Adrasan

Adrasan

 

Buraya gittiğinizde, sizi muhteşem bir doğal güzellikler karşılayacaktır.

Anayoldan Adrasan’a giden ara yola girdiğinizde, çekirge sesleri ve tamamen yemyeşil bir ortam hemen ilginizi çekecek, sonra bir küçük beldeden geçeceksiniz ve ardından, Adrasan, hemen karşınızda masmavi bir deniz, denizin her iki yanında ise, yemyeşil yükselen dağlar, hemen önünüzde uzunca ve oldukça geniş bir sahil.

Tüm bunlar, bu doğal güzellik elbette ilk gelenleri etkiliyor, ama özellikle: ülkemizde birçok tarihi ve turistik yeri gezmiş olanlar, burada muhteşem güzel bir ortamda, turizm adı altında yaşananları görünce bu güzel cennetin nasıl çekilmez hale getirildiğini görünce şaşıracaksınız.

ULAŞIM:

Adrasan-Ankara arasındaki uzaklık: 650 km. civarındadır. Adrasan-Antalya arasındaki uzaklık ise 95 km , Adrasan-Olimpos arasındaki uzaklık; 7 km , Adrasan-Kemer arasındaki uzaklık 55 km dir. Adrasan-Kumluca arasındaki uzaklık 22 km dir.

Adrasana, Antalya üzerinden gidecekler için: Antalya-Kumluca kara yolundan, Kemer ve Ulupınar’ı geçtikten sonra sol yanda “Adrasan” sapağı levhasını göreceksiniz. Burada anayoldan ayrılıp ara yola girdiğinizde, denize ulaşmak için yaklaşık 22 km lik yolunuz bulunuyor.

Bu yolu takip ettiğinizde, bir süre sonra yol ikiye ayrılıyor, sola dönerseniz 3 km uzaklıktaki Olimpos, düz devam ederseniz, önce Çavuşköy ve ardından 10 km sonra Adrasan’a ulaşacaksınız.

Derken, karşınıza deniz çıkıyor.

Üzerinde bulunduğunuz yol ikiye ayrılıyor. Hemen bu yol ayırım noktasında, Jandarma kulübesi vardır. Bunun önünden sağa dönerseniz; oteller, restoranlar ve pansiyonlar bulunuyor.

Sola dönerseniz: Adrasan ırmağının bulunduğu yine restoran, otel ve pansiyonların bulunduğu bölgeye ulaşacaksınız.

Biraz önce sözünü ettiğim yoldan, sağa döndüğünüzde: bu yol üzerinde, sol yanda sahil ve deniz, sağ yanda ise otel, pansiyon ve restoranlar bulunuyor. Ayrıca küçük bakkal tipi alışveriş yerleri de vardır.

Yörenin en lüks oteli, bu yolun sonunda bulunuyor.

Diğer pansiyon ve oteller, restoranlar ise, küçük işletmelerdir. Bu tesisler, ağaçların arasına yerleştirilmiş, yemek yeme yerlerini yanında ahşap oturma ve dinlenme yerleri bulunmaktadır.

Akşamları genellikle Çavuşköylü olup ta o tesisi işleten aile fertleri tarafından yapılan yemekler sunuluyor. Hatta ızgaraların pişirilmesi için yakılan mangalların dumanlarının davetkar kokusu insanları kendisine çekiyor.

En büyük özellik, biraz önce belirttiğim gibi, bu tesislerin, yörenin insanı yani Çavuşköyü köylüleri tarafından işletiliyor olması.

Burada doğa o kadar güzel ki, önünüzde masmavi bir deniz, denizin kıyısında uzun bir kumsal, ağaçlar var, denizin her iki yanında, yükselen yemyeşil dağlar, inanılmaz güzel ama bu güzelliği, güzel olmayan ortamlarda çok yüksek fiyatla sattıklarını da unutmayınız.

Özellikle Kemer civarında birçok otelin sunduğu fiyatlar Adrasan otellerinin altında kalır. Öte yandan, yukarıda biraz söz ettiğim gibi, işletmecilik faktörü de var.

Bölgenin havasına gelince:

Nisan ve Mayıs aylarında burada akşamları oldukça serindir, yani buna göre kılık-kıyafet götürmeniz önerilir. Koyda bir özellik daha buranın yoğun tercih edilmesine sebep olmaktadır.

Şöyle ki, burada karadan denize doğru bir rüzgar eser ve bu rüzgar gerek bölgede havada nem olmamasına ve gerekse denizde dalga olmamasına sebep olmaktadır.

Havada nem olmaması, Antalya yöresinde çok sıcak yaz aylarında büyük bir özelliktir.

Ayrıca, tüm sezon boyunca sivrisinek boldur, özellikle akşam saatlerinde bolca sivrisinek saldırısına uğrayacaksınız. Ayrıca: burada bulunan arılar, özellikle et yemeklerine yoğun saldırırlar.

Bölge: gerek Olympos kentinin tarihi dokusu, gerekse doğal güzellikler nedeniyle denize girmek isteyenler ve kumsalda dinlenmek isteyenler için uygun olanaklar sunar.

Adrasan orman yangını

En büyük özellik:  deniz kıyısına kadar ulaşan yeşilliklerin, büyük çam ağaçlarının ortamda yarattığı yeşil görüntünün, denizin mavisiyle birleşmesidir. Ancak, yakın zaman önce, burada çıkan büyük orman yangınında bu yeşil görüntünün büyük kısmı yok olmuştur.

Evet, Adrasan’ın bir başka en önemli özelliği: sessiz ve sakin bir yer olmasıdır. Burada: eğlence mekanları, gece hayatı yoktur.

Hatta, buraya birkaç kez gittiğim pansiyonda, odalarda televizyon dahi yoktu, yani tamamen dinlenmeye, sessizlik ve sakinliğe göre düzenlenmiş bir ortam yaratılmış, ancak öte yandan insanların tatil anlayışında sakinlik, birkaç günün ardından sıkıcı olabiliyor.

ÇADIR-KARAVAN:

Çadırlı kamp yapmak isteyenler için, sol yanda uygun bir yer bulunuyor. Burada çadır kurmak mümkündür. Karavanlar da buraya park edebiliyorlar. Ancak bazen aşırı yoğunluk nedeniyle karavan park etmesine izin vermiyorlar.

ARAÇ TRAFİĞİ:

Özellikle, hafta sonlarında Adrasan içinde araç trafiği büyük sorun olmaktadır. Sahile inen araçlar, ciddi keşmekeş yaratmaktadır. Sahil yolunun tamamı iki taraflı otopark olarak kullanılıyor, ortadan sadece bir araç geçebilecek kadar yol ayrılıyor.

Otopark olarak kullanılan yerler ise, sahildeki işletmeler tarafından kendi müşterileri için parselleniyor.

Günübirlik ziyaretçiler için sadece bir tane Çavuşköy belediye otoparkı var, ücretli olan bu otopark da hafta sonlarında yeterli gelmiyor.

Yani, burayı günübirlik ziyaret için, hafta sonu gittiğinizde, büyük olasılıkla aracınızı park etmek için büyük sıkıntılar yaşama imkanı çoktur. Çünkü aşırı kalabalık oluyor.

ÇAVUŞKÖY

Adrasan, Çavuşköy Beldesine bağlıdır.

Çavuşköy ise, Kumluca merkeze oldukça uzakta, güzel bir koyda ve vadi içinde kurulmuştur. Çavuşköy merkezi, Adrasan merkezden yani denizden 3.5 km içeride kalır.

Çavuşköy olarak isimlendirilen yerleşim yeri, 19’ncu yüzyılda kurulmuştur. Buranın önceki ismi, Rumca bir kelime olan “Adrasan” dır.

Kelime anlamı “Belde” demektir. Sonradan Çavuşköy ismini almış ama daha sonra yeniden “Adrasan” olarak isimlendirilmeye başlanmıştır.

Burada Rum ustalar tarafından yapılan evlerin bazıları hala durmaktadır. Bu evlerin evlerin yapımında kaliteli taş işçiliği dikkat çeker.

Ancak mübadele sonucunda, Cumhuriyetin ardından burada yaşayan Rumlar, Yunanistan’a göç ederler.

Yörede: turizmden önce, uzun yıllar tarım yapılmış ve hala devam etmektedir.

Bu dönemde, bir kısım Adrasanlı, deniz kıyısında derme-çatma tesisler, restoranlar, birkaç odalı ve lüks olmayan pansiyon tarzı yerler yaparlar. Ama bunlar turizm yanında aynı zamanda Portakal bahçeleriyle de uğraşmaktadırlar.

Sonrasında, tarihi ve doğal dokunun bozulmaması için, bölge Sit alanı ilan edilerek koruma altına alınır.

Ancak, bu karar alınmadan önce, bölgede Çavuşköy yerlileri tarafından yapılan derme-çatma tesisler kalır, turizm gelişince bu tesisler küçük değişiklikler le, birkaç odalı ama lüks olmayan otel ve pansiyonlara dönüştürülür.

Tesisler genellikle Çavuşköy yerlileri tarafından aile fertleri ve akrabalar ile işletilir ve işletilmeye devam edilmektedir.

Bölge Sit alanı ilan edildiği için, yeni ve modern tesisler yapılamamış, mevcut tesislerde de herhangi bir düzenleme mümkün olmamıştır.

En önemli husus ise, bölgede kanalizasyon sistemi olmamasıdır. Yerel işletmeler, sorunlarını fosseptik çukurlarıyla çözmeye çalışıyorlar, Belediyeye ait iki tane vidanjör gelip sıra ile tesislerin fosseptiklerini çekmektedir.

Ancak Adrasan deniz seviyesinde olduğu ve tesis sayısının çokluğu nedeniyle, bazen bu fosseptik çekme işlemi uzamakta ve Adrasan yöresini bir koku kaplamaktadır.

Adrasan Tarihi

ADRASAN TARİHİ:

Şehrin antik adı “Atrasas” dır. Zgusta’ya göre yerel Anadolu ismidir. Muhtemelen Adrasawan’a (Toros-boğa) dayanır. 1400 yılında yazılmış bir denizcilik kitabında, ilk kez adı Atrasas olarak yazılmıştır. Adrasan/Çavuş Limanı (Porto Benetziano) ile aralarında 3 km vardır.

