Muş Malazgirt

Muş Malazgirt

Malazgirt, 1071 yılındaki savaş ile, Türk tarihinde ayrı bir önemi olan yerdir. Aradan yüzlerce yıl geçmiş, Anadolu’nun Türkler tarafından ele geçirilişinin bu kapısına; birkaç kez gittim. Yörenin elbette en öne çıkan özelliği: Malazgirt savaşının yapıldığı ova ve buradaki anıt.

Özellikle: bir keresinde, sanırım 1990’lı yıllarda, Malazgirt’te bulunurken, ilçe merkezinde belediye tarafından yapılan bir kazıda, bir küp altın çıkmış ve bu söylenti, bütün ilçe halkının uzunca bir süre belediyenin bu kazısının çevresinde toplanmasına neden olmuştu. Yani, tarihi yoğun bir yöre.

 

ULAŞIM

Malazgirt ilçesinin: Bulanık üzerinden Muş ve Patnos üzerinden Ağrı iline bağlantısı bulunmaktadır. Ayrıca: Ahlat, Adilcevaz ve Hınıs ilçeleriyle de, kara yolu bağlantısı bulunmaktadır. Malazgirt ilçesinin, Muş il merkezine uzaklığı: 135 km.dir. Muş ilinin en uzak ilçesidir. Malazgirt-İran Kapıköy sınır kapısı arasındaki uzaklık; 156 km. Malazgirt-Azerbaycan Gürbulak sınır kapısı arasındaki uzaklık: 156 km. Malazgirt-Ahlat arasındaki uzaklık: 34 km.

TARİHİ

Yörenin kuruluş tarihi, kim tarafından ve ne zaman kurulduğu, net olarak bilinmemektedir. Ancak: Urartular zamanında, kral Menuas’ın, bu yörede bir yerleşim yeri kurduğu ve buraya Menuas’ın şehri anlamına gelen “Menuahina” adınının verildiği söyleniyor. Hatta: yine kral Menaus tarafından, Malazgirt ovasında sulama kanallarının yapıldığı bilinmektedir. Çünkü: Urartuların başkenti Tuşpa’dan gelen ve batıya giden yol, Malazgirt ovasını geçtikten sonra, Murat ırmağının vadisi boyunca, Muş ovasına kadar inmekte ve buradan batıya yönelmektedir.

Yörede: Bizans egemenliği döneminde, Selçuklu akınları başlar. Malazgirt ovasında 1071 yılında yapılan savaş sonunda, Malazgirt Selçuklu devletinin egemenliğine girer. 1514 yılında ise, bu kez Osmanlılar görülür.

Muş Malazgirt

GENEL

Malazgirt ilçesi, Murat nehrinin güneydoğu kesimindedir. Yöre toprakları: geniş ovalar ve dağlarla kaplıdır. Arazinin % 65’lik bölümü, engebelidir. Yörenin, denizden yüksekliği: 1550 metredir. Fırat nehrinin bir kolu olan Murat nehri, ilçe merkezinin kuzeyinden geçmektedir. İlçede yaşayan insanların ekonomik etkinliklerinin başında: tarım ve hayvancılık gelmektedir. Tarıma elverişli arazilerde, kuru tarım ve genellikle buğday, arpa ve nohut üretimi yapılmaktadır. Hayvancılık olarak ise, küçük baş hayvancılık yaygındır. Ancak, mera yasakları nedeniyle, hayvancılık ta gittikçe azalmaktadır.

 

GEZİLECEK YERLER

 

MALAZGİRT OVASI

Büyüklüğü, yaklaşık 450 km. karedir. Ovanın kuzeybatısından, Murat ırmağı geçer. Ova: geniş bir bozkır görünümündedir. Malazgirt savaşı: Ahlat ile Malazgirt arasındaki bölümde geçmiştir.

Muş Malazgirt Zafer Anıtı
Muş Malazgirt Zafer Anıtı

 

ZAFER ANITI

Malazgirt ovasındaki anıt: Kültür Bakanlığı tarafından yaptırılmıştır. 1985 yılında başlayan yapım, 1989 yılında bitirilmiştir. Anıtın yüksekliği: 42 metredir. Anıtın sütunları arasındaki boşluk: Türklerin Anadolu’ya geçiş kapılarını, sütunlar ise Anadolu’nun kapısını ifade etmektedir. Anıtın çevresi: 1997 yılında, restore edilmiş, tel örgü ile çevrilmiş ve bölge ağaçlandırılmıştır. Her yıl, 26 Ağustos tarihinde, burada zafer yıl dönümü kutlanmaktadır.

 

KIZ KÖPRÜSÜ

İlçe merkezine, 2 km. uzaklıkta, 3 metre uzunluğunda ve 1 metre genişliğinde, iki yekpare taştan yapılmıştır. Roma dönemi eseridir. Köprü hakkında anlatılan efsanelere göre: yöredeki bir kralın kızı tarafından yaptırılmıştır.

Muş Malazgirt Kalesi ve Yılanlar Kuyusu

 

MALAZGİRT KALESİ VE YILANLAR KUYUSU 

İlçe merkezinde, muhteşem bir görüntü sunmaktadır. Kalenin çevresinde, birbirine paralel iki sur sırası görülüyor. İlk yapılışının, Urartular dönemine kadar uzandığı düşünülmektedir. Yapı: siyah sert taştan, horasan harcı ile yapılmıştır.

Kalenin, 1750 metrelik surları, yıllardan beri kendi kaderine  terk edilmiştir. Bu yüzden,
surların büyük bölümü,  doğal etkiler sonucu yıkılmıştır. İç kale surları: iki sıralı duvarla örtülüdür. Burası: Belediye tarafından restorasyona tabii tutularak, park olarak düzenlenmiş ve ilçe halkının günlük kullanımına açılmıştır.

Efsaneye göre: “Malazgirt kalesi civarında ateşe tapanlar yaşarken, başlarında “Teymus” isimli bir şah bulunuyormuş. Şahın çocuklarından Beşir: Allah’a inanıp iman getirince, babası Şah Teymus tarafından, dili kesilerek, buradan sürgün edilir. Beşir: aylarca yol aldıktan sonra Mekke’ye ulaşır. Bu durumu öğrenen Hz. Ali, ordusunu toplar ve Malazgirt üzerine yürür. Yapılan savaşta, Şah Teymus ve ordusu tamamen yok edilir ve Hz. Ali, ordusu ile birlikte, günümüzde, Malazgirt ilçesinin bir mahallesi olan Şahneder köyüne gelir ve orada konaklamak ister.

Askerleri ise, yorgun ve susuz olmaları nedeniyle, köyün çeşmesinden su içmek isterler. Ancak: köylüler, suyun zehirli olduğunu söylerler. Bunun üzerine, Hz. Ali, çeşmeye gelir ve çeşmenin kaynağında, birçok yılanı görür.

Daha sonra: köyün hemen güneyinde bulunan, Salkayalığına gider ve kılıcı ile bir taşa vurur, kaya yarılır ve günümüzde “yılanlar kuyusu” denilen yer ortaya çıkar. Hz. Ali, Allah’a dua eder ve kaynaktaki yılanlar, kuyunun içine girerek kaybolurlar. Böylece: askerler çeşmenin suyundan içerek, susuzluklarını giderirler.

İşin ilginci, her yıl: 15 Mayıs-15 Haziran arasındaki bir aylık dönemde: yılanlar kuyusu denilen bu yer: yine, aynı boyda ve renkte,  zehirsiz yılanlar dolmaktadır. Hatta: bu yılanlar, köylüler tarafından ellerine alınır, oynatılırlar ve asla insanlara zarar vermedikleri görülür.

İnanılması her ne kadar güçte olsa: belirttiğim tarihlerde, bu köyü ziyaret ederek, bu olayı canlı canlı yaşayabilirsiniz.

Kale hakkında son bir not: Evliya Çelebi, yazılı notlarında kale hakkında şunları söylemektedir.” Kale, yuvarlak bir tepe üzerinde ve kesme taştan yapılmıştır. Kale: 922 yılında, Sultan I. Selim tarafından, Çıldır savaşı sonunda ele geçirilmiş ve yöre Osmanlı egemenliğine girmiştir. Kalenin kapısı: doğudadır. Kalede: muhtemelen 2000 ev, 1 cami, 2 medrese ve 1 küçük hamam, 1 han ve 50 kadar dükkan vardır.

 

KATERİN-ZİNCİRLİ KALESİ

İlçe merkezindeki, Katerin dağı üzerindedir. Söylentilere göre, bir zamanlar: Malazgirt kalesi ve bu kale arasında, kalın zincirlerden yapılan bir köprü ile bağlantı kurulu imiş.

 

TIKIZLI KALESİ

İlçe merkezine bağlı, Tıkızlı köyündedir. Urartular döneminde yapıldığı düşünülmektedir. Net olarak: Urartu kralı İşpuni döneminde (MÖ.830-810) yılları arasında yapılmıştır. Yapı: büyük bir tepe üzerinde, büyük taşların, birbiri üzerine yığılması ile, yani harç kullanılmadan yapılmıştır. Merkezi alan: 25-30 x 30-35 metrelik bir alanı kapsamaktadır.

