Ulaşımı zor bir yer. Aydın-Milas arasında, ara yani pek kullanılmayan bir yol üzerinde. İlçenin hemen girişinde, büyük karpuz maketleri var. Yani, bunları görünce, burada karpuzun meşhur olduğunu hemen anlıyorsunuz.
ULAŞIM
Karpuzlu ilçesinin, il merkezi olan Aydına olan uzaklığı: 56 km. dir.
Aydın-Çine-Yatağan yolu üzerinden: Çine öncesinde veya Çine içinden sapılarak ulaşılır. Yeri, nispeten biraz sapa kalıyor. Karpuzlu-Çine arası uzaklık: 29 km. Karpuzlu-Milas arasındaki uzaklık: 31 km. Karpuzlu-Kuşadası arasındaki uzaklık: 117 km. Karpuzlu-Nazilli arasındaki uzaklık: 107 km. Karpuzlu-Söke arasındaki uzaklık: 107 km. Karpuzlu-İzmir arasındaki uzaklık: 186 km. Karpuzlu-Fethiye arasındaki uzaklık: 228 km. Karpuzlu-Muğla arasındaki uzaklık: 98 km.
Aydın Karpuzlu
TARİHİ
Yörenin, Karpuzlu olmadan önceki ismi “Demircidere”. Cumhuriyetin ilk yıllarında, burada, Demircidere isimli bir köyün varlığı biliniyor. Buraya, bu ismin verilmesinin nedeni ise: köyün hemen yanından geçen derenin kıyısında bulunan birkaç demirci dükkanı. 1971 yılından sonra, Demircidere ismi “Karpuzlu” olarak değiştirilmiştir. Bu isim ise, Karpuzlu ovasından gelmektedir.
İsim kökeniyle ilgili incelemeden sonra, buranın tarihine ait, birkaç cümle söylemek istiyorum. Antik dönemde, bu yörede kurulan Karia devleti, bu yöreyi de içine almıştır. Karyalılar, MÖ.4000 yıllarından itibaren, yörede görülmeye başlanırlar.
Tarihi süreç içinde, İlçenin bugün kurulu bulunduğu yer pek öne çıkmasa da, Alinda isimli antik kent, önemli bir yerleşim yeri olmuştur. Alinda şehri ise: önceleri Hititlerin elinde iken, daha sonra Büyük İskender tarafından ele geçirilmiş ve MÖ.328 yılında, Karia kraliçesi Ada’ya verilmiştir.
GENEL
İlçe arazisi: engebelidir. Genel bitki örtüsü: çam ormanları ve zeytinliklerden oluşur.
İklim değerlendirildiğinde: yazları sıcak ve yağışsız, kışları ılık ve yağışlı Akdeniz ikliminin egemen olduğu görülür.
İlçe toprakları verimli değildir. Karpuzlu ovasında ise: her ne kadar mısır ve pamuk üretimi yapılsa da, sulu tarım olmadığından, sadece belli bir kesimin ekonomik kalkınmasını olumlu yönde etkilemektedir. Yani, yaşam tarıma bağlı olarak sürdürülüyor. En başta da söylediğim gibi, teknolojik gelişmelerden de, pek nasibini alamamış bu şirin ilçemiz, günlük yaşamda halen geleneklerini sürdüren insanların yaşadığı bir yer olarak önem kazanmaktadır.
Aydın Karpuzlu Alinda
GEZİLECEK YERLER
Aydın Karpuzlu Alinda
ALİNDA
Karpuzlu ilçesinde bir yamaca kuruludur. Yani, Karpuzlu ilçe merkezinin hemen üst tarafındadır. Modern yerleşim ile antik kalıntılar iç içe geçmiş durumdadır.
Önemi:
Karia bölgesinin en sağlam kalmış ve stratejik açıdan en önemli merkezlerinden birisidir.
Kent özellikle granit taş işçiliği ve devasa Pazar yapısıyla yani Agora ile dikkat çeker.
Tarihi:
Kentin geçmişi Hitit metinlerine kadar uzanır.
Hitit kaynaklarında adı “Iyanlanti” olarak geçer ve MÖ 14 yüzyıla kadar tarihlenir. Hitit İmparatorluk yıllıkları ve yazılı belgeleri, Batı Anadolu’daki “Arzawa” toprakları içinde bir yerleşimden bahseder. Bu kentin ismi, yukarıda belirttiğim gibi Iyanlanti olarak geçer.
Dilbilimciler ve tarihçiler, bu ismin zamanla Helen ağzında evrilerek Alinda ya dönüştüğünü kabul ederler.
Kentin tarihindeki en parlak ve en çok bilinen dönemi MÖ 4 yüzyıldır.
Bu dönem, Karia bölgesini yöneten Hekatomnos Sülalesi ile doğrudan bağlantılıdır.
Ünlü Mausolos’un kız kardeşi olan Kraliçe Ada, MÖ 344 yılında kocası (ve kardeşi) İdrieus öldükten sonra tahta geçer. Ancak diğer kardeşi Piksodaros, Ada’yı tahttan indirerek onu sürgüne gönderir.
Ada, MÖ 340 yılında Alinda’ya çekilir.
Kent halkı Ada’yı büyük bir sadakatle kabul eder ve burası Ada’nın küçük ama bağımsız krallığının merkezi yani başkenti olur.
Ada, Alinda’yı bir savunma üssü olarak tahkim eder.
Kraliçe Ada
KRALİÇE ADA
Karia tarihinin en güçlü ve hüzünlü figürlerinden biri olan Kraliçe Ada, sadece bir hükümdar değil, aynı zamanda diplomatik zekasıyla bir halkın kaderini değiştiren bir stratejisttir.
Ada, Karia bölgesini Pers İmparatorluğu adına yöneten ancak iç işlerinde bağımsız olan Hekatomnos ailesinin kızıydı.
Aile yapısı, iktidarı korumak için kardeşlerin birbiriyle evlenmesi üzerine kuruluydu.
En büyük ağabey Mousolos ve II Artemisia abla (Dünyanın yedi harikasından biri olan Halikarnas Mozolesini yaptıran ikili), İdrieus ve Ada (ortanca kardeşler), en küçük kardeş Piksodoros. (Taht krizini başlatan isimdir.)
Ada, eşi İdrieus ile birlikte MÖ 351-344 yılları arasında Karia’yı huzur içinde yönetti.
Ancak İdrieus ölünce, küçük kardeşi Piksodaros darbe yaparak Ada’yı başkent Helikarnassos’tan kovdu.
MÖ 340 yılında sürgüne gönderilen Ada, sığınacak yer olarak sarp kayalıklar üzerinde kurulu Alinda’yı seçti.
Burada halkın büyük desteğini aldı.
Piksodaros, Pers desteğine rağmen Alinda’yı ele geçiremedi.
Ada, burada yaklaşık 6 yıl boyunca “sürgündeki kraliçe” olarak yaşadı ve İskender’in Anadolu’ya geçişini bekledi.
Makedonyalı Büyük İskender, Persleri yenerek Anadolu’da ilerlerken Alinda tarihi için bir dönem noktası taşır.
Kraliçe Ada, İskender kente yaklaşırken onun yanına gider ve kentin anahtarlarını ona sunar.
Onu kendi oğlu (veliahtı) olarak kabul ettiğini açıklar.
İskender bu jestten etkilenir ve Ada’yı tüm Karia’nın kraliçesi ilan eder.
İskender, Halikarnassos’u (Bodrum) kuşatırken Ada’nın sağladığı yerel destekten yararlanır.
Bu dönemde Alinda, askeri bir karargah işlevi görür.
İskender’e olan bağlılığın bir nişanesi olarak kent kısa bir süreliğine “Alexandria pros Latmos” (Latmos dağı yakınındaki İskenderiye) olarak anılır.
İskender’den sonra kent, Helenistik dünyanın önemli bir ticaret ve kültür merkezi olur.
Bugün görülen devasa 3 katlı Agora, bu dönemde inşa edilir.
Alinda, verimli Çine ve Karpuzlu ovalarına hakim konumuyla bir ticaret düğüm noktasıdır.
MÖ 129 yılında Roma’nın Asya eyaletine dahil olur.
Roma döneminde kent, özerkliğini koruyarak kendi adına sikke (madeni para) basmaya devam eder.
Bu sikkelerin üzerinde genellikle kentin sembolü olan Karia tipi çift ağızlı balta (Labrys) ve tanrı Apollon figürleri görülür.
Bizans dönemine gelince, Bizans kayıtlarında Efes Metropolitliğine bağlı bir piskoposluk olarak geçer. Bu dönemde kentte kiliseler inşa edilmiş, ancak antik yapılar (özellikle Agora ve Tiyatro) işlevlerini yitirmeye başlamıştır.
Kraliçe Ada Lahdi
Krialı Prenses Ada mezarı:
1989 yılında Bodrum’da (Halikarnassos) bir temel kazısı sırasında bozulmamış bir lahit bulundu. İçinde altın taçları, takıları ve ipek elbiseleriyle gömülmüş bir soylu kadın vardı.
Yapılan incelemeler ve kafatası değerlendirmeleri sonucu, bu kadın öldüğünde 40 yaşlarında olduğu ve iki doğum yaptığı anlaşıldı.
Arkeologların büyük bir kısmı, bu görkemli mezarın Kraliçe Ada’ya ait olduğuna inanmaktadır.
Bugün bu buluntular ve kadının canlandırılmış yüzü, Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.
Bodrum Müzesinde, Krialı Prenses salonunu mutlaka ziyaret etmenizi öneririm.
GÜNÜMÜZDE ÖNE ÇIKAN MİMARİ YAPILAR:
Alinda’nın en büyük özelliği, yapıların çoğunun mermer yerine bölgenin yerel taşı olan granit kullanılarak inşa edilmiş olmasıdır.
Alinda Agora
AGORA VE PAZAR YAPISI
Kentin en görkemli yapısıdır.
Alinga şehri sarp bir yamaç üzerine kurulu olduğu için düz bir zemin oluşturmak amacıyla çok katlı bir set (teras) inşa edilmiştir.
Boyutları yaklaşık 100 m uzunluğunda ve 15 m genişliğindedir.
Dışarıdan bakıldığında 3 katlı bir görünüme sahiptir.
En alt kat, üstteki yapıları taşıyan devasa bir istinat duvarı ve depo işlevi görür.
Yapının tamamında bölgenin yerel granit taşları kullanılmıştır.
Bu taşların dayanıklılığı sayesinde yapı, binlerce yıldır ayakta kalmayı başarmıştır.
Alinda Agora
Alt Kat-depolar:
Bu kat, yamacın eğimini dengelemek için inşa edilmiştir ve birbirine paralel kemerli galerilerden oluşur.
Burası genellikle tüccarların mallarını sakladıkları serin ve güvenli depo alanları olarak kullanılmıştır.
Orta Kat-Dükkanlar:
Şehrin ana ticaretini döndüğü yerdir.
Burada yan yana dizilmiş küçük dükkanlar bulunur.
Bu dükkanların önü, halkın güneşten ve yağmurdan korunarak alışveriş yapabileceği sütunlu bir yürüme yolu yani stoa ile kaplıdır.
Üst kat-Sosyal ve siyasi alan:
En üst kat, geniş bir açık alana açılır.
Burası sadece ticaret için değil, kentin ileri gelenlerinin toplandığı, siyasi kararların tartışıldığı ve halkın sosyalleştiği bir meydandır.
Alinda Agora
Genel özellikleri:
Alinda Agorasını özel kılan, mermer yerine işlenmesi çok daha zor olan sert granit kullanılmasını rağmen gösterilen titiz işçiliktir.
Taşlar birbirine harç kullanılmadan, sadece mükemmel bir kesim ve ağırlık dengesiyle kenetlenmiştir.
Deprem bölgesi olan Anadolu’da, bu yapının hala ilk günkü heybetini koruyor olması, Karia mimarlarının statik konusundaki bilgilerini kanıtlar.
Alinda Agora
Bugün:
Günümüzde Alinda şehrine gittiğinizde, modern Karpuzlu ilçe merkezinde başınızı kaldırdığınızda yukarıda bu devasa duvarı hemen görebilirsiniz.
Agoranın güney cephesi tamamen tam yüksekliğiyle ayaktadır.
İç kısımdaki galeri ve oda yapıları, hala gezilebilir durumdadır.
Yapının üzerindeki taş işçiliğinde, kentin sembolü olan çift ağızlı balta (Labrys) kabartmalarına rastlamak mümkündür.
Alinda Tiyatro
TİYATRO:
Akropolün güneybatı eteğindedir. Agoradan yukarı kısma ilerlemek zor gibi görünse de antik dönemde kullanılan dolambaçlı patika ile tiyatroya tırmanmak hiç de zor değildi.
Orta büyüklükte olan ve Helenistik dönemde inşa edilen tiyatronun caveası yani oturma sıraları, zeytin ağaçlarıyla iç içe geçmiş halde günümüze ulaşmıştır.
Büyük İskender tarafından yaptırılan tiyatro binasında 35 oturma sırası vardır.
Yaklaşık 5000 seyirci kapasitelidir.
Alinda tiyatrosu doğal bir eğim üzerine oturtulmuştur.
Tiyatronun güneydoğuya bakan cavea bölümü, yani antik tiyatrolardaki oturma kısımları iyi korunarak günümüze ulaşmıştır.
Tiyatronun sahne binası tamamen yıkılmış olsa da Helenistik dönem özellikleri taşımaktadır.
Tiyatro, Roma döneminde de ilavelerle kullanılmaya devam etmiştir.
Alinda Tiyatro
Gelelim günümüze:
Alinda, dünyada son birkaç tane kalmış kazı yürütülmeyen antik tiyatrolardan birine ev sahipliği yapmaktadır.
Bu nadir özelliği, tiyatroyu arkeoloji dünyası açısından son derece değerli kılmaktadır.
Alinda Tiyatro Tünel
Tiyatronun içinde sağlam kalmış bir tünel vardır.
Ziyaretçiler bu tüneli yağmurdan korunmak amacıyla kullanmaktadırlar.
Alinda Su Kemeri
SU KEMERİ:
Şehrin su ihtiyacını karşılamak için inşa edilen ve günümüze bir kısmı ulaşan su kemeri, Roma dönemi mühendisliğinin güzel bir örneğidir.
Kentin genelinde olduğu gibi su kemeri yapımında da bölgenin karakteristik yerel granit taşları kullanılmıştır.
Alinda’da mermer kullanımı neredeyse hiç yoktur, bu da yapıya daha rustik ve sağlam bir görünüm kazandırır.
Akropolün batı yamacında bulanan bu kemer, günümüzde dört ayak üzerinde yükselen yuvarlak bir kemer şeklinde ayakta kalmıştır.
Roma döneminin tipik mühendislik özelliklerini taşıyan bu yapı, kentin yüksek rakımlı bir tepe yani Akropol üzerinde kurulu olması nedeniyle suyun belirli bir eğimle şehre ulaştırılmasını sağlıyordu.
Kemer tek başına bir yapı değildir. Kentin gelişmiş su sisteminin (sarnıçlar, kanallar ve dağıtım hatları) bir parçasıdır.
Alinda Su Kemeri
Günümüz:
Su kemeri kalıntılarını bulmak için akropolün batı tarafına doğru kısa bir yürüyüş yapmanız gerekir. Tiyatronun üst kısmından bu bölgeye patikalar uzanmaktadır. Kemerin bulunduğu nokta, Karpuzlu ovasına hakim bir konumdadır.
Alinda Surlar ve Kuleler
SUR VE KULELER:
Alinda, savunma amaçlı çok güçlü surlarla çevrilidir.
Kentin surları ve kuleleri, özellikle MÖ 4 yüzyıl (Hekatomnoslar sülalesi ve Kraliçe Ada dönemi) askeri mimarisinin en saf örneklerini sunar.
Alinda şehrinin savunma hattı, kentin üzerine kurulduğu sarp tepeyi çevreleyen yaklaşık 3-4 km uzunluğunda bir kuşaktan oluşur.
Surların tamamında, bölgedeki ocaklardan çıkarılan devasa yerel granit bloklar kullanılmıştır.
Granit, işlenmesi zor bir taş olduğu için Alinda’nın surları rustik yani kaba yontulmuş ve son derece dayanıklı bir görünüme sahiptir.
Duvarlarda izodomik teknik adı verilen, taşların belirli bir düzenle ve harçsız yani kuru duvar olarak birbirine kenetlendiği bir yöntem kullanılmıştır.
Bu, Helenistik dönem savunma sanatının zirvesidir.
Duvarların kalınlıkları bazı noktalarda 2 m yi aşmaktadır. Bu da kenti o dönemdeki koçbaşları ve kuşatma makinelerine karşı korunaklı kılmıştır.
Surlar boyunca belirli aralıklarla yerleştirilmiş kuleler, Alinda’nın askeri gücünü simgeler.
Kulelerin çoğu dörtgen planlıdır. Ancak arazinin eğimine göre stratejik noktalarda farklı formlar da görülür.
Kentin en yüksek noktasında yani Batı Akropol de bulunan ana kule, hem bir gözlem kulesi hem de bir iç kale işlevi görür. Buradan tüm Karpuzlu ovası ve Alabanda’ya giden yollar kontrol edilebilir.
Bazı kule kalıntılarında, okçuların veya hafif mühimmat atan makinelerin kullanımı için tasarlanmış dar pencere açıklıkları hala seçilebilmektedir.
Alinda Kuleler
Gelelim günümüze:
Bugün ziyaretçilerin en net görebilecek sur parçası, tiyatronun üst tarafındaki sırt boyunca uzanan kısımlardır.
Şehre giriş sağlayan ana kapılardan birinin kalıntıları, kulelerle desteklenmiş haliyle hala ayaktadır.
Alinda Nekropol Lahitler
NEKROPOL VE MEZARLIK:
Şehrin güneyinde yoğunlaşan Karia tipi lahitler, bölgenin ölü gömme geleneklerini yansıtır.
Nekropol alanı, kentin savunma duvarlarının dışında, özellikle güney ve güneybatı yamaçlarında geniş bir alana yapılmıştır. Karia bölgesinin ölü gömme geleneklerini en saf haliyle yansıtan bu alan, tipik bir Karia tipi nekropol özellikleri taşır.
Alinda’da en çok karşılaşılan ve kentin simgesi haline gelen mezar tipi Lahit mezarlardır. Ancak alanda farklı formlar da mevcuttur.
Alinda’nın en karakteristik özelliği Karia tipi lahitlerdir. Bu lahitler genellikle yekpare yerel granit bloklardan oyulmuştur. Kapakları genellikle semerdan yani üçgen çatılı formdadır ve köşelerinde akroter adı verilen çıkıntılar bulunur.
Kaya mezarları, sarp yamaçlarda, doğrudan ana kayaya oyulmuş basit oda mezarlar veya nişler şeklinde görülür. Bunlar genellikle daha mütevazi ailelere veya dönemlere aittir.
Podyumlu mezarlar, bazı önemli kişilere aittir. Yüksek bir kaide veya podyum üzerine yerleştirilmiştir. Bu, mezarın anıtsallığını arttırmak ve statü göstermek amacıyla yapılmıştır.
Mezarlarda yerel granit kullanılmıştır. Granit çok sert bir taş olduğu için bu mezarlar üzerindeki süslemeler, mermer mezarlara kıyasla daha sade ve kütleseldir. Ancak bu durum, mezarlara binlerce yıl doğa şartlarına direnme gücü kazandırmıştır.
Bazı lahitlerin gövdelerinde, ölen kişinin adını veya mezara zarar vereceklere yönelik beddualar içeren Grekçe yazıtlar hala seçilebilmektedir.
Bazı lahitlerin iç kısımlarında, ölünün başının yerleştirildiği taşın bir yastık gibi yontulduğu görülür.
Bu, Karia bölgesindeki ince işçiliğin ve ölüye verilen değerin bir göstergesidir.
Gelelim günümüze:
Alinda’nın en ilginç yanlarından biri, antik nekropolün gününüzdeki Karpuzlu yerleşimiyle iç içe geçmiş olmasıdır. Evlerin bahçelerinde, sokak aralarında veya tarlaların ortalarında anıtsal lahitlere rastlamak mümkündür. Antik dönemde Alinda’dan Alabanda’ya giden yolun kenarları boyunca sıralanmış mezarlar bulunur. Bu, gelip geçenlerin ölen kişiyi anması ve ailenin prestijini görmesi için bilinçli bir tercihtir.
Sonuç: Alinda Nekropol alanındaki yüzlerce lahidin bir kısmı zamanla açılmış veya parçalanmış olsa da, tepeden bakıldığında ovanın manzarasıyla birleşen bu taş kent oldukça mistik bir atmosfer sunar.
Tarih üzerinde, yüzyıldan fazla bir süre egemenlik sürdüren ve daha sonra Romalılar tarafından egemenliğin devamı sağlanan Pergamon krallığının, muhteşem mimari yapılarının bulunduğu bu bölgeyi, tarih meraklılarının mutlaka gezip görmelerini öneriyorum.
Ben: daha önce de gittiğim bölgeyi , son olarak 6 Temmuz 2023 tarihinde yine gezip gördüm ve bölgeyi en yeni haliyle size sunuyorum.
Anadolu’da, tarih ve turizm açısından mutlaka gezilip görülmesi gereken burayı, tüm tarih sever gezginlere öneriyorum.
ULAŞIM
Bergama, İzmir şehrine yakındır. İzmir-Bergama arasındaki uzaklık: 108 km. dir. Ancak, İzmir-Ayvalık kara yolu üzerinde ilerlerken, Bergama için Dikili yakınlarında sağa dönüp ana yoldan ayrılmanız gerekiyor.
Yaklaşık 30 km sonra, Bergama ilçesine ulaşabilirsiniz. Bergama-İstanbul arasındaki uzaklık: 551 km. dir. Bergama-Ankara arasındaki uzaklık: 690 km. dır. İzmir garajından, düzenli aralıklar ile, Bergama’ya seferler yapılıyor.
TARİHİ SÜREÇ
Kentin kurucusu ve kuruluşuna ait, çeşitli efsaneler bulunmaktadır. Bunlardan en gözde olanı, yani en inanılır olanı şunlardır:
Kentin kurucusu olarak kabul edilen Pergamos: Yunanistan’dan gelerek, bugünkü Bergama’nın bulunduğu yerde yaşayan halkın kralını öldürür ve kenti ele geçirir.
Yunanistan’da bir kahin: Tegeia kralı Aleosa’ya; ileriki zamanlarda, kızı Augea’dan doğacak çocuğun: dayılarını yani tahtın varislerini öldüreceğini söylerler. Derken: Olimpia’ya gitmekte olan Herakles, bu ülkeden geçerken, Augea ile karşılaşır ve onu hamile bırakır.
Bir süre sonra Augea: Telephos ismi verilen çocuğunu doğurur. Ancak, kral babası, kahinlerin sözünü hatırlar ve çok sinirlenir.
Torunu Telephos’u dağa ve kızını da sandık içinde denize attırır.
Augea’nın bulunduğu sandık: Ege denizinde, Mysia kıyılarına ulaşır ve Mysia kralı Teutras tarafından sandık bulunur.
Kral: sandığın içindeki kızı görünce, evlat edinir.
Bu arada, Herakles olanlardan haberdar olur ve oğlunu aramaya başlar.
Telephos: kral dedesi tarafından atıldığı dağda ölmez ve bir aslan tarafından emzirilerek büyütülür.
Herakles: oğlunu bulur ve yetiştirilmesi için, başka bir krala teslim eder.
Zaman geçer ve Telephos büyür. Annesini aramak için, Anadolu’ya geçer.
O sırada, Anadolu’da, Mysia kralı Teutras, başkaları ile savaşmaktadır ve oldukça zor durumdadır.
Telephos: bu savaşta, krala yardım eder. Bunun üzerine, kral minnetinin ifadesi olarak, Telephos’u, manevi kızı olan Augea ile evlendirmek ister.
Ancak, düğünlerinin yapılacağı gün, anne ile oğul birbirlerini tanırlar.
Zamanla, kral Teutras ölür ve Telephos onun yerine tahta geçerek kral olur ve Pergamon kentini kurar.
Evet, bu efsaneye gerçekçilik havasını veren, Zeus sunağı üzerindeki kabartmalardır. Burada: Telephos’un yaşamına ait bazı olaylara yer verilmiştir.
Kentin kuruluşuna ait söylentiler böyledir. Peki, kent ne zaman kurulmuştur?
Pergamon’da, Akropol’de bulunan kalıntılar: MÖ.800 yıllarında, burada bir yerleşim olduğunu göstermektedir. Tarihsel süreçte, Frigyalılar, Akropol’ün bulunduğu yerde, bir süre egemen olmuşlardır. MÖ.7. yüzyılda Lidyalılar görülür.
MÖ.334 yılına gelindiğinde ise: Makedonyalı Büyük İskender, Mysia bölgesini ele geçirir. Ölümünden sonra ise: bölge, generallerinden Lysimakhos’un payına düşer ve general devlet hazinesini: Philetarinos isimli bir subayın beraberinde Akropol’de saklar.
MÖ 281’de Lysimakhos bir savaşta ölür.
Hazineye kimse sahip çıkmayınca, Philetarios, 9000 talent değerindeki (1996’da George Bean bunun 10 milyon İngiliz Sterlinine karşılık geldiğini tahmin etmiştir) bu parayı kendisinin Pergamon’un tepesindeki yerini sağlama almak için kullandı.
Yeğeni Eumenes’i evlatlık alarak MÖ 133’e kadar sürecek olan bir hanedan kurdu.
Attaloslar, krallığı kısa sürede genişledi, en geniş halinde, MÖ 190’da (Romalılarla birlikte) Megnesia’da III Antiokhos’a karşı alınan zaferden sonraki toprak kazançlarıyla Batı Anadolu’nun büyük kısmını, MÖ 6’ncı yüzyıldaki Lydia krallığına yakın büyüklükteki toprakları denetim altına aldı.
Pergamon kralları başkentlerini, Yunan dünyasının kültürel merkezi, dönemin Atinası olarak gördüler.
Atina modelini izleyen Pergamon, görsel sanatlar açısından başlıca merkezlerden biri haline geldi.
Roma döneminde kent önemini sürdürmeye devam etti.
MS 2’nci yüzyılda nüfusu yaklaşık 150.000 idi.
İşte bir kuruluş öyküsü daha.
Bu üç öyküden hangisine inanmak isterseniz, tercih sizindir. Sonuçta, hepsinin de gerçek yanları bulunmaktadır.
Evet, şehir kurulur. Nereye? Akropol’un bulunduğu tepeye.
Bu tepedeki dik yamaçların yüksekliği: 392 metredir. Kent: tepelerin eteklerinden başlayarak, ovaya doğru yayılmıştır. Günümüzde: Musalla Mezarlığı denilen yere kadar uzanmıştır. Tepenin kenarlarında, Bergama (Selinos) ve Kestel (Keitos) isimli ırmaklar akmaktadır.
Bunlar: Bakırçay (Kalkos) ırmağına dökülüyorlar. Yani, bölge bu çaylar vasıtasıyla verimli topraklara sahiptir, bunun sonucunda ise, antik çağda Mysia bölgesinin önemli ve gözde kentlerinden biri olmuştur.
Ancak, yerleşimin teraslarda ve dar alanda olması ve kentin denizden uzak olması, buraya olan göçü engellemiştir. Denizden uzak dedim ama yine de bugün her ne kadar 25 km. civarında olsa da, bir zamanlar daha yakın olduğu kesin olan deniz, Çandarlı (Pirene) ve Dikili bölgelerinde vardır.
Güneydoğudaki Akhisar (Thyateria) dan ise, kral yolu geçmekte, yani kentin kral yolu ile de bağlantısı bulunmaktadır. Tüm bunlar: tarihi süreçte, kentin önemini arttıran unsurlardır.
Helenistik dönemde, yani MÖ.283 ile MÖ.133 yılları arasındaki 150 yıllık süreçte: kent, Anadolu’nun en önemli kültür merkezlerinden biri olur. Kentin kurucusu: kral Philaterios krallığın sınırlarını, Marmara denizine kadar genişletir.
Ölünce, yerine kral I. Eumenia tahta geçer. Mö.241 yılında ise, bu kez kral I. Attolos görülür.
Kral I. Attolos: MÖ.230 yılında, Galatlara karşı büyük zaferler kazanır. Ancak, aynı dönemde, Batı Anadolu’yu ele geçirmek isteyen güçlerin çok olması, bölgede, savaşların birbirini izlemesine neden olur. Bu arada, kral I. Attolos, Romalılar ile yakın ilişkiler kurar ve onların Anadolu’ya ayak basmalarına neden olur.
Evet, ölümünden sonra, tahta kral olarak II. Eumenes geçer. Bu dönemde, Galatlar, Makedonyalılar ve Suriye krallığına karşı yapılan savaşlar görülür. Ancak, Pergamon kenti, gerek iç ve gerekse dış politikalarda, tutarlılığı elden bırakmaz. MÖ.190 yılında, Suriye krallığına karşı yapılan savaş kazanılınca, kentin güç ve zenginliği doruklara ulaşır.
Pergamon krallığının sınırları, güneyde Büyük Menderes (Mainandros) nehrinden başlayıp, bütün Batı Anadolu’yu kapsar ve sonuçta: Trakya’dan Toros dağlarına kadar ulaşan bölgede, egemenlik kurulur.
II. Eumenes bu dönemde, devletin bütün zenginliğini, kentin imar faaliyetlerine harcar ve yerleşim; Akropol’ün yamaçlarından aşağılara doğru yayılarak yeni yapılanmalar için teraslar açılır.
Zaten kentin aşağı Agorası, Gynasium, Kütüphane ve Zeus Sunağı, onun zamanında yapılmıştır.
Ölümünden sonra yerine geçen oğlu II. Attolos ve takiben III. Attolos’un krallık dönemlerinde: kültürel gelişim süreci sürdürülür.
Bu dönemde, Pergamon şehri: Antakya (Antiokheia) ve İskenderiye (Alexandrai) şehirlerinin rakibi durumuna gelir.
III. Attolos’un ölümünden sonra ise, vasiyetine uyularak, Pergamon krallığı, Roma imparatorluğunun himayesine bırakılır. Ancak, Romalılar bu topraklara kolay giremezler.
Çünkü: önceki kral, II. Eumenes’in meşru olmayan oğlu Aristonikos: paralı askerler ve kölelerden oluşturduğu kişisel ordusu ile, Romalılar ile, 3 yıl boyunca savaşır.
Ancak, MÖ.130 yılında yenilir ve devreden çıkar. Bundan sonra, şehir, Romalıların himayesinde, özgür bir kent olarak yaşamaya devam eder.
MÖ.88 yılında, Pontus kralı Mithridates, Anadolu’ya saldırır ve Pergamon’da, onun egemenliğine girer.
Ardından, Roma, yörede hakim olur. Roma imparatoru Hadrianus döneminde, şehir, yeniden parlak günlerine kavuşur ve zafer anıtları, Hadrina, Trajan, Carcalla, Dionysos Tapınakları ile bezenir.
Bu arada, şehirde kurulan Asklepion’da, tıp yönünden çok büyük gelişmeler görülür. Tiyatro ve stadium gibi yapılar eklenir.
Geçen zaman içinde, Bizans döneminde durgunlaşan şehir yaşamı: 716 yılında, Arapların Anadolu’ya yaptıkları akınlar sonucunda kısmen biter, kent yıkılır. 1306 yılında, Karesioğulları Beyliğinin egemenliği görülür.
1336 yılında ise, Orhan Gazi kenti, Osmanlı topraklarına katar. Ankara savaşı sonucunda ise, bu kez, Timur tarafından yöre yağmalanır.
BERGAMA NIN SONU:
Attalos hanedanı, tuhaf, acımasız, zehirlere meraklı III Attalos (MÖ 138-133) ile aniden sona erdi.
En tuhaf hareketi vasiyeti oldu.
Krallığını Roma’ya bırakmıştı.
Uzun yıllardan beri Helenistik krallıkların birbiriyle mücadelelerine bulaşmış olmasına rağmen, Roma, Doğu Akdeniz’de kalıcı bir yerleşim kurmaya direnmişti.
Ama III Attolos’un armağanı pek geri çevrilecek türden değildi.
Roma, Batı Anadolu’nun denetimini devraldı, burayı Asia vilayeti olarak örgütledi ve bunu izleyen 100 yıl içinde yavaş yavaş tüm Doğu Akdeniz bölgesini ele geçirdi.
İzmir Bergama
BERGAMA BÖLGESİNDE, ANTİK KAZILARIN BAŞLAMASI VE SÜRECİ
Bergama bölgesindeki kazılar: 1878 yılında başlar. Alman-Berlin Müze Müdürü Dr. A. Conze: arkeolog C. Human ile birlikte bölgeyi inceler. Bulunan eserler: Berlin Antiktepe Müzesine götürülür. 1883-1885 yılları arasındaki kazılarda ise, Roma imparatoru Trayan’ın yaptırdığı teras üzerindeki tapınak, tiyatro ve agora kazılır. Bu arada: araştırmacı C. Human tarafından, Zeus sunağının mimari parçaları, Berlin’e götürülür.
Her ne kadar Osmanlı Hükümeti’nden bunların çalınması pardon götürülmesi için izin alındığı iddia edilse ve belgelense de, bugün yani günümüzde, medeni kültür anlayışı, bu tür eserlerin ait oldukları yere iadesini gerektirmektedir.
1900-1913 yılları arasında Akropol’de yapılan kazılar sırasında, bugünkü Alman Kazı evi yanındaki bir depo: müze olarak kullanılır. Bu depo, o yıllardaki, Türkiye’de ilk arkeolojik eser depolarından biri olması açısından önemlidir. Evet, I. Dünya savaşı başlayınca, ara verilen kazılara, 1927 yılında yeniden başlanır.
Bu defa, Asklepion’da ortaya çıkarılır. Kazı bölgesinden çıkarılan eserler çoğalınca, yeni bir müze binasına gereksinim duyulur. Türk-Alman işbirliğiyle gerçekleşmesi planlanan yeni müze için, eski bir mezarlık olan, bugünkü yeri uygun bulunur.
Mimarlar Bronu Meyer ve Harold Hanson tarafından planlanan müze binasının yapımına 1922 yılında başlanır ve 1934 yılında tamamlanarak, müze ziyarete açılır.
BERGAMA’DA, TARİHTE YAŞANAN İLKLER
ASYA’NIN İLK KÜTÜPHANESİ VE PAPİRÜS YERİNE, PARŞÖMEN KULLANILMASI
O dönemlerde, dünyanın iki büyük kütüphanesi bulunuyordu. Bunlardan, İskenderiye kütüphanesi 500 bin kitap kapasiteli, Pergamon kütüphanesi ise 200 bin yazma eser kapasitelidir. Mısırlılar, kendi kütüphanelerinden daha büyük olacak kaygısıyla, kitapların üzerine yazıldığı ve yalnızca Mısır’da bulunan papirüs ihracatını durdururlar.
Bunun üzerine, Pergamon kralı II. Eumenes, çok sinirlenir ve bilim adamlarını toplayarak, papirüsün yerine geçebilecek bir şey bulmalarını ister.
Sonuçta: çözüm olarak, yazıların işlenmesi için kurutulmuş hayvan derisi kullanılmaya başlanır. Buna da “Bergama kağıdı” ismi verilir.
Bu kelimenin, batı literatüründeki ismi ise Parşömendir. Papirüs yuvarlanmış kağıt şeklinde olduğundan her defasında açıp kapatmak sorun olurken, parşömen sayesinde yaprakları üst üste koyup ciltlemek mümkün olur hale gelmiştir.
HASTANE
Bergama’da bulunan Asklepion, MÖ.4. yüzyıldan kalma, tarihte ilk büyük hastanedir. Girişinde yazılmış olan “Ölüm buraya giremez” cümlesi ilginçtir. Hasta insanlara verilen psikolojik destek açısından muhteşem bir düşüncedir.
Tarihi süreçte: ilk kez, telkinle tedavi yani psikoterapi burada uygulanmıştır. Müzik, tiyatro, spor, güneş ve çamur kullanılarak yapılan ilk doğal tedavi de burada uygulanmıştır.
Ayrıca: doğal ilaçların kullanıldığı, farmakolojik tedavi de burada ilk kez uygulanmıştır.
İlk afyon modeli ilaç, yani uyuşturucu, evet, o da ilk olarak burada kullanılmıştır. Yılanın tarihte ilk kez tıp ve eczacılık simgesi olarak kullanımı da, burada gündeme gelmiştir.
DİĞER ÖZELLİKLER
Tarihte, 4 tiyatrosu olan ve en dik tiyatrosu olan şehirdir. Kentin: imar yasası, çarşı-pazar yasası bulunmaktadır.
