İstanbul Sultanahmet Meydanı

İstanbul Sultanahmet Meydanı

Evet; Sultanahmet meydanı; Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde, kentin en önemli meydanlarından biri. Burada; önemli yapılar var.

Hamamlar, mabetler, dini, kültürel, idari ve sosyal merkezler, hepsi, bu civarda yerleşmiş. Ayrıca; İstanbul’un en önemli abideleri; Ayasofya, Sultanahmet Cami, Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Yerebatan Sarnıcı, burada.

 

Mesa Caddesi;

Tüm bu yapılar yanında; İstanbul’dan Roma şehrine kadar uzanan yolun başlangıç noktası olan ve “Mesa” adı verilen cadde; burada başlıyor. Yani yarımadanın burnundan başlayarak omurgası boyunca batıya gider, daha sonra Theodosius Formunda çatal yaparak kara surlarına ulaşırdı.

Sonra: surlardan; “Altın Kapı’dan (Via Egnetia) geçiyor ve Roma şehrine kadar ulaşıyor. Bu caddenin hemen başlangıcında ise; bir taş var. Kilometre taşı, “Million Taşı” olarak isimlendiriliyor.

 

MİLİON TAŞI:

Yerebatan Sarayının önündeki bazilikanın önünde. Doğu Roma İmparatorluğunun başkenti İstanbul; o dönemde, aynı zamanda, dünyanın da merkezi olarak kabul ediliyormuş. Bunu kanıtlamak için de; buraya, bu taşı dikmişler. Bu taş; bulunduğu yeri, “dünyanın sıfır noktası” olarak kabul ediyor.

Bunu anlatınca, Akşehir’de bir yer aklıma geldi. Gidenleriniz varsa bilebilirler. Akşehir’de, Nasrettin Hoca’nın türbesinin bulunduğu yerin, hemen önünde, yerde bir işaret var. Nasrettin Hoca, bu dairenin ortasının, dünyanın merkezi olduğunu söylemiş. Çevresindekiler onun bu sözüne gülünce de: ” Hadi, aksini ispat edin de size inanayım ” demiş. Gerçekten; burada da, bir taş ve taşın bulunduğu bu yerin dünyanın merkezi olduğu iddia edilmiş.

Aksini söylemek kolay ama ispat etmek elbette zor. Neyse; bu küçük ayrıntıdan sonra, bölgede gezimize devam edelim. Taşın üstünde; o dönemde, dünyada bilinen büyük merkezlerin, İstanbul’a uzaklıkları ve yönleri yazılmış. Kent; bu taşın bulunduğu yerden sonra; küçük caddelere ayrılıyor. Çatallar yaparak, surlara varıyor ve surlardan sonra da, dünyanın her yanına ulaşılıyor. “Y” harfine benzetilen bu çatalın altı; Sultanahmet, iki ucu da; Yedikule ve Edirnekapı’yı simgeliyor. İmparatorluk kenti İstanbul; bu çatalın çevresinde toplanmış.

 

CONSTANTİNUS FORUMU:

Bundan kısa süre sonra, Constantinus Forumu adı verilen, ortasında anma amaçlı bir portif sütun ve bunun üzerinde Constantinus’un güneş tanrısı Helios olarak tunç bir heykeli (bu heykel 1106’da bir fırtınada devrilene kadar durmuştur) bulunan oval bir meydana gelinirdi.

Sütunun gövdesi heykelli değildi.

Ancak, yeni başkentin adanması sırasında Yunan-Roma geçmişten ve Hırıstiyan bugünden gelen, mesela orijinal olarak Truva’dan geldiği düşünülen Palladium adı verilen eski bir Athena heykeli gibi itibarlı nesneler kaidenin içine yerleştirilmişti.

Bu forum yeni kentin kamusal yapılarının bulunduğu yerdi.

Contantinus’un oval forumunun zeminin düzeyi artık bugünkü sokakların 3 metre altıda kalmış olsa da hasarlı tepesindeki heykelden yoksun ve metal çemberlerle sabitlenmiş bir dizi tamburdan oluşan parçalar halindeki sütun halen ayaktadır.

 

Evet, devam ediyoruz.

Bugün; Sultanahmet Meydanı olarak bilinen burada; MÖ.196 yılında, Roma İmparatoru Septimus Severus tarafından; büyük bir hipodrom yaptırılır ve daha sonra Constantinus tarafından tekrar inşa ettirilir.

 

HİPODROM:

İmparator Sarayının (sonraki yüzyıllar içinde gelişecekti) yanında bulunan Hipodrom 480 x 117.5 metre ölçülerinde, uzun dar bir sirkti.

Dev ölçülerdeki yapı: “U” şeklinde yapılır. Ortadaki saha: kum kaplı. Pistin bir ucu, başlangıçta ve bitişleri için düzgünken, kıvrılan güneydoğudaki diğer ucu Sphendone, tepenin Marmara denizine doğru meyillendiği alanda bulunduğundan, tonozlardan oluşan dev bir yapıyla destekleniyordu.

Bu sahayı ikiye bölen, arabaların çevresinde yarıştığı “Spina” denilen alçak bir duvar var.

Bu duvarın üzerinde ise; imparatorluğun çeşitli yörelerinden getirilen ; abideler ve meşhur at sürücülerinin heykelleri var.

Çünkü; burada, at yarışları gerçekten büyük önem taşıyor ve araba sürücüleri, her türlü maddi olanaklar yanında, heykelleri yapılarak ödüllendiriliyorlar.

Hidopdomda; doğuya doğru ilerleyen uzun tarafın damında; balkon şeklinde, “Katkisma” denilen, imparatorluk locası var.

Bu locanın damında ise; dört bronz at heykeli var. Bu heykeller: 1204 yılında, Latin İstilasında, tahrip olmaktan kurtulsa da, haçlılar tarafından çalınarak, Vatikan’a götürülmüş.

Bugün, Vatikan’da, Sen Marco Katedralinin üst kısmında bulunuyor.

Araba yarışları yanında; burada, şehir toplantıları, müzisyen topluluklarının konserleri, akrobatlar, vahşi hayvanlarla yapılan gösteriler, toplantılar gibi etkinlikler düzenlenir.

Ancak; elbette, en önemli etkinlik, araba yarışları. Öyle ki; iki ve dört at tarafından çekilen arabalar; meydanda, Romanın kutsal sayısı olan yedi kez tur atarlar.

Yarışçılar: yeşil-mavi-sarı-kırmızı gibi, politik güçleri ifade eden takımlara ayrılırlar. Çünkü: yarışlarda, politik güçler, gerçekten çok etkin. Hatta, karşılıklı güçlerin mücadelesi, tarihi süreç içinde, zaman zaman, korkunç katliamlara bile dönüştü.

Evet, zaman içinde, hipodrom; İmparator Constantinus (306-337) döneminde yenilendi. Oturma yerleri: taş ve mermere dönüştürüldü. Seyirci kapasitesi: 100 bin kişiye çıkarıldı. Yani, hipodrom; bir seferde; şehir nüfusunun dörtte birini alabilecek hale getirildi.

Dönemin; en ünlü araba ve at yarışları ile, gösterilerinin yapılmasına devam edildi. Meydan o kadar önemli hale geldi ki; büyük saray olarak bilinen, “İmparatorluk Sarayı”, hipodromun hemen yanı başından başlayıp, deniz kenarına kadar iniyordu. Bu saraydan, günümüze, yalnızca, büyük bir salon ve taban mozaikleri panosu gelebilmiş.

Derken, 1204 yılı Latin istilası, haçlılar tarafından, şehrin birçok meydanı gibi, burası da talan edilir ve bu talan sonunda ise, hipodrom, önemini yitirir.

1509 yılında, kent halkının küçük kıyamet olarak tanımladığı deprem ve takip eden dönemlerdeki her türlü felakette, meydan, toplanan halk için bir ikamet yeri haline getir. Halk uzun süre, gece-gündüz bu meydanda yaşar.

Osmanlı döneminde; buraya “At Meydanı” ismi verilir. Özellikle; tarihi süreçte, yeniçeri isyanlarının burada başlaması, 40 gün 40 gece süren şehzade sünnet düğünleri ve şenliklerin yapılması, meydanı tekrar hareketli ve önemli hale getirir. Özellikle: 1920 yılında, İstanbul’un işgali üzerine yapılan ve Halide Edip’in konuşmacı olduğu büyük mitingde, meydanda yüzbinlerce İstanbullu toplanır.

Günümüzde; Hipodromun zemini; ilk bulunduğu yerden, 4-5 m. yükselmiştir. Çünkü; tarihi süreç içinde, her tarihi bölgede; toz, rüzgar ve benzeri gibi nedenlerle, bu zeminde yükselmeler görülmektedir. Burada da; 4-5 m. bir yükselme var. Meydandaki sanat eserlerinin çoğu ise, talan edilmiş, günümüze yalnızca üç anıt kalabilmiş.

Yine de; buraya mutlaka gidin. Sizi; muhteşem bir açık hava müzesi karşılayacak. İstanbul’un en önemli turistik merkezi. Burada; çiçeklerin arasında, çimlerin üstünde dolaşın, banklara oturun ve tarihi mekanların muhteşemliğini izleyin. Özellikle; geceleri yapılan ışık gösterilerine rastlayabilirseniz, bu muhteşem görüntünün, başka bir yüzünü görme şansınız da olabilir.

İstanbul Sultanahmet Meydanı

ALMAN ÇEŞMESİ

İstanbul Sultanahmet Meydanı; Hipodromun, bir zamanlar, gösterişli kapısının bulunduğu yerin hemen yanında imiş. Tam meydanın orta yerinde. 1898 yılında Almanya’da yaptırılmış. İstanbul’u, ikinci kez ziyaret eden, Alman İmparatoru Kayser II. Wılhelm’in, Sultan II. Abdülhamit’e hediyesi. 1901 yılında, bugünkü yerine konulmuş. Mimarı: Spitta.
Bu eserde: Alman mimarisi görülmekte. Biçim ve bezeme yönünden, Osmanlı çeşme mimarisinden çok farklı. Ancak; çevresindeki diğer eski abidelerle uyumlu olmaması bir tezat yaratıyor.

