Şehir Irak ülkesinin Orta-kuzey kesiminde, Musul şehrinin 30 km güneyinde, Salamiyah köyünün 5 km güneyinde yer alan antik Süryani kentidir.
Dicle nehrinin Zap suyu ile buluştuğu noktanın 10 km kuzeyinde, stratejik bir konumdadır.
ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALAR:
Kalah şehri, ilk olarak 1845-54 yılları arasında, Layanrd ve diğerlerince de 1949-63 yılları arasında İngiliz Mallowan tarafından incelenmiştir.
19 ve 20’nci yüzyıl arkeologları: Yaratılış Kitabında adı geçen İncil kralı Nemrod’un şehri olduğuna inandıkları için, şehir “Nimrud” olarak bilinir.
İncil metninde, Asur, Nuh’un oğlu Sam’ın oğludur ve bu nedenle Kalhu, İncil anlatısına göre Büyük Tufan’dan sonra inşa edilen ilk şehirlerden biri olacaktır.
Gerçekten Büyük Tufan olup olmadığı ve hatta Büyük Tufan’ın yaşanıp yaşanmadığı bilinmiyor ama “Kalhu” anlatılarda büyük bir şehir olarak önemlidir. Yani II Aşurnasirpal şehri Asur imparatorluğunun başkenti yapmadan önce de, şehrin ünü ve önemi kanıtlanmıştır.
Kral Aşurnasirpal
II AŞURNASİRPAL:
MÖ 884 yılında tahta çıktığında, II Aşurnasirpal İmparatorluk genelinde çıkan isyanlarla derhal ilgilenmek zorunda kaldı.
Tüm isyancıları acımasızca bastırdı, isyancı şehirleri yerle bir etti ve başkalarına bir uyarı olarak kendisine karşı çıkan herkesi kazığa oturttu, yaktı ve diri dire derisini yüzdürdü.
Ardından sınırlarını güvenceye aldı ve kraliyet hazinesini ganimetlerle dolduran seferlerle sınırlarını genişletti.
İmparatorluğu güvenceye aldıktan sonra, II Aşurnasirpal, dikkatini başkent Aşur’a çevirdi ve burayı yeniledi. (hükümdarlığı sırasında Ninova ve diğer birçok şehri de yeniledi)
Aşur, Asur şehirleri arasında en müreffeh olanlardan biriydi.
Büyük şehri kendi süslemelerini ve iyileştirmelerini ekledikten sonra, II Aşurnasirpal artık statüsünde bir değişiklik yapmanın zamanının geldiğini hissetti.
Asur sakinleri, şehirleriyle ve başkentin vatandaşları olarak, sahip oldukları prestijle gurur duyuyorlardı.
Birçok bilim insanı; II Aşurnasirpal’in adını seleflerinden üstün kılmak ve şehirlerine değil, kendisine adanmış bir halka hükmetmek için tamamen yeni bir şehir ve yeni bir nüfus istediğini ileri sürmüştür.
Ancak bu sadece bir teoridir.
Çünkü başkenti Ashur’dan taşımaya, onu neyin motive ettiği tam olarak bilinmiyor.
Kalhu şehrinin başkent olarak seçilmesi:
Harabe Kalhu şehrini seçmiş ve yazıtlarında şunları yazmaktadır.
“ Benden önceki Asur kralı olan Salmanaser’in kurduğu eski Kale kenti, harap olmuş yıkıntıya dönmüş, bir höyük ve yıkıntı yığınına dönüşmüştü. O kenti yeniden inşa ettim. Çevresine meyve bahçeleri kurdum, efendim Asur’a meyve ve şarap sundum, su seviyesine kadar kazdım, duvarlarını inşa ettim, temelinden tepesine kadar inşa ettim ve tamamladım.”
Evet MÖ 879 yılında şehir Aşurnasirpal tarafından başkent ilan edildi.
Ne zamana kadar? II Sargon, MÖ 717-706 yılları arasında yeni şehri Dur-Şarrukin’i inşa etti ve MÖ 706 yılında başkenti oraya taşıdı.
Yeni Kalhu şehri, 7.5 km uzunluğunda surla çevrili, 360 hektarlık bir alanı kaplıyordu.
Tamamlandığında, II Aşurnasirpal, şehrin surları içinde tamamen yeni bir nüfus (16 bin kişi) yerleştirdi ve yeni sarayında ikamet etmeye başladı.
Kraliyet Sarayı:
Saray, eski höyüğün kaleyi kentin geri kalanından, yaklaşık 15 metre kadar yükselten ve 120 kat tuğladan meydana gelen bir platform üzerine inşa edilmiştir.
Mari’deki Zimri-Lim’in Sarayını çağrıştıran bir şekilde, her ikisi de avlular çevresinde düzenlenmiş düzinelerce odadan oluşan, biri kamusal (kuzey ucu), diğeri özel (güney) iki büyük sektöre ayrılmıştı.
Biri ortada, ikisi yanlarda olmak üzere, 3 ana giriş, geniş dış avludan kuzeye doğru bakıyordu.
Doğudan 47 x 10 metre boyutlarındaki uzun dar koridor, Taht Odasına çıkıyordu.
Her kapı açıldığında, iki tane lamussa adı verilen, dev, insan başlı, kanatlı boğa biçiminde, büyülü koruyucu yaratık rölyefi duruyordu.
5.5 metre kareye ulaşabilen dev taş bloklar, Musul yakınlarındaki taş ocaklarından buraya getirilmiş, daha sonra yontulmuştu.
Taht odası ile yakınındaki odaların çoğu, dikey olarak duvarların en alt kısmına yaslanan ostostatlar veya taş levhalarla dekore edilmişti.
Yeni Asur Saraylarının sadece birkaçında böyle rölyefler olması, özellikle pahalı ve önemli olduklarını gösterir.
Musur mermeri veya kaymaktaşı olarak bilinen yerel bir tür alçıtaşı kullanıldı.
Levhalar yerlerine yerleştirilir ve sonra yontulurdu. Yontma imgelerinin amacı, Asurluların krallık kavramını yansıtmaktı.
Vahşi iblis ve canavar heykelleri, girişleri kötü güçlerden korurdu.
Odaların içlerinde, yontulmuş ostostarlardaki konu “kral” dı ve savaş ve avda muzaffer, tanrı Asur’un lütfu için uygun sunu ve işaretleri gerçekleştirir halde tasvir edilmişti.
İnce ayrıntılara dek anlatılan savaş sahneleri, ziyaret eden tebaaya yıllık vergilerini esirgediklerinde veya isyana kalkıştıklarında başlarına gelecekleri hatırlatıyordu.
Taht odası, tahtın arkasındaki rölyef paneller:
Taht odasındaki kral tahtının arkasında ve orta kapının karşısındaki rölyef panellerde, sunu ve işaretler görülür.
Kesik koni şeklindeki başlığından tanınan ve iki kere gösterilmiş olan kral, kutsal bir ağacın yanında durur.
Solda, ağacın üzerinde kanatlı disk içinde, bir erkek olarak beliren tanrı Asur’a yakarır.
Sağda, duası kabul gören kral, tanrı tarafından kutsanır.
Kral figürünün arkasında, kanatlı cinler durur.
Bu koruyucu yaratıklar, ellerinde stilize edilmiş hurma palmiyesini gübrelemek veya krala büyülü korumalarını serpmek için kullanabilecekleri bir kova ve bir huni taşırlar.
Odalar serin ve karanlık olduğundan, konuların görülebilmesi için rölyefler orijinal olarak parlak renklerde boyanırdı.
Yazılı ifadeler de önemliydi.
Figürlerin üzerine, şeritler halinde kralların yaptıklarını anlatan çivi yazısı oyulurdu.
Saraylar son derece kalın, kerpiç duvarlarla sağlam şekilde inşa edildiğinden ostostatların yapısal bir işlevi yoktu, ama Asur krallığının önemli yönleri hakkında bu tasvirler kuşkusuz, bakanları uygun bir hayranlık ve saygı hissi ile dolduruyordu.
Rölyeflere ek olarak Kuzeybatı Sarayından çoğu orijinal olarak mobilyalara süs olarak iliştirilmiş güzel fildişi oyma dizileri bulunmuştur.
Sarayın açılışı:
Aşurnasirpal’in Kuzeybatı Sarayının MÖ 879 tarihinde resmi açılışı, taht odasında bir girintinin üzerinde 153 satırlık bir metin bulunan bir stelde kaydedildi.
Sadece MÖ 19’ncu yüzyılda Kral ikametgahı olarak kullanılan Kuzeybatı Sarayı, daha sonra imparatorluğun yıkılışına kadar, çeşitli işlevlere hizmet etti. Önemli görevlilerin barındığı bir mekan, kervan ticareti için bir merkez, bir hazine ve bir tahıl ambarı olarak kullanıldı.
Bilim insanı Karen Radner’e göre:
“Kalhu’nun; Aşurnasirpal dönemindeki en etkileyici binası şüphesiz yeri kraliyet sarayıydı. 200 metre uzunluğunda ve 130 metre genişliğindeki saray, çevresine hakimdi ve kale höyüğündeki konumu, günümüzdeki adı olan kuzeybatı sarayını doğurmuştu.
Üç avlu etrafında düzenlenmiş olan saray, devlet dairelerini, idari kanadı ve kraliyet kadınlarının da barındığı özel odaları barındırıyordu.
Şehrin diğer özellikleri:
Aşurnasirpal: Türünün ilk örneği olduğu düşünülen bir hayvanat bahçesi ve askeri seferlerinden getirdiği egzotik hayvanlar, ağaçlar ve çiçeklerin yer aldığı botanik bahçeleri inşa ettirdi.
Yazıtlarında şöyle diyordu:
“Yukarı Zab nehrinden bir kanal kazdım, bir dağın tepesinden deldim ve adını Patti-hegali koydum. Dicle’nin ovalarını suladım ve içlerine türlü türlü meyve ağaçları diktim. Şarap sıktım ve efendim Asur’a ve ülkemdeki tapınaklara ilk meyve sunuları sundum. Kanal yukarıdan bahçelere doğru akıyordu. Sokaklar mis gibi kokuyor, cennetin yıldızları gibi dereler zevk bahçesine akıyor. “
Festival:
Şehir, bahçeler ve saraylar tamamlandığında ve koridorlarının duvarlarını kaplayan kabartmalarla dekore edildiğinde, II Aşurnasirpal çevredeki halkı ve diğer ülkelerden ileri gelenleri kutlamaya davet etti.
Festival 10 gün sürdü ve Ziyafet Stelinde 69.574 kişinin katıldığı kaydedildi.
Asıl sayı ne olursa olsun, çoğunluk sarayı incelemek üzere davet edilen elçiler ile diğer önemli kişilerin dışında kalan, aşağı kentin sakinleri olmalıydı.
Bu kutlama menüsü: 1.000 öküz, 1.000 evcil sığır ve koyun, 14.000 ithal ve besili koyun, 1.000 kuzu, 500 av kuşu, 500 ceylan, 10.000 balık, 10.000 yumurta, 10.000 somun ekmek, 10.000 ölçek bira ve 10.000 şişe şarap içeriyordu, ancak bunlarla sınırlı değildi.
