Günümüzde, Halkidiki yarımadasında, Kuzey Yunanistan’dadır. Kalkidike’nin bereketli ovasında yer almaktadır.
Polygros ve Thessaloniki (Selanik) şehirlerine (80 km) oldukça yakındır. Selanik şehrinden araba ile yaklaşık 1-1.5 saat uzaklıktadır.
ÖNEMİ:
MÖ 7’nci yüzyılda kurulmuş olan Oynthos, özellikle MÖ 5 ve 4’ncü yüzyıllarda önemli bir şehir devlet haline gelmiştir.
Toroneos körfezinde stratejik bir konuma sahip olan Olynthos, Klasik Yunan döneminde önemli bir şehir devletiydi. Konumu, hem ticaret açısından ekonomik avantajlar hem de önemli deniz yollarına yakınlığı nedeniyle askeri açıdan önemliydi.
Makedonya krallığı ve Perslerle olan ilişkileriyle bilinir.
Aslen Makedonlar tarafından iskan edilmişti. Bu alan iki yuvarlak tepe üzerinde kurulu olması nedeniyle, oldukça ilgi çekicidir.
Persler, MÖ 479’da Olynthos’a saldırarak tüm sakinlerini katlettiler. Çünkü şehirlilerin krala karşı ayaklanacaklarından kuşkulanan Xerxes’in generali Artabazus, şehri kuşatıp ele geçirdi, şehir halkını Olynthos ve Potidaia arasında bulunan bataklıklarda katletti.
Şehir sonunda geriledi, ancak 45 yıl sonra Halkidiki’nin başkenti ilan edildiğinde tekrar yükselişe geçti. Bu dönem uzun sürmedi, çünkü Makedonya Kralı II Philip MÖ 348 yılında uzun bir kuşatmanın ardından, tüm şehri bir daha asla ayağa kalkmaması için yerle bir etti. Şehir bu felaketten sonra unutuldu.
MİTOLOJİ:
Mitolojiye göre Olynthos, aslan avı sırasında öldürülen Trakya kralı Strymonas’ın oğludur. Olynthos kentinin, Olynthos’un kardeşi Brangas tarafından, onun anısına ve onuruna inşa edildiği söylenir. Bir diğer rivayete göre, Olynthos, Yunan mitolojisinde Herkül’ün oğullarından biridir.
EVLER:
Yunan evleri hakkındaki bilgiler, buradan elde edilmiştir.
100’den fazla evin kazıldığı bu alan, bugüne kadar bilinen en büyük örnektir.
Olynthos; MÖ 432 ile MÖ 348 arasında II Philippos tarafından yok edilene kadar serpilmiştir.
MÖ 316’da ise son kez terk edilmiştir.
Kazılar 1928-1938 yılları arasında dört sezonda Hopkins Üniversitesinden Robinson tarafından yapılmıştır.
Binaların temelleri iyi durumda olduğundan kentin planı ve bireysel evlerin planları net olarak anlaşılabilmektedir.
Büyük ölçüde ortaya çıkarılmış kentsel alan, Priene’yi çağrıştırır.
Gerçekten de iki kentin nüfusu aşağı yukarı aynıdır.
Ancak, Priene’den farklı olarak dini yapılar noksan ve kamusal binalar azdır.
Kuşkusuz bu durum, arkeologların uygun yerleri kazmamış olmalarıyla ilişkilendirilir.
Evler belli açıdan Priene’yi andırır.
Ortak duvarları olan, bitişik evlerden meydana gelen bloklar, birbirine paralel, düz sokaklar boyunca düzgün biçimde dizilmiştir.
Benzer şekilde evler, sokaktan bir duvarla gizlenmiş ve içeride avlu odak olarak seçilmiştir.
Ama arada farklar da vardır.
Olynthos evlerinin normalde biçimleri dikdörtgen değil karedir.
Dahası, avlunun arkasında, avlu ile ardındaki küçük odalar arasındaki bir ara olan ve pastas adı verilen bir revak bulunur.
Ayrıca erkeklerin yemek yediği andron adı verilen bir oda vardır.
Evin bu en şık odası genellikle yer mozaikleriyle süslüdür ve genellikle daha küçük bir ön odadan geçiş verilerek diğer odalardan ayrı tutulmuştur.
Burada evin erkeği misafirlerini ağırlardı.
Birlikte duvarlara bitişik duran sofralara uzanarak yemek yerlerdi.
Antik Yunan toplumu erkeklere çok ciddi özgürlükler tanıyordu.
Ama saygın kadınlar için izin verilen alanlar idare ve bakımından sorumlu oldukları ev ve aileleriyle kısıtlıydı.
Eşler bu yemekli davetlere katılmazlardı.
Burada bulunan kadınlar sadece müzisyen ve eğlence sağlayanlardı.
Yedikleri açısından antik Yunanlılar sıkıcı, basit ve çeşitten yoksun gelebilir.
Bir kere, modern Akdeniz mutfağının ana malzemeleri olan domatesler, biberler ve patatesler henüz mevcut değildi.
Bu Yeni Dünya bitkileri, Avrupa’ya 16’ncı yüzyılda İspanyol kaşifler tarafından getirilmiştir.
Yenenler arasında, ekmek, yumurta, peynir, çorba, pişmiş tahıllar, balık (özellikle kurutulmuş ve tuzlanmış olarak), nadiren et, sarımsak, soğan, fasulye, mercimek, kabuklu yemişler, zeytinler, zeytinyağı (aynı zamanda kızartma da kullanılırdı), tatlı olarak ise incir ve diğer meyveler ile balla tatlandırılmış pastalar (şekerkamışı ve şekerpancarı mevcut değildi) bulunurdu.
Ana içeceklerden biri olan şarap, normalde 5 ölçek suya, 2 ölçek şarap olmak üzere seyreltilirdi. Krater yani karıştırma kabına ilk önce nazikçe su dökülürdü ki bazen deniz suyu, hatta tebeşir veya toz haline getirilmiş mermer gibi maddeler eklenirdi.
