Siirt bölgesinde bulunurken, Diyarbakır yolculuklarımız sırasında, Bismile birçok kez uğrama durumum oldu. Bu yüzden, Bismil benim için pek yabancı bir yer değil.
Diyarbakır Bismil
ULAŞIM
Diyarbakır-Batman kara yolu üzerinde, Diyarbakır il merkezine 54 km. uzaklıktadır. Bismil-Batman arasındaki uzaklık: 48 km. dir.
TARİHİ
Yörenin tarihine ait anlatılan bir hikaye şöyledir: “2000 yıl önce, Pers bölgesinden Anadolu’ya yolculuk yapan köle tacirleri, Bismil yakınlarında konaklar iken, köleler tarafından öldürülürler. Bu köle isyanından kurtulanlar, günümüzdeki “Kurmuşlu” köyü yakınlarındaki köprünün bulunduğu yerde, eski bir mağaraya yerleşirler.
Ancak, Dicle nehrinin sık sık yatak değiştirmesi sonucu, burada yaptıkları evler yıkılır ve halk, yerleşim yerini değiştirmek zorunda kalır. Böylece, buranın yerleşimcileri, Kırkpınar mevkiinde, 20 evden oluşan yeni bir yerleşim yeri kurarlar ve buraya “Bistmal” yani “20 ev” ismini verirler. Bistmal ismi, zamanla değiştirilerek, Bismil ismi kullanılmaya başlanır.
MÖ.1050 yılında, Asurlular Hurileri büyük bir yenilgiye uğratırlar ve Mezopotamya içlerine çekilmelerini sağlarlar. Bu son savaşta, Dicle nehrinin insan kanı nedeniyle kırmızı aktığı rivayet edilmektedir. Asur orduları, yaptıkları her sefer sonucunda gerek Hurri ve gerekse Urartulara, büyük kayıplar verdirmiştir.
Diyarbakır Bismil
GENEL
İlçe merkezinin denizden yüksekliği 550 metredir. Genel olarak, düzlük bir alanda kurulmuştur. Ayrıca, Dicle nehri, yerleşim yerinin ortasından geçmektedir. Güneydoğu Toros dağları ise, ilçenin güneyinden geçmektedir. Bu dağlara “kalleş” dağları denilmektedir. Çünkü, Akdeniz ve Ortadoğu bölgelerinden gelen sıcak havanın, yöreye girmesini engellemektedirler. Böylece, yörede karasal iklim hüküm sürmektedir. Buna bağlı olarak yazlar kurak ve sıcak, kışlar ise soğuk ve yağışlı geçer.
Yöredeki başlıca ekonomik etkinlik, tarıma dayalıdır. Özellikle: pamuk ön plana çıkmaktadır.
Bismil Tava
NE YENİR-NE İÇİLİR
Buraya yolunuz düşerse, buraya has bir lezzet olarak “Bismil tavası” tatmanızı öneririm.
GEZİLECEK YERLER
Diyarbakır Bismil Üçtepe Höyük
ÜÇTEPE HÖYÜK
İlçe merkezinin 12 km. batısında, Üçtepe köyündedir. Höyük bölgesinde: MÖ.2000’li yıllardan, günümüze doğru olan tarihi süreçte: Asur, Helenistik ve Roma egemenliklerinin bir dönem hüküm sürdüğü ve aynı dönemde, buranın bir merkez statüsünde bulunduğu anlaşılmıştır. Hatta, yine MÖ.2000 yıllarına ait, bir Asur sarayı kalıntıları görülmektedir.
Şöyle ki, antik dönemde: bu bölgede yaşayan Hurriler ve daha güneyde yaşayan Asurlular arasında, birçok savaş yaşanır. Bu savaşlar sırasında, Asurlular, bölgede, yazılı kaynaklara da giren “Tuşha” adını verdikleri bir merkez kurarlar ve bu şekilde, Hurrilere karşı üstünlük sağlarlar.
Bismil Üçtepe Höyüğü
Yine, höyük bölgesinde: 1866 yılında yapılan kazılarda, Asur kralı III. Salmanassar’a ait, 2 obelisk bulunur. Bu obelisklerin üzerinde: Asurluların, Hurri ülkesini nasıl yakıp-yıktıkları anlatılmaktadır. Höyükte ele geçen diğer buluntuların bir kısmı, özellikle steller, günümüzde İngiltere Londra-Brisith Museum’da sergileniyor.
Diyarbakır Bismil Kenantepe Höyük
KENANTEPE HÖYÜK
İlçe merkezinin 15 km. doğusunda, Dicle ırmağı kıyısındadır. Diyarbakır-Batman kara yolunun güneyinde, kara yoluna 1 km. uzaklıktadır. Höyük: 220 x 350 metre boyutlarındadır ve büyük kısmı tahrip edilmiştir. Yani, yerleşim alanı, toplam 6 hektar dolaylarındadır. Buradaki, ilk arkeolojik kazılar: 1988 yılında yapılmaya başlanmıştır. Bu çalışmalarda, yöredeki yerleşimin, ilk olarak: MÖ.4600 yılında olduğu anlaşılmıştır. Bu dönemden, günümüze kalanlar ise: kavrulmuş tahıllar, kemik çuvaldızlar, çanak-çömlek ve takılardır. Yörede, takip eden dönemde, yani MÖ. 2000’ler de ise, demir işlendiği görülür. Ayrıca, ekonomik faaliyetler olarak: tarım ve şarap üretimi görülmektedir. Evet, yakın gelecekte bölgede yapılmakta olan “Ilısu barajı” göl sahası içinde kalacağı düşünülen höyük bölgesinde yapılan kazılar hızla sürdürülmektedir. Özellikle, bu bölgede: Amerikalı arkeolog Bradley Parker ve ekibi çalışmaktadır.
ŞAHİNTEPESİ HÖYÜĞÜ
İlçe merkezine 11 km. uzaklıkta, Şahintepesi köyündedir. Müslüman tepe olarak da bilinir. Höyükte, daha çok Tunç çağına ait kalıntılar görülmektedir. Buradaki yerleşke: güneyden başlar ve Dicle nehrine doğru genişleyerek, tarıma elverişli vadi üzerinde büyümektedir. Ayrıca, höyüğü çevreleyen yüksek tepelerde, yakın geçmişte, meşe ağaçlarının bulunması, burada yabanıl hayvan yaşamının da bulunduğunun göstergesidir.
Silvan Korkiktepe Höyüğü
KORTİKTEPEHÖYÜĞÜ
İlçe merkezine bağlı, Ağıl köyü yakınlarında, Pınarbaşı mevkiinde, Batman çayı ve Dicle nehrinin kesiştiği bölgededir. İsminin anlamı: aşınmış tepedir. Aşınmanın temel nedeni: doğa, insan, zaman tahribatı ve kazılardan önce, höyüğün sulu tarıma açılmasıdır. Buradaki arkeolojik kazı çalışmaları, Dicle Üniversitesi ilgilileri tarafından yürütülmektedir. Burada, özellikle, taş işçiliği konusunda ileri bir teknolojinin kullanıldığı objeler görülmektedir. Yapılan çalışmalarda çıkarılan eserler, günümüzde Diyarbakır Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir. Bunların başında ise, dinsel anlamlar taşıyan ölü hediyeleri gelmektedir. Evet, Kortiktepe höyüğü de, yakın gelecekte, Ilısu baraj göleti altında kalarak yok olacaktır.
Bismil Ziyaret Tepe
ZİYARET TEPE HÖYÜĞÜ
Ziyaret Tepe Höyüğü, İlçenin güneydoğusunda, Dicle ve Batman çayının birleşme noktasının 20 km batısında Dicle nin güney kıyısındadır. Ovadan 22 metre yükseklikte, 3 hektarlık bir alanı kaplar. Kuzey taraftaki akropol, üç tarafında uzanan “aşağı şehir” ise 29 hektarlık bir alana yapılmaktadır.
Asur döneminde eyalet başkentiydi. 12 kişilik bir kazı heyetinin yürüttüğü 4 kazı sonucunda 1989 yılında 6 m kalınlığında ve tarihte TUŞPA adıyla geçen büyük bir Asur Sarayı kalıntıları bulundu. Tuşhan, Asur İmparatorluğunun kuzey sınırını korumuş, bölge valisi ve bürokrasisine ev sahipliği yapmış, kuzeydeki Toros Dağlarının doğal kaynaklarının (kereste, taş ve madenler) işletildiği bir merkez olarak hizmet vermiştir.
Tuşhan’a ilk yerleşimin 5000 yıl önceye dayandığı bilinmektedir. MÖ 900 yılında bölgeye yerleşen Asurlular MÖ 610 yılına kadar hüküm sürmüştür. MÖ 612’de Asur Başkenti Ninova, Babilliler ve Medler tarafından istila edildikten kısa süre sonra Tuşhan da yıkılmıştır.
Buluntular:
Bilinmeyen antik dil tableti:
Ortaya çıkan olağanüstü buluntular arasında daha önce bilinmeyen, ancak 2500 yıl önce konuşulan bir dilin varlığına işaret eden çivi yazısıyla yazılmış bir kil tablet de yer almaktadır. Sarayda bulunan tablette Tuşhan’a getirilen 60 kadının, bilinen herhangi bir dile ait olmayan isimleri yazılıdır.
Saray, Konutlar, Kışla:
Kazılar sonucunda valinin sarayı, seçkinlerin konutları ve erlerin kışlaları gibi yapılar ortaya çıkarılmış, imparatorluğun MÖ 9 yüzyılın başlarında genişlemesinden çöküşüne dek tüm tarihin izi sürülmüştür. Buluntular arasında incelikle resmedilmiş bir duvar sıvası ve imparatorluğun çöküş sürecine ait mektup da bulunmuştur.
Arşiv ve yazılı belgeler;
Arşivler, buranın imparatorluk Asur devletine ait bir vergi toplama merkezi veya tahıl depolama istasyonu olduğunu göstermektedir. Çoğu yazılı metin, tahılların dağıtımı, kentteki kişilerle yapılan sözleşmeler ve borçlarla ilgilidir. Ziyaret Tepe nin Geç Asur döneminde antik Tuşhan olduğuna dair belgeler de bulunmuştur.
Ilısu Barajı:
Kazı çalışmalarının sürdürüldüğü bu bölgenin alt kısımları, Ilısu barajının tamamlanmasının ardından sular altında kalacaktır. Bu durum, henüz kazılmamış bölümlerin kalıcı olarak yok olması tehlikesini beraberinde getirmektedir.
Tarihi olarak büyük öneme sahip: Men kutsal alanı, Psidia Antiochia antik kenti ile öne çıkan bir bölge.
Isparta Yalvaç
ULAŞIM
Yalvaç ilçesinin, Isparta il merkezine uzaklığı: 108 km. dir. Senirkent üzerinden, Eğirdir gölünün kuzeyinden ilerleyerek ulaşmak mümkün. Senirkent-Yalvaç arası uzaklık: 57 km.
Yalvaç’ın kuzeydoğusunda: Akşehir ve güneydoğusunda ise Şarkıkaraağaç ilçeleri bulunuyor. Yalvaç-Şarkikaraağaç arası uzaklık: 26 km. Yalvaç-Akşehir arası uzaklık ise: 47 km. dir. Yalvaç-Antalya arasındaki uzaklık: 230 km. Yalvaç-Konya arasındaki uzaklık: 105 km.
Isparta Yalvaç
TARİHİ
Önce çok daha eskilere gidelim. İlçenin geçmişi o kadar eski ki, erken bulgular, Tokmacık yöresinde bulunmuştur. Bunlar 8 milyon yıl önce yaşadığı düşünülen at, fil ve gergedan fosilleridir. Bunlar, Tokmacık yöresinde bulunmuştur.
Yani, Yalvaç yöresinde Ay Tanrısı Men inancı hakimdir. Ay Tanrısı Men inancının kökleri Hititlerden önceye uzanıyor. Ancak tanrının adı ve tarihi dahil tapınım; gizemler içeriyor ve Yalvaç’ta nasıl bu kadar güçlendiği henüz bilinmiyor.
Ay Tanrısı Men’e tapınılan Men Askeneos Tapınağı, antik çağın Vatikan devleti olarak nitelendirilir. Bölgenin hac merkezi olan tapınak, konumu itibarıyla, kökleri Helenistik dönem öncesine giden önemli bir dini merkezdir. Büyük ihtimalle, tapınak ve çevresindeki yerleşim, Seleukosların kolonileştirdiği kentten önce de vardı.
Çocuk İsa’yı taşıyan Meryem Ana figürü dahil günümüzde Hıristiyanlık dinini pek çok konuda etkileyen Ay Tanrısı Men inancının, yeril bir dini inanç olarak ortaya çıkmış olmasına rağmen, bulunduğu alanda Yunan inançlarının önüne çıkmayı başardığı ve hatta Hıristiyanlık döneminde diğer pagan inançları terk edilirken varlığını sürdürmesi ilginçtir. Roma’nın İmparatorluk döneminde gelirleri ve yetkileri kısıtlansa da Men Kültü etkin olarak bölgede varlığını sürdürmüştür. Hatta tapınak ve kutsal alan, İmparator Diocletianus döneminde, Hıristiyanlığa karşı paganizmin yeniden güçlenmesi için pilot bölge olarak seçilmiştir. Tapınak son pagan imparatoru Julianus öldürüldükten sonra bütün gücünü kaybetmiş, Hıristiyanlığın devletin resmi dili olmasıyla da yıkılmış ve malzemesi kilise yapımında kullanılmıştır.
Evet, Yalvaç Pisidia Antiocheia kenti, bugünkü Yalvaç ilçesinin yaklaşık 1 km kuzeyinde ve Sultan Dağlarının güney yamaçları boyunca uzanan, verimli bir alanda yer almaktadır.
Deniz seviyesinden 1236 metre yükseklikte, Sultan dağlarının bir kolu üzerinde kuzey-güney yönünde uzanan Anthios vadisine hakim bir tepe üzerinde kurulmuştur.
Şehrin; MÖ 275’de; Helenistik Krallarından I Antiokhos Seleukos tarafından kurulduğu tahmin ediliyor. Kendisi kenti tahkim etmiş ve yeni kurduğu şehre: dedesi ile kendi adı olan “Antiochos” ismini vermiştir.
MÖ 25’de, Galatya Eyaletine dahil olmuş, daha sonra ise Roma kolonisi olmuştur. İmparator Augustus döneminde (MÖ 27-MS 14) döneminde Pisidia bölgesinde 8 koloni kurulur.
Ancak konumu ve önemi nedeniyle sadece Antiochia kentine “Colonıa Caesareıa” yani “Sezar’ın Kenti” unvanı verilir. Aynı zamanda Psidia bölgesinde başkent konumuna getirilir.
Şehir en parlak dönemini Roma egemenliği sırasında yaşar. Bu dönemde yoğun imar faaliyetleri görülür.
Kent, imarı sırasında bütün Roma kentlerinde olduğu gibi, 7 tepe üzerine kurulur ve 7 mahalleye bölünür. MS 3’ncü yüzyıla kadar resmi dil Latincedir.
Kentin önemini fark eden Aziz Paulus, MS 46 ve 62 yılları arasında, kente üç kez gelir.
Hıristiyanlığın temellerini burada atar ve dünyaya yaymaya başlar. Özellikle: MS 4’ncü yüzyılın başlarında, Hıristiyanlığın serbest bırakılmasıyla, Bizans döneminde de kent dini bir merkez olarak önemini korur.
MS 713 yılında ise Arap akınlarına uğrar ve harabeye döner. Yavaş yavaş tarih sahnesinden çekilmeye başlar.
Yapılan araştırmalar sonucunda: bu yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortadan kalktığı ve halkın bir kısmının o dönemin verimli topraklarında bulanan Yalvaç’a göçtüğü, diğer bir kısmının ise başka eyaletlere taşındığı ve böylece de Antiocheia’nın tarihten silindiği belirlenmiştir.
1176 yılında Selçuklu Sultanı II Kılıç Arslan, Yalvaç yakınlarında yapılan Myriakephalon savaşından sonra, Türkler bölgeye yerleşirler.
İsparta Yalvaç
GENEL
Akdeniz bölgesinde bulunan Yalvaç, Isparta il merkezinin kuzeydoğusunda, Sultan Dağlarının güney eteklerinde ve denizden 1096 metre yüksekliktedir.
Isparta ilinin en büyük ilçesidir.
İlçe: sahip olduğu geçmiş kültürel özellikleri nedeniyle, zengin turizm potansiyeline sahip. Antiocheia in Psidia, Anadolu’da kurulan antik kentler arasında, oynadığı önemli roller ve eşsiz yapıları ile ayrı bir önem taşıyor.
İlçede bulunan, Yalvaç Meslek Yüksek Okulu, 3500 öğrenci barındırıyor ve bu miktar: İlçenin ekonomik ve sosyal yaşamında önemli bir oran.
CITTASLOW
Yalvaç ülkemizde Cıttaslow olarak seçilen 15 yerden biridir. Cıttaslow felsefesi: yaşamın, yaşamaktan zevk alınacak bir hızda yaşanmasını savunmaktadır.
İnsanların birbirleriyle iletişim kurabilecekleri, sosyalleşebilecekleri, kendine yeten, sürdürülebilir, el sanatlarına, doğasına, gelenek ve göreneklerine sahip çıkan ama aynı zamanda alt yapı sorunları olmayan, yenilenebilir enerji kaynakları kullanan, teknolojinin kolaylıklarından yararlanan kentlerin gerçekçi bir alternatif olacağı hedefiyle yola çıkmıştır.
Isparta Yalvaç Yemekleri
NE YENİR
Günümüzde Yalvaç mutfağında, buğday başta olmak üzere tahıl yoğun bir şekilde kullanılmaktadır. Tahılın yanı sıra, yöredeki hayvancılık faaliyetlerinden kaynaklandığı düşünülen et, süt ve ürünleri (yöreye has pastırma, kaymak ve kaymaktan elde edilmiş yağ başta olmak üzere) kullanımı da sıklıkla görülür. Yalvaç’ta mutlaka, buraya has “güllaç” yemelisiniz.
Yemek olarak ise: kurutulmuş malzemeden yapılan ve iki farklı yöntemle hazırlanan (etli ve bulgurlu olarak) dolma denemelisiniz. Bunun yanında, buraya özgü yemekler olarak öne çıkanlar: Fasulye Boranısı, keşkek, yufka katmeridir.
Keşkek: yörenin en bilinen mahalli yemeği olup kaburgadan yapılan yerli pastırma ve önceden ıslatılmış keşkeğin, toprak çömleğe konarak ateşi sönmüş mahalle fırınlarında yaklaşık 12 saat pişirilmesiyle yapılır.
Boranı ise, fasulye ya da ıspanaktan yapılır. Başta belirttiğim gibi, güllaç asla unutulmamalı.
Isparta Yalvaç
NE SATIN ALINIR
Eski bir Selçuklu ve Osmanlı yerleşimi olan Yalvaç’ta pek çok geleneksel el sanatı yaşatılmaktadır. Geleneksel el sanatlarının bulunduğu Rampalı Çarşıya uğrarsanız, mutlaka ilginizi çekebilecek bir şeyler bulup, satın alabilirsiniz.
Geleneksel el sanatları olarak öne çıkanlar: dericilik, keçecilik, halıcılıktır. Tabakhane bölgesinde doğal malzemelerle üretilen deriler, çeşitli turistik el sanatı ürünlerine dönüştürülüyor ve yine sıcak demircilerin yaptıkları çapa, kürek, tahra gibi ürünler satın alabilirsiniz. Keçecilik, saraçlık ve semercilik te tercih ediliyor.
Isparta Yalvaç Pazarları
YALVAÇ PAZARLARI
Yalvaç’ta haftada bir gün, Pazartesi günleri pazar kuruluyor. Bu pazarda, çevre köylerden gelen ve yöresel kıyafetler giymiş halkın da katılımıyla, çok renkli ve zengin bir görünüm ortaya çıkıyor. Pazartesi günleri, pazarın açılışı belediye hoparlöründen okunan “Pazar duası” ile yapılıyor.
3 farklı bölgede 3 farklı pazar kuruluyor. Sebze pazarı, yoğurt pazarı ve buğday pazarı. Sebze pazarında organik ürünler, yoğurt pazarında kaymak ve süzme yoğurt, buğday pazarında nohut, mercimek, fasulye gibi ürünler, ambalajlanmadan doğrudan üreticisinden satın alınabiliyor.
FESTİVALLER
İlçenin Körküler Kasabasında, her yıl, Temmuz ayının ilk haftasında, 3 gün süreli, Yalvaç Körküler Kardeşlik ve Sevgi Festivali düzenleniyor. Ayrıca: Mayıs ayı içinde, 3 gün süreli, Antiokheia Kültür ve Sanat Festivali düzenleniyor.
Bunların yanında: Ağustos ayı içinde, 2 gün süreli, Sücüllü Yardımlaşma ve Dayanışma Festivali düzenleniyor
GEZİLECEK YERLER
Isparta Yalvaç Müzesi
YALVAÇ ARKEOLOJİ MÜZESİ
Hükümet Caddesindedir. 1947 yılında yöreden toplanan arkeolojik ve Etnografik eserlerin depolanmasıyla başlayan çalışmalar, 1963 yılında yapımına başlanan binanın müze olarak 1966 yılında tamamlanmasıyla hizmete girmiştir.
Müze koleksiyonunda: 2599 arkeolojik eser ve 14715 sikke bulunmaktadır.
Yalvaç Müzesi
Prehistorik Eserler Salonu
1.Vitrin: Tokmacık kasabası yakınlarında yapılan çalışmalarda ortaya çıkarılan: muhtelif memeli hayvan fosilleri sergileniyor. Bunların: 7-8 milyon yıl öncesinden kaldığı düşünülürse, değerleri ortaya çıkıyor. Mutlaka görmelisiniz.
2.Vitrin: Burada: Yalvaç’a 19 km. uzaklıkta bulunan Çamharman Höyüğünde bulunan, Eski Tunç çağına ait pişmiş toprak eserler sergileniyor. Bu eserlerin: MÖ.3000-2000 yıllarından günümüze kaldığı sanılıyor.
4.Vitrin: Bu vitrinde, eski Tunç Çağına ait kaplar sergileniyor. Bu kaplar: dinsel hayatı ortaya koyuyor.
7.Vitrin: Pişmiş topraktan yapılmış tanrıçalar ile pişmiş toprak ve mermer idoller sergileniyor. Bu bölümün en gözde eserleri: pişmiş toprak hayvan figürleri ve çocuk oyuncakları.
Isparta Yalvaç Müzesi Klasik Eserler Salonu
Klasik Eserler Salonu
Bu salonda: Pisidia Antiocheia ve Men Kutsal Alanında yapılan kazılarda elde edilen eserler sergileniyor.
9.Vitrin: Bu sergide: Antiocheia heykeltıraşlık okulunun özgün mermer yapıtları var. Bunlar arasında: tanrı ve tanrıça heykelleri, Tyke, Nike ile imparatorluk dönemine ait portreler geniş yer tutuyor. Ayrıca: Roma dönemine ait mermer küpler bulunuyor.
11.Vitrin: Men Kutsal Alanından gelen pişmiş toprak ve mermer eserler sergileniyor. Çağının en çok ziyaret edilen tapınağı, aynı zamanda bir kehanet merkezi. Baş tanrı Men olmak üzere, bu tanrıya adanmış adak stelleri, ilgi çeken eserler olarak öne çıkıyor.
12.Vitrin: Roma çağına ait mermer tanrı ve tanrıça heykelleri sergileniyor. Bunlar arasında: Ana tanrıça Kybele, Zeus, Aphrodite, Tyke, Eroslar ve kadın heykelcikleri var.
Bu vitrinin hemen yanında: MS.1.yüzyıla tarihlenen, Zeus heykeli var. Antiocheia heykeltıraşlık okulunun önde gelen heykeltıraşlarından olan Menandros tarafından yapılmış, bu ihtişamlı heykel. Kaidesindeki yazıtta yapanın ismi yazılı.
Isparta Yalvaç Müzesi
Klasik Eserler Salonunun doğu tarafı, tanrı ve tanrıça heykellerine ayrılmış.
Antiocheia heykeltıraşlığının tüm özellik ve güzelliklerini gözler önüne seren bu yapıtlar, görenleri hayretler içinde bırakıyor. Tanrıça Athena, Nike ve Mousalar, bu bölümde sergilenen başlıca eserler.
Ayrıca, burada önemle üstünde durmak istediğim bir eser daha var. Roma İmparatoru Augustus’un, hayatta iken yaptığı işleri anlatan Latince metinler, panolar halinde burada sergileniyor.
Bunun yanı sıra, aynı metinin, Apollonia’da bulunan ve Yunanca yazılı bazı parçaları da burada sergileniyor.
Mutlaka görmelisiniz. Ankaralılar için bir hatırlatma. Aynı metinlerin bir benzeri: Ankara şehir merkezinde, Hacı Bayram Camisi yanındaki Augustus Tapınağında bulunuyor.