Kutlama bittiğinde, ileri gelenlerin yeni sarayındaki kabartmaları görmelerine izin verdikten sonra misafirlerini “huzur ve neşe içinde” evlerine gönderdi.
Evet şehirle ilgili anlatıya devam edelim:
Ünlü Standart Yazıtı, fetih zaferlerini defalarca anlattı ve kendisine karşı ayaklananların korkunç kaderini canlı bir şekilde resmetti.
Yazıt ayrıca, kendi ülkesinden ve diğer ülkelerden ileri gelenlerin kiminle karşı karşıya olduklarını tam olarak bilmelerini sağladı.
“Büyük kral, dünyanın kralı, Asur’un yardımıyla ilerleyen yiğit kahraman: dünyanın dört bir yanında rakibi olmayan, yüce çoban, hiç kimsenin karşı koyamadığı güçlü sel, tüm insanlığı yenen, eli tüm toprakları fetheden ve tüm dağ sıralarını alan kişi unvanlarını talep etti.
İmparatorluğu, günümüzde batı İran, Irak, Suriye, Ürdün ve Türkiye’nin bir kısmını kapsayacak olan topraklara yayıldı ve parti misafirleri gittikten sonra, hüküm sürmek için yeni sarayına yerleşti.
Kendi ifadesine göre parlak bir general ve yönetici olmasına rağmen, belki de en çok esirlerine yapılan zulmü acımasızca ve açık sözlü bir şekilde anlatmasıyla tanınır.
Saltanatının ayrıntıları neredeyse tamamen kendi yazıtlarından ve Calah’taki (günümüzdeki Nimrut, Irak) sarayının kalıntılarındaki görkemli kabartmalardan bilinmektedir.
Şehirde hüküm süren diğer Asur kralları:
III. Salmanaser:
MÖ 858-824 yılları arasında hüküm sürmüş Asur kralıydı.
Güçlü bir askeri genişleme politikası izlemiştir.
Sammu-ramat, Asur kralının annesiydi.
Sammu-ramat:
MÖ 9’ncu yüzyılda ortaya çıkmış, efsanevi bir kahraman haline gelen Asur kraliçesidir. Sammu-ramat, Asur kralının annesiydi.
Adad-nirari III (MÖ 810-783 yılları arasında hüküm sürmüştür) Steli yani anıt taş gövdesi Ashur’da bulunmuştur. Calah’taki bir yazıt ise, kocasının ölümünden sonra orada egemen olduğunu göstermektedir.
Sammu-ramat, Herodot tarafından ve daha sonraki tarihçiler tarafından anılmıştır.
Diodorus Sicilus, onun hakkında bir efsane anlatmıştır. Ona göre: bir tanrıçadan doğmuş ve Asurlu bir subayla evlendikten sonra, güzelliği ve cesaretiyle Kral Ninus’u büyülemiş ve karısı olmuştur. Kısa süre sonra, Ninus ölünce, Sammu-ramat iktidara gelmiş ve uzun yıllar hüküm sürmüştür. Bu süre zarfında, Babil’i inşa etmiş ve uzak diyarları fethetmeye yönelmiştir. Evet kendisi Yunan efsanesine göre Semiramis olarak tanınır.
Ezida tapınağını da kurmuştur. Yazı tanrısı Nabu (Nebo) ve eşi Tashmetum’un (Taşmit) tapınağını da içeren Ezida tapınağı. Tapınak kütüphanesi ve ek binasında birçok dini ve büyülü metin ve Esarhaddon’un (680-669 yılları arasında hüküm sürmüştür) son vasiyeti e dahil olmak üzere çeşitli anlaşmalar bulunuyordu.
Burada Babil tanrısı Nabu’dan biraz daha söz etmek istiyorum. Nabu, Asur-Babil panteonunun başlıca tanrısıydı. Yazı sanatının koruyucusu ve bitki örtüsü tanrısıydı. Nabu’nun sembolleri, tanrılar tarafından insanlara verilen kaderleri yazan kişiye ait olduğu düşünülen kil tablet ve kalemdi. Babil I Hanedanının son kralı olan Samsuditana, Nabu’nun heykelini Esagila Tapınağına yerleştirdi.
Şimdi de şehrin genel yapısal özellikleri:
Şehir, Kuzey Mezopotamya’daki demir çağı kentlerinin 4 tipik özelliğine sahiptir.
1’nci özellik:
Kent kabaca dikdörtgen biçimde ve kerpiç tahkimat duvarlarıyla çevriliydi. Şehirde, 7.5 km uzunluğundaki duvarın içinde kalan alan 360 hektardı.
2’nci özellik:
Saraylar ve tapınaklar, daha eski küçük bir kasabanın kalıntılarını barındıran bir höyüğün üzerinde yükseklerde yer alan, duvarlı bir kale içindeydi. Bu tür kaleler yeniden tasarlanmış bir Yeni Asur kentinde asla merkezde yer almaz, kenarda, kent surlarına bitişik olurdu.
Kalab’daki 24 hektar alana sahi kale, güneybatı köşede, ırmağın yanındadır. Ancak günümüzde Dicle ırmağı, o güne göre biraz daha batıdan akar.
II Asurnasirpal’in Kuzeybatı Sarayı ve daha sonraki hükümdarlarca inşa ettirilen saraylar burada yer alırdı. Sarayın yanında tapınaklar ve bir ziguratın varlığı kilit öneme sahiptir. Sümer kent merkezlerinin aksine, dini olan artık seküler olana tabi hale gelmiştir.
3’ncü özellik:
Kent surlarında bulunan ama ana kaleden biraz uzakta ikinci bir kalenin varlığıdır. Bu ikinci yüksek alanda, askeri faaliyetler gerçekleştirilirdi. Kalah şehrinde kentin en güney ucunda, II Asurnasirpal’in oğlu II Şalmanezer (MÖ 830-824) bir cephanelik, bir saray, kralın tahtı için bir kaide bulunan bir tören alanı, atölyeler ve depolarıyla bir kale eklemişti.
Bu duvarlarla çevrili 300 x 200 metre boyutlarındaki kompleks Şalmanezer kalesi olarak bilinir.
4’ncü özellik:
Kaleler kentin geri kalanından daha yukarıda yer alırdı. Kent sektörleri arasındaki farklar, Güney Mezopotamya’da olduğu gibi kanal veya geniş sokaklar yerine yükseklik farklarıyla belirlenirdi.
Mezarlar:
1989 yılında burada aralarında Aşurnasirpal’in kraliçesi Mulissu-mukannisat-Nunua’nın son dinlenme yeri de bulunan 3 mezar tonozu/yeraltı mezar odası; Iraklı arkeolog Muzahim Mahmut Hüssein tarafından ortaya çıkarıldı. (konut kısmının zemininin altında)
Mullissu-mukannisat-Ninua, sarayın önde gelen yetkililerinden biri olan kralın sakisinin kızıydı.
Zengin cenaze eşyaları, kral ve maiyetinin yaşadığı lüksü canlı bir şekilde yansıtmaktadır. Mezarlarda iskeletler üzerine örtülmüş, yüzlerce parça şık altın ziynet eşyası bulunmuştur.
Şehrin Sonu:
MÖ 7’nci yüzyılda Sargon hanedanının oturmak üzere Ninova/Ninive’yi seçmesi üzerine şehir eski önemini kaybetti.
Şehir MÖ 614-612 yılında Babil ve Med orduları tarafından yerle bir edilmiştir.
Tabii daha sonraki tarihlerdeki yıkım ise, 3000 yıllık kent İşid tarafından yakılmıştır. Mart 2015 tarihinde, Işıd’in buldozerleri kentin kazılan kalıntılarını yok etmiştir.
Kuzey Suriye’de Lazkiye’nin 12 km kuzeyinde, bugünkü Ras-Şamra harabelerinin yerindedir.
Enkomi ile Doğu ve Güney Kıbrıs’taki diğer kentler denizin hemen diğer tarafında, Suriye kıyılarındaki önemli Kenanlı ticaret kenti Ugarit ile yakın ilişki içindeydi.
Ugarit adı Mari, Amarna ve Hattuşa/Boğazköy’de bulunan tabletlerde geçiyordu, ama 20’nci yüzyıla kadar bu kentin yeri bilinmiyordu.
Çiftçinin biri, Lazkiye’nin kuzeyindeki Ras Şamra höyüğü yakınlarında bir oda mezara rastladıktan sonra, Claude Schaeffer idaresindeki bir Fransız ekip 1929 yılında höyük ve çevresinde kazılara başladı.
1933 yılına gelindiğinde, yörede bulunan çiviyazısı tabletlerden Ras Şamra’nın Ugarit olduğu anlaşıldı ve Ugarit’in yeri sorusu cevabını buldu. Birkaç kesintiyle birlikte kazılar o zamandan beri devam etmektedir. Daha önceleri geleneksel şekilde anıtsal yapıların ortaya çıkarılması üzerine odaklanılırken, 1978 yılından itibaren çabalar Ugarit’deki kentçiliğin kapsamlı şekilde anlaşılmasını hedeflemiştir.
Ugarit’te yerleşim neolitik dönemde başlamış, daha sonra kalkolitik dönem ve tunç çağında da devam etmiştir.
Mısır ve Kıbrıs ile erken tunç çağında, Minos Girit’iyle ise orta tunç çağında temas kurulmuştur.
Artık, yabancı ülkedeki harikalar konusunda merakıyla ünlü olan orta tunç çağından adsız bir Ugarit kralı biliniyor.
Yamhad (Halep) krallarından biri olan Hammurabi’ye gönderdiği bir mektupta Mari’deki sarayı görmek istediğini söyler. “Bana Zimri-Lim Sarayını göster, onu görmek istiyorum” der. Kil tablet üzerine yazılmış mektubu Mari arşivlerinden günümüze ulaşmıştır.
Şehir geç tunç çağı sırasında refahın zirvesindeydi. Ugarit halkı Levant kıyılarındaki Semitik halklardan biri olan Kenanlılardandı.
MÖ 14’ncü ve 13’ncü yüzyıl düzeylerinde, Akadça, Hititçe, Hurrice, Kıbrıs-Minosçası ve yerel Ugarit dili de dahil çeşitli dillerden önemli tablet buluntuları sayesinde yerel tarih, din ve mitoloji hakkında çok önemli bilgiler edinilmiştir. Ugarit dili, yaklaşık 30 işaretten meydana gelen alfabetik bir çiviyazısı ile yazılmıştı ki dünyada bilinen en eski alfabetik yazı sistemidir.
Güçlü komşularının baskısına rağmen Ugarit bir dereceye kadar özerkliğini korumuştu. Gerçekten de, ilk önce Mısır, sonra da Hitit egemenliği altında yerel bir hanedan MÖ 14’ncü ve 13’ncü yüzyıl boyunca iktidarda kaldı. Bu büyük güçlerin uyguladığı kontrole rağmen, Ugarit’in refahına gölge düşmedi. Kentin zenginliği tahıl, şarap ve kereste ihracının temellerini oluşturan yerel tarımdan, metal işçiliği, parfümcülük ve özellikle de yerel bir kabuklu deniz canlısı olan iskerletten elde edilen mor boyanın imalatı gibi yerel endüstrilerden ve Kıbrıs’tan getirilip buradan çevreye nakledilen bakırdan geliyordu.