Bugün olduğu gibi belli yerler özel şaraplarıyla ünlüydü.
Rodos, Knidos, Sisam, Khios ve Lesbos’tan gelen Doğu Ege şarapları, özellikle övülürdü.
Bu adalar ve kentler ile Kuzey Ege’deki Thasos, kendine özgü biçimi olan kilden sade nakliye amforalarıyla şarap ihraç ederdi.
Çoğunlukla killeri henüz nemliyken sapları damgalanırdı.
Doğu Akdeniz’deki arkeolojik kazılarda yaygın olarak rastlanan bu damgalar imalatçılar, kamu görevlileri ve tarihler hakkında değerli bilgiler sağlar.
YER MOZAİKLERİ:
Özel evler ve kamusal yapılardaki yer mozaikleri geç Yunan ve Roma kentlerinin tipik özellikleridir. Yani, Yunanistan’ın bilinen en eski mozaik tabanlarından bazıları oldukça iyi mozaik tabanlar da bulunmuştur ve bunlar günümüzde görülebilmektedir.
Özellikle, keşfedilen eserlerin çoğu Olynthos köyündeki yerel müzede sergileniyor ve koleksiyon oldukça ilginçtir.
Evet, şimdi mozaikler hakkında ayrıntılı bilgi vermeye devam edelim.
Olynthos’taki yer mozaikleri Yunan dünyasından kalma en eskiler arasındadır.
İlk önceleri renkli çakıl taşlarıyla, daha sonraları ise betona yerleştirilmiş kesme taş parçalarıyla yaratılan yer mozaik desenleri, MÖ 5’nci yüzyıl sonlarında Olynthos ve Korinthos’ta ortaya çıkmıştır.
Geç klasik dönemde bu modanın neden Yunanistan’da ortaya çıktığı belli değildir.
Mozaikler kullanılan malzemenin türüne göre, iki ayrı guruba ayrılır. Bunlar: çakıl ve tessera.
Bu iki türden eskisi olan çakıl mozaiklerde: resimleri oluşturmak için doğal biçim ve renkleriyle çakıllardan yararlanılırdı.
Bazen pişmiş kil veya kurşun şeritler, dış çizgileri oluşturmak için eklenirdi.
Renklerin dikkatlice yan yana dizilmesiyle, resimlere gölge hissi verilebiliyordu.
Olynthos’un çakıl mozaikleri ünlü olmakla beraber, bilinen en kaliteli seri antik Makedonya’nın başkenti Pelia’dan gelmiştir.
Helenistik dönemin başlarında çakılların yerini, çeşitli renklerde kesilmiş taş, cam veya terakota parçaları, yani tesseralar almıştı.
MÖ 2’nci yüzyıla gelindiğinde, zanaatkarlar 1 mm kare lik parçaları bile kesebiliyorlardı.
Böyle küçük parçalardan yararlanılan mozaik tekniğine opus vermiculatum adı verilirdi.
Tesseralarla gölgeleme çok daha ayrıntılı şekilde yapılabiliyordu.
Ancak bir yere mozaik döşenmesi çok zaman aldığından, tesseralı mozaikler pahalıydı.
Yine de, Roma İmparatorluğu boyunca zenginlerin evleri ve bazı kamusal mekanlardaki yürüme yolları gibi yer süslemeleri geç antikçağlarda ve Bizans döneminde de başka kiliselerde olmak üzere duvar ve tavan süslemeleri ve Ürdün gibi bazı bölgelerde yer süslemeleri olarak mozaikler popülerliğini korudu.
Atina şehrinin 166 km kuzeybatısında, Phokis bölgesinde bulunan bu antik kutsal mekan, Parnassos Dağının parçası olan Phaedriades, yani Nurlular, adı verilen güneye bakan iki yüksek kayanın eteklerindeki dik eğimli alanda yer alır.
Yer aniden aşağı dönerek bir oluğa dönüşür, daha sonra tekrar yükselerek güneye doğru bir tepe meydana getirir.
Batıda uzaktan Korinthos Körfezi görülür.
Bu alan daha büyük ve ünlü olanı Apollon’a, küçük olanı ise Athena Pronaia’ya adanmış iki tapınak alanından meydana gelir.
Temenos’ların sınırlarının dışında başka yapılar da vardır.
Tıpkı günümüzdeki gibi, tapınakların bakımını yapan ve hacılarla turistlerin ihtiyaçlarını karşılayanların oturduğu bir köy de vardı, ama ne bu köy ne de bölgedeki kasabalardan herhangi biri antik Yunanistan’ın siyasal yaşamında önemli bir rol oynamıştır.
Önemi:
Miken kalıntılarından (MÖ 1500-1100) da anlaşılacağı üzere, bölge MÖ 2.binyılda yerleşim görmüştür.
Klasik çağ boyunca Delphoi dini bir merkez özelliğini korumasına rağmen, en parlak dönemi MÖ 8’nci ile 4’ncü yüzyıllar arasındaydı.
İnsanlar, kara ve deniz yolu ile, tanrılara danışmak için buraya geliyorlardı. Hatta, devletlerle ilgili hiçbir karar buradaki kahinlere danışılmadan alınmazdı.
Zengin bir somut olmayan mirasa sahip olan Delhoi, antik Yunanlıların gözünde dünyanın merkezi idi. Efsaneye göre: Zeus tarafından biri doğuya, diğeri batıya salınan iki kartalın buluşma noktasıydı.