Sur duvarlarının kalınlığı ise; 4 metre civarındadır. Yükseklikleri ise: 1.5-2 metre kadardır. Kalenin en büyük özelliği: yapımında kullanılan taşların, küp şeklinde, düzenli olarak yontulması ve insan gücünü aşacak büyüklükte taşların üst üste konulmasıdır. Mısır piramitleri gibi, elbette bu durumda meçhul, yani bu büyüklükteki taşların üst üste nasıl konulduğu meçhul. 

 

Muş

Muş

Birçok defa gittim, çünkü: özellikle yörenin tek hava alanının burada olması, en büyük etkendi. Muhteşem büyük ve her türlü uçağın rahatlıkla inebildiği bir hava alanı var.

Ova kesimi dümdüz, şehir içinde, hafif meyilli, yani yukarı doğru çıkan bir caddeyi gördüğünüzde, hemen şu türkü akla geliyor “Burası muştur, yolu yokuştur”, ama öte yandan, türküde geçen yokuş burası değil, eskiden şehir yerleşimi kale civarında olduğu, kale mahallesinde olduğu için, esas yokuş orada var, yani türküde ki yokuş orada.

Muş şehrinde, bir gittiğimde, birkaç gün kaldım. Şehrin hemen merkezinde, uzunca bir cadde var, şehri bir baştan bir başa geçiyor ve tepedeki ucunda, hastane ve Valilik var. Özellikle: kale bölgesine ve gece şehir ışıklandırıldığında çıkmanızı öneririm.

Muş

ULAŞIM

Şehir otobüs terminali, merkeze 2 km. uzaklıktadır. Terminal ile şehir merkezi arasındaki ulaşım,
dolmuşlar ile yapılmaktadır.

Muş ilinde, bir de NATO standartlarına uygun, hava alanı bulunmaktadır. Hava alanı, şehir merkezine 16 km. uzaklıktadır. Hava alanı ile şehir merkezi arasındaki ulaşım, servis araçlarıyla sağlanmaktadır.

Demir yolu: şehir merkezine 3 km. uzaklıktaki gardan geçmektedir. Gar ile şehir merkezi arasındaki ulaşım, dolmuşlar ile sağlanmaktadır.

Muş-Bingöl arası uzaklık: 115 km. Muş-Tatvan arası uzaklık: 85 km. Muş-Van arasındaki uzaklık: 223 km. Muş-Diyarbakır arasındaki uzaklık: 259 km. Muş-Ankara arasındaki uzaklık: 1014 km.
Muş-Bitlis arasındaki uzaklık: 83 km. Muş-Batman arasındaki uzaklık: 221 km. Muş-Erzurum arasındaki uzaklık:246 km.

TARİHİ

Yöredeki ilk yerleşimcilerin: MÖ. 2000 yılında, yani günümüzden 4000 yıl önce: Trakya bölgesinden, Anadolu’ya giren ve Frigyalılar olarak isimlendirilen halkın bir kavmi olan “Muşkiler” tarafından kurulduğu düşünülmektedir.

Muşkiler: yörenin güneyindeki dağlarda barınmışlar ve bu dönemde, günümüzdeki Kızıl Ziyaret tepesindeki kaleyi yapmışlardır. Ancak, bu kale, daha sonra, Kanuni Sultan Süleyman döneminde yıktırılmıştır. Zaten, Muş yöresindeki antik yapıların bir kısmında: Muşkilerin simgesi olan “yonca” resmi, kabartması görülmektedir.

Takip eden tarihi süreçte: yörede egemenlik kuran topluluklar: Asurlular, Urartular, İskitler, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, İlhanlılar, Karakoyunlular, Osmanlı imparatorluğu.

Şehrin, isminin kaynağı: şehir, Urartular döneminde kurulmuş olup, dönemin Urartu kralı Muşet’in ismi şehre verilmiştir. Şehir, uzun yıllar “Muşet” ismiyle anılmış ve daha sonra kelime kökeni değişerek, günümüze “Muş” olarak gelmiştir.

Son olarak: Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, bir zamanlar, emrindeki askerler ile birlikte burada savaştığından söz etmek istiyorum. 1916 yılında, Muş, Ruslar tarafından işgal edilir.

Bu sırada Çanakkale zaferinin ardında, Diyarbakır 2’nci Kolordu Komutanlığına atanan Mustafa Kemal, bölgede büyük bir mücadeleye girişir. 1916-1917 yılları arasında, Muş şehri ve yöresi, defalarca el değiştirir. Ancak: 1917 yılındaki Bolşevik ihtilali nedeniyle, Rus ordusu geri çekilmek zorunda kalır ve işgal sona erer.

Muş

GENEL

Muş, ülkemizin Doğu Anadolu bölgesindedir ve yüz ölçümü olarak, ülkemiz topraklarının yüzde 1.1’lik bölümünü kapsamaktadır. İl topraklarının: büyük bölümü ( yüzde 97) tarıma elverişlidir. Rakım ise, genellikle: 1250 metre civarındadır.

Bölgede, ülkemizin üçüncü büyük ovası bulunmaktadır. Muş türküsünde sözü edilen “burası Muştur, yolu yokuştur” ifadesinin anlamı: şehir yerleşimi oluşturulurken, ova bölümü tamamen tarıma ayrılmış ve şehir yerleşimi: saldırılara karşı savunulması için; günümüzdeki kale ve minare mahalleleri arasındaki bölümde oluşturulmuştur. Kale mahallesi: yüksek bir yerde ve ovaya hakim konumdadır. Yani; eski Muş şehrinin yerleşim yeri olan bu bölüm; yüksektedir ve yolu yokuştur.

İlde yaşayanların, ekonomik etkinlikleri: genellikle tarım ve hayvancılık üzerine kuruludur. Tarım denildiğinde, ilde yetiştirilen başlıca ürünler: tütün, buğday, şeker pancarı, ayçiçeği, fasulye, nohuttur.

Dağlık kesimlerde ise, özellikle ceviz üretimi yaygındır. Hayvancılık denildiğinde ise, özellikle mera hayvancılığının etkinliği görülür. Koyun ve keçi yetiştiriciliği, ilk sıradadır. Özellikle, koyun yetiştiriciliğinde, ülkemizde ilk sıradadır. Mor karaman koyunu yetiştirilir.

Her yıl: 30 Nisan tarihinde, Muş şehrinin kurtuluş günü kutlanmaktadır.

MUŞ LALESİ

Muş denildiğinde: buraya has Muş lalesinden söz etmemek olmaz. Ama, ben burayı ziyaretlerimde, lale görmedim, sanırım benim ziyaret zamanlarım, lale zamanı değildi veya lale, şehrin belli-başlı yerlerinde bulunuyor, bilmiyorum?

Evet: zambakgillerden olan lale: yaprakları uzun ve sapının üstünde bulunan tek bir çiçekle görülür. Çiçekler, birçok değişik renklerde olabilmektedir. Ama, özellikle bu bölgede yetişen lale: kırmızı rengi ile öne çıkıyor.

Özellikle: Osmanlılarda, bir döneme ismini veren bu güzel bitki: 16’ncı yüzyılda, Avrupa’ya götürülmüştür. Hatta: çiçeğin görünümü “sarık” şeklini andırdığı için, Avrupa’da “Tülbent” sözünden türetilen “Tulipe” kelimesiyle anılmaktadır.

Evet, günümüzde, yörede, yoğun olmasa da lale üretimi sürdürülmektedir. Ancak: son dönemlerde: Muş lalesinin soğan, yaprak ve çiçeklerinde, kalbe olumlu etkisi olan “Tulip” maddesinin bulunması, lalelerin, soğanlarıyla birlikte hasat edilmesine ve yavaş yavaş yok olmasına neden olmuştur.

Ayrıca: farklı tarım alanlarının genişlemesiyle, lale üretim alanları gitgide yok olmuştur. Ama, biraz öncede sözünü ettiğim gibi, günümüzde: bir kısım lale üretim alanı koruma altına alınarak, Muş lalesinin yok olması önlenmeye çalışılmaktadır.

MUŞ TÜRKÜSÜ

Ülkemizde, müzik severler tarafından, yoğun olarak tanınan, bilinen bir türküdür. Her ne kadar: bazı yörelerde, “burası Huştur, yolu yokuştur” gibi, değişik anlamlar eklense de, türkünün aslı “burası Muştur, yolu yokuştur” olarak bilinmektedir.

Yani: bu türkünün özellikle “Yemen” yöresine atfedilmesi, anlaşılır gibi değil. Evet: Muş yöresinin bu güzel türküsü: Yemen çöllerine savaşmak üzere gönderilen, Anadolu çocuklarının acıklı öykülerini anlatır. Acıklı, yaslı ve elemli bir türküdür.

Türkünün, ortaya çıkış hikayesi ise şöyledir: “ bir zamanlar, Osmanlı, Yemen çöllerinde, yaman bir savaşa katılır. Ancak: buradaki savaşın kazanılması için, Yemen yöresine bir asker alayı ile gidilmesine karar verilir.