Kentin kendisi denizden içerideydi. Ancak Ugarit yakınlarındaki koy, günümüzde modern Suriye’de küçük koy anlamına gelen Minet el Beida adıyla bilinen bir limana sahiptir.
Ugarit’in tek limanı Minet el Beida değildi, yakınlardaki Ras İbn Hani’deki yakın tarihli kazılar Ugarit kıyılarında bir başka aktif ticari merkez daha ortaya çıkarmıştır.
Çoğu kent gibi, Ugarit de, yangın ve depremler geçirdi ama her zaman toparlanmayı başardı. Ancak, MÖ 12’nci yüzyıl başlarında durum farklıydı. Bu dönemde Doğu Akdeniz havzasına egemen olan kargaşa ve felaketler zincirinin halkalarından biri olarak yaklaşık MÖ 1190-1180 yılları arasında, kent, istilacı Deniz Halklarınca, iyiden iyiye tahrip edilmişti. Bu tahribat, yerel Ugarit kültürünün parlak dönemini sona erdirdi. Bundan sonra yerleşimler sadece küçük ölçekli olacaktı.
RAS ŞAMRA KAZI ALANI:
Ras Şamra/Ugarit bir kıyı ovasında, kıyıdan hemen içeride yer alır.
Kuzeyde ve güneyde iki tane mevsimlik ırmak kenti kuşatırdı, muhtemelen antik çağlarda kasabaya erişimi sağlayan kuzey-güney yol sisteminin parçası olarak her iki akarsuyun üzerine köprü yapılmıştı.
Güneydeki akarsu Delbe, kente başka bir açıdan daha hizmet veriyordu. 1986 yılında kuyular dışında su sağlama ve saklama sisteminin kanıtı olarak güneydeki ırmağa set çeken bir taş bendin izleri bulunmuştur.
Belli yapım teknikleri, özellikle tümü geç tunç çağı olarak tarihlendirilmiş bazı mezarlardaki ve batıdaki poternin kapısındakine benzeyen çifte kırlangıç kuyruğu kenetlerin kullanımı nedeniyle bent de geç tunç çağı olarak tarihlendirilmiştir.
Tepesinden ölçüldüğünde, kimi kısımları antikçağdan beri erozyona uğramış höyük, 22 hektardan biraz fazla bir alan kaplar ve çevresindeki ovadan 20 m yükselir.
Liverani nüfusu 8.000-6.000 kişi olarak tahmin etmiştir.
Höyüğün yaklaşık olarak dörtte biri incelenmiş olmasına rağmen, bu esas olarak son önemli evre olan geç tunç çağını barındıran en üst tabakayla sınırlı kalmıştır.
Geç tunç çağı Ugarit’in mimarisi ve kent planının anlaşılmasında ana inşaat malzemesinin kerpiç yerine taş olması, dolayısıyla daha iyi korunmuş durumda bulunmasının payı büyüktür.
Ayrıca bu alanda daha sonraki dönemlerde çok inşaat bulunmadığı için, geç tunç çağından kalma yapım malzemeleri buradan götürülüp tekrar kullanılmamış, ellenmeden yerlerinde kalmıştır.
Ugarit Kraliyet Sarayı girişi
KRALİYET SARAYI:
Kazılar sonucu iki ana sektör ortaya çıkarılmıştır.
Birincisi:
Kuzeybatıdaki birincisi, kraliyet sarayı civarıdır.
Bu batı yanda müstahkem bir kapı bulunmuştu, ama kapı, kentin kendisi yerine sadece saray bölgesine açılıyordu.
Çiftçi, tüccar ve diğer kimselerce kullanılan kentin ana girişinin güneyde, güneydeki ırmağı aşan yola baktığı sanılıyor.
Bu savın doğrulanması kazılardan gelecek sonuçlara bağlıdır.
Önemli sektörlerin ikincisi ise:
Kuzeydoğudaki akropolis alanıdır.
Bu alanda kentin başlıca dini binaları yer alıyordu.
Kentin iki ana tanrısı Baal ve babası Dagan’a adanmış tapınaklar ile Başrahibin Evi (kütüphane olarak da bilinir), Saray bölgesi ve akropolis dışındaki alanlarda evler, kült yapıları, dükkanlar ve üretim merkezlerinin bir arada yer aldığı karma işlevlilik geçerlidir.
Geniş saray sektöründe Kraliyet Sarayı egemendir.
Bölge ilk olarak MÖ 15’nci yüzyılda inşa edilmiş, dışarı doğru 45 derece eğimli, en alçak kısmı yığılmış taşlardan bir rampa ile örtülü bir tahkimat duvarı tarafından korunurdu.
Ayrıca girişin yakınlarındaki bir kuleler öbeği, fazladan güvenlik sağlardı.
5 metre kalınlığındaki duvarlarına yakışır şekilde Kale adı verilen bu kompleks, ana giriş yolunu ve poterni, yani savunma sisteminin alt kısmının içinden geçen taş döşeli bir geçidi korurdu.
Bindirme tonozlar gibi bazı yapım teknikleri, Hitit ve Mykenai mimarisiyle bağlantılara işaret eder.
Kraliyet Sarayı MÖ 15’nciden 13’ncü yüzyıla kadarki dönemde, en azından dört ana evrede yapılmıştır.
Tipik Akdeniz/Yakındoğu tarzına uygun olarak avluların çevresinde gruplanmış odalardan meydana geliyordu.
Ama olağanüstü büyüktü, MÖ 12’nci yüzyıl başlarında kent yıkıma uğradığında 6500 metre karelik bir alan kaplıyordu ve ihtişamı uluslararası ün konusu olmuştu.
MÖ 14’ncü yüzyılda Amarna arşivinde bulunan bir tablette, Mısır firavununa yazan bir Gebal (Byblos) prensi Tsor’daki (Tyros/günümüzdeki Sur) sarayı tarif ederken, onu “duvaralrın arasında kayda değer şeyler bulunan” Ugarit’deki saraya benzetir.
Sarayın zemin katında 90 oda, 5 avlu, 4 mini avlu, girişte bir kule ve arkada geniş bir bahçe bulunuyordu.
Zemin kattaki odalar kamusal kabul ve idari işlevlere hizmet ediyor, ofisler, arşivler, depolar, nöbetçi odaları ve personel yaşam alanlarını içeriyordu.
Yeraltında, kuzeydeki iki odanın altında bindirme tonozlu taş döşeli üç büyük odadan meydana gelen aile mezarları vardı.
Bunların içindeki eşyalar çıkartılmıştı.
Muhtemelen kraliyet ailesinin özel dairesini barındıran üst kata çıkan 12 merdiven vardı.
Zemin katın planının simetrik olmayıp serbest biçimli olması, kuşkusuz farklı zamanlarda yapılan değişiklik ve eklemeleri yansıtıyordu.
Binanın dış çizgileri düzensizdir, ana sokaklardan biri boyunca uzanan kuzey cephenin çizgisi, sürekli girinti ve çıkıntılarla bozuluyordu.
Sarayın ana girişi asimetrik biçimde kuzeybatıdadır.
Belirgin giriş çatısı, taş kaideler üzerinde yükselen iki ahşap sütunca taşınan taş döşeli bir sundurma, her iki yanda taştan bir seki ve güneyinde güvenlik amaçlı bir kuleden meydana geliyordu.
Kuzeydoğu ve güneybatıda daha küçük iki giriş daha vardı.
İnşaat kalitesi yüksekti.
Saray, yer yer 4 metre yüksekliğe dek korunmuş kesme taşlardan yapılmıştı.
Taş duvarlardaki oyuklara yerleştirilen ahşap çapraz kirişlerden de yararlanılmıştı.
Duvarlar kalın, süslenmemiş bir sıva tabakasıyla kaplıydı.
Harabeler, başta fildişi oymalar, taş steller, figürinler ve daha önce sözü edilen çok sayıda tablet olmak üzere nesne buluntular açısından zengindir.
Sarayın çeşitli yerlerindeki önemli arşivlerde bulunan tabletler bu merkezin idari işlevleri hakkında çok bilgi verir.
İçerikleri arasında dış bölgeler hakkında raporlar, yargı kayıtları (özellikle sarayın güney merkezi arşivinden), hatta katiplik öğrencilerinin deneme yazıları vardır.
Orijinal kazı raporunda güney avluda, kil tabletlerin kalıcı şekilde korunma için pişirildiği bir fırından söz edilir.
Bu fırının içinde kentin yıkım anında terk edilmiş, dolayısıyla geç tunç sarayının son gününde yazılmış özel bir gurup metni oluşturan tabletler bulunmuştu.
Ancak son araştırmalar bu dramatik ve renkli sava gölge düşürmüştür.
Bir fırının varlığı kesin değildir ve dahası, o noktada bulunan tabletler üst kattan düşmüş ve saray yangının kalıntılarıyla karışmış, daha büyük bir tablet ve diğer nesneler gurubuna aittir.
KENT PLANI VE ÖZEL EVLER:
Kentsel planın, semtlerin ve öze evlerin incelenmesi Ugarit şehrindeki son kazıların başlıca ilgi alanlarından olmuştur.
Enkomi’nin aksine, Ugarit’in yerleşimi son derece düzensizdi.
Sokakların hiçbiri düz değildi ve enleri yaklaşan 2.50 metreden ara sokaklarda 0.90 metreye kadar değişiyordu.
Kamusal meydanlar seyrekti.
Düzensiz sokaklar ve ara sokaklar, ev bloklarının yani insular veya adaların biçimini belirliyordu.
Adalar ortak duvarı olan evlere bölünüyordu, ama kazılar farklı ihtiyaç ve durumlara göre içi değişebilen evlerin, temel tasarım birimi olmadığını göstermiştir.
Bunun yerine, ihtiyaca göre farklı biçimde evler, dükkanlar, çalışma mekanları gibi parçalara bölünebilen adalardı.
Dolayısıyla evler çok farklı boyut ve biçimlerde olabiliyordu.
Odalar genellikle bir avlu çevresinde düzenlenmişti.
Genel olarak, bir evin üst katında yatak odaları ve kendisi de bir faaliyet alanı olarak kullanılan düz bir çatı olurdu.
Daha iyi evler, giriş holü, kuyu, tuvalet ile buna uygun kanalizasyon, merdiven boşluğunun üzerinde küçük bir oda, avluda ekmek için fırınlar ve taş tekneler, hatta yeraltında aile mezarlığı olarak taştan bir mezar odasına sahipti.
MÖ 13’ncü yüzyıl sonlarındaki nüfus baskısıyla birlikte odalar duvarla ayrılarak ayrı bir yerleşim birimi yaratılmıştır.