Tarihte ilk grev ve toplu sözleşme: MÖ.248 yılında, Bergama kralı I. Eumenes ile paralı askerleri arasında burada yapılmıştır. İlk meslek sendikaları ve sendika konfederasyonları, Bergama şehrinde kurulmuştur.
Tarihte: ilk-orta-lise olmak üzere, ilk kez, üç dereceli eğitim, yine bu şehirde uygulanmıştır.
İlk ve en büyük sunak, yine bu şehirde yapılmıştır. Hıristiyanların ilk büyük kiliselerinden biri, yani yedi kiliseden biri, bu şehirde yapılmıştır.
Bunların yanında: Yunan işgalini ilk kıran yer, 15 Haziran 1919 tarihinde, Bergamalılardır.
Kendi tarihi sürecimizde, ilk festival düzenleyen yer, 1937 yılı “Bergama Kermesi” ile yine Bergama olmuştur.
Evet, Bergama gerçekten ilginç ve tarihi süreçte önemli bir yerdir. Tarihi süreçte, aynı dönemde, Ege kıyılarında, birçok kent devlet var iken, Bergama çok büyük bir uygarlığın kurulduğu ve geniş bir çevreye hükmeden konuma geldiği bir yer olarak önemlidir.
Günümüzdeki Antalya şehrinin dahi, Bergama krallığı tarafından kurulduğu bilinmektedir.
BERGAMA’DA NE YENİR
Bergama bölgesinin en ünlü yerel lezzetlerinin başında: çağırtma gelir. İnce ve uzun patlıcanlar ile yapılır. Merkezdeki birçok restoranda bulabilirsiniz. Bir de köfte var. Özel bir tadı olan köfteyi de denemelisiniz.
İzmir Bergama
BERGAMA’DAN NE SATIN ALINIR
Bergama’da dokumacılık oldukça gelişmiş durumdadır. Özellikle: kilimler, çok güzeldir.
Gömleklik kumaş, çarşaf, ince ve pamuklu dokumalar, seccade, yünden heybeler, kilim ve halı, Bergama’dan hediyelik veya kendi adınıza satın alabileceğiniz objelerdir. Beğeninize hitap edecek birçok çeşitleri var.
Bunların yanında: Bergama çayı boyunca “dabak” dükkanları görebilirsiniz. Tabakçılık, burada babadan oğula aktarılan bir sanattır. Bu arada: Bergama’ya gelmişken, severseniz, tulum peyniri ve lokma da satın alabilirsiniz.
BERGAMA’DA HALI VE DOKUMACILIK
Bergama’da, düz ve düğümlü yaygılar üretilir. 19. yüzyıla kadar, Bergama ve köylerinde, hemen hemen her evde dokuma tezgahları bulunmaktaydı. Bugün ise, yalnızca üç bölgede (Yunt dağı, kozak, Yağcıbedir) dokumacılık yapılmaktadır.
YUNTDAĞI TÜRKMEN HALILARI
Bergama’nın güneyinde, Yunt dağı yaylasında bulunan 60 kadar köyde, halı, kilim, heybe ve torba dokunmaktadır. Dokunan halılar, deveboynu, yeşilbağ ve düz biçim isimlerini alırlar. Renkler ise, koyu kiraz kırmızısı, koyu mavi ve natürel deve tüyüdür.
KAZDAĞI TÜRKMEN HALILARI
1860 yılından sonra kaz dağında, zorunlu iskan edilmiş Türkmen guruplarının halılarıdır. Zeminlerindeki yerleşmiş motiflere göre, halılar isimlendirilir.
YAĞCI BEDİR TÜRKMEN HALILARI
Bunlar, Bergama’nın batısındaki Geyik dağının eteklerindeki köylerde üretilmektedir. Halı, kilim, heybe, torba, çuval ve çul dokumadır. Buranın halılarının eskileri: çok zarif ve güzeldir. Renk olarak koyu mavi, fes rengi güvez ve koyu kırmızı kullanılır. Bu renkleri, uzun süre muhafaza ederler.
İzmir Bergama Müzesi
BERGAMA GEZİ PLANI- GEZİ ROTASI
Bergama şehir merkezinden doğruca ilerlediğimizde önce, sağ yanda Bergama Müzesi var.
İzmir Bergama Müzesiİzmir Bergama Müzesi
BERGAMA ARKEOLOJİ MÜZESİ
Bugünkü modern müze binası: 1936 yılında tamamlanarak ziyarete açılmıştır. Müze: iç avlunun çevresinde, 2 sundurmadan ve 2 salondan ibarettir. Sergilenen eserler: erken Tunç döneminden, Bizans dönemine kadar uzayan sürece aittir.
Sergilenen eserler içinde: çevredeki antik yerleşimlerden çıkan, Pergamon heykeltıraşlık ekolüne ait örnekler, Pitane ve Gryneion’dan gelen arkaik dönem buluntuları dikkat çekmektedir.
Etnografya bölümünde ise: halı, kilim, kumaş, dokuma örnekleri ve el işlemelerinin yanı sıra, diğer yörelere ait el sanatları da sergilenmektedir. Müzede, toplam 10516 eser bulunmaktadır. Bunlardan: 5350 tanesi arkeolojik, 1936 tanesi Etnoğrafik ve 3201 tanesi ise sikkedir.
Müzenin dış bahçesinde, mezar stelleri ve lahitler sergileniyor. İç bahçede ise, kronolojik sıraya göre, mimari parçalar, alçak kabartmalar, heykeller ve taş yazıtlar sergileniyor. Zamanız varsa, buraya mutlaka uğramanızı öneririm.
Bergama Müzesini gezdikten sonra, aynı cadde üzerinde ilerlemeye devam ediyoruz ve biraz sonra, sağ yanda, Kızıl Avlu/Bazilika bölümünü görüyoruz ve burayı geziyoruz.
İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avluİzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu
SERAPİS TAPINAĞI-KIZIL AVLU
Günümüzde Kızıl Avlu olarak bilinen bu yapı kompleksi, Akropolis tepesinin eteğinde, düz arazide yer alıyor.
Yani: Kızıl Avlu: Bergama ilçesine girdikten sonra, bir süre ilerlediğinizde, sağ yanınızda mutlaka görebileceğiniz şekilde bulunuyor. Hemen önünde, otopark var, aracınızı buraya park ettikten sonra, yeşiller içindeki parktan geçerek kızıl avlu bölümüne geçebilirsiniz.
Ancak, kilise olarak yapılan yer, günümüzde cami olarak kullanılıyor ve ziyaret mümkün değil. Kızıl avlu bölümünün diğer kısımlarını ziyaret edebilirsiniz ve ben tarih meraklılarına burayı mutlaka ziyaret etmelerini öneriyorum. Çünkü: gerçekten günümüzden yüzlerce yıl önce yapılmış, muhteşem mimari özellikler gösteren bir yapı göreceksiniz.
Giriş ücretlidir. Müze kartınız varsa, ücret ödemeden girebilirsiniz. Otopark içinde ayrı ücret alınıyor. Otoparkın hemen karşısındaki halı-kilim mağazaları ilginizi çekerse, uğrayabilirsiniz. Zaten, halı-kilimler, yerlere serilerek, duvarlara asılarak sergileniyor ve güzel bir görüntü ortaya çıkıyor.
Tuvalet kullanmak isteyenler için, bilet gişesinin arka bölümünde, tuvalet bulunuyor.
Evet, gelelim Kızıl Avlu hakkında bilgilere
İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu
İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu
GENEL
Kızıl Avlu, Roma Anadolu’su için sıra dışı bir tercihle pişirilmiş tuğla ve betondan yapılmıştır.
Eski Bergama’nın en büyük yapısıdır. Çünkü: Kızıl Avlu veya Bazilika olarak isimlendirilen bu yapı: büyük bir yapı kompleksinin yalnızca ana binasıydı.
Büyük yapı kompleksi: toplam 265-100 metre ölçülerindeydi. Ancak, bu büyük yapı kompleksinin avlusunun büyük kısmı, günümüz Bergama evlerinin altında kalmıştır.
Evet, bu büyük yapı topluluğu: bir duvar ile çevrelenmiştir ve yalnızca, batı yönünde, kör kemerle çevrelenmiş cephesinden giriş yapılıyordu. Bu giriş bölümü, halen, Bergama şehir alanının kuzeyindeki meydanda, görülebilmektedir.
Bu yapı kompleksi: MS.2. yüzyılda, Roma döneminde yapılmıştır. Ancak, Mısır tanrılarına verilen önem nedeniyle, aşağı Pergamun şehrinin tam merkezinde yapılmıştır.
Yapı ile ilgili olarak önceleri: birbirinden farklı görüşler ortaya atılmış ve bunlara göre, yapının: Agora, Borsa dairesi, Kent kütüphanesi, Mahkeme, Hamam gibi fonksiyonları olabileceği söylenmiştir.
Ancak, 1938 yılında, Th. Wiegent tarafından yürütülen kazı çalışmaları sonucunda, yapının biraz önce belirttiğim gibi, Mısır tanrısı Serapis adına kutsanmış olduğu ortaya çıkmıştır.
Özellikle: güney bölümdeki silindirik yuvarlak kulede bulunan iki insan büyüklüğündeki Mısır tarzında yapılmış heykel parçaları da, bu görüşü güçlendirmektedir.
İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu
ANA BİNA:
Pergamon’daki Serapis Tapınağı veya Mısır Tanrıları Tapınağı son derece farklıdır. Bu çok büyük yapı, 2 kat yüksekliğindeydi. Duvarlar mermerle kaplanmış olabilir ana bunlar çıkarılmıştı.
İçinde daha sonra Hıristiyan kilisesi inşa edilmiş ve bu sırada Hıristiyanlık öncesi mimari öğelerden bazıları değiştirilmiş veya yok edilmişti.
Evet Kızıl Avlunun Mısır Tanrıların adanmış bir tapınak olduğu teşhisi kesin değildir. Ne var ki, bazı çarpıcı özellikler bu ihtimali güçlendirir. Kompleks çok büyüktür. Ana binanın boyutları 60 x 26 metredir. İki tarafında, her birinin önünde ufak avlular bulunan yuvarlak iki kule vardır. Bu üç parçalı yapının önünde, bugün büyük ölçüde modern binalarla kaplanmış dev bir avlu (yaklaşık 200 x 100 metre boyutlarında) bulunur.
Ayrıca ana binanın iki yanındaki daha ufak avlularda kullanılan karyatid sütunların her iki yanı erkek ve kadın biçiminde yontulmuştur. Her iki yüzleri de gerçekçi Roma-Yunan tarzındadır. Ama bazıları Mısır tarzı firavun başlığı giyerler.
Evet, Kızıl Avlu uzaklardan gelen bir inşaat tekniğiyle tuğladan inşa edilmiş anıtsal bir kompleks olarak Anadolu’da benzersizdir. Ölçeği, planı ve kullanılan malzemelerden beklenen etkinin çok özel olduğundan kuşku yoktur.
Şimdi yapıyı gezmeye başlayalım;
AVLU
Antik dönemde ziyaretçiler: önce alanın tüm uzunluğunun yaklaşık üçte ikisine kadar olan, çok büyük ve kare şeklindeki bir avluya ulaşıyorlardı. Yukarıda da söz ettiğim gibi boyutları 200 x 100 metredir.
Tapınak yapısı ile avlunun bütünleşmesine engelleyen Selinos (Bergama) çayının yer altından akması için, yine aynı dönemde, avlunun altındaki yer altına, iki antik tünel yapılmıştır ve bu tünel halen faaldir. Bu çayın Nil nehrini temsil ettiği ileri sürülmüştür.
Avlunun yan taraflarında ise: sütunlu galeriler bulunmaktadır. Bunlardan: doğu yönünde olan, bariz şekilde daha yüksekteydi ve ortasında: tapınak alınlığı yükseliyor, öne doğru çıkıntı yapıyor ve burasının Kızıl Avlunun girişi olduğunu gösteriyordu.
İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu Silindirik Kuleler
SİLİNDİRİK KULELER
Bu avlu içinde: ana binanın her iki yanında; günümüze kadar korunagelmiş, tepesinde yuvarlak aydınlatma deliği bulunan ve tuğlayla örülü kubbeleri olan; kuleye benzeyen karşılıklı iki silindirik yapı görülür.
Birbirlerinden 16 metre aralıklı olan bu silindirik yapılar: 15 metre çapında ve 19 metre yüksekliğindedir.
Duvarları: moloz taş, küçük yontma taş ve kireç harcı ile yapılmıştır. Bunların üzerinin bir zamanlar tuğla kubbeler ile örtülü olduğu, günümüzde görülen kemer izlerinden anlaşılmaktadır.
Bu kulelerden: sol yandaki ziyarete açık olup, avlu kubbesinin altındaki bölümde, bir kısım buluntular ve destek figürlerinden bazı parçalar sergilenmektedir.
Evet, silindirik yapıların önünde: üç yanları galerilerle çevrili yan avlular var. Bu avlularda ise: yuvarlak, ince ve uzun havuzlar var. Ayrıca: yine bu avlularda, Mısır üslubunda yapılmış, insan biçimli karyatidler bulunmaktaydı. (Bunlar: sırt-sırta, erkek-kadın figürlü sütun benzerleridir)
Bu yapısal özellik de, buranın Mısır tanrıları Serapis, İsis ve Harpokrates için kutsandığını ifade etmektedir.
İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu Güney Yuvarlak Kulesi
GÜNEY YUVARLAK KULESİ
Bu kule, kuzey bölümdeki ikizi gibi, büyük ihtimalle özel bir amaç için inşa edilmiştir. (diğer kule, ziyarete açık değildir)
Kule içinde: doğu yönündeki büyük nişte: muhtemelen anıtsal bir heykel bulunuyordu. Bu nişin tam karşısında ise, kuleye, güney avludan esas girişin yapıldığı görkemli bir kapı vardı.
Yapının: dış duvarı 1.90 metre kalınlığındadır. Yapının çapı ise: 12 metredir. Yüksekliği 18 metre olan kubbe ise: özellikle konstrüksiyon bakımından ilginçtir.
Çünkü: yapılan araştırmalara göre: yapının inşası sırasında, tuğla tabakalardan bir kubbe kalıbı yapılmış ve bu kalıbın üzerine, Roma çimentosu dökülerek bu kubbe elde edilmiştir.
Kubbenin tam ortasında, mekanı aydınlatmak için bir boşluk bulunmakta olup, bunun çapı: yapının ilk inşa edildiği dönemlerde 3.70 metredir. Osmanlı döneminde ise, bu boşluk, 1 metre olacak şekilde daraltılmıştır.
İlk inşa edildiği yıllarda, yapının hem iç ve hem dış duvarları muhteşem mermer tabakalar ile kaplıydı. Bu kaplamaların varlığı: duvarlardaki dübel delikleri ve sıva yataklarından anlaşılmaktadır. Bu yüzden, binanın bugünkü durumu, henüz inşa edilirken ki durumunu gösteriyor diyebiliriz.
Ancak: yapı takip eden yüzyıllarca sürelik dönemde, başka amaçlar için kullanılmıştır. Özellikle: 19. yüzyılda zeytinyağı fabrikası olarak kullanıldığında yapıda büyük değişiklikler yapılmıştır.
O dönemde esas giriş kapatılmış, kuzey yönündeki giriş bölümü tadilat görmüş ve bu giriş doğal taşlarla güzelce çerçevelenerek, bugünkü iki kanatlı demir kapı yapılmıştır.
Öte yandan, fabrika için kullanılan makineler, kule iç duvarlarının islenmesine sebep olmuştur.
Evet, yüzlerce yıl boyunca, başka amaçlar için kullanılan yapıda oluşan izler, restorasyon ile giderilmeye çalışılmıştır.
Günümüzde, burada: kulenin duvarlarına takılan sergileme panolarında, bilgilendirmenin yanı sıra, antik dönemde duvarların nasıl kaplandığına dair bir örnek vermek mümkündür.
Yeni taban seviyesinde ise: orijinal zemin döşemesi, bodrum kat ve kemer kalıntılarının görülebilmesi için bir boşluk bırakılmıştır.
Bugün, kulenin güneyindeki kapı: yeni depoya bağlanmaktadır ve deponun raflarında, Kızıl Avluda çıkan arkeolojik buluntular saklanmaktadır.
ANA YAPI
Ana binanın: 7 x 14 metre yüksekliğinde anıtsal bir girişi bulunmaktadır.
Bu girişin her iki yanına, beşer sütunlu revaklar yerleştirilmiştir. Ayrıca: girişin karşısında da; 20 sütunlu bir başka revak sırası bulunur.
Bu revakların ortasındaki dört sütun: bir bakıma ikinci bir anıtsal giriş meydana getirir.
Bu giriş: 7.5 x 2 metre büyüklüğünde, tek parça mermerden yapılmıştır.
Mermerlerin iki tarafın da dikkati çeken, beşer metre uzaklıktaki delikler: girişin tunç kapısına ait menteşe izleridir.
Yapının döşemesi ve tuğla duvar yapısı, tamamen renkli mermer levhalarla kaplanmıştır.
Ancak, bu mermerler dökülerek günümüze gelmemiş, halen kaplamaların altındaki kırmızı tuğlalar görülmektedir ve zaten bu yüzden, halk arasında, buraya: “Kızıl Avlu” ve “Kızıl Kilise” isimleri verilmektedir.
Duvarlar boyunca: bütün bu mekanı saran sütunların üzerinde, bir de balkon bulunmaktadır. Ancak, bu balkon günümüze gelememiştir.
KÜLT HEYKELİ KAİDESİ:
Mekanın doğusunda, iki küçük çukur üzerindeki podyumda: 10 metre yüksekliğinde olduğu sanılan bir kült heykelin kaidesi bulunmaktadır. ( bu podyum kaidesini görebilirsiniz)
Burada belki de Serapis’e ait olan dev bir heykel barınıyordu.
Heykelin içi boştu ve bir rahip içine tırmanarak tanrıymışcasına konuşabiliyordu.
Bu podyum: yanlarında, iki katlı sütun dizileriyle çevriliydi. Podyumun hemen önünde, sığ bir havuz bulunuyor.
Bu podyumunun içindeki bir delikten (bu delik bugün de görülebilmektedir), kaidenin tam ortasına çıkan rahiplerin, tanrı ile konuştuklarına inanılırmış.
Kızıl Avlu: aslında, tamamen kült heykelleriyle donatılmıştı. Yani, burası bir dini yapı olarak kullanılıyordu. Mimari özellikler açısından: arka bölümde, çatı merdivenleri bölümünde ve podyumun yan taraflarındaki sütun dizileri: Suriye tapınaklarında bulunan ögelere benzemektedir.
Böylece: yapının imarında, doğu kültürlerinden etkilenildiği söylenebilir. Buna karşın: yan avluların Mısır etkisindeki figürlerle donatılması: Mısır tanrıları kültünün de, mimari de rol oynamış olabileceğini kanıtlamaktadır.
Tüm bunlar, yani: yapı tekniği ve yapı tipolojisi açısından, ayırıcı özellikler göstermesi nedeniyle ve şehrin başkaca herhangi bir yerinde benzer yapı bulunmaması düşünülerek, yapının, MS.2’nci yüzyılda, şehrin ileri gelenlerinin talebi üzerine yapıldığı düşünülmektedir.
Hatta: Roma imparatorluk kültü oluşturmak açısından, İmparator Hadrian’ın burayı yaptırdığı da olasılık dahilindedir.
KIZIL AVLU SÜSLEME SANATI
Kızıl Avlunun duvarlarının büyük bölümü, tuğlayla örülmüştür. Bu teknik: Roma dönemi İtalya’sının aksine, Anadolu’da oldukça seyrektir. Yapıya: gösterişli bir görünüm kazandırmak için, tuğla duvarlar, mermer panolar ile kaplanmıştır.
Yalnızca, duvarlardan çıkan profiller, çatının damlalık süsü ve tabii ki yapı kompleksinin sütun mimarisi, masif mermerden yapılmıştır.
İmparator Hadrian döneminde: büyük ihtimalle bu tür yaprak süslemeleri uygulayan sanatkarların, Atina’da da faal olduklarını göstermektedir. Bezeme biçimleri, üslup açısından MS.2’nci yüzyılın ikinci çeyreğine sınıflandırılır.
NİŞTEKİ ASLAN TORSOSU
Yapı kompleksinin, güney yan avlusunun, yeni çağa ait duvarının altında bulunan ve çok tahrip olmuş olan bir “aslan” torsosu; gerçeğinden daha büyük bir heykel gurubuna aittir.
Belki, bu gurup: aslında yan avlunun ortasındaki bir kaide üzerine yerleştirilmişti. Sırtın çalışılması ve aslanın sağ ayağındaki örtü parçası ile uygunluk gösteren birçok alana istinaden; aslanın üzerine binen kadın şeklindeki bir figürün rekonstrüksiyonu gelecek dönemlerde yapılabilir.
Burada, söz konusu edilen kadın: Anadolu’nun ana tanrıçalarından Kybele olmalıdır. Onun da aslan binicisi olarak bilinen en eski canlandırması ise: Priene’deki, MÖ.4’ncü yüzyılın ikinci yarısında, Afrodisias Tapınağının tavanında bulunan rölyefinde görülebilmektedir.
İzmir Bergama Serapis Tapınağı-Kızıl Avlu Kilise
KİLİSE
Kızıl Avlu veya Bazilika olarak isimlendirilen bu büyük yapı kompleksi: büyük bir yangın sonucunda zarar görür. Takip eden dönemde, yani MS.5’nci yüzyılda, Bizans döneminde: ana binanın içine; Aziz Yuhannes’e adanmış bir kilise yaptırılmıştır. Bu kilisenin: Anadolu’da yaptırılan ilk kiliselerden (7 kiliseden biridir) olduğu tespit edilmiştir.
Bizans döneminde yapılan bu kilisenin yapımında, Serapis tapınağının yapı malzemeleri kullanılmıştır ve ana bina ve iki ek binadan oluşmaktadır. İki neflidir ve yapının doğu duvarı yıkılarak kiliseye ayrı bir apsis eklenmiştir. Kilisenin döşeme seviyesi: orijinal yapının seviyesinden 2 metre daha yüksektedir.
İlk taban döşemesi: günümüzde ortaya çıkarıldığından, kilisenin temeliyle narteksi bölen kalın bir duvar hatları hakimdir ki, yükseklik bundan kaynaklanmaktadır. Burası, günümüzde cami olarak kullanılmaktadır.
Son olarak, yani Kızıl Avlu bölümünden çıktıktan sonra: tabelaları takip ederek, Akropolis bölgesine doğru ilerliyoruz.
İzmir Bergama Akropolis Teleferik
Araba ile, hafif rampadan yukarı doğru bir süre ilerliyoruz ve sonunda: teleferik istasyonunun bulunduğu bir yere varıyoruz. Burada: yukarıya, yani Akropolis antik şehrine ulaşan bir teleferik istasyonu kurulmuş.
Teleferik yolculuğu yaklaşık 5-6 dakika sürüyor ve bu sürede teleferik yolcularını, yukarıya, Akropolis’e taşıyor. Teleferik ücretlidir ve değişik bir yolculuk düşünenler için ilginç olabilir.
Teleferik kullanmayı düşünmeyenler ise: hemen teleferik istasyonunun bulunduğu yerden, rampa yukarı doğru araçlarıyla ilerleyerek gittiklerinde, biraz sonra bir otopark ile karşılaşıyorlar ve aracınızı buraya, yani otopark bölümüne, ücretini ödeyerek bırakabiliyorsunuz.
Aracınızı otopark bölgesine bıraktıktan sonra: yürümeye devam ediyoruz ve satış yerlerinin arasından geçerek: rampa yukarı ilerlediğimizde: Akropolis antik şehrinin kalıntılarının bulunduğu ören yerinin giriş kapısının bulunduğu yere ulaşıyoruz.
İlk girişten itibaren Akropolis ören yerinin otoparkına kadar yaklaşık 2.5 km. lik bir yol var. Akropolis antik kentine giriş ücretlidir. Ama müze kartı olanlar ücretsiz girebiliyorlar.
Girişten hemen sonra: sol yanda bir satış yeri var. Ancak bu satış yerinin fiyatları biraz fazlaca.
İzmir Bergama Akropolis
AKROPOL ANTİK ŞEHİR BÖLGESİ
BERGAMA ANTİK BÖLGELERİ GEZİ PLANI
Evet, kale tepesinde, şu yapıları görebilirsiniz.
Kutsal mahaller. (Athena Tapınağı, Büyük Sunak, Traian Tapınağı, Heroon)
Yukarı Agora,
Yerleşme bölgesi (Kral Sarayları, Şehir kazısı, Roma Konsülü Attalos’un evi)
Aşağı Akropolis (Demeter Kutsal Mahalli, Gymnasion, Aşağı Agora)
Roma şehri
Aşağıda, yani ovada kurulmuştur. Burada. Kızıl Avlu, Amfitiyatro, Tiyatro ve Stadion bulunmaktadır.
İzmir Bergama Akropolis Kale Tepesi
KALE TEPESİ
Pergamon krallığının yükselişinden önceki zamana ait kale duvarları: yani kalenin en üst ucu, tarih sahnesinde ilk olarak: MÖ.5 ve 4’ncü yüzyıllarda tahkim edilmiştir.
Philetairos II (MÖ.282-263) zamanında, şehrin büyümesi: şehir duvarları, güneye doğru Demeter kutsal mahalline kadar uzanmaktadır.
Eumenes II (MÖ.197-159) zamanında: şehrin en büyük yayılımı görülür. Birçok kapı ve kulelere sahip şehrin duvarı: güneye ve batıya doğru, ovanın kenarına kadar uzanır.
Sur duvarlarının toplum uzunluğu: 4 km. dir. Güneydeki ana kapıdan başlayan kaldırım döşeli bir sur sırası: büyük bir “S” kıvrımı yaparak şehri geçer ve üst kalede, kralların görkemli saray bileşimine kadar uzanır.
Roma İmparatorluk çağına gelindiğinde ise: buranın parlak bir Roma şehri olduğu görülür. Nüfus, muhtemelen 150 bin kişidir. Şehir, ovanın içlerine kadar yayılmıştır. Roma şehir alanı üzerinde, günümüzdeki Bergama ilçesi kurulmuş ve yayılmıştır.
Geç Roma döneminde: MS.3’ncü yüzyıldan itibaren, Roma gücünün azalmasıyla birlikte, şehir gerilemeye başlar. Devşirme taşlarla, daha küçük bir sur inşa edilir.
Orta Çağ dönemine gelindiğinde ise: kale tepesi üzerinde görülen taş ve tuğla karışımı duvarlar, Bizanslılar tarafından Arap akınlarına karşı inşa edilmiştir. Daha sonra Selçuklu Türkleri tarafından kale olarak kullanılmaya devam edilmiştir.
Evet, gerek şehir ve gerekse kalenin tarihi süreç içindeki gelişimi hakkında bu kısa bilgiden sonra, kale tepesinde gezimize devam ediyoruz.
Kale tepesi aynı zamanda Akropol olarak da bilinir.
İzmir Bergama Akropolİzmir Bergama Akropol
AKROPOL
Akropol: son derece dik bir tepe üzerinde kurulmuştur. Aynı zamanda bir kale görünümündedir. Yaklaşık 300 metre yükseklikteki bu tepe üstünde, Bergama krallarının sarayları var. Ayrıca: 5 sarnıç ve kuzeyde silah depoları ve cephanelikler bulunuyor. Binaların alt kısmında ise: Athena Tapınağı görülüyor.
Bunların altındaki terasta ise: Zeus sunağı yerleştirilmiştir. Dünyadaki en dik ve 10 bin seyirci kapasiteli tiyatro da, burada bulunmaktadır.
En alt bölümde ise: Gymnasium ve Demeter Tapınağı bulunuyor. Kalenin güney yönünde, ovaya çıkılması imkansız olduğundan, buraya ince-uzun yan yana bitişik odalar halinde depolar yapılmıştır.
Bu depoların üst kısımları ahşap, alt kısımları ise taştandır. Burada yapılan kazılarda: andezit taşından yapılmış, değişik büyüklükteki mancınık gülleleri de bulunmuştur.
Evet: Akropolis ören yerine girdikten sonra: gezi planı veya rotası için herhangi bir tabela veya işaret yok. Ama, benim size önerim, sol bölümden doğru yürümeye devam edin ve gezinizi bu şekilde sürdürün.
Tabii buraya çıkarken ve buraya çıktığınızda ilk ilginizi çekecek olan: aşağıda Bergama ilçesinin muhteşem panoramik görüntüsü olacaktır. Çünkü: tepe, tamamen çevrenin muhteşem güzel görüntüsüne hakim konumdadır.
İçeri girdiğimizde: bölgede tam olarak bir restorasyon çalışması yapılmadığı görülüyor. Her yan, antik döneme ait yapı ve mimari taş kalıntılarıyla dolu. Bu taşların üzerinden atlayarak, ilerleyerek, antik kalıntıları görebilirsiniz. Ancak, biraz önce de söylediğim gibi, aşağıda muhteşem bir manzara ziyaretçileri bekliyor.
Sol yönde ilerlediğimizde: ilk olarak karşımıza “Athena Kutsal Alanı” çıkıyor. Uçurum kıyısında, muhteşem bir mimari olarak yapılmış küçük bir yapılaşma var.
İzmir Bergama Akropol Athena Kutsal Mahalli
ATHENA KUTSAL MAHALLİ
Burası: şehrin tanrıçası “Zafer getiren”, Athena’ya adanmıştır. Şehrin en önemli tapınağının, tanrıça Athena’ya ait olması: İzmir, Milet, Eryhrai, Foça ve Asos bölgelerinde görüldüğü üzere, Batı Anadolu’nun yerleşik bir geleneği olmuştur.
Tapınak, Akropolis’in batı kıvrımında, kentin en eski ve önemli bir tapınağı olarak yer alır. Tiyatro ve Zeus sunağının hemen üzerindeki terasdadır.
Pergamon şehrinin: bilinen en eski tapınağıdır. MÖ 4’ncü yüzyıldan kalma Dor düzenindeki Athena Tapınağı bazı sürprizleri bakındırır. Neden Dor düzeni tercih edilmiştir? Çünkü hem koruyucu tanrıça olarak Athena’nın hem de Atina’daki ana tapınağın belirleyici özelliği olan Dor düzeninin tercih edilmesi, uygun bir saygı göstergesi olarak düşünülebilir.
İki katlı olan stoaların, alt katlarında Dor düzeni, üst katlarında ise İon düzeni kullanılmıştır.
Nispeten küçüktür (ölçüleri: 6 x 10 metre boyutlarında) ve kuzey-güney doğrultusunda olup, Akropolisin batı ucundaki baskın kıvrıma paralel uzanır.
Yapının doğu bölümündeki giriş kapısı ile galeri de, Eumenes II döneminde yaptırılmıştır.
Güney galerisi ise: daha sonra, yani MÖ.2’nci yüzyılda yapılmıştır.
Kutsal mahallin geniş avlusunda ve galerilerinde: Pergamon krallarının koleksiyonlarına ait sanat eserleri ve Galatlar’a karşı kazanılan zaferleri simgeleyen adak hediyeler bulunurdu.
MÖ 3’ncü yüzyıldan başlayarak, krallık önemli zaferler kazandı. Mağlup edilen düşmanlar arasında öne çıkanlardan biri MÖ 3 ve 2’nci yüzyıllarda Yunanistan ve Anadolu’ya akınlar yaparak bölgede dehşet saçan ve daha sonra saldırılarını durdurma karşılığında para talep eden Orta ve Doğu Avrupa’dan gelen Galyalılardı. (Keltler)
Pergamon kralı I Attalos (MÖ 241-197) fahiş taleplere karşı koydu ve yaklaşık MÖ 230’da gerçekleşen savaşlarda onları yendi. Galyalılar, Orta Anadolu’ya çekilerek “Galatia” adı alan bölgeye yerleşti. Pergamon açısından bu zaferler, kentin gücünü ve ihtişamını pekiştiriyordu. Bunlar, MÖ 5’nci yüzyıl başlarında Yunanlıların Perslere karşı galibiyetini çağrıştıran zaferlerdi.
Kentin koruyucu tanrıçası şükranları hak ediyordu. Ama tapınağın önündeki avlunun başta bir dizi tunçtan yenilmiş Galyalı savaşçı heykelleri olmak üzere anma amaçlı anıtların sergilenmesi için en uygun yer olduğuna karar verilmişti. Orijinal tunç heykeller kaybolmuştur ama yazıt içeren kaideler ve bazı heykellerin daha sonraki tarihlerde Romalılarca yapılmış taştan kopyalar günümüze ulaşmıştır.
Bu heykellerin yansıttıkları aşırı hissiyat ve yenilmiş düşman gösteren dokunaklı, saygılı tavır nedeniyle oldukları kadar (Mısır ve antik Yakındoğu sanatında aşağılayıcı düşman tasvirlerinden çok farklı) Yunanlı olmayan bir halk tarafından etnografik bilgiler açısından da ilginçtir.
Çamura bulanmış saç, bıyık ve boynun çevresine takılan boyun halkaları, bu tür unsurlardır.
Stoalar da, üst katlarının önünü süsleyen, ele geçirilmiş silahların rölyef heykelleriyle Pergamon zaferini duyurma işlevine hizmet ediyordu. Ve bu tür başarıların Anadolu dışında duyulmaması ihtimaline karşılık, bu zaferler aynı zamanda Atina Akropolisi (Küçük Attalos Adağı adı verilen) ve Delphoi ile Delos’taki önemli uluslararası mekanlarda da heykellerle anılmıştı.
Evet; kutsal alanda, kitaplık bölümünde, avlunun tam ortasındaki yuvarlak kaide üzerinde ise, büyük ihtimalle, önce 3.5 metre uzunluğundaki Athena heykeli ve takip eden dönemde ise İmparator Augustus’un (MÖ.31-MS.14) tunç bir heykeli bulunmaktaydı.
Athena’nın heykeli, o dönemde, Atina şehrinde bulunan heykelinin küçük bir kopyasıydı. (Günümüzde, Alman arkeologlar tarafından çalınan bu heykel de, Berlin Müzesinde sergilenmektedir.)
Bu heykellerin, Roma dönemine ait mermer kopyaları: günümüzde, Vatikan Müzesinde bulunmaktadır.
Ayrıca: bu kutsal alanın çevresinde: Bergama kralları I. Attolos ve II. Eumenes’in de heykelleri bulunuyordu.
Evet, günümüzde, bu kutsal alanın yalnızca temelleri görülebilmektedir.
Çünkü: Bizans döneminde, yani MÖ.4’ncü yüzyılda, Hıristiyanlığın kabulü ile tapınak temellerine kadar sökülmüş ve taşları, bu terasta yapılan bir kalede kullanılmıştır.
Ayrıca, yörede sonradan yapılan kilisenin duvarları arasında kullanılan antik kalıntılar içindeki bir sütun parçasının üzerinde şu yazı okunmaktadır “Bunu Artemon’un oğlu, senin için dikti, Ey Trion’dan doğan tanrıça”
Evet, yine de tapınağın temellerinden günümüze yalnız birkaç parça kalmıştır.
Giriş kapısının parçaları: Alman arkeologlar tarafından çalınarak Berlin Müzesine götürülmüştür.
Günümüzde: Berlin Müzesinde, bu kapının birebir benzeri yapılıp sergilenmektedir.
Yapının, batı kanat kısmı, kısmen 1.20 metre yüksekliğe kadar korunmuş durumdadır.
Yine: tapınağın sütun ve arşitrav (sütunların taşıdığı krişler) parçaları: günümüzde Berlin Müzesinde sergilenmektedir.
İzmir Bergama Akropol Kütüphane-Kitaplık
KÜTÜPHANE-KİTAPLIK
Burası: Helenistik dönemin en büyük kütüphanesidir. Athena’ya adanmış bölgenin kuzeyinde, Helenistik Pergamon’un en büyük kültür kurumlarından biri olan kütüphane bulunuyordu.
II Eumenes (MÖ 197-159) tarafından inşa edilen kütüphane, 4 küçük oda ile bir girişten meydana geliyordu ve başka yerlere dağılmış ek kapasitesiyle birlikte 200.000 rulo barındırıyordu.
El yazmaları, duvarlar boyunca uzanan raflarda saklanıyordu.
Hırslı koleksiyoncular olan Pergamon krallarının saldırgan tedarik yöntemleri yüzünden adları çıkmıştı.
Bir vakada; Aristoteles’in kütüphanesinin sahipleri, el konmasına seyirci kalmaktansa kitapları saklamayı tercih etmişlerdi. Bunun sonucunda el yazmaları çürüdü.