16’ncı yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan Piri Reis “Kitab-ı Bahriyesi”nde bölge hakkında şunları yazmıştır.

“Adanın (günümüzdeki Suluada) karayel tarafında, Anadolu kenarında, gündoğusu poyraza karşı bir körfez vardır. Ecnebiler buraya “Venedik Limanı”, Türklerse “Adirasan” derler. Limanın nişanı: iki tarafındaki dağlardır.

Liman, uzaktan düz bir dere gibi görünür. Poyraz tarafında, yumru bir burun vardır. Bunun ucu küçük bir taş adadır. “

Gerek Evliya Çelebi ve gerekse Piri Reis’in sözünü ettiği bölgede, antik dönemde yoğun bir yerleşim bulunduğu tahmin edilmektedir.
KALINTILAR:

Dönemler boyunca önemli bir deniz sığınağı olan Adrasan (Çavuşköy) sınırlarında iki belirgin kalıntı alanı vardır.

İlk kalıntı:

Limanın kuzeyinde yükselen Kız Kalesindedir. Limana tamamen egemen konumdaki kalede kuleli, korunaklı savunma yapısı bulunmaktadır. Çevresinde de savunma görevini yürüten garnizon askerlerinin konutları ve sarnıç vardır. Yukarı yamaç boyunca kalıntılar yükselmektedir. Yapısal özellikleri Bizans Dönemini işaret eder. Çevredeki bazı gözetleme kuleleriyle de bakışmaktadır.

Öteki Kalıntı;

Çakmak Mahallesinin arkasındaki kayalık tepededir. Adrasan Koyuna ve arkasındaki araziye egemen konumdadır. Koya uzak görünse de, içerdeki korunaklı yapısıyla amaç bu alandaki olası saldırılarda bir sığınak görevi üstlenmesidir. Erken Bizans döneminde tehlikeli sahil yaşamına geri planda bir alternatif sığınaktır. Sığınağın odağında kilise bulunmaktadır. Çünkü korunmuş duvarları kilisenin genişçe bir temenosu gibi düzenlenmiştir. Doğal kayalık topoğrafyaya göre biçimlenmiş olan sur duvarlarının büyük kısmı çoğu yerde 5 m den fazla korunmuştur. Üst kısmı sonradan onarım gören surun 5-6’ncı yüzyıllarda örülmüş olması gereken kısmı boyunca 2 m lik eşit aralıklarla mazgal pencereleri açılmıştır. Moloz taş ve harçla örülmüş olan duvarlar güney kesiminden kaleye geçit veren açıklığa sahiptir. Kalenin kuzeydoğu köşesinde 2.30 x 5 m ölçülerinde bir kule bulunmaktadır. Sur duvarları tehlikeye açık olan kuzey, güney ve doğu yönlerde  tepeyi çevrelemektedir.

İçeride, kilise ve tanımlanamayan ancak konut olması gereken başka yapı kalıntıları da bulunmaktadır. Kilise sur duvarlarının içinde kalmaktadır. Doğu sur duvarları ile arasında 2.5 m genişliğinde bir koridor geçişi sağlanmıştır. Kuzey tarafta kule ile aralarında 15 m genişliğinde bir alan bırakılmıştır. Güney ve güneybatı tarafında ise kayalıklar yükselmeye başlar.

İki evreli kilisenin erken evresinde 3 nefli olduğu, ikinci evresinde neflerin arasını bölen kemer aralarının örüldüğü ve ana nefin 1/3’ünün nartheks, ikinci evresinde neflerin arasını bölen kemer aralarının örüldüğü bir işçilik farkı da bulunmaktadır.

İlk evrede (MS 5-6 yüzyıl) moloz taş ve harçla örülen duvarların sıvandığı ve renkli duvar boyası ile dekore edildiği, ikinci evrede ise (MS 11 yüzyıl) moloz taş, kiremit kırıkları birlikteliğinde duvarların örülüp sıvandığı anlaşılmaktadır.

4.5 m çapındaki apsis, blok taşlarla örülü yarım kubbeyle örtülüdür. 2 m genişliğindeki yan nefler aynı genişlikte birer apsisle sonlanır. Apsislerin ortalarında pencere açıklıkları bulunur. Pastophoriaların iç duvarını oluşturan ana apsisin her iki dış duvarında birer büyük niş açılmıştır.

Tepenin yamacında 2 kaya mezarı bulunur. Çakmak Mahallesinde, Antalya Müzesi tarafından 2000 yılında yapılan kurtarma kazısıyla 11 mezar ortaya çıkarılmıştır. Bunlar, toprağa oyulu, taşlarla örülü ve üstleri sal taşlarıyla kapatılmış basit mezarlardır. Nekropoldeki bulunan sikkeler, MÖ 1’nci yüzyıl ve sonrasına tarihlenir. Pişmiş toprak, fildişi, metal ve cam eserler bulunmuştur.

Düzlükte bulunan kalıntılar, Kanlı çay tarafından getirilen alüvyonların altında kalmıştır. Çünkü Çavuşköylüler araziyi işlerken sık sık antik bloklara rastlamışlardır.

Özellikle Çakmak Mahallesi çok sayıda antik kalıntı bulunmuştur.

Çakmak Mahallesi yakınlarında yapılmak istenen bir otelin temel kazısı sırasında Helenistik döneme ait, bir mezarlık yani Nekropol alanı bulunmuştur.

Beldeye ait Dolayaka Mahallesinde ise, Taşınbaşı mevkiinde, günümüze kadar gayet iyi durumda gelmiş bir mezar odası vardır. Anıt mimari stiline bakılarak MS 3’ncü yüzyıla tarihlenmiştir.

Adrasan koyu

ADRASAN KOYU:

Adrasan Kumsal özellikleri

Kumsal özellikleri:

Adrasan kumsalının boyu 2 km dir. Bu kumsalda üç farklı bölge vardır.  Kumsalın kuzey bölümü: taşlıdır ve deniz aniden derinleşir. Kumsalın orta bölümü: kumluk ve deniz biraz daha sığdır, yani aniden derinleşmez.

Kumsalın güney bölümü: ince kumlu ve deniz uzun bir süre yani yaklaşık 15-20 metre gidilmesine rağmen derinleşmez, sığdır. Çocuklu ailelerin bu bölümden denize girmelerini öneririm.

Sahilde, kumsalda: Çavuşköy belediyesi tarafından kiralanan şezlong ve şemsiyeler vardır.

Son bir not: sezonda, öğlen sıcağında şemsiye altında bile olsanız, yerden yansıyan güneş ışınları nedeniyle yanmak mümkündür. Güneş yanıklarına karşı dikkatli olmanızı öneririm.

Adrasan deniz özellikleri

Deniz özellikleri:

Yukarıda söz ettiğim gibi, üç bölüme ayrılan kumsalın her bölümünde denizin derinliği farklılık gösterir. Deniz suyu çok berraktır.

Deniz altında 29 metreye kadar görüş mesafesi bulunduğu söyleniyor. Deniz suyu sıcaktır. Denizi küçük ince çakıllarla başlar.

Yüzerken çevredeki dağlar oldukça ilginç bir görüntü yaratmaktadır.

Dalga ise; özellikle öğleden sonra çıkan ve karadan denize doğru esen rüzgarlar nedeniyle deniz dalgasız ve sakindir.

TUR TEKNELERİ

Adrasan, son yılların en gözde günübirlik tatil beldelerinden olan Suluada’ya tur düzenleyen onlarca tekne yüzünden berbat olmuştur.

100 tane tekne, sahilin neredeyse yarısını kaplamış, deniz de resmen mazot kokusu-mazot tadı  alınmaktadır.

Daha önce oldukça az sayıda olan tekne, söylediğim gibi Suluada turları nedeniyle çok fazla sayıda artmıştır.

Sonuç olarak, sahil, 100 civarındaki tekneye limanlık yapmaktadır. Bu yüzden o muhteşem sahil küçülmüş, hem de ciddi görüntü kirliliği oluşmuştur.

Son aldığım bir duyuma göre, tekne sayısına sınırlama getirilmez ise, her yıl bu tekne sayısına onlarca daha tekne katılacağı söyleniyor, hadi bakalım, cenneti cehenneme çevirmek çok kolaydır.

ADRASAN ÇEVRESİ:

Adrasan Musa dağı

MUSA DAĞI:

Heybetli dağda bulunan Eliğ Tepesi: uzaktan bakıldığında, baş ve hörgüç kısmıyla, yere çökmüş bir deveyi andırır.

Musa dağı, Adrasan ve Olympos’u birbirinden ayırır. Sıfır rakımdan, 1500 metrelere birden çıkan dikliklerle doludur. Dağda zemin oldukça keskin kayalardan oluşmaktadır. Bu  durum, buranın volkanik bir yapıda olduğunu gösterir.

Likya yol güzergahında olan dağ: hem doğa ve hem de tarihi kalıntılar açısından oldukça zengindir.

Dağ çam ormanlarıyla kaplıdır, yamaçlarında Olympos antik kentine benzeyen, korsanlardan korunmak için yapılmış bir antik kent kalıntıları bulunmaktadır.

En dikkat çeken ve günümüze ulaşan kalıntılar, su sarnıçlarıdır. Yere gömülü küplere benzeyen su sarnıçları, yaklaşık 7-8 metre derinlikte ve ağız genişlik çapları yaklaşık 2 metre civarındadır.

Ancak dağ uzaktan seyretmekle yetinmekte yarar var çünkü çıkışı oldukça zordur, birkaç kez niyetlendim ama buralı bir tanıdık, dağda oldukça fazla yılan bulunduğunu söyledi ve çıkmaktan vazgeçtim.

LİKYA YOLU:

Likya yolunda, Olympos-Adrasan etabı: 16 km uzunluğundadır ve 746 metre yükseklikteki Musa dağından geçmektedir. Yani, Likya yolunun en zorlu etabı buradadır.

Adrasan Kaleler

KALELER:

Türkler, Alanya’yı fetih ettikten sonra Adrasan merkezli Iğdır ilini kurarlar. Oğuzların Iğdır boyu Üçok kolu buraya yerleşir ve Adrasan limanının kuzeyine Kız Kalesi, Çakmak Mahallesinin arkasına ise Oğlan kalesi inşa edilir.

