İstanbul Tarihi Süreç

İstanbul Tarihi Süreç

İstanbul ve çevresi; MÖ. 1’nci bin yılda; yoğun bir yerleşim hareketlerine sahne olur. Önce; Trakya’dan gelen göçmenlerin yerleşimi görülür. MÖ. 7’nci yüzyılda ise; Yunanistan’dan gelen kolonicilerin, bunlarla birleştikleri görülür.

Yani; “Byzantion” adıyla anılan ilk yerleşme de; Trakya’dan gelenlerin izleri daha yoğundur. Ancak; yine de, bu ilk yerleşme hakkında, belge ve bilgi bulunmamaktadır.

Kent; konumu ve çevresi sayesinde zenginleşmiş ve tarih içinde, bu durumunu koruyabilmek için, her türlü siyasi manevrayı yapmış. Dönemin siyasi dengelerine göre: Perslerin, Yunanlıların, Makedonyalıların ve daha sonra da Romalıların egemenliğine girmiş. (MÖ.6’ncı yüzyılda; Pers kralı Darius’un; ordularını boğazdan geçirmek için, gemilerini yan yana dizerek, ilk boğaz köprüsünü yaratmış olması, yazılı belgelere geçmiştir. )

Bazen de, hatalı siyasi tercihler, felaketle sonuçlanmış. Şöyle ki, Roma döneminde, kent; imparator Septimus Severus’a karşı; yanlış kişiyi destekleyince, imparator intikam almak için, kenti, yerle-bir ettirir.

Ancak; imparator Severus, daha sonra yaptıklarına pişman olur. Kenti, daha görkemli şekilde yeniden yaptırır. Bu dönemden, günümüze, yalnızca, Sultanahmet Meydanındaki Hipodromun temelleri kalır.

Tarihi süreç içinde

Roma imparatoru Konstantinus; imparatorluğu daha iyi idare edebilmek için; Doğu’da, Roma dışında, ikinci bir başkent kurmak ister.

Dönemin ünlü kentlerinden; Troya, Nikomedia (İzmit) gibi adayları düşündükten sonra Byzantion’da karar verir. MÖ. 330 yılının Mayıs ayında, kent, “Konstantinopolis” olarak yeniden kurulur.

Yeni kentin sınırları; 6 km. karelik bir alana yayılır. İmparatorluğun çeşitli yerlerindeki insanlar, zorla göç ettirilerek, kente getirilir. Hatta, kente gelmeyi cazip hale getirmek için, uzun yıllar “ekmek” bedava dağıtılır. Roma’dan gelecek olan yöneticiler için, manzaralı villalar yaptırılır.

Evet; yeni kent yani Konstantinapolis; 7 tepe üzerine kurulur. 14 idari bölgeye ayrılır. İmparator Konstantinus; kenti görkemli hale getirmek için, her türlü gayreti sarf eder. O zamanda, dünyanın her yerinden önemli sanat eserleri toplatır ve kentsel alanları süsler.

Hipodrum’daki yılanlı sütun ve dikilitaş, bu çabalara örnektir. İmparator Konstantinus; o zamana kadar hep takibe uğramış olan Hıristiyanlığı; serbest bir din haline getirir.

Kentin, önemli bir Hıristiyanlık merkezi olması için; dini açıdan önem taşıyan kutsal emanetleri toplar, bunları yeni yapılan kiliselere koydurur. Ancak; MS. 337 yılında ölür ve ardında, kocaman bir şantiye ve bitmemiş sayısız proje bırakır.

Daha sonra; I. Theodosius dönemi başlar. MS. 4’ncü yüzyılın sonunda, daha önce yarım bırakılan projelerden bir kısmı sürdürülür. MS. 381 yılında; kent, Patrikhane merkezi haline gelir. MS. 395 yılında, I. Theodosius’un ölümü üzerine, oğlu Arkadius, imparator olur. Arkadius, Doğu Roma’nın ilk imparatoru vasfını da taşır.

Kentte; nüfus hızla artmaktadır. Bu nüfusa yer bulmak için, imparator II. Theodosius zamanında, kent genişletilir. O zaman yapılan surların sardığı kent; 20’nci yüzyıla kadar, ölçülerinde ve yerleşim alanlarında değişim göstermeden sürer. 12 km. karelik alana yayılan kentte yaşayan insanların sayısının ise 200 bin olduğu sanılmakta.

MS. 6’ncı yüzyılda

kent, en zengin zamanını yaşar. Ancak; 20’nci yüzyılın sonuna kadar süren en önemli eksiklik: sudur. Kentin doğal su kaynakları, hiç bir zaman yeterli olmaz. Suyu, uzaktan getirmek ve muhafaza etmek gereklidir.

Su; yaklaşık 200 km. uzaklıktaki Istıranca Dağlarından getirilir. 4’ncü yüzyılda, zorla buraya getirilmiş olan halk, çok fazla kalabalıklaşıp nüfus 500 bine ulaşınca, bu sefer, kente, yeni insan göç dalgasının gelmemesi için, önlemler alınmaya başlanır.

Bu dönemlerde, bir yandan da, yüzbinlerce kişiyi öldürecek olan veba salgınları görülür. Veba denilince; bir yerde okumuştum. Veba; girdiği bir yerde, nüfusun tam tamına yarısını öldürür. Yani; gerek sayısal ve gerekse cinsiyet bakımından, tam yarısı. İlginç olan bu notu, paylaşmak istedim.

Evet, devam ediyorum. Kent; Bizans imparatoru İustinianus döneminde, hala antik bir Roma kenti görünümündedir. Ancak, yeni dinin, Hıristiyanlığın yerleşmesiyle, bir Hıristiyan başkenti haline gelir. Sokaklardaki törenler, daha ziyade, dini geçitler şeklindedir.