Ancak: bu kararı verenler, Yemen çöllerinde, zor şartlar altındaki askerlerin savaştan kaçmamaları için, hepsinin belli bir yöreden, vilayetten ve hatta birbirlerine akraba olmaları istenir. Ancak, tek bir vilayetten yeteri kadar asker müracaatı olmaz, çeşitli yörelerden asker olmak isteyenler ise, kurulması düşünülen alay için yeterli olmaz.

Bu sırada: Muş yöresinden: Bulanık, Malazgirt ve Varto ilçelerinden: hep birlikte, bu kurulması düşünülen, Yemen alayına katılmak için müracaat gelir. Osmanlı askeri yetkilileri: Muş yöresinden gelen bu müracaatı kabul ederler ve Yemen yöresine gönderilecek alayın, Muş yöresindeki askerlerden oluşmasını sağlarlar.

Hazırlanan alay, kısa süre sonra Yemen yöresine gönderilir, ancak aradan geçen aylara, yıllara rağmen, gidenlerin hiçbiri geri dönemez. İşte, bu türkü: Yemen çöllerine gönüllü olarak giden ve bir daha geri dönemeyen, o kahraman insanların anısına yazılmış, söylenegelmiştir.

NE SATIN ALINIR

Muş yöresinde, geleneksel el sanatları arasında, öne çıkanlar: kilimcilik, halıcılık, keçecilik, çorap örmeciliği, hasır örmeciliği, boncuk ve dantel oyacılığıdır.

Yörede, oyacılık, ev kadınlarının en büyük uğraşısıdır. Boncuk oyası işler, hem iğne, hem de tığ ile yapılır. Özellikle, genç kızlar tarafından ilgi gösterilir. Dantel oyacılığı da, boncuk oyası kadar yaygındır. Elbiselerin kol ve eteklerine süs olarak işlenir.

NE YENİR

Muş yöresinde, yöresel lezzet olarak, sizlere: “Muş köftesi” önerebilirim. Bulgurla hazırlanan bu köfte, üzerine tereyağı dökülerek servis ediliyor.

Başka lezzetler düşünürseniz: “Hez dolması” var. Haşlanmış lahana yaprakları ile hazırlanıyor. “Domatesli Lahana Dolması” da düşünülebilir. Son olarak, ilginizi çekerse, “keşkek”.

KALINACAK YERLER

Öğretmenevi              İstasyon Caddesi. Sanat okulu arkası.          436-2122792

GEZİLECEK YERLER

MUŞ KALESİ

İl merkezinde ve şehrin en eski yeri olarak önem kazanmaktadır. Yapılış tarihi ve kim tarafından yaptırıldığı, net olarak bilinmemektedir. Günümüze kadar olan süreçte: doğal nedenlerle, büyük hasar görmüştür. Kalenin batı yönünde: Selçuklu, Arap ve Osmanlı mezarlıkları, birbirine karışık ve dağınık halde bulunmaktadır.

Kalede: özellikle Hz. Osman döneminde, birçok savaş olduğu söyleniyor. 27 yılında, kalenin Hz. Ömer döneminde, Müslümanların eline geçtiği biliniyor. Ancak, kalenin kitabesi yok. Kale: günümüzde ise, Belediye tarafından park olarak düzenlenerek, halkın ziyaretine açık tutulmaktadır.

Yöre halkı, burada piknik yapıyor. İl gezinizde, mutlaka zaman ayırıp, kaleye çıkmalısınız ve özellikle, akşam saatlerinde, buradan şehrin görüntüsünü izlemelisiniz.

Muş Ulu Cami

ULU CAMİ

Şehir merkezinde, moloz taştan yapılmış, kubbesiz bir yapıdır. Söylentilere göre: 979 yılında, halen caminin avlusunda türbesi bulunan, Şeyh Muhammed-i Magribi tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır.

Minaresi, depremde zarar görmesi üzerine, Vakıflar Müdürlüğü tarafından 1968 yılında yeniden yapılmıştır.  Kitabesi bulunmamaktadır. Yapı: moloz taştan yapılmıştır. Ana mekan: ortada kubbe ve yanlarda ise, beşik tonozlarla yapılmıştır. Kuzey bölgesinde, üç kubbeli, son cemaat yeri bulunmaktadır.

HACI ŞEREF CAMİSİ

Şehir merkezi içinde, Aslanlı Han içindedir. Selçuklu dönemi yapısıdır. 17’nci yüzyılda yapıldığı düşünülmektedir. Üstündeki kitabeye göre: 1318 yılında, Abdülhamit Han Efendi tarafından yapıldığı yazılıdır.

Caminin minaresi, sonradan eklenmiş olup, 1902 yılında yapılmıştır. Son cemaat yeri ise, Ahlat taşı kullanılarak 1997 yılında yapılmıştır. Son cemaat yeri dışındaki bölümlerinin üstü kapalıdır.

KESİK BAŞ TÜRBESİ

Hacı Şeref Camisi avlusundadır. Kesik Baş haziresi/mezarı; caminin doğu kesiminde, duvara bitiriş,  dış cephededir. Mezarın üstü kafes örtülü, dış cephesi ise Ahlat taşından yapılmıştır.

Efsaneye göre: “ Burada mezarı bulunan şahıs, savaşta, başı gövdesinden ayrılmış olmasına rağmen, kopan başını, koltuğunun altına alarak, savaşmayı sürdürmüştür ve daha sonra, bugünkü mezarının bulunduğu yere gelerek, şehit olmuştur.”

ALAEDDİN BEY CAMİSİ VE HAMAMI

Bu mekanlar: 18’nci yüzyıl başında, Muş valisi Alaeddin Bey tarafından yaptırılmıştır. Caminin: ortada büyük ve yanlarda ise küçük kubbeleri var. Taç kapının yanlarında; kandil motifleri görülüyor.

Minare ise, iki renkli ve kesme taştan yapılmıştır. Hamam yapısı ise, cami ile aynı dönemde yapılmıştır. Günümüzde, her iki yapı da faal olarak kullanılmaktadır. Özellikle, hamam bölümünde, iç süslemelerde kullanılan bitki motifleri ilgi çekiyor.

Hamamın bir diğer özelliği ise: girişte, kapının hemen üzerinde bulunan “kaplumbağa” kabartmasıdır.

Muş Aslanlı Han

ASLANLI HAN

Şehir merkezinde, yukarı çarşıdadır. Günümüzde yıkık durumdadır. İpek yolu üzerinde bulunması nedeniyle önem kazanmaktadır. 1307 yılında, Miralay Seyfi Bey tarafından yaptırılmıştır.

Han: 1916 yılındaki Rus işgali sırasında tamamen tahrip edilmiştir ve bu yüzden, günümüze han hakkında çok bilgi kalmamıştır. Yalnızca: hanın ismini ifade eden, aslan heykeli, günümüzde Muş Vali Konağı bahçesinde görülebilir.

Muş Murat Irmağı Köprüsü

MURAT IRMAĞI KÖPRÜSÜ

Şehir merkezine, yaklaşık 10 km. uzaklıktaki köprü; Muş-Varto karayolu üzerindedir. Selçuklu döneminde yapılmıştır. Onarım kitabesi: 1871 tarihini göstermektedir. Köprünün uzunluğu: 143 metre, genişliği ise, 5 metredir. Yükseklik: 16-18 metre arasında değişmektedir. 12 gözlüdür.

Günümüzde, buraya bir turizm tesisi kurma çalışmaları devam etmektedir. Yani: köprüde restorasyon yapılacak ve daha sonra: araziye, halka açık bir piknik yeri, dinlenme tesisi kurulacakmış.

Muş Yıldızlı Han

YILDIZLI HAN

Şehir merkezinde, yukarı çarşıdadır. 1307 yılında, Selçuklular döneminde Seyfi Bey tarafından yapılan yapı: şehir merkezindedir. Alt katı kesme taştan, üst katı ise kerpiçten yapılmıştır. Yapı; 613 metre karelik bir alandadır.

Yapıldığı dönemde: alt katında 52 dükkan bulunduğu, üst katının ise otel olarak kullanıldığı öğrenilmiştir.

Yapının büyük bölümü yıkılmıştır. Günümüze ulaşan ön yüzü ise: yapıldıktan sonra onarım gördüğünden, orijinalliğinden uzaklaşmıştır. Sadece, giriş kapısındaki taş oyma motifler görülmektedir.

İBRAHİM SAMİDİ-ZEMZEMİ

Burası: şehir merkezinde, Alaeddin Paşa hamamının hemen karşısında, bir bahçe içindedir. Bu şahsın: yani İbrahim Samidi’nin, Arabistan’dan geldiği ve bu yöreye yerleştiği söylenmektedir. Türbenin yapımı: Selçuklu Türk mezarı tarzındadır. Burada: iç içe odalar ve odalardan birinde gömü yeri bulunmaktadır. Üst kısım ise: kümbetlerin üst kısmını anımsatmaktadır.

Özellikle: yöre insanı, burayı ziyaret yeri olarak değerlendirmekte ve ziyaretlerinde, özellikle dua ederek, hastalıklarının iyileşmesini beklemektedirler. Hatta: türbenin içinde bulunan çukurluk yere, haftanın Çarşamba günleri, ardı ardına üç kez getirilen ruh hastalarının düzeldiği söyleniyor.