KIZLAR KALESİ:

Adrasan limanına “Porto Ceneviz Limanı” denilmektedir. Adrasan limanının kuzeyinde Musa dağının güney uçları olarak önce Kızlar Kalesi tepesi, bunun üzerinde Kızlar Sivrisi yükselir. Bunlar limana hakimdir. Kale, sarp bir kayalığın üzerine inşa edilmiştir.

Kalenin ismiyle ilgili efsane:

“Bir gün erkeklerin Cuma namazına gittiği sırada, Adrasan Limanı açıklarında, bir düşman gemisi sahile yönelir.

Bu arada kalede sadece kızlar ve çocuklar vardır. Erkeklerden yardım gelmeyeceğini anlayan kızlardan birisi kaledeki topu düşman gemisine yönelterek ateşler ve gemiyi batırır.

Böylece, kale ahalisi, düşman tehdidinden kurtulur. Gemiyi batıran kız ise kahraman ilan edilir. Bundan böyle düşman gemisine topun atıldığı bu tarihi kaleye “Kızlar Kalesi” derler.”

Kalenin çevresindeki yerleşim izleri: ilk ve orta çağlarda kalenin iskan edildiğini gösterir. Burada: Akropol olarak adlandırılan küçük bir yerleşim yeri varlığı düşünülür.

Günümüzde: kalenin güney ve batı duvarları ayaktadır. Ayrıca: iç mimarisi ve ikinci kata çıkan merdiven ve mazgallar kısmen ayaktadır. Kuzeydoğu köşesinde içi sıvanmış tonozlu bir sarnıç bulunur. Kalenin bu cephesinde bulunan giriş kapısında, devşirme bloklar kullanılmıştır.

Gelelim kaleye çıkmaya:

Oldukça sarp bir yerde bulunan kaleye çıkmak zordur.

ÇAKMAK KALESİ-OĞLAN KALESİ-ADRASAN KALESİ:

Tepenin yani Kızlar Sivrisi tepesinin karşısında bulunan Markiz dağının eteğinde, bir kaya burnu üzerinde inşa edilmiştir.

Buraya Iğdır kalesi de denir. Çünkü Iğdır nahiyesinin yönetimi buradadır.

Evliya Çelebi: 1971 yılında gezip gördüğü kalenin, sarp bir yalçın kaya üzerine, beşgen şekilli ve yan yana iki sağlam ve küçük bir kale olduğunu, dış katının bazı yerlerinin mühendis elinden çıkmış gibi göründüğünü yazmıştır.

Evet, gelelim günümüze,

Günümüzde Likya yolu güzergahı üzerinde ilerlerken bu kaleyi görmek mümkündür. Ama günümüzde kale tamamın yıkık durumdadır. İlk akla gelen neden bu kadar dik bir yere kale yapılmıştır?

Muhtemelen savunma amaçlı olduğu düşünülmektedir. Ancak karşı tarafta da aynı yükseltide bir başka kale vardır.

Yani, zamanında buralarda 70-80 metre kadar yükseklikte deniz olduğu ve bu iki kale de limanın iki ağzını tutan kaleler olduğu düşünülmektedir.

Evet, sonuç olarak Musa dağında bulunan bu kaleyi gidip görmek isterseniz, oldukça zorlu bir patikayı tırmanmanız gerekir.

Kaleye ulaştığınızda ise, öyle fazlaca antik kalıntı beklemeyin, tepede göreceğiniz muhteşem manzara tüm yorgunluğunuzu giderecek güzelliktedir.

Adrasan Yamaç Paraşütü

YAMAÇ PARAŞÜTÜ:

Sahilde güneşlenirken, denize girerken, tepenizde uçan yamaç paraşütlerini göreceksiniz.

Yamaç paraşütü için, atlama noktası olan Tozlu tepesi, merkeze 12 km uzaklıktadır. Stabilize yoldaki araç yolculuğu yaklaşık 15 dakika sürer.

Bir başka uçuş atlama noktası ise, yine 15 dakikalık bir stabilize yolla ulaşılan 980 metre yükseklikteki Odunluk Tepe (Markiz Tepe) dir.

Atlama noktasının denizden yüksekliği 1000 metre civarındadır. Rüzgarın durumuna göre, Adrasan koyuna veya Karaöz koyuna inilir. Hava durumuna göre, uçuş süresi 20-25 dakika sürmektedir.

Adrasan Suluada

SULUADA:

Adrasan sahiliyle Gelidonya Fenerinin bulunduğu Taşlıkburnu arasındadır.

Suluada, karadan 2 km açıktadır. Gelidonya Fener Burnuna ise 7 km uzaklıktadır.

Uzun ve dar olan adanın boyu yaklaşık 1200 metredir. Adanın şekli, yunusa benzetilmektedir.

Antik dönemdeki ismi “Krambura” dır.

Ada üstünde yerleşim yoktur.

Adını, adada bulunan tatlı sudan alır. Bu tatlı su, adanın doğu tarafında bir noktadan çıkmaktadır. Gayet lezzetlidir ve içilebilir.

Bu suyun nasıl geldiği hakkındaki tahminler: adanın dağdan koptuğu ve deniz altından bir damar aracılığıyla dağlarda biriken kar sularının adaya ulaştığı şeklindedir.

Suyun şifalı olduğu söylense de bu konuda bilimsel bir araştırma veya sonuç yoktur. Tur tekneleriyle adaya gelen ziyaretçiler: kayalıklardan, birkaç metreye kadar yaklaştırılan tatlı sudan içebiliyorlar.

Adrasan Suluada suyun çıktığı yer

Su kaynağı: parmak kalınlığında akmakta olup, bir hortum ile kıyıya yaklaştırılmıştır. Çünkü tur tekneleri buraya yanaşmaktadır.

Hatta, ada antik dönemden bu yana denizci ve balıkçıların tatlı su temin ettikleri bir yer olarak bilinmektedir.

Adanın çevresinde: Akdeniz fokları, orfozlar ve su altı mağaraları bulunmaktadır. Adanın üzerinde ise 5 siyah keçi yaşamaktadır.

Adrasan Suluada tekne turları
Tekne Turları:

Adrasan sahilinden Suluada ya tekne turları düzenlenmektedir. Yani Suluada’ya gitmek isterseniz, önce Adrasan’a gitmeniz gerekiyor.

Adrasan-Suluada arasındaki tekne yolculuğu yaklaşık 45 dakika sürer. Tekne turunda: Suluada da bulunan 2 plaj, tatlı su kaynağı ve mağaralar bölgesinde duraklama yapılmaktadır.

Sezonda, buraya günlük 50 tekne uğramakta ve ziyaretçi sayısı ise 1500 civarındadır.

Adrasan suluada plajlar
Plajlar;

Suluada da 2 tane plaj vardır. Bunlardan birisi 50 metre ve diğeri 120 metre uzunluktadır.

Adrasan Suluada plajlar

Deniz içinde taban kum ve küçük çakıllı olduğu için yosun ve deniz kestanesi yoktur.

Adrasan Suluada denzi

Her iki plajın kumsalı da: beyaz kumludur ve deniz turkuaz renklerdedir. Bu yüzden plajlar, halk arasında “Maldivlere” benzetilmektedir.

Adrasan Aşıklar Mağarası

Aşıklar Mağarası:

Adanın uç kısmındadır. Mağarada loş bir ortam bulunmaktadır. Bu yüzden çiftlerin ve turistlerin ilgisini çekmektedir. Denizin mavi tonları oldukça güzel bir görüntü yaratır.

Tur tekneleri buraya uğruyorlar. Ancak mağara içinde düzensiz ve hızlı akıntılar nedeniyle tekneler burada demirleyemiyorlar, mağaranın öbür ucundan adanın öbür tarafına geçilebiliyor ancak tekneler sığmadığı için geçemiyorlar, yüzülerek geçilebildiği söyleniyor.

Adrasan Amerikan Koyu

Amerikan Koyu-Kelleci Koyu:

Suluada gezi tekneleri, adanın karşısındaki Amerikan Koyundan öğle yemeği alırlar. Buraya Amerikan Koyu isminin verilmesinin sebebi: “Koyda batan bir Amerikan Teknesi” dir. Burada gayet güzel bir plaj bulunuyor, tur tekneleri burada kısa süreli yüzme molası veriyorlar.

Hacıvat-Karagöz Kayalıkları;

Adrasan’dan kalkan günübirlik Suluada gezi tekneleri, genellikle buraya da uğrarlar.

Hacıvat Burnu koyu, ismini koyun kıyısında bulunan ve Hacıvatın kukuletasına benzeyen kayalıklardan alır. Burada denizin rengi ve derinliği ilgi çekmektedir. Güneş ışınları denizin içindeki beyaz renkli taşlar nedeniyle, denizin rengini turkuaz yapmaktadır.

Adrasan Deresi
Adrasan deresi

ADRASAN DERESİ:

Tahtalı dağından doğan Adrasan deresinde: levrek, kefal gibi balıklar var. Bu derenin bulunduğu yer çok güzel. Adrasan içinde; doğuya doğru gittiğinizde, bu derenin bulunduğu yere ulaşmanız mümkün.

Araç trafiği: derenin sol yanında ilerliyor. Otoparklar da burada. Burada: aracınızı park ederek, dere üzerindeki köprülerden karşı kıyıya geçiyorsunuz ve muhteşem restoranlardan birini tercih edip giriyorsunuz.

Dere üzerine yapılmış, ahşap oturma teraslarında, kilim ve minderler üzerine oturup, ortaya konulan yuvarlak tahta üzerinde yemeklerinizi yiyorsunuz. Bu sırada: ayaklarınızı derenin serin sularına uzatma şansınız var.

Ayrıca: dere üzerindeki renk renk ve çeşit çeşit ördekler; sizden, kendilerini beslemelerini isteyen çığlıklar atıyorlar. Gerçekten muhteşem bir ortam.

Dere boyunca; özel bir hava akımı var. Esintili hava, doğal klima gibi, zaten az olan nemi dağıtıyor ve serinlik veriyor.

