İstanbul Ortaköy

ortakoy-genel-3
İstanbul Ortaköy

Ortaköy: Boğaziçi’nin Avrupa yakasında, Beşiktaş ilçesine bağlı bir semttir. Sahile açılan vadi boyunca, yamaçlara kurulmuştur. Ortaköy’ün antik çağlardaki adı “Arkheion” dur.

Bizans döneminde burada; Bizans imparatoru Basileios tarafından yaptırılmış; “Aya Fokas” denen bir kilise varmış ve yörenin ismi: 16 yüzyıla kadar bu azizin adıyla anılmıştır. Burada, günümüzdeki modern Rum kilisesi de aynı isimle anılmaktadır. Ancak Bizans döneminde yapıldığı belirtilen Aya Fokas manastırı bulunamamıştır. Zaten semtin büyük bölümünü de bu manastır kaplamaktadır.

Buradaki balıkçı köyü, bazı kaynaklarda “Klidon” ismiyle de geçmiştir. Bu köyde: birçok manastır bulunduğundan söz edilmektedir. Bunlardan en dikkat çekeni: Arsaberu Manastırıdır. 9 yüzyılda Ermeni asıllı Ortodoks Patriği İoannes Grammatikos’un muhteşem sarayı olarak kullanılan yapı: (bu saray nedeniyle semtin ismi bir süre “Arsebera” diye de anılmıştır) gizli ayinler ve ahlaka aykırı eğlenceler yapıldığının duyulması üzerine, Bizans imparatoru Basileios tarafından satın alınmış ve 150 rahiplik bir manastır haline getirilmiştir. Bu manastırın varlığı, Bizans’ın son yıllarına kadar devam etmiştir.

Türklerin Ortaköy’e yerleşmesi Kanuni Sultan Süleyman dönemindedir. Sultan III. Ahmet döneminde, Başdefterdar İbrahim Paşa: Klidyon burnuna bir yalı ve yanına da Kethüdası Mehmet Ağa bir cami yaptırır. Bundan sonra burnun adı “Defterdarburnu” olarak anılır ve uzun süre bu isimle anılır.

Evliya Çelebi anılarında 17’nci yüzyılda birlikte yaşayan Yahudi, Rum ve Müslüman topluluklardan söz etmektedir. Ünlü Seyyahın söylediğine göre: Ortaköy, meyhaneleriyle o dönemlerde eğlencenin merkeziymiş. Kıyıda yaptırılan yalılar: Sultan Abdülaziz döneminde, 1871 yılında Çırağan Sarayının yaptırılması sırasında yıktırılmıştır.

ortakoy-genel-1
İstanbul Ortaköy

Günümüzde: Ortaköy, Boğaziçi köprüsünün Avrupa ayağındaki konumuyla ve gerek semtin sembolü olan camisi ve gerekse kilise ve sinagog yapılarıyla önem kazanmaktadır. Ayrıca: semtin güzel çarşısı ve canlı atmosferi ve eğlence mekanları: burayı İstanbul şehrinin gözde semtlerinden biri haline getirmiştir.

Burada: gözde gece mekanları, güzel kafe ve restoranlar ile barlar bulunur. İskele meydanı ve kumpir dükkanları, insanları buraya çeker. Ancak, gece hayatının ortasında olduğundan özellikle yaz akşamları ünlü gece kulüplerinin önündeki Boğaz yolunda dayanılmaz sıkışık trafiği ile dikkat çeker.

İstanbul Ortaköy

Ama Ortaköy yöresine giderseniz: özellikle Ortaköy Çarşısını gezmelisiniz. Burada: çeşitli objeler ve el sanatları, ikinci el eşyalar, takılar, şapkalar, posterler ve kitaplar gibi birçok şeyi bulup satın almak mümkündür. Ayrıca: elbette Ortaköy denildiğinde ilk akla gelen kumpirdir. Lezzetli kumpirlerden tatmayı unutmayınız.

damat-ibrahim-pasa-cesmesi-1
İstanbul Ortaköy Damat İbrahim Paşa Çeşmesi

DAMAT İBRAHİM PAŞA ÇEŞMESİ

Meydanda, ahşap evlerle aynı kaderi paylaşıp kalabalığın arasında kaybolan bir de çeşme vardır. Çeşme Sultan III. Ahmet’in damadı ve sadrazam Damat İbrahim Paşa tarafından 1723 yılında yaptırılmıştır. Lale devrinin meşhur sadrazamı, Damat İbrahim Paşa 1730 yılında çıkan Patrona Halil isyanı sırasında öldürülmüştür.

Büyük bir haznenin önünde, denize bakan dar cephesinin tamamı mermer kaplı olan bu çeşmenin cephesi oldukça gösterişlidir. Dikey olarak dikdörtgen formundadır. Ortada kalan ana bölüm: lüle, ayna taşı, kitabe ve tekne ile testi koyma setlerinden meydana gelmiştir.

Bunun iki yanındaki dar bölümlerde ise, suluklar bulunur. İki servi ve bir rozetle bezenmiş olan ayna taşının içinde bulunduğu niş, istiridye kabuğu şeklinde taçlanmıştır. Bunun üzerinde kitabe panosu vardır. Sahilde, ahşap temeller üzerine oturtulan çeşme, zamanla dolgu ve zemin oturması nedeniyle çöker ve toprak seviyesinin altında kalır. Üzerindeki kitabe “Şakir Ahmet Paşa” ya ait, beş kıtalık bir manzumedir.

1990’lı yıllarda yapılan Ortaköy meydanı düzenlemesinde çeşme bulunduğu yerden kaldırılarak, caminin karşısına taşınmış, toprak altında kalan su teknesi ve musluk çevresindeki selvi motifli taşı da, çeşmeye yerleştirilmiştir.

ortakoy-camisi-00
İstanbul Ortaköy Büyük Mecidiye Camisi-Ortaköy Camisi
ortakoy-camisi-minare-1
İstanbul Ortaköy Büyük Mecidiye Camisi-Ortaköy Camisi

  

BÜYÜK MECİDİYE CAMİSİ-ORTAKÖY CAMİSİ

Burada bu cami yapılmadan önce, Vezir İbrahim Paşanın damadı olan Mahmut Paşa tarafından kendi adına yaptırılmış bir mescit bulunuyormuş. Patrona Halil isyanında ölen Mahmut Paşanın damadı: Kethüda Mehmet Ağa: kayın pederine ait bu yıkılan camiyi 1740 yılında yeniletmiştir. Bu cami: 1810 yılındaki kayıtlarda “Mehmet Kethüda Camisi” olarak geçmektedir.

Günümüzde halk arasında “Ortaköy camisi” olarak tanınan yapı: Mehmet Kethüda Camisi yani Defterdar Camisi yıkılarak onun yerine Sultan Abdülmecit tarafından, 1854-1855 yılları arasında yaptırılmıştır. Caminin mimarı: Dolmabahçe sarayı ve camisini de yapan Nikogos Balyan’dır.