Çeşme üzerinde göze çarpan ayrıntılar şunlar

Yapı; sekizgen yapılmış. Bir yüzünde basamaklar, diğer yüzünde ise, birer çeşme var. Ön taraftaki basamaklardan yukarı, çeşmenin üstüne çıkıldığında, çardak olarak kullanılan bölüm var. Buranın ortasında ise, çeşmenin deposu bulunuyor. Deponun üstünde, çeşmenin yapılış tarihi ve sebebinin yazılı olduğu, Almanca bir yazıt mevcut.
Çeşmenin iç tarafı, beyaz mermerden yapılmış. Her köşede; yeşil mermerden yapılmış sütunlar var. Bu sütunlar; çeşmenin üzerini örten, sekizli tonozu taşıyor. Tonozun içi; altın yaldızlı, dışı ise renkli çinilerle bezenmiştir.

Sütunların altları, aynı motifle süslenmiş. Birleştikleri yerlerin biraz üstünde ise; karşılıklı olarak, II. Abdülhamit ve II. Wilhelm’in tuğraları var. Yine; sütunları bağlayan kemerlerin iç tarafında, Arapça bazı bilgiler yazılı. Bugün, Alman Çeşmesi, tarihsel nitelikleri yanında, çeşme olarak da halka hizmet vermeyi sürdürüyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan çalışmalar sonucu, çeşmenin muslukları tamir edilmiş ve çalışması sağlanmış.

Özellikle; sıcak yaz günlerinde, bu çeşmenin suyu, yöreye gelen yerli-yabancı turistler için, büyük orijinallik taşıyor. Özellikle; Alman turistleri düşünebiliyor musunuz? Çeşmenin Almanya’da yapılmış olması, sanırım büyük ilgilerini çekmesi açısından etkin. Evet; bu güzel çeşmeyi inceleyin, mimari özellikleri gerçekten güzel ve görülmeye değer.

İstanbul Sultanahmet Meydanı

DİKİLİTAŞ (OBELİSK)

Amerika ve Avrupa’da, birçok dikilitaş olmasına rağmen, İstanbul’daki bu örnek, bir bölümü kesilmişse de, en görkemli taşlardan biri olması açısından önemlidir.

Aslında, Mısır’dan hareket eden gemiler ile, iki tane Dikilitaş’ın İstanbul’a getirilmesi söz konusu imiş. Ancak, gemilerden biri, Marmara Denizinde batmış ve taşlardan yalnızca bir tanesi İstanbul’a getirilebilmiş.

Diğeri; Marmara Denizinin dibinde. Evet, bu sütun, yani buraya gelen sütun: daha önce, ilk kez; Mısır’da, Firavun III. Tutmosis (MÖ.1504-1450) tarafından, MÖ.1450 yılında, kazandığı zaferlerin anısına, Karnak Şehrindeki Amon-ra Tapınağına diktirilmiş.

Ancak; İmparator Julianus Apostata, İstanbul’un yeniden imarında, meydanları süslemesi için, imparatorluğa bağlı tüm bölgelerden sanat eserlerinin getirilmesini istemiş. Bunun üzerine; 361-363 yılları arasında getirilen sütun; dikilmeden, hipodrom meydanının bir kenarına bırakılmış. Yaklaşık 30 yıl (361-390) taşa el sürülmemiş ve bulunduğu yerde kalmış.

Ama; daha sonraki dönemde, 390 yılında, İmparator I. Theodosius döneminde, taş, bugün bulunduğu yere, yani o dönemde hipodromun ortasından geçen Spina denilen yere, mermer kaidesi üzerine dikilmiş. Bu nedenle; sütuna, Theodosius sütunu ismi de verilmektedir. Neden dikilmiştir? I Theodosius’un bir  başka zorba Magnus Maximus’a karşı kazandığı zaferin anısına hipodromun merkezi noktası (Spina) üzerine dikilmiştir.

Yüksekliği: 19,59 m. Tek parça, mermer granitten yapılmış ve bu yüzden üzerindeki aşınma yok denecek kadar az. Orijinal bir yüzün, bu kadar düzgün olması, sizi şaşırtacak. Herhalde restore edilmiş diye düşünebilirsiniz. Ama, hayır. Taşın orijinal hali bu. Yani, binlerce yıl bozulmadan, yağmur, çamur, kar, fırtına demeden, nasıl dayandığına şaşmamak elde değil.

Üstünde, bronz bir küre varmış. Bu küre; 865 yılındaki depremde yere düşmüş ve bir daha yukarı çıkılıp yerine konulamamış.

Baktığınızda; sütunun üzerindeki hiyerogliflerin, alt bölümlerinin bir kısmının kesik olduğunu göreceksiniz. Bu durumda, sanki taşın, birkaç parça olduğu düşünülüyor. Gerçekte ise, taş çok uzun olduğu için, nakliye de kolaylık sağlasın diye, alt bölümlerinin biraz kesildiğine inanılıyor.

Bu kesilme olayının bir başka boyutu, hikayesi daha söylenmekte. Bir söylentiye göre ise; taşın üç parça olduğu, bizdeki bu parçanın en üst parça olduğu, orta parçanın Londra’da bulunduğu, en alt parçanın ise Kahire’de bulunduğu rivayeti var.

Sütunun üzerindeki yazılar:

Sütunun 4 yüzünde: Firavunun zaferleri anlatılmış. Yazıda yazılanlar ise şöyle: ” zenginliğini, gücünü, yeteneğini; güneşin altın renklerini dünyaya saçan tanrı Amon’dan alan; 18 nci sülaleden III. Thutmosis’in, tanrı Amon’a şükran borcunu ödemek için armağanını sunmasından ” söz ediliyor. Zaten; dikilitaşa baktığınızda, bunun Mısırlılara ait bir eser olduğunu hemen anlayacaksınız. Çünkü: dikilitaşın, dört bir yanında, hiyeroglif yazıları var. Bu yazıların içinde, küçük bir ayrıntı belki gözünüze çarpacak.

İstanbul Sultanahmet Meydanı

Anıtın, batı yüzünde; ortada, küçük bir “surat” resmi var. Bu surat resmi ilginç. Bakın bakalım, neye benzeteceksiniz? Hayallerinizin boyutunu geniş tutun. Bu dünyadan ve özellikle bir Mısırlıya benziyor mu? Uzaylı olabilir mi? Belki ilginizi çekmiştir. Mısır tarihinde, günümüze kadar çözülemeyen birçok olay ve olguların esrarengizliği sürmekte.

Kaide:

Tabanın aşağı kısmı üzerindeki bir dizi rölyef, at yarışı sahnelerini, pantomimleri, dansçıların yanı sıra obeliskin kendisinin zahmetli taşınması ve dikilmesinin keskin tasvirini gösteriyordu.

Ana resim programı, kaidenin üst kısmında sergilenmektedir.

Anıtın dört tarafı imparatoru bir dizi simgesel ilişkilerde tasvir etmektedir.

Bunların ikisinde imparator, II Valentinianus ve ilan edilmiş veliahtları Arcadius ile Honorius gibi iktidarı paylaştığı diğer aile üyeleri eşliğinde, arenaya bakan locada oturuyor olarak görülmektedir.

Bu her iki sahnede, farklı düzeylerde yüksek rütbeli sivil ve askeri önde gelenler ile imparatorluğun silahlı muhafız birliği mensupları imparatora eşlik etmektedir. Dolayısıyla bu sahneler, imparatorluğun yöneten kalbini temsil etmektedir. Bununla birlikte, rölyeflerin sıkıştırılmış izleyici sıralarında kentin sıradan insanlarının (ki bunlar bir anlamda imparatorluğun tebaa kitlesini temsil ediyordu) tasvir ediliyor olması da aynı şekilde önemlidir. Gerçekten 4 yüzyılda sonra imparator ve sıradan halk arasındaki bağlantı, büyük oranda bunun gibi ritüelleşmiş anlarla sınırlıydı. Theodosius Obeliskin kaidesi, Doğu Roma İmparatorluğunun hipodromda halkıyla çok önemli karşılaşmasını tasvir eden ilk anıttır. Böylece taş anıt, hükümdar ve tebaasının aynı yerde gerçekleşen hakiki buluşmasını ideal bir biçimde yansıtıyordu. İmparatorluk ailesinin en önemli mensuplarını ve devletin önde gelen şahsiyetlerini dahil eden anıt, böylece bütün hanedanın meşruiyetini ve otoritesini ortaya koymaktadır.

Dikilitaşın kaidesinin içinde: 4 taş var. Bu taşların içinde ise, kurşun madde konulmuş. Herhangi bir deprem veya sarsıntı sırasında, anıtın esnemesi ve devrilmemesi için yapılmış. Mermer kaidenin dört bir yüzünde, hipodrom ve imparator ailesini sembolize eden, bir kısım kabartma resim görülüyor.

Doğu’sunda: bir kısım Latince yazı var. Bu yazıda: taşın ağzından konuşulmuş. Şöyle diyor; ” önceleri, ulu efendilere itaat etmek zordu. Ama, ölmüş tiranların üstünde zafer çelengi taşımam emredildi. Her şeye boyun eğen Theodosius ve onun soyuna; 32 günde yenilip, Praefektus Proclusus döneminde, yüksek göğe kaldırıldım.”

Kuzey’inde, en üstten en alta kadar uzanan bir oluk var. Bu oluk, sanırım kaidenin üzerinde biriken; yağmur ve kar sularının, dikilitaşın dengesini bozmadan aşağıya akması için açılmış.

Güney’indeki Latince ve Yunanca yazılarda, taşın Mısır’dan getirilişi ve yerine yerleştirilişi anlatılıyor. Bu yazıların anlamı şöyle:” Yalnızca, imparator Theodosius, ağırlığı ile toprağı bastıran bu dörtgen sütunu dikmeye cesaret ederek, Proklas’a görev verdi, 32 günde, bu hayranlık uyandıran kütleyi ayağa kaldırdılar. Bu devasa kütleyi; dikileceği yere kum yığarak diktiler. ”

Batı yüzünde; imparator I. Theodosius, yanında karısı ve çocukları, tahta oturmuş ve elçileri kabul ederken görülüyor.

Bu taş; 17 nci yüzyılda, ünlü gezgin Evliya Çelebi tarafından, İstanbul’a felaketten koruyan bir tılsım olarak tanımlanmış.

Evet: dikilitaşın tüm hikayesi bu. Muhteşem bir güzellik abidesi karşınızda, sanırım başından ayrılmadan bir süre bu anıtı izleyeceksiniz. Lütfen bu anıtın yapılışından günümüze 3450 yıl geçtiğini unutmayın. Muhteşem bir süre ve sanki ilk günkü gibi güzel. Bir de yaşadıklarını düşünün, Mısır’dan buraya getirilmesini.