Ayrıca: ziyaretin: çeşitli sıkıntılara ve sıtma hastalığına iyi geldiği söylenmektedir. Türbe içinde, sanduka içindeki küçük odada bekletilen hastaların iyileştikleri söyleniyor.

KIZIL ZİYARET TEPESİ

İl merkezinin güneyinde, Kurtik dağları üzerinde bir düzlüktür. Burada: muhteşem tabiat güzellikleri görebilirsiniz. Ayrıca, bu tepeye ait, yöresel bir efsane var. “Bir zamanlar, burada bir fakir adam yaşarmış. Ama, adamın dünya güzeli bir de kızı varmış.

Kız, bir çobana sevdalanmış. Ancak, yörede yaşayan zengin bir ağa ve bunun şımarık oğlu da, kıza tutkunmuş. Ağa oğlunun bu isteği kıza iletildiğinde, kız ağa oğlunu istememiş. Bunun üzerine, ağa oğlu, adamları ile birlikte, kızın ve ailesinin yaşadığı, Kızıl Ziyaret tepesine gelirler ve burada, kız ve yavuklusu çobanı
birlikte görürler.

Ancak, kız ve çoban kaçar, ağa oğlu onları kovalar ve bu kovalamaca, bir uçurum başına kadar sürer. Bu sırada: kız, Allah’a yalvarır ve “ağanın oğluna yar olacağıma, yer yarılsa da içine girsem” der. Bu sırada, yer yarılır, kız ve çoban içine düşerler ve yarık kapanır.

Bu sırada, kızın bir tutam saçı, hemen yarığın başında, kalır ve halen bu tutam saçın bulunduğu söylenen yerde, yemyeşil çimenler çıkmaktadır.

Evet, Muş ilinde zamanınız varsa, sizde Kızıl Ziyaret Tepesine gidip, kız ve çobanın içine düşerek kayboldukları yarık yanına kadar giderek, ziyarette bulunabilirsiniz.

ÇENGELLİ-BEYAZ KİLİSE

Yörede, yabancılar tarafından en çok ziyaret edilen yerlerin başında gelmektedir. Şehir merkezine bağlı, Yaygın Beldesinde, Yukarı Yongalı köyündedir. Hıristiyanlar tarafından kutsal kabul edilmektedir. Muş il merkezine 60 km. ve Yaygın beldesine ise, 20 km. uzaklıktadır.

Kilisenin ilk yapıldığı dönemlerde “Ateşe” tapanlar tarafından kullanıldığı ve 399 yılında ise, Roma döneminden sonra bölgede egemen olan Sasaniler tarafından Hıristiyanların ibadetine açılarak kullanılmaya başlandığı bilinmektedir. Beyaz adını: yapımında kullanılan malzemelerden almaktadır.

Yapının: uzunluğu 40-50 metredir. Hatta: 1950’li yıllarda, yapının 300-350 odalı bulunduğunun görüldüğü söyleniyor. Ancak: zaman içinde, köyde inşa edilen birçok yerde, bu yapının taşları kullanılmıştır.

Günümüzde, kilisenin kalıntıları görülmektedir. Ancak, sadece doğu kısmı tonoz ve doğu duvarındaki kemerler seviyesinde ayakta kalmış bölümler görülebilmektedir. Yapının iç kısmına çok fazla toprak yığıldığından kemer kısımları kapanmak üzeredir.

Yani, yalnızca doğu duvarı var, bunun dışında yapının büyüklüğü ve mimarisi hakkında bilgi edinilmesini sağlayacak kalıntı kalmamıştır.

ÇANLI KİLİSE-SURP GARABET MANASTIRI

Kilise: Muş şehir merkezinin kuzeyinde, sık bir ormanlık içinde, bağ-bostanların arasında bulunmaktadır. Gökyüzüne uzanan bir kulesi ve ayrıca bir kubbesi bulunmaktadır. Yapıda: yüzlerce din adamları için yapılan odalar bulunmaktadır.

HASBET KALESİ

Şehrin, güneyinde, Kızıl Ziyaret dağının doğu yönündeki bir yamaçtadır. Horasan harcı ile yapılmıştır. Ovaya hakim bir karakol konumundadır.

Efsaneye göre: “Büyük İskender; Mısır’ı fethe giderken, komutanlarından Beatlis’e: Mısır dönüşünde, kendisinin bile alamayacağı güçte bir kale yapmasını ister. Bunun üzerine, komutan, Bitlis kalesini yapar ve dönüşünde, Büyük İskender tarafından kuşatılmış olmasına rağmen, kaleyi teslim etmez.

İskender, her seferinde Bitlis kalesine saldırır, ama başarılı olamaz ve geri döner. Bir keresinde: İskender, Muş ovasında konaklarken, bir gurup atlı savaşçı görür. Bunları takip ettirir ve Hapset kalesinden olduklarını öğrenir.

Kendileriyle görüşme talep eder ve bu görüşmede, kendilerine “ Siz kimsiniz ki, dünyayı fethe çıkmış bir komutanın ordusunu rahatsız ediyorsunuz” der. Bunun üzerine, Hapset kalesinde kalanlar: “Bizler, Gur Beyleriyiz, asıl siz bizim toprağımızda, bizleri rahatsız ediyorsunuz” derler.

Bu sırada: komutan Beatles, İskender’e haber göndererek, kaleyi teslim edeceğini söyler. İskender: bu kaleyi niye baştan teslim etmedin ve ordumun birçok askerinin kırılmasına neden oldun? “ der.

Bu soru üzerine, komutan Beatles, İskender’e, Mısır yolculuğuna çıkmadan önce, kendisine verdiği emri hatırlatır.

Günümüzde: burada, surlar ve iki kuleyi görebilirsiniz. Kalenin diğer kısımları, depremler sonucu yıkılmıştır.

MUŞET KALESİ

Şehir merkezinin güneyinde, Kızıl Ziyaret dağındadır.

Kalenin: Urartular döneminde yapıldığı düşünülmektedir. Horasan harcı ile yapılmıştır. Karakol olarak kullanıldığı tahmin edilmektedir. Yörenin tarihi geçmişi incelendiğinde: Hititler yıkıldıktan sonra kurulan birçok beylik arasında, Muşkan oymağı da bulunmaktadır.

Özellikle: Şah Tahmasp; 1530 yılında, Bağdat şehrini, Muşlu kabilesine mensup Zülfikar’dan aldı şeklinde kayıtlar bulunmaktadır. Yani: Muşki kabilesinin, Bağdat şehrine bir zamanlar sahip olduğu bilinmektedir.

Muşki oymağının kökeni, Urartulara kadar dayanmaktadır.

ARAK MANASTIRI

Karaçavuş dağlarının doğu yönündeki zirve üzerindedir. Zirvenin eteklerinde: Arak yani Kepenek köyü bulunmaktadır. Arak kelimesinin anlamı : Farsçada “şarap” anlamına gelmektedir. Çünkü: eskiden, bu bölgede muhteşem üzüm bağları bulunuyormuş.

Yapı: geniş bir düzlükte kuruludur. Yapının: 200 metre ilerisinde ise, büyük bir çan kulesi görülüyor. Söylentilere göre: bu bölgede, yaklaşık 400 yıl hakimiyet süren Sasaniler, bu manastırı, Romalı mimar ve ustalara yaptırmışlardır. Ancak: Ermeniler tarafından sahiplenilmiştir.

Halbuki: Ermenilerin bu ölçüde büyük bir manastır inşa etmeleri mümkün değildir. Bu manastır: Muşlu Ermeni Symbat tarafından mesken tutulmuş, yandaşlarına eğitim verilmiş ve özellikle Rus işgali yıllarında, yörede yaşayan Türklere büyük zulümlerde bulunulmuştur.

MERCİMEKKALE HÖYÜĞÜ

Muş-Varto kara yolu üzerindedir. Bizans döneminde haberleşme amacıyla kullanıldığı sanılmaktadır. Efsaneye göre: “Bir zamanlar, bölgede büyük bir kuraklık yaşanır. Yaşanan bu kuraklık döneminde, ovada, yalnızca Sekavi Beyin ektiği mercimekler yetişir.

Sekavi Bey: topladığı mercimekleri üst üste, bir kale gibi yığar. Bu sırada, yanına bir ihtiyar gelir. Bu ihtiyar: Hz.Hızır’dır. İhtiyar: Sekavi Beyden, bir avuç mercimek vermesini ister.

Bunun üzerine, Sekavi Bey: mercimek vermemek için, binbir tür yalan uydurur, “eğer benim mercimeğim varsa, taş olsun” der. Bunun üzerine, Hz. Hızır, “Allaha yalvarır” ve Sekavi Beyin mercimekleri taş olur. Böylece, buraya Mercimekkale ismi verilir.

KEPENEK HÖYÜĞÜ

İl merkezine bağlı, Kepenek köyündedir. Buradaki arkeolojik kazı çalışmaları, halen sürdürülmektedir. Yapılan araştırmalarda: Urartu dönemine ait bir taş yazıt bulunmuş olup, bu yazıtta “ Kral Argişti, bu tapınağı ve kaleyi, Urartu baş tanrısı Haldi’ye atfen yaptırdı.