Takip eden dönemlerde ise zenginleştirilerek, döneminde en büyük rakibi olan İskenderiye kütüphanesiyle yarışmıştır.
İskenderiye kütüphanesinde 500 bin eser var iken, burada bulunan tahta raflarda 200 bin eser toplanmış ve bu iki kütüphane arasındaki rekabet, yıllarca sürüp gitmiştir.
Bergama’da yaşayan Romalı yazar Marcus T. Varro’dan öğrenildiğine göre: Bergama kütüphanesinin İskenderiye kütüphanesini geçecek olmasından korkan Mısırlı krallar: Mısırda üretilen ve kitap yazımında kullanılan papirüslerin Mısır dışına gönderilmesini yasaklarlar.
Antik Yunan ve Roma’da başlıca yazım materyali, özellikle Nil Deltasında yetişen saz benzeri bir bitkiden elde edilen papirüstü. MÖ 2’nci yüzyılda kıtlık sırasında, biraz önce sözünü ettiğim gibi Mısırlı üreticilerin papirüs göndermemeleri nedeniyle, Pergamonlular o zamana dek fazla kullanılmayan alternatif bir materyale ağırlık verdi.
İşlenmiş ve sıyrılmış dana veya kuzu derisinden yapılan parşömen (hatta bu sözcük Pergamon adından türetilmiştir) veya tirşe.
Rulolar halinde sarılamayacak kadar kalın olan bu deriler, sayfalar halinde kesilerek bir arada duracak şekilde ciltlenirdi. Böylece bugün de kullanılan kodeks, yani sayfalı kitap biçimi ortaya çıkmış oldu. Geç antikçağlarda parşömenin papirüs karşısındaki zaferi Hıristiyanların uygulamalarıyla gelmiştir. MS 2’nci yüzyıldan itibaren, daha dayanıklı parşömen ve kodeks, dini metinler için tercih edilen materyal ve biçim haline geldi.
Evet, biz yine Pergamon kütüphanesine dönelim.
Kitaplık bölümüne: galerinin üst katından giriliyordu. Yapıda: 13.5×15.35 metre boyutlarında, bir okuma odası vardı. Yine burada, yukarıda sözünü ettiğim gibi, önce Athena ve sonra İmparatorun heykellerinin konulduğu bir podyum bulunuyordu.
Yani: kitaplık, el yazması eserlerin yanı sıra, heykelleriyle de bir müze görünümü sunuyordu. Nitekim, MÖ.13. yüzyılda, Bergama, Roma imparatorluğu yönetimine geçtiğinde, Grek kültürünü incelemek isteyen Romalı bilim adamları, aradıkları bilgi ve belgeleri, bu kitaplıkta bulmuşlardır.
Sonunda İskenderiye kütüphanesi yandıktan sonra, MÖ 41’de Pergamon kütüphanesinde bulunan 200 yüz bin rulo esirin büyük bölümü; Marcus Antonius tarafından Ptolemaios hanedanının sonuncusu Mısır Kraliçesi VIII Kleopatra’ya hediye edilmiştir.
Bu koleksiyon da, MS 642’de Bizans Mısır’ını fetheden Arap fatihlerce yok edilecekti.
Gelelim günümüze:
Kitaplığın asıl salonunda, kitapların bağlandığı rafların delikleri görülebilmektedir.
Athena Kutsal Alanının hemen aşağısında: dünyanın en dik antik dönem tiyatrosunu ve diğer bir kısım antik yapı kalıntısını görebilirsiniz. Ancak, en belirgin olanı: antik tiyatrodur. Hatta: Athena kutsal alanının hemen önündeki boşluktan, bu tiyatroya inilebilen yer altına doğru ilerleyen merdivenli bir bölüm var.
Evet: zamanınız varsa, bu tiyatro bölümüne inebilirsiniz. Ama zamanınız yoksa, bu muhteşem tiyatroyu uzaktan izleyebilirsiniz.
İzmir Bergama Akropol Tiyatroİzmir Bergama Akropol Tiyatro
TİYATRO
Athena Tapınağı, Pergamon’un en etkileyici yapısı olan tiyatroya, tepeden bakar. Yapı: Batı Anadolu’nun en dik tiyatrosudur. Aynı zamanda Helenistik dönem tiyatrolarının en güzel örneklerinden biridir.
Akropol’un çok dik batı yamacında, Zeus sunağının yakınında, güneybatıya yönelik olarak: Bergama kralı II. Eumenes döneminde yapılmıştır.
Ancak, burada yapılan arkeolojik incelemelerde, bu tiyatro yapılmadan daha önce, burada yine Bergama krallığı dönemine ait bir tiyatro yapısı bulunduğu anlaşılmıştır.
Bu eski tiyatronun örgülü destek duvarlarının bir kısım parçası, günümüzde de görülebilmektedir.
Normalde dik bir tepe yamacında inşa edilen bu tiyatronun oturma yerleri dar bir yay çizer.
Uzun, dar ve tahkimli terasın kalıcı bir sahne yapısı için fazla sağlam olmadığına karar verilmiş olduğu için, festivaller sırasında ahşap bir skene kurulur, daha sonra sökülürdü.
Ahşap dikmeler, teras döşemesi üzerindeki, bugün hala gayet iyi görülebilen deliklere geçiriliyordu.
Oyun bittikten sonra, sahne yapısı, terasın kuzey ucundaki “Dionysos Tapınağı” nın görünüşünü engellemeyecek şekilde sökülerek çıkarılıyordu
Genellikle: önde uzanan terastan, aşağı tiyatroya girilir.
İki yatay yol ile, üç bölüme ayrılan 80 oturma sırası ile, ortalama 10 bin seyirci kapasitelidir.
Oturma sıraları: merdivenler ile kama biçiminde bölümlere ayrılmıştır.
Yapının geneli andezit taşından yapılmış olup, yalnızca asillere ayrılan bölüm mermerden yapılmıştır.
Roma çağında, tiyatro yalnızca toplantılar için kullanılıyordu ve taş bir hatip kürsüsü konulmuştu.
Uzun tiyatro terası, her iyi yanda sütunlu galerilere sahipti ve çok katlı alt yapıların üstünde yer alıyordu.
Güney uçta: üç geçitli giriş kapısı vardı.
İzmir Bergama Akropol Dionysos Tapınağı
DİONYSOS TAPINAĞI
Tiyatro terasının kuzey ucunda, yüksek bir podyum üzerindedir. Pergamonlular: bu göz alıcı tapınağı, özel bir düşünce ile, 250 metrelik tiyatro terasının kuzeyinde, bütün gezi yerine egemen olacak şekilde yapmışlardır.
Uzun bir yolun bitiş noktasında bulunması ve bütün gözleri üzerinde toplayan bir anıt oluşu nedeniyle, bu eser: Roma sanat anlayışıyla birlikte Avrupa Barok mimarisini etkilemiştir.
Evet, tapınak ilk olarak: MÖ.3. yüzyılda yapılmıştır.
MS 2’nci yüzyıl başlarında, Roma imparatoru Caracalla tarafından, sonraki dönemlerde yeniden elden geçirilir.
İlk yapılışında andezit taşı kullanılmış olmasıyla birlikte, Roma döneminde bütünüyle mermerle kaplanmıştır.
Ayrıca: 25 basamakla çıkılan, İon uslübunda bir eklenti yapıya sonradan ilave edilmiştir.
Toskana geleneğinden (yerli İtalyan) gelen Roma tapınaklarındaki standart tasarımlarda olduğu gibi ön tarafa odaklanılmıştır. Yani bu tapınak daha sonraki dönemlerde Roma imparatoru Caracalla’ya adanmıştır.
Tapınak yapısı, günümüze, sunağı ile birlikte, çok iyi korunarak gelmiştir. Buradaki arkeolojik kazılarda bulunan Astlepios başı ile Helenistik dönem ve Roma dönemine ait diğer bir kısım orijinal parçalar; günümüzde; Alman arkeologlar tarafından çalınarak götürüldükleri Berlin Müzesinde sergilenmektedirler.
Aşağıya inmeden tiyatro ve Dionysos Tapınağını uzaktan izledikten sonra: soldan yürümeye devam ediyoruz.
Burada: bölgedeki mimari yapı tarzı konusunda sizleri bilgilendirmek istiyorum.
AKROPOLİS BÖLGESİNDE İNŞAAT-MİMARİ TEKNİKLERİ
Kale tepesinin yamacında, inşaat için düz bir satıh kazanabilmek için teraslara her zaman ihtiyaç duyulmuştur. Helenistik dönemde: tepe tarafındaki hafriyattan çıkanlar: ova tarafındaki destek duvarının arkasına dökülmüştür.
Bu tipte bir inşaat tarzında: genişleme imkanı sınırlı idi. Çünkü: alanın genişlemesi halinde, artan toprak basıncını, destek duvarları ancak kendi ağırlıkları ile karşılayabiliyorlardı. Bu nedenle: tiyatro terası dardır.
Romalı mühendisler, kutsal alanın devasa platformunun inşaatı için, toprak basıncı sorunundan kendilerini kurtarmışlardır. Bu nedenle, yamaçta ana kaya üzerinde, yamaca enine gelecek şekilde, birbirine paralel, kuvvetli destek duvarları inşa ettiler.
Bu duvarların üzerini ise, beşik tonozlar ile kapattılar. Böylelikle: malzemeden tasarruf sağladılar ve konstrüksiyonun daha geniş bir alana yayılması, yalnızca duvar yüksekliği ile sınırlı kalmaktan kurtuldu.
Alt yapının: ovaya bakan tarafındaki son bölümü: 23 metre yükseklikteki blok kesme taştan yapılmış bir duvar oluşturur. Bu duvar: her bir tonozun önünde, bir kemer açıklığını gösteren üst tarafıyla, yalnızca konstrüksiyonu maskeleyen bir kısımdır. Buna karşın: alt tarafında, yatay olarak duvarı ikiye bölen, yuvarlak silme yüksekliğine kadar tonozlar; içte bir geçiş yeri sağlamak amacıyla doldurulmuşlardır.
Geçiş yeri, taşıyıcı beşik tonozları birbirine bağlamaktadır. Tepe tarafına doğru, tonozlar bir bitim duvarı ile veya yamaçta kendiliklerinden kesilirler.
Esas arazinin daha çukur olduğu batı tarafında ise, iki sıra tonoz arka arkaya inşa edilmiştir.
Tonozların başlıca amaçları: toprağın önünde yer alan devasa şenlik meydanını taşımaktır. Bu tonozlar ne depo, ne de sarnıç olarak kullanılmamıştır. Bu, ana kayanın henüz dik yükseldiği yerlerde veya daha eski duvarların bırakıldıkları yerde açıkça görülmektedir.
Evet, yürümeye devam ediyoruz. Bölgede, çok sayıda Japon turist görülüyor ve maalesef yerli ziyaretçi sayısı çok az. Japonlar, çok uzaklardan burayı keşfetmeye geliyorlar.
Ellerinde güneşten korunmak için şemsiyeleri ve diğer ellerinde su şişeleri ve hatta bazılarında, bastonlar yani yürüyebilmek için büyük gayret sarf ediyorlar ama yine de, bu tarih hazinelerini görmeye gelmişler.
Muhteşem bir yapının içinden, sütunların arasından geçiyoruz. Muhteşem bir görüntü. Kutsal alanda gezmeye devam ediyoruz. Hemen solunuzda, yine muhteşem bir uçurum ve aşağıda Bergama ilçesinin muhteşem görüntüsü size eşlik ediyor.
Sütunlu koridor bitince: aşağıda muhteşem görüntünün ziyaretçileri sunulduğu bir avlu bölümü var. Bu duvarı, buraya nasıl yaptıklarına inanmak mümkün değil. Merdivenlerden yukarı çıkın. Burada, Batı Uç Yapısı olarak isimlendirilen, fonksiyonu tam olarak belirlenemeyen bir yapı sizi karşılıyor.
İzmir Bergama Akropol Batı Uç Yapısı
BATI UÇ YAPISI
Roma dönemine ait bu yapı: ilk inşa devresinde, önünde mevcut sur duvarlarını henüz dikkate alıyordu. Sur duvarının güzergahı; taban seviyesinde, kesme taşlar ile vurgulanmıştı.
Batıdaki ek yapıların ilavesiyle, sur duvarları kapanmışlardı. Batı uç yapısının önündeki kalkan duvarında, daha başından beri bir konsrüksiyon hatası vardı. Bu duvar ile eski köşe yeri: iç içe geçirilme suretiyle bağlanmıştı. Çok geçmeden, MS.2. yüzyıl sonlarında, duvar ilk olarak yıkılır.
Yeniden inşası sırasında, batı uç yapısını bölen taşıyıcı duvardan vazgeçilmiştir. Böylelikle, alt katta, üzeri tonozlarla örtülü büyük bir mekan elde edilmiştir. Sıvalı duvarları, kült amaçlı bir kullanım gördüğünü ispatlamaktadır.
Tahminen, MS.3’ncü yüzyılda, bu mekana, kuzey-doğu ve batı duvarları boyunca, podyumlar ilave edilmiştir. Bu sırada, eski dış duvarın bir kısmı kırılarak bir kapı açılmıştır. Bununla birlikte, batı uç yapısı ile bağlanmış olan tonoz yapısı da değiştirilmiştir.
Tonozun içine. üzeri tuğlalar ile örtülmüş, harçtan oluşan, hafif, kendi kendini taşıyan giriş tonozu şeklinde bir ara tavan yapılmıştır. Tavan da, aynen duvarlardaki gibi boyanmıştır. Duvar resmi: çiçekten oluşan şamdan formlarıyla bölgelere ayrılmıştır. Her bir alanın içinde; kırmızı renkli fon üzerinde birer kuş tasviri bulunur.
Batı uç yapısının, tadilat görmüş olan alt katı ve boyanmış olan A ve B tonozları: muhtemelen kült amaçlı toplantı odalarıydı. Yine de kült olarak kullanımı tespit etmeye yarayacak kesin kanıtlar yoktur. Duvar resimlerini koruyabilmek için A tonozu: orijinal yüksekliğinin yarısı bir seviyede beton bir çatı ile örtülmüştür.
Batı uç yapısının ön destek duvarı, orta çağda bir kez daha yıkılmıştır ve Bizans döneminde tamir edilmiştir. Savunma duvarının arkasında döküntüden oluşan dolguda, doğu galeriye kopyası konmuş olan bir heykel çıkartılmıştır. Bizans duvarları sağlamlaştırılmış ve yukarıya çekilmiştir. Bunun yaparken, korkuluk üzerine çıkılmasını engellemek için dıştan eğimli bir biçimde, kesme verilmiştir.
Burayı da gezdikten sonra: Kuzey Galerisi görülüyor. Burada: Helenistik döneme ait odalar bulunuyor.
Son olarak ise: Traianeum-Galeriler bölümü karşımıza çıkıyor.
İzmir Bergama Traianeum-Galeriler Bölümüİzmir Bergama Akropol Traianeum-Galeriler Bölümü
TRAİANEUM-GALERİLER BÖLÜMÜ
Burası tapınak alanıdır. İlk inşa dönemlerinde: yanlardaki duvarlar ile sınırlandırılmışlardır. Anlaşılan, bunlar Hadrian döneminde, yerlerinden sökülmüşler ve yerlerine, yan galeriler yerleştirilmiştir.
Sütunların başlıkları ve saçakları; daha eski kuzey galerisindekilere benziyordu. Sütun gövdeleri de aynısı idi. Yine de farklı olarak yan galerilerden yekpare sütunları, sonradan kaide kısımları işlenmiş, kasa sütun tamburları üzerine yerleştirilmiştir.
Tahminen taş ocağına yapılan siparişte: kuzey galerisinin ölçüleri muhafaza edilmiş, ama daha sonra sütunlar yerleştirilirken, genel görüntü içinde, daha kısa imişler gibi bir etkinin doğduğu fark edilmiştir. Yine de, gelen sütun gövdelerini kullanabilmek için, bahsi geçen kaidelerden yardım alınmıştır.
Bu durumda, uygun olmayan bir yükseklikte olan yatay derzler, tapınak alanına doğru, önlerine yerleştirilen heykeller sayesinde kapatılmışlardır. Doğu galerisi, kuzey tarafta bir apsis ile bitmektedir.
Evet gezimize devam ettiğimizde, bu kez karşımıza: Traian Tapınağı çıkıyor.
Akropol bölgesinde: 1883-1885 yılları arasında yapılan kazılarda: büyük bir yapının kalıntıları ortaya çıkarılmıştır. Bu yapının kalıntıları ve mimari parçaları: çevreye dağılmış olarak bulunmuş ve sonuçta, yapının büyük bir depremde yıkıldığı anlaşılmıştır.
Evet, bu yapı: Athena Tapınağından 9 metre ve Tiyatro terasında ise 55 metre yüksektedir. Doğusundaki kapının önündeki merdivenlerle, kütüphaneye çıkılıyordu. Yapının bulunduğu teras: 68 x 58 metre ölçüleriyle, Akropolis bölgesinin en yüksek yeridir.
Yukarı kalededir. Uzaktan görülebilmesi için tasarlanmıştır. Bu büyük kutsal alan ile aşağı şehri arasında bağlantı bulunuyordu. Geniş inşa sahasının bir bölümü: tepe tarafındaki kayalığın düzleştirilmesiyle elde edilmiştir.
Vadi tarafındaki dik eğimli çukur kısım ise, devasa bir alt yapı ile örtülmüştür. Tapınak sahasının tam ortasında, mermer kaplı, yüksek bir podyum üzerinde yükselir. Çevresinde, serbestçe dolaşım özelliği nedeniyle, yapıda Yunan geleneği görülmektedir.
Evet, tapınak mimarisi hakkında biraz daha söz etmek istiyorum. Tapınağın üç tarafı: yekpare ve yapraklarla bezeli başlıkları olan sütunlarla çevrilidir. Kuzey galerisi ve daha sonra ilave edilen yan galeriler, doğu tarafındaki birleşik alan, ön saha diye tanımlanmaktadır.
Tapınak: Romalılar tarafından tanrılaştırılan İmparator Traianus adına yapılmış olup, inşaata, İmparator Traian döneminde (MS.98-117) başlanılmış ve bilahare İmparator Hadrianus döneminde tamamlanmıştır.
Tapınak alanında, bu imparatorların heykellerine ait parçalar bulunmuş olup, bu nedenle, tapınağın: her iki İmparatorun ve Zeus’un kültüne hizmet ettiği düşünülmektedir.
Hükümdarlara tapınım: doğuda ve Anadolu’da, Helenistik dönemden beri yaygındır. Traianeum, yalnızca Roma imparatorluğunun gücünü bir simgesi değil, aynı zamanda, Roma şehri ve imparatorluk ailesiyle bağları pekiştirmeye yarıyordu.
Burada: yapılan kazılarda bulunan her iki imparatorun mermer heykellerinin başları, yine Alman arkeologlar tarafından çalınarak götürüldükleri Berlin Müzesinde sergilenmektedir.
Tapınak kalıntıları ise, 1976 yılında, Alman Arkeoloji Enstitüsünde görevli Dr. Ö. Rombock ve Dr. K.Nohle tarafından yapılan restorasyon sonucu yenilenmiştir.
Tapınağın ne zaman yıkıldığı tam olarak bilinmiyor. Ortaçağ’da, ova tarafındaki duvar, kalenin Bizans dönemi surlarına dahil edilmiş ve birçok onarım görmüştür.
Ortaçağ’a ait görünüm, bu alanın o dönemde de yerleşim gördüğünü ispatlamaktadır. Mermerden olan mimari elemanlar: 19. yüzyıl sonlarına kadar, büyük ölçüde kireç ocaklarında yakılmıştır. Daha: 1879-1885 yılları arasında, kutsal alanlar, arkeolog Stiller’in yönetimi altında ortaya çıkarılmış ve araştırılmıştır.
Harabe: bundan sonraki yıllarda düzensiz durumda kalmıştır. 1960’lı yılların ortalarında ise, Türk makamları, Alman Arkeoloji Enstitüsüne teklifte bulunarak, bölgedeki arkeolojik araştırmaların devamını sağlamışlardır.
Evet, bölgedeki gezimize devam ediyoruz. Derme çatma ve bol miktarda taşlar-kayalar ve mimari parçalar bulunuyor. Buraya, ayrıca çöp sepeti konulması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü, özellikle pet su şişeleri bol miktarda yerlere atılmış ve kirlilik yaratmış.
Bölgedeki gezimize devam edebilmek için: buraya ayırdığınız zaman ve yorgunluğunuz ölçüsünde: gezmenizi önereceğim yerler konusunda sizlere kısa bilgiler vereceğim. Sizler, bu bilgiler ve tercihler doğrultusunda arzuladığınız tarihi kalıntıları gezebilirsiniz.
HEREOON
Akropol çıkışındadır.
Büyük ana girişe gelmeden önce, solda görülen kalıntıların bulunduğu bölümdür.
Pergamon krallarından I. Attalos ve II. Eumenes’e ithaf edilmiştir. Yani, bir anlamda, onları tanrılaştırmak için yapılmıştır. Bu krallar ölümlerinden sonra kahraman olarak yüceltilirdi ama Mısır’ın Helenistik hükümdarlarının aksine tanrılar olarak ibadet edilmezlerdi.
Büyük İskender’in ölümünden sonra, Helenistik krallıklarda sık sık kullanılır.
Ancak, Pergamon kralları, diğer Helenistik krallarda olduğu gibi yaşantıları sırasında tanrılaştırılmazlar.
Yaşantılarında, yalnızca rahiplik ünvanı taşırlar.
Ölümlerinden sonra ise, tanrılaştırılırlar. Hereonn’da, işte bu yüzden ölümlerinden sonra tanrılaştırılan krallar için yapılmış bir yapıdır.
SARAYLAR
Kışlanın güneyinde, kale bölgesinin doğu ucunda, önce Philetairos, daha sonra da ardılları, birbirine gevşek bağlı, dört saray kompleksi yaptırmıştır.
Sadece kat planları duran bu saraylar, Yunan ev mimarisinde zaten standart olan türde büyük peristil evlerdi.
Evet, ilk saray: Akropol’e girilen sur kapısının hemen karşısındadır.
Yapı: Pergamon kralı II. Eumenes’e ait saray kalıntısıdır.
Sarayın kuzeyinde: büyük bir salon, avlusunda bir sunak ve güneybatısında ise bir çeşme görülür.
Doğusunda ise, büyük bir salona bitişik, bir de kült odası vardır. Bu sarayın, güneybatısında bir su sarnıcı ve batısındaki oda da ise, Hephaistion isimli bir sanatçının imzasını taşıyan bir “mozaik” görülür. Mutfak ve kilerler, saray yapısının güneydoğusundadır.
II. Eumenes’in sarayının hemen bitişiğinde, I.Attolos’un sarayı bulunuyor. Bu iki saraydan sonra ise, II. Attolos ve general Philetaros’un sarayları bulunuyor.
Sarayların hepsinin ortak özellikleri: sütunlarla çevrili avlular ve bunların çevresinde odaların bulunmasıdır. Bunlardaki mozaikler, evet, yine maalesef, Alman arkeologlar tarafından çalınarak götürüldükleri Berlin Müzesinde sergileniyorlar. Yerlerdeki mozaikleri bile söküp götürmüşler.
Evet, saraylar bölümünde, bu saray yapılarını, kışlalar, askeri depolar ve dükkanlar izliyor. Burada yapılan araştırmalarda, aşağı Agora’yı korumak için, değişik ölçülerde 900 andezit taşı gülle bulunmuştur.
AGORALAR
Akropol’ün güneyinde: büyük kapıdan tepeye çıkan yolun üzerinde, kentin iki agorası bulunmaktadır.
Büyük kapının hemen üzerinde olanı: Aşağı Agoradır. Zeus Tapınağının biraz altında olanı ise: Yukarı Agoradır.
Aşağı Agora: Pergamon kralı II. Eumanes tarafından, Akropol’un genişletilmesi sırasında yaptırılmıştır. Agora: Dor üslubunda sütnları olan galerilerle çevrilidir. Bunlardan: kuzeydeki galeri, iki katlı olup, depo ve dükkanlar alt katta kalmıştır.
Agoranın batı ve güney duvarları: toprak baskısından yıkılmış, MÖ.2. yüzyılın başlarında onarılmıştır. Kuzeybatısı, sütun ve kemerlerle desteklenmiştir. Agoranın ortasında bulunan kuyunun suyu: kral Attolos’un sarayındaki sarnıçtan gelir.
Yukarı Agora: Zeus Sunağının bulunduğu terasın 15 metre altında, güney ve kuzeyindeki dor üslubunda sütunlu galerilerle çevrilmiştir. Bunlardan, güneydeki sütunlu galeri, iki katlı olup, alt katından depo olarak yararlanılmıştır.
Agoranın batısındaki küçük tapınak: Dor-İon karışımı bir yapıdır. Yapıldığı tarih kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, Pergamon kralı II. Eumanes döneminde yapılarak, Zeus ve Hermes’e adandığı düşünülmektedir. Hermes: tüccarların tanrısıdır.
İzmir Bergama Akropol Zeus Sunağı
ZEUS SUNAĞI-BÜYÜK SUNAK-PERGAMON TAPINAĞI:
İşte, ülkemiz için üzüntü, Almanya için utanç kaynağı olduğunu düşündüğüm bir tarih hazinesi.
Her ne kadar “biz götürmesek yok olup giderdi “ ve “Padişahın izniyle alıp götürdük” deseler de: hiçbir mazeret, bu tarih hazinesi kalıntının, bulunduğu yerden sökülüp götürülmesine veya geri getirilmemiş olmasına sebep teşkil edemez.
Gelelim sunak hakkında bilgiler vermeye: Sunak, Helenistik dönemde Pergamon’un en görkemli yapılarından biriydi. Bu yapıya ait bilgiler, Romalı Lucius Ampellius tarafından yazılar yazıtlardan öğrenilmiştir.
Büyük sunak, II Eumenes (MÖ 197-159) tarafından yaptırılmış ve Zeus ile Athena’ya adanmıştır. Ancak bir görüşe göre: tapınak Pergamon kralı II Eumenes’in Seleukos kralı III Antiochos ve Galatlar’a karşı kazandığı zaferlerin anısına yaptırılmıştır.
Kesin yapım tarihi ve böyle bir anıtsal ve şık donatılmış bir yapının, hangi nedenlerle yapıldığı belli değildir.
Neyse, buyurun bu sunak ile ilgili bilgilere:
Tapınağın temel kalıntıları: Athena Tapınağına ait terastan: 25 metre aşağıda bulunuyor.
Sunak, Athena Tapınağından ayrı olarak tek başına duruyordu. Ancak yukarıdaki Athena Tapınağına göre yerleştirilmişti. Batı yanı, tapınağın uzun batı yanını izliyordu.
Bir terasın üzerindeydi. Büyük bir olasılıkla, sunağın dört bir yanı açıktı. Anıt her yerden görülebiliyordu.
Burası, yaklaşık 69 x 77 metre büyüklüğünde bir yerdi ve büyük sunak: tam ortada yükseliyordu.
Sunağın ölçüleri: 34 x 36 metreydi.
Sunağın girişi:
Sunak, batıya bakmasına rağmen, doğudan girilen, duvarlarla çevrili bir kompleksin içinde yer alıyordu.
Sunağa çıkmak isteyen ziyaretçilerin, arkadan gelip yapının yarı çevresini dolanmaları gerekiyordu. Bu planlı rota, sunağın üzerinde durduğu platforma benzeyen rölyef heykellerin, doğru sırada incelenebilmesini sağlıyordu. Gerçekten de daha eski dönemlerdeki mimari heykelciklerden farklı olarak, heykeller incelenebilmesi için yapının alt tarafına yerleştirilmişti.
Evet, sunağın girişi, doğudaki ana cadde üzerinden sağlanıyordu.
Üzeri kapalı yaya yolu (stoa) vardı.
Kuzey ve doğu bölümleri; İon üslubunda mermerden yapılmıştı.
Çevresinde mermer basamaklı merdivenler vardı.
İlk friz-DIŞ CEPHEDEKİ HEYKELLER:
Merdivenlerden sonra ise, 2.30 metre yükseklikte ve 12 metre uzunluğunda bir friz (tavan kirişi ile tavan arasında kalan, üzeri tamamen kabartmalarla süslü bölüm) çepeçevre, tüm podyumu yani kenarı kuşatıyordu.
Bu frizde: mitolojik Yunan tanrıları ile toprak tanrısı Gaia ile uzun saç ve sakalları bulunan, ayaklarının yerinde yılan kuyrukları olan dev Gigantlar’ın yani devlerin mücadelesi tasvir edilmişti.
Bu frizleri anlamak için, mitolojik bir efsaneyi bilmek gerekir.
Mitolojiye göre: Zeus, kardışleri Gigantları, yer altı dünyasına (tantarus) kapatır.
Buna kızan Gigantlar, yeryüzüne çıkarak, mitolojik tanrılara saldırırlar. Bu savaşta, tanrılar Gigantları yenerler. Kazanan tanrılar, simgesel olarak Pergamonluları tasvir etmektedirler. Yenilen devler ise, Pergamon’un düşmanları olan Galatları simgelerler.
Evet frize devam edelim.
Bu hikaye, Yunanlıların kaosla mücadelesinin alegorisiydi ki Pergamonluların bazıları Yunanlı olmayan ama çoğu Yunanlı rakipleri karşısındaki zaferi de bunun son versiyonu olarak görüyordu. Ancak frizde, tanrıların ziyaretçilerin izleyeceği yola göre dizilmeleri, sıra dışıydı. Konularına göre sınıflandırılması, Helenistik kültürdeki derleme ve sınıflandırma aşkına uygun bir hareketti.
Örneğin: avluya girer girmez, ziyaretçiler Zeus, Athena, Apollon, Artemis ve Leto gibi başlıca Olympos tanrılarını görürdü. Kuzeybatı kanatta, Okeanos ve Triton gibi deniz tanrıları, uzaktan denize bakardı.
Anlaşılabilirliği sağlamak adına, tanrıların adları frizin üzerine, devlerin adları ise altına yazılmıştı. Devlerin adlarının altına, heykeltıraşlar kendi adlarını kazımıştı. 40 tane oldukları tahmin edilen heykeltıraşların adlarından, sadece 15 tanesi günümüze ulaşmıştır. Ama bunun dışında, sanatçılar hakkında bilgi yoktur.
Frizdeki tanrıçaların giysilerine, altın ve tunçtan eklemeler yapılmıştır.
Bu kabartmaları yapanlar, Atina ve Pergamon’daki en ünlü sanatçılardı.
Kabartmalarda, Helenistik heykel sanatının tüm özellikleri, kıvrılıp bükülen vücutlar ile duygusal yüz ifadeleri mermere yansıtılmıştı.
Helenistik sanatın zirve noktası olan bu heykeller, daha sonraki Yunan ve Roma heykelciliğini çok etkileyecekti.
Galeri ve Asıl Sunak:
“U” şeklindeki sunağın iki ucu arasında, merdivenlerden bir galeriye çıkılıyor. Bu galeride, İon üslununda sütunlardan oluşan, çift sıralı bir portik var. Bu portiğin ortasındaki boşlukta ise, Zeus’a adanan armağanların konulduğu, asıl sunak/masa bulunuyor.
İkinci friz:
Sunağın üç tarafını saran alçak duvarlarda, ikinci bir friz çepeçevre dolaşıyor.
Bu küçük frizde: Herakles’in oğlu ve Pergamon krallarının efsanevi atası olan Telephos’un yaşamı anlatılır. Kabartmalarda: Telephos’un Pergamon kentini nasıl kurduğu anlatır.
Bu heykellerle dekorasyon, siyasal bir mesaj iletir. Pergamon krallarını efsanevi geçmişin büyük kahramanlarıyla ilişkilendiren bu alegori, iktidar haklarını meşrulaştırmaya yöneliktir.
Gigantomakhia gibi, bu rölyefin de kalıcı sonuçları olmuştur. MÖ 2’nci yüzyıl ortalarında, gigantomakhia’dan kısa süre sonra yontulan bu friz, sürekli yani birbirini izleyen paneller halinde gelişen bölümlere ayrılmış bir öykü anlatımının bilinen ilk örneğidir. Bu durum Romalıların çok sevdiği bir resimler sunum tarzıdır.
Evet, sunağın üst bölümlerinde, kentuvarlar (yarı at, yarı insan mitolojik yaratıklar), dört atlı arabalar, atlar ve tanrı heykelleri yapılmıştır.
Sunak, açık mavi renge boyanmıştır.
Günümüz:
Günümüzde sadece temellerin oluşturduğu geniş bir ızgara plan görülebilir. Sunağın yerinde ise, sadece iki çam ağacının gölgesindeki temel kalıntıları kalmış.
Çünkü yapıyı süsleyen ünlü rölyef heykeller, artık ilk kazı çalışmaları (1878-86) sırasında çalınarak götürüldükleri Berlin’de sergileniyor.
Sunak, günümüzde, Almanya-Berlin Pergamon Müzesinde sergilenmektedir. Tüm mimari parçalar ve kabartmalar, eskisine yakın bir şekilde tamamlanarak sergileniyor.
DEMETER KUTSAL ALANI
Tepenin güney yamacında, her zaman kentin ayrılmaz bir parçası olmuştur.
Philetarios bu yamacın yukarı yarısını, halihazırda mevcut olan Demeter Temenos’unun yukarısından geçen surlarla müstahkem kente katmıştır.
II Eumenes, bu müstahkem alanı uzunluğu 4 km den fazla ve güney yamacında anıtsal bir kapının bulunduğu dibine dek uzanan yeni bir surla genişletmiştir.
Kenti; Philetairos’unkinin dört katından büyüktü.
Roma imparatorluğu döneminde, kent ovaya doğru genişledi.
Bu üç ana evrenin her birinde, farklı bir ızgara plana göre yerleştirildi.
Philetarios döneminde, bu ızgaraya çok katı şekilde bağlı kalınmıştı.
Aslında tepe yamacının topoğrafyası katı bir Hippodamos ızgara planına uygun değildi ve bazı sokaklar hafifçe kıvrılıyordu. II Eumenes ile ızgara planın yönü değiştir.
Romalılar yaklaşık MS 100’de ızgara ve yönünü tekrar değiştirdi.
Güney yamaçta ortaya çıkarılan yapılar arasında ev, dükkan, hamam ve Pazar yerleri (Aşağı Agora) gibi ikamet alanlarına uygun olanlar da vardır. Ama ortada iki önemli dini ve kamusal kompleks yer alır. Her ikisi de 20’nci yüzyılın başlarında incelenmiş olan Demeter Temenos’u ve Gymnasium.
Demeter Temenos:
Tarımda bolluk tanrıçası Demeter’in Temenos’u, Helenistik çağ öncesinde de mevcuttu. Bergama’ya hakim yaklaşık 100 x 50 metre boyutlarında, dikdörtgen bir teras üzerindedir.
Bir gizem kültü olan Demeter ritüelleri gizli olarak, sadece üyelerin katılımıyla gerçekleştirilirdi (Atina’nın hemen dışındaki Demeter ibadet merkezi Eleusis’te olduğu gibi) ki, temenos’un planı da bunu yansıtır.
İon düzenindeki tapınak ve ona eşlik eden sunak, uzun dikdörtgen bir avluda, üç yanı basamaklarla, dördüncüsü ise giriş geçidi ile çevrili olarak bulunur.
Uzun kuzey yanın doğu yarısında, stoa yerine kayadan yontulmuş banklar, gizemlere katılanlar için oturma yerleri vardır.
Bu önemli bereket kültü, kadınlar için çok çekiciydi.
Bunun yansımalarını MÖ 3’ncü yüzyılda, General Philetairos ve kardeşi Eumenes’in tapınak ve sunağı anneleri Boa’ya adamaları ile I Attalos’un kraliçesi ve eşi Apolonis’in temenos’un tamamlanmasını sağlayan hamiliğinde görülebilir. (küçük giriş kapısı üzerindeki frizde yer alan bir yazıtta, çevresindeki stoa’ların yani üstü kapalı yolların, I Attalos’un karısı Apollonis tarafından yaptırıldığı yazılıdır)
Zaman içinde, tapınak çevresinde yaptırılan düzenlemeler, Pergamon’da yaşayan asil ailelerden Cladius Stianus tarafından yaptırılmıştır.
GYMNASİUM
Dev gymnasium kompleksi hemen bunun doğusundadır. Burası, Bergama’nın en büyük yapılarındandır.
Bir Yunan-Roma gymnasium’da spor antremanlarının yanı sıra çok çeşitli toplumsal, entellektüel ve dini faaliyetler de gerçekleştirilirdi.
Meyilli araziye uygun olarak üç düzey halinde inşa edilen Pergamon gymnasium’u, türünün en gösterişlilerinden biridir.