MS. 8 ve 9’ncu yüzyıllarda; yeni dinin etkin olması nedeniyle, saray ve kilise arasında çatışmalar görülmeye başlanır. MS. 11’nci yüzyılda ise, nüfus yine yoğunlaşır ve 500 bin rakamlarına ulaşır. Artık kullanılmayan kiliselerin ve forumların taşları; sökülerek, yeni nüfus için inşa edilen yapılarda kullanılmaya başlanır. Bunun sonucunda ise, kent, yavaş yavaş eski görüntüsünden yani Roma kimliğinden uzaklaşır.

Bu aradaki dönemde; Batı Roma ile olan ilişkiler kötüleşir. MS. 11’nci yüzyılda, Doğu Roma yani Konstantinapolis, Papa tarafından afaroz edilir ve ilişkiler tamamen kopar. Ancak; aynı dönemde, doğuda Selçukluların tarih sahnesine çıkması ve Bizans imparatorluk birliklerinin ardı ardına aldığı yenilgiler sonucu Anadolu’daki toprak kayıpları; Bizanslıların batıdaki Hıristiyanlarla yeniden ittifak kurmalarına sebep olur. Bu yüzyılda; İstanbul’a gelen haçlılar, kente alındıklarında, kentin ve sarayın zenginliği ve kentsel alanlardaki organizasyonlara hayran kalırlar.

1204 yılında ise, yeni bir seferle bölgeye gelen haçlılar, kenti işgal ederler. İmparator ve Patriği kovarlar. Düşünün; kendi aralarında kavga ediyorlar. Latin işgali diye bilinen bu olay; 1261 yılına dek, 57 yıl sürer. Bu dönemde, şehir, ciddi şekilde yağmalanır. Birçok sanat eseri yok edilir. Kiliselerde bulunan kutsal emanetler çalınıp Venedik ve Avrupa’nın diğer şehirlerine kaçırılır. 1261 yılında; Bizanslılar, yeniden kenti ele geçirirler. Ancak; ekonomi, onarılmaz darbeler almıştır.

Bütün bu siyasi ve ekonomik felaketler üzerine bir de veba salgınları eklenince, kentin nüfusu 80 binlere düşer. Bu dönemde, kente gelen, büyük gezginler: boş arazilerden, manastırlara çekilmiş nüfustan söz ederler.

Bir zamanlar; büyük toprakların başkenti olan kent, artık, ancak kendisini idare edebilen bir kent-devlet olmuştur. Osmanlılar; kenti kuşattıklarında, kentteki nüfus, kenti kuşatan Osmanlı ordusundan sayısal olarak daha azdır.

Evet, kuruluşundan, 1123 yıl sonra, yine bir Mayıs ayında, İmparator Konstantinus döneminde, kent, Fatih Sultan Mehmet tarafından, tarihe gömülür.

OSMANLI DÖNEMİ

Evet, kent, 1453 yılında, Fatih Sultan Mehmet tarafından ele geçirilir. Fatih; kendisini Konstantinus veya İustinianus gibi kent için önemli olmuş imparatorların yerine koyar ve kendi külliyesi ve türbesini, bu imparatorların mezarların üzerinde bulunduğu kilisenin yerine inşa ettirir.

Müslümanların, kentin ticaret bölgesine yerleşmelerini sağlamak için, öncelikle, bugünkü Kapalı çarşının bulunduğu bölüme, Mahmut Paşa Külliyesi yaptırılır. Anadolu yakasına ise; Üsküdar’a, Rumi Mehmet Paşa külliyesi yaptırılır. Fatih; Müslüman bir başkent inşa etmeye başlar.

Zorunlu göçlerle, kentteki nüfusu arttırmaya çalışır. Ortodoks ve Ermeni Patrikhanelerinin tekrar kurulmasına müsaade eder. Rumlara ait kiliselerin bir kısmını, Ermenilere tahsis eder. Yahudiler de, göç ettirilerek, kentin değişik semtlerine yerleştirilirler.

İtalya’da ki gibi, duvarlı gettolar oluşmamasına rağmen, yine de dini guruplar kendi aralarında kalmayı tercih ederler. Özellikle Galata; tüm etnik gurupların birlikte yaşadıkları bir bölge haline gelir.

Takip eden tarihi süreç incelendiğinde; Beyazıt döneminde; antik ve Hıristiyan kentten ayakta kalan izlerin silinmeye başladığı görülür. 15’nci yüzyılın sonlarına doğru, İspanya’dan kaçan Müslümanlar ve Yahudiler için kentte iskan izini verildiği görülür. Dolayısı ile, kentteki Yahudi sayısı önemli ölçüde artar.

16’ncı yüzyılda; Kanuni Sultan Süleyman döneminde; zenginlikler başlar. Saray için çalışan Mimar Sinan, saray mensubu kişilere, birçok yapı tasarlar.

17’nci yüzyılda; kente, anıtsal yapı olarak, Sultan Ahmet Cami ve külliyesi ile Eminönünde’ki Yeni Cami Külliyesi eklenir.

18’nci yüzyılda; Lale Devriyle birlikte, İstanbul’un çehresi değişir. Lale Devri; tutuculuktan dolayı Osmanlı imparatorluğundan uzak tutulan matbaa gibi buluş ve çeşitli araçların, kente geldiği bir dönemdir.

Bu dönemde; Osmanlı idaresi, Batı’ya daha farklı bakmaya başlar. Batı ile yoğun ilişkiler kurulur. Kentteki mimari yapılar incelendiğinde; hem Doğu’dan ve hem de Batı’dan izler görülür.