Delphoi, antik Yunan dini ve medeniyetine dair eşsiz bir tanıklık sunmaktadır. Apollon’un yılan Python’u öldürdüğü efsanevi bölgede, göksel kültler kiton kültlerinin yerini almış ve ilkel çağlardan kalma mitlerin mirasını getirmiştir. Dört kutsal savaşın yapıldığı Delphi kehanet merkezi, Yunan siyasi tarihinin odak noktalarından biridir. Tiyatro ve Pythian Oyunlarının her dört yılda bir düzenlendiği Stadyum ise, zafer kazanan Helenizmi yansıtan toplumsal kutlamaların yapıldığı yerlerdi.
Kutsal alan, 1987 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır.
Delphoi Apollo Tapınağı
APOLLON TAPINAĞI VE KAHİN:
Bina ve anıtlarla dolu, büyükçe bir dikdörtgen olan Apollon Temenos’una, Apollon Tapınağı ile kavisler çizerek buraya çıkan Kutsal Yol hakimdir.
Yunanlılar gelecek hakkında tavsiyeler almak için kahinlere danışmaya meraklıydı ve bu tapınak da Yunan dünyasının en ünlü kehanet tanrısını barındırırdı.
Kehanetlere aracılık eden, Apollon’un sesi işlevini gören orta yaşlı kadına ise Pythia denirdi. Kahin olan bu yaşlı kadının yaşı, 50’den büyüktü, Apollon Tapınağında üç ayaklı bir sehpada otururdu. Kahin kadın transa geçtiğinde, tanrı Apollon’un onun bedenine girdiği söylenirdi.
Tapınağın kesin olarak bilinen 3 versiyonu keşfedilmiştir.
1-Bir ihtimal MÖ 7’nci yüzyıl ortalarından kalan tapınak, MÖ 548’de kaza sonucu yanmıştır.
2-Yerine yapılan ve Atinalı reformcu Kleisthenes’in de üyesi olduğu Alkmaionlar ailesi tarafından maliyeti karşılanan Dor tarzındaki büyük tapınak MÖ 504’de t amamlanmıştır.
Bu ikinci tapınak, MÖ 373’de bir depremle yıkıldıktan sonra aynı plana sahip üçüncü bir versiyon inşa edilmiştir.
3-Bu üçüncünün tekrar oluşturulan planına göre boyutları 58 x 21 metre idi.
Tapınağın kolonadı alışılagelmiş biçimde pronaos ve opisthodomos’un önünde olup, kısa yanları altışar sütundan oluşuyordu.
Ama uzun yanlarında 13 sütun olması gerekirken, 15 sütun vardı.
Külte özgü ihtiyaçlar nedeniyle bina, normal cellanın arkasına, ama daha alçak bir seviyede, ana kayadaki bir yarık üzerine bir adyton, yani kutsal odanın eklenmesiyle uzatılmıştı.
Adyton’un 3 kış ayında, kuzeydeki Hyperborcalıların ülkesine tatile giden Apollon’un yerine Delphoi’yi yöneten tanrı Dionysos’un mezarını, bir ihtimal antik Yunanlılar için dünyanın merkezini işaretleyen taştan amphalos’u, yani göbeği, altından bir Apollon heykelini ve bir defne ağacını barındırdığı söylenirdi.
Kayadaki yarığın kendisi de toprağın kuvvetli ve gizemli güçlerine açılan bir kapıydı.
Ve burada, bu kutsal nesnelerin ve anlamların arasında, ilahi ilhamı alma için Pythia bir üçlü saç ayak üzerinde otururdu.
Bugün görülecek fazla bir şey kalmamıştır, çünkü paganizmin bu önemli merkezi Hıristiyanlar tarafından iyiden iyiye tahrip edilmiştir.
Temenos’un ilk yıllarında, yerini yılda sadece bir kere, şubat sonlarında Apollon’un doğum gününde kahin alırdı.
Zaman içinde, Apollon’un Delphoi’de ikamet ettiği 9 ay boyunca ayda bir resmi istişare hakkı tanındı.
Bu 9 ayın diğer günlerinde “evet” veya “hayır” anlamına gelen siyah veya beyaz fasulyelerle kura çekilmesiyle ya da üzerlerine cevaplar yazılmasıyla çabuk yanıtlar sağlanabiliyordu.
Bu tür istişareler hem dana ucuz hem de daha kolaydı.
Dokuz ana seans, büyük törenlere sahne oluyordu.
İki veya üç Pythia nöbetleşe çalışarak tüm soruları cevaplamaya çalışır, daha sonra Kastalia Pınarında suyla ve defne yapraklarının dumanıyla kendilerini arındırır ve arpa aşı yerlerdi.
Daha sonra, günün hayırlı geçmesi için bir keçi kurban edilirdi.
Keçinin, gerektiğinde üzerine soğuk su serpilmesiyle titremesi sağlanmalıydı, çünkü Apollon’un kehanetlerini dile getirirken Hythia da titrerdi.
Eğer bu başarılı geçtiyse, Pythia tapınağa girer, özel sudan içer, defne yaprakları çiğner ve saç ayak üzerindeki yerini alırdı.
Ortamın ilham verme gücünün yanı sıra adyton’un altındaki kaya yarığından yükselen gazların Pythia’yı bir transa sokuyor olması mümkündür.
Artık tanrının bedenine girmesi ve soruları cevaplamasına hazırdı.
Danışanlar, kendilerini kutsal suyla arındırır ve sıralarını belirlemek için kura çekerlerdi.
Belli şehir-devlet adına danışacak olanlar da dahil, bazı kişilerin sıranın başına geçebilme ayrıcalıkları vardı.
Herkesin, sunakta sunmak üzere pahalı bir kutsal kekten satın alması gerekiyordu ve burada devletler bireylerden çok daha yüksek bedeller öderdi.
Bunun ardından bir koyun veya keçinin kurban edilmesi beklenirdi ve etin büyük kısmı kasaba halkına dağıtılırdı.
Bundan sonra ne olduğu tartışma konusudur.
Geleneksel görüşe göre, danışan sorusunu bir rahibe aktarır, o da bunu Pythia’ya iletirdi.