Zaten, Dolmabahçe camisiyle bu cami, dikkat çekici benzerlik gösterir. Burada bir husustan daha söz etmek gerekir: Şöyle ki 1858 yılı Osmanlı imparatorluğunun çöküş yıllarıdır ve bu cami, Osmanlının bir dünya imparatorluğunu ispat etmek için yaptırılmıştır. Caminin mimarı hakkında bir not: yapılan son arşiv araştırmalarında, mimarın Balyan olduğunu doğrulayacak hiçbir kayda rastlanmadığı, buna karşılık inşaat sürecinde önce Artin kalfa, ardından da Hacı Stefan kalfanın görev yaptığı tespit edilmiştir.

Denize doğru bir rıhtım üstünde bulunan cami: dünün ve günümüzün en gözde Osmanlı mirası olarak bir prenses kadar güzel bir yalı camisidir.

Boğaziçi manzarasına hakim bir konuma yerleştirilen cami: barok üslupla yapılmıştır.

Giriş kapısının üstünde “Abdülmecit” in tuğrası görülür.

Taş oymacılık sanatının inanılmaz incelikteki örneklerini taşır. Sütunların arasında görülen ve bulutların tasvir edildiği freskler: Boğazın görüntüsüyle uyum içindedir.

Padişahın kayığı ile yanaşıp, doğrudan içeriye girmesine imkan sağlamak için, binanın arkasına iki katlı hünkar kasrı denen özel bir bölüm yapılmıştır. Rıhtıma açılan düzenleme, sultanın deniz yolunu kullandığını göstermektedir.

Büyük kubbe kemerlerinin alınlık tabakalarının dalgalı duvarlarında: gerçekten barok bir enerji ve hareketlilik göze çarpar. Kubbenin duvarları pembe mozaikten yapılmıştır. Caminin içini süsleyen “çeharyarı güzin” levhaları ve minberin üstündeki “kelime-i tevhid” bizzat Sultan Abdülmecit tarafından yazılmış ve onun imzasını taşımaktadır. Mihrap mozaik ve mermerden, minber ise somaki kaplı mermerden yapılmıştır ve ince bir işçilik ürünüdür.

Bütün 19 yüzyıl selatin camilerinde görüldüğü gibi, bu camide de 2 iç mekan vardır. Bunlardan biri asıl ibadet yeri olan harim, diğeri ise girişteki kapalı bir mekan olan hünkar mahfilidir. Çünkü Sultan Abdülmecit ve Abdülaziz, zaman zaman Cuma namazlarını bu camide kılarlarmış.

Dört yandaki kasnak kemerler üzerinde bulunan geniş ve yüksek taş pencerelerden: içeriye, Boğaziçi’nden gelen ve günün farklı saatlerine göre değişen ışıklar girerek haremde bir renk cümbüşü yaratılır.

Minareler: caminin tüm tasarım anlayışını destekler şekilde yapılmıştır. Hünkar kasrının içine yerleştirilmiş tek şerefeli minarelere, caminin ana girişinden ulaşılır. Günümüzde görülen minareler 1909 yılındaki onarım sırasında yapılmıştır.

Özgün halinde, yivli gövdeli olan minareler, 1894 yılındaki depremde yıkılmıştır. Yerlerine yivsiz olarak yeniden inşa edilmiştir. Şerefelerin başlıca motifleri konsollar, iyon yaprak dizili profiller ve akantus yapraklarıdır. Dalgalı bir tasarım, barok havayı yansıtmaktadır.

Minareler: caminin iki minaresi birer şerefelidir ve inceliği ve zarif oyma taş dokusundaki kıvrak desenleri göz kamaştırıcı güzelliktedir. Minareler kuzey cephesinde, hünkar dairesinden yükselir.

Eskiden burada Ortaköy deresinin yatağı bulunduğundan: caminin zemininde sürekli kaymalar olduğu tespit edilir. Bunun üstüne, cami 1960’lı yılların başında restorasyona tabi tutulmuştur. Bu restorasyonda: temelin 20 metre kadar altına inilmiş ve 60 kazık çakılmış, 80 ton beton enjekte edilerek zemin takviyesi yapılmıştır. Kubbesine de beton kabuk yapılmıştır.

Cami, bu kapsamlı restorasyonun ardından 1984 yılında yangın geçirmiş ve hasar görmüştür. Bunun üzerine, son olarak 2011-2014 yılları arasında süren restorasyona alınmıştır. Bu restorasyonda: çok yoğun olan neme karşı da özel önlem alındı. Daha önce yapılan içeriğinde çimento bulunan beton sıva gibi restorasyon hataları da ortadan kaldırıldı. Restorasyonda: eserin orijinaline uygun olarak Horasan tekniği kullanıldı.

Ortaköy camisi, İstanbul’un önemli ve değerli bir mimari eseri olarak, boğaz manzarasının ana ögelerinden birisi konumundadır. Batılı ressam ve fotoğrafçıların sevdikleri konulardan birisi olan yapı: padişahlık döneminde, Cuma selamlığında rıhtıma yanaşmış saltanat kayığı ve tören kıtaları ile resimleri çekilmiş, sonraları da yanına yanaşmış yelkenliler ve Karadeniz takaları ile görünen birçok resmi mevcuttur.

Bu camiyle ilgili son bir nottan söz etmek istiyorum: Klasik Osmanlı mimarisiyle birlikte barok tarzının ve bezeme sanatının özelliklerini taşıyan bu caminin bir benzerinin, Türkiye Diyanet Vakfı öncülüğünde Küba’nın başkenti Havana şehrinde yapılması için çalışmalar yapılmaktadır. Yaklaşık 3500 Müslümanın yaşadığı ülkede, barok mimari eserleri ağırlıktadır ve zaten bu yüzden, bu caminin benzerinin yapılması planlanmaktadır.

HACI MAHMUT CAMİSİ

Dereboyu caddesi üzerinde, mahallenin iç kesimlerindedir. Ortaköy yöresinde Müslüman nüfusun hızla artması nedeniyle, bölgede ikinci bir camiye ihtiyaç duyulmuş ve 1985 yılında Hacı Mahmut Camisi yapılmıştır.

kethuda-hamami-2
İstanbul Ortaköy Türk Hamamı-Hüsrev Kethüda Hamamı

TÜRK HAMAMI-HÜSREV KETHÜDA HAMAMI

Ortaköy meydanının arkasında: Dereboyu caddesi ve Muallim Naci caddesinin kesiştiği yerdedir. 16 yüzyılın Kanuni Sultan Süleyman döneminin ünlü Sadrazamı Kara Ahmet Paşanın kahyası: Kethüda Hüsrev Paşa tarafından, 1570 yılında Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Türklerin Ortaköy’e yerleşmesinden sonra inşa edilen ilk eser olarak önem kazanmaktadır. Öte yandan, hamam yapısının Ortaköy’deki en eski yapı olduğu iddia edilmektedir.