19’ncu yüzyılda; kaybedilen Rus savaşlarından sonra, Hıristiyanlar için istenilen özgürlükler ve Yunanistan’ın bağımsızlığını alması gibi gibi olaylar; Osmanlı imparatorluğunu, Tanzimat sürecine götürür. Fetihten itibaren yasak olan kilise inşaatlarına yeniden başlanır. Hatta, yasak olan çanların çalınmasına bile izin verildiği görülür.

20’nci yüzyılda; İstanbul, göç ve savaşlardan kaçan insanların yığıldığı bir kent haline gelir. Yenilgiye uğranılan savaşlarda kaybedilen topraklardan gelen insanların sayısı çok fazladır. Rus devrimi de, önemli sayıda beyaz Rus’un İstanbul’a gelmesine sebep olur. Çeşitli yerlerden gelenler, beraberlerinde, değişik kıyafetler, değişik yemekler, alışkanlıklar ve değişik dillerini de getirirler. Kentin, renkliliği artar.

İstanbul Cihannüma

cihannuma-2
İstanbul Cihannüma

Mahalle, Bahçeşehir Üniversitesinden yukarı doğru, Barbaros Bulvarı üzerinden ilerler, Yıldız Sarayını içine almaz. Tarihi çeşmeleri ve camileriyle tanınır.

suleyman-aga-camisi-2
İstanbul Cihannüma Hazinedarbaşı Cami-Serhazin Süleyman Ağa Camii-Amberağa Camii

 

Hazinedarbaşı Cami-Serhazin Süleyman Ağa Cami-Amberağa Cami

Serencebey yokuşundadır. Apartmanlar arasında sıkışıp kalmıştır.

Caminin girişindeki tabelaya göre: 1701-1703 yılları arasında yapılmıştır. Sultan II. Mustafa döneminde sarayın hazinedar başı olan Süleyman Ağa tarafından yaptırılmıştır. Mimarı bilinmemektedir.

Külliye: mescit, hamam, Sıbyan mektebi ve bir çeşmeden oluşuyordu. Süleyman Ağa: mescidin yanındaki hazirede gömülüdür. Çeşme günümüzde yaklaşık bir metre kadar zemin altında kalmıştır. İlk yapım tarihi bilinmemekle birlikte, Kitabesine göre: Sultan II. Mahmut döneminde yani 1808 yılında, Amber Ağa tarafından tamir ettirildiği bilinmektedir.

amber-aga-cesmesi-1
İstanbul Cihannüma

Mescit: 1860 yılında Dursu Saaadet Ağası Amber ağa tarafından yenilenmiştir. Bu yüzden “Amber Ağa Camisi” olarak da bilinir.

Yapı: düzgün olmayan bir plandadır. Kiremit örtülü ahşap çatılı ve kagir duvarlıdır. Kadınlar mahfili: tahta bölmelerle ayrılmış olup son cemaat yerinden ahşap bir merdivenle ulaşılır. Kesme taştan yapılmış minare: klasik ögeler taşır.

Avlu duvarının üzerindeki çeşme, Süleyman Ağa tarafından yaptırılmıştır. Ancak, Süleyman Ağa tarafından yaptırılan hamam ve Sıbyan mektebi, zaman içinde yok olmuştur.

Cihannüma Panayia Rum Ortodoks Kilisesi

Çırağan caddesindedir.

Bu kiliseye, Patrikhane Listesinde “Cihannüma” yani “Tüm dünyayı gösteren, manzaralı” sanı verilmiştir, ancak bunun sebebi bilinmemektedir. Kilise 1669 yılı yapımıdır. Hz Meryem’in doğumuna adanmıştır.

18 yüzyıl sonunda, bu yörede bulunan iki Rum kilisesinden biri olarak kayıtlarda görülür. Ancak günümüzdeki kilise, kitabesine göre: 21 Ocak 1830 yılında tersane işçileri tarafından yapılmış ve kullanılmıştır. Yunanistan’dan gelen rahipler, bu kilisede ayin yaparlar.

Çırağan caddesinde, caddeye dik bir merdivenle bağlanan küçük bir avludadır. Avlu duvar ve yapılarla çevrilidir. Kilise, avlunun kuzeyinde, doğu-batı doğrultusunda, kuzeyden güneye daralan yamuk planda inşa edilmiştir. Doğu cephesi caddeye açıktır. Dıştan sıvalı olan binayı: ikiyüzlü kırma çatı örter. Doğu cephede: tek pencereli apsis yarım yuvarlak çıkıntı yapar. Bu çıkıntıyı, yarım konik çatı örter. Yapının yüksekliği 8 metredir. Apsis yarım kubbesi, çok güzel bir “Meryem Ana” tasviriyle süslüdür.

Kiliseye, sonradan eklenmiş, dikdörtgen planlı kapıdan girilir. Bölümün batısında: Paraskevi Ayazması vardır.

İkona Panosu: İkonostasis beyaz boyalı tahtadandır. Panoda göz alıcı, delik işi tekniğinde motifler, silmeler, bezeme kuşakları, bezemeli panolar, değişik renkte aplike motifler görülür. Üstte küçük çerçevede: Kutsal Kitaptan sahneler, alttaki büyük çerçevelerde Hz Meryem’in doğumu, Hz Meryem ve çocuk İsa, Hz. İsa, İoannes Prodromos ikonları vardır.

cihannuma-kosku-1
İstanbul Cihannüma Yıldız Sarayı Cihannüma Köşkü

 

Yıldız Sarayı Cihannüma Köşkü

Yıldız Sarayı müze kompleksi içindedir. Yıldız Sarayının doğuya bakan yönünde, Şale köşkünden başlayıp Cihannüma kasrına kadar uzanan havuzun kenarındadır. Sultan II. Abdülhamit tarafından yaptırılmıştır.