Pythia cevabını ağlayarak veya bağırarak verirdi, rahip te söylenenleri danışanın anlayabilmesi için bir nazım ölçüsüne göre seslendirirdi.
Muhtemelen gerçek bu kadar romantik değildi.
Pythia danışanlara doğrudan cevap veriyor ve ilahı kaynaklı cevabını anlaşılması kolay nesir şeklinde açıklıyordu.
Hythia, belli sorulara cevap verirdi, genel anlamda geleceği öngörmezdi.
Cevaplarından bazıları antik yazarlarca kaydedilmiştir.
Ama dikkatli olmak gerekir çünkü hepsi güvenli değildir.
Özellikle, yaklaşık MÖ 750-450 arası cevapları, olaylar gerçekleştikten sonra, Yunanlıların kendilerinin kahin hakkında yarattıkları üne uyacak şekilde uydurduğu tahminler gibi görünüyor.
Danışanlar arasında hükümetler de olduğundan, efsanevi olmalarına rağmen ünlü ilk cevaplar kahinin siyasal rolü hakkında aydınlatıcıdır.
Cevapları; siyasal açıdan dikkatli davrandığını ve tartışma yaratmaktan kaçındığını gösterir.
Örneğin: ilk kolonici guruplara yola çıkmadan önce tavsiye ve kutsamalar bahşedilir, böylece yeni kentlerin kuruluşunda kilit bir rol oynaması garantiye alınırdı.
Herodotos’un ilettiği zekice cevapları en ünlüleri, Delphoi’nin en cömert hamilerinden olan Lydia kralı Kroisos’a verilmiştir.
Büyük Kyros, önderliği; Perslerin ilerleyişiyle tehdit edildiğinde saldırmasının uygun olup olmadığını sormuştu.
Kahine göre, saldırırsa büyük bir imparatorluğu yıkacaktı.
Bu cevaptaki muğlaklığı görmeyen Kroisos güven içinde sefere çıktı, ancak yıkılan imparatorluk kendininki olacaktı.
Kahinlere atfedilen son kehanet (bir ihtimal sonradan uydurma) biraz hazindir.
MS 4’ncü yüzyılda yaşamış ve Hıristiyanlarca bir dünyada pagan kültleri tekrar canlandırmaya çalışan Roma imparatoru Kafir İulianus’a iletilen bir mesajda kendi sonunu anlatır. “Krala söyle, güzeller güzeli tapınak yerle bir oldu. Phoibos’un (Apollon) artık ne bir kulübesi, ne bir kehanet defnesi, ne de konuşan bir pınarı var. Konuşan su bile sustu.”
Delphoi Hazine
SİPHOS HAZİNESİ:
Ana parçalar, Apollon Tapınağı ve kahin olmasına rağmen, temenos’un zenginlikleri bunlarla sınırlı değildi.
Kutsal yol boyunca yukarı çıkan hacılar, yüzyıllar içinde yoğun şekilde birikmiş olan sayısız anıt ve küçük binanın yanından geçerdi.
Tek bir kent tarafından yurttaşlarının değerli sunularını korumak için yaptırılan tek oda ve sundurmadan ibaret, basit bir plana sahip olan hazineler bunların arasından sıyrılırdı.
Yoğun şekilde heykellerle bezeli bazıları süslü kutuları andırıyordu.
En ünlüleri ise yaklaşık MÖ 530-525 arasında, altın ve gümüş madenlerinden zengin, Kyklad Takımadalarından biri olan küçük Siphnos Adası sakinleri tarafından yaptırılan Siphnos Hazinesidir.
Günümüzde sadece temelleri yerinde durur, ama günümüze gelen materyallerden hazinenin orijinal görüntüsü oluşturulabilmektedir.
Naksos ve Siphnos mermerlerinden, İon tarzında yapılan ve heykelleri için Paros mermeri kullanılan hazinenin dört cephesi de heykelli frizlerle, iki alınlıkta heykellerle ve ince şekilde oyulmuş çatı silmeleriyle bezenmişti.
Sundurmayı taşıyan tipik in antis konumdaki iki sütuna yontularak kadın biçimi verilmişti.
Karyatidler, Yunan mimarisinin ender görülen çarpıcı uygulamalarından biriydi.
İlk olarak Delphoi’de kullanılan karyatidlerin en ünlüleri, MÖ 5’nci yüzyılda Atina Akropolis’inde, Erekhtheion’un Güney Sundurmasındakiler olacaktır.
Girişin üzerinde, batı alınlığı dolduran heykeller iyi korunmuş durumdadır.
Tipik şekilde mitolojik konusu Delphoi ile bağlantılı olduğundan antik hacıların özellikle ilgisini çekmiş olmalı.
Pythia’nın kendisi için kehanette bulunmayı reddetmesi yüzünden öfkelenen Herakles, kutsal saç ayağı çalar.
Bir ucunu da Apollon yakalamıştır ve ikisi birbirinin elinden almak için çekişmeye başlar.
Aralarında hakemlik yapan Zeus, sahnedeki en uzun ve baskın figür olarak alınlık üçgeninin ortasında durur.
En iyi durumdaki frizler, doğu (arka) ve kuzey (Kutsal yol boyunca) cephelerindekilerdir.
Heykeller iki sanatçıya atfedilir.
Doğu ve kuzey cephelerden bir ihtimal Paroslu Endoios veya Aristion, batı ve güneyden ise adı bilinmeyen bir sanatçı sorumluydu.
Yine mitolojik temalar tercih edilmiştir.
Doğu ve batıda Troya Savaşından bölümler yer alır.
Paris’in yargılanması (batı) ve Theris’in kendi tarafındaki Zeus’a yakarışı (doğu).
Bunların sağında (doğu cephede) Menelaos ve Hektor gibi savaşçıların içinde bulunduğu bir savaş cereyan eder.
Kuzeydeki frizde, tanrıların devlerle savaşı tasvir edilir.
