Konya Sille

Konya Sille

Sille, Konya’nın Selçuklu ilçesinde, derin ve dar bir vadinin iki yakasında kurulmuştur.

Konya merkezden sadece 8 km uzaklıktadır. Aracınız ile dar bir yolda ilerlerken, dağların arasında unutulmuş bir yere gidiyormuşsunuz hissi veriyor.

Arkeolojik verilere göre, bölgede yerleşimin tarihi Neolitik Çağa kadar gider.

Deniz seviyesinden yaklaşık 1115 m yüksekliktedir.

 

Tarihi:

Burada yapılan araştırmalarda MÖ 8-7 yüzyıl Frig uygarlıklarına ait kalıntılar bulunmuştur.

Antik dönemde “Sylata” ya da “Sylla” olarak isimlendirilen Sille’nin Roma döneminde iskan gördüğü, şehir içinde bulunan antik mimariye ait taş eserlerden anlaşılmaktadır.

Sille, Frigyalılardan bugüne kadar yerleşim görmüş ve Bizans döneminden itibaren de Konya’nın önemli bir yerleşim yeri ve Erken Hıristiyanlık döneminin ilk merkezlerinden, İstanbul-Kudüs arasındaki hac yolunun önemli bir durak noktası olmuştur.

Sille’nin önemi 1071 yılından sonra Selçukluların Konya’yı ele geçirip başkent yapmalarıyla artmıştır.

Sille Cumhuriyet öncesinde gelişmiş, 18 bin nüfusa sahip bir kenttir.

Nüfusun çoğunluğu Rum idi.

1923 yılından sonra yapılan nüfus değişim politikası çerçevesinde Sille’deki Hıristiyan halk Yunanistan’a göç etmiştir.

Sille Aya Elana Kilisesi

Aya Elena Kilisesi:

327 yılında Bizans İmparatoru Constantin’in annesi Helena, hac için Kudüs’e giderken Konya’ya uğramış ve buradaki ilk Hıristiyanlık çağına ait oyma mabetleri görmüştür.

Bunların en göze batanı “Ak Manastır” (Hagios St Chariton)

Bu manastır, dünyada kurulmuş ilk manastırlar arasındadır. Geniş ve mağara gibi kayaya oyulmuştur. 6-7 şapeli ve birçok hücresi vardır. Bu manastırda bulunan Mikael Hommenos ve Makaeles oğlu Abaramhan’a ait mezar taşları, Konya Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.

İnananların zorlu koşullara rağmen din ve ibadet için verdikleri mücadeleden etkilenen Helena, Hıristiyanlara Sille’de bir mabet yaptırır.

Aya Elena Kilisesinin yapılış tarihi 327 Roma, yani Ayasofya’dan 200 yıl önce, tarihte kilise olarak yapılmış ilk bina olma özelliği taşımaktadır.

Kilise, düzgün kesme Sille taşından yapılmıştır. Avlusunda kayalara oyulmuş odalar vardır. Kilisenin kuzeye açılan kapısından, dış nartekse giriliyor. Burada, kadınlar mahfeline çıkan, iki yönlü taş merdivenler bulunuyor.

Kilisenin ana kubbesi, dört fil ayağı üzerine oturtulmuştur. Kilisenin içinde ahşaptan alçı süslü vaaz kürsüsü ve apsisle ana mekanı ayıran alçılı kafes, tam bir sanat harikasıdır. Mutlaka görün.

Kubbe geçişlerinde ve taşıyıcı ayaklarda Hz İsa, Meryem Ana ve Havarilere ait freskler vardır.

Kilisenin iç kapısının üstünde, Yunan harfleriyle yazılmış bir tamir kitabesi vardır.

Bu kitabe, 1833 tarihlidir. Bu kitabenin üzerinde kilisenin dördüncü tamirinin, Sultan Mecit döneminde yapıldığı yazılıdır.

 

Diğer Tarihi Yapılar:

Sille’de Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait camiler, hamamlar, çeşmeler, köprüler gibi Türk-İslam eserleri de vardır.

Sille Çay Camii

Çay Camisi:

Sille Deresinin güneyindedir ve bu yüzden “Çay Camii” adıyla anılmıştır.

Sille’nin en eski çarşı merkezinde bulunurken, çarşının kapanıp boşalması sonucu bir mahalle camisi konumuna düşmüştür.

Kesin yapım tarihi bilinmemektedir. 1976 yılında Silleli Halil İbrahim Sayar öncülüğünde büyük bir onarım görmüştür.

Çarşının boşaltılıp yerlerine evlerin yapılmasıyla bir mahalle camisine dönüşmüştür.

Tarihi mahallede 19 yüzyılda inşa edilen Sille Çay Camisinin mihrap, minber ve kürsüsünde zengin ahşap işçiliğinin en güzel örnekleri yer alır.

Sille Halil Ağa Hamamı

Halil Ağa Hamamı:

Sille’nin Konya girişinde, Sille Deresinin kuzey kıyısında yer alan Ak Hamam, 1884 yılında Hacı Ali Ağa tarafından onarılmış ve o zamandan beri Konya’nın en önemli tarihi hamamlarından biri olmuştur.

Yapı moloz taş ve tuğladan yığma olarak inşa edilmiştir. Çifte hamam olarak düzenlenen yapının erkekler girişi üzerindeki kitabeden 1884 tarihinde Hacı Ali Ağa tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Soyunmalık, soğukluk ve sıcaklık bölümlerinden meydana gelen yapı, zamanla metruk hal almış ve 2005 yılında restore edilerek 2006 yılında hizmete açılmıştır.

Hamamın cephelerinde Sille’nin geleneksel dokusunda bulunan çizgili derzler bulunmaktadır. Ayrıca hamamın kubbelerinin üzeri küçük Sille taşlarıyla kaplanmıştır.

Hamam, günümüzde Sille sakinleri ve ziyaretçilerin kültür buluşma noktası haline gelmiştir. Sergiler, söyleşiler ve sanatsal etkinlikler düzenlenmektedir.

Buradaki sergileri gezerken, geleneksel Sille çömlekçiliği ve halıcılık örneklerini de yakından görebilirsiniz. Yani, burası günümüzde hamam olarak faaliyet göstermiyor.

Sille Konağı

Sille Konağı

Sille Hükümet Caddesi üzerindedir. 353 yıllık bir Rum evidir. İki katlı bu taş yapı, bir kilise papazının eviymiş. Restore edildikten sonra 2003 yılında restoran olarak faaliyete geçen bu mekanda, yöresel ızgaralar, bamya çorbası, etli sarma, su böreği, ekmek salması ve tava çeşitleri yiyebilirsiniz.

Sille Halıcılık

Kültür ve El Sanatları:

Sille çömlekçilik sanatı, halı ve kilimcilik, mumculuğu ile halk sanatları açısından zengin bir mekandır.

