Çanakkale Biga Parion antik kenti

 
Parion

Çanakkale Biga ilçesi Kemer Köyü sınırları içindedir.

Biga-Lapseki karayolunun 15’nci kilometresinden kuzeye ayrılan 14 km lik bir yolla ulaşılır.

Çanakkale il merkezine 90 km ve Biga merkeze ise 30 km uzaklıktadır.

Parion’da MÖ 5’nci yüzyıldan MS 3’ncü yüzyıl sonlarına kadar tarihlenen gümüş, bronz ve bakır sikkeler bulunmuştur.

Genelde üzerlerinde bir gorgo başı tasviri ile Parion anlamına gelen “ARI” yazısı yer almaktadır. Sikkeler üzerindeki bu yazıdan dolayı burasının Parion olduğu anlaşılmıştır.

Parion

Evet: antik Parion, batısında Lampsakos, doğusunda Priapos ve güneyinde Skepsis gibi önemli kentlerle çevrilmiştir.

Konumu: denize dil şeklinde uzanan Bodrum/Tersane Burnu ve hemen gerisinde fazla yükseltili olmayan bir arazide, günümüzde aktif olmayan bir akarsu havzasının iki yanında konumlanmış, gemiler için oldukça korunaklı koya sahip önemli bir liman kentidir.

Parion antik kenti limanlar

Parion’un iki limana sahip antik bir şehir olduğu biliniyor.

Kent bu elverişli konumu ile kurulduğu andan yıkıldığı ana kadar bölgeye hakim olmak isteyen tüm egemen güçlerin önem verdiği bir kent olmuştur.

Farklı bilimsel görüşler olmasına rağmen, şehrin MÖ 709 yılında kurulduğu düşünülüyor. Ancak antik kentteki arkeolojik kazılarda çıkan veriler, kent imar tarihinin MÖ 625-620 arasındaki döneme tarihlendiği görülmektedir.

Parion antik kentinde bulunan sikkeler

Parion sözcüğünün anlamı hakkında ise net kayıtlar yok. Söylentilere göre, Truva dönemindeki “Paris” bir zamanlar burada yaşamış ve buna istinaden şehre “Paris’in yeri” anlamına gelen “Parion” ismi verilmiştir.

Parion şehrinin ismi, tarih sürecinde, ilk kez “Heredot” tarafından gündeme getirilir. Pers kralı Dareis, MÖ 513-512 yıllarında, İskit seferine çıktığında, Parionlular onun yanında sefere katılırlar.

Antik kentin: MÖ 431-404 yılları arasında Atinalılar ile Spartalıların arasındaki Peloponnesos savaşlarında Atinalıların tarafında yer almıştır.

Parion

Sokrates’in öğrencisi olan Alkibiades: MÖ 410 yılında 86 kadırgalık donanması Parion’da toplandığını belirtir ve Parion limanının büyüklüğünü ve konumunu göstermesi açısından bu bilgi önem taşımaktadır.

Günümüzdeki kazı çalışmalarında: kuzey limanı ve güney limanı olarak iki liman bulunduğu anlaşılmıştır. Kuzey limanı, güney limanına göre yani ticaret limanına göre biraz daha küçük boyutlu ve iç kısmı, kentin içinden geçen çayır biriktirdiği alüvyonlar ile dolmuş durumdadır. Bu da limanın biraz daha küçük boyutlu ve belki bir askeri liman olabileceğini gösteriyor. Çünkü Parion bir lejyon kolonisi, bu yüzden buranın bir askeri liman olma ihtimali yüksektir.

Parion

Evet tarihi geçmişe devam edelim.

MÖ 5’nci yüzyıl sonları ve MÖ 4’ncü yüzyıl başlarında, Trakya’nın iç kesimleri ile sıkı bir ticari ilişki içerisindedir.

Büyük İskender, Pers zaferinden sonra burayı kendisine bağlar.

Daha sonra şehirde Trakya kralı Lysimachos’un egemenliği görülür.

MÖ 241 yılında ise, Bergama Krallığı, şehri hakimiyeti altına alır.

Daha sonraki dönemde, Romalılar şehri ele geçirir.

Ünlü coğrafyacı Strabon: şehir hakkındaki yazılarında, buranın zengin toprakları ve bağları bulunduğunu yazar. Ayrıca: bu bölgede yakınlarda bulunan bir “Nemesis” mabedinden söz eder. Bu mabet yıkılınca bütün hazinesi ve hatta taşları bile yerinden sökülerek, Parion şehrine taşınmış ve şehirdeki mabette, görkemli bir sunak inşa edilmiştir.

Bizans döneminin son yıllarında Parion, önemli bir piskoposluk merkezi olur.

Sonuç olarak şehrin önemini şöyle anlamak mümkündür: Parion koloni olmayı iki kez (Hadrian ve Augustus dönemlerinde) elde etmiş bir kent olarak önem kazanıyor. Anadolu’da iki kez elde etmiş kent sayısı yok denecek kadar azdır. Odeon 1200 kişilik bir alan. Böyle bir büyüklük Anadolu’da yoktur. Tiyatronun sahne binasına bakıldığında da belki üç katlı bir cephe karşımıza çıkıyor. Yani 5-6 bin kişilik bir tiyatrodan söz ediyoruz.

Evet son olarak, oldukça büyük bir hayalden söz etmeden olmaz. Söylenenlere göre, Hun İmparatoru Atilla’nın burada öldüğü ve binlerce kilo ağırlığındaki altın, gümüş ve bronzdan yapılmış lahdinin burada gömülü olduğu sanılmaktadır.

Yine bir efsane: Burada Ophiogenlerin (Yılan yaratılışlı) yılan kabilesine mensup oldukları anlatılır. Ophiogen erkeklerinin, yılan tarafından ısırılan kişilerin yaralarını devamlı okşayarak zehri kendi vücutlarına aktarıp ateşi, acıyı dindirerek tedavi ettikleri söylenir. Efsaneye göre kabilenin gerçek kurucusu, yılandan insana dönüşen bir kahramandır. Bunun kabilesinde bir süre nüfusu devam etmiş Libyalı Psyllerden olması muhtemeldir.

 

Parion antik kentinde Tiyatrodan çıkan bir lahit

GÜNÜMÜZE KALAN KALINTILAR

Kemer köyünde bir ilkokul inşaatı ile Parion şehri uykusundan uyanmaya başlamıştır. 2008 yılında İÇDAŞ A.Ş. Parion kazılarına sponsor olmuştur. Aslında öncesinde, Parion antik kentinin 1 km güneyinde İçdaş şirketi tarafından bir termik santral kurulması istenmiş, ancak sivil toplum örgütleri ayağa kalkmıştır.

 

BAKIRTEPE TÜMÜLÜSÜ

Çevrede çok sayıda tümülüs vardır. Bu tümülüslerden biri yani Bakırtepe tümülüsü, 1970 yılında Çanakkale Müzesi yetkilileri tarafından kazılmış ve içinden bir kadına ve bir erkeğe ait iki lahit bulunmuştur. Çevredeki diğer tümülüsler ise, köylüler ve define avcıları tarafından tahrip edilmiştir.

 

GÜNEY-TAVŞANDERE NEKROPOL ALANI

Güney/Tavşandere Nekropolisi, antik kentin güneyinde, güney kapısı ve güneydoğusundaki tepeler arasında kalan küçük bir vadi içerisinde yer almaktadır.

Nekropolis’in kuzey hattını oluşturan ana kaya yamaç sınırının batı yönde belirlenmesi ve açığa çıkarılan oygu mezarların kuzeybatı yönde devamını görebilmek için çalışmalar bu yöne kaydırılmıştır.

Açmanın kuzey ve doğusunda dağılmış kiremit mezarlara ait olduğu düşünülen kiremit parçaları, birkaç parça iskelet parçası ve muhtemelen yamaçtan akarak gelen olasılıkla Helenistik döneme ait sağlam bir pişmiş toprak alabastron ele geçmiştir.

Kiremidin arada boşluk olmadan doğrudan iskeletin üzerine kapatılması, iskelete ait kemiklerin kiremit ve anakaya arasında sıkışarak oldukça tahrip olmasına sebep olmuştur.

Parion antik kentinde bulunan Savaşçı Lahdi

Savaşçı Lahdi

2010 yılı kazılarında nekropol bölgesinde bulunan savaşçı lahdi büyük ilgi çekiyor. Kum taşından yontulmuş lahitte, koku kabı, ter temizleme aleti ve bronz bir iğne bulunmuştur. Ter temizleme aletinin, sporcular tarafından kullanıldığı biliniyor.

İskeletin başının sağına bırakılmış koku kabı üzerinde ise, savaşa gitmek üzere, siyah figür kullanılarak yapılmış, ailesine veda eden bir savaşçı resmi vardır.

Kabın, MÖ 6’ncı yüzyıla ait olduğu sanılıyor. Bu figürün, kazı ekibi tarafından yapılan yorumu şudur: İki yanında bulunan annesi Hakabe ve karısı Helena ile kız kardeşlerine veda eden Paris, daha sonra Truva savaşlarına katılıyor. Figürler, Parion şehrinin kuruluş tarihi ve mitolojisi hakkında fikir vermesi açısından ilginç bulunmuştur.

Parion antik şehri Mezar taşı

Mezar taşı

Güney Nekropolünde yapılan çalışmalarda, son derece önemli bir mezar ile karşılaşılmıştır. Burada 2004 yılında Kemer köyü ilkokulu yapımı sırasında bazı bölgeler kepçeyle kazılmıştır. Tahrip edilen alanlar vardı. Ancak o bölgeyi düzeltirken bir mezar odasına rastlanmıştır. 1 metreye 1 metre boyutlarında, kenarları yivli sütunlu bir mezar steli bulunmuştur. Bu stel, bölgede ele geçirilen en iyi mezar steli olması açısından önemlidir.

Stel üzerinde iki ana figür vardır. Sol tarafında oturur vaziyette kadın, hemen onun arkasında ise stelin orta bölümünde uzanmış bir erkek figürü yer almaktadır.

Stelin sağ tarafında, mezar sahibi erkeğin hizmetçileri ve atına yer verilmiştir. Stelin sol tarafında, mezar sahibesi kadın ve ona özgü eşyalar ile hizmetçisi görülür. Mezar stelinin alt bölümünde Latince bir yazı bulunmaktadır. Bu yazıtta “Lucius’un azat ettiği Lucius Furnius Lesbonax, bu mezar stelini kendisi ve karısı Furnia Sympnerusa için yaptırdı” yazmaktadır.

Burada önemli olan şudur: Lesbonax ismi bir latin ismi değildir. Karısının ismi de Latin ismi değildir. Bunlar Grek isimleridir. Hatta Lesbonax isminin, Lesbos adasından yani şimdiki Midilli adasında yaşayan biri olduğu söylenebilir. Bunlar köleymiş ve sonrasında Roma vatandaşlığı verildiği düşünülüyor. Romalıların bu kente geldiği zaman burada bulunanları köleleştirdiği, daha sonra da bu kişilere vatandaşlık verdiği tahmin edilmektedir.

Sonuç olarak mezar stelinin, 1900 yıllık olduğu düşünülüyor.

Mezarın üstü beş taşla kapatılmıştır. Burada dört gömü evresinin bulunduğu tespit edilmiştir. Bu evrelerde toplam on bireyin gömüldüğü belirlenmiştir. Bunlardan birinin çocuk, diğer dokuz tanesinin ise yetişkin olduğu anlaşılmıştır. Mezarın içinde de her birey için ayrı ayrı ölü hediyeleri bulunur.

 

Çocuk Lahdi:

Nekropol alanında yapılan çalışmalarda mezarlığın orta kesiminde arkaik döneme tarihlenen bir kireçtaşı omurgalı çocuk lahdi bulunmuştur. Lahit 135 cm boyunda ve 56 cm enindedir. Lahdin açılması sonrasında, verilere göre yaşı yaklaşık 10-12 olan kız çocuğuna ait iskelet ortaya çıkarılmıştır. Doğu-batı yönünde düzenlenmiş lahdin içerisinde sırt üstü yatırılmış, bronz kolye taşı ve parmağında bakır yüzüğü, sağ tarafında bir mermer koku kabı yer alan, kemikleri erimiş bir iskeletle karşılaşılmıştır. MÖ 6’ncı yüzyıla ait çocuk lahdi ilgi çekmiştir.

Parion antik şehri su kemerleri

SU KEMERİ:

İmparator Hadrianus dönemindeki imar projesinin bir parçası olarak, MS 2’nci yüzyılda yapılmıştır. Söz konusu su sistemi, kentin 12 km güneyindeki Kolonai (Çataltepe) bölgesinden su getirmek için inşa edilmiştir.

Parion antik şehri Roma hamamı

ROMA HAMAMI:

Kentte büyük bir Roma hamamı, yamaç hamamı olarak adlandırılmış ayrıca başka bir hamam bulunmuştur.

Burada Roma hamamından söz etmek istiyorum.

Üstü günümüzde bir gölgelikle örtülmüş olan Roma Hamamının, ilk olarak MS 2’nci yüzyılın ilk çeyreğinde yapıldığı tahmin ediliyor.

Yapı 200 yılı aşkın bir süre kullanıldıktan sonra, MS 4’ncü yüzyılın ikinci yarısında Got istilasında büyük bir tahribata uğramış, sonraları tekrar onarım görerek varlığını 5’nci yüzyıla kadar sürdürmüştür.

MS 5’nci yüzyıl başından itibaren kısmen çöplük olarak kullanılmaya başlandıktan sonra, aynı yüzyılın ikinci yarısında tamamen bir çöplüğe dönüştürülmüştür. Bu durum MS 7’nci yüzyıla kadar devam etmiştir.

Parion antik şehri Roma hamamı

Bir hamamda bulunması gereken tüm parçalar, bu binada görülebilmektedir.

Günümüze kadar iki ılıklık bölümü ve bir soğuk su havuzu toprak altından çıkarılmıştır. Ilıklık bölümlerinin bir zamanlar tabandan ve duvarların içinden ısıtıldığı anlaşılmıştır.

Antik çağda hamamlar bir şehrin en önemli yapılarıdır. Özellikle deniz kenarında bulunan bu tarz kentlerde hastalıkların şehre girmesini engellemek amacıyla, birden fazla hamam bulunurdu.

Parion şehrindeki kazı çalışmaları sırasında şu ana kadar üç farklı hamam yapısı bulunmuştur.

Parion antik şehri Roma hamamı

Bu durum kentte: temizliğe verilen önemini yansıtmaktadır.

Bu hamamlardan birinin sadece Romalı askerler tarafından kullanılıyor olması ve yapılışı sırasında Anadolu’da rastlanmayan bir teknikle yapılmış olması, buranın Anadolu dışından etkilendiğini gösterir.