MÖ 3’ncü yüzyılın ikinci yarısında yapılmıştır.
Roma imparatorluğu döneminde çok kereler tekrar biçimlendirilen üst düzeyi revaklarla çevrili bir avludan meydana gelirdi.
Yapıda önce ardezit taşı, sonra da mermer kullanılmıştır.
Yapı, Hera kutsal alanının altında, üç ayrı teras üzerindedir.
Birbirinden farklı yükseklikteki teraslar üzerinde bulunduğundan, merdivenler ile aşağıya kadar iner. Alt teras yapısı: çocuklara, orta teras yapısı: gençlere ve yukarı teras yapısı: yetişkinlere ayrılmıştır.
Aşağı ve orta yapı, Helenistik özelliklerini korurken, yukarı teras, biraz önce sözünü ettiğim gibi Roma döneminde büyük değişiklik geçirmiştir.
Revaktan yanlara açılan, odalar arasında ders ve konserler için kullanılan ve orijinal olarak üstü kapalı bir tiyatro gibi ilahlaştırılmış Roma imparatorları kültüne adanmış, iki ucu apsisli bir hol de vardı.
Kuzeybatıda bulunan üstü örtülü tiyatro görünümlü bu mekan, yaklaşık 1000 kişi alabilecek kapasitededir.
Roma döneminde doğudaki revakın altına bir hamam kompleksi eklenmişti. Batı galerilerinin arkasında, yarım daire şeklinde yıkanma yerleri bulunur.
Güney revak, avlunun sınırlarının çok ötesine dek uzanan son derece uzun bir stoa ya bakardı.
Bunun altında sıra dışı bir öğeye, olumsuz hava koşullarında spor yapılmasını sağlayan bir çatıya sahip, fazladan bir pist bulunurdu.
Başlangıçta pist güney duvarındaki pencerelerden aydınlatılıyordu.
Ama geç Helenistik dönemde duvarları güçlendirmek amacıyla, pencereler örtülmüştü.
Yer altındaki pistin hemen yokuş yukarısında, orta avluda, kuzey tarafı bir stoa olan uzun dikdörtgen bir antreman sahası vardı.
Bu avlunun bir ucunda yazıtlardan Hermes ve Herakles’e adanmış olduğu anlaşılan bir sunak ile küçük bir tapınak bulunuyordu.
Tapınağın duvarlarına, burada gerçekleştirilen atletizm yarışmalarında başarılı olan genç erkeklerin adları oyulmuştu.
Orta düzeyden en aşağıdaki avluya geçilirdi.
Buradaki dik açıyla kesişen, iki beşik tonozdan meydana gelen nadir rastlanır, bir Helenistik tavan türüne sahip, kabaca üçgen biçimli mekan, erkek çocukları için bir oyun alanı işlevi görüyordu.
Bugün bu duvarların üzerinde görülen etkileyici tahkimat burçları, bu duvarların Roma dönemindeki altın çağına göre çok daha küçültülmüş bir kentin sınırlarını çizdiği, 12’nci yüzyılda Bizanslılar tarafından eklenmişti.
HERA KUTSAL ALANI
Yukarı Gymasium’un kuzeyinde, çevreye hakim iki teras üzerindedir. Kral II. Attolos döneminde yapılarak, Hera’ya adanmıştır. Dor üslubunda, dört sütunludur. Batısında, eksedra, doğusunda ise küçük bir stoa ( üstü kapalı yürüyüş yolu) vardır.
SU TEMİNİ:
Muhtemelen MÖ 2’nci yüzyılda oluşturulan gelişmiş su temin sisteminin bir parçası su depolamakta kullanılan sarnıçlardan meydana geliyordu.
Su şehre yaklaşık 45 km kuzeydeki bir dağdaki kaynaktan, terakota borulardan meydana gelen bir üçlü boru hattı ile getiriliyordu.
Kaleye doğru son çıkışta, yeraltına gömülü, uçları uygun boyda delikler açılmış taşlarla sabitlenmiş tunç veya kurşundan borular kullanılmış olması mümkündür.
Basınçla yukarı itilen su, kaledeki bir merkezi rezervuara ulaşıyordu.
Buradan saraylara ve tepeden aşağı akarak evlere, halk çeşmelerine ve kanalizasyonları dağılıyordu.
Bu su temin sistemi, Romalıların çok geliştireceği türde, su mühendisliği projelerinin ilk örneklerinden biriydi.
ASKLEPİON KUTSAL ALANI
Burası ile şehir arasında 1 km. uzunluğunda bir cadde bulunmaktadır ve caddenin her iki yanında dükkanlar bulunuyormuş.
Eski Mezarlıklar. Mezarlar, şehrin çevresinde olup, bunlar arasında ovadaki “Mal Tepe” ve “Yığma Tepe” Tümülüsleri görülebilmektedir.
Müze: Bölgede yapılan kazılarda ortaya çıkarılan objeler, müzede sergilenmektedir.
Evet, gelelim ayrıntılı anlatıma:
Sağlık ve Hekimlik tanrısı olarak bilinen Asklepios: tanrı Apollon’un oğullarından birisidir.
Asklepios’un yeri anlamına gelen “Asklepion” ilk çağlarda, Bergama’da önemli bir sağlık merkezi olarak öne çıkmaktadır.
Kentin güneybatısında, 1 km. uzunluğunda, sütunlu bir cadde ve Romalıların ”Via Tecta” ( Pazar yoülu) ismini verdikleri, üstü örtülü bir tören yolu ile, Bergama şehrine bağlanmaktaydı.
Pausanias’a göre: burada, MÖ.4. yüzyılda, hekimlik tanrısı Asklepios’a adanan, kutsal kaynak suyunun bulunduğu bir tapınak yaptırılmıştır.
Kutsal kaynak yanında, burada tedavi gören hastaların soğuk ve sıcak havadan korunmasını sağlamak amacıyla, uzun bir yer altı tüneli yapılmıştır.
Asklepion Tapınağı:
Bu yer altı tünelinin hemen kuzeyinde, yuvarlak planlı Asklepion Tapınağı bulunur.
Bu tapınak: Roma’daki meşhur Pantheon tapınağı örnek alınarak, MS.150 yılında, Konsül L.C.Rufinus tarafından yaptırılmıştır.
Sütunlu bir girişi bulunmaktadır. Tapınağın içinde, dönüşümlü olarak 7 tane niş bulunuyor.
Girişin karşısındaki niş’te, tanrı Asklepios’un kült heykeli bulunuyormuş.
Diğer Yapılar:
Helenistik dönemde: alanı çevreleyen sütunlu galeriler ve çeşitli yapılarla genişletilmiştir. Ancak, MS.2. yüzyılda, buradaki yapılar onarılmış ve ayrıca: 3500 seyirci kapasiteli bir tiyatro ve kütüphane eklenmiştir.
Helenistik dönemde yapılmış olan: Asklepios Soter: Apollon Kaliktenos, Tanrıça Hygeia Tapınakları ile çeşme, Roma döneminde işlevini sürdürmüştür. Bu kutsal alan: Hıristiyanlık dönemine kadar önemini korumuştur.
Dinsel özelliklerinin yanı sıra, aynı zamanda, ünlü tıp merkezlerinden Epidauros ve Kos adasındaki gibi, araştırma ve deneylerini sürdürmüşlerdir. Aynı zamanda da, antik çağın ünlü tıp bilginlerinin yetiştirildiği bir okul olma özelliğini korumuştur.
Asklepion sağlık kültünün: MÖ.5. yüzyılın ortalarında, Bergama’lı Arkhias tarafından buraya getirildiğini, antik çağ tarihçileri ileri sürerler. Söylentiye göre: Arkhias, Pindasos ( Marda dağı) dağında avlanırken, düşerek ayağını kırar.
Epidavros’a gider ve tedavi olur. Bergamalıların hizmetine, kuytu bir vadide, bu tedavi yerini kurar.
Nitekim, hekim Galenos “Asklepion’un Mysia dağlarının eteklerinde, temiz havası, suyu olan bir yerde kurulduğunu” yazar.
Aristedies’e ise: “Asklepion, yörenin su ve havasının güzelliği kadar, tanrının kendisi tarafından belli edildiğini, oradaki hastalar kurtarıcı tanrının sesini, huzur içinde duyarlar” demiştir.
MS.2. yüzyılın ortalarında, burada 13 yıl kalmış olan, ünlü hatip Aelius Aristides’ten: burada uygulanan tedavi şekilleri ve yöntemlerini öğrenmekteyiz.
Burada, genellikle telkin ve fizyoterapinin bugün kullanılan şekilleri uygulanmaktaydı. Kutsal sudan içilmesi, su ve çamur banyoları, açlık, susuzluk kürleri, şifalı otlar, kremlerle yağlanma, başlıca tedavi yöntemleriydi.
Asklepios’un hekimleri: hastalarına, burada çamur banyosu yaptırırlar, bitkilerden elde edilen ilaçları kullanırlardı. Ayrıca, onların spor ve müzikle uğraşmalarını sağlarlardı. Bu arada, rüyalar yorumlanır, telkin yoluyla onların iyileşmeleri sağlanırdı. Gerektiğinde de, ameliyat gibi işlemler de yapılırdı.
Burada sağlıklarına kavuşanlar ayrılırken, Asklepios Tapınağını ziyaret ederler, maddi olanakları doğrultusunda yardım yaparlardı. Ayrıca, iyileşen organlarının küçük birer modelini buraya bırakırlardı. Bu örneklerden pek çoğu, günümüzde, Bergama Müzesinde görülebilir. Evet, bu sefer Berlin Müzesi dememek ne güzel oldu.
Asklepion Kutsal Alanı: üç tarafı sütunlu galerilerle çevrili, dikdörtgen planlıdır. Roma Pazar yolu ile buraya ulaşılır.
Antikçağlar boyunca sürekli olarak elden geçirilen ve genişletilen yapıların bugün görülen kalıntıları, büyük ölçüde Roma İmparator Hadrianus (117-138) dönemindeki önemli bir tekrar yapım çalışmalarındandır.
Alionai
ALLİANOİ
Bergama ilçesinin yaklaşık 18 km kuzeydoğusunda, İlya çayı (antik adıyla Philius) kıyısındadır. Paşaköy sınırları içinde Paşa Ilıcası olarak bilinen kalıntıların bulunduğu mevki, Allianoi’nin merkezini oluşturmaktadır. Bu merkez, Bergama-İvrindi karayolunun kuzeyinde ve güneyinde yer almaktadır.
Allionai
Önemi:
Bergama Krallığının sayfiye yeri olan bölge, yıllarca Hydroterapi (suyla tedavi) merkezi olarak hizmet vermiştir.
Dünyanın en iyi korunmuş termal sağlık merkezlerinden biri olarak kabul edilir.
Evet burası sadece bir yerleşim yeri değil, aynı zamanda dönemin en modern hidroterapi yani suyla tedavi merkezlerinden biriydi.
Allianoi, “Sağlık Tanrısı Asklepois” in yurdu olarak biliniyor.
Asklepios, antik Grek mitolojisinde hasta insanlara şifa dağıtan, hekimliğin ve tıp biliminin tanrısıydı.
Apollon oğlu Asklepiosu yarı at yarın insan olan Khiron’a emanet etti.
Khiron ona okuma-yazma ve önemli hastalıkları tedavi etmekte kullanılan ilaçların formüllerini öğretti.
Asklepios’un kısa sürede yayıldı.
Asklepios ölüleri de diriltiyordu.
Zeus buna kızdığı için Asklpeios’u öldürttü.
Yunanlılar, Asklepios’u yaşatmak için aynı isimle salık merkezleri yaptılar.
Allianoi de bunlardan biridir.
Tarihi:
Evet şehir Helenistik çağda yani MÖ 323-30 yılları arasında kurulmuştur.
MS 2 yüzyılda Hadrianus döneminde (MS 117-138) büyük bayındırlık hareketi yaşayarak en parlak dönemini geçirdi.
Allianoi, MS 2 yüzyılın sonuna kadar Bakırçay havzasında önemli bir sağlık yurdu olarak kullanılmıştır.
MS 2 yüzyılda yaşamış Hadrianotherai’lı P. A. Arisdites “Hieroi Logoi (Kutsal Sözler) adlı eserinde: Pergamon’a 120 Stadion (23-25 km.) uzaklıkta olan Allianoi’de şifa bulunduğunu aktarır.”
Nymph ve Sağlık Kültü;
Antik dünyada Epidaurus ve Bergama Asklpeionu ne kadar ünlüyse, Allianoi de suyla gelen şifa konusunda o kadar saygındı.
Tedaviler sadece fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik ve spiritüel bir bütünlük içinde yürütülüyordu.
Bölgenin şifalı sularının romatizma, cilt hastalıkları ve kadın hastalıklarına iyi geldiğine inanılıyordu.
Allionai
TARİHİ KALINTILAR:
Ortasından İlya Çayının geçtiği doğu-batı doğrultusundaki sağlık merkezinde: caddeler, sokaklar, insulalar, çok büyük bir ılıca, kareye yakın bir peristylli bir antik hastane, geçiş yapısı, kült yapısı, peristylli diğer yapılar, balık havuzu, nympheumlar (çeşmeler), köprüler, latrinalar (tuvaletler), kilise, şapeller, nekropoller, demir, seramik, cam işlikleri gibi farklı dönemlere ait pek çok yapı öğesi tespit edilmiştir.
Sağlık Merkezinin kısmen ortaya çıkartılan planından sonra Allianoi’da en önemli yapının kuşkusuz Ilıca olduğu anlaşıldı. Yaklaşık 9200 m karelik alana oturan Ilıca yapısı dünyanın en iyi korunmuş, içinde 45 derece sıcak suyun olması bakımından antik dünyanın sağaltım merkezlerine ait son yılların en önemli keşfiydi.
Diğer taraftan Ilıcanın yanında antik dünyanın nadir hastane yapılarından biri olan peristylli yapı, gerek mimari formu, gerekse içindeki çok zengin tıp aletleri açısından çok önemli bir keşifti.
Allianoi’nin güneyinde 6.5 m genişliğinde, 210 m uzunluğundaki doğu-batı doğrultulu cadde, muhtemelen kutsal bir cadde olarak kullanılmıştır. Caddenin başlangıcında ve bitiminde “geçiş yapıları” bulunmaktaydı. Ayrıca bu caddeye dik gelen, kült merkezini “T” planlı yerleşmelere dönüştüren, 9.5 m genişliğinde, 35 m uzunluğunda kuzey-güney doğrultulu cadde tespit edilmiştir. Kenar bordürleri pembe andezitten, ortası ise yerel kireç taşından yapılan her iki sütunlu caddenin yanlarında revaklar, dükkanlar ve dükkanlarla bağlantı içinde olan mekanlar tespit edilmiştir. Ortasında ana kanalı yanlarda ise ona bağlı verevine oluşturmuş daha dar ince kanallardan oluşan atık su sistemi, Roma çağında bir kutsal alanda mühendislik bilgisinde ulaşılan seviyeyi göstermektedir. Geç Antik Çağ da ekonomik açıdan çöküşün başlaması, günlük yaşamda sosyo-külterel açıdan yaşanan deformasyon, başta caddeleri olmak üzere bütün mimari kalıntıları etkilemiştir.
Buralarda sağlığına kavuşanlar, şükranlarını ifade etmek amacıyla genelde üzerinde hastanın adı, hangi hastalıktan kurtulduğu, tedavi yöntemi ve hasta organın rölyefini içeren mermer veya bakır levhayı, Asklepion’un duvarın asılmak üzere bırakırdı. Günümüzde birçok müzede sergilenmekte olan bu adak eşyaları aracılığıyla, sağlık yurduna yeni gelecek kişilerin güven duymaları sağlanırdı. Hastan ancak temizlenip kurban ya da hamurdan yapılma hayvanları ateşe atıp, adağını verdikten sonra tapınağı alınır, bundan sonra kutsal çeşmeden su içerek yer altına kazınmış bodrumdan/koridordan tapınağa kadar ilerlerdi. Gece yakılan kandiller bu yeraltı koridorlarında gizemli ışıklar, tılsımlı gölgeler saçar, insanlara güzel bir geleceğe ulaşabileceklerini telkin ederlerdi. Hastalan Asklepion’un her tarafı açık, uzun sütunlardan oluşan, ışıltılı ve serin havaya açık koridorunda, yani abaton’da yurdun verdiği ot minder üstünde, kendi getirdiği yorgan ve yastık ile hazırlanan yatakta yatırılırdı. Bu mabet uykusu ya da inkübasyon uykusu adı verilen sağaltım uykusuna çok önem verilirdi. Asklepios, bu uyku sırasında genellikle bir düş görüntüsü olarak belirir, ya da ona uyandığında hatırlayacağı talimatlar verirdi. Sağaltın, bazen sadece bu görüntü sayesinde etkili olur, bazen de hastalıklı bölgenin yılan ya da köpek tarafından yalanması iyileşmeyi sağlandı. Ancak çoğunlukla, rüyalara anlam verebilmek için rahibin yorumu gerekirdi. Rahip daha sonra, uygun ilacı, diyeti, banyo ya da egzersizi önerirdi. Asklepionlardan iyileşip çıkanlar, gelenek olarak heykeller, yazılar, kabartmalar, paralar gibi büyük-küçük güçleri yettiği kadar bir teşekkür ya da adak eşyası bırakırdı. Ayrıca buralarda iyileşen hastalar, iyileşin organlarının toprak, tunç, mermer, hatta altından yapılmış bir heykelini de adak olarak sağlık tanrısı Asklepios’a sunarlardı. Bu heykelciklere ex-voto denilirdi. Tanrıya şükranlarını sunabilmek için taş üstüne hastalıklarını ve şifalarını bildiren yazılar yazarlardı.
Allionai
TERMAL MERKEZ-ILICA:
Merkezin kalbinde, sıcaklığı 45-50 derece olan termal suyun kullanıldığı, devasa bir banyo kompleksi vardı.
Bu kükürtlü su, bu özelliğiyle dünyanın dört merkezinden biri olarak kabul edilmektedir.
Termal merkez, suyun doğal çıkış noktasına göre inşa edilmiş devasa bir komplekstir.
Hamamın merkezinde geniş bir ana havuz ve çevresinde daha küçük, özel tedavi hücreleri bulunurdu.
Bu bölümlerin tabanları, geometrik desenler ve mitolojik figürlerle süslenmiş renkli mozaiklerle kaplıydı.
Duvarlar ve zeminler, Anadolu’nun farklı bölgelerinden getirilen kaliteli mermerlerle döşenmişti, bu da buranın yüksek statülü bir merkez olduğunu gösteriyordu.
Evet bu kükürtlü su havuzu, üstü kapatılarak, 1970’lere kadar hizmet vermiştir. Ancak daha sonra büyük ve ani bir sel sonucu toprak altında kalmıştır.
Burada yapılan tedavi yöntemleri:
Suyla Tedavi: Hastalar belirli sürelerle sıcak su havuzlarında bekletilir, ardından soğuk su şokları uygulanırdı.
Çamur Banyoları: Bölgedeki mineralli suyun oluşturduğu çamurun cilt hastalıkları ve eklem ağrılarına iyi geldiği biliniyor.
İlaç Hazırlama: Kazılarda bulunan çok sayıda seramik ilaç kapları, termal suyun yanında bitkisel karışımların da tedavi amacıyla kullanıldığını kanıtlamıştır.
CERRAHİ VE TIP MERKEZİ KİMLİĞİ:
Burası sadece dinlenmek için gidilen bir yer değildi.
Kazılarda çıkarılan 300’den fazla tıbbı alet (neşterler, kemik pensleri, damar genişleticiler), Allianoi’nin bir cerrahi müdahale merkezi olduğunu gösterir.
Antik çağın ünlü hekimi Galenos’un (Bergamalı Galen) öğrencileri veya takipçilerinin burada hizmet verdiği düşünülmektedir. Antik kayıtlar, Galen’in yaralı gladyatörleri başarıyla ameliyat ettiğini gösterir ve bu ameliyatları Alianoi’de yapmış olabilir diye düşünülüyor.
Özellikle savaş yaralanmaları, romatizma ve kadın hastalıkları konusunda uzmanlaşmış bir merkez olduğu tahmin edilmektedir.
Allionai bulunan Tıp Aletleri
Bulunan Tıp Aletleri:
Günümüzde bilim insanları tarafından incelenmekte olan yüzlerce Roma dönemi tıbbi alet gurup olarak tıbbı uygulamaların bilinen en eski örneklerinden birine veya en azından sağlık çalışanlarının insanları tedavi etmek için bir araya geldiği bir yere ait olabilir.
Antik şehir kazılarında, tıpla bağlantılı toplam 348 eser bulunmuştur. 1800 yıllık eserlerin sayıca fazlalığı, bölgenin bir zamanlar eski bir tıp merkezi olduğunu gösteriyor.
Cerrahi aletlerin kategorileri ve çeşitliliği, Allanoi’de nispeten karmaşık cerrahi prosedürlerin uygulandığını gösteriyor. Bunlar hemoroitleri çıkarmak için kullanılan aletlerin yan sıra mesane ve böbrek taşlarını çıkarmak için kullanılan aletleri içeriyordu. Diğer aletler, katarakt ameliyatlarının veya kişinin bulanık göz merceğinin alınmasının ve yaraların dikilmesinin de Allanoi’de gerçekleşmiş olabileceğini gösteriyor.
Allionai Bulunan Tıp Aletleri
Diğer Buluntular:
Kazılarda ayrıca çok sayıda heykeltıraşlık eseri, çanak-çömlek, kandiller, kemik objeler, çok sayıda üzeri işlemeli cam eser, 1500 civarında gümüş ve bronz sikke, en son olarak da 2 yüzyıl Roma döneminden kalma 1.60 metre uzunluğunda, kırılmamış olduğu için büyük önem taşıyan mermer Afrodit heykeli bulunmuştur.
Kazılarda bulunan yüzlerce pişmiş toprak kandillerin Allianoi’de geceleri de hizmet verilmiş olabileceğini düşündürmektedir.
İlaç preparatının olduğu yazıt, 2004 yılında kurtarma kazıları sırasında bir pithosun (depolama amaçlı kullanılan büyük boyutlu küp) üzerinde bulunmuştur. Girişi bulunmayan ve ilaç deposu amacıyla kullanıldığı düşünülen 19.5 m kare ölçüsündeki mekanın dibine gömülmüş, dolayısıyla son derece iyi korunmuş, biri rozetli, diğeri yazıtlı iki pithosa rastlanmıştır. Mekan girişleri, diğer mekanlarla ilişkileri ve güneyindeki kalın sınır duvarlarından dolayı karanlık bir depo olarak kullanılmış olmalıdır. Pithosların zemine gömülü olması içindeki ilacın soğuk kalmasının tercih edildiğini gösterir.
TEKNİK ALTYAPI:
Roma mühendisliğinin bir harikası olan altyapıya sahiptir.
Isıtma Sistemi: Yerden ve duvardan ısıtma sağlayan hypocaust sistemi mükemmel şekilde korunmuştur.
Tahliye: Kirli suyun ve baraj taşkınlarının önlenmesi için inşa edilen tonozlu kanallar, kentin binlerce yıl bozulmadan kalmasını sağlamıştır.
Allainoi Nymphası (Su Perisi) heykelinin bulunduğu yer
NYMPHASI (SU PERİSİ) HEYKELİ:
Allianoi Nymphası heykelinin bulunduğu yer tam olarak bu termal havuzların baş köşesiydi.
Bu heykel, suyun kutsallığını ve şifa gücünü simgeliyordu.
Allainoi Nymphası (Su Perisi) heykelinin
Evet şimdi heykelin bulunuşu:
Heykel, Allianoi antik kenti kazılarının en ikonik ve sanatsal açıdan en değerli buluntusudur.
Bu heykel, hem bölgenin şifalı sularını simgeler hem de Roma dönemi Anadolu heykel sanatının zarafetini yansıtır.
Heykel 2004 yılında yapılan kurtarma kazıları sırasında, antik termal merkezin güneyindeki ana havuzun hemen yanında bulunmuştur.
Heykelin bulunduğu nokta, muhtemelen hastaların şifa bulmak için suya girmeden önce dua ettikleri veya adak sundukları kutsal bir nişti.
Allainoi Nymphası (Su Perisi) heykelinin
Bulunduğu an, arkeoloji dünyasında büyük bir heyecan yaratmıştır. Çünkü heykel, yüzyıllar boyunca çamur ve alüvyon tabakasının altında kalarak neredeyse hiç bozulmadan günümüze ulaşmıştır.
Heykel, Helenistik üslubun Roma dönemindeki yani MS 2 yüzyıldaki yansımasıdır.
Duruş: Genç bir kadın figürü olan Nympha, hafifçe öne doğru eğilmiş, sol dizini kırmış ve sağ bacağına ağırlık vermiş bir şekilde betimlenmiştir.
Kıyafet: Üzerindeki ince giysi, vücut hatlarını belli edecek şekilde ıslak elbise tekniğiyle işlenmiştir. Bu, suyun akışkanlığını ve perinin suyla olan bağını simgeler.
Yüz İfadesi: Yüzünde dingin, huzurlu ve hafif bir tebessüm vardır. Saçları arkadan topuz yapılmış, birkaç bukle ise omuzlarını dökülmektedir.
Malzeme: İnce taneli, kaliteli beyaz mermerden yontulmuştur.
Heykel, günümüzde Bergama Müzesinde sergilenmektedir.
Günümüz:
Bölge 1998 yılında baraj inşası sırasında fark edildi ve hemen kurtarma kazısı başlatıldı.
Yerli ve yabancı arkeologlar, çevreciler ve sivil toplum kuruluşları, Allianoi’nin yerinde korunması için büyük bir mücadele verdi.
2010-2011 yıllarında, antik kentin üzeri kumla kaplandı ve Yontalı Barajının su tutmaya başlamasıyla tamamen sular altında kaldı. Bugün bu eşsiz antik kent, baraj gölünün dibinde uyumaktadır.
Kumluca; çevresindeki diğer yöreler gibi, turizmden gerekli desteği alamamış bir yer. Sanırım bunun en büyük nedeni: deniz kıyısında bulunmaması, denizden birkaç km. daha içeride bulunması. Ama; yine de, burada bulunan Olympos; gerek tarih, gerek deniz ve gerekse doğa olarak; buraya apayrı bir hava katmaya yeter.
ULAŞIM:
Kumluca-Antalya arasındaki uzaklık: 96 km.dir. Ulaşım D-400 kara yolundan sağlanmaktadır. Beldibi-Göynük-Kemer-Çamyuva-Tekirova güzergahı izlenmektedir.
Kumluca-Finike arası uzaklık: 18 km. dir. Antalya-Kumluca arasındaki karayolu rahat ve konforlu bir yolculuk sunuyor.
Kumluca
GENEL:
Kumluca: çevresindeki diğer yerleşim yerlerinin aksine; deniz kıyısında değil, denizden içeride kurulmuş bir yerleşim yeri. Bu nedenle: Kumluca içinde büyük ve devasa turistik tesis bulmak mümkün değil.
Yalnız: Olimpos-Beydağları Sahil Milli Parkının burada bulunması ve elbette Olympos; buraya turistik açıdan ayrı bir değer katıyor.
Çünkü: Olympos: gerek tarih ve gerekse deniz olarak muhteşem bir yer. Kumluca’ya gidenler: Olympos’u mutlaka görmeli ve yaşamalı.
Evet: Kumluca’nın diğer belli başlı özelliklerini şöyle sıralamak mümkün.
NE YENİR:
Kış günlerinde: buğday, mısır, nohut ve fasulyeden yapılan köle ile yine mısır unundan yapılan “arabaşı” yenilir. Bunların dışında: keşkek ve yayla kesimlerinde yapılan höşmerim yemekleri meşhurdur.
Kumluca
SAHİL ŞERİDİ:
İlçe, 30 km. uzunluğunda sahil şeridine sahiptir. Mavikent Beldesi ile, Finike İlçesi arasındaki sahil şeridi, şu anda, yalnızca yöre halkı tarafından inşa edilmiş, ahşap evler (obalar) ile iskan edilmiştir.
EKONOMİ:
İlçede, büyük sanayi tesisi bulunmamaktadır. Ekonomi, büyük ölçüde seracılığa dayanmaktadır. Halk; turizmden gerekli geliri sağlayamayınca, seracılık ve turfandacılık ön plana çıkmıştır.
Kumluca Deve Güreşleri
DEVE GÜREŞLERİ:
Halk deve güreşlerini çok sever. Her yıl, kış aylarında birkaç kez deve güreşleri tertiplenir. Bu güreşlerde: halk eğlenir. Güreşlere: Kumluca’nın dışından: Demre ve Aydın, Denizli yörelerinden develer getirilir.
TARİHİ:
13’ncü yüzyılın başlarında, Selçuklu Sultanı I’nci Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında, Antalya’nın fethinden sonra, bölgenin ilk mülki amir ve komutanı olan: Bübarizeddin Ertokuş tarafından, Likya’nın doğu kısmına Oğuzların üç-ok koluna mensup, Iğdır boyu yerleştirilmiştir.
Bundan sonra: Antalya’nın batı bölgesine, Iğdır denmeye başlanmıştır.
Bu bölge: Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı Devleti döneminde, kaynaklarda: Iğdır, Iğdır eli, Iğdır nahiyesi adı ile de anılır.
19’ncu yüzyılın başlarından itibaren, Osmanlı kaynaklarında, bölgenin adı: “Iğdır maa Kardıç” olarak geçmeye başlar.
Finike kazasına bağlı olan Kumluca nahiyesinin merkezini oluşturan Sarıkavak köyü, 19’ncu yüzyılın başlarında kurulmuştur. Kumluca ve Sarıkavak adları, 15’nci yüzyıldan itibaren: yer, mevki adı olarak Osmanlı belgelerinde kendini gösterir.
Sarıkavak köyü sakinlerinin değirmencilik ve fırıncılık alanlarında mahir oldukları bilinir. Kumluca nahiyesinde genel olarak kereste ticareti, arıcılık, meyvecilik, demircilik, ağaç işleri ve hayvancılık, yaygın olarak yapılmaktadır.
Ayrıca: 20’nci yüzyılın ortalarına doğru Kumluca’da Finike Limanının etkisiyle olsa gerek, her türlü mal bulunmakla beraber, yaygın meslek olarak mefruşat ve terzilik görülür.
1 Nisan 1958 tarihi itibarı ile, Finike kazasından ayrılan Kumluca nahiyesi, Kumluca kazası olmuştur.
GEZİLECEK YERLER:
Kumluca 50.Yıl Karatepe Kültür Merkezi
50.YIL KARATEPE KÜLTÜR MERKEZİ-KALE KULE:
Kumluca merkezdedir. 50’nci yıl kültür merkezi kompleksi içinde bulunan kule, 5 katlıdır. Giriş katında Belediye tarafından işletilen bir çay bahçesi vardır.
Kumluca 50.Yıl Karatepe Kültür Merkezi
3’ncü katta bir restoran ve en üst katta seyir terası vardır. Burada yeşillikleri içinde harika bir şehir manzarası izleyebilirsiniz.
Kumluca Sarnıç Tepesi
SARNIÇ TEPESİ:
Beykonak, Sarnıç Yolu Sokaktadır. Kumluca merkeze 4 km uzaklıktadır.
Sarnıç tepesi 285 metre yüksekliktedir. Yolu asfalttır. Kumluca Belediyesi tarafından 2006 yılında kurulmuştur. Burada: piknik alanı, çocuk oyun gurubu kompleksi, kır kahvesi ve hayvanat bahçesi bulunmaktadır.
Hayvanat bahçesinde, ruminant yani ot yiyen hayvanlar barınmaktadır. Bunların sayısı 50’yi aşkın türden 600 civarındadır.
Hayvanat bahçesinin bulunduğu yer, aynı zamanda huzurlu ve sessiz bir mesire yeri olarak kullanılmaktadır.
Kumluca Aktaş Sahili
AKTAŞLAR KOYU-AKTAŞ SAHİLİ:
Sahili çakıl taşlıdır. Denizi hemen derinleşmez, sığdır. Sahilde hiçbir tesis yoktur.
GAGAE-GAGAİ-GAXE-MAVİKENT-AKTAŞ:
Mavikent beldesi Aktaş-Yeniceköy Mevkiindedir. Yeniceköy’e yaklaşık 1.5 km uzaklıkta, bir tepenin üzerindedir.
Kentin kuruluş mitosuna göre: yerleşecek toprak peşinde olan Rodoslular, yerli halka toprak isteklerini bildirmek için “ga”ga” (toprak) diyerek iletmişlerdir. İsteklerini aldıktan sonra da buna bağlı olarak yerleşime “Gagai” demişlerdir.
Diğer bir söylentiye göre ise, Rodoslu komutan Nemius Kilikia ve Lykialı korsanları yendikten sonra denizde karşılaştığı fırtına sırasında sular içinde mücadele ederken tayfalar uzakta karayı görür ve “ga”ga” diye bağırır ve kıyıya çıkıp canlarını kurtarırlar.
Bu konuda en doğru ve kapsamlı öneri ise: Klasik Gagai sikkesinden yola çıkılarak açıklanır. “Gagai kelimesi eski Anadolu dillerinde bulunan hahha kelimesinden gelmektedir.
Normalde yazılışı gaxe formunda olmalıdır. Ata-soy anlamındaki “haha” kelimesi, Yunancada “xaxe” yazılamadığı için gage olarak yazılmıştır.
Ancak Likçe’de “gaxe” olarak yazılan bu kelime, yapısını Likçe’de bulmaz. Çünkü Likçe’de “g” ile başlayan kelime yoktur. Sonuç olarak: Gaxe, Anadolu dillerindeki hahha sözcüğünden kaynaklanır.
Yani Likçe yazıtlı bu sikke, Gagai’nin bir eski Anadolu kelimesi olan “hahhe” den türemiş olduğu anlaşılır.
Araştırmacılar, buraya Lykia’nın önemsiz bir şehri derler. Ünü, şehirde bulunduğu söylenen madenden gelir. Gagai yakınlarında Gages olarak anılan bir akarsudan bahsedilir. Ayrıca yerleşim yakınlarında Gagates diye tanınan bir linyit ocağının olduğu da söylenir.
Güneydoğu Lykia’da bulunan krom, manganez ve linyit gibi madenlerin Perikle’nin doğu politikasında belirleyici olduğu düşünülür. Aslında genellikle tersi beklendiği halde Plinius’a göre hem maden hem de akarsu adını Gagai’den almıştır.
YOL:
Gagai, Patara Yol Klavuz Anıtına göre, Limyra-Korydalla-Gagai-Korykos güzergahında yer almaktadır. Deniz yolu bağlantıları da öncelikle Karaöz (Korsan Koyu) ve muhtemelen Finike limanları aracılığıyla sağlanıyordu.
Şehir içi yolun mezarlık vadi kesiminde uzanan bir kısmı izlenebilmektedir.
Bugün dar bir patika biçimindeki izlenen yolun kaya mezarlığı kesimindeki bir bölümü büyük taşlarla örülmüş teras duvarlı geniş bir yol şeklinde yapılmıştır. Buradan geçen küçük akıntı yatağının üzerinde dolgu köprü oluşturulmuştur.
YUKARI AKROPOL:
Aslında Gagai’nin en erken mimari kalıntılarının tespit edildiği erken yerleşimidir. Yukarı kale, tamamen doğal topoğrafyanın şekliyle yaklaşık dikdörtgen formda biçimlenmiştir.
Uzunluğu kuzeydoğu-güneybatı yönünde 120 m genişliği kuzeybatı-güneydoğu yönünde doğu tarafta 56 m, batı tarafta ise 34 m. dir. 6 m yüksekliğe kadar iyi korunmuş durumdadır.
Özellikle kuzey ve doğu kesimde kesintisiz olarak seyirdim yoluna kadar ayakta korunmuştur. Yapı tekniği, kireç harcıyla örülmüş moloz taş olup Erken Bizans karakterindedir. Ana girişi, lentosu dışında korunmuştur.
Akropolün en üst kısmında bulunan kuleden, tüm çevre Finike’ye ve Gelidonya burnuna kadar rahatlıkla izlenebilmektedir. Kulenin doğu tarafındaki destek duvarlarının eğimli işçiliği dikkat çekmektedir. Kulenin duvar işçiliği Lykia’da çok örneği bulunan Helenistik kule-çiftliklere benzer.
KİLİSE:
Akropolün batısında doğu-batı yöneliminde konumlanmıştır. Erken kulelerin arasında kuleleri birleştiren duvar üstüne yerleştirilmiştir. Bazilikal planlıdır.