Antik Yunanlıların en çok başvurduğu alegorilerden biri olan bu sahnede tanrılar düzen ve medeniyet güçlerini, devler ise kaos ve barbarlığı temsil eder.
Savaşanlar, bu sahneyi Kutsal Yol’dan gören hacılar tarafından kolayca teşhis edilebilecekleri bir şekilde dizilmiştir.
Tanrılar sağa doğru ilerlerken, devler sola doğru gelir.
Ayrıca yaftalara başvurulmuştur.
İlahlar arasında aslan tarafından çekilen savaş arabası üzerinde bir Anadolu tanrıçası olan Kybele de vardır.
Aslan, yüzü miğfer tarafından gizlenmesine rağmen acı ve şok ifadesini tahmin edebildiğimiz bir deve; dişlerini geçirmiş, vahşice onu parçalamaktadır.
Birbiri üzerine binen kalkanlar ve figürler bir derinlik yansıması sağlar, ama daha uzaktaki figürler bizim resim alışkanlıklarımızda olduğu gibi öndekilerden daha küçük olmadıkları için bu yanılsama bizi pek etkilemez.
Sahne kesin olarak iki boyutluluğunu korur.
Boya izleri, bu frizin bir zamanlar rengarenk boyalı olduğunu hatırlatır.
KLEOBİS VE BİRON HEYKELİ;
Delphoi’de bulunan bir çift, doğal boyuttan azıcık daha büyük (1.97 metre) kouros heykeli, genellikle Herodoros tarafından ibret verici öyküleri anlatılan Kleobis ve Biron olarak teşhis edilmiştir. Bu iki kahraman erkek, Argos Heraion’unda bir Hera rahibesi olan annelerini tapınağa bir kağnıyla, öküzlerin yerine geçerek götürmüştür. Anneleri oğullarının bu hayırlı davranışı ödüllendirmesi için tanrıçaya dua ettikten sonra, oğullar tapınağa girmişler, uyuyakalmışlar ve bir daha hiç uyanmamışlardı. Antik Yunanlılar gibi yaşamın getirdiği ani talih değişimlerinin özellikle farkında olan bir halk için, fiziksel gücünün zirvesinde ölüm bahşedilmesi çekici bir düşünceydi.
Argoslu bir heykeltıraş olan Polymedes (ama takma adının yazılı olduğu yazıt hasarlıdır) bu çifti yaklaşık MÖ 580’de yapmıştır. Tüm kouros heykelleri gibi, Kleobus ve Biton da neredeyse çıplaktır. Yunanlıların erkek beden idealine uygun şekilde kaslıdırlar, bir ayakları hafifçe önde ve elleri yumruk yapılmış halde yanlarında olmak üzere Mısırlı bir duruş sergilerler ve böylece ağırlık her iki bacak üzerine eşit dağılmış olur. Beden kısımları çizgi ve yivlerle belirtilerek bağımsız desenler oluşturur, yüzleriyse o tipik arkaik gülümseme, büyük badem gözler, rulo biçimli kulaklar ve düzenli sıralar halinde inen boncuklu saçlarıyla yavan bir neşe sergiler.
ANMA ANITLARI:
Bir temenos’ta yapıların yanı sıra, çok çeşitli alanlardaki başarılar karşısında, şükran sunmak üzere armağan edilen nesneler de bulunurdu.
Bağışçılar arasında bireyler kadar hükümetler de vardı.
Tüm Yunan dünyasında saygı gören bir törensel merkez olan itibarlı Delphoi’de, şehir-devletler tarafından yaptırılan anıtlardan bazıları en büyük zaferlerinin anısınaydı.
Şehir-devletler, nadiren uyum içindeydi.
Bunun önemli bir istisnası, MÖ 5’nci yüzyıl başlarındaki istilacı Persleri geri püskürtmek mücadelesiydi.
O Yunan zaferinin anısına Delphoi’de bir dizi önemli ganimet sergilenmiş veya anıtlar yaptırılmıştı.
MÖ 490’daki Marathon Savaşında Perslerden ele geçirilen ganimetler Atinalılar Hazinesinde (MÖ 6’ncı yüzyıl sonlarına ait bir yapı) muhtemelen güney cephesi boyunca uzanan üçgen biçimli alanda halka sergilenmişti.
Kutsal Yolun daha ileri kesimlerindeki Atinalılar Stoasında (genellikle MÖ 478 olarak tarihlenir) Atinalıların ele geçirdiği başka bir ganimet sergileniyordu.
Pers kralı Kserkses’in Çanakkale boğazını geçmek için kurduğu yüzen köprüyü meydana getiren teknelerin pruvaları ile bunları birbirine bağlayan kablolar.
Marathon ganimetleri gibi, bunlar da uzun zaman önce kaybolmuştur, ama stoanın en üst basamağında iri harflerle yazılmış bir yazıt, gerekli bilgileri sağlar.
Pers savaşlarındaki başka bir zaferi kutlayan bir diğer anıt da, Apollon Tapınağının sunağının doğusundaydı.
MÖ 479’da Plataia’daki zaferin şerefine dikilen Yılanlı Sütun.
Tunçtan 3 yılan, birbirine dolanmış olarak yükseliyor ve başları dışarı doğru uzanarak, altın bir üç ayağın kaidesini meydana getiriyorlardı.
Alttaki sarmalların üzerinde Perslere karşı zaferde payı olan şehir-devletlerin adları yazılıydı.
Günümüzde Delphoi’de sadece bu sütunun dairesel, basamaklı taştan kaidesi görülebilir.
Sütunun büyük kısmı mucizevi bir şekilde günümüze gelmiştir, ancak Delphoi’de değil, İstanbul’da.
Constantinus’un MS 4’ncü yüzyıl başlarında Roma İmparatorluğunun farklı yerlerinden yeni başkentini süslemek ve ona itibar kazandırmak için Konstantinopolis’e getirdiği pek çok anıtın arasında Yılanlı Sütun da vardı.