Parion antik şehri Yamaç hamamı

YAMAÇ HAMAMI:

Bir yamaçta yer alması nedeniyle bu isim verilmiştir. Yapılan çalışmalar sonucunda bir Roma dönemi hamamı olduğu saptanan yapının başlıca üç evre geçirmiş olduğu anlaşılmıştır. İlk olarak MS 1’nci yüzyıla tarihlenir.

Çalışmalarda, yapıda su havuzları, su deposu, su boruları ve temiz su hattının parçası olan künkler bulunmuştur.

Parion antik şehri Agora ve dükkanlar

AGORA:

Antik kentin merkezi olduğu belirtilen ve tiyatro, hamam ve odeonun bulunduğu bölgede, agora ve dükkanlar da yer alıyor. Ancak, buranın yapımından sonra büyük ölçüde tahrip edildiği ve değişikliğe uğradığı anlaşılmıştır. Buluntulardan edilen sonucu göre, buranın MS 2’nci yüzyıl sonu ile MS 4’ncü yüzyıl başlarında arasında bir dönemde yapıldığıdır. Sonradan MS 5 ile 7’nci yüzyıllar arasında eklemeler yapılmıştır. Bölgede bulunan sikkelerden agora ve dükkanların MS 11-12’nci yüzyıllara kadar kullanıldığını kanıtlıyor.

Parion antik şehri tiyatro

TİYATRO:

MS 2’nci yüzyılın ikinci yarısına tarihlenir.

Mimari bezemeleri ve kabartmaları göze çarpar.

Tiyatroda ilk çalışmalar: orkestrada bir bölümü kaldırılan geç dönem duvarlarının oturduğu tabakada yapılmıştır.

Bu bölümde yürütülen çalışmalarda bulunan Bizans seramikleri, geç dönem duvarının Bizans dönemine ait olduğunu kanıtlamıştır.

Bu duvar altındaki çalışmalarda, 2 tane bronz torzo, bir kırık Hermes başı ve kabartma parçası bulunmuştur.

Parion antik şehri tiyatro sahne bölümü

Orkestra da yaklaşık 7 x 15 metre boyutlarında bir alan kazılmış ve orkestra zemininin tamamen tahrip edildiği görülmüştür.

2014 kazı çalışmalarında, üst bölümü açığa çıkarılan cavea cephe duvarının tamamı, zemin seviyesine kadar kazılmıştır.

Uzmanlar, oturma kısmının doğuya ve denize bakıyor olmasından dolayı, Parion tiyatrosunun bu özelliği nedeniyle Afrodisias tiyatrosuna benzediğini söylüyorlar.

Parion antik kenti tiyatro

Bu cephe duvarının önemli bir özelliği, iyi işçilikli duvarların üzerindeki gladyatör grafitilerinin işlenmesidir.

Evet tiyatro yaklaşık 5 bin seyirci kapasitelidir.

İmparator Hadrian’ın ziyareti sonrasında yapılan eklemelerde binalar daha da ihtişamlı hale getirilmiştir.

 

Gladyatör dövüşleri:

Kazılarda ortaya çıkarılan bazı yazıtlarda, Parion antik kentinde her 5 yılda bir gladyatör oyunlarının yapıldığı anlaşılmıştır.

Gladyatör dövüşlerinin bir kentte sürekli olması maliyeti düşünüldüğünde pek mümkün değildir. Bu nedenle belirli aralıklarla yapılmaktadır. Tiyatroda gladyatör dövüşlerinin yapıldığı yazıtlarda var ama bize en önemli görsel kanıtı sunan ise tiyatronun belirli yerlerine kazınmış gladyatör grafitileridir.

Sonuç olarak: tiyatronun en büyük talihsizliği, geç dönemde eklenen bir sur duvarının tiyatronun sahne binasından geçmesi ve sur duvarının inşasında ise kullanılan malzemelerin oturma sıralarındaki taşlar olmasıdır. Bu yüzden oturma sıralarının büyük bölümü eksiktir.

Parion tiyatrodan çıkan alınlık

Tiyatrodan çıkarılanlar:

Tiyatrodan çıkarılanların bulunduğu açık alanda inanılmaz güzellikte kabartmalar bulunmaktadır. Tiyatrodan çıkan alınlıkta resmedilmiş olan Demeter, kızı Perseppone ve Hades ile ilgili kabartma özellikle ilgi çeker.

Parion şehri Titiron heykeli

PARİON KENTAUROS-TRİTON:

Tiyatroda Kentauros-Triton heykeli bulunmuştur.

Tiyatro sahne binası içinde aktör odaları denilebilecek bölüme diğer bloklarla birlikte taşınmıştır.

1.30 metre yüksekliğindeki heykelin baş kısmı kırık olarak ele geçmiş ve onarılmıştır.

Kolları kırık olan heykelin alt bölümü de kayıptır.

Benzeri görülmeyen bu heykelin, yapının alınlık bölümünde köşelere yerleştirildiği düşünülmektedir.

Heykel MS 2’nci yüzyıla tarihlenmektedir.

 

ROMA VİLLASI:

Hemen antik tiyatronun karşısında inşa edilen villa, önemli bir kişinin ikamet ettiğinin göstergesidir.

Kalorifer sistemi, 2000 yıl önce de kullanılıyormuş. Roma dönemine ait 2 bin yıllık geçmişe sahip villanın, kalorifere benzeyen bir sistemle ısıtıldığı ortaya çıkmıştır. Isıtma sisteminde ateşin yandığı bir merkez var. Burada ısıtılan su ya da ortaya çıkan buhar, duvar ve zemine yerleştirilen kanallar yardımıyla binanın içinde sürekli devirdaim yaparak, sıcaklığın belirli bir oranda tutulmasını sağlıyor.

Villanın Roma döneminin gösterişli hayatını yansıtan bir mimari yapıya sahip olduğu anlaşılmıştır.

Villanın avlusunun sütunlarla çevrili olduğu görülüyor. Villanın yapımında kullanılan malzemelerin hepsi birinci sınıf, kaliteli mermer ve taşlardan yapılmıştır. Yapının merkezinde bir havuz, havuzun çevresinde sutünlar bulunuyor.

 

Parion antik şehri Odeon

ODEİON

Başlangıçta buranın bir stadyum olabileceği düşünülmüştür. Ancak ortaya çıkan cavea bölümünün kavisi sonucunda Odeon olduğu anlaşılmıştır.

Kentin en çok göze çarpan yapılarından olan odeon, belki de Troas bölgesinin en sağlam odeon yapılarından biridir. Zemini mermer kaplı bu yapı, yaklaşık 950-1050 kişilik olup meclis toplantılarının yapıldığı, zaman zaman da küçük temsillerin yapıldığı bir yapıdır.

Parion antik kenti Odeon sahne zemini

Genel anlamda, Grek kültüründe görülen merdivenlerin altında yer alan aslan ayağı şeklinde süslemeler burada da görülmektedir. Bu aslan ayağı şeklindeki süslemeler oturma yerlerini bölgen merdivenlerin altında rahatlıkla görülebilmektedir.

Sahne binasının tahrip olmasına rağmen kazılar sırasında çıkan parçalarının bir kısmıyla sahne binasının yıkılan bölümlerinin ayağa kaldırılması çalışmaları devam etmektedir.

Bir yangın geçirdiği anlaşılan sahne kısmında bir Artemis ya da Roma mitolojisindeki adıyla Diana heykeli parçalarına ve başka heykel parçalarına rastlanmıştır.

 

Odeon Definesi:

2010 yılı kazı çalışmaları sırasında, Odeion’ra 249 adet Geç Roma dönemi sikkesinden oluşan bir define bulunmuştur. Odeon definesi sikkelerinin imparatorlara göre dağılımına bakıldığında göze çarpan konu, sikkelerin Theodosius Hanedanlığı döneminde MS 375-450 yoğunlaşmasıdır. Arcadius, Honorius ve II Theodosius dönemlerine ait çok sayıda örneğin bulunduğu define sikkeleri, MS 3’ncü yüzyılın ikinci yarısından MS 5’nci yüzyılın ilk yarısına kadar uzanmaktadır. En erken MS 5’nci yüzyılın ilk yarısında kaybedildiği düşünülen Odeon definesinin, yapının ilk kullanımının son evresini temsil ettiği sikkeler olduğu söylenebilir.

 

LAHİTLER

Biga’nın Kemer köyü yakınlarında patlayan su borularının onarılması için yapılan kazıda, MÖ 4’ncü yüzyıla ait olduğu sanılan üç lahit bulunmuştur. Lahitlerden ikisinde değerli eşyaya rastlanmaz, bir lahitte ise bir avuç altın boncuk, yüzük, üç tane mermi çekirdeği büyüklüğünde altın, iki adet broş, bir altın alınlık ve sapsız bir ayna çıkmıştır.

 

PARİON LAHDİ:

Helenistik çağ girlandlı lahitlerin erken örneklerinden biri, yine Parion yakınındaki Bekirli Köy’de bulunmuştur.

 

PARİON ARTEMİSİ:

Odeion harabesi içinde bulunan MS 2’nci yüzyıla tarihlenen 1.70 metre boyundaki heykelin, parçalar halinde, tanrıça Artemis’e ait olduğu düşünülmektedir.

Bazı parçaları kayıp, giysili kadın heykelinin, sol elinde tuttuğu yay ve sol el orta parmağı altında sıkıştırılmış ok ile sol yanında duran kütüğün üzerine yerleştirilmiş, sıçrar durumdaki köpek-tazı ve önündeki geyik-ceylan başı ve muhtemelen sırtındaki sadak dolayısıyla Tanrıça Artemis’e ait olabileceği tahmin edilmektedir.

Heykel yüksek kaliteli mermerden yapılmıştır. Muhtemelen yangında yok olmuş, üst gövde parçaları da dikkate alındığında, bugüne kadar ele geçen Tanrıça Artemis heykelleri arasında çok yakın bir benzeri bulunmayan, özgün bir kopya olduğu düşünülmektedir.

Heykelin başka parçalarının da bulunmasıyla, restorasyon sonucunda sergileneceği belirtilmiştir.

Parion antik kentinde bulunan Bronz Amfora (Truva Müzesinde sergilenmektedir)

PARİON BRONZ AMFORASI:

Güney Nekropolünde bir taş mezarda bulunan iskeletin dizleri hizasında, bir yanı üzerine yatmış durumda bulunmuştur. Mezar armağanı olarak konulduğu düşünülüyor.

MÖ 4’ncü yüzyıla tarihlenmektedir.

Kaide, gövde, kapak, aplikler, kulplar olarak 7 parçanın birleştirilmesiyle oluşturulmuş metal kap, 34 cm yüksekliğindedir.

Gövdesindeki ana sahnede: tanrı Dionysos’la ilgili bir törende, kendinden geçerek parmak uçlarında dans eden üç Satir ve üç meneaddan oluşan, yüksek kabartma tekniğinde 6 figür görülmektedir. Figürlerin ellerinde Thyrsos ve meşaleler, sırtlarında arkaya doğru savrulmuş panter postu vardır.

Kulplarda Eros figürleri bulunur. Eros figürlerinin yaptığı Eros heykelleriyle antik çağda ünlü olan heykeltıraş Praxiteles’in orijinal eserlerinin bir kopya versiyonu olduğu düşünülüyor.

Amforanın mezar tabanına gelen yan yüzü çürümüş, kulpları ile kulpun hemen altına denk gelen Eros kabartmaları ve kaidesi kopmuştur. Amforanın döküm tekniğiyle yapılmış, halka zincir tutamaklı bombeli dış kapağı ve içinde bir başka kapak daha vardır.

Evet amforanın kaidesi İonik Kyma ile süslenmiş ve üçgen ayrıntılar içinde gümüş kullanılmıştır.

Eser günümüzde Truva müzesinde sergileniyor.

Parion antik kenti Aşıklar Şapeli

HAÇ PLANLI KİLİSE-SEVGİLİLER ŞAPELİ:

Parion antik kentinin en önemli ziyaret yelerinden birisi de halk arasında Aşıklar Tepesi olarak adlandırılan ve İçdaş fabrikasının sınırları içinde kalan bir tepe üzerinde yapılan kazılar sırasında ortaya çıkarılan haç planlı bir kilisedir.

Parion antik kenti Aşıklar Lahdi

Aşıklar Lahdi:

Haç planlı kiliselere her yerde rastlanabilir. Ama buradaki yapıyı eşsiz kılan, kazılar sırasında ortaya çıkan iki farklı mezardaki üç bedendir.

Biri tek olarak gömülmüşken (tam göğüs hizasında bir haç bulunmaktadır), iki beden tek mezarda yan yana ve birbirine sarılmış durumdadır.

İşte burayı eşsiz kılan da budur.

Dünyada üç tane örneği bulunan sevgililer mezarı İtalya ve Ukrayna’dan sonra Parion antik kentinde ortaya çıkmıştır.

Bu yüzden mezar oldukça değerlidir.

Evet şimdi gelelim bu mezarın hikayesine:

Apollonius’a aşık olan Maria ve Maria’yı gücünü kullanarak elde etmek isteyen Roma valisinin hikayesidir.

Roma valisine direnen iki genç ve bu iki gence yardım eden bir rahip.

Ne olursa olsun ayrılmak istemeyen genç çift bir rahipten yardım ister.

Bu haç planlı kilise, gizlice evlenen gençlerden ve rahipten intikamını almaya karar veren valinin onları öldürmesi sonrası gömdükleri yerdir.

 

Çanakkale Lapseki

Çanakkale Lapseki: Deniz kıyısında, şirin ve muhteşem güzel bir yer. Ben burada bulunduğum; bir gece, iki gün boyunca, güzel zaman geçirdim. Özellikle ilçe merkezindeki öğretmen evi, konumu ve yemekleriyle çok güzeldi.

Ayrıca: boğazın karşı kıyısına servis yapan araba vapurlarının yanaştığı iskele. İskele’de bir akşam balık tutmayı bile deneme şansım oldu. Özellikle: arabalı vapurlar iskeleden ayrılırken, denizde oluşan muhteşem karışıklık, köpük ve kum karışımı içinde, gayet büyük boy balık tutmak mümkündü. Ancak tabii günümüzde buranın en büyük özelliği 1915 Çanakkale köprüsüdür. 

 

Çanakkale Lapseki

ULAŞIM

İlçe merkezinin, il merkezi olan Çanakkale’ye uzaklığı: 35 km. dir. Lapseki-Biga arasındaki uzaklık: 59 km. Lapseki-Bandırma arası uzaklık: 131 km.

Lapseki ile, Gelibolu arasındaki feribot:24 saat süreyle çalışıyor.

TARİH

Bölgenin eski adı: “Lampsakos” dur.

Efsaneye göre: şehrin adı Bebrik Kralı Mandron’un kızı Lapseke’den gelmektedir.

Lampsakos şehri: MÖ 670 yıllarında, Foçalıların yani Kolophonluların kurduğu sanılmaktadır. Daha sonra ise, yörede Miletoslular egemen olurlar. Çünkü: Miletoslular, Ege kıyılarında kendilerine uygun bir yer bulamazlar ve daha kuzeye, yani bu bölgeye gelirler.