Sille’de dokunan özel desenleri, kompozisyonları ve kullanılan kök boyaları ile dikkat çeken halı çeşidi oldukça değerlidir. Sille Beş Göbek halıları en değerli halılar olarak kabul edilir.

Ankara Çamlıdere

 
Ankara Çamlıdere

Dört bir yanı ormanlarla kaplı ve ortasından küçük bir dere geçen şirin bir ilçemizdir.

Özellikle, günübirlik piknik yapmak isteyenler tarafından yoğun olarak tercih edilmektedir.

Ayrıca, her yıl Temmuz ayında burada “Yağlı Güreş Şenlikleri” yapılıyor.

Çam ormanları çok güzeldir ve hatta Kızılcahamam ormanlarından daha güzel olduğu söylenir.

ULAŞIM

İlçenin Ankara şehir merkezine uzaklığı: 105 km. dir. E-5 kara yolu ile otoban arasında kalıyor.

E-5 kara yoluna 10 km. ve otobana 17 km. uzaklıktadır. Çamlıdere-Kızılcahamam arasındaki uzaklık: 26 km. Çamlıdere-Gerede arasındaki uzaklık: 54 km. dir.

Ankara’dan minibüs ile buraya giderken, yol kıyısında, çeşmelerde su içen geyikleri görebilirsiniz.

Hatta, bu geyikler, zaman zaman ilçe merkezine kadar inmekte ve susuzluk-açlıklarını gidermektedirler.

Yani, burada tabiat ile iç içe değil, tamamen tabiatın içindesiniz.

Ankara Çamlıdere

TARİH

Günümüzdeki Çamlıdere yerleşim yeri, Bizans dönemi öncesinde yerleşim yeri olarak kullanılıyor iken, Bizans dönemi sonrasında kullanılmamaya başlanmış ve terk edilmiştir ve bu durum, Osmanlı dönemine kadar devam eder.

Hatta, Osmanlı döneminde, yöre hakkında tutulan kayıtlarda, burası hakkında “Issız” tabiri kullanılır.

Sonuç olarak, Selçuklular ve Osmanlı döneminde, yöre, ıssız kalır.

Ancak, Osmanlı döneminde, gazi-dervişler, Anadolu’nun ıssız kalan yörelerine yerleşmeye başlarlar.

Kurdukları küçük yerleşimler zamanla çevredeki insanların artması ile yoğunlaşır ve böylece yeni iskan sahaları ortaya çıkar.

Özellikle, Çamlıdere yöresine: Semerkant şehrinden göçerek buraya gelen Şeyh Ali ailesi yerleşir.

Yazılı kaynaklarda, 1463 yılında, Şeyh Ali ve ailesinin bu yöreye yerleştikleri görülmektedir.

Aynı dönemde, yöredeki yerleşimin adı “Kuz Viran Köyü” olarak geçer.

Zamanla, Kuz Viran Köyüne yerleşenlerin sayısı artar. Köyde, cami yaptırılır, vakıf kurulur. 1907 yılına gelindiğinde ise, Köy, Şorba nahiyesi olarak bilinir.

1928 yılında, Yabanabad kazası Şorba nahiyesine, birçok köyün bağlı olduğu, yazılı kaynaklarda görülür.

1930 yılına gelindiğinde ise, Yabanabad kazasının ismi “Kızılcahamam” olarak değiştirilir. Şeyhler yani Şorba da, bu arada, bucak yapılır.

1935 yılına gelindiğinde ise, yörenin ismi “Çamlıdere” olarak değiştirilir. 1953 yılında ilçe merkezi olur.

Ankara Çamlıdere

GENEL

İç Anadolu bölgesinin kuzeyindedir. Deniz seviyesinden yüksekliği: 1175 metredir.

Çamlıdere; ormanları ve doğal güzellikleriyle tanınır ve öne çıkar. Buna bağlı olarak ormanlık ve engebeli arazi: yerleşim için çok uygun şartlar yaratmaz.

Bunun sonucu olarak, ilçe çevresinde birçok viran ve terk edilmiş köylere rastlamak mümkündür.

Yöredeki orman varlığı, bölgenin yüzde 66’sını kaplar.

Tabii göl ve akarsu bulunmamaktadır. Ancak, Ankara ilinin içme suyunu karşılamak üzere: Çamlıdere-Bayındır Barajı inşa edilmiştir.

Ankara şehrinin içme ve kullanma suyunun: yüzde 70’lik bölümü, buradan karşılanmaktadır.

Yörenin iklimi, Karadeniz ve İç Anadolu bölgesinin karasal ikliminin bir karışımıdır.

Buna bağlı olarak yazları kurak ve serin, kışlar ise kar ve yağmur yağışlıdır. Kışın Ankara’ya yağmur yağarken, burada yarım metre kar olur, Ankara’ya kar yağarken ise, buraya kurtlar indiği görülmüştür.

Yöre insanının ekonomik etkinlikleri sınırlıdır. Gerek tarımsal alanların yetersizliği ve gerekse ana yol güzergahlarının ilçeden geçmemesi, buranın ekonomik yönden gerekli kalkınmayı sağlamasını engellemiş ve buna bağlı olarak yöre insanı, ilçe dışına göçmüş ve göçmeye devam etmektedir.

İlçe insanı, Ankara ile çok sıkı bağlantılar içindedir.

Hatta, Ankara insanlarının birçoğunun burada, orman içi yayla evi yaptırdığı görülmektedir.

İlçede, her yıl, geleneksel olarak Temmuz ayı içinde “Şeyh Semerkandi Anma Günü” düzenlenmektedir.

Bu törenlerde: yağlı güreşler, Sinsin oyunları, Sünnet şöleni, müzik konserleri düzenlenmektedir.

Çamlıdere yöresinde ayrıca “Çamlıdere Aluç Dağı Festivali” düzenlenmektedir.

 

ŞEYH ALİ SEMERKANDİ

1320 yılında İsfahan şehrinde doğmuş ve dini yönden üst düzey bilgi sahibi olmuştur. Hatta: Medine şehrinde, Peygamberimizin türbesinde, 7 yıl türbedarlık yaptığı söylenir.

Daha sonra, Alanya yöresine gittiği söylenir. Takiben ise, Osmanlı devletinin kuruluş yıllarında, Çamlıdere yöresinde yaşadığı bilinir.

Yine, bu dönemlerde, Bursa yöresinde büyük bir çekirge istilası görülür. Her türlü önleme rağmen, bu çekirge istilası engellenemeyince, Ali Semerkandi den yardım istenir.

Semerkandi, dağdan aldığı bir miktar suyu, Bursa şehrine gönderir ve bu su, çekirge istilası olan yerlere serpildiğinde, çekirgelerin yok olduğu görülür.

Çünkü, suyun döküldüğü yerlere, sığırcık kuşları toplanır ve bu kuşlar, çekirgeleri yok ederler.

