilir.
2’nci Dünya Savaşında, hazine Müze yanındaki hayvanat bahçesinde saklanır ve savaş bitiminde, hazineden bir daha haber alınamaz. Derken; 1991 yılında, binlerce parçadan oluşan hazinenin en değerli parçalarının, Rusya-Moskova’da Puşkin Müzesinde bulunduğu açıklanır.16 Nisan 1996 tarihinde ise; hazine, Ruslar tarafından, Almanya’dan alınan kurşun geçirmez vitrinlerde sergilenmeye başlanır.
Olağanüstü güvenlik önlemleri alınır. Hırsızlıkla elde ettikleri hazinenin, ellerinden çalınmasından korkmaktadırlar. Sonuçta: Ruslar ve Almanlar arasındaki hazine pazarlığı, Rusların şu sözleri üzerine biter: Şöyle ki, Ruslar ” Hitler’in 2’nci Dünya savaşında, Ruslara verdiği zararların tazminatı olarak hazineyi aldıklarını ” söylerler. Bakın, görüyor musunuz, Ruslar ve Almanlar arasında, hazinenin sahipliği için kıyasıya rekabet olurken, hazinenin anavatanı Anadolu’yu düşünen, Türkiye’nin fikrini soran yok. Düşünebiliyor musunuz ki, bu hazine bir Rus veya Alman topraklarından çıkarılmış ve bir Türk tarafından çalınmış olsun, nasıl gürültü koparacaklarını bir düşünün lütfen.
Evet: amacı yalnızca hazine bulmak olan bir Alman, Heınrich Schlieman tarafından bulunan Troya kenti. Savaş biter, normal şartlarda, savaş meydanında kazanılamayan mücadele, büyük bir hile ile, Akhalılar tarafından kazanılır.
Hemen akla şu geliyor. Bizler; tarihi süreç içinde savaş meydanlarında yenilmediğimiz çoğu zamanlarda, masa başında veya başka türlü hileler ile yenilmişiz. Troya’da aynen böyle. 10 yıllık kuşatmaya dayanıyor, ama saçma sapan bir hileyle yeniliyorlar. Neyse; devam edelim. En başta söylediğim gibi, Batılılar ve özellikle Avrupalılar; Helen uygarlığını ve geçmişini, kendileri de sahiplenmektedirler.
Çünkü; kendilerine ait bir geçmiş uygarlık söz konusu değildir. İngiltere’ye giderseniz, oradaki müzelerinde, 100 bilemediniz 200 yıl önce kullandıkları ütüleri koymuş olduklarını görürsünüz. Bunun dışında, müzelerindeki objelerin çoğu: Mısır, Anadolu vb. yerlerden çalınma eserlerdir. Yani; asla, 200-300 yıldan daha geriye gidebilen bir kültürleri söz konusu değildir.
Bu nedenle; Helen kültürüne sahip çıkarlar. Bu kültürün yazarların yazdıklarına sahip çıkarlar. Homeros’un İlyada destanında yazdığı gibi; Troya savaşını bir Doğu-Batı mücadelesi şekline sokarlar ve Batının Doğuya karşı zafer kazandığını iddia ederler. Özellikle: Akhalı Arşil ile Troyalı Hektor mücadelesini, bu iddianın temeline oturturlar.
Arşilin Hektoru öldürmesini, gururlanarak Batının Doğuya karşı kazandığı bir zafer gibi düşünürler. Ve, bu iddialarını, yüzlerce yıl sürdürmekten de hiç çekinmezler. Tarihte, bu iddialarını zaman zaman karşımıza da çıkarırlar. Şöyle ki: I. Dünya Savaşı sonunda yenildiğimizde, imzaladığımız Mondros Antlaşması bile, İngilizlerin Agamemnon zırhlısında imzalanır.
Yani: bizim utanç belgemiz, onların tarihi süreçte sahiplendikleri Akha kralı, Troya’da hile ile kazanan, kral Agamemnon’nun ismini taşıyan bir zırhlıda. Evet, tarihte tesadüf yoktur, tarih tekerrürden ibarettir.
Bu arada, tarihsel süreçte, bizim atalarımız tarafından da; Homeros’un İlyada sı ve Troya savaşlarının unutulmadığını hissettirecek gelişmeler yaşanır. Fatih Sultan Mehmet; 1462 yılında, Troya kenti harabelerine gelir. Anıları ve kahramanlıkları saygı ile anar ve şöyle der: ” Tanrı, bunca yıl sonra da olsa, bu şehrin ve sakinlerinin öcünü almayı bana bahşetti. O zaman ve daha sonraki yıllarda, biz Asyalılara yapılan haksızlık, benim gayretlerimle telafi oldu.”
Troya antik kenti: 1998 yılında, UNESCO tarafından, Dünya Kültür Mirası listesine alınır. Bugün, Troya antik kentindeki kazılar, Kültür Bakanlığı denetiminde yürütülmektedir.
Bu arada; sanırım herkesin büyük olasılıkla seyrettiği Troya filminin niçin burada çekilmediğini merak ediyorsunuz veya çekilmediği için filmi çeken şirkete kızıyorsunuzdur. Troya filmi niye burada, yani Troya kentinin bulunduğu yerde çekilmedi? Evet, Troya filminin plato yani açık alan çekimlerinin çoğu, Fas’ta çekildi. Bunun başlıca sebebi ise; Fas’ın, güneş ışınlarının dik olarak geldiği, dünyadaki başlıca ülkelerden biri olması, yani objeler üzerinde gölge olmuyor ve dolayısı ile gerek fotoğraf ve gerekse film çekimlerinde, ilave bir ışık kaynağı gerekmiyor.
Büyük bir imkan. Sonuç olarak, Troya filminin, açık alanda çekilen çekimlerinin çoğunluğu ( bir kısmı Malta) Fas’ta çekilmiş. Yani: Troya kenti bölgesinde çekilmemesinin en büyük sebebi bu.
Çanakkale Troya
TARİHİ SÜREÇ
Evet, Troya şehrinde, daha önce, 9 yerleşim olduğunu söylemiştik. Şehirde: ilk yerleşimin; MÖ.3000 yıllarına değin ulaştığını ve birbirini izleyen uygarlıkların, Roma dönemine kadar devam ettiği sanılıyor. Günümüzden 5000 yıl önce kurulduğu sanılan şehirde, 3500 yıl boyunca yerleşim sürmüş.
Şehrin, ilk kez, boğazlar yolu ile Anadolu’ya geçen Traklar tarafından kurulduğu sanılıyor. Bir başka söylentiye göre ise, kim oldukları tam olarak belli olmayan, Tros yada Dardanos adındaki bir kral tarafından, şehrin kurulduğu rivayet ediliyor.
Bu bölgede; Troyalılar, 505 yıl boyunca egemenlik sürdürmüşler. Daha sonra ise; Lidya Krallığı, Kimmerler, Frigyalılar, Miletliler ve onlardan sonra da, MÖ.546 yıllarında Persler, bölgede egemenlik kurmuşlar.
Evet, şehirde, 9 yerlerim evresinin üst üste kurulduğunu söylemiştim. Kısaca bu evrelerden söz etmek gerekirse:
1.DÖNEM: MÖ.3000-2500 yılları arasını kapsar. Erken, Orta, Genç Troya 1 olarak biliniyor. 16 metre yüksekliğinde, ana kaya üzerine kurulmuş. Çevresinde 90 metre çapında surlarla çevrili. Ancak, halk yalnızca savaş zamanında surun içine sığınmış. Surun çeşitli yerlerinde, kuleleri ve giriş kapıları var. Döneme özgü: balıksırtı şeklinde örülmüş duvarlar var. Bakır ve bronz ağırlıklı aletlerin kullanıldığı görülüyor. Taş temeller üzerinde, kerpiçten yapılmış evler bulunmuş.
2.DÖNEM: Erken Tunç çağına ait başlıca düzeydir. Duvarların çevrelediği kabaca dairesel alanın çapı 110 m dir. Daha evler Troya I’dekilerde olduğu gibi, bu duvarlar da taş temeller üzerine güneşte kurutulmuş kerpiç üstyapı şeklinde inşa edilmişti. Sadece küçük, kaba taşlardan yapılmış 2 metre yüksekliğindeki temeller günümüze gelmiştir. Dış yüzeylerinin şevli, yani eğimli olması, Troya duvarlarının her dönem tipik bir özelliğidir. 10 metre aralıklarla kuleler vardır. Günümüzde ziyaretçiler özellikle güneybatı kapıyı beğenirler. Dış ve iç kapı ile ortalarında bir oda olmak üzere üç parçalı plana sahip kapıya uzun ve dik rampayla çıkılırl Bu tür bir plan, giren ve çıkanların denetlenmesini sağlar.
Troya II’nin inçindeki ana yapılara, Homeros’tan esinlenerek megaron adı verilmiştir. Buradaki megaronlar, bir ön sundurma ve arkasında daha geniş dikdörtgen bir odadan meydana gelen basit, uzun yapılardır. Daha geç tarihli Mykenai megaronlarından farklı olarak Troya II’deki örnekler daha geniş bir saray kompleksinin içinde değil tek başlarınadır. Kuzeydoğudan güneybatıya uzanan bir eksen üzerinde birbirlerine paralel biçimde dururlar. En büyükleri Megaron II A olarak adlandırılmıştır. Batı kısmının çoğu, nereyi kazdığını fark edene kadar, Schlieman tarafından tahrip edilen megaron’un boyutlarının yaklaşık 30 x 10 metre olduğu anlaşılıyor. Duvarlar büyük kaba taştan temeller üzerinde yükselen güneşte kurutulmuş kerpiç tuğlalar ve bunları destekleyen ahşap kirişlerden oluşuyordu. Mykenai megaronundaki ocağın atası olan daire biçimli kilden bir platformun kalıntıları dövülmüş kilden zeminin ortasında bulunmuştur. Yapı, kirişler üzerine kil ve sazdan yapılma düz çatının merkezi bir sütun dizisince desteklenmesini gerektirecek kadar geniştir. Muhtemelen sütunlar ahşaptı, ama bunlara dair herhangi bir iz kalmamıştır. Yüzyıllar geçtikçe, büyük megaronların önündeki açık alanların daha küçük evlerle dolmuş olması, müstahkem alan içinde daha çok insan barındırma ihtiyacının gittikçe artmış olabileceğini akla getirir.
Bu dönemin en büyük özelliği: çark kullanılmaya başlanması. Altın, gümüş ve elektrondan yapılmış takılar, süs eşyaları, kap formları bulunmuş. Schliemanın bulduğu hazine, bu döneme ait, buradaki sur dibinde bulunmuş.
3.DÖNEM: Diğer dönemler kadar gelişme görülmüyor. Bilgi ve belge az.
4-5 DÖNEM: MÖ.2200-1800 yılları arasını kapsıyor. Herhangi bir bilgi ve belge yok. Yalnızca, ev ve duvar kalıntıları görülüyor.
6.DÖNEM: Kalenin tarihinde bir sonraki önemli dönem olan Troya VI, önceki kentlere göre daha çok daha geniş bir alan kaplıyordu. Yine kabaca daire biçimliydi, ama çapı neredeyse 200 metre idi. Çoğu yok olmuştur. Ama günümüze ulaşan çeşitli bölümlerden inşaat kalitesinin arttığını görebiliyoruz. Duvarlar özellikle çarpıcıdır. Modern ziyaretçileri karşılayan ilk yapılar doğu duvarı, kule ve saptırıcı giriştir. Yüksek duvarların taş temelleri bazı yerlerde 9 metreye kadar ulaşır ve 8 metre yüksekliğinde kare biçimli geniş kulelerle tahkim edilmiştir. Taşlar Troya II duvarlarındakinden biraz daha geniştir ve artık gayet düzgün sıralar halinde, iyi kesilmiş ve harçsız olarak yerleştirilmişlerdir. Daha önceki duvarlarda olduğu gibi, dış yüzey aşağı inildikçe dışarı doğru eğimlidir. Ayrıca duvarların cephesinde, sık sık duvarın yönünü değiştiren dikey hafif çıkıntılar vardır, belki de bu sadece, sürekli kıvrılan duvarların daha şık bir versiyonudur. Genelde olduğu gibi, kerpiçten üstyapı burada da kayıptır.
Kuzeydoğudaki saptırıcı giriş, iyi savunma sağlar. Duvar doğuya doğru uzanarak duvarın güneye doğru uzanan kısmıyla örtüşür. Birbirine paralel iki duvar arasından geçerek askerlerin yukarıdan, her iki taraftan da denetleyebilecekleri bir giriş koridoru yaratır. Bunun aksine, kalenin ana girişi olan çok hasarlı Güney Girişi, basit bir plana sahiptir. Sadece duvarda 3.30 metre genişliğinde bir açıklık ve zamanla bir tarafına eklenmiş bir kuleden oluşur. Kapıdan içeri tepeye doğru döşeli bir sokak çıkıyordu.
Troya VI’nın merkezi daha sonraki klasik dönem inşaatları ve ilk kazılarla yok edilmiştir. Orada bir saray olsa, o çevreye egemen noktada bulunurdu. Kenarlarda bazı evler veya yapılar kalmıştır. Bunlardan çarpıcı bir örnek: Sütunlu ev adı verilendir. Troya II’de olduğu gibi bu yapılar genellikle tek başlarına durur ve taş temeller üzerine tuğla duvarlara sahiptirler. Kimi durumlarda destek olarak ahşap kirişlerden yararlanılırdı. Bu evlerin çoğunun hafifçe yamuk biçimli oluşu çok değişik ve ilgi çekici bir özelliktir. Evlerin kaledeki merkezi bir noktaya yönelmiş oldukları anlaşılan yan duvarları birbirine paralel olmayıp tümseğin merkezine doğru birbirine yaklaşır. Evlerin bu yanlara dik diğer iki yanı ise birbirine paraleldir. Bu planın amacı açık değildir. Belki de, Dörpfeld’in dediği gibi, mimarlar kaleye çıkan yolların genişliğini sabit tutmak istemiş olabilirler. Ama Troya VI’nın günümüze gelen zemin planı pek de düzenli olmadığından Dörpfeld’in savını doğrulamaz.
Bu döneme ait bölümde; çevre ile ticaretin belirtilmesi açısından, ithal Miken ve Kıbrıs kapları bulunmuş. Özellikle: erken Hellas seramiği buluntuları, bu dönemde, Troya’nın, Yunanistan ile ilişkisi olduğunu kesinleştiriyor. Bu tabaka; 1893 tarihinde yapılan kazılarda, gün yüzüne çıkarılmış. Şehir surları iyi korunmuş.
7.DÖNEM: Bu döneme ait, ilk kurulan tabakada: büyük bir yangının izleri görülüyor. Ayrıca: bu dönem, Troya savaşlarının yapıldığı dönem olarak özel. Büyük olasılıkla, izleri görülen yangında, Akhalıların yarattıkları vahşetin izi olsa gerek. Bu dönemin ikinci evresinde, kent terkedilir.
8.DÖNEM: Şehrin kuzeydoğusunda, muhteşem Athena Tapınağının ve iki altarın kalıntıları bulunmuş. Bu tapınak; Bergama’daki Athena Tapınağına benzeşiyor. Ancak; defineci Schlieman tarafından, bu tapınak yok edilmiş. Evet, bu dönemin, MÖ.7’nci yüzyıldan daha eskiye gitmediği tahmin ediliyor. Kazılarda, buranın çok küçük bir bölümü ortaya çıkarılmış. Bu tabakaya ait, görülebilecek en güzel yer: harabenin batısındaki ibadethane. Burası dini anlamda, kurban kesme yeri olarak kullanılmış.
9.DÖNEM: Roma döneminde iskan edilen bir yer. Bu döneme ait, önünde mozaik parçası bulunan roma hamamı kalıntısı, meclis binası ve tiyatro bulunmuş. Oldukça etkileyici yapılar. En geniş alanı kapsayan tabaka.
Kral Priamos devrinde (7.Dönem); Midilli adasından Frigya’ya kadar olan bölge, Troyalıların egemenliği altına alınmış. Ancak; Homeros’un destanlarında dile getirilen ve MÖ.1194-1184 yılları arasında yapıldığı sanılan Troya savaşları, bu parlak dönemi sona erdirmiş.
ARKEOLOJİ VE TROYA SAVAŞI:
Yüz yıldan fazla süredir, Hisarlık’taki hangi yerleşim düzeyinin Priamos’un Akhalarca yağmalaman kenti olduğu belirlenmeye çalışılmıştır. Tartışmalar günümüzde de devam ediyor. Troya savaşının tarihselliğine inananlar için iki seçenek vardır.
Birinci Seçenek:
Troya VII-a’dır. VII-a’nın sakinleri VI’nın duvarlarını tekrar inşa etmişti. En önemlisi de, bu yerleşim bir kuşatmanın izlerini taşır. VI gibi, sadece kalenin kenarlarındaki evler kalmıştır. Ama kalanlar bir arada duran, ortak duvarlara sahip evlerdir ve olağanüstü miktarda pithos veya kil saklama kabı, çoğunlukla evlerin zeminlerine yerleştirilmiş olarak bulunmuştur. Bu yerleşim, yangın sonucu yok olmuştur. Kalıntılar arasında çok olmamakla birlikte bir miktar insan iskeleti bulunmuştur. Blegen’in gözünde bu kanıtlar, istilaya maruz kalan bir kasabaya işaret ediyordu. Sakinler, çevredeki kırsal bölgeden müstahkem kaleye çekilmiş, aceleyle barınaklar inşa etmiş ve gıda stoklamışlardı. Sonunda ise kasaba ele geçirilmiş ve yakılmıştı.
İkinci Seçenek:
Troya VII-a’nın bitiş tarihi de uygun görünüyor. Blegen’e göre: tarihlendirilebilir Mykenai çömlek buluntularına dayanarak bu dönem (yani MÖ 1260 civarı), Mykenai Yunanistan’ının (Akhalı saldırganlar) en müreffeh dönemiydi. Ama mevcut görüşler, Dörpfeld’in uygun gördüğü düzeye dönmüştür. Troya VI, Troya VI’nın yıkımı insn veya deprem etmenlerine bağlanmıştır. Aslında ikisi birden etkili olmuştur. Bir deprem Troya kentini savunmasız bırakmış, etrafını kuşatan işgalcilerin işini kolaylaştırmıştı.
Blegen’in tarihleri de sorgulanmıştır. Bu tür revizyonlar belli bir avuç parçanın üzerindeki süslemelerin farklı yorumlarına dayanır. Hatta kimilerine göre, VI’nın sonu, MÖ 13’ncü yüzyıl ortalarına, VII-a’nın sonu ise 12’nci yüzyıl başlarına denk düşer. Bu senaryoya göre, kuşatma altındaki VII-a, MÖ 13’ncü yüzyıl sonları ve 12’nci yüzyılda Doğu Akdeniz’i birbirine katan istilacı halkların çok büyük ölçekli hareketleri sırasında yok edilmiş oluyordu.
Troyalılar yazılı belge bırakmamıştır. Mykenaililer yazı kullanıyordu ancak böyle bir çatışmadan bahsetmiyorlar. Hitit kaynaklarında da buna doğrudan rastlanmıyor. Hitit kaynaklarındaki alakalı yer ve katılımcılara dair muhtemel ifadeler bu yüzden kışkırtıcıdır. “Ahhiyawa”, “Wilusa” ve “Aleksandrus” Akhalılar, İlios ve Alexandros’a (Priamos’un oğlu Paris) mi karşılık geliyor. Eğer bu doğruysa, bu bilgi kırıntıları savaşın nasıl ve ne zaman olduğunu anlamamıza yardımcı olabilir mi. Bu konuların tümü de tartışmalıdır. Ege dünyası Hititlerin doğrudan denetim bölgesi dışındaydı. Troyalılar ile Hititler aynı karaparçasında, Anadolu’da yaşamalarına rağmen, Hititlerin egemen olduğu orta yayla, kıyı bölgelerinden fiziksel ve psikolojik açıdan uzaktı.
TROYA İLE İLGİLİ ÖYKÜLER-EFSANELER
ŞEHİR İLE İLGİLİ ÖYKÜ
Bir gün, Troya kralı Priamos’un karısı Hekabe; çok kötü bir rüya görür. Rüyasında; karnından ateşler çıkmakta ve ateşin dumanı, bütün Troya surlarını sarmaktadır. Hakabe, bu rüyasını önce kocasına ve daha sonra bir kahine anlatır. Kahin; hamile olan Hakabe’nin doğuracağı çocuğun, ilerde Troya’nın başına büyük dertler açacağını söyler. Bu nedenle; bu çocuk doğar doğmaz öldürülmelidir. Bu kehanete inanan kral Priamos, doğduktan sonra bebeği, öldürülmek üzere, bir adamına teslim eder ve İda dağına ormana gönderir.
Adam, bebeği öldürmez, vahşi hayvanların öldüreceğini düşünerek, İda dağına bırakır ve geri döner. Bir çoban; bebeği dağda görür, alır, sahiplenir ve büyütür. Aradan yıllar geçer, Paris bir çoban olarak yaşamını sürdürmektedir.
TROYA SAVAŞININ ÇIKMASI İLE İLGİLİ ÖYKÜ
Deniz tanrıçası Thetis, çok güzel ve alımlıdır. Kahinler; Thetis’in doğuracağı erkek çocuğun; babasından daha güçlü ve akıllı olacağını söylerler. Bu yüzden, tanrıların kralı Zeus ve denizler tanrısı Poseidon; Thetis’i, Teselya kralı Peleus ile evlendirmeye karar verirler.
Teselya dağında, bütün tanrılar ve tanrıçaların katılımı ile bir düğün şöleni yapılır. Ancak; nifak tanrıçası Erins, bu şölene çağrılmaz, unutulur. Bunun üzerine, şölen yerine gizlice gelen Erins; üzerinde:” Tanrıçaların en güzeline ” yazan, altın bir elmayı, şölen masasının üzerine gizlice bırakır. Bir anda, şölene katılanlar arasında bir huzursuzluk başlar. Erins, adıyla uygun olarak nifak tohumlarını saçmıştır. İşte; bu nifak tohumları, yıllarca sürecek Troya savaşlarının başlamasına neden olacaktır.
Şölendeki huzursuzluk had safhaya ulaşır. Gök tanrıçası Hera, zeka tanrıçası Athena ve aşk tanrıçası Afrodit arasında, bir seçim yapılmasının zorunlu olduğunu gören, tanrılar kralı Zeus, olaya müdahale eder. Bu üç tanrıça arasındaki seçimin bir ölümlü tarafından yapılmasını düşünür.
Seçimin: Olmpos dağının en uzak bölümünde oturan ve her şeyden habersiz sürülerini otlatan bir çoban, Paris tarafından yapılmasına karar verir. Paris için gerçekten çok zor bir seçimdir. Çünkü. üç tanrıçada çok güzeldir. Paris kararsızlık içinde iken, üç tanrıça, onu etkilemek için, belki de tarihin ilk rüşvetini teklif ederler.
Gök tanrıçası Hera: Asya’nın en güçlü krallığını teklif eder. Zeka tanrıçası Athena: onu, dünyanın en bilge kişisi yapacağını söyler. Aşk tanrıçası Afrodit ise: ona, dünyanın en güzel kadınını vaat eder.
Paris: dünyanın en güzel kadınına sahip olabilmek uğruna, tercihini aşk tanrıçası Afrodit’ten yana kullanır ve altın elmayı ona verir. Hera ve Athena ise, kendilerini seçmediği için, Paris’e çok kızarlar ve intikam alma yemini ederler.
Aradan günler geçer. Paris, ailesinin yanına döner. Bir gün; elçi olarak gönderildiği Sparta kralı Meneleos’un ülkesinde, genç ve güzel karısı Helen’i görür ve aşık olur. Aşk tanrıçası Afrodit’in yardımı ile, Helen’i ülkesi Troya’ya kaçırır.
Tabii arkasından; Meneleos ve kardeşi Agamemnon ve tüm yunan krallıklarının orduları, Troya’ya saldırır ve 10 yıl süren savaş başlar. Tanrılar ve tanrıçalar da, bu savaşa katılırlar.
Elbette; Hera ve Athena, Akhalı’ların tarafını tutar. Afrodit ise Troyalılara yandaş olur. Bir Troyalılar, bir Akhalı’lar üstünlük sağlar ama 10 yıl boyunca Troya kenti düşmez. Sonuçta ise; Akhalı’lar büyük bir hile ile, kenti ele geçirirler, yakıp yıkarak, tarih sürecindeki vahşi kimliklerini alırlar.
TAHTA AT İLE İLGİLİ ÖYKÜ
Troyalılar ve Akhalılar, yıllar süren mücadelelerle savaşa devam etmektedirler. Akhalılar için, umutsuz geçen günlerin ardından, tanrıça Athena, Akhalılara bir fikir verir. Bu fikre göre Akhalılar hemen harekete geçerler. Kocaman tahta bir at yaparlar, bu atın içine askerlerini sokarlar ve sonrada savaşı bırakıyormuş gibi, bulundukları yerden çekilip giderler. Aslında; çekildikleri yer, yalnızca Bozcaada’nın arkasıdır. Yani; geri gelmek üzere çekilirler. Ayrılmadan önce, tahta atın yanına, Sinon isimli bir askeri bağlarlar.
Troyalılar ertesi gün, Akhalıların çekildiklerini gördüklerinde, onların terk ettikleri kıyıya inerler. Kıyıda; tahta atı ve Sinon’u görürler.
Sinon; daha önce kendisine öğretildiği üzere, şöyle ağlar, sızlar ve konuşur: ” Yunanlılardan nefret ediyorum, geri dönüşleri için gerekli rüzgarın çıkması adına, beni kurban seçerek, burada bıraktılar. Tahta at, tanrıça Athena adına, kutsal sunak olarak yapıldı, büyük olmasının sebebi, Troyalıların onu şehirlerine sokamamasını ve tahta atı yakıp yıkmalarını sağlamak, böylece tanrıça Athena’nın öfkesi Troyalıların üstüne gelecek ” der. Barış özlemiyle yanıp tutuşan Troyalılar, bunun üzerine, tanrıça Athena’nın lütfunun kendi üstlerine gelmesini sağlamak için, tahta atı, şehre sokarlar. Aynı gün ve gecesi, tüm şehir, biten savaşı kutlamaktadır. Ancak; gece yarısı, tüm şehir halkı sızdığında, tahta atın içindeki Akhalı askerler çıkar ve şehrin kapılarını açarak, dışarıdaki Akha ordusunun şehre girmesini sağlarlar. Sonrası malum, tam bir vahşet, binlerce ölü insan ve yanıp, yıkılmış ve talan edilmiş bir şehir.
TROYA ANTİK ŞEHRİ GEZİ PLANI
Evet, Hisarlık Tepesine çıktığınızda, önce sizi tahta at karşılayacak. Troya atı hakkında, günümüze ulaşmış herhangi bir bilgi, belge veya resim yok. Bu yüzden, burada göreceğiniz tahta at; hayal gücü ile yapılmış. Yüksekliği için; 12.5 metre olan Troya surlarından esinlenilmiş. İda, günümüz adıyla Kaz dağından elde edilen çam kerestelerinden yapılmış. 1975 yılından beri burada duruyor.
Troya savaşının kazanılmasında büyük rol oynayan bu tahta atın, simgesel yapılmış dev bir maketi, ören yerinin girişinde karşınıza çıkıyor. Basamaklarından çıkarak, tahta atın, karın boşluğuna yani içine girmeniz mümkün. Atın karın boşluğunda, oturma yerleri var. Pencerelerden dışarıya bakabilirsiniz. Evet; burada, tahta atın önünde, yukarısında fotoğraf çektirin. Ama, lütfen tahta atın içinde sakın sigara içmeyin ve herhangi bir yazı yazma, şekil çizme, kazınma olmasın. Çünkü: her tarafı karalandıkça, turistik özellikleri kayboluyor.
Tahta atın yanında, Troya Müzesi var. Küçük bir müze. 1955 yılında hizmete açılmış. Troya’yı gösteren bir maket ve panoda fotoğraflar var. Alman Schlieman tarafından çalınan hazine, umalım da, bir gün ülkemize iade edilsin ve burada, kocaman bir müze yapılarak, gelenlere gösterilsin.
Evet; bu güzel hayalden sonra, gezimize devam ediyoruz. Hemen karşınızda, 4’ncü Dönem Troya kentinin surları var. 90 metre uzunluğunda, 8 metre yüksekliğinde ve 5 metre enindeki bu surların önünden geçiyorsunuz ve ören yerine giriyorsunuz.