Bölgedeki birçok şehri koloni haline getirdikleri gibi, Lampsakos (Lapseki) şehrini de, kolonileştirirler. Bu dönemde: yörenin şarabının ünü, çok uzak yerlere kadar yayılır. Hatta: İran hükümdarları Darius ve Kserkes; buradan şarap getirtirler. MÖ 471 yılında şehir Perslerin yönetimine girmiştir.

Pers savaşlarındaki yenilgilerden sonra ise, Persler, şehri Yunan Komutan Themistokles’e ganimet olarak vermişlerdir. Daha sonra Atina önderliğindeki Attika-Delos Deniz birliğine katılan şehir, MÖ. 412 yılında birlikten çıkmak istemiş, ancak tamamıyla Atina’nın kontrolüne geçen birlikten ayrılmasına izin verilmemiştir.

Peloponnesos savaşının sonlarına doğru MÖ 405 yılında Spartalıların eline geçen şehir, daha sonra Persler tarafından işgal edilmiştir. MÖ 362 yılında özgürlüğünü kazanan şehir, MÖ 335 yılında Atinalı komutan Khares tarafından işgal edilmiştir.

Ardından Romalılar bölgede hakimiyet kurmuştur. Lampsakos, Ortaçağ’da önemli bir liman olmuştur.

1356 yılında ise: Gazi Süleyman Paşa tarafından fethedilerek, Osmanlı yönetimine alınmıştır. Türklerin, Avrupa yakasında, ilk çıkış yerleri olan “Çardak Beldesi” Lapseki ilçesi sınırları içinde bulunmaktadır.

Burası, Türklerin Rumeli’ye geçiş noktası olduğundan, Osmanlılara karşı düzenlenen ilk haçlı seferlerinin hedefidir. 1359 yılında, Pierre Thomas komutasındaki 20 kadırgalık bir Haçlı Donanması: Lapseki’ye çıkarma yapmış, ancak pusuya yata Osmanlı kuvvetleri tarafından geri püskürtülmüştür.

Lapseki isminin kaynağı: Lapseki yöresinin: Anadolu’ya yapılan, Helen göçlerinden önce de: Pityausa ismi ile burada bulunduğu biliniyor. Pityausa şehrinde: Foça doğumlu Fobus ve Blebüsus isimli iki kardeş, kral Mandrom’a hizmet etmektedirler.

Kral: bu iki kardeşi, Foçalı göçmen kafilesini göndermek üzere görevlendirir. Kafile: kardeşlerden Fobus’un nezareti altına girer.Ancak: bunlar ilerlerken, yörede yaşayan ve Berbrykoslar denen bölge yerlilerinin saldırısına uğrarlar.

Göçmenler, yerliler tarafından öldürülecekleri sırada: kral Mandrom’un kızı Lampseke: araya girer ve göçmenleri, ölümden kurtarır. Bu nedenle: Helen göçmenleri: kendilerini ölümden kurtaran, kralın kızı Lampseke’ye bir tanrıça gibi bağlanırlar ve sonradan ele geçirdikleri Pityausa şehrine, onun ismini verirler.

Çanakkale Lapseki

GENEL

Çanakkale boğazındaki, 4 önemli yerleşim merkezinden biridir. Marmara Denizinin Çanakkale boğazı ile birleştiği yerde, Anadolu yakasında kurulmuştur.

İlçe insanları: geçimlerini meyvecilikle sağlamaktadırlar. Özellikle: kiraz, şeftali ve elma bol ve ucuzdur.

Bunun dışında: ilçe halkının yoğunluğu yurt dışında işçi olarak çalışmaktadır. Özellikle yaz aylarında, karşı kıyıya sefer yapan araba vapuruna bindiğinizde, buradaki araçların çoğunun yabancı plakalı olması, bunun en büyük göstergesidir.

NE YENİR

Lapseki yöresinde, yemenizi önereceğim tek yerel lezzet: Sardalya balığı.

GEZİLECEK YERLER

 

SÜLEYMAN PAŞA CAMİSİ-LAPSEKİ CAMİİ

Caminin banisi olarak Rumeli Fatihi Gazi Süleyman Paşa gösterilmektedir.

İlk olarak 14’ncü yüzyıl ortalarında yapıldığı anlaşılan cami, yöredeki birçok eser gibi defalarca tamir görerek özgün niteliğini yitirmiştir.

Hatta, İkdam gazetesinin 17 Şubat 1897 tarihlinde yayınlanan bir haberine göre, cami çok harap olduğundan yıktırılarak yeniden yaptırılmıştır.

Bu kayıt, bugünkü caminin MS 1896-1897 tarihli yenilenenin ürünü olduğunu göstermektedir.

Şimdiki haliyle derinlemesine dikdörtgen planlı, tek minareli ve ahşap tavanlıdır.

Caminin doğu tarafındaki hamamın sadece bir mekanı kalabilmiştir.

LAPSEKİ DALYAN MAHALLESİ 

Burası: ilçe merkezine 1 km. uzaklıkta, Lapseki-Çardak arasındaki bir yerdir. 1983-1984 yılları arasında yerleşime açılmıştır. Halk plajı, kafeler, restoranlar ve pansiyonlar var. Sessiz ve sakin bir tatil düşünenler için çok uygun. Zaten: Marmara denizinde, denize girilebilecek en temiz yer.

İKİ ATLI TÜRBESİ

Buranın ilginç bir hikayesi var. Buna göre: Osmanlı Padişahı Orhan Gazi zamanında: Gazi Süleyman Paşa komutasındaki kuvvetler, Lapseki yakınlarına gelirler. O dönemde, Lapseki Bizanslıların elindedir. Orhan Gazi’nin fermanını, Lapseki’ye götürmek üzere, üç süvari askeri görevlendirilir. Bu süvarilerin atları: al yani kırmızı renktedir.

Süvariler: 1356 yılında, Lapseki’ye girerken: şu anda kabirlerinin bulunduğu yerde, Bizans askerleri tarafından şehit edilirler. Bu şehitlerden iki tanesinin cesedi, hemen oraya gömülür, fakat diğer üçüncü şehidin cesedi bulunamaz.

Bu olay nedeniyle: buraya, “İki Atlı Türbesi” ismi verilmiştir. Lapseki ilçe merkezinin güneydoğusunda, Çanakkale boğazına hakim bir noktada, küçük bir tepe üzerinde bulunmaktadır. İlçe merkezine uzaklık, toplam 1 km. dir. Yolu bozuk olan türbe bölümünde; üzeri açık iki kabir bulunmaktadır.

BOSTANCI ORMAN İÇİ DİNLENME VE PİKNİK ALANI

İlçe merkezine, 25 km. uzaklıktadır. Burası: kayın, gürgen ve meşe gibi orman ağaçlarıyla kaplıdır. Yolu asfalttır. İki kaynak suyu bulunmaktadır. Ayrıca: piknik masaları ve ocaklar var. Lapseki halkı, özellikle sıcak yaz günlerinde, bu piknik alanına yoğun olarak gitmektedirler.

ÇARDAK

Antik Abarnis ile ilişkilendirilmeye çalışılan Çardak Beldesi, Erken Osmanlı devrinde teşekkül etmiş önemli bir menzil ve liman yerleşimidir.

Erken Osmanlı devrinde, Bursa-Edirne yolunun boğazın Anadolu yakasındaki menzilidir. Limanı, Lapseki limanı ile birlikte hem askeri hem de ticari taşımacılık için önem taşımıştır.

Burada Fatih devrinden Yakub Bey’in külliyesi ve aile mezarlığı, geç devire ait bir cami, yerleşime adını verdiği sanılan bir kalıntı, tarihi mezarlık ve konutlar dikkati çekmektedir.

Çardak ta geç devirden kaldığı anlaşılan bir hamam yakın tarihte yıkılmıştır.

Çardak kasabasının günümüzdeki yaşam alanında yerleşimin de Fatih ve II Beyazıt dönemlerinde Kaptan-ı Derya olarak görev yapmış olan Gazi Yakup Bey sayesinde olduğu ortaya çıkmıştır.

Gazi Yakup Bey: Çardak Kasabasında, konaklama yeri olarak han, hamam ve su kuyuları, fırın ve aşhane gibi eserlerle, temel yaşama yönelik hizmet birimleri oluşturmuştur. Ayrıca, bunlara ilave olarak medrese, zaviye, mektep gibi yapılarla Çardak Kasabasında eğitim birimleri de tesis etmiş ve bu anlamda eğitimi de önemsemiş ve desteklemiştir.

Gazi Yakup Bey’in şahsi gelirleriyle Çardak Kasabasında inşa ettirdiği eserlerden günümüze: han, cami, su kuyularından bazıları ve hamam ulaşmış olup bunlardan cami ve han, hala kasaba halkına hizmet etmektedir. Su kuyularından Çardak iskelesi yakınlarında olanların yerleri belli değildir. Ancak üç tanesinin yeri bilinmektedir.

ÇARDAK İSKELESİ:

Eskiçağa dayanan geçmişe sahip olmasına karşın yakaya (Rumeli) geçişin yapıldığı yer durumunu, Osmanlı devrinde de sürdürmüştür.

Yıldırım Beyazıt döneminde Gelibolu’nun donanma üssü olarak seçilmesi, Osmanlı’nın denizcilikte ilerlemesinde ve bölgenin gelişmesinde önemli bir dönüm noktası olmuştur.

II Murat döneminde Gelibolu-Çardak arasında ulaşım “At Kayığı” denilen yelkenli ve kürekli tekneler ile yapılmıştır.

Aslen Tımarlı sipahilerin nakli için tahsis edilmiş olan At Kayıklarında, Gelibolu’daki Acemi Oğlan Ocağına gönderilenler de günlük bir akçe karşılığında hizmet görmüştür.

Ticari geçişler açısından da Dimetoka’dan gelen ticaret yolunun önem kazandırdığı Çardak Mevkii, Gelibolu üzerinden geçişlerin sağlandığı bir menzil olarak Osmanlı’nın kullandığı önemli bir iskele ve geçiş güzergahı olmuştur. Oldukça işlek olan bu hat ile Bursa ipekleri Karacabey-Biga-Çardak-Çanakkale-Edirne üzerinden önce Rumeli’ye ardından da Dubrovnik-Ancona yoluyla Floransa’ya ulaşmaktadır.

 

ALEMSULTAN MEVKİİ:

Günümüzde Çardak Kasabasında Osmanlı’nın ilk varlık gösterdiğine dair iz, Rumeli’ye kalıcı geçiş sürecinde Süleyman Paşa’nın “Otağ Çadırı” nı kurduğu “Alemsultan” mevkiidir.

Kasaba halkı arasında; Sultan-ı Alem anlamında Alemsultan olarak anılan bu mevki, Farsça cehar dört sütun ve üzerindeki tak dolayısıyla cehar-ı tak” olarak anılmış ve zamanla bu isimlendirme “Çardak” adına dönüşmüştür.

Çardak adının kaynağı ile ilgili ayrıca Süleyman Paşa tarafından “Alemsultan” mevkiinde bir mescit yaptırıldığı ve Süleyman Paşa’nın otağını buraya kurduğu ve burası için halk arasında “Nereye gidiyorsun!” şeklindeki soruya “Çağırda’ğa” diye cevap verildiği bu söylemin zamanla “Çardak’a” dönüştüğü şeklinde hiçbir dayanağı olmayan bir rivayet te bulunmaktadır.

1938 yılında Çardak kasabasında yapılan incelemeden sonra hazırlattırılan raporda, Alemsultan Meviinde incelenmiş ve Çardak Kasabasının Osmanlı’nın Rumeli’ye geçişinde bir hazırlık yeri olduğu, Alemsultan mevkiinde müzeler müdürlüğü tarafından dört taş sütunla  tespit edilip buraya bir de küçük bina inşa ettirildiği, inceleme tarihinde binanın yıkık olduğu ve Çardak halkınca yıkıntıların kaldırılarak buraya tarihi bir anıt dikme teşebbüsünde oldukları belirtilmiştir.

SALBAŞ AĞACI:

Çok büyük çapta ve oldukça eski bir çınar ağacı olan Salbaş ağacı, kasabanın kuzey doğusundaki mevkide bulunmaktadır.

Halk arasında Osmanlı’nın Rumeli’ye kalıcı geçiş sürecinde bu ağacın dallarından iki sal yapılıp Rumeli’ye bu sallarla geçildiği anlatılagelmiştir.

Çardak kasabasında menkıbeye göre her yıl Mayıs ayında temsili olarak Rumeli’ye geçiş ritüeli yapılır.

Osmanlı Beyliği’nin Rumeli’ye kalıcı geçişi ile ilgili bilgi içeren kaynaklarda, bu olaya, Osmanlı’nın Gelibolu’ya (Çimbi Kalesine) geçmek üzere “Gereceden aşağı Viranca hisar denilen yere gelmesi” şeklinde yer verilir.

Salbaş Ağacı, 30.08.2002 tarihinde meydana gelen şiddetli fırtınada parçalanıp yıkılmış, günümüze gövdesinin bir kısmı ulaşmıştır.

ÇARDAK YAKUP BEY KÜLLİYESİ

Vakfiye kayıtlarına göre cami, dokuz hücreli bir medrese, medresenin yanında bir mektep ve türbe olmak üzere bir menzil, bir zaviye, bir hamam, aşevi, mutfak, fırın, bir muallim evi, bir han, bir ambar ve beş adet kuyudan oluşmaktadır.

Bunlardan medrese, mektep, zaviye, aşevi, mutfak, fırın, muallim evi, ambar yok olmuştur.

Sadece cami, han, kuyular ve hamamın kalıntıları günümüze ulaşmıştır.

CAMİ:

Abdullah Bin Yakup Bey tarafından, 15.yüzyılda yaptırılan külliye: cami, medrese, mektep ve han yapılarından oluşur. Kubbe sağır ve yüksek, 8 köşeli bir kasnağa oturur. Caminin duvarları: iki sıra tuğla ve moloz taştır. Minare kapısı: revağın içindedir. İç süslemeler ise, son dönemdendir. Son cemaat yerindeki sütunlar ve başlıkları devşirmedir. 

Günümüzde ibadete açıktır. Medrese caminin kuzeyindedir. 9 odadan oluştuğu bilinen yapı, tümüyle yıkılmış durumdadır. Külliyeyi oluşturan yapılardan olan han; 62 x 19 metre boyutlarındadır. Duvarları düzgün moloz taştandır.

 

HAN:

61.90 x 18.45 metre boyutlarında, iki sahınlı ve ahşap çatılı bir yapı olup, kuzey cephesindeki taç kapıda üç kitabe yuvası bulunmaktadır.

Buradaki kitabelerden biri yok olmuştur.

Diğer iki kitabeye göre, hanın inşasına 1462/63 tarihlerinde başlanmış ve 1463/64 tarihlerinde tamamlanmıştır.