Bunun üzerine, Osmanlı padişahı, Semerkandi yi, Bursa’ya davet eder ve bir isteği olup olmadığını sorar. Bunun üzerine Semerkandi, Çamlıdere yöresi insanının çok fakir olduğunu ve askere gönderilmemesini, yöreden vergi alınmamasını ister. Bunun üzerine, Kurtuluş Savaşına kadar yöre insanı askere alınmaz.

Çekirge istilasını önleyen su ise “Çekirge suyu” olarak anılır ve halen: bu su, Çamlıdere ilçesinin kuzeyinde, Gerede ilçesinin doğusunda, Eski Pazar ilçesinin güneyindedir.

Ali Semerkandi, 1457 yılında ölür ve türbesi, Çamlıdere mezarlığının ortasındadır. Yakın geçmişte, buraya bir cami yapılmıştır.

Ankara Çamlıdere Cibilli dede

CİBİLLİ DEDE

Bir zamanlar, Çamlıdere yöresinde yaşadığı söylenen “Cibilli Dede” isimli bu şahıs, dünyanın ilk çevrecisi olarak bilinmektedir.

Bu nedenle, kendisinin heykeli, İlçe girişinde sağ tarafta dikilmiştir.

Heykelin hemen yanında geyik heykelleri var.

Çünkü: Cibilli Dede’nin, yanında devamlı tuz ve su ile dolaştığı ve geyikleri beslediği söylenmektedir.

Kendisinin 1800’lü yıllarda yaşamış ve mezarı Çamlıdere yaylasından, Kös yaylasına giderken yol üzerindedir.

Yukarıda da söz ettiğim gibi: ormanda yaşayan geyikler ve diğer hayvanlara: tuz, su ve yiyecek veren, bir doğa gönüllüsüdür.

Zaten ilçe girişinde Cibilli Dede heykelinin sonrasında geyik heykelleri ve sonrasında ilçe girişine kadar tahtadan/ahşaptan yapılmış çeşitli heykeller göreceksiniz.

Çamlıdere yöresel lezzetler

NE YENİR-NE SATIN ALINIR

Çamlıdere’de en meşhur yemekler: Kuzu kapama, Ankara tava, oğlak kebabı ve Semerkant Çamlıdere köftesidir.

Ayrıca: ilçede organik arıcılık ve bal üretimi de yaygındır. Bal ve bal ürünleri satın alabilirsiniz.

Çamlıdere

GEZİLECEK YERLER

Çamlıdere Mantar City Göleti

MANTAR CİTY GÖLETİ

Göletin ismi Mantar City Göletidir. Bu ismin verilmesinin sebebi: belli mevsimlerde ormanda mantar toplanmaktadır. Mantar ile yapılan yemekler, Çamlıdere kültüründe belli ve önemli bir yer tutar.

Çamlıdere Mantar City Göleti

DSİ ve Ankara Büyükşehir Belediyesi işbirliğiyle yapılmıştır. Gölet: 160 dönümlük arazi üzerine yapılmıştır.

Çamlıdere Oyun ve Oyuncak Müzesi

OYUN VE OYUNCAK MÜZESİ

Şeyh Ali Semerkandi Külliyesinin karşısındadır.

Müzede: oyuncaklar sergileniyor. Burayı ziyaret ederseniz, her yaş gurubundaki çocukların bir zamanlar oynadıkları, severek sahip oldukları oyuncakları görebilirsiniz.

Bu oyuncaklar, bir tren katarının içinde düzenlenen sergilere yerleştirilmiş, tren katarının sürücüsü ve bir de düdük çalan tren görevlisi heykelleri de bulunuyor.

El yapımı ahşap oyuncaklar yanında: tel ve demirden yapılmış oyuncaklar da sergileniyor. Ayrıca: buranın bahçesinde bir eski dönemlere ait uçak (adı Vecihi) ve bir ahşaptan yapılmış araba (06 CAN 06) sergileniyor.

Bu arada, müzede sergilenen yüzlerce oyuncağın, Belediye Başkanı tarafından uzun yıllar toplanan oyuncaklardan oluştuğu nu da söylemek gerek. Bence burayı mutlaka gezin, anılarınız canlanacaktır.

Çamlıdere Doğa ve Hayvan Müzesi

DOĞA VE HAYVAN MÜZESİ

Müze, Türkiye’de ilk ve tek müzedir.

Müzede: Çamlıdere yöresinde yaşayan veya hayvanat bahçelerinde, doğal nedenlerle ölen hayvanlar mumyalanarak sergileniyor.

Müzede: yaklaşık 100 farklı çeşit hayvan bulunuyor. Ayrıca, özel ses sistemi kullanılarak ses efektleri duyulmaktadır.

Çamlıdere Şeyh Semerkandi Müzesi

ŞEYH SEMERKANDİ MÜZESİ VE KÜLLİYESİ

Şeyh Ali Semerkandi’nin 15’nci yüzyılda, ilçeye geldiği dönemde Çamlıdere’den görüntüler izleniyor. Müze tanıtımında böyle yazılı ancak, müzeyi gezdikten sonra bu konudaki fikriniz değişecektir.

Çünkü: bence müzede sergilenen temalar, daha yeni, yani sonuçta 15’nci yüzyılda olan değil daha yeni olan temaların işlendiğini düşünüyorum.

Yöre insanının çeşitli görüntüleri bal mumu heykellerle canlandırılmıştır. Bunlar: esnaf, yoğurtçu, sokak satıcısı, sokak berberi, marangoz gibidir. Müze ortasında kır kahvesi tasvir edilmiştir.

Ziyaretçiler; burada tam ortada düzenlenen bölümde, müzede bulunan çay ocağında demlenen çayları içebiliyorlar.

Ayrıca bir de hatıra fotoğrafı çektirmek için özel bölüm düzenlenmiş. Bence buraya da girin, ilginç bir düzenleme yapılmış.

Çamlıdere Tarım Müzesi

TARIM MÜZESİ

İlçede tarımsal geçmişi yansıtan bir müze olarak hizmet veriyor. Eski usul tarım aletleri gibi öğeler sergileniyor. Bunlar; eski kara sabanlar kağnılar, el değirmenleri, körükler, düven tahtaları ve tırmık gibi o dönemde kullanılan tarım aletleridir.

 

 

Çamlıdere Terazi Müzesi

TERAZİ MÜZESİ

Burada teraziler ve Ahiliğin yaşam düzeni sergilenmektedir. Roma ve Osmanlı dönemi ve ardından Cumhuriyet dönemi terazileri sergileniyor. Müze adaletin simgesi olarak terazi ye dikkat çekiyor. Örneğin müzenin tanıtımında şöyle deniliyor. “Yerler ve gökler Adalet sayesinde ayakta durur diyen Şeyh Ali Semerkandi Hz’nin adalete ve ahiliğe verdiği önemi yaşatan terazi müzesi”

Koleksiyonda: tartı ve teraziyle ilgili yurt içi ve yurt dışından birçok örnek bulunmaktadır. En eski parçası Selçuklu dönemine tarihlenen el terazisi olan tarzı ve teraziyle ilgili yüzlerce örnek var.