Ona, ben Argişthinli adını verdim. En büyük Haldi sayesinde, ben Menua oğlu Argişti, güçlü kral, Bianli kralı, Tuşpa kenti Efendisi”Muş yöresinde: Urartu dönemine ait iki önemli yazıt bulunmuştur ve bunların her ikisi de, Urartu kralı Menua dönemine aittir.

Bu yazıtlardan ilki, şehrin 18 km. doğusundaki Tmerd mezarlığında bulunmuş olup günümüzde Tiflis Arkeoloji Müzesindedir. Bu yazıtta: “askeri bir seferden, Atauni kendinden ve Urme ülkesinden söz ediliyor ve stelin Arhi kentine dikildiği bildiriliyor.”

Urartu dönemine ait yörede bulunan ikinci yazıtta ise: yine Urme ülkesinden ve başka bir yerden daha söz ediliyor. Ancak, bu yazıt oldukça yıpranmış ve eksiktir.

Edirne

Edirne

Haziran 2011 tarihi itibarıyla, UNESCO tarafından, Edirne’de bulunan ve Mimar Sinan’ın ustalık eserim dediği, Selimiye Camii ve Külliyesi: Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek, koruma altına alınmıştır.

Burada dikkat edilmesi gereken, UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Listesine bir yapıyı alması için birçok kriter bulunduğudur.

Ben şahsen, böyle bir karardan mutlu oldum, çünkü, bundan böyle, Selimiye camii ve Külliyesi, tamamen olmasa  da, UNESCO’nun ilgili kurullarının kontrol ve denetiminde olacak ve yüzyıllar sonrasına, gelecek nesillere daha sağlam olarak ulaştırılacaktır.

Evet, gelelim Edirne şehri gezimize. Çarşıları, camileri, köprüleri, tarihi evleri ve özellikle de, muhteşem Selimiye ile, ülkemize gelenleri ilk karşılayan Edirne, kültürel mirasımızın en iyi hissedildiği bir şehir.

Edirne

 ULAŞIM

Edirne-İstanbul arası uzaklık: 225 km. dir. İstanbul’dan çıkışta, özellikle TEM Otoyolu bulunması, Edirne-İstanbul arasındaki ulaşım için büyük kolaylık ve rahatlık. Edirne-Tekirdağ arası uzaklık: 140 km. Edirne-Kırklareli arası uzaklık: 62 km. Edirne-Çanakkale arası uzaklık: 217 km. Edirne-Ankara arası uzaklık: 683 km. Edirne-İzmir arası uzaklık: 534 km.

Edirne’nin ilçeleri ile olan uzaklıkları ise şöyle: Edirne-Havsa arası uzaklık; 27 km. Edirne-Uzunköprü arası uzaklık: 64 km. Edirne-Keşan arası uzaklık: 112 km.

Edirne

TARİHİ

Edirne yöresinde bilinen en eski halk: Traklar soyundan gelen “Odrisler”dir. Bunlar tarafından: Meriç ve Tunca nehirlerinin kesiştiği ve bugünkü şehrin bulunduğu yerde, antik dönemlerde bir kent kurulduğu bilinmektedir. Bu kentin ismi olarak: Odris, Odrisia, Orestia, Orestas isimleri kullanılmıştır.

MS. 2’nci yüzyılda: Roma imparatoru Hadrianus: Orestia kasabasını görür ve burayı, stratejik önemine atfen, şehir yapar ve kendi adını koyar. Yani: şehir, Roma döneminde: Hadrianopolis, Hadrianupolis, Adrianupolis, Adrianapolis isimleriyle anılır.

Osmanlı dönemi başlarında: Edrinus, Edrune, Edrinabolu, Endriye isimleri kullanılır. 1476 yılında, Osmanlı kayıtlarında, kentin adı: Erdene olarak geçer. 16’ncı yüzyılın başlarında ise: Edirne ismi kullanılır.

Bu arada: şehir, 1361-1453 yılları ( 92 yıl ) arasındaki dönemde: Osmanlı Devletinin başkenti olmuştur. Şehir, bu yıllar içinde, tarihinin en görkemli günlerini yaşar.

Edirne: Osmanlı imparatorluğunun üniversite şehri olarak öne çıkar. 17’nci yüzyılda, dünyanın en büyük birkaç şehrinden biri olan Edirne, 18’nci yüzyılda gerileme dönemine girer. 1745 ve 1751 yıllarındaki yangınlar: Edirne’ye büyük tahribat verir.

22 Ağustos 1829 tarihinde ise, şehir Ruslar tarafından işgal edilir. Daha sonraki süreçte, Bulgarlar ve Yunanlılar da, şehri çeşitli dönemlerde işgal ederler. Tüm bu işgaller: 25 Kasım 1922 tarihinde sona erer.

Edirne

GENEL

Şehir; deniz seviyesinden, 41 metre yüksektedir. Tunca nehrinin doğusundan başlayarak, doğudaki tepelere doğru gelişir. Evet, Edirne denilince, Meriç ve Tunca nehirleri akla geliyor. Özellikle, büyük su adıyla ünlenmiş olan taşkında, nehre yakın mahallelerde, 1844 yılında, 1200 den fazla ev yıkılır.

İl topraklarının, yüzde 80’de tarım yapılır. Bunun sonucu olarak da: çalışan nüfusun yarısı, tarım sektöründe istihdam edilmektedir.

Edirne

Bulgaristan ile, 88 km. sınırı bulunuyor. Meriç ırmağı ise, Edirne’nin Yunanistan ile olan sınırını oluşturuyor. Irmağın doğu yakası Edirne, batı yakası ise Yunanistan. Edirne-Yunanistan sınırı uzunluğu ise: 204 km. dir. Bu sınır: Enez’de biter.

Edirne: Karadeniz, Ege ve Marmara denizlerinin etkisiyle, zaman zaman ve yer yer farklı iklim özellikleri gösterir. Kışları, Akdeniz iklimi etkisini gösterdiği zamanlarda: ılık ve yağışlı, kara iklimi gösterdiğinde ise, oldukça sert ve kar yağışlı geçer. Yazlar: sıcak ve kurak, bahar dönemi yağışlıdır.

Turizm: Edirne için önemli bir gelir ve istihdam kaynağıdır. Şehirde, turizm işletme belgeli olarak, 21 konaklama tesisi var. Bunların oda sayısı ise: 800, yatak sayısı: 1604. Bu turizm işletme belgeli konaklama tesislerinde, 2007 yılı rakamlarına göre: 243.316 kişi, 338.889 gece konaklama yapmıştır.

İl genelinde: Osmanlı-Türk kültürünü yansıtan: 612 eser var. Bu eserlerden bir bölümü (Selimiye Camisi, Üç şerefeli cami, Kervansaray, Meriç köprüsü, Eski cami) günümüze kadar sağlam olarak gelmiş olup, halen kullanılmaktadırlar. İl genelinde, ayrıca 29 Sit alanı ilan edilerek korumaya alınmış bölge bulunmaktadır.

Edirne Sınır Kapıları

SINIR KAPILARI-KAPIKULE-İPSALA-PAZARKULE 

Edirne, ülkemizin Avrupa’ya kara ve demiryolu ile bağlantısını sağlayan il olarak öne çıkar. İl genelinde: 5 sınır kapısı var. Özellikle: Kapıkule sınır kapısı: ülkemizin en büyük kara ve demiryolu sınır kapısı olarak öne çıkar. Bulgaristan üzerinden, Avrupa’ya açılan Kapıkule dışında, Yunanistan ile, Türkiye’yi birleştiren İpsala ve Pazarkule sınır kapıları var. Ayrıca: Uzunköprü’den, yine Yunanistan’a giden demir yolu sınır kapısı bulunuyor.

Edirne Kırkpınar

KIRKPINAR

Evet, Kırkpınar denilince, eminim ki, hepimizin aklına, güreş geliyor. Ama, bu spor, burada çok özel şartlarda yapılıyor. Kırkpınar: Edirne-Ortaköy (35 km. lik yol) üzerinde bulunuyor. Simavina ile Sarı Hızır Köyleri arasında bulunan ve Balkan Savaşından sonra, Yunanistan’a bırakılan Nazif Ağa tarlası denilen çimenlik bir yerin adı.

Edirne Kırkpınar

Tarihi gelişimine bakacak olursak: Osmanlılar, 1356-1357 yılları arasında, Süleyman Paşa komutasında Rumeli’ye geçerler. Burada: yaptıkları akınlar sırasında: savaş yapmadıkları ve mola verdikleri günlerde, aralarında, çeşitli sporlar yaparak zaman geçirirlerdi.

Özellikle: bir keresinde, güreşe tutuşan 40 yiğit içinden, iki yiğit, tutuştukları güreşi, gece yarısına dek sürdürdükleri halde, sonuçlandıramazlar ve ikisi de, güreştikleri yerde, yığılıp kalır, ölürler. Arkadaşları: bu iki yiğidi, Edirne yakınlarındaki, güreş yaptıkları yerde bulunan bir ağacın altına gömerler ve Edirne’ye akınlarına devam ederler.