İçerideki ve kapı revağındaki sütunlar ve başlıklar devşirmedir.

Yapının içinde, uzun kenarlara bitişik olarak 50-60 cm yüksekliğinde seki uzanır.

Bu sekilerin yaslandıı duvarlarda ocaklar ve dolap nişleri yer alır.

 

HAMAM:

Bugün harap durumda gelebilmiş olan Yakup Bey hamamının soyunmalığı ve külhanı yıkılmıştır. Enine sıcaklıklı, iki halvetli tipte bir yapıdır.

 

ÇARDAK ÇAMLIK

Lapseki-Çardak beldesi merkezindedir. Sahil ile bütünleşmiş bir konumdadır. Çardak çamlığında: yeşilin tüm tonlarını bulmak mümkün. Çamlığın bir bölümünde ise: çay bahçeleri ve piknik alanları bulunuyor.

KUM ADASI (LAGÜN GÖLÜ)

Kum adası Çardak Kasabasının sahil kesimindedir.

3.7 km uzunluğunda, maksimum 100 metre genişliğinde ve 1.5 metre yüksekliğe sahiptir.

Kıyı okunun uzanışına bağlı olarak burada 1.3 km kare yüzölçümüne sahip bir lagün meydana gelmiştir.

Zincirbozan mevkiine kadar tali bir yol oluşturan kıyı oku, Çardak Beldesinin 5 km doğusunda bulunan Bayramdere’nin Marmara Denizine taşıdığı çakıl ve kumların 2.5 km güneybatı yönünde taşınıp çökelmesiyle meydana gelmiştir.

Kum adanın varlığının daha eski tarihlerde var olduğunu ortaya koyan bilgiler de bulunmaktadır.

Buna göre Kum adadan MÖ 405 yılında Atinalılar ile Sparta-Pers ittifakı (Paleponnesoslular) arasında gerçekleşen Aigospotamoi savaşından bahsedilmekte ve bu savaşta Atinalıların Paleponnesoslular’ın yelkenlerini Abanis’teki Kum adada bularak burada imha ettikleri bilgisi verilmektedir.

 

 

ABARNİS

Antik çağda Mysia bölgesinde, günümüzdeki Çanakkale ili Lapseki ilçesine bağlı Çardak Burnu yakınlarında, bir kıyı yerleşimidir. Lapseki ilçesine yaklaşık 5 km uzaklıktadır. 

Yörenin diğer isimleri: Abarnos, Aparnis’dir.

MÖ 405 yılında Aigospotami deniz savaşı münasebetiyle anılan Abarnıs adlı yer Çardak Burnu mevkiindedir.

Adının Yunanca olmadığı, muhtemelen Luwi-Pelasges kökenli olduğu kabul edilir.

Bazı kaynaklara göre, ismi, bölgede bulunan bir su pınarından gelmektedir.

Tarihi kayıtlarda şehirle ilgili geçen husus şudur: Yunanlı tarihçi Ksenophon: Konon’un Lysandros ile olan çatışmaları sırasında Sparta filosunun yelkenlerini çaldığı, filosunu yeniden düzenlediği ve savaşlardan haber getirmek üzere Paralus’u Atina’ya gönderirken Salamis Kralı I Evagoras’ın yanına sığındığından bahseder.

Atinalı Amiral Kanon, deniz muharebesinde Paleponnesosluların gemilerinde hareketi kısıtlayan sadece açık denizde kullandıkları yükçe ağır keten yelkenlerin olmadığını fark etmiş ve kısa bir araştırmadan sonra bu yelkenleri Kum adada bulmuştur.

Ayrıca Argonautika gibi destanlarda, Rodoslu Apollonios’un anlattığı rota içinde Abarnia’nın ismi geçer.

Stratejik konumu nedeniyle, antik dönemde deniz yolları ve bölgesel geçiş açısından önemli olmuştur.

Aynı bölgede Lampsakos (Lapseki) gibi daha ili bilinen antik kentlerin yakın olması, Abarnis’in bölgesel ölçekli antik kentler arası ilişkiler bağlamında potansiyel ilgi odağı olmasını sağlar.

ARKEOLOJİK KALINTILAR:

Antik şehirde herhangi bir arkeolojik araştırma yapılmamıştır.

Toprak üstünde gözle görülür kalıntılar da sınırlıdır ve yok denecek kadar azdır.

Evet günümüzde Abarnis şehri toprak altındadır ve yerleşim büyük ölçüde toprakla örtülüdür.

 

LAMPSAKOS

Bugünkü Lapseki ilçe merkezinin bulunduğu yerde, MÖ 670 yıllarında Kolofon ve Fokaia’dan gelen İyonlar tarafından kurulmuştur.

Antik çağda kentin ismi Pityousa’dır.   

Yunancada Lampsaki ve Türkçede Lepsek olarak adlandırılmıştır.

Lampsakenos, Lampsacum olarak da isimlendirilir.

Hellespont üzerindeki Misya’da, en ünlü Yunan yerleşimlerinden biridir. Burası bir Phokaia kolonisi, şarabıyla ünlü ve Priapus tapınım merkeziydi.

Pers işgali sırasında, Pers kralı Lampsakos ve civarındaki mükemmel şarapların üretildiği bölgeyi şarap ihtiyacını karşılamak için Atinalı devlet adamı Themistokles’e bağışlamıştır.

Phokaia ve Milet gibi İyon şehirlerinden gelen kolonistleri kabul etmeden önce Pityusa veya Pityussa adıyla var olduğu biliniyor. Yani kuruluşu MÖ 7’nci yüzyıla kadar inmektedir.

Trakya’daki Chersonesos’ta, Calliipolis’in karşısında yer alıyordu ve mükemmel bir limana sahipti.

Heredot: Trakya’daki Chersonesos’a yerleşmiş olan yaşlı Miltiades’in Lampsaceno’lara savaş açtığını, ancak onu gafil avlayıp esir aldıklarının anlatır. Ancak Mitliades’i destekleyen Kroisos tarafından tehdit edilirler ve onu serbest bırakırlar.

Şehir İyonya isyanı sırasında MÖ 546 yılında, Perslerin eline geçer.

Fakat Lampsakos, Perslerin üstünlüğünü kabul ederken bile, ülke Pippocles adında yerli bir Prens veya Tiran tarafından yönetilmeye devam etti.

MÖ 479’da: Mycale savaşından sonra, Lampsakos Atina’ya katıldı.

Ancak Sicilya’ya yapılan büyük Atina seferinin başarısız olmasından sonra isyan etti. Ancak müstahkem yapıya sahip olmadığından, Strombichides komutasındaki bir filo tarafından kolayca geri alındı.

MÖ 334 yılında Büyük İskender Granikos savaşını kazanır ve MÖ 281 yılına kadar şehir Lysimachos’un elinde kalır.

MÖ 133 yılında Pergamon kralı, III Attolos’un mirası ile Roma İmparatorluğunun egemenliği altına girer.

Krallığın sadık bir müttefiki olan Lampsakos, artık Anadolu’nun batısında pek çok polis gibi Roma hakimiyetine girer.

MÖ 197 yılında, Roma’ya elçi gönderen, Anadolu’nun ilk Grek devletlerinden biridir.

Lampsako’a ait olduğu kabul edilen Latince lejantlı sikkeler ile Appianus’un ifadeleri, yerleşimin bir Roma kolonisine dönüşümünün en açık kanıtlarıydı.

Lampsakos’a atfedilen MÖ 1’nci yüzyılın ikinci yarısı ilk yallarına tarihli sikkelerin ilk tipinde ön yüzlerde defne çelenkli Caesar başı ile C G I L lejantı, arka yüzlerde ise öküzün çektiği sabanı süren rahip betimi bulunur.

Bu sikke betimi açık bir şekilde koloninin sınırlarının çizilişini sembolize etmekteydi.

Strabon zamanında: Lampsakos hala gelişen bir şehirdi.

Tarihçi Kharon, Hatip Anaksimenes ve Epikuros’un öğrencisi Metrodorus gibi birçok seçkin yazar ve filozof bu şehirde doğdu.

Metrodorus, burada uzun yıllar ikamet etmiş ve şehrin bazı vatandaşlarını yakın dostları arasında saymıştır.

Lampsacus, Lysippus tarafından yapılmış, yere kapanmış bir aslanı temsil eden güzel bir heykele sahipti. Ancak bu heykel, Agrippa tarafından Campus Martius’u süslemek üzere Roma’ya götürüldü.

1356 yılında Gazi Süleyman Paşa, Güreci ile Lapseki arasına gelerek ilk defa fetih amacıyla Gelibolu’ya geçmiştir. Daha sonra Osmanlı döneminde Asya’dan Avrupa’ya geçiş olarak Çardak-Gelibolu hattı kullanılmıştır.

 

 

GELELİM GÜNÜMÜZE:

Bölgenin antik adı muhtemelen buraya yerleşmiş olan Trakyalı Bebryces’ten gelen Bebrycia idi. Lamsaki adı, hala Lampsacus’un muhtemelen yakınında bulunduğu küçük bir kasabayla bağlantılıdır. Çünkü Lamsaki’nin kendisinde antik çağa ait hiçbir kalıntı yoktur.

Günümüzde: Lampsacus’un altın ve gümüş staterleri, çeşitli koleksiyonlarda bulunmaktadır. İmparatorluk sikkeleri Augustus’tan Gallienus’a kadar gitmektedir.

Evet, Lampsakos antik kenti, günümüzdeki Lapseki ilçesinin altında kalmıştır ve görünürde bir kalıntısı mevcut değildir.

Bugün Lapseki mezarlığının bulunduğu tepenin üstü oldukça geniş ve düz bir alan biçimindedir. Bu nedenle ilkçağ Akropolis’inin burada bulunduğu düşünülmektedir.

Ancak bugün Lapseki ilçesinin eski bazı binalarında, ilk çağ yapılarından alma mermer sütun parçalarına rastlanır.

Öte yandan, arkeolojik Sit alanındaki eserlerin müzelere taşındığı ve günümüzde alanda herhangi bir arkeolojik kalıntı bulunmadığı bilindiğinden, 3’ncü derece arkeolojik Sit alanı tescil statüsündeki nekropol alanı, sondaj kazısı yapılması koşuluyla yapılaşmaya açılmıştır. Zaten 1915 Çanakkale köprüsü ayakları da bu bölgededir.

 

PAİSOS-APAİOS

Çanakkale Lapseki ilçesinin 10 km kuzeydoğusunda, Bayramdere’nin denize döküldüğü yerde, oldukça yüksekte kurulmuştur.

Sözcük anlamı, Luwi-Pelasg dilinde “akarsu” anlamına gelir.

Kent, MÖ 7’nci yüzyılda Miletoslular tarafından ele geçirilmiştir.

Perslere karşı ayaklanmışlar, sonra da Darius tarafından MÖ 497 yılında şehir ele geçirilmiştir.

Attika-Dellos deniz birliğine katılan ve ödedikleri aidatları içeren listede Paisos’un adı da geçmektedir.

Antik yazarlardan Polyyainas, kentin terk edilişine ait yazdığı bir öyküde şunları belirtir:

“Parion ile Lampsakos kentleri bir sınır anlaşmazlığına düşerler ve sonunda çözümü yarışmakta bulurlar. Yarışma koşullarına göre, iki kent halkı, kendi kentlerinden diğerine yola çıkacaklar ve sonunda karşılaşacakları nokta, iki kent arasındaki sınırı meydana getirecektir. Ancak, Lampsakos’lular yarışmaya hile karıştırarak 200 stad yol aldıkları halde Parion’lular sadece 70 stad gidebilmişlerdir. Bu durum karşısında, Paisos, Lamsakos’un sınırları içinde kalınca halk kenti terk eder.”

Ünlü coğrafyacı Strabon: “LAmpsacus ve Parium arasındaki dönemde Peasus adında bir şehir ve nehir vardı. Ancak şehir harabe halindeydi. Paeseniler meskenlerini değiştirdiler.

 

KALINTILAR:

Şehir tamamen toprak altında olduğundan herhangi bir kalıntı yoktur. Hatta kentin yeri de tam olarak tespit edilmemiştir.

 

PERKOTE-PALEO PERKOTE

Lapseki sınırları içinde, Sindal ile Akçalan köyleri arasında, Umurbey (Praktios) ırmağının kuzeyinde bir bölgededir.

Şehrin isminin kelime anlamı: “Yüksek hisar” demektir.

Şehir antik Mysia bölgesinde, Helenistik-Roma döneminde Çanakkale Boğazının Asya yakasında bir kentti.

Attik Deniz Birliği vergi listesinde Perkote ve Palaiperkote olmak üzere iki kent adına rastlanır. Ödedikleri vergi miktarına göre, şehrin nüfusu tahmini 265 kişi olmalıdır.

Şehir, Abydos, Arisbe ve Paisos gibi bir Milet kolonisidir.

Kentin adı, Yunan destanlarında geçer.

Örneğin: Homeros, İlyada destanında Percote’den savaşa katılan birlikler olduğunu yazmıştır. Ayrıca: şehrin Praktios nehrinin yakınında olduğunu aktarır.

Eresuslu Phanias’a göre: “Persli Artaxerxes, Themistokles’e evi için yatak takımlarıyla birlikte Percote şehrini vermiştir.

Herodotos: İonya ayaklanmasına katılan Perkote’nin MÖ 94 yılında Pers kralı Dareios tarafından, Abydos’tan sonra ele geçirildiğini ifade eder. Pers kralı Artakserkses Lampsakos’u şarabı, Prkote’yi ise yatağı ve kıyafeti için Spartalı Themistokles’e vermiştir.

Antalkidas MÖ 387’de Atinalılara fark edilmeden gemiyle Perkote’ye doğru hareket etmiştir.

Büyük İskender, MÖ 334 yılında, ordugahını kurduğu Arisbe’den bir gün sonra Perkote’ye ulaşmıştır.

Argonautlar, Hellespontos’daki yolculukları sırasında Abydos ve sonra Perkote’nin önünden geçmişlerdir.

Percote, Truva savaşı sırasında Kral Priam’a yardım etmek için birlik göndermiştir. Percote şehrinden bir yerli Antilochus , Truva savaşında yaralanır. Percote şehrinden iki yerli, Truva savaşında Diomedes ve Ulysses tarafından öldürülür.

Mitolojide, kentin yöneticisi Merops adlı bir figürdür. Merops’un çocukları ve soyu Percote ile bağlantılıdır.

Perkote adına sikke bastırılmamıştır.

Kent, zamanla önemini kaybetmiş, Strabon döneminde kent pek parlak durumda değildir. Strabon, Percote şehrinin Hellespont kıyısındaki kesin yerinin bilinmediğinden bahseder.

 

KALINTILAR:

Antik şehirde tam olarak bilimsel kazılar yapılmamıştır.

Kalıntılar genellikle yüzey seviyesindeki izler ve taş temeller, harabe kalıntıları şeklindedir.