Isparta Yalvaç Müzesi
14.Vitrin: Roma döneminin küçük buluntuları, bronz ve cam süs eşyaları, burada sergileniyor. Buradaki bir kupa ya özellikle dikkatinizi çekmek istiyorum.
Düzenlenen bir av yarışması sonunda verildiği anlaşılan, çift kulplu bu kupanın, bir yüzünde gladyatörler, diğer yüzünde ise sürüngen bir hayvan olan semender tasviri var.
15.Vitrin: Salonun bu son duvar vitrininde, Bizans dönemi pişmiş toprak ve madeni eserleri sergileniyor. Bunlar arasında: İsa’nın çarmıha gerilmiş heykelcikleri, haçlar, özellikle Hıristiyanlıkla ilgili kabartmalar, kandiller dikkatinizi çekecektir.
Ancak, bunların içinde en önemli eser: MS.4.yüzyıla tarihleniyor. Midye kabuğu üzerine işlenmiş. İsa’nın bir masa üzerinde. Ortada: Meryem Ana, başı örtülü, yüzü görünüyor. Her iki yanında iki melek duruyor.
Bu kabartma, dünyada tek olma özelliğini korumaktadır. Kompozisyon: İsa’nın mezara indiriliş sahnesi olarak betimlenmiş, bu hüzünlü an çok iyi betimlenmiş.
Salonun ortasında bulunan iki vitrinde: balıkçı başı ve nadide köpek heykelcikleri var.
Isparta Yalvaç Müzesi Etnografik Eserler Salonu
Etnoğrafik Eserler Salonu
Bu salonda Yalvaç ve çevresinden gelen eserler ve muhtelif yollarla gelen eserler sergileniyor.
25.Vitrin: Salonun ortasında bulunan iki yatay vitrinde: Osmanlı dönemine ait altın, gümüş ve bakırdan yapılmış zengin sikke koleksiyonu var.
Etnografya Salonunun dar kenarında: 19.yüzyıla ait bir evin malzemeleri ile aslına uygun olarak düzenlenen “Eski Yalvaç Evi” müzeye gelen ziyaretçilere, önceki kuşakların sahip oldukları ihtişam hakkında bir fikir veriyor.
Isparta Yalvaç Devlethan Camisi-Eski Cami
DEVLETHAN CAMİSİ-ESKİ CAMİ
İlçe merkezindedir. Kesin yapılış tarihi bilinmemektedir. Ancak, 14’ncü yüzyılda, Anadolu Selçuklu Sultanı I. Mesut’un oğlu tarafından devlet adına yaptırıldığı ve hatta kız kardeşi olan Devlet Hatun tarafından yaptırıldığı düşünülmektedir. Ancak caminin mimarı bilinmemektedir.
Devşirme malzeme ile yaptırılmıştır. Antiochia ören yerinden getirilen, önceki dönemlere ait mimari yapı elemanları (mermer işlemeli bloklar ve yazıt parçaları) duvar örgüsünde kullanılmıştır. Dış yüzü sıvasızdır. Bu yüzden, Antiochiadan gelen hayvan figürü kabartmalı ve işlemeli taşlar görülür.
Caminin tek minaresi, yapının kuzeydoğu köşesindedir. Mihrabı ve minberi, düz sadedir. Caminin muhtelif dönemlerde onarımlardan geçtiği ve bu yüzden 15-16. yüzyıla ait yapının, günümüzde orijinalliğini yansıtmadığı düşünülmektedir.
Kubbe dışında kalan tavan ahşaptır. Kubbe içleri, çeşitli renklerle yapılmış (sarı, mavi, kırmızı, yeşil) kalem işi stilize edilmiş bitkisel motiflerle süslenmiştir.
Mihrap kabartma süslemelidir.
Mihrabın hemen üstünde açılmış, yuvarlak formlu, çeşitli renklerden oluşturulmuş vitray pencere dikkat çeker. Sabah güneş doğuşunda, caminin içerisi buradan gelen ışıkla rengarenk görünür.
Isparta Yalvaç Osmanlı Hamamı
OSMANLI HAMAMI
Kaş mahallesindedir. Osmanlı dönemine ait ayakta kalan tek hamam Yalvaç’ta bulunuyor. Bölgesel Osmanlı geleneklerini ihtiva eder. Soyunmalık, soğukluk, sıcaklık, su deposu ve külhan gibi bölümleri vardır.
Taş ve tuğla kullanılarak inşa edilmiş yapının iki ayrı girişi bulunur. İçten su geçirmez sıva ile kaplanmıştır. 1940’lı yıllardan beri kullanılmayan hamamda, şu an restorasyon çalışmaları sürdürülmektedir, restorasyon bitirildiğinde Hamam Müzesi olarak ziyarete açılacaktır.
Isparta Yalvaç Çınaraltı
ÇINARALTI
Bu muhteşem doğal anıt ağacın, 1200 yıllarında dikildiği tahmin ediliyor. Yani: 800 yaşında. Boyu ise: 16 metre. Gövde çevresi: 10.25 metre. Çapı: 3.26 metre. Dal uzunlukları: 7.50 ile 15.80 metre arasında değişiyor.
Yalvaç Çınaraltı
Türklerin gelip yerleştiğinde merkezde bulunan Çınaraltı, tam ilçenin merkezinde bulunuyor. Çevresinde toplanmış kahvehanelerden oluşur. Ağacın çevresinde oluşturulan tarihsel meydan, gerçekten mutlaka mola vermenizi önereceğim güzel bir ortam.
Yalvaç Hacı Ali Rıza Efendi Halk Kütüphanesi
YALVAÇ HACI ALİ RIZA EFENDİ HALK KÜTÜPHANESİ
Önce bir kaç cümle ile Hacı Ali Rıza Efendi: 1830 yılında Yalvaç Salur Mahallesinde doğmuştur. 1853 yılında, dördüncü dereceden naiblik yani hakimlik ehliyetnamesi aldı ve hakimlik görevine başladı.
Ülkenin çeşitli yerlerinde 48 yıl hakimlik yaptı. Gelelim kütüphaneye, kütüphanenin kuruluşu 108 yıl öncesine dayanır. 1970 yılından itibaren, kütüphane, kendi binasında faaliyetini sürdürmekte olup, çeşitli konularda 30 bini aşkın eser ile, önemli bir kültür hazinesidir.
Yalvaç Belediye Kültür Evi-Tıraşzade Konağı
BELEDİYE KÜLTÜR EVİ (TIRAŞZADE KONAĞI)
Geleneksel Yalvaç evlerine örnek olan Tıraşzade Konağı, burada yapılan ilk restorasyon çalışmalarından biridir. Konak restorasyonun ardından içi tamamı orijinal malzemelerle tefriş edilerek bir Etnografya müzesi olarak hizmete açılmıştır.
Konak, kerpiç ve ahşap malzeme kullanılarak inşa edilmiştir.
Yalvaç Belediye Kültür Evi-Tıraşzade Konağı
İlk kısmının 1840 yılında ve son halinin 1911 yılında tamamlandığı biliniyor. Giriş: batıdaki çift kanatlı ahşap kapıdan. Kapıdan girilince: hayat bölümü açılıyor.
Yapı, iç kısımda “L” şeklinde düzenlenmiş. Kuzeydeki blok 2 katlı ve batıdaki blok ise 3 katlı.
Bunların arasında bahçe var. Evet, bu Osmanlı mimari özelliklerini gösteren yapı, yakın süre öncesine kadar yıkılmak üzere iken, Belediye tarafından onarılarak, ziyarete açılmıştır.
Yalvaç Anlatan Meydanı
ANLATAN MEYDANI
Belediye Binasının hemen karşısındaki meydan: İlçenin zengin geçmişini gelen ziyaretçilere gösteren bir rehber niteliğinde hazırlanmış. Tam bir Açık hava müzesi niteliğinde. Kuzeyde bulunan, üzeri kapalı ve sütunlu bir bölümden meydana giriliyor.
Üstü açık koridorun her iki yanındaki dikmeler üzerinde, bilgi panoları var. İlk pano: Tokmacık fosilleri bölgesini anlatıyor.
Daha sonraki panoda: Men Kutsal Alanı ve takip edenlerde: Antiokheia kenti, Roma dönemi, Bizans dönemi ve böylece devam ediyor. Meydanın merkezinde ise, 25 metre çapında bir tören alanı ve Atatürk Anıtı bulunuyor.
Meydan; İlçe hakkında, burayı ziyaret eden insanlar için hazırlanmış. Bu meydanı ziyaret eden bir ziyaretçi, meydan bitiminde, İlçe hakkında birçok bilgi sahibi olmuş oluyor.
İlginç, buna benzen bir yapıyı, ülkemizde başka bir yerde görmedim, ama iyi düşünülmüş. Çünkü: Yalvaç gerçekten, tarihi özellikleriyle öne çıkan bir yer.
İlçeye ilk gelen ziyaretçilerin, antik yerleri gezmeden önce, bu meydanda küçük bir tur atmalarında, İlçeyi tanımaları açısından büyük yarar var.
Isparta Yalvaç Metin Sözen Keçe Evi
METİN SÖZEN KEÇE EVİ
Görgü mahallesindedir. Keçeyi turistik ürün haline dönüştürecek tasarımların yapıldığı bir merkezdir. Eski bir Yalvaç evinin restore edilmesiyle oluşturulan evde, keçe işleme makineleri, keçe yapım aşamaları ve üretilen keçeler sergileniyor.
Ayrıca, burada çalışanların ürettikleri çanta, başlık, şapka, duvar resmi ve benzeri keçe ürünleri satılıyor.
Isparta Yalvaç Mustafa Bilgin Sanat Evi
MUSTAFA BİLGİN SANAT EVİ
Görgü mahallesindedir. Bir öğretmene ait olan eski evin restore edilmesiyle meydana getirilen Mustafa Bilgin Kadınlar Sanat Evi’nde, hanımlara yönelik olarak cam, seramik, resim gibi çeşitli kursların verildiği atölyeler, çay ve kahve içilebilen odalar, kitap okunabilen kütüphane bölümü bulunuyor.
Isparta Yalvaç Geleneksel Yemek EVİ
GELENEKSEL YEMEK EVİ
Kaş Mahallesinde, Tıraşzade Konağının karşısındaki bu mekanda, geleneksel yemek kültürüne ait pek çok lezzet burada konuklara servis ediliyor.
Eski bir Yalvaç evinin restore edilmesiyle oluşturulan bu mekanda, bir lokanta ortamı değil daha yöresel bir ortam oluşturulmuştur.
Bu mekanda ve bir aşçının değil mahalleli kadınların yaptığı yemekler ikram ediliyor.
Isparta Yalvaç Eski Deri Fabrikası ve Deri Sanayi Açık Hava Müzesi
ESKİ DERİ FABRİKASI VE DERİ SANAYİ AÇIK HAVA MÜZESİ
Cumhuriyetin ilk yıllarında, Atatürk’ün emriyle kurulan 125 Anonim şirket arasındadır. Alman mimarisi ve makineleri kullanılarak, modern tarzda çok ortaklı olarak kurulan deri şirketi ve fabrikası, Cumhuriyetin ilk dönemlerinden itibaren kalkınma hedefinde olan ülkemizde örnek gösterilecek yatırımlardan biridir.
Günümüzde kullanılmayan binası, otel olarak restore edilmekte, makineleri ön kısmında Açık hava müzesinde sergilenmektedir.
İLÇE DIŞINDA GEZİLECEK YERLER
Isparta Yalvaç Tokmacık Fosil Yatakları
TOKMACIK FOSİL YATAKLARI
Tokmacık kasabasında 1994 yılında yapılan kazılarda, 9 milyon yıl öncesine ait bir gergedan fosili bulunmuştur. Süleyman Demirel Üniversitesinden Prof Fuzuli Yağmurlu başkanlığında devam eden kazılarda çeşitli hayvanlara ait fosillerde ele geçirilmiştir.
Bunlar: değişik türden memeli hayvanlara ait: diş, çene, ayak, kaburga ve omur kemikleridir.
Bulunan kalıntılar: gergedan, mamut, vahşi at, etoburlar ve geyikgillere ait fosilleşmiş ve kısmen iyi korunmuş kemik parçalarıdır.
Hayvanlara ait kalıntıların tümü: yaklaşık 9 milyon yıl öncesine aittir. Dolayısı ile, 9 milyon yıl önce, yörede yayılan bol miktarda hayvan topluluğunun varlığı ortaya çıkıyor.
Fosil yatağında bulunan kalıntılar fazla parçalanmamış olduğundan, iyi korunmuştur. Bunlar: yakın sayılabilecek mesafeden taşınıp depolanmışlardır.
Bu fosiller, günümüzde Yalvaç Müzesinde sergilenmektedir.
Isparta Yalvaç Pisidia Antiocheia Antik Kenti
PİSİDİA ANTİOCHEİA
Bugün Yalvaç ilçesinin hemen yanı başında bulunan Pisidia, Sultan dağlarının Yalvaç Ovasına doğru uzanan batı kısmında bir tepe üzerinde kurulmuştur.
En yüksek noktası: 1176 metreye kadar yükselen bir tepenin üzerindedir. Kentin kuzeyinde: güneybatı yönünde, Anthius nehri akmaktadır.
Isparta Yalvaç Pisidia Antiocheia Antik Kenti
Kentle ilgili antik dönem yazarlarının yazıları:
Antiokhenia’nın erken dönemine ait:
Strabon: ” …. öteki (Antiokhia) tepededir ve bir Roma kolonisine sahiptir. Burayı Malandros yakınlarındaki Magnesliler iskan eder”
Strabon’un bahsettiği Magnesliler: Seleokos kralı kenti kolonileştirdiği zaman getirip kente yerleştirdiği halklardır.
Menderes Magnesiasında bulunan bir yazıt: Strabon’un yazdığı bilgileri doğrulamaktadır. Yazıtta: Antiokhos I Soter’in talebi üzerine kent meeclisinin bu konuda dini ritüelleri yerine getirerek kolonistleri gönderdiği yazmaktadır. Bunun dışında Musevi inancına mensup halkları da kente yerleştirmişlerdir. Kent, büyük ihtimalle I Antiokhos Soter (MÖ 281-261) tarafından kolonileştirilmiş olmalıdır.
Anadolu’da Antiokheia isimli 16 kent ortaya çıkmış ve bundan dolayı diğer kentlerden ayırt edebilmek için kenti, başta Strabon olmak üzere antik yazarlar, Pisidia Antiokheia’sı olarak yazmışlardır.
Kentin bulunuşu:
1833 yılında, İzmir’de rahiplik yapan, V. Arundell tarafından bulunmuştur. Daha sonra ise, birçok gezgin ve araştırmacı tarafından, araştırılmıştır. 1920 yılında yapılan kazılar sonucunda: Roma kolonisinin büyük kısmı ortaya çıkarılmıştır.
Isparta Yalvaç Pisidia Antiocheia Antik Kenti
Aziz Paulus:
Antiokhei’nin ilk etkili ziyaretçisi olan Aziz Paulus, havari Barnabas ile MS 46 yılında Antiokheia’ya geldiklerinde, kentte verdikleri ilk Hıristiyanlık vaazıyla kentin kaderini değiştirdiler. Bugün kenti ziyaret eden Hıristiyanlar, haç merkezi olarak kabul edilen kentten hacı olarak yurtlarına dönerler. Diğer inançlara mensup insanlar ise, Yalvaç Ovasında Neolitik dönemden itibaren yaşanmışlıkları, Helenistik ve Roma İmparatorluk dönemlerinin ihtişamlı eserlerini görerek ve orada yaşanmış hikayeleri öğrenerek hayatlarına yeni değer katarlar.
Evet, St Paul, burada iki yıl kıl çadır dokuyarak hayatını kazanmış, farklı dinlere mensup insanlara hitap ederek onlara Hıristiyanlığı anlatmış, vaazlar vererek bu bölgenin Hıristiyanlığın beşiği olmasına neden olmuştur.
Daha sonra kilise yapımı serbest bırakılınca, Antiocheia halkı, St Paul’un anısına dünyanın ilk ve en büyük kilisesini 325 yılında Aziz’in ilk resmi vaazını verdiği Sinegog üzerine yapmıştır.
Kent yakınında, Karakuyu Tepesinde: Men kutsal alanı var. Burada: yazıtlar bulunmuş.
Şehrin Tarihi:
Antik kaynaklara göre: şehrin Suriye kralı Seleukos I (MÖ.312-280) tarafından kurulduğu düşünülüyor.
Kentte: kolonistlerin yaşadığı düşünülüyor. Kent, bu durumunu, MÖ.39 yılına kadar sürdürmüş.
Bergama Krallığı ile Seleukoslar arasında imzalanan Apemeia Barışıyla (MÖ 188) Seleukoslar’ın egemenliğinden çıkan Antiokheia, Roma ile dost ve müttefik ilişkileri sayesinde MÖ 49 yılına kadar bağımsız kalmayı başarabilmiştir.
Bu tarihte Galatya Krallığına bağlanan kent, Roma’nın Anadolu’ya tamamen ele geçirmesinden sonra, MÖ 39 yılında bir direnç göstermeden, M. Antonius’un desteklediği mahalli kral Amyntas’ın yönetimine geçmiştir.
MÖ.25 yılında, İmparator Augustus zamanında, kenti, Roma kolonisine dönüştürülmüştür. Bu dönemde ismi de; Colonia Caesarea olur. Bu statü, yaklaşık 200 yıl sürdürülür.
Bu dönemde, serbest şehir statüsü verilen şehir, 7 küçük tepe üzerine oturan, bölgelere bölünmüştür. Koloninin resmi dili: Latincedir. Kent merkezindeki nüfus ise, tahminen: 10 bin kişi civarındadır. Bu nüfusun: yaklaşık 3 bin kişilik bölümü ise, Roma askeridir.
Kolonide yaşayan pek çok insan: imparatorluk idaresinde görev alır. Kent, daha sonraki dönemlerde: Pisidia Eyaletinin metropolisi olur. Bu önemini; Bizans döneminde de sürdürür.
Arap yarımadasında MS 7 yüzyılda ortaya çıkan İslam dininin cihatçılarının, Hıristiyanlığın kalbi olan Konstantinopolis’i ele geçirmek için düzenledikleri ardı arkası kesilmeyen akınlarda, birçok kent gibi Antiokheia’da olumsuz etkilenmiştir. Ancak MS 713 yılındaki Halife Abbas bin el-Velid’in, birçok kişinin esir alınıp götürüldüğü saldırısı ile MS 720’de, Abd el-Velid bin Hişam’ın düzenlediği saldırılardan sonra Antiokheia yaklaşık 200 yıl kendini toparlayamaz. Bu tarihlerden sonra kentin küçüldüğü, su sisteminin bozulduğu ve yıkılan büyük yapıların yerine moloz taşlardan oldukça basit konutların inşa edildiği görülür.
Ayrıca, kentte MS 8 ve 9 yüzyıllara ait sikke bulunmamıştır. Fakirleşen halk, sikke yerine eski sistemde kullanılan takas yöntemine geri dönmüştür.
Kentin Planı:
Anadolu Miletos kentinde Euryphon’un oğlu olarak MÖ 6 yüzyıl sonlarında dünyaya gelen ve MÖ 5 yüzyıl ikinci yarısında İtalya’da Therioi’de ölen Hippodamos’un geliştirmiş olduğu ve kendi adıyla anılan şehir planı, günümüze dek dünyanın birçok yerinde uygulanmıştır.
Planı, dama tahtası ya da satranç tahtasına benzer.
Kentin, birbirlerini dik olarak kesen cadde ve sokakları, bir uçtan bir uca uzayıp gider. Cadde ve sokakların bölmüş olduğu dikdörtgen ya da kare biçimli parsellere, binalar inşa edilmiştir. Küçük parçalara bölünmüş kentler, ızgara biçimindedir.
Pisidia Antiokheia’sı da Hippodamos şemasının en iyi uygulandığı kentler arasındadır. Kent, batı taraftan 7 tepeden oluşan bir alan üzerine, Hippodamik yani ızgara planında kurulmuştur. 7 mahalleye bölünmüş olan kentin mahallelerine Roma mahallelerinin isimleri verilmiştir. Bu isimlerin, kentin hangi bölgelerine denk düştüğü bilinmemektedir.
Batı yönünde, yüksek korunaklı, çayın kenarında, sulamaya elverişli, geniş verimli tarım ve bağcılık arazisine sahip, hayvancılık için oldukça elverişli meraları bulunan ve en önemlisi ana yolların kavşağında kurulmuş bir kenttir. Bunun dışında, güneş enerjisi ve rüzgarların çok dikkatle dağıtıldığını gösteren şemalar çizilmiştir. Bunların en önemlisi, kentin batı kapısının doğu kanadından içeri girildikten hemen sonra, zemin taşlarının üzerinde görülen 8 rüzgarı ve yönleri gösteren şema bulunmaktadır.
Kentin cadde ve sokakları, etkili olan 8 rüzgar dikkate alınarak planlanmıştır.
Yaz aylarında rüzgar (poyraz) rüzgarlarının hiç eksik olmadığı kentte, yağmuru güneybatıdan eser rüzgar (Lodos) getirir. Etkili rüzgarlar hesaplanarak planlanmış olan kentte yapılar: batı yönünde yani akşam güneşine uygun yerleştirilmiş olmasından dolayı, güneş enerjisinden eşit ve en üst oranda faydalanılmıştır.
Kentin doğusundan akan Antiokhios deresinin oluşturduğu derin vadi, doğuda doğal bir koruma meydana getirmiştir. Kentin diğer kısımları, belli dönemlerde bir surla kapatılmış ve oval planlı, korunaklı bir kent meydana çıkmıştır.
Kentin toplam kaç kapısı olduğu bilinmiyor. Ana giriş kapısı batıdadır. Kapı, kente gelen ve Via Sebaste yolunun başlangıcı ve bitişini oluşturmaktadır. Şehre girişi sağlayan, üç kemerli kapıdan sonra, doğu ve kenarlarında dükkanlar, ortasında ise şelale kanal bulunan bir meydana çıkar. Kentin birçok noktasında kenti ferahlatan oldukça geniş cadde meydanları bırakılmıştır. Meydan ile cadde ve sokakların tamamının zemini, düzgün büyük taşlarla döşenmiştir.
Yalvaç Pisidia Antiokheia
GÜNÜMÜZE ULAŞAN KALINTILAR-ANTİK KENT KALINTILARINDA GEZİ:
Kente batı kapısından girilerek, batı-doğu caddesi boyunca gezmeye başlayabilirsiniz.
KENTİN SUR DUVARLARI:
Surlar, kentin kurulu olduğu tepenin tamamını çevreler.
Kulelerle desteklenmiştir.
Batıda biraz daha yüksek, doğuda ise temel düzeyinde korunarak günümüze ulaşmıştır.
Belli yerlerde kazısı yapılıp açığa çıkarılan surlar, Geç Antik Çağda (MS 4-5 yüzyıl) Goth ve Sasani saldırılarına karşı yapılmış olanlardır.
Alelacele yapıldığı belli olan bu surda, kullanılan taşların tamamı Roma İmparatorluk dönemine ait nekropollerden ve kentteki yapılardan alınmıştır.
Surun duvarlarında, anıt mezarlara ait taşlar, lahit parçaları, sunaklar, yazıtlı ve kabartmalı bloklar gibi birçok farklı yapılara ait malzemeler görülebilir.
Bazı yerlerde erken dönem suru ile örtüşse de, bu sur, kentin merkezini oldukça küçültmüştür.
Stadyum ve başka birçok yapı, surun dışında bırakılmıştır.
Yuvarlak Kuleler:
Kentin ana giriş kapısının hemen güneydoğusunda bulunan kuleler, Geç Antik Çağ öncesindeki karargah binasına aittir.
Kullanılan harç ve duvar tekniği, bu kuleleri Geç Helenistik ya da Erken Roma İmparatorluk dönemlerine tarihlendirir.
Temeli, çimento harçlı küçük taşlarla örülmüş olan yapının duvarları, düzgün iri bloklarla süslenmiş ve bloklar kenetlerle tutturulmuştur.
Karargah binasının doğu köşesinde, binanın altındaki gizli tünelden batıya ve güneye açılan iki kapı vardır.
Tünelin tonozlu üst örtüsü, çimento harcı kullanılarak moloz taşlardan yapılmıştır.
Roma İmparatorluk dönemi surunun bir parçası:
Ören yeri girişindeki bilet gişesinin arkasındadır.
Birbirine bitişik, yuvarlak iki kulenin güney köşesine Geç Antik Çağ suru ile birlikte, çimento harç kullanılarak küçük moloz taşlarla örülmüş, dikdörtgen yeni bir kule eklenmiştir.
Bunun ve yuvarlak kulelerin, 1’nci katları sağlam olarak günümüze ulaşmıştır.
Geç dönem suru, karargah binasının hemen önünden geçilerek, binanın kuzey köşesiyle birleştirilmiş, buradan batıya yönelen sur, ana giriş kapısını içine alarak kuzeye doğru devam etmektedir.
Kentin diğer bölümlerinde, arkeolojik kazısı henüz yapılmamış sur duvarları bulunmaktadır.