Troya I. surları, büyük ölçüde restore edilmiş. Surların önünde, dört köşe planlı, bir kule kalıntısı var. Sur duvarlarının arasında kalan kapıdan geçip, merdivenlerden çıkarak, sola dönünde, 7’nci döneme ait Troya evlerinin temellerini görebilirsiniz. Troya evleri denince: tarihte bilinen en eski megaron ( bir çeşit ev tipi) burada görülüyor. Ön tarafından bir oda, arkada ortada ocak bulunan bir salon, dar ve uzun bir ev tipi. Burada, bunun temellerini görebileceksiniz.
At nalı biçiminde tiyatro var. Burası, 9’ncu dönem, yani Romalılardan kalma. İlyum kale duvarının tam önünde. Surlar ve ovaya doğru uzanan burun üzerindeki, kuzeydoğu terasında. Kuzeydoğudaki tepenin yamacına yaslanmış. Ovaya ve denize hakim konumdaki bu tiyatro, 10 bin seyirci kapasiteli imiş. Yapıdan geriye çok az kalıntı kalmış. Sahne binasının ve orkestranın bir kısmı açığa çıkarılmış. Oturma sıralarının bulunduğu yamaç, henüz kazılmamış.
Güneye doğru inildiğinde, tarlaların içinde kalmış, anıtsal çeşme (nimfeum) yapısı var. Burada, insan ve hayvan figürleriyle süslü, döşeme mozaiklerine rastlanmış. Aynı yönde,500 metre ileride ise, 6’ncı Döneme ait mezarlık var.
Evet, sonra Meclis Binası (Buluteryon) görülebilir. Önde, dörtgen planlı bir girişi var. Arkasında, yarım daire şeklinde, bir orkestrası ve bunun gerisinde oturma sıralarının bulunduğu bölüm var. Giriş holünün, 6’ncı dönem duvarı üstünde, oturtulmuş tek parçalı mermer eşiktaşı, halen görülebilmekte.
Roma hamamının önündeki, mozaik döşemeli yer kalıntısını mutlaka görün, dikkat çekici.
Basamakla inilen kuyu, Athena Tapınağı yeri. 2’nci dönem Troya’sının meşhur rampalı kapısı, dini alan, kurban kesme yeri, Helenistik devirden kalan sunak yeri, taş köprü, mermer kitabeler, sütunlar, mimari parçalar gibi birçok kalıntı gezildikten sonra, başlangıç yerine, yani tahta atın bulunduğu yere dönüyoruz.
Evet: burada göreceğiniz kalıntılar belki size çok anlamlı gelmeyecek. Ama, şunu unutmayın ki, insanlar burada 3500 yıl yaşamışlar. Bir zamanlar, burada çok büyük ve güçlü medeniyetler kurulmuş. O kahraman insanların, o yüksek medeniyet kurabilmiş insanların yaşadıkları bu yerlerde gezerken, bunu hissedin, onların bu topraklar üzerinde yaşarken yaşadıklarını elbette hissedemeyeceksiniz.
Ama, onların yaşadıkları bu topraklar üzerinde bulunmanın heyecanını hissedin, çevrenize bakın, uçsuz bucaksız ovalarda, hisarlık tepesini düşünün. Buradan çıkarken; geriye dönüp bir an bakın. Akhalılar, buradan çıkıp giderken, geride yanmış, yıkılmış bir şehir ve binlerce ölü insan bıraktılar, tam bir vahşet. Siz, geriye dönüp bakın, gerçekten bu küçücük tepe üzerinde, tarihte çok büyük uygarlıklar kurulmuş.
Ve, bu uygarlıkları kuran insanlar; Anadolu’nun bağrında binlerce yıl yaşamış insanlar, bunlar bizim ortak kültürümüzün bir parçası, bununla, kurulan medeniyetlerin büyüklüğü ile, yalnızca gurur duymamız gerek.
İşte, çıkıp giderken, geriye dönüp bakın ve bu gururu yaşayın.
Kıbrıs adasının en güney doğu kıyısında bulunan şehir, Doğu Akdeniz’deki en güzel ortaçağ mimarisini barındıran bir yer olarak önem kazanmaktadır.
Şehir, Karpaz yarımadası ile güneyde Poyraz Burnu arasında, kuzey ve güney rüzgarlarına kapalı Gazimagusa körfezinin güneye daha yakın bir noktasındadır.
Gazimagusa şehrinin kuzeyinde 7 km uzaklıkta antik Salamis ve Enkomi kentleri ve ilk yapılışı 500 yıllarına tarihlenen St Barnabas manastırı vardır.
Gazimagusa, tam karşısında bulunan Suriye kıyılarına 90 mil uzaklıktadır. Lefkoşa şehrine 60 km. Girne şehrine 86 km ve Güzelyurt şehrine 101 km uzaklıktadır. Gazimagosa-Lefkoşa arasındaki yol, kısa bir süre önce iyileştirilmiş ve ulaşım kolaylaştırılmıştır.
Yani, yol oldukça güzel, çift şeritli gidiş ve geliş olarak düzenlenmiş, viraj yok, dümdüz bir yol.
Adanın başlıca iki nehrinden biri olan Pedias nehri, yıllarca Salamis ve Gazimagosa arasındaki bölgeden denize dökülmüş ve önce Salamis Limanı ve sonrasında Gazimagosa limanının dolmasında etkili olmuştur.
Yazın suyunun az olduğu zamanlarda ise, bu alana yayılarak bataklığa dönüşmesini sağlamıştır.
İngiliz döneminde, nehrin ağzına baraj yapılarak ve bataklık alan ağaçlandırılarak, bu durum engellenmiş ve kentin sağlık koşulları iyileştirilmiştir.
MAGOSA ŞEHRİNE GAZİ ÜNVANI VERİLMESİ SEBEBİ
Kıbrıs Gazimağusa;
Barış harekatından önce: şehir, 11.000 Kıbrıslı Türk tarafından, şehri kuşatan Kıbrıslı Rumlara karşı günlerce ve kahramanca savunulur ve bunun anısına şehre “Gazi” unvanı verilir.
TARİHİ
Kıbrıs Gazimağusa;
Gazimagosa’nın MÖ 285-247 yılları arasındaki Mısır kralı Ptolemeus Philadelphus tarafından kurulduğu ve kralın yeni şehre kız kardeşi Arsinoe’nin ismini verdiği söylenir.
MS 1291 yılında, Batı Hıristiyanlığının Ortadoğu’da elinde tutabildiği tek yer olan “Akka” nın düşmesinin ardından, birçok Frenk soylusu ve işadamının Kıbrıs’a gelmesine izin verilir ve bunlar Magusa şehrine yerleşerek, şehri, işlek bir liman ve ticaret merkezi haline getirirler.
Lüzinyanlar döneminde (1192-1571) adada, Lefkoşa’dan sonra ikinci büyük şehir konumuna gelir ve ismi Frenklerin diliyle “Famagusta” diye anılmaya başlanır.
Kıbrıs bu dönemde, doğu ve batı arasında bir ticaret istasyonu haline gelmiştir. Doğu ülkelerinden Suriye kıyılarına getirilen birçok kıymetli ticari eşya: Magosalı tüccarlar tarafından Magosa üzerinden Avrupa ülkelerine sevk edilmeye başlanır.
Bu tüccarların kazançları da çok büyüktür. Öyle ki, sadece bir seferde elde ettikleri karın bir bölümü ile bir kilise inşa ettirmeyi adet haline getirmişler ve bu yüzden, şehirde kısa sürede 365 kilise yaptırıldığı bilinmektedir.
Günümüzde hala mevcut olan, farklı stildeki birçok kilise: bu tüccarlar tarafından yaptırılmıştır. İnsanların zenginliği de yaptırdıkları kiliseler ile ölçüldüğünden Sur içi “Kiliseler Mahallesi” durumuna gelir.
Aynı zamanda bu zenginlik, yaşadıkları mekanları da etkiler. Kiliseler ve manastırlar şehri Magosa, büyük kazanç ve lükse düşkünlük sonucu, ahlak kurallarına karşı umarsızlık yaratılan bir yaşamı da beraberinde getirir.
Kutsal toprakları (Kudüs) ziyarete giderken, şehre uğrayan kimi dindar Avrupalılar tarafından bu durum yadırganır.
Hatta bir keresinde, İsveçli bir azize tarafından, şehir lanetlenerek çok kısa sürede mahf olacağı kehanetinde bulunulmuştur. St Bridget isimli bu kadının laneti, kısa sürede gerçekleşir.
1372 yılında Venedik-Ceneviz savaşı, Ceneviz üstünlüğü ile sonlanır ve şehir Ceneviz kanunları ile yönetilmeye başlanır.
Şehir, tamamen bir askeri bölge olarak kullanılır ve bu şehrin kozmopolit tüccar sınıfının ve canlı ticaret hayatının sonu olur.
Şehir: MS 1372 yılında, bir yüzyıl kadar Cenevizlilerin, MS 1489-1571 yılları arasında Venediklilerin ve MS 1571-1878 yılları arasında Osmanlıların hakimiyetine girer.
Osmanlılar, 1 Ağustos 1571 tarihinde adayı ele geçirirler. Osmanlı döneminde zengin tüccarların ve varlıklı soyluların konakları ve sarayları yıkılır ve Kıbrıs’ın ticari ve ekonomik etkinlikleri, Larnaka şehrine kayar.
Şehir, Osmanlılar tarafından uzun süre kuşatma altında tutulur. Bu kuşatma sırasında şehirdeki birçok bina hasar görür. Hatta: İngilizler, Süveyş kanalı ve Port Said Limanı oluşturmak için bu taşları kullanmışlardır.
Limanın da dolmasıyla, Magosa bölge içindeki kentsel ve ekonomik tüm özelliklerini kaybederek ölü bir şehir haline gelir.
Şehirde sadece çoğu asker olan 400-500 kişilik nüfus kalır.
Bu dönemde: Müslüman olmayan nüfusun surların dışına taşınmaya mecbur edilmesiyle, kentin güneye doğru gelişmeye başladığı görülür.
Maraş ve Aşağı Maraş bölgelerinde, ilk yerleşimlerin oluşumu da bu döneme rastlar. Kent o dönemde: daha çok önemli politik suçlular için bir sürgün yeri olur. Namık Kemal, Suphi Ezel ve Kutup Osman, bu sürgünlerin sadece birkaçıdır.
1878 yılında, adanın İngilizlere kiralanmasıyla başlayan yeni dönemde: liman önem kazanır. Birçok insan, limanda ve limana bağlı depolarda işçi olarak çalışır. Bu dönemde, genelde Türkler sur içine, Rumlar ise Maraş ve Aşağı Maraş bölgelerine yerleşirler.
Özellikle 1969-1970 yılları arasında, Beyrut’ta süren savaştan dolayı, Beyrut’un önemini kaybetmesiyle, Maraş dünyanın en ünlü eğlence ve turizm merkezlerinden birisi olarak gelişim gösterir.
Barış harekatından önce: şehir, 11.000 Kıbrıslı Türk tarafından, şehri kuşatan Kıbrıslı Rumlara karşı savunulur.
1974 Barış Harekatının hemen sonrasında, kentin en dinamik bölgesi olan Maraş’ın yerleşime kapanmasıyla, kent gelişimi önemli ölçüde durur. Maraş günümüzde yani 2022 yılında bir bölümü halka açılmıştır. Bir cadde yürüyüş ve bisikletliler için açılmış, ayrıca bir halk plajı faaliyete sokulmuştur.
1986 yılında Doğu Akdeniz Üniversitesinin kurulmasıyla, kentin sosyo-ekonomik yapısında büyük değişim görülür. Kente: üniversite öğrencisi ve çalışanları gibi, farklı yeni bir nüfus eklenir.
Bunun yanında, 2022 yılındaki ziyaretimde gördüğüm ilginç bir durum var, Kıbrıs Afrikalı dolmuş, duyduğuma göre üniversiteler, Afrikalı öğrencilere kontenjan açmışlar, burs vermişler, umarım bu uygulamanın ileride sıkıntıları olmaz.
Günümüzde KKTC’nin en büyük limanı ve tek Serbest Liman buradadır.
DOĞU AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ
Doğu Akdeniz Üniversitesi, şehrin 3 km kuzeybatısında, Karpaz yolu ile Eski Lefkoşa yolu arasında yer alan bölgededir.
Eğitimin yanında, sosyal ve kültürel birçok alanda kentin gelişimine katkıda bulunan üniversite, 10 bin öğrenci kapasitesiyle, kentin ekonomik lokomotifidir.
TURİZM DEĞERLERİ
Kıbrıs Gazimağusa:
Şehri bir baştan bir başa çevreleyen 3 kilometre uzunluğundaki Venedik Surları, Gotik tarzın en güzel örneklerinden birisi olan Lüzinyan krallarının Kudüs krallığı tacını giydikleri St Nicholas Ketedrali (Lala Mustafa Paşa camisi), Osmanlı döneminde vatan şairi Namık Kemal’in 38 ay boyunca sürgünde kaldığı zindan, Gazimagusa şehrinin zengin tarihinin ve kültürel mirasının sadece birkaçıdır.
Gazimagosa şehrinin hemen kuzeyinde, Kıbrıs adasındaki antik şehir krallıklarından biri olan Salamis antik şehri vardır.
Roma dönemini yansıtan gymnasium, tiyatro ve hamam yapıları görülmeye değerdir. Salamis Sit alanı içinde bulunan ve inanç turizmi açısından önemli bir değer ise St Barnabas Manastırıdır.
Hıristiyanlık dünyasının önemli azizlerinden biri olan ve Kıbrıs kilisesinin kurucusu olan St Barnabas’ın mezarı ve ona atfen yapılan manastır, önemli çekim merkezlerinden biridir.
Duyduklarıma göre, Barnabas yani İncil yazarlarından biri olan bu kutsal kişi, öldüğünde elinde yazdığı İncil ile birlikte bulunur, uzun süre elinden İncili almaya çalışırlar ama alamazlar.
ALIŞVERİŞ
Magosa şehrinde: alışveriş yapmak isterseniz:
Şehir merkezindeki; 1001, Mr Paund ve Lemar gibi alışveriş merkezlerini ziyaret edebilirsiniz. Bu alışveriş merkezlerinden: Mr Paund, çok miktarda ıvır-zıvır obje satılmakta olup, bütün her şey sadece 25 TL. (paund yükselince bu rakam da yükseliyor.) dır.
Burada: İngiliz malı, şampuan ve diğer mallar ilginizi çekebilir.
Lemar: (eski ve yeni olmak üzere iki tane Lemar var.) Türkiye’de bolca bulunan AVM lerden birine benzemektedir.
1001 ise, adından da anlaşılacağı üzere, çok miktarda yine ıvır-zıvır ürünün satıldığı bir yer olarak dikkat çekiyor.
Bunların dışında Çin pazarı (inanın satılan ürünlerin hiçbiri Çin malı değil ama böyle bir isim verilmiş) var.
Ayrıca: City Mall isimli bir AVM var. Burasıda oldukça modern bir ortamda 10-15 civarında marka mağazalarının bulunduğu bir yer.
Buralar gezebilirsiniz. Ancak unutmamak gerekir ki, özellikle döviz fiyatlarının yükselmesiyle bu mekanlardaki ürünlerin fiyatları da yükselmiş, yani önceki yıllardaki gibi ucuzluk yok, yurt dışından ürünler oldukça az, çoğu satılan ürün, ülkemizden İstanbul ve Gaziantep yörelerinden giden ürünler.
Peki burada ne satın alınır?
Bence: Kıbrıs’a özgün dantelli porselen takımlar satın alabilirsiniz. Çünkü, bunların orijinal İngiliz malı olanları ilgi çekiyor. Ayrıca, Kıbrıs son yıllarda çanta cenneti olmuş, her tür markanın orijinal olmayan benzerleri burada oldukça uygun fiyatlara satılıyor, yani her yan çanta satan yerlerle dolu.
Yine burada: üzerinde Kıbrıs haritası ve yazısı olan, bambudan yapılmış sepetler, tepsiler, çay bardağı altlıkları bulunuyor.
Bunun dışında elektronik meraklıları için: Magosa şehrinden cep telefonu satın alabilirsiniz, ancak fiyatını birkaç yere sormadan sakın almayın, fiyat değişiyor ve pazarlık yaparak almayı tercih edin, çıkış kağıdı veya pasaporta işleterek Türkiye’ye sokabiliyorsunuz. (Her kişi, 2 yılda bir telefon alıp Türkiye’ye sokabiliyor, ilave vergi ödemeniz gerekiyor, yıllara göre değiştiği için rakam yazmıyorum. )
Son bir not: son olarak burayı ziyaret ettiğimde cep telefonlarında da ucuzluğun tamamen ortadan kalktığını öğrendim, bence hiç cep telefonu aramayın, almaya uğraşmayın.
GEZİ PLANI
Açık hava müzesi durumundaki Gazimagosa şehrini: Deniz kapısından (Porte Del Mare) başlayarak adım adım gezebilirsiniz.
Lüzinyan krallarının Kudüs krallık tacını giydikleri St Nicholas Katedrali (günümüzdeki ismiyle Lala Mustafa Paşa Camisi) Ortadoğu’daki en mükemmel taş işçilikle yapılan katedral olup, Gazimagosa surları içinin merkezindedir. Bu meydan Lüzinyan, Venedik ve Osmanlı döneminin izlerini taşır.
St Nicholas Katedralinin önündeki katedralle yaşıt (2017 yılı itibarı ile 718 yaşında) Kıbrıs’ta yaşayan en eski cümbez ağacı (Ficus Sycomorus) görülebilir.
Shakespeare’in Othelle trajedyasına konu olan “Othelle kalesi” sizlere “Desdemona” nın trafik hikayesini anımsatacaktır.
MÖ. 1184 yılından başlayarak MS. 9’ncu yüzyıla kadar 21 yüzyıl iskan gören ve uzun yıllar Kıbrıs’ın başkenti olan Antik Salamis kenti kalıntılarını ziyaret edebilirsiniz.
St. Barbanas’ın Gazimağusa yakınlarındaki Salamis’te doğduğu ve mezarının ise Salamis mezarlık alanında bulunduğu bilinmektedir. St.Barbanas Manastırı ve Mezarı, Hıristiyanlık alemi ve inanç turizmi için Kuzey Kıbrıs’ın önemli bir değeridir.
Osmanlı döneminde Paris sefiri görevinde bulunan 28.Mehmet Çelebi’nin Gazimağusa’daki St. Peter & St. Paul Katedrali (Sinan Paşa Camii) avlusunda bulunan Osmanlı dönemi taş işçiliğinin ender örnekleri arasında yer alan mezar/türbesini görebilirsiniz.
9 Nisan 1873-7 Haziran 1876 tarihleri arasında 38 ay süreyle Gazimagusa’da kalebend olarak ikamet etmek zorunda kalan vatan ve millet şairi Namık Kemal’in kaldığı zindanı görebilirsiniz.
Kıbrıs tarihinin en önemli yerleşim yerlerinden biri olan ve çok zengin buluntular veren Erkomi-Alasia yerleşim yerinin görülmesi.
FESTİVALLER.
Nisan ayında Mormenekşe Enginar Festivali,
Haziran ayında Uluslar arası Mağusa Kültür Sanat Festivali,
Ağustos ayında Yeniboğaziçi Pulya Festivali.
GEZİLECEK YERLER
LİMAN
Ortaçağ döneminde, Gazimagusa şehrini kuranların en önemli amacı: Peidaos nehrinin taşıdığı toprakla dolmuş Salamis limanı yerine, iyi durumdaki Gazimagosa limanını kullanmak olmuştur.
Benzer şekilde, 12’nci yüzyıldan itibaren kentte görülen hızlı gelişmenin nedeni ve 19’ncu yüzyılda İngilizlerin Kıbrıs’la ilgilenmelerinin en önemli nedenlerinden biri de Gazimagosa limanıdır.
Gazimagosa limanının önem kazandığı ve potansiyelinin arttığı zamanlarda kent gelişmiş, limanın Osmanlı dönemindeki gibi az kullanıldığı zamanlarda ise, kent gerilemiştir.
Liman, sahip olduğu doğal korumayla adadaki en güvenilir demirleme olanaklarını sunar.
Dış liman yaklaşık 1.5 km uzunluğundadır ve dış limanı saran, yaklaşık 1 km uzunluğunda kaya resifleri, doğal bir dalgakıran görevi görürler.
İç liman ise, tam olarak İç kale ve Canbulat tabya arasındaki surlar boyunca uzanır ve deniz kıyısındaki üç küçük ada sayesinde, çok güvenli ve korunaklıdır.
Kıbrıs Gazimağusa Lala Mustafa Paşa CamiiKıbrıs Gazimağusa Lala Mustafa Paşa CamiiKıbrıs Gazimağusa Lala Mustafa Paşa Camii
Kıbrıs Gazimağusa Lala Mustafa Paşa Camii
LALA MUSTAFA PAŞA CAMİSİ-ST NİCHOLAS KATEDRALİ
Magosa şehir merkezinde, Namık Kemal meydanındadır.
Yapı: Lüzinyan döneminde 1298-1312 yılları arasında yapılmıştır. 1308 yılında inşaat halinde olduğuna dair çeşitli kaynaklar vardır.
Lüzinyan kralları: önce Lefkoşa’da bulunan Ayasofya Katedralinde Lüzinyan kralı tacını, burada ise Kudüs kralı tacını giyiyorlardı.
Mimari
Kente gelen gezginlerin de her zaman dikkatini çeken yapı, çoğu kere Fransa’da bulunan Gotik kiliselere benzetilmiştir. Binanın batı cephesinin mimarisi: Reims Katedrali mimarisinden etkilenmiştir.
Akdeniz bölgesinin en güzel Gotik yapılarından birisidir. Gotik tarzda işlemeli, eşsiz bir penceresi vardır. Batı yönünde bulunan giriş cephesi, bazı detaylarını ve özgün yapı malzemelerinin bir kısmını yitirmiş olmakla birlikte, yapıldığı tarihten itibaren fazla değişikliğe uğramamıştır.
Girişin iki köşesinde, iki katlı, sekizgen kuleler vardır. Bunlardan soldaki 1572 yılında minareye dönüştürülmüştür. Bu kulelerin alt katları yan nefler yüksekliğindedir, tepelerinde ise pinakoloları bulunmaktadır.
Kulelerin arasında, önde duran duvar boyunca üç giriş vardır. Bu girişlerin içinde yer aldığı üçgen yağmur silmeleri aynı yüksekliktedir.
Girişteki yuvarlak pencerenin üzerinde: bir Venedik arması görülür. Bu kabartma arma bazı hayvan figürleriyle süslüdür ve Salamis antik şehrindeki bir tapınaktan getirildiği düşünülmektedir.
Katedralin apsisi doğu tarzındadır ve çoğu Kıbrıs kiliselerinde olduğu gibi: 3 bölümden oluşmaktadır.
Üst kısmında pencereler iyi korunmuştur.
Batı cephesinde ve yanda iki şapel vardır.
MS 16’ncı yüzyıla tarihlenen Venedik galerisi, katedralin güneybatısındadır.
İç mekandaki fresklerin tümü beyaza boyanmıştır.
Cümbez ağacı-Ficus Sycomorus
Doğu Afrika kökenli ve kentin içinde birkaç yerde daha görülen, küçük meyveli, nadir bir tropikal bir tür incir ağacı olan “Cümbez ağacı” adanın kuzeyinde nadir bulunan bir ağaçtır.
Çevresi yani genişliği: tabanda 1.30 metre ve yükseklikte 4.95 metredir. Boyu ise 15 metredir. Tahmini yaşının 719 olduğu düşünülmektedir.
Ağacın, katedralin yapımına başlanılan 1298 yılında dikildiği sanılmaktadır. Gövdesi 2.70 metreden sonra 7 dala ayrılır. Kıbrıs’ta yaşadığı bilinen en yaşlı ve canlı ağaçtır.
Yılda 7 kez meyve veren ağaç, katedralin önünde büyüleyici bir gölge verir. Meydanın hemen her yerinden görülebilir.
Piskoposluk Şapeli
St Nicholas kilisesinin doğusunda konumlanmış olan küçük bir şapeldir. Tek nefli ve yarım daire apsisli yapının beşik tonoz olan üst örtüsü, enine kemerlerle taşınmaktadır.
Yapının batı cephesindeki ana giriş dışında kuzey ve güneyde de girişleri vardır. 1940-1947 yılları arasında yapılan çalışmalarda: şapelin kazı, temizlik, güney cephe, çatı ve kornişlerde onarım, batı kapısına bariyer ve çevre duvarları yapımı gerçekleşmiştir.
Piskoposluk Sarayı
Kilisenin kuzeyinde Liman yolu sokak üzerinde, yan yana sıralanmış dükkanlar ve üst katında da günümüzde bulunmayan Piskoposluk Sarayı bulunmaktaydı.
Günümüzde Piskoposluk sarayından geriye güneydoğu köşesinde bir merdiven dışında herhangi bir ipucu kalmamıştır.
Piskoposluk Sarayının altına gelir getirmek üzere yapılmış ve 14’ncü yüzyıl başındaki kayıtlarda geçen dükkanlardan sadece 7 tanesi ayakta kalmıştır.
Yola bakan ve yola dik beşik tonozlarla örtülmüş mekanların önünde yer almış ahşap revağın izleri hala görülmektedir. 1400’lü yıllara tarihlenen bu dükkanlar, daha önce burada bulunan dükkanların yerine inşa edilmiştir.
Camiye çevrilme
Osmanlı bölgeyi ele geçirince, 1571 yılında katedral minare eklenerek camiye çevrilir ve ibadete açılır. 1571 yılında camiye çevrildiğinde ismi “Aya Sofya” camisidir.
1954 yılında ise ismi değiştirilmiş ve “Lala Mustafa Paşa Camisi” olmuştur.
Avluda bulunan 16’ncı yüzyıl Venedik galerisi: Şadırvan olarak kullanılmaktadır. Caminin avlusunda, Osmanlı dönemine ait üç mezar bulunmaktadır.
Mustafa Zührü Efendi Türbesi
Bu türbede: 1903 yılında ölen ve İmam Hatip ve Kavanin azalığı yapan Mustafa Zührü Efendi gömülüdür. Türbe, hiçbir değişime uğramadan günümüze gelmiştir. Kubbesi dört kemer üstüne oturur ve kemer açıklıklarını kapatmak için tek kapılı demir parmaklık yerleştirilmiştir.
Şam Müftüsü Mehmet Ömer Efendi Türbesi
Klasik Osmanlı türbe mimarisinin tipik örneğidir. Yanlarındaki sivri kemerleri ve türbeyi örten kubbesi dikkat çeker. Tamir edilmesi nedeniyle, mimari özelliklerinden çok şey kaybeden türbe, günümüzde değişik amaçlarla kullanılmaktadır.
Bu türbenin imam ve müderris olan İbrahim Efendiye ait olma olasılığı üzerinde durulmaktadır.
Kıbrıs Gazimağusa surlarıKıbrıs Gazimağusa surlarıKıbrıs Gazimağusa surlarıKıbrıs Gazimağusa surları
Kıbrıs Gazimağusa surları
MAGOSA SURLAR
1489 yılına kadar, Magosa şehrini çevreleyen Lüzinyan surları, çok yüksek olmalarına karşın ince bir yapıya sahipti.
Daha sonra Kıbrıs’ı ele geçiren Venedikliler, özellikle Osmanlılara karşı önlem olmak üzere surları, ateşli silahlara karşı sağlamlaştırmak amacıyla, 1550 yılında Venedik’ten uzmanlar (kaptan Nikolao Foskanini ve mühendis Giovanni Girolamo Sanmichele) getirterek yeniden elden geçirirler.
Ünlü mimar Michele Sanmicheli’nin yeğeni olan Giovanni Girolamo Sanmichele: 16’ncı yüzyıl ortalarında surların yapımı için Kıbrıs’a gönderilmiştir. 1559 yılında 45 yaşında Kıbrıs’ta ölmüş olan mimarın, yeni eklerin tasarımındaki ağırlığı bilinmektedir.
Venedik Donanması Müzesinde bulunan ve 1548-1558 yıllarına ait olduğu ortaya konan, Gazimagosa maketinin, Girolama Sanmichele’ye ait olduğu düşünülmektedir.
Özellikle: deniz tarafındaki surlar, Martinengo tabyası ve kara kapısı bu dönemde inşa edilir. İngiliz ve İtalyan terminolojilerinde, burçlardan farklı adlandırılmayan köşe burçları ve cavalier olarak isimlendirilen atış platformları, Türkçe isimlendirmede, ortak bir terimle “Tabya” olarak geçer.
Ayrıca: surların şehir dışındaki kısmına, 1373 yılında Cenevizlilere karşı verilen savaş sırasında Kıbrıs kralının emriyle kazılan hendek daha da genişletilerek 46 metreye çıkarıldı ve içine su dolduruldu.