Zindelik veren bu havayı mutlaka teneffüs edin, anıtlaşmış çınar ağaçlarının gölgesinde, mutlaka konaklayın.

Kumluca gezilecek yerler

Olimpos gezilecek yerler

Çıralı gezilecek yerler

Olympos-Olimpos

Olympos-Olimpos
 

Olympos: Kumluca merkeze uzaklık 28 km dir. Antik kente giriş ücretlidir.  

Müze kart geçerlidir. Ayrıca otopark için de ücret alınıyor.  

Şehrin ismi ve konumu:

Kentin doğu yönünde denizi kıyısı vardır. Kuzey ve güney yönden ise, yüksek dağ sıraları ile çevrilidir. 

Olympos dağının Tahtalı ya da Musa dağı olduğuna yönelik kesin belge ve bilgi yoktur. Görkemli Tahtalı dağı, Olympos’a yakışsa da topoğrafik özellikleri ve kalıntılarıyla Musa Dağı da bir alternatiftir. 

Şehir ismini, kuzeyinde 16 km uzaklıkta bulunan Tahtalı Dağından alır. Bu yüzden şehrin ismi “Yüksek dağ-Ulu dağ” anlamına gelmektedir. Antalya bölgesinde, sahil kesiminde Phaselis şehrinden sonraki en önemli ikinci liman şehridir.

Kentin ortasından geçen Akçay, kenti ikiye ayırır.

Olympos-Olimpos
 

Önemi:

Kesin kuruluş tarihi bilinmez. Ancak Helenistik dönemde kurulduğu düşünülmektedir.

MÖ 167-177 yıllarında basılan Likya sikkelerinde, Olympos şehrinin adı geçer.

Doğu Lykia’nın en önemli kentidir. Birlik sikkeleri, Helenistik duvar kalıntıları ve Asartaş’daki kaya mezarları, kentin en erken belgeleridir. 

169. olimpiyatların başladığı 104 yılına kadar Lykia Birliğinde 3 oy hakkına sahip 6 kentten biridir. Birliğin ayrıcalıklı üyesi konumunda, Doğu Lykia’daki tek şehirdir. Zaten üyeliği de Zeniketes’in hakım olduğu MÖ 1’nci yüzyıla kadar sürer. Olympos ve Phaselis, bu dönemde korsanların gücünden gönüllü olarak yararlanmış ve birliğin dışında kalmış gibidir. Bu dönemde sahte birlik sikkeleri basılmıştır. İmparatorluk döneminde tekrar birlik üyesidir. MS 2’nci yüzyılda onurlandırılan Hoplon’un görevleri arasında Lykiarkhlığın da anılması bunu belgeler. MS 2’nci yüzyılda birlik kararını başkente iletmek üzere bir Olympos’lunun seçilmesi dikkat çekicidir. 

ZENİTEKES:

Burası anlatılırken, Zenitekes’in bilinmesi gerekir. Sahillerin baş belası, korsanların kralıdır. Dodona Zeus’una göre, yerel bir egemen olarak demir strigilis sunması da onu kurtaramamıştır. Ondan da kartal yuvası sığınağı günümüze ulaşmıştır. Akdeniz’in en güzel sığınağı Olympos, Zenitekes’e bile kucak açmıştır. Strabon: “Zenitekes’in egemenlik alanını Pamphylia içlerine dek yaydığını” yazar. Ancak gücü Roma İmparatorluğuna uzun süre direnecek kadar değildir. MÖ 77-76 yıllarında, Romalı Komutan Servilus Vatia, Roma donanması ile bölgeye gelir ve Gelidonya burnunda yapılan üç deniz savaşında korsanları yenerek Zenikeles’in ünlü kalesini yerle bir eder.

Ve koca korsan kral yenilince, ailesiyle birlikte intiharı seçer. Zenikeles’in ölümünden sonra Likya bölgesinde Olympos, Phaselis ve Korykos kentleri korsanlardan temizlenir. 

Roma döneminde, şehir yine Likya birliğinin önemli şehirlerinden birisidir.

MS 2 ile MS 3’ncü yüzyıllarda, şehirde bulunan bir mezar anıtında: Marcus Aurelius Arkpepolis’in Likya Birliğinde, Lykiark (yani Likya Birliği Başkanı) görevinde bulunduğu yazılıdır.

Hıristiyanlığın yayılmasıyla, bölgedeki Hırıstiyanlığı ilk kabul eden şehirlerden birisi olmuştur. Şehrin bilinen ilk piskoposu Methodios’tur.

Kendisi: MS 312 yılında Patara kentinde, kenti ziyaret eden İmparator Maksimus Diaa’nın da katıldığı bir mahkeme sonucunda idam edilmiştir.

MS 6 ve 7’ncı yüzyılda Olympos şehri hakkında bilgi yoktur.  MS 7’nci yüzyılda Arap akınları bölgeyi çok yönlü olarak etkilemiştir.

Ayrıca yine aynı dönemlerde, bölgede doğal afetlerin yıkım gücü oldukça fazla etkilidir. Hatta, bu doğal felaketlerden özellikle tsunami dikkat çeker. MS 542 yıllarında bölgede veba salgını görüldüğü bilinmektedir.

Tüm bunlar nedeniyle, kıyı bölgesindeki diğer kentler gibi, Olympos kentinde de büyük oranda nüfus kaybı görülür.

Olympos-Olimpos
 

GÜNÜMÜZDE ÖREN YERİNDE BULUNAN KALINTILAR

Yerleşimin şehirciliğini ortasından akar Olympos çağı biçimlendirir. Bu nedenle Lykia’da alışkın olunmayan bir kent düzeni ortaya çıkar. Limanda bulunan ana cadde kentin ortasından ilerleyip sonuna dek uzanır. Denizle buluşan Olympos çayı (Günümüzdeki ismi Akçay) ın iki yakasında, Helenistik’ten Bizans’a kadar onarılarak kullanılan duvarlar uzanır. Bunlar liman duvarları ve yapılarıdır. Limana gelen gemiler muhtemelen bu yolla kentin içinde servis alabilecekleri alana kadar ilerleyebiliyorlardı. Bu yapı ve duvarların denizle nasıl buluştuğu kumul ve alüvyon nedeniyle anlaşılamamıştır. 

Evet gelelim günümüze ulaşan kalıntıları:

Yerleşimin güney ucunda ve kuzey tarafında tahkimatlı iki kale vardır. Güneydeki “Ceneviz Kalesi”, kuzeydeki ise “Akropol Kalesi” dir. Vadinin içine yayılan Ortaçağ yerleşiminde ise savunma sistemi yoktur. Buna karşı yüksek ve güçlü duvarları olan önemli yapılar lokal koruma alanı içindedir. Bu durum, sadece din adamlarının yaşadığı dinsel merkez konumundaki kentte, buna ihtiyaç duyulmamış olmasıyla açıklanır. 

Ceneviz kalesi: Sarp kayalıklara yerleştirilmiş yapı topluluğu içinde Bazilikal planlı büyük bir kilise dikkat çeker.

Akropol Kalesi: Kentle deniz arasında savunma yapılarıyla berkitilmiş, hem gözetlemeye hem de savunmaya ve sivil amaçlı diğer yapılar bulunur.

Kentten günümüze ulaşmış Helenistik, Roma ve Bizans dönemine ait kalıntıların çoğu: orman içindedir, ağaçlar ve çalılarla örtülüdür.

Diğer bir kısım kalıntı ise: denize akan bir ırmağın (Olympos Çayı-Akçay) ağzında ve her iki yakasında bulunmaktadır.

Zaten bu ırmak, antik dönemde kendi ikiye bölmekteymiş, zamanla bir kanal içine alınmış ve her iki yakasına iskele yapılmış, iki yaka yapılan bir köprü ile birbirine bağlanmıştır.

Köprünün bir ayağı, günümüzde yerinde görülmektedir.

Olympos-Olimpos
 

Giriş Kompleksi:

Yapılan araştırmalara göre, yapı MS 5 ile 6’ncı yüzyıllara tarihlenmektedir.

Şehrin günlük ve ekonomik yaşamına ait izler taşımaktadır.

Kentin ana caddesi: doğu-batı doğrultusunda uzanmaktadır. Bu caddenin başlangıç yerinde bulunan giriş kompleksi: 11 odadan oluşur.

Muhtemelen, bu 11 odanın üzerinde bir kat daha bulunduğu düşünülmektedir. Çünkü yapının bazı yerlerinde duvarlar yüksektir, kat izleri ve merdiven basamakları vardır.

Giriş kompleksinin en önemli özelliği: kemerli düzenlemelerdir. Kemerler, kuzeyde ve cadde cephesindedir.

Evet, burası tahminlere göre: konut, konaklama yeri, gıda maddesi üzerimi ve ticaret yeri olarak kullanılmış olmalıdır.

Köprü:

Yukarıda da belirttiğim gibi, Olympos çayının üzerinde olan köprünün ayaklarında biri günümüze ulaşmış, diğeri ise temel seviyesinde korunmuştur.

Köprü ayağında devşirme malzeme kullanılmıştır, çünkü çok sayıda Roma dönemi mimari elemanı görülmektedir.

Köprü muhtemelen Roma döneminde yapılmıştır. Ancak sonraki depremler sonucunda yıkılmıştır. Ancak iki yaka arasındaki ulaşım etkilendiğinden Hıristiyanlık döneminde hızlı bir şekilde yeniden yapılmıştır.

Köprü: kentin kuzey ve güneyindeki yerleşim alanlarını birbirine bağlaması açısından önemlidir.

Araştırma sonuçlarına göre, köprünün üç gözlü ve balıksırtı biçimli olduğu tahmin edilmektedir.

Olympos-Olimpos Akropol tepesi
 

Akropol Tepesi:

Nehir ağzına yani denize döküldüğü yere yakındır. Mimari veriler, tepenin Geç Antik çağda yerleşime açıldığını gösterir.

Tepe, küçük ve dik yapılıdır.

48 metre rakımlı bu tepe üzerinde yerleşimler devam etmektedir.

Tepe üzerinde, iki ve üç katlı düzenlenmiş, kule tipi konutlar vardır. Su ihtiyacını karşılamak için sarnıç yapılmıştır.