Zamanla: Edirne fethedilir. Edirne fatihleri: Ahırköy çayırlığına geldiklerinde: daha önce güreş tutarken ölen iki arkadaşını gömdükleri incir ağacının çevresinde: bir kaynaktan çıkan suyun, Kırkpınar çayırlığına doğru aktığını görürler. Bunun üzerine: biraz önce hatırlarsanız, 40 yiğidin güreşe tutuştuğundan söz etmiştim, buraya, “Kırkpınar” adını vermişler.

Edirne’nin alınmasından sonra: Sultan I. Murat zamanında: burada bir güreş tekkesi kurulmuş ve takip eden dönemde, her yıl, burada güreş müsabakalarının yapılması, gelenek haline gelmiş. Ancak: 1923-1924 yıllarından sonra, günümüze kadar olan dönemde,  yukarıda söz ettiğim yiğitleri anmak için, güreşler: Edirne’nin “Sarayiçi” denilen yöresinde yapılmaya başlanmış.

Günümüzde, güreşler bir “Kültür Etkinliği” olarak ve bir hafta süre ile düzenlenir. Şenlikler kapsamında: çeşitli folklor gösterileri, fuarlar, sergiler, güzellik yarışması ve yöresel yemek yarışmaları düzenleniyor. Şenliklere, yurt dışından çeşitli ülke gurupları da katılıyor.

Şenliklerin son 3 günü, güreşler yapılıyor. Büyük, orta, başaltı ve baş boylarında güreşen pehlivanlardan, baş güreşenlerin birincisine “Başpehlivan” deniliyor ve altın kemerle ödüllendiriliyor. Bu arada: şenliklerin vazgeçilmez simgesi “Kırkpınar Ağası”

Ortaya konan koça, açık arttırmada en fazla parayı veren kişi: Kırkpınar Ağası oluyor. Bir sonraki yılın güreşlerini organize ediyor, daha doğrusu finanse ediyor.

Evet, güreşler ne zaman yapılıyor?

Kırkpınar şenlikleri: her yıl, genellikle Haziran ayının son haftası ile Temmuz ayının ilk haftasını kapsayan günlerde düzenleniyor ve bir hafta sürüyor. Daha önce söylediğim gibi, ilk dört gün çeşitli etkinlikler düzenleniyor ve son üç gün ise güreşler yapılıyor. Haftanın son günü (pazar), başpehlivanlık güreşleri ve bir sonraki yıl için Kırkpınar Ağalığı ihalesi yapılıyor.

Edirne Trakya Üniversitesi

TRAKYA ÜNİVERSİTESİ

Trakya Üniversitesi: 20 Temmuz 1982 tarihinde kurulmuştur. Bir bölge üniversitesi olarak: 3 il, 16 ilçeye yayılmış, 8 fakülte, 3 enstitü, 4 yüksek okul, 1 konsertavuar, 20 meslek yüksek okulu, 14 araştırma ve uygulama merkezinden oluşmaktadır. Bölge üniversitesi olma niteliği açısından, Türkiye’nin ikinci büyük üniversitesidir. Trakya bölgesinin tümüne yayılmıştır. Aynı zamanda, Balkan ülkeleri ile de, yoğun ilişkiler içinde olan bir üniversitedir.

 

NE YENİR

BADEM EZMESİ

Bu muhteşem ve Edirne’ye has lezzetli badem ezmesinin her ısırığında, ağzınızda dağılarak, size bambaşka bir lezzet sunacaktır.

 

TAVA CİĞER

Yemek seçiminde, Edirne’de ilk sırayı verin. Edirne ciğerinin lezzetini, başka bir yerde bulmanız olanaksız. Çok pişmişi çıtır çıtır olur, az pişmişi bol vitaminlidir. Cacık veya ayranla beraber yemelisiniz. Mutlaka deneyin.

 

NE SATIN ALINIR

AYNALI SÜPÜRGE

Günümüzde, Edirne’de, bir el sanatı olarak varlığını sürdürüyor.

 

EDİRNEKARİ

Edirne’de, el sanatı ürünlere: “Edirnekari (Edirne işi)” adı verilir. Günümüzde, bu gelenek: ağaç ve oyma işlemeciliği ile devam eder. Sandık ve dolap gibi, ahşap malzemeler üzerine, boya ile yapılan desenlerle ortaya çıkar. Diğer el sanatı ürünleri ise şunlardır: Lake kap ve kutu yapımcılığı, çiçek ressamlığı, ciltçilik, hattatlık (özellikle talik yazı), ahşap oymacılığı ve mezar taşçılığı.

 

MİS MEYVE SABUNU

Turistik bir faaliyet haline dönüşmüş, geleneksel el sanatıdır.

Sevdiklerinize yada kendinize bir ev hediyesi almak isterseniz: Edirnekari veya Edirne hatırası mis sabunlarını mutlaka görmelisiniz. Mis sabunları, evinizdeki dekorasyona uyum sağlarken, ferahlatan kokusuyla da bulunduğunuz ortamın havasını değiştirecektir.

Edirne

GEZİLECEK YERLER

GEZİ PLANI

Edirne gezinize: önce Selimiye Camisinden başlayın. Bulunduğunuz yerden, bir şekilde Selimiye camisine ulaşın ve bu muhteşem mimari harikayı keşfedin. Daha sonra, caminin hemen arka bölümünde bulunan Müzeye gidiyoruz.

Müze gezisinden sonra, tekrar Selimiye camisinin önüne geçiyoruz ve hemen karşısındaki eski caminin yanında bulunan Rüstempaşa Kervansarayı geziliyor.

Sonra, Talatpaşa Asfaltını, batı yönünde takip ederek, Üç şerefeli camiye ulaşıyoruz. Camiyi gezdikten sonra, hemen karşısındaki Alipaşa Kapalı Çarşısını geziyoruz.

Tekrar batıya doğru devam ediyoruz, Tunca nehri üzerindeki Beyazıt Köprüsünden geçerek, II. Beyazıt Külliyesine varıyoruz. Burayı da gezdikten sonra: kuzeye doğru ilerliyoruz, Saray-ı Cedit, Adalet kasrı ve Sarayiçi görülüyor, sonra, şehir merkezine geri dönüyoruz.

Edirne Selimiye Camisi

SELİMİYE CAMİSİ

Sultan II. Selim tarafından, Mimar Sinan’a yaptırılmış. Sinan’ın 80 yaşında iken yaptığı ve “ustalık eserim” dediği önemli bir başyapıt.

Caminin kapısındaki kitabeye göre: yapımına, 1568 yılında başlanmış. Ancak: II. Selim’in ölümünden sonra: 1575 yılında ibadete açılabilmiş.

Günümüzde: şehir merkezinde bulunan caminin bulunduğu alanda: Edirne’nin ilk sarayı (Saray-ı Atik) ve Baltacı Muhafız Kışlası varmış.

Peki: neden Edirne’ye bu ölçüde büyük bir cami yapılmış? Caminin yapıldığı yıllarda, İstanbul’da, büyük boyutlu yeni bir camiye ihtiyaç bulunmuyormuş. Edirne, Osmanlı egemenliğinin, Rumelide ki merkezi konumu ve Sultan Selim’in gençlik yıllarından itibaren, bu şehre aşırı sevgi beslemesi: bu boyutta büyük bir caminin, Edirne’ye yapılmasına neden olmuş.

Edirne Selimiye Camisi

Yapı özellikleri de dikkate değer. Cami: bir tepe üzerinde bulunuyor. Bu caminin yapımında: daha önce hiçbir camide ya da antik çağ mabedinde kullanılmayan, bir yapım tekniği kullanılmış. Daha önceki kubbeli yapılarda: asıl kubbe, kademeli yarım kubbeler üzerinde yükselmekte iken, Selimiye camisi: tek bir kubbe ile örtülmüş. Bu kubbenin yüksekliği: 43.25 metre, çapı ise: 31.25 metredir. Kubbe: 8 sütuna dayanan bir kasnak üzerine oturtulmuştur.

Kubbe: mimaride, evreni temsil eden bir simgedir. Tüm inanç sistemlerinde, bu yüzden, dini yapıların çoğunda kubbesel yapılar tercih edilmiştir. Hıristiyan dünyasının hakim olduğu Avrupa’da, kubbe mimarisi, özellikle İtalya’da, hakim olmuştur.

Ancak, bu eserleri ortaya çıkaran mimarlar, Mimar Sinan’dan farklı olarak, üst üste iki kubbe sistemini benimsemişlerdir. Mimar Sinan ise, inanılmaz bir cüretle yükselttiği tek kubbe ile, hem mekanı örtmüş, hem de dış görünüşün ana hatlarını belirlemiştir.

Avusturyalı İslam ve İran Sanat Tarihi Uzmanı Prof. Dr. Ernst Diez’in yorumu şöyledir.” Selimiye’deki mekan büyüklüğü, yüksekliği, topluluk ve ışık etkisi; yer yüzündeki bütün yapılardan üstündür.”