Kesme taşlarla örülü dış duvarları ve moloz-harçla örülü iç duvarları vardır. 4 basamağı görülen synthonon ana kayaya oyuludur. Narthekse ilişkin bir duvar görülmez. Kilise planı ve özellikle işçiliğiyle MS 5’nci yüzyıla tarihlenir.
AŞAĞI AKROPOL;
İlk tepenin sınırında denize bakar. Kuzey-güney doğrultusunda uzanan sur duvarlarının kuzey kesiminde duvarlar, tepenin doğal uzantısı paralelinde batıya doğru 37 m yönelip sonra da kuzeye döner.
Kayalık tepecikleri arasında alçak kesimleri duvarla kapatarak kendi içinde kapalı bir alan oluşturur. Bu kesimde duvar iki kademeli ve güçlüdür. Duvar ve kulelerde MS 10-12’nci yüzyıl ve MS 6-7’nci yüzyıl karakterli işçilikler vardır.
MAĞARALAR:
Gagai Tepesini ikiye ayıran fay zonu içerisinde çöküntülerden de oluşan mağaralar bulunmaktadır.
Derin fay zonu çevresinde ve fay sonunda gelişmiş mağara sisteminde içlerinde yapılan araştırmalarda çok sayıda seramik parçası, depo kapları parçaları, mimari kiremit parçaları ve duvarlarda kiriş yuvaları bulunmuştur.
Bölgenin en erken seramik buluntusu olan İlk Tunç Çağ örneği doğal galerilerin birinde ele geçmiştir. Akıntının ulaşamayacağı bazı iç kaya galerilerinin uygun olanlarının çoğunun kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır.
Sonuç olarak: mağara yarıklarının ve mağaraların serin derinliklerinin soğuk hava deposu işlevli olarak dönemler boyunca kullanıldığı anlaşılmıştır.
ROMA DÖNEMİ KAMU MERKEZİ:
Akropolün batı ve kuzeybatısında bugün seralar ve portakal, limon bahçesi olan, Aşağı Akropolün kuzeyinde başlayan düzlükte bazı kalıntılar görülmektedir. Bunlar: muhtemelen tiyatro, hamam, aquadukt, nymphaion, bazilika olabilir. Yerleşimin Roma dönemi kamu merkezinin bu düzlükte olduğu bellidir.
HAMAM:
Rhodiopolis kentindeki Opramoas Anıtı yazıtlarında, Opramoas’ın Gagai’ye bir “balaneion” yapımı için 18.000 dinar yardım verdiği yazılıdır.
Kaynaklara göre, güreş, boks gibi oyunların Rhodiapolis, Phaselis, Olympos, Oinoanda, Myra, Patara, Balboura, Kormi, Tlos, Sura gibi Gagai’de de yapıldığı, Gagai’deki festivalin ise Asklepieia Festivali olduğu anılmaktadır. Dolayısıyla Gagai’de MS 2’nci yüzyılın birinci yarısı sonuna doğru yapılmış olması gereken bir hamamın varlığı kesindir.
Çoğunluğu tahrip olmuş 3 bölümlü küçük bir hamamdır. İlk bölüm frigidarium ve apoditerium işlevlerini birlikte karşılayan en büyük mekandır. Diğer iki bölüm ilk bölümün batı duvarına bitişik yan yana uzanmaktadır.
Tepidariumun mozaik zemininden büyük bir kısmı toprak altında korunmuştur. Caldariumun hypocaustum sistemi sağlam korunmuştur. Hamama bitişik 200 m karelik alan hamamın palaestrası olarak kullanılmış gibi görülmektedir.
NYMPHAİON:
Hamamın yaklaşık 50 m doğusunda yamaç başlangıcında yarım yuvarlak bir yapıdır. Hamama bakmaktadır. Kuzey taraftan, yamaç paralelinde kente gelen aquaduktun uzantısı bu yapıya yönelmektedir. Yarım yuvarlak kubbeyle örtüldüğü anlaşılmaktadır. İçinde 3 niş bulunur. Tuğla ve taşla örülmüş ve sıvanmıştır.
TİYATRO:
Hamamın güneyinde yamacın başladığı kesimde doğal bir çanak bulunmaktadır. Yoğun bir bitki örtüsü içinde, günümüzde sadece 2 blok saptanabilmiştir. Bunlar kavea sonunda set oluşturan sıraya ait olmalıdır.
Alandan anlaşılan, çok küçük bir tiyatronun varlığıdır. Hamam ve tiyatro çanağı arasında kalan düzlük agora olmalıdır ve kaynaklarda bahsedilen Asklepieia şenlikleri ve diğer etkinlikler ve toplantılar burada yapılıyor olmalıydı.
AQUADUKT:
Yerleşimin kuzeyinde, Karaveliler Mahallesi içinde, kuzeydoğu-güneybatı yönünde Mavikente doğru ilerleyen aquaduktun, 250 m lik kısmı çoğunlukla ayakta izlenebilmektedir. Sağlam korunmuş 23 ayak sayılmaktadır.
Ayaklar değişik yüksekliklerde korunmuş ancak, ayakları birbirine bağlayan kemerler tamamen yok olmuştur. Toplam yükseklik 4.75 m yi aşmaktadır.
Ayaklar her iki yüzde karşılıklı payandalarla desteklenmiştir. Gagai aquaduktu, en yakında bulunan ve muhtemelen aynı tarihte Opramoas’ın desteğiyle inşa edilmiş olan Korydalla aquakduktuyla teknik ve malzeme açısından benzerdir.
NEKROPOL:
Akropol’ün kuzey eteğinde, akropole çıkan yolun çevresinde, daha çok da kuzeyindeki eğimli yamaç boyunca kayalığa yayılmıştır. Mezarların görünen çoğunluğu Roma dönemi kaya mezarlarıdır. Kalanların çoğu yer altı oda mezarlarıdır.
Kaya mezarları daha çok Roma dönemi özellikleri gösterir. Hiç birinde ahşap imitasyon bulunmaz. Lykia tipiyle ilgileri yoktur. Yerleşim tepesi kayalıklarında Lykia tipi hiçbir mezar bulunmamaktadır. Ancak, Gagai’nin yakın çevresindeki Andızlı Tepe gibi bağlantılı garnizon yerleşimlerinde tekil kaya mezarları bulunur.
BULUNTULAR:
Aşağı Akropoldeki yüzey buluntularının büyük çoğunluğu Roma ve Bizans günlük kullanım seramikleridir. Mavikent Yalı İlköğretim Okulu bahçesinde ve Mavikent Yapraklı Mezarlığında çok sayıda devşirme malzeme saptanmıştır.
Mezarların yapımında da mezar taşı olarak genellikle Bizans kilise malzemesi olan bloklar ve sütun parçaları kullanılmıştır. Önemli yüzey buluntuları, İlk Tunç Çağ seramiği, üzerinde Tanrıça Athena Parthenos bulunan Roma dönemi yüzük taşı, 7 adet yazıtlı mezar sunağı, 1 mil taşı ve sikkelerdir.
Gagai’nin ilk parası Klasik dönemde basılır. Bu ünik sikke, kentin orijinal ismi olan “hahha-gaxe” konusunda çok önemli bilgiler verir ve MÖ 430-420’ye tarihlenir.
Gagai, Helenistik Birlik döneminde sikke darp eden kentler arasındadır. Kentin adını taşıyan sikkenin ön yüzünde defne çelenkli Apollon başı, arka yüzünde ise Kithara ve Aykıon ethnikonu ile birlikte kentin adının kısaltması olan IA yazılıdır. Bu seride sikkeler MÖ 167-MÖ 1’nci yüzyıl ortalarına tarihlenmektedir.
Kentte kült alanlarının olabileceği hibrit mimari kalıntıları olsa da herhangi bir tapınağa rastlanmamıştır. Kentte inanılan asal tanrının Athena olduğu, Klasik Dönem sikkesi üzerindeki Athena betiminden ve bulunan yüzük taşı üstündeki Athena parthenos tan anlaşılmıştır. Athena tapınımını destekleyen diğer belge Gagaiye bağlı Melanippion da Athena Tapınağı vardır.
CORYDELLA-KORYDALLA-KORYDALLA-HACIVELİLER:
Kumluca merkeze 1 km uzaklıkta, merkezin batısında iki tepe üzerinde aralıklarındaki düzlüktedir. Rhodiapolis’e gelmeden önce küçük bir birim olan Korydalla’dan geçilir. Eldeki yazıt ve sikkeler Roma dönemine aittir.
Antik kentin ismi, Likya dilinde “Korydalla” olarak geçer ve isminin kelime anlamı Doruk Hisarcığı’dır.
Araştırmacı Spratt: iki tepe arasındaki kent merkezinde bulunan uzunca duvar üzerinde kentin adını taşıyan bir yazıt gördüğünü anlatır. Miliarium Lyciae bunlardan biridir. Patara Yol Klavuz Anıt yazıtında: güneydoğu Lykia güzergahında Lymra-Korydalla-Gagai bölümünde adı anılmaktadır.
Gagai, Rhodiapolis ve Korydalla ile birlikte, muhtelemen bir birliktelik oluşturmaktaydı. Bu üçlü birliğin en büyük kenti olmadığı halde önde geleni Korydalla’dır.
MÖ 5’nci yüzyılda, Pers ordularına bölgede casus Korydallas yol göstermiştir. Kendisi: Corydella şehrinin bir ferdiydi.
Kent, Roma döneminde de varlığını sürdürmüş, ancak özellikle Bizans döneminde gelişmiştir. Zamanla şehirden, kıyı şehirlerine doğru bir göç olmuş ve giderek önemini yitirmiştir.
11’nci yüzyılda Tekeoğulları isimli Türk boyu bölgeye gelmiş, kalıntıların yakınındaki verimli ve kumlu, alüvyonlu ovada “Kumluca” yerleşimini kurmuşlardır.
Günümüzde, zeminde sadece şehre su getiren “Aguaduktur” kalıntıları görülebilmektedir. Başkaca kalıntı yoktur. Çünkü Kumluca evleri yapılırken, kent talan edilmiştir. Antik kentin üzerine Hacıveliler köyü yapılmıştır.
Günümüze ulaşan kalıntılar:
Korydalla’nın durumuna bakıldığında bir mucize gibi bugüne gelebilmiş olan kalıntılardan biri büyük kuzey tepenin arka yüzündeki kaya mezarları, diğeri de küçük tepedeki sarnıç, aquaduktur (su kemeri) ve hypocaustum sistemi görünen, neredeyse tamamen tahrip olmuş bir hamamdır.
Bugüne kalışını, ana kayaya oyulmasına (taşınabilir olmamasına) borçlu olan kaya mezarı tek odalı ve cephede tek çerçeveli kapısıyla yayın bir örnektir. Cephede kapının çerçevesini oluşturan silmeler, ahşap bir konutu taklit etmektedir. Bu haliyle klasik Lykia tipi kaya mezarıdır.
Aquadukt:
Bugüne kadar gelebilen en kapsamlı kalıntıdır. Kuzey yönden şehrin bulunduğu tepelere doğru gelir. Kuzey tepenin güney eteğinde düzlükteki kalıntılarla buluşur. Yapı tekniği ve malzemesi Gagai örneğine çok benzer.
Yerleşim tepesinin doğu tarafındaki Türk mezarlığında, antik kentten taşınmış pek çok mimari blok mezar taşları kullanılmıştır. İçlerinde yazılı ve bezemeli parçalar da bulunmaktadır.
Bugüne kalanlar ise oldukça acıklı miktardadır. Tepede kalmış bir sarnıç parçası ve bir zamanlar var olan bir yapıya ulaşan kaya basamakları.
Günümüzde ve yakın geçmişti, Korydella denildiğinde ilk akla gelen Korydella definesi veya Kumluca definesidir.
Kumluca Definesi
Corydella-Kumluca Definesi:
Sion Hazinesi 1963 yazının sonlarında, Hacıveliler mezrasının (Kumluca’nın 2 km batısında, Likya’da modern bir kasaba olan Büyük Asar (Büyük Harabe-antik kentin bulunduğu yer) denen alanda bulunmuştur.
Define yaşlı bir kadın tarafından tesadüfen bulunmuştur. Adı “Kumluca Definesi” olsa da asıl kaynağı Myra’nın kuzeyindeki Sion kilisesidir. Sonradan buraya getirilmiş olmalıdır. Zaten definenin bulunduğu yerde, görünürde bir kilise bulunmaz.
Kumluca Definesinin bulunduğu yer
Hazinenin erken bir Bizans kilisesinin kalıntılarından yaklaşık 30 metre uzaklıkta bulunduğu bilinmektedir.
Hazinenin: MS 7’nci yüzyılda işgalci Araplardan saklanmak için gömülmüş olabileceğine inanılmaktadır.
Definenin bulunması hakkında çeşitli söylentiler bulunmaktadır.
1’nci Söylenti:
1963 yılında Hörü isimli bir çoban köylü kadın bölgede keçilerini otlatırken keçilerinden birinin ayağına bir zincir takılır. Akabinde burada “Corydella” ve “Kumluca definesi” olarak isimlendirilen define bulunur.
2’nci Söylenti:
1961 yılında Kumluca yöresinde yaşayan, yaşlı bir kadın, rüyasında bir define görür. Bu rüyasını çocuklarına anlatır ve ovadaki büyük ağacın altını kazmalarını söyler. Bunun üzerine çocuklar annelerinin söylediği yeri kazarlar ve defineyi bulurlar.
Kumluca Definesi
Define:
Definede bulunan objelerin kesin sayısı bugün bile bilinmemektedir. Muhtemelen 50’den fazla parçadan oluştuğu düşünülüyor.
Hazinenin, gömülme tarihi ve gömülme nedeni bilinmemektedir.
Definede: Likya birliği ve Roma dönemlerine ait birçok sikke bulunmaktadır. Ayrıca: gümüş kilise eşyaları vardır ancak bu kilise eşyalarının işçilikleri muhteşem güzeldir.
Kilise eşyalarının üstünde: Myra kuzeyinde “Sion kilisesi” ne ait oldukları belirtilmektedir. Objeler: MS 6’ncı yüzyılda, tek bir atölyede, ancak farklı teknikler kullanılarak yapılmıştır.
Parçaların üstünde: Bizans’ın en görkemli olduğu İmparator I Justinianus döneminde, Konstantinopolis yani İstanbul şehrinde yapıldıklarını gösteren damgalar vardır.
Bir kısım obje üzerinde ise, monogramlar görülür. Bunların: hayırsever Piskopos Eutykhianos tarafından Sion Manastırına hediye edildiği belirtilmektedir.
Güney Likya dağlarındaki bir manastır için, bunlar olağanüstü hediyelerdir.
Hediyeler arasında: büyük bölümü altın ve bir kısmı gümüşten: altın kaplamalı tepsiler ve haçlar, kandiller vardır. Özellikle: İmparator I Justinianus döneminden (MS 527-565) kalma buhurdan büyük ilgi çeker.
Buluntular: Bizans dönemini yansıtması, maddi yönü ve bilimsel değerinin çok yüksek olması nedeniyle bütün dünyanın ilgisini çeker.
Sonuç olarak: değerli eşyalardan oluşan definenin önemsiz bir yerdeki basit bir kilise ait olması beklenemez ve nihayetinde buluntular Myra’nın arkasındaki Sion Manastırına aittir.
Kumluca Definesi
Definenin Talan Edilmesi:
Define haberinin alınmasının ardından: eski eser kaçakçıları, derhal İstanbul’dan Kumluca’ya gelirler.
Antalya Müze Müdürü ise, Antalya’dan Kumluca’ya gidecek bir araç bulamadığından geç kalır ve Kumluca’ya ulaştığında, definenin büyük bölümünün yöreden kaçırıldığını görür, definenin sadece küçük bir bölümünü (20 parça kadar) ele geçirir. Definenin talan edilişine son anda yetişen Antalya Müze Müdürü Ebcioğlu, ancak Jandarmanın yakalayabildiği 20 eseri müzeye görüleldi.
Definenin yöreden kaçırılan büyük bölümü ise, uluslararası kaçakçı Yorgo Zakos tarafından, Amerika’da yaşayan emekli büyükelçi Robert Bliss ve eşi Mildret Bernes Bliss’e, 1 milyon dolara satar. Onlarda defineyi müzeye bağışlamışlardır.
Yorgo Zakos, define parçalarını 1962 yılında Kumluca’dan satın almış ve resmi soruşturmadan kaçmak için 1963 yılında Türkiye’den kaçmıştı.
Define, 1963-1965 yılları arasında, İstanbul üzerinden önce İsviçre ve oradan da Amerika’ya kaçırılır. Küçük bir kısmı ise, Avrupa’daki bazı koleksiyoncular tarafından satın alınır.
Günümüzde: İngiltere-Londra Hewit Koleksiyonunda 4 parça ve Digby koleksiyonunda ise 1 parça vardır. Ancak Hewit koleksiyonunda bulunan parça başkalarına satıldığı için günümüzde akıbeti meçhuldür. İsviçre’de bazı koleksiyoncularda da definenin bazı parçalarının bulunduğu tahmin edilmektedir.
Antalya Arkeoloji Müzesinde ise, sadece 14 parça Sion eseri olarak definenin parçaları sergilenmektedir.
Definenin 18 parçalık bölümünün yani kayıt bölümünün, 1964 yılında Atina’da yapılan bir toplantıda İstanbul Arkeoloji Müzesinden Nezih Fıratlı tarafından fark edilir. Kısa bir süre sonra hazinenin ülkemize iade edilmesi istenir. Ancak iade edilmez.
Halen Amerika’da Dumbarton Oaks Koleksiyonunda bulunmakta ve Washington şehrinde Dumbarton Oaks Müzesinde sergilenmektedir. 1968 yılında bu yana yapılan görüşmeler, henüz olumlu bir sonuç vermemiştir.
Müze envanterinde günümüzde Kumluca definesine ait 18 parça eser bulunmaktadır.
Kumluca Definesi
Sonuç:
Define parçalarının ülkemize iade edilmesiyle ilgili olarak yıllardır Amerika’da bulunan Dumbarton Oaks Müzesi yetkilileriyle görüşülmektedir, ancak herhangi bir olumlu gelişme olmamıştır.
Kumluca Rhodipolis
RHODİAPOLİS:
Kumluca merkeze 5 km uzaklıktadır.
Rhodiapolis, Sarıcasu’nun arka bölümünde, deniz seviyesinden 300 metre yükseklikteki bir tepe üzerinde bulunur.
Tepenin güneyinde Kumluca düzlüğüne ve Akdeniz’e bakan yamaç: yapılarla doludur. Çünkü Rhodiapolis’in en önemli özelliği şehirciliktir. Dar ve zor arazide oldukça başarılı planlanmış kompakt bir kent yaratılmıştır.
Yapılar arasında sadece cadde ve sokak boşlukları dışında bir boşluk yoktur. Eğimli arazide, kentsel yapılaşmaya imkan tanıyan, çok sayıda teras çoğunlukla sarnıçlar ile oluşturulmuştur.
Böylece hem su ihtiyacı karşılanmış, hem de yapılara uygun düzlükler sağlanmıştır.
İsmi nedeniyle şehrin Rodoslular tarafından kurulduğuna inanılmaktadır.
Theopompos’un yazdıklarına göre: Rhoriapolis şehri ismini Mopsos’un kızı Rhodos’tan alır.
Bir başka yazara göre ise, şehir Truva savaşından sonra Akhaların önderi Amaphilokhos tarafından kurulmuştur ve şehre aynı zamanda bir kahin olan kızı “Rhodia” nın ismini vermiştir.
Bölgedeki şehirlerin merkezi konumundaki Rhodiapolis şehri Likya birliğinde 1 oy kullanma hakkına sahipti. Ancak çevresindeki küçük kentlerin ise, üçü bir arada sadece 1 oy kullanabiliyordu.
Rhodiapolis, Doğu Likya’nın sınır kentidir. Likya bölgesi bundan sonra bitiyor. Şehir, zengin ve verimli arazilere sahipti.
Ören yerinde: Akropoldeki kalıntılar dışında, kuzey ve doğu Kumluca ovaları ve Akdeniz’i çevreleyen yamaçlarda da bina kalıntıları vardır.
Rhodiapolis: başarıyla planlanmış çok kompakt bir şehircilikle öne çıkmaktadır.
Binalar, birbirine yakın konumlandırılmıştır.
Eğimli arazide, teraslar oluşturulmuştur. Çünkü Rhodiapolis şehrinde yeterince düz arazi yoktur.
Klasik dönem Rhodiapolis sakinleri, tepenin üzerinde yaşıyordu.
Kaya mezarları ile kuzey vadisindeki ev kalıntıları, orada daha küçük bir yerleşim kurulduğunu gösterir.
KENTTE YAŞAMIŞ ÖNEMLİ KİŞİLER:
OPRAMOAS:
Kentin en ünlü simasıdır.
Antonius Pius (MS 138-161) döneminde yaşamış ve Likya’nın en zengin ve en ünlü hayırsever adamı olmuştur. Kendisi, yaptığı tarımsal ürünler ve deniz ticareti sayesinde büyük bir servet edinmişti.
Opramoas’ın Likya birliğinde üstlendiği ilk görevi: arkhiphylakia olur. Erken dönemdeki hizmetleri nedeniyle, 4 kez onurlandırılır. Bu onurlandırmalarda: bronz heykel, altın kaplama ikon ve altın çelenk almıştır.
MS 131-132 yıllarında cömertliğini kanıtlayan Opramoas, Likya birliği tarafından yıllık onurla onurlandırılmıştır.
MS 136 yılında, İmparator kültü başrahipliği ve Likya birliği yazmanlığı görevini alır.
Opramoas’ın tüm Likya’da yardım etmediği şehir yoktur.
Özellikle, MS 141 yılında, depremde yıkılan pek çok yapı, Opramoas tarafından onarılmıştır.
Kentlere yapılan yardımlar dışında: kurduğu vakıf sayesinde: Likya’da 16 yaşına gelmiş bütün çocukların eğitim ve beslenmeleri, yaşlılar için kefen parası, genç kızlar için çeyizlik ve yoksullara yiyecek yardımları da yapmıştır.
İmparator Hadrianus: Asya olaylarını detaylıca bilen Likyalı tüccar Opramoas’ın gizli raporlarının, Palma tarafından alaya alındığını” anlatır.
Yöredeki birçok antik şehrin günümüze ulaşmasında Opramoas tarafından şehirlerin deprem sonrasında yeniden imarında yapılan yardımın büyük katkısı olmuştur.
2015 yılında Prof. Dr Nevzat Çelik’in girişimleriyle, Opramoas Antalya Sanayici ve İşadamları Derneğine onursal üye yapılmıştır.
HERAKLEİTOS;
MS 2’nci yüzyılda yaşamış bir hekim ve din adamıdır.
Atina’da rahiplik yapmış, belli bir yaştan sonra da Rhodiapolis şehrine geri dönüp şehirde Asklepios kültünü kurmuş ve başrahip olmuştur. Ayrıca bir hastane açmıştır.
Böylece, şehir aynı zamanda bir sağlık merkezi olmuştur.
Kazılarda hastane ve tedavi odaları bulunmuştur. Üç girişli bir yapı ve burada su tedavisi ve telkin odaları gün yüzüne çıkarılmıştır. Çünkü hastanede su tedavisi yapılıyor, telkinle hastalar iyileştiriliyordu.
Hastanede masaj odaları, yağlanma odaları ve telkin odaları vardı. Tedavi odalarında küçük krem kaşıkları, iğneler bulunmuştur, ayrıca yatakhaneler de vardır.
Ayrıca kütüphane tespit edilmiştir. Ancak ortaya çıkan yapıların ve yazıtların anlamları tam olarak çözülememiştir.
ARKEOLOJİ KAZI ÇALIŞMALARI:
Şehir, ilk kez, 1842 yılında İngiliz bilim adamları Daniel, Sprat ve Forbes tarafından keşfedilmiştir. 1881-1882 yıllarında da çalışmalar devam etmiştir.
KALINTILAR:
Rhodiapolis şehri, Likya dilinde yazıta sahip kaya mezar dışında, MÖ 7’nci yüzyıl öncesini yansıtacak kalıntılara sahip değildir. Bizans çağı yapılarının büyük kısmı da tahrip olmuş, günümüze ulaşmamıştır.
Kumluca Rhodipolis Tiyatro
TİYATRO:
Tiyatro, kentin kuzeyinde, bugün görülebilen Bizans yerleşiminin bulunduğu Akropol tepesinin güney doğusundadır. Kamu merkezinin kuzey sınırındaki son kamu yapısıdır.
Kentin kamu merkezinin belirleyici ve genel olarak da şehirciliği etkileyen temel yapı olarak merkezi bir konumdadır.
Tiyatro, güneye bakar. Yöneliminden dolayı, gün boyu güneş alır. Helenistik dönemde en erken inşa edilen yapıdır. Yerli kireçtaşından yapılmıştır.
Roma döneminde, kent merkezinde yer bulma sıkıntısı yaşandığından, kamu yapıları, kentin en önemli yapısı konumundaki tiyatro çevresinde konumlanmıştır.
Tiyatronun Cavea bölümü oldukça iyi korunmuştur. Sahne binasının, hyposkene ve postskene bölümleri de iyi korunarak günümüze ulaşmıştır.
Oturma sıralarının uçlarında bulunan aslan ayağı kabartmalarıyla Cavea, ince bir işçiliği sahiptir. Cavea’nın sekizde dörtlük bölümü, yamaca yaslanmıştır. Kuzey batı analemma duvarı, palygonal duvar örgüsü ile yükseltilmiştir.
Caea’nın çapı 40 m dir ve 7 klimakes ve 6 kerkides’e bölünmüştür. Cavea’da 18 oturma sırası vardır. Cavea önünde: cella curilis denen iki koltuk, en arka sırasında ise bisellum olarak taht-bank şeklinde koltuk sırası bulunmaktadır.
Seyirci kapasitesi 1400 kişi civarındadır. Cavea’da taşçı işaretleri bulunmaktadır.
Tiyatro, Helenistik dönemde baldachin, Roma döneminde ise, velarium denen farklı gölgelik sistemlerine sahiptir. Çünkü oturma basamaklarındaki oyuklar bunu kanıtlar.
Tiyatroya giriş-çıkışlar, doğu ve batı parodoslardan sağlanmaktadır.
Orkestra formu daireseldir ve çapı 10.50 metredir. Zemin ise sıkıştırılmış topraktır.
Sahne binası, zeminle birlikte 2 katlıdır ve mimari stili Dor düzenindedir. Ölçüleri: 7.94 x 16.11 m. dir.
Doğu-batı aksında uzanır. Sahne binasının üst kesimi tamamen yıkılmıştır. Sadece zemin katı görülmektedir.
Tiyatroda önemli yazıtlar bulunmuştur.
Tiyatronun üst kısmında: batıya doğru sadece apsisi korunarak günümüze ulaşmış bir kilise bulunmaktadır. Amfi tiyatro, Geç Roma dönemine kadar kullanılmıştır. Bu dönemde tek tanrılı dinle birlikte tiyatro faaliyetleri sona ermiş ve yasaklanmıştır.
Tiyatroda, 22 Haziran 2011 tarihinde yapılan bir organizasyon ile konser düzenlenmiş ve bin yılı aşkın bir zaman diliminden sonra tiyatro, tekrar müzikle buluşmuştur.
Tiyatro Yanındaki Toplantı Salonu:
Geç Roma döneminde, tiyatronun var olan duvarı kullanılarak ek mekanlar yapılmıştır. Bu yapı, kare formludur. MS 3 ile 5’nci yüzyıl arasında yapıldığı tahmin edilmektedir.
Stoa teras duvarına kadar uzanır. Cephe yapısallığı belirsizdir.
Görünüşe göre, iki katlı stoanın üst katı bu yapıya 9 metrelik bir ön alanı oluşturmaktadır. Stoa sonu ile yapı arasında, dar bir geçiş koridoru bırakılmıştır.
Burası: Rhodiapolis şehrinin, dar alanda şehircilik karakterinin en sıkışık ve aynı zamanda en başarılı uygulamasıdır.
Sahne binasından sonra yapılan toplantı salonunun, batı arka duvarı, sahne binasını kısmen keserek oturtulmuştur.
Dış duvarları çoğunlukla blok taşlardan örülüdür. Sadece arka duvarında, ana bölümler moloz taşla kapatılmıştır. İçinde 4 sıra oturma basamakları vardır.
Kumluca Rhodipolis Opramoas anıt mezarı
OPRAMOAS ANIT MEZARI VE STOASI:
Önce: Opramoas kimdir?
Mezarın sahibi Opramoas Likya bölgesinin ünlü hayırseveridir. Kumluca’da doğmuş ve orada ölmüştür. Bölgenin en varlıklı ailesinin en ünlü üyesidir.
Adının anlamı gibi “güçlü” dür. Yöneticidir, mahkeme başkanıdır, komutandır, başrahiptir, iş adamıdır, tüccardır, bankerdir, toprak sahibidir ve en çok da hayırseverdir.
Yaşamının olgun ve üretken dönemleri, İmparator Antoninos Pius dönemine rastlar. (MS 138-161) Kardeşi Apollonius: İmparator kültü başrahibi, Lykia Birliği yazmanı ve Lykiarkhos idi.
Annesi: Korydallalı Aristokila (Aglais), babası Rhodiapolisli Apollonios’tur. Opramoas’ın ilk Claduia gibi tüm Lykia’nın en ünlü ve zengin aileleriyle akrabalık bağları vardır.
Opramoas’ın ilk görevi, MS 114 yıllarında Arkhipylakia olmuştur. 136 yılında İmparator Kültü Başrahipliği, Lykia Birliği yazmanı ve Lykiarkhos olmuştur.
Çok kez onurlandırılır. Opramoas’ın neredeyse tüm Lykia’da el vermediği kent yok gibidir. En faal zamanı: MS 114-152/153 yılları arasındadır. Özellikle 141 depreminden sonra yıkılan pek çok yapı Opramoas tarafından parası verilerek onartılmıştır.
3000 dinardan 10.000 dinara kadar değişen miktarlarda yardım etmiştir. Lykia kentleri arasında ayırım yapmaksızın, Limyra’dan Patara’ya Ksanthos’tan İdebessos’a kadar, başı sıkışan OPramoas’a koşmuştur.
100.000 dinarla Myra ve 80.000 dinarla Tlos’un en büyük desteğini almış olması dikkat çeker.
Opramoas’ın yardım miktarı bilinen ancak ne için olduğu bilinmeyen kentler olduğu gibi, yardımın miktarını ve nedeni bilinmeyen kentler de vardır. Lykia birliği için yıllık geliri 20.000 dinar olan topraklarını bağışlamış, birlik üyelerine 10’ar dinar aidat ödemiş ve Kumluca ovasındaki Paidagogos ve Kharadrai adlı tarım arazilerinin yıllık geliri olan 1250 dinarı, Tlos’daki bayramlar için bağışlamıştır.
Kentlere yapılan yardımlar dışında, Örneğin: festival giderleri, ölüm masrafları, evliliğe hazırlık giderleri ve fakir fukaraya yaşam yardımı gibi pek çok konuda toplumsal hibelerde bulunmuştur.
Yaşamı boyunca yaptığı yardımların 3 milyon dinar gibi astronomik bir miktara ulaştığı hasaplanmaktadır.
Şimdide anıt mezar:
Anıtın cephesi ve iki yan yüzündeki yazılar, antik dünyanın ikinci en uzun eski Yunanca yazıtı olma özelliği taşır. Uzunluktan öte asıl içerik benzersizdir.
Mezarın ön ve yan duvarlarına kazınmış olan yazıtın uzunluğuna karşın, taş yazım ustası/ustaları tarafından sadece 13 hata yapılmış olması da dikkate değerdir. Yaklaşık her biri 100 satından oluşan 20 sütunda, 36.000 harften oluşan 7260 kelime bulunmaktadır. Toplam 70 döküman vardır.
Tüm yardımlar ve onurlandırmalar yanında Roma İmparatorlarıyla mektuplaşmaları içeren 12 yazıt, prokuratorlardan gelen 19 mektup, Lykia birliğine ait 33 döküman, Opramoas’ın anıt mezarının duvarlarını doldurmaktadır.
Bu mektuplar özellikle Antoninus Pius ile olan yazışmalardır. İmparator Hadrianus’un anılarında “Asya olaylarını iyi bilen Lykialı tüccar Opramoas’ın gizli raporlarının Palma tarafından alaya alındığını” anlatır.
Bu durum, dönemin yerli iktidar sahipleri ve zenginlerinin Roma yönetiminde senatörlük ve diğer görevleri alabilmek için kamu yararına ve Roma istekleri ve beklentileri doğrultusunda işler de yaptıkları açıklar. Bunun iyi yanı, kendi bölgesini Roma gücünden daha çok yararlandırmak ve kendi hanedanının ekonomik ve siyasal gücüne güç katmaktır.
Mezar anıtı: karakteristik prostylos tapınak düzenindedir. Bölgede birçok benzeri bilinen 2’nci yüzyıl Roma dönemi moda tapınak planındadır. Sadece cepheden basamaklarla çıkılan bir podyuma sahiptir. Podyum ucunda 4 sütunlu bir cephe düzenlemesi bulunur.
Batı yan ve cephe duvarlarının tamamı ile doğu yan duvarın ilk yarısı yazıtlı bloklarla örtülüdür. Mezarın kuzey köşesi, tiyatro sahne binasına değecek şekilde yerleştirilmiştir.
Amaç sahne binası ile Agora teras duvarı arasında kalan, 19 metre genişlikteki alana yapıyı sığdırmaktır. Anıtın boyutları: 7.6 x 6.7 metredir. Tüm yapıda kesme taş bloklar kullanılmıştır.
Güneybatı yan duvarın tamamı, cephenin tamamı ve kuzeydoğu yan duvarın ön yarısı, yukarıda anılan ünlü Opramaos yazıtlarıyla doldurulmuştur.
Yapıda ele geçen tek kabartma; çatı alınlığındaki Medusa başıdır. Yuvarlandığı Stoa alanında bulunan Medusa bloğunun ele geçen parçaları onarılarak birleştirilmiştir.
Stoa
Opramoas Tapınak mezarının güney ve batısı boyunca Stoa uzanır. Ön tarafı 2 katlı stoanın ikinci katından oluşur. Yan uzun kolu ise; Opramoas’ın terasının güney köşesinden tiyatronun batı köşesine kadar uzanıp analemma duvarıyla birleşir.
Toplam 45 m uzunluğunda ve hafif iç bükey uzayan yapının genişliği 4.5 m civarındadır. Stoa duvarı boyunca çok standart olmayan ölçülerde 8 adet niş açılıdır.
Stoa tavanını, kiremit kaplı ahşap bir çatı örtmektedir. Opramoas Stoası: Opramoas’ın ardılları tarafından, MS 2’nci yüzyılın ikinci yarısında tapınak mezarla birlikte aynı projeyle yapılmış olmalıdır. Opramoas’ın hayır işleri listesinde bu yapıların anılmamış olması da bu öneriyi doğrular gibidir.
Yani, bölgede birçok benzeri bulunan, 2’nci yüzyıl Roma dönemi moda tapınak planındadır. Sadece cepheden basamaklarla çıkılan bir merdiven vardır. Bu podyuma çıkan merdiven ölçüleri: 2.34 x 3.07 metredir.
Podyum ucunda: 4 sütunlu bir cephe düzenlemesi görülür. Sonraki dönemde, yapının özellikle cephesi tahrip edilmiştir. Bu kesimdeki mermer malzeme: alt terastaki Bizans kireç kuyusunda yakılmıştır.
Batı yan ve cephe duvarının tamamı ve doğu yan duvarının ilk yarısı, yazılı bloklarla örtülüdür. Arka duvar ise boştur.
Bu kitabeler 64 belgeden oluşmakta olup, Opramoas’ın bütün resmi ilişkileri sıralanmaktadır. Bu belgeler arasında: 12 İmparator mektubu, 19 Procurator mektubu ve 33’ü birlik toplantısına ait belgedir.
Bu yazıtlı anıta ait bloklar, çevreye dağılmıştır. Bu kayıtlarda: Opramoas’a sunulan onurlandırmalar ile kendi şehrine ve diğer şehirlere yaptığı hayır işleri anlatılmaktadır. Mektuplar, özellikle Antonius Pius ile olan yazışmalardır.
Yazışmalar içerisinde bu kişinin Lykiarkh (Likya birliği yöneticisi) olduğu da anlaşılmaktadır. Anıtın üstünde kırma çatı bulunur.
Çatı kiremit kaplıdır. Tüm yapı: kesme taş bloklarla örülüdür.
Kumluca Rhodipolis Agora/Stona
AGORA/STOA:
Kuzeydoğu-güneydoğu doğrultusunda uzanır. Şehrin en merkezi kamu yapısıdır.