Evet, günümüzde, tepede bazı yapı kalıntıları görülmektedir.

Tiyatro:

Kentin batı sınırındaki tepenin kuzey yamacına yapılmıştır. Tiyatro, Likya özelliklerine istinaden, Batı nekropolünün başladığı alanın hemen yanında derenin güneyindeki Sepet Dağı eteklerinde kuruludur. 

Helenistik dönem yapısı, Roma döneminde onarım görmüştür. Tiyatronun MS 2’nci yüzyılda yapıldığı düşünülmektedir.

Büyük oranda tahrip olan yapı henüz kazılmamıştır. Araştırmacılar 20 oturma sırası olduğunu kabul ederler. Kapasitesi 2000 kişidir. Lykia’nın bildik depremlerinde yıkıldığı anlaşılır. Onarım görmüştür. Yazıta göre: Tyindaris adlı Olympos’lu bir kadın tarafından İmparator Hadrianus’a adanmıştır. 

Evet, tiyatro oldukça harap bir durumda günümüze ulaşmıştır. Sadece tiyatro girişinin bir yanı, iyi durumda görülebilir.

Tiyatronun günümüze sağlam ulaşamamışının sebeplerinden birisi de Bizans döneminde blokların kireç ocaklarında eritilerek yapı malzemesi olarak kullanılmasıdır.

Olympos-Olimpos Tapınak

Tapınım gören Tanrılar:

Olympos’da Zeus, Apollon, Athena, Artemis, Mithras ve Hephaistos’un tapınım gördüğü anlaşılır. Olmpos’un efendisi, tanrıların babası Zeus’un tapınım gördüğü öne sürülür. Erkeklerin, askerlerin tanrısı Mithras’ın buradaki varlığını Plutarkhos aktarır. “Olympos’ta kendine özgü tuhaf ve gizli ayinler yapıyorlardı. Bunlar arasında yer alan Mithras ayinleri korsanlar tarafından başlatılmış ve hala devam etmektedir.”
Keşfedilen Mithras tapınım alanındaki nişler arasında, tanrının Roma dönemindeki adı olan “Sol invictus” yazar. Nöbetçi asker tarafından adanmıştır. Olympos’da Apollon’un varlığı sanki birliğe girişin bir sonucu olarak politik bir seçim gibi görülür. Olympos’un en etkili tanrısı ise Hephaistos’tur. Mezar cezaları, Hephaistos’a yatırıldığı gibi bu tanrı adına şenlikler de düzenlenmekteydi. Hephaistion olarak bahsdilen tapınak da tapınım alanının varlığını belgeler. Bu tapınak Çıralı’da ancak kilisenin altında görünmez olmuştur. 



Tapınak:

Nehrin denize döküldüğü yerin 150 metre batısındadır. Kentteki anıtsal mimari örnekler arasında önemli bir yere sahiptir. İon düzenindedir. Önündeki kaide yazıtına göre: MS 2’nci yüzyılın ikinci yarısında Marcus Aurelius’a adanmıştır. 

4.88 m yüksekliğindeki anıtsal kapıyı taşıyan güney cephesi ayaktadır. Bölgede yaygın olan küçük boyutlu 2’nci yüzyıl moda tapınaklarından biridir. Prostylos cephe düzenlidir. 

Yapının ön cephesinde, dört sütun bulunduğu anlaşılmaktadır. Kesme taşlardan yapılan Cella ön duvarı günümüze ulaşmıştır. 

Kaptan Eudomos Lahdi:

Lahit, nehir ağzının hemen yanında, bir kayalığın oyuğunda bulunmaktadır. Kaptan Eudomos’un mezarı ilgi çeker. Yattığı lahdin taştan soğuk yüzü, Akdeniz’e bakar. 

Lahdin üzerindeki yazıtta, duygu dolu ve şiirsel bir üslup ile kaptanın adı verilmektedir. Çevirisi “Son limana girdi, demirledi gemi, çıkmamak üzere. Çünkü ne rüzgardan ne de gün ışığından medet var artık. Kaptan Eudomos ışık taşıyan şafağı terk ettikten sonra. Gün ışığından uzak yatacak burada, gemi ise dalgasızdır ölülere.”

Aynı mezar odasında Eudomos’un lahdi yanında yeğeni Zosimos’un lahdi bulunur. Bu lahit üzerindeki yazıt, yanındakinin aksine standart bir mezar yazıtıdır. Zemini av sahnesi mozağiyle döşeli mezar odasının Zosimos tarafından yaptırıldığı lentodaki yazıttan anlaşılır. Lahdin uzun kenarında ise, gemi kabartması vardır.

Vespasianus Hamamı-Büyük Hamam:

Şehirde bulunan iki hamamdan, buradaki boyutları büyük olduğu için “Büyük Hamam” olarak isimlendirilmiştir.

Kentin güneydoğusundadır. Yazıtına göre: MS 78’de Vespasianus döneminde inşa edilmiştir. 

Tüm liman yerleşimlerinde olduğu gibi 1’nci yüzyılla birlikte hamama sahip olmuştur. Hamam ve yakınında gymnasium olabilecek yapıda İmparator ve Hephaistos onurana Panegyrik oyunlar düzenlendiği bilinir. Güneydoğusunda da küçük hamam bulunur. Derenin kuzey yanında da Ortaçağ hamamı vardır. 

Yapının bazı bölümleri günümüzde ayaktadır. Bu bölümlerdeki mimari özellikler incelendiğinde, yapının anıtsal boyutlarda yapılmış olduğu anlaşılmaktadır.

 

Mezarlar:

Kendine özgü yapı ve teknikleri ve mezarlık düzeniyle Lykia sanatından uzak resimleriyle mezarlar günümüze ulaşmıştır. Doğu ve özellikle batı nekropolünde sıralanan ve kademelenen yaklaşık 350 tane mezar, Lykia için olağan dışı bir görüntü oluşturur. Lykia’da bu tür bir nekropol yoktur. Yaklaşık 300’ü tamamen örülerek inşa edilen odalar, tonozlu örtüleri, sürgülü kapıları ve moloz taş-harç malzemeleriyle daha çok Kilikya örneklerini hatırlatır. Güney mezarlığın en üst kotunda yer alan mezardaki “Harf Falı” içeren metin dikkat çeker.

Güney Nekropol:

Kentin batısındadır. Nekropol alanı, ortadan akan nehir ile kuzey ve güney olmak üzere iki kısma ayrılmıştır. Güney Nekropol: nehrin ikiye böldüğü şehir merkezinin güneyindedir.

Günümüzde mezarların önünden devam eden yol, muhtemelen antik dönemde de kullanılmıştır. Nekropol alanında toplam 354 mezar bulunmaktadır.

Nekropolün batı kısmındaki mezarlar: beşik tonozlu, bitişik nizamlı ve genellikle iki katlıdır.

Kuzey Nekropol:

Bu bölümdeki gömül alanına, MS 1’nci yüzyıldan itibaren gömü yapılmış ve MS 3’ncü yüzyıla kadar kullanılmıştır. Bizans döneminde ise, Nekropol alanına kiliseler ve konutlar yapılmıştır.

Kuzey Nekropol Caddesi:

Bu cadde: Kuzey Nekropol’ün batısından başlar ve Piskoposluk Sarayına kadar devam eder. Şehrin bu bölümü, MS 4’ncü yüzyıldan itibaren konut alanı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Cadde üstünde: çok katıl ve büyük avlulu, muhtemelen şehrin ileri gelenlerine ait evler bulunmaktaydı. Bu konutlar nekropol alanındaki oda mezarlarla iç içe yapılmıştır.

Cadde, özellikle MS 5’nci yüzyılda, yani Hıristiyanlığın kabul edilmesinin ardından son derece geliştiği anlaşılmaktadır.

Kuzey Nekropol Kilisesi:

Nehrin ikiye böldüğü kentin kuzeybatısında, Kuzey Nekropol girişinin güneyindedir. Yapının; kuzey ve güney nekropollerinin ortasında olması nedeniyle: Olympos şehrinin Nekropol Kilisesi olduğu düşünülmektedir.

Mimari tarzına göre, muhtemelen MS 6’ncı yüzyılda inşa edildiği düşünülür. 1969 yılında bölgeyi etkileyen sel felaketinde: yapının orta nef, apsis ve güney nefi yıkılmıştır.

Lykiarkh Mezarı:

Kuzey Nekropoldeki bu mezar: Likya birliği başkanı olarak görev yapmış Olymposlu Marcus Aurelius Arkhepolis ve ailesine aittir.

Mezar binası, yazıtına göre MS 3’ncü yüzyıl ikinci yarısında yapılmıştır. Mezar binası kareye yakın formludur.

Ancak tonozunun büyük kısmı çökmüştür.

Mezar odasının içinde: uzun ve yan duvarları çevreleyen “u” biçiminde, iki basamaklı özgün kesilmiş, masif taşlarla yapılmış bir podyum bulunur.

Köşelere aslan ayağı işlenmiştir. En üstteki podyum basamağı: oturma bankı olarak biçimlendirilmiştir.

Podyumun üstünde: üç lahit bulunur.

Girişin sağındaki lahit: Prokonnesos (günümüzdeki Marmara Adası) ndan ithal edilmiş, girlandlı lahittir. Teknenin altına profil yapılmıştır.

Uzun yüzde: 3 tane, kısa cephelerde birer tane girland bulunur. Girişin solundaki lahit: Sandık biçimindedir.

Olympos’un bilinen tek Lykiarkhı’nın lahdi Antalya Müzesine taşınmıştır. Lykiarkh mezarının önünden geçen su kanalı, 19’ncu yüzyıl Osmanlı değirmeninden kalmadır. 

Antimachos Lahdi:

Kentin kuzey kısmındadır. Lahit: muhtemelen MS 2’nci yüzyıl ortalarında yapılmış olmalıdır. Lahit: Antimachos ve ailesine aittir.

Lahdin üstünde: Likya tipi denen semendar biçimli bir kapak bulunur. Lahdin sandukası, kabartmalarla süslenmiştir. Teknenin ön cephesi ve dar yüzlerinde köşe plasterleri bulunur.