Orta ölçekli, iki kubbeli bir çifte hamamdır. Klasik hamam düzeninden farklı olarak: tek bir sıcaklık yerine, kubbeli dört oda kullanılmıştır. Alışık formdaki camekandan geçilerek soğukluğun merkezine ulaşılır. Burası: her biri beşik tonozlarla örtülmüş, farklı büyüklükteki iki bölümden oluşur.

Bir uçta lavabolar, diğerinde usturalıklar vardır. Hararet kısmı: alışıldık büyük kubbeli haç formu yerine: her biri aynı büyüklükte, kubbeli dört alandan oluşur. Bu alanların, ilk ikisi, geniş bir kemerle birbirine bağlıdır. Ortada: Bektaşi yerine duvar tarafında mermer basamak vardır. Burada kurnalar bulunur.

Bu tür düzenleme: daha eski ve daha küçük hamamlarda görülür. Ancak, buradaki alan, bu tür bir düzenlemeyi gerektirmeyecek kadar geniştir. Hamam: kadınlar ve erkekler kısmı birbirinin aynı olan çifte hamam tarzındadır.

Yapı 1990 yılına kadar hamam olarak kullanılmıştır. Sonra restorasyona alınmış ve 2001 yılında restorasyon bitirildikten sonra ise restoran ve gece kulübü olarak hizmet vermeye başlayan bina günümüzde kapalı durmaktadır.

ayas-fokas-kilisesi-1
İstanbul Ortaköy Aya Fokas Kilisesi-Hagios Phokas Kilisesi

AYA FOKAS KİLİSESİ- HAGİOS PHOKAS KİLİSESİ

Muallim Naci caddesi üzerinde, dükkanların arkasında bulunan bu kilisenin, tarihi, aslında Roma dönemine kadar uzanmaktadır.

Buradaki ilk kilise: Makedonyalı İmparator Basileus tarafından 7’nci yüzyılda yaptırılmıştır. Bu kiliseye zamanla bir manastır ve ek binalar eklenmiştir.

Bizans imparatoru Theophilos (832-842) un hocası ve aynı zamanda Piskopos olan İonnasis’in görkemli evinin hemen bu kilisenin yanında olduğu söylenmektedir. Hatta: 1997 yılında, Mecidiye Köprüsü sokağı başında kanalizasyon inşaatı yapılırken, Bizans eseri olduğu anlaşılan tonozlarla karşılaşılmış ve sonrasında ise üstü örtülmüştür. Bu kalıntıların, Patrik İonnasis’in evi olabileceği düşünülüyor. Kömürciyan: Fetihten sonra bu manastırın yerine küçük bir kilise yapıldığını yazmaktadır.

Sultan III. Ahmet döneminde, 1719 yılında yörede çıkan yangında bu kilise de etkilenir ve yanarak harap olur. Yanan kilisenin yerine, padişah fermanı ile aynı yere aynı ebatta yeni bir kilise yaptırılır. Ancak 1853 yılındaki yangında, bu kilise ve beraberinde semtin camisi ve bazı binalar da yanar. Bunun üzerine, Sultan Abdülmecit tarafından verilen fermanla, yine aynı yere bir kilise yaptırılır.

Günümüzde görülen kırma çatılı ve apsis çıkıntılı kilise, 1856 yılında Sultan Abdülmecit tarafından yaptırılmıştır. Kilisede naosa girilen kapının üstünde bulunan kitabede, bu olay ve Abdülmecit’in ismi yazılıdır. Kilisenin mimarı Savvas Kalfas’dır. Kilisenin çan kulesi, metal olarak demir çubuklardan yapılmıştır ve yapının kuzeyindedir.

Kilise: büyük bir avlu içindedir. Bu avluya kuzeybatıdan girilir. Yapı malzemesi, yontu moloz taştır. Çatı olarak, meyilli kırma çatı yapılmıştır. Yan cepheleri son derece düz ve basittir. Kilise: Sinoplu Aziz Fokas adına adanmış tek yapıdır. Aziz Fokas: Sinop Episkoposu ve bir çilekeştir.

Zaten Bizans döneminde, yörenin ismi de “Aya Fokas” olarak anılıyormuş. Kendisi birçok kişinin: Hıristiyanlığa katılmasında etkili olmuştur. Buna karşı, Hıristiyanlık karşıtı olan İmparator Traianus tarafından kızgın suya atılarak öldürülmüştür.

Kilisenin yanındaki otopark: onun da devamında Avrupa Birliği Genel Sekreterliği olarak kullanılan bina görülür. Bu bina: eskiden Rum İlkokulu iken, öğrenci olmaması nedeniyle şehirdeki diğer Rum okulları gibi kapatılmıştır.

bulgurcu-sokak-1
İstanbul Ortaköy Bulgurcu Sokak

BULGURCU SOKAK

Ortaköy bölgesine, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Müslümanlar da yerleşmeye başlamış ve böylece daha önce yerleşen Rumlar, Ermeniler ve Yahudilerle birlikte bir yaşam tarzı kurulmuştur. Günümüzde, Bulgurcu sokakta: Yahudilerin yaşadıkları tarihi evlerden birkaç tanesini görebilirsiniz.

portakal-yokusu-1
İstanbul Ortaköy Portakal Yokuşu

PORTAKAL YOKUŞU

Ortaköy Dere boyunu, Ulus ve Akmerkez e bağlayan oldukça dik bir yokuştur. Boğaz köprüsünün altından geçer. Manzarası çok güzeldir.

Sultan II. Abdülhamit döneminde yani Osmanlının son dönemlerinde Maliye Nazırı olarak görev yapan Mikail Portugal Paşa’nın burada bulunan konağından ismini almıştır. Halkın dili dönmediğinden, kendisine “Portakal Paşa” denmiştir. Kendisi sonraları Ziraat Bankası Genel Müdürü olmuştur.

Bir rivayete göre ise, en tepesine bırakılan portakal denize ulaştığı için bu isim verilmiştir.

etz-ahayim-sinegogu-2
İstanbul Ortaköy Etz Hayim Sinegogu

ETZ HAYİM SİNEGOGU

Muallim Naci Caddesi deniz tarafında, Boğaz köprünün sağ ayağı yakınlarında, kıyı şeridindedir.

Ortaköy Sinegog u olarak da bilinen bu mekanın isminin anlamı “Hayat Ağacı”  demektir.

Özgün sinagog: Bizans dönemine tarihlenir. Yani, yapının tarihi 14 yüzyıla kadar gitmektedir. Çeşitli yangınlardan etkilenen yapı: 1831 yılında yenilenmiş ve mevcut bina, 1913 yılında yapılmıştır. 17 yüzyılın ilk yarısındaki Kapalıçarşı yangınının ardından, bu çevreye yerleşen cemaate hizmet vermeye devam etmiştir. Bu tür Musevi tapınaklarında sıkça görüldüğü gibi: kemerli, yalın bir giriş kapısı vardır.