Agora ve Stao birlikte tasarlanmıştır. Yapılış tarihi olarak muhtemelen MS 1’nci yüzyılın ilk yarısı düşünülmektedir.
Stoa, Agoranın batısı boyunca uzanan, yarı kapalı bölümdür. Toplam 59 m uzunluktadır. Tüm alanın genişliği güneyde 29.90 m, kuzeyde 19.15 m dir. Bunun 9.20 m genişliğindeki batı yarısı Stoadır.
Agoranın güney tarafında, 4 büyük sarnıç, terasın alt yapısını oluşturur. Agoranın iki tarafında da giriş vardır. Stoanın ortasına denk gelen yerde in situ düşmüş bloklardan burada 2 katlı bir stoa olduğu kesinleşmiştir. Stoa zemininin 60 m boyunca, tamamen mozaik döşeli olduğu anlaşılmıştır. Bunlar geometrik desenlidir.
Agoranın kuzeydoğu köşesinde, heykel kaideleri bulunmuştur. Ancak heykeller yoktur.
Alanın kuzeydoğu köşesini oluşturan eksadranın üstünde, heykellerin dizili olduğu, Agoranın anıtsal bir kısmını oluşturduğu ve agora boyunca 2 katlı stoanın karşısında, tek taraflı ilerleyen ve bugün kuzey yarısı sağlam olan 3 basamaklı oturma sıraları, burada belki yarışların ve diğer başka etkinliklerin de yapıldığını düşündürür.
Kentin en hareketli meydanını oluşturan Agora ve 2 katlı Stoa, diğer kamu alanlarıyla organik bağlar içindedir. Hatta 2 katlı Stoanın ikinci katı, aynı zamanda Opramoas Stoasının üst terasındaki etkinliklere hizmet veren doğu kanadını oluşturur. Bu organik bağlar, iki katlı stoanın, Opramoas stoası ile aynı tarihlerde, birlikte yapılmış olduğunu gösterir.
Dolayısıyla MS 2’nci yüzyılın birinci yarısına tarihlenir. Mimari yapı taşlarındaki bezekler de bu durumu doğrular.
TAPINAKLAR:
Kent merkezinin farklı yerlerine konumlandırılmıştır. Akropolün tiyatroya bakan kente ve manzaraya egemen olduğu doğu köşesinde, merkezdeki yol kavşağından ve Asklepieion içinde ve önünde olmak üzere hangi tanrıya ait oldukları henüz netleşmeyen tapınaklar vardır.
Tapınak konumlamaları aynen antik kaynaklarda tanımlandığı gibidir. “Kutsal yapıların temiz ve güvenli kalabilmeleri için kamu merkezinde yer almaları uygundur.”
Kumluca Rhodipolis Hadrian Sebasteion
HADRİAN SEBASTEİON:
Rhodiapolis şehrindeki kutsal alanların en özel koruma ve mimariye sahip olanıdır. İmparator ailesinin bir tanrı gibi tapınım gördüğü Lykia’nın en özel İmparator Kült Binasıdır.
Daha da önemlisi Opramoas ailesinin kurucu atalar kültü için biçimlendirilmiş kült/anı salonu da tıpkı yanındaki İmparator Salonu gibi planlanmış ve tamamen organik bağlantılı inşa edilmiştir.
Batıdaki Sebasteion ve hemen bitişiğindeki Opramoas ata kültü salonunun alanı ortak düzenlenmiştir. Kamu merkeziyle tam bir bütünlük içerisinde, ortak merkezi alana bakacak biçimde konumlanmıştır.
Genellikle hamamların palaestralarında bulunan Anadolu’da çoğunlukla bağımsız yapı özelliği göstermeyen yaygın örnekleriyle bilinen İmparator Kült Salonu (Sebasteion) Rhodiapolis’de farklı olarak bağımsız ve anıtsal bir yapıda özgün bir planla yerini bulmuştur.
Asimetrik dikdörtgen yapıdadır. Doğu cephesi blok taşlarla örülüdür ve zemin kattan giriş vardır.
Kumluca Rhodipolis Hadrian Sebasteion
Doğu-batı yönde uzayan, anıtsal nişli cephe şehir merkezine hakimdir. Zemin kat, son blok sırasına kadar korunarak günümüze ulaşmıştır.
FORTUNA TAPINAĞI:
Tapınağın ön alanını oluşturan, tonozları çökmüş olan sarnıçlara düştüğü tespit edilen podyum blokları kaldırılarak orijinal yerlerine konulmuştur. Tapınağın giriş yüzü: kuzeye ana alan girişine bakar.
Bu yüzün iki yanında, tapınağa bitişik birer heykel kaidesi bulunmaktadır. Kaidelerden biri kütüphaneye, diğeri ise doğuya nişe bakmaktadır.
Kumluca Rhodipolis Asklepion
ASKLEPİON:
Fortuna Tapınağı ve Kütüphanenin bulunduğu, kentin güney batı alanında, Sebasteiona bitişiktir. Yapı MS 2’nci yüzyıla tarihlenir. Asklepeion ve Asklepeios ile ilgili yazıtlar, bu yapının çevresinde bulunmuştur.
Herakleitos tarafından Lykia’ya getirilen kültün, şimdilik bölgedeki tek örneğidir. Asklepeios ve kızı Hygeia’ya heykeller adayan ve ilk kez bölgede Asklepeios kültünü kuran Herakleitos yazıtı, bu yapının hemen arkasında bulunmuştur.
Kentin merkezinde, güney kesimi oluşturan tapınaklar adasında, Sebasteion’un batı bitişiğindedir. Yapının ana girişi önünde, Asklepeion yazan bir yazıt bulunmuştur.
Bölgenin tek yuvarlak planlı tapınağı da bu avlulu kompleks yapının merkezindedir.
Kentin tıp ve sağlık amaçlı yapısıdır.
İçinde bir kütüphane bulunur. Kütüphanede Lykia’nın bilinen tek örneği olarak önemlidir.
Kentin doğu-batı ana yol aksında, Sebasteion ile aynı yöne bakışımlı olarak birlikte etkileyici bir kutsal yapı gurubu oluşturulur.
Asklepeion yapısının alt yapısı, sarnıçlardan oluşmuştur. Bu kısım bir avlu görevindedir. Kuzey yönünde 3 kapılı bir Stoa alanından mekana girilir. Giriş kapısından sonra, geniş bir koridor vardır.
Doğu ve batıda bulunan odaların girişi, bu alandan sağlanır. Avlunun doğu ve batısında 6 mekan vardır. Bu mekanlar hasta odalarıdır.
Alandaki diğer yapılar gibi, buranın da yapı duvarlarında da: doğal nedenlere bağlı bozulmalar ve yapısal kayıplar olmuştur. Duvar: moloz taş ve kireç harcı kullanılarak inşa edilmiştir.
Asklepion ve Sebasteion’un birlikteliği, Rhodiapolis’te bulunan en önemli iki kimliği sahibi olan Opramoas ve Herakleitos isimlerini yücelten ve hatta İmparator Kültüyle bağdaşık olarak yükselten sosyal durumlarını yansıtmaktadır.
Özellikle Opramoas ailesi ve Herakleitos gibi bir kaç aristokrat, MS 2’nci yüzyıldaki kentin en parlak şehirleşmesine imza atmışlardır.
Bu elitlerin, özellikle de Opramoas ailesinin inşa ettirdiği yapılar çıkarıldığında Rhodiapolis’ten geriye pek bir şey kalmaz.
Bu aristokrat ailelerin sayısının oldukça az olduğu, kentte çok az sayıda olan zengin konutlarından da anlaşılmaktadır.
KÜTÜPHANE:
Fortuna Tapınağının batı bitişiğindedir. Tapınakla aynı ön alana bakmakta ve kapısı da bu yöne açılmaktadır. Hekim Heraikleitos tarafından MS 2’nci yüzyılda yaptırılmıştır. Heraikleitos yazdığı 6 ciltlik eserinin de burada bulunuyordu.
Yapı dikdörtgen planlı ve tek hacimlidir. Kütüphanenin duvarları genellikle moloz taş ve harçla örülmüştür. Sıva üstü mermer kaplamadır. Yapının küçük ölçülerine göre oldukça güçlü görülen duvarları 1.20 metre kalınlıktadır.
Yapının kalın duvarları içinde: 0.50 metre derinlik ve 1.5 metre genişlikte nişler açılmıştır. Kuzey duvarda 3 ve doğu duvarda ise 2 niş vardır. Doğu yüzü ortasında, tapınakla bakışımlı bir giriş vardır. Güney tarafı yamaca bakar.
BÜYÜK HAMAM:
Şehrin doğusunda, son kamu binasıdır. MS 2’nci yüzyıla tarihlenmektedir.
Güneydoğu’dan kente çıkan ana yol güzergahının ilk ulaştığı yapıdır. 25.57 m genişlikte ve 40.75 m uzunlukta toplam alanı 1077 metre karelik alanı kaplayan yapı akropolün doğu eteğinde eğimli arazide tek başına durmaktadır.
Güney yarısını, palaestra ve palaestranın alt yapısını/terasını oluşturan 4 büyük sarnıç, kuzey yarısını da hamam birimleri oluşturur. Roma döneminde kendi içindeki revizyonları yanında, asıl radikal müdahaleler Bizans döneminde olmuştur.
Bizans döneminde tüm yapı, hypocaustuma kadar kullanılmıştır. Hamamın güney yarısını oluşturan palaestra bloğu, yıkanma bloğundan çok daha büyüktür. Tonoz örtülerin çökmüşlüğü dışında sağlam kalmıştır.
Likya bölgesi, sıralı I tipi hamam planındadır. Hamam duvarlarındaki moloz taşlar, harçla örtülmüştür. Hamamın ana mekanı, tonoz örtü ile kapatılmıştır.
Hamamın içinde su basınç odası olarak adlandırılan kastellum vardır. Duvarlar arasında eğimli hava kanalları bulunur. Duvarlar: terrakota çivilerle ısıtılmaktaydı.
Hamam basamaklı yolla yerleşim merkezine, doğusundaki yolla konut alanlarına bağlanır. Sosyal buluşma merkezi, kültürel-sportif etkinlikler ve hijyen-sağlık yapısı olarak Roma dönemi kent yaşamında önemli yeri vardır.
Bizans döneminde konut ve işlik gibi tamamen farklı fonksiyonlarla yeniden biçimlendirilerek kullanılmıştır. Büyük hamamın kuzeydoğusunda bulunan küçük hamam, şehrin merkeze en uzak ve diğer yapılardan en kopuk yapısıdır.
Yer seçimi irdelendiğinde, bugün de hala biraz akmakta olan su kaynağının etkin olduğu düşünülebilir. Konumu ve boyutlarıyla şehircilikteki yeri MS 4’ncü yüzyılın sonlarında yapılmış olduğunu düşündürür.
Yapının güney yarısında paestra altında sarnıçlar vardır. Kuzey yarısında ise hamam bulunur. Yapı iyi durumda korunarak günümüze ulaşmıştır. Bizans döneminde kullanılmıştır. Tasarımı: Anadolu hamam-gymnasium modelindedir.
KENOTAPH:
MÖ 2’nci yüzyıla tarihlenen bir anı mezardır. Henüz burada kazılara başlanmadığından bilgi yoktur.
Kumluca Rhodipolis Nekropoller
NEKROPOLLER:
Şehrin nekropolleri, şehre gelen ve giden yolların kenarlarında yoğunlaşmıştır.
En erken Nekropol, yerleşimin kuzeyindeki vadi kenarında bulunan kayalıklardaki kaya mezarlığıdır. Kentin çevresindeki Roma dönemi nekropolleri, genellikle çok tonozlu oda mezarla ve lahitlerden oluşmaktadır.
Lahitler, kentin güneyinden çıkan yol boyunca yoğundur. Oda mezarlar ise, kentin kuzey ve kuzeybatısında çoktur.
Kent merkezindeki cadde kenarlarında da anıt mezarlar görülür. Roma dönemi anıt mezarları, kentin merkezinde yol boylarında dizilmiştir.
Ancak, Rhodiapolis kentindeki en önemli mezar, Tiyatronun sahne binasının arkasında bulunan Opramoas anıt mezarıdır.
KAYA MEZARLAR:
Şehirde 26 tane kaya mezar varlığı tespit edilmiştir. Ancak bu mezarların sahiplerinin yaşamlarına ait bir mimari kalıntıya henüz rastlanmamıştır.
DÜKKAN VE İŞLİKLER:
Kent merkezinin batı kesiminde, ana caddenin batı kapısıyla Agora arasında kalan adasında yol boyunca dizilen ve kuzeye yamaca doğru genişleyen alanda pek çok yapı kalıntısı bulunur. Çoğunlukla Bizans dönemi yapıları olan bu birimler yer yer Roma kalıntıları üzerine yükselmiştir.
Bu alandaki yapıların dükkan ve işlik olması beklenir. Şehirde bu fonksiyonu karşılayan tek alan da burasıdır. Bu gurup dışında tiyatronun batı bitişiğindeki gibi yeme-içmeye yönelik bazı iş yerleri de bulunmaktadır.
Üretime yönelik çok az bulgu söz konusudur. Bunların en belirgini konut alanının doğusunda kalan arazide ortaya çıkan zeytinyağı işliğidir.
KONUTLAR:
Roma döneminde yapılmış ve Bizans döneminde de çoğunlukla kullanılmış olan konutlar, iki ana gurupta incelenir.
İlki: şehrin seçkin yerlerinde manzaraya bakan ve başka yapılarla sıkıştırılmamış, ferah alanlarda bulunan villalar, diğeri de çoğunlukla halkın oturduğu konutlardır.
Kent merkezinin kuzey kesimi tamamen konutlara ayrılmıştır. Orta sınıfa ait bu konutlar bir arada yapılırken, zengin villaları şehrin farklı yerlerinde bulunmaktadır.
Kentin kuzeyindeki sırt boyunca yayılan merkezi konut alanlarında bazı sokaklar ve etrafında evler izlense de bazılarının avlulu evler olduğu anlaşılsa da, henüz konut kazısı yapılmadığından, konut tiplerine ve konut alanları planlamasına ilişkin bir şey söylemek mümkün değildir.
Belirgin olan bir şey varsa, o da Akropol ve eteğinde kompakt olarak yapılan kamu yapıları arasında herhangi bir konutun yapılına izin verilmemiş olmasıdır. Kamu merkezine yakın komşu olarak yapılan bir yamaç adası özel bir durum gösterir.
Bu ada, Agoranın kuzey sonundaki eksendra ile prytaneion arasında kalan ve hamama kadar inen bölgedir. Burada villalar bulunur.
ÇEŞME:
Kent içinde herhangi bir çeşme yapısı bulunmamıştır. Hamam sarnıcı cephesinde açılan bir çeşme olduğu, kentin su ihtiyacının her yede bulunan sarnıçlardan sağlandığı düşünülür.
Sarnıçların üzerinde su alma açıklıkları, kent içinde çeşme görevi görmekteydi. Çeşme olarak kentin batısındaki vadide bulunan yerleşim dışı kaynak, Roma döneminde yapılmış tek örnek olarak bilinir.
Yerleşim eteğinde bugün hala akmakta olan kaynakların da muhtemelen antik dönemde içme suyu kaynaklarını oluşturduğu söylenebilir. Su kaynakları konusunda çok şanslı bir yerleşim değildir.
Kentin gereğince büyüyememesindeki asıl faktör de budur. Şehircilikte ve yapı çevrelerinin düzenlenmesinde, suyun uygarlık katan varlığının olmaması, Rhodiapolis’in her alanında hissedilir.
Kente iki yolla su sağlanmıştır. İlki: yerleşim çevresinde (daha çok eteklerinde) bulunan doğal kaynaklardır.
Kaya mezarlarının bulunduğu güneydoğudaki vadide ve kuzey vadilerinde bugün hala az da olsa su kaynayan kaynakların antik çağlarda da daha verimli olarak kullanılmış olduğu düşünülür.
Bunlardan en sulak olanı, kuzey kaya mezarlığı nekropolündedir. Çeşme binasıyla ele geçen tek kaynak ise, kentin batısından vadiye inan yamaçta bulunmuştur.
SARNIÇLAR:
Kentin su ihtiyacı tamamen sarnıçlarla karşılanıyordu. Kamu alanlarında ortak kullanıma sunulan çok bölümlü, büyük rezervuar ile ev ve dükkan gibi özel yapılarda bulunan kişisel kullanımdaki küçük sarnıçlar bulunmaktaydı.
Yerleşim, nüfus artışına bağlı olarak büyüdükçe, küçük yeni sarnıçlarla su teminine yönelik önlemler arttırılmıştır. Yerleşimin kuzeyinde yoğunlaşan konutların içinde ve dışındaki sarnıçlar bundandır. Yani, hem su ihtiyacı hem de teras ihtiyacı aynı yatırımla çözülmüştür.
Dönemin mimar-mühendisleri halkın ihtiyacını karşılayacak kapasitede sarnıçlar öngörmüşlerdir. Kentte toplam 8 büyük rezervuar vardır.
Bunlar, yüklenilmesi ve depolanması hayli zor olan suyun yüksek kapasitede bir alanda depolanması amacıyla çok bölümlü olarak tasarlanmıştır. Bunlar; yana yana yerleştirilen, birbirine kemerlerle geçişli dikdörtgen planlı ve üstleri beşik tonozla örtülü su depolarıdır.
Yamaca gelen bazı kısımları toprağa ya da ana kayaya oyulup duvar örülerek, ön kesimlerinde ise kot farkını ortadan kaldıracak lüksek duvarlar örülerek oluşturulmuştur. Taş ve tuğla ile örülmüş ve harçla sıvanmıştır.
Taşıyıcı ayaklar, tonoz ve kemerler tuğladan, duvarlar ise genellikle moloz taş ve harçtan inşa edilmiş ve genellikle çok katlı, kalın seramik katkılı, geçirgen olmayan sıvayla sıvanmıştır.
Beyaz, gri ve kırmızı renkli sıvanın genellikle çok katlı uygulandığı görülmüştür. Bazı örneklerde, sıva katlarının çoğalması teknik değil dönemsel nedenlerdir. Özellikle Bizans dönemi kullanımlarında sarnıç sıvalarının onarıldığı söylenebilir.
Şimdilik kazı ve temizlik tamamlanmadığından, tam sayılamamış olsa da Roma dönemi için de en az 7000 m küplük bir kapasiteden söz edilir. Bu da çok genel bir yaklaşımla, sarnıç sularının hiç yenilenmeden 5 ay boyunca, en az 5 bin kişiye yetecek bir kapasitede olduğunu gösterir.
Sürekli eksilen sular, yağışlarla tamamlanmakta ve daha uzun süre yetecek su temin edilmekteydi. Bu sarnıçların yılda bir ya da birkaç kez dolmasını sağlayan kış yağışları da, 3000 yıldır değişmemiş olan iklim yapısındaki ortalama yıllık 105 cm küptür.
Helenistik kentin su ihtiyacının nasıl karşılandığı tam olarak belli değildir. Eldeki tek veri, Akropoldeki silindirik sarnıçtır ki, bu da ancak aslında çok küçük bir yerleşime yetebilecek su depolayabilir. Su depolama birimleri dışında su dağıtımı ve akaçlama tesisatıyla ilgili çok az veri ele geçmiştir.
TUĞLA YAPIMI:
Rhodiapolis’te asıl dikkat çeken tuğla yapımıdır. Tuğlanın özellikle altyapı oluşturan sarnıçların taşıyıcı elemanlarında kullanılmış olması dikkat çekicidir.
Tüm sarnıçların kemer ve tonozları bu iş için özel üretilmiş güçlü tuğlalarla örülmüştür. MS 2-3’ncü yüzyıl yapılarında kullanılmış olan tuğla, Roma’nın temel inşaat malzemesinin bir yansıması gibi görünmektedir.
Tiyatronun sahne binasının 1. katından itibaren ara duvarlarında da tuğla kullanılmıştır.
AKROPOLİS:
Kumluca Rhodipolis Akropolis Bizans Kilisesi
Bizans Kilisesi:
2009 yılında yapılan kazı çalışmalarında, kilisenin apsis ve hema kısmı, pastaphorium odaları, kuzey nefin tamamı ve kilisenin kuzey doğu köşesine bitişik şapelde kazı çalışmaları tamamlanmıştır.
Yapılan çalışmalara göre, kilisenin Akdeniz Bölgesi, erken Bizans dönemi bazilikal planlı kiliselerinin tipik örneklerinden birisi olduğu anlaşılmıştır.
Kilisenin MS 5’nci yüzyıla ait olduğu tahmin edilmektedir. Erken Bizans dönemine yani MS 11-12’nci yüzyıllara kadar kullanılmıştır.
Kilise, Akropol düzlüğünün merkezinde konumlanmıştır. Doğu-batı uzanımlıdır. Narteksi yoktur. Batı girişli ve üç neflidir. Apsisin içinde 6 basamaklı syntronom vardır.
Yapının uzunluğu yaklaşık 25 metredir. Naos, iki sütun ile üç nefe ayrılmıştır. Yapının orijinal üst örtüsü ahşaptır. Kilisenin cephesinde üç giriş vardır. Bunlar Roma dönemi yapılarında devşirme bloklarla örülmüştür.
Kilise bölümlerinden bazılarının zeminleri mozaik, bazıları ise taş kaplıdır. Mozaik döşemede: beyaz, kırmızı, mavi, sarı renklerde tessera kullanılmıştır.
Bu bölümde, günlük kullanım amaçlı seramikler de bulunmuştur. Az sayıda fresko parçalarına rastlanmıştır.
Bir piskoposluk merkezi olan Rhodiapolis şehrindeki bu büyük kilise, muhtemelen şehrin katedrali yani piskoposluk kilisesiydi.
Şapel:
Yapının kuzeydoğu köşesinde 5.80 x 4 metre ölçülerinde bir şapel vardır. Şapelde: dolgudan mavi, beyaz ve kırmızı renklerle boyalı fresko parçaları ve iki kırık sütun gövdesi bulunmuştur.
Konutlar:
Kilisenin kuzeyine bitişik olan ve doğrudan kuzey nefin doğru kısmına, bir kapı ile açılan yapının da, muhtemelen piskopos konutu olduğu düşünülmektedir. Sonuç olarak: kilise, piskoposluk konutu ve şapel, birbirine bağlıdır.
Kumluca Akalissos
AKALİSSOS
Kumluca ilçe merkezine 30 km uzaklıkta, Karacaören Mahallesi sınırları içinde, Gavuristan veya Asarderesi mevkii olarak bilinen bölgededir. Komşusu olan İdebessos şehri 2 km uzaklıktadır.
Önemi:
Likya birliğinin az bilinen ancak tarihi önemi yüksek yerleşim yerlerinden birisidir.
İlk bakışta, Torosların tepesinde küçük ve terk edilmiş bir yerleşim gibi görünse de, antik Likya dünyası için hem siyasi hem de dini açıdan stratejik bir merkez konumundaydı.
Yani, Akalissos bu ülkenin dağlık eyalet başkentiydi.
Tarihçesi:
Kentin tam kuruluşu tarihi kesin olarak bilinmese de, çevresindeki buluntular ve Likya dilindeki ismi, buranın yerel bir Anadolu yerleşimi olduğunu gösterir.
MS 6 yüzyılda yaşamış olan Byzantion lu Stephanos ve Hierokles Akalissos un bir Lykia kenti olduğunu aktarırlar.
Likya Birliği öncesi:
Akalissos, başlangıçta savunma amaçlı kurulmuş sarp bir yerleşimdir.
İlk dönemlerde bölgedeki Pers hakimiyeti ve ardından gelen Atina etkisi (Delos Birliği) sırasında stratejik bir gözlem noktası işlevi görmüştür.
Bu döneme ait en somut veriler, kentin en yüksek noktalarındaki temel kalıntıları ve yerel taş işçiliğiyle yapılmış ilk kaya mezarlarıdır.
Helenistik dönem ve Likya Birliği (MÖ 3-1 yüzyıl)
Büyük İskender bölgeyi ele geçirmesinin ardından kent, Grek kültürüyle tanışmıştır.
Akalissos bu dönemde Likya Birliğinin resmi bir üyesi olmuştur. Birlik meclisinde oy hakkına sahiptir.
Alakır vadisi üzerindeki hakimiyeti sayesinde tarımsal ticarette söz sahibi olmaya başlamış, İdebessos ve Kormos gibi komşu kentlerle ekonomik entegrasyona girmiştir.
Roma dönemi-Altın çağ (MS 1-3 yüzyıl)
Akalissos’un tarihteki en önemli dönemi bu evredir. Roma yönetimi altında şehir sadece fiziksel olarak büyümemiş, siyasi bir otoriteye dönüşmüştür.
MS 141 Depremi ve Yeniden İnşa:
MS 141 yılında tüm Likya bölgesini yıkan büyük deprem Akalissos’u da yerle bir etmiştir.
Dönemin en zengin hayırseveri olan Rhodiapolisli Opramoas, deprem sonrası kentin yaralarını sarması için 3.000 Denarius bağışta bulunmuştur.
Ancak Opramoas’ın yaptığı yardım miktarının azlığı, kentteki yapıların depremden fazla zarar görmemiş olmasıyla ya da kentlerin boyutu ile alakalı olarak bu kentte daha az yardım yaptığı öne sürülebilir.
Sympoteia Liderliği:
Roma, idari kolaylık için Akalissos’u merkez seçerek onu İdebessos ve Kormos ile birleştirmiştir.
Bu birliğin lider kenti olduğu, kendi adına bastırdığı sikkelerden anlaşılmaktadır.
Bu üçlü yapının tüm diplomatik yazışmaları Akalissos üzerinden yürütülmüştür.
Neokhoros Unvanı:
İmparator Commodus dönemine ait bir yazıta göre kent “Neokhoros” (Tapınak Bekçisi) unvanına sahipti.
Bu unvan, bir kentin İmparatorluk kültüne ait bir tapınağa ev sahipliği yaptığını ve dini açıdan yüksek bir prestije sahip olduğunu gösterir.
Bizans dönemi ve Piskoposluk (MS 4-7 yüzyıl)
Hıristiyanlığın resmi bir din olarak kabul edilmesiyle, Akalissos’un çehresi değişmiştir.
Kent, Myra (Demre) Metropolitliğine bağlı bir Piskoposluk Merkezi olmuştur. Bugün kalıntıları görülen iki büyük kilise, bu dönemde inşa edilmiştir.
Arap akınlarının başladığı 7 yüzyıldan itibaren şehir daha çok bir kale-kent özelliği kazanmış, nüfus yavaş yavaş daha korunaklı iç kesimlere veya sahillere kaymaya başlamıştır.
Terk edilme ve Doğaya Dönüş:
MS 7 yüzyıldan sonra kent kademeli olarak önemini yitirmiştir.
Depremler, değişen ticaret yolları ve bölgedeki siyasi istikrarsızlıklar kentin tamamen terk edilmesine yol açmıştır.
Yüzyıllarca sessiz kalan kent, 19 yüzyılda Avrupalı gezginlerin rotasına girmiş, ancak sistemli arkeolojik araştırmalar ancak son yüzyılda yapılabilmiştir.
Özgün mimari ve Mezar Kültürü:
Kentin en ayırt edici özelliği, klasik Likya mimarisinden ayrışan mezar yapılarıdır.
Lahit Tipleri:
Kentte görülen lahitler tek tek değil, genellikle aile mezarlıkları şeklinde guruplar halinde bulunur.
Bazı lahitlerin altında ölen kişinin ailesine ait ek gömülerin yapıldığı “hyposorion” adı verilen alt kaideler mevcuttur.
Akalissos lahitleri, bölgenin meşhur semerdant (ters tekne= kapaklı lahitlerinden ziyade, üçgen alınlıklı ve daha sade bir yapıya sahiptir.
Kıyı şeridindeki lahitlerde görülen yoğun kabartmalar (savaş sahneleri, ziyafetler vb.) burada yerini daha sade bir işçiliğe bırakmıştır.
Süsleme olarak genellikle sadece tabula ansata (yazıt paneli) veya basit girlandlar (çiçek zincirleri) görülür.
Mezarların tamamı bölgedeki yerel gri kireçtaşından oyulmuştur.
Bu taşın sert yapısı nedeniyle detaylı işçilik yerine daha kültesel ve dayanıklı formlar tercih edilmiştir.
Bu durum, kentin kendine has bir taş işçiliği ekolüne sahip olduğunu düşündürmektedir.
Lahitlerin üzerindeki Grekçe yazıtlarda genellikle şu bilgiler yer alır.
Lahdin kim tarafından, kimler için (eş, çocuklar, anne-baba) yaptırıldığı ve ölümünden sonra lahdin açılması veya başkasının gömülmesi durumunda ödenecek olan para cezaları. Bu cezalar genellikle kentin hazinesine veya yerel tapınaklara (örneğin: Apollo tapınağına) ödenmek üzere belirlenirdi.
Kaya Mezarları:
Sarp kayalıklara oyulmuş birkaç adet kaya mezarı bulunur.
Ancak bunlar Myra veya Kaş’takiler kadar görkemli cephelere sahip değildir, daha çok işlevsel ve yerel tarzdadır.
Mezarlar şehir bir dağ kenti olduğu için rastgele yerleştirilmiştir.
Genellikle kentin sivil yerleşiminden biraz daha yüksekte, şehre hakim yamaçlardadır.
Bu, ölülerin şehri “izlemeye devam” ettiği inancını simgeler.
Hırsızlara ve definecilere karşı koruma sağlamak amacıyla, bazı mezarlar dikey kayalıkların tam ortasına, merdivensiz ulaşılamayacak noktalara oyulmuştur.
Öte yandan, Likya inanışına göre ruhların kanatlı bir yaratık tarafından gökyüzüne taşındığına inanılırdı.
Bu yüzden mezarların yüksek kayalara yapılması sadece güvenlik değil, ruhun göğe yükselişini kolaylaştırmak amacı taşırdı.
Akalissos’daki mezarların sarp yapısı, bu dini ritüelin bir parçasıdır.
Kaya mezarları iki ana gurupta incelenir.
Ev Tipi Kaya Mezarları:
Bu mezarlar, antik Likya ahşap ev mimarisinin kayaya yansıtılmış halidir.
Kayaya oyulan cephede, sanki ahşap kirişler, dışarı çıkmış gibi duran “kiriş uçları” betimlenir.
Genellikle tek odalıdır.
Basit Khamosorion (Kaya oyuğu) mezarlar:
Ekonomik gücü daha kısıtlı olan aileler için doğrudan ana kayanın içine oyulmuş, üzerine ağır bir kapak taşı konulan daha sade gömü alanlarıdır.
Mezarların iç yapısı:
Mezarın içine girildiğinde şu teknik detaylar görülebilir.
Mezar odasının içinde genellikle üç duvarla “U” şeklinde dizilmiş, kayadan oyulmuş sekiler bulunur.
Bu yataklara ölüler yatırılırdı.
Bazı mezarlarda kapı kenarlarında, içeriye sunu bırakmak veya havalandırma sağlamak amacıyla açılmış küçük dilekler fark edilebilir.
Mezar girişlerinin hemen üzerinde veya yan tarafında, mezarın kime ait olduğunu belirten kısa Grekçe yazıtlar yer alır.
Bu yazıtlarda genellikle “Bu mezarı …. Kişi, kendisi ve ailesi için yaptırdı” ifadesi geçer.
Kumluca Akalissos
Piskoposluk Merkezi ve Bizans Dönemi:
Hıristiyanlık döneminde kent önemini korumuş ve Myra Metropolitliğine (bugünkü Demre) bağlı bir piskoposluk merkezi olmuştur.
Myra, o dönemde Likya eyaletlerinin dini başkentiydi ve Akalissos da bu merkeze bağlı stratejik oy hakkı olan bir birimdi.
Kentin piskoposları, bölgeyi ve kilise hukukunu ilgilendiren büyük konsüllere davet edilirdi.
Ayrıca: piskoposlar, yerel hak arasındaki anlaşmazlıklarda hakemlik yapar ve Roma-Bizans yasalarının uygulanmasını denetlerdi.
Arap akınlarının başladığı 7 yüzyıldan itibaren Piskoposluk merkezleri, çevredeki dağınık köyler için birer güvenli liman ve sığınak görevi görmüştür.
Kilise, kentin doğum, ölüm ve evlilik kayıtlarının tutulduğu, okuma yazmanın piskopos okullarında devam ettirildiği bir merkezdi.
Piskopos Eudoxius:
MS 458 yılında İmparator I Leon’a mektup yazan piskoposlar arasında Akalissoslu Eudoxius’un adı geçmektedir. Yazışmalarda kentin adı “Akalissenus” olarak kaydedilmiştir.
Kentteki Dini yapılar:
Kent merkezinde, birbirine yakın konumlanmış iki adet Bizans kilisesinin temelleri ve apsis duvarları bugün hala orman örtüsü altından seçilebilmektedir.
Merkezi kilise-bazilika:
Kentin merkezine yakın bir noktada bulunan bu yapı, üç nefli klasik bir bazilika planına sahiptir.
Doğu yönündeki Apsis (yarım daire şeklindeki sunak alanı) duvarları hala ayaktadır.
Küçük Kilise-Şapel:
Ana kilisenin biraz uzağında yer alan bu yapı, muhtemelen daha yerel ayinle veya piskoposluk konutuyla ilişkili özel bir ibadethane olarak kullanılmıştır.
Mimari detaylar:
Kiliselerin inşasında, Roma dönemi yapılarından sökülen taşların kullanıldığı görülür.
Bu, antik kentin Hıristiyanlık döneminde dönüştürüldüğünün bir göstergesidir.
Piskoposluğun bitmesi;
MS 7 ve 8 yüzyıllarda Akdeniz’deki Arap akınları ve bölgeyi vuran büyük salgın hastalıklar, Akalissos’un nüfusunun azalmasına neden olmuştur.
Piskoposluk merkezi zamanla daha güvenli olan sahil içlerine veya büyük metropollere taşınmış, kent ise yavaş yavaş terk edilerek bugünkü sessizliğine bürünmüştür.
Ekonomik Hayat: Zeytinyağı ve Sikke:
Zeytinyağı Üretimi:
Kentet bulunan ve “trapetum” adı verilen antik kırma düzenekleri, Akalissos’un antik dönemde önemli bir zeytinyağı üretim merkezi olduğunu kanıtlamaktadır.
Burada bulunan zeytinyağı işlikleri, bölgenin tarımsal zenginliğini gösterir.
Sarp dağ yamaçlarında kurulu olmasına rağmen, bu işlikler sayesinde üretilen yağın kıyı şeridine (muhtemelen Phaselis veya Corydalla üzerinden) ulaştırıldığı düşünülmektedir.
Trapetum-Dağın tepesindeki fabrikalar:
Akalissos kalıntıları arasında dolaşırken, yerlerde büyük, dairesel ve içi oyuk taş tekneler göreceksiniz.
Bunlar arkeolojide Trapetum denilen zeytin kırma düzenekleridir.
Şehirde tespit edilen işlik sayısı, burada sadece kendi ihtiyacı için değil, dışarıya satmak için zeytinyağı üretildiğini gösteriyor.
Denizden bu kadar yüksekte ve sarp bir yerde üretilen yağlar, tulumlara doldurulup katır sırtında en yakın limanlar olan Phaselis veya Limrya ya taşınıyordu.
Bu, kentin Akdeniz ticaret ağının bir parçası olduğunu kanıtlar.
SU YÖNETİMİ:
Akalissos gibi yüksek rakımlı kentlerin en büyük sorunu suydu.
Şehirde büyük nehirler olmadığı için halk mühendislik harikası yöntemler geliştirmişti.
Evlerin ve kamu binalarının altında, kayaya oyulmuş devasa sarnıçlar bulunur. Kışın yağan yağmur ve kar suları bu sarnıçlara depolanır, yazın kurak dönemlerde kullanılırdı.
Yamaçlardaki tarım arazilerinin kaymasını önlemek ve suyun verimli kullanılmasını sağlamak için yapılan taş teraslar, kentin çevresindeki ormanlık alanda hala izlenebilir.
Sikke Basımı:
Akalissos, Likya birliği içinde kendi adına sikke basma yetkisine sahip nadir kentlerden birisidir.
Özellikle Roma İmparatorluk döneminde basılan sikkeler şu özellikleri taşır.
İmparator Portreleri:
En bilinen sikkeleri MS 3 yüzyıla, İmparator III Gordianus (MS 238-244) ve eşi Tranquillina dönemine aittir.
Betimlemeler:
Sikkelerin ön yüzünde imparatorun büstü, arka yüzünde ise genellikle kentin koruyucu tanrıları veya yerel kültürlere ait semboller yer alır.