 

Çamlıdere Şeyh Semerkandi Türbesi

ŞEYH ALİ SEMERKANDİ TÜRBESİ

İlçe merkezindeki bu türbede: Hz. Muhammed’in manevi evladı Ömer-ül Faruk’un dördüncü soyundan gelen Şeyh Ali Semerkandi’nin naaşı bulunmaktadır.

Türbeye ulaşmak için, mezarlıklar içinden geçen bir yolu geçmek (yaklaşık 200 metre kadar) gerekiyor. Bu mezarlıklar arasında ilerledikten sonra önce: sol yanda bir zamanlar Şeyh Ali Semerkandi’nin öğrencilerine altında ders anlattığı ağaç bulunuyor. Sonra türbenin hemen önünde bir cami var.

Caminin hemen arkasında ise, büyük bir türbe var, hemen merkezde Şeyh Ali Semerkandi sandukası ve yanlarda ise, yine birçok sanduka var. Bakımlı ve temiz bir türbe.

Çamlıdere Aluçdağı Tabiat Parkı

ALUÇDAĞI TABİAT PARKI

Ankara’dan hareket ettikten sonra Kızılcahamam ilçesini geçiyorsunuz ve yaklaşık 8 km. sonra, Aluçdağı Tabiat Parkına varıyorsunuz.

Eğer Çamlıdere ilçesi merkezine uğrarsanız, buradan geçerek, ilçe merkezinden geçerek de buraya ulaşmak mümkündür, yol yönlendirme okları var.

Buranın deniz seviyesinden yüksekliği: 1450 metredir. Günübirlik ziyaretçiler için piknik masaları var. Yukarıda sözünü ettiğim “Fosil ormanı” da, bu tabiat parkı içinde bulunuyor.

Çamlıdere Fosil Ormanı

FOSİL ORMANI

Aluçdağı Tabiat Parkı içindedir.

Bir profesör, yakın geçmişte, bir rastlantı sonucu burayı bulmuştur.

Bu alanda: dünyada sayısı çok az olan, taşlaşmış: çam, meşe ve ardıç ağaçlarından oluşan bir alan var. Bu alandaki ağaçlar fosilleşmiş ve günümüzden, yaklaşık 23 milyon yıl öncesinden kalmadır. Dünya üzerinde, 4 fosil ormanından birisidir.

Evet, buradaki fosil ormanı, tam anlamı ile, dünyada az bulunur bir örnektir. Ancak, bunun tanıtımı ve geleceğe yönelik olarak çeşitli koruma önlemlerinin alınması gerektiği de bir gerçektir. Buralara yolunuz düşerse, bu fosil ormanını mutlaka görmenizi öneririm.

Çünkü: özellikle “Pelitçik-Yahşihan” köyünde, silisleşerek taşlaşmış ağaçlar var ve siz, 10 ile 18 milyon yıllık bir zaman diliminde oluşan bu taşlaşmış ağaçlara dokunabiliyorsunuz.

Hatta, ağaç fosilleri o kadar güzel korunarak günümüze ulaşmıştır ki, ağaç gövdelerini canlıymış gibi görebiliyorsunuz.

Evet, burası tespit edilmeden önce, özellikle çevre köyler tarafından, bilinçsiz bir şekilde bozulmuş ve buradaki hazine değerindeki taşlar, inşaatlarda kullanılmıştır. Yani, mutlaka görün.

Çamlıdere Fosil Taşları

Fosil Taşları

Fosil ormanından çıkarılan fosil taşlar: Çamlıdere’de işlenir, içlerindeki akik ortaya çıkarılır. Yani, oldukça güzel, akik takılar üretilmektedir.

Bu akik taşları: takı tasarımı yanında spa, fizik tedavi ve kaplıca tedavilerinde de kullanılmaktadır.

Çamlıdere Çamkoru Mesire Yeri

ÇAMKORU TABİAT PARKI

Ulaşım:

Çamkoru mesire yerine Ankara üzerinden gitmek isteyenler: otoban değil, E-5 karayolunu takiben, önce Kızılcahamam ve sonrasında Çamkoru Mesire yerine ulaşabilirsiniz.

Yani, yolda Çamlıdere ilçesi tabelasını görüp geçeceksiniz ve yaklaşık 4 km sonra Tabiat Parkına ulaşılıyor.

Burada hassas bir husus var.

Tabiat parkının tam ortasında, asfalt bir yol geçiyor.

Bu yolun sağ tarafı: Tabiat parkının göl olan bölümü ve bu bölüm daha açık yani yoğun ormanlık alan değil.

Buraya giriş ücretsiz, sadece araç girişine izin verilmiyor, araçlar kapı önünde, biraz önce sözünü ettiğim asfalt yolun kenarlarına koyuluyor.

Evet, Tabiat Parkının Ankara merkeze uzaklığı yaklaşık 120 km ve yolun durumuna göre yaklaşık 1 saat 15 dakika sürüyor. Çamlıdere ilçesi girişi ile park arasındaki 4 km lik yol biraz sıkıntılı, kasisler var.

Burası, uzun yıllar Hacettepe Üniversitesi tarafından kullanılmış ve yakın bir zaman önce, Ankara Büyükşehir Belediyesine devredilmiş.

2008 yılında Türkiye’nin 23’ncü Tabiat Parkı olarak ilan edilmiştir.

Tabiat parkının denizden yüksekliği 1360 ile 1515 metre arasında değişmektedir. Bölgede Karadeniz iklimi hakimdir. Yarı kurak bir iklim görülür.

Aracı park giriş kapısına bıraktıktan sonra, yaklaşık 750 metre yürüyerek alanın ortasındaki gölete ulaşılıyor.

Çamkoru Gölet

Gölet

Hacettepe göleti deniyor. Gölette yeşil sazan ve kadife balığı bulunuyor. Göl kenarında, Hacettepe Üniversitesi Çamlıdere Göl Tesisleri bulunuyor.

Sonuç olarak: Parkın bu bölümüne giriş ücretsiz, insanlar buraya kendi imkanlarıyla piknik yapmaya geliyorlar. Yani, piknik yapmak için düzen yok. Yanınızda şezlong ve piknik malzemesi olması gerekiyor. Elbette mangal yakmak kesinlikle yasak.

 

TABİAT PARKININ KARŞI BÖLÜMÜ

Daha önce belirttiğim gibi aradan geçen asfalt bir yol var. Bu yolun hemen sol yanı, yani Park alanının kapısının tam karşısındaki bölüm daha çok tesislerin bulunduğu, düzenli piknik alanlarının bulunduğu bir yer.

Burası Sarı ve karaçam ormanlarıyla kaplı bir mesire alanı.