Köşk: Marmara, Haliç ve Boğazı gören geniş bir perspektife sahip olduğu için bu ismi yani Cihannüma ismini almıştır. Osmanlı döneminde Yıldız Sarayı yapılırken, seyir ve dinlenme köşkü olarak düzenlenmiştir.

Sultan II. Abdülhamit, bu köşkün üst katını, dürbünle, İstanbul ve Boğazı izlemek için kullanmıştır. Ancak: ahşap yapı ve süsleme elemanları bakımından Yıldız Sarayının en önemli yapılarından birisidir. Kasrın ahşap dış cephesi, 2005 yılında restore edilmiştir.

İstanbul günlük gezi planı hakkındaki yazım için.

 

İstanbul Vefa

kilise-camii-2
İstanbul Vefa

Atatürk Bulvarının doğusundaki yamaçtadır. İstanbul şehrinde, sur içi olarak belirlenen tarihi yarımada bölgesindeki en eski semttir. Fetihten sonra, Osmanlı mahalleleri içinde kültür ve hayat tarzı bakımından öne çıkan bu mahallede, birçok ulema, bürokrat ve derviş yaşamıştır.

İstanbul’da: Süleymaniye ve Fatih gibi iki büyük ilim tepesinin arasında kalmıştır.

Aslında, biraz sonra okuyacağınız gibi, semtin Vefa isminin Şeyh Vefa isimli bir kişiden geldiği söylenmektedir. Ancak semtin ismi konusunda bir rivayet daha vardır. Bunu anlatarak konuya girmek istiyorum.

Bizans imparatoru Konstantin, bu civarda öldürülmüştür. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi sırasında, Konstantin de bizzat savaşmış ve Osmanlı’ya ait kölelerden biri tarafından öldürülmüştür.

Son nefesini verirken de kendisini öldüren kişiye “Me fa yes” demiş ve bu Yunanca kelimenin anlamı “Beni Yedin” demekmiş. “Me fa yes” de zamanla “Mefa” ve “Vefa” şekline dönüşmüştür.

ŞEYH VEFA

Semtin ismi asıl adı Mustafa olan Şeyh Vefa isimli bir kişiden gelmektedir. Doğum tarihi bilinmemekle birlikte Konyalı olduğu bilinir. Fatih Sultan Mehmet ve Sultan II. Beyazıt dönemlerinde yaşamıştır.

Önceleri “Karamanoğulları” medreselerinde hizmet ettikten sonra, Edirne’ye gelmiş ve oradan da Fatih Sultan Mehmet davetiyle, İstanbul’a gelerek padişahın büyük yardım ve desteğini görmüştür.

Fatih Sultan Mehmet, kendisi için daha sonra adıyla bilinecek yani Vefa olarak bilinecek bu yörede: bir cami ve çifte hamam yaptırmıştır.

Bunların yapılış tarihi kesin olmamakla birlikte muhtemelen 1476 yılıdır. Şeyh Vefa ise: bir kısım meşhur devlet adamının yetiştirilmesini sağlamıştır. (Sadrazam Sinan Paşa, Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi gibi) Dar ve basık çilehanesinde, çok sade bir hayat yaşamıştır.

seyh-camii-1
İstanbul Vefa Şeyh Vefa Camii
seyh-camii-2
İstanbul Vefa Şeyh Vefa Camii
seyh-camii-3
İstanbul Vefa Şeyh Vefa Camii

 

Şeyh Vefa Cami

Vefa caddesindeki bu cami, 15 yüzyıldan kalma bir caminin yerine yapılmıştır. Modern bir binadır. 15 yüzyılda yaşamış evliya Şeyh Müslihiddin Türbesi de buradadır. Sultan II. Beyazıt, 1481-1490 yılları arasında, caminin bulunduğu yere medrese, derviş hücreleri, imaret yani mutfak ve kütüphane ekleterek burayı bir külliye haline dönüştürmüştür.

Külliye 1757 yılında ayrıntılı onarım görmüş, 1782 yılında ise medrese ve derviş hücreleri çıkan bir yangın sonunda yok olmuştur. Bunlar yani yanan bölümler, 1785 yılında Sultan I. Abdülhamit tarafından tamir ettirilmiştir. 1909 yılındaki yangında külliye yine büyük zarar görmüştür.

Bu yangında çok hasar gören cami ise, 1912 yılında yenisi yaptırılmak için yıktırılmış, ancak I. Dünya savaşının çıkması nedeniyle yenisi yaptırılamamış, bu arada külliyenin diğer birimleri de bakımsızlıktan yok olmuştur. Geriye ise sadece türbe ve çilehane kalmıştır. Çilehaneden aşağıda söz edeceğim.

Ünlü gezgin Evliya Çelebi’nin bu cami hakkında yazdıkları: “Şeyh Ebul Vefa Cami, İstanbul içinde 11’nci selatin camidir. Fatih Sultan Mehmet yaptırmıştır. O kadar büyük değildir ama ruhaniyeti olan, duası kabul olunan büyük cami ve eski mabettir. Bir şerefeli minaresi, bahçesi, medresesi, imareti, hamamı vardır.”

1994 yılına gelindiğinde, cami aslına uygun olarak yeniden yaptırılmıştır. Restorasyondan sonra caminin pek bir özelliği kalmamış olsa da, buraya yolunuz düşerse, özellikle çilehane ve hazire ilginizi çekebilir. Avludan sola doğru dışa çıkıp, sarmaşıkların sardığı eski kapısını da görmenizi öneririm.

seyh-camii-cilehane-2
İstanbul Vefa Şeyh Vefa Çilehane
seyh-camii-cilehane-1
İstanbul Vefa  Şeyh Vefa Çilehane

Çilehane

Camide: mihrap önünde yer alan 4 x 3.5 metre boyutlarında, kareye yakın, üstü tonozla örtülü bir hücre bulunmaktadır.