KENTİN BATI KAPISI:
Batıda bulunması nedeniyle “Batı Kapısı” olarak adlandırılan bu kapı, kente ana girişi sağlamıştır.
Kapı ve çevresinde yapılan kazılarda, deprem ya da insan eliyle yıkılmış olan kapıya ait bütün parçalar, yıkıldığı şekilde açığa çıkarılmıştır.
Ancak kazıdan sonra ortaya çıkarılan birçok parça Yalvaç’a taşınarak inşaatlarda kullanılmıştır.
Kazılar sırasında, kalıntılardan yola çıkılarak “Taka” ilişkin çeşitli rekonstrüksiyon denemeleri yapılmıştır.
Kapı, MS 129 yılında kenti ziyaret eden Roma İmparatoru Hadrianus onuruna yapılmıştır. Kapıyla birlikte, girişme meydan, meydanın ortasındaki şelale kanal ve batıdaki dükkanlar da bu dönemde yeniden düzenlenmiş olmalıdır. Bu tarihten önce, kentin kapısının tam olarak nerede ve nasıl olduğu bilinmiyor.
Tak: MS 3 yüzyıl başlarında “Zafer Takı” olarak yenilenmiştir. Kapının ön tarafında, ayakları önünde görülen İonik düzen temeller, kapının erken evresine ya da sonraki dönemlerde yapılmış olan onurlandırma anıtlarına ait olmalıdır.
Evet, şimdi kapının rakamsal ölçüleri: Kapının genişliği 23 metre, yükseklik 12 metredir. Üç girişli, kemerli kapının, taşıyıcı kısımları yerel gri taştan yapılmıştır. Diğer kısımları ise beyaz kireç taşından yapılmıştır.
Kapının dış yüzünde:
Üstteki frizin hemen altında “İmparator Ceesar Traianus Hadrianus Augustus için: Tanrılaştırılan Nerva’nın torunu, tanrılaştırılan Traianus’un oğlu, büyük rahip, 13 kez tribunus, 3 kez konsil, vatanın babası ve Sabina Augusta için …. koloni” yazmaktadır.
Kapının iç yüzünde:
“C İulius Asper Pansinianus, 5 kez Belediye başkanı, binbaşı, kendi parasıyla yaptırıp süsledi” yazmaktadır. (bronz ve kabartma harflerle)
Kapının süslemeleri:
Kapının iki tarafının da üst kısmı, farklı kabartmalarla bezenmiştir.
Taşıyıcı bölümlerde, kabartma yoktur.
Kapının kemer başlangıcı her iki tarafta da köşelerde bitkisel, ortada ise thyrsos bezemeli korint düzeninde plasterler yapılmıştır.
Orta kemerin yüzeyinde, altlık üzerinde elleri arkadan bağlanmış iki savaş esiri, diğer kemerlerin yüzeyinde ise yine yüksek bir altlık üzerinde duran melekler, aşağı doğru uzatılmış olan sol ellerinde üzüm salkımı, sağ ellerinde ise ortada boğa başlarının taşıdığı girlandın ucunu tutmaktadırlar.
Frizde ise, Roma stantları (askeri flamaları), silahları, çelenk tutan melekler, karışık deniz canlıları ve amazon kalkanları betimlenmiştir.
KAPININ İÇ TARAFINDA:
Ortada tutsakların yerine Roma stantlarını taşıyan askerler, kenarlarda ise ön yüzdeki geniuslar, girland ve bukranion şablonu kullanılmıştır. Buradaki frizde silahların ve karışık canlıların yerine bitki bezemesi yapılmıştır.
KAPININ ÜZERİNDE BETİMLENMİŞ KABARTMALAR:
Kapının üzerinde betimlenmiş olan silah ve diğer kabartmalar: Roma İmparatorluğunun kazandığı savaşları, özellikle Actium Savaşını (MÖ 31) sembolize eder.
Bu kapı, Anadolu’da Roma propagandasını en iyi yansıtan eserlerden biridir.
Kapının öncülü, yine Antiokheia’da bulunan Augustus Kutsal Alanına geçişi sağlayan, MÖ 2 yılında yapılmış propylondur.
Propylon, Anadolu’daki en erken anıtsal kapılardan biridir.
İmparator Augustus tarafından yapılmış olan Propylonun, örnek olması, İmparator Hadrianus’un, Augustus gibi Yunan klasiğine özenmesi ve onun barış politikasını devam ettirmesi ve de kendisinin İmparator Augustus’un bir devamı olarak görmesinden kaynaklanıyor.
BATI KAPISI MEYDANI-ŞELALE-ÇEŞME-DÜKKANLAR:
Batı kapısından, kente girdiniz, karşınıza: doğu ve batısında dükkanlar bulunan, 22 metre genişliğinde ve 74 metre uzunluğunda, taş döşeli bir meydan çıkar. Meydanı,. 3.14 m genişliğinde bir kanal, ortadan ikiye böler.
Çeşme:
Kuzeydedir. Suyu arazinin eğimine uygun kademelendirilmiş, bu kanaldan şelaleler oluşturarak akıtılmıştır. Güneydeki son havuzun önünde, yarım daire biçiminde yapılmış bölümün içindeki künk sistemiyle gelen su, kanalizasyona akıtılmıştır.
1924 yılında bulunan “Yunus Balığı heykeli” muhtemelen bu şelalenin yarım daire şeklindeki bitiş kısmında duruyor olmalıydı.
Çeşme yapısı korunmuştur. Ancak şelale ve kanal temel düzeyinde günümüze ulaşmıştır. Kanal, yaz aylarında kenti ziyaret eden yabancılar üzerinde etkileyici bir izlenim bırakmış olmalıdır.
Dükkanlar:
Cadde meydanının iki yanında, birbirine bitişik, yaklaşık aynı büyüklükte dükkanlar sıralanmıştır. Batıda dükkanların çok azı korunarak günümüze ulaşmıştır. Doğudaki dükkanların arkası tıraşlanarak düzeltilmiş, yamaca yaslandırılmış ve dükkanların büyük bir bölümü, kayaya oyulmuştur.
Kazılarda dükkanların bazılarının sadece satış, bazılarının ise seramikçi ve demirci atölyesi gibi hem işlik hem de satış yeri olarak kullanıldığı anlaşılmıştır. Dükkanlar, farklı dönemlerde onarım görmüş olmasına rağmen, ilk planlaması pek de bozulmamıştır.
DOĞU-BATI CADDESİ:
Kentin batı ucundan, doğuya uzanan cadde 5.45 m genişlikte, tek kemerden oluşan bir kapı ile başlar. Doğuya doğru yükselerek devam eden cadde, 6.35 m genişliğinde ve zemini yerel taşlarla döşenmiştir. Farklı dönemlerde, onarım görmüş olan zemin taşlarının üzerinde araba tekerlek izleri bugün de görülebilmektedir.
Kanalizasyon:
Caddenin tam ortasına denk gelecek şekilde, ortalama 50 cm genişliğinde ve arazinin eğimine bağımlı olarak değişen, yaklaşık 1.5 m derinliğindedir. Kanalizasyonun üstü, dikdörtgen bloklarla kapatılmış ve logar kapakları bırakılmıştır.
Caddenin kenarlarını sınırlayan ve porikonun sütunlarını taşıyan, iri düzgün blokların altı moloz taşlarla örülmüş ve bu blok sıraları, arazinin eğimine uygun şekilde kademelendirilmiştir.
Caddenin her iki tarafında Dor düzeninde yapılmış revaklar vardır ve revakların arkasında, aynı ölçüde dükkanlar sıralanmıştır.
Revaklara ait kireçtaşından yapılmış metop parçaları, tiyatronun güneyinde portiko yapılmamış ve büyük düzgün taşlarla örülmüş, aynı ölçülere sahip dükkanlar caddenin hemen kenarında başlamaktadır.
Bu caddeden, kuzeye uzanan sokaklar, eğime uygun basamaklarla başlatılmıştır.
Decumanus Maximus’un üzerinde farklı dönemlerde, kemerli onurlandırma takları yapıldığını, tiyatroya ayrılan sokağın başında bulunan kemerli geçit belgelemektedir. Kemere ait bloklar, caddenin güney kenarında durmaktadır. MS 310-311 yıllarında yapıldığı anlaşılan kemerin üzerindeki bir kitabede “Bu kemer tüm revak ve bezemeleri ile birlikte çok dindar Galerius Valerius Maximinianus Augustus, Flavius Valerius Constantinus Augustus, Valerius Licinnianus Licinnius Augustus’un refah dönemlerinde vali tarafından yaptırıldı” yazmaktadır.
Yazıttan, bu dönemde tiyatro ve çevresinde bir düzenlemeye gidildiği anlaşılmaktadır.
Çeşme:
Çeşme, 4.5 metre uzunluğunda ve 1.10 metre genişliğinde bir havuza sahiptir. Çeşmeye su taşıyan künkler, tiyatronun oturma sıralarının altından geçirilerek kentin kuzeydeki ana çeşmesine doğru uzanmaktadır. Çeşmenin tam karşısındaki caddenin güney kenarında duran İmparator Justinianus döneminde (MS 527-565) tarihlenen yazıt, kentin Hıristiyanlık tarihi için oldukça önemlidir. Caddenin kenarında görülen heykel altlıkları, caddenin heykellerle süslendiğini kanıtlar.
Yalvaç Pisidia Antiokheia Tiyatro
TİYATRO:
Kent merkezine yakın bir tepenin yamacında inşa edilmiştir. Şehre hakim bir konumdadır.
Decumanus Maximus caddesinden, kentin içine doğru gidilirken, caddenin kuzey tarafında kalır. Batı yönünde bir yamaca yaslanarak inşa edilmiştir.
Tiyatronun yuvarlak orkestrası 3 m yüksekliğindeki bir kayanın tıraşlanmasıyla yapılmıştır. Yaklaşık 5 bin kişilik kapasiteye sahip küçük bir tiyatrodur.
Tiyatronun cephe genişliğinin yaklaşık 100 metreye ulaştığı anlaşılmaktadır.
Evet günümüzde sadece temel sıraları korunmuş olan sahne binasının cephesi, girland taşıyan boğa başları frizleriyle süslenmiştir. (Bu frizler günümüzde Yalvaç Müzesinde sergileniyor)
Sahne binasının tabanında, MS 4 yüzyıla tarihlenen renkli bir mozaik bulunmaktadır. Mozaikte: ortadaki yüksek dipli, çift kulplu bir çömlek etrafında gelişigüzel yerleştirilmiş kuş betimleri ve bir tabula içinde 3 satırlık “Tantinos ve Dionysos’a dua ederek” yazıtı bulunmaktadır.
MS 4 yüzyıl başlarında tiyatronun ön oturma sıralarının söküldüğü ve orkestrayı çevreleyen duvarın yükseltilmesinde kullanıldığı anlaşılmaktadır.
Orkestrayı çevreleyen duvarın devşirme malzeme ile yükseltilmesi, tiyatroda geç dönemlerde gladyatör ve vahşi hayvan gösterilerinin yapıldığını gösterir. Kentte ele geçen yazıtlar da bu görüşü desteklemektedir. Kentte bulunan gladyatör kabartmaları, günümüzde Yalvaç Müzesinde sergilenmektedir.
Evet, tiyatronun iki Caveası (oturma sıraları) vardır, üst Caveasının oturma sıralarının tamamı eksiktir ve yapı oldukça kötü durumda ayakta kalmaya çalışmıştır. Kuzey ve güneyden girişleri bulunan tiyatronun Decumanus caddesindeki güney girişi, geç dönemde örülerek kapatılmış, kuzey paradosun kemeri sökülmüştür.
Tiyatronun özellikle ön tarafta bulunan oturma sıraları üzerinde kentin ileri gelenleriyle birlikte, rahiplere, sporculara, komşu kentlere vb protokol yerleri ayrıldığını gösteren yazıtlar ve işaretler bulunur. Ayrılan yerlerin sınırları yine harflerle işaretlenmiştir.
Yazıtlarda “rahiplerin yeri”, “sporcu teşkilatı” gibi ibarelerin yanı sıra “Philomelion halkı ile hemfikir olma”, “Apollonia” ve “Synnda” gibi komşu kentlerin isimleri de okunmaktadır. Komşu kentlere böyle bir jest yapılması, komşularla iyi ilişkiler içinde olunduğunu gösterir. Özellikle Philomelion (günümüzdeki Akşehir) ile ticari ve siyasi ilişkilerin güçlü olduğu anlaşılmaktadır.
Tiyatroda yer ayrılan sporcular ise, kente festivallerde dışarıdan gelenler ile Antiokheia’yı festivallerde spor karşılaşmalarında temsil eden sporcu derneği başkanı Titus Aelius Aurelius Menandros’un ismini, Karia’nın önemli kenti olan Aphrodisias’ta ele geçen bir yazıttan öğrenilmektedir. Menandros: kentlerde düzenlenen yarışmalarda birçok ödül kazanmış ve İmparator tarafından Antiokheia sporcu derneğinin başkanlığına verilmiştir.
Evet son olarak tiyatronun üstünün kapatılması konusuna gelelim. Net veriler bulunmamakla birlikte oturma sıralarında görülen dikdörtgen hatıl yuvaları, şemsiye benzeri bir gölgelendirme yapıldığını kanıtlamaktadır.
SALUTARİS CADDESİ:
Tiyatrodan doğuya doğru yürümeye devam ettiğinizde, kentin güneyine uzanan cadde Salutaris olarak isimlendirilmiştir.
İki caddenin kesiştiği noktada arazinin eğiminden dolayı insanlar kaymasın diye zemin taşlarının parlak yüzeyi keskiyle çizilerek önlem alınmıştır.
Cadde kentin güney kapısına uzanmaktadır.
Caddenin hemen girişinde zeminde ve yanlarda görülen izler, caddenin belli saatlerde trafiğe kapatıldığını göstermektedir.
Bugün yaklaşık 100 metresi kazılmış olan caddenin doğu tarafındaki portikosu da kısmen açığa çıkarılmıştır. Portikonun zemini mozaik döşelidir. Mozaik üstünde ortada büyük bir geyik motifi ve kenarlarda geometrik ve bitkisel bezemeler görülür.
Caddenin zemini, İmparatorluk döneminde ve Geç Bizans döneminde inşa edilen konutların tabanı olarak kullanılmıştır. Böylece cadde işlevini kaybetmiştir. Bu dönemde caddenin zemininin bir kısmı sökülmüş, kademelendirilen caddenin tam ortasında, çift kanatlı bir kapının, mermerden eşik taşı yerleştirilmiştir. Bu konutun içinde kalan diğer bölümlerde, zemin ana kayaya kadar indirilmiş ve oluşturulan geçişin iki tarafına birer devşirme taş konmuştur. Bu taşların üzeri yazıtlarla kazınmıştır.
GÜNEY-KUZEY CADDESİ (CARDO MAXİMUS):
Decumanus Caddesi, Tiyatrodan doğuya doğru 70 m sonra, Cardo Maximus ile kesişmektedir.
Kentin güney kapısından başlayan, 6 m genişliğindeki Cardo Maximus, kuzeyde bulunan anıtsal çeşmenin önünde 150 m uzunluğunda ve 30 m genişliğinde bir meydanda biter.
Cadde üstündeki dükkanlar büyük düzgün taşlarla örülmüştür. Dükkanların kapı söveleri kireç taşından yivli yassı sütunlarla yapılmış ve Dor düzenindedir. Dükkanların arasından doğuya yükselen basamaklar, üstteki dükkanlara geçişi sağlar. Cadde zemininde belli aralıklarla yapılmış ve kanalizasyonu temizlemek için kormuş logar kapakları görülür.
MERKEZİ KİLİSE:
Tiberius meydanının batısındadır. Kilise, 40 x 25 m ölçülerinde, 3 nefli bazilikal plandadır. Kilisenin apsisinin güney doğusunda, daha küçük bir apsis ve ona bitişik bir mekan vardır. Bu küçük apsisli yapının büyük bölümü, kilise altında kalmıştır. Yapılan araştırmalarda, bu küçük apsisli yapının St Paul kilisesinin üzerine yapıldığı sinegoga ait olduğu düşünülmektedir.
Burada yapılan kazıda ele geçirilen bir madalyonun bir yüzünde, İmparator Diocletianus dönemi azizlerinden Neon, Nikon ve Heliodoros, diğer yüzünde Antiokheialı Bassus’un isminin yazdığı görülmüştür.
Kilisenin meclis binasına bitişik ve Augustus Tapınağının tam karşısında inşa edilmiş olması, Hıristiyanlığın kentte iyice güçlenip kentin yönetimini ele geçirdiğine işaret eder. Kentin merkezinde böyle büyük bir kilise, ancak Hıristiyanlığın devletin resmi dini olduğu MS 4 yüzyıl ya da daha sonra inşa edildiğini düşündürür.
Kilisenin kuzey duvarının dış tarafına, mezar hediyesi olarak cam bilezikler bırakılmış, MS 6 yüzyıla ait mezarlar bulunmuştur.
BOULETERİON (MECLİS BİNASI)-BİZANS HAVUZU:
Merkezi kilisenin kuzeyinde kalan derin çukur alan, kentin Roma İmparatorluk dönemi Bouleterion (Meclis Binası) binasının bulunduğu alandır. Ancak, Geç Bizans döneminde: yıkılan yapının yerine büyük bir havuz yapılmıştır.
Duvarları devşirme taşlarla örülmüş ve tabanı çimento ile sıvanmış havuz, kent aşağıya taşındıktan sonra kentin su deposu görevini görmüştür. Havuzun kuzey duvarının üzerinde tiyatroya doğru uzanan bir su kanalı da bulunmaktadır. Havuza kuzeyde bulunan anıtsal çeşmeden taş bilezikler ve pişmiş toprak künklerle su getirmek için Cardo Caddesinin zemin taşları sökülmüş ve boru hattı caddenin altına yerleştirilmiştir.
Yalvaç Pisidia Antiokheia Tiberius Alanı
TİBERİUS ALANI-MEYDANI (TİBERİA PLATEA):
Sütunlu caddenin doğu bitimindedir. Merkez kilisenin yanındadır.
Cardo Maximus caddesinden başlayan ve 30 m genişliğinde, 90 m uzunluğunda, dikdörtgen biçimde doğuya doğru uzanan meydan, Roma İmparatoru Tiberius (MS 14-37) tarafından düzenlenmiş olmasından dolayı Tiberius Platea olarak adlandırılmıştır.
Bu forum tapınağa geçişi sağlayan bir ön meydan görevi görmekle birlikte kentin kalbinin attığı yerdir. Forumun içinde bereket tanrıçasına ait yuvarlak bir tapınak, bugün temel düzeyinde görülmektedir.
1924 yılındaki araştırmalarda, meydanın taş döşemesi ve tapınağa çıkan 12 basamak oldukça sağlam olarak bulunmuştur. Ancak kazılar bittikten sonra bütün düzgün taşlar sökülerek inşaatlarda kullanılmak üzere Yalvaç merkeze taşınmıştır.
Bu meydanda bulunan iki yazıt önemlidir. Biri: Galatia-Kappadokia Valisi Rusticus’un MS 93 yılında tahıl depolamayı (karaborsayı) yasaklayan kararnamesinin yazılı olduğu ve Tiberia Platea esnafı tarafından dikilen heykelini de taşımış olan bir yazıttır. Yazıt, günümüzde Yalvaç müzesinde görülebilir.
Diğer yazıt, bir kalkan formlu büyük blok üzerine yazılmıştır. Belediye başkanına ait bir yazıttır.
Günümüzde meydanın her iki yanındaki dolgunun çok az bir kısmı kazılmıştır. İleride yeterli arkeolojik çalışmalar yapıldığında, mutlaka değişik antik kalıntıların çıkması muhtemeldir.
TİBERİUS VİLLA:
Tiberius meydanının güneyinde erken İmparatorluk dönemine ait bir yapının çok az bölümü bulunmuştur. Yapının açığa çıkarılan duvarları, Helenistik dönem mimari özellikleri gösterir. Duvarın iç kısmında, kırmızı, beyaz ve siyah renklerle boyanmış fresklerde, Pompei kentindeki duvar resimlerinin üçüncü sitiline benzer bir üslupla yapılmış mimari resimler görülür. Paneller biçiminde tasarlanmış resimlerde bir yapının sütunlu üçgen alınlı cephesi betimlenmiştir. Erken İmparatorluk dönemine ait bu eser, erken tarihinin yanı sıra kentin sanatının ulaştığı üst seviyeyi göstermesi açısından önemlidir.
Yalvaç Pisidia Antiokheia Propylon Anıtsal Giriş
PROPYLON (KUTSAL ALANA GİRİŞ KAPISI)
Augustus alanı ve Tiberius alanının kesiştiği yerdedir.
Tiberius meydanından U şeklinde düzenlenmiş olan kutsal alana ve tapınağa geçişi sağlayan üç kemerli giriş kapısı, 12 basamağın üzerine inşa edilmiştir.
Zafer takı biçiminde yapılan anıtsal giriş, İmparator Augustus’un onuruna dikilmiş ve onun deniz ile karada kazandığı zaferlerini sembolize eden heykel ve kabartmalarla süslenmiştir.
3 kemerli girişin yan kemerleri 3.5 metre, merkez girişi ise 4.5 m genişliktedir.
Orta kemerin üst kısmındaki boşluklarda:
Karşılıklı olarak diz çökmüş, kolları arkadan bağlı, biri giyimli, biri çıplak iki savaş esiri kabartması, önlerinde meşale ve çelenk var.
Yan giriş üstündeki kemerlerin üst kısımlarında ise karşılıklı girland taşıyan Eros ve Nike kabartmaları bulunmaktadır.
Yalvaç Pisidia Antiokheia Propylon Anıtsal Giriş Nike kabartması
Propylon, Marcus Antonius’u Actium Deniz Savaşında (MÖ 31) yenerek Roma dünyasının tek egemeni olan ve Augustus unvanı alan Octavius’un adına yapılmıştır.
Zaferi simgeleyen deniz ejderleri tritonların kabartmaları ve çeşitli silahlar frizde işlenmiştir. En üstte Poseidon (Deniz tanrısı) ve Demeter (Bereket Tanrıçası) tasvirleri var. Bu heykeller günümüzde Yalvaç Müzesinde sergileniyor.
Bir arşitrav bloğu: bugün Tiberius Meydanının kuzey köşesinde durmaktadır. Üzerine bronz harflerle aplike edilmiş yazıt, kapının kesin tarihini vermektedir. “Tanrının oğlu İmparator Ceasar Augustus için, büyük rahip, 13 kez konsil, 23 kez tribunus, 14 kez İmperetor, vatanın babası (Pater Patriae)”
Anıt, MÖ 2 yılının 5 Şubat günü Pater Patriae unvanını alan Augustus’a, sağlığındayken adanmış olmalıdır.
Anadolu’daki en erken anıtsal kapılardandır. Propylon, İmparator Augustus’un Psidia’nın merkezine dönüştürdüğü Ankiokhenia’ya verdiği önemi sembolize etmektedir.
Evet, MS 1 yüzyıla tarihlenen anıtsal giriş bugün tamamen yıkılmış ve temel seviyesinde izlenebilmektedir.
MONUMENTUM ANTİOCHENUM:
Propylon’un ayaklarının üzerine monte edilmiş ince mermer plakalara “Tanrılaştırılmış Augustus’un hayatı boyunca yaptığı ileri anlatan vasiyetnamesi Latince yazılmıştır. Bu yazıtın Anadolu’da diğer iki örneği, Ankyra (Ankara) Augustus Tapınağında ve Apollonia (Uluborlu) antik kentindedir. Kapıya ait kabartmalı bazı bloklar ve yazıta ait parçalar Yalvaç Müzesinde sergileniyor.
Yalvaç Pisidia Antiokheia Augustus Tapınağı
AUGUSTUS TAPINAĞI VE KUTSAL ALANI:
Kentin en etkileyici ve en anıtsal yapı kompleksidir. Roma özelliği taşıyan özenli cephe mimarisi, ziyaretçileri hayrete düşürecek ölçüde zenginliğe sahip olarak inşa edilmiştir.
Şehrin en yüksek tepesinin toprakları kaldırılarak, 10 m yüksekliğindeki kaya 30 m azimle oyularak mihrap şeklinde düzenlenmiştir.
Meydana getirilen U şeklindeki alana cellasının alt katı (naos) tamamen ana kayaya oyulmuş kayadan Yalvaç Ovasına hakim bir tapınak yapılmıştır.
İmparator Augustus’un ölümünden sonra onun adına izafeten yapılmıştır.
Anadolu’da ana mekanı (cellası) tamamen kayaya oyularak yapılmış tek tapınak olması açısından önemlidir.
Tapınak, önde 4 sütunu bulunan tarzdadır. Yivli ve tamburlu sütunlar korint başlıklıdır.
Arşitravı üzerinde girland taşıyan boğa başlıkları frizi işlenmiştir.
Cella duvarının üst bölümünü bir akanthus frizi dolanmaktadır.
Propylondan giriş yapılan tapınak alanının çevresi, Dor düzeninde bir stoa (revak) ile çevrelenmiştir.