Minarelere gelince: caminin dört köşesinde, dört minare var. Her minare: 3 şerefeli. Çapları ise: 3.80 metre. Yükseklikleri:  70.89 metre. Üzerlerinde bulunan alemleriyle birlikte yükseklikleri ise: 84-85 metre civarında. Öndeki iki minarenin taş oymaları çukur, ortadaki minarelerin ise, oymaları kabarıktır. Minarelerin kubbeye yakın olması: camiyi, göğe yükseliyormuş gibi gösterir.

Caminin: mermer, çini ve hat işlemeciliği de önemlidir. İçi: İznik çinileriyle süslenmiştir. Çinilerin bir kısmı: 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında, Rus generali Skobelef tarafından sökülerek, Moskova’ya götürülmüştür.

Edirne Selimiye Camisi

Yapının: kuzey, güney ve avluya açılan, toplam 3 kapısı var. İç avlu: revaklar ve kubbelerle süslü. Avlunun ortasında, mermerden yapılmış bir şadırvan bulunuyor. Dış avluda ise: günümüzde çocuk kütüphanesi olarak kullanılan “Sıbyan mektebi”, müze olarak kullanılan “medrese” bulunuyor.

Yapıldığı dönemde, cami, meşalelerle aydınlatılıyormuş. Meşalelerden çıkan is, hava akımı oluşturmak üzere, özel olarak yapılan bir  delikten dışarı çıkıyormuş.

Evet, Selimiye Camisinin en önemli özelliği, Edirne’nin her tarafından görülebilmesidir.

Edirne Arkeoloji ve Etnografya Müzesi

EDİRNE ARKEOLOJİ VE ETNOĞRAFYA MÜZESİ

Selimiye camisinin yanında. Halen bulunduğu binaya: 1971 yılında taşınmış. Müze: 2 bölümden oluşuyor ve pek çok eser sergileniyor.

Girişte: solda, Edirneli bir şahsın hediye ettiği, tuğralı gümüş eserler ile, diğer ev eşyalarından oluşan aile yadigarı bir koleksiyon bulunuyor. Bunun yanında, Selimiye camisinin mihrabına serilmiş olan, Gördes tipi halı seccade ile, 19’ncu yüzyıla ait Şarköy kilimleri sergileniyor.

Aynı sıradaki üç vitrinin, birincisinde: Osmanlı padişahları döneminde basılan sikkeler, ikincisinde temel hafriyatları sırasında çıkan defineler, üçüncüsünde ise, yurt dışına kaçırılırken gümrük kapılarında yakalanıp müzeye getirilen sikkeler bulunuyor.

Salonun diğer önemli bir yeri ise, sünnet ve gelin odasını yansıtan kısım. Sünnet yatağı: 22 adet bindallı bohçanın bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. Üzerine de, 18’nci yüzyıla ait Atlas üzerine işlenmiş değerli bir yatak takımı serilmiş.

Sünnet ve gelin odasında bulunan, 17’nci yüzyıl sonuna ait Edirnekari yüklük dolabı kapağı muhteşem güzellikte.

İç salon bölümüne girilince, vitrinlerde: sarayda kullanılmış stil örtüsü kahve takımları, kaşıklar (deniz kaplumbağası kabuğundan yapılmış), tombak ibrikler, nargile takımları (billurdan) ve 19’ncu yüzyıl, Edirne erkek ve kadın kıyafetleri, mankenler üzerinde sergileniyor. Buradaki oturma odası ile, Edirnekari tekniğiyle yapılmış para çekmeceleri, yazı çekmeceleri ve sandıklar da ilgi çekiyor.

El sanatları bölümüne geçmeden olan bölümdeki vitrinlerde, Atatürk’ün Edirne’ye geldiği zaman kullandığı battaniyesi ve Balkan Harbinde kullanmış olduğu harita bulunuyor.

Arkeoloji Bölümü

Girişte, duvar boyunca sergilenen taş eserler: üç bölüm. Bunlar: yazıtlar, mimari parçalar ve steller. İlk vitrinde: pişmiş topraktan yapılmış kadın başları sergileniyor. Antik çağdan günümüze kadar, kadınların saç modellerini göstermesi açısından ilginç. Kaçak eserler vitrininde, yurtdışına kaçırılırken yakalanan, çeşitli dönemlere ait eserler sergileniyor.

Trakya kült belgesi vitrininde: harp sanatında ve binicilikte gayet yetenekli olan ve öldükten sonra tanrılaştırılan Trakya süvarilerinin betimlendiği, süvari stelleri bulunuyor.

Duvar boyunca, yine Roma dönemine ait heykeller sergileniyor.

Fosil vitrinlerine geliyoruz. Burada: yörede işletilen kum-çakıl ocakları ile kömür ocaklarından çıkan ve günümüzden bir milyon yıl öncesinden başlayıp, 30-35 milyon yıl öncesine kadar değişik dönemlere tarihlenen, çeşitli hayvanlara ait fosil parçaları sergileniyor.

Büyük bir Trak kabilesi olan Odrislerin Edirne’nin 5 km. kuzeybatısında kurdukları ilk şehir yerleşmeleri, Odrisia’ya ait Prehistorik eserlerden taş baltalar, elle yapılmış kaba hamurlu çentik bezemeli çömlek parçaları, taç el değirmeni salonun ortasında bulunan vitrinde  sergileniyor.

Müzenin bahçesinde; İon, Aiol, Korinth, Bizans sütun başlıkları, çeşitli mimari parçalar sergileniyor. Bunlar dışında, üzeri mitolojik varlıklarla süslü Roma dönemine ait ve üzeri Eros kabartmalı sunak ile Lalapaşa Hacılar Köyünden getirilmiş dolmen ve menhirler ilgi çekiyor.

Edirne Türk-İslam Eserleri Müzesi

EDİRNE TÜRK-İSLAM ESERLERİ MÜZESİ

Selimiye camisi avlusunda, medrese içinde bulunuyor. 1569-1575 yılları arasında, Mimar Sinan tarafından yapılan medresenin, 14 odasında ve avluda: Osmanlı dönemine ait birçok eser sergileniyor.

Müzenin içindeki bu 14 odanın düzenlemesi şöyle:

Pehlivanlar Odası: Kırkpınar güreşlerinde, baş pehlivan olmuş güreşçiler ile, Kırkpınar Ağalarının resimleri sergileniyor. Ayrıca mankenler üzerinde bir güreşçi ve Kırkpınar Ağası canlandırılmış.

Tekke Eşyaları Odası: Müzenin en önemli odalarından biridir. Tekke kapatıldıktan sonra, bir araya getirilen eşyalar burada sergileniyor. Duvarlarda asılı olarak el yazması hat örnekleri, II. Beyazıt Camisinin kündekari tekniği ile yapılmış 2 adet kapı kanadı, II. Selim’in Selimiye Camisine hediye ettiği, el yazması Kur’an-ı Kerim ile çeşitli eşyalar burada sergileniyor.

Çorap Odası: Yurdun çeşitli yörelerinden toplanmış el örgüsü yün çoraplar sergileniyor.

İşleme ve Levha Odası: Atlas üzerine ipekle işlenmiş levhalar, kumaş üzerine aplike edilmiş pul koleksiyonları, nişler içinde Osmanlıca yazı işlemeli peşkirler, çevreler ve örtüler sergileniyor.

Silah Odası: 17.yüzyıl sonu ve 18.yüzyıla ait Osmanlı çakmaklı tüfekleri, zırhlar, miğferler, süvari kılıçları, teberler, kalkanlar, kolçaklar, oklar, kamalar ile mankenler üzerinde yeniçeri kıyafetleri sergileniyor.

Balkan Harbi Odası: Balkan savaşında kullanılan kanlı sancak, süpürge tohumundan yapılmış ekmek ve Edirne Müdafii Şükrü Paşa’nın resimleri sergileniyor.

Çini ve Seramik Odası: 18’nci yüzyıl sonu ile 19’ncu yüzyıl başına ait, Çanakkale seramik ve testileri, erken Osmanlı seramikleri ve Osmanlı duvar çinileri sergileniyor.

Sarayiçi Odası: 1973 yılında Sarayiçinde yapılan kazıda ortaya çıkan ve Edirne Sarayına ait olan duvar çinileri sergileniyor.

Edirne Misafir Odası: Kristal ayna ve konsol, koltuklar ile duvarlarda ipek böceği kozasından yapılmış resimlikler sergileniyor.

Mutfak Eşyaları Odası: Edirne sarayında kullanılan mutfak araç ve gereçleri sergileniyor.

Ölçü Aletleri Odası: El kantarları, astronomi ile ilgili yükselti tahtaları, kum saati, okka ve arşınlar sergileniyor.

Ağaç İşleri Odası: Edirnakari tekniğiyle yapılmış olan ahşap eserler sergileniyor.

Galeri: 15’nci yüzyıldan sonra yok olmuş, yıkılmış Edirne Camilerinin, hanlarının, hamamlarının, çeşmelerinin ve sebillerinin yazıtları ile, 19.yüzyıl sonlarında yapılmış Edirne evlerinin tavan göbekleri sergileniyor.