Bu hücrenin kapısı, kuzey cephede mihraba açılmakta, doğu ve batı pencerelerinde birer pencere açıklığı bulunmaktadır. Duvarlar kaba yontu taşla örülmüştür. Bu hücrenin çilehane olduğu öne sürülmektedir.

Caminin yıkılması sırasında, bu hücrenin camiye bitişik cephesi de yıkılmıştır. Aslında bu hücre, günümüzde olduğundan daha fazla pencereye sahipti. Toplam yedi penceresi olduğu düşünülmektedir.

Tüm bunların yanında, buranın çilehane olmayıp sadece itikaf odası olarak tasarlandığı veya kütüphane veya kıraat odası olarak da kullanılan bir şeyh odası olduğu düşünülmektedir.

Sonuç olarak ihtimaller, buranın büyük olasılıkla bir çilehane olarak tasarlanmayıp, şeyh odası olduğu yönündedir. Ancak, buranın pencereler kapatılarak zamanla bir çilehane olarak da kullanıldığı farz edilmektedir. Hücrenin önünde: Şeyh Vefanın efsanelere konu olan kedisinin kabir taşı olduğu söylenen, kitabesiz siyaha yakın koyu yeşil bir taş bulunmaktadır.

seyh-turbesi-2
İstanbul Vefa Şeyh Vefa Türbesi
seyh-turbesi-1
İstanbul Vefa Şeyh Vefa Türbesi
seyh-turbesi-3
İstanbul Vefa Şeyh Vefa Türbesi
seyh-vefa-turbesi-1
İstanbul Vefa Şeyh Vefa Türbesi

 

Şeyh Vefa Türbesi

Şeyh Vefa, caminin sol yanına gömülmüş ve kabri üzerine 1490 yılında türbe yapılmıştır. Yay kemerli kapı üstündeki dikdörtgen çerçeveli kitabe: Farsça yazılmıştır.

Türbenin üstü kiremitle kaplıdır ve duvarlarının kalınlığı 80 cm dir. Sekiz pencerelidir. Türbede beş sanduka vardır ve Şeyh Vefanın sandukası ortadadır. Türbede ilginç bir ayrıntıdan söz etmek istiyorum. Mihrabı bulunmayan türbenin kuzey duvarında, sağ pencerede, eşine pek rastlanmayan bir uygulama olarak, altında genişçe bir deliği bulunan, mermerden oyulmuş bir tekne bulunmaktadır.

Bu tekne ne için konulmuştur bilinmemektedir. Ancak günümüzde lavabo olarak kullanılmaktadır. Ancak atık su gideri olmadığından teknenin atık suları, dışarıya atılmaktadır.

Lala Paşalar Türbesi

Şeyh Vefa haziresindedir. Batı hazirede bulunan bu türbede: Lala Mehmet Paşa, Lala Ramazan Paşa ve bir kişi daha yatmaktadır. Türbenin üst örtüsü hakkında bir bilgi yoktur. Ancak bu türbenin sütunlar üzerine oturan kubbeli bir yapı olduğu, mezarlıkta bulunan baklava dilimli sütun başlıklarının da bu türbeye ait olduğu düşünülmektedir.

helvaci-baba-tekkesi-3
İstanbul Vefa Helvacı Baba Tekkesi-Helvai Yakup Tekkesi

 

Helvacı Baba Tekkesi-Helvai Yakup Tekkesi

Önce Helvacı Baba kimdir: Silifke’nin Zeyniye köyünde doğmuştur.

Helvacılık yapan Helvai Yakup Efendi, 60 yıl boyunca, bıkmadan yorulmadan Bayrami-Melami yolunu halka anlatmıştır. Ömrü boyunca, mensup olduğu Bayrami yolunun özellikle İstanbul’da yayılması için büyük çabalar sarf etmiştir. İsmail Maşuri şehit edildiğinde, Helvacı Baba hapsedilmiştir.

Acem seferindeki başarısızlık üzerine, padişah bu zatı serbest bıraktırıp duasını rica etmiş ve daha sonra zafer kazanılınca, Yakup Efendiye, İstanbul’daki ilk Bayrami Tekkesini, Şehzadebaşı civarında, Bozdoğan kemeri bitişiğinde inşa ettirmiştir.

Padişah, Kanuni Sultan Süleyman, bir gün bu tekkeyi ziyaret etmiştir. Bu ziyarette derhal helva pişirilmiş ve padişaha takdim edilince, padişah gönlünden helva geçirmiş olması sebebiyle memnun kalmıştır. Şeyhin lakabı olan “Helvai” buradan kalmıştır. Kendisi 1588 yılında vefat etmiştir.

Tekke binası burada yani Bozdoğan kemerinin yanında olmasına rağmen, Helvacı Babanın mezarının Şehzade Mehmet Camisinin bahçesindeki koca çınar ağacının altında bulunduğu rivayet edilmektedir. Rivayet çünkü: 1982 yılında, burada toplanmayı yasaklayan askeri yönetim, bunu önleyemeyince, bir gece ulu çınarın kıble tarafındaki asırlık kabri: zemin seviyesinden kepçe ile sökerek çınarın çevresini dümdüz etti.

Buradan sökülen türbenin nerede olduğu konusunda net bilgi yoktur. Bir söylentiye göre: aşırı kalabalık nedeniyle, kabir, Şehzade Cami haziresine gizlice nakledilmiştir. Ancak yine bayanlar tarafından aşırı ve yoğun ziyaret olunca, bu kez, ikinci kere, mezar, gizli bir yere defnedilmiştir.