Sıkça rastlanan figürlerden biri, elinde bereket boynuzu (cornucopia) tutan Tyce (Şans ve Kader tanrıçası) figürüdür.
Yazı:
Sikkelerin üzerinde Gerekçe (Akalisseon-Akalissosluların parası) ibaresi yer alır.
Bu, kentin bağımsız bir idari yapıya ve ekonomik güce sahip olduğunun en net göstergesidir.
Yazıtlar:
Kentteki yüzey araştırmalarında bulunan yazıtlar, kentin sosyal yapısı ve dış ilişkileri hakkında çok değerli bilgiler sunar.
Sympoliteia Yazıtları:
Akalissos’un İdebessos ve Kormos ile kurduğu siyasi birliğe dair yazıtlar, bu üç kentin ortak bir meclis ve yönetim kadrosuna sahip olduğunu gösterir.
Yazıtlarda bu birlik, “Akalissoslular, İdebessoslular ve Kormosluların Birliği” olarak anılır.
Opramoas Anıtı Bağlantısı:
Rhodipolis’teki ünlü Opramoas Anıtında yer alan belgelerde, Akalissos’un ismi deprem yardımı alan kentler listesinde geçer.
Bu yazıt, Kentin MS 2 yüzyıldaki ekonomik durumunu ve bölgesel yardım ağlarını belgeler.
Onurlandırma Yazıtları:
Kentte ele geçen bazı kaideler, Roma İmparatorlarına veya yerel hayırseverlere (Euergetes) sunulmuş teşekkür metinlerini içerir.
Bu metinlerde kentin sahip olduğu “Neokhoros” (Tapınak Bekçisi) unvanı gururla belirtilir.
GÜNÜMÜZE ULAŞAN KALINTILAR:
Kent günümüzde yoğun bitki örtüsü ve ormanlık alan içinde kaldığı için kalıntıların bir kısmı toprağa gömülüdür, ancak bazı yapılar görülebilmektedir.
Bugün kentin içinde yüzyıllardır orada olan devasa çınar ve sedir ağaçları bulunur. Özellikle tiyatro benzeri düzlüklerde ve sarnıçların çevresinde kökleri taşları sarmış heybetli ağaçlar görülebilir.
Ayrıca insanlar kenti terk ettikten sonra, Akalissos tamamen doğaya devredilmiştir. Sarp kayalıklar ve kaya mezarlarının bulunduğu yamaçlar, Toroslar ın simgesi olan yaban keçilerinin geçiş güzergahıdır.
Özellikle sarp kayalara yuva yayan kaya kartalları ve şahinler, kentin semalarında sürekli süzülürler.
Antik dönemde de bu kuşlar Likya mitolojisinde kutsal kabul edilirdi.
Lahitler arasında binlerce yıldır buranın değişmez sakinleri olan büyük kara kaplumbağalarını görmek mümkündür.
Öte yandan ziyaretçiler için bir uyarı niteliğinde, Akdeniz engereğinden de söz temek gerekir. Özellikle yaz aylarında ve güneşli havalarda, taşların arasına saklanan veya lahitlerin üzerinde güneşlenen engereklere karşı çok dikkatli olmalısınız.
Taşların üzerine basarken veya çalılıkların arasına girerken mutlaka bir sopa yardımıyla kontrol yapmanızı öneririm.
Lahitler ve Kaya mezarları:
Akalissos’un en dikkat çekici özelliği, Klasik Likya tarzından biraz farklı, üçgen alınlıklı ve sade bir mimariye sahip olan lahitleridir.
Ancak ormanlık alanın içinde kalan birçok lahit, yüzyıllar içinde meydana gelen depremler veya bitki köklerinin baskısıyla yerinden oynamış ya da kapakları yana devrilmiş durumdadır.
Bizans Kiliseleri:
Kentte Bizans döneminden kalma 2 adet kilise kalıntısı bulunmaktadır.
Sur Parçaları:
Şehri çevreleyen savunma duvarlarının bir kısmı günümüze ulaşmıştır.
Zeytinyağı Üretimi:
Yakın dönemdeki araştırmalarda, kentte zeytinyağı üretiminde kullanılan bir “trapetum” yani kırma teknesi tespit edilmiştir. Bu da kentin o dönemdeki ekonomik faaliyetlerine ışık tutmaktadır.
Şehrin kayıt tiyatrosu:
Likya kentlerinin çoğunda bir tiyatro bulunur, ancak Akalissos ta bugün net olarak görülebilen bir tiyatro yapısı yoktur.
Arkeologlar, kentin tiyatrosunun ya çok küçük ve ahşap olduğu için günümüze ulaşmadığını ya da halkın tiyatro ve sosyal etkinlikler için hemen 2 km ötedeki komşu şehir İdebossos un tiyatrosunu kullandığını düşünmektedir.
Bu, antik dönemdeki komşuluk ve ortak kullanım kültürüne dair harika bir örnektir.
KORMOS:
Karabük Mahallesindedir. Kumluca merkezin 20 km kuzeyindedir ve bu bölgede bulunan 3 kent arasında, ilk varılan kenttir.
Kent: Alakır nehri ve vadisinin doğusundadır. Günümüzdeki Karabük yerleşiminin eteklerine kadar uzanmaktadır. Sarp bir tepenin sırt kısmında kuruludur. Bu sırt, güneye doğru 2 km devam eder.
Tepedeki yerleşim, yaklaşık 450 metre uzunlukta ve 30 metre genişliktedir. Binaların çoğunluğu bitişik nizamda yapılmıştır.
Yol olarak kullanılan alan, yok denecek kadar azdır. Ancak tepeye çıkarken rastlanılan kalıntılar, aslında yerleşimin daha geniş bir alana yayıldığını göstermektedir ve hatta Alakır nehrinin kıyısına kadar uzandığı tahmin edilmektedir.
Sırt üzerinde bulunan kalıntıların hepsi, tahrip edilmiş ve yağmalanmıştır.
Yerleşim yerinde, buranın kent olarak düzenlendiğini gösterir kamu binaları kalıntıları görülmemiştir.
Bu yüzden, burası muhtemelen Bizans döneminde bir köy kent veya kuleye sahip çiftlik yerleşimidir.
Belki de kıyıdan iç kesimlere giden ticaret kervanlarının uğradığı veya sığındıkları tahkimli bir yer olmalıdır.
Bölgede mezar yapısına rastlanmamıştır.
Evet, sonuç olarak, burada Bizans dönemi sonrasına ait herhangi bir kalıntıya rastlanmamıştır. Bölgenin, MS 7’nci yüzyıl civarında Arap akınları nedeniyle boşaltıldığı düşünülmektedir.
Kentin günümüze ulaşan en önemli yapı kalıntısı: batı sırtta kule olması muhtemel yapı mimari parçalarıdır. Dağlık Likya ve Kilikia bölgelerinde, kuleler: gözetleme, savunma, saklanma, barınma ve depo görevi görmek üzere inşa edilmiştir.
Bu kuleler, yerel halkın ve malları için korunaklı mekanlar olarak kullanılmıştır.
Kormos kentindeki kule de, kayalık bir tepenin zirvesinde yani savunmaya elverişli bir yerde yapılmıştır. Kule, günümüzde de, ovayı gözetleme açısından ve saldırıya karşı savunma özelliği bakımından değerlendirilmektedir.
Kumluca Akalissos
AKALİSSOS:
Ören yeri, Kumluca merkezinin yaklaşık 25 km kuzeyindedir.
Karacaören köyünün Asarderesi ile Gavuristanlık Mahallesindedir. Kumluca’dan kuzeye, Alakıra giden yolda, iki kent arasında kalmaktadır. Alakır vadisinde, Asar deresi denen derenin ayırdığı vadinin iki tarafında yerleşiktir.
Günümüzde, şahıslara ait bağ ve bahçe olarak kullanılan araziler içinde kalan antik kentte, tahribat ve yağma oldukça fazladır.
Ana yolun diğer tarafı yani dere yatağının kuzeyinde kalan dik kayalık bölünde, şehrin mezarları yani nekropol alanı vardır. Akalissos antik kenti kalıntıları, İdebessos’a 2 km mesafededir.
Burası bir Likya kentidir ve Likya birliğine üyedir.
Patara kentinde bulunan ve aslen askeri amaçla yapılan yolların güzergah bilgilerinin işlendiği “Stadiasmus Patarensis Anıtı” üzerinde, Akalissos ve Kormos kenti arası uzaklık 24 stadion yani yaklaşık 4.5 km olarak yazılıdır.
Kentte bulunan bir yazıtta: “Akalissos, Arykanda, Kyaneai ve Korydalla Halk Meclisleri tarafından onurlandırılan Oreios, bir heykel diktirmiştir. Oreios grammateusluk, eşi Aridesa ile birlikte İmparator rahipliği ve çeşitli görevler yapmışlardır.
Söz konusu yazıt Roma İmparatorluk dönemine tarihlenmektedir.
Kent: kaya mezarlarının bulunduğu tepenin etrafına açılan yol ile sınırlandırılmıştır.
Güney ve güneydoğu yamacında, alt kodlarda, ana kayanın düzleştirilmesiyle oluşmuş teras duvarları görülür.
Kentin kuzeyi ve güneyi arasında, dere yatağının yanında, bölgeye ulaşımı sağlayan modern yol yapılmıştır ve doğu batı yönünden bölgeden geçer.
Güneydeki tepeye bu yoldan itibaren ulaşım sağlanmış olmalıdır, çünkü izler bulunmaktadır. Ancak kuzeyde kalan kaya mezarlarına ulaşmak mümkün olmaz.
Güneydeki tepe sırtlarında bulunan lahitler, burada ayrı bir nekropol alanı bulunduğunu gösterir. Lahitlerin çevresinde başka yapılar yoktur. Yani, kent ve Nekropol iç içe değildir.
Lahitler, Roma dönemine tarihlenmektedir.
Kuzeydeki tepe yamaçlarında ilginç kaya mezarları bulunur.
Kente ait yapı kalıntıları, çalılık ve ağaçların arasına gizlenmiştir, tepenin güneydoğu yamacında yoğundur. Ancak büyük tahribat nedeniyle, yapıların mahiyeti ve fonksiyonlarını tespit etmek mümkün değildir.
Öte yandan, alanda her yapı parçasının yanında veya civarında kaçak kazılar yapıldığı görülmektedir. Özellikle kentin güney tarafı, tamamen özel şahısların mülkiyetindeki arazilerin içinde kalmaktadır.
Antik kaynaklara göre: Roma döneminde, şehir komşuları olan İdebessos ve Kormos ile siyasi birlik oluştururmuştur.
Çünkü söz sahibi olabilmek ve aynı zamanda kendi aralarında ekonomik geçim ve güvenliği sağlamak istemişlerdir.
MS 141 yılında, tüm bölgeyi etkileyen depremde ağır hasar görür.
Rhodiapolis kentinin vatandaşlarından ve Likya’nın en zengin kişisi Opramos’un maddi katkıları ile yeniden inşa edilir. Bu durum, Rhodiapolis kentinde bulunan ve Opramoas anıtı adıyla bilinen yazıtta yazılıdır.
Akalissos kentine ait en önemli buluntular: Gardianus zamanında basılan sikkelerdir.
MS 242-244 yılları arasında, III Gordianus ve eşi Tranquillina zamanında kentte sikke basılır ve bu bronz sikkelerin üzerinde, Akalissos kentinin ismi ve Gordianus ile eşinin adı basılmıştır.
Bizans döneminde, Hıristiyanlığı seçen kentte, 2 tane kilise bulunmaktadır ve Piskoposluk merkezi olmuştur.
Kent alanında, yüzeyde ise bol miktarda keramik kalıntısı bulunmaktadır. Bunlar muhtemelen günlük kullanımda kullanılmış, basit ve sade işçilikli ve irili ufaklıdır. Bu kalıntılar Bizans dönemine aittir.
Evet, şehrin tarihi geçmişi incelendiğinde: MS 7 ve 8’nci yüzyıllardan sonra yerleşim olmamıştır.
Günümüze kalan kalıntılar:
Ören yerinde derenin diğer yanında, Akropole bakan tepe üzerinde şehrin en önemli kalıntıları bulunmaktadır.
Burası, doğal özellikleri nedeniyle şehrin nekropol alanı olarak kullanılmıştır. Nekropol alanı, İdebassos şehrindeki gibi ormanlık arazide değildir.
İki tepenin kayalık yapısı nedeniyle, burada kaya mezarları bulunmaktadır. İki ayrı kodda bulunan 8 kaya mezarı görülmektedir. Ancak bu kaya mezarlarının mimari stili, Likya özellikleri taşımaz.
Akropol tepesinin üzerindeki yapılar ise büyük tahribata ve yağmaya uğramıştır.
Nekropol alanındaki lahitler, yerel kireç taşından yapılmıştır. Hepsi Roma dönemine aittir. Lahitlerde, komşu şehir İdebassos’dakilere benzer, kalkan motifleri ve tekne kenarlarında kabartma süslemeler vardır.
Lahitlerin alt kısmında, basamaklı podyumların bulunduğu görülür. Bu lahitler günümüzde şahısların şahsi arazilerinde bulunduğu için, sınır taşı, hayvan besleme ve depo amaçlı olarak kullanılmıştır.
Evet, bu mezarlar dışında, bölgede yapılan araştırmalarda, sağlam kalabilmiş bazı yapı parçalarının, kentte, büyük kamusal yapılar inşa edildiğini göstermesi açısından ilginçtir. Kentin önünden dere geçmesine rağmen, kentte sarnıç kalıntıları bulunmaktadır.
Akropol tepesinin doğu yamaçlarında ise, sur duvarlarına ait izler görülmektedir.
Kumluca İdebassos Tiyatrosu
İDAMAXZZA-İDEBESSOS-
Kumluca ilçesinin Kozağacı’ndaki Karacaören Mahallesi sınırlarındaki kalıntılar, denizden yaklaşık 900 m yükseklikte kuzey-güney yönünde uzanan alanda dağılır.
Kumluca merkeze 21 km uzaklıktadır. Ancak ulaşımı zordur, çünkü ören yeri ormanlık bölgededir. Çevresindeki tarım arazilerinden ve daha çok ormanlardan geçimini sağlayan bir Doğu Likya dağ yerleşimidir.
Kentin isminin muhtemelen, arkasındaki en yüksek dağdan kaynaklanmıştır. Kentin arkasındaki dağlık alanda, bölgenin en yüksek tepesi olan “Kızlarsivrisi” vardır. Adındaki “ss” takısı, kalıntılarda görülenden daha eskilerde bir başka yerleşimin var olduğunu düşündürür.
Akalissos isminde olduğu gibi erken kuruluştan kesin izler veren isim halleridir. Ancak en erken tarihsel bilgi Lykia Birliği dönemindendir. Roma döneminde Akalissos ve Kormos ile başını Akalissos’un çektiği bir sympoliteia oluşturduğu bilinir. Hemen arkasında yükselen 2500 m yükseklikteki Bey dağları, kente muhteşem bir fon oluşturur.
İdebessos, Doğu Lykia’nın kuzeyindeki dağ yerleşimleriyle kıyı kentlerini birbirine bağlayan yol güzergahı üzerinde bulunmasıyla önemlidir. Patara’da bulunan Miliarium Lyciae’de adı geçen 50 yerleşim arasında adı anılır. Anıtın C yüzündeki yerleşimler İdebessos ile başlar.
Akalissos ve Korma ile devam eder. Akalisos ve Korma arasında 24 stadia olduğu görülürken, şansızlık eseri İdebessos ile Akalissos arasındaki mesafeyi vermesi beklenen kısım eksiktir.
Aynı yazıtın devamında İdebessos yolu Kitanaura’ya bağlanır. Araştırmacılar “İskender’in ordularının bir bölümünü olasılıkla Arykanda, İdebessos ve bugünkü Kesmeboğazı üzerinden Phaselis’e ulaştırmıştır” derler.
Kent, başından beri Lykia Birliği üyesidir. Ele geçen yazıtlar, yerleşimin bir “polis” olduğunu ve Roma döneminde Akalissos ve Kormos ile başını Akalissos’un çektiği bir Sympoliteia’nın üyesi olduğunu ve üç kentin, Birlikte tek oyla temsil edildiğini göstermektedir.
Roma dönemi sonrasında ise Edebessos adını alan kent, Hıristiyanlık döneminde Myra Metropolü içinde, adı Lebissos, Lemissos olan bir piskoposluk olarak anılır.
Kumluca İdebessos
Günümüze ulaşan kalıntılar arasında:
Kentte, klasik dönem ve öncesine ait hiçbir veri yoktur. Sadece bir sikke de kentin ismi geçmektedir. Yine kentteki günümüze ulaşan kalıntılarda: kaya mezar yoktur.
Ayrıntılı arkeolojik araştırma yapılmamıştır, sadece yüzeyde görülen yapılan incelenmiştir. Yüzeyde yoğun olarak görülen Roma ve Bizans dönemi seramikleri yanında, tek ele geçen buluntular bronz heykelciklerdir.
1989 yılında ele geçen ve halen Antalya Arkeoloji Müzesinde bulunan bir define içinde: Likya’nın binicisi Men olan tek atlı heykelcik, Likya’da oldukça popüler olan 3 tane Kakasbos-Herakles heykelciği, 1 atlı heykelcik ve binicileri olmayan 3 at heykelciği bulunmaktadır.
Bu heykelcikler: atlı tanrı figürlerinin yaygınlık kazandığı, MS 2’nci yüzyıla tarihlenmektedir.
Ancak İdebassos şehrindeki kalıntılardan, tanrılara yani kültlere ait bir kabartma, tapınak veya yazıt bulunamamıştır.
Yerleşimde kültlere ilişkin ne bir kabartma ne de bir yazıt ne de tapınak olarak adlandırılabilecek bir yapı kalıntısına rastlanmamıştır. Bu yukarıda sözünü ettiğim bulguların, bir define kazısında bir arada çıkma ihtimali çok zayıftır.
Ancak eğer doğruysa tek bir define çukurunda 8 bronz heykelciğin bir arada çıkmış olması, definecilerin bir Atlı Tanrı Kutsal Alanını kazmış olduklarını gösterebilir.
Kente ait olduğu düşünülen sikke sayılmazsa, Klasik dönem ve öncesine ilişkin hiç bir veri bulunmaz. Klasik dönem kaya mezarlarından bir tane bile olmayışı bu şüpheyi arttırır.
Yani sonuç olarak burası: çevresindeki tarım arazilerinden ve daha çok da ormanlardan geçimini sağlayan, tamamen Doğu Lykialı bir dağ yerleşimidir. Dağlarla sahili birbirine bağlayan bir uğrak noktasıdır.
Kumluca İdebessos
Tiyatro:
Lykia’nın erkenlerinden biri olan küçük tiyatro Helenistik kökenlidir. Bakış yönü vadi değil de Bey dağlarıdır. 7-8 oturma basamağı dışında pek bir şey görülmez.
İki merdivenle 3 kuneusa ayrılan kaveanın yaklaşık 600 kişi kapasiteli olduğu düşünülür. Sahne binasına ilişkin bir kalıntı görülmez. Artık tüm tiyatroda, topraklar ve ağaçlar oturmaktadır.
HAMAM:
Kentte dikkat çeken ve kimliklendirilen önemli kalıntılardan biri de tiyatronun 70 m kuzeyindeki hamamdır. Kuzeyden bağlanan su yoluyla su temin edilmiştir. Küçük boyutlu yapı Lykia hamamları geleneğinde yapılmıştır. Ana bölümlerden biri apoditeriumcum firigidarium (hem soyunmalık hem soğukluk) diğerleri tepidarium ve caldariumdur.
Kumluca İdebessos
BAZİLİKA:
Doğu-batı aksında yerleştirilmiş bazilika iki sütun sırasıyla 3 nefe ayrılmıştır. Nartheks ve apsisle birlikte planı tümleyecek kadar tanımlanabilmektedir.
SURLAR:
Kentin surları güneydoğudaki akropol çevresinde izlenebilir durumdadır. Tiyatronun arkasında kalan ve çoğunlukla konutlar, resmi yapılar ve anıt mezar içeren surlar, kendi içinde, bu kesimde güvenli bir alan oluşturmuştur. Sur içinde ve dışında lahitler görülmektedir.
Kumluca İdebessos
Nekropol:
Nekropol yoğun olarak hamamdan güneye doğru tiyatronun arkasından uzanır. Şehre gelen yol boyunca ilerlemektedir. Tamamı Roma döneminden olan ve en az 50 tanesi sayılabilen lahitler içinde en çok dikkat çekici “U” biçimli eksedralara oturan üçlü lahit kümeleridir.
En anıtsalı da bunlardır. Bazıları tabula ansatalı olan yalın lahitlerin çoğunluk bezemeleri yan yüzlerindeki mızraklı ya da mızraksız Pisidia kalkanlarıdır.
Evler:
Kentin yaşam alanı olan evler, harabe halindedir.
PYGELA-GÜZÖREN-KEPEZTEPESİ:
Kumluca ilçe merkezine 12 km uzaklıktadır. Eski adı Savrun olan, Güzören’in Kepez Tepesindeki yerleşim Miliarium Lyciae’de (Yol Klavuz Anıtı) Korydalla ve Rhodiapolis üzerinden kuzeye yönelen güzergahta görünen Pygela olma ihtimali yüksektir.
Denizden 800 m yükseklikteki Kepez Tepesinin doğu kayalık kısmında, nekropolün kuzeydoğusunda 30 m kadar uzunlukta ve 5-8 blok sırasıyla korunmuş olan sur duvarları en doğu uçta kule yaparak sonlanır. Duvarlar taş işçiliği ve duvar örgüsüyle Helenistik yapısallıktadır.
Yoğun bitki örtüsü nedeniyle kalıntıları izlemek zor da olsa yerleşim dokusu anlaşılabilmektedir. Surlarla nekropol arasında kalan alan en yoğun yapı bulunan alan özelliği taşır. Agora karakteri taşıyan bu merkezi meydanın iki yanında çok sayıda heykel altlığı bulunmaktadır.
Bunlardan bir gurubu, aynı altlık sırası üzerinde birlikte düzenlenmiştir. Bu gurubun kuzey doğusunda tam merkezde, tamamen dağılmış bloklardan oluşan bir tapınak mezar kalıntısı bulunur. Agora kalıntılarının güney tarafındaki yamaçta çok sayıda konut kalıntısı bulunmaktadır.
NEKROPOL:
Yerleşimin güney tarafında agoranın bitimiyle başlayan nekropol, Roma döneminde yaygın olan yol boyu mezarlığı düzenindedir. Lahitler 2-3 basamaklı podyumlar üzerinde durmaktadır.
Çoğunlukla alt mezar odaları vardır. Aynı sırada, yol boyunca tek duran mezarlar olduğu gibi, 2-3 lahitten oluşan guruplar da bulunmaktadır. Hemen tamamı aynı formda olan Roma dönemi lahitlerinin çoğu yazıtlıdır.
Yazıtlı olanlar, tabula ansatalı olanlar ve olmayanlar olarak iki gurubu oluşturur. Yazıtlar büyük oranda okunamaz durumdadır. Hiçbir yazıtta kentin adına yönelik bir husus bulunmamaktadır. Lahitlerin bazılarının içlerinde karşılıklı çıkıntılar bulunur.
Ahşap yatak yerleştirmeye yönelik bu çıkıntılar teknenin iki katlı kullanımının bir sonucudur. Ve bu iki katlı kullanım üretim aşamasında öngörülmüştür. Kapaklar yarım yuvarlağa yakın bir kesitte yalındır. Mahya kirişleri ve yan tutamak çıkıntıları bulunmaktadır.
Lahitlerden birinin kapak alınlığındaki Medusa başı dışında başka kabartma bulunmaz. Yerleşim merkezine en yakın duran son lahit diğer 20’sinden farklı olarak tamamen kaba işçiliğiyle bırakılmıştır.
Buna rağmen tüm lahitler neredeyse aynı ustanın elinden çıkmış gibi standart biçimde üretilmiştir. Ölçüleri açısından da büyük yakınlık bulunmaktadır. Örnek seçilen bir lahdin ölçüleri şunlardır: Tekne uzunluğu 2.28 m, genişliği 1.07 m, yüksekliği 1.25 m ve iç derinliği 0.70 m dir.
Her biri yaklaşık 0.40 m yüksekliğinde 3 basamak podyumu oluşturmaktadır. En üstteki aslan ayaklıdır. Aynı basamakta 17 cm çapında ve 15 cm derinlikte, sunu amaçlı silindirik bir delik açılmıştır. Kapak 2.30 x 1.10 x 0.88 m ölçülerindedir. Yarım yuvarlak kesitli ve mahya kirişlidir.
BELEN-ERENTEPE:
Kumluca Belen köyünün arkasında yükselen tüm çevreye egemen sivri kayalık Eren Tepe ve batısındaki su deposuyla arasında kalan sırtta kalıntılar bulunmaktadır.
Küçük çaplı yerleşim dış sur ve iç surla korunmaya alınmıştır. Surların içinde de yapı kalıntıları bulunur.
Sarp kayalık tepe tüm yöreye hakim konumda, batıda Kumluca-Finike, kuzeybatıda Akalissos, İdebessos tarafında Pygale, güneyde Gagai ve Melanippion’u görmektedir.
Evet, yerleşim Eren Tepenin batı eteğinde ve eteğin başladığı boyun düzlüğünde yoğunlaşır. Boyunda kuzeye doğru yarımada gibi çıkan kısımda da kalıntılar vardır.
Bu ilk kalıntıların bulunduğu alandan itibaren kuzey-güney doğrultusunda yaklaşık 200 m uzayan dış sur duvarı yerleşimin ilk güvencesi olarak tüm alanı iki yandaki uçurumlar arasında kesmektedir.
Düze yakın ilerleyen, 1.50 m kalınlığındaki güçlü duvar sık sık kulelerle desteklenmiştir. Polygonal bloklarla örülü duvarlar MÖ 4’ncü yüzyıl karakterindedir. Duvar dışında duvara bitişik konutlar izlenmektedir.
Güney baştaki ilk kule yanından ana giriş kapısı bırakılmıştır. 3.15 m genişliğindeki kapı boşluğu 0.50 m kalınlıktaki sövelerle ve üstündeki lentosuyla ana giriş kapısını biçimlendirir. Söveler ve lento bugün yerde durmaktadır. İçeriye doğru daralan kapı yolu 25 m kadar uzanmaktadır.
Kapı yolu içinde yan bir giriş açıklığı bulunmaktadır. Kapı yolu geçildikten sonra konut kalıntıları ve aralarında ana kayaya oyulu 3 adet işlik vardır. En sağlam bulunan işliklerden biri 1 m çapında toplama çukuru ve 1.75 m uzunlukta ezme bölümü ana kayaya oyuludur. Helen yakınındaki 0.90 x 0.75 m ölçülerinde ve 0.35 m tutamak deliği olan bir ağırlık taşı işlik resmini tamamlar.
Duvarın kuzey ucu, uçurumla sonlanır. Kuzeydoğu vadinin çıkış noktasındaki yolun tepeye ulaştığı noktaya, yol kenarına yerleştirilmiştir. Bu kesimde ana kayaya oyulu bir dikme altlığı ve yanında iki parçaya bölünmüş 3 m yüksekliğinde dikmesiyle birlikte bulunmuştur.
Altlığıyla birlikte toplam 3.75 m yüksekliktedir. Klasik dönemde Merkezi ve Orta Lykia’dan bilinen dikmelerin küçük bir modeli olarak Doğu Lykia’da ele geçen ilk örnektir.
Dikmenin yaklaşık 50 m güneyinde ana kayaya oyulu bir lahit ve parçalanmış kapağı bulunur. 2.15 x 1.20 m ölçülerindeki teknenin cephesi boyunca paneller oyuludur. Sivri kemerli bir yapı gösterir.
Alınlığında, kenarları yaklaşık 0.40 m olan kare bir açıklık bulunmaktadır. Bir babayla mahya kirişine bağlanır. Tıpkı ahşap yapılarda olduğu gibidir. Mahya kirişi üstünde ve ucunda, apliklerin yerleştirilmesi için zıvana delikleri bulunur.
Lahdin batı karşısındaki yamaçta, iç sur duvarının hemen altında temenos mezar yerleşiktir. 1.70 x 2.05 m ölçülerindeki küçük mezar odasının yüzü batıya bakmaktadır. Mezardan çok temenoso dikkat çekmektedir.
13 m kadar düz ilerleyen temenos duvarı kuzey uçta, mezarı çevrelemek üzere doğuya dönmektedir. Duvar birinci sınıf taş işçiliğinde çok düzgün bloklarla örülüdür. Mezarın güneyinde sarnıçlar bulunur. Tepeden ve kaya içinden kaynaktan gelen sular, başarılı bir şekilde sarnıcı yönlendirilmiştir.
İç sur, tepe yamacını keserek yerleşimi dışa karşı kapatır. Sur içinde çok yoğun ve anlamsız moloz taş yığınları vardır. Bunların konut oldukları anlaşılsa da herhangi birinden plan çıkacak durumda değildir. Ancak çok nitelikli 3 konuttan günümüze anlamlı kalıntılar kalmıştır.
Kalanlar kaybolmuş olanlara ilişkin de bilgi vermektedir. Bunların ikisi iç sur içinde, diğerleri yüksek sarp yamaçtadır. Neopolis’in sarp kayalık yamaçtaki topoğrafik özelliklerine ve buna bağlı kentleşmesine çok benzeyen yerleşimde yüksek ve güçlü teraslarla konut alanları elde edilmiştir.
Tepenin çok zor ulaşılan yüksek kotlarında bulunan bir konut oldukça korunmuş halde günümüze ulaşmıştır. Birbirine geniş bir kapıyla geçit veren iki odalı konutun ölçüleri yaklaşık 8 x 12 m dir. Tepeye yaslanan arka kısmı tamamen kayadan yararlanılarak gerçekleştirilmiştir. Her oda ikişer mazgal pencereyle dışa açılmaktadır. Pencere ve kapı girişi görülmez.
Diğer konutlarda da aynı özellik vardır. Yaklaşık 2 m kadar çok güçlü ve sıhhi bir alt yapı vardır. Avşar Tepesi ve diğer bazı yerleşimlerde bulunan ve yapısallıkları anlaşılmış olan örneklere göre, anlaşılan taş alt yapının üzerinde ahşap konut yükselmekteydi. Aşağı kottaki benzer konutta da aynı özellikler görülür. Arka kesimi oluşturan ana kayada ahşap kiriş yuvaları görülür.
Kayalık tepenin güney bitiminde başlayan hafif yamaçta bulunan büyük bir kayalık kütlede bir kaya mezarı açılmıştır. Tek odalı yalın cephelidir. Sağ yanda tek klinelidir. İlginç olan kayalık akropol tüm heybetiyle ve uygunluğuyla yükselirken, yerleşim tek kaya mezarı için yerleşim dışındaki bu küçük kaya kütlesinin neden seçildiği anlaşılamaz.
Klasik dönem de Lymra’dan sonra en yoğun kalıntılar buradadır. Bugüne kadar gelebilen kalıntıların yol göstericiliğinde yerleşimin en erken bulgularının MÖ 4’ncü yüzyıl ve sonrasındadır. Güçlü iki sur duvarıyla Perikle’nin bölgeye egemen olmak üzere kurduğu bir garnizon kala olduğu düşünülür.
SARAYCIK
Ören yeri, Söğütcuması köyü ile Gölcük köyü arasındadır. Kumluca merkeze 43 km uzaklıktadır.
Kalıntıların tam ortasından, maalesef asfalt yol geçmektedir.
Pek çok yapı ve kalıntı, gerek doğal şartla ve gerekse kaçak defineci kazıları nedeniyle harap olmuştur.
Kumluca Kitenaura
KİTANAURA-KİTHANAURA:
Saraycık mevkiinin kuzeyindeki tepe ve yamaçlarda kurulmuştur.
Antik çağda yazılan hiçbir eserde, şehirden söz edilmemektedir. Bu yüzden şehrin geçmişi bilinmez.
Şehir ilk olarak 1842 yılında subay olan iki gezgin tarafından keşfedilmiştir.
1898 yılında ise, bölgede bir hazine bulunmuştur. Hazinede, 31 adet Helenistik dönem sikkesi vardır. Bu sikkelerden, 9 tanesi “Kitanaura” sikkesidir. Bu sikkeler, Kitanaura şehrinde; Helenistik dönemde sikke basıldığını göstermektedir.
Bu sikkelerle birlikte, Patara şehri kazılarında ele geçen “Stadiasmus Patarensis” (yol taşı) geçen yol güzergahına göre, günümüzde Saraycık bölgesinde bulunan kalıntıların, Kitanaura şehrine ait oluğu kabul edilmiştir.
Patara şehrinde bulunan Stadiasmus Patarensis’e göre, Kitanaura şehri, İdebessos şehrine 17-18 km uzaklıktadır ve Termessos egemenlik sınırları içindedir.
Evet, yol taşında verilen güzergaha göre, Kitanaura şehri, İdebessos şehrinin 20 km doğusundadır.
Antik şehir kalıntıları: Limyros nehrinin bir kolu olan “Gönen Çayı” nın yukarısında, küçük bir dağ platosunun üzerindedir. Rakımı 1300 metredir.
Kentin tarihi süreçteki konumuna bakıldığında: MS 1’nci yüzyılda, Romalılar ve bölgedeki korsanlar arasında yapılan çatışmalarda korsanların başı Zenikeles’in yanında yer aldığı, korsanların yenilmesinden sonra ise, Roma tarafından cezalandırılan kentin, Termessoslulara verilmiş olduğu tahmin edilmektedir.
Kentin, Roma dönemine ait sürece ait herhangi bir bilgi yoktur. Sadece kentin çevresinin surlarla çevrili olduğu bilinir. Bizans döneminde ise, şehir Perge Metropolitliğine bağlı bir Piskoposluk merkezidir.
Kumluca Kitenaura Günümüzdeki Kalıntılar
GÜNÜMÜZDEKİ KALINTILAR:
Günümüzde şehirdeki kalıntılar: doğu-batı yönünde uzanan Akropol üzerinde ve Akropolün güney ve batı eteklerinde yayılmıştır.
Surlar:
Surların farklı dönemlerde yapıldığı ve en erken evresinin MÖ 1’nci yüzyıla ait olduğu anlaşılmıştır. Akropolün güney yönünden başlayan surlar, güney-batı yöndeki ana girişe kadar devam eder.
Mimari stillerine bakılarak Helenistik döneme tarihlenirler.
Güney giriş: bu surlarla benzer nitelikte işçilik gösterir. Bu nedenle güney girişin aynı dönemde yapıldığı anlaşılmaktadır.
Surların diğer bir bölümü ise, daha uzundur ve çeşitli nedenlerle yıkılan orijinal surların yerine, muhtemelen Roma döneminde yapılmıştır.
Bu döneme ait surlarda kullanılan bloklar, bu kez kaba işçilikle kesilmiş ve aralarında harç kullanılmıştır.
Surlar bazı bölümlerde 3 metreye kadar günümüze ulaşmıştır. Surlarda kuleler kullanılmamıştır.
Günümüzde mevcut surlar 1.30 metre kalınlığındadır. Sur duvarları Akropolü çepeçevre dolanırlar. Ancak zaman içinde yer yer yıkılmıştır.
Kumluca Kitenaura Agora
Agora:
Hamamdan, daha aşağıya akropolün güney eteğindeki vadiye, antik yol kıyısına inildiğinde Roma dönemi yapıları ile çevrili agora ile karşılaşılır. Çok güçlü duvarları, nitelikli girişleri ve büyük boyutlarıyla dikkat çekmektedir.
İnce uzun dikdörtgen formdadır. Kentteki konumu ve yapısallığıyla Trebenna yapısına benzer. Dönem olarak da yine Trebenna yapısının tarihi olan MS 3’ncü yüzyıla tarihlenir. Duvar ve taş işçiliği bunu destekler.
.
Akropol:
Akropol, denizden 1300 metre yüksektedir. Çevresi surlarla çevrilidir. Akropol’de 3 kapı vardır. Ancak asıl giriş güney batıdadır. Akropolde: güney kent girişi, resmi yapılar, dükkanlar dışında kalanların hepsi tahrip olmuştur. Bazı yapılarda, çok sayıda devşirme malzeme kullanıldığı görülür.
Güney Girişi:
Helenistik dönem yapısıdır. Basamaklar ve kapı, düzgün ve iri bloklarla oluşturulmuştur. İki yönde, ana kayaya açılmış nişler görülür. Kapıdan içeri girilince, sağ yanda bulunan yapının, girişin savunulmasına yönelik olduğu tahmin edilmektedir. Bu yapının doğu duvarı, ana giriş kapısının duvarıyla bitişiktir.