Ana yapım malzemesi düzgün kesme taşlar ve moloz halinde taş olmakla beraber, duvar sıralarında ve çatı desteği olarak ahşaptan da yaygın şekilde yararlanılırdı.
Çatılar çamurla kaplanmış sazlardan yapılır ve yağmurdan veya yenilemeden sonra neredeyse Ugarit’teki tüm evlerde bulunan taştan bir çatı silindiri ile sıkılaştırılırdı.
Düzensiz yapı temellerinin, kentin eğimli zemininde genellikle derinlere (1.8 metreye kadar) inmesi, depreme karşı bir önlem olabilir.
Evet, biraz önce sözünü ettiğim mahalle, standart bir örnektir.
Ama sarayların hemen doğusunda kaliteli evlerden oluşan yüksek rantlı bir mahalle de keşfedilmiştir.
Beklenebileceği gibi, saraya yakın oturmak itibar anlamına geliyordu.
Bilinen en büyük ev, burada bulunan bazı tabletlerde adı geçen bir adamdan esinlenilerek Rap’anou Evi adı verilendir.
Rap’anou açıkça ev sahibi olarak belirtilmemesine rağmen, bu yüksek bir olasılıktır.
Rap’anou’nın II Amistamar (saltanatı MÖ 1274-1240) döneminde faal olan önemli bir saray görevlisi ve entelektüel olması ev ve kütüphanesi için bir tarih belirlenmesini sağlayan önemli bir biyografik ayrıntıdır.
Bu evde 800 metre karelik bir alana yayılmış 34 oda vardı.
Ayrıntıları saraydakilere, hatta daha küçük evlerdekine benziyordu.
Bir avlu, üst kat, iyi donanımlı bir banyo ve yeraltında mezar odaları söz konusuydu.
AKROPOLİS: DİNİ MERKEZ:
Kazı alanının kuzeydoğu sektöründeki Akropolis, kentin iki büyük tanrısı olan Baal ve babası bitkiler tanrısı Dagan’a adanmış tapınaklara ev sahipliği yapıyordu.
Her iki tapınak da MÖ ikinci bin yılın başında kurulmuş olabilir.
Ancak var olan kalıntılar geç tunç çağındandır.
Kültler, o bölgede bulunan ve bu tanrıların resmedildiği veya adlandırıldığı steller sayesinde teşhis edilmiştir.
Baal Tapınağında ve çevresinde bulunan nesneler arasında, Baal’ın sopa (yıldırım) tutan eli yukarı kaldırılmış olarak ileri doğru adım atarken tasvir edildiği bir stel de vardır.
Yakındoğu ve Mısır sanatının geleneklerine uygun olarak tanrı, ayak, bacak ve yüzü profilden, ama gövdesi önden şekilde tasvir edilmiştir.
Diğer nesneler arasında heykeller, kimileri Mısırlılarca adanmış steller ile heykeller ve steller gibi adak olarak sunulmuş 16 taş çıpa vardır.
Tapınakların planları basittir ve birbirine benzer.
Her ikisi de kuzey kuzeydoğu-güney güneybatı doğrultusunda yerleştirilmiş iki ana oda, bir pronaos (sundurma) ve naostan (asıl kutsal oda) meydana gelir.
Dagan Tapınağının dikkat çekici özelliği kalın (4-5 metre) temel duvarlarıdır.
Baal Tapınağının kalıntıları içinde bölgeyi çevreleyen duvarın bir parçası, pronaosun önündeki avluda muhtemel bir sunak, pronaos ve naosun daha yüksek hizasına çıkan anıtsal merdivenler ve naosun içinde, ayrı merdivenlerle çıkılan bir muhtemel sunak daha bulunur.
Ugarit kazılarının son dönemde başında bulunan Marguerite Yon, kentin yüksek kesimlerinde yer alan bu yapıların aynı zamanda deniz feneri olarak da hizmet etmiş olabileceğini ifade etmiştir.
Akropolis’teki 3’ncü önemli yapı: Dagan Tapınağının batısında Başrahip Evidir.
Bu büyük, 2 katlı, çoğunluğu kaliteli şekilde yapılmış ev, burada bulunan tabletler, özellikle de mitolojik şiirler açısından ayrıca bir öneme sahiptir.
Tabletlerin bazılarında yazı çalışmaları, hecesel ve çiftdilli sözlük örneklerine rastlanması, binanın katiplerin eğitildiği bir merkez olarak kullanıldığını gösterir.
Aynı zamanda kentin başrahibinin konutu olduğu ise ana tapınaklara yakınlığı ve özellikle de Rahiplerin Başı’na ithaflar yazılı 4 küçük tunç keser ve bir çapadan tahmin edilmiştir.
Bu son nesneler, evin içindeki eşiklerden birinin altında bulunan 74 tunç silah, aletler ve nar biçiminde pandantiflerle bezeli şık bir üçayaktan oluşan büyük bir birikimin parçasıdır.
MİNET-EL BEYDA LİMANI:
Ugarit’in limanı 1.5 km uzaklıktaki Minet el-Beyda’daydı.
Alüvyonlarca doldurulması sonucu koy, bugün, tunç çağında olduğundan daha küçüktür.
Koyun güney tarafındaki kazılar, ilk olarak MÖ 15’nci, daha sonra da özellikle MÖ 14’ncü yüzyılda yerleşilmiş kasabanın kalıntılarını ortaya çıkarmıştır.
Düzensiz sokaklarıyla kasabanın planı yakınındaki kentinkini andırıyordu.
Evler bir avlu ile bunu çevreleyen odalar, bir kuyu, bir fırın bazen bir yeraltı mezarından meydana geliyordu.
Ev ve tapınaklara ek olarak, liman kasabasında ithal edilmiş veya ihraç edilmesi beklenen mallar için ambarlar vardı.
Ambarlardan birinin içinde 80 nakliyat küpü korunmuş olarak bulunmuştur.
Burada bulunan nesneler, nüfusun ana öğesinin Ugaritliler olduğunu, ama aynı zamanda Mısırlılar, Hititler, Hurriler ve Ege halkları da dahi, büyük yabancı grupların varlığını gösterir.
Hem yerel olarak üretilmiş hem ithal edilmiş Kıbrıs tarzı çömlekler, Mısır’dan fildişi kozmetik kutuları, Mısır tanrıçalarından Hathor’a ait bir terakota levha, Mykenai çömlekleri, tunç silah ve aletler, silindir mühürler, taş ağırlıklar, mor boya üretiminden kalan iskerlet kabukları ve yazılı tabletler, MÖ 12’nci yüzyılın başlarında yıkılan bu renkli, çok kültürlü ticaret merkezinin canlılığını kanıtlamaktadır.
Önce şunu belirtmekte yarar var. Ben diğer yazılarımın aksine, gidip burayı görmedim, çünkü zaten halen buraya gitmek oldukça güç. Gitseniz bile, burayı ziyaret etmek daha da güç. Öğrendiğime göre, halen buranın yakınlarında Irak ülkesi topraklarında bulunan askeri bir üst/karargah bulunuyormuş ve buranın ziyaret edilmesinde zorluklar çıkarıyorlarmış.
Peki niye bu kadar ayrıntılı bir tanıtım yazdım? Bu şehir, tarihin en eski ve belki de ilk şehirlerinden birisi. Araştırdım, inceledim ve ortaya çıkardığım bilgileri derleyerek burada okuyucuya sunmayı istedim.
İşte, Sümerlerin meşhur şehirlerinden Uruk.
Evet, şehir günümüzde yukarıda sözünü ettiğim gibi, Irak ülkesinde “Tek el-Varka” ismiyle biliniyor.
Günümüzde şehir: Arapçada “Tek el-Varka” adıyla bilinir.
Aramice/İbranice’de ise “Erech” olarak bilinir.
Irak ülkesinin Al Mutanna ilinin başkenti Samava şehrinin 30 km doğusundadır.
Günümüzdeki Bağdat şehrinin 241 km güneyindedir.
Uruk şehri
ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALAR:
Uruk şehri, İngiliz araştırmacı William Loftus tarafından, 1849 yılında bulunmuştur.
Ancak ilk belirgin kazı çalışmaları Alman bir ekip tarafından, I Dünya savaşından önce yapılmıştır.
Savaş nedeniyle ara verilen çalışmalar, 1928 yılında yeniden başlar ve devam eden kazılarda birçok önemli Sümer tableti bulunur.
Uruk şehri
ŞEHRİN KONUMU:
Şehir, Fırat nehrinin bir kanalının doğu kıyısında yer almaktaydı. Ancak bin yıl boyunca kanal kurudu ve şehirden yaklaşık 19 km kadar uzaklaştı.
Şehir 6 km lik bir alana yayılmıştır.
ŞEHRİN ÖNEMİ:
Şehir, antik bir Sümer şehridir.
Hatta Erken Sümer’deki en başarılı kenttir.
Yerleşimciler MÖ 6. Binyıl civarında Mezopotamya taşkın yatağına geldiler.
Bu yenilikçiler, Dicle ve Fırat sularını kullanmak ve bölgedeki tarımı daha iyi yönetmek için bir kanal sulama sistemi tasarladılar.
Başarılı zengin tarım ticaret merkezleri yarattılar.
Zenginlik, yerleşimleri köye dönüştürdü ve köyler binlerce sakini olan şehirlere dönüştü.
Yaklaşık MÖ 3500 yıllarında veya daha önce kurulduğu düşünülen şehir, en parlak dönemini MÖ 3000 ile 2000 yılları arasında yaşamış ve daha sonra önemini kaybetmiştir.
1960 ve 1970’lerde yapılan arkeolojik araştırmalar, Uruk şehrinin Protoliterate döneminde; bölgedeki en büyük yerleşim yeri olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Kent gerçekten de çok büyüktü.
Bir zamanlar şehirde tahminlere göre 40-50 bin kişinin yaşadığı düşünülmektedir.
En erken yerleşimcilerin duvarları bulunamamıştır. Ancak EH-1 dönemine ait kerpiç tahkimatların uzunluğu, neredeyse 10 km idi ve 435 hektarlık devasa bir alanı çevreliyordu.
Evet: Şehrin duvarları, zamanın mühendislik harikası olarak tasvir edilir. Bu duvarların, daha sonraki dönemlerde yapılan duvarlardan bile sağlam olduğu söylenir.
Sümer kentlerinin anıtsal dini binalarının önemi çarpıcıdır ve daha önceleri neolitik kasabalardan önemli bir farklılık gösterir.
Daha sonraki dönemlerde, kralların oturduğu saraylar bu merkezi konuma yükselir ama daha ilk zamanlardan itibaren Sümer’de tapınaklar baskın olmuştur.
Çünkü kentin ana tapınağında oturan tanrı veya tanrıça, kentin ve herkesin gerçek yöneticisi olarak kabul ediliyordu.
Diğer tanrılar kente dağılmış, daha küçük tapınaklarda yüceltilirdi.
Uruk şehri zigurat
Ziguratlar:
Uruk şehrinin yanı sıra, Sümerler tarafından dünyadaki en eski kent olarak kabul edilen Eridu ve önemli kutsal kent olan Nippur gibi diğer kentlerde de tapınaklar inşa edilmiş, tekrar biçimlendirilmiş ve yeniden inşa edilmiştir.