Ya burada yaşananlar, at yarışları, araba yarışları, Nike ayaklanması, Latin istilası, yeniçeri isyanları, peki ya 1920 yılındaki bütün mitingde, Halide Edip’in sesinin yankılandığı bu meydandaki yüz binlerin isyanı, haykırışları. İşte, bu dikilitaş, bunların hepsinin şahidi.

İstanbul Sultanahmet Meydanı

YILANLI (BURMALI) SÜTUN

MÖ. 480-479 yılları arasında, Yunanlılar tarafından, Perslere karşı kazandıkları Plataia zaferin anısına; Delphi şehrindeki Apollon Tapınağına dikilmiş Dikildiği yerde; üç ayaklı, altından bir kazanın kaidesi imiş. Yazıtında; savaşlara katılan, 31 kent devletinin adı yazılıymış.

Bizans imparatoru Constantinus; İstanbul’un yeniden imar faaliyetlerinde, şehri güzelleştirme adına, bu anıtı da bulunduğu yerden söktürerek, şehre getirtmiş ve hipodroma diktirmiş.

Bronzdan yapılmış anıtın, iç tarafı boş. Anıt üzerinde; birbirine sarılmış, üç yılan figürü varmış.

Günümüzde ise; yılanların başı kopmuş. Kopan bu parçalardan yalnızca bir tanesi, Londra’da British Museumda sergilenmekte. Diğer parçanın ise, yalnızca çene kısmı, İstanbul Arkeoloji Müzesinde. Diğer yılan başı ise, tamamen kayıp.

Ancak; 1204 yılındaki Latin istilasında, bu anıt da, diğer birçok sanat eseri gibi, haçlılar tarafından talan edilmiş.

1856 yılında, burada yapılan kazılarda, anıtın toprağa gömülü bulunan bölümü ortaya çıkarılmış. Bu sırada; altında, bir de su yolu bulunmuş. Büyük olasılıkla; anıt, Bizans döneminde, aynı zamanda, bir çeşme olarak da kullanılmış.

Günümüzde; anıt bir çukur içinde bulunuyor. Niye? Çünkü; yapıldığı dönemden sonra 4-5 m. yükselen zemin, günümüzde kazılmış ve açılmış. Halen bulunduğu zeminden, yaklaşık 5 m. yüksekliğindeki burmalı bölüm: demir parmaklıklar içine alınmış. Anıtın bugün görülen bölümü, bir zamanlar, belirgin bir sebepten hasar gördüğü açıkça belli.

Bunun yanında; geçmiş dönemlerde, yağmur, kar sularının ve rüzgar gibi dış etkenlerin olumsuz etkilerini de görmek mümkün. Tüm bunların sonucunda; bu eser meydandaki diğer eserlere göre, daha sade görünüyor. Ancak, eserin tarihçesini yukarıda okudunuz. Gerçekten görünüm olarak sade olsa da, tarihi geçmiş olarak hayranlık uyandıracak bir anıt. İlk yapıldığı zamanki güzelliğini düşleyin, kesinlikle muhteşem olduğuna kuşku yok.

ÖRME SÜTUN

Sultanahmet meydanının güneyinde.
İmparator VII. Konstantinus döneminde yaptırılmış. Ancak, net yapım tarihi bilinmiyor. Ancak, imparator Konstantinus döneminde (913-959) dikildiği yada onarıldığı tahmin edilmekte.

Meydanda bulunan diğer iki anıta göre daha yüksek. Yüksekliği: 32 m. Taş, tuğla ve çimentoya benzer bir madde kullanılarak yapılmış ve yapılırken örgü şekli kullanıldığından, örme sütun olarak isimlendirilmiş.

Kare gövdeli sütun, 11’nci yüzyıla kadar, üzerinde tasvirlerin bulunduğu bakır levhalar ile kaplıymış. En üstünde ise, tunç bir küre varmış. Zaten; örme sütun üzerine dikkatlice bakarsanız, bu bakır levhaların, sütun üzerine monte edildiği sık delikleri görebileceksiniz. Bu sık deliklere, bakır kaplamalar oturtulmuş.

1204 Latin istilasında, haçlılar tarafından, anıtın üzerindeki bakır levhalar, kaidesindeki tunç levhalar ve tepesinde bulunan tunç küre sökülmüş. Bakır levhalar sikke yapımında kullanılmış. Söylentiye göre, tunç küre ise, günümüzde İtalya’da bir müzede sergileniyormuş.

Kaidesinde; batı yönünde: anıtla ilgili Latince bilgiler yazılıymış. Şöyle: ” Bu yüce şeylerin, dört kenar harikası, zamanla eskidiğinden, şimdi hükümdarlık asasının şanı olan imparator tarafından onarttırılmış. Öyle ki, Rodos’ta, Kolassos bir harikaydı. Burada da hayranlık uyandırdı.” Evet, böyle yazıyor.

Örme sütunda; bugün, eski görüntüsü ve ihtişamından uzak. Ancak; tarihi süreç içindeki varlığı, buradaki birçok olaya şahit. Ona bakarken de, hayal açınızı geniş tutup, bu yazdıklarımı gözünüzün önüne getirerek bakarsanız, inanıyorum ki, anıt size daha muhteşem görünecek.

TÜRK VE İSLAM ESERLERİ MÜZESİ

Hipodromun hemen batısında, Sultanahmet caminin karşısında. Roma döneminde uzanan tarihi hipodrom kademeleri üzerinde yükseliyor.

Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılarak, gençlik arkadaşı ve kendisine onüç yıl sadrazamlık yapan ve kız kardeşi ile evli olan İbrahim Paşa’ya hediye edilmiş bir saray. Uzun süre “At Meydanı Sarayı” olarak isimlendirilmiş. Kesin yapılış tarihi ve amacı bilinmiyor. Ama; 16’ncı yüzyıldan kalma ve günümüze kadar ulaşabilen, zengin ve tipik, özel saray yapılarının yani sivil mimarinin tek ve tipik bir örneği olması açısından önemli.

Ayrıca: Topkapı sarayından daha büyük ve görkemli yapısı, birçok düğün, şenlik ve kutlamanın yanı sıra, karışık dönemlere ve isyanlara da sahne olması açısından önem taşıyor. Hanedan dışından birinin sahip olabildiği tek saray olması özelliği de var. Ancak: tüm bu ihtişamlı yaşam ve özellikler, sadrazam İbrahim Paşa’nın, diğer birçok sadrazam gibi, boğularak öldürülmesine engel olamamış. Kanuni; Hürrem Sultan’ın etkisiyle, 1536 yılında Paşa’yı boğdurur ve servetine de devlet adına el koyar.

Saray; dört büyük iç avlu çevresinde yapılmıştı. Osmanlı sivil mimarisinde, ahşap yapıların aksine, burası kesme taştan yapılmıştı. Sarayın ikinci avlusu; yapının ağırlık noktasıydı. Birinci avludan daha yüksekte olan ikinci avluya; merdiven ve kapılardan giriliyor. İkinci avlunun batı duvarında: Sultan II. Mahmut tuğralı bir çeşme var.

Yapımı: 1831-1832 yılları arasına tarihleniyor. Bugün, girişin üzerinde bulunan küçük köşk, daha geç tarihlerde yapılmış. İkinci avlunun batı ve kuzey yönünde; zemin kat üzerindeki mekanlar, tonoz ve kubbelerle örtülü. Bunların içinde; ocakların da bulunduğu odalar ve revaklar var. Sarayın ikinci avlusunun güneyinde, sultanların At Meydanında yapılan eğlenceleri seyrettikleri “Divanhane” var.

Burası, son onarımlar sırasında yenilenmiş. Bu bölümün duvarlarındaki izlerden, çini ile kaplı olduğu anlaşılıyor. Üçüncü avlunun ana cephesinin sağında; bugünkü Adalet Bakanlığı Arşiv Dairesi var. Bunun önünde, 19’ncu yüzyılda, Tapu ve Kadastro Binası yapılmış. Arkasındaki dördüncü avluda; altta koğuşlar, üstte kubbeli revaklar ve kubbeli odalar var. Dördüncü avlu; 1939 yılında, Adliye Sarayı’nın yapımı sırasında yıkılmış.

Bu yapının bir hikayesi var. Belki ilginizi çekebilir. Şöyle ki; Sultanahmet meydanında, o devirde, en görkemli saraylardan birine sahip olan İbrahim Paşa, Avrupa’dan-Budapeşte’den; üç tane tunç heykel getirttirir. Antik çağ tanrısal varlıkları olan; Herkül, Apollon ve Diana’ya ait bu heykelleri, saray yanındaki sütunların üzerine diktirir.

Ancak; halk, bunları görünce, Paşa’yı, putperestlik ile suçlar. İbrahim Paşa’nın öldürülmesinden sonra; bu heykeller, bulundukları yerlerden alınarak, halk tarafından parçalanır, yok edilir. Bu tunç heykellerin güzellikleri, yalnızca o dönem tarihçi ve gezginlerinin yazılarında kalakalır.

Bu sarayın günümüze gelen bölümlerinde; halen; Türk ve İslam eserleri bir arada ve topluca sergileniyor. Yapı; ilk Türk Müzesi olması açısından da önemli. Müze olmadan bir süre kışla olarak kullanılan binadaki müze çalışmaları; 19’ncu yüzyılın sonlarında başlar ve müze 1913 tarihinde açılarak faaliyete başlar.

1984 yılında; Avrupa Konseyi Yılın Müzesi Yarışmasında, “Jüri Özel Ödülü” nü alır ve 1985 yılında ise; Avrupa Konseyi ve UNESCO tarafından, çocuklara kültür mirasını sevdirme konusundaki çalışmalar nedeniyle verilen “Özel Ödülü” de alır. Sonuçta; burası, konusunda dünyanın sayılı müzelerinin başında yer alıyor. Özellikle; iç avlusu görülmeye değer.

Müzedeki koleksiyonlarda, eser sayısı 40 bin civarında. İslam sanatının; hemen hemen her dönemine ait eser görmek mümkün. Bu eserler; çoğunlukla: halı, el yazması ve hat sanatı, ahşap eserler, taş sanatı, keramik ve cam, maden sanatına ait. Ayrıca; dünyanın en zengin halı koleksiyonu burada bulunuyor. Bunların yanında; uygarlıklar değerlendirildiğinde; Emeviler, Abbasiler, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait eserleri, burada görebilirsiniz.