Yanlarda tek katlı olan stoa, tapınağın arkasında yarım daire oluşturan bölümünde iki katlıdır.
Kayadaki sıralı dikdörtgen yuvalar, ikinci katın hatıllarının ucunun konduğu yerlerdir.
Stoanın ikinci katı İon tarzındadır.
Anadolu’da en eski inançlardan birinin izleri görülen bu alan ve tapınak Roma İmparatorluk Döneminde İmparator Augustus için yeniden düzenlenerek İmparatorluk kültüne dönüştürülmüştür.
Evet, tapınağın şehirdeki konumu, tamamen kayaya oyulması, girland taşıyan boğa başlarıyla süslenmesi, arkasının yarım ay şeklinde mihrap şeklinde düzenlenmesi, tapınağın erken dönemlerde Kybele ya da Tanrı Men için yapılmış olmasını düşündürür. Tanrı Men’in tapınağı olma ihtimali daha yüksektir. Çünkü Strabon kentten bahsederken “…. Pisidia yakınındaki Antiokheia’da Askaios’un bir de Antiokheialılar ülkesinde bir tapınak daha vardır.” İki Men tapınağından söz etmektedir.
Tapınağın önünde bir sunak durmaktaydı. Tapınağın arkasında görülen sunu çanağı ve çukuru, yeraltı dünyasına, yani ölülerin ruhları için yapılan törenlerde kullanılmaktaydı.
Kutsal alanın kuzeydoğu köşesinde yukarı geçişi sağlayan bir merdiven ve küçük bir mekan bulunmaktadır.
Kentte düzenlenen iki büyük festivalin açılış törenlerinde tapınak rahipleri ve kutsal alan önemli görevler üstlenmiş olmalıydı.
Tapınağın meydanı düzgün taşlarla döşenmiş ve bu taşların bir tanesinin üzerinde güneş saati çizilmiştir.
Evet, tapınak ve sütunlu galeriler yıkılmış olup, günümüze temel seviyesinde ulaşmıştır.
KUZEY CADDESİ, DÜKKAN VE ATÖLYELER:
Cadde ve caddenin batı tarafında revak ve dükkanlar bulunmaktadır. Doğu tarafı ise kazılmamıştır. Caddenin zemin taşlarının büyük bir bölümü geç dönemde sökülmüştür. Özellikle kanalizasyon üstündeki kapak taşları ve geç dönemde havuza su taşıyan caddenin doğu kenarından geçirilen su sisteminin üzerindeki döşeme, cadde boyunca bugün eksik görülmektedir.
Meclis binasının önüne denk gelen dükkan ve atölye yapıları iki katlıdır. Eşit ölçülere sahip ve moloz t aşlarla inşa edilmiş bu mekanların sadece alt katları korunarak günümüze ulaşmıştır.
Bu mekanların içlerinde yapılan kazılarda: çok sayıda pişmiş topraktan yapılmış büyük depolama kapları bulunmuştur. Kapların ağızları yuvarlak düzgün taşlarla kapatılmıştır.
KANALİZASYON SİSTEMİ:
Kentin bütün cadde ve sokaklarının altında, arazinin eğimine göre derinliği değişen bir kanalizasyon sistemi yapılmıştır. Bütün sokaklarda kanalizasyonlar ana caddelerin altındaki ana hatlarla birleşmekte ve kentin dışına taşınmaktaydı. Anıtsal çeşmenin önündeki meydanda kanalizasyon kazılmıştır ve bugün bunun bir bölümünü görmek mümkündür.
1 m genişliğinde ve 2 m derinliğinde olan kanalizasyon yer yer ana kayanın düzleştirilmesiyle yanlardan örülen taş duvarlarla yapılmıştır. Düzenli aralıklarla bırakılmış olan logar kapakları sistemin işlerliğini sağlamış olmalıdır.
CADDE ÜZERİNDEKİ KÖPEK MEZARLARI:
Nympheumun önündeki meydanda ve kuzey caddesi üzerinde yapılan kazılarda, 2 tane köpek mezarı bulunmuştur. Bunlardan ilki, anıtsal çeşmeye yakın yerdedir.
Köpek, caddenin içerisine açılan etrafı taşlarla çevrilmiş ve üzeri taşlarla kapatılmış mezara, karnına saplanan uzun demir şişle gömülmüş ve çevresine cam bilezikler bırakılmıştır. Arkasında bir halka bulunan sivri uçlu demir şiş oldukça iyi korunmuştur. Diğer mezar ise kuzey caddesinin üstünde, doğuya bakan geniş bir U formunda ve duvar yüksekliği 1.5 m olan bir yapının önündedir.
Burada köpek başının ve patilerinin altına düzgün tuğlalar yerleştirilmiş, itina ile gömülmüş ve yanına metal bileziklerden hediyeler konmuştur.
Hıristiyanlığın ilk yıllarında köpek mekruh sayılan hayvanlar arasındadır. Ancak başlarına gelen felaketlerden korunmak için her yolu deneyen halk, çaresizce daha önce batıl gördüğü eski geleneklerden biri olan köpek kurbanı ritüelini yapmaya mecbur kalmıştır. Tanrıça Hekate’nin kutsal hayvanı olan köpek, insanlar zorda kaldığında, salgın hastalıklardan, savaş ve diğer felaketlerden kurtulmak için kurban ettikleri bir hayvandır. Demir bir şişle öldürülmüş ve kentin ana caddesinin üzerine gömülmüş olan bu köpekler, yoğunlaşan Arap akınlarına karşı çaresiz kalan halkın bir kurtuluş umudu olarak kurban edilmiş olmalıdır. Mezarlar Arap akınlarının yoğunlaştığı MS 8 yüzyıl ve sonrasına ait olmalıdır.
ATRİUMLU EV:
Kuzey-güney caddesinin genişleyerek bir meydana dönüştüğü alanın batı köşesinde, büyük bir parsel üzerinde yapılmış olan ev, temel düzeyinde korunarak günümüze ulaşmıştır.
Evin ana girişi, doğuda dükkanların arasında 3.40 m genişliğinde taş döşeli bir koridordan sağlanmaktadır. Evin batısını, avlu hizasından başlayan ve güneye doğru uzanan zemini taş döşeli 2.70 m genişliğinde bir sokak sınırlar.
Evin içine temiz su, caddeden geçen ana su şebekesinden alınmıştır. Avlunun güneyindeki odalar büyük ölçüde tahrip olmuş ve geç dönemde değiştirilmiştir. Kuzey tarafta, evin hamam bölümü temel seviyesinde korunmuştur.
Mekanın batısında arazinin eğimine uygun yapılmış teras duvarının önünde 3 oda bulunur. Kuzeydeki oda, dışarıya açılan kemerli kapısı sonradan kapatılmış bir geçiş holüdür. En güneydeki odanın içinde ana kaya düzleştirilmiş ve kare planlı odanın içinde, her bir köşeye ve ortaya denk gelecek şekilde tuğladan tonozlu ayaklar örülmüştür.
Duvar levhaları üzerindeki Hıristiyanlık ikonografisindeki resimler, bu mermerlerin ikinci defa kullanıldığını gösterir. Büyük bir yangın sonucu üç mekanın da tavanı çökmüş ve uzun süre yanmaya devam etmiş olmalıdır. Çünkü birçok mermer levha yanarak kirece dönüşmüş ve ateşten dolayı duvar taşlarında oluşmuş patlamalar bunu belgelemektedir.
Evet şehrin merkezinde bulunan bu evin şehrin ileri gelen bir ailesine ya da yöneticisine ait olduğu düşünülür. Romalı mimar-mühendis Vitrivus’un konutlar ile ilgili ön gördüğü bütün kuralların uygulandığı evin oturma bölümleri zamanla değişikliğe uğramış olmasına karşı, kilerler aynı şekilde kullanılmaya devam edilmiştir.
SOĞUTUCU KUYULAR:
Kuzey caddesinin batı tarafında, revak ve dükkanlardan ve Atriumlu evin içinde çok sayıda torba formunda tuğlalarla örülmüş, yaklaşık 1.5-2 metre derinliğinde soğutucu kuyular vardır. Kuyuların ağzı geniş tuğlayla kapatılmıştır. Kuyular peynir ve benzeri gıdaların korunmasında, günümüz buzdolabı yerine kullanılmış olmalıdır. Ancak geç dönemde faili meçhul cinayetlerde öldürülenlerin atıldığı ölüm kuyularına dönüştürülmüştür. Kazılarda bu kuyuların tamamında insan iskeletleri bulunmuştur.
Atriumlu evin önündeki kuyudan 8 ve avlusunda bulunan kuyudan ise 10 iskelet açığa çıkarılmıştır. Yapılan incelemelerde bu insanların öldürülerek kuyulara atıldığı anlaşılmıştır. İnsanlar atıldıktan sonra üzerleri taşlarla doldurulmuştur.
Yalvaç Pisidia Antiokheia Su Kemerleri
ANITSAL ÇEŞME (NYMPHEUM) VE SU KEMERLERİ:
Kentin kuzey doğusunda yaklaşık 11 km mesafede, Sultan dağlarında bulunan Suçıktı kaynağından, kente su getirilmiştir. Yalvaç ilçesinin su ihtiyacı bugün yine aynı kaynaktan karşılanmaktadır.
Deniz seviyesinden 1465 m yükseklikteki kaynaktan alınan su arazinin durumuna uygun bulunan çözümlerle: bazen açılan kanallar, bazen ise tüneller içinden, bazen de tek ya da iki katlı kemerler üzerinden, pişmiş toprak ve taş künklerle, 1178 m yükseklikteki Nympheum’un rezervuarına ulaştırılmıştır. Aradaki 287 metrelik kod farkı mesafe ile oranlandığında yüzde 2.5’lik bir ortalama eğim ortaya çıkıyor. Bu eğimdeki suyun müthiş bir basınç uygulayacağından, aşamalı olarak yavaşlatılan basıncı, sistemin sonundaki su kemerlerinden oluşan sifon bölümüne geldiğinde, tamamen kontrol altına alınmış oluyordu. Uzun yılların deneyimiyle elde edilen bu kusursuz mühendislik deneyimi sayesinde, günlük ortalama 3000 metre küp su, düzenli ve sorunsuz olarak kente ulaşmış ve dağıtılmıştır.
Evet, arazinin eğimine göre ortalama 1 m yerin altında yapılmış olan tüneller yaklaşık 1 m genişliğinde ve 1.5 m yüksekliğindedir.
Su kemerleri, harçsız blok örgüyle yapılmıştır. Ortalama 4 metrekare taban alanı ve 4 metre yükseklikleri vardır. Gerek kilit taşlarında ve gerekse silmelerde süslemeler yoktur. Çünkü görünümlerin çok işlevselliğe önem verilmiştir. İki ayak arası açıklık, arazinin yapısına bağlı olarak 3.80 ile 4.70 m arasında değişiyordu. Yüzlerce yıl boyunca birçok depreme rağmen yapının önemli bir kısmının ayakta kalması, kemer mimarisindeki kusursuzluğun en büyük göstergesidir.
Evet, su kemerlerinin sadece 200 m kısmı korunarak günümüze ulaşmıştır. Bu kemerlerin yükseklikleri 5-7 m arasında değişir. Üst yapının büyük bölümü tamamen tahrip olmasına rağmen, kemerlerin üstündeki suyu taşıyan, ortalarında ortalama 25 cm çapında delikleri bulunan kanalların izleri bugünde görülebilmektedir.
Çeşme Binası-Nymheum:
Çeşme binasının (Nymheum) Korint başlıklarıyla taşınan cephe mimarisi heykel ve kabartmalarla süslenmiştir. Burada bulunan Tanrı Pan başı, bugün Yalvaç Müzesinde sergileniyor.
Su kemerleri ve çeşme binası, erken İmparatorluk döneminde MS 1 yüzyılda yapılmıştır.
Yapı: 27 x 3 metre boyutlarında, suyu toplayan bir rezervuar, 9 m yüksekliğinde süslü bir cephe ve önündeki 27 x 7 metre boyutlarında 1.5 m derinliğindeki havuz kısımlarından oluşuyordu. Evet çeşme binasının kentin yüksek kısımlarına su iletebilmesi için yapılan hesaplamalara göre, en az 9 metre yüksekliğinde olması gerekiyordu.
Çeşmenin önündeki meydan günlük hayatta insan trafiğinin en yoğun olduğu alandır.
Meydanın doğu tarafında bulunan Vali Diogenes’e ait yazıt, buranın gündelik yaşam dışında siyasi propagandalar için de kullanıldığını gösterir.
Meydanın çevresi bir revakla çevrilmiştir. Meydanın zemininde onarımlar yapıldığı, kullanılan farklı renklerdeki taşlardan ve Roma İmparatorluk dönemine ait lahit parçalarından anlaşılır.
Geç Bizans döneminde meydan işlevini kaybetmiştir. Meydanın zemin taşları konutlara taban olarak kullanılmıştır. Bozulmuş meydanın kuzeydoğuya doğru uzanan bir sokak ve bu sokağın etrafına devşirme ve basit moloz taşlardan konutlar inşa edilmiştir. Bu dönemde yaşanan fakirliğin boyutu konutlardan ve konutlarda ele geçirilen eşyalardan açık bir şekilde anlaşılır. Konutlarda yoğun şekilde, demirden yapılmış tarım aletleri ile dokumada kullanılan ağırşaklar ve kandiller bulunmuştur.
Yalvaç Pisidia Antiokheia Roma Hamamı
KARARGAH BİNASI-ROMA HAMAMI
Kentin kuzeybatı köşesinde bulunan yapı, arazinin eğimine uygun bir şekilde yapılmıştır. Doğudaki mekanın hem kuzey ve hem de güney tarafında yarım daire apsisler vardır. Güneydeki mekanlar ise daha dardır. Dış duvarları, harçsız büyük bloklarla çevrelenmiş, iç taraflar ise küçük taşlarla örülmüştür. Oldukça kalın ve arazinin eğimine uygun duvar yüksekliği farklı olan bu yapının asıl işlevi üstteki esas yapıyı taşımaktır. Ancak üstteki kat korunmamış, günümüze ulaşmamıştır. İki büyük sarnıç, oldukça kalın duvarlı küçük pencereli mekanlar, buranın çok katlı bir yapının bodrumunu oluşturduğunu kanıtlar.
Oldukça serin olan ve kalın duvarlı bu alt mekanlar silah deposu ve kiler olarak kullanılmış olmalıdır. Alttaki mekanlar üst katın ilk başta karargah binası olarak olarak kullanıldığını düşündürür.
ROMA HAMAMI:
Yapının üst katı sonradan hamama ve Hıristiyanlık döneminde piskoposluk sarayına dönüştürülmüş de olabilir.
Evet erken evresi MS 1 yüzyıla tarihlenen yapı, 11 yüzyıla kadar farklı işlevlerde kullanılmıştır. Yapının üstündeki kireç ocakları, cam ve seramik fırınları üst katın 11 yüzyılda yıkılmış olduğunu ve buranın işlik alanına dönüştürüldüğünü düşündürür.
Evet burada su ve ısıtma sistemine ait çok fazla iz bulunamamıştır.
Yalvaç Pisidia Antiokheia Aziz Paulus Kilisesi
AZİZ PAULUS VE BÜYÜK BAZİLİKA:
Aziz Paulus:
Aziz Paulus, Hıristiyan inancına mensup insanlar için iyi bir yapmış insanların başında gelmektedir. Tarsus’ta MS 5 yılında Roma yurttaşı, Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Aziz Paulus, aldığı nitelikli eğitimden dolayı Helence’yi anadili gibi iyi konuşmaktaydı. Bu dil sayesinde Helenistik kültürün etkili olduğu bölgede Yunan filozoflarının eserlerini ve Yunan felsefesini çok iyi öğrendi. Özellikle o dönemde etkili olan Kıbrıslı Zenon’un Stoacılığı ve Epikür’ün felsefesi konusunda bilgiye sahipti.
Asıl adı Samuel olan Paulus, gençlik yıllarında fanatik bir Yahudi olarak Hıristiyanlar’a karşı büyük kötülükler yaptığını, kendisi itiraf etmişti. Yine, bir kötülük yapmak için Şam’a giderken yolda Hz İsa ona göründü ve yaşanan mucizeden (gözleri görme yetisini kaybeden ve Şam’a götürülen Saul’un tekrar görmesine Hananya vesile olur) sonra Hıristiyan oldu.
Hıristiyanlık dininin tohumlarını doğduğu kent Tarsus’tan yola çıkarak Akdeniz havzasının tamamına ekmiştir. Havari Barnabas ile gittiği Kıbrıs’ta eyalet valisi Sergius Paulus’u ikna ettikten sonra onun doğum yeri olan Pisidia Antiokheia’daki akrabalarına yazdığı tavsiye mektubuyla önce Perge antik kentine ve oradan Aksu vadisini takip ederek MS 46 yılında Psidia Antiokheia’sına ulaştı.
Sonraki yıllarda iki defa buraya gelecek olan Paulus, ilk Şabat gününde gittiği sinegogda kendisine söz verilince, verdiği vaazdan insanlar çok etkilenir ve sonraki Şabat gününde de vaaz vermesi için ısrarcı olurlar. Bu ilk vaazlar, İmparator Augustus’un birçok sinsi planına rağmen Ay Tanrısı Men kültünden vazgeçmeyen Antiokheilılar’ın bir kısmının yüreğine Hıristiyanlığı ekmeyi başarmıştır.
Evet Aziz Paulus’un birçok kent dururken Antiokheia’yı seçmesinde valinin tavsiye mektubu ve Musevilerin varlığı etkili olmuştur. Ancak, tercih nedeni sadece bunlar değildir. Büyük bir Roma kolonisi olan Antiokheia gibi kentlerde Helen kültüründe yetişmiş Romalı vatandaşlar yaşamaktadır. Yerli dili Helence, resmi dili Latince olan Roma’nın stratejik yerlerdeki bu tür askeri kolonilerinde Aziz Paulus, bilgisiyle birçok kişiye rahatlıkla Hıristiyan dinini kabul ettirmiş ve dinin güçlü bir biçimde kökleşmesini sağlamıştır.
Aziz Paulus’un ziyaretleri Antiokheia’nın MS 325 yılında İznik’te toplanan Hıristiyanlığın ilk konsülünde haç merkezi ilan edilmesine vesile olmuş ve bu tarihten sonra azizin vaaz verdiği sinegogun üzerine Anadolu’nun en büyük bazilika planlı kilisesi inşa edilmiştir.
Şimdi gelelim kilise hakkında bilgiler vermeye:
Kentin ilk ve en büyük kilisesidir. Şehir suruna bitişik ve Roma hamamının yaklaşık 200 m güneyindedir.
Bu kilisenin bulunduğu yer ilginçtir. Burada ilk evrede büyük boyutlarda bir sinegog, ikinci evrede: MS 3 yüzyıl başlarında küçük bir kilise ve üçüncü evrede: MS 4 yüzyıl başlarında ise şu anda görülen kilise inşa edilmiştir.
Şehrin batısında bulunan kilise hakkında ilk bilimsel bilgiler, 1833 yılında Arundell’in kenti ikinci ziyaretindeki gezi notlarından öğrenilmiştir. 1924 yılındaki kazı çalışmalarında ise planı çıkarılan kilise çalışmaları, taban mozaikleri üzerinde yoğunlaşmış ve birçok noktaya sondaj açılmıştır.
Sonraki yıllarda kenti ziyaret eden ve araştırma yapan birçok araştırmacı da kiliseye değinmiştir. Ancak kilise hakkında en kapsamlı kazı çalışmaları 1985-1995 yılları arasında yapılmıştır. Bu çalışmalar sonucundaki raporda, kilise “Aziz Paulus kilisesi” olarak isimlendirilmiştir.
Yapının boyutları: 70 x 26 m dir.
Arazinin eğiminden dolayı, kilisenin apsis bölümü 2 katlı, diğer bölümleri ise tek katlıdır.
Orta nefi, her iki taraftaki dar neflerden 13’er sütunla ayrılır.
Yapıya batı yönünden giriş sağlayan Narteks, iki bölümden oluşur.
Geç dönem suru, girişin tam önünden geçirilmiştir.
Narteks dışında, güney ve kuzey taraftan da kiliseye girişi sağlayan çift ve tek kanatlı kapılar vardır.
Güney nefin orta kısmına denk gelecek şekilde ana kayanın düzleştirilmesiyle yapılmış olan basamaklar, kuzeyde olduğu gibi güneyde de girişi sağlayan çift kanatlı bir kapının varlığını kanıtlar.
Kilisenin güney duvarı ile kuzeyi arasındaki kod farkı oldukça fazladır.
Güney taraftaki kayalar tıraşlanarak düzleştirilmiş ve güney duvarı bu kayaların üzerinden örülmüştür.
Bu duvarın önüne geç dönemde bir koridor oluşturan başka bir duvar yapılmış ve bu koridorun açıldığı kilisenin güneybatı köşesindeki yapıların ise sadece çok az bir bölümü korunmuştur.
Alt kata giriş, güney neftendir. Güney nefte üst katı taşıyan tuğladan kemerlerin sadece ayakları korunmuştur.
Havuzun zemini kalın kare tuğlalarla döşenmiştir. Bu havuzun güney köşesine yakın bir noktada geç dönemde zemin tuğlaları sökülmüş, yuvarlak ocak biçiminde bir yer açılmıştır. Bu alanda yoğun şekilde yanmamış ahşap, işlenmiş kemik parçaları, metal çiviler ve üzerinde anahtar deliği bulunan bronz bir levha bulunmuştur. Levha ahşap bir sandığın kilit yeri kaplamasıdır.
Kilisenin tahribatı sırasında ahşap bir sandık içindekilerle birlikte burada yakılmıştır.
Yalvaç Pisidia Antiokheia Aziz Paulus kilisesi Taban mozaiği
Taban Mozaiği:
Kilisenin korunan taban mozaiği kuzeydeki avlunun zemininde aynı kotta yapılmıştır.
Avlu ile çağdaş olmalıdır. Renkli taşlardan yapılmış mozaik, dörtgen çevreli paneller içinde, geometrik ve bitkisel bezemelerle süslenmiş ve çok sayıda yan yana serilmiş kilimler, halılar gibi durmaktadır.
Mozaik döşeme apsisin başına kadar devam etmektedir. Mozaiğin bazı bölümlerinde panolar içinde görülen Latince yazıtlardan en önemlisi, orta nefte altara yakın bir yerde bulunan yazıttır. Yazıtta, MS 381 yılında Konstantinopolis’te düzenlenen konsülde, Antiokheia’yı temsel eden başpiskopos Optimus’un ismi okunmaktadır.
Hıristiyanlık teolojisi içinde önemli bir isim olan Optimus, Orthodoks mezhebinin de kurucularından biridir. Bu isimden dolayı taban mozaikleri MS 4 yüzyılın son çeyreğine tarihlenmektedir. Kilisenin terk edildiği geç dönemlerde mozaik tabanına, etrafı tuğlalarla çevrili ve üzeri kayrak taşlarıyla kapatılmış gömülerin yapıldığını belgeleyen mezarlar vardır.
DİĞER MEKANLAR VE MOZAİK TABAN:
Avlunun kuzeybatı tarafında vaftiz havuzu ve işlevi bilinmeyen bazı mekanlar, doğusunda ise 3 bölüm ve avludan oluşan küçük bir hamam bulunur. Avlunun kuzeyinde ise batıya geçişi sağlayan bir sokak uzanır. Avlunun doğusunda avluya ve kiliseye girişi sağlayan 4.41 cm genişliğindeki koridorun zemini, renkli taşlarla yapılmış bir mozaikle kaplanmıştır.
HAMAM:
Kilisenin kuzeydoğu dışı köşesinde avlu ve koridorun bir alt kodunda, moloz taşlardan yapılmış olan hamam, büyük bir yangın sonucu yıkılmıştır. Yapı 4 bölümden oluşur. En kuzeyde, tabanı mozaikli bir avlu, onun yanında tabanı kalın sıva üzerine kalın tuğlalarla döşenmiş ve doğu taraftaki apsisin içerisinde havuz bulunan bir mekan vardır.
Evet zemini yükseltilmiş olan yapıda, farklı kullanım evreleri görülmektedir. Kazılar sırasında yapının içinde: seramik parçaları, ağırşaklar, kandiller, Bizans dönemine ait bronz sikkeler ve bir adet kurşun ağırlık bulunmuştur. Üzerinde haç işareti bulunan ağırlık gayet iyi korunmuş olarak günümüze ulaşmıştır.
VAFTİZHANE:
Kilisenin kuzey avlusunun batı köşesinde bulunan, apsisli yapı, vaftizhane olarak kullanılmış olmalıdır. İki bölümden oluşan dikdörtgen planlı yapının apsisi doğudadır. Apsisin doğu duvarının tam ortasında su kanalı görülmektedir. Tabanı ve duvarları, renkli mermerlerle kaplı olan apsisin içindeki havuza su, künklerle kuzeyden getirilmiştir. Su sistemi buradan kilisenin kuzeyindeki dış avlunun kuzey duvarının dibinden geçirilerek, önce hamama ve oradan da kilisenin apsisin alt katına götürülmüştür.