Üzerinde durdukları tümsekte önceki tapınakların kalıntılarıyla gittikçe yükselmiştir.
Güney Mezopotamya’nın düz coğrafyasında, bu platform kuleler, insanların gözüne dağ gibi görünmüş olmalıdır.
Nihayetinde, dağ vazgeçilmez oldu, dolayısıyla eğer kentin gücü yetiyorsa, yeni bir tapınağa özel bir kutsal dağı yapılırdı.
Zigarut adlı, özel olarak inşa edilen bu basamaklı platformlar, Mezopotamya mimarisinin kilit biçimlerinden biridir.
Uruk şehri Zigurat
En ünlü Zigurat:
En ünlü örnek ise, Ur şehrindeki Ur-Nammu Ziguratıdır.
MÖ 2100 civarında inşa edilmiştir.
Yükseklik 25 metreydi.
Üstünde ay tanrısı Nanna’ya adanmış bir tapınağın bulunduğu zigurat, 1930’larda Leonard Wooley tarafından kazıldı ve en alt katın cephesi ve anıtsal merdiven, bir zamanların Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin tarafından inşa ettirilmiştir.
Saddam Hüseyin döneminde kısmen yeniden inşa edildi.
Ziguratın en alttaki katmanı, Ur-Nammu’nun orijinal yapısına karşılık gelir, üstteki iki katman ise Babil restorasyonlarının bir parçasıdır.
1991 yılındaki Körfez Savaşında, zigurat, hafif silah ateşiyle hasar görmüş ve yapı patlamalar ile sarsılmıştır.
Bugün yakınlarında dört bomba çukuru görülür ve ziguratın duvarlarında 400 civarında kurşun deliği bulunur.
ŞEHİRDEKİ İLKLER:
İlk destan: İlk destan Gılgamış Destanı burada yazıldı.
Kümes hayvanlarının evcilleştirilmesi.
Sulama sistemi kurulması. Dicle ve Fırat nehirleri yakınında, tarımsal üretimleri arttıran bir sulama sistemi geliştirildi.
İlk tarımın yapılması.
Tam anlamıyla dini olmayan liderli ve hiyerarşik sıralamalı bir toplum yapısının ortaya çıkması. Örneğin: asker denen bir sınıf oluşuyor.
Metalurjide ustalaşma var, döküm yaygınlaşıyor ve hızlı bir seramik üretim çarkı kullanılıyor.
Çömlekçilik: Şehirde çanak-çömlek türleri çoğunlukla kavanoz formları ve kaseleri içeriyordu. Konik kaseler, ağız çaplarına göre iki kategorik türe ayrılırdı. Kraliyet mezarlığında 24 farklı çanak-çömlek türü bulunmuştur. Evet, dönemin karakteristik seramiği: “Devrik ağızlı kase” dir. Bu kase aslında bir tür ölçü birimi idi, buğday ve benzeri maddelerin ticaretinde bu kase ölçü birimi olarak kullanılıyordu. Bu yüzden, kase yakın çevrede de birçok yerde kullanıldı.
Müzik aletleri: Ur şehrindeki buluntular arasında son derece süslü müzik aletleri kalıntıları da vardı. Dört kadınla ilişkilendirilen ana çukurda, birkaç lir bulundu. Bu aletlerin çoğu, gümüş kaplamalı ahşaptı. Şehirde bulunan lirlerde genellikle bir inek, geyik, sakallı boğa ve bir buzağı gibi hayvan tasvirleri vardı. Özellikle dikkat çeken lir, Kral mezarı olarak adlandırılan mezarda bulunan Boğa başlı lirdir.
Uruk şehri çivi yazılı kil tablet
YAZININ GELİŞİMİ:
Sümerlerin, MÖ 4’ncü bin yıl sonları ile 3’ncü bin yıl başlarında, bürokratik bir kayıt aracı olarak geliştirdikleri çivi yazısı: Yakındoğu kültürleri için neredeyse 3000 yıl boyunca başlıca yazı sistemi oldu.
Sami (Akadça ve Ugaritçe) ve Hint-Avrupa (Elamca/Eski Farsça, Hititçe) ve Hurri-Urartu (Hurri dili ve Urartuca) gibi farklı ailelerden, dillerce kullanıma uyarlanmıştı.
MÖ 1’nci bin yıl içinde, bu sistem, yerini daha basit Fenike alfabesi ile türevlerine bıraktı.
Tarihlendirilen en son çivi yazılı tabletler, MS 1’nci yüzyıldan kalmadır.
Bu yazının içeriği, ancak 19’ncu yüzyılda tekrar keşfedilecekti.
Çivi yazısı adını tek sesler, heceler veya bütün sözcükleri göstermek için, çeşitli şekillerde birleştirilen V biçimli dar oyuklardan alır.
Antik Mezopotamya’da, katipler en çok tercih edilen yazı materyali olan kil tabletler üzerine, üçgen uçlu bir kamış kalemi, nemli yüzeye bastırarak yazarlardı.
Sonra tabletler kurumaya bırakılırdı.
Nadiren fırında bilinçli olarak veya kaza sonucu yangında sertçe pişerlerdi.
Pişmiş tabletler, son derece iyi korunmuştur.
Doğal şekilde kuruyanlar hasarlanmaya meyillidir.
Irak ve komşu ülkelerdeki kazılar bu tabletlerden binlercesini ortaya çıkardı.
Gerçi arkeologların bir tablet bulmadan önce yıllarca kazı yapmalarının gerekebileceğini ve pek çok kazı alanının hiç tablet içermediğini de belirtmekte yarar var.
Tabletler: ekonomi, toplum ve tarih üzerine, büyük miktarda bilgi içerir ve antik Yakındoğu üzerine bildiklerimizin omurgasını oluşturur.
Çivi yazısını ilk olarak Protoliterate dönem sonlarında, ilk olarak tapınakların hesap tutmak için kullandığı bir piktografi veya proto-çivi yazısı sisteminden gelişti.
Uruk şehrinin yazının ilk gelişiminde kilit role sahip olmasının nedeni: bu tür prot-çivi yazısı tabletlerin en çok sayıda bu kentten, Eanna bölgesinden gelmiş olmasıdır.
Bu tabletlerin çoğu envanter listeleridir.
Üzerlerinde mesela bir hayvan resminin yanında dairelerin onları ve çizgilerin birleri ifade ettiği bir sayı bulunur.
Bu listeli tabletlerle pek çok Mezopotamya kazılarında bulunan, saymak için kullanılan kil semboller arasında bir bağıntı var gibi görünür.
Dış yüzeylerinde sayısal işaretler olan kil semboller (küre ve konikler) ve bullalar (içi boş toplar) daha kullanışlı olan kil tablet üzerindeki göstergeler sistemine dönüşmüştü.
Sümerlerin yazıyı icat etmesinin özünde de bu sayı kaydetme prosedürünün kolaylaştırılması yatıyordu.
“9 koyun” veya “15 sepet arpa” dan daha karmaşık bir şeyle söylenebilmesi için, değişikliklere ihtiyaç vardı.
Yazıların orijinal logografik (sözcük başına bir sembol) niteliğini sürdürüp geliştiren Çinliler in aksine, Sümerler bir hece yazısı yönünde ilerlediler.
Bazı resimler, sözcükleri simgelemeye devam etti, ama diğerleri sesleri temsil etmeye başladılar.
Gittikçe daha soyutlaşan resimler en sonunda sadece çivi izi öbekleri haline geldi.
Bu dönüşüm yazının kullanımının dramatik şekilde yayıldığı Erken Hanedanlar döneminde tamamlanmıştır.
Sümer çivi yazısı, Akadça yazmak için kullanıldığında ek uyarlamalar yapıldı.
Akadça, 19’ncu yüzyılın ortalarında çözülmüştü ama Sümerce belgeler hala enderdir ve çok iyi anlaşılamıyordu.
Fransızların 1877’de Telloh’ta (antik Girsu) başlayan kazılarından ve 1889(dan itibaren Amerikalıların Nippur’daki kazılarından sonra Sümerce tabletler bol miktarda ortaya çıktı.
Artık dil ayrıntılı olarak incelenebilmektedir.
Uruk şehri çivi yazılı kil tablet
Kil tabletlerden örnek:
“Bir mangustun pis kokusu……. Kendini önemli kılan vurulmuş bir adam” Evet bu diyalog, bilinen en eski medeniyet olan Sümer başkenti Uruk’taki kil tabletlere kazınmış halde arkeologlar tarafından bulunmuştur.
Gılgamış heykeli
GILGAMIŞ DESTANI
Uruk şehrinin yarı efsanevi kralı Gılgamış, dünyanın ilk destan kahramanıdır.
Gılgamış’ın babası rahip kral Lugalbanda, annesi tanrıça Ninsun’dur.
Uruk şehrinin efsanevi kralı ve sonradan tanrılaştırılan Gılgamış hakkında yazılan ve şiir şeklindeki destanın ilk 5 şiiri, Sümer dilinde yazılmıştır.
Daha sonra geliştirilerek dünyanın ilk edebiyat eseri ortaya çıkmıştır.
Destanda, Tanrıça İnanna’nın şehirde kendisine, şehrin tanrısı Anu ile yarışacak bir tapınak yaptırdığından ve şehrin İnanna’ya tapınma yöntemlerinin çarpıklığı yüzünden, bozulduğu yazılıdır.
Özellikle, tanrı Anu, başrahibe endişelerini aktarır.
“Şehrin baş tanrısı Anu’ya verilen önemin azaldığını ve hatta giderek yok olduğunu, İnanna’nın şehirde baş tanrıça gibi gözüktüğünü ve Anu tapınağını büyüten Gılgamış’tan yardım istediğini anlatır.”
Destanda Enkidu dan söz edilir.
Enkidu, şehre geldiğinde kentin bir töresi olan şölen tarzındaki yemeklerle karşılaşır ve yer, içer eğlenir. Kent eğlence mekanıdır da denebilir.
Ayrıca özgürleşme mekanıdır. Ayrıca kendine dair gelenekleri de bünyesinde barındırır.
Uruk kentinin çevresi surlarla kaplıdır, yedi sürgülü kapısı bulunur. Kenti dış alanlardan ayıran bir sınır bulunur. Ayrıca surların tepesinde gözcüler vardır. Yani, kent güvenlik kavramının son derece iyi olduğu bir yerdir.
Kentin kralı Gılgamış ve Enkidu, Sedir ormanının gözcüsünü öldürmek için yola çıkarlar.
Ancak yola çıkmadan önce, kentin yaşlılar kurulu onlara yol gösterir, bilgi verir.
Çünkü kentte dayanışma vardır, tecrübeler bir nesilden diğer nesle aktarılır.