Bu güzel yapı; günümüzde, Türk ve İslam Eserleri Müzesi olarak ziyarete açık. Mutlaka ziyaret edin, gezin. Dikkat; müzenin kafeteryası, Sultanahmet meydanını yukarıdan gören konumu ile, yorgunluk atmanız için birebir bir mekan. Buraya da zaman ayırmayı sakın unutmayın.

İstanbul Sultanahmet Meydanı
İstanbul Sultanahmet Meydanı

       

OSMANLI DARPHANESİ

Topkapı sarayı, birinci avlusunda. Aya İrini Kilisesinden başlayarak, kuzeybatıya doğru, Soğukçeşme kapısına (Gülhane Parkı girişine) kadar uzanan, eğimli ve geniş bir arazi üzerinde bulunuyor. İstanbul sokağında.

Osmanlı döneminde: önceleri , birçok şehirde para/sikke basılıyorken, bu tarihten sonra; para ve sikkeler; İstanbul’daki darphanede yapılmaya başlanır. İlk darphane ise; Beyazıt civarında, bugünde mevcut olan “Simkeşhane Han” da bulunmaktaydı. Buradaki darphane ise; 1727 yılında, Sultan Abdülaziz zamanında; Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından yaptırılır.

17 bin metre karelik bir alana kurulu yapılar kompleksi. Osmanlı mali piyasası içinde, buranın önemli bir yeri var.
Para basımı yanında; saray için gerekli olan altın ve gümüş eşya, hatıra sikkeler ve mücevher imalatı da yapılmış.
Ayrıca: dökümhane, çarkhane, sikkehane, teksirhane, tamirhane, kalıp atölyesi gibi imalatla ilgili işlemler yapılmış.

Takip eden dönemde, bu yapıların; Sultan II. Mahmut döneminde; kapsamlı bir onarımdan geçirildiği görülüyor.

Darphane olarak, bu kompleks; Cumhuriyetin ilk yıllarında da kullanılmaya devam edilmiştir.

1967 yılında terk edilmiş, 30 yıllık bir mezbelelik döneminin sonunda, 1995 yılında,” Tarih Vakfı” burayı kiralamıştır. İçinden; 200 kamyona yakın moloz çıkarılan harabe haldeki binalar, temizlenmiş, restore edilerek, yeniden hayata geçirilmiştir.
1996 yılından itibaren ise; burası, farklı sanat sergilerinin açıldığı ve sanatsal etkinliklerin yapıldığı , bambaşka bir dokuya kavuşmuştur.

Bugün; burada, çeşitli kültür ve sanat etkinlikleri düzenleniyor. Ancak; burası; İstanbul Müzesi haline getirilmek istense de, Anıtlar Koruma Yüksek Kurulu’nun aldığı “ Sur-i Sultanı içerisinde, Kültür Bakanlığı dışında, hiçbir kuruluş müze açamaz “ şeklindeki, garip karar nedeniyle, açılamıyor. Ancak; çeşitli etkinliklerle halka açılan binaları gezebilir ve tarih dolu bir gün geçirebilirsiniz. Zamanınız varsa, düşünebilirsiniz.

Sultanahmet Camisi tanıtımı ve gezilecek yerlerle ilgili yazım için. 

İstanbul Dolmabahçe Sarayı

İstanbul Dolmabahçe Sarayı

Karaköy’den Sarıyer’e uzanan sahil şeridinin, Kabataş ve Beşiktaş arasında kalan bölümünde kalıyor. Marmara Denizinden Boğaziçi’ne deniz yoluyla girişte sol sahilde. Üsküdar’ın tam karşısında yer alan saraydır. Saray; mevcut hiçbir sarayda olmayan bir zenginlik ve ihtişama sahip. Batı ile ilişkilerin yoğunlaştığı, 19’ncu yüzyılda; Boğaz girişinde, bir prestij yapısı olarak inşa edilmiş ve hızla büyümekte olan kentin siluetini de değiştirmiştir.

YAPIMI

İstanbul Dolmabahçe Sarayı; Sarayın; günümüzde bulunduğu alan; günümüzden yüzyıllar öncesine kadar, Osmanlı Kaptan-ı Derya’sının gemilerinin demirlediği, Boğaziçi’nin en büyük koylarından biriydi. Geleneksel denizcilik törenlerinin yapıldığı bu koy; zamanla bataklık haline gelir.

Ancak; 17’nci yüzyılda, doldurulmaya başlanır ve Padişahların dinlenme ve eğlenceleri için düzenlenen bir “Hasbahçe” ye dönüştürülür. Bu bahçede; çeşitli dönemlerde yapılan köşkler ve kasırlar topluluğu; uzun süre; Beşiktaş Sahil sarayı olarak anılır.

Ancak; 18’nci yüzyılın sonlarına doğru; Sultan Abdülmecit; eski Beşiktaş Sarayın da bir süre oturduktan sonra; ikamet, sayfiye, misafir kabul ve ağırlama, devlet işlerini yürütme amacıyla, Avrupai plan ve üslupta, bir saray yapılmasına karar verir.

Burada bulunan ve daha önce yapılan köşkler yıktırılır ve 1843 yılında, Dolmabahçe sarayının inşasına başlanır. Mimarı: Ermeni mimar Garabet Amira Balyan ve oğlu Nigogos Balyan’dır.
Saray inşaatı; 1855 yılında biter.

Denizin doldurulması ile elde edilen alana yapıldığı için: saraya “Dolmabahçe” adı verilir. 1855 yılında bitirildiğinde; açılış töreni, Ruslar ile yapılan Paris Antlaşmasının ardından yapılır. 7 Haziran 1856 tarihinde resmen açılır. Böylece: Osmanlı imparatorluğunun yönetimi buraya taşınır.

(Küçük bir ayrıntı: yönetim, 1877 ile 1909 yılları arasında, Yıldız Sarayına taşınır, daha sonra ise, 1922 yılına yani Saltanatın kaldırılışına kadar, yönetim yine, Dolmabahçe ve Yıldız Saraylarında bulunur)

Her şey iyi güzelde. İşin en kötü yanı ne biliyor musunuz? Elbette, ekonomik yönü. Osmanlı devletinin en kötü zamanlarında, saray yapımı için harcanan milyonlar. Abdülmecit döneminde, üç milyon kese altın olan sarayın borcu, Maliye Hazinesinden ödenince, zor durumda kalan Maliye; aylıkları, ay başı yerine ay ortasında, daha sonraları ise, 3-4 ayda bir ödemek durumunda kalmıştır. Esas ilginç olan; 5 milyon altına yaptırdığı bu sarayda, Sultan Abdülmecit, yalnızca altı ay yaşayabilmiştir.

Elbette: takip eden dönemde, yerine geçen, Sultan Abdülaziz devrinde; ekonomi tam bir iflas halinde. Sarayda, israf son haddini bulmuş. 5320 kişinin hizmet verdiği saray da, yıllık masraf: 2 milyon İngiliz sterlini.

Ancak: Sultan Abdülaziz , ölen kardeşi kadar Batı’ya hayran değil. Alaturka bir yaşama meraklı. Bir kısım olaydan sonra; padişah tahttan indiriliyor ve 1876 tarihinde, tahta, Sultan V. Murat geçiriliyor.

Sultan V. Murat: Sirkeci’den Dolmabahçe Sarayına, saltanat kayığı ile getirilirken, aynı saatlerde, Abdülaziz de, başka bir kayıkla, Topkapı Sarayı’na götürüldü. Evet; V. Murat’tan sonra, tahta II. Abdülhamit çıkar. Ancak; suikastten sürekli olarak kuşkulanan yeni padişah, Dolmabahçe Sarayında oturmaktan vazgeçerek; Yıldız Sarayına taşınır.

Büyük masraflarla inşa edilen saray; 33 yıl boyunca, yılda iki kez, Büyük Muayede Salonunda düzenlenen bayram törenlerinde kullanılır. Derken tahta çıkan; Sultan Vahdettin’de; Yıldız Sarayında oturmayı tercih eder. Ancak; Vatanı Dolmabahçe Sarayından terk eder.

Yeni Cumhuriyet ilan edildikten sonra; Dolmabahçe Sarayı boşalır. Buraya: Atatürk, üç yıl hiç uğramaz. Onun döneminde saray; iki yönden önem kazanır. Yabancı konukların burada ağırlanması, kültür ve sanat bakımından sarayın kapılarının dışarıya açılması. İran Şahı Pehlevi, Irak Kralı Faysal, Ürdün Kralı Abdullah, Afgan Kralı Amanullah gibi dönemin çeşitli devlet başkanları, Atatürk tarafından, Dolmabahçe Sarayında ağırlanır.

Atatürk; geçen süre içinde, İstanbul ziyaretlerinde, kendisi de, Sarayı ikametgah olarak kullanır. Ancak; burada yaşanan en önemli olay, elbette ki; Büyük Önder, Mustafa Kemal Atatürk’ün; 10 Kasım 1938 tarihinde burada vefat etmesidir. Atatürk; Sarayın, 71 numaralı odasında, hayata gözlerini yumar.

Muayede Salonunda kurulan katafalga konan naşı önünden, son saygı geçişi yapılır. Atatürk’ten sonra; Saray; İstanbul’a gelişlerinde, yeni Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından kullanılır.

1952 tarihinden sonra; Saray; Millet Meclisi İdare Amirliği tarafından, haftada bir gün olmak üzere, halka açılır. 25 Haziran 1979 tarihinde ise, Millet Meclisi Başkanlık emriyle, turizme açılır.

İstanbul Dolmabahçe Sarayı

SARAYIN GENEL ÖZELLİKLERİ

İstanbul Dolmabahçe Sarayı; Evet, Sarayın cephesi; Sultan I. Abdülmecit tarafından yaptırılmıştır. Saray; İstanbul Boğazının Avrupa kıyısında, 600 m. boyunca uzanır. Saray: 250 bin metre kare alan üzerine kuruludur.

Ana binası dışında; 16 ayrı bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler: saray ahırlarından değirmenlere, eczanelerden mutfaklara, kuşluklara, Camhane, dökümhane, Tatlıhane, Mefruşat Dairesi ve atölyelere kadar uzanan bir dizi içinde, çeşitli amaçlar için ayrılmış yapılardır.