Aşağı ve Yukarı kale olmak üzere çift kale özelliğinde ve en eski kalıntıları Orta Paleolitik döneme uzanan, kale kalıntıları, muhtemelen Geç Tunç çağı ile Demir çağı arasına tarihlendirilebilir.

 

 

 

 

HACIGELEN BİBERLER KALE YERLEŞMESİ;

İlçenin Hacıgelen köyü güneydoğusunda bulunan biberler Obasının doğusunda Kaletepe üzerinde bir kale yerleşmesi vardır.

Ulaşımı zor bir konumdadır.

Çağ ağaçlarıyla kaplı Kaletepe üzerinde yer yer küçük açıklıklar mevcuttur.

O dönemden kalma kale duvarının tamamı yıkılmış durumdadır. Günümüzde, yoğun bitki örtüsü nedeniyle kale buluntusuna rastlanmamıştır.

Fakat duvar yapısının özelliği, bölgedeki diğer benzer yerleşimlerle karşılaştırıldığında, kalenin kuzeyindeki Erdağı’nda bulunan yerleşme ile benzerlik gösterdiği görülmüştür.

Kale duvarları ve bölgenin tarihi göz önüne alındığında, MÖ 600-400 arasında bölgeyi hakimiyet altına alan Perslerin kıyı bölgelerini kontrol altında tutmak için iç bölgelere yapmış oldukları kontrol ve güvenlik noktalarından biri olduğu düşünülüyor.

 

GÜRECİ LİMAN YERLEŞMESİ:

Güreci köyü sınırları içinde, Üstünlü mevkiindedir.

Güreci köyünün kuzeyinde Marmara denizi kıyısında bulunan alan halen balıkçı barınağı olarak kullanılmaktadır.

Deniz içine doğru uzanan duvar kalıntıları arasında pithos (küp) parçaları görülür.

Bölge iki tepe arasında bulunan bir vadiden oluşmaktadır. Batıdaki tepede ise konut olabilecek temel kalıntıları mevcuttur. Doğudaki tepe üzerinde birkaç kaya mezarı tespit edilmiştir.

Yerleşmede moloz taş ve çamur harcı ile inşa edilmiş olan duvarlar, deniz kıyısında çok daha iyi görülmektedir.

Bu küçük yerleşmenin yüzeyinde bulunan seramikler, yerleşmenin MS 5-6’ncı yüzyıllar arasında olduğunu gösterir.

 

ŞEVKETİYE ASARKALA KALESİ;

Lapseki ilçe merkezinin kuzeydoğusundadır ve Lapseki ilçe merkezine 18 km uzaklıktadır.

Tepe, Çanakkale-Biga karayolu üzerinde Asarkale mevkiinde bulunmaktadır.

Köyün kuzeyinde, Bozburun üzerindeki fazla geniş olmayan ancak oldukça sarp tepe üzeride duvarları kireç harcı ve moloz taş ile örülmüş bir kale vardır.

Kale, Çanakkale-Biga asfaltının hemen kenarında, sivri bir kayalığın tepesinde kurulmuştur.

Tepenin deniz tarafı dik bir kayalık, güney yamaçları ise daha az eğimlidir.

Tepe yoğun bitki örtüsüyle kaplıdır.

Tepenin çevresinde çalılıklar arasında çok az görülebilen yıkık durumda moloz taşlardan yapılmış kireç harçlı, kale duvarı kalıntıları vardır.

Kalenin bulunduğu yerde MS 12-13’ncü yüzyıllara ait Bizans seramikleri bulunmuştur.

Kalenin kuzeyinde ve güneyinde küçük teknelerin konaklayabileceği koylar bulunur.

Bu yapı, kalede daha ziyade bir gözetleme kulesi işlevinde olup esas yerleşme tepenin güneyinde yer almaktadır.

Alanın ulaşımı oldukça zordur.

 

 

 

 

Biga tanıtımı.

Bandırma tanıtımı.

Çanakkale tanıtımı.

Gelibolu tanıtımı.

 

Çanakkale Eceabat

Eceabat
 

Çanakkale Eceabat; Eceabat, il merkezi Çanakkale arasındaki deniz yolu ulaşımı: 42 km dir. Eceabat, Gelibolu arasındaki uzaklık: 44 km. Eceabat, Truva arasındaki uzaklık: 44 km. (Ancak ulaşım 1 saat 15 dakika civarında sürer) Eceabat, İstanbul arası uzaklık 335 km. Eceabat Tekirdağ arası uzaklık 190 km Eceabat Edirne arası uzaklık 220 km. dir.

Eceabat
 

TARİHİ

Yörenin yerleşim tarihi oldukça eskiye gitmektedir. MÖ 2000’lerde buradaki ilk yerleşimin Fenikeliler tarafından kurulduğu sanılmaktadır. Truvalı ve Midillili denizciler, Eceabat kıyılarına kadar gelip burada kıyı kentleri ve limanlar oluşturmuşlardır. Çanakkale boğazında, sahildeki ilçenin antik dönemdeki ismi “Maydos” tur. Antik dönem yazarlarına göre, Maydos kenti, muhtemelen MÖ 5’nci yüzyılda kurulmuştur. Buradaki ilk yerleşim yeri, Balkanlardan gelen kavimlerin bir kolu olan Traklar tarafından kurulmuştur.

Bölgedeki ilk savaşlar ise, Heredot tarihinde yazılanlara göre, MÖ 499-449 yılları arasında Yunanlılar ile Persler arasında yapılmıştır. Bu savaşların anlatımları sırasında Maydos kentinden söz edilir. Daha sonraları Büyük İskender, Avrupa’dan Anadolu’ya geçiş için Sestos-Abidos (Nara burnu) yolunu kullanmıştır.

1354 yılında, Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa, Rumeli fetihleri öncesinde, burayı da Osmanlı topraklarına katmıştır. Ece Bey tarafından fetih edilen bölgeye, Süleyman Paşa tarafından “Eceabat” ismi verilmiştir. Ece beyin ismine atfen “imar eden” manasına “abat” kelimesi eklenerek “Eceabat” olmuştur.

Ayrıca, Ece Yakup’un fetih öncesinde kaldığı Saroz yönüne bakan bir koya da ismi verilmiştir. Yerleşimin deniz kenarında olan ve Maydos köyü olarak isimlendirilen bölümünde, daha önce burada yaşayan gayri Müslim halkın yarattığı mimarlık, doğramacılık ve oymacılık sanatı eserleri görülür.

Tabii yörenin tarihindeki en büyük olay: Çanakkale savaşlarıdır. Aslında boğazların önemine binaen, Osmanlı döneminde, Fatih Sultan Mehmet döneminde Kilitbahir kalesi inşa edilmiş ve ardından da yine çeşitli Osmanlı sultanları çeşitli kaleler yaptırmışlar ve var olan kaleleri onarttırmıştır.

Özellikle Sultan II Abdülhamit döneminde, boğazın Rumeli yakasına çeşitli top tabyaları yerleştirilmiş ve bunlar Çanakkale savaşında büyük yararlıklar göstermiştir.

1’nci Dünya Savaşı yıllarında, 1915 yılında Çanakkale savaşları, her ne kadar yarımadaya ismini veren Gelibolu savaşları olarak anılsa da, savaşların yaşandığı yerler, yarımadanın Eceabat ilçesi sınırları içerisinde olmuştur.

Eceabat 1926 yılında Belediye olur. 1926 yılında Gelibolu’nun ilçe olmasıyla, gerek Gelibolu ve gerekse Eceabat Çanakkale iline bağlanmıştır. 1973 yılında ise, Ece koyu ve Akbaş limanı hattının batısında bulunan alan, bir kanunla “Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı” olarak ilan edilir. 1994 yılında yarımada da yaşanan orman yangınlarının ardından, Milli Park alanı yeniden ele alınmış ve bir Barış Parkına dönüştürülmüştür.

Eceabat
 

GENEL

Tarihi ve kültürel varlıkları oldukça önemli olan Eceabat, Çanakkale savaşlarının da geçtiği yer olarak önem kazanmakta olup 1973 yılından sonra Tarihi Milli Park statüsüne alınmıştır. İlçe, yarımadayı çevreleyen denizin hemen ardından yükselen, yumuşak tepeler, bu tepeler arasındaki dar düzlükler ve bu düzlükler boyunca akan kısa ve zayıf çaylarla şekillenmiş bir coğrafyada bulunur. Başlıca düzlük alanları, Anafartalar ve Ece ovalarıdır. Ancak stratejik önemi büyüktür.

Çünkü: Çanakkale boğazı yani Asya ile Avrupa’dan gelen karayollarını denizyolu ile bağlayan bir büyük su yolu başında kuruludur. Denizden yükseklik 3 metredir. Karasal iklim hakimdir. Ayrıca Akdeniz ikliminin şekillendirdiği bir geçiş iklimi de etkilidir. Milli Park alanı içinde yapılan ağaçlandırmaya rağmen, yörede henüz orman varlığından söz etmek mümkün değildir.

İlçede yaşayan halkın geçim kaynağı: tarım ve balıkçılıktır. Balıkçılık yörenin en önemli geçim kaynağıdır. Ayrıca, çok sayıda tuğla ocaklarıyla bir dönem Çanakkale’nin tuğla ihtiyacı buradan karşılanmıştır.

NE YENİR

Eceabat yöresinde, Çanakkale balıkçılığı ile özdeşen sardalye balığı yemelisiniz. Özellikle: Temmuz ve Ağustos ayları, tam sardalye mevsimidir.

Eceabat
 

GEZİLECEK YERLER

 

GELİBOLU YARIMADASI TARİHİ MİLLİ PARKI

Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkını anlattığım oldukça ayrıntılı bir yazı, yine bu sitede aynı isim altında bulunmaktadır.

Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı-Şehitliklerle ilgili yazıma ulaşmak için.

 

Eceabat Kilise Tepe
 

KİLİSE TEPE

Burası “Maydos” kentinin ilk yerleşim alanıdır.

Kilye köyünün hemen güneyinde bulunan Maydos Kilisetepe höyüğü 200 x 180 metre boyutları ve deniz seviyesinden 34 metre olan yüksekliği ile Gelibolu Yarımadasının en büyük höyüklerinden biridir. İsmini önceleri üzerinde bulunan bir kiliseden alan höyük 2010 yılından beri Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesinden bir ekip tarafından kazılmaktadır.

Bu kazılar sırasında höyüğün batı kısmında yapılan çalışmalarda, iki farklı döneme ait savunma sistemi bulunmuştur. Bunlardan bir tanesi önemlidir çünkü Homeros dönemi öncesine ait olarak tarihlenmiştir. Bu savunma duvarının dış yüzeyi, testere dişi denen ilginç girinti ve çıkıntılara sahiptir.

Truva şehrinin doğu girişinde olan bu çıkıntılar, surun öncüsü olabilecek bir tekniğe sahiptir. Daha sonraki dönemlerde ise, surda dış yüzey oldukça düzgün işlenmiş taşlardan oluşturulmuştur.

Eceabat Kilise Tepe
 

Höyüğün batı kısmındaki kesitten elde edilen bilgilere göre, MÖ 3 binden günümüze kadar burada iskan bulunduğu anlaşılmıştır. Kazı çalışmaları devam ederken, Maydos Kilisetepe Höyüğünde tereyağı yapımında kullanılan yaklaşık 2.500 yıllık bir yayık küpü, 4 bin yıllık Ağırşak  (ip eğirmede kullanılır) bulunmuştur.

Kazı alanında yarıya kadar gömülü bir vaziyette, toprak içinde bulunan yayık, çalışmaları yapan kazı ekibi tarafından çıkarılarak, koruma altına alınmıştır. İncelemeler sonucu, yayığın 72 cm boyunda ve 50 cm genişliğinde olduğu, tereyağ yapımında kullanıldığı ve 2.500 yıllık olduğu tespit edilmiştir.

Eceabat Kilye Ovası

KİLYE OVASI

Kilye ovası, ismini Roma döneminde burada kurulmuş olan antik “Coela” kentinden alır. Gelibolu yarımadasının batısında, Eceabat ilçesinin 5 km doğusundadır. Ova, aynı ismi alan Kilye koyunun kuzeyinde, Kaba Tepeye doğru uzanır. Koyun güneyinde, günümüzde Kilye Kalesine ait sur duvarı kalıntıları görülebilir.

Yaklaşık 8 km uzunluğunda ve yer yer 3-4 km genişlikte, dar bir vadi olarak uzanan ovanın ortasında Kilye deresi akar ve koyun sonunda Çanakkale boğazına bağlanır. Coela antik kentinin kalıntıları, koydan yaklaşık 3 km içeride ovanın kuzeyindeki alçak sırttadır.

Eceabat Sestos

SESTOS

Gelibolu Yarımadasında Eceebat ilçesinin yakınlarındadır. Akbaş kalesinin bulunduğu yerdedir.

Hellespont kıyısında, Abydos’un karşısında, rüzgar ve akıntının avantajlı olduğu günümüzdeki Akbaş Limanına bakan tepenin üzerindedir.

Antik çağda birçok önemli olaya sahne olmuştur. Deniz seviyesinden 100 metre yüksekliktedir. MÖ Arkaik çağdan Roma dönemine kadar Sestos önemli bir şehirdi.

Heredetos: boğazda bulunan en güçlü yer olarak tasvir etmiştir.

Homeros: Truva atı adlı kataloğunda şehirden söz etmiştir.

Strabon: Sestos kenti hakkında “Sestos, Propontis’e doğru, Propontis’ten gelen akıntıların uzağında kurulmuştur. Bu nedenle, Sestos’dan karşıya geçiş daha kolaydır. Önce kıyıdan Heros kulesine ulaşıldıktan sonra, akıntının yardımıyla karşıya geçilir. Fakat Abydos’tan karşıya geçecek olanlar, önce kıyı boyunca Sestos karşısındaki kuleye doğru aksi yöndesekiz stadia kadar çıkmaları ve geçişte akıntının şiddetini kırmak için eğit olarak seyir etmeleri gerekir. “

Spartalı komutan Derkylidas: Sestos’a sığınan Sparta yanlısı kişilere şöyle seslenmiştir. “Sestos’tan daha kuvvetli, kuşatılması Sestos’tan daha zor bir yer yoktur. Çünkü Sestos’u kuşatacak kişinin hem bir donanmaya, hem de piyade güçlerinin olması lazımdır.”

MÖ 4’ncü yüzyılda yaşamış olan tarihçi Thepompos’a göre: “Sestos, küçük ama güçlü duvarlara sahip, iki plethra kalınlığında çift duvarla limana bağlantılı, bu sebeple ve boğazdaki akıntı sayesinde Boğazın efendisi” olarak tanımlamıştır.

 

ŞEHRİN ÖNEMİ:

Şehir, Helenistik dönemde tahıl sevkiyatının korunması ve depolanması için kullanılmıştır. Konum avantajı nedeniyle, Helenistik çağ boyunca savunma merkezi olarak kullanılmıştır.