Hendekler, minimum 7.5 metre derinliktedir. Sur duvarlarının karşısında, hendekleri çevreleyen duvarların belli bir yüksekliğe kadar olan kısmı kaya oyma, üst kısımları ise örgüdür.
Hendeklerin oyma katmanlarından çıkarılan taşlar, surların yapılında kullanılmıştır. Küçük çukurlar içinde toplanan su birikintilerinin, geçmişte hendekleri sivrisinek ve sıtma yatakları haline getirdiği bilinmektedir.
Surların elden geçirilmesi: MS 1550-1562 yılları arasında devam etti. 1562 yılında güçlendirme işlemi bittikten sonra, surlar hakiki kaleye dönüştürülür.
İri kesme taştan yapılan, 3 km uzunluğundaki bu surların yüksekliği 18 metre ve genişliği bazı yerlerde ise 8 metreye kadar çıkabilmektedir.
Duvarlarda burçlar, kapılar, rampalar, mazgallar, cephanelikler, depo ve ahırlar yapıldı.
Surlardaki kuleler şöyle isimlendirildi: Arsenal (Canbulat), Mare (deniz kapısı burcu), Castella (othello kulesi), Signonia (halkalı mazgal), Diamete (karpaz tabya) ve Mozzo (şehit tabya) dur.
Arsenal burcu ve Elmas tabyanın bulunduğu yerdeki surların temelleri zayıftır, çünkü kumun üzerine oturtulmuştur. Diğer yerlerde surların temeli, ana kaya üzerine oturtulmuştur.
Ayrıca: bir iç kale olarak Othello binası ve orijinal iki giriş kapısı olarak Kara Kapısı (Ravelin) ve Deniz Kapısı (Porto del Mare) vardır.
Osmanlı dönemi
1571 yılında Osmanlı güçleri adaya geldiğinde, Magosa kalesindeki Venedikliler sadece 10 ay direnebildiler. Lala Mustafa Paşa önderliğindeki Osmanlı ordusunun yoğun ateşi sonunda, kalenin bazı yerlerinde ciddi hasarlar oluştu.
Venedikliler asker sayısının büyük kısmını kaybederken, barut depoları da tükendi.
Şehit Osmanlılar tarafından fetih edilince, fetih sırasında harap olan surlar, fetih sonrasında Osmanlılar tarafından kısa zamanda onarıldı.
Çünkü Kıbrıs’ın ilk yılı bütçesinden bu kalenin tamiri için para ayrılmıştır. Bu kalenin deniz kenarında bulunan Canbolad’ın kuşattığı burç da temelinden deniz yüzünden itibaren onarılacak, bundan başka Derviş Paşa kulesi ise temelden inşa edilecektir.
Magosa surları ve burçları yakından incelendiğinde yer yer taşların kesim şekillerinde farklılıklar görülür. Bu kesimlerden dolayı, hangi kısımların Osmanlı, hangilerinin Venedik tarzı olduğunu tahmin etmek mümkündür.
Canpolat Burcu ve Akkule, bugün rahatlıkla izlenen kısımlardır. Yapılan bu eklemeler kaleye uygun bir şekilde inşa edilmiştir.
Özellikle Akkule (Ravelin veya Rirettino), Su burcu (Andreuzzi), Altun Tabya (Ay Napa), Halkalı Tabyası (Composanto) ve Canbolat Burçları (Old Arsenal-Eski Tophane) kuşatma sırasında en fazla hasar gören kısımlar olmuş ve bunlar tamamı ile yeniden yapılmıştır.
Bu yeniden yapılan kısımlar içinde, Akkule ve Karakapısı’nı da içeren Akkale ile Canbolat burcu en önemle kısımlardır. Akkale’ye yeniçerilerin ibadeti amacıyla 1619 yılında bir de mescit yapılmıştır.
Canbolat burcu, günümüzde müze ve türbe olarak kullanılmaktadır. Burası kaleye ilk Türk bayrağını diktiği rivayet edilen Kilis Beyi Canbolat Paşa’nın türbesidir.
Akkale’de yapılan değişiklikler sonucu Ravelin özelliğini kaybedip, bir tabya özelliği kazanır. Giriş kapıları kapatılıp, yerlerine yenileri açılır, daha önce kaleden tamamı ile ayrı olan dış kısım ile birleşen iki tonozlu geçit yapılır.
Magosa surları ile ilgili beğendiğim bir hikayeyi aslında bir gerçeği sizlerle paylaşmak istiyorum.
Kalenin Venedikli komutanı Bragadino ve kumandanları, adadan ayrılmadan önce Lala Mustafa Paşa’yı ziyarete giderler.
Bu ziyarette: Lala Mustafa Paşa: Magosa’nın Venedikli halkını Venedik’e götürecek olan Osmanlı gemilerinin, buraya geri dönüş yolundaki emniyetini sağlamak için, bazı Venedik ileri gelenlerini rehin bırakmalarını ister.
Bragadino bu öneriye sertçe karşı çıkar ve kendilerinde bulunan esirleri öldürtür. Bunun üzerine: Bragadino öldürülerek derisi yüzülür ve gemilere bindirilen Venedikli halk da Venedik’e götürülmeyerek esir tutulur.
Bu arada, kuşatma sırasında beklenen Haçlı donanması da geri dönüş yolunda, Osmanlı donanmasını, İnebahtı’da pusuya düşürür ve denizcileriyle birlikte yok eder.
Böylelikle: zaten Kıbrıs’ı alarak çok para harcamış olan Osmanlı donanması iyice zayıflamış olur.
Kara kapısı-Akkule-Ravelin
Kente girişi sağlayan orijinal iki şehir kapısından biridir. Buraya “Akkule” isminin verilmesinin sebebi, kuşatmanın ardından Venediklilerin buraya beyaz bayrak çekerek teslim olmalarıdır.
Kentin ana giriş kapısını koruyabilecek şekilde planlanmış olup MS 1544 yılında Venedikliler tarafından yapılmıştır.
Orijinal ismi “Yarım ay şeklinde tabya” anlamındaki “Ravelin” dir.
Aslında tek bir tabyadan ibaret yapı değildir. Burada bir atış platformu, bir kale burcu, bir ravelin ve iki giriş kapısı bir arada bulunmaktadır. Bu yapıların bir dış çeperi işlevini yürüten Ravelin, 1544 yılına tarihlenmektedir.
Ravelinler, Ortaçağ’da sur girişlerini savunmak için yapılan, yarım daire şeklinde yapıların geliştirilmiş biçimidir.
Girişleri koruyan bu dış kabuklar, top kullanımının başlamasının ardından, ana yapıdan koparılmış ve ravelin adını almıştır. Ravelinlerin amacı, sur girişlerinin doğrudan bombalamadan korunmasını sağlamaktır.
Buradaki Ravelin de, benzer özellikler göstermektedir. İki yan duvara bitişik olan eski giriş kapıları, hala görülebilmektedir.
Birçok kaynakta: kent dışından bu kapılara girişin kalkar köprülerle yapıldığı yazılıdır.
Kara kapısı
Surların Othello kalesinden sonra en eski kısmıdır.
Bugünkü köprü ile giriş bölümleri yeni olup: eskiden surların kule yanındaki bir top yuvasının içinden geçiliyordu.
Şehre bakan kısımda: kemerli bir geçit vardı. Bu geçidin her iki yanında: duvar freskleri, armalar ve küçük bir de kilise bulunuyordu.
Burada yapılan kazılarda: geçitler, top yuvaları ve ilginç bölge ve galeriler açığa çıkarılmıştır.
Kemerli geçidin şehre bakan tarafında, Venedikliler zamanında zindan olarak kullanılan yer altı odaları bulunmuştur.
Akkule tabya, 1571 fethi sırasında en şiddetli çatışmaların sürdürüldüğü iki noktadan birisidir. Saldırılarını, Canbulat tabya ile Akkule tabya arasındaki hat üzerinden planlamış olan Osmanlı orduları, uzun süre Canbulat tabya üzerinden kente girişin yollarını aradıktan sonra, Akkule tabyaya yönelmişlerdir.
Akkule tabyanın karşısındaki duvarların arkasını boşaltarak, buraya mevzilenen Türklerin, kurdukları 7 topla, burayı sürekli bombardımana tuttukları ve Ravelinde 9 Temmuz’da cephaneliğin patlamasıyla 1000 Türk ve 100 yerli savaşçının öldüğü, bu patlamadan sonra korunak kalmadığı için onarım yapma imkanının kalmadığı bilinmektedir.
Tophane-Martinengo Tabyası
Magosa surlarının kuzey batı köşesindedir. Diğer burç ve tabyaların aksine, tümüyle bir Venedik yapısıdır.
Daha önce mevcut olan iki burcun yan duvarları uzatılarak tek bir kesişim elde edilmiş ve bu kesişime de, Tophane Tabya inşa edilmiştir.
1550-1559 yılları arasında yapılmıştır. Venediklilerin surlara eklediği son yapıdır.
Yapımcısı: Veronalı, kutsanmış mimar Michele San Michel’in kuzeni Giovanni Grolama San Michel’dir. Kendisi 1550 yılında Venedik Cumhuriyeti tarafından gönderilmiş ve 1559 yılında 45 yaşında vefat edince St Nicholas Katedraline gömülmüştür.
Yapı: Ortaçağ askeri mühendisliğinin başyapıtlarından biridir. 16’ncı yüzyıl sur mimarlığı tasarımında önemli bir gelişme olan ok biçiminde tabyalara bir örnektir.
Yanlardaki kanatlar arasına yerleştirilen toplarla, düşman için hedef küçültürken, 180 derecelik bir görüş alanı sunarak, atış istikametini arttıran bu yapılar, savunma açısından büyük avantaj sağlamıştır.
Magosa tahkimat duvarlarının neredeyse zapt edilemeyecek en güçlü savunma yeri olup, kalp şeklindedir.
Yaklaşık bir mil karenin üzerinde yer kaplamaktadır.
Düzgün kesilmiş taşlardan yapılmış olup duvarlarının kalınlığı 13-20 ayak arasında değişiklik gösterir.
Top atışlarında barut dumanının dışarıya çıkmasını sağlamak için, üst tonozlarda havalandırma bacası delikleri, top mazgallarının yanındaki duvarlarda ise barut fıçıları ile top atışlarında kullanılan malzemelerin konulduğu küçük dolap yerleri yani hücreler bulunmaktadır.
Osmanlılara karşı Kıbrıs’a takviye olarak gönderilen Venedik kuvvetlerine komutanlık yapan Hiernino Martinengo yolda ölünce, Magosa’ya getirilir ve Venedikliler, çok sevdikleri komutanın hatırına tabyaya onun ismini verirler.
Fetih sırasında, muhtemelen buradaki çatışmalar çok kısa ve etkisiz olmuştur.
Tophane tabyası: II. Dünya savaşı sırasında petrol deposu olarak kullanılmıştır. 1974 yılında ise, büyük odalarda saklanan yaklaşık 200 kadın ve çocuk, güvenli sığınakları sayesinde ölümden kurtulmuştur.
Karpaz Tabya
Surların en kuzeyindeki noktada bulunan tabyadır. Kara ve deniz surlarının kesişiminde, kentin doğu ucunda yer alır. Bu tabyanın, Ceneviz yapımı olduğu düşünülmektedir.
Bu tabya ile ilgili ayrıntılı bilgi yoktur. Tabya 20’nci yüzyılda yapılmış kazı ve restorasyon çalışmaları sırasında 1939 yılında temizlenmiş, güçlendirilmiş ve onarılmıştır.
Yapının daha önceleri tahıl ambarı olarak kullanıldığı bilinmektedir.
Kıbrıs Gazimağusa Deniz Kapısı-Porte Del Mare
Deniz Kapısı-Porto Del Mare
Kente girişi sağlayan orijinal şehir kapılarından biridir.
İtalyan-Rönesans stilinde inşa edilmiş, çok güzel bir mimariye sahip ve iyi korunmuş durumdadır.
1496 yılında Venedikli Nicolo Prioli tarafından yapılmıştır. Tasarımını Leonardo Da Vinci’nin yaptığı söyleniyor.
Vinci, 1481 yılında adaya gelmiştir. (İnce bir ayrıntı: Leonardo Da Vinci: adada iken Venedikli halkın yoğun olarak yaşadığı Lefkara’ya gider, burada yapılan Lefkara el işini çok beğenir ve “Son Yemek” isimli tablosunda, masa örtüsü olarak Lefkara işini resmeder.)
Şehre açılan demirle kaplanmış ahşap kapı Türkler zamanında, deniz tarafına açılan demir parmaklıklı kapı ise Venedik zamanında yapılmıştır.
Kapının üst kısmında, mermer levha üzerine kabartma olarak işlenmiş Venedik amblemi “Kanatlı Aslan”, Nicolo Prioli’nin ismi ve arması ve 1496 tarihi görülür. Mermerin ise Salamis’ten getirildiği sanılıyor.
Canbulat Türbesi-Arsenal Tabyası
Deniz taraı dairesel, hendek tarafı düz duvarlı olan Canbulat tabya, kara ve deniz surlarının kesişiminde, kentin doğu ucundadır.
Üzerindeki yazıtın yeri boş olan Canbulat Tabya, “Arsenal” ismini yapımından önce burada bulunan Tersaneden almıştır.
Kıbrıs’ın fethine karar verildiğinde, Kilis sancak beyi Canbulat Bey’in kuvvetler arasına alınması önerilir.
Lefkoşa’nın Osmanlılar tarafından fethinde, üstün yararlılıkları görüldüğünden, 1570 yılında Magosa’yı kuşatan Osmanlı ordusunda İskender Paşa ve Deniz Paşa ile birlikte görevlendirilir.
Orijinal adı: Arsenal Tabyası olan mevkide, şehit düştüğü inancıyla türbesi buradaki tabyanın altındadır. Yerli halk çoğu zaman türbeyi ziyaret etmiştir ve etmektedir.
Türbe, tabyanın iç mekanındadır. 1968 yılında yapılan onarımların ardından, türbenin bulunduğu kısmın önündeki beşik tonozlu mekan restore edilerek müzeye dönüştürülmüş ve halen bazı etnoğrafik ve arkeolojik eserler burada sergilenmektedir.
Canbulat tabya, iç kale gibi en erken tarihli kaynaklarda yer alan sur yapılarından birisidir. 1310 yılına tarihlenen çalışmalarda, Arsenal ve iç kale arasında bir duvar yapıldığı belirtilir. Yani, kulenin 1310 yılından önce yapıldığı bilinmektedir.
1372 yılında ise, Arsenal kulesinin savunma nitelikleri, II. Peter tarafından iyileştirilmiştir. Bu alan, 1571 fethinde en yoğun çatışmaların geçtiği alan olmuştur.
Fetih sırasında Türk birliklerinin bu tabyanın çevresinde konumlandırılmış olmalarına bağlı olarak, Kale içindeki anıtların çoğunun bu yöne bakan cephelerinde hasar gözlenmektedir.
Türklerin çatışma sırasında, Kara Kule olarak adlandırdıkları Canbulat Tabya’da 30 Haziran’da gerçekleşen ve 6 saat süren çatışmalar sonucu iki tarafında ağır kayıpları olmuştur.
Zamanla yıpranan bina, 1968 yılında yeniden inşa edilerek, ön kısmı da müzeye dönüştürülmüştür. 20’nci yüzyılda, Canbulat tabya üzerine, tabyanın bütünlüğünü yok eden bir deniz feneri inşa edilmiştir.
Halen müzede Etnoğrafik ve Arkeolojik eserler sergilenmektedir.
Kıbrıs Gazimağusa Venedik Sarayı
SARAY-VENEDİK SARAYI-PLAZZA DEL PROVEDİTORE
Kale içinde, Namık Kemal Meydanının güney batısındadır.
Önceleri burada MS 12’nci yüzyılda Gotik tarzda yapılmış bir Lüzinyan kraliyet sarayı vardı. Ancak, Magosa şehrini, Lefkoşa’dan sonra ikinci ikametgah olarak kullanan Lüzinyan krallarından hangisinin, sarayın yapımında etkili olduğu bilinmemektedir.
Ancak: Peter II’nin 1369 yılında başlayan saltanatına kadar, Kıbrıs kralları bu sarayda otururdu. Cenevizliler buraya “Domini regis” ismini vermişlerdi.
Saray Cenevizliler tarafından yıkılınca, buraya Venedik döneminde, adanın askeri valisinin (Provaditore) ikametgahı inşa edildi.
Sarayın kapısı, bir zamanlar Avrupa’nın en büyük meydanı olarak bilinen merkezi meydana açılıyordu.
Doğudaki üç kemerli cephesi, MS 11’nci yüzyılda yapılmıştır. Kemerlerde kullanılan sütunlar Salamis harabelerinden getirilmiştir.
Merkezi kemerin üst başında, Kıbrıs’ın yöneticisi Giovanni Renier’in 1552 tarihini taşıyan mermer arması görülür.
Saray yapısında, günümüze kadar olan süreçte ayrıntılı kazı çalışması yapılmamıştır. Sarayın ayakta kalan bölümlerinin büyük kısmı Venedik dönemine tarihlenir.
Böylece, sarayın çoğu kez bir Venedik dönemi yapısı olarak düşünülmesine sebep olmuştur.
Saraydan bugün ayakta kalanlar, orta kemeri üstünde bir arma bulunan üç kemerli bir ön cephe, ona güney-doğu ucundan takılmış bir kol, avlunun en arkasında bulunan L biçimli bir yapı kalıntısı ve bir şapelden ibarettir.
Giriş cephesinin arkasında, ona paralel ve çok daha sade bir kemer dizisi bulunur. Arkadaki bu kemerlerin Venedik döneminden önceki saray cephesi olduğu düşünülmektedir.
Cephenin arkasındaki kol üzerinde, zemin katta caddeden kullanılan dükkanlar, avluya bakan, zindan ve cephane deposu olarak kullanılmış küçük odalar, üst katta ise günümüzde Eski Eserler Dairesinin kullandığı, Osmanlı dönemine ait bir mekan ve 20’nci yüzyıl ortalarına doğru yapılmış mekanlar bulunur.
Saray kalıntılarının kuzey-batı köşesinde adı bilinmeyen bir şapel bulunur. Saray ile işlevsel ilişki içerisinde olduğu anlaşılan şapel, saray kompleksi içindeki tek özgün yapıdır.
Ancak hem iç mekan, hem de kütlesel farklılaşmasıyla zaman içinde çeşitli müdahaleler geçirmiştir. 1930-1950 yılları arasında elden geçirilmiş bu yapı, 1974 yılına kadar müze olarak kullanılmıştır.
Venedik döneminde, kentin surları ve diğer kamusal yapılarla birlikte saray da kapsamlı bir restorasyon geçirmiştir. Bu restorasyonlar sırasında ön cephe ve arkadaki mekanlar tümüyle yenilenmiştir. 1571 yılında şehre giren Türklerin, saray ziyaretiyle ilgili yapılmış tasvirlerde, yapının yıkılmış olduğuna dair bir ifade bulunmamasına rağmen, birçok kaynakta, bu yapının 1571 deki bombalamalar sırasında yıkılmış olduğu düşüncesi hakimdir.
1571 yılından sonra, hapishane, talimhane, kışla olarak kullanılmış olan saray mekanları ve avluda, bu dönemde herhangi bir restorasyon yapılmamıştır. İngiliz yönetimi sırasında da, bu yapıdaki hapishane ve karakol kullanımı uzun yıllar boyunca devam etmiştir.
Ancak yapı 20’nci yüzyıl ortalarında boşaltılarak, avlusu askeri araçların sergilendiği bir açık hava müzesine, bazı kapalı mekanları da Namık Kemal Müzesine dönüştürülmüştür.
Kıbrıs Gazimağusa Namık Kemal Zindanı-MüzesiKıbrıs Gazimağusa Namık Kemal Zindanı-MüzesiKıbrıs Gazimağusa Namık Kemal Zindanı-MüzesiKıbrıs Gazimağusa Namık Kemal Zindanı-Müzesi
Kıbrıs Gazimağusa Namık Kemal Zindanı-MüzesiKıbrıs Gazimağusa Namık Kemal Zindanı-Müzesi
NAMIK KEMAL ZİNDANI-MÜZESİ
Venedik sarayının bahçesinde bulunan eski bir zindan, müze olarak düzenlenmiştir.
Yapı: Osmanlı döneminde, Venedik Sarayı kalıntıları üzerine, 2 katlı olarak kesme taştan yapılmış bir hapishanedir. Tek mekandan oluşan alt katın, Venedik Sarayına açılın bir kapısı ve demir parmaklıklı bir penceresi vardır.
Üst kısma dik taşlı bir merdivenle çıkılmakta ve iki penceresi olan bu odada Namık Kemal ile ilgili belgeler sergilenmektedir. Müze 1993 yılında ziyarete açılmıştır.
9 Nisan 1873 yılında ünlü Türk şairi, gazeteci, oyun yazarı, bürokrat ve Genç Osmanlıların lideri Namık Kemal: sürgüne gönderildiği burada hapis hayatı yaşamıştır.
Namık Kemal’in adıyla anılan bu zindanın mevcut tek kapısı, Sarayın bahçesine açılır.
Namık Kemal’in buraya sürgüne gönderilmesine yol açan olay: 1 Nisan 1873 tarihinde İstanbul’da sahneye koyduğu “Vatan yahut Silistre” oyununun halk arasında büyük beğeni toplaması ve halkın Namık Kemal’e gösterdiği ilgi olmuştur.
Osmanlı Sultanı Abdülaziz, halkın bu ilgisini kışkırtma olarak yorumlamış ve Namık Kemal’i, Gazimagosa’ya sürgüne yollamıştır. Önceleri alt kattaki zindana kapatılan şair, bir süre sonra Kıbrıs Mutasarrıfı Veyis Paşa’nın izni ile üst kata çıkarılmıştır.
Yapının alt katı, kalın duvarları ve payandalarıyla Osmanlı dönemi öncesinin izlerini taşırken, üst katı pencere düzeni ve daha ince duvarlarıyla Osmanlı dönemine tarihlenir.
Namık Kemal: Gülnihal ve Akif Bey isimli eserlerini burada yazmıştır.
Günümüzde müze olarak kullanılan zindan da yer alan odada Namık Kemal’e ait bir beyit var. Beytin Türkçe anlamı şöyledir “Zalim ne kadar pervasız olursa olsun, yine zulmün binasını biz yıkarız. Bizi yerin, dünyanın merkezine atsalar da, yer küresini patlatır çıkarız.”
Namık Kemal; 3 Haziran 1876 tarihinde, Padişah V. Murat tarafından affedilene kadar, 38 ay burada sürgün hayatı yaşamıştır.
Burada bulunan Namık Kemal büstü: 17 Mart 1953 tarihinde, Namık Kemal meydanı adı verilen yere Magosa Türk Gücü tarafından dikilmiştir.
Bu büst, Türkler tarafından Kıbrıs’a dikilen ilk büsttür. Şair Namık Kemal’in bu zorunlu ziyareti, kent ve ada halkı üzerinde derin etkiler yaratmış ve ünlü şairin adı okul, sokak, mahalle ve ana meydana verilerek, kent belleğinin bir parçası haline getirilmiştir.
Müze haline getirilmiş yapıda, Namık Kemal’e ait birçok kişisel eşya ve bilgiler bulunmaktadır.
ST FRANCİS MANASTIRI VE KİLİSESİ
Aziz Francis’in hayatta bulunduğu MS 1217 veya MS 1226 yıllarında Kıbrıs’a gelen Fransiskan mezhebinin Gazimağusa’daki en önemli manastır ve kiliselerinden biriydi.
Büyük arazi sahipleri ile Roma dilencilerinden üyelere sahip olan Fransiskan mezhebi, MS. 1400 yılında adaya yayılmak suretiyle Kıbrıs’ta kurulan büyük mezhepler arasına girmiş, günümüze kadar da varlığını sürdürmüştür.
Manastır ile kilise: MS 12’nci yüzyıl sonu veya 14’ncü yüzyılda inşa edilmiştir. Kilisenin yapılması için harcanan paranın büyük bir bölümü Fransiskan rahipleriyle yakın ilişkiler içinde bulunan Kıbrıs kralı Henry II (1285-1324) tarafından karşılanmıştır.
Kilisenin yapımına mali katkı sağlayan Mağusalılar, yabancılar ve Cenevizliler bu kiliseye gömülmüşlerdir. Nitekim, kilisenin tabanında yapılan kazılarda MS. 1314-1474 yılları arasına tarihlenen mezar taşları bulunmuştur.
Günümüze gelemeyen manastırın, kilisenin güney batısında bulunduğu sanılmaktadır. Tek sahınlı olan kilisenin, sadece bazı duvar kalıntıları ile dört penceresi bulunan güney duvarı günümüze kadar gelmiştir.
Kıbrıs Gazimağusa Greklerin St George Kilisesi
GREKLERİN ST. GEORGE KİLİSESİ
Katedral olarak da bilinen kilise: Ortaçağ’da Gazimağusa’nın Ortodoks mahallesine Mağusalı zengin bir Rum tüccar tarafından yaptırılmıştır.
14-15’nci yüzyıla tarihlenen, Gotik stilde yapılmış çok büyük bir yapıdır.
Doğu ile batı fikirlerinin plan ile detaylara yansıyan en güzel örneklerindendir. Üç sahınlı kiliseye batıdaki sivri kemerli üç kapıdan girilmektedir. Kazılar sırasında burada bulunan pencerelere ait değişik renklerde camlara rastlanmıştır.
Doğu ucundaki üç apsisin duvarlarında kilisenin kurucularının mezarları ile İsa’nın hayatına ilişkin freskler görülür. Bu freskler, MS.15’nci yüzyılda İtalyan stilinin ikinci derecesine sınıflandırılacak bir karakterde yapılmıştır.
Doğal yıpranmaya karşın halen apsiste İsa’nın çarmıha gerilmesi, gömülmesi ve dirilmesi sahneleri izlenmektedir. Duvarların alt kısımlarındaki fresklerde ise Ortodoks kilisesinin azizleri ile diğer kutsal kişiler resmedilmiştir.
Katedralin üst kısmı 1571 yılındaki Osmanlı kuşatması sırasında yıkılmış olup, duvarlarında halen gülle izleri görülmektedir.
Kıbrıs Gazimağusa Peter vePaul Kilisesi
PETER VE PAUL KİLİSESİ-NESTORYEN KİLİSESİ-SİNAN PAŞA CAMİSİ
Sarayın güneybatı ucunun karşısındadır. Gazimagosa şehrinin St Nicholas Kilisesi dışında, kullanılmaya devam etmiş ve çatısı sağlam durumda kalmış en büyük kilisedir.
1571 fethinden sonra minare, mihrap ve minber eklenerek cami olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Sinan Paşa: Magosa şehrinin fethinin önemli komutanlarından birisidir. Yapı çeşitli dönemlerde tahıl ambarı olarak da kullanıldığı için Buğday Camisi diye de bilinir.
1938 yılında gerçekleştirilen kazı ve onarım çalışmaları sırasında, yapının temellerinde bir Süryani yazıt bulunur. Bu yazıt: kilisenin bir zamanlar Nestoryan kilisesi olduğu yönündeki bulguları güçlendirmiştir.
Bu yazıtın bulunmasının ardından, kilisenin banisi kabul edilen Simon Nostrano’nun soyadının da, aslında Nestoryan anlamına gelen Nestorano olduğu yönünde iddialar vardır.
Evet, bu kilise, Magosa’da yaşayan Suriyeliler (Keldaniler) için Françis Lakhas isimli bir Suriyeli tüccar tarafından 1339 yılında yaptırılmıştır.
Kilisede: deve resimleri ve Nestoryenlerin dini törenlerinde kullandıkları dil olan Süryanice yazılar vardır. Çan kulesi ve yan bölümler sonradan eklenmiştir. Giriş çok sade olup, üzerinde güzel bir gül pencere görülür. Teraslı tavan süslü dirseklerle desteklenmiştir.
Bu kilise Ortodoks Rumlara teslim edildikten sonra adı “Ayios Georgihios Ksorinos” (Sürgücü Aya Yorgi) olarak değiştirilmiştir.
Bu konu ile ilgili günümüze ulaşan bir de inanış vardır. Düşmanlarından kurtulmak isteyen bir kimsenin bu kilisenin döşemesinden bir miktar toprak veya toz alıp düşmanının evine bırakması halinde, söz konusu kişinin bir yıl içinde öleceğine veya adayı terk edeceğine inanılmaktadır.
1571 fethinden sonra 1600 civarında cami olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ancak hangi yıllar cami, hangi yıllar arasında depo olarak kullanıldığı bilinmemektedir.