İçeride yeterli sayıda piknik masası, tuvalet, çeşme ve kışın soba ile ısınma ihtiyacını desteklemek için bir şömineli, iki adet ahşap barınak, otopark, tırmanma duvarı, çocuk oyun parkı, yürüyüş parkurları, çadırlı kamp alanları, karavan parkı bulunuyor.

Buraya giriş ücretli. 2025 yılı için araç giriş ücreti, 165 TL.

Burada günübirlik piknik alanı özel işletmeye devredilmiştir.

Giriş bölümündeki görevli bilet keserek içeri girmeye izin veriyor, içeride otoparka aracınızı bıraktıktan sonra piknik masalarında piknik yapabilirsiniz. Yerde ateş yakmak yasak, sadece ateş yakmaya izin verilen yerlerde mangal yakmak mümkündür.

Ayrıca: çocuklar için oyun yerleri, park alanları vardır. Tuvalet ve küçük bir market de bulunuyor.

Burası, özellikle “kampçılar” tarafından yoğun olarak tercih edilir. Özellikle, izci toplulukları tarafından tercih edilmektedir.

 

Çamlıdere Çamkoru

Ayrıca, ilkbahar sonunda, yaz başlangıcında, insanlar mantar toplamaya giderler. Kuzu göbeği mantarı ve dağ çileği çok ünlüdür.

Mesire yeri içinde, “Kızılay Kamp Alanı” bulunuyor.

Bu kampın: yaklaşık 50 yıldır burada konuşlu olduğu söyleniyor.

Çamkoru Kızılay Gençlik Kampı-İnönü Köşkü

 

Kızılay Gençlik Kampı

Mesire yerinde: Kızılay kamp alanı vardır. İsmi “Çamlıdere Çamkoru Gençlik Kampı” dır. Ayrıca: Milli Eğitim Bakanlığı İzcilik Tesisi vardır.

Tesis, uzun yıllar harap halde kaldıktan sonra tadilat yapılarak ayağa kaldırılmıştır.

Kamplar 7 günlük devreler halinde gerçekleşmektedir. Kamp bungalov barakalardan oluşmakta olup, 6 kişilik barakalarda konaklama sağlanır.

Çamkoru İnönü Köşkü

İnönü Köşkü

Atatürk’ün vasiyeti üzerine, 1938 yılında İsmet İnönü tarafından II Dünya savaşı sıralarında tedbir amaçlı olarak alternatif bir meclis binası karargah olarak yaptırılmıştır. Ancak alt ve üst salondan oluşan bu yapı, etrafı sık ormanlar olmasından kaynaklı uzun ağaçlar altındadır ve helikopterle görünmeyecek  şekilde tasarlanmıştır.

Savaşa girmeyen Türkiye, II Dünya savaşının sonrasında bina Orman Bakanlığına verilmiştir.

Önce İşçi Eğitim Kampı olmuş, sonrasında Sanatoryum Hastanesi olarak düşünülmüş, fakat doğa şartları buna izin vermemiştir. 1970’li yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı izcilik eğitim tesisi olarak hizmete giren bu bina, 2012 yılında Spor Bakanlığı bünyesinde her yıl Gençlik Kamplarına ev sahipliği yapmaktadır.

Yani, izci toplulukları tarafından burası yoğun tercih edilmektedir.

Çamkoru Çadırlı Kamp Alanı

Çadırlı kamp ve karavan:

Park alanında; çadır kurulabilir, karavan için alt yapı bulunmaktadır. Elektrik ve güvenlik hizmeti bulunmaktadır.

Park görevlileri, kamp kurmak isteyenlere uygun yerleri gösteriyorlar. Kamp yapanlar genellikle tuvaletlerin üst kısmında kamp yaparlar.

Çünkü burada: oyun parkı, voleybol sahası, masa ve çeşmeler bulunmaktadır.

Piknikçilerden uzak bir alana kurulan çadırların çevresinde, ateş yakmak için ayrılmış bölümlerde ateş yakabilirsiniz.

Çamkoru Restoran

Restoran/Kır bahçesi:

50 kişilik kapalı ve 80 kişilik açık alanda hizmet verebilen ve tuvaleti bulunan, şömineli, kaloriferli binada, uygu sistemli plazma televizyon bulunmaktadır. Restoranda gurupların isteğine bağlı ve yöresel lezzetlere göz önünde bulundurularak özel menüler oluşturulmaktadır.

 

Trekking:

Ayı deresi denen yerde yürüyüş yapılabilir. Burada 3 tane trekking rotası vardır. Ancak yolun yarısı dağ ve orman yolu, diğer yarısı ise yayla yoludur.

Yolun uzunluğu 6-7 kilometre civarındadır, yürüyüş yaklaşık 4 saat sürer.

Çamkoru Gölet

 

Geyik Üretim Alanı:

Hemen yanında, Geyik üretim alanı vardır. Ama son aldığım bilgiye göre, artık faaliyet göstermiyormuş.

Çamlıdere Benli Yaylası

BENLİ YAYLASI

İlçe merkezine 40 km uzaklıktadır.

Benli yaylası, uzun yıllar önce “Gerede” ilçesine aitmiş. Ancak, buraya yakın yerlerdeki 5 köy halkı, burayı kendi yaylaları olarak kullandıklarını söyleyip, Gerede idaresinden ayrılmışlar ve Çamkoru bölgesine bağlanmış.

Ancak, bu ayrılık o kadar kolay olmamış, önceleri küçük çatışmalar çıkmış ve zamanla çatışmalar büyümüş ve hatta: Çukurören köyü halkından “Benli Hüseyin” isimli birisi, Geredeliler tarafından vurularak öldürülmüş. Bu ölüm olayı üzerine, Geredeliler olayı büyütmek istememişler ve bölgeyi terk etmişler.

Evet, günümüzde, burası yakın çevredeki birkaç köyün ortak yaylası olarak kullanılıyor ve oldukça geniş bir yer.

Çamlıdere Benli Yaylası

2 bin metre yüksekliğe sahip Mahya Tepesinin eteklerindedir. Bitki örtüsü çeşitliliği, sulak alanları ve akarsuların oluşturduğu menderesleriyle, küçük ve büyükbaş hayvan sürülerine zengin besin kaynağı sağlıyor.

Hatta: 3 x 5 km lik ölçülere sahip olduğu söyleniyor. Yaylanın güneyinde, 2055 metre yükseklikteki “Mahya Tepesi” var.

Mahya tepesine gittiğinizde, muhteşem bir çevre manzarası görebilirsiniz.

 

 

Roma döneminde İstanbul-Constantinopolis

 

Şehir, Eskiçağ dünyasında herhangi bir kentten çok daha fevkalade doğal avantajlara sahipti.

Kent, Marmara ile Karadeniz’i birbirine bağlayan Boğaziçi’nin girişinde, bir yarımada üzerinde kurulu ve iki taraftan su ile üçüncü yandan ise kolayca tahkim edilebilecek dar bir kıstakla korunuyordu.

Korunaklı bir koy olan Haliç, muazzam ve savunulabilir bir doğal limandı.