MÖ 7’nci yüzyılda Lesbos adasından gelen Aioller, Sestos kentini ele geçirmiş ya da kurmuşlardır.

MÖ 405 yılında, Yarımadanın Lampsakos (bugünkü Lapseki) karşısında, Hellespontos kıyısında Aiospotamoi yakınlarında yapılan ve Spartalıların Atina donanmasını yok ettiği Peloponnesos Savaşından sonra Atinalılar bölgeyi terk etmiştir.

Spartalılar, Peloponnesos savaşından sonra Sestos’a yerleşimciler göndermişler ve bölgeyi savunma merkezi haline getirmiştir.

MS 6’ncı yüzyılda Bizans İmparatoru Justinianus tarafından Sestos şehrine, boğazdan gelebilecek saldırılara karşı önlem almak için kale inşa edilmiştir. Şehirde Bizans döneminde inşa edilen kale kalıntısı haricinde diğer yapılar toprak altında kalmıştır.

Yunan mitolojisinde: Hero ile Leandros mitinde bu şehirden bahsedilir. Sestos’un Hero’nun evi olduğu söylenir.

Eceabat Akbaş Limanı

 

SESTOS LİMANI-AKBAŞ LİMANI

Kuzey rüzgarlarının güçlü olduğu zamanlarda Ege’den Marmara denizine çıkış tehlikeliydi ve böyle günlerde günümüz Eceabat ilçesi yakınlarındaki Sestos antik kentinin limanı, gemilere beklemek için uygun bir liman sunmaktaydı. Evet limanın hemen karşısında Abdyos vardı. Limanın adı bilinmemekle birlikte genellikle “Akbaş Limanı” olarak anılır. Liman suları boğazın akıntı ve rüzgar etkilerinden görece korunmuş durumdadır. 

Limanda yapılan arkeolojik araştırmalarda, Bizans dönemine ait sırlı çanak-çömlek parçaları bulunmuştur. Bu parçalar limanın sürekliliğini gösterir. 

Ancak zamanla alüvyonlarla liman dolmuş ve önemini kaybetmiştir.

 

ECE LİMANI:

Sestos kentinin biri Çanakkale Boğazına ve diğeri Ege denizine olmak üzere iki limanı bulunduğu bilinmektedir.

Ece limanı, antik dönemlerde Sestos şehrinin Ege denizine açılan bir limanıdır. Denize yakın koya hakim, çevresi tepelerle çevrili bir konumdadır. Limanın ağzı, denize karaya doğru girdiği bir koy biçiminde, görece korunaklı bir koya yerleşmiştir. Yaklaşık 1 km lik ağız genişliği ve koy içine doğru 700 metrelik girinti mesafesi vardır. Etrafında yüksek tepeler vardır, bazı bölümleri denize dik inişlerle sonlanır. 

Limanın hemen batısında “Ece Baba Türbesi” vardır. Türbenin kime ait olduğu net bilinmiyor. Yerel söylentilere göre “Halil Ece Bey” ya da “Ece Bey” ile ilgili rivayetler mevcuttur. 

 

AKBAŞ KALESİ:

İlçe merkezine bağlı Yalova köyü yakınlarındadır. Rakımı deniz seviyesinden yüksekliği 10 metredir. 

Kale Roma döneminde inşa edilmiştir. Bizans dönemi sonuna kadar ve hatta erken Osmanlı döneminde de bir süre kullanılmıştır. Ancak kesin inşa tarihi bilinmemektedir. 

Kalede kullanılan taşların cinsi ve boyutlarına bakılacak olursa, parçaların neredeyse tamamının yerel kum taşından ve çok da iri olmayan taşlardan oluştuğu anlaşılır.

Duvarların incelenmesiyle elde edilen sonuçlardan biri de duvarlarda işlenmiş parçalara ve mermerlere rastlanmasıdır.

Kalenin genel planı ve yapım özelliklerinden, burasının aynı dönem içinde inşa edildiği ve zaman içinde onarımlar dışında, sonradan bir eklemenin yapılmadığı söylenebilir.

Evet, kalenin konumu doğal bir savunma oluşturmaktadır.

Kalenin güneydoğusunda bulunan Akbaş Limanı önemli bir ticari ve askeri limandır.

Evet antik kent, kalıntıları halen korunmakta olan bir Bizans/Osmanlı suru tarafından inşa edilmiştir.

Kalenin kuzeyinde, vadiye bakan tarlalar içinde yapılan çalışmalarda yüzeyde çeşitli dönemlere ait oldukça yoğun seramik, tuğla, kiremit parçaları görülmüştür.

Ayrıca tarla sürümleri nedeniyle çıkmış olan bazı antik duvar taşları da tarla kenarlarında daha önceki yıllarda örnek seramik parçaları toplanmıştır.

Kuzeybatı arazisinin birdenbire dik bir şekilde sona ermesiyle, antik kentin sur duvarının batı bölümünün burada olması gerektiği akla gelmektedir.

Fakat yüzeyde genel bu sura ait hiçbir iz görebilmek mümkün değildir. Kaleden geriye harap sur duvarları kalmıştır. Planı çok net şekilde bilinmemektedir. Kale ile liman arasında bir bağ bulunduğu, limanın doğrudan savunmasını da desteklediği görüşü vardır. 

 

ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALAR:

Sestos şehrindeki ilk araştırmalar. 2012 yılında başlatılmıştır.

Araştırma sonuçlarına göre, yerleşimin ilk olarak MÖ 3’ncü bin yılda kurulduğu anlaşılmıştır.

Tepenin kuzey ve kuzeydoğu eteklerinde fazlaca bulunan Erken Tunç Çağı dönemine ait çanak-çömlek parçaları, en eski yerleşimin bu bölgeye ait olduğunu gösterir.

Bu durum sadece Gelibolu yarımadasında değil, Trakya bölgesindeki en büyük Prehistorik yerleşim yerlerinden biri olduğunu gösterir.

Geç Tunç Çağındaki yerleşim, Homeros’un sözünü ettiği Trak şehri olduğunu düşündürür.

Bölgedeki bu yerleşim yeri, Troia da dahil olmak üzere depremler ve istilalar sebebiyle harap olmuş ve terk edilmiştir.

Kazı çalışmalarına göre Sestos şehrinin en parlak dönemi, MÖ 4 ve 5’nci yüzyıllarda yaşanmıştır. Bu döneme ait bulunan seramiklerin fazla sayıda ve kaliteli olması bunu gösterir.

Sestos bu dönemde, tüm şehir ve liman, kuvvetli surlarla çevrilerek korunmuştur.

Ancak günümüzde bu surlara ait herhangi bir kalıntı bulunmamaktadır.

Eceabat Bigalı Köyü

BİGALI KÖYÜ

İlçe merkezine bağlı köyün denizden yüksekliği, yaklaşık 180 metredir. Köyün iklimi, Marmara iklimi etkisi altındadır. Yani, sıcak ve ılıman iklim egemendir. Kış aylarında fazla yağış düşer. Eceabattan karayolu ile ulaşım mümkündür. Eceabat-Kilitbahir hattında yer alır. Köyde, bugün taş yapılı evler, geleneksel Osmanlı mimarisi izleri taşır. Conkbayırı, Arıburnu ve 57’nci Alay Şehitliği köyün yakınlarındadır. 

Çanakkale Eceabad Bigalı Kalesi
 
Bigalı Kalesi

İlçe merkezine 5 km uzaklıktadır. Bigalı köyünün yaklaşık 3-5 km doğusunda, deniz kenarına yakın bir konumdadır. 

Eceabat-Gelibolu karayolu üzerinde, deniz kıyısındadır.

1807 yılında İngiliz Amiral Duckworth komutasındaki filonun Çanakkale Boğazını geçmesi üzerine; Nara kalesinin karşısında, 1807 yılında Sultan III. Selim döneminde yapılmaya başlanmış ve Sultan II Mahmut döneminde 1820 yılında bitirilmiştir. Kalenin deniz savunmasında ve Boğaz kontrolünde stratejik rolü vardır. Özellikle boğazın karşı sahasında konumlanan (Nara, Bigalı) karşılıklı savunma esasına göre dizayn edilmiştir. 

Yapımında doğu ve batı kapılarına yerleştirilen kitabeler, bugün yerinde yoktur.

Bugün kaybolan kitabelerden, doğu kapısına ait olan kitabenin yarısı Çanakkale Arkeoloji Müzesinde, diğer yarısı ise Gelibolu Mevlevihanesindedir.

Çanakkale Eceabat Bigalı kalesi
 

Dikdörtgen planlıdır. Dört köşede çokgen ve dairesel planlı kuleler bulunmaktadır.

Kalenin planı dikdörtgen olup, ölçüleri yaklaşık 70 x 130 metredir. Deniz cephesinde duvar boyunca yaklaşık 1.5 metre yükseklikte top yürüyüş yolu vardır. Deniz yönündeki duvarda top mazgalları ve top atış donanımı için yerler bulunur. 

Kaleye giriş, doğu ve batı istikametinde aynı eksen üzerinde yer alan yarım daire kemerli ve üçgen alınlıkla iki kapıdan sağlanır.

Kalenin denize bakan güney duvarı önünde, yerden yüksekçe bir platform bulunur. Bu platformun ilerisinde, hem dairesel planlı iki kulede, hem de duvar üzerinde top atışına uygun, dışa doğru genişleyen mazgallar bulunur.

Kalenin doğu, batı ve kuzey yönündeki duvarlarında ise tüfek atışına uygun, dışa doğru daralan çokgen mazgal pencereleri vardır.

Kuzeyde, iki köşede yer alan çokgen kulelerde de top atışına uygun, dört mazgal açıklığı vardır. Kale içindeki mescit kare planlıdır ve örtü sistemi yok olmuş, güneydoğu duvarının dışında büyük ölçüde yıkılmıştır.

Dikdörtgen planlı çeşme, kısmen daha sağlam olmakla birlikte suyu akmaz. Cephanelik olduğu düşünülen dikdörtgen planlı bina, günümüze kısmen sağlam bir şekilde ulaşmıştır.

Yapıya giriş, doğu yönündeki bir ön mekandan sonra güneyde yer alan yarım daire kemerli kapıdan sağlanır. Yapı tonoz örtü sistemine sahiptir.

Kalenin yapımında, Sestos antik şehrinin taşları kullanılmıştır. Kalenin asıl amacı, kontrol olup burada savaş olmamıştır. Kale, Çanakkale savaşları sırasında, 3’ncü Kolordu Silah Tamirhanesi olarak kullanılmıştır.

Aynı zamanda bir haberleşme merkezi olmuştur. Kale günümüzde büyük ölçüde ayaktadır. Kalede: harap halde bir mescit, bir çeşme, bir büyük cephanelik, iki küçük cephanelik ve temel izleri görülen kışla binası bulunuyor.

Çanakkale Eceabat Bigalı Atatürk Evi Müzesi
 

Bigalı Atatürk Evi

Yarbay Mustafa Kemal komutasındaki 19’ncu Tümen, 25 Şubat 1915 tarihinde, Çanakkale savaşlarına katılmak üzere Eceabat’a gelir ve 19 Nisan 1915 günü, Tümen karargahı, Eceabat’tan Bigalı (Boğalı) köyüne taşınır. Köy muhtarı tarafından kendisine tahsis edilen bu köy evi, karargah olarak kullanılır.

Çanakkale Eceabat Bigalı Atatürk Evi

Ev, 1973 yılında müze olarak düzenlenmiş ve ziyarete açılmıştır. Müzede: Mustafa Kemal’e ait eşyalar ve üniformalar sergileniyor. İki katlı binanın alt katında, biri büyük ve diğeri küçük olmak üzere iki oda bulunuyor.

Üst katta salona açılan üç kapıdan ortadaki büyük odanın Atatürk’ün çalışma odası, sağdakinin de yatak odası olarak kullanıldığı, diğer odanın ise Mustafa Kemal’in yaverine ait olduğu biliniyor.

Eceabat Kilitbahir Köyü

KİLİTBAHİR KÖYÜ

İlçe merkezine 5 km uzaklıktaki bu köy, Çanakkale boğazının en der yerinde, kıyıda kurulmuştur. Köy, tarihi Osmanlı dönemi evleri, dar sokakları, çeşmeleri, camileriyle geleneksel mimari dokusunu korumaktadır. Dik bir yamaca kurulmuştur. Denize doğru dik iniş ve yükseklik farklılıkları doğa ve deniz manzaraları açısından avantaj sağlar.

Kilitbahir, kelime anlamı “denizin kilidi” demektir.

Köyde: kültür varlıkları olarak: Fatih Camii, Cahidi Sultan Camii, Tabip Hasan Paşa Camii, 2 hamam kalıntısı, çok sayıda çeşme ve konut vardır. Ayrıca: Havuzlar yolu üstünde, harap durumda bir “Uşşaki Dergahı” bulunur.

Evet kale 2018 yılından itibaren müze olarak ziyarete açılmıştır. 

Eceabat Cahidi Sultan Külliyesi

Cahidi Sultan Külliyesi

Külliye kurucusu, Edirne doğumludur ve asıl ismi Ahmet’tir. Daha sonra kendi kurduğu tarikatın adı olan “Cahidi” ismini almıştır.

Kilitbahir köyüne yerleşmiş ve kendi tarikatı ve tekkesini kurmuştur. Kilitbahir kalesinin arkasında ve boğaz manzarasına hakim bir yamaçta yer almaktadır. Külliyenin inşa tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Cami kapısında 1630 tarihli kitabe bulunmaktadır. 

Ahmet Cahidi, 1659 yılında öldüğünde burada defnedilmiştir. Cahidi Sultan ve eşi Kerime Hatun’un mezarlarının bulunduğu türbe, külliyenin önemli bir parçasıdır. 

Çanakkale Eceabat Kilitbahir Kalesi

 

Kilitbahir Kalesi

İstanbul şehrinin fetih edilmesinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul şehrinin güvenliği için 1462-1463 yılları arasında karşı kıyıdaki Çimenlik (Kal’a-i Sultaniyye) kalesiyle karşılıklı duracak şekilde yaptırılmıştır.

Dönemin tarihçilerinden Tursun Bey: İstanbul’un fethinin ardından Boğaz’ın en dar yerinde karşılıklı iki kale yapıldığını, birine Kilidülbahir, diğerine de Sultaniye adının verildiğini ve bu kalelere topların konulduğunu yazar.

Kale, İstanbul’da pek çok eseri bulunan Mimar Mustafa Ağa tarafından yapılmıştır.

1541 yılında Kanuni Sultan Süleyman döneminde ise, kaleye bir kapı kulesi suru (Sarı Sur) eklenmiştir. Köşe kule, büyük kesme taştan yapılmış oldukça güzel bir yapıdır.