Plasterlerin alt kısmında, sarmaşık biçiminde çıkan hayat ağacı motifi görülür. Hayat ağacı motifi, MÖ 3 binden itibaren kullanılmaya başlanır.

Sümerlerde yaşam ve ölüm arasındaki değişmez döngünün sembolüdür. Antimakhos ve ailesine ait lahitte: hayat ağacı motifi de ölümle bağlantılı sembollerden birisi olarak işlenmiştir.

Piskoposluk Sarayı:

Burada bulunan ve bir çevre duvarı ile sınırlandırılmış yapılar kompleksi, 128 x 62 metre ölçülerindedir. Mimari stil değerlendirildiğinde muhtemelen MS 5-6’ncı yüzyıllarda yapılmıştır.

Kent içindeki en büyük yapı konumundadır. Yapının inşaatı sırasında, Roma dönemine ait tapınak ve temenos alanı dahil edildiğinden, yapılar kompleksi olarak algılanmaktadır. Komplekste, Piskoposluk kilisesi merkezi yapı konumundadır.

Doğu bölümde: bir avlu etrafına sıralanmış mekanlardan oluşan Piskopos ikametgahı vardır. Ayrıca: görevli din adamlarının özel yaşamları için iki katlı düzenlenen mekanlar bulunmaktadır.

Olympos-Olimpos Alkestis lahdi
 

Alkestis Lahti:

Lahdin kapağında: üçgen alınlık, tepe ve köşe akroteri vardır.

Lahit, Aurelius Artemias ve ailesine aittir. Lahit: MS 2’nci yüzyıl sonlarına tarihlenmektedir. Yerel kireç taşından yapılmıştır. Kapağın eğimli yüzeylerinde: balık pulu motifi işlenmiştir. Bu durum, Attik kapaklarında yaygındır.

Lahitte: Akroterlerde Eroslar ve kısa yüzlerde Medusa başları bulunur. Mezar sandukasının köşelerine: Nike figürleri yerleştirilmiştir.

Yanlarda: iki üçgen alınlıklı bir kapı içinde “dextrarum iunctio” yani “tokalaşma” sahnesi görülür.

Bu sahne, Roma döneminde “evlilik bağı” nı ifade etmektedir.

ASARTAŞ-TOPAL GAVUR:

“Ben Hellophilos oğlu Apollonios burada yatıyorum, Her zaman hakkaniyetliydim. Yemeli, içmeli ve hazla dolu çok rahat bir ömür sürdüm. Ancak şimdi veda zamanı ve hayat devam ediyor”

MÖ 4’ncü yüzyılın ikinci yarısına tarihlenen mezardaki bu etkileyici dizeler, antik adı bilinmeyen yerleşimin bilinen tek egemeninden izler verir. 

Yazır köyünün 500 m kuzeydoğusundadır. 

Günümüz köylüleri buraya “Topal Gavur” derler. Nedeni de, mezar kabartmasındaki Apllonius’un bir bacağının kırık olmasındandır. Küçük yerleşimdeki en önemli kalıntılar, iki kaya mezarıdır. 

Alnacındaki Eski Yunanca yazıtından okunduğu gibi “Apollonios’un mezarı” Olympos çevresindeki en önemli eserlerden biridir. Cephesindeki kabartmada mezar sahibini kline üzerinde uzanırken, yas içindeki karısı, hizmetkarı ve aileden genç bir figürle yine alışılmış bir ikonografide betimlenmiştir. 

Mezarın cephe mimarisinde Dor ve İon düzenleri birlikte kullanılmıştır. En alışılmadık olan ise, kapının üstünden inen perdedir. Kapı açıldığı zamanlarda içeriyi perdeleyen gerçek bir geleneğin kayaya yansımış haline benzer. Kapıların iki yanındaki figürlerden sağdaki, başında Pers Harasıyla ve duruşuyla bir Lykia egemeni gibidir. Soldaki pusatlı kişi ise, sağdakinin emrinde yerel bir egemen olan mezar sahibi Apollonios olmalıdır. Belki de iki farklı rolde mezar sahibinin resimleridir. 

Hellaphilos ve Apollonios isimlerinin seçimi de dönemin Helen kültür egemenliğinin baskın bir sonucu gibidir. Mezar hem kabartmaları hem yazıtlarının içeriği hem de mimarideki eklektizmiyle tam bir karmaşa kimliği gösterir. Bu durum doğu Lykia’daki tek tük mezarlarla ne kadar Lykialılıktan bahsedilebileceğini gösterir. Bundan bahsedebilmek için bir mezar değil mezarlıklar lazımdır. Ve Topal Gavur’daki bir Likçe yazıt ile iki kaya mezarı, Doğu Lykia’nın sadece siyasi olarak ve üstelik salt bir dönem için Lykia’dan sayılabileceği gerçeğini değiştirmemiştir. Bunu anlamak kolaydır. Örneğin: Ksanthos, Mrya ya da Limyra gibi pür bir Lykia kenti Doğu Lykia’da bulunmaz.

Apollonios mezarının batı yukarısındaki kayalıkta Likçe yazıtıyla önemli olan bir kaya mezarı daha bulunur. Yazıtta “bu mezarı İkuwe ailesinin babası ve bir ferdi olan Armanaza, oğlu Ipredisa, karısı ve çocukları için yaptırdı” gibi alışılmış bir mezar sahibi kimlik bilgisi geçer. 

Bu mezarlar Doğu Lykia’daki en son Lykia mezarlarıdır. Ancak tüm Doğu Lykia’da sadece birkaç örnekle bilinen Lykia geleneksel kaya mezarı örnekleri, bu bölgenin, asal Lykia’nın siyasi sınırları içinde algılansa da kültürel olarak asla tam olarak Lykia olmadığını göstermektedir. 

Çünkü Asartaş’ın hemen dibindeki Olympos’da bile herhangi bir Lykia kültürü sanatı ürünü yoktur. Olympos, sadece Lykia Birliğinin bir süreliğine siyasi üyesidir. Dolayısıyla siyasi sınırlarla kültürel sınırlar birbirine karıştırılmamalıdır. Özellikle Roma Döneminin Yol Klavuz Anıtında adının anılması sadece bölgenin bir eyalet sınırları içinden tanımlanmasından ibaret siyasi bir durumdur. 

Asartaş Tepesinde çok az kalıntı bulunmaktadır. Bu durum iki mezarın azlığını karşılamaktadır. Oldukça küçük ve zayıf bir yerleşimden iz veren kalıntılar içinde bir işlik dikkat çeker. 

Olympos-Olimpos plajı
 

OLYMPOS PLAJI:

En büyük özelliği: Kumluca’ya ait olmasıdır.

Antik kentin içinden geçilerek plaja gidildiği için, giriş ücretlidir.  

Müze kart geçerlidir. Aracınız ile giderseniz, otopark için de ayrı ücret ödeniyor.  

Girişten sonra, antik kentinin içinden geçilerek, dere boyunca yürüyerek yaklaşık 10 dakikada sahile ulaşabilirsiniz.

Burada yol üzerinde su kanalı ve önündeki tarihi havuz, serinlemek için kullanılmaktadır.

Çıralı plajının devamı, antik kentinin önündedir. Aradaki dere var, dereden dağa kadar olan bölüm Olympos plajı olarak geçiyor.

Dağın arka yüzünde ise, Adrasan Plajı vardır.

Ormanla iç içe olan plaj kum değil, ufak çakıllıdır, deniz suyunun berraklığı ve sahilin temizliği ilgi çeker.

Plajda, büfe, kabin ve duş yoktur. Çünkü burası beach değil, şezlong ve şemsiye işletmesi yoktur.

Yukarıda söz ettiğim gibi, buraya antik kent kalıntıları içinden geçilerek giriliyor.

Bu yüzden, buraya giderseniz yanınızda özellikle mutlaka su, yiyecek, şemsiye götürmenizi öneririm.

Kumluca gezilecek yerler

Adrasan gezilecek yerler

Çıralı gezilecek yerler

Phaselis gezilecek yerler

Ulupınar gezilecek yerler

Kemer gezilecek yerler

 

Trebendai-Gürses-Sion Manastırı

TREBENDAİ-GÜRSES

Myra’nın 6 km kuzeybatısında ve denizden 510 metre yükseklikteki bir tepe üzerindedir.

Myra’dan Kaş’a giden yolda, Sura antik kentinden 2.5 km sonra ulaşılan küçük bir yerleşimdir.

Myra’ya bağlı küçük bir kale yerleşimidir. Tipik bir Klasik Lykia yerleşimidir.

Teimusa’da bulunan bir mezar yazıtına dayanarak, Trebendai’nin Myra’nın yanında ve politik olarak da Myra’ya bağlı bir yerleşim olduğu anlaşılmıştır.

Adının sonundaki “nda” takısı nedeniyle kelime kökeni Luvi dillerine iner. Ancak Trebe’nin ne anlama geldiği bilinmez.

Trebendai’nin İmparatorluk Döneminde Myra ile sympoliteia (antik Yunanistan’da siyasi örgütlenme için bir tür anlaşma) yaptığı, burada ele geçen bir mezar yazıtından anlaşılır.

Helenistik dönemde birlik sikkeleri darp eden Trebendai’nin Myra’dan bağımsız bir kent olduğunu düşünmek zordur.

Çünkü Trebendai’nin bu dönemde darp ettirdiği sikkeler ile Myra sikkeleri arasında kalıp ilişkisi tespit edilmiştir.

Evet, ince uzun formlu sur içi yaklaşık 780 metre kare, yamaç yerleşimiyle bilikte de yaklaşık 14 bin metre kare alan kaplar.

Küçük bir tepenin üzerinde, küçük bir kral kalesi ve güney yamaçlarında teras yapıları ve etekle başlayan düzlükte nekropoller ve sonra da tarımsal düzlükler bulunur.

Yakın çevresinde daha küçük yerleşimler ve çiftlikler vardır.

Bunlar Kocaorman yerleşimleridir.

Kuzeyde Myros vadisine bakarlar.

 

Günümüze ulaşan kalıntılar:

Sur duvarları, yapı kalıntıları, nekropol ve işlik kalıntıları bulunmaktadır.

En erken buluntu yüzeyde ele geçen bir taş baltadır.