Üç katlı, simetrik planlıdır. 285 odası ve 43 salonu vardır. Sarayın temelleri: kestane ağacı kütüklerinden yapılır. Deniz tarafındaki rıhtımın yanı sıra, kara tarafında da, birisi çok süslü, iki abidevi kapı vardır.

Sarayın ısıtılması: önceleri, alttan fırına benzer bir düzen ile ısıtılıyormuş. Kalorifer ve elektrik sistemi; daha sonradan eklenmiş.

Sarayın; kuzey eklenti bölümü; şehzadelere tahsis edilmiş. Girişi; Beşiktaş semtinde olan yapı, günümüzde “Resim ve Heykel Müzesi “olarak kullanılıyor.

İç dekorasyonu, mobilyaları, ipek halıları, perdeleri ve diğer tüm eşyası; orijinal haliyle günümüze kadar gelmiştir.

Duvar ve tavanlar: devrin Avrupalı sanatkarların resimleri ve tonlarca ağırlığındaki altın süslemeler ile dekore edilmiş. Önemli oda ve salonlarda; her şey aynı renk tonlarına sahip. Bütün zeminler; birbirinden farklı, çok süslü ahşap parke ile kaplanmış. Meşhur Hereke ipek ve yün halılar; Türk sanatının en güzel eserleri, birçok yerde serilmiş.

Sarayın temel ve dış duvarları: masif taştan, bölme duvarları harman tuğlasından, döşeme, tavan ve çatılar ahşap olarak yapılmış. Pencere doğramaları: meşe kerestesinden, kapılar: maun, ceviz veya daha kıymetli kerestelerden imal edilmiş.

Çıralı çam keresteler Romanya’dan, meşe dikme ve hatıllar Demirköy ve Kilyos’dan, kapı, lambri ve parke keresteleri de Afrika ve Hindistan’dan getirtilmiş. Bakmayın bu kadar ihtişama, bunların hepsi borçla alınan, sonuçta Maliyeyi iflas ettiren başlıca etken olmuş.

Atatürk, 1938 yılında, İstanbul’u ziyaretinde, burayı ikametgah olarak kullanır ve daha sonra bu sarayla vefat eder.

İstanbul Dolmabahçe Sarayı

GÜNÜMÜZ

İstanbul Dolmabahçe Sarayı; Sarayın içinde bulunan: selamlık ve harem bölümü; günümüzde müze olarak kullanılıyor.

Girişteki Mefruşat Dairesinde; İhtisas Kütüphanesi ve Hazine-i Hassa Arşivi; araştırmacılara hizmet vermektedir. Avlunun içinde; kafe ve saraylarla ilgili tanıtım malzemelerinin satışının yapıldığı bölüm bulunuyor.

Sarayın Veliaht Dairesi: günümüzde, Resim-Heykel Müzesi olarak kullanılıyor.

Milli Saraylara bağlı; saray ve köşk bahçeleri, 1992 yılında “Aga Khan Mimarlık “Ödülünü aldı.

Sarayın: iki bahçesi, toplantı mekanı olarak da kullanılıyor. Selamlık Has Bahçe; banket düzeninde 1000, kokteylde 1500; Muayede Salonu ön bahçesi: banket düzeninde 400 ve kokteylde ise 600 kişi kapasitelidir.

Giriş ücretleri

Sarayın gezilmesi için giriş ücretlidir. Dolmabahçe sarayı müzesi giriş ücreti 60 TL dir. Ancak Harem bölümünü gezmek isterseniz ilave 40 TL daha ücret ödemek gerekir. Ayrıca Saray Koleksiyonları Müzesi giriş ücreti de ilave 20 TL dir. Sarayın Selamlık bölümü için Müze Kart geçerli değildir. Ancak buraya girişte bu yazdığım fiyatlar turistler için uygulanıyor, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için bu fiyatların yarısı geçerlidir. Pazartesi hariç her gün açık olan sarayın gezi saatleri: 09.00-18.00’dir.

İstanbul Dolmabahçe Sarayı

GEZİ ROTASI

SAAT KULESİ

İstanbul Dolmabahçe Sarayı; Dolmabahçe saat kulesi: Bezmi Alem Valide Sultan Cami ile, Hazine Kapı arasında kalan bahçe üzerinde; 1890-1894 yılları arasında Sultan II. Abdülhamid tarafından yaptırılmıştır.

Üzerinde: Sultan Abdülhamid dönemine ait Osmanlı arması var. Kulenin yüksekliği: 30 m. Dört köşesinde fıskiyeler bulunan mermer bir platform üzerine oturmuş. Kule: dört katlı. Birinci katında: giriş kapısı ve üzerinde: barometreler var.

Son katta: saatler var. Son kat: bir balkonla başlayıp, bir tepelikle bitiyor. Süslemede: kapı ve pencereleri çevreleyen, çifte sütunlar kullanılmış.

KAPILAR

Kara tarafında; Hazine-i Hassa Dairesi ile Mefruşat Dairesi arasında; Hazine kapısı var. Dışta; Bayıldım Bahçesi tarafına, içte Hasbahçe’ye açılan; Saltanat Kapısı var. Bu iki kapı: Sarayın protokol kapılarıdır. Diğerleri ise; Bendegn Kapısı, Kuşluk Kapısı, Valide Kapısı ve Harem Kapısıdır.

Kara tarafındaki kapı özellikle mutlaka görmeniz gereken bir anıt. Üzerinde: Abdülmecit’in tuğrası var. Koridorlu iki yüksek duvar arasında bulunuyor. Bir taraftan bayıldım bahçesine, diğer taraftan da Hasbahçe’ye bakan kapının, demirden yapılmış, iki kanadı var.

Abidevi bir görümünü bulunan kapının; girişinde, her iki tarafta da birer sütun var. Kapı: büyük panolar içine alınmış madalyonlardan sonra, ikiz sütunların kullanılmasıyla taçlandırılmış. İçte ve dışta, ikişer kulesi var.

Saltanat kapısı; yabancı ziyaretçilerin de ilgisini çekiyor. Burada; nöbet tutan askerlerimiz, buraya ayrı bir hava veriyor. Dikkat ederseniz; nöbet esnasında asla kıpırdamadıklarını, özellikle yüz ifadelerinin asla hareket etmediğini göreceksiniz.

Yalnızca; deniz tarafındaki nöbetçiler; Türk bayrağı bulunan herhangi bir deniz taşıtı geçtiğinde; ellerindeki tüfek ile, selam duruşuna geçiyorlar. Bayrağa saygı.

Bunların dışında; deniz cephesinde, rıhtıma merdivenle inilmesine olanak veren; demirden, oval konumlu, beş tane yalı kapısı bulunuyor.

Ortadaki büyük kapı: Saltanat Deniz Kapısı olarak biliniyor. Muayede Salonuyla, aynı eksende. Kapılardan; Mabeyni Hümayun girişine yakın olanı ise; Vezir İskelesi Kapısı olarak biliniyor.

BAHÇELER

Bugün, saray duvarları arasında kalan bahçelerde; Batılı anlayış uygulamaları görülmekte. Yakın zamana kadar; Dolmabahçe Caddesinin kara tarafından yer alan Bayıldım Bahçesinde ise, Türk Bahçesinin özellikleri korunmuş.

Sarayın: kara ve deniz tarafındaki bahçelerde; Avrupa etkileri görülüyor. Heykel ve vazoların kullanılması, bahçe fenerlerine yer verilmesi, havuzlar, Batılı bahçe düzenlemelerinin başlıca özellikleridir.

Çünkü; bahçelerde görevlendirilen bahçıvanlar bile, Avrupa’dan getirtilmiştir.
Sarayın ana yapı ile Dolmabahçe Caddesi arasında kalan, yüksek duvarlarla birbirinden ayrılan iç bahçeleri, dört ana bölümden oluşuyor.

HASBAHÇE

İstanbul Dolmabahçe Sarayı;  veya Selamlık Bahçesi olarak biliniyor. Buraya: Hazine Kapı ile Saray girişi arasından geçiliyor. Ortada büyük bir havuz ve bu havuz çevresinde daire şeklinde düzenlenmiş, iç içe iki yürüme yolu var.

Havuzun ortasında yer alan kuğu figürlü fıskiye: Yıldız Sarayından getirilmiş. Bahçede; İstanbul’un doğal ikliminde rastlanılmayan, değişik ağaç türleri var.

KUŞLUK BAHÇESİ

Muayede Salonunun kara tarafında bulunan ve bir yanındaki Hasbahçe ve diğer yanındaki Harem Bahçesinden yüksek duvarlarla ayrılan bölümdür. Hasbahçe’ye göre daha kapalı, derin gölgeler sağlayan sık ağaçlarıyla daha loş ve gizemli bir bahçedir.

Osmanlı döneminde, dünyanın birçok yerinden getirilen ve hediye edilen çeşitli hayvanların yetiştirildiği Kuşluk binasında; günümüzde de tavus kuşları, sülünler, Hint tavukları, papağan türleri ve muhabbet kuşları yaşatılmaktadır.

HAREM BAHÇESİ

Harem bölümünü oluşturan “L” biçimindeki blokun, kara tarafında bulunur ve daha çok bir iç avlu havasını taşır. Kuşluk bahçesinden Harem bahçesine geçişte , bilinen ağaç türleri arasında en uzun ömürlüsü olan bir Sekoya bulunmaktadır.

İstanbul Dolmabahçe Sarayı

SELAMLIK

MEDHAL (GİRİŞ) SALON

Hasbahçe’ye çıkılan merdivenlerin sonundaki Giriş Salonu; sarayın ana giriş yeridir. Saraya gelen önemli ziyaretçilerin ve Protokol’un kullandığı bu bina ve çıkış mekanı; sarayın kurulduğu günden bu yana işlevini korumuştur. Sarayda, orijinal dekorasyonu korunmuş mekanlardandır.

Salona girildiğinde: iki yanda görülen büyük masaların tablalarında; Sultan Abdülmecid’in tuğrası var. Sarayı yaptıran bu sultanın tuğrası; salonda, şömine tablalarında bulunan lacivert vazolarda ve kapı üstlerinde de var.

Sultanın tuğralarının yanı sıra; sarayın giriş salonu olarak imparatorluğun görkemini ilk girişte vurgulamak amacıyla; gayet zengin döşenmiştir. Kristal avizeler, şamdanlar ve dört porselen şömine üstünden yükselen kristal parçalarla dekore edilmiş nişlerle göz kamaştırmaktadır.