Ancak bazı yazılı kaynaklara göre, 1877 yılında burası depo ve ahır olarak kullanılmıştır. 1937-1945 yılları arasında İngiliz döneminde patates ve tahıl deposu olarak kullanılmıştır.
Kapı ve pencerelerinin kapatılması yanında, farklı ürünleri depolayabilmek için ortasına da bir duvar örülmüştür. 1960’lı yılların başında kültür merkezi ve nikah dairesi olarak işlevlendirilmiş olan yapı, 1974 yılından sonra kütüphaneye dönüştürülmüştür.
1990 yılından sonra ise yeniden cami olarak ibadete açılmıştır. Günümüzde kullanılmamaktadır ve ziyarete kapalıdır.
İKİZ KİLİSELER-TEMPLAR VE HOSPİTALLER KİLİSELERİ
Kaleiçi’nin ortalarına yakın bir yerde, meydanın kuzey-batısında bulunan iki kiliseden: daha kuzeyde ve daha büyük olanı Templar kilisesi, diğeri ise Hospitalier kilisesidir.
İlk olarak: güneydeki kilisenin cephesindeki St John şövalyelerinin Limasol yakınlarındaki Kolossi kalesinde bulunan haça benzeyen amblem dolayısıyla, bu yapının Hospitalier yani St John şövalyelerine ait olduğu iddia edilmiştir.
Kuzeyde ve daha eski gibi görünen kilise Temllar şövalyelerine aitken, 1308 yılında bu örgütün adadan ayrılması ve adadaki mallarının Hospitalier şövalyelerine geçmesiyle birlikte, bu yapı da el değiştirmiş, ancak yapıyı yetersiz bulan Hospitalier şövalyeleri, güneydeki daha küçük kiliseyi de buna eklemişlerdir.
Bu yapılar, haçlı seferlerine katılan mezheplerin en güçlülerinden olan Templar ve Hospitaller Şövalyeleri tarafından MS. 12’nci yüzyıl sonu ile MS. 14’ncü yüzyıl başları arasında inşa edilmiştir.
Yan yana olan her iki kilisede: bu tarikatların Kıbrıs’taki merkeziydi.
Biraz daha büyük ve daha eski olan kuzeydeki: St. Antonio kilisesi adıyla bilinmekte olup Templar Şövalyeleri tarafından bir ibadet ve ziyaret yeri olarak inşa edilmiştir.
Templer şövalyeleri neden Kıbrıs’a gelmiştir?
Zamanın Kudüs kralı II. Boldvin: hacı olarak Kudüs’e gelen insanların bazı ihtiyaçları olacağını düşünerekten bir şövalye tarikatı kurmak istediklerini belirtir. Ardından en güvendiği iki şövalyesini bu tarikatı kurmaları için yetki verir.
Karargah olarak da Tapınak Dağı olarak bilinen ve günümüzde El Aksa Camisinin bulunduğu bölgeyi tahsis eder. Çünkü bu bölgeler tapınaklar bölgesi olarak bilinmekteydi ve ayrıca Hz Süleyman’ın Hazinesinin de bu bölgede gömülü olduğuna inanılıyordu.
Bu yüzden bu şövalyelerin ismi Tapınak Şövalyeleri olarak tarihe geçti. 1130 yılında Papa II. İnosend, bu tarikatın mensuplarına dokunulmazlık verince: Hıristiyan alemi içerisinde önemli kişiler haline geldiler.
Ancak bu dokunulmazlık Kudüs Hıristiyanlarının elinde kalmadı ve 13’ncü yüzyıldaki kutsanmanın ardından, tapınak şövalyeleri Kudüs’ün dışında bir başka üs kurdular. Burası da Kıbrıs idi.
Templar şövalyeleri, Kıbrıs’a bir üst kurduktan sonra İznik konsülü ortalarda dolaşan sayısız İncil nüshasından sadece dört tanesini resmi İncil olarak kabul eder ve sonra da Hıristiyanlığa ait bazı sırları gizlemeye başlar.
Bir zamanlar, Kudüs şehrinde bulunan bazı kutsal emanetlerin (kutsal sandık, İsa’nın kutsal kasesi gibi) Hz. Süleyman’ın tapınağının altında bir bodrumda saklı olduğuna inanılıyordu ve tapınak şövalyelerinin sandığı ve kaseyi buldukları, Kudüs’ün düşmesinden sonra bu objeleri saklamak için Kıbrıs’a getirdikleri, bir süre Magosa şehrindeki ikiz kiliselerde korudukları ve ardından Marsilya’ya götürdükleri iddia edilmektedir.
Hıristiyan aleminin en ünlü tarikatı haline gelen Templar Şövalyeleri, başta Ortadoğu ve Kıbrıs, ardından da Avrupa’da etkili olmaya başladılar.
Bütün finans merkezleri, tapınak şövalyelerinin eline geçti. Bu rahat ve lüks hayat, şövalyelerin hoşuna gitmeye başladı.
Dinin dışına çıkmaya başlayan yaşam biçimleri ile Papa’nın dikkatini çekti ve bu durumdan kaygı duyan Papa, dönemin Fransız kralı olan 4’ncü Flip’in yardımı ile yakalanan tüm Templar Şövalyeleri yakılarak öldürüldü.
Yakılarak yok olduğu sanılan Templar Şövalyeleri, şekil değiştirerek günümüzde bile yaşamaktadır.
Kemerli bir girişi olan güneydeki küçük kilise: hastalar ile yaşlıları koruyup kollayan Hospitaller Şövalyelerine aittir. Bu tarikatın kurucusu, Kıbrıs’ın Bizans valisi Epiphanios’un oğlu olan Amathuslu St. John the Almoner idi.
Templar Şövalyeliği Papa tarafından kaldırılınca Hospitalier Şövalyelerine ilkin 1308 yılında, yandaki kilise verilmiş, onlar o kiliseyi yıkmadan güney bitişiğine bu kiliseyi inşa etmişlerdir.
Küçük, basit, tek sahınlı ve haç tonozludur. Giriş kapısının lentosunda Hospitalier Şövalyelerinin arması vardır. Duvarlardaki iki kat freskten en yeni olanı MS. 16’ncı yüzyıl Bizans stilidir.
İki kiliseden daha büyük ve daha eski olan kuzeydeki kilise, tek neflidir. Dairesel bir apsisi ve girişle apsis arasında üç sahınlığı bulunmaktadır. Bu yapının girişi ve döşemesi, diğerine göre daha aşağıdadır, üst örtüsü de kaburgalı tonozludur.
Yapının kuzey ve güney cephesindeki payandaları oldukça büyük kesitlidir. Batı cephesinin iki yanında taşıyıcı kuleler ve revak izleri bulunmaktadır.
Giriş kapısının üzerinde bir gül pencere bulunur. Kuzey cephesinin ortasında bir giriş kapısı ve iki yanında da iki sıra pencere vardır. Batıya yakın köşesinde bir çan kulesi bulunur.
Güneyde bulunan ve cephesindeki haç amblemi nedeniyle Hospitalier’lere atfedilen küçük kilise, tek nefli ve tek açıklıklı şapel şemasındadır.
Bu kilisenin apsisi de daireseldir. Diğerine göre daha yüksekte olan bu kilisenin basit bir şeması vardır. Güney cephesinin girişe yakın bölümünde, üzerinde külahı bulunan bir çan kulesi yer alır.
Bu iki kiliseden kuzeydeki, Osmanlı döneminde mescit olarak kullanılmıştır. İngiliz döneminde de bu kullanım devam etmiştir. Daha önce kütüphaneye dönüşmüş olan kapı, günümüzde birkaç dernek ve topluluk tarafından ortak olarak kullanılmaktadır.
ERMENİ KİLİSESİ-ST MARY
Kentin kuzey-batısında, Karmelit kilisesinin kuzeyindedir. Şehirde ayakta duran kiliseler arasında en küçüğüdür. Kiliseden çok şapeli andırır. Latinler döneminde, özellikle Kilikya Ermeni krallığının yıkılmasından sonra artan Ermeni nüfusu, bir Ermeni kilisesi ihtiyacını doğurmuştur.
14’ncü yüzyıl başlarında yazılmış Ermeni yazmalarında, yazmaların yazıldığı yer olarak Gazimagosa’daki bir Ermeni kilisesinden söz edilmektedir.
St Mary’e adanmış bu kiliseyle, bu yazmalarda sözü edilen kilisenin aynı olma olasılığı yüksektir.
Yapı Osmanlı döneminde tabakhane olarak kullanılmıştır. Deri tabaklama işleminin yapıldığı mekanlardan biridir. Yapının doğu cephesi dışındaki cephelerinde birer kapı ve üzerlerinde birer pencere vardır.
Doğu cephesindeki dairesel apsis, yarım kubbeyle örtülüdür. Azizlerin freskleri altındaki Ermenice yazılar, yapının Ermeni kilisesi olduğunun önemli bir göstergesidir.
1936 yılında 90 yıllığına Ermeni Komitesine kiralanan yapı, 14 Ocak 1945 tarihinde bir törenle ibadete açılmış ve 1963 olaylarına kadar da Ermeniler tarafından kilise olarak kullanılmaya devam etmiştir. Yapı, günümüzde askeri bölge içinde yer almaktadır.
Kıbrıs Gazimağusa Othello KalesiKıbrıs Gazimağusa Othello Kalesi
OTHELLO KALESİ
Magosa şehrinin kuzey doğu köşesinde bulunan bir iç kaledir.
Önceleri, burada MS 1310 yılında: Tyrke Prense tarafından yaptırılan eski bir kule ve bir tahkimat vardı.
Mevcut kale ise, Gazimagusa’nın Venedikli kaptanı Nicolao Foscarino tarafından 1492 yılında, saf İtalyan Rönesans stilinde, yeniden şekillendirilerek inşa edilmiştir.
Bu bilgiler, Venedik Cumhuriyeti amblemi olan kanatlı St Mark Aslan kabartması ile birlikte, kalenin ana giriş kapısının üzerine kazınarak kaydedilmiştir.
Venedikliler, buradaki Lüzinyan dönemine ait eski kuleler ve tahkimatı yıkıp, yerine yeni bir tahkimat yapma yerine: sadece üst kısımlardaki ince yapılı Lüzinyan duvarını yıktılar. Dış kısma yeni bir duvar inşa etmek suretiyle kalınlaştırıp sağlamlaştırdılar.
Köşelere ise daire şeklinde birer kule inşa ettiler. Ayrıca, kalede, topçu bataryaları ile sonlanan koridorlar yaptılar. Kalenin kare planlı orta avlusunun: kuzey ve güneyinde, MS 1300-1310 yılları arasında yapılan ve kaburgalı tonozla örtülü odalar vardır.
Bunların Lüzinyanlar tarafından yemekhane ve yatakhane olarak kullanıldığı düşünülüyor.
Evet, burası Magusa şehrinin ana girişlerinden biri olarak kullanılmaktadır.
Çevresi, derin su hendeği ile çevrilidir.
Kalenin avlusunda: Osmanlılar ve İspanyollara ait toplar, demir ve taş gülleler sergileniyor.
Kalenin günümüzdeki ismi: İngiliz döneminde kullanılmaya başlanmıştır.
Shakespeare’in ünlü trajedyasının bir bölümü Kıbrıs’ta bir liman şehrinde geçmektedir. Shakespeare’in Othello tiyatro oyununda Desdemona’yı öldüren Othello’nun MS 1505-1508 yılları arasında Kıbrıs valisi olan Teğmen Christoforo Moro’yu canlandırmış olabileceğine inanıldığından, kaleye İngiliz sömürge döneminde “Othello” adı verilmiştir.
İngilizlerin en ünlü tiyatro yazarı William Shakespeare’in 1604 yılında trajedi türünde yazdığı Othello adlı oyunun konusu: yıllarca Venedik devletinin hizmetinde savaşmış, türlü kahramanlıklar göstermiş Mağribi zenci bir komutan ile Venedikli beyaz bir kızın, engel tanımayan aşklarıdır.
Karısını delicesine seven bu komutan, emrindeki bir subayın kara çalması yüzünden karısından soğuması, karısına hediye ettiği ve namus simgesi olarak gördüğü küçük bir mendili başka bir erkeğin elinde görünce, aldatıldığı kuşkusuna kapılıp çok sevdiği karısını boğarak vahşice öldürmesidir.
Venedik’te olup bitenleri anlatan birinci perdeden sonra, oyunun tümü Kıbrıs’ta geçer. Osmanlı donanmasının Kıbrıs’a yaklaştığı haberi alınınca, Venedikli bir senatörün dediği gibi: “Türkler için Kıbrıs’ın önemi” bilindiğinden, Desdemona ile yeni evlenen Othello, adayı savunmak üzere, hemen oraya gönderilir.
Ne var ki, Shakespeare’nin amacı: 1570 yılında II. Selim’in Kıbrıs’ı Venediklilerin elinden almasıyla sonuçlanan tarihsel olayı anlatmak değildir. Othello’nun böylesi önemli bir göreve atanacak kadar büyük bir komutan olduğunu belirtmektir.
Onun için, korkunç bir fırtınada Osmanlı gemilerinin battığı bildirildikten sonra, Kıbrıs’ın ve Türklerin durumuna bir daha değinmez.
CAFER PAŞA HAMAMI
1601 yılı yapımıdır ve banisi Cafer Paşa Çeşmesinin de banisi olan Cafer Paşa’dır.
Hamam: meydanın kuzey-batı köşesinde, St Francis kilisesinin önündedir. Soğukluk, ılıklık, sıcaklık ve külhan bölümlerinden oluşur.
Kiliseye bitişik soğukluk ve ılıklık bölümleri, Osmanlı öncesi döneme ait mekanlardır ve çatı örtüleri sırasıyla, haç tonoz ile beşik tonozdur.
Sıcaklık ve külhan bölümleri ise, klasik Osmanlı dönemi hamamlarının özelliklerini gösterir.
Sıcaklık bölümünün ana mekanı ve köşelerdeki hücreler kubbelerle, hücreler arasındaki mekanlar beşik tonozlarla örtülüdür.
Yakın zamana kadar dükkan olarak kullanılan yapı, yakın zamanda bir bara dönüştürülmüş, büyük değişiklikler geçirmiştir.
KERTİKLİ HAMAM
Bu Osmanlı devri yapısı, şehrin kuzeyinde kalır. Ancak yapım yılı ve banisi bilinmemektedir. Hamamın planı incelendiğinde, yapının bir Osmanlı hamamı şemasını yansıtmadığı görülür.
Günümüze sadece temelleri ulaşan soğukluk bölümü, diğer bölümlere göre çok geniş bir dikdörtgendir. Tipik bir hamam planına sahip olmayan bu yapının bir iddiaya göre küçük kiliselerden dönüştürüldüğü tahmin edilmektedir.
Bu hamam, kubbeleriyle dikkati çekmektedir. Yapı üzeri kubbeyle örtülü 6 odadan, odaların arkasında tonozla örtülü bir su deposundan ve soyunmalık olduğuna inanılan, üst örtüsü yıkık kısımdan oluşmaktadır.
LATİN KİLİSESİ-AZİZ GEORGE
Kentin kuzeydoğusuna yakın bir noktada, İç kalenin karşısında yer almaktadır.
13’ncü yüzyıl sonlarında inşa edilen kilise, Gotik mimari tarzının güzel örneklerinden biridir. Kentteki en eski kiliselerden birisi olarak kabul edilir.
Yapının inşaatında, Salamis harabelerinden getirilen malzeme kullanılmıştır.
Paris şehrinde bulunan St Chapelle kilisesinin modeli, kullanılarak yapılmıştır. Osmanlı döneminde kullanılmayan kilise “Mehti kilisesi” olarak isimlendirilmiştir.
Yapı: beş bölüm ve koru ve neften oluşmaktadır. Kilisenin günümüze kadar ulaşan bölümleri koro yeri ve kuzey duvarıdır.
Geniş ve uzun pencerelerinde bir dönem gotik oymaların bulunduğu kilisenin şehrin surlarından önce inşa edildiği anlaşılmaktadır.
Kilise şimdilik harap halde olsa da Kıbrıs’ın en güzel ortaçağ oyma taş süslemelerini bünyesinde bulundurmaktadır.
Doğu cephesi ve kuzey cephesi iyi durumda olan yapıda, bu cephelerin mazgal pencereleri parapetleri dahi en üst kota kadar yerindedir.
Kuzey batıdaki kulenin tümüne yakın ayaktadır. Kulenin yanındaki kuzey cephesi kapısı da iyi durumdadır. Batı cephesindeki kapının ise, sadece yeri görülür.
Yüksek beden duvarlarındaki nitelik oranlarının yanında, birçok noktada görülebilin ince taş detayları da öne çıkan özellikleridir.
Yapını kolon başlıkları, çörtenleri, pencere sövenleri, duvar kesişimleri ve timpanasında görülen yaprak, yarasa, aslan ve insan figürlerinin tümü, yüzeylere bir nakış gibi işlenmiştir.
Bu özelliklerinden dolayı yapı, Gazimagusa şehrindeki en mükemmel Fransız anıtı olarak tanımlanır. 1571 fethinde bombardımanda yıkılan yapının bu tarihten sonra bilinen ilk onarımları 1938-1941 yılları arasında olmuştur.
Yapıda günümüzde görülen en önemli problem, denize yakınlığı nedeniyle sürekli olarak deniz suyundan etkilenen taş yüzeylerindeki boşalmalardır.
ŞEHİR YAKINLARINDA GEZİLECEK YERLER
Kıbrıs Gazimağusa Kapalı MaraşKıbrıs Gazimağusa Kapalı MaraşKıbrıs Gazimağusa Kapalı MaraşKıbrıs Gazimağusa Kapalı Maraş
KAPALI MARAŞ BÖLGESİ
Maraş bölgesi, 1974 yılı öncesinde Gazimagosa’nın bir mahallesi olup, 5.5 km bir alanı kapsamaktaydı. O tarihlerde 45 bin kişilik bir nüfusa sahip olan Maraş bölgesi, içinde yoğun miktarda 3’ncü devletlere ait mallar bulunması dolayısıyla, o dönemde kapalı bölge haline getirilmiş ve o günden bu güne bu vasfını korumaktadır.
1974 yılın öncesinde Kıbrıs adasının turizm başkenti olan burada yaklaşık 12 bin yatak kapasiteli oteller varmış.
Kapalı Maraş bölgesinin sahil şeridi uzunluğu 3400 metre olup, dünyanın en güzel sahillerinden birisidir.
Ayrıca bölgenin 1974 yılından itibaren yerleşime kapalı olmasından dolayı, plaj ve deniz suyu temizliği yönünden eşsizdir. Sahil şeridindeki kumun, bir zamanlar, Kıbrıs Devlet Başkanlığı da yapan Marakios tarafından Lübnan’dan teknelerle buraya getirildiği söyleniyor.
Deniz ise: hiç dalga olmayan, uzun süre sığ kalan yani derinleşmeyen, dibi kum ve tertemiz suyu nedeniyle dip bölümünün büyük kısmının üstten görülebildiği ve sıcak suyu ile dikkati çekiyor.
Bölgenin en büyük özelliği, hava ne kadar sıcak olursa olsun, nem olmaması nedeniyle terlememek.
Günümüzde, bölgenin büyük kısmı halen iskana kapalıdır ve girilemez. Ancak 2022 yılında yapılan bir düzenleme ile, bölgenin bir kısmı açılmıştır. Şöyle ki, bir cadde boyunca yürüyüş yapılabilir, bisiklete binilebilir ve bu caddenin sonunda ise bir halk plajı açılmıştır.
Halk plajı ile giriş kapısı arasında ise bir minübüs ulaşım sağlamak için kullanılmaktadır. Yani: burayı ziyaret etmek isteyenler, yıkık-dökük binalar arasından yürüyerek veya bisiklete binerek dolaşmaktadırlar ama biraz önce belirttiğim gibi, sadece bir cadde boyunca, burada kontrol ve güvenliği polisler sağlıyor.
Sürekli olarak yerleşime açık tek bölüm ise: yeni açılan halk plajının yanındaki askeriye ye ait bölgedir. Bu bölgede: askeri personel tarafından kullanılan birkaç bina yeniden düzenlenerek kullanıma açılmıştır.
Ancak askeri personelin de bu bölgede, küçük bir alan dışına çıkmasına müsaade edilmiyor. Zaten Maraş bölgesinde, Birleşmiş Milletler denetimi var, birçok yerde asker veya görevli görünmese de kameralar var.
Herhangi bir uygunsuz durum görüldüğünde, yani yasaklanmış yerlere giren olduğunda, Birleşmiş Milletler askerlerinin derhal olay yerine gittikleri söyleniyor.
Gelelim bölgenin tarihi geçmişine
Kenan Evren’in anılarında yazdıklarına göre, aslında Türk Ordusu, 1974 yılı Barış Harekatında burayı almak istemiyordu, yani planlarda buranın alınması yoktu.
Ancak: askeri birlikler bölgeye geldiklerinde, buranın boşaltıldığını gördüler.
Çünkü: harekattan bir süre önce turistler ve yabancılar burayı terk etmişler, ordunun gelişiyle birlikte de Rumlar, burayı terk etmişlerdi.
Bunun üzerine, yani boş olan bölge: ileride yapılacak pazarlıklarda koz olarak kullanılmak üzere alındı.
Ancak, 1974 Barış harekatından sonra, bölgede çok uluslu şirketlerin turizm yatırımları olduğu için, diğer bölgelerde olduğunun aksine, halkın buraya girmesine izin verilmedi.
Çünkü, bu izin verilse, tüm dünyanın tepkisi çekilebilirdi.
Böylece: yerleşime kapalı olan, daha önce de “Kapalı” olan Maraş bölgesi 1974 Barış harekatından sonra da “Kapalı Maraş” olma vasfını korudu ve buraya “Birleşmiş Milletler” askerleri yerleştirildi.
Ayrıca: buranın ilk giriş yerindeki kontrol noktasında, Türk askerleri de nöbet tutmakta olup, sadece askeri personelin buraya girmesine izin verilmekte ve bölge içinde yürüyerek gezinmek, resim ve video çekmek yasaklanmıştır.
Bölgeye sadece, buraya girmeye yetkili yani yetki kartı olan taksiler girebilmekte, orduevinden yararlanan askeri personel yine bu taksiler ile içeriye kimlik kontrolünden sonra giriş çıkış yapabilmektedirler.
Yani: Kapalı Maraş bölgesinde yürümek, yürüyüş yapmak kesinlikle yasaktır. (yukarıda da belirtiğim gibi 2022 yılında sadece bir caddeye halkın girmesine izin verilmiştir.)
Sanırım bunun en başlıca sebebini anladınız. Bunun sebebi: burada bulunan tesislerin yağmalanmasını önlemektir.
Tabii: içlerinde bir şey kaldıysa demek daha doğru olur. Bence girişin yasaklanmasının günümüzdeki en mantıklı sebebi: bu binalar yıllara meydan okur şekilde, virane olarak burada duruyorlar, yani her an çökme yani ölüm tehlikesi de var.
Öte yandan: bunları gördüğünüzde bunların o kadar sağlam yapıldıklarını hemen hissediyorsunuz, yapıların büyük çoğunluğu günümüze kadar sağlam olarak dayanmış, sadece kullanılmama nedeniyle yaşanan bir varoşluk var.
Burada, duyduğuma göre birkaç banka bulunmasına rağmen, iki İngiliz bankasının içinde kasalarında halen sembolik miktarda para varmış ve bu paralar, her yıl buraya gelen bir komisyon tarafından sayılarak kontrol ediliyormuş.
Tabi, buradaki Barış Kuvvetlerinin müsaadesiyle. Peki niye banka kasalarında para bırakmışlar, büyük olasılıkla bu bıraktıkları sembolik paraları, ileride “İşte bizimde burada hakkımız var” demek içindir.
Yine, burada tam merkezde, bakım ve temizliği sürekli yapılan bir kilise görülüyor.
Ama en ilgimi çeken, bölgenin İngiliz üssüne yakın bölümünde, büyükçe bir otel görülüyor. Bu otelde özel bekçi varmış ve halen korunmaya devam ediliyormuş.
İngiliz Kraliyet ailesine ait olduğunu duyduğum bu otelin, 1974 yılındaki rezervasyon kayıtları incelendiğinde, 2020 yılına kadar o zamanlar tüm rezervasyonlarının dolu olduğunu öğrendim, ilginç, ama bölgenin deniz ve kumu o kadar güzel ki, ayrıca nem yok, yani tam bir tatil cenneti olduğunu görünce, bu otelin de böyle bir rezervasyon kaydının bulunmasına hayret etmemek gerekiyor.
Tarihi
Buranın tarihi adı, Türkçe bir sözcükten gelir ki bu sözcük “Varoşa” dır. Varoş aslında köken olarak Türkçe bir sözcüktür.
Ancak, Osmanlı döneminden beri, yani 1571 yılından beri Türkler buraya “Maraş” ismini verirler. Rumlar ve İngilizler ise buraya “Varoşa” derler.
1974 yılı öncesinde burada 45 bin nüfus bulunduğu söyleniyor. Ancak bu nüfus içinde, Türklerin sayısı çok azdı. Çünkü: Osmanlılar, Kıbrıs’ı fetih ettikten sonra, Magosa şehri içindeki Hıristiyan halkı, surların dışına çıkardılar ve onlar da buradaki yerleşimi kurdular.
Ancak: Maraş yerleşiminde, Türkler ve Rumlar arasındaki en büyük anlaşmazlık, otellerin bulunduğu sahil bölgesindedir.
Çünkü: Vakıfların arşivinde bulunan belgelere göre, otellerin bulunduğu sahil şeridi “Vakıflara” aittir. Yani Türk malıdır ve “Lala Mustafa Paşa Vakfına” aittir. Kıbrıs adasını fetih eden, Sultan III. Selim’in paşası, Lala Mustafa Paşa: Kıbrıs’ı fetih ettikten sonra, Venediklilerden parasını vererek araziler satın alır (yani fetih hakkı olarak değil) ve bu arazileri vakfeder.
Vakıf malları da vakıf kurallarına göre alınıp satılamaz, evlattan evlada geçer. Ancak, I. Dünya savaşından sonra adayı işgal eden İngilizler: 1950’li yıllarda vakıf arazilerini: yatırım yapmak isteyen Rumlara ve diğer yabancılara uzun vadeli (99 yıllığına) olarak, sahte belgelerle kiralamışlardır. Yani: Kapalı Maraş bölgesindeki sahil şeridi, yani adanın en güzel yeri: vakıf malıdır.
Kıbrıs ile ilgili yapılan müzakerelerde, Rumlar, sürekli olarak “Kapalı Maraş” bölgesini istemektedirler. Ancak, karşılıklılık prensibine uygun olarak ne verecekleri konusunda bir açıklık yoktur. Bu yüzden: yapılan her müzakerede, ilk madde olarak gündemdeki yerini koruyan Maraş bölgesi: Kıbrıs sorununun çözümlenmesinin ardından, umarım günün birinde açılacaktır.
Bu satırları okuyan sizler: elbette günümüzde buraya girme, burayı görme şansınız yok. (sadece asker kişi olan okurlar, burayı görme şahsına sahiptir, onlar da kısıtlı bölümü görebilirler) Ancak: hani yolunuz Kıbrıs’a düşerse, Magosa şehrine giderseniz, Kapalı Maraş nedir, nerededir, nedendir gibi sorulara cevap olabilmesi açısından bu satırları yazdım.
Kıbrıs Gazimağusa Enkomi-Alasia
ENKOMİ-ALASİA
Günümüzde Enkomi (Tuzla) köyü yakınlarında; Kanlıdere (Pedios) nehrinin kuzey kıyısında, kayalık bir plato üzerinde bulunan ve “Alasia” olarak bilinen antik şehirdir.
Enkomi kenti, geç tunç çağında ekonomik etkenlerden dolayı serpildi. Kıbrıs’ın doğusundaki Enkomi geç tunç çağında Levant ve Yeni Krallık imparatorluğu olarak siyasal istikrara kavuşmuş müreffeh Mısır ile ticaretten kar sağlamak için doğu ve güney kıyılarında doğan Kition ve Hala Sultan Tekkesi gibi birkaç yeni kasabadan biriydi.
Enkomi’nin harabeleri kıyıdan birkaç kilometre içeridedir. Zamanında kentin belki de gemilerin girebileceği bir akarsu ağzı olan korunaklı bir limanı vardı. Ama erozyon burayı doldurmuş ve kalıntılar karaya oturmuş gibi ovanın ortasında yüksek ve kuru bir alanda kalmıştır. MÖ birinci bin yılda, yerleşim deniz kıyısına, Salamis kentine kayacaktı.