Klasik başlangıçlı akropol Bizans dönemine kadar kullanılmıştır.

Doğu-batı yönünde uzayan dar alanlı tepenin sunduğu yaklaşık 60-70 metre uzunlukta ve 15-20 metre genişlikteki tepe üstü alanı surlarla çevrilmiş ve korunaklı bir kral yerleşimi oluşturulmuştur.

Batı ve doğuda birer kuleyle berkitilmiştir.

Batı kulesi 12 x 7 metre doğu kulesi 10 x 7 metre ölçülerindedir.

Trapezodial biçimli bloklarla örülmüştür.

Kuzey ve güney sur duvarlarının daha sonra revize edildiği, içerisinde kulelerin döneminden devşirme olarak kullanılmış trapezodial bloklardan anlaşılmaktadır.

Dolayısıyla iki dönem yapılaşmanın Klasik evresinde doğu kule ve sarnıç bulunmaktadır.

Kalenin ana girişi güneybatı köşedendir.

Ortasında 5 x 4 metre ölçülerinde ana kayaya açılı bir sarnıç bulunur.

İç bölümlere ve yapılara ilişkin bazı duvarlar görülebilir.

Akropolün güney eteklerinde konutlara ait kalıntılar bulunur.

Bunların bir kısmı hibrit yapıların kaya tabanlarıdır.

Konut alanını güney ve doğudan nekropol çevreler.

Mezarlar: MÖ 6 ncı yüzyıldan Roma’ya kadar tarihlenir.

Nekropolde 13 lahit sayılabilirken aralarında biri kapağındaki mezar sahibi çiftin büstleri, aslan ve boğa başları kabartmalarıyla dikkat çeker.

Yerleşimin en önemli mezarı olan dikmenin bugün asıl yeri bilinmez.

Profilli alt ve üst kısımlar dışında 3.60 metre yüksekliğindedir.

Yaklaşık 90 cm kenarları olan dikmenin mezar odasına denk gelen son 42 cm lik kısmında kabartma kuşağı vardır.

Yan yana dizili figürler ve tahta oturan bir figür ve arkasında hizmetliler vardır.

Diğer yüzde ay sahneleri işlenmiştir.

Lykia dikmelerinin tipik ikonografisi söz konusudur.

En yakın benzeri olan Trysa’da olduğu gibi MÖ 6 ncı yüzyılın sonuna tarihlenir.

Trebendai’de tapınım gören tanrılarla ilgili olarak, küçük bir ağırlık taşı üzerinden sadece Eleuthera Trebendatike bilinir.

Erken bazilika kalıntısı içindeki geç dönem şapeli ve türünün en güzel örneklerinden olan kayaya oyulmuş işlik, yerleşimde dikkat çeken diğer kalıntılardır.

 

Gürses Çiftliği:

Gürses bölgesinde Kocaorman içinde bulunan bazı yerleşimlerden biri anılmaya değerdir.

Demre’den Kaş’a giderken 9.5 km den sağa, kuzeye orman yoluna dönülür.

Bu 2 km kadar ilerlendiğinde konut kalıntılarıyla karşılaşılır.

Vadinin kuzeyinde küçük bir kaya tepede asıl kalıntılar görülür.

Tepenin kuzey yamacında zeytinyağı işliği vardır.

Tepenin çevresi ve üstünde oldukça iyi korunmuş ve çevresinde işlik elemanları olan konut kalıntıları bulunur.

Yapılardan iki odalı olan biri dikkat çekicidir.

Her odaya ayrı kapıdan girildiği gibi oda arasında da bir kapı açıklığı bırakılmıştır.

Doğudaki odanın ortasında bir dikmenin varlığı kült yapısı olduğunu düşündürür.

Tepenin batısında bulunan nitelikli işçilikle örülmüş iki katlı yapı, asıl beyin konağı olmalıdır.

Tepedeki az sayıda yapı grubu bir koruma duvarıyla çevrelenmiştir.

Bu tepenin doğusundaki tepede bir kule kalıntısı, çevresinde de dağınık durumda bazı lahit kalıntıları izlenir.

Kuzeyde görünen Myros Vadisinin kuzey sarp yamacında bugünkü karayoluna kadar zikzaklar yaparak çıkan antik yol güzergahı izlenir.

Kuzey yönde yükselen tepe üzerinde Muskar Kulesi bulunur.

 

TRAGALLASOS-MUSKAR-BELÖREN:

Helenistik bir yazıtta anılan “Tragallasos ile Arykanda arasında yapılan Symmakhia Anlaşması” nedeniyle, Arykanda yakınlarında burası muhtemelen Tragallaos’dur.

Doğu Asarcık’taki  ilk yerleşimdir.

Helenistik dönemden itibaren kalıntılar barındıran ve 9 ncu yüzyılın ikinci yarısında piskoposluk merkezi olan Tragallasos’un bu konumuna en uygun kalıntılar Muskar’dakiler olabilir.

Sionlu Nikolaos, seyahatinin ilk kurbanını burada yani Asarcık’a en yakın olan yerleşimde kesmiştir.

Kendisini tutuklanmaktan kurtaran Tragallasoslular’a 2 öküz kestirerek şükran kurbanı adamıştır.

Bu bölgedeki yerleşimlerin Myra’ya bağlı oldukları bilinmektedir.

Bugünkü asfalt yol kıyısında görülen Bizans kalıntıları kilise ve başka birkaç yapıdan kalmadır.

Anlaşılan tepedeki erken yerleşim bu dönemde aşağıya inmiştir.

Muskar içindeki orman binasından sola ayrılan ve ancak arazi aracıyla ilerlenebilen orman yolu tepeye çıkmaktadır.

Halkın, Asar Tepesi olarak adlandırdığı tepeye 15 dakikalık bir yürüyüşle varılır.

İlk rastlanan kalıntılar vadi başındaki lahitlerdir.

Lahitlerin sıralanış biçimi bu kesimde Muskar Tepesinden inip Myros Vadisine yönelen antik yol güzergahını gösterir.

Vadiden zikzaklar yaparak inen antik yolun büyük bölümü görülebilmektedir.

Tepeye çıkmak için orman yolunu izlemek ve tepenin güney yüzünden çıkmak gerekir.

Tepenin doğu yamacındaki kayalıklarda ilk görülen anıt, bir kaya mezarıdır.

Geleneksel Lykia mezarlarının küçük bir örneğidir.

Üzerindeki ayı avı sahnesi dikkat çekicidir.

Kaya mezarının daha yukarısında, yamacın tepeye yakın kesiminde çok nitelikli bloklarla örülmüş bir yapı bulunur.

Her birinin ayrı girişi bulunan hibrit yapı inşaat açısından da dikkat çekicidir.

Öndeki sarnıç ağzında kullanılmış kabartmalı iki bloktan birinde tahtında oturan baba tanrı Zeus görülür.

Tepenin eteklerinde tarım terasları bulunur.

Yamaç yükseldikçe teraslarla biçimlenmiş arazide yapılaşmalar artar.

Yapılar arasında yine lahitlere rastlanır.

Asıl kalıntılar tepededir.

Doğal topoğrafyaya göre biçimlenmiş olan bir sur duvarı kaleyi çevreler.

Kalının ana girişi güney yüzdeki kapı kalıntılarından anlaşılır.

Hemen kapının doğu yönünde agora kalıntıları vardır.

Agoranın bir üst kotunda yerleşimin en önemli yapısı bulunmaktadır.

Doğu, güney ve batıdan açılan kapılarla girildiği anlaşılan bu alanın kuzeyi akropol kayalıklarıyla sınırlanmıştır.

Alanın ortasında bir dikmeye ait altlık bulunur.

Bu alanda bulunan Helenistik yazıt tarihleme konusunda yardımcı olur.

Başka bir yapıdan taşınarak buraya geldiği anlaşılan yazıt bir tapınağa aittir.

Muhtemelen Artemis Eleuthera’nın adı anılmaktadır.

Tepedeki küçük alanı çevreleyen iç kale duvarlarının batısında kalan Geç Helenistik sur duvarları kalıntılarının da doğruladığı üzere Karabel kulesiyle aynı tarihte buradaki kale de inşa edilmiştir.

Kalenin batısı ucundaki en önemli yapı bir tapınaktır.

Ante tapınağın duvarlarından birkaç sıra korunabilmiştir.

Tapınağın önünde yerlerinden yuvarlanmış 3 adet büyük altlık bulunur.

Yukarıda bahsedilen yazıt da muhtemelen bu tapınaktan taşınmıştır.

 

KARABEL:

Myra’nın 11 km kuzeybatısındadır.

Muskar’dan kuzeye giderken yol üstünde Karabel mevkiisinde bir kule çiftlik ve çevresinde de bazı kalıntılar bulunur.

Bugün etkileyici doğası ve geleneksel köy evleriyle dikkat çeken köyün içinde dağınık duran kalıntıların en önemlisi bir kuledir.

Ana kaya düzeltilerek oluşturulan alt yapının üstünde iki katıyla yükselen kulenin pseudoisodom duvar örgüsü, bölgedeki benzerleriyle kıyaslandığında Geç Helenistik olduğu anlaşılır.

Bozuk bir kare form veren kulenin ölçüleri 6.50 x 6.60 metredir.

Kulenin çevresinde zeytinyağı işlikleri bulunur.

Kulenin güneybatısında bir alt terasta moloz taşla örülmüş başka bir yapı kalıntısı vardır.

Karabel’de başka yapı kalıntısı görülse de konutlar dışında diğerleri belirsizdir.

PHARROA-SİON MANASTIRI-ASARCIK

Karabel Helenistik kalıntılarının 2 km kuzeyindeki 1000 m rakımlı Asarcık Tepede yakın aralıkla konumlanmış iki yapı topluluğu bulunur.

Nikoloas’un Vitasında adı geçen ve büyük çoğunluğu henüz lokalize edilememiş olan 43 yerleşimden hangisinin burada bulunduğu net olarak bilinmez.

Çünkü topografya ve mimari yerleşim benzerliği yeterli farklılıkta ipucu vermez.

Kalıntıları ilk tanıtan Harrison, Sion Manastırı olduğunu ileri sürer.