18 yüzyıl başlarında ve daha sonraki dönemlerde: önemli yangınlar geçirmiştir. Buna rağmen, değişen yapısı ile günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır. 1 Ekim 1914 tarihinde, Musevilerin büyük oruç gecesinde çıkan yangında: eski yapıdan yalnızca Ehal yani Tevratın parşömen rulolar üzerine yazılmış suretlerinin bulunduğu mermer ark yani dolap kurtulmuştur. Bu dolap, günümüzde tarihi bir anıt olarak bahçededir. Günümüzde sinagog olarak kullanılan yapı: eski Sinagog yapısının dini okul olan bölümüdür.

İnciciyan: burada yaşayan Musevilerin, uzak diyarlardan getirdikleri “Enginar” ı, ilk olarak Ortaköy’de yetiştirdiklerini yazar.

esma-sultan-1
İstanbul Ortaköy Esma Sultan Yalısı

ESMA SULTAN YALISI

Ortaköy camisini geçtikten sonra, Kuruçeşme’ye uzanan sahil boyundaki ilk yalıdır.

Yalı: Sultan Abdülaziz’in kızı Esma Sultan için 1875 yılında Sarkis Balyan’a yaptırılmış ve Esma Sultana 10 yaş günü için hediye edilmiştir. 1873 yılında Dolmabahçe Sarayında doğan Esma Sultan, 3 yaşında iken babası tahttan indirilmiş ve yetiştirilmek üzere Abdülhamit’in Yıldız Sarayı haremine alınmıştır. Aynı zamanda, Sultan II. Mahmut’un kız kardeşi olan Esma Sultan: 16 yaşında Çerkez Mehmet Paşa ile evlenmiştir.

Yazılanlara göre: kendisinin ilginç bir yaşantısı vardır. Canlı ve renkli karakteri sayesinde seçkin ve beğenilen bir hanımefendi olmuştur. Çok renkli bir hayat yaşamış ve ardında gözü yaşlı çok erkek bırakmıştır.

Esma Sultan; bu yalıda 10 yaşadıktan sonra ölmüş ve öldükten sonra, yalı, Sultan II. Abdülhamit tarafından 1899 yılında kızı Cemile Sultana verilmiştir. Cemile Sultan öldükten sonra, kızı Fatma Sultana verilen yalı, 1915 yılında Osmanlı saray hanedanının mülkiyetinden çıkar. 1918 yılında Rum okulu, 1922 yılından sonra da tütün deposu olarak kullanılır. 1950’lerde ise, birkaç defa satılıp marangozhane ve tütün deposu olarak kullanılır. 1975 yılında ise büyük bir yangın yaşanır ve yalı harap olur. Bundan sonra ise harabe, kömür deposu olarak kullanılır.

1990’lı yıllarda: burada bulunan kalıntılar bir özel şirket tarafından satın alınmış ve yalıdan geriye kalan dört duvar: cam ve çelik konstrüksiyonla giydirilerek, burada sosyal toplantılar, konserler ve özellikle sosyete düğünlerinin yapıldığı bir mekan elde edilmiştir.

BALYAN AİLESİNİN YALISI

Hemen Esma Sultan yalısının yanındadır. Bu yalının bulunduğu arazi, aileye Sultan Abdülaziz tarafından bağışlanmıştır. Çünkü: Beylerbeyi Sarayındaki güzelliklere imza atan Sarkiz Balyana: yaptığı eserini Boğazın tam karşısından izleyebilme imkanı yaratmaktır.

taut-evi-1
İstanbul Ortaköy Taut Evi

TAUT EVİ

Alman asıllı bir Yahudi olan Taut: özellikle Berlin şehrinde yaptığı modern binalarla kendine haklı bir ün edinmiştir ve binaları UNESCO Dünya Kültürel Miras Listesine girmiştir.

Ancak 1932 yılında ülkesi Almanyayı terk etmeye zorlanmış, Sovyetler, İsviçre ve Japonya’da bir süre kaldıktan sonra İstanbul’a yerleşmiş, günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan okulda profesörlük yapmıştır.

Boğaz köprüsünden araba ile Avrupa yakasına geçildiğinde, Ortaköy’e doğru ilerlendiğinde sağ tarafta yer alan ve daha çok bir Budist tapınağına benzeyen bordo renkli bir ev görülmektedir.

Burası “Doğunun manevi değerlerinin insan üzerindeki etkisini modern bir ev ile açıkladığını” söyleyen Alman mimar Bruno Taut’un ölene kadar yaşadığı evdir. Ortaköy sırtlarında, Emin Vafi korusunda bulunan ve kendisinin tasarladığı ev 1938 yılında tamamlanmıştır.

Yapı: mimarın Japon mimarlığına olan ilgisini kanıtlamaktadır. Ev tamamlandıktan kısa süre sonra ölen mimar, Edirnekapı şehitliğine defnedilmiş, yaşadığı bu ev ise, son yapılar eklemelerle özgün kimliğini kaybetmiştir.

Öldüğü 1938 yılına kadar Türkiye’de yaşayan Taut: Ankara ve Trabzon şehrinde çeşitli eserler bırakmıştır. En son Atatürk’ün Ankara’daki katafalkını hazırlamıştır.

reina-1
İstanbul Ortaköy Lido Yüzme Havuzu-Reyna

LİDO YÜZME HAVUZU-REYNA

Ortaköy ve Kuruçeşme arasındaki bu yüzme havuzu, Çifte sarayların bulunduğu yere 1942 yılında inşa edilmiştir ve Türkiye’nin ilk modern yüzme havuzudur. Havuzun açılması, ülkemizde yüzme sporunun gelişmesinde önemli katkı sağlamıştır.

Bu komplekste: havuz yanında bir restoren ve bir de otel bulunuyordu. Günümüzde havuzun bulunduğu yerde: eğlence mekanı “Reyna” bulunmaktadır. Havuzun içi doldurulmadan sadece üstü kapatılmış, soyunma kabinlerinin bulunduğu yere de restoranlar yapılmıştır.

İstanbul Sultanahmet Cami (Blue Mosque)

İstanbul Sultanahmet Cami (Blue Mosque)

Eminönü’nden, tramvay yolunu takip ederek, soldan yukarıya doğru çıkın. Zaten; bu çevreye yönelerek giden, turistleri göreceksiniz. Onları takip ederseniz, buraya ulaşırsınız. Muhtemelen 20 dakika kadar yürümeniz gerekecek veya tramvaya binerek de gidebilirsiniz.

Ayasofya’yı yaptıran, imparator Justinyen, onunla Hz. Süleyman’ın Kudüs’te yaptırdığı mabedi aşmak istemişti ve aşmıştı. Süleymaniye’yi yaptıran Sultan II. Selim, Ayasofya’yı aşmak istemişti ve aşmıştı. 6 minaresiyle, İstanbul’un her yerinden görülecek şekilde tasarlanmış.