Evet, destanın genel konusu şöyle özetlenebilir:
Gılgamış Uruk kentinin kralıdır ve halkına baskı yapmaktadır. Tanrılar çok güçlü bir kişi olan “Enkidu” yu onun karşısına çıkarırlar. Bu ikili önce karşı karşıya gelir, sonra arkadaş olurlar ve birlikte çok zor işler başarırlar. Sonra tanrılar Enkidu’nun ölümüne karar verirler ve Enkidu ölür. Ancak Enkidu’nun ölümü Gılgamış’ı çok sarsar ve ölümsüzlüğü aramaya başlar ama bulamaz.
Uruk şehri Gılgamış destanı çivi yazılı tablet
GILGAMIŞ DESTANI VE NUH TUFANI BAĞLAMI:
Bölgede araştırmalı yürüten Sir Woolley’in anlatımlarına göre: “Kazı yapılan bölgede, derine inildikçe çok önemli bir buluntu ortaya çıkarıldı. Bu, Ur şehrinin krallar mezarlığıydı.
Araştırmacılar Sümer krallarının ve soylularının gömüldüğü bu mezarlıkta birçok efsanevi sanat eserine rastladılar. Bunlar: miğferler, kılıçlar, müzik aletleri, altından ve kıymetli taşlardan yapılmış sanat yapılarıdır.
İşçiler çamur olmuş tuğlaların içinden, 1 m kadar derine daldılar ve çanak çömlekleri çıkarmaya başladılar.
Ve sonra birdenbire her şey durdu. Artık ne çanak, ne çömlek, ne kül vardı, sadece suyun getirdiği temiz çamur.
Kazıya devam edildi.
2.5 m kadar temiz kil tabakasından geçilerek, derine dalındı ve sonra birdenbire işçiler, bu devrin insanları tarafından yapılmış, zımpara taşından aletler ve çanak-çömlek parçalarına rastladılar.
Çamur iyice temizlendiğinde, altında kalmış bir medeniyet ortaya çıktı.
Bu durum, bölgede büyük bir su baskını meydana geldiğini gösteriyordu. (Bu durum Nuh Tufanı ile ilişkilendiriliyor.)
Ayrıca, mikroskobik analiz, temiz kilden kalan bir katmanın, eski Sümer uygarlığını yok edecek kadar büyük bir tufan tarafından buraya yığılmış olduğunu gösteriyordu.
Gılgamış destanı ile Nuh Tufanı öyküsü, Mezopotamya Çölünde kazılan bir kuyuda, ortak bir kaynakta birleşmişti.
Sonuç olarak: Asuranipal kitaplığında bulunan 12 tablette, Gılgamış, Tufan olayından kurtulan Utnapitin ile görüşür. Burada Tufan Olayı (Nuh Tufanı) anlatılır.
Bu olay, daha sonra, üç semavi dinin kutsal kitabı Tevrat’ta detaylı anlatıldığı gibi, Gılgamış Destanı ile büyük benzerlik göstermektedir.
Pek çok tarihçi Gılgamış Destanının MÖ 8’nc yüzyılda Homeros tarafından derlenen İlyada ve Odiseus destanlarına etkisi olduğunu ileri sürerler.
KRALLAR MEZARLIĞI-BÜYÜK ÖLÜM ÇUKURU:
19 yüzyılda İngiliz araştırmacı Leonard Woolley, bir zigguratın yakınlarında gömülü yüzlerce mezar keşfetti.
Başlangıçta 1850 mezar ortaya çıkarıldı.
Ancak daha sonra 260 tane daha ek mezar bulundu.
Bunlardan sadece 16 tanesi benzersizdi.
Çünkü mezarların yapısı, zenginlikleri ve ritüelleri açısından diğerlerinden ayrışıyordu.
Kraliyet soyundan gelen ölülere ait olduğu düşünülen mezar odaları taştan yapılmıştı ve muazzam zenginlikler barındırıyordu.
Taş odalardaki cesetler, öbür dünyadaki ihtiyaçlarını karşılayabilsinler diye bol miktarda erzak konulmuştu.
Cenaze töreni sadece ana ceset için yapılmıştı.
Ana ceset gömüldüğünde, insanların geri kalanı, o kişinin onuruna kurban edilerek, daha sonra gömülürdü.
Evet, Büyük ölüm çukuru bulunduğunda: son derece kötü durumdaydı.
Odadan geriye; sadece birkaç taş ve iyi durumdaki lapis lazuli saplı altın bir hançer, oyun tahtaları ve dövülmüş altın bir miğfer ve akik boncuklar kalmıştır.
Büyük ölüm çukuru, kadınlara veya genç kızlara ait olduğu düşünülen, diğer cesetlerle birlikte, içeride sergilenen silahlı adamların bedenleri için, mezarlık görevi gören açık kare şeklinde bir alandı.
Böylesine büyük bir gömü uygulaması, askerlerin ve öbür dünyada kendisine eşlik edecek bir kadın korosunun kurban edilmesiyle başlatıldı.
Uruk şehri Kraliçe Pu-abi başlığı
KRALİÇE PUABİ MEZARI:
Ur şehrindeki kraliyet mezarlarından biri neredeyse tamamen ayakta kalmıştı ve bu durum en çok kraliyet soyundan gelenlerin bedeninde büyük ölçüde zarar görmeden bırakılmış hazineleri nedeniyle dikkat çekmektedir.
Böyle bir beden, erken dönem kraliçelerinden, Kraliçe Puabi’ye aitti ve altın, gümüş, lapis lazuli, akik ve akik boncuklardan yapılmış mücevherleri nedeniyle tanımlanması kolay olmuştu.
Ayrıca Kraliçe ünvanını belirleyen en büyük ipuçları, yazıtta adının yazılı olduğu bir silindir mühür ve karmaşık çiçek desenleriyle şekillendirilmiş altın süslemelerden oluşan kat kat tacıydı. Kazı yapanlar Kraliçe Puabi’nin kalıntılarının yakınında 3 silindir mühür buldular, birinde ismi çivi yazısıyla yazılmıştı.
Wooley, bir kez daha yaklaşık 12 x 4 m ebatlarındaki iyi korunmuş mezarın ölüm çukuruna inen; bir toprak rampa ortaya çıkardı ve silahlı adamlardan, ayrıntılı başlık takan kadınlara kadar çeşitli cesetler buldu.
Çukura doğru inerken, saz hasır izleri buldu ve bunlar, kraliyet mezarını dolduran toprakla teması önlemek için eserleri ve bedenleri örtmüştü.
Çukurun seviyesinin 2 m altında, duvarlarında kapısı olmayan taştan yapılmış bir mezar odası vardı ve tek erişilebilir girişi çatıdandı.
İçeri girdikten sonra, mezarın içinde 4 ceset yatıyordu, ancak en önemlisi açıkça kraliçenin cesediydi.
Bu süslü başlık ve küpe çifti, Ur şehrindeki kraliyet mezarlığında Kraliçe Puabi’nin cesediyle birlikte bulundu.
Başlık 20 altın yapraktan, iki lapis ve akik ipinden ve büyük bir altın taraktan oluşuyordu.
Ayrıca, gerdanlıklar, kolyeler ve büyük ay şeklinde küpeler takıyordu.
Vücudunun üst kısmı omuzlarından kemerine kadar uzanan değerli metallerden ve yarı değerli taşlardan yapılmış boncuk dizileriyle kaplıydı.
On yüzük parmaklarını süslüyordu.
Bitkileri ve hayvanları tasvir eden altın kolye uçlarına sahip binlerce küçük lapis lazuli boncuktan oluşan bir taç veya fileto, görünüşe göre başının yakınındaki bir masanın üzerindeydi.
Puabi ile birlikte odada iki görevli vardı, biri başının yanında, diğeri ayaklarının dibinde çömelmişti.
Odanın duvarlarında çeşitli metal, taş ve çanak çömlek kaplar vardı.
Mezarı sağlamdı ve içeriği kraliyet mezarlığında bulunan zenginliğin tipik bir örneğiydi.
Diğer kraliyet mezarları gibi, rampa ile erişilen derin bir çukurun dibine yerleştirilmiş bir odadan oluşuyordu.
Wooley bu çukurlara, içerdikleri insan kurbanları nedeniyle dramatik bir şekilde ölüm çukurları adını vermişti.
Kireçtaşı molozundan yapılmış, tonozlu oda, çukurun kuzeydoğu tarafında yer alıyordu.
Yaklaşık 9 x 14 fit ölçülerindeydi ve tavanı zeminden 5 fit yukarıdaydı.
Puabi nin bedeni odadaki ahşap bir tabutun üzerinde yatıyordu.
Adı ve ünvanı, üzerinde bulunan 3 silindir mühürden birinin üzerindeki kısa yazıdan bilinmektedir.
O dönemdeki çoğu kadın silindir mühürü “………..” nin karısı olarak okunurken, bu mühür kocasından hiç bahsetmemiştir.
Bunun yerine, kraliçe olarak adını ve ünvanını vermiştir.
Adını oluşturan iki çivi yazısı işareti başlangıçta Sümerce’de “Shub-ad” olarak okunmuştur.
Ancak bugün Akadca da “Pu-abi” (veya daha doğru bir ifadeyle Pu-Abum” “Babanın sözü” anlamına gelir) olarak okunması gerektiği düşünülür.
Eresh (bazen yanlışlıkla “nin” olarak okunur) ünvanı Kraliçe anlamına gelir.
Erken Mezopotamya’da kadınlar, hatta seçkin kadınlar bile, genellikle kocalarına göre tanımlanıyordu.
Örneğin: Lagash şehir devletinin (Ur şehrinin doğusunda) yöneticisinin karısının silindir mührü üzerindeki yazıt “Bara-namtara, Lagash şehir devletinin yöneticisi Lugal-anda’nın karısı” şeklindedir.
Puabi’nin kocasından bahsedilmeden tanımlanması, onun kendi başına kraliçe olduğunu gösterebilir.
Eğer öyleyse, muhtemelen ilk yöneticisi Sümer Kral Listesinde Mesannepada olarak bilinen Ur un Birinci Hanedanlığından önce hüküm sürmüştür.
Ur şehrindeki kraliyet mezarlarının üzerindeki Mühür Baskı Katmanlarından çıkan yazıtlı eserler, tüm güney Mezopotamya nın kontrolünü talep eden yöneticiler tarafından kullanılan bir onursal unvan olan Kısh Kralı Mesannepada adını taşır.
BÜYÜK BİR ÇUKURDA BULUNANLAR:
Büyük bir çukurda, 6 silahlı muhafız ve 68 hizmetçi kadın vardı.
Saçlarında altın ve gümüş kurdelelar vardı.
Bir kadın hariç: uyku iksiri etkisini göstermeden önce bağlayamadığı kıvrılmış gümüş kurdelayı hala elinde tutuyordu ve bu iksir onu efendisiyle birlikte acısız bir şekilde öbür dünyaya taşıdı.
CENAZE TÖRENLERİ:
Törenin ilk bölümünde, ceset adaklarla birlikte mezara yatırılır ve ardından tuğla ve taşla kapatılırdı.
Törenin bir sonraki bölümünde, ölüm çukurları muhafızlar, hizmetçiler, müzisyenler ve öküz veya eşek gibi hayvanlarla doldurulurdu.
Hizmetçilerin, kraliyet ailesiyle birlikte nasıl gömüldükleri pek bilinmez.