Hipodrom adı verilen, at arabası yarışlarının yapıldığı devasa stadyumun ortasındaki spinada, gayet göz önünde bir yerde sergilenen hasarlı tunç sütun, bu gün hala görülebilmektedir.
Yılan başları kırılmıştır, ama 19’ncu yüzyılda biri bulunmuştur ve günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.
Perslere karşı zaferleri kutlayan anıtlar sıra dışıdır.
Bir Yunan şehir-devletlerinin diğeri karşısındaki zaferleri anısına olanlar ise daha yaygındı ki, bu kutsal bölgenin her türlü halkla ilişkileri konusunda herkese açık bir forum işlevi gördüğünün kanıtıdır.
Örneğin: temenos’un aşağıdaki girişine yakın bir yerde Spartalılar MÖ 404’de Atinalılara karşı Aigospotamoi’de denizde kazandıkları kesin zaferi kutlamak için büyük bir anıt dikmişlerdi.
Amiral, gemi kaptanları ve tanrılardan oluşan, iki sıra halinde, muhtemelen toplam 39 adet tunç heykel.
Bunun karşısında ise, Spartalılara meydan okurcasına Arkadialılar, MÖ 369’da Spartalılara karşı kazandıkları zafer anısına bir anıt dikti.
Apollon, Nike (zafer) ve Arkadialı 7 kahramanı gösteren 9 tunç heykel.
Arkadialıların tuttuğu, 4 heykeltıraştan birinin daha önce Spartalıların anıtında çalışmış olması da ilginç bir noktadır.
Evet, bu bölümde son olarak belirteceğim farklı bir tür anma ise, atletizm yarışmalarını kazananların onurlandırılmasıdır.
Apollon Kutlamalarına Pythia Oyunları adı verilen atletizm ve Apollon lir üstadı kabul edildiğinden, müzik yarışmaları da dahildi.
Olympia, İsthmia ve Nemea’daki diğer üç büyük oyun organizasyonundan farklı olarak, Phytia Oyunları 4 yılda bir yerine, 2 yılda bir düzenlenirdi.
Yarışmalar temenos’un hemen dışında, tepenin yukarısındaki stadyumda yapılırdı.
Oyunlarda galip gelenler geleneksel olarak tanrılara şükranlarını sunduktan sunularla ifade ederdi.
Delphoi’de bu tür adakların en ünlüsü, doğal boyutlu tunç Delphoi Arabacısı heykelidir.
Apollon Tapınağının kuzeydoğusunda, temenos sınırları içinde dikilen 4 at tarafından çekilen bir araba ile buna eşlik eden bir seyisten oluşan, daha büyük bir heykel grubundan geriye kalan sadece bir figürdür.
Bu heykel gurubunu, Sicilya’daki Yunan kentlerinden Gela’nın tiranı Polyzalos, MÖ 478 veya MÖ 474’deki araba yarışlarındaki zaferin anısına adamıştır.
Asıl yarışçı Polyzalos değildi.
Tıpkı modern at yarışlarında ödülü jokey yerine atın sahibinin alması gibi, buradaki araba yarışlarında da diğer yarışmalardan farklı olarak, asıl sürücü değil kazanan takının sponsoru galip sayılıyordu.
Genç arabacı, mesleğinin giysisi olan, kolları yarışma sırasında uçuşmasın diye bağlanmış yüksek kemerli bir tunik giyiyordu.
Bu heykel, demir çağında küçük tunç figürler yapmak üzere geliştirmiş yitik mum döküm tekniğiyle yapılmıştır.
Doğal boyutlu tunç heykellerin dökümü, MÖ 6’ncı yüzyıl sonlarında başladı.
Bunun Yunan heykelciliği üzerindeki özgürleştirici etkisi çok büyüktü.
Mısırlı modellere dayalı, doğal boyutlu heykeller gergin ve simetrik oluyordu.
Bu yitik mum tekniği sanatçının tunç bir heykelde, daha önce taşta hiç denenmemiş çeşitte hareketler ifade etmesine imkan veriyordu.
Zaman içinde tunçtaki çok büyük oranda genişleyen hareketler seçkisine taş heykellerde de ulaşılacaktı.
Arabacı gibi doğal boyutlu heykeller, tipik olarak önce ayrı olarak dökülüp daha sonra birleştirilen birkaç parçadan oluşuyordu.
Bu süreçte, arzu edilen imge kil çekirdeğin üzerine, ince bir balmumu tabakasıyla yaratılıyordu.
Daha sonra balmumunun üzerine k ilden bir kalıp geçiriliyor ve kalıptan başlayıp balmumundan geçerek çekirdeğe kadar ulaşan demir veya tunç çivilerle sabitleniyordu.
Kalıp, balmumu tasvir ve kil çekirdekten oluşan bütün, daha sonra yüksek derecede ısıtılıyordu.
Balmumu eriyip dışarı akınca ince bir boşluk kalıyor, kil öğeler ise pişerek sertleşiyordu.
Son olarak da, daha önce balmumunun doldurduğu boşluğa erimiş tunç dökülüyordu.
Soğuduğunda kil öğeler ayrılır, geriye dökme tunç parça kalır, bu da diğer parçalarla birleştirilerek son rütuşlar yapılırdı.
Tunç heykellerde alışılagelmiş ve antik Yakındoğu ile Mısır’dan aşina olunduğu gibi, Arabacı’nın gözleri de yüzün canlı görünmesi için beyaz macun üzerine iris ve göz bebekleri parlak siyah taştan yapılırdı.
Parlayan gözlerinin etkisi ne olursa olsun, klasik dönem sanatçılarına cazip gelen bir kişilik tipine uyacak şekilde yüz ifadesi hoş ama hissizdi.