Evet, kent: MÖ 2000’li yıllara tarihleniyor.
Yapılan kazılarda: şehrin ilk dönemlerinde Mısır etkisinde kaldığı, sonraları ise Miken etki alanına girdiği anlaşılmıştır.
Surlarla çevrili olan bu yerleşim yerinde: ölüler hediyeleriyle birlikte evlerin tabanına gömülüyordu.
Kült heykeli olarak görülen ve kuvvetli bir Hitit etkisi taşıyan, tunçtan yapılma “Boynuzlu Tanrı Heykeli” (Horned God Statue) de: bu bölgede, Apollon’a adandığı düşünülen bir tapınak olarak yorumlanan bir yapıda bulunmuştur.
Bakır
Ayrıca, şehirde çok sayıda tunçtan yapılmış eserler ve bakır işleme atölyeleri ve bakır atıkları bulunmuştur. Buna dayanılarak, burada bakırın işlendiği ve külçe bakırın ihraç edildiği anlaşılmıştır.
Mısır kralının Alasia adlı bir ülkenin kralına yazdığı mektuplar: bu döneme aittir. Dönemin uluslar arası haberleşme aracı olan Akad dilinde, çivi yazısıyla yazılmış pişmiş toprak tabletler halindeki bu mektuplar: firavun Akhenaten’in Yukarı Mısır’da Tell el Amama’da bulunan sarayının kalıntıları arasında bulunmuş ve MÖ 14’ncü yüzyılın ikinci çeyreğine ait oldukları saptanmıştır.
Bu mektupların bazılarında Alasia kralının firavuna gümüş ve bir takım lüks eşyalar karşılığında bakır yollayacağına dair söz verdiği yazılmaktadır.
Zaten: Alasia isimli ülke, MÖ 18 ve 12’nci yüzyıllar arasına ait olup, Mısır, Suriye ve Anadolu’da ele geçen başka tabletlerde de sık sık adı geçmektedir.
Bu kaynaklardaki bilgiler bir araya getirildiğinde: Alasia’nın donanması olan bir ada olduğu, Suriye ve Anadolu’ya bakır yolladığı, MÖ 14’ncü yüzyılda Mısır’ın dostu, Hititlerin düşmanı olduğu, MÖ 1200 yıllarında Yunanistan, Ege adaları, Anadolu ve Suriye’deki uygarlıklar ve kentlerle birlikte “Deniz Kavimleri” tarafından haritadan silindiği ortaya çıkmaktadır.
Çivi yazısı tabletlerden elde edilen bilgiler arasında, çok önemli çelişkiler olmasına karşın, birtakım uzmanlar, Alasia’nın Kıbrıs’ın bütünü ya da sadece Enkomi kenti olması gerektiğini düşündürmektedir.
Enkomi’deki kazılar, kentin bazı bölgelerinde çok geniş çaplı bir madencilik faaliyetinin var olduğunu göstermiştir.
Bu bölgelerde: bitmiş, satışa hazır tunç araç-gerecin yanı sıra, öküz derisi şeklinde olan işlenmemiş bakır külçelere (eski dönemlerde işlenmiş bakır bu şekilde taşındığı için) döküm işlerinden sonra geriye kalan cürufa, yeniden kullanılmak için bir yana ayrılmış hurda tunca, hatalı üretilen eşyalara ve demir aletlerine rastlanmıştır.
Mezarlarda bulunan ölü armağanlarından, MÖ 13’ncü yüzyılda, Kıbrıs’a gelen Aka göçmenlerinin Enkomi’ye yerleştiklerini ve kentin gelişmesine hız kazandırdıkları anlaşılmaktadır.
Ancak: “Deniz kavimleri” nin yıkımından sonra, Ege ve Akdeniz dünyasından yeni göçenlerin gelmesine karşın Enkomi’nin eski görkemine kavuşmadığı görülmektedir.
Kentin limanı da: Pedios ırmağının (Kanlıdere) taşıdığı alüvyonlar sonucu yavaş yavaş dolmuş ve gemilerin girmesi engellenmiştir. MÖ 1075 yılındaki bir depremden sonra, burada yaşayanların yavaş yavaş deniz kıyısından göçerek Salamis’i kurdukları anlaşılmaktadır.
Enkomi’nin mezarları:
Enkomi şehrinin mezarları 19’ncu yüzyıl sonlarından beri biliniyor. Kentin belirlenmesi ve kazılması ise, 1934 yılında Fransız arkeolog Claude Schaeffer’in Suriye kıyısındaki Ugarit/Ras Şamra’daki bulgularını desteklemek üzere giriştiği tek mevsimlik araştırmayla başladı.
Schaeffer çalışmalarına 1946 yılında tekrar başlamıştır. Daha sonra çalışmalara katılanlar arasında Kıbrıs Eski Eserler Bölümü adına Porphyrios Dikaios da vardı. 1974 yılında ada bölünene ve Enkomi Türk bölgesinde kalana dek kazılar aralıksız olarak devam etmiştir.
Mimari Kalıntılar:
Enkomi’de geç tunç çağının her döneminden mimari kalıntılar olmakla birlikte en etkileyicileri bu dönemin sonlarındandır. En erken mimari izler arasında Geç Kıbrıs I kalesi bulunur. Bu dönemde adada bu tür kalelerden birkaç tane inşa edilmiş olması, orta tunç çağının sonlarındaki siyasi belirsizlik ve kargaşanın bir göstergesidir. Kasabanın kuzey kenarında bulunan 34 x 12 metre ölçülerine sahip kalenin belirleyici özelliği çok kalın duvarlarıdır. Odalar iki kata dağılmıştı, üst katta ve çatıya içeriden bir merdivenle çıkılıyordu.
Geç Kıbrıs II kalıntıları arasında ev ve mezarlar da vardı. GK II evleri tipik olarak bir avlunun üç yanına inşa edilmiş odalardan meydana gelir. İyi donanımlı banyoların yerleri çimentodan, küvetleri kilden olup akaç sistemleri vardır.
GK I ve GK II gömüleri arasında, Ugarit’te inşa edilmiş mezarları andırır taş duvarlı mezarlar ve üç küçük tholos yer alır. Kıbrıs’ın diğer bölgelerinde GK I-II’deki standart mezar türü kayadan oyma oda mezarıdır.
GK-II’nin sonlarında, yaklaşık MÖ 1225 yılında ve tekrar MÖ 1200 yılında, Enkomi şehri ciddi tahribat görür, ama her seferinde tekrar inşa edilmişti. MÖ 13’ncü yüzyılda, Enkomi halkı kentlerini savunma amaçlı bir duvarla çevreledi.
Kuzey-güney yönünde yaklaşık 400 metre, doğu-batı yönünde ise yaklaşık 350 metre boyutlarındaki bu duvarın tabanı 1.5 metre yüksekliğinde paralel sıralanmış geniş bloklardan oluşuyordu. Araları molozla doldurulmuştu.
Duvarın içindeyse, GK III kenti çarpıcı şekilde düz, kabaca kuzey-güney doğrultusunda bir ana cadde ve bundan dik açıyla çıkan yan sokaklardan oluşan bir ızgara plana sahipti. Mimaride farklı yapım teknikleri ve kalitesine rastlanması yerel toplumda ekonomik bir hiyerarşinin göstergesidir.
Ana sokak boyunca iyi inşa edilmiş tapınaklar, kamusal yapılar ve evler bulunurken, yan sokaklarda, gerilerde daha kalitesiz materyallerden yapılma mütevazi evlerle karşılaşılır. Diğer keşifler arasında, bakır dökümü atölyesi (Kuzey kapı bölgesi, daha erken tarihli GK-I kalesi) ve Ugrait tarzı yeraltı odaları da dahil birkaç mezar vardı.
GK-III Enkominin en etkileyici evi Yapı 18’dir.
Schhaeffer’in Egeli bir kabile reisinin sarayı olabileceği iddiasına rağmen ne amaçla kullanıldığı bilinmemektedir. Ana güney cephesinin uzunluğu 40 metre olan Yapı 18, bütün bir kent bloğunu kaplar. Ayrıca güney cephede her biri 2 metre genişliğinde 4 kapı ve 4 pencere vardır.
Duvarlar GK II sonları ve GK III’te yaygınlaşan kesme taş tekniğiyle yapılmıştır. Tunç çağı mimarisinde, kesme taş kavramı farklı boylarda yüzleri parlatılmış bloklar için kullanılır. Bu tür levhalar genellikle moloz ve toprak doldurma bir duvarın dış yüzü olarak iş görüyordu.
Burada Yapı 18’de, molozla düzlenmiş zemin ve taş kaide üzerine oturtulmuş büyük kesme taş bloklar binanın en alt katını meydana getirir.
Bu bloklar gayet büyük olabilir, uzunluk 3 ve yükseklik 1.4 metre ve genişlik 0.70 metre boyutlarına ulaşabilirdi. Bunun tepesinde, oyukların içine birbirine paralel yerleştirilmiş, aralarındaki boşluk moloz veya toprakla doldurulmuş daha ince iki blok vardı.
Bu ikinci katın tepesine yatay bir levha yerleştirilmişti. Bu şık işçilik, Enkomi’nin zenginliğinin bir göstergesiydi. GK III A’nın sonlarına gelindiğinde, o zenginlik yok olmaya yüz tutmuştu.
O zaman Yapı 18, moloz duvarlarla daha küçük odalara bölünmüş ve kısmen bakır dökümü yapılan bir mekan olarak iş görmüştü.
Boynuzlu Tanrı Tapınağı:
GK III Enkomi’de en önemli dini yapı Boynuzlu Tanrı Tapınağıdır. İki kült odasından birinde bulunan, som tunçtan iki boynuzlu miğfer giyen, genç bir erkek olarak tasvir edilmiş bir tanrının 54.2 cm boyutundaki heykelinden adını alan tapınak, tavanı iki kare payanda ile taşınan dikdörtgen biçiminde geniş bir hol ve doğusunda iki kült odasından meydana geliyordu.
Holde bir sunak ve sunu masası ile bunların etrafında kutsal su çanakları ile öküz, geyik ve keçi gibi çeşitli boynuzlu hayvanların kafatasları bulunmuştur. Enkomi’de bulunan diğer tapınaklarda ocaklar, sunu masaları ve bazen de ibadetin odağı olarak payandalar vardır ki bu sonuncusu Minos sütun kültünün bir yansıması olabilir.
Evet, günümüzde görülen kalıntıların çoğu MÖ 1200 yıkımından sonra yeniden inşa edilen Enkomi kentine aittir. Bir zamanlar deniz kıyısında bulunan şehir kalıntıları, denizden oldukça içeride kalmıştır.
Izgara planı uygulanan şehirde, yolların birbirine dik olarak kestiği ve aralarında kalan dörtgenlere önemli yapıların oturtulduğu göze çarpar.
Bu yapıların alt kısımları, yontulmuş taş bloklardan yapılmış olup, üst kısımları kerpiçtir.
Kent: güçlü bir surla sarılmıştır. Ortasında da tabanı taş levhalarla kaplı bir meydan vardır.
KİTİON:
Burası bir Fenike kentidir. Burada bulunan bir tapınak: yaklaşık MÖ 850-400 arasında kullanılmış, esas binanın önünde bir avlu, üstü açık ve iki yanı üstü kapalı revaklı bir orta nef ile uzak ucunda tapınağın kutsal merkezi olan küçük, dar, nefe dik olarak yerleştirilmiş dikdörtgen biçimli bir odadan oluşur. Girişin iki yanında dikili kesme taş bloklar vardır.
Kıbrıs Gazimağosa Salamis
SALAMİS ANTİK KENTİ
Gazimagosa şehrinin 9 km kuzeyindedir. Sitenin kapladığı alan o kadar büyüktür ki, arkeologlar 1890’larda burada çalışmalara başlamışlar ve çalışmalar günümüze kadar devam etmiş olmasına rağmen, site hala kısmen kazılabilmiştir.
Buna bağlı olarak: burayı gezmeyi düşündüğünüzde kolayca kaybolabilirsiniz, çünkü yeteri kadar tanıtıcı tabela yok ve site alanı genellikle düz olduğundan, gezi gerçekten zorlaşıyor, yani sitenin tümünü gezebilmek pek mümkün olmuyor.
Özellikle öğlen saatlerinde, kızgın güneşin altında burayı gezmek ızdırap haline dönüşüyor. Bu yüzden: burayı gezmeye gittiğinizde rahat bir ayakkabı, güneş kremi, su ve hatta güneşten korunmak için şemsiye almanızı öneririm.
Çok fazla zamanınız yoksa veya yorulmaktan endişe ediyorsanız, hemen otoparkın yanında bulunan spor alanı ve tiyatroyu gezebilirsiniz.
Evet, şimdi Salamis kentini anlatmaya başlayalım.
Şehir, Bronz çağı sonlarında başlayan göçler sırasında, Anadolu’dan gelen kavimler ve bunlara Yunanistan’dan gelerek Kilikya’da katılan Akalar tarafından kurulmuştur.
Truva kahramanlarından ve Salamis adası kralı Telamon’un oğlu Tefkros şehrin mitolojik kurucusu olarak bilinir.
MÖ. 707 yılında gerçekleşen Asur hakimiyetinden sonra, MÖ. 560 yılında bastırılan sikkelerden: Salamis kralı Evelthon’un: adanın idaresini ele geçirdiği anlaşılmaktadır.
MÖ. 499 yılında, Atinalı Kimon’un: Kıbrıs’taki Pers hakimiyetine son vermek için düzenlediği sefer, başarısızlıkla sonuçlanmış ve Kimon’un ölümü üzerine, Atinalılar, Kıbrıs’ı alma girişimlerinden vazgeçmişlerdir.
Bundan sonra, Fenikeli idareciler başa geçer. Fakat: ticaret ve diğer konular gerilemeye başlar. MÖ. 411 yılında Tefkros ailesi üyelerinden Evagoras, Salamis krallığını ele geçirir.
Tüm adayı hakimiyeti altına almak isteyince, Salamis şehri Persler tarafından kuşatılır ve Evagoras, Pers kralına vergi ödemek zorunda bırakılır.
Bu durum, İskender dönemine kadar sürer. İskender döneminde: Salamis kralı olan Pyntagoras, İskender’e askeri yardımlarda bulunduğundan, kendisine Tamusus şehri verilerek ödüllendirilir.
İskender’in ölümü sonrasında: Salamis sürekli el değiştirir.
MÖ. 294 yılında, zor şartlar altında, Kıbrıs’ı alan Ptoleme krallığının idaresi sırasında ada huzura kavuşur ve bu tarihten itibaren Salamis baş şehir olma niteliği kazanır.
Kentin, bu parlak dönemi, Roma egemenliği süresince de devam eder.
Günümüzdeki kalıntıların çoğu, Roma dönemine aittir.
Roma idaresi altında, şehrin bir halk meclisi, bir senato ve ihtiyar meclisi vardı. 76 ve 77 yıllarındaki depremler ve MS. 116 yılındaki Yahudi isyanları ile şehir tahrip olur.
Daha sonra, ada Antakya vilayetine bağlanır ve Salamis limanı, Suriye gemilerince ilk uğrak liman olduğundan, şehirde bir ferahlama görülür. 232 ve 342 yıllarındaki depremler, şehre yine büyük zararlar verir.
Bundan sonra, Bizans imparatoru Konstantinus, şehri küçük bir planda inşa ettirerek, Constantia Constantinus adını verir.
Şehir Kıbrıs’ın baş şehri olarak Baf’ın yerini alır.
Daha sonra, şehir MS. 647 yılındaki Arap akınları ve yer sarsıntıları nedeniyle terk edilerek, bugünkü Mağusa şehrini oluşturan bölgeye halk göçmek zorunda kalır.
Kıbrıs Gazimağusa Salamis Sur ve Limanlar
Sur ve Limanlar
Şehrin: kuzey, güney ve batı kesimlerinde yer alan surların yanı sıra, şehir merkezini çevreleyen ikinci bir surun varlığı da tespit edilmiştir.
Şehrin merkezini çevreleyen surların, MS. 7’nci yüzyıldaki Arap akınlarına karşı inşa edilmiş olabileceği düşünülmektedir.
Şehrin güney doğusunda, Salamis şehrinin en eski limanı vardır. Bu limanın kuzey ve güneyi, suni dalgakıranlar ile korunmaktadır. Geç Roma döneminde kullanılan ikinci limanı ise, şehrin kuzeyindedir. Bu iki limanın dışında Demetius tarafından kullanılmış olan üçüncü bir limandan da söz edilmektedir.
Kıbrıs Gazimağusa Salamis Gymnasium-Spor alanı
Gymnasium-Spor Alanı
Alanın, güney girişindeki döşeme üzerindeki yazıttan anlaşıldığı gibi: şehrin kuzeyinde, şimdiki Roma Gymnasium’unun bulunduğu yerde: Helenistik döneme tarihlenen bir Gymnasium vardı.
Doğu revağının da burasının bir zamanlar bahçe olarak kullanıldığını gösteren bir yazı bulunmaktadır.
Yer sarsıntıları sonucu yıkımlar olması nedeniyle Gymnasium, Augustus döneminde tamir ettirilmiş ve doğu revağı eklenmiştir.
Gymnasium’un orta alanında bir Augustus heykeli bulunmaktaydı.
Dört tarafı korint başlıklı, sütunlu revaklarla çevrili alanın, kuzey ve güney uçlarına ilave edilen birer yüzme havuzunun çevresinde heykeller vardır.
Burada bulunan bazı heykel ve sütunlar MS. 4’ncü yüzyıldaki yer sarsıntılarından sonra, tiyatrodan buraya getirildiler.
Heykellerin neden başsız olduğu konusunda çeşitli teoriler olmasına rağmen, belki de en inandırıcı olanı: heykellerin vücutlarının önceden yapıldığı, başların ise sonradan sipariş üzerine yapıldığı doğrultusundadır.
Bir başka teori ise: başların yer sarsıntıları yüzünden koptuğu ve erken yapılan arkeolojik kazılarda yadigar olarak götürüldüğü yönündedir.
Günümüzde, kuzey yüzme havuzunun çevresinde bulunan heykeller, MS. 2’nci yüzyıla aittir. MS. 332 ve 342 yıllarındaki depremlerle yeniden yıkılan Gymnasium, Erken Bizans döneminde Konstantinus tarafından Salamis hamamları olarak yeniden yaptırılmıştır.
Kıbrıs Gazimağusa Salamis Tiyatro
Tiyatro
Gymnasium’un güneyinde bulunan yapı: muhtemelen Roma İmparatorluğunun ilk yıllarına rastlayan Augustus döneminde yaptırılmıştır.
1-2’nci yüzyılda: değişik bir plan uygulamasıyla son şeklini almıştır. 4’ncü yüzyıldaki yer sarsıntılarıyla yıkılan tiyatronun taşları, hamamların inşaatında yapı malzemesi olarak kullanılmıştır.
Sahne binası, orkestra ve oturma yerlerinden oluşan bu tiyatronun, 15 binden fazla seyirci aldığı tahmin edilmektedir.
Çeşitli odalar ve koridorları içeren sahne binası, oyuncular tarafından soyunma ve giyinme yeri olarak kullanılmasının yanı sıra, oyunlara fon teşkil etme görevi de görmekteydi.
Freskler, nişler, heykeller ve sütunlarla süslü bu görkemli yapının günümüze dek, sadece temelleri gelmiştir.
Orta kısımda yer alan orkestranın ortasında Dionysos’a adanmış bir sunak ve Marcus Aurelius Commodos ile Caesar Constantius ve Caesar Maksimianus’a adanmış, silindirik iki sütun kaidesi bulunur. Oturma yerleri, 50’den fazla sıra ihtiva etmesine karşı, günümüze çok az bir kısmı gelmiştir. Orta kısımdaki boşluk, şeref locasıdır. Oturma yerlerinin bir kısmı restore edilerek günümüze ulaşmıştır.
Kıbrıs Gazimağusa Salamis Roma Villası
Roma Villası
Tiyatronun güneyindedir.
Bir zamanlar iki katlı olan bu yapı, sütunlu bir giriş, bir iç avlu ve geniş bir oturma odasından meydana gelmiştir.
Öteki odalar avlunun iki yanında bulunur. Kazı sırasında, burada, merkezi bir figürün etrafını çevreleyen, hayvan tasvirleriyle bezenmiş mozaik döşemeli bir platform tespit edilmiştir.
Kampanopetra Bazilikası
Bazilika: MS. 4’ncü yüzyıl, erken Hıristiyanlık döneminde inşa edilmiştir. Dört yanı sütunlu revaklarla çevrili bir iç avludan oluşmaktadır. Avluda bir su kuyusu vardır.
Orta bölümde: piskoposun kürsüsü ve rahip yerleri vardır. Apsisin arkasında hamam olduğu izlenimi edinilen bir kalıntı gurubu görülür. Bu odalardan birinin tabanında oldukça güzel bir mozaik yer alır.
St. Epiphanios Bazilikası
Kıbrıs’ın bilinen en büyük bazilikasıdır. 368-403 yılları arasında Salamis’teki piskoposluk makamını elinde bulunduran Aziz Epiphanios tarafından inşa ettirildiği söylenen Constantia Metropolit Kilisesi’nin bu olduğu tahmin edilmektedir.
Birbirine bitişik iki bazilika ile bazı odalardan oluşan bu yapı kompleksi: Ortaçağda bazı ilaveler görmüştür.
Batıdaki en büyük olan 14’erden iki sütun dizisi ile üç sahına ayrılmıştır.
Apsiste piskopos ve rahiplerin oturdukları sıralar vardır.
Bu bölümün iki yanındaki odalar, rahiplerin cübbelerini giymeleri ve ayin sırasında kullanılan eşyaların saklanması amacıyla kullanılmıştır.
Bu bazilikanın güney duvarına bitişik olan güney ucundaki ikinci bazilikanın doğu ucunda, mermer kaplamalı boş bir mezar vardır. Bu mezarın içerisinde bulunan kıymetli hediyelerin MS. 10’ncu yüzyıl başlarında imparator Ferasetti Leo VI (MS. 886-912) tarafından İstanbul’a götürülmüş olabileceğine inanılmaktadır.
Su Deposu-Vouta
MS 627-640 yılları arasına tarihlenen bu yapı, Agora’nın kuzey ucundadır. Kanallarla Değirmenlik’ten (Kythrea) gelen su: borularla bu depoda biriktiriliyordu. Günümüzde su kemerlerine ait bazı kalıntılara, Yeniboğaziçi Köyünün arazisinde rastlanır. Su deposunun alt kısmı toprak içinde, üst kısmı ise açıkta inşa edilmiş olup, tonozlu tavanı hacimli üç payanda tarafından taşınmaktaydı.
Agora-Taş Forum-Pazar Yeri
Bu yapı, su deposunun güneyindedir.
Ortadaki boş alan ve bunun iki yanındaki sütunlu revakları bulunan, sıra halindeki dükkanlardan oluşan bu yapı: Salamis’in hem toplantı hem de alışveriş merkeziydi.
Dükkanların önünde yer alan revaklar güneş ve yağmurdan koruma görevi görmekteydi.
Augustus döneminde (MÖ. 22 yılından önce) restore edildiği, ele geçen gri mermerden yapılmış bir friz üzerindeki Latince yazıttan anlaşılmıştır.
Zeus Tapınağı
Salamis şehrinin ana tapınağı olan ZEUS Salaminios’a ait olabileceğine inanılan bu yapının çok az kısmı, günümüze gelebilmiştir.
Agora’nın güney ucunda yüksek bir kaide üzerinde bulunan tapınağa, Agora yönündeki basamaklarla ulaşılıyordu. 1890 yılında yapılan kazılarda ele geçirilen bir kitabede, Augustus’un karısı Livia şerefine Zeus Olympios’a ithaf edildiği belirtilmektedir.
Kıbrıs Gazimağusa Barnabas Manastırı ve KilisesiKıbrıs Gazimağusa Barnabas Manastırı ve Kilisesi
BARNABAS MANASTIR VE KİLİSESİ
Salamis’te doğmuş Yahudi bir ailenin oğlu olan, St. Barnabas, Kudüs’te eğitim gördükten sonra Kıbrıs’a döner ve Hıristiyanlığı yaymak için MS. 45 yılında St. Paul ile çalışmaya başlar.
Bu faaliyetlerden dolayı vatandaşları tarafından öldürülüp, cesedi denize atılmak üzere bir bataklığa saklanır. St.Barnabas’ın öğrencileri olayı izleyip cesedi Salamis’in batısında bir yer altı mağarasına gömerler ve göğsüne de St. Barnabas’ın el yazısıyla yazdığı St.Matthex incilinin kopyasını koyarlar. Cesedin yeri bilinmediğinden uzun yıllar gizli kalır.
Bu yer, MS. 477 yılında, Kıbrıs Piskoposu Anthemios’un rüyasına girer ve mezarın açılmasını ister. Mezar açıldığında, St. Matthew incili dolayısıyla, St. Barnabas teşhis edilir.
Bu keşif sonrasında, kalıntılar piskopos Anthemios ile ekibi tarafından İstanbul’daki Bizans imparatoru Zeno’ya teslim edilir. Bunun üzerine, imparator Zeno (MS.474-491) Kıbrıs Ortodoks Kilisesine bağımsızlık verir ve Barnabas’ın cesedinin bulunduğu yere, görkemli bir manastır ile kilise yapılması için de para yardımında bulunur.
Böylece, MS. 5’nci yüzyılda manastır ile kilise inşa edilmiş olur. Ancak, inşa edilen manastır ile kilise, MS. 7’nci yüzyılda başlayan Arap akınları sırasında yakılıp yıkılır. Bu kilisenin kalıntıları, şimdiki kilisenin doğusundaki apsisin çevresinde halen görülmektedir.
Manastır, bugünkü şeklini 1756 yılında Başpiskopos Philotheos döneminde almıştır. Kilisenin çan kulesi ise burada görevli olan üç kardeş papazın mali katkılarıyla 1958 yılında inşa edilmiştir. Aziz Barnabas’ın ceset kalıntılarının bulunduğu yer altı mezarı, manastırın yaklaşık 100 metre doğusundadır. Mezarın üzerine küçük bir kilise inşa edilmiştir.
St. Barnabas İkon ve Arkeoloji Müzesi
St. Barnabas Manastırında, bir kilise, orta avlu ve avlunun üç yanında bir zamanlar papazların yaşadığı odalar vardır.
1991 yılında, mevcut kilise “İkon Müzesi” ne, manastır odaları da “Arkeoloji Müzesi” ne dönüştürülmüştür. 29 Mayıs 1992 tarihinde ise ziyarete açılmıştır.
St. Barnabas kilisesinde çoğunluğu MS. 18’nci yüzyıla tarihlenen zengin bir ikon koleksiyonu vardır. Manastırın avlusunda bulunan bazalt değirmen Enkomi yerleşim bölgesinden, diğer sütun ve taşlar ise Salamis’ten gelmiştir.
Papazların yaşamlarını sürdürdükleri odalar ise restore edilerek bir Arkeoloji Müzesi haline getirilmiştir.
Arkeoloji Müzesinde, Kıbrıs’ın Neolitik Döneminden başlayarak Roma Dönemine kadar uzanan çeşitli eserler sergilenmektedir. Ayrıca tunç ve mermer eserler de bulunur.
Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: Hattuşaş, Yazılı kaya ve Alacahöyük bölgelerine birkaç kez gittim. En son olarak Eylül 2024 tarihinde yine bu tarih hazinesi yerleri gezdim ve izlenimlerim aşağıdadır. Eğer burayı ziyaret etmek isterseniz, bu notların bir çıktısını alırsanız, bölgeyi bilinçli olarak gezebilirsiniz.
Zaten, bu ülke toprakları üzerinde yaşayan her kesin, bence burayı gidip görmesi gerekir. Özellikle, öğrencilerin buraya götürülmesi ve günümüzden binlerce yıl önce bu topraklarda yaşayan insanların oluşturduğu medeniyeti, yaşam alanlarını görmeleri gerekir. Çünkü bu insanlar günümüzden binlerce yıl önce, halen yaşadığımız topraklar ve hatta daha büyük bir alanda, büyük bir imparatorluk kurmuşlardır.
Hattuşaş ve Yazılı kayanın bulunduğu bu bölge: 1986 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır. 1988 yılında ise, bölge “Milli Park” statüsüne alınmıştır.
Ziyaret gün ve saatleri şöyledir: haftanın her günü, saat: 08.00-17.00 arasında gezilebilir. Bu saatler, turizm sezonuna bağlı olarak saat: 19.00’a kadar uzatılabilmektedir.