Giriş salonunun ortasında asılı bulunan 60 kollu kristal avize, İngiliz yapımıdır. Giriş salonunda: sağda ve solda yer alan büyük boyutlu porselen vazolar, Sultan II. Abdülhamit tarafından kurulan Yıldız Çini ve Porselen Fabrikasında üretilmiştir.

Salonun oturma takımlarının döşemesinde: Hereke kumaşı kullanılmıştır. Perdelerde; protokol rengi olan kırmızı tercih edilmiştir.

Cumhuriyet döneminde: 1932, 1934 ve 1936 yıllarında gerçekleştirilen, ilk üç Dil Kurultayı ile 1937 yılında düzenlenen II. Tarih Kongresi, bu salonda yapılmıştır.

Halen, devlet Protokolu tarafından, zaman zaman önemli davet ve toplantılarda kullanılmaktadır.

İstanbul Dolmabahçe Sarayı

KRİSTAL MERDİVEN

Sarayın protokol girişinde, üst kata çıkış bölümü, kristalden yapılma tırabzan parmaklıkları nedeniyle, Kristal Merdiven olarak anılıyor. Saltanat Merdiveni olarak da tanımlanan bu merdiven, sarayın hizmet katını, devlet katına bağlıyor.

Merdivenin tırabzanları: kesme kristallerden. Bu kristaller; büyük bir avize ve gün ışığını doğrudan içeri alan cam tonoz örtü ile birlikte, parlak ve ışıklı bir ortam oluşturuyor.

Merdivenlerden; Süfera Salonuna açılan kapıların önündeki fildişi ve gümüş şamdan ve buhurdanlıklar: Hicaz Valisi Ahmet Reşit Paşanın, Sultan II. Abdülhamit için, tahta çıkışının 25’nci yılı armağanı.

Yine, burada, büyük boyutlu, Uzak doğu kaynaklı, mavi beyaz vazolar var. Merdivenin; deniz ve kara tarafında görülen Türk saatleri, saat başlarında, altı ayrı Osmanlı Marşını çalıyor. Bu salonda yer alan Rus işi, iki büyük gümüş çiçeklik de, salona zenginlik katan unsurlar.

İstanbul Dolmabahçe Sarayı

SÜFERA (ELÇİLER) SALONU

Sarayın önemli protokol salonlarından biridir. Salon: sultana güven mektuplarını sunmaya gelen elçilerin, maiyetlerinin bekletildiği bir mekandı. Yabancı devletler nezdinde, Osmanlı imparatorluğunun ihtişamını vurgulayan mekan, altın varak süslü tavanı, büyük kristal avizesi, ayaklı kristal şamdanları ve Avrupa porseleni şöminelerin üzerindeki kristal yüzeylerin pırıltısı ile göz kamaştırıcıdır.

Bu salonda, İngiliz avizelerinin seçkin bir örneği bulunmakta.

Salonun altın varaklı oturma takımları, tavan bezemesiyle bütünleşen yaldızlı ve lakeli kornişleri, perde ve döşemesinde kullanılan süsen çiçeği desenli krem rengi Hereke kumaşı, genel olarak aydınlık bir etki yaratıyor. Salonun: deniz, kara ve Hasbahçe tarafına uzanan kanatlarını belirleyen sütunların önlerinde bulunan Pietre Dure tablalı sehpaların, som gümüş ayakları, imparatorluğun estetik zenginliğini yansıtıyor.

Bu sehpaların tablalarında görülen taş kakma işçiliği, 16’ncı yüzyıldan başlayarak İtalya’da uygulanan zahmetli fakat eşsiz eserler ortaya çıkaran bir tekniktir.

Salonun kara tarafında bulunan piyanonun üzerinde, Sultan Abdülmecid’in tuğrası var. Hasbahçe tarafında bulunan, gümüş ayaklı ve dört yüzlü saat, Mısır Hidivi’nin Sultan II. Abdülhamid’e tahta çıkışının 25’nci yılı hediyesi.

SELAMLIK-ELÇİ KABUL ODASI

Bu oda, elçilerin Osmanlı Sultanı tarafından kabul edildikleri, güven mektuplarını sundukları mekan. Osmanlı siyasal tarihinde, önemli pek çok olay Elçi Kabul Odası olarak bilinen bu odada geçmiş. Altın varaklı, kasvetli tavanı, kumaş dokusunu andıran çok renkli kalem işleriyle bezeli duvarlarıyla, sarayda özellikli bir mekandır.

Odanın halısında, mobilya takımlarında ve perdelerinde kullanılan Hereke kumaşında hakim renk; kırmızıdır. Görünüşü zenginleştiren altın varaklı kornişler, yekpare görünümü verecek şekilde düzenlenmiştir.

Kırmızı oda olarak da anılan mekan, imparatorluğun görkemini yansıtır. Kapının iki yanında yer alan kristal şömineler, süsleme unsuru ile uyumlu koyu kırmızı renkte kristallerden yapılmıştır.

Burada; ünlü Rus ressam Ayvazovsky’nin “Denizde Bir Yelkenli” ve “Fırtınalı Deniz ve Manzara” adlı tabloları var.

Odada bulunan oturma takımlarının arkalık taçlarında yer alan: top, tüfek ve benzeri silahlardan oluşan kompozisyonun üstünde görülen ve Osmanlıyı simgeleyen hilal motifli takımın, saray için sipariş edildiğini göstermektedir.

SELAMLIK-ZÜLVECHEYN SALONU

Zülvecheyn: “iki cephe” anlamına gelen bir kelimedir. Bu bölüm: Dolmabahçe Sarayında hem iç ve hem de dış mabeyn ile bağlantı sağlaması nedeniyle, bu isimle adlandırılır.

Padişahın çalışma ve kabul mekanı da olan bu salonun çoğunlukla dini törenlerde ve önemli günlerde kullanıldığı biliniyor. Burada: Mevlitler okunur, nikahlar kıyılır, Ramazanda huzur dersleri yapılırmış.

Bütün bunlardan başka: Salonda, Sultan Reşat zamanında, yabancı konuklara ziyafetlerde verilirmiş. Harem hanımlarının, Selamlıkta bulunabildikleri tek mekan burası.

Salonda: girişte geçilen çiçek resimleriyle süslü yaldızlı cam panolar ile zenginleştirilmiş kapıların, yerini içeri doğru ilerleyen bölümde daha sade kapılar alıyor. Bu mekanın girişinde, sağ ve solda, Eseri İstanbul tekniği sedef kakmalı büfeler, Çırağan Sarayından getirilmiş.

Ayakları mitolojik hayvan figürleriyle bezeli, altın varaklı masanın üstünde; lacivert renkte bir Sevres vazosu var. Deniz tarafındaki kanepelerin önünde yer alan tablaların malakit taşı kaplama sehpalar, bu değerli taşın geniş yüzeylerinde kullanıldığı ender örneklerdendir.

KÜTÜPHANE

Zülvecheyn Salonunun deniz tarafından birbirinde bağlı üç oda var. Bu odaların birine, son halife, Abdülmecit Efendinin zaman içinde oluşturduğu ve Dolmabahçe Sarayına taşınırken Veliaht Dairesinden getirdiği kütüphane yerleştirilmiş.

Bu mekanda; aynı zamanda ressam olan Abdülmecid Efendinin bir oto portresi ve kütüphanesinde çekilmiş fotoğrafları asılı. Bu kütüphane; Abdülmecid Efendinin kendisinin topladığı kitap ve dergilerden başka; Atatürk ve İnönü dönemlerinde alınan ve hediye gelen kitap ve dergilerle daha da zenginleştirilmiş.

Kütüphanede; çoğunluğu Osmanlıca ve Fransızca olmak üzere çeşitli dillerde ve konularda, 10 binin üzerinde kitap ve dergi bulunuyor. Ayrıca; Osmanlı Hanedanına ve dış ülkelere ait albümler ve fotoğraflar zengin bir görsel arşiv oluşturmaktadır.

Kütüphanenin en ilgi çekici eşyası: arkalığında Sultan II. Abdülhamit’in armasını taşıyan koltuktur. Abdülmecid Efendi Kütüphanesi, 2004 yılında, ziyarete açılmıştır.

HÜNKAR HAMAMI

Birbirine geçişli üç hacimden oluşuyor. Birinci hacim: dinlenme odası. Odanın mimari kompozisyonlu tavan bezemesinde; gün doğumu ve gün batımı manzaraları ile birlikte, göğe açılan göz yanılsamacı anlatım şekli var.

Döşeme unsurları: diğer mekanlara göre daha sade olan bu dinlenme odasında, sarayın ikinci dikkat çekici “Murano” avizesi görülüyor.

Hamam bölümüne geçişteki kırmızı çuha kaplı, kristal tokmaklı kapı üzerindeki panoda yer alan Abdülmecid tuğrası, sultana ait özel mekana girildiğini vurgulayan bir simge.

Soğukluk ve sıcaklık bölümleriyle Hamam; Mısırdan getirilen “Alabaster” mermerinden kaplama duvarı ile, eşsiz bir mekandır.

Sıcaklık kısmındaki kurnalar, gümüş muslukları çevreleyerek yukarı doğru taç oluşturan oymalı süslemeler, ince bir işçiliğin ürünüdür.

Soğukluk bölümünün üst örtüsü: geleneksel Türk hamamlarında olduğu gibi düzenlenmiştir. Sıcaklık kısmı ise, Kristal Merdivenin tonozunda olduğu gibi, çelik strüktür ve cam ile yapılmıştır.

SELAMLIK-49.NUMARALI ODA

Müzik odası olarak anılmaktadır. Yüklük dolaplarında, Halife Abdülmecid’e ait, 280 ciltlik klasik müzik notaları koleksiyonu bulunuyor.

Sarayın: İç Mabeyn olarak bilinen bu bölümünde; kütüphaneden başlayarak odaların hemen hepsinde Halife Abdülmecid’in izleri var. Odanın mobilya takımları, muhtemelen şehzadeliği sırasında kullandığı ve Dolmabahçe Sarayına taşınırken yanında getirdiği bir takımdır.

Duvardaki büyük tablo: Halife Abdülmecid tarafından, belgesel bir titizlikle yapılmış olan Sultan II. Abdülhamid’in Hal’i adlı eseridir.