SONUÇ:
Sonuçta burası özellikle tarih meraklıları için mutlaka ziyaret edilmesi ve görülmesi gereken bir yer.
Günümüzde burada ilginç gelebilecek diğer yerlerin başında, hacıların kahinlere danışmadan önce kendilerini temizledikleri “Kastalyan Pınarları” bulunuyor ve görülebilir.
Ayrıca burada güzel bir müze var. Müzede, heykeller ve bölgeden toplanan eserler sergileniyor. Güzel objeler var, ziyaret etmenizi öneririm. Müzede sergilenen eserlerin en önemli,i Charioteer’in MÖ 5’nci yüzyıldan kalma bronz heykeli. Ayrıca: MÖ 6’ncı yüzyıldan kalma gümüş boğa heykeli de görülmeye değer.
Evet, Roma şehri denilince, tarih severler, tarih meraklıları öncelikle “Kolezyum” derler ve buranın ihtişamını, güzelliğini görmeden, dünya üzerindeki Roma medeniyetinin ulaştığı seviyeyi anlamanın mümkün olmayacağına inanırlar.
Evet, dünyadaki ilk stadyum örneği yapı karşınızda.
Antik Yunan tiyatrolarının birçoğu, bir yanını mevcut bir tepeye veya yamaca verirken, burası tamamen düz bir zemine inşa edilmiş olması nedeniyle de önem kazanmaktadır.
1990 yılında Kolezyum, Roma’nın tüm tarihi merkezi, İtalya’daki Vatikan’ın sınır dışı bölgeleri ve surların dışındaki Aziz Paul Bazilikası ile birlikte UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine alındı.
7 Temmuz 2007 tarihinde Lizbon’da, tüm kıtalardan 100 milyon kişinin katıldığı evrensel bir ankette Kolezyum, modern dünyanın 7 harikasından biri olarak seçildi. Diğerleri: Çin seddi, Ürdün Petra, Brezilya Rio de Janeiro’daki Kurtarıcı İsa Heykeli, Peru’daki Machu Picchu İnka Harabeleri, Meksika’daki Chichen Itza Maya Piramidi ve Hindistan’daki Taç Mahal.
Evet bu satırları okuduğunda ülkemizden niye bir yer yok diye düşünmüşsünüzdür. Haklısınız sanırım bu ankete katılımda, ülkemizden gerekli ilgi görmemiş olsa gerek. Yoksa elbette ülkemizde de bu sıralamaya girebilecek bir çok anıt eser var.
Kolezyum
Roma şehrinde en ünlü amfitiyatro, Flavius imparatorları döneminde yapılmıştır.
İnşaat Vespasianus tarafından başlatılmış, 79’da adanmış, Titus tarafından bitirilmiş ve 80’de yeniden adanmıştır. İnşaat aşaması 8 yıldır.
Resmi adıyla Flavianus Amfitiyatrosu olarak bilinen yapı, geç imparatorluk dönemleri boyunca duran dev “Sol” (güneş) heykelinden dolayı, MS 1000’den itibaren Colleseum adıyla anılmaya başlanmıştır. İmparator Neron, öldürüldükten sonra uyun bir güneş tacı eklenerek, güneş tanrısını tasvir edecek şekilde yeniden düzenlendi. Heykel, Hadrianus döneminde Venüs ve Roma Tapınağına yer açmak için orijinal yerinden taşındı. Devasa heykelin kaidesinin bulunduğu yer, taşınmanın ardından modern bir tüf kaide ile işaretlendi.
Amfitiyatro veya çifte tiyatro, İtalya’da ve imparatorluğun orta ve batı kesimlerinde yaygın olan, ama doğu yarısında nadiren rastlanan bir mimari türüdür.
Geniş bir oval şekilde olan Colleseum, Neron’un Domus Aurea’sının yapay gölünün bulunduğu yere inşa edildi.
Ölçüleri: arena: 86 x 54 metre, bina geneli: 188 x 156 metreydi.
Böylece Flaviuslar, kent merkezinin bir kısmını halka geri kazandırmış oldular.
Yapı, gladyatör dövüşleri ve avlanma da dahil vahşi hayvanların bulunduğu gösteriler için kullanıldı.
Son gladyatör dövüşü, 404 yılında yapıldı, ama venatiolar yani gösteriler altıncı yüzyılın ortalarına kadar devam etti.
Binanın yıkımı 9’ncu yüzyılda, kazı ve restorasyonu ise 19’ncu yüzyılda başladı.
MİMARİ ÖZELLİKLERİ:
Colleseum, betondan inşa edildi. İnşaatta, Roma’nın sayısız savaşında esir aldığı 100 binden fazla kölenin kullanıldığı tahmin ediliyor. (özellikle esir alınan Yahudi köleler çalıştırılmıştır.)
Bazı yerleri tuğlayla, dış cephesi Tivoli yakınlarından çıkan yüksek kalite travertenle kaplanmıştı. Bu traverten taşı beyazdı ve güneşte parıldar ve gören herkeste hayranlık uyandırırdı.
Farklı taş ve çimento türlerine ek olarak, büyük blokların birbirine bağlanması için yaklaşık 300 ton demir kelepçe kullanılmıştır. Bu kelepçeler, Kolezyum’un bakımsız kalması ve binanın duvarlarında bugün bile fark edilen büyük çukurlar bırakmasıyla sonraki yüzyıllarda toplanmıştır.
Oturma yerleri mermer kaplıydı.
Dış cephe, dört katlıydı.
İlk üç katta: Romalılara özgü bir dekoratif bileşimle, kemerler arasında onların devamı olan sütunlar vardı.
Alt katın sütunları Toskana, ikinci katın sütunları İon, Üçüncü katın sütunları ise Korent düzenindeydi.
En üst kat, kesintisiz bir duvar ile bunun üzerindeki Korent pilasterlerinden oluşuyordu.
Birer atlayarak pencereler açılmıştı.