ULAŞIM
Hattuşaş ve Yazılı kaya;
Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: Hattuşaş (günümüzdeki ismiyle Boğazköy) bölgesine ulaşım zor değildir. Yollar gayet güzel, sadece Sungurlu’dan sonra ara yollara saptığınızda, biraz sıkıntılı yollar bulunmasına rağmen, genelde yollar ulaşımı olumsuz etkilemiyor.
Bölgede: Hattuşaş-Alacahöyük’ten oluşan bir gezi yapmayı düşünürseniz, bence önce: Yazılı kayadan başlamalısınız.
Ankara yönünden gelenler için, Çorum-Samsun karayolu üzerinde Sungurlu ilçesini 7 km geçtikten sonra, anayoldan sağa ayrılıyorsunuz ve yaklaşık 22 km sonra, bir üç yol ağzına geliyorsunuz. Burada: Yazılı kaya bölümü 1 km ve Hattuşaş bölümü yine 1 km uzaklıktadır. Yukarıda belirttiğim gibi, önce Yazılı Kaya bölümünü gezmek uygundur. Daha sonra aynı yoldan geri dönerek, Hattuşaş bölümüne geçebilirsiniz. Zaten bölgede yeterince “Tabela” bulunuyor.
Yazılıkaya MaketYazılı kaya Tapınak girişiYazılı kaya Tapınak girişiYazılı kaya Tapınak girişi merdivenlerYazılı kaya Tapınak girişi
YAZILI KAYA
Hattuşaş ve Yazılı kaya;
Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: Yol ayrımından yaklaşık 1 km gittikten sonra, bir otopark bölümüne ulaşılıyor. Helen sağ bölümde tuvalet ücretli ve yine biraz ileride yöresel el sanatları ürünlerinin satıldığı büyükçe bir tezgah vardır.
Son gittiğimde tuvaletin önünde ücret alan kişi yoktu, ama tuvaletler de oldukça pisti. Bu tezgah çalışanları, bir yandan, ellerinde çakı taşları oymayı sürdürüyorlar, bölgeye has simgeleri, taşlara oyup satıyorlar. Önceki gezilerimde, burada yöreyi anlatmak isteyen küçük çocuklar var. Bunlar küçük bir harçlık karşılığında size yöre hakkında bilgi veriyorlar.
Evet, burada herhangi bir giriş ücreti ödeme durumu yoktur. Taş merdivenler, sağ yanda bazı temel kalıntıları, ağaçlık alanlar ve sol ileride, büyük kaya blokları görülüyor. Bu temel kalıntılar, tapınakta görevli rahiplerin kaldıkları yerlerdir.
Önce: Yazılı kaya hakkında genel bilgiler vermek istiyorum.
Hattuşaş bölgesinin en etkileyici mekanı, şehrin biraz dışında bulunan ve yüksek kayalıklar arasında gizlenmiş Yazılı Kaya Tapınağıdır. Günümüze kadar bulunmuş, bilinen Hitit kaya anıtlarının en büyüğüdür.
Hattuşaş şehrinin yani imparatorluk başkentinin en büyük ve en etkileyici kutsal mekanıdır. Hattuşaş şehrinde, aşağı şehirdeki büyük tapınağın yaklaşık 1.5 km kuzeydoğusundadır. Ama, bu kayalık açık hava mabedi, Hattuşaş şehrinin birçok yerinden görülebilmektedir.
Kullanım amacı
Hattuşaş ve Yazılı kaya;
Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: Burada özellikle ilkbaharda yeni yıl kutlamaları yapılıyordu. Yani: yeni yıl şenliklerinde, burası bir “Şenlik Evi” idi. Hitit dini törenlerine ait yazılı metinlerde: yeni yıl ve ilkbahar törenlerinde, bir araya gelen tüm tanrılar: Fırtına tanrısının evinde yani burada toplanırlardı. Bu şenliklerde: şehrin diğer tüm tapınaklarında bulunan tanrı ve tanrıça heykelleri, törensel bir alay ile buraya yani Yazılı Kaya’ya taşınırdı.
Mabet
Hattuşaş ve Yazılı kaya:
Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: Mabet: yani asıl kaya tapınağı: dışarıda, halen kullanılan merdivenin hemen sağındaki bölümde, büyükçe bir yapı kompleksi şeklindeydi. Bu kompleksin, günümüze ulaşan herhangi bir kalıntısı bulunmuyor, sadece temel taşları görülmektedir. Ancak: yapılan araştırma sonuçlarına göre: bu kompleksin ahşap iskeleler ile desteklenen, kerpiç duvarlı ve düz damlı olduğu tahmin ediliyor.
Bu kompleksten günümüze sadece: A ve B odası olarak isimlendirilen, iki bölüm yani oda kalmıştır. Tapınma alanı olarak kullanılan bu bölümler: yükseklikleri 12 metreye ulaşan kaya bloklarıyla çevrilidir. Üstleri hiçbir zaman kapatılmamıştır. Halbuki; Hattuşaş şehrinde bulunan diğer tapınaklardaki kült odalarının üzeri kapalıydı. Her iki bölümde: kayaların üzerine, kabartma olarak: 90’dan fazla tanrı, tanrıça, hayvan ve hayal ürünü yaratık figürleri işlenmiştir. Bu figürlerde bulunan tanrı ve tanrıçalar dizini: İmparatorluk tanrıları olan Fırtına tanrısı ve Güneş tanrıçalarının maiyetidir.
Yeşillikler arasında, yaklaşık 50 metrelik bir merdivenden ilerleyerek ilk önce sol yanda bulunan açık alan yani “A” odası görülüyor.
Yazılı kaya A OdasıYazılı kaya A OdasıYazılı kaya A Odası
A ODASI
Hattuşaş ve Yazılı kaya:
Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: Burası, diğer odaya nazaran daha büyüktür. Bu bölümün her iki yanında: özel bir düzeni ve tertibi görülen, kireçtaşı kayalardan oluşan duvarlara işlenmiş tanrı ve tanrıça kabartma figürleri bulunur ve bu figürlerin birçoğu, seçilebilecek güzellikte günümüze kadar ulaşmıştır.
Bunlar: ülkenin önemli tanrı ve tanrıçalarıdır. Sol yanda tanrılar (iki figür hariç) ve sağ yanda ise tanrıçalar betimlenmiştir. Her figürün yanında, hiyeroglifle tanrının adı yazılmıştır. Bu figürlerin tümü: bir yöne bakıyorlar ve odanın arka duvarına doğru yani dipteki ana sahneye doğru ilerler durumdadırlar.
Yazılı kaya A Odası Tanrıların geçit töreniYazılı kaya A Odası Tanrıların geçit töreniYazılı kaya A Odası Tanrıların geçit töreni
Hattuşaş ve Yazılı kaya:
Bunların ileride tam ortasında ana sahne tasvir edilmiştir. Ana sahnede: Fırtına tanrısı Teşup ve eşi Güneş tanrıçası Hepat karşılıklı durmaktadır ve kendilerine doğru gelen; gerek sol ve gerekse sağ yan duvarlarda betimlenen tanrı ve tanrıçaları karşılamaları tasvir edilmiştir.
Yazılı kaya A OdasıYazılı kaya A OdasıYazılı kaya A Odası
Yazılı kaya A Odası
Yazılı kaya A OdasıYazılı kaya A Odası
Hattuşaş ve Yazılı kaya;
Ana sahneden uzakta, ama tam ana sahnenin karşısındaki duvarda bulunan kaya blokunun üstünde: daha büyük boyutlarda yani odanın en büyük figürü: büyük Kral IV. Tuthaliye figürü görülmektedir.
Tanrı veya tanrıça değil de, bir kral figürünün bulunmasının sebebi: Yazılı kaya kutsal alanının, MÖ 13’ncü yüzyılda son şeklini almasında, bu kralın büyük hizmetinin bulunduğu tahmin edilmektedir.
Kral: en yüksek tanrılara saygısını sunmak istercesine: iki tepe üzerinde görülmektedir ve Güneş tanrıçasının törensel kıyafetini giymiş, elinde egemenlik sembolü olan “ucu kıvrık asa” tutar durumdadır.
Yazılıkaya B Odası girişi
Yazılıkaya B Odası girişiYazılıkaya B Odası girişiYazılıkaya B Odası girişiYazılıkaya B OdasıYazılıkaya B Odası
B ODASI
Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: A odasından çıktıktan sonra, hemen sol yanda, büyük kaya bloklarının arasında ilk yarık değil, ikinci yarıktan içeriye doğru, önce sol ve sonra sağa 5 metre kadar yönelince, buraya ulaşılıyor. Yani: burası A odasının tersine, dışarıdan görülemiyor. Bilinmediği takdirde, bulunması pek mümkün olmaz. Buraya girildiğinde: sadece gökyüzü görülüyor.
Burası: uzun yıllar toprakla dolu olarak kalmış ve 19’ncu yüzyıl ortalarında, kazılarak ortaya çıkarılmıştır. Bu yüzden, yani toprakla dolu olarak kalmış olması nedeniyle, burada bulunan kaya kabartmaları daha iyi korunmuş ve daha belirgindir.
Bu oda: MÖ 13’ncü yüzyıl sonlarında, büyük olasılıkla Kral II Şuppiluliuma tarafından, ölen babası Kral IV Tudhaliye anısına yaptırılmıştır. Ayrıca: odanın hemen girişinde, yerdeki büyük kireç taşı kaide üzerinde, Kral IV Tudhaliya’nın bir heykelinin bulunduğu düşünülüyor.
Buradaki kabartmalar, diğer odada olduğu gibi, kuşaklar yani sıralar halinde değildir. Yan duvarlarda: bağımsız figürler işlenmiştir.
Yazılıkaya B OdasıYazılıkaya B Odası
Girişin hemen sağındaki duvarda: bir dizi, sıra halinde yer altı dünyası ile ilişki kuran yer altı tanrısı kabartması bulunur. Burada görülen 12 tanrı figüründe: gömlek, kemer, kısa etek ve ucu yukarıya dönük ayakkabıları bulunur. Omuzlarında “orak” biçimli kılıç taşıyorlar. Sivri başlıklarında “boynuz” bulunması, bunların tanrı olduğunu ifade eder.
Yazılıkaya B OdasıYazılıkaya B Odası
Bunun hemen karşısında: Fırtına tanrısı Teşup’un oğlu Şarumma (kralın koruyucu tanrısıdır) : Büyük Kral VI Tuthaliye sarılmış ve ona kılavuzluk eder yani yol gösterir biçimde betimlenmiştir. Ayrıca yine burada görülen bir kartuşta: hiyeroglif yazılar ile: kabartma olarak: öbür dünya, ahiret, cennet ve kralın ismi yazılıdır.
Yazılıkaya B OdasıYazılıkaya B Odası
Yazılıkaya B Odası
Bu tasvirin hemen solunda: dikey duran bir kılıç görülüyor. Bu büyük kılıç tasvirinde: sap bölümünde “dört aslan figürü” ve en üstte “boynuzlu sivri başlık” görülür. Boynuzlu sivri başlık: tanrı ifadesidir. Bu figür: yer altı tanrısı Negral’i yani diğer ismiyle Kılıç tanrısını betimlemektedir.
Yazılıkaya B OdasıYazılıkaya B OdasıYazılıkaya B Odası SunaklarYazılıkaya B Odası
Yazılıkaya B Odası
Son olarak, yine sağ bölümde, ana kaya bloğu içine oyulmuş delikler yani nişler bulunuyor. Bunlar: sunak yani adakların konulduğu yerlerdir.
Yazılı Kaya bölümündeki gezimiz bitiyor ve bu kutsal alanlardan çıkıyoruz, hemen sol bölümde yeşillikler içindeki çeşmeye uğramayı ihmal etmeyin. Yeşillikler içinde, yazının en başında belirttiğim gibi, buranın bir kompleks olduğunu kanıtlayan bir kısım yapıya ait temel kalıntılarını görebilirsiniz. Aracınızı park ettiğiniz otopark bölümünün olduğu yerden ise, gitmeden önce Hattuşaş şehrinin uzaktan manzarasını görebilirsiniz.
HATTUŞAŞ-HATTUŞA-BOĞAZKALE
Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: Hattuşaş: Anadolu kültür tarihi içinde, büyük bir imparatorluğun başkenti oluşu nedeniyle önem kazanmaktadır.
Antik kent, kenarındaki modern Boğazkale köyünün eski adından doyalı kazı alanına genellikle Boğazköy adı verilir. Charles Texier’in 1834 yılında bir ziyaretinde sonra kamuoyunun dikkatini çeken harabeler, 19’ncu yüzyılın geri kalanında çeşitli insanlar tarafından aralıklı olarak, daha sonra 20’nci yüzyılda Alman Doğu Derneği ve Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından sistematik şekilde incelenmiştir. Kazılar halen devam ediyor.
Boğazköy’ün topoğrafyası etkileyici ve büyüktür. Kuzey-güney ekseni, 2.1 km olan kazı alanında düz alanların yanı sıra kayalık zirveler ve dar vadiler de vardır. Ayrıca yer ciddi şekilde eğimlidir, güney uç kuzey uçtan yaklaşık 280 metre daha yukarıdadır.
MÖ 1550’den 1200’e kadar, bu duvarlarla çevrili çok büyük bir alan, kraliyete ve tanrılara hizmet etmiş, saraylar ile çok sayıda tapınağa ev sahipliği yapmıştır. Arkeoloji, Hattuşa’nın kraliyete dair ve törensel boyutunun ortaya çıkarılmasına büyük katkıda bulunmuştur. Özellikle önemli olan dört sektör vardır; duvarlar ve kapılar, Büyük Tapınak, kale ve yakınlardaki Yazılıkaya’da kayaya oyulmuş tapınak.
Esas kasaba kuzeydoğuya doğru, modern köyün yanında ve altında yer alıyordu. Bu bölgede az kazı yapılmıştır ve bugün görülecek pek bir şey yoktur. Neyse ki, Hitit tabletleri toplum hakkında canlı bir tablo çizmekte, dolayısıyla da bu eksiklik bir nebze olsun giderilebilmektedir.
Tarihi Süreç
Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: Bölgedeki ilk yerleşim izleri: Kalkolitik (Taş) dönemine, yani MÖ 5000 yıllarına kadar iner. Bölgenin ilk yerli halkı Hattiler’dir.
Hattiler, burada bir şehir kurmuşlar ve bu şehre “Hattuş” ismini vermişlerdir. Bu ismin yani şehrin isminin anlamı “Gümüş” demektir. Bu şehir ve Hatti uygarlığı: MÖ 1700 yılında, ilk Hitit kralı Kuşşara Anitta tarafından yakılır-yıkılır. Bulunan bir Hitit belgesine göre: kral Anitta; burada yakıp yıktığı şehirle ilgili olarak; “Benden sonra gelecek kral Hattuşaş şehrini yeniden kurarsa, tanrının fırtınasıyla vurulacaktır” diye lanetlemiştir.
Ancak kralın ölümünden kısa bir süre sonra: yaklaşık MÖ. 1700’lerde, burada “Hattuşaş” adıyla yeniden bir şehir ve MÖ 1600’lerde Kral I. Hattuşili (MÖ 1665-1640) tarafından, Hitit İmparatorluğunun başkenti yapılır. Çünkü kral I. Hattuşili: Anadolu’da ilk kez, merkezi bir krallık kurmuş ve geniş bir coğrafi bölgeyi, politik ve kültürel açıdan etkisi altına alabilecek büyük bir devlet kurmayı başarmıştır.
Hititler: her ne kadar savaşçı karakterleriyle tanınsalar da, birçok bölgedeki devletleri anlaşmalar yolu ile vergi vermekle yükümlü kılmışlar ve bu bağımlı krallıklar, kendi iç işlerinde belirli bir serbestlik içinde yaşamışlardır. Yeni kurulan Hitit devletinin başkenti seçilen Hattuşaş: başlangıçta sadece 75 hektarlık bir alanı kapsıyordu.
Şehir başkent seçildikten sonra, büyük bir anıtsal yapılaşma görülür. Şehir, başkent yapıldıktan sonra: şehirde büyük bir anıtsal yapılaşma görülür. 2 kilometre genişliğindeki şehir, saray, tapınaklar ve mahalleleriyle, MÖ 13’ncü yüzyıldaki eski haline döner.
Din ve Tapınaklar
Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: Hattuşaş şehri, Hitit imparatorluğunun hem idari başkenti, hem de ülkenin dini merkeziydi. Hitit metinlerinde, Hattuşaş ülkesi “Bin Tanrılı Ülke” olarak belirtilir. Bu tanrı çokluğu: bir gelenekten kaynaklanır. Hititler, diğer ülkelerin, özellikle de yendikleri komşularının tanrılarını, kızdırıp gazaplarına uğramaktan korktukları için, armağan ve dualarla, saygılarını dile getirir ve kendi tanrıları arasına katarlardı.
Ayrıca, her şehrin koruyucu bir tanrısı vardı. İmparatorluğun çeşitli şehirlerinde tapınılan bu tanrılar için: başkent Hattuşaş şehrinde de tapınaklar bulunuyordu ve bunlardan 31 tanesi gün ışığına çıkarılmıştır. Aşağı şehirde, ülkenin en yüksek tanrıları olan Fırtına tanrısı ve Arinna’nın Güneş Tanrıçasına adanmış, “Büyük Tapınak” vardır. Hitit tapınakları: sadece tanrıların evi değil, aynı zamanda kendi toprak ve işlikleri olan ve bunları kendi personeliyle işleten kurumlardı.
Hattuşaş ve Yazılıkaya kazı çalışmaları
Kazı çalışmaları
Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: 1834 yılında arkeolog ve mimar Charles Texier: Orta Anadolu’da bir keşif gezisine çıkar. Antik yazarlardan Strabon’un sözünü ettiği Galat kavmi Trokmilerin başkenti Tavium’u ararken, 28 Temmuz’da Boğazköy’e gelir.
Texier, harabelerin ölçümlerini yapıp kent planını çıkarır, kent kapılarının ve şehir surlarının resimlerini çizer. Onu en çok heyecanlandıran şey: Yazılıkaya’daki kabartmalar olur.
Texier’in yayınladığı çizimlerden etkilenen W. Hamilton, 1836 yılında Boğazköy’e gelir. Hamilton Yazılıkaya ve Büyük Tapınağın çizimlerini yapar, o da buranın Tavium olduğunu düşünür.
20 yıl kadar sonra Afrika kaşifleri Heinrich Barth ve Andreas David Mordtmann: Boğazköy’e gelirler. Onlar da buranın Pteria olduğunu savunurlar. 1861 yılında, Boğazköy’e gelen gurup arasında yer alan Georges Perrot, Edmont Guillaume ve fotoğrafçı Jules Delbet, Yazılıkaya’nın çizimlerini yapıp fotoğraflarını çeker.
1864 yılında ise bölgeyi ziyaret eden İngiliz misyoner Henry Van Lennep çalışmalarını 1870 yılında yayınlar. Daha sonra 1882 yılında Bergama kazısını yapan Karl Humann Boğazköy’ü ziyaret eder ve Yazılıkaya’daki kabartmaların kalıbını çıkarır, kent planını çizer.
1893-1894 yıllarında Ernest Chantre, ilk sistemli kazılara başlar. Chantre, Yazılıkaya, Büyük Tapınak ve Büyükkale kazılarında, pişmiş toprak kaplar yanında Akadca yazılmış tablet parçaları bulur. Bu tabletler Asur uzmanı Hugo Winckler’in dikkatini çeker.
1906 yılında ilk bilimsel kazı çalışmalarına İstanbul Arkeoloji Müzesi adına Theodor Makridi Bey ile birlikte Hugo Winckler tarafından başlanır. İlk kazı sezonunda bulunan tabletler arasında, anlaşma taslakları ve Mısır Firavunu 2’nci Ramses ile Hitit Kralı 3’ncü Hattuşili’nin birbirlerine yazdıkları mektuplar vardır. Bundan da anlaşılır ki, burası, Hatti ülkesinin, Hitit İmparatorluğunun başkenti Hattuşaş’tır.
Bu keşif ilgili çevrelerde heyecan uyandırır ve sonraki yıl, ikinci kazı mevsimi gerçekleştirilir. Aynı yıl, kazı ile birlikte toprak üstünde gözle görülebilen bina ve şehir suru kalıntılarının ölçümü ve fotoğraflarla belgelendirilmesine de ağırlık verilir. Ayrıca 1996 yılına kadar geçerliliğini koruyan topografik plan çıkarılır.
Makridi ve Winckler: 1911-1912 yıllarında da kısa bir süre çalışırlar, ardından 1913 yılında Winckler’in ölmesi, 1’nci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nın patlak vermesi ile kazı bir süre sekteye uğrar. Bu zaman içerisinde tabletlerle ilgili çalışmalar müze depolarında devam eder.
1931 yılında, Hitit başkentinin araştırılmasında yeni bir dönem başlar. Kazı başkanı olarak Kurt Bittel atanır. Bittel o yıl, bir ay sürecek olan kazılara Büyükkale’de devam eder ve önemli sonuçlar elde eder. Kurt Bittel’in 1931 yılında başlayıp 1978 yılına kadar devam ettirdiği ve birçok önemli sonuçlar elde ettiği Boğazköy kazılarına 1978 yılından itibaren Peter Neve başkanlık eder.
1993 yılı sonuna kadar kazıları yürüten Dr Peter Neve’nin ardından, 1994-2004 yılları arasında, Dr Jurgen Seeher başkanlığında sürdürülen kazılar, 2005 yılından itibaren Doç Dr Andreas Schachner başkanlığında devam etmektedir.
HattuşaşHattuşaşHattuşaşHattuşaş
GEZİ
Evet, Yazılı Kaya bölümünü gezdikten sonra, Tabelaları takip ederek, Huttaşa şehrinin kalıntılarının bulunduğu yere kolaylıkla gelebilirsiniz.
Öncelikle bilmeniz gerekir ki, şehir yürüyerek değil, araçlar ile geziliyor. Yani: şehrin içinde bir yol güzergahı var ve bu güzergah üzerinde, önemli yerlerde aracınızı park ederek, rahatlıkla gezebiliyorsunuz. Ama elbette önce giriş kapısından bilet almak gerekiyor.
Evet buraya giriş ücretlidir. Ancak sadece kişilere giriş ücreti alınıyor, yani araç için ayrı ücret yok, müze kart geçerli, 65 yaş üstü giriş ücreti ödenmiyor. Giriş bileti alırken, size bir de gezi güzergahını belirleyen küçük bir harita veriliyor. (gayet güzel bir uygulama)
Hattuşaş Aşağı şehir temsili surlarÇorum Boğazkale Hattuşaş Aşağı Şehir
HATTUŞA ŞEHRİNDE GÜNLÜK YAŞAM:
Hattuşa şehrinde bugüne kadar yapılan kazılar bölümünde, konut ve işlik olarak kullanıldığı anlaşılan birçok mahalle tespit edilmiştir. Bu mahalleler şehrin küçük bir bölümünü oluşturuyordu.
Bu konutlarda ele geçen buluntulara göre: şehrin ekonomik hayatında tarım ve zanaat ve ticaretin önem kazandığı düşünülür.
Ancak konutlar ve işliklerin büyük bölümü, şehir surları içinde değildi. Aşağı şehirde, Büyük Tapınağın batısında, bir konut alanı tespit edilmiştir. Yukarı şehir ve Sarıkale’nin batısında ise, vadide tek tük ev kalıntıları bulunmuştur.
AŞAĞI ŞEHİR
Surlar
Evet biletinizi alıp, içeriye girdikten sonra, ilk ilginizi çeken yapı: hemen soldadır. Bu görseli anlatmadan önce, Hattuşaş şehrinin surlarından söz etmek istiyorum.
Hititler, kenti tahkim etmek için doğal topoğrafik öğeleri insan yapımı duvar ve kil rampalarla birleştirmiştir. Duvarların temelleri taştan olup birbirine bağlı, içi toprak dolu hücre veya bölgeden oluşuyordu.
Duvarların ayırıcı niteliği olan bu kazamat plan, taştan tasarruf edilmesini sağlıyordu. Artık var olmayan üstyapılar, güneşte kurutulmuş kerpiç tuğladandı.
Çivi yazılı bir metinde, MÖ 16’ncı yüzyıl başlarında, Hitit kralı I Hantili döneminde, Hattuşa şehrinde bir sur inşa edildiği belirtilmektedir.
Arkeolojik araştırmalarda, Büyükkale’nin aşağı kısmında bulunan poternli surun güneydoğu bölümündeki yapının, Büyükkale’nin kuzeybatı yamaçtaki silolarla olan bağlantısı, MÖ 17’nci yüzyılın sonları ya da MÖ 16’ncı yüzyılın başlarında inşa edildiğini gösterir.
Surların özellikleri:
Sur duvarları çoğu zaman, yığma toprak setler üzerine yapılmıştır. Surlar sandık duvar tekniği özelliğini taşır. Buna göre, öncelikle birbirine paralel iki duvar yapılır. Bunlar, dikey ara duvarlarla birbirine bağlanır. İki duvar arasında oluşan bölümlere, destek dolgusu olarak toprak, taş ve kerpiç artıkları doldurulur. Böylece sur kalındığı arazinin yapısına göre yer yer 3.5 metre ile 8 metre arasında değişirdi.
Zaman içinde, kentin gelişimine göre, bölümler halinde inşa edilen Hattuşa surları, MÖ 13’ncü yüzyılda 7 km uzunluğa sahipti.
Sur duvarlarının özellikleri:
Taş kaideler üzerine, kerpiç tuğlalarla örülmüş üst yapı vardı. Bu üst yapıda, yükseklik 8 metreye kadar çıkabiliyordu.
Surlarda bulunan kulelerin özellikleri;
Surların üzerinde, 30-40 metre aralıklarla yerleştirilmiş kuleler vardı. Ancak bu kuleler, normal duvar seviyesinden daha yüksekti. Gerek sur duvarları ve gerekse kulelerin üstü, yuvarlatılmış mazgal dişleriyle donatılmıştı. Bu siperler, kentin savunucularını, aşağıdan atılacak oklardan koruyordu.
Sur kulelerinde, çok sayıda büyük pencere bulunuyordu. Kulelerdeki bu pencereler ve bunların olası biçimleri hakkında ayrıntılı bilgi yoktur.
Aşağı Şehirdeki Sur:
MÖ 17’nci yüzyıl sonlarında yapılan poternli sur, Aşağı şehri güvence altına almıştı. Büyükkale’nin kuzeybatı yamacına inşa edilmişti. Bununla bağlantılı silo kompleksi de, aynı döneme aittir ve Hitit döneminin ilk kapsamlı inşa programını oluşturur.
MÖ 16’ncı yüzyılda yoğun bir yerleşime sahip olan Yukarı şehrinde, o dönemde bir sur hattı bulunduğu varsayılmaktadır.
Hattuşaş temsili kent surları
Hitit kent surunun ayağa kaldırılması
Hitit kent surunun iki kule ve üç duvar gövdesinden oluşan 65 metrelik kısmının ayağa kaldırılması projesi 2003-2005 yılları arasında tamamlanmıştır.
Bu kısım için gerekli 64 bin fırınlanmamış kerpiç tuğla, kazılardan elde edilen Hitit kerpiçlerinin boyutları esas alınarak yalnız kerpiç toprağı, saman ve su kullanılarak, geleneksel metotlarla üretilmiştir.
Sağlamlaştırılan taş temelleri üzerine, Hitit modelleri örnek alınarak örülen duvarlar yine aynı malzemeyle sıvanmış, üst kenar mazgal dişleriyle donatılmıştır. Kazılarda bulunan kil modellerden elde edilen bilgilere göre, kuleler iki katlıydı. Tuğla, harç ve sıva için yaklaşık 2400 ton kerpiç toprağı ile yaklaşık 100 ton saman ve ortalama 1500 ton su, ayrıca dolgular ve rampalar için yaklaşık 1750 ton dolgu toprağı kullanılmıştır. Gerek duvar bedenleri ve gerekse kulelerin üstüne, su geçirmezlik özelliğinden dolayı hem Hitit döneminde, hem de halen günümüzde düz damlara serilen ve bölgede “çorak” adı verilen malzeme serilerek sıkılaştırılmıştır.
Hesaplanan iş gücüne göre: Hitit döneminde, 1000 işçi, 1 yılda şehir surlarının sadece 1 kilometrelik bölümünü yapabilmiştir. Yani 6.5 kilometrelik şehir surları, 1000 işçi tarafından, muhtemelen 7 yılda bitirilmiştir.
Böylesine anıtsal bir kerpiç yapı, dünyada ilk kez gerçek boyutlarında, yerinde, yeniden inşa edilmiştir. Oluşturulan üçüncü boyut sayesinde, Hitit mimarlığında hakim malzemenin aslında kerpiç olduğunu ve bu malzemeden yapılan binaların anıtsal boyutlara ulaşabileceğini ziyaretçilere aktarmak mümkün olmuştur.