Vaftizhane kiliseyle birlikte yapılmış olmalıdır. Büyük ve derin havuzu, ilerlemiş yaşlarda Hıristiyanlığı kabul etmiş yaşlı insanları vaftiz etmek için kullanılmıştır.
SONUÇ:
Şehirdeki en büyük kilise olan bu büyük bazilika, aynı zamanda boyutlarıyla Anadolu’daki en erken Hıristiyanlığın en büyük kiliselerinden bir tanesi olarak önem kazanmaktadır.
İlk konsülde Antiokheia’nın haç merkezi ilan edilmesi ve daha sonra Hıristiyanlığın devletin resmi dili olmasıyla kilise, MS 4 yüzyılın sonu ya da 5 yüzyılın başında yapılmıştır.
Evet, yukarıda da belirttiğim gibi bu kilisenin Aziz Paulus’un vaaz verdiği sinegog’un üzerine yapıldığı düşünülse de, kazılarda bugüne kadar bu sinegog hakkında bir kalıntı bulunamamıştır.
Buna rağmen, günümüzdeki Yalvaç’ın Hıristiyan alemi açısından önemli bir haç merkezi olabileceği değerlendirilmektedir. Yalvaç ilçesinin bu büyük potansiyeli, İncil’de yer almaktadır. İncil’in 280 sayfasında bulunan “Elçilerin İşleri” başlığı altındaki bölümde: Yalvaç ilçesinde bulunan Pisidia Antiokheia antik kentinden söz edilmektedir. İncil’de yazılanlara göre: İsa çarmıha gerildikten sonra İsa’nın havarileri Kıbrıs’a gitmiş ve daha sonra da Yuhanna isimli havari, diğer havarilerle birlikte Kudüs’e gitmiştir.
Paulus isimli havari ise tekrar Anadolu’ya dönerek, önce Pamfilya bölgesine gelmiş daha sonra ise Perge ve en son olarak Yalvaç ilçesinde bulunan Pisidia Antiokheia antik kentine yerleşmiştir. Pisidia Antiokheia antik kentine Paulus isimli bu havari yerleştikten sonra bugün St Paulus kilisesi altında bulunan Sinegog’da Yahudilere vaazlar vermiştir.
Evet görüldüğü gibi, Yalvaç ilçesinin Hıristiyanlık alemi açısından öneminin İncil’de vurgulanıyor olması Yalvaç ilçesinin önemini ortaya koymaktadır. Yalvaç ilçesi bu durumu iyi kullanabildiği takdirde Hıristiyanlık aleminin dikkatini bu yöreye çekebilecektir. Tabii ki bu iyi kullanım deyimi, tamamen tanıtımdan geçiyor. Ben de kendi çapımda, bu tanıtıma katkı sağlamaya gayret ettim. Sonuçta siz bu satırları okuduğunuzda Yalvaç ilçesinin turizmi açısından önemini anlıyorsunuz. Mutlaka gidin, Antiokheia şehrinin günümüze kalan kalıntılarını mutlaka görün, ziyaret edin.
STADYUM:
Geç dönem surları dışında kalan U şeklindeki stadyum, kentin batı eteğindedir. Akropol’ün batısındadır.
Arazinin konumuna uygun biçimde, oturma sıraları yamaca yaslanarak yapılmıştır.
Yapı: 190 x 30 metre ölçülerinde ve at nalı şeklindedir. Helenistik dönemde MS 2 yüzyılda inşa edilmiştir.
Oturma sıraları tamamen sökülmüş ve bu alanda kazı çalışmaları yapılmamıştır. Bu yüzden ayrıntılı bilgi yoktur.
Kentte ele geçen çok sayıda sporcu yazıtları, kentte olimpiyatlarda ve diğer oyunlarda madalya kazanmış büyük sporcuların yetiştiğini ve stadyumun oldukça işlevsel olduğunu kanıtlamaktadır. Kentin nüfusuna göre küçük kalan tiyatronun birçok işlevi, en az 10 bin kişilik olan bu stadyumda yapılmış olmalıdır.
Evet günümüzde burada herhangi bir kazı yapılmadan öylece durmaktadır.
NEKROPOLİS:
Kentin konumuna ve ana giriş kapılarına uygun olarak yerleştirilmiş, 4 büyük mezarlık (nekropolis) vardır.
Bunlardan ilki, kentin kuzeydoğusunda, bugünkü Hisarardı Köyünün Nohutlubaba mevkiindedir. Bu mezarlık, Hisarardın’da yaşayanlarla ortak kullanılmıştır. Erken dönemden itibaren kullanılan mezarlığın girişindeki kayalıkta geç dönemde kabartılmış Hıristiyanlığın sembolü haç kabartması görülmektedir.
Hıristiyanlık öncesi mezarlar tahrip edilmiştir. Bundan dolayı geç Bizans Dönemine ait şist taşıyla kapatılmış basit tuğla mezarlar, günümüze ulaşmıştır.
İkinci mezarlık: kentin batısında bugünkü Dedbağlar ve Görgübayram olarak adlandırılan, geniş bir alana yayılmıştır. Buradaki mezarlıkta Roma İmparatorluk Dönemine ait yerel taştan, mermerden yapılmış ve kayaya oyulmuş lahit mezarların yanı sıra Bizans dönemine ait basit mezarlar, yan yana durmaktadır.
Üçüncü mezarlık: kente ulaşımı sağlayan ana yolun (Via Sebaste) iki tarafına sıralanmış durumdadır. Burası Görgübayram Mahallesi içindedir. Bu mezarlığın büyük bir kısmı bugün de mezarlık olarak kullanılmaya devam etmektedir.
Dördüncü büyük mezarlık: bu günkü Kızılca mahallesinin bulunduğu alanda, Antihos Çayının (Yalvaç çayı) ve Men Tapınağına giden kutsal yolun iki tarafında yapılmıştır. Şehrin ileri gelenlerinin gömüldüğü mezarlık bu olmalıdır.
Yalvaç Ay Tanrısı Men Kutsal Alanı
AY TANRISI MEN TAPINAĞI VE KUTSAL ALANI:
Anadolu’da Hıristiyanlık öncesinde güneş ve ayın, inançlar üzerindeki etkisi büyüktü. Güneşin etkileri Hz İsa’nın başını çevreleyen hale ile varlığını devam ettirirken, ayın gizemini oluşturan takvimlere ve merak edilen astrolojiye yansıdı. Bu güne kadar Ay Tanrısı kültüyle ilgili açığa çıkarılan en eski arkeolojik ve epigrafik veriler, bu kültün Mezopotamya’da yaygın olduğuna işaret etmektedir.
Anadolu’da Hitit uygarlığından (MÖ 1650-1200) itibaren Ay Tanrı kültü görülmektedir. Hitit’in dini merkezi sayılan Yazılı Kaya kabartmalarında görülen Ay Tanrı (Kaşku), Geç Hitit dönemi Malatya ve Kargamış kabartmalarında da resmedilmiştir.
Anadolu’da ana tanrıça Kybele’den sonra en etkin kült, Ay Tanrı Men’e aittir. Frig başlığı taşıyan Men, pantolonlu, Doğu giysileri içerisinde ve diğer uygarlıklardaki Ay Tanrılarından farklı olarak, Phrgia Attis’iyle özdeştirilerek genç ve sakalsız betimlenmiştir.
Roma İmparatorluk döneminde geliri ve yetkileri kısıtlansa da Men kültü etkin olarak bölgede varlığını devam ettirmiştir. Hatta tapınak ve kutsal alan İmparator Diocletianus Döneminde Hıristiyanlığa karşı paganizmin yeniden güçlendirilmesi için pilot bölge olarak seçilmiştir. Tapınak, son pagan İmparator Julianus öldürüldükten sonra bütün gücünü kaybetmiş ve Hıristiyanlığın devletin resmi dini olmasıyla da yıkılmış ve malzemesi inşa edilen kilisede kullanılmıştır.
Evet, buradaki Men Tapınağı ve Kutsal Alanında ilk çalışmalar 1912-13 yılları arasında Ramsay ve ekibi tarafından yapılmıştır. Kazılarda çok sayıda mermer adak steli bulunmuştur. Bulunan eserlerin ne kadar olduğu ve ne kadarının Amerika’ya kaçırıldığı maalesef bilinmiyor.
Kapsamlı çalışmalar sonraki dönemlerde de sürdürülmüştür.
Tabii bu arada kaçak kazıcıların bölgedeki tahribatları da kutsal alanın yığılmış toprak ve taş yığınlarının altında kalmasına neden olmuştur.
Son olarak 2017 yılında tapınak alanında resmi kazı çalışmaları başladı. Bu çalışmalar sonucunda tahrip edilmiş alanlar onarıldı ve tapınak moloz yığınlarından arındırılarak düzenlendi. Çok sayıda adak steli blok, güney duvardaki yerlerine kondu.
Şimdi gelelim tapınak hakkında bilgiler vermeye:
Kutsal bir yol ile çıkılan Men Tapınağı ve Kutsal Alanı, 1600 m rakımlı bir dağın tepesindedir. Antiocheia antik kentinin yaklaşık 5 km güneydoğusundadır.
Tepenin zirvesi tamamen bir kült merkezi olarak düzenlenmiştir.
Kutsal alanda: temenos içinde: dini ritüellerin düzenlendiği tapınak, tiyatro/odeon, hazine binaları, toplantı ve yemek salonları dışında, rahiplerin ve gelen hacıların kalmaları için yapılmış konutlar bulunuyordu.
Geniş arazileri ve çok sayıda kölesi bulunan tapınak, günümüz Vatikan devletine benzer bir yapıya sahipti.
TANRI MEN TAPINAĞI:
Kutsal alanın merkezinde Tanrı Men tapınağı vardı. Ana giriş kapısı doğuda olan temenosa, güney ve kuzey taraflarından da küçük kapılarla giriş sağlanırdı.
Tapınak 11 x 6 sütunluydu. Podyum tabanında 31 x 17.4 metre, podyum üstünde 25 x 12.5 m boyutlarındadır. Güneybatı ve kuzeybatı yönünde, 10’ar basamak, güneydoğu ve kuzeydoğu yönlerinde ise 6’şar basamaklı podyum üzerinde yükseliyordu.
Tapınak ana kayanın düzleştirilmesiyle oluşturulan basamaklı podyum üzerinde, bir sıra sütunla çevrelenmiştir.
Tapınağın pronaos ve naos bölümlerinde kalan kayalar işlenmeden doğal bir halde bırakılmıştır.
Tapınak bir bodrum katı üzerinde konuşlanmıştır.
Batı yönüne bakar.
Geniş bir alana sahip tapınakta: günlük ibadetler dışında büyük dini törenlerde, özel günlerde ve festivallerde kalabalık katılımlı ibadetler yapılmaktaydı.
Sarımsak ve domuz eti yemiş olanlar törenlere katılamıyordu.
Antiokheia kent merkezinde bulunan kaya tapınağında (Augustus Tapınağı) başlayan dini törenler, kentten tapınağa gelen kutsal yolda, dualar ve ilahiler eşliğinde yürüyerek kutsal alanda devam etmekteydi.
Yol boyunca kayalara işlenmiş hilal betimli adak stelleri, yolun ruhani havasını pekiştiriyordu.
Bu yolda yürüyenler, bugün kilise kalıntılarının olduğu yerde toplanarak dualar eşliğinde odeonun/stadyumun batısından geçerek tapınağın güney temenos duvarının önüne geliyorlardı.
Temenosun güney duvarının dış cephesinin tamamı ve batı duvarının güney köşesi adak stelleriyle süslenmişti.
Adak stelleri üzerinde: hilal, boğa boynuzu betimlemelerinin yanı sıra adakların adak duaları da Grekçe yazılmıştı.
Dilek ve isteklerde bulunan adaklar dışında, yarışmalarda dereceye girmiş olan sporcuların onurlandırıldığı adak stelleri de yoğunluktaydı. Adak stellerindeki hilal sayısı adağı adayan kişi sayısı kadar yapılmıştır.
Tapınağa gelenlerin yağmur ve güneşten korunması için temenosun iç tarafında, tapınağı çevreleyen 4.40 m genişliğinde İon düzenli bir stoa yapılmıştır.
Ana kayanın düzleştirilip üzerinin düzgün taşlarla döşendiği stoanın zemini, yine düzgün taşlarla döşenmiş yürüme zemininden bir basamak yüksekte kalmaktaydı.
Temenosun kuzey duvarının iç kısmının kalın bir harçla sıvalı olduğunu gösteren küçük bir bölüm, korunarak günümüze ulaşmıştır.
Stoanın zemin taşlarının tamamı sökülmüştür.
Burada yapılan kazılarda, zemini üzerinde Konstantin Hanedanlığına ait çok sayıda sikke ve üzerinde Tanrı Hermes’in betimlendiği, akikten bir yüzük taşı bulunmuştur.
Bu sikkeler tapınak ve Kutsal Alanın son kullanılma tarihini vermesinden dolayı oldukça önemlidir.
Evet, kente gelen hacıların tapınakta kaç gün kaldıkları tam olarak bilinmez. Ancak yapılan törenlerden uzun süre kaldıkları tahmin edilmektedir. Hacıların kaldığı konutlar, arınmak için kullandıkları odalar ve yemek yedikleri salonlar, burada bir haç ritüeli gerçekleştirdiklerini açıklar.
ADAK YAZITI:
Tenenos duvarları üzerinde, Tanrı Men’den yardım, şifa, koruma dileyen, rüyalarını anlatan, teşekkürlerini sunan, kısaca tüm yaşamlarını paylaşan insanlar tarafından adanmış yazılı steller bulunuyor. Ancak bunlar, daha sonraki dini kültler tarafından, sistemli olarak yok edilmiştir.
ODEON/STADYUM:
Tapınağın kuzeybatı eteğini yamaca yaslandırılarak yapılmış olan odeon/tiyatro planda olmasına karşın ön alının açık ve oradaki arazinin düzeltilmiş olması, bu yapının stadyum işlevini de görmüş olma ihtimalini akla getirmektedir.
Özellikle MS 3 yüzyılda kutsal alanda düzenlenmiş olan festivallerde koşu, güreş, pentatlon gibi oyunlar bu alanda yapılmış olmalıdır. Günümüzde yapının, oturma sıralarının tamamı sökülmüş ve eksiktir.
KÜÇÜK TAPINAK-HEKATE TAPINAĞI:
Büyük tapınağın kuzeyinde bulunan yüksek yamacın tam zirvesinde büyük bir kaya kütlesinin önüne ikili bir yapı vardır.
Temel düzeyde korunmuş olan tapınağın naos bölümünde alt köşesi kırılmış sekizgen bir sunak görülür.
Tapınağın hangi tanrı/tanrıçaya ait olduğu tam olarak bilinmez.
Ama burada yapılan kazılarda açığa çıkarılan Hekate figürinleri Tanrıça Hekate’ye ait olabileceğini düşündürür.
Men ile bağlantılı ölümü ve yeraltını temsil eden Tanrıça Hekate’ye ait bir tapınak olma düşüncesi, Oikoslarda bulunan mermerden küçük Hekate büstü ile de desteklenir.
Kutsal hayvanı köpek olan Tanrıça, genellikle üç başlı olarak betimlenmiştir.
Kentte yapılan kazılarda da Tanrıçaya kurban edilmiş köpeklere ait mezarların varlığı bu tanrıçanın Antiokheia’da tapınım gördüğünü kanıtlar.
OİKOSLAR:
Tapınağın doğu kapısına gelen yolun kuzey tarafında, güneye bakan 7 tane hazine binası (Oikos) yan yana sıralanmıştır. Bunlar dışında tapınağın kuzeyindeki yamaçta, tapınağa bakan 30’a yakın megaron planlı oikos bulunmaktadır. Bu oikoslar, kentteki zenginlerin ya da komşu kentlerin reklam için yaptıkları prestij yapılarıdır. Genellikle ünlü kehanet merkezlerinde görülen prestij odalarının Men Kutsal Alanında da bulunması, farklı coğrafyalardan çok sayıda insanın burayı ziyaret ettiğini kanıtlar. Bu mekanların içerisinde tanrıya/tanrıçaya adanmış çok değerli adaklar konulmaktaydı.
5 Numaralı Oikosta eserler, gerçekleştirilen son dini törende bırakıldığı şekilde görülmüştür. Kuzey duvarı önündeki sekinin üzerine yerleştirilmiş olan dikdörtgen altlığın ortasına yaklaşık 1 m boyunda mermer Apollon heykeli konulmuş ve altlığın etrafına aslan kolçaklı bir tahta oturmuş tanrıça Kybele, küçük bir Apollon heykelciği ve üzerinde buğday başağı, yılan ve Tanrı Hermes’in sembolü Caduceus betimlenmiş dikdörtken küçük bir sunak sıralı şekilde yan yana durmaktaydı.
Sekinin önüne yerleştirilmiş 1 m yüksekliğindeki kireç taşından sunak olarak kullanılmış bir sütunun etrafına, pişmiş toprak kandiller ve küçük açık kült kapları bırakılmıştır.
Üst örtüsü güneye doğru yıkılmış olan Oikosta sadece Apollon heykeli sekiden yere düşmüştür.
Evet, diğer eserlerinde zaman dondurulmuşcasına yerinde durduğu görülmüştür.
Burada bulunan arkeolojik veriler, bu yapılan son pagan imparator Julianus zamanında onarılarak, paganizmin yeniden canlandırılması için kullanıldıklarını belgelemektedir.
Gazipaşa: özellikle Adana-Mersin-Anamur üzerinden gelip de, Alanya-Manavgat-Antalya istikametine ilerleyen yol üzerinde bir yer olması nedeniyle, birçok gezgin tarafından görülen bir yer. Ancak: asla zaman ayrılıp ta gezilemeyen bir yer olarak da öne çıkıyor.
Çünkü: çevresindeki turizmde öne çıkmış yörelerin gölgesinde kalmış. İlçe merkezinin deniz kıyısında olmaması, Mersin yönünden ulaşımın çok kötü olması ve Antalya yönünden ulaşımda ise, özellikle Alanya gibi turizm potansiyeli muhteşem büyük bir yörenin bulunması, insanların burayı tercih etmelerini yıllarca engellemiştir. Tam bir sessizlik cennetidir. Diğer özelliği: cam kaplı (seralar nedeniyle) bir yöre.
Ben de, birçok kez buradan geçtim ama iki kez, burada kaldım. Özellikle: deniz kıyısında, belediye tarafından işletilen ve büyük yüzme havuzları bulunan tesiste, güzel birkaç gün geçirdim.
Yakın zaman öncesinde, Bakanlar Kurulu Kararıyla, Gazipaşa yöresi “Turizm Bölgesi” olarak ilan edildi. Bunun sonucunda ise, buraya hava alanı ve yat limanı yapılmaya başladı. Bunlar tamamlandığında, yörenin turistik etkinliklerinin artacağı kesin. Sizler de, buradan geçerken, tarihi kalıntılara meraklı iseniz, mutlaka zaman ayırın, çünkü ilgi çekici tarihi kalıntılar görmek mümkün.
Antalya Gazipaşa
ULAŞIM
Gazipaşa, bağlı bulunduğu Antalya il merkezine, 180 km. uzaklıktadır. Gazipaşa-Alanya arasındaki uzaklık; 40 km. Gazipaşa-Mersin arasındaki uzaklık: 360 km. Gazipaşa-Ankara arasındaki uzaklık: 650 km. Gazipaşa-Anamur arasındaki uzaklık: 81 km. ( ama, maalesef bu yol, zor bir yol, bunu sakın unutmayın ve bu yolu tercih ederseniz, muhteşem dikkatli araç kullanmanız şart, yol 2 saat sürüyor.)
Bu arada: Gazipaşa ilçesinde, Temmuz 2009 tarihinde: hava alanı açıldı. Her ne kadar, buraya büyük uçakların inmesi mümkün olmasa da, Ankara-İstanbul gibi metropol illerden ve hatta yurt dışından, hava yolu ile buraya gelmenin mümkün olması, ilçenin turizm potansiyelini elbette olumlu yönde etkileyecektir.
Yani: 20 yıllık inşa süresi ve yapıldıktan sonra büyük uçakların inemeyecek olmasının ve hatta pisti de uzatma imkanının bulunmamasının öğrenilmesi, bu hava alanının ilginç özellikleri olarak, mutlaka gündeme gelecektir.
TARİHİ
Yapılan araştırmalarda, bölgedeki ilk yerleşimcilerin, Hititlerin bir kolu olan “Luviler” zamanında gerçekleştirildiği bilinmektedir. Çünkü: Karatepe civarındaki kalıntılar içinde, Luvilerin simgesi olan aslan figürlerine rastlanmıştır.
Günümüzdeki Gazipaşa yerleşiminin bulunduğu yerde ise, MÖ.629 yılında bir liman kenti görülür. Bu liman kenti: Kıbrıs, Mısır ve Akdeniz’in diğer yöreleriyle yapılan deniz ticaretinde, önemli bir işlev görmüştür. Bu bölge: MÖ.7’nci yüzyıl ortalarından, 4’ncü yüzyıla kadar Pers işgali altında kalır.
MÖ.333 yılından sonra ise, Pers hakimiyetine son veren, İskender, bölgede etkin olur. Daha sonra Selevkos egemenliği ve bir ara: Adıyaman merkezli Komagene krallığının hakimiyeti görülür. Çünkü: Nohutyeri bölgesi, Komagene kralı 4’ncü Antikos için adanmıştır.
MÖ.197 yılında, bu kez Romalılar görülür. 1.yüzyılda, doğu yönünde sefere çıkan Roma imparatoru Trajanus: hastalanır ve burada ölür. Anısına bir mezar yaptırılır. Hatta, Selinus kenti, bir süre “Trajanapolis” adıyla da anılır.
Bu yıllarda, korsanlar tarafından sık sık işgal edilen bölge: MÖ.65 yılında, Pompeius isimli bir Romalı komutan tarafından korsanlardan temizlenir. Buradaki Roma dönemi, 6. yüzyıla kadar devam eder. Bizans döneminde, Hıristiyanlığın etkin olduğu yıllarda, bölge, piskoposluk merkezi olur.
1221 yılında, bu kez, Anadolu’da gittikçe güçlenen Selçuklular bölgedeki egemenliği ele geçirirler. Sultan I. Alaaddin Keykubat, yöreyi ele geçirir. Bu dönemde, yörenin ismi: Selenti olur. Bu ismin verilmesindeki temel düşüncenin: Toroslar’dan çıkarak, şehir merkezinden geçen ve denize karışan 5 büyük ırmağın, zaman zaman aşırı yağışlar sonucu sel baskını yaratması olduğu düşünülmektedir.
Selçuklular sonrası dönemde: Selenti yani Gazipaşa yöresi, Konya merkezli Karamanoğulları Beyliği egemenliğine girer. 1471 yılına gelindiğinde, Osmanlı deniz güçleri, Selenti’yi ele geçirirler.
1922 yılına gelindiğinde, Selenti, Gazipaşa ismini alarak, ilçe statüsüne kavuşur. Gazipaşa isminin verilmesindeki temel sebebin: yöre halkının İstiklal Savaşındaki yararlılıklarının neden olduğu ve bu yüzden ödüllendirmek adına, buraya bu ismin verildiği bilinmektedir.
Antalya Gazipaşa
GENEL
İlçe, Akdeniz kıyısında, Gazipaşa ovasında kurulmuştur. Batıdan doğuya doğru uzanan, Toros dağlarıyla çevrilmiştir.
İlçe merkezi, deniz kıyısından 3 km. içeridedir. İlçe merkezi ve deniz kıyısı arasında, alçak tepeler mevcuttur. Yeni yerleşimler, sahile yani deniz kıyısına kadar ulaşmıştır.
Kıyı şeridinin uzunluğu: 50 km. civarındadır. Bu mesafenin, yarısı kumluk ve diğer yarısı kayalıktır. Bu nedenle, denize girmek için uygun yerler bulunmaktadır.
İklim: doğal olarak yörede Akdeniz iklimi hakim olup, buna bağlı olarak kışları serin ve yağmurlu, yazları ise sıcak ve kurak geçmektedir.
Ekonomik etkinlikler: yörede tarımsal etkinliklerin başında, kıyıda: sebze, narenciye ve muz üretimi, iç kesimlerde ise, tahıl üretimi gelmektedir. Tarımla uğraşanların, % 80’i seracılık yapmaktadırlar. Dağlık kesimlerde ise, hayvancılık yapılır.
Caretta caretta kaplumbağaları, Akdeniz yöresinde 17 merkeze yumurta bırakmaktadırlar. Bunlardan biri de, Gazipaşa sahilleridir.
NE YENİR NE İÇİLİR
Gazipaşa yöresine yolunuz düşer ve yöresel lezzetlerden tatmak isterseniz: öne çıkan ve çok bilinen bir yemek türü yok. Ancak: “ülübünü piyazı” deneyebilirsiniz. Bir de, özellikle patlıcan ağırlıklı yapılan “Bişme” yemeği düşünebilirsiniz.