Dış cephenin toplam yüksekliği: 48.5 metreydi. (Başlangıçta 52 metreydi)
Çevresi 527 metredir.
İkinci ve üçüncü katlardaki kemerlerin, heykellerle doldurulması amaçlanmıştı.
Bu heykeller, sikkelerde gösterilmesine rağmen hiç var olmamış olabilir.
Çünkü heykel kaidelerine rastlanmamıştır.
KAPILAR
Yapının yaklaşık 60 kapısı bulunuyordu. Acil durumlarda ise, kapı sayısı 120 oluyordu. Bunun sebebi, içerideki insanların 10 dakika gibi kısa bir sürede yapıya terk etmelerini sağlamaktı.
İmparatorun özel bir erişim tüneli vardı, böylece kalabalıktan kaçınarak binaya güvenli bir şekilde girip çıkabiliyordu.
CAVEA:
Cavea adı verilen oturma yerleri yaklaşık 45.000 kişi alabiliyordu.
Oturma yerleri traverten taşından yapılmıştı ve her koltuk yaklaşık 40 cm genişliğindeydi. Varlıklı katılımcılar, koltuklarına yerleştirmek için yanlarında minder getirirlerdi.
Beş dairesel geçidin üzerine yerleştirilmiş olan oturma yerleri, farklı eğimlerle yükseliyordu.
En dıştaki iki geçit tonozluydu ve üstlerinde başka tonozlar taşıyorlardı.
Oturma yerlerine merdivenlerle çıkılıyordu.
Seyircilerin ayrılmış olan koltukları için üzerinde vamitorium (giriş geçidi), gradus (sıra) ve locus (yer) numaraları bulunan bilet veya fişleri vardı.
Bazı yerler, arenanın tepesine iliştirilmiş tentelerle güneşten korunuyordu.
Muhtemelen devriye gezen silahlı muhafızlar için dar bir yol ile bir çit vardı.
İmparatorun locası güneyde, magistratusların locasının tam karşısındaydı.
Her ikisine de ayrı tören girişlerinden girilirdi.
ARENA ZEMİNİ:
Arena, birinci kat oturma yerlerine kadar uzanan 3 metrelik bir duvarla çevriliydi. Bu duvar, binanın geri kalanının yoğun beyaz rengiyle güçlü bir kontrast oluşturarak, arena zemininde yaşananları yansıtacak şekilde kırmızı ve siyah taş bloklardan yapılmıştı.
Arena zemini tahtaydı. Ahşap panellerden yapılan zemin üzerine yakınlardaki Monte Mario tepesinden alınan kum tabakası serpilmişti.
Bu zeminin altında, üç dairesel geçitle çevrili dört paralel sıra hücre bulunurdu ve bu alan su giderleriyle donatılmıştı.
Zeminde dekor öğelerini tanıtmak ve çıkarmak ve özel efektler yaratmak için kullanılan çok sayıda tuzak kapı vardı.
Bir uçtaki makineler, vahşi hayvanları yukarı arenaya çıkarırdı.
Yapının taşları
Taşların itme gücü ve yumurta akı ile birbirlerine sabitlenmiştir. Ayrıca: her iki taş kütlesi arasında “U” şeklindeki demir parçası, kurşun eritilip dökülmek suretiyle sabitlenmiştir.
Zamanla büyük bir deprem geçiren yapının, güney duvarı günümüzde yıkıktır ve bu duvarın taşları, şehirdeki diğer yapılarda bolca kullanılmıştır.
Roma Colosseo (Kolezyum)Roma Colosseo (Kolezyum)Roma Colosseo (Kolezyum)Roma Colosseo (Kolezyum)
Yapıdaki etkinliklerde, ilk yıllarda: esirler vahşi hayvanlara atılarak parçalatılıyor iken, Hıristiyanlığın kabulü ile, bu uygulamaya son verilmiş ve burada gladyatör dövüşleri yapılmaya başlanmıştır.
Öte yandan, Hıristiyanlığın ilk yıllarında, Roma imparatorları: ülke ve şehirdeki kargaşalıkları engellemek ve insanları daha kolay kontrol altına alabilmek için, böyle büyük bir yapı yaptırmıştır.
Gladyatör dövüşleri
İlk olarak esirler arasından seçilen iri-yarı ve güçlü kişiler, gladyatör okullarında eğitilirler ve ülkenin çeşitli yerlerindeki arenalarda dövüştürülürlermiş.
Bir dönem: esir olmayanlar içinden de gladyatör çıktığı görülmüş, çünkü bu dövüşler, halk arasında büyük rağbet görmüştür.
Ülkenin çeşitli yerlerinde dövüştürülen gladyatörler için, Roma-Kolezyum bir mabet, ulaşılacak en büyük dövüş mekanı olarak hep önem kazanmıştır.
Kolezyum kullanıldığı 300 yıl boyunca, kanlı gösterilerde 400 binden fazla insan öldüğüne inanılıyor.
Evet
Dışarıdan görüldüğünde bu muhteşem yapıya hayran kalmamak elde değil. Eğer içeriye girmek isterseniz, uzun kuyrukları yani sırayı beklemek zorundasınız ki, içeriye girerseniz, vahşi hayvanlar ve esir gladyatörlerin yer altında tutuldukları hücreleri, sıraları ve alanı görebiliyorsunuz. Burayı her yıl yaklaşık 6 milyon kişinin ziyaret ettiği söyleniyor.
Arenanın zemini: tahta ve kumla kaplı imiş. Bodrumda, biraz önce sözünü ettiğim gibi holler görülüyor.
Yapının dışında ise, o kalabalık içinde, Roma askeri kıyafeti giymiş kişilerle hatıra fotoğrafı çektirebiliyorsunuz.
Elbette: esmer tenli kuzey Afrikalı göçmenler, ellerindeki hediyelik eşyaları satmak için, her türlü gayreti gösteriyorlar.