Uzun zaman buraya “Burada türbe yoktur” levhası asılmasına rağmen insanlar gelmeye ve dua etmeye devam ettiler. Ancak, günümüzde burada çınarın çevresinin bir demir çitle çevrildiği ve bu çitin üzerinde ise sarı metal bir levha ile “Burada sahabe-i Kiramdan Ali Tabl-i Kabri Bulunmaktadır” yazısı görülmektedir. Yani, 1982 yılında buradaki mezar sökülmesine ve başka yere taşınmasına rağmen, günümüzde burası yine kalabalıklaşmıştır.

Hatta, öğrendiğime göre, Helvacı Babanın türbesi. Günümüzde Vezneciler tarafında bulunmaktadır. Öte yandan, çınarın çevresindeki demir çitin üzerindeki tabelanın da kaldırıldığı söyleniyor. Ama yine de, çeşitli kaynaklar, askeri dönemde kaldırılan türbenin derinlemesine bir kazı yapılmadan, zemin üstünde yapılan bir harfiyatla geçiştirildiğini söylemektedir.

Yani, aradan yıllar geçmesine rağmen, halk hala buraya rağbet etmektedir. Yani, bu ulu çınarın altı asla boş kalmıyor. Zaten, özellikle Cuma günleri, burası dilekte bulunmak isteyen kadınlar tarafından kalabalıklaştırılmaktadır. Burada adak adayanlardan niyetleri çıkanlar Cuma günü buraya gelip helva dağıtırlar.

Evet, bu yörenin görülebilecek en ilginç yerlerinden biri olan bu tekke ve ulu çınar ağacı ziyaret edilebilir. Bayrami Tekkelerinden, hala zamana meydan okuyan Şehzadebaşı Helvai Yakup Tekkesi günümüzde harap haldedir. Tekkenin duvarları ve çatısı yıkılmıştır.

vefa-lisesi-2
İstanbul Vefa Lisesi

 

Vefa Lisesi

Şehzade Camine giderken, Dedeefendi caddesi üzerindedir.

Bugünkü Lise türünün tam karşılığı olan okul türü idadilerdir. Ana dilde öğretim yapılan ilk mülkiye lisesi yani sivil lise: 1872 yılında Mekteb-i Mülkiyenin bünyesinde idadi sınıfları olarak kurulan bugünkü Vefa Lisesidir.

Okul: 1904 yılında Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa tarafından yaptırılan binanın Maarif Nezareti tarafından satın alınmasının ardından, Vefa’ya taşınmış ve bulunduğu semtten dolayı “Vefa İdadi Mülki Şahanesi” ismini almıştır.

Ardından 1913-1914 yılından itibaren, okul: bünyesinde ilkokul, ortaokul ve lise bölümleri bulunan ve 12 yıllık öğretim verilen sürekli bir eğitim kurumu haline gelmiştir. Okul 1925 yılında bazı liselerle birlikte ortaokula dönüştürülmüş ve Kadırga semtindeki Eczacılık Okulu binasına taşınmıştır.

Ancak 1933 yılında, Vefa Lisesi mezunlarının girişimiyle tekrar Lise statüsüne kavuşmuş ve Vefa semtindeki tarihi binasına dönerek Vefa Erkek Lisesi olarak öğrenimine devam etmiştir.

Okul, uzun süre sadece Mütercim Rüştü Paşa Konağında eğitime devam etmiş, 1949 yılında ise üst bahçedeki binada bulunan okulun Çapa’ya taşınmasıyla, iki binada öğretime başlamıştır.

Okul binasının yetersizliği nedeniyle, alt bahçedeki pavyonlar kaldırılarak 1967 yılında yeni bir okul binası yapılmaya başlanmış ve bu yeni bina 1970 yılında hizmete girmiştir.

Bu arada, harap duruma gelen Mütercim Rüştü Paşa konağı öğretime kapatılmıştır. Bu bina, Vefa mezunları tarafından kurulan bir organizasyon tarafından onarıma alınmış ve 1984 yılında yeniden Vefa Lisesi’ne katılarak öğretime sokulmuştur.

vefa-bozacisi-0
İstanbul Vefa Bozacısı

 

Vefa Bozacısı

Katip Çelebi Caddesindeki bu tarihi bozacı: 1876 yılından beri hizmet vermektedir. Söylenenlere göre, Vefa bozacısını ilk kuran Hacı Sadık Bey, 1870 yılında Arnavutluk Prizren’den İstanbul’a gelmiştir. O yıllarda, boza: sulu kıvamda, esmer renkli ve ekşi lezzetli olarak birçok yerde yapılıp satılmaktadır.

Hacı Sadık Bey: farklı bir yöntem dener ve bugünkü koyu kıvamlı, açık sarı renkli, hafif ekşimsi lezzetli bozayı yapar. Evinin altında kendi imkanlarıyla yaptığı bozayı, kış geceleri sayar ve çevresinde omuzunda taşıdığı bakır güğümler içinde, dolaşarak satar ve böylece yaptığı boza tanınır.

O dönemde: aristokrat ve bürokratların oturduğu Vefa semtinde: 1876 yılında ilk bozacı dükkanını açar. Dükkan Vefa semtinde olduğu için “Vefa Bozacısı” olarak tanınır ve nesiller boyu devam ederek günümüze ulaşır. Burayı ziyaret ettiğinizde, özellikle duvarlardaki çinilere dikkat ediniz. Boza, mayalanmış darı hamurundan yapılan son derece koyu kıvamda bir içecektir ve kışın içilir.