Kumluca Kitenaura Bazilika
BİZANS BAZİLİKASI:
Akropolün güneybatı ucunda bir Erken dönem Bizans bazilikası kalıntıları bulunur. Doğu-batı konumludur. Giriş ve nartheks, akropolün bu yönde batı kayalık sınırına yakın yerleştirilerek, alan doğal sınırlar elverdiğince kullanılmıştır.
İçten iki sütun sırasıyla, üç gemili düzenlenmiştir. Doğu başta apsisi ve synthoronon yer alır. Çoğu devşirme olan sütun altlıkları in situ korunmuştur.
Merkez/büyük Bazilika:
Diğer bazilikadan ayrı olarak Akropolün kuzey doğu ortalarında ikinci bir bazilika vardır. Üç girişi, nartheksi, üç nefi, iki sütun sırası ve apsisi belirgindir. Bazilikanın apsis genişliği 5.60 m dir. Ön avlusu ise 4.85 m dir. Neflere ait sütunların çoğunluğu çevreye yayılmıştır.
Dıştaki duvarların kalınlığı 0.80 m dir. Ancak bu duvarlar temel seviyesine kadar yıkıktır. Sadece kuzeybatı köşede, üç sıra blok durmaktadır. Yan duvarlar düzgün kesilmiş iri bloklarla örülmüştür.
Erken Bizans dönemi yapısıdır. Oldukça nitelikli ve büyük boyutlu bu yapı yani bir Roma Bazilikası, daha sonra kilise olarak kullanılmıştır.
Bazilikanın kuzey yanı boyunca büyük, dikdörtgen bir sarnıç bulunur. Kentteki en büyük sarnıçtır.
Evet Akropol ile ilgili bilgi vermeye devam ediyorum.
Büyük bazilikanın sağında akropol meydanına bakan bir yapının önünde, iki basamaklı platforma oturan muhtemel 4 sütunlu bir revak yerleştirilmiştir. Bu yapıdan doğuya dönüldüğünde, doğu-batı doğrultusunda bir sokak bulunur. Sokağı, işlevi tam anlaşılamayan bir yapı sınırlar.
Burada 4 basamaklı bir duvar kalmıştır. Yanında ilerleyen alanda büyük altlıklar bulunması, bu kesimde heykellerle dolu bir sokağın bulunduğunu gösterir. Uzunca bir fal yazıtının olduğu kült yapısına doğru gidildiğinde, başka bir kilisenin kalıntıları görülür. Apsisi, girişi ve nefleri izlenir.
Hemen arkasında kayalık sınırına kadar yazıtlı bir yapı bulunur.
Bazilika ile yazıtlı yapı arasında çizilecek bir çizginin, doğusunda kalan akropolün doğu yarısı, doğu kayalıklarının başladığı yere kadar tamamen konut doludur. Konutların arasında işlik kalıntıları görülür.
Akropolün güneybatı kapısından aşağıya inen yolun, iki yanında bazı kalıntılar ve belki de yol boyu anıtların kalıntılar görülür. Akropolün güney tarafında; kademelendirilmiş yamacında kiliseler vardır. Bu alanlar Roma döneminde de kullanılmıştır.
Asıl yapılar yolun orman yoluyla buluştuğu akropol eteğinde bulunmaktadır. Antik yolun akropole döndüğü kesimde, yolun yanında hamam-gynasium ve iki büyük yapı görülür. Bunlardan biri phallos kült yapısıdır.
Hamam-GYNASİUM:
Yerleşimin en nitelikli ve en iyi korunmuş yapısıdır. Neredeyse tüm bölümleri açıkça izlenir. Bazı bölümleri, çatı başlangıcına kadar ayaktadır. Yapı, 7 bölümden oluşur. 700 metre kare büyüklüktedir.
Kuzey-güney doğrultusunda uzanır. İlk bölüm akropole çıkan yolun sağından başlayan dikdörtgen planlı küçük palaestaradır. Palaestranın doğu ve batı kesimleri, tamamen tahrip olmuştur. Palaestranın girişi kuzey yönde olup güney duvarının batısından bir giriş servis bölümü açılır.
Servis bölümünden frigidarium/apoditerium olarak çift fonksiyonlu bölüme girilir. İki uzun yanında 4’er anıtsal kemerle düzenlenmiştir. Kemerler hem iç mimari düzenleme hem de tonozun taşınması amacıyla yapılmıştır.
Frigadarium, doğu dar duvarın önünde bir heykel kaidesi ve altında “Antonına Apiphanei” yazmaktadır. Altlık üzerinde olması gereken heykelin ayak izleri görülür. Frigidariumdan güney taraftaki orta kemerden diğer bölüme bir kapı olmalıydı.
Doğu arka tarafta, büyükçe bir yarım yuvarlak havuz bölümü vardır. Havuz yuvarlığının güney duvarı içinde büyükçe bir su kanalı geçer. Havuz suyu buradan temin ediliyordu. Bu odanın güney düz duvarı ortasından yan bölüme geçelir. Burası tepidariumdur. Kare formlu bu odadan da bir kapıyla caldariuma geçilir.
Caldarium güney ve batı duvarında, içinde sıcak su havuzları bulunması gereken birer apsisle biçimlenir. Apsislerin ortasında birer pencere açıklığı bulunur. Pencere açıklıklarının önlerinden geçen bir blok çıkıntısı apsisleri de dolanır.
Hamamın son bölümü caldariumun doğu yanındadır. Bu iki bölüm arasında kapı bulunmaz. Son bölümün girişi, güney taraftan daha alt kotta ve bağımsız verilmiştir. Burası, yakacak deposu ve ısıtma alt yapısı hizmetlerinin verildiği bölümdür.
Hamam ana bölülerinin yan yana sıralandığı, geleneksel plandadır. Lykia hamamları içerisinde ortalama büyüklüğüyle de yerleşim Roma dönemindeki niteliği konusunda fikir verir. Kesin tarihleyici bir bulguya rastlanmamıştır. Yapısallığına, taş işçiliğine ve bölgedeki hamamların yapılış tarihlerine göre, MS 1’nci yüzyıl sonunda ya da 2’nci yüzyıl başında yapıldığı düşünülür.
Nekropol:
Akropolün güney ve batı tarafından yol boyunca nekropoller uzanır. Akropolün batısında uzanıp kuzeye dönen orman yolu boyunca iki yanlı ana nekropol uzanır.
Kentte batıya uzaklaşan yolun iki yanı boyunca, çeşitli ve çok sayıda mezar bulunur. Bunlar: lahitler, khamosorionlar, kaya ostothekleri, aedikula mezarlar ve anıt mezarlardır.
Lahitlerin hemen tamamı Psidia karakterinde tabula ansatı ve yanlarındaki mızraklı kalkanlardan oluşan ana şemada yapılmıştır. Bunlar: 7 anıt mezar, 2 khamosorion, 2 kaya osthotheki ve 98 tane lahit mezardır.
En yoğun mezar, akropolün kuzeybatısına denk düşen kesimde, orman yolunun solundaki yamaçtadır. Çoğunlukla basamaklı podyumları olan Roma lahitlerinden oluşur. Lahitlerin bitim sınırında, kaya kütleleri üzerinde khamossorionlar ve ostothekler açılmıştır. Bazı kayalıklarda mezarlar yanında “yuvarlak kaya ostothekleri” de açılmıştır. Bu ostothekler yanında, aynı kayalıklarda bazı stel yuvaları ve sunu çukurları görülür.
Akropolün kuzeybatısında orman yolunu döndükten sonra, asıl mezarlıktan ayrı kümelenmiş ancak onun devamı olan 14 lahit daha bulunur. Burası bu yöndeki son nekropol alanıdır.
Kulenin güneyinde yol kenarında, önemli ve anıtsal bir mezar kalıntısı bulunur. Çevreye dağılmış parçalardan, önünün açık olduğu kemerli bir üst yapısı, diş sırası içeren mimari elemanlarıyla önemli birinin mezarı olduğu anlaşılır. Mezar bloklarından birine, Bizans döneminde de kullanıldığını gösteren bir haç işlenmiştir. Anıt mezarın çevresinde ve yolun karşısında başka mezarlar da bulunur.
Akropoldeki bir başka ilginç mezar, akropolün güneybatı köşesinde kayalıklara açılmıştır. Hibrit özellikte, küçük odanın tamamı kayadan oyulmuş tonoz örtüsü ise taşlarla örülmüştür. Dromosla girilen bir yeraltı oda mezarı olup bölgede başka örneği bilinmemektedir. Yerleşimde bu tipte başka mezara rastlanmamıştır. Akropoldeki tek mezar olması da düşünüldüğünde, sahibinin mutlaka egemen ailelerden biri olması beklenir.
.
Saraycık Heroonu:
Modern yolun alt bitişiğindedir. Günümüze sağlam bir şekilde gelmiştir. Mezarlık ortasında anıtsal bir odak oluşturmakta ve diğer mezarlar çevresinde yoğunlaşmıştır.
Hereon girişi/cephesi akropole yöneliktir. Mezarın altında hyposorion vardır. Heroon, doğusunda aynı sıra üzerinde, heroonla birlikte yapılmış, içinde 4 mezar odası bulunan bir temenosla çevrilidir. Heroonun batısından kuzeye inen güçlü temanos duvarı tüm yapıyı çevreler. İyi korunmuş durumdaki heroonun duvarları, podyumun üstündeki ikinci blok sırası boyunca kabartma frizleriyle çevrilidir.
Bu frizlerde: arka cephe frizinde: oval Galat kalkanı, at başı, dizlikler, çift mızrak arasında kalkan, çift savaş baltası, at başı ve Korinth miğferi bulunur. Yan cephede: Pelta kalkan, iki açık kol, göğüs zırhı, Korint miğferi, iki bacak, at başı ve kuş başlı kılıç ile kalkan bulunur. Ante yüzlerinde: barbarlar ve göğüş-baş zırhları bulunur. Alınlıkta: Medusa ve iki yanında tritonlar verilmiştir. Tritonlar, Medusanın yılan saçlarını çene altından bağlamaktadır.
Sonuçta, bunlar mezar sahibi kahramana ait ve onun savaşçılığını temsil eden kabartmalardır. 5 x 5.40 m ölçülerinde, kare formlu mezar odası içinde Trokondasa ait olması gereken parçalanmış lahit bulunmaktadır. Üzerinde savaşın frizlerinin ve iki boğa ile aslan figürlerinin kalıntıları izlenir. Kentin en önemli ve nitelikli mezarıdır. Mezar cephesindeki yazıta göre “Atteous’un torunu, Trokondasın oğlu Trokondas kendisi için yaptırmıştır” yazar.
Mezar; mimarisi ve kabartmaların ışığında, MS 1’nci yüzyıla tarihlenir.
SİKKELER:
Antalya Müzesinde bulunan 5 küçük bronz sikke “KITA” lejantlıdır. Bu sikkelerin ön yüzünde Artemis büstü, ok ve sadak, arka yüzünde de çıplak erkek figürü bulunur. Sikkeler MÖ geç 1’nci yüzyıl ile MS erken 1’nci yüzyıl arasına tarihlenir.
Mavikent kasabası ve Finike arasındaki sahil şeridi: yöre halkı tarafından yapılmış ahşap evler yani obalarla doludur.
Bölgede kıyının, ormanla iç içe olması yörede yoğun bir günübirlik turizm faaliyetinin yaşanmasına sebep olmaktadır. Mavikent Belediyesi, bu bölgede her türlü düzenlemeleri yapmıştır. Sahil boyunca, Karaöz’e kadar uzanan yol asfaltlanmış ve yol güzergahı ağaçlandırılmıştır.
Kumluca Mavikent Tabiat Parkı
MAVİKENT TABİAT PARKI:
Kumluca merkeze 15 km uzaklıktadır.
Tabiat parkı olarak ilan edilmeden önce, daha çok yöre insanı tarafından mesire yeri olarak kullanılıyordu. Burada oldukça uzun bir ormanlık alan bulunmaktadır. Yani oldukça büyük bir park alanıdır. Toplam alanı 420 dekardır.
Yapılış amacı: sahada kumul ağaçlandırması yapılarak gerek sahil kumlarının ana maddesi olan ince kumun rüzgarla savrularak her türlü araziyi örtmesi ve zamanla büyüyerek ana rüzgar yönündeki araziler için tehlikeli olmasının önlenmesidir.
Sahilde, Belediyeye ait çok güzel bir çay bahçesi vardır. İlaveten çok bakımlı bir havuz, piknik masaları, kamelyalar, restoran gibi tesisler bulunuyor.
Kumluca Taşlık Burnu-Gelidonya Burnu
TAŞLIK BURNU-GELİDONYA BURNU-KIRLANGIÇ BURNU:
Taşlıkburnu:
Mavikent ile Adrasan arasında küçük bir yarımada şeklindedir. Taşlıkburnu mevkiinin doğu tarafında ise, Sulu ada bulunmaktadır. Taşlıkburnu mevkiinin batı tarafında: “Korsan Koyu” vardır.
Antik kaynaklarda, burası “Hiera Burnu” yani “Kutsal Burun” olarak isimlendirilmiştir.
Piri Reis tarafından yapılan haritalarda buradan “Şilden Burnu” diye söz edilir. Fenerin bulunduğu burnun, ön tarafında dikine sıralanan ve üzerinde yaşam olmayan 5 ada bulunmaktadır.
Gelidonya burnu:
Antalya Körfezinin en batı ucundaki Gelidonya Burnu (Cape Gelidonia-Hicra Akra) günümüzde Fener olarak bilinir.
Ters akıntılar nedeniyle, Pamfilya denizinin yani günümüzdeki ismiyle Antalya körfezinin en tehlikeli yeridir. Antik dönemde sayısız gemi, kayalara sürüklenerek batmıştır. Böylece Taşlık burnu, tam bir sualtı mezarlığına dönüşmüştür.
1960 yılında burada yapılan su altı araştırmalarında 30 metre derinlikte bulunan MÖ 15’nci yüzyıla ait gemi kalıntıları, günümüzde Bodrum Sualtı Müzesinde sergilenmektedir.
Bakır ve bronz külçeler taşıyan Suriye ticaret gemisi, Gelidonya burnu önündeki kayalıklara bindirdikten sonra batmıştır.
Kumluca Gelidonya Feneri
Gelidonya Feneri-Taşlıkburnu Feneri:
Gelidonya feneri, 227 m rakımlı Taşlık Burnundaki konumuyla Türkiye’de en yüksek bakışlı işaretçidir. Yolu olmayan, sarp ve dik kayalıklar üzerinde kuruludur. Kapıkaya mevkiinden, 30-40 dakikalık yürüyüşle, Türkiye’nin en güzel manzaralı fenerine ulaşılır.
Kırlangıçların mola yeri olduğundan verilen ilk ismi “Kaledonya” sonradan “Gelidonya” olmuştur.
Fenerin yapımına Fransızlar tarafından 1934 yılında başlanmış ve 1936 yılında tamamlanmıştır.
Denizden 3 km içeridedir. Fenerin yerden yüksekliği 9 metredir. Görünüş uzaklığı 10 mildir.
Karşıdan bakıldığında yanıp söndüğü sanılan aslında ışığın sürekli döndüğü fener, ada ve sahil kayalıklarına gemilerin çarpmaması için uğraşı vermeye devam etmektedir.
Fenerde elektrik yoktur. İlk yıllarda gaz yağı, daha sonra ise LPG tüpü kullanılmış, 2017 yılından sonra ise güneş enerjisiyle elektrik sağlanmıştır. Fenerde: fener ve gardiyan binası, Ulusal Miras olarak tescil edilerek koruma altına alınmıştır.
Fenerin bakımını üstlenen aile için fenerin yanında iki odalı bir lojman bulunmaktadır.
Korunması: Kıyı Emniyet ve Gemi Kurtarma İşletmeleri tarafından sağlanmaktadır.
Ayrıca fenerin önünde bir çardak bulunmaktadır. Bu çardak, 2004 yılında güneş tutulmasını izlemek için bölgeye gelen Amerikalılar tarafından, fenerin bekçisine yaptırılmıştır.
Buradan günümüzde güneşin batışını izlemek muhteşem güzeldir.
2007 yılında Gelidonya feneri ve önündeki manzara, Türkiye’nin en güzel manzarası seçilmiştir.
Kumluca Gelidonya Feneri
Ulaşım:
Bence denemeyiniz, ulaşım oldukça zordur. Yine de mutlaka gitmek isteyenler için güzergah şöyledir. Antalya-Kumluca karayolu, Adrasan sapağına girilir ve yaklaşık 8 km ilerledikten sonra, Adrasan merkeze varılır, Adrasan merkezden dar ve zorlu bir karayolundan 5 km daha gidilir, sonra Korsan koyu ve Gelidonya feneri tabelaları görülür, buradan itibaren 5 km yürümek gerekir.
Ancak aracınız ile devam etmek isterseniz, bir süre daha orman yolunun sonuna kadar araçla gidebilir, sonra aracınızı bırakıp yürümek zorunda kalırsınız.
1 metre genişliğindeki patika yol, yaklaşık 2 kilometredir ve 1 saat civarında sürer. Özellikle bu yol üzerinde herhangi bir su kaynağı yok, yani mutlaka su takviyeli gitmelisiniz.
Likya Yolu:
Antik Likya yolu, Efes şehrinden başlar ve fenerin önünden geçerek ilerler. Bu yüzden, bahar ve yaz aylarında buradan gelip geçen eksik olmuyor.
Kumluca Karaöz Mevkii
KARAÖZ MEVKİİ:
Kumluca merkeze 25 km uzaklıktadır. Adrasan merkeze ise 15 km uzaklıktadır.
Karaöz mevkii, yazlık konutların çokluğu ile dikkat çeker.
Bölgedeki doğal güzellikler, deniz, kum ve güneş, yaz aylarında yerli ve yabancı turistleri buraya çekmektedir. Karaöz sahilinde: mangallı piknik yapılabilecek yerler var. Bölge sessiz ve sakin, deniz masmavidir.
Ancak Karaöz normal bir kıyı kasabası olmasına rağmen, bölgenin en kötü yani düzenlenmemiş, bakımı yapılmamış sahili buradadır.
Ancak denize girmek için Korsan koyu veya benzeri yerleri yakın yerleri, örneğin Mavikent veya Çıralı plajlarını tercih etmelisiniz.
Kumluca Korsan Koyu
KORSAN KOYU:
Mavikent mahallesi Karaöz Mevkiinde Gelidonya Feneri arasındadır.
Karaöz sahiline, yaklaşık 3 km uzaklıktadır. Koya ulaşmak için stabilize yani toprak bir yol bulunmaktadır. Kumluca merkeze 26 km uzaklıktadır.
Buraya “Korsan Koyu” isminin verilmesinin sebebi: “Bir söylentiye göre, koyun yakınlarındaki Gelidonya burnunda ters akıntılar olması nedeniyle ticari gemileri akıntıya kapılıp kayalara çarpıp batmamak için doğal liman vazifesi gören bu koya sürüklenirlermiş.
Tabii sonrasında burada bekleyen korsanların ellerine düşerlermiş. Bu yüzden buraya korsan koyu ismi verilmiştir.
Kumluca Korsan Koyu
Olympos tanıtım yazısında da belirttiğim gibi, bir zamanlar buralarda Korsan Kralı Zeniketes ve buna bağlı birçok korsan bulunuyormuş ve bölgenin hakimi durumundaymışlar.
Piri Reis, 1521 yılında hazırladığı haritalarında, buraya “Karaöz Koyu” olarak isim vermiştir.
Kumluca Korsan Koyu
Evet Korsan Koyunun bir diğer özelliği: buranın Melanippe antik kentinin limanının burada bulunmasından kaynaklanmaktadır.
Korsan koyu, son yıllarda özellikle çadırlı kamp yapanlar tarafından yoğun tercih edilmektedir. Çadır kurmak ücretsizdir.
Kumluca Korsan Koyu
Ayrıca, günübirlik tatilciler de burayı tercih ediyorlar. Çadırınız yoksa burada bulunan işletmelerde kiralık çadır veya bungalovlar bulunmaktadır. Sonuç olarak, burası özellikle hafta sonlarında aşırı kalabalık olmaktadır.
Çünkü gelidonya deniz fenerinden önce denize rahat girilebilecek tek yerdir.
MELANİPPE-MELANİPPİON-KARAÖZ:
Kent, günümüzde Gelidonya Burnu’nun 30 stadia (5.5 km.) kuzeyindeki Korsan Koyu’nun hemen yanında yükselen ve küçük güvenli koyu oluşturan alçak kayalık tepenin üstünde kuruludur. Gagai’den 11 km güneydedir. Koyun karşı yanında ise sadece bir kilise bulunur.
Antik kente: deniz veya kara yolu ile ulaşmak mümkündür. Kent ismini: Deniz Tanrısı yer sarsıcı Poseidon’un sevgilisi Melanippe’den alır. Kentin isminin anlamı: siyah at demektir.
Kyaneai’de bulunmuş olan MS 135 yılına ait bir yazıtta adı “Meloeten” olarak anılır. Kentte bulunan, MÖ 188 yılına ait dekrette Phaselis ve Rodos arasında bir symmakhiadan söz edilmekte ve savaşta Rodos Birliği içinde yer aldığını göstermektedir.
Kentte ele geçen bir yazıtta, Phaselisli Apollonios, kentin özgür kalması için Rhodos’la ilişki kurduğu öğrenilmektedir. Bu durum Helenistik dönemde otonom bir polis olduğunu göstermektedir. Kent suru girişinde bulunan geç dönem yazıtta “Ey efendimiz köyümüzü koru” denmektedir.
Bu yazıtın devamında “Halleluya-Tanrıya Şükür” ifadesi vardır. Yani bu dönemde yerleşim bir kome durumuna düşmüştür. Gagai’nin güçlenip gelişmesiyle Melanippion’un bu duruma düştüğü anlaşılmaktadır.
Yani, Melanippion Gagai’ye bağlıdır ve Gagai de Lykia birliği içerisinde Rhodiapolis ve Korydalla ile ilişki içerisindedir. Her dönemde önemsiz ve küçük bir yerleşimdir.
Önemli yanı, çevresindeki diğer yerleşimlere de hizmet veren korunaklı küçük bir doğal limandan kaynaklanır. Bu yapısal özelliği nedeniyle Zeniketes’in sığınaklarından biri olmuştur.
GELELİM GÜNÜMÜZE KALAN KALINTILARI:
Kayalık tepeye çıkan yol boyunca 5 tane oda mezar vardır. Bunlar benzeri bölgeden bilinen, yaygın olarak da en çok Olympos’ta bulunan tonoz örtülü oda mezarlardandır.
Tüm kayalık tepe Bizans surlarıyla çevrilidir. Bugün çoğunlukla izlenebilmektedir. Çoğunlukla kastron içinde bulunan yerleşim çok yoğun bir yapısallık göstermektedir.
Çok yoğun cangıl ve yıkıntı fazlalığı nedeniyle tanımlama güçlükleri yaşanmaktadır. Rhodiapolis’te gelişkin örnekleri bilinen ve bölgenin diğer yerleşimlerinden bilinen tonozlu sarnıçlar üzerine yapı inşa etmek tekniği burada da görülür.
Özellikle batı uçta sağlam korunmuş yapı bunun en iyi ve sağlam kalmış örneğidir. Yuvarlak biçimde sarnıçlar da evlerin içinde bulunmaktadır.
Kisle Çukuru Manastırında bulunan Bizans tuvaletinin benzeri burada da benzer işçilik ve konumda konut içinde görülmektedir. Yerleşimde, biri limanda diğeri tepede olmak üzere iki kilise bulunmaktadır. Tepedeki kilisenin apsisi ve kuzey pastophoriası sağlamdır. Üç nefli olduğu anlaşılmaktadır.
Aşağıda, limanın çevresini oluşturan dik kayalıklara bağlı hibrit yapı kalıntıları, muhtemelen limanla ilgili işlevlere sahiptir. Liman kenarında bulunan Aziz Stephanos Kilisesi sağlam korunmuştur.
Bu kilisenin en ilginç yanı, en batısındaki bölümün dış duvarında sıva üstüne kazınmış, benzerleri Alanya Kalesinden bilinen gemi ve teknelerin grafiti tarzında çizimleridir. Anlaşılan denizcilere hizmet veren ve onların deniz dualarına karşılık veren bir kilisedir.
Limana ulaşan denizciler, tehlikeli Gelidonya Burnunu dönebilip buraya ulaşabildikleri için ve limandan ayrılan denizciler de yolculuklarının bundan sonrası kısmının kazasız, fırtınasız geçmesi için tanrıya “belki de denizcilerin koruyucusu Aziz Nikolaos’a” bir mesaj, bir istek bırakmaktadırlar.
MS 1400 yılında Abu Dinar’ın 400 gemilik filosunun bu burunda dağılmış olması, tehlikeli dönemeçteki dua noktalarının anlamını ortaya koymaktadır. Limana, kiliseye her gelen gemicinin kendi teknesini duvarlara çizdiği, farklı tip ve büyüklükte tekneler izlenebilmektedir. Apsis içinde duvara yazılmış isimler ve tekneler ziyaretçilerden bugüne kalanlardır.
Yerleşimde Bizans dönemi dışında kalıntıya rastlanmamıştır. Ancak bazı sur duvarlarında Roma Döneminden devşirilmiş olabilecek yapı taşlarına rastlanmıştır. Tüm yerleşimde çok yoğun Bizans dönemi günlük seramik parçaları bulunmuştur.
Melanippion Koyunda deniz altında lahitler ve ostothek bulunmuştur. Burada yapılmış olan incelemeler sonucu denizin altında görülmüş olan 8 adet mezar, su altındaki egemde yuvarlanıp sırayla kalmıştır.
Bulundukları yer ve kalıç biçimlerinden bir batığın söz konusu olduğu anlaşılmaktadır. Bu açıdan tek örmektir. Nerede üretildikleri bilinmeyen tekneler bilinmeyen bir yere götürülürken, Gelidonya Burnunun deli fırtınalarına dayanamayıp batmıştır.
Denizden yaklaşık 40 metre kadar yukarıda bulunmaktadır. Kentin bulunduğu buran, içerisinde birçok doğal liman barındırmaktadır.
Kent: Likya ve Pamphylia sınırında, Rodoslular tarafından kurulmuş, 5 koloni kentinden birisidir. Kent hakkındaki en erken tarihli bilgiler, Miletoslu Hekataios’a aittir.
Hekataios, kentin bir Pamphylia kenti olduğunu yazmıştır.
Gagai kentinden, 11 km uzaklıktadır. Ayrıca: Kyaneai kentinde bulunmuş, MS 135 yılına tarihlenen bir yazıtta da, Melanippe kentinin, Likya Birliğinin 15 kentinden birisi olduğu kayıtlıdır.
MÖ 188 yılında Apameia Barışından hemen sonra, III Antiokhos’a karşı yürütülen savaşta, Melanippe, Rodos birliği içinde yer almıştır.
Melanippe kenti, Helenistik ve Roma devirlerinde önemini yitirmiş ve daha sonra Gagai kentinin denetimi altına girmiştir. Bazı kaynaklarda, Melanippe kenti Gagai’nin doğal mimanı olarak değerlendirilmektedir.
MÖ 1’nci yüzyılda, şehrin, bölgedeki diğer şehirler olan Olympos, Phaselis ve Attaleia ile birlikte, korsan Zeniketes’in yanında yer almış olmalıdır. Çünkü: MÖ 78 yılında Romalı Komutan Servillius komutasındaki donanma, Zeniketes’in güçlerini savaşta yenmiş, ardından Olympos, Korykos, Phaselis ve Attaleia şehirlerini korsanlardan almıştır.
Bu sırada, muhtemelen korsanları destekleyen Mellanippe şehri de ele geçirilmiştir. Romalı Servillius: bölgede korsanları destekleyen diğer şehirler gibi, Melanippe şehrini de cezalandırmış olmalıdır.
Bu yüzden, şehir muhtemelen Helenistik dönemin yüzyılında, halk tarafından terk edilmiştir. Toprakları ise, Gagai şehrine bağlanmıştır.
Takip eden Roma döneminde, şehre yerleşim olmuştur. Çünkü: kentin nekropolisinde az sayıda Roma ev tipi mezar bulunmaktadır. Ayrıca yüzeyde yine Roma dönemine ait keramik parçaları görülür.
Kent, asıl önemine Bizans döneminde kavuşmuştur. Kentin korunaklı doğal limanı, aynı zamanda kentin uzaktan görünmesini engelleyerek doğal koruma sağlamıştır.
Günümüze ulaşan kalıntılar:
Kentte günümüzde, Roma ve Bizans dönemine ait kalıntılar bulunmaktadır.
Ayrıca: kentte biri limanın yakınında, diğeri Akropolis’te olmak üzere iki büyük kilise kalıntısı vardır. Bunlar, Hıristiyanlık döneminde, Melanippe kentinde yerleşim bulunduğunu göstermektedir.
İlk Melanippe Piskoposu, kayıtlara 787 yılında geçen Piskopos Niketas’dır.
Ortaçağ’da kentin ismi “Sanctus Stephanus” olur.
Çünkü limanın kuzeybatısındaki düzlük alanda “Aziz Stephanus” için yapılmış ve temelleri günümüze kadar ulaşmış bir kilise bulunmaktadır.
Liman Basilikasının apsis bölümünde çeşitli dillerden kazınmış olan isimler, Melanippe şehrinin denizciler tarafından sık sık ziyaret edildiğini gösterir. Basilikanın girişinde: duvar üzerine kazılı birçok gemi grafittosu görülmektedir.
Çünkü Ortaçağ’da, Gelidonya Burnunun çevresinden dolaşmak son derece tehlikeliydi. Hatta, Arap kaynaklarında da yazılı bir olayda, bu burnun açıklarında, MS 842 yılında Abu Dinar isimli bir komutan yönetiminde, 400 gemiden oluşan donanmanın parçalandığı bilinmektedir.
Bu yüzden, Gelidonya Burnuna giriş ve çıkışlardan önce Mellanippe limanı, güvenli bir liman olarak ziyaret ediliyordu. Liman bazilikasının duvarı üzerine kazınan gemi grafittoları da, denizcilerin Gelidonya Burnunu aşarken başlarına gelebilecek tehlikelere karşı korunmak için tanrıya yakarışlarını belgelemektedir.
Öte yandan, Aziz Stepnanus denizcilerin koruyucusudur.
Evet, liman ve limanın önemi hakkındaki bu ayrıntılardan sonra şimdi gelelim şehri tanıtmaya.
Melanippe antik kentinin, yüzeydeki kalıntılara bakılarak varlığını Ortaçağ sonlarına kadar sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Özellikle Hıristiyanlık ve Bizans devrine ait yoğun kalıntılar görülmektedir. Ancak kentin kesin olarak ne zaman terk edildiği bilinmemektedir.
Kent yerleşimi:
Kent yerleşimi, kuzeyden-güneye yaklaşık 200 metre uzunluğundadır. Kent yerleşimi, üç bölüme ayrılmıştır.
1’nci Bölüm:
Liman ve çevresindeki antrepolar ve hemen yanındaki Liman Bazilikasıdır.
2’nci Bölüm:
Burun üzerinde bulunan ve çevresi surlarla çevrili Akropolis bölümüdür. Akropolisi çevreleyen surlar, MS 5’nci yüzyılda yapılmıştır ve büyük kısmı sağlam olarak günümüze ulaşmıştır.
Evler: birbirine ve kimi yerde surlara bitişik olarak yapılmıştır. Evlerin temelleri görülmektedir ve bazı yerlerde ise, bu temellerin 1 metreye kadar yükseklikleri günümüze ulaşmıştır.
Genelde iki katlı olan konutların, en altlarında ise tonozlu su sarnıçları bulunmaktadır. Kentte su sarnıçlarının çok olması, kentte büyük su sıkıntısı çekildiğini göstermektedir.
Akropolis Basilikası:
Kentin merkezindedir. Yapının bazı duvarları 3 metreye ulaşmaktadır ve günümüze sağlam olarak ulaşmıştır. Bu yapının içi günümüzde tamamen otlar, taşlar ve ağaçlarla kaplanmış vaziyettedir.
Burada yine bir varsayımdan söz etmek gerekir, şöyle ki antik kaynaklarda kentte Melanippe kentinde bir “Athena Tapınağı” bulunduğu bildirilmesine rağmen, bu tapınak bugüne kadar bulunamamıştır.
Ancak Roma döneminde, bazilika gibi dini yapılar antik dönem tapınaklarının üzerine kurulmuştur. Bu yüzden, bu bazilikanın, Athena Tapınağı üzerine kurulduğu tahmin edilmektedir.
3’ncü Bölüm:
Surların arkasında, doğu yönde kalan Nekropol alanıdır.
Yerleşimin kuzeybatısında, kumlu ve korunaklı bir sahil şeridi bulunmaktadır. Buranın genişliği sadece 20 metredir. Bu sahil şeridinde, içe doğru uzanan dar bir boğaz çevresinde muhtemel antrepo olarak kullanılan yerlere ait kalıntılar görülür.
Erken Dönem Bizans Bazilikası:
Kuzeybatıda, küçük bir kaya terası üzerinde, denizden 8 metre yüksektedir. Üç nefli bazilikanın, küçük bir ön avlusu vardır. Ancak bu bazilika, yukarıda sözünü ettiğim Haigos Stephanos bazilikasından daha küçüktür.
Bazilikanın güneyinde, ana kayaya oyulmuş işlik bölümünün ise, bir zamanlar zeytinyağı üretimi için kullanıldığı tahmin edilmektedir.
Şehrin ana girişi:
Şehrin ana girişi, doğu tarafındadır. Bu ana girişe bir cadde bağlanmaktadır. Caddenin genişliği 2.5-3 metredir. Burada bazı yapı kalıntıları seçilmekle birlikte, yoğun bitki örtüsü nedeniyle net bir yorum yapmak mümkün olmaz.
Ancak bu yapı kalıntılarının birçoğu Bizans dönemine tarihlenmektedir ve kırma taş tekniği kullanılarak yapılmıştır.
Son bir not: Melanippe kentinin kendi adını taşıyan sikkeleri olduğu ve bu sikkelerin yörede yaşayanlar tarafından zaman zaman bulunduğu söylenmektedir. Gerçek olan tek şey, kentin kalıntılarının herhangi bir resmi arkeolojik araştırma olmadığı için işlevlerinin net olarak bilinmediğidir.
Tek gerçek, burada yaşayan yöresellerin kalıntıların ve binlerce yıllık sütunların üzerine yazıp çizdikleri iğrenç yazılardır.
Kumluca Papaz Koyu-Papaz İskelesi
PAPAZ KOYU-PAPAZ İSKELESİ:
Mavikent Mahallesi Karaöz Mevkiindedir. Karaöz mevkiine, 5 dakika uzaklıktadır.
Kumluca merkeze 19 km uzaklıktadır. Burası: Orman işletmesi ve Kumluca Belediyesi tarafından, kamp ve piknik alanı olarak düzenlenmiştir.
Kumluca Papaz Koyu-Papaz İskelesi
Arabanızı yol kenarına park ettikten sonra, aşağıya inmeniz gerekiyor. Yukarıdaki bölüm piknik yapmak içindir. Bu bölümde piknik masaları ve tuvaletler bulunuyor. Masaların yanında ise sabit mangallar vardır.
Piknik alanında yeteri kadar tatlı su çeşmesi de düzenlenmiştir. Çeşmelerden buz gibi su akmaktadır. Buranın en büyük eksikliği, elektrik ve aydınlatma olmamasıdır.
Yakınlarda market de yoktur. Buraya gelirken tüm ihtiyaçlarınızı karşılayarak gelmenizi öneririm.
Kumluca Papaz Koyu-Papaz İskelesi
Dev ağaçların altında, deniz kenarında çadır kurabilirsiniz. Ancak bir ayrıntıdan söz etmekte yarar var, özellikle Haziran-Temmuz gibi sezon aylarında, buraya aşırı günübirlik ziyaretçi olduğundan, akşamları çadır kurup, sabahları toplamanız istenebiliyor.
Bunu dikkate alarak gidiniz. Sahil kısmında: soyunma kabinleri, duşlar ve tuvaletler bulunur.
Kumluca Papaz Koyu-Papaz İskelesi
Sahil kısmı taşlık ve kayalıktır. Ancak oldukça küçüktür. Deniz suyu temiz ve dalgasızdır. Günün ilerleyen saatlerinde bazen dalga çıkabiliyor.
İlk girişte kaya ve taşlar vardır. Deniz içinde 10 metre ilerledikten sonra su derinliği boy yapmaktadır. Deniz suyu sıcaktır. Denizin ortasında büyük bir kaya kütlesi bulunmaktadır.