Şimdide, Sultan I. Ahmet, onları aşacak bir cami yaptırmak istiyordu. Fakat, atalarına saygısızlık etmemek için, yalnızca Ayasofya’yı aşacak bir cami yaptırmak istediğini söylüyordu. Bunun sonucunda, bir cami yaptırmaya karar verince uygun bir yer aramaya başladı. Bugünkü yeri beğendi. Fakat, o yıllarda, burada Sokullu Mehmet Paşa Sarayı vardı ve sarayın satın alınması, yıktırılması, çevresinin iyice açılması gerekiyordu.

Padişah; Ayşe Sultana, “Otuz yük dinar halis ayar altın “ göndererek sarayı satın aldı. Yeni caminin yapım işini ise; mimarbaşı Mehmet Ağaya verdi. Mehmet Ağa; Mimar Sinan’ın öğrencisi. O çok yönlü bir sanatkar. Yalnız dahi bir mimar değil, aynı zamanda büyük müzisyen ve büyük şair idi. Bu büyük sanatkar; mimarlığı, ressamlığı, müzisyenliği, şairliği, sedefkarlığı özelliklerinin tümünü, aynı eserde toplamak istemişti.

Sedefkar mimar, Mehmet Ağa: hemen karşısında Süleymaniye, yanı başında Ayasofya gibi iki eşsiz anıtın arasında, onlarla yarışacak bir eser yapmak zorunda olduğunu biliyordu. 1609 yılında temel atıldı. Evliya Çelebi, temel atma törenini şöyle anlatır.” …. cümle mimar ve mühendisler toplanıp, Üsküdarlı Mahmut Efendinin ve üstadımız Evliya Efendinin dualarıyla esasinin kazılmasına başlandı. Evvela, Sultan Ahmet Han, eteğine toprak doldurup “ Ya Rab, Ahmet kulunun hizmetidir, kabul eyle “ diyerek, amelelerle birlikte, temelden toprak taşıdı.”

İstanbul Sultanahmet Cami (Blue Mosque)

Camiyi gezmeye başlamadan önce, sizlere şunu hatırlatmak isterim ki, kapıda uzunca bir kuyrukla karşılaşacaksınız, yani burayı gezmek için makul süre olarak 3 saat ayırmanızı öneririm, çünkü içeri girmek için zaten muhtemelen 1 saate yakın bekleyeceksiniz. (Bu süreler yaz ayları içindir, Temmuz 2018 tarihinde orayı ziyaret ettim)

Caminin içine üç kapı açılır. Esas giriş; hipodrom tarafından. Kapılardan herhangi birinden girildiğinde; dış görünüşü tamamlayan; boyama, çini ve vitray camlarının zengin ve renkli süslemeleriyle karşılaşacaksınız. Bir dış avlunun çevrelediği iç avlu ve esas mekan: yüksek bir podyum üzerinde.

Ana girişin, hemen karşısındaki mihrap yanında; muhteşem oyma işçiliği olan; mermer minber var. Diğer tarafta ise; balkon şeklindeki sultanların locası bulunuyor. İç mekan; büyük bir bütün olarak dikkati çekiyor. İç avluya açılan kapıdan: ortadaki sembolik şadırvan ve etrafını çevreleyen galeriler üzerinde; birbiri üzerinde yükselen kubbeler görülüyor.

İstanbul Sultanahmet Cami (Blue Mosque)

Ana ve yan kubbeler; geniş ve sivri kemerlerin dayandığı, dört iri sütun üzerinde yükseliyor. İç bölümü, üç taraftan çevreleyen balkonların duvarları; 20 bini aşan sayıdaki İznik çinileriyle bezenmiş. Bunların yukarısı ve bütün kubbe içleri ise; boyama. Boya süslemelere hakim olan renk; mavi değil.

Camiye isim olan mavi renk; sonraki tamirlerde yapılan boyamalarda kullanılmış. Hatta; 1990 yılında tamamlanan son restorasyonda; iç dekorun koyu rengi, orijinal açık renklere dönüştürülmüş.

İstanbul Sultanahmet Cami (Blue Mosque)

Avlunun batı girişinde; demirden, ağır bir kordon var. Bu kordon; avluya atı ile giren padişahın; kafasını çarpmaması için eğilmesini gerektiren bir önlem. Yani; Padişah bile, camiye girerken, kendisine çeki-düzen vermek zorunda, camiye saygı ifadesi olarak başını eğmek durumunda.

İstanbul Sultanahmet Cami (Blue Mosque)

Her camide olduğu gibi; yerler halılarla kaplı.

İstanbul Sultanahmet Cami (Blue Mosque)

Yapının; mimari ve sanatsal açıdan, dikkati çeken en önemli yanı; 20 bini aşkın İznik çinisiyle bezenmesidir. Bu çini süslemelerinde: sarı ve mavi tonlarda; geleneksel bitki motifleri kullanılmış. Bunun sonucunda ise, yapı yalnızca bir ibadethane olmaktan öte, tam bir sanat eseri olarak ortaya çıkmış. Mavi, yeşil ve beyaz renkli bu göz alıcı çinilerle bezendiği için, Batılılar tarafından, Mavi Cami (Blue Mosque) olarak isimlendiriliyor.

İnşaat sürerken; dönemin padişahı I. Ahmet; “minarelerin altından yapın “ diye emreder. Ama; kaplamada kullanılacak olan altının değeri, padişahın bütçesini aşar. Bunun üzerine; mimar Mehmet Ağa; güya, padişah tarafından verilen emri yanlış işiterek, (altın sözcüğünü altı anlayarak) camiyi, altı minareli olarak yapar. Ancak; bu altı minare yine sorun çıkarır.

Çünkü; bu durum, Kabe ye saygısızlık anlamına gelmektedir ve itirazlar yükselir. Altı minaresi olan tek mabet, Mekke’dedir. Padişah, bu sorunu da, bütün İslam alemini memnun edecek şekilde çözer. Mekke’ye, yedinci minareyi yaptırır.

Evet, burası, Türkiye’nin ilk 6 minareli cami. Minarelerin şerefeleri de anlamlıdır. Minarelerde; dördü üçer, ikisi de ikişer şerefelidir. Toplam, 16 şerefe vardır. Bu şerefe sayısı, Sultan I. Ahmet’in, 16’ncı Padişah olduğuna işaret denilir. Ancak; bu bilgi yanlıştır. Çünkü: Sultan I. Ahmet, 16 değil, 14’ncü padişahtır. Peki; niye, 16 şerefe. Bilmiyorum? Bilen varsa, lütfen yazsın. Evet, halen bu konuda herhangi bir bilgimiz yok, bekliyoruz.

Bu minarelere; spiral merdivenlerle çıkılıyor. Kubbeler ve minarelerin üstü: kurşunla kaplı. Bunların uçlarındaki alemler, altın kaplamalı ve bakırdan yapılmış.