NE SATIN ALINIR
Uygun mevsimde burada bulunursanız veya buradan geçerseniz yol üzerinde: muz ve çilek satıldığını göreceksiniz. Muz satın alırken, özellikle uzun zaman muhafaza etmeyi düşünürseniz, elbette henüz yeşil olanlarını tercih etmenizde yarar var. Ama, bu muhteşem tatları mutlaka denemelisiniz.
KONAKLAMA
Gazipaşa Öğretmenevi Cumhuriyet Mah. Yıldız Sok. 242-5726018
Antalya Gazipaşa Belediye Dinlenme Tesisleri
Gazipaşa Belediye Dinlenme Tesisleri 242-5721630
(Ben burada bir süre kaldım. Gayet güzel bir yer. Deniz kıyısında kurulu 32 bungalov var. Bunların içinde: 3 kişi kalınabiliyor. Ayrıca: mutfak, buzdolabı ve ocak bulunuyor. Bunların hemen önünde ise: 2 yüzme havuzu bulunuyor.
Ayrıca: açık-kapalı restoranlar ve bar var. Tesis, bütün yıl boyunca hizmet veriyor. Denize girmek isteyenler için, uygun kumsal da var. Hemen karşıda ise, muhteşem ve haşmetli görüntüsüyle, Kızılin kayalıkları görülüyor.
GEZİLECEK YERLER
Gazipaşa Koru Plajı
KORU PLAJI
İlçe merkezine bağlı Koru mahallesindedir. Bölgenin en ünlü sahillerindendir. Tüm plajların kumluk olduğu bölgede, yaklaşık 2 km uzunluğundaki plaj yaklaşık 150 metrelik bir genişliğe sahiptir.
Koru plajındaki deniz, kendi kendini filtre eden tek deniz olma özelliğiyle öne çıkar. Toplamda 3 doğal havuza sahip olan plajda, iki doğal havuz özellikle yeni yüzme öğrenenler için çok ideal bir fırsat sunar. Yörede “yalı taşı” denilen ilginç kayalar, akarsuların getirdiği doğal çimento maddesiyle taşın birleşip donmasından oluşuyor. Tabakalar halinde sert kayalar biçimindeki bu taşlar, yakın zamana kadar değirmentaşı yapımında kullanılıyordu. Doğal arıtma tesisi işlevi de gören çukurlarda deniz suyu birikiyor, dalga olmadığı zamanlarda denizle bağı geçici olarak kopan küçük havuzcukların suyu iyice ısınıyor ve çocuklar için eğlenceli oyun havuzuna dönüşüyor.
Koydaki havuzlar çok sığ görünse de yüzdükçe derinliği hızlı bir şekilde artar. Özellikle sabah saatlerinde berraklığıyla göz doldurur, kendinizi bir akvaryumda gibi hissedersiniz.
Evet, Koru plajına girişler ücretsizdir. Çevresinde hizmet veren restoran ve kafelerde yiyecek içecek ihtiyaçlarınızı karşılayabilirsiniz. Şezlong, şemsiye, duş ve tuvalet mevcuttur.
Gazipaşa Kızılin mevkii ve Kızılin Plajı
KIZILİN MEVKİİ VE KIZILİN PLAJI
Kızılin Plajı, Selinus sahil şeridinin sonunda, yaklaşık 2 kilometrelik doğu uzantısında yer alır. Gazipaşa’nın en ünlü plajlarından olan Kızılin Plajı, şehir merkezine sadece 3 km uzaklıktadır. İlçenin kuzey sahilinde bulunan plaja Uğur Mumcu caddesinden sahil yoluna inerek, buradan kuzey istikametinde yaklaşık 2 km devam ederek gidilebilir.
Kızılin, ismini burada yer alan mağaradan ve çevresindeki koyu kırmızı renkli kayalıklardan alıyor. Kayalık burnun üstünde tarihi kalıntılar yer alırken, mağara ise özel bir tesisin bahçesi içinde bulunuyor.
Selinus Plajının kuzey-batı bitiminde dik bir kayalığın altında kocaman ağızlı bir mağara var. Bu mağara “Aşk mağarası” olarak da biliniyor. Mağara denizden 40 m kadar içeriye giriyor ve iki bölümlüdür. Daha sonra daralarak 300 m daha içeriye girdiği söyleniyor. Mağaraya sadece denizden girilebiliyor. Mağaranın dip tarafında tatlı su varmış. Bu tatlı suyun ilginç özellikleri bulunduğu söyleniyor. Yanınızda şişe bulundurmanız önerilir. Bu mağara bir zamanlar korsanlar tarafından sığınma amacıyla kullanılmış olmalıdır.
Evet, fazla derinliği olmayan bu büyük mağara oluşumuna yöre halkı arasında “Isınma Kayası” da deniliyor. Mağaranın bulunduğu kızıl renkli dik kaya gündoğumundan batışına kadar sürekli güneş alıyor.
Kızılin Plajı denizi, Kaputaş Plajını andırır, denizi çok temiz olup serin sulara sahiptir. Plaj ortalama 500 m uzunluğa sahiptir. Denize girilen alan küçük çakıl taşlarla kaplıdır, ilerisi ise incecik kumlardan oluşur. Genel olarak dalgalı bir denizi vardır.
Plajın sonunda bulunan Kızılin Beach Restoranda, soyunma kabini, şezlong, şemsiye, araç parkı, tuvalet ve manzara seyir alanı imkanları vardır.
Antalya Gazipaşa Selinus antik kenti
Antalya Gazipaşa Selinus antik kenti
SELİNUS
Gazipaşa ilçesi sınırları içerisinde, yat limanının ve Hacı Musa çayının güneybatısındaki denize dirsek gibi uzanan bir tepenin üzerinde ve yamacındadır. İlçe merkezine 3 km uzaklıktadır.
Tarihi:
Selinus antik kentinin tarih sahnesinde yer almasının, MÖ 628’E kadar uzandığı bilinmektedir.
Antik dönemde Dağlık Klikya’nın önemli ticaret limanlarından biri olan kent, tarih sahnesine Prindu Krallığının batı sınırı olarak geçmiş, eski yazıtlarda “Sallune” olarak adlandırılmıştır.
MÖ 197’de, Yunan yönetiminden Antiokhos aracılığıyla Roma hakimiyetine geçen kente, MS 1 yüzyılda Roma İmparatoru Traianus hastalanarak Selinus limanına gelmiş ve burada hayatını kaybetmiştir.
Kendisi MS 53 yılında İspanya’nın güneyinde İtalica kentinde doğmuştur. MS 98-117 yılları arasında Roma İmparatoru olarak hüküm sürdü ve “Beş iyi İmparator” un ikincisi olarak tarihe geçmiştir.
MS 117 yılı başlarında Traianus hastalandı ve İtalya’ya dönmek üzere yola çıktı. Sağlığı 117 ilkbaharı ve yazı boyunca giderek bozuldu.
Evet, Traianus ciddi şekilde hastalanınca Roma’ya dönmek üzere gemiye binmiş, Hadrianus ise Suriye’de Doğu Roma ordusunun fiili komutanı olarak kalmıştır. Traianus ancak Kilikya’daki kıyı kenti Selinus’a kadar ulaşabilmiş, orada bir tüccarın evine konuk olmuş ve 8 Ağustos 117 tarihinde orada hayatını kaybetmiştir. Antik kaynaklar ölüm nedeninin inme (felç) olduğunu aktarmaktadır. Uzun ve yorucu Doğu seferinin ileri yaşın ve muhtemelen kronik sağlık sorunlarının bu sona zemin hazırladığı düşünülmektedir.
Yerine tahta geçecek olan Hadrianus cenazeyi Roma’ya götürmüş ve anısına burada bir mezar yaptırmıştır.
Tarihi geleneğe göre, Traianus’un külleri, Traianus Sütununun tabanındaki küçük odaya defnedilmiştir. (Bedeni Selinus’ta yakılmış, külleri Roma’ya gönderilmiştir.)
Bu olayın ardından kent sikkelerinde şehrin ismi “Traiano Selino” olarak değiştirilmiştir.
MÖ 6 yüzyıldan sonra Helenistik, Roma İmparatorluk, Bizans ve Selçuklu dönemlerinde yoğun biçimde iskan edilmiştir.
Hıristiyanlık döneminde Selinus, Seleukeia-Silifke Başpiskoposluğına bağlı bir Piskoposluk merkezi olarak bilinmektedir.
Piskoposluk statüsü, kentin Bizans döneminde de güçlü bir idari ve dini konuma sahip olduğunu kanıtlamaktadır.
Gazipaşa Selinus
Günümüze kalan Kalıntılar:
Selinus antik kentine, yaklaşık yarım saatlik bir tırmanıştan sonra ulaşılır. Giriş ücretsizdir. Kalıntılar çevrili değildir ve bekçi yoktur.
Bugün görülecek yapılar arasında: Akropol, Agora, büyük ve küçük hamamlar, anıtsal mezarların yer aldığı Nekropol, Odeon, Su kemerleri, Kilise ve Şekerhane Köşkü vardır.
Akropolden Gazipaşa Gold Marina ve Akdeniz’in muhteşem manzarası görülebilir.
Nekropoldeki anıtsal mezar, özellikle önem taşımakta olup, Alanya Lisesindeki lahitlerin büyük çoğunluğunun Selinus Nekropolünden getirildiği bilinmektedir. Bu durum kentte bir atölyenin varlığına işaret eder.
NEKROPOL:
Nekropol, Şekerhane köşkünün doğusunda yer almaktadır. Kent içindeki diğer yapılarla birlikte sahil şeridine yakın, düzlük alanda konumlanmıştır.
Heroon ya da hereon tipi mezarlar, antik dönemde kahraman ya da yarı tanrı statüsündeki sayılan kişiler için inşa edilmiş anıtsal yapılardır. Bu mezar tipinin Selinus nekropolünde bulunması, kentin önemli ve soylu bireyler yetiştirdiğini ya da burada bu statüde birinin yaşadığının göstergesidir. Söz konusu yapı, büyük ihtimalle Roma döneminin önde gelen bir yöneticisine ya da kentin kurucusu sayılan bir kişiye adanmış olabilir.
Gelelim günümüze:
Nekropol alanı büyük ölçüde toprak altında kalmış ya da tahrip olmuş olsa da anıtsal mezar kalıntıları ve ostotek atölyesine ait izler hala bu alanda görülebilmektedir.
Ostotek Atölyesi:
Alanya Müzesindeki ostoteklerin çoğunluğu Selinus Nekropolünden getirilmiş olup, burada bir ostotek atölyesinin varlığını sürdürdüğü düşünülmektedir.
Ostotek: Yunanca “kemik kutusu” demektir. İnsan kemiklerinin yakma ya da gömme işleminin ardından saklandığı küçük mermer ya da taş kutulardır. Roma ve Bizans dönemlerinde Anadolu’da yaygın olarak kullanılmıştır.
Selinus’ta bir ostotek atölyesinin var olması son derce önemlidir. Çünkü bu durum kentin sadece kendi ihtiyacını karşılamakla kalmadığını, aynı zamanda çevre kentlere de ostotek ihraç ettiğini göstermektedir. Bu da Selinus’un bölgenin zanaatkarlık ve ticaret merkezi olduğuna işaret eden somut bir kanıttır.
AKROPOL:
Taş yolun sonunda yer alan tepede, Ortaçağ kalesine çıkılan merdivenler bulunmaktadır. Akropole ulaşmak için yaklaşık 15-20 dakikalık bir merdiven tırmanışı gerekir ve tepe yaklaşık 725 m yüksekliktedir.
Kentin Akropolü tepeye kurulmuştur. Bu tepe üzerinde aynı zamanda Ortaçağ Kalesi de vardır.
Akropol alanı yarımadanın tepesindedir ve bu tepeden Akdeniz’e hakim muhteşem bir manzara seyredilebilir.
Akropoldeki yapılar:
Akropol içinde günümüze kadar ulaşabilen en önemli yapılar kilise ve sarnıçtır. Yamaçtaki surların içinde bir kilise kalıntısı bulunmaktadır. Zirvedeki sarnıç ise Akdeniz’e hakim bir konumdadır. Tepe üzerindeki Ortaçağ Kalesinin sur duvarları ve kuleleri oldukça iyi korunmuş durumdadır.
Ortaçağ Kalesi:
Kentin tarihi yolculuğu içinde önemli bir yere sahip olan kalenin o dönemde ada konumunda bulunduğu bilinmektedir. Buradan başta Mısır ve Kıbrıs olmak üzere dönemin ticaret merkezleriyle deniz ticareti yapılmaktaydı.
Kale gece ve gündüz görülmeye değer tarihi bir mekandır. Kale içinden izlenen gün batımı, ziyaretçilere harika bir panoramik manzara sunar.
AGORA:
Bugün Agora alanı büyük ölçüde yıkılmış olsa da granit sütunlar günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır. Bu sütunlar, agoranın çevresini çevreleyen portik (sütunlu revak) düzeninin bugün ayakta kalan en çarpıcı izleridir. Bugün: Agora kalıntıları büyük ölçüde toprak altında kalmış ya da tahrip olmuştur. Bununla birlikte dikili granit sütunlar ve döşeme izleri kısmen görülebilmektedir.
1997’den bu yana sürdürülen kazı çalışmalarında her yıl yeni bulgular ortaya çıkmaktadır.
BÜYÜK VE KÜÇÜK HAMAMLAR:
Antik kente girişte yolun düz kesiminde, Büyük ve Küçük Hamam görülür. Yani her iki hamam da Akropol eteklerinde, kentin sahil kesimine yakın düzlükte yer almaktadır. Selinus’un su kemeri, hamamlara düzenli su sağlamak amacıyla yaklaşık 1.5 km uzaktaki kaynaktan nehrin üzerinden su taşımaktaydı. Bu altyapı sistemi sayesinde hem büyük hem de küçük hamam kesintisiz su temin edebiliyordu.
Büyük Hamam:
Büyük Hamam, kentin önde gelen kamu yapılarından biri olarak Selinus’un önemli bir liman ve ticaret merkezi olduğu Roma İmparatorluğu döneminde inşa edilmiştir. Boyutu ve kapasitesiyle kentteki tüm halk ile liman çalışanlarına ve tüccarlara hizmet verdiği düşünülmektedir.
Küçük Hamam:
Büyük Hamama yakın konumda yer alan Küçük Hamam, daha sınırlı bir kapasiteye sahiptir.
Günümüzdeki durum:
Her iki hamam da, büyük ölçüde tahrip olmuş olmakla birlikte, duvar kalıntıları ve temel izleri hala görülebilmektedir.
APSİSLİ KİLİSE:
Akropol içerisinde kilise ve sarnıç günümüze kadar ulaşmıştır. Kilise, Akropol yamaçlarında, sur duvarlarının içinde yer almaktadır. Yamaçtaki surların içinde bir kilise kalıntısı bulunmaktadır.
Apsis, kiliselerin doğu ucunda bulunan yarım daire ya da at nalı biçiminde kapalı bölümdür.
Apsisi içinde sunak ve din adamlarının yeri bulunur. Selinus kilisesi, bu mimari geleneğe uygun bazilikal planda inşa edilmiştir.
Günümüzde yapının büyük bölümü yıkılmış olmakla birlikte, apsise ait duvar izleri ve temel kalıntıları hala yerinde izlenebilmektedir. Kilise kalıntısının varlığı, birçok önemli sonucu beraberinde getirmektedir. Kentin Roma’dan Bizans’a kesintisiz iskan gördüğünü, Hıristiyanlığın bölgede erken dönemde kök saldığını ve Selinus’un sadece ticari değil aynı zamanda güçlü bir dini merkez olduğunu ortaya koymaktadır.
Nitekim Trajanopolis adını bırakan kentin piskoposları sonraki dönemde de Selinus Piskoposları olarak anılmaya devam etmiştir.
Gazipaşa Su Kemerleri
SU KEMERİ:
MS 2 yüzyılda Roma döneminde Selinus antik kendinin su ihtiyacını karşılamak amacıyla inşa edilmiş su yolu kemerleridir. Kentin bugün gözlemlenebilen yapıları arasındadır.
Selinus şehrinin su ihtiyacı, su kemerleri yoluyla Ilıcak kaynağından karşılanmıştır. Su kemeri Gazipaşa ilçesinin merkezinden başlayıp ovayı ve Bıçkıcı çayını boydan boya geçerek denize kadar uzanmaktadır. Selinus’un su kemeri, hamamlara düzenli su sağlamak amacıyla yaklaşık 1.5 km uzaktaki kaynaktan nehrin üzerinden geçerek su taşımaktaydı.
Su kemerleri, Şekerhane köşkünün batı köşesinden bir dirsek yaparak kiliseye doğru yaklaşık 5 m kadar yaklaşır, daha sonra düz bir şekilde Agora yönünde ilerlemektedir.
Su kemerinde 3 farklı taş türü kullanılmıştır. Kemerin ayaklarında küçük kireç taşları, kemer tonozlarında mikalı taş, üst kısımlardaki su yollarında ise kum taşı tercih edilmiştir. Bu üç farklı malzemenin her birinin farklı bir işlev için seçilmiş olması, Roma mühendisliğinin ne denli gelişmiş ve hesaplı bir anlayışa sah ip olduğunu gösterir.
Kireç taşı taşıyıcı ayaklar için sağlamlık, mikalı taş kemer tonozları için esneklik ve dayanıklılık, kum taşı ise su kanalı için geçirimsizlik amacıyla kullanılmıştır.
1987 yılında Korunması Gereken Taşınmaz Kültür Varlığı ilan edilen Selinus Su Kemeri, 2019 yılında yapılan restorasyon çalışmalarıyla yeniden ayağa kaldırılmış ve kültürel miras olarak korunmaya devam edilmektedir.
Günümüzde kilise yakınındaki kemerler, ova üzerinde ve yol kenarlarındaki kemer gibi günümüze sağlam gelmiştir.
Restorasyon çalışmalarının ardından, su kemerleri Gazipaşa’nın en belirgin tarihi simgelerinden biri haline gelmiş, hem tarih bilincine katkı sağlamakta hem de bölge turizmine önemli bir değer katmaktadır.
Gazipaşa Şekerhane Köşkü
ŞEKERHANE KÖŞKÜ:
Selinus’un en ilginç ve en iyi korunmuş anıtı olan Şekerhane Köşkü, tepenin eteklerindeki düz bir alanda, batısında agora, hamam ve odeon, doğusunda ise nekropol bulunan konumuyla öne çıkan, büyük dikdörtgen planlı bir yapıdır.
Adını, Türkçe “şeker” kelimesinden değil, Arapça “şikar” (av) kelimesinden gelmektedir. Dolayısıyla şekerhane ya da şikarhane, av köşkü veya av pavyonu anlamı taşımaktadır.
MS 117 yılında Roma İmparatoru Traianus, Doğu’dan İtalya’ya dönerken Selinus’ta hayatını kaybeder.
Roma Senatosu tarafından “Optimus Princeps” (en iyi hükümdar) unvanıyla onurlandırılan bir İmparator olarak tarihe geçmiştir.
Onun Selinus’ta ölümü, kentin geçici olarak Trajanopolis adını almasına yol açmıştır.
Ayrıca kent “İus Italicum” statüsü kazanarak İtalyan toprağı sayılma ayrıcalığına kavuşmuştur. Bu durum İtalyan olmayan bir topluluk için son derece nadir görülen bir ayrıcalıktı.
Mimari Yapısı:
İmparatorluk anıtı, 4 ön sütun ve 2 yan sütundan oluşan tetrastyle prostylos düzeninde, Korint düzeninde sütunlarla çevrilmiş, yüksek bir podyum üzerinde inşa edilmiş bir tapınak yapısıdır.
Tüm dört yanı, portiklerle çevrili geniş bir temanos alanına sahiptir. Yapının 2 katı bulunmaktadır. Üst kat küçük bir tapınak işlevi görürken, alt kat boş bir mezar olarak tasarlanmıştır. Bugün görülen yapı, yaklaşık 5 metre yüksekliğinde olup, iç kısmı iki ardışık beşik tonozlu mekandan oluşur.
Dış duvarlar Selçuklu dönemine aittir, Roma dönemine ait podyumun iç yapısı ise büyük ölçüde korunmuş durumdadır.
Araştırmalar:
Yapı ilk kez 1812 yılında Beaufort ve Charles Cokkerel tarafından kayıt altına alınmıştır.
Beaufort, yapının Traianus için inşa edilmiş bir anıt mezar olduğunu öne sürmüştür.
2005-2007 yılları arasında Alman Arkeoloji Enstitüsü ile Alanya Arkeoloji Müzesi işbirliğiyle yürütülen araştırmalar, Şekerhane Köşkünün gerçekten Traianus için bir kenotaf (sembolik mezar) olduğunu ortaya koymuştur.
2009 yılında yapı çevresinde jeolojik bir araştırma da tamamlanmıştır.
Çevrede 400’den fazla mermer mimari elaman ve parça bulunmuştur. Bunlar yakındaki Alanya müzesi depolarına taşınmıştır.
Traianus’un kenotafı, 13 yüzyıl başlarında Selçuklular tarafından antik yapı malzemeleri kullanılarak yeniden düzenlenmiş ve yapının görünümü önemli ölçüde değiştirilmiştir.
Selçuklular bu yapıyı av köşkü olarak kullanmış ve Şekerhane Köşkü adını vermiştir.
Antalya Gazipaşa Antıocheıa Ad Gragum-Nohut Yeri
ANTIOCHEIA AD GRAGUM-NOHUT YERİ
İlçe merkezine, 19 km. uzaklıkta, Güney köyündedir. İlçe merkezinden, Anamur istikametine giderken: sağda görülen tabeladan Güney köyü istikametine ayrılan yoldan ilerliyorsunuz ve bir yükseltiyi çıktıktan sonra, geniş bir alana yayılmış antik kent kalıntılarını görmeye başlıyorsunuz.
Antıocheıa ismi: Adıyaman merkezli Kommagene krallığının kralı 4’ncü Antıoche’den gelmektedir. Bu nedenle: bu yerleşim yerinin, Kommagene krallığı zamanında kurulduğu anlaşılmaktadır. Daha sonraları ise, Roma ve Bizans dönemlerinde de, burada yerleşim olmuştur.
Yöre halkı tarafından, Nohutyeri olarak da bilinir. Buradaki yerleşim yeri yani şehir: denize dik olarak inen bir dağlık arazi üzerindedir. Bu yüzden, deniz seviyesinden 300 metre yüksekte kurulmuştur.
Günümüzde burada görebilecekleriniz: nekrapol alanı, kilise, hamam, sütunlu cadde, agora, anıtsal bir kapı ve kale surlarıdır. Antik kentin hemen kıyısında, deniz kenarındaki tepelikte: Güney kalesi var. Kalenin doğusunda kral koyu uzanıyor. Batısında ise, deniz kıyısında bir koy var. Balıkçı tekneleri bu koya, ilginç bir coğrafi özellik gösteren bir kapıdan geçerek girebiliyorlar.
Zaten bu nedenle, buraya: Delikli Deniz ismi verilmiş. Koy: geniş bir havuz görünümünde. Koy bölgesinde: çevre tamamen muz bahçeleriyle kaplı. Bu bahçelerin arasından yürüyerek bu koya inmek mümkün. Küçük bir patika yol var. Ayrıca, bir de tatlı su çeşmesi yapılmış.
Günübirlik tekne turlarına katılanlar ve burayı bilenler, sessiz ve sakin bir ortamda denize girmek için burayı yoğun olarak tercih ediyorlar. Siz de mutlaka buraya gitmelisiniz. Her ne kadar yürüyüş yolu biraz zahmetli olsa da mutlaka gitmelisiniz. Buranın hemen yamacında: Nohut yeri olarak isimlendirilen yerde: muz ve badem yetiştiriliyor.
Ancak, yamaçlarda bulunan bu muz bahçelerine, gerek gübre taşınması ve gerekse olgunlaşan muzların toplanması için: özel motorlu teleferik düzenleri kurulmuş. Ayrıca: yörede bol miktarda, Frenk inciri olarak bilinen, üzeri dikenli bir tür tropikal meyve de bulunuyor. Bunun da tadına bakmayı sakın ihmal etmeyin.
Antalya Gazipaşa Lamus-Adanda antik kenti
LAMOS-LAMUS-ADANDA
Lamos (Lamus) Roma ve Bizans dönemlerinde yerleşim görmüş, antik Klikya ve daha sonra İsaurya’da önemli bir kenttir.
Bugün antik kent, İlçe merkezine bağlı Adanda köyünün yaklaşık 2 km kuzeyindedir. Kent deniz seviyesinden yaklaşık 600 metre yükseklikte, iki sarp tepenin üzerinde kurulmuştur. İlçe merkezine yaklaşık 15 km uzaklıktadır.