Hattuşaş’ın 6.6 km uzunluğundaki dış surlarının ancak yüzde birinin ayağa kaldırıldığı düşünülürse, Hititli yapı ustalarının üstesinden geldiği projenin boyutlarının ne kadar olağanüstü olduğu ortaya çıkmaktadır.
Evet, burayı uzaktan görüp gezimize devam ediyoruz. (yanına gitmenize gerek yok, içine girilmiyor)
Araçla ilerlemeye devam ediyoruz.
Çorum Boğazkale Hattuşaş Aşağı Şehir 1 Nolu Tapınak-Büyük Mabed-Depo alanları
1 Nolu Tapınak-Büyük TAPINAK-Depo alanları
Hemen önündeki otoparka aracınızı bırakabilirsiniz.
Hattuşaş Büyük Tapınak Aslanlı KüvetHattuşaş Büyük Tapınak Aslanlı Küvet
Genel özellikleri:
Aşağı şehrin tam ortasındadır. Hattuşa şehrindeki en önemli tapınaktır. Ne zaman yapıldığı bilinmiyor. Çünkü inşa yazıtı yoktur.
Ancak, MÖ 13’ncü yüzyıl ortalarında hüküm süren Büyük Kral III Hattuşili tarafından yaptırıldığı düşünülüyor.
MÖ 1200 civarında tüm şehirle birlikte yok edildi. Yapım tekniği ve iki “adyton” yani kutsal alan bulunması nedeniyle, Hitit tapınak mimarisinde önemli bir yere sahiptir. Kült odaları, birbirine paralel yerleştirilmiştir.
Büyük tapınak, titizlikle işlenmiş büyük taş levhalarla döşeli 5-8 metre genişlikte bir sokak ve bunun gerisinde bulunan bir dizi yapı ile, şehrin geri kalanından ayrılmıştır.
Bu düzenleme, tapınağın hem İmparatorluğun dini merkezi olma konumunu, hem de ekonomik önemini vurgular.
Hattuşaş Büyük Tapınak Aslanlı Küvet
Aslanlı Küvet:
Tapınağın hemen önünde, yekpare yani tek parça taştan oyulmuş su teknesi bulunuyor. Uzunluğu 5.5 metredir. Bu dikdörtgen küvet, iki köşesine oyulmuş aslan başlarından dolayı “Aslanlı Tekne” olarak anılmaktadır. Hattuşa sfenkslerinde olduğu gibi, bu tekne üzerinde de aslan figürünün işlenmesi, hem mimari bir donatı unsuru olarak, hem de Anadolu kültür tarihinde aslan figürü kullanımı açısından önemlidir. Kuvvet ve güç temsilcisi olarak kabul edilen aslanlar, Hititlerin özellikle anıtsal mekanlarında tasarladıkları ön avlulu girişlerde kullanılmıştır.
Taş tekne üzerinde herhangi bir akıntı deliği yok, bu yüzden su teknesi olarak kullanıldığı kabul edilmiştir. Büyük Tapınakta karşılaşılan bu Aslanlı Tekneden sonra, yine bu alanda zemine gömülmüş bir su teknesi daha bulunmuştur. Bu su teknelerinin işlevleri kesinleşmemiştir.
Muhtemelen: dini ritüellerde önemli rol oynamıştır.
Şaşırtıcı bir gerçek, bu aslanların tıpkı Geç Asur aslanları gibi, beş bacaklı olmalarıdır. Günümüzde, üzerindeki taş keski izlerine göre, Roma/Bizans döneminde taş ustaları tarafından parçalanarak tahrip edilmiş ve ne yazık ki bir kısmını da alıp götürmüşlerdir.
Tapınak yanındaki cadde:
1967-1968 yıllarında tapınağın güney kısmında yapılan kazılarda, tapınak alanının güneybatı cephesi boyunca, sert kireçtaşından büyük levhalarla döşeli, 8 metre genişliğinde bir cadde ortaya çıkarılmıştır.
Hattuşaş Büyük Tapınak Gabro Taşı
Gabro Taşı-Yeşil Monolit TAşı:
Yeşil gabro taşının, yazılı kaynaklarda herhangi bir kayıt olmasına rağmen, kültsel bir anlam taşıdığı düşünülür. Gabro taşı: koyu zeytin yeşili renkli bir taştır. Bu taş, serpantinit veya nefrittir. (yeşim) Temini ve nakliyesi bu kadar zor olan bu taşın, sadece tapınağın en kutsal iki mekanında ve avludaki münferit bir yapıda kullanılmış olması, bu alanların özel anlam ve kutsallığını ifade eder. Evet, tapınağın avlusunda bulunan bir yapının duvarlarının taş kaidelerinde gabro taşı kullanılmıştır. Bu alan, tapınağın kireçtaşından yapılan diğer bölümlerinden ayrılır. Hitit yazılı metinlerinde sık olarak kutsal taşlardan söz edilse de, hiç birinde yeşil renkte olduğu belirtilmez.
Günümüzde yekpare yani tek parça ve büyük boyutlu bir gabro taşı bloğu, tapınağın önünde, özenle düzleştirilmiş olarak durmaktadır. Ancak bu blok, orijinal yerinde değildir. Çünkü hemen yakınındaki eşik taşından da anlaşılacağı gibi taban seviyesinin altında durmaktadır.
Gelelim bu taş hakkındaki söylentilere: bu yeşil taş, Boğazköy yöresinde bulunan bir taş türü değildir. Bu taşın, Mısır’da bulunduğu ve Kadeş anlaşmasının ardından, II Ramses tarafından hediye olarak gönderildiği söylenir. Hatta taşın “Nefertiti Taşı” olduğu ve Kraliçe Nefertiti tarafından hediye edildiği de söylenmektedir. Taş ışığı yansıtır ve dokunan bir çok kişi, taşın garip bir enerji verdiğini söylerler. Neyse, taş günümüzde ziyaretçiler için bir dilek taşı haline gelmiş, siz de taşa dokunarak bir dilekte bulunabilirsiniz.
Hattuşaş Büyük Tapınak giriş merdivenleri ve iki yanda muhafız kuleleri
Hattuşaş Büyük Tapınak, giriş holü ve avluHattuşaş Büyük Tapınak avluHattuşaş Büyük Tapınak
Mimari özellikleri;
Tapınağın eni 42 metre ve uzunluğu 65 metredir. Ölçüleri küçük olmasına rağmen, yapım ayrıntılarıyla diğer tapınaklardan üstündür. Özellikle, yapıda kullanılan “monolitik” taşların büyüklüğü hemen göze çarpar. Toplam kapladığı alan 2730 metre karedir. Yan binalarla birlikte, toplam alanı 14.500 metre karedir. Tapınak kompleksi, belirgin bir simetriye sahiptir. Sadece, kuzeybatı köşede, dışa taşan bir bölüm vardır.
Teras:
Tapınak, 8 metreye kadar molozlarla yükseltilmiş bir terasın üzerindedir. Bu yüzden, bu alandaki daha eski yapı katları toprak altında kalmıştır.
Duvarların kaideleri:
Duvarların kaidesinde, devasa kireç taşı bloklar kullanılmıştır. Bunların ağırlıkları 20 ton ve üzerindedir. Hatta en büyük blok 40 ton civarındadır. Kalker blokların uzunluğu 5 metreyi bulur. Bu büyüklükteki yapı blokları, şimdiye kadar başka bir Hitit yapısında görülmemiştir.
Devasa taş bloklar, muhtemelen Hattuşa şehrinin yaklaşık 8-10 km güneydoğusunda dağlık alandaki taş ocağından elde edilmiştir. Tabii bu durumda bu büyük taş bloklar buraya nasıl getirilmiştir sorusu akla gelir. Bu devasa blokların, bu engebeli arazi üzerinden ve muhtemelen hatta kışın donduğu bilinen “Budaközü” deresi yolu ile Hattuşa şehrine taşındığı düşünülmektedir.
Hatta bu hat üzerinde, Hattuşa şehrinde kullanın gabro taşı bloklarından koptuğu anlaşılan kırık parçalara rastlanılmıştır. Bu taş bloklar, oldukça ince işlenmiştir ve muhtemelen “demir” ile şekillendirilmiştir. Ancak Hitit döneminde, demir ender bulunur bir malzemeydi. Bunun yerine, bronzdan yapılmış çekiç ve keskiler kullanılıyordu.
Ancak bunlar da taşın işlenmesi için yeterince sert değildi. Bu yüzden Hititler, taş malzemenin işlenmesi için “diyorit” ve başka sert kayaçlardan yapılmış vurgu ve çekiç taşları kullandılar. Bu çekiç taşlarının içlerine, genellikle ince bir sap yerleştirmek için delik açtılar.
Bu yüzden hem çekici tutmak kolaylaştı, hem de aletin darbe gücü arttırıldı. Günümüzde taş blokların yüzeyinde “beyaz nokta” şeklinde çekiç izlerini görebilirsiniz.
Duvar kaidelerinin bir bölümünde, geniş gömme ayaklar var. Ancak bunlar günümüzde sadece taş kaidelerinin alt kısmında görülebilir. Ancak bu çıkıntıların, aslen kerpiçten yapılmış duvar örgüsünde de devam ettiği tahmin edilir. Bu görsel çıkıntı, büyük duvar yüzeyini, görsel olarak bölümlere ayırır. Böylece, yapıya daha anıtsal bir görünüm kazandırılır.
Taş blokların birbiri üzerine yerleştirilmesi tekniği:
Blokların birbirine bağlanacak şekilde yerleştirilesi için yüzeyleri düzleştirilmiştir. Duvarların sağlamlığını arttırmak için, taş bloklar, kalın bronz dübellerle birbirine sabitleniyordu. Bunun için öncelikle ana kaya üzerinde, taş bloğun oturacağı büyüklükte bir yatak yapılırdı.
Dübel delikleri:
Buraya matkapla dübel delikleri açıldı. Bu dübel delikleri, boru şeklinde tunç matkaplar ile, su ve kum yardımıyla taşa oyulurdu. Delme işleminde, döndürülen bir metal boru yardımıyla, taş halka biçiminde kesilirdi. Sonra ortada kalan çekirdek denen taş kütlesi kırılarak çıkarılırdı. Buna göre ahşaptan yapılmış bir düzenek içine, bronz matkap borusu yerleştirilirdi.
Bir ip yardımıyla bu boru ileri geri döndürülürdü. Delinen noktaya kireçtaşı üstünde 3 cm çapında bir boru ile yaklaşık 10 dakika içinde 1-1.5 cm lik bir derinliğe ulaşılır.
Sonra ana kayadaki deliklere karşılık gelen noktalara, taş bloklarda, matkapla açılan deliklerin içine bronz dübeller yerleştirilir. Böylece taş bloğun ana kayaya sabitlenmesi sağlanır.
Günümüzde bu taş kaidelerin her yerinde, ahşap veya bronz dübeller ile açılan dilekleri görebilirsiniz. Kapıların birinde ise kritik noktalarda, taşın taşa dübellendiği açıkça görülebilir. İki köşe bloğu arasında bulunan yatay bir aralıktan bakıldığında, iç kısımda dikey olarak duran ve erozyona karşı yaklaşık 3300 yıldır kaymayı önleyen bir tunç dübel görülebilir.
Duvarlar:
Taş kaidelerin üzerinde duvarlar var. Duvarlar, tahta çerçeve ile desteklenen kerpiç tuğlalarla örülmüştür. Duvarların sıva katmanları, yer yer damarlara ayrılmıştır ve muhtemelen çoğu zaman boyalıydı.
Evet şimdi tapınağın genel planı ve gezimize başlayalım.
Tapınağın ana giriş kapısı, güneydoğudadır. Merdivenle çıkılan giriş kapısının sağında ve solunda, küçük odacıklar vardır. Bunlar muhtemelen kapı nöbetçilerin odalarıydı.
Kapılar ve geçitte: masif bloklardan yapılmış üç büyük eşik vardır. Kapı kanatları, ağır ve ahşaptır.
Kapıların eşik taşı üzerinde oluşturduğu dönme izleri, günümüzde de görülebilir.
Kapı: büyük yassı taşlarla döşeli tapınak yoluna açılır. Dini bayramlarda alaylar, bu kapının içinden geçerek kutsal alanı çevreleyen avluya girerlerdi.
Bu avluda toplanan, renkli giysili büyük kalabalıklar: bayraklar, müzik ve tütsülerin yarattığı mistik atmosferde: ilahiler söyleyerek kurban ve diğer dini törenleri yapıyorlardı.
Tapınağın diğer kapıları ise: biri güney cephesinde, biri batıda ve biri doğuda olmak üzere üç ek girişi daha vardır. Bunlar kesinlikle kutsal alana bağlı personel için ayrılmıştır.
Anıtsal girişten hemen sonra “Avlu” var.
Avlu her zaman dikdörtgen ve tapınaklarda kült odasına yönelmiş olarak karşımıza çıkmaktadır.
Hitit yazılı kaynaklarına göre, dini törenlerin büyük bölümü tapınak avlularında yapılırdı. Tapınağın iç avlusu: kireçtaşından devasa bloklarla döşenmiştir. Avlunun boyutları: 27 x 20 metredir. Avlunun üstü açıktır, yüksek duvarlarla çevrilmiştir. Asıl kült yerleri, avlunun karşısındadır. Avluda, halen duran su giderlerini görebilirsiniz.
Ayrıca: avlunun doğu ve batı yanında bulunan, birbirine paralel yerleştirilmiş mekanlar var. Bu mekanlara giriş, sadece avlunun güneybatı ve güneydoğu köşelerinde bulunan birer kapıdan yapılır.
Bağımsız bir yapı-Soldaki Yıkanma/Arınma odası;
Tapınağın taş döşeli avlusunun kuzeydoğu köşesinde, Hitit tapınaklarında yapılan törenleri konu alan tabletlerde bahsedilen “Yıkanma odası evi” kalıntıları bulunmaktadır. Bu metinlere göre, kral bir kapıdan (hilammor) geçer ve bir avlu (hilas) dan geçer ve kutsallar kutsalına girmeden önce ellerini yıkar ve burada ritüel törenleri gerçekleşir. Bazı metinlere göre ise, kral ve kraliçe burada tören giysilerini giyerlermiş.
Bu bağımsız yapının temel kısmı, yeşil gabro taşından inşa edilmiştir.
Hitit yazılı kaynaklarında sık sık kutsal taşlardan söz edilse de hiçbir zaman bunların yeşil renkte olduğundan söz edilmez.
Yine avlunun doğu ve batı yanlarında, birbirine paralel yerleştirilmiş mekanlar var. Bu mekan dizileri, Yazılıkaya betimlerinde de görülen tanrı dizilişlerine göre tanrılara aittir.
Bu mekanlara giriş, sadece avlunun güneybatı ve güneydoğu köşelerinde bulunan birer kapıdan yapılır.
Sütunlu Galeri:
Gabro taşından inşa edilmiş, sütunlu bir galeriden geçerek, tapınağın kutsal alanına ulaşılır. Kutsal alan: yapay bir teras üzerinde yükselir.
Adyton-KUTSAL ALAN:
Tapınağın en kutsal bölümü olan buraya sadece sayılı birkaç rahip, kral ve kraliçeler girebiliyordu.
Tapınağın en kutsal bölümüdür. Kült odası yer döşemesi ahşaptır. Kapı uzun duvar üzerinde açılmıştır. Kısa kenarlardan bir tanesinde, iki pencere ve bu pencerelerin arasında duvar önünde, kült betiminin yapıldığı düşünülmektedir.
Hitit tapınaklarında, sadece kısa kenarlarda değil, uzun kenarlarda da bir yada iki pencere açıldığı düşünülecek olursa ve Büyük Tapınakta da bunun uygulandığı kabul edilecek olursa, kült betiminin oda içerisinde üç ya da dört pencereden aydınlatıldığını söylemek mümkündür.
Kült odasındaki bu bol güneş ışığı kullanımı, Ön Asya’daki diğer kültürlere uzak bir kullanım biçimidir. Ancak Hitit tapınaklarındaki gün ışığı kullanımı, Hititlerin Helenlerden önce açık havada ibadet ettiklerini kanıtlamış olmaktadır.
Mezopotamya’da pencereler evlerin avlusuna bakmaktaydı fakat Hitit tapınaklarında pencereler evin dış duvarına diğer bir deyişle manzaraya doğru açılmıştır. Büyük Tapınak kült odasında, heykele gün ışığı gelecek şekilde pencereler tasarlanmıştır.
Buradaki büyük tapınakta 2 tane Adyton bulunuyor. Bunların arasında: hem iki mekana ve hem de girişe açılan bir geçit mekanı var.
Burada 2 cella birbirine paralel yerleştirilmiştir. Bunun anlamı: burada tapınım gören tanrıların aynı seviyede olduklarını işaret eder.
Hangi Tanrılar tapınım görmüştür?
Mevcut veriler, büyük tapınakta hangi tanrıların tapınım gördüğünü belirtmiyor. Muhtemelen Hitit panteonunun en önemli tanrı çifti olan Fırtına Tanrısı ile Güneş Tanrıçasına adandığı düşünülür.
Batı Cella/ Kült odası:
1960’lı yıllarda tespit edilmiştir. Ancak Roma döneminde yoğun tahribata uğramıştır.
Doğu Cella/Kült odası:
Kuzeydoğudaki cella odası günümüze ulaşmıştır.
Her iki yanında birer pencere vardır. Ayrıca, bir kült heykeline ait olduğu düşünülen büyük bir kaide var görülür. Kaide: koyu gri mermer bloklarındandır. Kaidenin üst kısmında, kült heykelinin içine oturtulduğu derin bir oyuk var. Bu derin oyuk, kült heykelinin boyutları hakkında fikir verir.
Kült Heykellerinin görünümü:
Yazılı kaynaklara göre, örneğin Hatti Fırtına Tanrısı: şu şekilde tasvir edilmiştir. Gökyüzünün Fırtına Tanrısı, bir erkek heykeli, altın kakmalı, oturur durumda, sağ elinde bir topuz, sol elinde sağlık sembolü olan bir işaret tutar. Erkek biçimindeki iki dağ üzerinde ayakta durur. Gümüş kakmalı, aşağısında gümüş bir kaide …………
Yazılı kaynaklarda: kült heykellerinin: altın, gümüş, bronz, demir veya üzeri bu değerli madenlerden biriyle kaplı, ahşaptan yapıldığı tespit edilmiştir.
Hattuşaş Büyük Tapınak Depolarda bulunan küplerHattuşaş Büyük Tapınak Depolarda bulunan küplerHattuşaş Büyük Tapınak Depolarda bulunan küplerHattuşaş Büyük Tapınak Depolarda bulunan küpler
Depolar
Tapınak kompleksinin kuzeybatı kanadındadır.
Büyük tapınağı: 200’e yakın depo odası çevrelerdi. Bunlarda: ayinlerde kullanılan araç ve gereçler, eşyalar, çivi yazılı tabletlerin arşivleri ve erzak muhafaza ediliyordu. Ancak: tapınağın çevresindeki büyük depo kanatlarındaki 82 oda kazıldığında: bir buluntuya rastlanmadı.
Sadece kuzeybatı bölümündeki depo odalarında: yüzlerce toprağa gömülü büyük erzak küpleri bulundu. (Bunların bir kısmı günümüzde görülmektedir.)
Pişmiş topraktan yapılmış, zemine gömülmüş, oldukça büyük çömlek kaplar vardır. En büyükleri 2000 litrelik olabilen bu küpler: tapınağa vergi olarak gönderilen erzak içinde öncelikle tahıl, fasulye, yağ ve şarap depolamakta kullanılıyordu.
Tapınağın güneybatısındaki yapı kompleksi: tapınak görevlilerinin çalıştığı bir iş evi olarak kullanılıyordu. Burada merdiven kalıntıları bulunmuştur. Muhtemelen depolarının bazılarının iki katlı olduğu düşünülür. Üst katlarda muhtemelen tapınak personelinin yaşam ve çalışma odaları vardı.
Arşiv bölümü:;
Depo kompleksinin karşı kanadındadır. Odaların bazılarında ahşap raflara yerleştirilen, tapınağın çivi yazılı kil tabletlerinden oluşan arşiv vardı. Bu bölümdeki iki depo odasında: binlerce çivi yazılı kil tabletin bulunduğu arşiv ortaya çıkarıldı.
Bu tabletler: bu arşiv odasında, tahta raflara diziliyordu. Ancak son çıkan büyük yangında: bu kil tabletler ateşten etkilenerek tuğla haline dönüştüler ve günümüze kadar sağlam olarak geldiler.
Evet tapınaktan çıkıyoruz, hemen ön bölümde bulunan otoparkta aracımıza binip, yukarı doğru gezimize devam ediyoruz.
Güneybatıdaki bu kapı: güney surunun iki anıtsal kapısından biridir. Kentin ana giriş kapısıdır. Şehre gelen ziyaretçiler, ziyaret amaçları ne olursa olsun bu kapıdan şehre girer çıkarlardı. Aşağıdaki kaide taşının ortasında bir çukur var. Bu çukura, şehre girmeden önce, şehrin koruyucu tanrılarına “kokulu yağ” ya da “sıvı” adaklar sunuluyordu. Bu sunu taşı, Anadolu’ya gözgüdür ve Truva şehri kapılarında da görülür.
Kapı: 2 kule arasındadır. Dikdörtgen planlı kuleler: 15 x 10 metre ebatlarındadır.
Kapının dış yüzeyinde: sol kulenin üst bloklarındaki kaba işçilik, bu kapı yapısının tamamen bitirilmeden kullanıma açıldığını gösterir. Bu durum, İmparatorluğun çökmesi ve burada çalışan işçilerin işi bırakmasıyla ilişkilendirilir. Veya başkentin Kral Muwatalli tarafından, MÖ 13’ncü yüzyılın ilk 30 yılı içinde, Hattuşa’dan Tarhuntassa’ya taşınması ile de açıklanabilir.
Buna göre, Aslanlı kapının MÖ 13’ncü yüzyıl gibi nispeten daha geç bir tarihte yapıldığı düşünülür.
Kapı: içeriye doğru açılır. Kapının dış yüzeyindeki her iki yanda bulunan pervazlarda: ön kısımda, 2 aslan yontusu görülür. Zaten kapı ismini, bu iki aslan heykelciğinden almıştır. Açık ağızlı ve içi zamanla başka bir madde ile doldurulmuş büyük gözlü aslanların, koruyucu nitelikleri vurgulanır.
Sağ yanda görülen aslan orijinaldir. Bu aslanın başının hemen solunda, sol yandaki aslandan farklı olarak: öğlen güneş ışığı vurduğunda görülebilin hiyeroglif işaretler bulunmaktadır. Sol yanda görülen aslan orijinal değildir, orijinali Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedir. Büyük ölçüde aşınmış olmasına rağmen, aslan yelesindeki ince işçilik görülebilir. Aslan yelesindeki ince detaylar, dik tutularak kullanılan bir demir kamanın küçük darbeleriyle işlenmiştir.
Büyük taş blokların oluşturduğu pervazların bulunduğu yerde: bir iç ve bir dış kapı geçidi vardır. Kapı geçitlerinde: sıkça kullanılan sivri kemerler görülür. Bu kapı geçitlerinde: büyük ahşap kapılar bulunur. Bunların dışı bronzla kaplıdır.
Kent surlarının ve kapılarının bakımı ve korunması “hazunnu” yani “Şehir bey” ine aitti. Bu kişinin görev tanımında, her akşam kapı kanatlarına geçirilen büyük bronz bir sürgü ile kapıların mühürlenmesi vardı. Bu sürgülerin oturduğu oyuklar, günümüzde Aslanlı kapı ve Kral kapasının yan duvarlarında görülebilir.
Hattuşaş Yer kapıHattuşaş Yer kapıHattuşaş Yer kapı önden sfenksli kapıya çıkan merdivenler
Yer kapı-Tünel
Burası şehrin güney sınırını oluşturur. Şehrin en yüksek yerindedir. Büyükkale ile birlikte şehrin neredeyse her yerinden görülebilen tek noktadır.
Aynı zamanda, bir zamanlar üzerinde bulunan 10 metre yükseklikteki sur duvarlarıyla birlikte, kentin güneyindeki bölgelerle görsel ilişiği kesmiştir. Dolayısıyla sur içinde bulunan bir kişi, düzeni Hitit kralları tarafından belirlenen ve kontrol altında tutulan, tümüyle yapay bir kent peyzajı ile baş bara kalır.
Gerek Hitit dünyasında ve gerekse eskiçağ kültürleri arasında, benzersiz bir yere sahiptir. Hattuşa şehrini tacıdır.
Günümüzde Yer kapının güneyinde bulunan ve 1980’li yılların başında çitle çevrilerek keçilere karşı koruma altına alınmış olan küçük ormanlık alan, bir zamanlar bu bölgenin büyük bir bölümünü kaplayan ve kış şartlarına dayanıklı, geniş yapraklı ağaçlardan oluşan bir ormanı barındırıyordu.
Yığma Toprak Set:
Doğal yamaca, yığma toprak yerleştirildikten sonra tepe düzleştirilmiştir.
Hitit yapı ustaları, buradaki tepeyi yığma toprak ile yükseltmişler ve üstüne şehir surlarını oturtmuşlardır.
Yığma toprak setin, taban genişliği 80 metre, yükseklik 30 metre ve uzunluk ise 250 metredir. Bu boyutlar, yapıya çevresindeki araziye hakim bir konum kazandırır. Kuzeyden, Hattuşa şehrine gelirken, yaklaşık 20 km den fazla bir uzaklıktan (o dönemin şartlarında yaklaşık 1-1.5 günlük bir yolculuk) görülebiliyordu. Ancak yazılı kaynaklarda, yer kapı hakkında hiçbir kayıt bulunamamıştır.
Setin yüzeyi;
Yığma toprak setin yüzeyine, duvara dik açı oluşturacak şekilde “beyaz kalker taş” döşenmiştir. Kama şeklindeki taş parçaları, toprağa çakılmış ve üstü daha sonra eğime uygun şekilde düzleştirilmiştir. Yani burası “kaldırım taşı döşeli” bir sırt görünümündedir.
Hititler, burayı Mısır’da bulunan Keops piramidinden biraz daha geniş yapmışlardır. Yapının tamamı, sivri üst kısmı olmayan, devasa bir kesik piramit görümündedir. Sivri üst kısmın yerine, toplam 8 metre yükseklikteki şehir surları vardı. Bu sur duvarlarında ise, daha yüksek 4 kule bulunuyordu.
Bu görüntü, muhtemelen son derece anıtsal bir etki yaratıyordu. Yeni yer kapının bir prestij kapısı olduğu söylenebilir.
Taş döşeli bu tepenin sağında ve solunda: 81 ya da 102 basamaklı, dar ve dik merdivenler bulunur, bu merdivenler ile, vadiden Sfenksli kapıya çıkılır.
Genel özelliği:
Yer kapı’nın kentin dışına bakan güney yamacına: yamacı tamamen kaplayan ve birbirine bitişik yerleştirilmiş, açık renkli kireçtaşı döşemesi vardır. Bu döşeme, yer kapıya anıtsal bir görünüm kazandırır. Kente yaklaşan ziyaretçi, ister istemez, üst kısmı kesik bir piramit izlenimi uyandıran bu döşeme, gerçekten de MÖ 14’ncü yüzyıldan itibaren artan Hitit-Mısır ilişkisi doğrultusunda, Hititlerin Giza piramitlerinden etkilenmiş olabileceğini akla getirir.
Bu yığma setteki toprağın çoğu, surun dış kesiminden çekilmiş ve bu yüzden dış kesim çukurlaşmıştır. Bu durum: yığma sete, daha anıtsal bir görünüm verir.
Setin dış yüzü taş döşelidir ve kesik piramit görünümündedir.
Dış cephede, üzerindeki beyaz kireç taşları nedeniyle, uzaktan parlak ve ihtişamlı bir görüntü vermektedir.
Ne amaçla yapılmış ve kullanılmıştır?
Bu kapının: koruma değil, gösteriş amaçlı; şehrin, devletin ve dinin gücünü ve büyüklüğünü vurgulamak için yapıldığı düşünülmektedir.
Çünkü: yapay setin üzerinde, çıkışla aynı hizada, iki yanında sfenks betimleriyle süslenmiş yaya girişleri var. Öte yandan, yer kapının dış cephesi, kireçtaşı ile döşenmiş olmasına rağmen, düşman için kolayca tırmanılır niteliktedir.
Bir diğer olasılık: söz konusu kireçtaşı döşemenin yer kapıyı oluşturan yığma toprağın kaymasını engellemek ve yağmur sularıyla birlikte, yamaçtan aşağıya akmasını önlemektir.