MÖ 2’nci yüzyıl sonlarında, Septimus Severus’un başarısız bir rakibini desteklediği için, Severus, kenti ele geçirmiş ve yağmalamış, ama daha sonra surları tekrar inşa ettirmiştir. (bu surlar günümüze ulaşmamıştır)

Kentin Marmara denizinden Karadeniz’e kadar uzanan bir boğazın (İstanbul boğazı) güney ucunda bir yarımadadaki konumu, artık stratejik ve ticari öneme sahip kabul ediliyordu.

Hem deniz, hem de karayolları (Asya ile Avrupa arasında) açısından bir kavşak olan bu dikkat çekici konum, kentin 1600 yıl boyunca önce Bizans sonra da Osmanlı imparatorluklarının başkenti olmasını sağladı.

 

Kenttin stratejik önemi:

Constantinus ve Licinius arasındaki iç savaş sırasında, ikincisinin orduları Chrysopolis (Üsküdar) savaşında yenildiği zaman, meydana çıktı.

Savaşın galibi; önceleri mütevazi bir Roma kenti olan Byzantium’u, yeniden kurmayı tercih etti.

İmparator Constantinus, İmparatorluğun doğusunda daha büyük zenginliğin, doğuya ve Tuna sınırına yakın bir karargahı pratik avantajlarının farkına vardı ve İmparatorluk başkentini Roma’dan Byzantion’a taşıma kararı verdi.

İnşaat faaliyetleri, MÖ 324 yılı sonlarında başladı.

Adama töreni, 11 Mayıs 303 tarihinde Hipodromda yapıldı.

Constantinus’un bu yeni kent için, nasıl bir rol düşündüğü çok açık değildir.

Artık İmparatorluğun, tek hakimi olma tutkusunu başardıktan sonra, bu yeni kenti Roma’nın yerine başkent olarak tasarlaması çok makul değildi.

Çünkü 326 yılında iktidardaki yirminci yılını (vicennalia) kutlamak için Roma’ya dönmesi bunu gösterir.

Daha ziyade Tetrarşi döneminde ortaya çıkan ve İmparatorluk merkezi olan diğer kentleri model alan Constantinopolis, Tier, Antakya ve yakınlardaki Nicomedia ile mukayese edilebilir, fakat onları gölgede bırakıyordu.

Eusebius ve epigram yazarı Palladas: Constantinus’un niyetinin kentin eski pagan anıtlarını ve yapılarını kutsallıktan arındırmak olduğunu işaret etmelerine karşın, İmparator Byzantium’un temel pagan tapınaklarının bulunduğu eski Akropolisini olduğu gibi bıraktı.

Hükümdarın, gözlerden uzağa çekilerek devlet işlerini yürüteceği İmparatorluk Sarayı, yarışlar ve diğer gösteriler için, halkının toplanacağı ve halkın önüne çıktığı zaman İmparatoru alkışlayacağı mekan olan hipodrom da eski kentin sınırları içerisindeydi.

İmparatorun hane halkı, yeni karargaha taşındı ve geleceğin İmparatoru İulianus, Constantinopolis’in kuruluşundan iki yıl sonra inşa edilen bir sarayda dünyaya geldi.

İmparatorluk ikametgahı, muhtemelen esas olarak Diocletianus’un Split’te yaptırdığı saraya veya Galerius tarafından modern Sırbistan’daki Gamzigard’da inşa ettirdiği İmparatorluk yapısına (Felix Romuliana) benzer bir biçim aldı.

Fakat Constantinopolis’teki İmparatorluk ikametgahı, Marmara’ya bakan deniz surlarının güneyine ulaşıncaya kadar, Constantinus’un halefleri tarafından genişletildi.

80.000 oturma kapasiteli hipodrom, daha önceden var olan bir stadyumun (stadium) genişletilmiş haliydi.

İmparatorluk ailesi ve yüksek rütbeli devlet görevlileri için, doğrudan saraydan localara erişim vardı ve yarış pistine, hipodrom hizipleri tarafından işgal edilen oturma alanına doğru bakıyordu.

Hipodromun kuzey tarafının bitişiğinde bulunan eski Roma kentinden kalma Zeuxippos Hamamı ve kentin senatosunun toplantı salonuna doğru çıkan dört taraftan sütunlarla çevrilmiş meydan (daha sonra Augustaeum olarak bilinecektir) gibi iki kamu yapısı, saray kompleksinin içerisine katıldı.

Constantinus artık kenti batıya doğru genişletiyordu.

Geniş bir sütunlu cadde olan “Mese” yarımadanın ortasına kadar uzanıyordu.

Cadde boyunca: İmparatorun heykeli olan porfir bir sütun yer alıyordu.

Constantinus’un kurduğu bu yeni kenti kilise yapılarıyla doldurmadığının farkında olmak önemlidir.

Kilise tarihçileri: İmparatorun bugün Aya İrini olarak bilinen Kutsal Barış Kilisesini mahalli şehit Aziz Mocius adına sur dışında bir bazilika ve Aziz Acacius adına bir kilise inşa ettirdiğini nakletmektedirler.

Ayasofya’nın yerinde bulunan ilk kilise, II Constantius zamanında tamamlandı.

Eusebius, doğal olarak Constantinus’un pagan putperestliğinden arınmış bir kent yarattığını iddia etmekteydi.

Fakat Zosimus, hipodromun yanındaki Dioscori tapınağının korunduğunu, Romalıların Rhea ve Tyeche kültleri için tapınaklar yaptırdığını vurgular.

İmparator Constantinus’un dini yapıları içerisinde en çok önemli olanı, hayatının sonuna doğru kendisi için bir mozole olarak tasarlanan ve inşa edilen Kutsal Havariler Kilisesiydi. (bugünkü Fatih Camiinin yerinde bulunuyordu.)

Burada İmparator, tavanı incelikli bir şekilde altın süslerle dekore edilmiş, bizzat havarilerin mezarlarını simgeleyen 12 temsili mezarın ortasında, daire veya haç biçimli yapının merkezine defnedildi.

 

Constantinus, eski Byzantium surlarının 3 km batısına kadar yarımadayı içine alan yeni tahkimatlar inşa ettirdi ve kara kütlesini, hem Haliç’e hem de Marmara’ya kadar uzatarak, inşaatlar için alan genişletti.

Yeni yerleşimcileri barındırmak için, bir cadde sistemi kuruldu ve İmparatoru desteklemiş olan senatörler, kendi evlerini inşa ettirmeye başladılar.

Ana caddeler, kuzeyde Haliç’teki rıhtıma, güneyde Marmara kıyısındaki rıhtıma ulaşıyordu.

Buraya, ilki Iulianus, ikincisi Theodosius tarafından, iki büyük liman inşa ettirildi.