Tabloda yer alan kişiler: sırayla Bahriye Feriki Arif Hikmet Paşa, Selanik Mebusu Emanuel Karasu, Draç Mebesu Esad Toptanı Paşa, Senatör Aram Efendi, Sultan II. Abdülhamid ve Miralay Galip Efendidir. Tablonun içinde görülen paravanın orijinali, hemen tablonun sağında yer almakta.

Oda zemininin büyük kısmını örten, pembe zeminli halıda özgün Hereke tasarımlarında çokça tekrarlanan şemse motifi, Hereke’ye özgü yorumuyla yer almakta.

DEĞERLİ EŞYALAR SALONU

Saray içinde, müze kavramının gereği olarak düzenlenmiş olan bu salonda: muhtelif tarihlerde kullanılmış değerli porselenler, altın ve gümüş sofra takımları ve değerli eşyalar sergileniyor.

Birinci vitrinde: Sultan V. Mehmet Reşat’ın kişisel eşyasının da aralarında bulunduğu objeler bulunuyor. Bunların arasında, sultanın portreleri, nişanlar, tıraş takımları ve armağan edilen yazı takımı, mimari tasarımlıdır.

Orta kısımda; Osmanlı arması, iki yanda ise sütun şeklinde görülen kalemler yer almaktadır.

İkinci vitrinde: kıymetli taşlarla süslü fincan takımları ve kahve servisleri var. Üçüncü vitrinde: beyaz opalin üstüne gümüş süslemeli takım, Sultan II. Abdülhamid’in tuğrasını taşıyor.

Dördüncü ve beşinci vitrinlerde: çay, kahve ve tatlı takımları, altıncı vitrinde: kristaller ve kahve takımları görülüyor.

Yedinci vitrindeki çok sayıda kaşık ise, bağa, sedef mercan gibi değişik malzemelerden yapılmış.

İKİNCİ DEĞERLİ EŞYALAR SERGİ SALONU

Hünkara ait has mutfakların haremdeki bölümü olan, bu tonozlu mekan: ikinci değerli eşyalar sergi salonu olarak sergileniyor. Tarihi değeri büyük olan, sultanların ve yakın çevresindekilerin; kimi zaman günlük yaşamlarında ama daha çok özel günlerinde kullandıkları değerli objeler sunuluyor.

Bu bölümde de; seçkin porselenler ve kristallerin yanı sıra, altın ve gümüş sofra takımları, çay-kahve servisleri ve dekoratif eşyalar var.

Salona girişte; soldan birinci vitrinde: bir zamanlar, Sultan II. Abdülhamid’in sofrasını süslemiş olan porselen takımlarından seçilmiş parçalar ağırlıkta.

Lacivert zemin üstünde, son derece ince bir işçilikle sır üstüne işlenmiş, birbirinden farklı dantel motifleri arasında, sultanın arması görülüyor.

Bu takımın arka yüzünde; Venedik’te yapıldığını belirten damganın yanı sıra, “Salviati” imzası var. Vitrin içinde yer alan ve gerek porselenin biçimlendirilmesi, gerekse üstündeki renkli dekorasyonu son derece zarif ve göz alıcı olan figürlü meyvelikler; “Meissen” porselenidir. İkinci vitrinde görülen pembe renkli porselen çay takımı: Sultan Abdülaziz’in tuğrasını taşıyor.

“Serves” porseleni olan bu çay takımından başka, gümüş leğen ibrik takımları, kahve takımları, gümüş ve kristal yemişlikler ve Sultan Abdülaziz’in tuğrasını taşıyan iki gümüş Osmanlı arması var.

Bu vitrin içinde, ayrıca bir de el mangalı bulunuyor. Üçüncü vitrinin bir ucunda: Sultan II. Abdülhamid arması ve renkli işlenmiş Osmanlı armasıyla bezenmiş “Moser” sofra takımından seçilmiş parçalar, karşı kenarda ise Sultan II. Abdülhamid tarafından kurulmuş Yıldız Çini Fabrikası ürünü porselen çay takımları ve şişe biçimli vazolar var.

Ayrıca: kristal ve gümüş parçalar da içeren vitrinin üst kısmında asılı bulunan sitil takımında Sultan III. Selim’in tuğrası var.

Dördüncü vitrinde: gümüş işlemelerle zenginleştirilmiş mavi-beyaz Çin porselenlerinin yanı sıra, emaye işlemeli, altın zarflı fincan takımları dikkati çekiyor.

SELAMLIK-MUAYEDE SALONU

Mabeyn ve Harem bölümleri arasında bulunan büyük salondur. Dolmabahçe Sarayının en yüksek olduğu kadar, dünyanın en büyük ve son kubbeli saray salonları arasındadır.

Yalnızca: bayramlaşma, önemli hükümdarların kabulü ve Meclis törenlerinde kullanılmış.

Muhteşem kuruluşuyla, Tanzimat sarayının devlet sembolü olan salon; kubbeli klasik Osmanlı mimari geleneğinin son örneğidir.

Kare planı örten kubbe: Bizans ve Osmanlı geleneklerini bir arada sentezlemesi nedeniyle önemli. Topkapı Sarayı haremine yapılan Hünkar Sofasının da mimari ve işlevsel bir devamıdır. Yani; ülkede mimari de, Batılılaşmanın ilk örnekleri.

Toplam alanı: 2000 metre kareye yakın. İçten; yaklaşık 36 m. yüksekliğinde ve 24 m. çapında tek bir kubbe, dıştan ise çatı ile örtülmüştür. 56 adet yivli sütunun kullanıldığı orta mekana, köşe odaları açılıyor. Galeri katı ise, dört yönündeki geniş kemerlerle orta bölüme bakıyor.

Muayede’nin kelime anlamı; bayramlaşmadır. Salon; padişahın hanedanın erkek üyelerinin, vezir ve vekillerin, teşrifatçı memurların kutlamalarını kabul ettiği bir mekandır. Bu amaç dışında: çeşitli toplantılar içinde kullanılmıştır.

Bayramlaşmadan önce, Topkapı Sarayından altın taht getirilerek, bahçe tarafına yerleştirilmekte, karşısına rastlayan locaya da yabancı diplomatlar için sandalyeler konmaktadır. Galerilerde, kafesli localar ve müzisyenler için bir bölüm oluşturulmuştur.

Salonun duvar bezemelerinde, birinci katta pastel renklerle beraber altın yaldız kullanılmıştır. Kubbe ise; kompozisyonlar ve çiçeklerle bezenmiştir.

İç süslemenin bu kadar etkileyici olduğu Muayede Salonunda, fazla eşya olmaması, şüphesiz işlevi ile bağlantılıdır.

Salonda, hemen dikkat çeken; boyutlarıyla oranlı 4.5 tonluk, kristal avize ve şamdan takımıdır. Salonu asıldığı günden bu yana görenlerin hayranlıkla izlediği İngiliz yapımı kristal avize, dönemin estetik ve teknolojik boyutlarını vurgulayan büyür bir sanat eseridir.

750 ışıkla aydınlanıyor. Bu avize mutlaka ilginizi çekecek, muhteşem bir güzellik. Ağırlığı ile, türünün dünyadaki en büyük örneklerinden biri.

Ortadaki büyük Hereke imalatı halı da, kubbe ve avizenin ihtişamına eşlik eder. Salonun Harem yönündeki sütunları arasında, Atatürk’ün 1927 yılında, Cumhurbaşkanı olarak İstanbul’a ilk gelişinde yaptığı konuşmanın metninin yazıldığı levha görülmekte. Hat ustası Emin Barın tarafından yazılmış.

Burada geçen önemli olaylar: Sultan V. Murat’ın cülusu, Sultan Abdülmecid’in 1856 yılında Maraşal Pelissier onuruna verdiği ziyafet, Macaristan İmparatoru Franz Joseph için yapılan resmi kabul, 1877 yılında Osmanlı Meclisi Mebusanının açılışı sayılabilir.

1938 yılında ise, Büyük Önder Atatürk’ün naaşı; bu salonda ziyaret edilmiştir. Salonun köşe odaları; hünkarların bekleme, dinlenme ve şehzadeleri kabul mekanlarıydı. İç kuruluşuyla, benzer zenginlikte cephe dekoruna sahip olan salonu; Boğaziçi’ne açan mermerden 4 kademeli merdiven düzeni, barok çelenk kabartmalı ve bronz vazolu kaideleriyle başlı başına bir güzellikte.

HAREM DAİRESİ

Deniz ve bahçe tarafındaki iki koldan oluşuyor. Tanzimat dönemi Osmanlı hanedanının kalabalık harem kadrosuyla birlikte yaşadığı bu daire, bir eksende yan yana sıralanmış ve sofalarla ayrılan dairelerden oluşan planı var.

Denize paralel uzanan kısmı: Sultan ve Valide Sultan tarafından kullanılmakta ve Harem-i Hümayun olarak anılmaktadır. Harem kısmının kara tarafına dönerek denize dik uzanan kısmı ise; Kadın Efendilerin dairesi olarak kullanılan Daire-i Hümayundur.

Ziyaretin başladığı bu kanatta; çok eşli İslami aile düzenine göre planlanmış, kapalı daireler, kendi içinde bir sofa çevresinde yüklük olan ki oda, bir kalfa odası, kahve ocağı, hela ve merdivenlerden oluşan kat planı; zemin ve ana katta tekrarlayan kadın Efendi daireleri vardır.

Cariye ve kalfa gibi hizmetli kadınların, bodrum zemin ve musandıra katlarında ikamet edecek şekilde dairelere dağıtıldıkları haremin, bu arka bölümü, dekor düzeninden de anlaşılacağı gibi, geleneksel harem yaşayışının sürdüğü ancak hünkar ve valide sultana göre hiyerarşinin azaldığı haremin en geniş bölümüdür.

Muhteşem İstanbul manzarasına açılan ilk bölümde; harem cephesinin ortasını saray cephesine uyan alınlık ve sütunlu bir balkonla vurgulayan ve pembe salon çevresindeki görkemli valide sultan dairesi dolduruyor.

Atatürk de saraya geldiğinde, bu daireyi kullanmış ve 1938 yılında burada hayata veda etmiştir.

CAMLI KÖŞK

Dolmabahçe sarayının dış dünyaya açılan penceresi, Camlı Köşktür. Geleneksel Osmanlı saray düzeni içindeki alay köşkünün Dolmabahçe Sarayındaki karşılığı olarak nitelendirilir. Sultanlar burada caddeden geçen resmi geçitleri izlerlerdi.