Asarcık’daki yapı topluluklarının kapsamlı, erken ve nitelikli bir manastır olması, içinde Nikolaos yazıtı ve mersin yağı akıtma oluklu lahitlerin bulunması Asarcık’ı güçlü aday yapmaktadır.

Vita’da anılan kayaya oyulu apsis değinisi ve yol klavuz anıtı güzergah değerlendirmelerine göre, buranın Alacahisar Kilisesine benzetilmesi de güçlü olasılıktır.

Buranın Akalissos kenti ve kalıntılarının da Aziz Johannes Manastırı olduğu da öne sürülür.

En yakın seçeneği Pharroa olarak görünmektedir.

Bölgedeki varlığına kuşku yoksa da kilisenin hangisi olduğu yine de kuşkuludur.

 

Sionlu Aziz Nikolaos:

Aziz 6 ncı yüzyılın ilk yarısında yaşamış, öldükten sonra aziz mertebesine yükseltilmiş önemli bir dini kişiliktir. 4 ncü yüzyılda Myra (Demre) Piskoposu olan Aziz Nikolaos gibi yaşamı boyunca mucizevi bir şekilde hastaları iyileştirme özelliğine sahipti. Hayatının anlatıldığı Vita’ya göre: Sionlu Aziz Nikolaos’un Myra’nın dağlık alanında kurmuş olduğu manastır, kısa sürede şifa arayan insanların ziyaret mekanı haline gelmiştir. Vita’ya göre manastır, Pharroa Vadisinde, Tragallasos köyü yakınında, küçük bir tepe ya da dağda, Myra’dan tepeye doğru giden yol üzerinde ve Arneai’den çok uzak olmayan bir yerde konumlanır.

Vita’daki tanımlamalara göre Demre ile Ameai arasında olması gereken Sion Manastırı için önerilebilecek en uygun yer Karabel’in 1 km kadar kuzeyinde kalan Asarcık tepesindeki kalıntılardır.

Yine Vita’da yazdıklarına göre: “Kutsal Sion Manastırı, yekpare kayadan bir yapı ve bütün dağ güneş gibi parlak idi” ifadeye göre Sion Kilisesinin yekpare taştan inşa edilmiş olduğu sonucuna varılır. Buradaki kilisin bema kısmı da yekpare kayaya oyularak oluşturulmuştur.

Vita’nın 39’ncu bölümünde anlatılanlara göre, Tragallasos’ta bir tepe üzerinde inşası süren Sion Manastırının inşasını bir kaya engeller. Arneai’den gelen yerel taş ustaları da taşı yerinden oynatamayınca, Sionlu Nikolaos’un kardeşi Artemas Tragallasos köyünden 75 kişiyi yardıma çağırır. 75 kişinin kaldıramadığı taş bloğu, Kudüs’ten yeni dönen Nikolaos, ilahi bir güçle ve sadece 12 kişinin yardımıyla yerine oturtur. Bahsedilen olaydan anlaşıldığı üzere, çok büyük taş bloklarla inşa edilen Sion Manastırı, Tragallasos köyünün yakınında kuruluydu. Monolitik kelimesi muhtemelen büyük taş blokları tanımlamak için kullanılmış olmalıydı. Vita’daki bu bilgilere rağmen, yayınlarda Sion Manastırının yakınında olması gereken Tragallasos’un yeriyle ilgili sağlam bir kanıt ortaya konulamamıştır.

Evet: Sion Manastırını anlatmaya devam edelim.

Manastırın niteliği, rolik lahitleri ve özellikle vaftizhanesindeki Nikolaos yazıtı bunu doğrular.

Sionlu Nikolaos, manastırının inşa aşamasında, üç kez kutsal toprakları, bir kez de Mısır’ı ziyaret etmiş, muhtemelen kurduğu kilisenin biçiminin oradaki örnekleri ile benzer özelliklere sahip olmasını istemiştir. Belki de bölgede ilk olması ve yeterince yapı malzemesinin bulunmasından dolayı, oldukça büyük olan alanın ahşapla örtülmesi tercih edilmiştir.

Nikolaos’un kardeşi Artemas; manastırda vekil olarak görev yapmakta ve iaşe sorumlusu olarak da çalışmaktaydı.

Manastırda 12 rahip yaşadığı halde fazlaca mekan bulunması da hac ve şifa/sağlık yeri olmasına bağlanır.

Yerleşim: Batı ve Doğu Asarcık adıyla iki ayrı korunaklı alan olarak tanımlanır.

 

Batı Asarcık:

Batı Asarcık’taki ünlü Sion Manastırıdır.

Bölgenin bu en nitelikli, muhteşem kilisesi, İustinianus (527-565) döneminde, Myra’lı Aziz Nikolaos’tan sonra yaşamış olan ünlü Sionlu Aziz Nikolaos’a aittir.

81 x 98 metre ölçülerindedir.

Kumluca’da bulunan ünlü definenin de ait olduğu kilisedir.

Sionlu Nikolaos’un MS 564 yılında ölümünden sonra keşişlerden biri tarafından yazılan yaşam hikayesi (Vita) çevredeki yer adları, sosyo-ekonomik yapı ve manastır yönetimi hakkında bilgiler içerir.

Rahiplerin sosyal ilişkileri güçlü olan ve tarımsal üretim yanında ticaret de yapan kişiler olduğu da Vita’dan anlaşılır.

534-4 yıllarında yaşanan büyük veba nedeniyle dağlardan sahile, Myra’ya ticaret yasaklanmışsa da çevredeki halkın ihtiyacı olan gıdanın temininde manastır kaynakları önemli rol oynamıştır.

Yasak nedeniyle, Myra’nın durma noktasına gelen ticareti nedeniyle Myra Piskoposu Sionlu Aziz Nikolaos suçlanmıştır.

Manastır çevresindeki tarım arazileri ve işlikler manastır halkının hem geçimini hem de ticaretini sağlıyordu.

Ticaret malları içinde şarabın önemli bir yeri vardı.

Yapı kompleksinin güney kesiminde üç yapraklı yonca biçimli kilise, bitişik vaftizhane, rolik şapeli ve mezar odası yanında, kompleksin kuzeyinde kapı ve galerilerle birbirine bağlanan 12 mekandan oluşan yapı topluluğu vardır.

 

Mezar odası:

Sion Manastırı kilisesinin güneyinde, Röliker Şapeline batıdan bitişiktir.

Mezar odası ve içindeki üç lahit, konumları, biçimleri ve bezemeleri bakımından ilgi çeker.

Bizans sanatı içindeki yeri tartışmasızdır.

Lahitlerin kapakları Lykia bölgesine özgü mahya kirişli ve semerdam çatılıdır.

Lahitler üzerinde herhangi bir yazıt bulunmamasından dolayı hangi dönemde ve kimin için yapıldıkları bilinmez.

Kapaklarının yüzeyindeki yaprak ve haç motiflerinin işleniş tekniği Bizans döneminde 6 ncı yüzyılın ikinci yarısında yapılmış olabileceklerini gösterir. Bizans döneminde kiliselerdeki mekanların içine yerleştirilmek üzere üretilen lahitlerin, azizler, önemli din adamları, İmparatorlar ya da soylu insanlar için yapılmış oldukları bilinmektedir. Bu nedenle buradaki lahitlerin de din adamlarına veya önemli kişilere ait olmaları gerekir. Nitelik 1 ve 2 numaralı lahitlerin yüzeylerindeki kaliteli işçilikle oluşturulan haç bezemeleri, bu görüşü destekler. Öte yandan Bizans döneminde bölgede yaşayan daha sıradan insanların lahitler yerine yerleşim alanlarının yakınlarında bulunan basit toprak çukur mezarlara gömüldükleri bilinir.

 

Evet, Sion Manastırı hakkındaki anlatıma devam ediyorum.

Yapı kompleksi ve çevre duvarı arasında güney ve doğu kesimde bahçe alanları bırakılmıştır.

Kiliseyle birlikte planlanmış yapılar genellikle ibadetle ilişkilidir.

Bazıları da konut ve yemekhane-kiler gibi günlük ihtiyaçları karşılamaktadır.

Bu planlama kompleksin manastır olduğundan kuşku bırakmamaktadır.

Rölik şapelindeki lahitin üstündeki delikler kutsal yağ kültüyle açıklanmaktadır.

Bu deliklerden akıtılan yağ kutsal rölike değerek lahitten dışarıya akar ve burada toplanıp şişelenerek ziyaretçilere dağıtılırdı.

Ziyaretçilerin yoğunluğu nedeniyle manastır büyük servete kavuşmuştu.

Kumluca’da bulunan Sion Hazineleri bu zenginliğin en somut tanıklarıdır.

Batı Asarcık Manastırı 6-9 ncu yüzyıllar arasında kullanılmıştır.

 

Doğu Asarcık Yapı Topluluğu:

Batı Asarcık’ın yaklaşık 100 m kuzeydoğusundadır.

Tüm yapı topluluğu yaklaşık 100 x 75 m ölçülerindedir.

Doğu Asarcık yerleşimi merkezde ve en yüksek kotta bir kilise çevresinde plansız ama sıkışık yerleştirilmiş mekanlardan oluşur.

Bu durum, buranın bir manastırdan çok, bir köy yerleşimi olduğunu düşündürür.

Zaten manastırdan beklenen vaftizhane, mezar, mutfak, kiler, toplantı salonu gibi zorunlu mekanlar da bulunmaz.

Konutların bazıları Roma Döneminde yapılmıştır.

Sonraki dönemlerde de onarılarak kullanılmıştır.

Çoğunlukla iki katlı olduğu anlaşılan konutların alt katları servis ve depo, üst katları da yaşama mekanları olarak kullanılmıştır.

Bizans Döneminde de Hıristiyanlıkla birlikte, MS 5 nci yüzyıl sonunda yapıların arasına bir kilise inşa edilmiştir. Kilisenin içindeki sarnıç da Roma döneminden kalmadır.

200-300 kişilik bir köy özellikleri gösterir.

Doğu Asarcık yerleşiminin Tragallasos olduğu düşünülür.

Asarcık yerleşimleri 12 nci yüzyıldan sonra Bizans varlığının bitmesiyle birlikte artık kullanılmamış yok olmuştur.