Caminin ibadethane bölümü: 64 x 72 metre boyutlarında. Merkez kubbenin yüksekliği: 43 metre Çapı : 23,5 metre İç mekanı örten kubbede: 260 tane pencere var. Bu pencerelerin renkli canlarından süzülen ışık, içeriye şiir gibi, beste gibi doluyor. Başka mabetlerde, hafif hüzün veren loşluk yerine, burada, coşkulu bir iç aydınlık var ve insana huzur veriyor. Sedefler ve çiniler; bahar güzelliğini yansıtıyor ve yaşatıyor.

Öyle ki, pencerelerden bazılarının camları kırıldığında ve değiştirildiğinde, camın yapılışındaki zamana göre farklılık oluştuğundan, renk ve ışık kayıpları olmuş. Cami içindeki yazılar ise ; Seyyid Kazım Gubari tarafından hazırlanmış.

Evet; inşaat 7 yılda tamamlanır. 2 Haziran 1616 günü, cami ibadete açıldı. Maliyet ise; yaklaşık olarak 1.510.000 altın. Çinilerin maliyeti ise; toplam 21.043 çini kullanılmış ve her bir çini için: 18 akçe ödenmiş.

Ayasofya’nın, 1934 yılında camiden müzeye dönüştürülmesiyle, burası, İstanbul’un ana cami konumuna girer.

Bugün, cami yapısına ilaveten, caminin külliyesi içinde; doğuda bulunan arasta çarşısı; Türk el sanatları, çini, dokuma, halı, kilim gibi ürünlerin satıldığı bir mekan. Bu çarşıda bulunan taban mozaikleri, Bizans’ın en önemli saraylarından biri olan, büyük saraya ait. Camide ayrıca, Padişah. I. Ahmet’in türbesi de var. Kuzeyde, Ayasofya tarafından. Tek kubbeli bir yapı.

Evet; özellikle yabancı turistlerin büyük bir beğeni ile gezdikleri bu muhteşem güzellikteki camimizi, mutlaka gezin. Buradaki güzellikler, kesinlikle hoşunuza gidecek. Mutlaka görün.

İstanbul Sultanahmet meydanı tanıtım ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için.

İstanbul Ayasofya

İstanbul Ayasofya

İstanbul Ayasofya ; Ayasofya Meydanı; Bizans döneminde imparator Konstantinus’un annesi Helena adına yaptırılmış ve “Agusteion” olarak isimlendirilmiş. Bu meydanın; güneybatısında, Divanyolu başlıyor. Yolun başlangıcında ise; daha önce anlattığım üzere;” Million Taşı” var.

Evet; Ayasofya; kilisesi/camisi, müzesi.

Şu anki konumu: en son alınan kararlar gereği cami:

Ben tanıtım yazımda, Ayasofya’nın yapılışı ve mimari özellikleri hakkında aşağıda sizlere bilgi vereceğim. Ama, en son durumunu yani cami olduktan sonraki durumunu bilmiyorum. Pandemi nedeniyle İstanbul’a gitme şansım olmadı. Bu yüzden yazımda ysadece Ayasofya hakkında tarihsel geçmişe ait bilgiler vereceğim.

Ayasofya: sanat tarihi ve mimarlık dünyasının, günümüze ayakta kalmış en önemli anıtsal yapılardan biri. Daha ilk yapıldığı dönemlerde bile; mimarisi, ihtişamı, büyüklüğü, iç süslemeleri ve işlevselliği yönünden; herkesi şaşırtmıştı. Doğu-batı sentezinin ortak bir ürünü. İlk yapıldığı dönemlerde; dünyanın sekiz harikasından biri olarak kabul edilmiş. Bu yaşta ve bu büyüklükte, günümüze gelebilmiş nadir eserlerden.

Orijinal adı: “Hagia Sofia”. Yani: burada yapılan ilk bazilika; “Kutsal Hikmet” e adanmış. Önceki döneme ait bir pagan (putperest ) mabedinin yerine yapılmış. Küçük ölçeklerde yaptırılan bu ahşap ilk yapı; 4’ncü yüzyılda; İmparator Konstantinus zamanında yapılır. Ancak; 404 yılında çıkan bir isyan sırasında yakılır.

Bizans imparatoru II. Theodosius; yanan eski Ayasofya’nın yerine, yapıyı ikinci kez; daha büyük ölçekli olarak yaptırır ve 415 yılında ibadete açtırır.

Ancak; 532 yılında; Hipodrom’da yapılan bir araba yarışı sonucu çıkan, kanlı “Nike Ayaklanması” sonucu, yine yakılır.

20’nci yüzyılda yapılan arkeolojik kazılarda; bu döneme ait (Theodosius Ayasofyası) yapının: giriş bölümü ve cephe mimarisine ait bazı elemanlar bulunur ve temsili bir resim çizilir. (Bahçede bulunuyor)

İmparator Justinyen (527-565) ; Nike isyanını zorlukla bastırır ve “ Adem’den beri hiçbir devirde görülmemiş ve görülmeyecek “ şeklinde söz ettiği, büyük bir ibadethane yapmak üzere harekete geçer.

Hıristiyanlık aleminin, o devirdeki bu en büyük kilisesi, yakılan bazilikanın kalıntıları üzerine, 532 yılında yapılmaya başlanır.

Mimarlar; matematikçi Miletos’lu İsodoros ve Trales’li (bugünkü Aydın şehrinden) Anthemios.

İmparator; hiçbir masraftan kaçınmaz ve devlet hazinesini bu mimarların önüne sunar.

Yapı: bazilika planlıdır. Yuvarlak yapıların üzeri; çok büyük bir kubbe ile örtülür. Orta mekana hakim bu kubbenin yüksekliği 56 m. ve çapının genişliği ise, yaklaşık 30 metredir. Dikdörtgen bir mekan üzerinde, dev ölçüde bir merkezi kubbenin yapımı; mimarlık tarihinde, ilk kez burada denenir.

İmparatorluğun hemen her yerinde bulunan, erken devir antik şehir kalıntılarından; çok sayıda değişik mermer parçalar, sütunlar, başlıklar, renkli taşlar, inşaatta kullanılmak üzere İstanbul’a getirtilir. Ancak; bu devşirme malzeme ve bilhassa sütunların kullanımı için bir sürü değişik orijin hikayesi uydurulur.

Mimari ihtişamı yanında, burada kullanılan mozaiklerin güzelliği de, yapının görsel muhteşemliğini arttırır.

Özellikle, iç narteks ve yan neflerde kullanılan bu mozaikler, altın yaldızlıdır ve geometrik, bitkisel motifler hakimdir.

Dış ve iç görünüşteki tezat ve iri kubbe; Roma mimarisinin mirasıdır. Eser; Bizans devrine ait olmasına rağmen, daha önce örneği olmayan ve sonraki devirlerde de taklit edilemeyen, roma mimari geleneklerine bağlı bir denemedir. Dış görünümü; zarif değildir. Ancak; iç görünümü, saray gibi göz alıcı ve görkemlidir.

Ancak; eşsiz ve üstünlüklerine rağmen; yine de, yapının hayati önem taşıyan hataları vardı. En önemli sorun: kubbenin iriliği ve yan duvarlara yaptığı basınçtı. Böylesi büyüklükte bir kubbenin ağırlığının, temellere aktarılması için gereken teknikler tam olarak gelişmemişti.