Birbirine geçişli iki salon ve camekanlı bir seradan oluşuyor. Muhteşem dekoru da sarayın diğer mekanlarından farklı. Tavanlardaki kalem işi süslemeler, doğadan alınan figürler dikkat çekmekte, kuş, aslan, kaplan resimlerinin yanı sıra tonoz köşelerinde kartal kabartmaları, Abdülaziz’in iktidarının başında yapıldığını gösteriyor. Mekanda bulunan porselen plakalı şöminede de birbirinden farklı kuş türleri resimlenmiş.

Birinci mekan: ana salona kıyasla daha sade döşenmiş. Bu odada bulunan bir çift gümüş ayaklı elektrik lambası ise “Christofle” markalı.

Camlı köşkün, esas mekanı olan ana salonda: Osmanlı karakteri ağır basan şemse motifli Hereke kumaşı ile döşeli oturma takımı var.

Salonda bulunan, oyma bezeli iki sehpa, Yıldız Sarayı Marangozhanesinin damgasını taşıyor. Burada görülen piyano ise, ses kalitesinden çok, görünüşü ile dikkati çekiyor.

Camlı köşke adını veren camekanlı kısmın ortasında ise, kristal fıskiyeli bir havuz var. Mekanda, kristal avize ve sütun şamdanlarının yanı sıra saray koleksiyonundan bir araya getirilmiş camlarla süslü hayvan figürlü aydınlatma araçları var.

Camlı köşkü, hünkar dairesine bağlayan koridorda, zaman zaman sergiler açılmaktadır.

SAAT MÜZESİ-TAŞ HAZİNE

Sarayın Harem Bahçesi içindeki İç Hazine Binası; Haremin mücevherli ve altın-gümüş eşyasını korumak amacıyla yapılmış Taş Hazinesiydi.

Sultan Abdülmecid devrinde: tek katlı sağlam bir yapı olarak inşa edilen hazine, 2004 yılında, yeniden düzenlenmiş, saray koleksiyonundan derlenmiş saatlerin sergilendiği ayrı bir müze mekanı olarak ziyarete açılmış.

Saat Müzesinde bulunan saatler, birbirine geçişli üç mekan içinde sergileniyor. Özellikle son bölümde sergilenen Türk saatlerinin her birinin ayrı bir öyküsü varmış.

İç Hazine binasındaki müze eserlerin çoğunluğu, sarayın depo ve kapalı odalarına ait özellikli mekanik saatlerden oluşmaktadır.

Müzede sergilenen 64 adet saatin büyük kısmını, Fransız yapım saatler oluştururken, müzik, otomasyon, takvim tertibatlı gibi özellikleriyle İngiliz saatleri de yer almaktadır.

Zarif porselen Avusturya saatlerinden başka, yüzyıl başına tarihlenen Amerikan saatleri de sarayın geçirdiği dönemlerden birine işaret eder.

Müzede bulunan en kıymetli saatlerden bazıları ise; Mevlevi saat ustalarının yaptığı, alaturka-alafranga kadranlı, müzikli Türk saatleridir.

Üç bölümden oluşan müzenin girişini oluşturan birinci bölümde: Fransız saatleri sergilenir. İkinci bölümde: İngiliz saatleri, üçüncü bölümde ise Türk saatleri sergileniyor.

Bu arada: Sarayda göreceğiniz saatlerin tümünde belki dikkatinizi çekecektir, hepsi: 09.05 de durdurulmuştur.

Yani: burada vefat eden, Atatürk’ün hatırasına; Sarayda, zaman 09.05 de durdurulmuş. Güzel bir uygulama.

Evet; Dolmabahçe sarayı gezimiz bitiyor. Yazının başında belirttiğim gibi, bu sarayın yapımı için, çok büyük paralar harcanmış, borçlanılmış, Osmanlı Maliyesi uzun süre bir daha kendine gelemeyecek şekilde, kötü olmuş.

Ancak; inanın muhteşem bir saray. Görüntüler o kadar büyük bir ihtişamı gösteriyor ki, mutlaka şöyle düşüneceksiniz. İmparatorluk; en kötü, en zor gününde bile, gösterişi elden bırakmamaya çabalamışlar.

İstanbul günlük gezi planı hakkındaki yazım. 

İstanbul Miniatürk Minyatür Türkiye Parkı

İstanbul Miniatürk Minyatür Türkiye Parkı

Haliç kıyısında. Haliç Köprüsünü geçip, Marmara Denizinin tersi istikametinde ilerlediğinizde, hemen Eyüp’ün karşısında, Sütlüceye gelmeden. Taksim ve Eminönün’den Belediye araçları ile ulaşmak mümkün.

Özel aracınız ile de gidebilirsiniz. 500 araçlık otopark var. Park; girişten biraz alçakta yapılmış. Giriş; yüksek bir platform halinde, tüm parkı üstten gözetleme imkanı sağlıyor. Sağdan kıvrılan bir rampa ile, giriş platformundan parka geçiliyor.

Giriş ücretli: Tam bilet, 10 TL, Öğrenci-öğretmen-polis ve askeri personel: 5 TL. Okul gurupları giriş ücreti ise: 2 TL. Türk vatandaşı olmayanlar için giriş ücreti 20 TL dir. Dikkat, yanınızda yiyecek-içecek götürmeyin, içeri sokulmuyor.

GENEL

İstanbul Miniatürk Minyatür Türkiye Parkı; Türkiye’nin; ilk ve tek minyatür parkıdır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından işletiliyor.

Türkiye ve çevresindeki önemli tarihi eserlerin maketleri sergileniyor. Buradaki: tüm yapılar, arabalar, insan figürleri, ağaçlar, her şey 1/25 ölçekte küçültülmüş. Maketler: yurt içinde 10 ve yurt dışında ise 3 atölyede olmak üzere, 13 atölyede üretilmiş.

Maketlerin yapımında: sanayide kullanılan plastik bazlı, açık hava şartlarına uygun malzemeler kullanılmış. Yerlerine yerleştirilmeden önce, test alanında bekletilerek, açık hava şartlarına uygunlukları test edilmiş.

Burada: ilk başta; Türkiye’de bulunan binlerce tarih eser arasından bilinen ve tanınan, döneminin temsil yeteneği, kullanım amacı ve maketi yapılabilir olanlar seçilmiş. Bu tür: 105 eserin minyatürü bulunmakta.

Bunlardan: 48 eser İstanbul’dan, 46 eser Anadolu’dan ve 11 eser ise, bugün Türkiye sınırları dışında kalan Osmanlı coğrafyasından.

Antik Çağ’dan Roma’ya, Bizans’a, Selçukluya ve Osmanlı’ya kadar; bu topraklarda egemenlik kurmuş ve iz bırakmış her medeniyet; burada buluşuyor. Dünyanın en kısa zamanda tamamlanan minyatür parkı olma özelliği var.

22 ayda tamamlanmış. 2 Mayıs 2003 tarihinde ziyarete açılmış. Toplam alanı: 60 bin metre kare. Bu ölçüsü ile: dünyanın en geniş alana yayılmış minyatür parkıdır.

Bunun: 15 bin metre karesinde maketler var. 40 bin metre kare ise yeşil alan olarak tanzim edilmiş.

Maketlerin yer aldığı alanın yanı sıra; restoran, kafe, alışveriş merkezi, cep sineması, sergi salonu, kütüphane, röleve arşivi, açık hava gösteri alanı, çocuk oyun parkı ile dev bir kompleks.

Ziyaretçilerin hoşça vakit geçirmeleri ve eğlenirken öğrenmeleri için; her şey düşünülmüş. Çocuklar için: alanı çepeçevre dolaşan Minyatür Ekspres ve Truva Atı, Osmanlı Kadırgası, kale gibi oyuncaklardan oluşan, bir de oyun alanı var.

Minyatür ekspres: evet, özellikle çocukların ilgisini canlı tutmayı hedefleyen ve daha hızlı bir tur olanağı sağlayan tren yolu var. Yapay bir gölün üzerinde bulunan 42 m. uzunluğundaki Boğaz Köprüsü üzerinden yürüyebilirsiniz.

Miniatürk’te; İstanbul’da sergilenen yapılar arasında: Alman Çeşmesi, Anadolu Hisarı, Aya İrini, Ayasofya Müzesi, Beylerbeyi Sarayı, Büyük Postane, Çırağan Sarayı, Dikilitaş, Galata Kulesi, Haseki Hürrem Hamamı, Hidiv Kasrı, Süleymaniye Camii, Taksim Cumhuriyet Anıtı, Yedikule, Yerebatan Sarnıcı, Boğaziçi Köprüsü gibi tarihi ve modern yapılar bulunuyor.

Türkiye’nin vitrini olan burada; aynı zamanda: “Panorama Zafer Müzesi “ var ve burada Türkiye’nin tarihine tanıklık etmek mümkün. Kurtuluş Savaşımız; özel ses ve ışık efektleriyle, aslına uygun olarak canlandırılıyor.

Aynı zamanda; Atatürk’ün fotoğrafları da sergilenmekte. Sergiye; Atatürk’ün tarihe ve geleceğe yön veren sözleri de eşlik ediyor.

Bir de: kristal İstanbul Müzesi var. Dünyanın ilk ve tek kristal müzesi. Kristal cam, ışık ve yüksek lazer teknolojisini tarihle buluşturan, üç boyutlu eser müzesi. İstanbul’un, 16 tarihi eserinin; kristal cam içine lazerle işlenerek oluşturulan, dünyanın en büyük figürleri “Kristal İstanbul” da.

Evet: burada, kendi içene kapalı “masalımsı” bir ortam yaratılmış. Maketler; bir açık hava müzesi atmosferinde sergileniyor. Özellikle; çocukları olan ziyaretçilerimizin mutlaka gitmelerini önereceğim bir yer.

Ayrıca; okullarda da; öğrencilerin mutlaka götürülmesi gerekir diye düşünüyorum. Çünkü; sonuçta, burada, ülkemizde mevcut bir çok tarihi eseri; maket de olsa, bir arada görmek mümkün.

Çünkü; çocukların büyük kısmının, bu tarihi ve modern eserleri bir arada görme şansı olmayabilir. Mutlaka zaman ayırın.

Burada: 400 kişi oturma kapasiteli, amfi tiyatro var. Bu nedenle; yaz konserleri de düzenlenmekte. Belki; bu tip organizasyonlar da ilginizi çekerse, buraya gitmelisiniz.

İstanbul günlük gezi planı hakkındaki yazım için.