Çünkü içindeki yoğun vitaminlerin kışın girip ve nezleden koruduğuna inanılır. Ayrıca bağırsak florasını düzenler, kabızlığı önler, mideyi rahatlatır. Hafifçe fermente olduğu için, Yeniçeriler içki niyetine de kullanırlarmış. Çünkü bozanın içeriğinde % 1-1.5 oranında alkol olur. Yazları bu dükkanda üzüm suyundan şıra yapılıyor. Burada, Mustafa Kemal Atatürk’ün boza içtiği bardak hala korunmaktadır. Yaz aylarında, boza yerine şıra servisi yapılıyor.

atif-efendi-kutuphanesi-1
İstanbul Vefa Atıf Efendi Kütüphanesi

 

Atıf Efendi Kütüphanesi

Defterdar olan Atıf Efendi, bu olağanüstü sevimli ve bağımsız binası olan kütüphaneyi, 1740 yılında yaptırmıştır. Osmanlı devletinde, bağımsız bir binaya sahip olan ikinci kütüphanedir. Birinci kütüphane, 1678 yılında Köprülü Fazıl Ahmet Paşa tarafından yaptırılan Köprülü Kütüphanesidir.

Bu dönemde: ilk olarak Sultan III. Ahmet, Lale Devrinde, Sarayda bir kitaplık yaptırmıştı. Patrona isyanından sonra tahta geçen Sultan I. Mahmut, Lale Devrinin batılılaşma çizgisini sürdürdü. O da, Ayasofya’da ilk kamusal kütüphaneyi açtırdı. Bundan birkaç yıl sonrada, Atıf Efendi, Aşir Efendi kitaplıkları, daha ileri bir tarihte Ragıp Paşa ve Murat Molla kütüphaneleri yapıldı.

Bunların hepsi, Osmanlı aydınlanma çabalarının ürünüdür. Kütüphaneyi yaptıran Atıf Efendi, ilginç bir şahıstır. Sarayda defterdarlık yapabilmek için, Darüssaadet Ağası Beşir Ağa’ya her ay bin altın verir, bir yandan da el yazması kitaplar toplar, bir yandan da hat sanatıyla ilgilenir.

Kütüphane binasına kaynak sağlayabilmek için çeşitli mülkler vakfeder. Özellikle: 1741 yılında, kütüphaneye vakfettiği kitapların üzerinde bulunan vakfın mühründe “bu kitabı Mustafa Atıf, kütüphaneden çıkarılmaması şartı ile vakfetti” şeklinde ibare bulunması, o dönemde kitap hırsızlığının yoğun olduğunu düşündürmektedir.

Zaten, Atıf Efendinin bu vakfiyesine atfen, bu kütüphanede bulunan kitaplar Süleymaniye Kütüphanesine taşınmamıştır. Yazma eserler taranarak veri tabanına taşınmıştır. Yani, hala buradaki kitaplar kuytu köşelerde okuyucularını beklemektedir.

Sokağa bakan cephede, kütüphane memurlarının oturmaları için yapılmış üç ev bulunur. Ama üç evin ikinci katının altı kanatlıdır ve bu yelpaze gibi uzanır. Bu da Osmanlı asimetrisinin sevimli örneklerinden biridir. Üç evin ayrı kapıları vardır, ancak ana kapı geniş bir koridorla iç avluya açılır. Daha yüksek ve geniştir.

Kütüphane binası da asimetrik bir çokgendir. Bina: 18 yüzyıl Türk sivil mimari sanatının inceliklerini yansıtmaktadır. Türk Barok üslubunun en güzel örneklerinden biridir. Kütüphanenin hemen girişinde bulunan mermere: kütüphanenin çalışma kuralları ve kütüphaneden nasıl yararlanılacağı açıklanmıştır.

Kütüphane: beş oda ve iki salondan oluşmaktadır. Kütüphanenin hemen girişinde, küçük bir hafız odası, altıgen şekilli bir okuma salonu, bu salona açılan bir kitap deposu vardır. Okuma salonu, kemerli tavanıyla son derece şirindir. Binanın altı mahzendir.

Bahçesi, ağaçları, çeşmesi, mütevazi boyutları ve her yönüyle olağanüstü bir binadır. Kurulduğunda 2857 kitap bulunan kütüphanede, günümüzde: 3000 el yazmasıyla birlikte, eski ve yeni yaklaşık 30 bin civarında eser bulunmaktadır.

Süleymaniye Kütüphanesine bağlı olarak çalışan kütüphanede bulunan yazma eserlerin tamamı dijital ortama aktarılmıştır. Kütüphanede: bir kütüphane şefi, bir kütüphaneci, iki güvenlik görevlisi ve bir teknik personel olmak üzere beş kişi görevlidir.

kilise-camii-1
İstanbul Vefa Kilise Camii-Ayios Theodoros Kyriotissa Manastırı/Kilisesi-Molla Gürani Camii
kilise-camii-4
İstanbul Vefa Kilise Camii-Ayios Theodoros Kyriotissa Manastırı/Kilisesi-Molla Gürani Camii

 

Vefa Kilise Camii-Ayios Thedoros Kyriotissa Manastırı/Kilisesi-Molla Gürani Cami

Molla Şemsettin Cami sokaktadır.

Küçük, şirin tuğla duvarlı bir yapıdır. Kilise “Ayios Theodoros” adıyla 10-12 yüzyıllar arasındaki bir tarihte yapılmıştır. Kilise büyük olasılıkla Aziz Theodoros’a adanmıştır. Bizans mimarisinin Komnenos ve Palaiologos dönemlerine ait bir örnektir.

Yunan haçı planına göre yapılmıştır. Bu düşünceler, kilisenin duvar işçiliğinden anlaşılmaktadır. 1204 yılında, şehrin Latin işgali sırasında, kilise, Roma Katolik Kilisesi olarak kullanılmıştır. 1261 yılında ise, yine esaslı bir onarım görmüş ve bazı bölümler eklenmiştir.