Yapı, beş yılda tamamlanır ve 537 yılında ibadete açılır.

İstanbul Ayasofya : Açılış töreninde, heyecanına hakim olamayan imparator, atların çektiği arabası ile içeriye girer ve tanrıya şükür ederek; “ Süleyman Peygambere üstün çıktığını “ haykırır. Zamanla; bazilika çevresinde çeşitli binalar yapılır ve burası, büyük bir dini merkez olarak gelişir.

558 yılında; kubbenin yanlarındaki duvarlar, dışa doğru eğilir ve kubbe yıkılır. İkinci kubbe yapılır. Hem de daha yüksek, ancak daha küçük çaplı. Bu kubbe de; 10 ve 14’ncü yüzyıllarda, iki kez çöker. Her seferinde; büyük paralar harcanarak, Ayasofya ayakta tutulmaya çalışılır.

Evet, Ayasofya bittikten sonra, finans zorlukları ve teknik yetersizlikler nedeniyle, 1000 yıllık süreçte, bu mimari ölçüler aşılamaz. Burası: efsane olarak görülür. Böyle bir yapının; ancak, kutsal kuvvetlerin yardımıyla yapılabileceğine inanılır.

1453 yılında, Türk’ler tarafından şehir ele geçirilince; Ayasofya harap haldedir. Camiye çevrilerek, yapı kurtarılır. Türk mimar, Koca Sinan; 16’ncı yüzyılda; yapıya, payanda duvarları ekler.

İçerideki, 7.50 m. çaplı, dev yazı levhaları; 19’ncu yüzyılda yapılarak buraya yerleştirilir. Özellikle; Sultan Abdülmecit döneminde, İsviçreli Fossetti kardeşler tarafından, ciddi restorasyonların yapıldığı görülür.

Bu çalışmalarda; mihrabın yanına, hünkar mahfili gibi ilaveler yapılır. Mihrap çevresi: Türk çini sanatı ve Türk yazma sanatının en güzel örnekleriyle süslenir.

Bunların yanında; Sultan II. Selim, Sultan III. Mehmet, Sultan III. Murat ve bazı şehzadelerin türbeleri; Sultan I. Mahmut’un şadırvanı, Sıbyan Mektebi, İmaret, Kütüphane, Sultan Abdülmecit’in hünkar mafili gibi eserler; Ayasofya’daki Türk yapı örnekleridir. Türbeler; iç donanımları, çinileri ve mimarileriyle; klasik Osmanlı türbe geleneğinin en güzel örneklerindendir.

1930-1935 yılları arasında; mozaiklerin bir kısmı ortaya çıkarılmış ve temizlenmiştir. Bu mozaikler; Bizans’ın önemli sanat eserleri arasında yer alır. Bu dönemde: kubbenin demir kuşak ile çevrilmesi, takip eden dönemlerde yıkılmaması için alınan önemli bir önlemdir.

İstanbul Ayasofya ; 2000’li yıllarda; yapıya eklenen madeni iskele; restorasyonların daha seri ve kısa zamanda yapılabilmesini sağlar.

MÜZEDE GEZİ GÜZERGAHI-GEZİ YOLU-GEZİ PLANI

İstanbul Ayasofya ; Aşağıdaki satırları okurken, lütfen Ayasofya cami olmadan önce yazıldığını hatırlayınız. Cami olduktan sonra İstanbul’a gidip yeni düzeni görme şansım olmadığı için, yeni bilgiler veremiyorum.

Evet, Ayasofya müze iken olan uygulama şudur:

Öncelikle bilmelisiniz ki, Ayasofya’nın ziyaretçileri daima çoktur ve kapısının önünde, bilet için uzun kuyruklar oluşur. Bu yüzden: Ayasofya’yı gezmek için uzunca bir zaman ayırmalısınız ki zaten zamanınızın büyük bir bölümü, kapıdan içeriye girmek için oluşan uzun kuyrukta geçecektir, ama elbette beklediğiniz ve sabrettiğiniz süre, içeride göreceğiniz güzelliklere değecektir.

Batı yönündeki, orijinal kapıdan, müzeye gireceksiniz. Burada: tahmin ettiğiniz gibi, ücret gişeleri bulunmakta olup, müze kartınız varsa, bu zahmete katlanmadan, müzeye giriyorsunuz. Ancak; Müze içinde, gerek Harem ve gerekse Hazine dairesine girebilmek için, ilave ücret ödemek gerekiyor.

İstanbul Ayasofya ; Evet; girişten sonra, girişin hemen yanında, önceki yani ilk Ayasofya yapısına ait kalıntıları göreceksiniz. Sonra; dış koridor ve sonra 5 kapı ile iç koridora açılan bölüme geliyorsunuz.

Burası, yani iç koridor; 9 kapı ile, kilisenin esas kısmına açılıyor. Ortadaki yüksek kapı: imparatorluk kapısı. Bunun üzerinde göreceğiniz mozaik pano: 9’ncu yüzyıl sonunda yapılmış. Ortada: taht üzerinde bulunan pantokrator’da (mozaik resim); İsa’dan bir imparator şefaat istemekte.

Apsis ve kubbenin yanlarındaki madalyonlarda ise; çocuk İsa, Meryem Ana ve Beş Melek mozaiklerinin bulunduğu portreler var. Karşı duvardaki bir başka melek figürü tahrip olmuş. İç koridor ve yan neflerin tavanındaki figürsüz mozaikler ise; İmparator Justinyen dönemine ait.

Evet, içeri giriyorsunuz. Yapının ana kısmında: sizi, görkemli ve muazzam bir mekan karşılıyor. İçeriye girdiğiniz ilk andan itibaren; kubbenin büyüklüğü, sizi mutlaka etkileyecek. Kubbe; sanki havada durmakta ve bütün binayı kaplamakta. Duvarlar ve tavanlar; mermer ve mozaiklerle kaplı ve rengareng bir görünüm var. Kubbe mozaikleri; üç değişik renk tonu ile yapılmış.

Bu renk tonları; aslında, burada yapılan tamiratların eseri, yani orijinalde, bu renk tonları yokmuş. Tamiratlarda, aynı rengi tutturamadıklarından, renk tonları ortaya çıkmış. Yapılan tamiratlar; kubbeyi tam bir çember olmaktan da uzaklaştırmış.

Günümüzde; tam bir çember değil. Kuzey-güney yönündeki çapı: 31.80 metre ve doğu-batı yönündeki çapı ise: 30.87 metre Yükseklik: 55.60 metre.

Kubbenin dayandığı dört pandifte; yüzleri kapatılmış dört kanatlı melek figürü var.