Kalenin ikinci restorasyonu ise, 1870 yılında Sultan Abdülaziz tarafından yaptırılmıştır. Kuzey kısmındaki bölümün orijinal dış deniz duvarı, günümüze ulaşmamıştır. Bu parça, 1894 yılında Sultan II Abdülhamit tarafından tekrar inşa ettirilmiştir. Kalenin güney kısımlarındaki deniz duvarları, top mazgalı olarak kullanılmıştır. Son restorasyon 2011-2013 yılları arasında yapılmıştır.

Kale, 1’nci Dünya Savaşı sırasında kullanılmıştır. Burayı gezerken, özellikle, Sarı kulenin içindeki ressam Mehmet Ali Laga tarafından yapılmış, renkli boğaz haritasını görünüz. Harita: 1’nci Dünya savaşı sırasında yapılmıştır.

18 Mart 1915 tarihinde Çanakkale Boğazını geçerek İstanbul’u işgal etmek isteyen düşman donanmasına karşı bu iki kale, yani Çimenlik ve Kilitbahir kaleleri kullanılmıştır. Yani: 1915 yılındaki Çanakkale savaşları sırasında, kaleye düşman güllesi isabet etmiştir, yani aynı zamanda “gazi” bir kaledir.

Çanakkale boğazına giriş yapmak isteyen bütün gemiler, bu hatta geldiklerinde durdurulmuş ve kontrol edilmiştir. Zaten, Kilitbahir kalesi, Çanakkale boğazını ateşe verebilecek ve tüm boğazı kontrol edebilecek şekilde yerleştirilmiştir.

Diğer Osmanlı kalelerine göre çok farklı ve benzeri bulunmayan bir mimariye sahiptir. Geometriye düşkünlüğü ile bilinen Fatih Sultan Mehmet, kaleyi üç yapraklı yonca şeklinde yaptırmış ve bu planı ile kuvvetli bir savunma sistemi oluşturmuştur.

Eceabat Kilitbahir Kalesi
 

Kale, Osmanlı kaleleri içinde, mimari yönden tam bir baş yapıt olarak kabul edilmektedir. Kalenin başka bir yerde uygulanmayan özgün yapısı dikkat çeker.

Kaleye uzaktan bakıldığı zaman: kalp, yürek ve yonca yaprağı biçimindeki mimarisiyle göze hoş bir görüntü oluşturur. Peki niye böyle bir şekil: gelişen topçuluk teknolojisine göre, top atışlarından en az etkilenmek üzere yapılmıştır.

En dış kısımda bir dış sur vardır. Daha sonra iç kale ve iç kale içinde ise, 7 katlı üçgen bir kule bulunur. Ayrıca, saldırılara karşı, surun dışında hendekler yerleştirilmiştir. İç kuleye giriş, surların kuzey ve güneyinde bulunan kapılardan, oluşturulmuş hendekler üzerine atılan köprülerle sağlanır. Fakat bu hendekler günümüze ulaşmamıştır.

Kilitbahir kalesi yapıldıktan sonra, Çanakkale boğazının aşağı kısımlarına yeni kaleler yapılmış ve bu yüzden Kilitbahir kalesinin ismi “Eski Hisarlar” olarak anılmıştır.  

Kilitbahir kalesindeki 7 katlı Ana Kulede, kaledeki günlük hayat, Piri Reis bölümünde: Türk denizcisi Piri Reis’in hayatı ve Kitab-ı Bahriye, Kilitbahir Sinevizyon bölümünde: Kilitbahir kale Müzesi ve Kilitbahir kalesi hakkında bilgiler içeren belgesel, Engelsiz müze bölümünde: Osmanlı kalelerinin mimarisi, teşkilat yapısı, savunma, ticaret, ibadet ve gündelik hayatı günümüzdeki teknoloji kullanılarak ziyaretçilere aktarılmaktadır.

Kalenin restorasyonu sırasında bulunan Çanakkale savaşlarına ait eserler ile seramik tabaklar da sergileniyor. Kaleye, Kanuni Sultan Süleyman döneminde eklenen Sarı Kulede ise, Osmanlı kaleleri genel olarak anlatılıyor. Osmanlı kale mimarisi, kale yapısal donanımları, teşkilat yapısı, Avrupa’daki Osmanlı kalelerinin gravürleri, savunma silahları, ticareti ve günlük yaşamı canlandırılıyor.

Kilitbahir kalesinin surlarına ses sistemiyle birlikte yerleştirilen heykel muhafızlar, kaleye gelen ziyaretçileri, o döneme ait muhafızlar arasında bir parola olan “Yektir Allah” nidalarıyla karşılıyorlar.

Eceabat Seddülbahir Kalesi
 
SEDDÜLBAHİR KALESİ

Gelibolu yarımadasının en güney ucundaki kale, Eceabat ilçe merkezine 33 km uzaklıktadır.

Seddülbahir “denizin seddi” demektir. Osmanlı döneminde boğazın savunmasında önemli rol oynamıştır.

Çünkü Gelibolu yarımadasının güney ucunda, Çanakkale boğazının bitip Ege denizinin başladığı kısımda, Ertuğrul ve Morto koyları arasındaki bir burun üzerindedir. Yani Gelibolu yarımadasının Ege denizine bakan tarafındadır. Aynı zamanda “Gelibolu Milli Park Alanı” içindedir.

Kale, Sultan IV Mehmet’in annesi Hatice Turhan Sultan tarafından, 1656 yılında karar verilip, 1658 yılında yapılına başlanmıştır. Hatice Turhan Sultan, Osmanlı tarihinde askeri yapı baniliği yapan ilk valide sultandır. Turhan Sultan Vakfiyesinden, Seddülbahir Kalesinin kuruluş aşamasındaki maliyet bilgileri ve kaleye ait planlanan diğer binaların bilgilerine ulaşmak mümkündür.

Eceabat Seddülbahir Kalesi

Ancak mimarının kimliği ilgili bilgi kesin değildir. Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde, kalenin yapımında işlerin yürütülmesinden Ankebud Ahmet Paşa’nın sorumlu olduğunu yazar, mimarlarından ise sadece unvan ile bahseder.

Yine dönemin tarihçi yazarlarından Naima, kalenin yapımında İstanbul’dan gönderilen Saray mimarlarının çalıştığını yazar ancak isim vermez. Genellemek gerekirse, Hatice Turhan Sultan’ın saraydaki baş mimari Mustafa Ağa’dır ve bu kalenin yapımında da onun ilgilendiği düşünülmektedir.

Günümüzde, 5 burcu olan yapının, kuzey ve batısında bulunan burçları arası 136 metredir. Köşeleri kulelerde desteklenen, dikdörtgen planlı bir yapıdır. Kalenin beden ve kulelerini oluşturan duvarlar, genel olarak cidarlarda kesme ve kaba yontu taşla ve çekirdek kısmında ise moloz taş ve beyaz kireç harcı dolgu ile inşa edilmiştir.

Cidardaki büyük boyutla taşlar, özellikle kubbe kasnak hizasındakiler, demir kenetlerle bağlanmıştır. Kalenin bazı yapı öğelerinde (bacalar gibi) Eceabat’ta ve yöredeki diğer merkezlerde üretilen tuğlalar kullanılmıştır. Kalenin beden duvarları ve kuleleri dışında, ana parsel içinde bulunan binalardan bonetler, kesme ve kaba yontu taş duvar cephe örgüsüne sahiptir ve yapı üstlerinde kalın bir toprak dolgu tabakası vardır.

Kalenin mimarisi, kademeli bir plan anlayışı ile, asimetrik olarak düzenlenmiştir. Oldukça eğimli bir yamaçtan, denize doğru bakan farklı kotlardaki top bataryaları yerleştirilmişti. Doğal olarak en ağır toplar, deniz kıyısındaki rıhtımda yer almıştı. Kalede 25 kadar ağır ve 30 kadar orta çaplı top vardı.

Kaleyi yapan mimarlar, önce taş rıhtım duvarını oluşturmuş, daha sonra da dolgu yaparak ana bataryanın toplarının atış hattını oluşturan rıhtımı yapmışlar. Kalenin duvarları, temellerinin sağlam zemine basabileceği kadar içeri çekilmişti. Rıhtım duvarının olduğu yerde, su derinliği kalelerin denizden ikmal yapabilmelerini sağlamak için hafif ve orta tonajda teknelerin yanaşmalarına uygundu.

Eceabat Seddülbahir Kalesi

Buradaki ağır bataryalarda bulunan toplar, tunçtan yapılmıştı. Yaklaşık olarak 5-6 metre boyundaydılar ve çapları, ortalama 300 kiloluk mermer gülleler atama uygundu. Ancak işlerinde 600 kilo mermer gülle atan daha büyük çaplı olanlar da vardı. Toplar, taş bir zemin üzerinde gerekli konumda yatan iki adet, kare kesitli ahşap elemanın üzerine yatırılmıştı. Geri tepmesini dengelemek için, topun arkası kare kesitli büyük ahşap elemanlarla desteklenmişti.

Bu elamanların arkası ise toprak dolu bir taş duvara dayanıyordu. Toplanın bulunduğu zeminden 1.50 metre kadar yükselen bu duvarın arkasındaki toprak dolgu, küçük bir eğimle bir rampa oluşturarak, kalenin içine doğru alçalır. Böylece yağmur suları bataryalardan uzak tutulmuştu. Aynı zamanda bataryalar denizden de yeterince içeri çekilerek, dalgaların olumsuz etkilerinden de korunmuştu. Kalenin duvarları, topları ve kullanan personeli oldukça iyi koruyacak şekilde tasarlanmıştı.

Topların namluları, mazgalların hizasında bitecek şekilde tasarlanmıştı. Bunlar dışarı hiç taşmadıklarından düşman tarafından vurulmaları son derece zordu. Duvarların kalınlıkları ise, oldukça fazla olduğundan açılı atışlarda duvarları yıkarak topları etkisiz hale getirmek oldukça zordu. 1687 yılında bütün kaleleri gezmiş olan Fransız casuslarının tespitlerine göre, bölgedeki kalelere sur duvarlarındaki kapılardan girilmekteydi.

Ancak Fransa kralına sunulan krokilerde bulunan kapılar günümüzde mevcut değildir ve kalelere başka girişlerden ulaşılmaktadır.

Eceabat Seddülbahir Kalesi
 
Çanakkale Muharebeleri Başlangıcında kalenin durumu

3 Kasım 1914 tarihinde İngiliz donanmasından 6 kruvazör tarafından bombalanan kalede, Türk tarafı ilk şehitlerini vermiştir. Saldırılar sırasında kalenin ortasında bulunan cephaneliğin patlaması sonucu, başta kale komutanı Şevki Bey olmak üzere, 5 subay ve 81 er şehit olmuştur. Burada ilginç olan, henüz bir savaş durumu söz konusu olmamasına rağmen, İngiliz ve Fransız savaş gemilerinin 12 km uzaklıktan bu kaleyi bombalamış olmalarıdır. Hatta, tahminlere göre, 16 dakika süren bombardıman sırasında bu kaleye 600 mermi atmışlardır.

Daha sonra birleşik filo, birkaç kere daha kaleyi hedef almış, bombalamış ve bu saldırılar sonucunda Seddülbahir kalesi etkisiz hale getirilmiştir. Devamında ise, önce İngilizler ve daha sonra Fransızlar kaleyi ele geçirmiştir. Fransızlar tarafından kale 8 ay boyunca askeri üs, levazım ve istihbarat karargahı olarak kullanılmıştır.

Savaşın bitiminden sonra, Fransız birlikleri, yarımadada, son olarak buradan çıkmışlar ve kale 1930’lu yıllara kadar harabe halinde kalmıştır. 1930’larda ise, Romanya’dan gelen göçmenler bu bölgeye yerleştirilmişler, göçmenler kalenin taşlarını barınma amaçlı kullanınca, kalede daha yoğun bir tahribat yaşanmıştır. Taşların kenet demirleri ve ahşap hatıllar da yeniden kullanılmak üzere sökülmüştür. Bu sürecin etkisi, duvarlarda hale görülmektedir.

Daha sonra, bölge kale ile birlikte Türk Silahlı Kuvvetlerine devredilmiş ve 1997 yılına kadar stratejik bir gözlem noktası olarak kullanılmıştır. 2’nci Dünya Savaşı ve daha sonra soğuk savaş döneminde de askeri amaçlarla kullanılan kale, 1997 yılında terk edilmiştir.

Ardından, üniversiteli akademisyenler ve öğrenciler tarafından kale bölgesinde, beş yıllık süreçte ölçme ve belgeleme çalışmaları yapılmıştır. Kalenin içinde günümüzde mevcut herhangi bir yapı yoktur. Çünkü, 1’nci Dünya Savaşında hasar gören kale, günümüzde harap haldedir.

Restorasyon

Evet, kale 2015 yılında başlayan çalışmalarla birlikte restorasyona alınmıştır. Bu restorasyon çalışmalarında: kalenin “Bab-ı Kebir” alanında ilk şehitler anıtının altında ve üst avlusundaki Fransız mezarlığında yapılacak arkeolojik kazılar, oldukça önemlidir. (Bunların yerleri arşiv kaynaklarından tespit edilmiştir.) Kalede 8 ay kalan Fransız birliklerine ait ilk mezarlığın daha sonra Morto koyunda günümüzde yer alan Fransız Anıtı yanına taşındığı yine kayıtlarda yazılıdır.

Kalede tahrip olan ve yıllar boyunca müdahale görmeyen duvar kesitleri sayesinde, yapı katmanları dışarıdan görülebilmektedir. Restorasyon çalışmaları ile kale bir müzeye dönüştürülmektedir. Açık ve kapalı alanlarda tematik ve kronolojik bir akış ile oluşturulan farklı gezi güzergahları, kale ve çevresinin tarihi, mimari ve doğal mirasını, ziyaretçi odaklı bir sergileme tasarımı ile görünür kılmayı hedeflemektedir.

Müzede, Dünya savaş tarihi içinde yaşanan ilkler ve çok özel insan hikayelerinin aktarılmasının yanı sıra Boğazın ve bölgenin oluşumundan bu yana, barındırdığı yaşamlar ve potansiyellere ve mimari tekniklere yer verilecektir.

Eceabat Seddülbahir Kalesi Kitabesi

Kalenin kitabesi

Kalenin kitabesi sökülerek İngiltere’ye kaçırılmıştır. 29 Eylül 1915 tarihinde yayınlanan “The İllustrated War News” isimli bir dergide bulunan kitabenin fotoğrafına göre, kale, 1885 yılında Abdülhamit tarafından onarılmıştır.

 

 

Şehitlik

3 Kasım 1914 tarihinde yapılan saldırı sonucu şehit olanlar, Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa tarafından kale doğu kulesi beden duvarına yapışık bir mezarlık alanına defnedilmişlerdir.

1986 yılında ise “İlk Şehitler Anıtı” yapılmıştır. Ayrıca beden duvarına bitişik, temsili bir mezarlık da inşa edilmiştir. Şehitlik, Kasım 2018 tarihinde restore edilmiş ve ziyarete açılmıştır.