Ulaşım:
Gazipaşa-Alanya ana yolunun, şehir sınırından 1 km doğuda bir köprüden kuzeye dönerek Hasdere köyünün geçilmesi, ardından Adanda yönünde 7 km ilerlemesiyle buraya ulaşılabilir. Adanda’dan sonra yola devam ederek Lamos’a çıkan taş yol sadece jeep veya yüksek araçlarla aşılabilir. Yürüyüşle çıkmak ise yaklaşık 1 saat sürmektedir.
Gazipaşa Lamos
Önemi:
Kentin giriş kapısında, öküz başı üzerinde duran bir kartal kabartması var. Bu görüntü tesadüf değildir. Bir tepenin üstünde Vespasianus tapınağı, öbür tepenin üstünde Titus tapınağı, kapıda Gallienus’a adanmış bir yazıt, surların her taşında askeri bir hesap.
Yani bu küçük dağ kenti, MS 3 yüzyılda Roma İmparatorluğunun en bunalımlı döneminde bile hem iki imparatoru tanrılaştırmış hem yeni bir imparatora bağlılık yemini etmiş hem de tüm bunları taşa işleyerek geleceğe bırakmıştır.
Asıl amaç 600 metre yükseklikte, sarp bir dağın tepesinde, ulaşılması son derece güç bir coğrafyada kurulmuş bu kent, tüm bu anıtsal simgeleri neden inşa etmiştir. Bir dağ kalesi için hayatta kalmak yeterliydi, surlar, kule, su yeterdi. Ama Lamos bunların ötesine geçerek tapınak yapmış, kabartma işlemiş, imparatorlara yazıt dikmiştir. Bu, salt bir savunma kenti değil, Roma medeniyetinin dağın tepesine taşınmış minyatür bir yansıması olduğunu gösterir.
Bu nedenle, Lamos gerçekten benzersizdir.
Tarihçesi:
Kentin adı, Hititçe “Lamija” sözcüğünden gelmekte olup, erken bir yerleşim anlamı taşımaktadır. Yani Lamos adının kendisi binlerce yıl öncesi Hitit diline dayanmaktadır. MÖ 1500’lü yıllarda Ermenek ve çevresinde (dolayısıyla Lamos’u kapsayan bu Kilikya dağ kuşağında) Hitit devletinin egemen olduğu tarihçiler tarafından belirtilmektedir. Bu dönemde bölge, Hitit İmparatorluğunun güney sınır toprakları içinde yer alıyordu.
Helenistik dönemden itibaren var olan kent, asıl altın çağını Roma İmparatoru Gallienus döneminde (MS 253-268) yaşamıştır.
Kentte Vespasian, Titus ve Domitian adına inşa edilmiş bir tapınak bulunmaktaydı. Ancak asıl ibadet Zeus’a ve yerel nehir tanrısına yapılırdı. Lamos, hem şehrin, hem nehrin, hem de tanrının adıdır. Bunların hepsi birbirine bağlıdır.
Bizanslıların Araplarla 965 yılında burada barış yaptığı tahmin edilmektedir. 12 yüzyılda Ermeni egemenliğine giren kent, 13 yüzyıla kadar bir piskoposluk merkezi olarak bilinmekteydi.
KALINTILAR VE MİMARİ:
Lamos, keşfedilmemiş doğasıyla ve tarihi kalıntılarıyla Gazipaşa’nın az bilinen ama büyüleyici antik kentlerinden biridir. Zirveye çıktığınızda, sizi Toros dağları ve vadilerin panoramik manzarası karşılar.
Şimdi, kentin kalıntılarından söz edeceğim.
Kent surlarla çevrilidir.
Giriş kapısının güneyinde büyük bir kule bulunmakta olup diğer kalıntılar arasında doğal kayaya oyulmuş çeşme ve iki adet tapınak yer almaktadır.
Batıdaki küçük tepede Akropolis ve bir kale ile doğu yönde iki kuzey-güney duvarının kalıntıları yer almaktadır.
Dış duvarlar 10-20 metre yüksekliğe ulaşmakta olup iki kare kule ile güney uçta dikdörtgen bir kule bulunmaktadır.
Batıdaki tepenin MS 3 yüzyıl ortalarında Gallienus döneminde surlarla çevrildiği, kentin giriş kapısındaki yazıttan anlaşılmaktadır.
Gazipaşa Lamos Kale
KALE SURLARI:
Batıdaki tepenin MS 3 yüzyıl ortalarında Gallienus döneminde surlarla çevrildiği, kentin giriş kapısındaki yazıttan anlaşılmaktadır.
Yani surlar, MS 259-268 yıllarında İmparator Gallienus tarafından yaptırılmıştır. Bu Roma İmparatorluğunun en çalkantılı dönemlerinden biri olan “Otuz Tiran” çağına denk gelir.
Kent kapısı büyük bir kule ile korumaya alınmıştır.
Surun iç kısmında ikinci bir sur kalıntısı vardır, bu da kentte iç kalenin varlığını gösterir.
Ana sur duvarları, kenti tamamen kuşatan dış çevre duvarıdır. Blok taş işçiliğiyle inşa edilmiş olup yer yer bugün de ayakta durmaktadır.
Giriş kulesi: Doğuya bakan kentin giriş kapısının güneyinde, büyük bir kule bulunmaktadır. Bu kule, kapıyı flankeden (yandan koruyan) klasik Roma dönemi kule mimarisinin güzel bir örneğidir.
Gelelim günümüze, kent surla çevrili, hiç işlem yapılmamıştır. Surun içerisi gayet düzgündür. Ancak Lamos antik kenti, sorumsuz ziyaretçilerin ve define avcılarının uğrak mekanı haline gelmiştir. Resmi bir arkeolojik kazı ya da restorasyon çalışması henüz başlatılmamış olup, surların uzun vadede korunması açısından bu durum ciddi risk oluşturmaktadır.
KULE:
Doğuya bakan kentin giriş kapısının güneyinde büyük bir kule bulunmaktadır.
Kule, kapının güney yanına yerleştirilerek hem kapıyı flankeden (yandan koruyan), hem de doğu cephesini denetim altına tutan stratejik bir noktaya inşa edilmiştir. Dış sur düşse bile, kule, savunucuların tutunabileceği son direnç noktası olarak kullanılırdı. Kule, sur sistemiyle birlikte MS 253-268 yılları arasında Roma İmparatorluğunu önce babası Valerian ile birlikte, ardından tek başına yöneten İmparator Gallienus döneminde inşa edilmiştir.
Gelelim günümüze: surlarda olduğu gibi kulede de herhangi bir koruma ve restorasyon çalışması yoktur. Üst katları büyük ölçüde tahrip olmuş veya çökmüştür. Ayakta kalan duvar kalıntıları ise kule planını ve inşaat tekniğini kısmen okunabilir kılmaktadır.
Gazipaşa Öküz başı kabartması
Kartal-Öküz Başı Kabartmalı Kapı:
İmparator Gallienus’a (MS 253-268 yılları arasında imparator) adanmış bir yazıtla süslenmiş olan bu kapının üzerinde, bir öküz başının üzerinde duran kartal kabartması yer almaktadır.
Bu kabartma, Doğu Akdeniz kültüründe derin sembolik anlamlar taşır.
Kartal: İmparatorluk otoritesinin, tanrısal gücünü ve güneşin simgesidir.
Öküz-Boğa Başı: Antik dönemlerde kurban sunusunu, bereket ve güç ritüellerini temsil eden yaygın bir mimari süsleme motifidir. İkisinin birlikte tasvirlenişi: Gücün hem ilahi hem de dünyevi boyutunu bir arada simgeler. Aynı zamanda kentin kapısını koruyan apotrapaik (kötülüğü uzaklaştırıcı) bir işlev üstlenir.
Evet, bu kapı, hem yazıt hem de kabartma açısından 3 yüzyıl Roma döneminin önemli bir eseridir.
KAYAYA OYULMUŞ ÇEŞME:
Lamos çeşmesini diğer antik çeşmelerden ayıran en önemli özellik, inşaat yöntemidir.
Çeşme, tam olarak düz alanda, yani agora yakınındadır.
Dağın sarp ve sert kayalık yapısı göz önüne alındığında büyük olasılıkla kaya yalağı tipine uygun bir yapıdadır. Bu yüksek dağ kentlerinde inşaat malzemesi taşımak zor olduğundan, doğal kayanın bizzat çeşme gövdesi olarak kullanılması tercih edilmiştir.
Günümüz: Lamos çeşmesine ilişkin sistematik bir arkeolojik belgeleme ya da yayın henüz mevcut değildir. Sistematik bir kazı başlatılmadan çeşmenin tam boyutları, su kaynağı ve muhtemel süslemeleri bilinmemektedir.
FLAVİUS HANEDANI TAPINAĞI:
Flavius hanedanı, MS 69-96 yılları arasında hüküm sürmüş olup Roma’nın Julio-Claudius hanedanından sonraki ikinci imparatorluk sülalesidir. Hanedan: Vespasianus ve onun iki oğlu Titus ile Domitianus’un saltanatlarını kapsamaktadır.
Doğu tepesinde Vespasianus ve Titus adına inşa edilmiş, küçük bir tapınak bulunmaktadır.
Ancak büyük ölçüde yıkılmış durumdadır.
Daha yukarıda ise çok sayıda inşa edilmiş mezar yer almakta olup bir kısmı başlangıçta oldukça görkemli görünmekteydi.
VESPASİANUS VE TİTUS TAPINAKLARI:
Lamos’da biri Roma İmparatorlarından Vespasianus, öteki Titus adına yapılmış tapınak bulunmaktadır.
İmparator Valerianus, Lamos’ta bulunan iki tepeden birine MS 68 yılında Roma İmparatoru olan Vespasianus adına ve diğer tepe üzerine de oğlu İmparator Titus adına tapınak yaptırmıştır.
Bu tapınaklar zirveye yakın bir noktada yer almaktadır.
Yani iki tapınak, kentin iki ayrı tepesine birer birer yerleştirilmiştir. Bu, hem mimari hem de dini açıdan son derece anlamlı bir tercihtir. Her bir tepe ve üzerindeki tapınak, ayrı bir İmparatoru temsil eder.
Burada dikkat çeken önemli bir tarihsel ayrıntı vardır.
Valerian döneminde (MS 253-260) yaptırıldığı öne sürülen bu tapınaklar, aslında Vespasianus (Ölümü MS 79) ve Titus’un (ölümü MS 81) ölümlerinden yaklaşık 200 yıl sonraya denk gelir. Bu durum şu şekilde açıklanabilir. Roma İmparatorluk döneminde pek çok eyalet kenti tanrılaştırılmış eski imparatorlara geç tarihlerde tapınak inşa etmeye devam etmiştir. Valerianus ya da Gallienus döneminde Lamos’ta bu tapınakların yapılmış olması, kentin bu imparatorlara duyduğu özel saygının ya da bölgesel siyasi bir tercihin ifadesi olabilir.
Günümüz: Tapınakların kalıntıları üzerine sistematik bir arkeolojik belgeleme henüz yapılmamıştır. Arkeolojik kazı çalışmaları yapılmadığından tapınakların plan tipi, sütun düzeni, boyutları ve süslemeleri bilinmemektedir.
Antalya Gazipaşa Nephelis-Muzkent antik kenti
Antalya Gazipaşa Nephelis-Muzkent antik kenti
NEPHELİS
Nephelis kelime anlamı olarak “çok bulutlu” anlamına gelmektedir. Gazipaşa-Mersin karayolunun 1.5 km güneyinde, Muzkent köyü sınırları içinde, denize doğru uzanan yüksek bir tepenin zirvesindedir. Antik kente ulaşım, Gazipaşa-Anamur yolunun 12 km den sonra Muzkent köyünün içinden geçerek güneye sapan yaklaşık 5 km stabilize bir yol ile sağlanır.
TARİHİ:
Roma ve Bizans dönemi egemenliğinin ağırlıkta olduğu söylenebilir.
Özellikle Roma dönemine ait kalıntılar günlük Roma yaşantısı ve Roma sosyal aktiviteleri hakkında pek çok bilgiye ulaşmaya olanak tanımıştır. Kentin tarihinin Roma öncesine, Likya egemenliğine kadar uzandığı düşünülüyor.
KENTİN MİMARİSİ
Kent 3 ana bölümden oluşmaktadır.
Ala Kilise, Akropol ve yamaçlar ile kuzey kısmı. İlk bölümde dikdörtgen ve çok planlı mekanlar bulunur. Akropol, kuzeydeki küçük tepenin üzerinde ve yamaçlarında yer alır.
Sur duvarlarının kısmen sağlam olduğu ve bir tapınak niteliğindeki yapının da burada bulunduğu bilinmektedir.
GÜNÜMÜZE ULAŞAN KALINTILAR:
Nephelis antik kentinin ayakta kalan en önemli kalıntıları, Orta çağ kalesi, tapınak/odeon, sulama sistemi, nekropol alanları ve yazıtlardır.
Ancak Nephelis antik kenti, Akdeniz kıyılarındaki pek çok antik kent gibi, henüz yeterince araştırılmamış ve kaynaklara tam anlamıyla girmemiştir. Definecilerin talanı, bölgedeki pek çok antik kent gibi Nephelis’i de etkilemiştir.
SUR DUVARLARI:
Sur duvarları genel olarak iyi durumdadır. Surlar hem antik kentin özgün savunma hattını hem de Orta Çağda üzerine eklenen ya da yeniden kullanılan Bizans dönem takviyelerini barındırmaktadır.
AKROPOL:
Akropol, kuzeydeki küçük tepenin üzerinde ve yamaçlarında yer alır.
Sur duvarları kısmen sağlamdır, burada tapınak niteliği taşıyan bir yapı kalıntısı mevcuttur. (aşağıda anlatacağım)
Akropol surlarının tepenin en dik ve savunulabilir kesimine yerleştirilmiş olması, tipik Dağlık Klikya askeri mimarisinin bir yansımasıdır. Bölgenin sarp kayalıklara ve keskin sütun halinde dağlık araziye sahip olması, kentin inşa edildiği dönemde birçok engelle karşılaşıldığını düşündürmektedir. Fakat yerli halk bu sorunun üstesinden gelmeyi başarmıştır.
Sur sistemi, kenti üç temel bölge boyunca çevrelemiştir. Birinci bölümdeki yapı dikdörtgen planlı çok mekânlıdır. İkinci bölümdeki akropol kuzeyindeki küçük tepenin üzerinde ve yamaçlarında yer alır. Üçüncü bölüm ise tahrip olmuş tek bir yapının bulunduğu yerdir.
İkinci Katman-Orta çağ kale surları:
Nephelis’in sur sistemi, tek dönemden değil birden fazla tarihsel katmandan oluşmaktadır. Nephelis antik kentinin günümüze kadar ayakta kalmayı başarabilen kalıntıları Roma ve Bizans dönemlerinden kalmadır.
İlk surlar Klikya ya da erken Roma döneminde yükselmiş, Bizans döneminde onarılmış ve güçlendirilmiştir. Orta çağda ise üzerlerine yeni bir kale eklenmiştir. Nephelis’teki surlar, tek bir sur değil, birbiri üzerine inşa edilmiş üç ayrı savunma anlayışının bütünüdür.
Doğal savunma ile surların uyumu:
Nephelis antik kentinin güney kısmı deniz ve sarp kayalıklardan oluşmaktadır. Bu jeolojik gerçek, mimarları büyük ölçüde kurtarmıştır. Güney cephe zaten doğal bir sur gibiydi. Dik kayalıklar ve deniz, herhangi bir duvar inşasına gerek bırakmıyordu. Asıl sur duvarları büyük olasılıkla kuzey ve batı cephelerde, yani erişimi daha kolay olan yamaç geçitlerini kapatan noktalarda yoğunlaşmıştı.
Malzeme ve Mimari Karakter:
Sur duvarlarının kaba moloz taş değil, özenle yontulmuş kesme taşlarla inşa edilmiştir. Dağlık Kilikyanın yerel kireç taşı, bu işçiliğe son derece elverişlidir.
Surların günümüzdeki durumu:
Nephelis’ten geriye kalanlar talihsizlik zincirinin bir parçasıdır. Definecilerin talanı, bölgedeki pek çok antik kent gibi Nephelis’i de etkilemiştir. Sur duvarları kısmen ayakta olsa da sistematik bir arkeolojik belgeleme yapılmadığından, duvarların tam güzergahı, kalınlığı, yüksekliği ve kule düzeni tam olarak bilinmemektedir.
ROMA TAPINAĞI:
Kentin akropolünde iyi kalite kesme taşlardan yapılmış, muhtemelen bir Roma tapınağı olan eser mevcuttur.
Roma dönemine ait tapınak, alınlık seviyesine kadar korunmuş bir şekilde günümüze ulaşmıştır.
Bu son derece önemli bir ayrıntıdır. Alınlık seviyesine kadar korunmuş ifadesi, tapınağın duvarlarının, sütun gövdelerinin ve büyük olasılıkla cella (iç kutsal alan) yapısının hala yerinde durduğu anlamına gelir. Yani çatı ve üçgen alınlık kısmı yıkılmış olsa da yapının ana gövdesi ayakta kalmaktadır. Bu, Dağlık Klikyanın daha az bilinen antik kentleri arasında oldukça iyi bir koruma durumu temsil eder.
Malzemesi:
İyi kaliteli kesme taşlardan inşa edilmiştir. Bölgenin yerel kireç taşının bu işçiliğe son derece elverişli olduğu bilinmektedir. Nephelis’teki kireç taşı ocakları, kentin ekonomik faaliyetlerinin bir parçasıydı. Kireç taşından yapılan heykeller tanrılara veya soyla kişilere ithaf edilirdi. Tapınağın yapı taşlarının da büyük ihtimalle bu yerel ocaklardan temin edildiği düşünülmektedir.
Akropol üzerindeki konumu:
Akropol kuzeyindeki küçük tepenin üzerinde ve yamaçlarında yer alır.
Sur duvarları kısmen sağlamdır. Tapınağın kentin en yüksek noktasında, akropol üzerinde konumlandırılmış olması Roma tapınak geleneğiyle tam örtüşmektedir.
Roma Tapınak Mimarisi Bağlamı:
Roma tapınaklarında yüksek bir podyum ve ön cephe vurgusu görülmektedir. Roma tapınaklarında naos-cella tek birim veya üç birimli olabilir. Roma tapınaklarını Yunan tapınaklarından ayıran temel özellikler arasında yüksek bir platform üzerine oturtulmuş olmaları ve sütun dizisinin sadece ön cephede yer alması sayılabilir.
Tapınağın adanmış olabileceği tanrı:
Kaynaklar tapınağın hangi tanrıya adandığını açıkça belirtmez. Ancak Dağlık Klikya bölgesindeki akropol tapınakları genel olarak şu tanrılara adanırdı. Zeus, Athena ya da yerel imparator kültüne hizmet eden bir yapı olarak. Bu bağlamda tapınak da kentin tipik Roma dönemi dini yaşamının merkezini oluşturmuş olmalıdır.
Tapınak ile Odeon arasındaki ilişki.
Kaynaklarda “Tapınak Odeon” şeklinde birleşik bir ifade kullanılmaktadır.
Kentin ayakta kalabilmiş yapıları arasında Orta Çağ Kalesi, Tapınak-Odeon, sulama sistemi ve Nekropol alanları sayılabilmektedir.
Bu ifade iki farklı şekilde yorumlanabilir. Ya tapınak ile odeon birbirine çok yakın iki ayrı yapıdır ya da mevcut kalıntının tapınak mı, odeon mu olduğu henüz net biçimde bilinmemektedir.
ALA KİLİSE-GÖK KİLİSE:
Halk arasında Gök kilise ve Ala kilise olarak adlandırılan, denize yakın bir yerde bir yapı kalıntısı bulunmaktadır.
Yapının denize yakın düzlük bir alanda yer alması, işlevsel açıdan son derece anlamlıdır. Akropoldeki tapınak dini ve siyasi otoriteyi temsil ederken, düzlükteki kilise toplumun geniş kesimlerine hizmet vermiş olmalıdır. Denize yakınlık ise ticaret yolları üzerindeki işlevini ve kolay erişilebilirliğini göstermektedir.
Bu halk isimlendirmesi son derece anlamlıdır. Pek çok antik tapınak, Hıristiyanlığın yayılmasıyla birlikte kiliseye dönüştürülmüştür. Gök kilise ya da Ala kilise olarak bilinen yapı, büyük olasılıkla önce bir Roma tapınağı olarak inşa edilmiş, ardından Bizans döneminde kiliseye çevrilmiş ya da üzerine kilise yapılmıştır. Bu dönüşüm süreci bölgedeki inanç katmanlarını somut biçimde yansıtmaktadır.
Evet ala kelimesi Türkçe de benekli, alacalı, çok renkli anlamına gelir. Bu isim, yapının duvarlarındaki farklı renklerdeki taş katmanlarından ya da yüzyıllar içinde biriken yosun ve bitki örtüsünün oluşturduğu renk çeşitliliğinden kaynaklanıyor olabilir.
Mimari özelliği:
Yapı dikdörtgen planlı ve çok mekânlıdır. Bu tanım, Erken Bizans kiliselerinin tipik bazilikal planıyla örtüşmektedir. Doğu yönünde apsis, batı yönünde narteks ve ortada iki yana uzanan neflerden oluşan bir bazilika düzeni bulunmaktadır.
ZENON YAZITI-EN ÖNEMLİ BULGU
Yazıtta adı geçen Zenon (MS 425-491) Doğu Roma-Bizans İmparatorluğunun önemli hükümdarlarından biridir. Zenon’un Klikya (bugünkü Gazipaşa ve çevresi) ile ayrı bir bağı vardır. Kendisi aslen İsaurialı (Toros dağlık bölgesinden) bir komutandı ve bölge halkıyla kişisel bağları bulunmaktaydı. Bu durum, onun Nephelis gibi bölgedeki küçük kentlere destek sağlamasını anlamlı kılmaktadır.
Nephelis antik kentinde bulunan yazıtlar arasında, Bizans İmparatoru Zenon dönemine ait övgülerin ve Zenon’un kente yapmış olduğu yardımların yer aldığı yazıtlar bulunmaktadır.
Bu yazıtla halen Alanya Müzesinde sergilenmektedir.
Bu yazıt, Nephelis’in 5 yüzyılda Bizans yönetimi altında hala önemli bir yerleşim merkezi olduğunu kanıtlamaktadır. Bizans İmparatoru Zenon’un (474-491) kente bizzat yardım etmiş olması, kentin bölgesel önemini açıkça ortaya koyar.
KİREÇ TAŞI OCAKLARI:
Nephelis’teki kireç taşı ocakları, buranın ekonomik faaliyetlerinin bir parçasıydı.
Kireç taşından yapılan heykeller tanrılara veya soylu kişilere ithaf edilirdi. Bu durum kentin salt bir yerleşim yeri değil, zanaatkarlar ve ekonomik üretim açısından da aktif bir merkez olduğunu göstermektedir.
Gelelim günümüze:
Günümüzde bu ocaklar, trajik bir şekilde antik heykellerin yok oluşuna tanık olmaktadır. Bazı işletme sahipleri, buldukları heykelleri kirece dönüştürmek için ocaklara atmış, bu muhteşem sanat eserlerini sonsuza dek yok etmişlerdir. Günümüzde bu bölgede kireç taşı ocaklarına sahip olan bazı işletme sahiplerinin, buldukları pek çok heykeli kirece çevirmek için ocağın içine atmalarına ve eriyip gitmelerine sebep olmaları söz konusudur.
Antalya Gazipaşa Hasdere köyü
Antalya Gazipaşa Hasdere köyü
HASDERE KÖYÜ
İlçe merkezine 8 km. uzaklıktadır.
Hasdere, Gazipaşa ilçesine bağlı bir mahalledir. Mahallenin eski adı “İncekarı” dır. Bu isim, mahallenin kızlarının güzelliğinden dolayı verilmiştir. Dah asonra bu isim halk ağzında İnceağrı ve İncarı olarak değişmiştir. 1960’larda ise mahalle Hasdere adını almıştır.
Hasdere adını, köyün ortasından geçen Hasdere Çayından almıştır.
Köyün bilinen en eski adı Naycar’dır. Tarihi kaynaklara göre bu isim, bölgede icar (vergi) toplanmadığı için verilmiştir. Silifke ve Antalya arasındaki en önemli yerleşim yeri olarak bilinen Naycar, Osmanlı döneminde önemli bir merkez olarak kullanılmıştır.
Hasdere köyünün tarihi 1300’lü yıllara kadar uzanır. Köy ilk dönemlerde derebeylikler tarafından, daha sonra ise Anamur’a bağlı nahiyelik sistemiyle yönetilmiştir.
Gazipaşa Hasdere Köyü
Eğimli arazide konumlanan köy, çeşme, ahır, cami, tahıl ambarları, serenler, kümes, mezarlıklar ve sokakları ile özgün bir kırsal mimari dokusunu barındırır.
Günümüzde köyde kime ait olduğu bilinmeyen bir türbe var. Türbe kare planlı ve üstü kubbe ile örtülüdür. Herhangi bir süsleme yoktur.