İstanbul Ayasofya ; Orta mekan, yanlarda sütunlarla ayrılmış bölümlerde, karanlık nefler yani bir tür yollar uzanıyor. Orta mekanın boyutları: 74.67 x 69.80 m. Alt katta ve galerilerde; toplam 107 sütun var. Sütun başlıklarının süslemeleri ; Klasik 6’ncı yüzyıl, Bizans süsleme sanatını örneklerini yansıtıyor. O döneme ait diğer bir özellik ise; derin oyulmuş mermerler.

Bunlar; güzel bir ışık ve gölge oyunları yaratıyor. Ortalarında: imparator monogramları bulunuyor. Orta sütunlar; beyaz mermerden yapılmış. Köşelerde bulunan sütunlar ise; yeşil Selanik mermerlerinden yapılmış. Zeminde yer alan, renkli mermer parçalarından yapılmış kare kısım; imparatorların taç giyme mahal.

Büyük bir imparatorluğun baş kilisesi olduğu dönemlerde; apsis önündeki bölmeler ve kilisenin diğer birçok bölümü; altın ve gümüş levhalarla kaplı, fildişi ve mücevherlerle süslü imiş. Bir kısım kapı bile; böylesine kıymetli madenlerle kaplı imiş. 1204 yılındaki Latin istilasında, haçlılar; bütün bunları ve diğer bazı mimari parçaları sökerek, Avrupa’ya kaçırmışlar.

Galeriler seviyesinde; duvarlara asılı, deri üzerine işlenmiş, 7.5 m. çapındaki büyük diskler ve kubbedeki yazıt: buranın bir zamanlar cami olarak kullanıldığını hatırlatıyor. Bu eserler; 19’ncu yüzyılın ortalarında, dönemin büyük ustaları tarafından yazılmış. Yuvarlak tablolarda: Allah, Hz. Muhammed, 4.Halife ve Hasan-Hüseyin isimleri yazılı. Apsis içine yerleştirilmiş cami mihrabı, mihrap üstündeki vitraylar, yanındaki minber ve mevlithan balkonları, ana yapıya, Türk dönemi eklentileri.

İstanbul Ayasofya : Evet; orta mekanın giriş yanlarında; mermerden yapılmış, iki küresel kap var. Antik orjinli bu kaplar; 16’ncı yüzyılda, Bergama’dan getirtilmiş. Binanın, kuzey köşesinde; terleyen sütun var.

Bu sütunun alt kısmı; bronz bir kuşak ile çevrilmiş. Aman dikkat edin. Burada: parmak sokulabilecek büyüklükte bir delik var. Buraya; dilek sütunu adı verilmiş. Bu deliğe, parmağınızı sokarak dilekte bulunursanız, dileğinizin olacağı rivayet ediliyor. Denemenizi tavsiye ederim.

Binanın üst galerilerine: binayı dışarıdan destekleyen payandaların, kuzeyde bulunan ilkinin içindeki rampadan çıkılıyor. Buradan, yukarı çıktığınızda: binayı üç yönden kuşatan galeriler var. Bu galerilerden; iç mekan, daha başka güzel görünüyor. Bu galerilerin bulunduğu bölüm: imparatorluk kadınları için ayrılmış. Kilise toplantıları da burada yapılıyormuş.

Kuzey kanatta bir ve güney kanatta ise üç mozaik pano var. Güney kanatta; yanındaki pencereden; üzerine gün ışığı süzülen, Bizans mozaik panosu muhteşem bir sanat eseri. Burada işlenen konu ise: çok geniş, son mahkeme sahnesinin tam ortasında bulunan ve Diesis diye bilinen, üçlü figür.

Ortada: İsa, onun sağında Meryem ve solunda ise Hz. Yahya var. Arka fon mozaikleri: figürlerin güzelliğini daha da arttırmış.

Yüz ifadeleri; muhteşem ve gerçekçi. Güney galerinin dibinde, başka bir mozaik pano daha var. Bu pano: 12’nci yüzyılda yapılmış. Meryem Ana ve çocuk İsa, İmparator II. Komnenus, imparatoriçe İrene, yan duvarlarda ise, hasta Prens Aleksios resmedilmiş.

Burada; resimde görülen, takdim edilen rulo kiliseye bağışları, deri kese ise altın yardımlarını ifade ediyormuş. Macar asıllı imparatoriçe İrene; ırk özellikleri gereği açık ten ve açık saç rengi ile betimlenmiş.

Burada bulunan ikinci panoda: tahta oturmuş İsa, yanında imparatoriçe Zoe ve üçüncü kocası İmparator Konstantin Manomakhos görülüyor. Konstantin’in kafası üzerindeki yazıt; kazınıp, sonra yeniden yapılmış. Bu pano: imparatorluk ailesinin, kiliseye şükran ve bağışlarını sembolize ediyor.

Evet; müze gezimiz bitiyor. İç koridordan, müzeyi terk edeceğiz. Burada, yani iç koridorda; 10’ncu yüzyıldan kalma bir mozaik pano var. Bozuk perspektifli figürler; ortada Meryem ana ve çocuk İsa, yanlarda ise şehir maketini sunan, büyük İmparator Konstantin ve Ayasofya maketini sunan İmparator Justinyen tasvir edilmiş.

Çıkışta; muazzam bronz kapılar göreceksiniz. Bunlar: kısmen zemine gömülü ve MÖ. 2’nci yüzyılda; Tarsus’dan, belki de bir pagan (putperest) mabedinden getirildiği sanılıyor. Müze bahçesinde; değişik dönemlerde inşa edilmiş, Türk sanat eserleri var.

Yukarıda bunları anlatmıştım. Bazı sultanların türbeleri, okul, saat ayar evi ve şadırvan var. Doğu cephesindeki iki minare 15’nci yüzyılda, batı cephesindeki iki minare ise 16’ncı yüzyılda eklenmiş.

Evet; bu eşsiz sanat eserinden çıktınız. Dışarıdan çok sade görünen bu yapı, içine girildiğinde, aynen bir saray yapısı ihtişam ve görkemini sunuyor. Kesinlikle, bu tezata şaşırdığınıza eminim. Ama şu var ki; buradan ayrılırken, bu muhteşem yapı hakkında, yukarıda yazılı bilgiler ışığında, çok güzel zaman geçirdiğinize inanarak ve memnun ayrılacaksınız.

Çünkü; gerçekten, büyük bir mimari harika. Mutlaka gidin, buradan birkaç saatten önce ayrılmanız mümkün değil, bol zaman ayırın ve doya doya gezin.

Evet: bu yapı: 916 yıl kilise ve 447 yıl cami olarak kullanıldıktan sonra, Atatürk’ün emriyle; 1935 yılından bu yana; 74 yıldır müze olarak korunmakta. Aynı Tanrı’ya inanan, iki değişik dinin hizmetinde bulunması gerçekten ilginç.

Evet, Ayasofya müzesi, Pazartesi günleri hariç, her gün ziyarete açık. Mutlaka gidin. Ülkemizin, en çok ziyaret edilen, ilk üç müzesinden biridir.

Son bir not: Temmuz 2020 tarihinde Ayasofya cami olarak kullanılmaya başlandı.