Eceabat Namazgah Tabyası
 

NAMAZGAH TABYASI

Kilitbahir kalesinin güneydoğusunda Namazgah Burnu mevkiindedir. Çimenlik ve Dardanos Tabyaları arasındadır.

Tabyanın kitabesi yoktur. Ancak sonradan yapıldığı anlaşılan bonetlerden ortadakinin kapısının üzerinde “II Abdülhamit tuğralı ve 1892 tarihli” oval bir kitabe bulunmaktadır.

Tabya, mimari açıdan; Değirmenburnu, Nara ve Anadolu Mecidiye Tabyasına benzerlik gösterir. Bu yüzden muhtemelen tabyanın ilk olarak bu üç tabya ile birlikte yaptırıldığı düşünülmektedir. Ancak mevcut kitabeden anlaşıldığına göre, tabya son halini Sultan II Abdülhamit döneminde almıştır.

Tabyanin isimleri olarak: “Rumeli Aziziye Tabyası” ve “Hamidiye Tabyası” da geçer.  

(Metin içinde çokça “bonet” kelimesi geçecek, bonet “sığınak” demektir.)

Tabya genel olarak, kuzey-güney ve doğu-batı doğrultusunda, boğaza bir çıkıncı yapacak şekilde, üzerinde bulunduğu buruna yerleştirilmiştir. Boğaza bakan her iki yanda, bonet ve top yerleri bulunur. Bonetlerin gerisinde kalan alanın ortasında ise, karargah ve üç adet cephanelik bulunur.

Tabyanın Malaz Tepe eteklerine doğru bakan kuzeybatı tarafından, yarım daire kemerli bir kapısı vardır. Tabya, zemin kodundan yüksek tutulmuş olup, zemin kodunda bulunan yapılar hariç, üst kotta 22 bonet ve bonetlerin arasında 16 top yerinden oluşmaktadır. Tabyanın batı ucuna sonradan 3 bonet eklenmiştir. Bu eklenen bonetlerin dışındakiler birbirinin benzeridir.

Dikdörtgen planlı olan bu bonetler, beşik tonoz örtülüdür. Sonradan eklenen bonetlerden ortadaki, bir koridorun iki yanına yerleştirilen dikdörtgen planlı odadan oluşur. İki katlı bir düzenlenişe sahiptir. Diğer iki bonette, birer oda vardır ve tek katlıdır.

Üç bonette de, cephane sevkiyat koridoru, kir kapı ile top yerlerine açılır. Bonetlerin dışında yine üzerleri sıkıştırılmış toprakla örtülü cephanelikler bulunur. Karargah binasının ise sadece temel izleri görülmektedir.

Çanakkale Boğazının en dar noktasında yapılan ilk ve en büyük tabyadır. Sonrasında eklenen yapılarla beraber, Merkez Tabya niteliği kazanmıştır. Çanakkale savaşı sırasında tümüyle Alman subay ve erlerinin kontrolündedir.

Çanakkale savaşı sırasında korunaklı alan olması, bölgeye dağılan birliklerin merkezi konumda yer alması nedeniyle, Cuma namazları burada kılınıyormuş ve bu yüzden Namazgah Tabyası ismini almıştır.

Çanakkale Muharebeleri

18 Mart 1915 günü, merkez tahkimatın Avrupa yakasını oluşturan tabyalardan birisi de burasıdır. Burada 2 tanesi uzun olmak üzere 16 tane top tabyası bulunuyordu. Bu toplardan sadece 2 tanesi deniz muharebelerinde aktif olarak görev yapmıştır.

Diğerleri ise menzil yetersizliği nedeniyle kullanılmamıştır. Tabyanın ana aksında yer alan mekanın, savaş döneminde “Savaş Harekat Merkezi” olarak kullanıldığı bilinmektedir ve bu yüzden düşman savaş gemileri burayı yoğun olarak hedef seçmişlerdir.

Tabya, 1892 yılında yenilenerek 5 Mart 1915 tarihinde muharebelere katılmaya başladı. Ayrıca, Namazgah Tabyası, 18 Mart günü, zor durumda kalan Rumeli Mecidiye Tabyasını, 52 kişilik bir takviye kuvvet ile destekler. 18 Mart gün içinde isabet alan tabya, düşman gemilerine olan atışlarını kesmemiş, düşmana geçit vermeyen tabyalar arasında yerini almıştır.

1960 yılına kadar askeri tesis olarak kullanılmış, 2007 yılında ise düzenlenerek müze olarak ziyarete açılmıştır. Tabyada, Çanakkale savaş objeleri sergilenmektedir.

Eceabat Mecidiye Tabyası
 

MECİDİYE TABYASI

Kilitbahir köyünün güneybatısında, Kilitbahir-Alçıtepe yolunun üst tarafında, Gonca Tepe eteklerindedir. Namazgah tabyasının 200 metre güneyindedir.

Tabyanın kitabesi yoktur. Ancak kitabe boşluğu, bonetlerden birinin kapısı üzerinde görülebilmektedir. Tabyadaki bonetlerin planları, Namazgah Tabyasının sonradan eklenen bonetlerine benzemektedir. Bu nedenle tabya, aynı tarihlerde Sultan II Abdülhamit tarafından yapılmış olmalıdır.

Tabya kıyıdan biraz içeride, kuzeydoğu-güneybatı ve doğu-batı doğrultusunda uzanan, iki kanat şeklinde düzenlenmiştir. Sekiz bonet ve bonetlerin arasında bulunan yedi top yerinden oluşur. Tabyanın gerisinde karargah ve benzeri yapılara ait olduğu düşünülen temel izleri görülür. Tabya, 2008-2010 yılları arasında restore edilmiş ve ziyarete açılmıştır.

Tabyada ilk 7 bonet, birbirinin benzeridir. Sekizinci bonet, düzenleniş açısından farklıdır. Bonetlerden ikisi tek bir oda ve odayı çevreleyen ters “L” biçimli bir koridordan, beş tanesi ise karşılıklı iki oda ve odaları çevreleyen “T” biçimli bir koridordan oluşur.

Tabyaya sonradan eklendiği anlaşılan, batıda bulunan son bonet ise, tek bir koridor ve koridorun solunda bulunan yan yana dikdörtgen planlı iki odadan oluşur. İlk yedi bonet, beşik tonoz örtü sistemine sahiptir. Demirden yapılan beşik tonoz örtü sistemi kaburgalıdır. Moloz taş dolgu bu örtü sisteminin üzerine bindirilerek tonoz oluşturulmuştur.

Tabyanın içinde Mecidiye Şehitliği de vardır. 16 Türk askeri burada şehit olmuştur.

Çanakkale savaşları tarihinde oldukça önemli yer tutan, Seyit Onbaşının 18 Mart 1915 günü, bataryadaki topun mekanizması bozulunca, top mermisini kaldırıp, Ocean gemisini dümen tertibatından yaraladığı tabya burasıdır.

Eceabat Seyit Onbaşı Anıtı

 

Seyit Onbaşı Anıtı

Mecidiye Tabyasındadır.

Seyit Onbaşı: 1889 yılında Edremit Havran ilçesi Manastır (köyün ismi sonradan Seyit Onbaşı olmuştur) köyünde doğmuştur. Kayıtlara göre, Çanakkale Müstahkem Mevkiindeki askerliği “Ağır topçu neferi” olarak 1914 yılında başlamış ve 1918 yılında bitmiştir.

Askerlik bittikten sonra memleketine gitmiş, yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak vefat etmiş, mezarı memleketindedir. Anıt, Kilitbahir’in 1 km ilerisinde, yolun deniz kıyısındaki taraftadır. Yolun diğer tarafında ise, Seyit Onbaşının 18 Martta şehir olan arkadaşlarının yattığı Mecidiye Tabyası Şehitliği vardır.

Koca Seyit’in görev yaptığı Mecidiye tabyası, 18 Mart günü isabet almış ve 16 asker şehit olmuştur. Aynı zamanda, tabyadaki topun mermi kaldıran vinci parçalanmıştır. Bu bombardımandan sağ olarak kurtulan Koca Seyit, sağlam kalan topu, 276 kiloluk mermiyi Niğdeli Ali’nin de yardımıyla sırtında taşıyarak, 3 kez ateşlemiş ve üçüncü atışta “Ocean” zırhlısının dümen tertibatını vurmuştur.

Gemi yan yatmış ve Nusret Mayın gemisinin döşediği mayınlardan birine çarparak kısa sürede alabora olmuş ve batmıştır.

Koca Seyit’e, savaşın kaderini etkileyen bu kahramanlığından dolayı “Onbaşı” rütbesi verilmiştir. Heykel, 2006 yılında yenilenmiştir.

Eceabat Ertuğrul Tabyası
 

ERTUĞRUL TABYASI

Seddülbahir köyünün batısında, Ertuğrul Koyuna hakim, Gözcü Baba Tepesinin güney yamaçlarındadır. Boğaz girişini korumak için yapılmıştır.

Tabyanın kitabeyi yoktur. Bu yüzden hangi tarihte ve kim tarafından yapıldığı bilinmez. Sadece orta bonetin kapısının üzerinde, 57 x 93 cm ebatlarında boş kitabe yuvası bulunmaktadır. Tabyada 3 adet bonet ve 2 adet top bulunmaktadır. Bu toplardan bir tanesi 1882 yılı yapımıdır.

Bu top üzerindeki tarih ve Seddülbahir Tabyası ile mimari açıdan bulunan benzerlik nedeniyle tabyanın muhtemelen 1885-1886 yılları arasında Sultan II Abdülhamit döneminde yaptırıldığı düşünülmektedir. Tabyada bulunan bonetler, dikdörtgen planlı olup, beşik tonoz örtülüdür.

Bonetlere, ön cephe orta akslarında yer alan yarım daire kemerli kapılardan girilir. Kapıların iki yanında, 40 cm genişliğinde ve 50 cm yüksekliğinde birer niş bulunur. Kapıdan ön koridora girilir, bu koridordan sonra ise ara koridora geçiş yapılır. Ara koridorun iki yanında karşılıklı kapıları bulunan dikdörtgen planlı beşik tonoz örtülü birer oda vardır.

Odalar ön koridora açılan mazgal pencerelerle aydınlatılır. Çanakkale deniz savaşlarında, bu tabyada görevli Türk topçu birliği, yaptıkları atışlarla İngiliz Agamemnon Zırhlısına 7 isabet sağlamıştır. Yahya Çavuş ve arkadaşlarının bulunduğu tabyadır.

Eceabat Yahya Çavuş Şehitliği
 

Yahya Çavuş Şehitliği

Tabyanın kuzeyinde Yahya Çavuş Şehitliği ve Anıtı bulunmaktadır. Anıt: 1992 yılında Kültür Bakanlığı tarafından 25 Nisan 1915 günü, Ertuğrul Koyunu savunan 9’ncu Tümenin 26’ncı Alayı 3’ncü Taburuna bağlı şehit olan 148 Türk askerlerinin anısına yaptırılmıştır. Şehitliğin büyük kitabesi üzerinde ve kitabe önündeki Türkiye motifinin üzerinde bulunan 67 sembolik mezar taşı ile de diğer şehitlerimiz anılmaktadır.

Karşılarındaki kuvvete göre oldukça az sayıda tertiplenen Türk birlikleri, 5 kilometrelik sahil boyunca İngiliz Tümeni taarruzlarına karşı muhteşem bir savunma yapmışlardır. İngilizleri engelleyerek muharebelerin seyrini değiştirmişlerdir. Çünkü bu bölgede az kuvvetle sağlanan dirençli Türk savunması, ileri  dönemde Türk birliklerine zaman kazandırmış ve müttefiklerin ilerlemesini zorlaştırmıştır.

Evet: Bölük Komutanı Yüzbaşı Hüseyin Hüsnü Bey’in şehit düşmesinin ardından, Ezineli Yahya Çavuş komutayı ele almış ve arkadaşlarıyla birlikte güçlü bir direnişin sembol kahramanı olarak tarihe isimlerini yazdırmışlardır. Bu güzel memleketi kanlarını vererek bizlere miras bırakan bu insanları tüm şehitlerimizi minnet, şükran ve rahmetle anıyorum.

Tabyanın restorasyonu yapılmış olup ziyarete açıktır.

Eceabat Bakkal Salim Müzesi
 

BAKKAL SALİM MÜZESİ

Alçıtepe köyündedir.

Müze, çocukluğundan beri, Çanakkale savaşından kalma materyalleri toplayıp hurdacılara satan ve sonradan bu bölgede bakkal açan Salim Mutlu’ya aittir. Salim Mutlu, Alçıtepe köyüne, Romanya’dan ailesiyle birlikte göç ederek gelmiştir. Genç yaşta, bakkal dükkanı açmıştır.

Köy halkı bulduğu bütün materyalleri, bakkal dükkanındaki malzemelerle (yağ, şeker, un gibi) takas için Bakkal Salim Mutlu’ya vermiş, bu savaş malzemeleri 1961 yılından itibaren bakkal dükkanında sergilenmeye başlamıştır. Çünkü koca tarihin hurda niyetine eriyip gitmesine gönlü razı olmamış, bakkal raflarının bir bölümünü tarihi eserleri sergilemek için ayırmış ve dükkan zamanla müzeye dönüşmüştür.

Savaş silahlarından, kıyafetlere, havada çarpışan mermilerden Türk ve yabancı askerlerin kullandıkları çeşitli eşyalara kadar birçok savaş objesi birikmiştir. Kurşunla delinmiş bir sigara tablası, dağılmış bir tespihten geriye kalan birkaç boncuk, gerçekten hiçbir hatıra küçümsenmemiş.

1982 yılında Salim Mutlu, devlet envanterlerinde olmadığı için iki oda dolusu savaş malzemesini devlete vermiştir. 1995 yılından itibaren, tekrar köylülerden topladığı malzemelerle de bugünkü müzeyi oluşturmuştur. Bakkal Salim Mutlu, 2004 yılında vefat eder. Kızı Nermin ve damadı Özcan Adanır, müzeyi işletmeyi sürdürüyorlar.

Eceabat Sahilleri ve Kamp Yerleri
 

ECEABAT SAHİLLERİ VE KAMP YERLERİ

Kabatepe Orman Kampı

Ege kıyılarında, muhteşem çam ormanlarının bulunduğu yerdedir. Burada çadırla ve karavanla konaklamak mümkündür. Ayrıca, yine burada market, lokanta, banyo ve tuvaletler  bulunur.

Küçük Anafartalar Köyü Sahili

Köyün sahili, yüzmek için idealdir.

Küçük Kemikli Burnu

Özellikle dalış yapmak isteyenler tarafından yoğun tercih edilir.

Büyük Kemikli Burnu

Sakin ve temiz suları ile dalış yapanlar tarafından tercih edilir.

Suvla Koyu

Büyük ve Küçük Kemikli burnu arasındadır. Burada Çanakkale savaşlarından kalan batıklar bulunur. Burası da dalış yapanlar için tercih edilir.

Gelibolu tanıtımı.

Çanakkale tanıtımı.