Anıtsal etkinin arzu edilmekle birlikte, ikinci planda kaldığı tahmin edilmektedir.
Sonuç olarak:
Yer kapının savunma amaçlı kullanılmama sebepleri şunlardır:
a-Her iki yanında basamaklar bulunması.
b-Oldukça kolay tırmanılabilir taş döşeli cephesi olması.
Peki, savunma amaçlı değil, yapılma sebebi nedir? Bir olasılık: yer kapının Aşağı şehirdeki tapınaklardan başlayıp Yukarı şehre uzanan tören alayları ve diğer törenler sırasında, bir nevi sahne işlevi gördüğüdür.
Yığma setin altından geçen potern ya da yer kapının orta kısmında bulunan ve kapı kanatlarında Anadolu’ya özgü kanatlı yaratıkların betimlendiği sfenksli kapının söz konusu törenlerde işlevi bilinmiyor. Ancak, geniş olmayan sfenksli kapının, yayalar tarafından kullanıldığı tahmin ediliyor.
Dini törenler:
Yerkapı tepesi yani yapay tepe: büyük olasılıkla aşağıda toplanan kalabalık için, dini ayinlerin yapıldığı devasa bir sahne görevi görüyordu. Sfenksli kapı açılır ve muhtemelen bir rahip elindeki kült simgeleriyle görünürdü. Aşağıdaki izleyiciler bu sahneyi görmek için beklerdi.
Sfenksli kapı muhtemelen sıradan bir giriş kapısı değildi. Çünkü kapıya dışarıdan ancak yapay bir tepenin iki yanındaki iki dik ve dar merdivenle ulaşılıyordu. Ancak bu iki taraftaki dik ve dar merdivenlerde dinsel geçit töreni yapıldığı düşünülmüyor.
Çünkü elinde tanrı heykeli taşıyan birinin, bu dar ve dik basamaklarda dengesini kaybetmesi, asla düşünülemezdi. Böyle bir durum kötü bir işaret olarak yorumlanırdı. Bu heykeller tanrıları betimlemekle kalmıyor, onları temsil ediyordu. Bu yüzden dinsel törenlerde bu tür riskler alınamazdı. Peki bu merdivenler ne ve kimler için yapılmıştı.
Bu sorunun cevabı bilinmiyor. Tek bilinen, bu oldukça dik merdivenlerin, yukarı çıktıkça daraldığı ve en üst noktada sadece bir kişinin geçebileceği kadar dar olmasıdır.
Yani, sanki aşağıdaki yoğun kalabalıkların sıraya girerek, bir anda değil, tek tek olacak şekilde yukarıya çıkmalarının düzenlenmesidir.
Hattuşaş Yer kapı potern-tünelHattuşaş Yer kapı potern-tünelHattuşaş Yer kapı potern-tünelHattuşaş Yer kapı potern-tünel
Potern-Tünel
Sfenksli kapının altında, şehre doğrudan girişi ya da çıkışı sağlayan bir geçit vardır. Eski şehrin duvarlarının altındaki benzeyen bir potern, yapay tepenin altından geçip Yukarı şehirden vadi tabanına kadar iniyor.
Muhtemelen, yığma set yapılmadan önce yani günümüzden 4000 yıl önce inşa edilmiştir.
İnşa Tekniği:
Bu potern, yapının tümü inşa edilmeden önce yapılmıştır. Tünel kiklop türü iri taşlarla, bindirme tekniğiyle yapılmıştır. Yani, eklenen her yeni taş, alttakinden biraz daha öne çıkarılarak yerleştirilmiştir. En tepeye kilit taşı olarak, sivri bir blok yerleştirildiğinde, sivri bir tonoz oluşur. Kullanılan iri taşlar, yanlarda derin bir şekilde toprağa gömüldüğü için, bu yapı tarzı oldukça sağlamdır.
Tünelin uzunluğu 71 metredir. Yükseklik 3 ile 3.5 metre arasındadır.
Neden yapılmış, ne için kullanılmıştır?
Bu tünelin; neden yapıldığı konusunda çeşitli fikirler vardır.
Bir varsayım: düşmanları arkadan vurmak için, gizli bir geçit olabilirdi. Tünelin çıkışı uzaktan görülebiliyordu. Bu yüzden acil çıkış kapısı olduğu düşünülemez.
Ayrıca o zamanlar ok ve yayla ancak 50-60 metrelik bir mesafede hedef alınıyordu. Savunmacıların surlardan attıkları oklar, aşağıda kendi adamlarını tehlikeye düşürebilirdi.
Muhtemelen bu yapı yani tünel, tahkim amacı taşımıyordu. Tepe; 35 derece eğimli yani dik değildir. Usta bir savaşçı koşar adımla, çok rahat tepeye çıkabilirdi. Yanlardaki merdivenler de bunu kanıtlıyor. Derinde kaldıkları için düşmanlar görünmeden buradan yakarı çıkabilirdi.
Zaten saldırganlar biraz daha sağa ya da sola kayarak çok daha rahat tırmanabilirlerdi. Çünkü bu noktalarda, surların bulunduğu tepe daha az eğimliydi.
Ancak en güçlü görüş: şehre saldıran düşmanı arkadan çevirmek değil, kült törenleri veya geçitleri için barış döneminde şehrin kapısı olarak kullanıldığı görüşüdür.
Tünelin kapısı:
Dışarıdan rahatlıkla görülebilen tünelin ağzı, o dönemde bir kapı ile örtülüyordu. Tünelin dış kısmını, kürsü şeklinde öne çıkıntılı bir kapı yapısı oluşturur. Tünel kapısı bir zamanlar iki taraflı olarak ahşap kapılarla kapatılıyordu.
Eğer tünelden geçerseniz, şehrin çam ve meşe ormanlarıyla kaplı dış kısmına ulaşırsınız. Tünelden çıkınca, yığma tepenin bittiği sola doğru yürüyün, burada taş merdivenler var, buradan yukarı çıkıp, şehrin iç bölümüne ulaşılmaktadır.
Bu merdivenlerden çıkarken: birinci bölümde 34 basamak ve ikinci bölümde 54 basamak vardır. Merdivenler uç yani tepe noktasında daralır ve buradan tek tek geçmek gerekir. Çünkü merdivenlerden çıkarak şehre girmeyi düşünen büyük kalabalıklar, daralan merdivenler sayesinde teker teker ve kontrol edilerek şehre girebilirler.
Hattuşaş Yer kapı zemin üstü döşemesiHattuşaş Yer kapı zemin üstü döşemesiHattuşaş Yer kapı potern-tünelHattuşaş Yer kapı merdivenleriHattuşaş Yer kapı merdivenleriHattuşaş Yer kapı önündeki ormanlık alanHattuşaş Yer kapı
Sfenksli kapı
Önce Hitit sfenslerinden söz etmek gerekir.
Bunlar Mısır sfenkslerinden farklıydı. Çünkü Hitit sfenksleri, kadın şeklindeydi. İnsan başlı, kanatlı aslan bedenli bu melez yaratıklar, kutsal güçleri temsil ederdi. Bu durum nasıl anlaşılır.
Tamamen yuvarlak biçime sahip, içe dönük sfenkslerin miğferlerinde kutsallığın simgesi olan “boynuz” görülür. Sfenkslerde, aslan bedenlerinin ucunda, kedilere özgü kuyruk bulunur. Bunlar: Yukarı kentte, gülerek aşağı kenti selamlamaktadır.
Evet: bu yığma setin üzerinden geçen surun orta bölümünde, üstte, toplam dört sfenksle korunan, görkemli bir “Sfenksli kapı” vardı. Güney uçtadır. Kentin en üst noktasıdır.
Burası sıradan bir kapı değildir. Çünkü bu kapıya, dışarıdan sadece yapay tepenin iki yanındaki iki dik ve dar merdivenden çıkılarak ulaşılır.
Aslanlı kapı ve Kral kapıdan farklı olarak: bu kapı, iki kulenin arasında değil, kulelerden birinin içinde yapılmıştır.
Ayrıca: kapı girişlerinin üstü, sivri kemerli değil, düzdür. Sadece: dış geçit, tahta kapılarla örtülüyordu. Her 4 kapı pervazı: sfenkslerle bezelidir.
Sfenksler:
Aslanlı kapıdan farklı olarak, burada bulunan sfenkslerden, iki tanesi hatta en canlı görünenleri şehre bakıyor, yani içe dönüktür. Bu içe dönek iki sfenks, adeta bir tapınak hissi uyandırıyor. Özel günlerde rahipler, tanrıların imgelerini taşıyarak bu kapıdan geçiyor olmalıdırlar.
Diğer iki tane sfenks ise, dışa bakıyordu. Ancak günümüzde bunlardan sadece dışa bakan bir tanesi özgün konumdadır yani günümüze ulaşmıştır. Ancak ağır hasarlıdır.
Burada bulanan halen yerindeki hariç üç sfenksten ise, sadece iki tanesi günümüze ulaşmıştır. Bunlardan bir tanesi İstanbul Arkeoloji Müzesindedir.
Sfenksler: yangında çok hasar gördüklerinden, 1907 yılında yerlerinden sökülerek Almanya’ya götürülmüşler ve daha sonra geri getirilmiş ve halen Boğazköy Müzesinde: diğer sfenksle birlikte (ikisi birden) sergilenmektedir. (Bunların bu gidip-gelme macerasını, Boğazköy Sfenksinde anlatacağım) Günümüzde: buradaki her iki sfenks de kopyadır.
İç kapının pervazlarındaki sfenksler ise, üç boyutlu olarak betimlenmiştir, büyük kanatları ve yukarı kalkık kuyrukları görülür.
İç taraftaki kapı kilitlenmiyordu. Bu durum, buranın kutsal bir yerin girişi olabileceğini düşündürür. Dış taraftaki kapı ise, belki de sadece özel durumlarda açılıyordu. Muhtemelen özel günlerde rahipler, tanrı heykellerini taşıyarak bu kapıdan geçiyorlardı.
Sfenksli kapıdan çıktığınızda: şehrin iç bölümünde, tapınak kalıntılarını-temellerini görebilirsiniz. Burada: merkezi tapınak mahallesi bulunuyor. Bu mahallenin bulunduğu dar alanda: 28 tapınak tespit edilmiştir.
Bu tapınakların çoğunda: Hitit mimarisi özellikleri görülmektedir. Bunlar: taş temeller, üstünde kerpiç duvarlar ve ahşap hatıllı dikmelerle sağlamlaştırılmış yapılardır. Yapıların boyları ve oda dağılımları: belli bir prensibe dayanmaktadır.
Yer kapı hakkında sonuç değerlendirme:
Muhtemelen taş döşeli yer kapı sırtı, daha çok şehrin, devletin ya da dinsel inancın gücünü simgeliyordu.
Üzerlerinde surları ve kuleleriyle, çok uzaklardan görülebilen, bu bembeyaz tepe, güneyden kente yaklaşan ziyaretçiler için, ülkenin simgesi olarak etkileyici bir manzara sergilemiş olmalıdır.
Bu devasa yapının önünde, itaatkar bir şekilde içeri kabul edilmeyi bekleyen bir prensin, kendini nasıl güçsüz hissettiği kesindir.
Tüm yapı, görsel etki yaratmaya yöneliktir.
En güçlü görüş: Yer kapının görkemli savunma duvarları, dinsel törenlerle ilgidir. Yukarı kent tapınaklarından yola çıkan dinsel alaylar, Kral kapısından geçip, basamakları çıkarak Sfenksi kapıdan geçer, oradan Aslanlı kapıdan geçerek şehre ulaşırdı.
Hattuşaş Tapınaklar MahallesiHattuşaş Tapınaklar MahallesiHattuşaş Tapınaklar MahallesiHattuşaş Tapınaklar Mahallesi
Evet, buranın gezisiyle ilgili birkaç not vermek istiyorum. Daha az yorgunluk için: önce aracınızı bıraktığınız yerden, tünele girmeden merdivenlerle yığma tepenin üstüne çıkın, sonra Sfenksli kapı ve şehrin manzarasını seyredin, sonra kapıdan arkaya geçin, şehrin dışının görüntüsünü görün, kireçtaşı duvarı görün ve sol yana doğru yürüyün, merdivenlerden aşağıya inin, merdivenler bitince sağ yana ilerleyin, tünele girin, tünelden çıkınca, aracınızın bulunduğu yere geleceksiniz. Bu rotanın tersini yaparsanız, bayağı yorucu oluyor.
Hattuşaş Yukarı Şehir Kral KapıHattuşaş Yukarı Şehir Kral Kapı
Hattuşaş Yukarı şehir Kral Kapısı
Kral Kapı
Büyük sur yayının, kuzeydoğu bölümündedir. Surun güneybatısındaki aslanlı kapıya benzemektedir.
Gayet iyi korunarak, günümüze kadar gelmiştir.
Kapıda: iki kapı kulesi vardır. Kapı kuleleri yaklaşık 10 x 15 metre ölçülerindedir.
Kapı kuleleri arasında, iki yüksek sivri kemer biçimli, kapı geçidi görülür. Sivri kemerli kapı geçitlerinin yüksekliği 5 metredir.
Ancak buradaki kapa kabartma resmi, diğer kapılardan farklı olarak, şehre bakan iç tarafa yapılmıştır.
İç kapının solundaki blokta: silahlarıyla betimlenen bir savaşçı kabartması bulunur. Savaşçının boyu: miğferinin ucundan, ayak tabanına kadar 2.25 metredir.
Zengin bezemeli, kısa bir etek giymiştir. Geniş kemerinde: kabzası hilal biçimli, ucu yukarıya dönük kılıç vardır. Uzun saçları, omuz üzerinden aşağıya dökülür.
Başında: büyük yanaklı ve sorguçlu miğfer görülür. Miğferin ucundan başlayan şerit, dirseğe kadar iner. Miğferin önünde, kıvrık boynuz vardır. Bu kıvrık boynuz: “tanrı” figürüdür. Bu yüzden, burada betimlenen figürün: Hava tanrısı Teşub ile Güneş tanrıçası Hebat’ın oğlu, aynı zamanda Kral IV Tadhaliya’nın koruyucu tanrısı Şarrumma olduğu tahmin ediliyor. Kral IV Tadhaliya, burada kendi koruyucu tanrısı adına, bir anıt diktirmiş olmalıdır.
Her ne kadar ahşap kapılar kapatılsa da, bunlar koçbaşı ile kırılabiliyor veya yangın çıkarıp yakılarak imha ediliyorlardı. Bunu önlemek, kapıya hücum edecek düşmanı, kapı nöbetçileri tarafından iki taraflı kıskaca almak için: ön sur duvarının yanında, bu kapıya ulaşan yolun dışa bakan yanında bir kule vardır.
Büyük sur yayının güneydoğu kesimindedir. Gayet iyi korunarak günümüze kadar ulaşmıştır,
Bu kapıda da: iki kapı kulesi bulunmaktadır. Kapı kuleleri arasında, iki yüksek sivri kemer biçimli kapı geçidi görülüyor. Ancak, burada, kapı kabartma resmi, diğer kapılardan farklı
Kapı: iki kanatlıdır, büyük ahşap kapılarla kapatılıyordu.
Ön sur duvarının yanından ilerleyerek, bu kapıya ulaşan yolun, dışa bakan yanında da kuleli bir duvar var.
Çorum Boğazkale Hattuşaş Yukarı Şehir 2 Nolu Hiyeriglifli Oda
2 Nolu Hiyeroglifli Oda
Güney kale yakınlarında, büyük kalker bloklarda inşa edilen, iki taş oda vardır. Bunlardan, özellikle 2 No’lu odada, günümüze kadar mükemmel olarak korunarak gelmiş kabartmalar görülür.
Girişin sol bölümündeki kabartma
Burada: Hattuşaş şehrinin bilinen en son kralı ve odayı inşa ettiren kral II. Şupiluliuma görülür. Kral: burada kısa etekli, kemerinde kılıcı, sağ elinde mızrağı, sol omuzu üzerinde yayı ile, bir savaşçı olarak gösteriliyor. Ayağının ucu sivri ve yukarı kıvrık ayakkabıları, başında tanrıların tipik başlığı (önde üç boynuzu bulunan sivri külah) vardır. Boynuzların önünde: Luvi hiyeroglifleriyle kralın unvanı ve ismi yazılıdır. Burada: kralın kendisinin tanrılaştırılarak tasvir edildiği görülür. Halbuki kral, karşı duvardaki yazıttan anlaşıldığı kadarı ile hala hayatta ve aktiftir.
Yukarı şehirde; güney kale yakınlarında, büyük kalker bloklarından inşa edilen, iki taş oda bulunmuştur.
Bunlardan, özellikle 2 No’lu odada günümüze kadar mükemmel olarak korunagelmiş kabartmalar görülmektedir.
Çorum Boğazkale Hattuşaş Yukarı Şehir Arka Duvar
Arka duvar
Burada güneş tanrısı tasvir edilmiştir. Uzun mantolu, ucu sivri ve yukarı kalkık ayakkabılı, sol elinde güç sembolü olan kıvrık değneği görülüyor. Başı üzerinde: kanatlı güneş kursu bulunuyor. Bu nedenle: Güneş tanrısı olduğuna inanılıyor ve sağ elinde biraz değiştirilmiş, Mısır hayat sembolü olan “Anklı” tutan tanrı, hayat verici özelliktedir.
Çorum Boğazkale Hattuşaş Yukarı Şehir NişantaşÇorum Boğazkale Hattuşaş Yukarı Şehir Kral Kapı Nişantaş
Nişantaş
Hemen hiyeroglif odasının karşısındadır.
Burada: üzerinde büyük bir yapı bulunan kaya bloğu görülür. Kaya bloğunun üstünde: kayaya işlenmiş, temel yataklarından ve günümüze ulaşan tek tük taş bloktan: yapının duvarlarının doğrultusu görülür. Kaya bloğu üstündeki bu yanının işlevi bilinmiyor.
Burada bir yazıt vardır. Kayalık ismini: Luvi hiyerogliflerinde yazılmış bu yazıttan alıyor. Yazıt; 8.5 metre uzunluğunda ve 11 satırdan oluşmaktadır. Yazıt: kaya yüzeye işlenmiş, ancak açıkta kaldığından, günümüze kadar olan süreçte oldukça aşınmıştır. Bu yüzden, yazıtın içeriği tam olarak anlaşılmıyor. Bilinen tek şey: yazıtın Hattuşaş’ın bilinen son kralı II. Şappiluliuma’ya ait olduğudur.
Evet, araç yolu üzerinde ilerlediğimizde: karşımıza çıkan yapılar şunlardır:
Nişan taşın kuzeyinde Büyük kale-kral sarayının hemen önündeki alanda: bazı resmi binalara ait olduğu sanılan kalıntılar görülür.
Asfalt yolun batısındaki alanda: Batı yapısı vardır. Batı yapısının, sadece bodrum katına ait birkaç duvar, günümüze ulaşmıştır. Bu bodrum odalarında: 3000’den fazla “bulla” adı verilen, Hitit büyük krallarına ve memurlarına ait, kil üzerine mühür baskısı bulunmuştur. Bullalar: belge ya da malların resmileştirilmesini sağlıyordu. İp ya da deri ile bağlanıyor ve buraya konan kil topağı üzerine mühür basılıyordu. Yangın sonucu, her şey yanıp kül olmuştu. Ancak ateşte pişerek sertleşen bullalar, günümüze kadar korunarak ulaşmıştır.
Hemen Hiyeroglifli odanın karşısındadır.
Burada, üzerinde büyük bir yapı bulunan kaya bloğu görülüyor. Kaya bloğunun üzerinde: kayaya işlenmiş, temel yataklarından ve günümüze ulaşan tek-tük taş bloktan, yapının duvarlarının doğrultusu görülebilmektedir. Kaya bloğu üstündeki bu yapının işlevi bilinmiyor.
Büyük Kale-Saray
Burası: eski şehrin en yüksek yeri, şehre ve kuzeydeki ovaya tamamen hakim durumdadır. Şehrin asıl merkezi burasıdır. Buradaki en eski yerleşim izleri, Tunç Çağı’na kadar gitmektedir. Bugün görülen yapıların çoğu: MÖ 13’ncü yüzyıldaki, surun genişletilmesine paralel olarak yürütülen imar çalışmalarının ürünüdür.
Burada Hitit krallarının sarayı bulunuyordu.
Kalenin dört tarafı: sarp kayalıklarla ve surlarla çevrilidir. Burada: kraliyet ailesi yapıları vardı. Direkli galerilerle çevrili avlular, konutlar, depo binaları ve büyük bir kabul salonu olan büyük bir saray kalıntısı ortaya çıkarılmıştır. Büyükkale’ye ulaşım: bugün kullanılan modern merdivenlerin hemen altında, sağ tarafta görülen, restore edilmiş iki duvarın tuttuğu ve Nişan taş önlerinden başlayıp bu bölüme kadar uzanan rampa ile sağlanmaktaydı.
Büyük kalenin asıl önemi: Hitit ve Anadolu tarihini aydınlatan, 30 binden fazla çivi yazılı kil tabletin burada bulunmuş olmasıdır.
Boğazkale ilçe merkezinde bulunmaktadır. Ancak, müzeyi bulmak zor. Ben şahsen müzeyi ararken, biraz dolaştım ve birkaç kişiye sormak zorunda kaldım. Peki, niye yetkililer müzeye gidiş yolunu belirleyen birkaç “Tabela” koymazlar?
Müze: 12 Eylül 1966 tarihinde ziyarete açılmıştır. Burada: Hattuşaş kazılarında ortaya çıkarılan ve çevreden müzeye gelen eserlerin depo ve sergilemesi yapılmaktadır.
Hitit dönemine ait eserlerin ağırlıklı olduğu müzede: Kalkolitik, Eski Tunç, Hitit, Frig, Roma ve Bizans dönemlerine ait eserler de sergilenmektedir.
Müzeye giriş ücreti 5 TL, ama müze kartı geçerlidir. Özellikle çalışanlar mükemmel insanlar, tertemiz bir müze, gezmenizi öneririm. Müzede, ana binanın arkasında tertemiz tuvaletler var.
Boğazköy Müzesi Bahçesi
Bahçe
Müzenin bahçesinde: Roma ve Bizans dönemlerine ait, mezar taşları ve mezar stelleri bulunuyor. Yani, pek de fazla ilgi çekmeyen taş eserler var.
Burada: kalkolitik, Eski Tunç ve Asur Ticaret kolonileri çağına ait pişmiş toprak eserlerin sergilendiği vitrinler ve bu salondan, büyük salona geçilen bölümde ise Yazılıkaya’dan getirilen Tanrıça İştar kabartması bulunmaktadır. Müzenin en önemli eseri bence budur.
Bunun dışında, hemen girişte: Hattuşaş bölgesinin Sfenksli kapısından sökülerek buraya getirilen iki sfenks görülebilir. Bunlardan özellikle bir tanesi, 1907 yılından onarılmak üzere götürüldüğü Almanya’dan, geçen yıl gelmesiyle anavatanına kavuşmuş olması nedeniyle ilgi çekmektedir.
Bu sfenkslerin daha ayrıntılı hikayesini yazının sonunda bulabilirsiniz.
Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: Burada, kronolojik olarak yapılan teşhir düzenlemesinde, Asur Ticaret kolonileri çağı ile eski Hitit dönemine ait büyük boy gaga ağızlı testiler ve bunların buluntu durumlarını gösteren fotoğraflar bulunmaktadır. Bu vitrinlerin devamındaki vitrinlerde ise Eski Hitit ve İmparatorluk dönemlerine ait pişmiş toprak ve taş eserler, Frig dönemine ait boyalı seramik kaplar, fibulalar, Roma dönemine ait pişmiş toprak ve cam eserler, Bizans dönemine tarihlenen kiliseye ait bronz malzemeler sergilenmektedir.
Ayrıca, müzede yer alan orta vitrinlerde, yine Hitit dönemine ait çivi yazılı tabletler, mühür, baskılı pişmiş toprak bullalar, silindir ve damga mühürler, bronz baltalar, iğneler, kalıplar ve kabartmalı seramik parçalar teşhir edilmektedir.
Müzede, benim ilgimi çeken birkaç eserden söz etmek istiyorum. Sağ bölümde: döküm kalıbı var. MÖ.3000’li yıllara ait olduğu yazılı bu döküm kalıbı ile, halka şeklinde heykelcikler üretiliyormuş.
Döküm kalıbı hakkında ayrıntılı bilgi: MÖ 3000-2000 yıllara tarihlenen döküm kalıbı: halka şeklindeki heykelciklerin üretiminde kullanılıyordu. Bu stilize dişil figürler, yüksek olasılıkla bir tanrı ya da başka bir doğaüstü varlığı temsil etmekteydi.
Çamlıbel Tarlasında yaşayan topluluğun dini yaşamlarında önemli rol oynadıkları düşünülmektedir. Halka şeklindeki figürlere, esas olarak MÖ 5 ve 4’ncü bin yıllarda, güney Balkanlarda (Bulgaristan) çoğunlukla mezarlarda rastlanmıştır. Kuzey Anadolu’da az sayıda bulunan bu figürler, iki bölge arasındaki ortak dini inanışlara dair kanıt teşkil etmektedir.
Bir diğer ilgimi çeken obje: törensel kaptır. MÖ.1945 yılına ait olduğu yazılı bu kap; Asur ticaret kolonilerine aittir. Anadolu’da çok nadir bulunan eserlerden birisidir. Yangında tahrip olmuş bir binada ele geçirilmiş. Çaydanlık formunda olan bu kabın en belirgin özelliği: içerisindeki boru sistemi sebebiyle ancak 180 derece döndürüldüğünde akıtabilmesidir.
Evet, bunların dışında pek fazla ilgi çekici olmayan bir müze. Yani, Hattuşaş gezisinden, o muhteşem güzellikleri gördükten sonra, bu müze biraz yavan mı geliyor bilmiyorum, belki de aramış olmanın, ulaşımın güç olmasının olumsuz etkisi mi demeli, bilmiyorum. Ama, gezip görmek tercihinize kalmış.
Boğazköy Sfenksi-Berlin macerası
Çorum Boğazkale Hattuşaş ve Yazılı kaya: Hitit Başkenti Hattuşaş’ta ilk sistematik kazılara İstanbul Müzeleri’nden Makridi Bey ve Alman Hugo Winckler tarafından, 1906 yılında başlanmıştır.
1907 yılı kazı çalışmalarında anıtsal Yer kapı kompleksinin üzerinde açığa çıkartılan Sfenksli kapıdaki dört sfenksten biridir.
Hitit imparatorluk çağına (MÖ 13’ncü yüzyıl) tarihlenmektedir.
1917 yılında kazı çalışmalarını yürüten Alman heyeti ile varılan anlaşma gereğince diğer sfenks ile birlikte temizleme, onarım ve yayın çalışmalarının yapılabilmesi için, iade edilmek üzere Berlin’e götürülmüştür.
Onarımı tamamlanan sfenkslerden biri 1924 yılında ülkemize iade edilirken bu sfenks, Berlin Pergamon Müzesi’nde kalmıştır.
Berlin’deki Sfenksin iadesi içi 1938 yılına kadar görüşmelere devam edilmiştir. Ancak 2’nci Dünya Savaşının başlaması ve savaş sonrası Berlin Müzelerinin Doğu Almanya’da kalmasından dolayı ilişkiler kesilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu Almanya’yı 1973 yılında resmen tanımasıyla birlikte 1974 yılında Sfenksin iadesi ile ilgili görüşmeler yeniden başlamıştır.
Sfenksin ülkemize iadesi amacıyla, 1987 yılında UNESCO’ya başvurulmuş ve gündeme alınması sağlanmıştır.
Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Alman heyetleri arasında 18 Nisan 2011 tarihinde gerçekleştirilen toplantıda, Sfenksin ülkemize iadesi konusunda mutabakata varılmıştır.
Bunun üzerine Berlin’de Alman ve Türk heyetleri arasında 13 Mayıs 2011 tarihinde yapılan toplantıda 94 yıldır Berlin Pergamon Müzesi’nde bulunan Boğazköy Sfenksi’nin ülkemize iadesi konusunda “Mutabakat Zaptı” imzalanmıştır.
Bu mutabakat zaptı gereği sfenks, 27 Temmuz 2011 tarihinde Almanya’dan İstanbul Arkeoloji Müzesine getirilmiştir. Burada restorasyon ve konservasyon çalışmaları tamamlana Sfenks, 94 yıl önce ayrıldığı topraklarına 4 Kasım 2011 tarihinde geri dönmüştür.
Sfenks: insan (kadın) başlı, kanatlı ve aslan gövdelidir. Başında bir tür miğfer bulunmaktadır.