İç avlu artık yok olmuş durumda. Vaka-i Hayriye olayını, zarar görmeden atlatabilmiş ve zamanımıza kadar gelebilmiş olan yeniçeri mezar taşları koleksiyonu ise, ayrı bir önem taşıyor.

Edirne Rüstem Paşa Kervansarayı

RÜSTEM PAŞA KERVANSARAYI

Günümüzde, bir kısmı otel olarak kullanılmaktadır. 1554 yılında yapılmıştır. Bu binada yapılan restorasyon çalışmaları, 1980 yılında, “Ağa Han” ödülüne layık görülmüştür.

Edirne Üç Şerefeli Cami

ÜÇ ŞEREFELİ CAMİ

1443-1447 yılları arasında, Sultan II. Murat tarafından yaptırılmıştır. Merkezi kubbenin çapı: 24 metredir. Kubbe: 6 dayanağa oturmaktadır. Yanlarda: daha küçük ikişer kubbe ile örtülü, kare bölümler var. Yapı: bir yenilik olarak, enine dikdörtgen planlıdır. Bu planı: Mimar Sinan, İstanbul camilerinde daha gelişmiş biçimi ile uygulamıştır.

Ayrıca, Osmanlı mimarisinde, revaklı avlu: ilk kez bu camide kullanılmıştır. Avlunun dört köşesine, minareler yerleştirilmiştir. Bu yapı özellikleriyle, daha sonra yapılan camilere örnek  teşkil eder.

ALİPAŞA KAPALIÇARŞISI

Üç şerefeli caminin hemen karşısındadır. İçeriye doğru adım attığınızda: kendinizi uzun bir tünelde sanacaksınız. Geçmişte, burada, altın, gümüş satan esnaf bir arada toplanır ve bunların dükkanları 100 bekçi  tarafından korunurmuş. Evet, Ali Paşa’daki gezinizde, siz de, yazın sıcaktan, kışın ise soğuktan korunarak, gezinebileceksiniz.

Edirne II Beyazıt Külliyesi

II.BEYAZIT KÜLLİYESİ

Sultan II. Beyazıt tarafından, 1484-1488 yılları arasında, Mimar Hayreddin’e yaptırılmıştır. Sultan II. Beyazıt, Akkirman seferine çıkarken, 1484 yılında, temelini attığı, yapılar topluluğu, 4 yıl kadar kısa bir süre içinde bitirilerek hizmete açılmıştır.

Şehir merkezinden, 2 km. uzaklıkta, Tunca nehri kıyısındadır.

1682 yılında, Edirne’yi ziyaret eden Evliya Çelebi: “Orada bir Darüşşifa vardır ki, dil ile tarif edilmez, kalemler ile yazılmaz” diye söz etmiştir. Bu: o dönemlerde, Osmanlının en iyi hastanelerinden biri olan, II. Beyazıt Külliyesindeki Darüşşifadır.

Külliyede: cami, tıp medresesi, imaret, darüşşifa, hamam, mutfak ve erzak depoları bölümleri bulunuyor.

Özellikle: cami çok büyük. Kubbesinin çapı: 21 metre ve 2 minaresi bulunuyor. Yanlarında: dokuzar kubbeli, kapıları dış yöne açılan tabhane (kitap basımevi) var. Hünkar mahfili: mermerden ve oldukça güzel. Mihrap ve minber ise: sade bir üslupla yapılmış.

Külliyenin, cami hariç bölümleri: Trakya Üniversitesi ele Vakıflar Genel Müdürlüğü arasında yapılan bir protokol sonucu, Trakya Üniversitesine devredilmiştir. Trakya Üniversitesinin yoğun restorasyon çalışmaları sonucu, Külliyenin Darüşşifa ve Medrese bölümleri hizmete açılmıştır.

Bu külliye: 1997 yılından bu yana, Sağlık Müzesi olarak hizmet veriyor. 2004 yılında, “Avrupa’nın En İyi Sağlık Müzesi” ödülüne layık görülmüştür. Medrese ise, Trakya Üniversitesi tarafından, halka hizmet veren bir sağlık birimi olarak kullanılmaktadır.

Edirne II Beyazıt Külliyesi Sağlık Müzesi

SAĞLIK MÜZESİ

Müzede: hekimliğin geliştirilmesi ve değişik sağlık hizmetleri hakkında, geniş bilgileri içiren bölümler var.

Edirne Sarayı

EDİRNE SARAYI

Kırkpınar Yağlı Güreşlerinin düzenlendiği, Sarayiçi semtindedir. Burada, ilk saray: Sultan I. Murat zamanında yaptırılmıştır. 1450 yılında ise, büyük Edirne Sarayının inşaatına başlanır. Ancak, Sultan I. Murat’ın, 1451 yılında ölümünden sonra, oğlu Fatih Sultan Mehmet tarafından saray tamamlanır.

Sultan III. Ahmet’in, 3 Ekim 1718 tarihinde İstanbul’a dönmesi sonucu, Edirne Sarayı terk edilişi yaşar. Bir daha, Osmanlı sultanlarından hiçbiri bu saraya uğramaz. Tabii, saray kullanılmayınca, bütün binalar çürür ve harap olur. 1750 depremi ise, sarayın birçok yapısının zarar görmesine neden olur.

Osmanlı döneminde kullanılan saraydan, günümüze, adaletin timsali olan “Adalet Kasrı” haricinde bir yapı gelmemiştir. Çünkü: Osmanlı-Rus savaşında (93.Harbi), burası cephanelik olarak kullanılmış ve kentin Ruslar tarafından ele geçirileceği anlaşılınca, cephaneler, Rusların eline geçmesin diye, havaya uçurulmuştur. Bu patlamadan sonra, yalnızca “Adalet Kasrı” denilen kısım sağlam kalmıştır.

Evet, Edirne’de gezebileceğiniz diğer yerler, aşağıda. Zamanınız ölçüsünde, buralardan tercih edeceğiniz yerleri gezebilirsiniz.

Edirne Barış Parkı-Suni Gölet

BARIŞ PARKI-SÜNİ GÖLET

Burada: bir suni gölet yapılmış. 425 bin TL. mal olduğu söyleniyor. Aslında, Edirne’de iki tane barış parkı var. Burası daha çok gölet olarak biliniyor.

Edirne Lozan Anıtı ve Müzesi

LOZAN ANITI VE MÜZESİ

Burada: Lozan ve İsmet İnönü belgeleri sergileniyor. Lozan Barış Antlaşması ve Karaağaç’ın bu anlaşmayla kazanılması anısına, Trakya Üniversitesi ile Edirne Belediyesinin öncülüğünde 1998 yılında yapılmıştır. Üç yüksek sütundan oluşmaktadır. Yanında, bir de Lozan Müzesi bulunmaktadır.

BALKAN SAVAŞI MÜZESİ

Balkan savaşının zor ve acı dolu günlerini anlatan bir müzedir. 2000 yılında ziyarete açılmıştır.

KALEİÇİNDE BÜYÜK SİNAGOG

Bunun, Türkiye sınırları içinde en büyük Sinagog olduğu söylenir. Günümüzde kullanılmamaktadır, restorasyon bekliyormuş.

SARAÇLAR CADDESİ

Edirne’nin sıcak insanını tanımanın en kolay yoludur. Bir aşağı, bir yukarı dolaşabilirsiniz. Saraçlar caddesinde, bir dükkana girdiğinizde: esnaf, sizi tüm doğallığı ile karşılar, hiç bir şey almasanız bile, güler yüzle uğurlar.

Edirne Gazi Mihal Köprüsü

GAZİ MİHAL KÖPRÜSÜ

En eski köprü: Tunca nehri üzerindedir. Yapım tarihi: 1420 yılı olarak düşünülmektedir.

TUNCA KÖPRÜSÜ

Kent merkezinden, Karaağaç’a giderken, yol üstünde ilk karşılaşılan köprüdür. 1615 yılında yapılmıştır.

MECİDİYE KÖPRÜSÜ

Edirne’nin en görkemli köprüsüdür. Meriç üzerinde yapılmıştır. 1842 yılında yapıldığı bilinmektedir.

Edirne Evleri

EDİRNE EVLERİ

Bu evler: taş duvar ve sıvalarla örülmüştür. İskelet sistemi ise, ahşaptır. Muhteşem bir simetriye sahiptir. Bütün evlerde “hayat” denilen bölümler bulunmaktadır. Oda kapılarının açıldığı yer olan bu bölüm, doğrudan evin bahçesine bakan yönde: 1.5-2 metrelik direkler üzerine dayandırılmıştır.

YILDIRIM BEYAZIT CAMİSİ

Edirne’nin en eski camisidir. Şehir merkezine, 3 km. uzaklıktadır. 1400 yılında, burada bulunan bir Roma kilisesinin temelleri üzerine, Yıldırım Beyazıt tarafından yaptırılmıştır. Mimarı Hacı Alaaddin’dir. Yapı: çok kubbelidir.

Edirne Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Çeşmesi

MERZİFONLU KARA MUSTAFA PAŞA ÇEŞMESİ

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından yaptırılmıştır. Selimiye camisinin yanındaki arastanın karşısındadır.

Tekirdağ tanıtımı.

Kırklareli tanıtımı.

Çanakkale tanıtımı.