Mese Caddesi; Constantinus’un birbirini kucaklayan oğullarını betimlediği zannedilen bir heykel gurubuyla süslenen ve halk arasında “Philadelphion” diye bilinen bir anıtla belirlenen, bir başka meydana kadar devam ediyordu.

Burada söz konusu edilen heykel gurubu, Tetrarşi döneminin dört hükümdarını betimleyen meşhur porfir guruptan başkası olamaz.

Bu heykel gurubu, esas olarak muhtemelen Nicodemia’dan Constantinopolis’e getirildi ve 1204 yılında kentin yağmalanmasından sonra, haçlılar tarafından Venedik’e götürüldü.

Kentin halk meydanları, heykellerle ve Doğu İmparatorluğunun diğer kentlerinden getirilen anıtlarla süsleniyordu.

 

Yeni Roma’nın gelişme şablonu böyleydi.

Mısır’dan gelen tahıl vergisiyle kenti beslemek için derhal tedbirler alındı.

Yaklaşık 425 yılına ait Notitia’ya göre, levazım depolamak için, Haliç üzerinde Sirkeci’de bulunan Prosphorion Limanı yakınlarında 4 ve Marmara kıyısındaki limana yakın 2 büyük antreposu vardı.

Bütün kaynaklar, kent içerisinde en az 21 tane tahıl silosu olduğuna işaret etmektedir.

Denizcilik sezonunda, tahıl gemilerinin yanaşabilmesi için 4 km lik bir rıhtım yan alanına ihtiyaç olduğu tahmin edilmekteydi.

Kentin su ihtiyacını karşılamak, büyük bir meseleydi.

Themistius, 376 yılında Valens için yazdığı bir övgüde İmparatorun Trakya’daki kaynaklardan kente su getirmek için 180 km den fazla uzunlukta bir su kemeri inşa ettirmesinden önce, susuzluktan ölen bir kent imgesi anımsatmaktadır.

Bu devasa proje, yakınlardaki kaynaklardan gelen sularla birlikte kentin kullanımına sunulan su miktarını, on kat daha arttırdı.

Sular, tepelerde inşa edilmiş çok büyük dikdörtgen biçimli sarnıçlarda depolanıyordu ve oradan ihtiyaca göre kentin geri kalan kısmına dağıtılıyordu.

421 ve 459 yıllarında, Anastasius döneminde, 530’larda Iustinianus zamanında ve 609’da Phocas devrinde, kent nüfusundaki büyümeyi ve artan su ihtiyacını gösteren, çok geniş hacimli, yeni sarnıçlar inşa edildi.

Şahısların evleri için, daha küçük yeraltı sarnıçları inşa ediliyordu.

Günümüz İstanbul’unun gözle görülür niteliği olan ve Valens’e atfedilen meşhur kemerlerin, eskiden Byzantium için inşa edilmiş olan Hadrianus su kemerinin parçası olması da muhtemeldir.

Constantius, 345 yılında İmparatorluk hamamları inşa ettirmeye başladı, fakat bunlar 427’ye kadar tamamlanmadı ve Valans zamanına kadar bir su şebeke sistemine ihtiyacı olduğu açıktı.

Kentin halk meydanları: geç IV yüzyılda ve erken V yüzyıllarda büyük oranda genişletildi.

Theodius, 393 yılında bugün Beyazıt Meydanı olarak bilinen yerde, Forum Tauri olarak adlandırılan, yeni bir kent merkezi için çalışmalara başladı ve bu meydana Theodosius’un İspanya kökenli büyük halefi Traianus’un Roma’daki sütununun aslına uygun bir kopyasını diktirdi.

Aynı meydana at üzerinde bir Theodosius heykeli dikildi ve bu heykel de Roma’daki bronz atlı Traianus heykeliyle çağrışım yapıyordu.

Theodosius böylece, Constantius’un 357’deki Roma ziyareti sırasında idrak ettiği tutkuyu, Constantinopolis’te gerçekleştirmiş oldu.

Roma’nın tersine, Marmara’daki Proconnessus madenlerinden getirilen mermere erişim Constantinopolis’te daha kolaydı.

Mimari unsurlar özellikle sütun gövdeleri, başlıkları ve üçgen çatı parçaları, başkentteki inşaat alanına gönderilmeden önce, madende hazırlanıyordu.

Tespit edilen en etkileyici parçalar, Forum Tauri için planlanan devasa sütun gövdeleridir.

Theodosius dönemi, Constantinopolis’ini en fazla temsil eden anıt, obelisk ve oyulmak suretiyle şekillendirilen ve üzerinde yazıt bulunan bu obeliskin kaidesiydi.

Muhtemelen 391/392 yılları arasında dikilen bu anıt, hipodromun ucunda hala ayakta durmaktadır.

Üzerindeki yazıtların Yunanca ve Latince dizeleri, bu obeliskin yeni konumuna dikilme başarısını (bu görev kent prafectusu Proclus’un nezaretinde gerçekleşmiştir) ve Theodosius’un gasıp Magnus Maximus’a karşı kazandığı zaferi kutlamaktaydı.

Rölyefler, Geç Roma devletinin iktidar yapısının görsel bir realizasyonudur ve İmparator ile tebaası arasındaki siyasi ilişkinin anlaşılması için, anahtar bir öneme sahiptir.

 

Erken V yüzyılın en önemli gelişmesi:

413’de yeni savunma sisteminin tamamlanmasıydı.

Surlar II Theodosius’un praefectus praetoriosu Anthemius tarafından inşa ettirildi ve 447 yılında bir depremden sonra yenilendi.

Başkente saldıranları, 20 m genişliğinde bir hisar hendeği, daire ve kare kulelerle takviye edilmiş, 5 m yüksekliğinde bir dış sur ve bunların gerisinde 12 m yükseklikte ve masif kulelerle takviye edilmiş, esas surlar bekliyordu.

Kuleler, kentte hazır bulunan orduya, kışla olarak da hizmet ediyordu.

Constantius, deniz surlarını inşa ettirmeye başlamıştı fakat bunlar, Vandalların neden olduğu denizden bir tehdide karşılık 440’larda güçlendirildi ve tamamlandı.

Contsantinopolis’in savunma sistemi, kent, 1204’de Haçlıların eline geçinceye kadar aşılamadı.

Theodosius surları, kentin müstahkem alanını, yaklaşık yüzde 40 arttırdı.

Öyle görünüyor ki, bu alan büyük oranda yeni iskana ayrılmış değildi, fakat içerisinde büyük köşkler, manastırlar, kiliseler ve çok sayıda geniş sarnıçlar barındırıyordu.

Constantius, surları olduğu gibi bırakıldı ve kenti, her ikisi de saldırılara karşı güvenli ana kent ve kenar kent bölgesi olarak böldü.

Trakya yarımadasının güney kıyısında Silivri’nin doğusundan başlayan ve Karadeniz’e kadar ulaşan 50 km uzunluğunda hendek ve kara suru inşa edilerek ve bu sur bir dizi küçük garnizon istihkamlarıyla takviye edilerek, kente ilave önemli koruma sağlanıyordu.