Tüm bedenler düzenli bir şekilde düzenlenmiştir ve huzurlu görülmektedir.
Kadınların giydiği gösterişli başlıklar bozulmamıştır ve bu da öldüklerinde yattıkları veya oturdukları varsayımını destekler.
Başlangıçta hizmetçilerin insan kurbanları olduğunu ve kralın gücünü göstermek ve halka açık bir gösteri yapmak için öldürüldükleri düşünülmüştür.
Daha sonra hizmetçilerin ölümde başlarda; hizmet etmeye devam etmek için gönüllü olarak zehir tükettikleri konusu düşünülmüştür.
Her hizmetçinin yanında, zehri içebilecekleri küçük bir kupa bulunmuştur.
Zehir, odanın mühürlenmesinden kaynaklanan boğulma nedeniyle ölüm nedeni olan bir sakinleştirici de olabilir.
Bazı araştırmacılar, bazı kafataslarında künt travmaya bağlı bulgular bulmuştur. Bu durum üstlerine gönüllü hizmet etmek yerine, zorla öldürüldüklerini gösterir.
DİNSEL YAPISI:
Uruk şehri: Sümer gökyüzü tanrısı “Ana” (veya Anu) a adanan, batıdaki Kullaba ve aşk tanrıçası İnanna’ya (Akadça İştar) adanan doğudaki Eanna adlı 2 yerleşim yerinin birleşmesinden oluşmuştur.
Şehir, tanrıların büyüğü “Anu” ya adanmıştır.
Sümer tabletlerine göre: İnanna yani İştar, daha sonra şehirde kendine bir tapınak yaptırır ve Anu’nun tapınağı ile yarışır.
İnanna, Uruk şehrinin mitolojik tarihinde önemli bir rol oynamıştır çünkü kutsal Eridu şehrinde, babası tanrı Enki’den kutsal meh’i çalan ve Uruk şehrine getiren kişidir.
Meh, Çivi yazısını ilk tercüme eden kişi olan Kramer’in sözleriyle “Sümer uygarlığının kültür örtüsünün temeli olan ilahi fermanlardı.”
Sümerler tarafından, tanrılar tarafından yaratılan ilk şehir ve onlar için kutsal bir yer olarak kabul edildiğinden, meh’in Uruk şehrine taşınması, bir şehirden diğerine güç ve prestij aktarımı demekti.
İnanna ve Bilgelik Tanrısı Masalında:
Enki tanrısı, meh’lerin çalındığını öğrendiğinde, onları Eridu’ya geri getirmek için büyük çaba sarf eder.
Ama boşunadır.
İnanna babasını kandırmıştır ve artık iktidarın merkezi Eridu değil, Uruk şehri olacaktır.
Eridu, kırsal yaşamla ve yaşamın fışkırdığı ilkel denizle ilişkilendirilmiştir.
Uruk, yeni yaşam biçiminin yani şehrin somutlaşmış halidir.
Hikaye, eski bir Mezopotamyalıya Eridu’nun öneminin neden azaldığını ve Uruk’un neden yükseldiğini açıklamış olurdu. Bu tanrıların işiydi.
Evet, şehirde rahipler ve soylular bulunuyordu.
Onlara yüce ulular diye seslenilirdi. Yani ulu olmayanlar da vardı. Yani, ulu olanlar ve olmayanlar olarak kentte farklı sosyal sınıflar oluşmuştu.
Tabii ki ulu olmayanlar, ulu olanlara hizmet etmekle yükümlüydü.
Fırat nehrinin doğusunda bulunan Uruk şehri halkı, bu nehre “Yüce Fırat” derlerdi.
Tanrıların eskiden orada yaşadığına inanırlardı. Uruk halkı, çok tanrılı dine mensuptu.
Huzuruna çıkmak istedikleri tanrı için hazırlanırlar ve rütiel tarzı eylemlerde bulunurlardı.
Rahiplerin, tapınağın tanrısına adaklarda bulunduğu tuğladan yapılmış devasa basamaklı kuleler vardı.
Uruk şehri
ŞEHRİN KURULUMU-YERLEŞİM
Uruk şehri, 500 m arayla yerleştirilmiş, iki anıtsal gruptan oluşur. Yani, şehir iki bölüme ayrılmıştı.
1-Eanna Bölgesi.
2-Daha eski Anu bölgesi.
ŞEHİRDEKİ TAPINAKLAR:
Biri, en azından ileriki dönemlerde, gök tanrısı An (veya daha sonra Akadlara göre Anu)
Diğeri ise, onun kızı bereket, seks ve savaş tanrıçası İnanna’ya (Eanna bölgesi) adanmıştır.
Uruk şehri İnanna Tapınağı cephesi
Eanna Bölgesi:
Araştırmacılar bu bölgenin, Tanrıça İnanna’ya atfedildiğini söylerler.
Eanna bölgesi, şehrin geri kalanından duvarlarla ayrılmıştı ancak bunun törensel amaçlar için mi olduğu yoksa daha yeni Eaanna Bölgesini inşa ederken inşaatçıların bir sebepten dolayı bir duvara mı ihtiyaç duyduğu belirsizdir.
Araştırmacılar erken tanrı Anu’nun, kızı İnanna’nın popülaritesinin artmasına kadar, erken şehre başkanlık ettiğini ve bu sırada ona Eanna Bölgesinde duvarlarla tamamlanmış özel bir konut verildiğini öne sürerler.
Tapınaklar yeryüzündeki tanrıların gerçek ikametgahı olarak kabul edildiğinden ve İnanna düzenli olarak her şeyi kendi istediği gibi yapmayı tercih eden bir tanrıça olarak tasvir edildiğinden, belki de duvarlı bölge, ona sadece biraz mahremiyet sağlamak içindi.
Öte yandan; İnanna’nın Mezopotamya’da popüler bir tanrı olmaya devam etmesine rağmen, tanrıçaların (İştar ile birleşmiştir) aynı zamanda ve aynı oranda kadın hakları kötüleştikçe, güç ve prestijlerinin azaldığı belirtilir.
Bu durumda, belki de Eanna bölgesi, erkek rahip sınıfına erişimi kısıtlamak için duvarlarla çevrilmişti.
Ancak bu durum elbette kesinlik kazanmamıştır.
Evet, arkeolojik araştırmalar, Eanna bölgesinin Protoliterate dönemde, uzun bir tarihi olduğunu, bu bölgede bir dizi tapınak ve bunlara bağlı dini binaların bulunduğunu ortaya çıkarmıştır.
En anıtsal yapılar burada bulunuyordu.
Bu yapılar çok hasarlıdır ve hiçbirinin planı kesin değildir ama 3 parçalı modelin görkemli ve süslü versiyonları olduğu anlaşılır.
Burada yapılan araştırmalarda, 5 katta kireçtaşı tapınağı, 4 katta muhteşem bir inşaat programı başlatıldığı görülür.
Bundan sonra inşa edilen binalar, öncekilerden çok daha büyük oldu.
Bazı binalar için yeni yapı dekorasyon teknikleri kullanıldı.
An bölgesinin aksine, Eanna bölgesindeki tapınaklardan hiçbiri, yatay platformlar üzerinde yükselmiyordu.
Pek çok defa, yeniden inşa edilmiş ve yerine yenileri yapılmış olmakla birlikte, tümü de toprak düzeyinde tapınaklardı.
Tek başına tapınakların planları, simetrik olabilirken, mimari kompleks içindeki yapısal öğelerin yerleşiminde bir simetri yoktu.
Beyaz tapınakta kullanılan, çok girişli standart üç parçalı planın yanı sıra, T biçimli bir tür kat planı da kullanılmıştır.
Yanık kalas buluntuları, orta odaların üstünde çatı olduğunu gösteriyor.
İçeride sunaklar yoktu, ama yere gömülü ocaklar vardı.
Tapınağın bir ucunun mimari açıdan daha önce çıkması, kült heykelinin burada olduğunu düşündürür.
Kat:
Burada iki anıtsal yapı gurubu bulunur.
I.Anıtsal Yapı Gurubu:
Batıda:
Mozaikli tapınak var.
Mozaikli avlu, 4. Düzeyde, bölgeye yaklaşanlar için, görkemli bir ön alan işlevi görüyordu.
Geniş bir avlu ve revaktan oluşur.
Burada mimari süslemeler dikkate değerdir.
Geniş uçları: parlak siyah, kırmızı veya beyaz sırla boyanmış, pişmiş kilden, geniş koniler, sütun ve duvarların yüzeylerine, şişkin tırnaklar gibi yerleştirilerek, parlak renkli geometrik desenlerden oluşan, devasa bir mozaik yaratılmıştır.
Bu tür mozaikler, Sümerlerdeki inşaatçıların en çok tercih ettikleri süslemelerden biri haline gelmiştir.
Doğuda:
Çok önemli bir yapı gurubu vardır.
Bunlar: kare yapı ve Riemchen Tapınak binalarıdır.
Ayrıca: kare bir büyük avlu ve üçlü planı olan 2 çok büyük bina (Tapınak-1 ve Tapınak-2) yer alır.
II Anıtsal Yapı Gurubu-An Bölgesi;
Araştırmacılara göre, burası Tanrı Anu’ya atfedilmiştir.
Çünkü, 3000 yıl önce, bu tanrı için bir kutsal alanın bulunduğu yerdir.
Burada, yüksek bir teras üzerine inşa edilen, bir dizi tapınak vardır.
Bunların en iyi korunmuş olanı, 4. Kattaki “Beyaz Tapınak” tır.
Bunun tabanında ise, Taş bina olarak adlandırılan, labirent planlı bir bina bulunur.
Uruk şehri Beyaz Tapınak duvarı
Beyaz Tapınak:
Beyaz tapınağın ölçüleri: 17 x 22 m dir.
Yaklaşık MÖ 3000 tarihli Beyaz Tapınak, erken dönem Sümer Yüksek Tapınaklarının güzel bir örneğidir.
Geçmişi, en azından MÖ 4. Bin yılın başlarına veya ortalarına kadar uzanan bir tapınağın en son inşa edilen hali, 13 metre yüksekliğinde bir terasın üzerinde, tek başına durmaktadır.
Tarihsel dönemlerde, kentin bu bölgesinde Anu’ya ibadetin izleri olduğundan, tarih öncesinde de Beyaz Tapınakta An’a ibadet edildiği kabul edilir.
Kerpiç duvarların dışı, beyaz sıva ile kaplıdır.
Yapının modern adı da buradan gelir.
Buna ek olarak, dış duvarlar payandalıdır.
Bu tür payandalar, Mezapotamya’da tuğla mimarisinde üç boyutlu süslemeler katmanın, tipik bir yolu olan çıkıntılı bir desen oluşturuyordu.
Tapınağın üç parçalı kat planı, 3 uzun dikdörtgen birimden meydana geliyordu.
Orta kısımdaki geniş holün bir ucunda, kült heykeli için basamaklı bir kaide, ortasında ise bir sunak vardı.
Uruk şehri Beyaz Tapınak
İki yandaki kısımlar, küçük odalardan oluşuyordu.