Köydeki tarihi çeşmeler, medrese kalıntıları ve taş evler günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır. Özellikle tarihi evlerin birçoğu hala sağlam ve ayaktadır. Her yıl yerli ve yabancı turistler bu kültürel mirası yakından görmek için Hasdere’yi ziyaret etmektedirler.
Köy hakkında anlatılan ilginç bir gelenek var. Eskiden köyde suç işleyenlerin ilk yargılanması, köyün ileri gelen kişilerinin bulunduğu köy konağında yapılırdı. Suçlulara, işledikleri suça göre tokat atılır ya da aşağılayıcı sözler söylenir, ardından suçlular jandarmaya teslim edilerek adliyeye sevk edilirdi. Bu sistem 1960’lı yıllara kadar köyde uygulanmıştır.
Antalya Gazipaşa Halil Limanı
HALİL LİMANI
Alanya-Gazipaşa ilçelerinin sınırındadır. Bu iki ilçe sınırlarını, bu liman belirliyor.
Liman bölgesi: günümüzde denize girilebilen güzel bir yer. Denize uzanan küçük bir burun ve bunun iki yanında, iki güzel plaj var.
Antik liman kalıntılarının bulunduğu küçük koy, özellikle yaz aylarında Alanya’dan hareket eden guletlerin uğrak yeridir. Antik kentin güneyinde denize girilebilecek bir kumsal da bulunmaktadır. Denize uzanan burnun Gazipaşa tarafında kumsallı bir plaj bulunuyor, burasının yöredeki adı Halil Limanıdır. Gazipaşa’nın sahil şeridinde 3 km Halil Limanı-Bıçkıcı Çayı arası plaj olarak değerlendirilen alan, ilçenin en uzun kumsal şeridini oluşturmaktadır.
Denizin temizliği, kumsalların uzunluğu ve süküneti, Halil Limanında hemen dikkati çekmektedir. Denize uzanan küçük burunun her iki yanında konumlanan iki ayrı plaj, ziyaretçilere hem yüzme hem de tarihi atmosferi soluma imkanı sunmaktadır.
Halil Limanındaki Kilise Kalıntısı:
Halil Limanı diye bilinen kumsallı plajın üzerinde yükselen burundaki yapı kalıntısı ilk bakışta kaleyi andırıyor. Ancak bu aslında bir kilise kalıntısıdır. İotape kentinin asıl kalıntıları ise yolun kara tarafında kalmaktadır. Bu burundan Gazipaşa sahilinin büyük bir ölümünü görmek mümkün oluyor.
Halil Limanı Belen Mevkii Bizans Bazilikası: Alanya-Gazipaşa Sahil Yolu üzerinde, İotape-Selinus güzergahı üzerine Doğu Roma (Bizans) döneminde inşa edilmiş bazilikal planlı bir kilisedir. İotape Antik kentine 2 km uzaklıkta olması nedeniyle kilisenin, Erken Hıristiyanlık döneminde İotape halkınca kullanıldığı düşünülmektedir.
Kilise, doğusu içte ve dışta yarım daire biçimli apsisli, bazilikal planlıdır. Yapının doğu ve kuzey duvarları günümüze ulaşmıştır. Apsisin örtüye geçiş seviyesinde kısmen zarar görmüş bir yazıt yer almaktadır. Kilisenin güneyinde, karayolunun alt yanında ise tonozlu bir mezar yapısı bulunmaktadır.
Kilise duvarları sıva ile kaplanmış olup sıva üzerinde Bizans duvar işçiliğine özgü mala izleri görülmektedir. Halil Limanı Belen Mevkii Bizans Bazilikası, 1989 yılında Korunma Gerekli Taşınmaz Kültür Varlığı ilan edilerek koruma altına alınmıştır.
Gazipaşa Bıçkıcı Manastırı
BIÇKICI MANASTIRI
Gazipaşa’nın Kahyalılar Mahallesi sınırları içinde bulunan Bıçkıcı Manastırı, ilçe merkezine yaklaşık 5 km uzaklıktadır. İlçenin hemen girişinde, levhaları takip ederek ulaşabilirsiniz. Yaklaşık 2 km. uzaklıkta. Gazipaşa’nın dış mahallelerinden geçtikten sonra, Orman Kampı görülüyor. Orman kampı girişinde aracınızı bırakıp, yürümeniz gerekiyor. Çam ağaçları ile çevrili orman içindeki patikadan, yaklaşık 400 metre kadar yürüdükten sonra, Manastırın kalıntılarının yayılı bulunduğu alana ulaşılıyor.
Selinus antik kentinin 3 km kuzeybatısında yer alan manastır, erken Bizans döneminde inşa edilmiştir.
Sarp kayalıklar üzerine inşa edilmiş Bıçkıcı Manastırı, Gazipaşa çevresindeki en ilginç yapılardan biridir. Manastır, hem korumu hem de manzarasıyla dikkat çeker.
Tüm yapılar, yerel moloz taşlardan bol harçlı olarak yapılmış olup tüm yapıların merkezinde sayılabilecek üç motifli dairevi apsisli bir bazilika vardır. Sadece kuzey duvarı ayakta kalmıştır. Kilisede en az 2, belki de 3 yapı evresi görülür. Daha sonra sarnıca dönüştürülmüştür.
Manastırın batı tarafındaki sahil düzlüğünde yer alan 2 katlı moloz taş duvar örgülü yapı kareye yakın planlıdır. İki katlıdır. Beşik tonozla örtülüdür. Alt katta batı ve doğu duvarları yıkılmıştır.
ALTIKAPI HAN
Gazipaşa’ya bağlı Yakacık köyü sınırlarında yer alan han, bölgenin tarihi değerleri arasındadır. Han, ilçe merkezine yaklaşık 37 km uzaklıktadır.
Han (Kervansaray) büyük ihtimalle Selçuklu döneminde yani 13 yüzyılda yapılmıştır. Adını yapıda bulunan 6 giriş açıklığından almaktadır.
Dikdörtgen planlı, moloz taşı ve harç ile inşa edilmiş olan yapının revak kısmında birbirine paralel olarak sıralanmış 6 mekan bulunmaktadır. Bu 6 kemerli girişten bazıları günümüze sağlam ulaşmıştır. İç bölümde: birbirine kemerli geçişlerle bağlanan uzun odalar vardır. Bu odalar genellikle konaklama ve depo amacıyla kullanılmıştır.
Gelelim günümüze: Yapının bazı bölümleri hala ayakta olsa da kısmen yıkılmış ve bakımsız durumdadır. Turistik olarak bilinse de yol ve yönlendirme levha eksikliği nedeniyle ulaşımı biraz zordur. Sonuç olarak, Altıkapı Han, bölgenin ticari geçmişini ve Selçuklu mimarisini anlamak açısından değer taşır.
Gazipaşa Yalandünya Mağarası
YALAN DÜNYA MAĞARASI
İlçe merkezine 10 km uzaklıktadır. Toros dağlarının eteklerinde, dağlık bir bölgede yer alır. Son kısmı toprak yol ve patikadır. Rehbersiz gitmek zor ve riskli olabilir. Öncelikle şunu belirtmem gerek, mağarada resmi turistik düzenleme yok, tek başına girilmesi tavsiye edilmez, profesyonel ekipman gerekir.
Ortalama 5 milyon yıl önce oluşmaya başladığı bilinmektedir. İçerisinde bulunan tünellerden farklı odalara bağlanabilen mağara yaklaşık 4 km uzunluğundadır. Gezilebilen kısmı 450 m ile sınırlandırılan bu yapı, sarkıt ve dikitleriyle dikkat çekmektedir. Ayrıca yer yer büyük salonlar ve yer altı su birikintileri vardır.
Türkiye’nin en uzun mağaralarından biri olduğu düşünülür. Mağaranın ismiyle ilgili farklı rivayetler vardır. İçerideki karanlık ve sessiz ortamın, dış dünyadan tamamen kopuk bir his vermesi, gerçek dünyadan uzak, geçici bir yer anlamında halk arasında bu isimle anılmaktadır.
MACAR TEPESİ SEYİR TERASI
Gazipaşa ilçe merkezine yakın, yüksek bir tepe üzerindedir. Özel araçla çıkmak mümkündür. Son kısımlarda yer yer dar ve virajlı yollar vardır. Giriş ücretsizdir. Herhangi bir resmi tesis veya büyük işletme yoktur.
Gazipaşa’nın saklı cennetlerinden biri olan Macar Tepesi Seyir Terası, ziyaretçilerine büyüleyici manzaralar sunar. Buradan Akdeniz’in masmavi sularını ve Gazipaşa’nın yemyeşil doğasını kuşbakışı izleme fırsatı bulabilirsiniz. Güneşin batışını izlemek için ideal bir noktadır.
Son olarak, neden Macar Tepesi ismi verilmiştir. Kesin bir bilgi yok, ancak yaygın anlatımlara göre: geçmişte bu bölgede Macar kökenli bir kişi ya da küçük bir gurup yaşamış olabilir. Yine bazı yerel anlatımlara göre, Osmanlı döneminde ya da daha sonraki yıllarda bölgede görev yapan yabancı kökenli (Macar olduğu düşünülen) bir asker veya görevli kişi ile ilişkilendirilir. Tepe, stratejik konumu nedeniyle gözetleme noktası olarak kullanılmış olabilir.
Gazipaşa Günnercik Yaylası
GÜNNERCİK YAYLASI
Gazipaşa merkezine 50 km uzaklıkta 1800 m rakımdadır. Yaylada yaklaşık 170-180 hane bulunur. Dört bir yanı dağlarla çevrilidir. Gazipaşa’nın en büyük düz yayla ovası olarak bilinir.
Yaz aylarında sıcaktan kaçmak isteyenler için ferah ve yeşil bir alternatif sunar.
Atatürk Silüeti;
Yaylanın en bilinen özelliklerinden biri, gün batımına yakın saatlerde dağların gölgesinin yayla düzlüğüne Atatürk’ün Silüeti şeklinde yansımasıdır. Bu olay özellikle belirli mevsimlerde ve saatlerde gözlenebilir.
Meşhur Geçici Göl:
İlkbaharda eriyen kar suları ile oluşur. Yaklaşık 10 bin metre kare büyüklüğündedir. Nisan ayında oluşur, yaz ortasına doğru kurur. Kuruduktan sonra yerini yemyeşil çayırlar alır.
Gazipaşa İotape Aytap
İOTAPE (AYTAP)
İotape antik kenti, Alanya-Gazipaşa sahil yolunun 33 km de, Uğrak Mahallesi Aydap mevkiindedir.
Gazipaşa ilçe merkezine uzaklık, 10 km dir. İatape (Aytap) kenti ören yerine ücretsiz girilir ve yaklaşık 2 saatte gezilebilir. Antik liman kalıntılarının bulunduğu küçük koy, özellikle yaz aylarında Alanya’dan hareket eden guletlerin uğrak yeridir. Antik kentin güneyinde denize girilebilecek bir de kumsal bulunmaktadır.
İotape Antik kenti 1989 yılında I ve II derece arkeolojik sit alanı ilan edilerek koruma altına alınmıştır.
Gazipaşa İotape Aytap
Tarihi ve önemi:
Roma döneminde kurulmuş bir liman kentidir.
Kentin ismi: MS 38-72 yılları arasında yaşamış Kommagene Kralı IV Antiochus’un karısı İotape’den gelmektedir. Roma İmparatoru Trajan’dan Valerian’a kadar antik çağda kent adına sikke bastırmıştır. Daha sonra İsaurya’ya bağlanmış ve burada bir piskoposluk merkezi olmuştur.
Günümüzde yerleşik bir piskoposluk merkezi olmasa da İsaurya’daki Iotapa adıyla Roma Katolik Kilisesinin titüler piskoposluklarından biri olmaya devam etmektedir.
Gazipaşa İotape Aytap
GÜNÜMÜZE ULAŞAN KALINTILAR:
AKROPOL VE SURLAR:
Aytap sahilinde denize doğru uzanan Kömürlük Burnu, kentin akropolü durumundadır. Bu burun, kentin hem savunma hem de gözetleme açısından en stratejik noktasını oluşturmaktadır.
Yüksek bir burun üzerine kurulmuş olan akropol, denize doğru uzanır ve kente hakim bir noktada bulunur. İotape Koyunun bir ucunda hamam, diğer ucunda da akropol vardır.
Akropol çevresi surlarla çevrilidir. Burada bulunan yapılar günümüzde tahrip olmuş durumdadır ve kalıntılar Roma ile Bizans dönemi özelliklerini taşır.
Burada yer alan surlar kentin kalesi görünümü verir.
Akrapolü karaya bağlayan küçük vadide, doğu-batı yönünde uzanan liman caddesi yer almaktadır. Liman caddesinin büyük bir bölümü günümüzde Alanya-Gazipaşa sahil yolunun altında kalmıştır.
Akropolün üstünde eski yazıların yazılmış olduğu, mezarı anımsatan sütunlar ve heykeller bulunmaktadır.
Yolun üst kısmında daha çok nekropol alanındaki mezar yapılarından, evlerden ve bir bölümü izlenebilen surlardan oluşan bir takım yapı kalıntıları olsa da kente ait en büyük yapılar deniz kenarında kalan kesimde kalmıştır. Bu haliyle dağınık bir yerleşim göstermektedir.
Antik kentte yukarı çıkmak fazlasıyla zordur, çünkü çalılıklar bütün akropolü sarmış durumdadır.
Evet sonuç olarak günümüzde büyük ölçüde tahrip olsa da, Kömürlük Burnundan Akdeniz’e açılan manzara hala büyüleyici olmaya devam etmektedir.
LİMAN CADDESİ:
Akropolün karaya bağlandığı küçük vadide, doğu-batı yönünde uzanan liman caddesi vardır. Bu yönelim, caddenin limanı akropole bağladığını ve kentin ana omurgasını oluşturduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Liman caddesinin büyük bir bölümü günümüze Alanya-Gazipaşa sahil yolunun altında kalmıştır.
Liman caddesinin en dikkat çekici mimari unsuru, iki yanındaki krepis basamaklarıdır. Caddenin her iki yanında üç basamaktan oluşan krepis bulunduğu ve yer yer bunların arasında heykellerin durduğu kaidelerinden anlaşılmaktadır.
Caddenin iki yapında bulunan üç basamaklı krepis ve heykel kaidelerinden, antik dönemde bu bölgenin ne kadar önemli bir ticaret merkezi ve sosyal alan olduğunu gösterir.
Liman caddesi boyunca dikilen heykeller ve üzerlerindeki yazıtlar, kentin sosyal dokusunu anlamaya yardımcı olan son derece önemli belgelerdir.
Yazıtlı kaideler kentin başarılı ve hayırsever vatandaşları hakkında bilgiler içermektedir.
Yani, bu kaideler sadece taş bloklar değil, antik dönem toplumunun değer yargılarını, spor kültürünü ve hayırsever anlayışını yansıtan birer belge niteliğindedir.
Gelelim günümüze: her ne kadar büyük bölümünü görmesek de, caddenin her iki yanında bulunan üç basamaklı krepis ve heykel kaidelerinden antik dönemde bu bölgenin ne kadar önemli bir ticaret merkezi ve sosyal alan olduğunu anlamak mümkündür.
Gazipaşa İotape Aytap
Kral koyu ve antik liman:
Denize uzanan burnun Gazipaşa tarafında kumsallı bir plaj bulunuyor. Buranın yöredeki adı “Halil Limanı” dır. Antik çağda da buranın liman olarak kullanıldığı bilinmekte, günümüzde ise plaj olarak kullanılmaktadır. Deniz suyunun masmavi olduğu bu koy, aslında antik kentin limanıdır. Kıyıdaki devasa kayaların üzerinde hala antik rıhtım duvarlarını ve bağlama deliklerini görebilirsiniz. Kayaların arasından denize girmek, antik bir limanda yüzme hissi verir.
Gazipaşa İotape Aytap
TRAİANUS TAPINAĞI:
Antik kentindeniz tarafında kalan kalıntıları arasında, yakınındaki bir yazıttan ötürü İmparator Trajan’a adanmış bir tapınak bulunmaktadır.
Günümüzde antik kentin ortasından geçen Antalya-Mersin karayolunun güneyinde 8 metreye 12.5 metre boyutunda bir tapınak kalıntısı vardır.
Düz düzenli bir tapınak olan Traianus Tapınağı, 1.10 m yüksekliğinde bir podyum üzerine oturmaktadır.
Podyuma 1.85 m genişliğinde ilave edilen dar bir merdiven ile yapıya ulaşılmaktadır.
Podyumun üzerinde yine Dor tapınaklarında görülen üç basamaklı bir krepis vardır ve üzerinde 11.5 w 7.45 m ölçülerinde stylobate yer alır.
Stylobate, sütunların hemen altındaki platform anlamına gelir.
Dor düzeninde sütunların tabanı olmadığından, bu platform özellikle ihtiyaç duyulur.
Tapınağın üst yapısına ait çok sayıda mimari blok yapı çevresine dağılmış durumdadır.
Söz konusu malzemeler arasında 3 fascialı architrav blokları, ortasında bir kalkan kabartması bulunan bir alınlığa ait parçalar ve çatıya ait çok sayıda pişmiş toprak çatı kiremidi parçaları bulunmakta, çatının beşik çatılı olduğu düşünülmektedir.
Adak Yazıtı ve Kimin tarafından yaptırıldığı:
Tapınağın içinde bulunan adak yazıtı, yapının tarihi ve kime adandığı konusunda son derece aydınlatıcıdır.
Tapınağın içerisinde, yapının inşa tarihi ve kültü hakkında oldukça aydınlatıcı bilgiler sunan bir adak yazıtı bulunmuştur. Söz konusu yazıtta Iotape kentinin halkından ve İmparator Traiianus’tan bahsedilmektedir. “ İmparator Nerva Traianus Caesar Germanicus Dacius Parthicus’a ve Iotapeites’lillerin şehrine vatansever Toues, İmparatorların üçüncü kez rahipliğini, ikinci kez halk işlerini ve ikizci kez daima olarak gymnasium başkanlığını ve bütün diğer hizmetleri yaparken tapınağı ve onun içindeki heykeli kendi parasıyla yaptırdı.”
Bu yazıt, tapınağı bizzat kendi parasıyla yaptıran kişinin Toules adlı varlıklı ve vatansever bir yurttaş olduğunu, aynı zamanda kentte hem dini hem de siyasi açıdan etkin bir rol üstlendiğini ortaya koymaktadır.
Trajan’a adanmış tapınağın varlığı, imparator kültünün Anadolu’nun bu uzak köşesinde bile ne kadar etkili olduğunu kanıtlar. Iotape Antik Kenti, Trajan adıyla bilinen Roma’nın beş iyi imparatorlarından biri olan ve onun döneminde imparatorluğun en geniş sınırlarına ulaştığı İmparator Ulpius Nerva Traianus ile Valerian’a kadar kent adına sikke bastırmıştır.
Gelelim günümüze:
Trajan Tapınağı günümüze sadece stylobat yani temel düzeyinde ulaşmıştır. Yani tapınağın sütunları ve üst yapısı tamamen yok olmuş, sadece zemin platformu kısmen ayakta kalabilmiştir. Çevreye dağılmış architrav blokları ve kiremit parçaları ise bir zamanlar burada görkemli bir yapının var olduğunu sessizce kanıtlamaya devam etmektedir.
Gazipaşa İotape Aytap
HAMAM:
Hamam antik limanın hemen kuzeyinde, vadinin denizle birleştiği stratejik bir noktada yer alır. Hamam, eski sahil yolunun hemen kenarında, deniz tarafındaki düzlüktedir.
Kentin ayakta kalabilen en belirgin yapısı hamamdır. Hamama ait kanalizasyon sistemi günümüze kadar korunmuştur.
Hamam Roma hamam mimarisinin tipik bir örneğidir. Bölgedeki diğer Dağlık Klikya hamamlarıyla benzerlik gösterir ve birbirine paralel uzanan, apsisli üç ana odadan oluşur. Bu üç oda oluşur. Yapının inşasında yerel kireçtaşı ve moloz taş kullanılmıştır. Bazı bölümlerde harçla örülmüş duvarlar ve kemerli geçişler hala görülebilmektedir.
Hamamın en dikkat çekici özelliği, kanalizasyon sisteminin günümüze kadar büyük ölçüde korunmuş olmasıdır. Kirli sular, vadiden denize doğru uzanan ana bir kanal ve buna bağlanan yan kanallar aracılığıyla tahliye ediliyordu. Bu sistem, kentin o dönemdeki gelişmiş altyapı mühendisliğini göstermesi açısından oldukça değerlidir.
Yapı bölgedeki birçok antik kentteki hamama kıyasla daha belirgin hatlara sahiptir. Ancak doğal etkenler ve bakımsızlık nedeniyle bazı bölümleri tahrip olmuştur. Hamamın iç kısımları ve kanalları, çalılıklarla kaplı olsa da yürüyerek keşfedebilirsiniz.
BAZİLİKA VE KİLİSE:
Akropol Kilisesi-Küçük Kilise:
Limana ve denize hakim bir noktada olduğu için stratejik ve sembolik bir öneme sahiptir.
Kentin deniz tarafındaki yüksek kayalığı (Akropol) üzerinde bulunan küçük kilise, kentin en çok bilinen dini yapılarından biridir.
Tek nefli, küçük boyutlu bir şapel veya kilise yapısıdır. Bu yapıyı özel kılan en önemli detay, içerisindeki fresk (duvar resmi) kalıntılarıdır. Duvarların bazı bölümlerinde yer yer dökülmüş olsa da Hz İsa, Meryem Ana veya Aziz figürlerini temsil eden renkli boya izleri hala görülebilmektedir.
Sonuç olarak, yüksek kayalığın en tepesine çıkmak biraz efor istese de kesinlikle buna değer. Çünkü buradaki küçük kilisenin duvarlarında, yüzyıllara direnen freskleri çok yakından görebilirsin.
Bazilika Kalıntıları:
Hamamın ve liman caddesinin bulunduğu vadi tabanının yamaçlarında, daha geniş kapasiteli bir bazilika kalıntısı mevcuttur.
Roma dönemi bazilikalarından evrilen, genellikle üç nefli (üç koridorlu) bir yapı planına sahiptir. Doğu ucunda dışa taşkın bir apsis bölümü vardır. Kentin nüfusunun yoğun olduğu dönemlerde ana ibadet merkezi olarak kullanıldığı tahmin edilmektedir. Yapı, Bizans döneminde kentin bir piskoposluk merkezi veya önemli bir dini durak olduğunu göstermektedir. İnşasında bölgedeki diğer yapılar gibi moloz taş ve kireç harcı kullanılmıştır. Günümüzde bu yapı büyük oranda yıkılmış durumda olsa da temel seviyesinde ve apsis kısmında mimari hatlar izlenebilmektedir.
Günümüz: eğer bu yapıları yerinde görmek isterseniz, akropol üzerindeki küçük kiliseye çıkmak biraz tırmanış gerekirse de hem fresk izlerini görmek hem de liman manzarasını seyretmek için en ideal noktadır. Bazilika kalıntıları ise ana vadi tabanından yamaçlara doğru yüründüğünde görülebilir.
NEKROPOL:
Nekropol, kentin en geniş alanına yapılan ve günümüze en sağlam ulaşan bölümlerden biridir. Bu alan, sadece bir mezarlık değil, aynı zamanda kentin sosyal yapısı ve ölü gömme gelenekleri hakkında eşsiz bilgiler sunan bir arkeoloji hazinesidir.
Nekropol alanı, kenti çevreleyen tepelerin yamaçlarında ve vadinin giriş noktasında yer alır. Özellikle limana inen vadinin her iki yanında ve modern yolun üst kısmında yoğunlaşmıştır. Bu yerleşim, antik dünyadaki ölüler şehriyle yaşayanlar şehri arasındaki keskin ayırımı yansıtır.
Nekropol alanında üç ana mezar tipi görülür. Bunlar, Tonozlu oda mezarlar, anıt mezarlar ve basit lahitlerdir.
Nekropolde bulunan bazı mezar yazıtları, antik kentin sosyal hayatına ışık tutar. Bu yazıtlarda sadece ölen kişinin adı değil, bazen kente yaptığı hizmetler veya kazandığı atletik başarılar da belirtiler. İotape’de sporculara ve kente hayırseverlik yapan kişilere ait anıt mezarların varlığı, kentin kültürel seviyesini göstermesi açısından önemlidir.
Nekropol alanı bugün büyük ölçüde doğal bitki örtüsü ve çalılıklar altındadır. Ancak Gazipaşa-Alanya yolundan vadiye doğru bakıldığında, yamaçlardaki tonozlu mezar yapıları kolayca seçilebilir. Maalesef birçok mezar odası geçmiş yıllarda define avcıları tarafından tahrip edilmiştir. Buna rağmen, yapıların mimari formları hala etkileyicidir ve bölgenin en zengin nekropol alanlarından biri olarak kabul edilir.
Eğer Nekropolü ziyaret ederseniz, mezarların arasından geçerek tepeye doğru yürüdüğünüzde hem bu antik sessiz şehri yakından görebilir hem de kentin limanına yukarıdan bakan muazzam bir manzarayı izleyebilirsiniz.