Yapının fetihten sonra Fatih Sultan Mehmet’in hocası, alim Molla Gürani tarafından camiye dönüştürüldüğü bilinmektedir. Bu yüzden, cami onun ismiyle anılmıştır.

Camiye dönüşüm sırasında, Bizans yapılarının mermerleri kullanılmıştır. Örneğin: caminin minaresinin şerefesinde, üzerinde tavus kabartması olan bir taş kullanılmıştır. İslam surete izin vermediği için, bu taş, minare şerefesi gibi gözden uzak bir yerde kullanılmıştır.

Hemen girişte, ön cephede bulunan mermer işlemede: köşelerde dört farklı desen kullanılmıştır. (sebebi meçhul)

Yapıda, Kariye Kilisesindekilere benzer freskler görülmektedir, daha doğrusu freskler varken, bunlar yakın geçmişte badana ile kapatılmıştır.

Cami 1883 yılındaki yangında büyük ölçüde tahrip olmuştur. Özellikle, binanın kuzey ve güney cephelerindeki yan dehlizler, bu yangında yok olmuştur. 1937 yılında ise, burası kısmen dekorasyona tabi tutulur.

Bu dekorasyon sırasında, mozaikler keşfedilir ve temizlenir. Hatta binanın içinde başka yapılara ait izler bulunur ve bu kilisenin bir manastır kompleksi içinde bulunduğu fikri ortaya atılır.

Evet, bu kilise camisi, küçük ama bezeme açısından çok zengin bir yapıdır. Bütün yapı, mozaiklerle bezenmiştir. Zaman içinde meydana gelen yangınlarda, bu mozaiklerin bir kısmı tahrip olmuş ve nedeni belirsiz şekilde üzeri sıva ve badana ile kapatılmıştır.

Bunların bir kısmı, yukarıda sözünü ettiğim gibi, 1937 yılında yapılan dekorasyonda temizlenerek ortaya çıkarılmıştır.

Ancak günümüzde, yakın zaman öncesinden itibaren burada büyük bir bakımsızlık örneği yaşanmaktadır. Mozaiklerin büyük kısmı, bakımsızlıktan dökülmüş durumdadır. Sadece orta nartekste yer alan mozaiğin küçük bir parçası görülmektedir.

Öte yandan, bir gerçek var ki, bu bölge ve çevresi, 1985 yılından bu yana, UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek sözüm ona koruma altına alınmıştır.

sibyan-mektebi-00
İstanbul Vefa Recai Mehmet Efendi Sıbyan Mektebi ve Sebili

 

sibyan-mektebi-sebili-1
İstanbul Vefa Recai Mehmet Efendi Sıbyan Mektebi ve Sebili

 

Recai Mehmet Efendi Sıbyan Mektebi ve Sebili

Meşhur Vefa Bozacısının önünde uzanan Cemal Yener Tosyalı caddesi üstündedir. Vefa semtinin en özel yapılarından birisidir.

Önce Sıbyan Mektebinden söz etmek istiyorum. Osmanlı eğitim sisteminin ilk ayağını oluşturan Sıbyan Mektepleri: çocukların evden alınıp okula götürülüşleri, mektepteki eğitim ve öğretim metotları, hoca ya da muallimlerden aldıkları terbiye ve yetiştirilme usulleriyle önem kazanmaktadır. Sıbyan mekteplerine başlama yaşı 4-6 yaş arası iken, Osmanlının son dönemlerinde bu yaş aralığı 6-7 yaşa çıkarılmış ve günümüz ilkokullarıyla aynı şekli almıştır.

Sıbyan mektepleri: genellikle sultanlar, yüksek dereceli devlet memurları ve zenginler tarafından inşa ettirilmiş ve bütün giderlerini karşılamak üzere kendilerine ait mal varlıklarından bir kısmını bağışladıkları vakıflar kurulmuştur. Bu Sıbyan mekteplerinden günümüze ulaşanlardan birisi de Recai Mehmet Efendi tarafından yaptırılan Sıbyan Mektebidir.

Yapı: Rokoko üslubunda yapılmıştır. Recai Mehmet Efendi: 1700’lü yılların ikinci yarısında: Hazine katipliği, Çavuşbaşı, Sadaret Kethüdası, Nişancı, Defterdar Emini ve Arpa Emini gibi görevlerde bulunmuş ve bu yapıyı, 1774 yılında yaptırmıştır. Ancak zaman içinde yolların yükselmesi nedeniyle, yapı, caddenin yaklaşık bir metre alt seviyesinde kalmıştır.

Yapının mermerden dış cephesinde Mahmut Efendi tarafından düzenlenmiş hat yazısı görülür. İki katlıdır. Üst kat Sıbyan mektebi ve alt kat ise sebildir. Üst katın cephesi, önceki dönemlerin özelliklerini taşırken, alt kattaki sebilin cephesi dönemin barok özelliklerini yansıtmaktadır. Sebile gelince: dört küçük ve bir büyük yalaklı çeşmesiyle sebilin cephesi, muhteşem görülmektedir.

Cephenin sağ bölümündeki büyük çeşmenin sol tarafındaki simetrik iz düşüm, giriş kapısı olarak tasarlanmıştır. Böylece cephenin simetrik dengesi sağlanmıştır. Mektep kısmındaki koleksiyonda, önemli eserlerin bir kısmı, Türk şehir tarihine ait kitaplardan oluşmaktadır.

Recai Mehmet Efendi, 1780 yılında ölmüş ve Şehzade Camisi haziresine defnedilmiştir.

Mektep: Cumhuriyet döneminde, Çocuk Kütüphanesi olarak kullanılmıştır. 2009 yılında ise restore edilmiştir. Restorasyonun ardından ise özel bir cemiyet tarafından kütüphane olarak kullanılmaktadır.

İstanbul günlük gezi planı hakkındaki yazım için.