Merdivenler düz bir çatıya çıkıyordu.
Tapınağın girişlerinden biraz özede, platformun kuzeydoğu yönündeki rampa görünür bu durum törenlerin önemine işaret eder.
Rampa, önce platformun tepesine tırmanan, sonra binanın çevresini dolanarak diğer taraftaki, belki uzun güneybatı, belki de kuzeybatı cephesindeki girişe yönelen bir tören alayının varlığını işaret eder.
Evet, Uruk kenti, antik tapınaklarının prestiji sayesinde, MS 3. Yüzyıla kadar varlığını sürdürdü.
Ancak, Beyaz Tapınağın o zamana kadar kullanılmış olması, pek muhtemel kabul edilmez.
Buna karşın, kentin diğer başlıca tapınak bölgesi olan Eanna bölgesinde, gökyüzünün evindeki pek çok tapınakta ibaret, MÖ 2. ve 1. Yüzyıla kadar devam etmiştir.
Bu bölgede Tanrıça İnanna egemendi.
Sümerlerden sonra da varlığını devam ettiren bu önemli tanrıça Akadlar ve Babilliler tarafından Astarte veya İştar olarak benimsendi ve Anadolulu Kubala (Kibele) ve Yunan tanrıçası Artemis ile de ortak özellikleri vardı.
URUK ŞEHRİNDEKİ ARKEOLOJİK BULUNTULAR
Sümer kentlerinde resim sanatının gelişiminin başlangıcında, dini imgeler önemli rol oynar.
Sümer dinini öğrenmek için; Uruk şehrinde bulunan Uruk Vazosu, heykel başı ve oyma süslemeli silindir mühür gibi sanat eserlerindeki tasvirlerden yararlanılır.
Uruk vazosu
URUK VAZOSU:
Yüksek (modern kaidesi de dahil 1.05 m), ince uzun, kaymak taşından, tanrıça İnanna’ya hürmet konulu yontma ritüel sahneleriyle süslü bir kaptır.
Eanna bölgesinde bulunan vazo, yaklaşık MÖ 3000’de yapılmıştır.
Benzer ritüel kapları resimli, her zaman çitler halinde, üzerlerinde silindir mühürlerde kült sahneleriyle bezelidir ki bu söz konusu vazo için de geçerlidir.
En önemli eylemler: tepe satırda yer almaktadır.
Burada bir rahibe, hatta belki de İnanna’nın kendisi, erken Sümer uygulamalarına uygun olarak, tanrılara yaklaşırken çıplak olan rahiplerce getirilen armağanları kabul eder.
Arkalarında ise, tanrıçaya püsküllü bir kemer sunan, ilginç ve büyük ölçüde hasarlı bir figür durur.
Giyinik bir hizmetkarın, beklediği bu önemli insan, hükümdar olmalıdır.
İnanna’nın arkasındaki tepeleri ilmekli ve arkalarından aşağı doğru flamaların sarktığı iki alem, tapınağın kapı direklerini temsil ederken, kapı direklerinin sağına doğru tapınağın içi gösterilmiştir.
Sümer tarihi boyunca bu alemler İnanna’ya eşlik ederek, onun kimliğini belirtir.
Vazonun daha dar, orta bölgesinde, çıplak rahipler yiyecek ve içecek adaklarıyla birlikte geçit halindedir.
Daha ufak iki bölgeye bölünmüş olan, en alt satır: tanrıçaya bu zenginliği sağlayan iki dünyası gösterir; hayvanların (üst) ve bitkiler dünyasını (alt)
Bitkilerin hemen altındaki dalgalı şerit de Uruk topraklarının bereketinin asıl kaynağını temsil eder. Fırat Irmağı.
Evet bu vazo benzersizdir.
Antik Uruk şehrinde birisi de böyle düşünmüş olmalı ki, tanrıçanın başının hemen üzerindeki kenar kısmını, bakır perçinlerle onarma zahmetine girmiştir.
Uruk vazosu, antik Yakındoğu ve Akdeniz sanatının 2 önemli geleneğinin işaretlerini verir.
Uruk vazosu
1’ncisi:
Vazo üzerindeki oymalar boyanmış olmalı ki, bu alışkanlık Yunan ve Roma heykeltıraş ve mimarlarca da sürdürülmüştür.
2’ncisi:
Figürlerin profilden gösterilmesi, antik Yakındoğu, Mısır ve erken Yunanistan’da rölyef heykel ve resimlerde standart bir pozdur.
Evet bu vazo, yani Uruk vazosu günümüzde Bağdat şehrindeki Irak Müzesinde sergileniyor.
Uruk şehri Heykel Başı
HEYKEL BAŞI-WARKA MASKESİ
Uruk hanımı olarak da bilinir.
1939 yılında Uruk şehrindeki Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından keşfedilmiştir.
MÖ 3100’den kalma olan maskenin, tapınaklardan birindeki çok daha büyük bir eserin parçası olması muhtemeldir ve İnanna’yı temsil ettiği düşünülmektedir.
Mermer heykel, insan yüzünün en erken tasvirlerinden biridir.
Heykel, Nisan 2003 tarihinde Bağdat savaşları sırasında çalınmıştır. Eylül 2003 tarihinde bir çiftçinin tarlasına gömülmüş halde bulunmuş ve Irak Ulusal Müzesine geri getirilmiştir.
Maske bugüne kadar sitede bulunan en önemli eserdir. Sümer “Mona Lisa” sı olarak da adlandırılır.
Bu nesne, kireçtaşından, gerçeğin üçte ikisi boyutunda, 20 cm yüksekliğindeki bir kadın maskıdır.
Bu da Eanna bölgesinde bulunmuştur.
Bu bir tanrıçanın mi yoksa bir rahibenin mi yüzüydü?
Mask bu haliyle de muhteşem görünmekle birlikte, kakmalarla ve eklemelerle donatılmak üzere özenle hazırlanmıştır.
Kadının başının üzerindeki geniş yivler, gerçek görünümlü saç veya bir başörtüsünü tutan yüzeylerdir.
Göz ve aşlar renkli macunlar veya taşlarla doldurulmuştur.
Düz arka yüzündeki 4 delik, düz bir yüzeye tutturulmasını sağlar.
Maska eşlik eden vücuttan iz yoktur.
Başka materyallerden yapılmıştı, kil veya ahşap olabilir.
Boyanmış ve değerli taşlarla süslenmişse bu iki materyal de gayet iyi iş görebilir.
Çeşitli materyallerden yaratılmış bu tür figürler, Mezopotamya kaynaklı daha ileri tarihli metinlerde tasvir edilir, gerçekten de çok mecralı figürler bundan böyle antik Yakındoğu ve Akdeniz’deki tüm kültürler tarafından üretilmiştir.
Uruk şehri Kraliçe Pu-abi’nin silindirik mührü
DİĞER DİNİ NESNELER-SİLİNDİRİK MÜHÜRLER:
Damga mühür: MÖ 6’ncı binyıldan itibaren kullanılmakla beraber, yuvarlak yüzeyine desenler oyulmuş taş silindirler mülkiyet veya yetki belirtmenin çok daha popüler bir yolu haline geldi.
Kumaş, ip ve kille kapatılmış küpler, kille kapatılmış depo kilitleri ve kil tabletler üzerindeki belgeler bu ayırıcı resimlerle işaretlenmiş nesnelerdir.
Sahibi mührü döndürerek deseni nemli kil üzerine bastırırdı.
Silindirler genellikle ip geçirilmesi için, boydan boya delik olduklarından mühür, giysi veya bedene iliştirilerek taşınırdı.
Neyse ki antik Mezopotamyalılar geometrik desenlerle yetinmemişti.
Tanrı, insan ve hayvanları hareket halinde görmek istiyorlardı.
Bunun sonucunda, desenlerin bireyselleştirilmesi, ihtiyacından dolayı son derece çeşitli olan minyatür sahneler, antik Yakındoğu’daki dini inançlar hakkında önemli ipuçları sunar.
Av ve savaş gibi din dışı konular, bu kadar popüler değildi.
Silindir mühürlerinin kendilerinin yanı sıra, kilde bıraktıkları izler de arkeolojik kayıtlarda iyi korunmuştur.
Oyma tarzı ve konular zaman içinde, belirgin şekilde değiştiğinden, mühürler tarihlendirme için yararlı göstergelerdir.
Ayrıca mühürlerin dağılımlarının izinin sürülmesi, Mezopotamya ekonomileri, köy ve kentler arasında artan mal dolaşımı ve seçkin gurupların bu kaynaklar üzerinde artan denetimleri hakkında değerli bilgiler verir.
Silindirim mühürlerin kullanımı, Mezopotamya’ya has yazı sistemi olan çivi yazısının ömrüyle yakından bağlantılıdır.
MÖ 1’nci bin yılda çivi yazısının yerini alfabe aldığında, silindir mühürler de ortadan kalktı ve yerlerini tekrar damga mühürlere bıraktılar.
Uruk şehri Sümer Kraliyet Standardı
UR KRALİYET STANDARDI-BAYRAĞI:
Bu buluntu, Ur şehrindeki Kraliyet Mezarlığının en büyük mezarlarından birinde, odanın bir köşesinde bir adamın sağ omuzunun üzerinde dururken bulunmuştur.
Ancak bu kutunun esas işlevi bilinmemektedir.
MÖ 2600-2400 yılları arasına tarihlenir.
Ölçüleri: 21.59 x 49.53 x 12 cm dir.
Ur şehrindeki kazıları yürüten arkeolog Leonard Woolley, bunun bir direk üzerinde standart yani bayrak olarak taşındığını ve bu yüzden yaygın olarak bu isimle anıldığını öne sürmüştür.
Bir başka teori ise, bunu bir müzik aletinin ses kutusunu oluşturduğudur.
Evet: her tarafı deniz kabuğu, kırmızı kireçtaşı ve lapis lazuli mozaiğinin orijinal ahşap çerçevesi çürük olarak bulunmuş ve iki ana panel, toprağın ağırlığıyla birlikte ezilmiştir.
Yapıştırma görevi gören kaplama zifti, parçalanmış ve uç paneller kırılmıştır.
Sonuç olarak mevcut restorasyon, bu nesnenin ilk halinin nasıl olduğuna dair sadece bir tahminden ibarettir.
Ana paneller savaş ve barış olarak bilinmektedir.
Savaş, Sümer ordusunun en eski tasvirlerinden birisini gösterir.
Her biri dört eşekle çekilen arabalar düşmanı ezer.
Pelerinli askerler, ellerinde mızrak taşır, düşman askerleri baltalarla öldürülür.
Bazıları çıplak şekilde yürütülür ve elinde mızrak tutan krala gösterilir.
Barış panelinde: bir ziyafete, törenle getirilen hayvanlar, balıklar ve diğer eşyalar tasvir edilmiştir.
Oturmuş figürler, yünlü kumaştan postlar ya da saçaklı etekler giymiştir.
Lir çalan bir müzisyen eşliğinde içki içmektedirler.
Evet bu eser, günümüzde Londra British Museum’da sergileniyor.