Roma’da olduğu gibi, kentteki kiliselerin sayısındaki kesin artış, IV yüzyılda değil, V ve VI yüzyıllarda oldu.

Ayasofya’nın batısındaki bakırcılar çarşısında Pulcheria tarafından inşa ettirilen Chalkoprateia’daki Theotokos Kilisesi ve yeni Theodosius surları yakınlarında bulanan Aziz İoannes Studios Kilisesi gibi, günümüzde bile mevcut olan en eski iki kilise dahil olmak üzere, II Theodosius ve Pulcheria’nın apaçık dindar yönetimleri döneminde, Notitia Urbis, kentte 14 kilise listelemekteydi.

En büyük artış, Iustinianus döneminde meydana geldi.

Procopius’un “yapılar” adlı eseri, Aya İrini ve Ayasofya gibi mevcut büyük yapıların listenin başında olduğu, bizzat İmparator tarafından kurulmuş 34 yeni yapıyı betimlemektedir.

Kilise inşasındaki hızlı büyüme, sadece kentin artan nüfusunun ibadet yeri ihtiyacıyla değil, daha ziyade İmparator başta olmak üzere, varlıklı ailelerin dini yapılarla güçlerini sergileme tutkularıyla açıklanmalıdır.

Bu rekabetin açık örneği: Constantinopolis’in en varlıklı senatör ailelerinden birinin kadın reisi Anicia Iuliana tarafından, kentin ikinci ve üçüncü tepeleri arasında inşa ettirilen Aziz Polyeuctus Kilisesiyle ortaya konulmaktadır.

Bu kilisenin boyutları ve  dizaynı, bilhassa Kudüs’teki Süleyman Tapınağının Eski Ahit proje planına karşılık geliyordu ve yapının günümüze ulaşan adak şiiri, Anicia Iuliana’nın inşaatçı olarak Constantinus ve Theodosius gibi İmparatorların emsali olduğu iddiasını ileri sürmektedir.

Iustinianus, 532’de Nika isyanı sırasında yakılıp yerle bir edilen kilisenin harabeleri üzerine, kendi büyük kilisesi Ayasofya’yı inşa ettirerek, bu meydan okumaya tam karşılık verdi.

İmparatorun kendi kişisel dinsel kaderinin taşta ve harçta gerçekleştiği, 532 ile 537 arasında tamamlanan Ayasofya, Iustinianus döneminin en büyük yapısıydı.

Iustinianus’un ve mimarlarının başarısı, Procopius’un yapının manevi etkisinin betimlemesinde ölçülmektedir.

 

“İnsan dua etmek için her ne zaman bu kiliseye girse, bu kadar güzel ortaya çıkan bu eserin, insan gücü ve yeteneğiyle olmadığını, fakat Tanrı’nın hükmüyle olduğunu hemen anlar. Ve onun için, zihni Tanrı’ya, yukarıya doğru yükselir ve çok uzak olmadığını hissettiren, fakat seçtiği bu yerde yaşamaktan bilhassa hoşlanan Tanrı’yı metheder.” (Procopius, Yapılar.)

 

Devasa kubbenin ilk tasarımı o kadar hassastı ki yapı 557’de bir depremde çöktü.

Fakat projeyi tamamlamak için var olan irade, Tralles’li Anthemius ve Miletus’lu İsidorus adlı iki mimarın ölümünden sonra bile kolayca vazgeçmeyecek kadar inatçıydı.

Kubbenin yeniden inşası 562’de tamamlandı.

Binanın, iki çağdaş hikayesi olan Procopius’un Yapılar adlı eserindeki uzun betimleme ve Paulus’un Silentiarus’un büyük kilisenin 562’de yeniden kutsanmasından sonra yazılan bir şiiri günümüze ulaşmıştır.

 

Roma gibi, Constantinopolis’in de imparatorluk üzerinde, surların ötesine giden bir etkisi vardı.

Kent, yerleşimciler için güçlü bir çekim merkezi olarak hareket ediyordu.

Zengin senatörler, kentin kuruluşunda Constantinus’a eşlik ettiler ve başta I. Theodosius’un ardından gelen İspanyol çevre olmak üzere, yönetici sınıf mensuplarının daimi göçü söz konusuydu.

İş bulma ümidinin ve garantili besin tedarikinin cezbettiği başkentin fakir halkı, farklı nedenlerden dolayı çok büyük sayılarla geliyorlardı.

Constantinus başlangıçta, İskenderiye’den getirilen tahılla kentin 80.000 sakinini beslemek için, devlet annonasına tedarik sağlıyordu.

İustinianus zamanına gelindiğinde, bedava besin tedariki alanların sayısı 600.000’i bulmuş olmalıdır.

Roma’daki gibi, levazım dağıtımının nihai sorumluluğu kent praefectusunun üzerindeydi.

Bu uygulamanın kökeni, Cumhuriyet döneminin sonlarında Roma’daki vatandaşlara bedava tahıl dağıtımındaysa da evrensel Roma vatandaşlığının yaratılması, organizasyonun yasal temelini dönüştürmüştü.

Geç İmparatorluğun devlet annoması, büyük kentlerin proletaryasını desteklemek için tasarlanan bir hizmet haline gelmişti.

Annona sistemi sadece Roma ve Constantinopolis’te mevcut değildi.

İskenderiye’de, Antakya’da ve hatta Mısır eyaletlerinin bir kasabası olan Oxyrhnchus’ta bile vardı.

Constantinopolis’e ulaşan tedarik zincirinin kolları, Karadeniz’e, ana tahıl kaynağı Mısır’a ve başlıca zeytinyağı kaynaklarından birisi olan Küçük Asya’ya kadar uzanıyordu.

Procopius, Çanakkale boğazının girişindeki Tenedos adasının, büyük gemilerin kargolarını daha küçük gemilere boşalttıkları ana antrepo olduğunu ifade etmektedir.

Küçük gemiler, boğazlara ve Marmara denizine doğru daha kolay yol alabiliyordu.

Zamandan yapılan tasarruf, bu gemilerin bir sezonda İskenderiye’de iki veya üç sefer yapmalarını mümkün kılıyordu.

Başkentin talepleri annoma sağlayan bölgelerin iktisadi yapıları üzerinde, dönüştürücü bir etkiye sahipti.

Üretim büyük ölçekli iyi organize olmuş üreticilerin ellerinde toplanıyordu.

Temel gıda maddesi ticareti, bilhassa amfora üretimi ve gemi inşaatı gibi zorunlu ikincil endüstriler yaratıyordu.

Ticari nakliye, Doğu Akdeniz’in başlıca endüstrilerinden biriydi.

Geç Antikçağ’da Mısır’ın devam eden refahı ve orada geniş malikanelerin artması, Nil vadisi hasadının Constantinopolis’te daimi bir Pazar açılımı bulması gerçeğinden kaynaklanıyordu.